18. YÜZYIL SONUNDA
MATBAANIN YENİDEN DOĞUŞU
ALOİS SENEFELDER VE
LİTOGRAFİ
Yrd. Doç. Dr. İsmail KESKİN
Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi
Görsel İletişim Tasarımı Bölümü
[email protected]
Tel. 02623031843
GSM: 05374611590
0
18. YÜZYIL SONUNDA MATBAANIN YENİDEN DOĞUŞU
ALOİS SENEFELDER VE LİTOGRAFİ
İsmail KESKİN
Yrd. Doç. Dr. Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi
Görsel İletişim Tasarımı Bölümü
[email protected]
Özet
Baskı işlemleri 1796 yılına kadar bütün dünyada, çukur ve yüksek
baskı olmak üzere iki farklı yöntemle yapılırdı. 15. yüzyıl ortalarında
Gutenberg, dökme demirden, hareketli harfleri yan yana dizerek, kitap
sayfalarının kalıbını hazırlamış, bu yöntem yazılı metinlerin basımında,
tipografi adıyla tarihi bir dönüm noktası olmuştu. Matbaanın icadı, kitap
basımında maliyetleri düşürmüş, bilgiye daha çabuk ulaşan ve daha çok
okuyan bir Avrupa yaratmıştı. Bundan yaklaşık üç buçuk asır sonra, genç bir
tiyatro yazarı Alois Senefelder, matbaanın işlevsel olarak icadını tamamlayan
bir buluşa imza attı. Doğada hazır bulunan kireç taşlarının kalıp olarak
kullanıldığı yöntem, düz bir satıh üzerinden hem yazı, hem de yumuşak ara
tonlamalar içeren resimlerin basılmasına imkan tanıyordu. Fiziki olarak su ve
yağın birbirini itmesi temel ilkesinden yola çıkan ve tarihte ilk kez kimyasal
işlemlerle yürütülen bu baskı tekniği, litografi (Steindruck-taş baskı) adıyla
bilinir oldu. Günümüzde kullanılan modern baskı teknolojilerinin (ofset)
atasıdır.
18. yüzyıl sonlarında endüstri devrimiyle başlayan süreç, seri üretimin
önünü açmış, Avrupa pazarı her alanda gelişme kaydetmişti. Litografi, ticari
alandaki gelişmelerle ortaya çıkan basılı materyallerin çoğaltma ihtiyacını
karşılamış, sanatçılar için de yeni bir üretim alanı olarak ortaya çıkmıştı.
Yazı ve resim yada bunların kombine edildiği tasarımlar taş kalıplara
resmediliyor, çok sayıda baskı, kısa zamanda düşük maliyetle
çoğaltılabiliyordu. Hukuk eğitimini yarıda bırakıp tiyatro eserleri yazmaya
başladığı dönemde, müzik notalarını ucuza basabilmenin yollarını ararken
uzun aştırmalar ve deneyler sonucu litografiyi icat eden Alois Senefelder,
yaşamının sonuna kadar sürekli teknikteki iyileştirmeler ve revizyonlarla
uğraşmıştır. Tekniğin en önemli malzemesi kireç taşını Solnhofen
bölgesindeki taş ocaklarından getiren senefelder, kimya bilgisini kullanarak
yağlı kalem ve mürekkepleri üretmiş, kendi tasarladığı baskı presini teknik
yardımlarla iyileştirerek baskıda hız ve düşük maliyet sağlamış, üstelik bu
yöntemle bir yağlıboya tablonun birebir benzerini basmak mümkün hale
gelmiştir.
Litografi, kısa zamanda önce Avrupa’ya ardından bütün dünyaya
yayılmıştır. İlk dönemlerde tanıtım ve reklam amaçlı baskılar yapan ticari
atölyeler, zamanla usta ressamlara kapılarını açmıştır. Halk, buralarda
üretilen litografik eserler sayesinde, ilk defa sokaklarda afişlerle
karşılaşmıştır. Litografi atölyelerinde basılan, gazete dergi ve kitaplarla halka
ulaşan usta sanatçıların tabloları ve reklam amaçlı resimler, iletişim
araçlarına dönüşmüş böylece teknik sanatın gelişimine de katkı sağlamıştır.
Anahtar Kelimeler:
Senefelder, Litografi, Matbaa, Özgün Baskı, Taş Baskı
1
Reborn Of The Printing Press At The End Of 18th Century
Alois Senefelder And Lithography
Abstract
In 1796, there are two printing methods on the World; intaglio printing
and relief printing. In the middle of the 15th Century, Gutenberg prepared the
mold of the book pages by setting the pig iron, moving letters side by side
and with this typographic printing method, he created a historical milestone
in printing scripted texts. Invention of the printing press lowered the costs of
the book printing and Europe became more literate. About three and a half
century after this, a young playwright Alois Senefelder’s invention
completed the printing press functionally. Using elemental lime stone from
nature as a mold, this technique enabled to press both lettering and pictures
which involves soft semitones. Using fundamentals of surface tension of
water and oil as a start point, this technique, the first one which used
chemicals in printing was known as lithography. It is also ancestor of the
modern printing techniques (offset).
At the end of the 18th Century, the process which began with the
industrial revolution paved the way for the serial production. European
market progressed in every area. Lithography not only fulfilled the need of
reproduction of the printed materials which come up with the progress in
commercial area but also rised as a new production field for artists.
Letterings and pictures, or designs which combined both was depictured to
the stone molds, by this, any number of prints can be reproduced in a short
time with low costs. After he quit legal education Alois Senefelder started to
write plays for theatre. He invented lithography after long researches and
experiments while he was trying to find a cheaper way to print the music
notes. He took the lime stone, the most crucial part of the technique, from the
stone pits in Solnhofen area. Using his chemical knowledge, he invents
chinagraph pencil and ink. Reformed the printing press which is his own
design, with the technical help. This provided speed and low cost in printing.
With his technique it was possible to print the exact duplicate of an oil paint.
Lithography spread to the all Europe then the world in a short time.
Commercial ateliers which worked for promotion and advertisement opened
their doors to the master artist in time. Paintings of master artists and
commercial arts which reach to the public by books, magazines and
newspapers printed in lithography ateliers turned into communication tools
and this contribute the progress of the technical arts.
Key Words:
Senefelder, Lithography, Printing Press, Printmaking
Giriş
1700’lü yılların sonlarında endüstrinin gelişimi ve seri üretimin
getirdiği rekabetle her alanda genişleyen Avrupa pazarı, Gutenberg’in
matbaayı icadından yaklaşık üç buçuk asır sonra, en az onun kadar önemli,
yeni bir buluşu ortaya çıkardı. İhtiyaçlar tesadüfleri yönlendirdi ve hukuk
2
eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalmış tiyatro aşığı bir genç, Alois
Senefelder 1796-98 yılları arasında basımcılıkta tarihi bir yeniliğe imza attı.
Gutenberg’in icadından söz edilirken “matbaayı buldu” denir. Ancak
bu yanlış bir tanımlamadır. Gutenberg, ilk mekanik baskı tekniğini
bulmuştur. Bu buluşta kitap sayfaları, önceleri ahşap, daha sonra döküm,
metalden yapılmış harflerin yan yana dizilerek oluşturulduğu kabartma
kalıplardan basılmaktadır. Tipografik bir, yazılı metin basma ve çoğaltma
yöntemidir. Gutenberg’in matbaası, özellikle kitapların basımı ve
çoğaltımında tarihi bir dönüm noktası olmuştur. Ancak, Alois Senefelder
yüzyıllar sonra Münih’te gerçekleştirdiği devrim niteliğindeki buluşla,
yazılarla birlikte resimsel imgelerin de kombine edildiği düzenlemeleri, düz
bir satıhtan basmayı başarmıştır (Münch, 2011: 59). Bu nedenle “düz baskı”
adıyla da bilinmektedir. Tonlamalar ve yumuşak geçişli gölgelendirmelerin
yer aldığı resimlerle yazı ve grafiksel imgeler bir arada, aynı kalıpta
tasarlanıp basılabilmektedir. Senefelder litografiyi “Chemischen Druckart”
(mekanik baskıların yerini alan ilk ve tek kimyasal baskı tekniği) olarak
tanıtmıştır. Bu yönleriyle, o dönemde hızla gelişen endüstri devriminin
gereksinimlerini karşılayan bir seri basım ve çoğaltma yöntemi olmuş,
iletişime katkısıyla çağın gerektirdiği yenilikleri tetiklemiştir.
Resim 1. F. Seraph Hanfstaengl, Alois Senfelder’in Portresi
Münih: 29.5 x 22.5 cm., 1834, litografi
Litografi ve tipografi işlevsel olarak birbirinden tamamen farklıdır.
Teknolojik gelişmelerin tekniğe kattığı iyileştirmelerle birlikte yada diğer
bakış açısıyla bunlara rağmen, resimsel imgelerin, günümüzde hala aynı
fiziksel prensiple çoğaltıldığı düşünülürse, litografinin anlamı ve önemi
ortaya çıkar. Senefelder olmasaydı günümüzün modern baskı teknolojisi
“Ofset” belki de olmayacaktı. Gutenberg, 15. yüzyıl ortalarında insanlık
tarihi adına büyük bir adım atmıştır. Ama O’ndan yüzyıllar sonra Senefelder,
en az onun kadar önemli görülmesi gereken buluşuyla yeni bir çığır açmıştır.
“Matbaanın bulunuşu” tam anlamıyla gerçekleşmiş, Gutenberg’in tipografi
3
yöntemiyle başlayan basımcılık serüveni ve süreci, litografinin bulunuşuyla
tamamlanmıştır. 1905’te Ira Rubel’in mürekkepten tasarruf edilmesini
sağlayan kauçuk ruloyu, “ofset baskıyı” icadı ile litografi, baskıda daha da
hız kazanarak ticari alanda gelişimini tamamlamıştır (Weil, 2009: 13).
Politik açıdan oldukça huzursuz bir dönemde, 24 yaşına yeni girmiş bir
yapımcı Anton André, girişimci ruhunu ortaya koyarak, alışılmışın dışında
yüksek bir sermayeyle, 28 yaşında genç bir tiyatro yazarı Alois Senefelder’e
yatırım yaptı. Münih’te gerçekleşen bu girişim başlangıçta, hızla genişleyen
Avrupa pazarında, kitap, tiyatro senaryoları ve müzik notalarının
çoğaltımında maliyetleri düşürmekle ilgili cesur bir adımdı.
Alois Senefelder, 24 yaşında tesadüfleri yönlendirerek icat etti.
Kendisinin “ilk kimyasal baskı tekniği” diye nitelediği litografi, yapımcı ve
sponsor Anton andré’nin teşvikiyle küresel iletişimin temel kaynaklarından
biri oldu. Doğada hazır bulunan kireç taşlarının kalıp olarak kullanıldığı ve
fiziken “yağ ile suyun birbirini itmesi”, temel ilkesinden yola çıkan buluş,
bütün dünyada “litografi” adıyla bilinir oldu. Bugünkü modern baskı
teknolojilerinin atasıdır. Buna bağlı olarak, günümüzde de gerek
matbaacılıkta gerekse sanatsal kullanımda, küresel iletişimin en önemli
araçlarından biridir. Bu araştırmanın ana amacı, ülkemizde az bilindiği
düşünülen bu tarihsel gerçeği irdelemek, Senefelder’in hayatı, araştırmacı
kişiliği ile litografinin bulunuş ve gelişim aşamalarını ortaya koymaktır.
Gutenberg’in matbaasının ülkemize gelmesi 300 yıl gibi bir zaman
almış olsa da, litografinin ülkemize gelmesi pek de gecikmemiş, ilk litografi
atölyesi 1831’de Beyoğlu’nda Henry Cayol kardeşler tarafından işletilmeye
başlanmıştır. Buna rağmen, günümüz Türkiye’sinde litografi, sanat eğitim
kurumlarında bir eğitim aracı olmaktan öteye gidememiştir. Sanatçıların,
baskı için hazırladıkları eserlerini basabilecekleri umuma açık, özel atölyeler
yok denecek kadar azdır. Az sayıdaki baskıresim atölyelerinde genellikle
çukur ve yüksek baskı teknikleri uygulanmaktadır. Bunun yanı sıra, litografi
tekniğini iyi bilen hem de sanatsal üretimde kullanan, usta sanatçı sayısı da
gravüre oranla oldukça azdır. Tekniği iyi bilen ve uygulayıcı ustalar da
sanatsal üretime ilgi duymamakta, boya resminde eser veren sanatçıların
litografik deneme girişimlerini gerçekleştirmektedirler.
Avrupa ve Amerika’da Siyasi ve Endüstriyel Devrim Hareketleri ile
Birlikte Yeni Bir Mesleğin Doğuşu
1700’lerin sonunda, klasik burjuvazinin şehirlerdeki atılımı sonucu
yaşanan kültürel ve ekonomik gelişmelerle büyük bir toplumsal değişim
yaşanıyordu. Dünya, seçkinlerin ve kralın vesayetinden kurtulma çabasındaki
halk hareketleriyle çalkalanmaktaydı. İş adamları ve tüccarların yanı sıra bazı
düşünürler de iktisat politikaları konusunda görüş bildirmeye başladılar.
Eğitim, aydınlanma, hürriyet, klasizm, romantizm gibi kavramlar halkların
sloganı olmuştu. Böylece, bireysel özgürlüğü ön planda tutan, devletin
müdahaleci yapısına karşı gelen bir zümre türemiş oldu. Bunlar
merkantilizmi reddediyordu. Ekonominin, dışarıdan müdahalelere gerek
duymayan, kendini şekillendirebilen bir sistem olduğunu savunuyorlardı.
Modern ekonominin babası olarak bilinen İngiliz düşünür Adam Smith’de
4
(1723-1790) merkantilizm ve sömürgeciliği eleştirdi. Serbest piyasa
kurallarını benimseyerek arz ve talep konusunun önemi üzerinde durdu.
Arkadaşı makine mühendisi, James Watt (1736-1819) buhar gücüyle çalışan
bir makine prototipi üzerine yoğunlaştı ve 1765’te ilk kez bir buhar
makinesini çalıştırmayı başardı. Bu gelişmelerle sanayi devrimi başladı;
endüstriyel seri üretimin önü açıldı. 4 Temmuz 1776’da, Birleşik
Devletler’den on üçü, Kuzey Amerika’da bağımsızlıklarını ilan ettiler.
1789’da, aydınlanma dönemi düşünürlerince ortaya konan ve bugün hala
geçerliğini koruyan ABD Anayasası, insan hakları, özgürlükler, eşitlik ilkesi,
oy hakkı ve güçler ayrılığı gibi temel hakları tanımladı. Alman felsefesinin
kurucusu İmmanuel Kant (1724-1804), 1781’de “Kritik der reinen Vernunft”
(Salt Aklın Eleştirisi) adlı eserini yayınladı.
1789’da “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” gibi sloganlarla başlayan
Fransız İhtilali, milliyetçiliği körükleyerek, halkların ayaklanmasına ve
değişim taleplerine yol açtı. Napolyon Bonapart, İngilizlerin deniz aşırı
sömürgeciliğine son vererek Fransa’nın hakimiyetinde birleşik bir Avrupa
hayal ediyordu. Bu amaçla bütün kıtaya savaş açtı. Almanya içlerine kadar
geldi. Ren – Main bölgesindeki uzun savaşlardan sonra 1800 yılında
Offenbach’a kadar gelerek Alman ordularıyla çatıştılar. Napolyon
askerlerinin boyunduruğundan kurtulan Prusya ordusu İngilizlerle ittifak
yaparak 1815 Waterloo Muharebesi’nde tarihi bir zafer kazandı. Arkasından,
Prusya yönetimi kentsel politika ve kültürel alanlarda köklü reformlar
geliştirdi. Napolyon’un yenilgisi üzerine, 1814-1815 yılları arasında
gerçekleşen Viyana Antlaşması’nın ardından, Avrupa ve Almanya yeniden
şekillendi.
Anton André hem siyasal iktidar hem de felsefi ve ekonomik açıdan
son derece çalkantılı bu dönemde, zengin ve ayrıcalıklı bir ailenin oğlu
olarak büyüdü. Babası Johan André Fransız kökenli Huguenot (Fransız
protestanlarına verilen ad) bir aileden geliyordu. Dedelerinden kalan ipek
dokuma işiyle uğraşıyor, kalan zamanlarda komşu şehir Frankfurt’a giderek
Fransa ve İtalya’dan gelen tiyatro, operet ve operaları ziyaret ediyordu. Johan
André zaten kendisi dönemin en popüler bestecilerinden biriydi. Kendi
kreasyonlarıyla desteklediği arya besteleri, uvertür, opera ve operetlerden
oluşan 30 ayrı eser yazmıştır.
17 yaşındaki genç bir kızı görme bahanesiyle, sık sık baba ocağı ve
Orville ailesini ziyaret için Frankfurt’a giden André, Goethe ile dostluk
kurar. Goethe hatıralarını kaleme aldığı 17. kitabı “Hayatımdan Şiirler ve
Gerçekler” ile Johan André’yi ölümsüzleştirmiştir. Şair Goethe ve besteci
André arasındaki bu dostluğu ölümsüz kılan en önemli göstergelerden birisi,
1775’te Frankfurt’ta prömiyeri yapılan “Erwin und Elmire” adlı müzikalin
Goethe’nin sözü geçen kitabında yer almasıdır.
Baba, Johan André 1774’te Offenbach’ta müzik yapımcılığı ile birlikte
müzik notalarının çoğaltımına yönelik baskı işleri de yaptığı bir firma
kurmuştu. 1777’de aldığı teklif üzerine, Offenbach’taki ipek dokuma
fabrikasını Johann Balthasar Pfaltz’a devrederek Berlin’e orkestra şefi olarak
gitti. 1784’te ise kendini kanıtlamış, çeşitli ödüller ve unvanlar almış bir
orkestra şefi olarak Offenbach’a geri döndü.
5
1790 sonbaharında genç Wolfgang Amadeus Mozart, İmparator II.
Leopold’un tahta çıkışı ve taç giyme töreni için Frankfurt’a gelir. Bu arada
André’nin Offenbach’taki müzik yapım firmasını ziyaret eder. Atölyelerin
birinde çalışanların içine karışır katlama ve ciltleme işleri yapan genç bir kızı
dansa kaldırır. Sık sık bu tür etkinliklere katılmaktadır. Sonrasında
Offenbach’ta “Dansçı Kız” adında bir müzikal düzenler. Yaptığı müzikal
“Mozart’ın dansçı kızı, Andre’nin, katlama işi yapan en güzel kızı” şeklinde
Türkçe’ye çevirebileceğimiz, (Mozarts beste Walzerin war Andrés schönste
Falzerin) şeklinde kinayeli, kafiyeli ve nükteli bir deyim olarak halkın diline
düşer. Mozart’ın ölümünden sonra dul eşine kalan kompozisyonların en
güzellerinden 79’u André’nin hikayelere konu olan bu basım atölyesinden
yayınlanmıştır(www.historichotelsofeurope.com).
Resim 2. J. Heinrich Lips, Johann Anton André’nin portresi, 13 x 20 cm.,
metal gravür
Johann André 1799’da öldü. Bunun üzerine, henüz 24 yaşındaki oğlu
J. Anton André aile şirketlerini devir alarak basım atölyesi ve müzik yapım
şirketlerini çalıştırmaya devam etti. Aynı yıl, müzik şirketine müşteri
çekmek ve Almanya’nın iyi ses sanatçılarını tanıtmak amacıyla Prag, Münih,
Viyana, Dresden gibi Avrupa şehirlerine turneler düzenledi. Viyana’da,
Mozart’ın dul eşi ile anlaşarak, Müzik dehasından kalan tüm serveti 3150
Florine satın aldı. Bu gezi yolu üzerinde Münih’te, bir gazete ilanı
vasıtasıyla Alois Senefelder tarafından yeni patenti alınmış, önceki baskı
tekniklerine benzemeyen bir baskı tekniğinden haberdar oldu. Senefelder’in
“ilk kimyasal baskı tekniği” olarak nitelediği buluş, basımda taşın kalıp
olarak kullanıldığı dolayısıyla maliyet açısından cazip, daha önce hiç
bilinmeyen ilgi çekici bir yenilikti. Girişimci André ve Mucit Senefelder
buluştular. Hemen anlaşarak birlikte çalışmaya başladılar.
6
Baskıda Kalite, Düşük Maliyet ve Zamandan Tasarruf
Senefelder, 1818’de yazdığı kitabında André ile tanışmalarını
açıklarken, O’nun baskıların temizliğinden nasıl etkilendiğini anlatmaktadır.
Birkaç Baskı denemesi yaptıktan sonra, aynı taş kalıp üzerinde iki sayfayı
yan yana basarak 15 dakika içinde 75 sayfayı basmayı başarmışlardır.
Üstelik, baskılar çabuk kurumakta, mürekkep tüketimi azalmaktadır. Bu tür
özellikleriyle litografi, girişimci Andre’nin ilgisini çekmiş hatta iştahını
kabartmıştır. O zamana kadar, bir adet baskı; bir gravür ustası ve bir
baskıcının birlikte çalışmasıyla yaklaşık 25 Kreuzer’e mal ediliyordu.
Litografide hem baskı kalitesi daha iyiydi hem de yüksek sayıdaki baskılarda
bozulmalar olmuyordu. Sözü edilen maliyeti de, 4 hatta 5 kat aşağıya
indirmişti.
André, bir müşterisinin, müzik notaları ve resimsel öğelerin
çoğaltımına yönelik basım işini, Senefeldere devredip, litografi tekniğiyle
yapılan bu işten 2.000 Florin kazanmıştı. Bununla, o zamana kadar sadece
yazılı metinlerin basılıp çoğaltıldığı litografi yeni bir aşama kaydediyordu.
Görsel açıdan ince ayrıntılar barındıran resimsel öğelerin, taş kalıptan seri
basımı mümkün oluyordu. Senefelder’in yeni tasarladığı ve günden güne
geliştirdiği taş baskı presi seri üretimin önünü açmıştı. Sayıca, yüksek adette
resim, yazılı metin ve notalar yada her ikisini birden barındıran tasarımlar,
kısa zamanda çoğaltabiliyordu. O zamana kadar basımcılıkta geçerli, yüksek
baskı ve çukur baskıdan prensip olarak tamamen farklı, kalıpta yükselti yada
çukurun söz konusu olmadığı, seri basıma uygun yeni bir yöntem “düz
baskı” ortaya çıkmıştı.
Anton André ve Senefelder 28 Eylül 1799’da bir sözleşme imzaladılar.
Ardından Senefelder, Ofenbach’a Andre’nin evine gelmeyi ve orada bir
litografi atölyesi kurmayı kabul etti. Tekniğin gerektirdiği atölye, araç gereç
ve baskı presi gibi malzemeler temin edilecek, yeni kurulan litografi atölyesi
ticari bir matbaa olarak hayata geçirilecekti. Senefelder, aynı zamanda
tekniği öğreterek yeni ustalar yetiştirme işini de üstlendi. André yeni iş
ortağını evine misafir alarak, binmesi için bir de at hediye etti. Bu yeni iş
öncesi André’nin 50 çalışanı vardı; litografi matbaasıyla işçi sayısı daha da
arttı.
Bu ortaklıktan sonra Senefelder, müzisyen Franz Gleisner’ in yazdığı
notaları çoğaltmak üzere bir anlaşma yaparak Münih’te çalışmaya başladı.
En büyük problemi yazı ve notaların taşa tersten yazılması idi. Bu atölyedeki
uzun araştırmalarında, kolaladığı kağıtlara yağlı kalemle çalışıp, kağıt
üzerindeki yazı yada resimleri, transfer yoluyla taşa aktarma yöntemini icat
etti. Resimlerle notaların kombine edildiği kompozisyonlara imkan tanıyan
bir yenilik daha ortaya çıkmıştı. Böylece litografinin, sanatsal ve ticari
alanlarda, reklam amaçlı endüstriyel seri basımda hızla bütün Avrupa’ya
sonrada dünyaya yayılarak gelişmesinin önü açıldı.
7
200 yıl önce, Habsburg İmparatorluğu’nda 2.000 Florin oldukça büyük
bir paraydı. O zamanki alım gücünü, günümüzde Euro’nun alım gücüyle
karşılaştıracak olursak, bu yaklaşık altı sıfırlı bir para değerinden aşağı
olmazdı. 1 Florin 60 Kreuzer yine 1 florin 240 pfennig değerindeydi. O
zamanlar, Avusturya Kralı II. Franz’ın (1792-1835) bir öğretmeni, yıllık
yaklaşık olarak 75 Florin kazanırken bir papaz yıllık 200 Florin kazanıyordu.
Bir cenaze için vaaz ücreti 1 Florin, vaaz etmeden 30 Kreuzere
kaldırılabiliyordu. Bir vaftiz ücreti 20 Kreuzer, bir düğün 1Florin + 30
Kreuzer, bir buzağının maliyeti 15 Florin, iki genç Kaz’ın değeri ise 6 Florin
kadardı (Scholz, 2002).
Litografi Tekniğinin İşleyiş Prensibi ve Temel Malzemeler Üzerine İlk
Arayışlar
Senefelder’in buluşundaki en önemli nokta, taş kalıp üzerinde yazılı
yada çizili alanlar ile boş kısımların, yükseklik farkı olmayan aynı satıh
üzerinde yer almasıdır. Bu nedenle düz baskı olarak nitelenen litografi
tekniği, fiziksel olarak “yağ ve suyun birbirini itmesi” temel ilkesine dayanır.
Kumlanıp grenlenmiş taş üzerine, yağlı kalem yada yağlı mürekkeple yazı,
çizim gibi imgeler çalışılır. Taş, nemli bir süngerle ıslatılır. Yağlı kalem yada
mürekkeple çalışılmış dolu kısımlar yağı (boya) tutma özelliği kazanır. Suyu
emen boş kısımlar ise yağı (boya) itme özelliği kazanır (tutmaz). Boş
kısımların yağı itmesinin nedeni, çizimden hemen sonra taşın, nitrik asit
karışımı, arap zamkıyla “asitlenmesi” sonucudur.
Taş (Lito)
Litografinin bulunuşu ve gelişmesinde taşın rolü önemli bir yer
tutmaktadır. Prensip olarak, üzerindeki çalışmadan sınırsız sayıda baskı
almaya imkan tanımaktadır. Üstelik en ince ayrıntıları dahi inkar etmeden
bütün baskılarda “tıpkıbasım” özelliği göstermektedir. Senefelder, azami
verimi aldığı bu tür taşları Solnhofen’daki taş ocaklarından getirmiştir.
Senefelder’in buluşuyla Solnhofen, bütün dünyaya taş ihraç eden bir bölge
haline gelmiş, taş endüstrisiyle beklenmedik bir şekilde, zenginleşen halk
O’nu her zaman minnet duygularıyla anmıştır. İki yüz yılı aşkın bir zamandır
da sanatsal resim, yazı, grafiksel materyaller ve piyasaya yönelik ticari baskı
işleri bu tür taşlarla yapılıp gelmektedir.
Buluşa adını veren taş, (“litos” latincede taş – “graphein” ise
yazmak/kazımak=litografi) tekniğin kuşkusuz en önemli malzemesidir.
Litografi taşı “Yüzeyindeki küçük gözeneklerle suyu bir sünger gibi
emen, yağa karşı da oldukça duyarlı, doğal homojen bir grene sahiptir.
Yapısında % 94-98 oranında yağlı asidin etkisiyle kolayca çözülen
kireç karbonatı bulunur”(Atar, 1995: 2). Kalsiyum karbonatı dışında,
silist, alüminyum demir ve magnezyum asitleri litografi taşının
yapısında bulunan diğer elementlerdendir. “Solnhofen bölgesinden
çıkarılan taşlar yaklaşık 150 milyon yıllık bir tarihsel süreç içerisinde,
iki
milyon
yıllık
bir
zaman
diliminde
oluşumunu
8
tamamlamıştır”(Zeidler, 1994: 12-13). Rengi açık sarıdan griye doğru
gider. Rengin koyulaşması taşın sertlik ve yoğunluk derecesini
gösterir. Sarı renkli taşlar yağa daha az duyarlıdır. Yapısında
diğerlerine göre daha fazla toprak bulunur. Koyu griden maviye doğru
çalan taşlar hassas ve ayrıntılı işler için daha uygundur. “Steiger
analizine göre, litografi taşı aşağıda dökümü yapılan kimyasal
bileşimlerden oluşmuştur
CaO
CO2
SiO2
Al2O3
FeO
MgO
K2O
Na2O
H2O (-)
H2O (+)
% 53,80
% 46,69
% 1,15
% 0,45
% 0,26
% 0,56
% 0,56
% 0,23
% 0,69
% 99,90”
(İzer Drahşan, 1992: 118)
Resim 3. Litografi taşı ve yağlı çizilmiş bir desen
Yağlı Tebeşir ve Yağlı Mürekkep
Taşa yazı yazmada kullanılan tebeşirler, yağlı mürekkep ve baskı
boyalarının üretiminde, kimya bilgisini kullanan Senefelder sürekli yeni
arayışlar ve araştırmalar içinde olmuştur. Litografinin en önemli
malzemelerinden birisi taşa yazı yazmada kullanılan yağlı tebeşirdir.”
Senefelder önce mum ile sabunu kaynatıyor, hemen arkasından is karasını
karıştırıyordu. Sonra sıcak bir plaka üzerinde iyice karıştırıp bir tavada
akışkan hale gelinceye kadar ateşte tutuyordu. Daha sonra da taş plaka
üzerine boşaltarak, yağla ovarak, hamur haline getirerek bıçakla ince uzun
parçalara bölüyordu” (Atar, 1995: 12). Litografi atölyesini kurduğu ilk
dönemlerde “çevresinden gelen istekler üzerine güzel yazı yazan sanatçılarla
çalışmaya başlar. Bu aşamada aktarma tekniğini de bulur. Kolaladığı
kağıtlara, çizim yapan hattatların işlerini taşa aktararak, doğrudan çizim
yerine, transferi uygular ve bu alanda yeni bir yol açar” (Hakan, 1993: 5)
“Yağlı tebeşir ve tarama ucu, litografinin en eski teknikleridir”
(Dohmen, 1982: 79). Günümüzde de, en çok tercih edilen teknikler
olarak tonlama açısından zengin, hassas yada kaba grenli işlerde sıkça
kullanılmaktadır.
9
Resim 4. Litografi taşı üzerinde, yağlı tebeşir, yağlı kalem, yağlı mürekkep gibi
çizim ve lavi malzemeleri
Litografi (Taş Baskı) Presi
Litografinin bir çoğaltım tekniği olarak
işlev kazanmasına katkıda bulunan en
önemli buluş, hiç kuşkusuz baskı presinin
tasarlanması ve gelişimidir. Senefelder,
kullanışlı amaca uygun bir baskı presi
tasarlayabilmek için uzun uğraşlar
vermiştir. Başta, merdaneli presler
kullanmıştır. Kendi yazdığı kitabında,
yirmiye yakın denemeden sonra, kullanışlı
bir pres tasarlayabildiğini yazar. 1796
yılında tasarladığı bu ahşap presle (resim
5) günlük 1400-1500 baskı adedine
ulaşmıştır.
Resim 5. Alois Senefelder’in tasarladığı ilk litografi presi, 1796
Bu tasarım Münih “Feiertagsschule” müdürü Hermann Mitterer
tarafından iyileştirilmiş, hız ve baskıda kalite açısından gelişme
kaydedilmiştir. Henüz bu pres de ahşap bir konstruksiyona sahiptir.
Senefelder’in tasarladığı ilk preste taş sabit bir konumda dururken, hareketli
sıyırıcı (rakle) elle hareket ettirilmekte, boya kol kuvveti kullanılarak kağıda
geçirilmektedir. Mitterer’in tasarladığı preste ise, taşın yerleştirildiği tabla,
altındaki silindir merdaneler yardımıyla sağa sola hareket edebilmektedir.
Sıyırıcı ise sabit bir konumdadır. Taş, tabla ile birlikte sıyırıcının altından
sürtünerek geçmekte, ayarlanmış sabit basınç kuvveti ile taştaki boya kağıda
aktarılmaktadır. Bu pres, günümüzde hala Fransız presi olarak bilinmektedir
ve uzun yıllar kullanılmıştır.
Almanya’da en çok tanınan ve kullanılan litografi presi Berlin’de
1839 yılında çilingir, Erasmus Sutter’in atölyesinde tasarlanmıştır. Dökme
10
demirden yapılıp, 1912’ye kadar 2000 adedin üzerinde piyasaya sürülen bu
presler günümüzde hala kullanılmaktadır (Zeidler, 1994: 68).
Alois Senefelder ve Litografinin İcadını Hazırlayan Etkenler
Literatür taramaları ve yapılan araştırmalarda Senefelder’in çocukluk
ve ergenlik dönemlerine ilişkin istenilen düzeyde bir bilgiye
ulaşılamamıştır.1Almanya Offenbach’ta bulunan Uluslarası Senefelder Vakfı
yönetim kurulu üyelerinden K. H. Döbert’le yapılan görüşmede, Senefelder
tarafından kaleme alınan, içinde kendisini de anlattığı, el yazması bir tiyatro
eserinin bulunduğu ancak sonradan bu eserin kaybolduğu bilgisine
ulaşılmıştır. Döbert’ten alınan bilgiye göre, Senefelder’le ilgili, litografinin
bulunuşundan önceki dönemlere ait başkaca da bir kaynak bulunamamıştır.
6 Kasım 1771 Prag doğumlu Alois Senefelder, tiyatrocu, gezgin bir
ailenin ilk oğludur. Babası Franz Peter S. o zamanlar Prag’ta bulunan Alman
tiyatrosunda görevli önemsiz sayılamayacak bir aktördü. Annesi Katharina
otel işletmeciliğiyle uğraşan Prag’lı bir ailenin kızıydı. 13 çocuk doğurdu.
Alois Senefelder, evliliğin birinci yılında dünyaya gelen ilk çocuktu. Aktör
baba F. Peter S. Çocuklarının tiyatro ile ilgilenmelerini asla istemiyordu.
Aile, Viyana, Heilbronn, Mannheim ve Hanau gibi şehirleri dolaştıktan
sonra, 1778 yılında Münih'e taşındı. İlk ve orta öğrenimini burada
tamamlayan Alois Senefelder, özellikle fizik, kimya, mekanik gibi konularda
en iyi karneyi getiriyor; okuldan arta kalan zamanlarda müzik ve ses eğitimi
dersleri alıyordu. Lise yıllarındaki başarısı, oğlunu tiyatrocu olarak görmek
istemeyen babasını da memnun etmişti. Buna rağmen Senefelder, lise
yıllarında bir tiyatro eseri (Der Mädchenkenner) kaleme almıştı. Maria
Anna adına verilen, yıllık 120 Florin değerinde bir burs kazandı ve hukuk
okumak üzere İngolstadt’a gitti. Ancak, henüz okulunu bitiremeden 1791
yılında babasının ölüm haberini aldı. Kalabalık aile, babanın ölümüyle
maddi açıdan sıkıntılı bir duruma düşmüştü. Annesine ve kardeşlerine
bakacak kimseleri de yoktu. Senefelder, 18 yaşında okulunu bırakmak
zorunda kaldı. Ailesinin sorumluluğu üzerine kalmıştı. Kimya bilgisini
değerlendirmek bir çıkış yolu olabilirdi. Deneysel çalışmalara başladı ve
boya yapımında maliyetleri düşürme amaçlı girişimleri oldu. Babası hiç
istemediği halde, lise yıllarından beri kafasını meşgul eden ve kendini
kanıtlayabileceği bir alan olarak gördüğü şiir ve tiyatro yazarlığına yöneldi.
Aynı zamanda sahneye çıkıyor oyunculuk da yapıyordu. 1789’da kaleme
aldığı “Der Mädchenkenner” Münih’te bir tiyatroda 1792 yılında sahne aldı.
Senefelderin’ de seyirci olarak izlediği oyun, büyük bir başarı kazandı.
1793’te de iyi bir ücret karşılığında basılarak piyasada yerini aldı. Ancak
baskı maliyetleri pahalı olduğundan, az sayıdaki sürüm kimsenin dikkatini
çekmemiş bu durum Senefelder’i hiç memnun etmemişti. Bu hayal kırıklığı,
1
K. Heinz Döbert çalışmayı heyecanla desteklemiş ve kaynak eser yardımında
bulunmuştur. Kendisine çok teşekkür ederim.
11
modern matbaanın (litografi) bulunuşuna temel olmuştur. 1795-1798 yılları
arasında, eserlerini daha ucuza basabilmek için binlerce araştırma ve deney
yapmış; bu kararlı tutum sonucunda matbaanın yeniden doğuşu olarak
nitelediğimiz litografi (taş baskı) insanlığın hizmetine sunulmuştur.
Senefelder yazdığı eserleri daha kolay, daha çabuk ve daha ucuza
çoğaltabilmenin yollarını aramaya başlar. Baskı yöntemi en çok üzerinde
durduğu konulardan biri olmuştur. O dönemde çukur baskı tekniği yaygındır.
Bakır plakalardan baskı alınabilmektedir ancak kalıplar kısa sürede
aşınmakta ve çok sayıda baskıya imkan tanımamaktadır. Üstelik bakır
alaşımları pahalıdır. Din adamı ve öğretmen Simon Schmidt, 10 yıl kadar
önce asitleme yöntemiyle, oyma işlemleri yaparak taşlardan baskılar almıştır
ama bu da uğraş gerektiren ve yeni olmayan geleneksel bir yöntemdir. Bu
durum Senefelder’i yeni arayışlara itmiştir. Ancak, amacı bir matbaa kurup
çalıştırmak değildir. Yazdığı eserleri tiyatro ve operalara sunarak,
sahnelenmesi için kabul ettirmek uğraşındadır. Baskı maliyetlerinden dolayı
bu isteğini gerçekleştirmede sorunlar yaşamaktadır.
Bu tür sıkıntılar içindeyken yaşadığı bir tesadüf, O’nu tarihin en
önemli buluşlarından birine, litografinin icadına sürüklemiştir. Çünkü O,
yerinde duramayan, sorgulayıcı, araştırmacı bir kişiliğe sahiptir. Bir tesadüf
sonucu ortaya çıkan ipucunu, yaratıcı dehasıyla sonuna kadar kovalayarak,
insanlık tarihi adına önemli bir adım atmıştır. Bavyera Veliaht Prensi
Ludwig’in, daha sonra Senefelder’in atölyesini ziyaretinde, bir taşın üzerine
el yazısıyla yazdığı gibi, litografi “18. yüzyılın en önemlilerinden biri”
olmuştur. Litografik yöntemlerle hazırlanmış bu taş, adeta künye niteliği
kazanmış, buluşun önemini simgeleyen tarihsel imgelerden birisi olmuştur
(de.wikisource.org).
Litografinin Bulunuşu ve İlk Uygulamalar
1795’te Mozart Münih’e gelerek, 9 Şubat akşamı Court Tiyatrosu’nda
“Don Juan” operasının ilk performansını gerçekleştirmişti. Senefelder’in bu
oyunda zorlu görevleri vardı. Her şey yolunda gitmiş, yapabileceğinin en
iyisini yapmış, yüzünün akıyla ilk akşamı atlatmıştı. Yoksul bir yaşamı
vardı. İşleri bittikten sonra soğuk, rutubetli, küçük odasının yolunu tuttu.
Ancak akşam da yapılacak işleri vardı; ertesi gün oynanacak oyunun giriş
biletlerine damga basmak zorundaydı. Hazırlıklı gitmişti ve odasına
vardığında elinde üç şey tutuyordu: Aynı akşam tiyatroda bir figüran
oyuncudan satın aldığı ustura bileme taşı, yazıcı mürekkebiyle ıslatılmış bir
damga ve ertesi gün nihayet, maaşını alabilmek için tiyatro kasiyerine teslim
etmesi gereken yazı. Odasının kapı ve penceresini sıkı kapatmamıştı.
Masanın üzerinde duran henüz tahsil edilmemiş maaş bordrosu anlık bir
rüzgar esintisiyle havalanarak su dolu bir kasenin içine uçuverdi. Senefelder,
ıslanan kağıdı hemen alarak mümkün olduğunca kurutmaya çalıştı ve
masanın üzerine serdi. Henüz nemliydi, akşam getirdiği bileme taşını tekrar
12
uçma tehlikesine karşı kağıdın üzerine koydu. Taş önceden, tesadüfen nemli
mühürle temas etmiş damga da taşa geçmişti. Ertesi sabah gördü ki damga
hayret edilecek nitelikte, aslına tıpatıp benzer bir şekilde taştan nemli kağıda
basılmıştı. Senefelder o an yeni bir şey bulduğunu fark etti. Bir sahne ustası
olarak, basit oluşumları dikkatle değerlendirmek O’nun kişisel
özelliklerinden biriydi. Sözü geçen küçük tesadüften yola çıkarak, taşın
doğada hazır, kolay bulunabilir bir malzeme olduğunu, müzik notalarını bu
yöntemle çok daha ucuza çoğaltabileceğini düşündü. Bu düşüncelerle
akşamdan kalan, giriş biletlerini damgalama işini tamamladı. Önceki akşam
tesadüfen gelişen damganın taştan kağıda basılması işlemini yeniden
denemek istiyordu. İcadını geliştirmek amacıyla daha büyük bileme taşları
satın almak için dışarı çıktı. Tesadüflerle ortaya çıkan litografinin bu ilk hali,
meraklı ve yaratıcı bir genç adam sayesinde, başlangıçta bireysel, genel
pratik uygulamaların yapıldığı bir basım yöntemi olmuştur.
Senefelder’in, sistematik olarak yaptığı deneysel çalışmalarla hızla
gelişen teknik, çok amaçlı baskı işlerinin yapılabileceği bir yeni ticari alan
olmaya doğru adım atmıştır. Bakır plakalardan baskı denemeleri yaptığı
dönemlerde, kesip düzelttiği taşların üzerinde, kimyasal malzemeleri
karıştırarak mürekkebi kendisi imal ediyordu. 1818’de yazdığı kitabında
(Lehrbuch) bu taşı iyice temizleyip, yüzeyini yağdan arındırdıktan sonra
hazırladığı mürekkeple, bakır plakanın üzerine yaptığı gibi notalarını
yazmayı denediğinden, (Zeidler 1994: 106) taşın yağı emmesi konusunda
kaygıları varken tam tersine sonuçlar aldığından bahsetmektedir. Üstelik taş
bakır plakaya göre çok daha ucuzdur.
Kehlheim bölgesinden özenle seçip getirdiği kireç taşlarını, belli
kalınlıklarda dik dörtgen prizmalar şeklinde kesip, yontuyor, taş yüzeyinde
tamamen düz bir satıh elde ettikten sonra iki taşı üst üste koyarak arasına
ince kum serpiyor, ıslak taşları birbirine sürterek yüzeylerini düzeltiyor hem
de pürüzlü, homojen ve tutucu (suyu emen) bir özellik kazanmasını
sağlıyordu. Balmumu ve is karası (kurum) karıştırarak elde ettiği mürekkeple
taşın üzerine yazıları yada notaları tersten yazıyor, suyla inceltilmiş nitrik
asitle üzerinden geçtiği taşlardan presleme yöntemiyle baskı alıyordu.
Girişim son derece başarılı sonuç vermişti. Ardından, 1796 yılında yağlı
mürekkebi icat etti. Yağlı mürekkeple yüzeye yazılıp, nitrik asit çözeltisiyle
asitlenen taşlardan ise mükemmel baskılar alınıyordu. Arap zamkının taş
yüzeyindeki boş kısımları yağa duyarsızlaştırdığını ve basılacak imgeyi
istenmeyen yağ bulaşmalarına karşı koruduğunu keşfetti. Öte yandan,
böylece baskı işlemi bittiğinde taşın işlevi bitmemiş oluyordu. Basıma ara
verdiğinde taşı arap zamkıyla ince bir film tabakası halinde kapatıyor, sonra
ıslak süngerle arap zamkını yüzeyden temizleyip baskıya devam ediyordu.
Birkaç gün gibi uzun aralıklar sonra aynı taştan baskı almak isterse, arap
zamkıyla kapatılmış ve kurumuş boyayı terebentinle temizleyip, taşa tekrar
13
boya vererek baskıya devam ediyordu. Taş baskının (Steindruck) icadı tam
anlamıyla gerçekleşmişti.
Henüz 20’li yaşlardaki Alois Senefelder’in araştırmacı ve çalışkan
tutumunu değerlendiren bazı kaynaklar, buluşun asla bir tesadüften
kaynaklanmadığını; merakla bütünleşen yaratıcı fikirlerin sonucunda gelişen,
sayısız deneyin bir tezahürü olduğunu ileri sürmektedirler. Yukarıda sözü
geçen “damganın bileme taşına temas ederek tesadüfen kağıda aktarılma”
hikayesi de bazı kaynaklarca “halk dilinde anlatılan bir efsane” olarak
görülmekte, Senefelder’in sözü geçen tiyatroda hiçbir zaman görev
yapmadığı da savunulmaktadır. Kireç taşı üzerinde kalan bir bitki fosili
izinin Senefelder’i etkileyerek buluşa götürdüğüne ilişkin söylentilere de
bizzat kendisi karşı çıkarak asla ciddiye almadığını belirtmiştir
(de.wikisource.org.). Buna karşın 1818’de yazdığı kendi kitabında
“Lehrbuch” “damganın tesadüfen kağıda teması” konusundan bahsedilmekte
ve buluşa giden düşüncenin başlangıç noktası olarak benzer bir hikayeden
söz edilmektedir.Yine bu kitapta, litografinin bulunuşuna giden yolda
“Kendi kendime, hem yazılarını yaz, hem de baskılarını kendin yap,
vücudunu da kafanı da kullan diye düşündüm” şeklinde kararlılığını not
düşmüştür. Senefelder hiçbir zaman bulduğuyla yetinmemiş, yokluk ve
yoksulluk içinde dahi bitmek, tükenmek bilmeyen bir enerjiyle sürekli,
tekniğe yönelik iyileştirmeler ve yeni arayışlar peşinde koşmuştur. Bu
girişimler bazen hayal kırıklıkları yaratsa da O, yılmadan araştırmalarına
devam etmiş, olumlu sonuçlara da ulaşmıştır.
“1797 yılında kitaplar litografik yöntemle basılmaya başlanınca,
dönemin ünlü yazarları ve müzisyenler bu yeni tekniğe çabucak adapte
oldular. Senefelder’in matbaası kısa sürede tanındı. “Maliyet açısından
uygun bu yöntem, yazılarla, çiçek motifi gibi işlemelerin birlikte tasarımı ve
kombinasyonunda büyük kolaylık sağlıyordu. Birden fazla rengin, aynı kağıt
üzerinde üstelik, kısa sürede yüksek adetlerde basımı ilk defa
gerçekleşiyordu. Başlangıçta, ticari işletmelerin fatura, antetli kağıt, hesap
defterleri, etiketleri ve kartvisit gibi sadece piyasaya yönelik baskı işleri
yapılıyordu. Müzik notaları, şarkı sözleri, teknik çizimler ve haritaların
basımı da litografinin özel bir alanıydı (Zeidler 1994: 110). Bakır kalıpta
uygulaması hiç de kolay olmayan akıcı, kıvrak yazı karakterleri ve motiflerin
litografide hem daha estetik hem de daha farklı tasarımlarla uygulanabilir
olması ilginin litografiye yönelmesindeki diğer bir unsurdur. Senefelder’in,
1797’de bizzat çalışarak notalarını ve resimsel kenar süslemelerini litografik
yöntemle taştan baskı aldığı “Der Brand von Neuötting” (Neuötting Yangını)
adlı bestenin kitapçığı, litografinin icadından sonraki ilk ciddi iş olarak
görülmektedir. Daha önce, birinci bölümü metal gravürle basılan, Mozart’ın
“Zauberflöte” (Sihirli Flüt) adlı eserinin notaları da, 1797’de litografik
yöntemle çoğaltılmıştır. 19 Mayıs 1798’de müzikal yapımcısı Falter,
Augsburg şehrinden bir arkadaşının müzik notalarını Senefelder’e
bastırmıştır (Henker, Scheer, Stolpe, 1988: 14). Bütün bu gelişmelere
14
rağmen, henüz bu dönemde litografi, sadece bakır oyma ve kazımanın
tekelindeki işleri üzerine alıp, maliyetleri düşürerek, piyasada canlanma
yaratan bir ticari matbaa görüntüsündedir.
19. yüzyıl başlarında Senefelder, üzeri işlenip hazırlanmış bir taş
kalıbı 5 Gulden’e mal ederken, oyulmuş bir bakır plaka 22 florin ediyordu.
Bir bakır plakadan günlük 300 adet kadar baskı alınabilirken, bir taş kalıptan
1500’ün üzerinde baskı alınabiliyordu. Bir taş kalıp bozulmaya uğramadan 6
ile 8000 arasında baskıya imkan tanırken, bir bakır plakadan ancak bunun
yarısı kadar baskı alınabiliyordu. Resim basmada da, taş çok daha elverişli
sonuçlar veriyor, günde 6000 resim basılabiliyordu” (Zeidler 1994: 9). Bu
sayılar, elle kumanda edilen manuel preslerle ulaşılmış baskı adetleridir.
Senefelder, birkaç presi birden çalıştırarak ve taş kalıp üzerinde basılacak
motifleri yan yana tekrar ederek, dizgi yöntemiyle günlük 24000 adet baskı
rakamlarına ulaşabiliyordu.
Kitapların kısa sürede, ucuza basılmasının yanı sıra, kitap sayfalarının
resimler, haritalar ve teknik çizimlerle renklenmesi görsel açıdan büyük bir
zenginlik ve yenilik getirmişti. Dünyanın geçmişini ve diğer bölgelerini
merak eden, görsel enformasyona aç okuyucu da bu yeniliğin farkına
varıyor, litografi tekniği geniş kitlelerce tanınma imkanına sahip oluyordu.
Yine “bu dönemde, portre sanatı çok seviliyordu. Litografi tekniğiyle
tasarlanıp, basılmış portreler çok yaygındı. Litografi tekniğinde portre
baskılarının sıkça görülmesi, fotoğrafın gelişimini tamamladığı 1838’e kadar
sürmüştür” (Zeidler 1994: 111). Alois Senefelder’in de, farklı sanatçılar
tarafından litografik yöntemle resmedilmiş ve basılmış çok sayıda portresi
bulunmaktadır.
Anton André ile tanışmasının ardından tiyatro yazarlığını bırakarak,
Ofenbach’da André ile birlikte bir litografi atölyesi kuran Senefelder,
buluşunu tanıtmak, öğretmek ve yaygınlaştırmak üzere 1799’da Münih’de,
1800’lerin hemen başında Paris, Londra ve Viyana’da yeni atölyeler
kurmuştur. Bu atölyelerin işletiminde de kendini bir yere bağlamamış,
kardeşleri ve Andre’nin kardeşlerini bu atölyelerde görevlendirmiştir.
1799’da Bavyera Kralı Maximilian I. Joseph’dan bugünkü anlamda bir
patent aldıktan sonra, Londra ziyaretinde “Birleşik krallık, Büyük Britanya,
İrlanda Buluşlar Bürosu”na litografinin tam bir betimlemesini sunarak
İngiltere’den de patentini almıştır. İlk dönemlerde, “yeni bir grafiksel sanat
icra yöntemi icat ettiğinden ancak bunun yazı ve notaları basmaktan öte
anlaşılmadığından” şikayet etmiştir. O dönemde henüz bir tane bile
demiryolu yokken, O’nun öncelikli çabası, tekniği sanatsal kullanım dahil
bütün incelikleriyle Avrupa’ya tanıtmak ve yeni atölyelerin açılmasını
sağlamak olmuştur (9. Senefelder ödül töreni program kitapçığı, 1999:
3) . Bu çalışmalar olumlu sonuçlarını kısa zamanda göstermiş, icadı takip den
25 yıl içerisinde Avrupa’nın büyük merkezlerinde atölyeler açılmıştır.
15
Münih Belediyesi Grafik Sanatlar Müzesi Müdürü Peter Halm,
‘‘Litografiyi, sadece yeni bir çoğaltma tekniği olarak değil, aynı zamanda
grafik sanatların çok yönlü açılımı ve gelişimine yönelik, verimli bir dal
olarak gördüğünü’’(Henker, Scheer, Stolpe, 1988: 11) yazmıştır. Yine o
dönemin elitleri, politikacılar ve entelektüeller, Senefelder’in buluşunun
önemini kavramış, gelecekteki getirilerini doğru yorumlamışlardır. Tekniğin
hızla yayılmasında bu tür olumlu etkilerin önemi büyüktür. 1808’de Bavyera
Veliaht Prensi Ludwig, de Senefelder’in atölyesini ziyaret etmiştir. Tekniğin
bulunuşu ve geleceğine ilişkin övgü dolu sözler söylemiş, bir taşa bu
konudaki düşüncelerini yazarak tarihe bir de not düşmüştür. Napolyon’un
kardeşi Louis de atölyeyi ziyaret edenler arasındadır. Goethe, atölyeyi
ziyaretinde ilk defa gördüğü sanatsal baskılar karşısında hayranlığını
gizleyememiş, kendi eserlerinin litografik yöntemle basılması hususunda
adım atmıştır.
Senefelder, tiyatro yazarlığının yanı sıra amatör bir çizerdir. İlk olarak
kendi çizimlerini taş üzerinde denemiş ve litografide sanatsal baskının
yolunu açmıştır. 1806 yılında Viyana’daki atölyeyi bırakıp, Christoph V.
Aretin, Gleissner ve Vogler ile Münih’te ‘‘Senefelder Litografik
Basımevi’’ni kurdu. Aretin’le ortak çalışmaları dört yıl sürdü. 1808 yılında
Strixner, Dürer’in desenlerini I. Kaiser Maximilian’ın dua kitabına, litografi
tekniği ile kenar süslemesi olarak bastı. Senefelder, litografinin icadından
beri deneyimlerini taslaklar halinde kaleme alıyordu. 1809’da bunları 40
sayfalık bir kitapçık halinde kendisi bastı. Usta ressamların desenlerinin ve
klasikleşmiş tablolarının çoğaltıldığı ilk renkli baskı denemeleri de bu
atölyede yapıldı. Bu çalışmalardan sonra litografi, sadece bir “ticari matbaa”
görüntüsünden sıyrılıp, aynı zamanda sanatçıların eserlerini çoğaltmada yeni
bir sanatsal alan olmaya başlamıştır.
Senefelder, 1810 yılında oradaki gelişmeleri incelemek üzere yeniden
Paris’e gitti. Gördükleri karşısında da şaşkınlığını gizleyemedi. Kısa zaman
önce Münih’e gidip, Senefelder’den litografiyi öğrenen Godefroy Engelman,
Paris’e döndükten sonra bir atölye açmış, ustasından öğrendiklerine,
Mannlich ve Mitterer’den (Münih’te ilk taş baskı presinin tasarımcısı)
edindiği tecrübeleri de katarak önemli gelişmeler kaydetmişti. 1815’te,
kitabevi sahibi Gerold’un çağrısı üzerine Viyana’ya gitti. Orada bir atölye
kurduktan sonra Hofrath ve Schlichtegroll’le çalışmak üzere Münih’e döndü.
1816-1817 yılları arasında ticari anlamda litografinin çalışma alanlarını
genişlettiler. Dört renk baskısıyla (1837’de Engelmann patentini almıştır) bir
tablonun birebir benzeri kopyalar, ilk olarak bu dönemde basıldı.
Senefelder, uzun süredir beklenen, 1817 kışı ve 1818 baharı arasında
kaleme aldığı ilk kitabında, “Vollstaendiges Lehrbuch der Steindruckerei”
(Litografik Baskı Ders Kitabı) litografinin bütün teknik olanaklarını,
problemlerini ve çözümlerini açık bir dille yazdı. İlk olarak Leipzig kitap
fuarında tanıtıldı. Münih ve Viyana’da yayınlanıp kısa zamanda ikinci ve
üçüncü baskıları yapılan kitap, aynı hızla birçok farklı dile çevrilmiştir
(Henker, Scheer, Stolpe, 1988: 27). 1819’da Paris ve Londra’da, 1824’te de
Napoli’de yayınlanan kitabının sonunda, ”buluşunun, çoğaltılmış mükemmel
16
ürünler ve eserlerle insanlığa faydalı olmasını, kötü amaçlarla asla
kullanılmamasını” temenni ederek humanist bir yaklaşım sergilemektedir.
Kitabını bitirdikten hemen sonra, defalarca gittiği Paris’e gitmiş ve saygın bir
kişilik olarak karşılanmıştır. İngiliz teşvik derneği “Society of
Encouragement” O’nu üzerinde adının ve litografinin mucidi olarak
unvanının yazılı olduğu “The Inventor of Lithography Mr. Alois Senefelder
1819” bir altın madalya ile onurlandırmıştır. Saksonya kralı, Herzog Eugen
von Leuchtenberg’de benzer bir jest yaparak elmas yüzük göndermiştir.
1827’de Kral Ludwig, mucit Senefelder’i Bavyera tacını simgeleyen bir altın
madalya ve bin Gulden ile ödüllendirmiştir (de.wikisource.org). Senefelder
aynı yıl kendini emekli ederek bir kenara çekilmiştir.
Senefelder’in ölümünden üç yıl önce, yakın arkadaşı ve ortağı Gleisner
beyin kanamasından ölmüştü. Arkasından Gleisner’in kızı kör olmuş, karısı
çaresizlik ve yokluk içinde kalmıştı. Senefelder, emekliliğine rağmen bir
türlü rahata erememiş, atölyesindeki işler, basılmış materyaller ve çözülmesi
gereken bir yığın problemle karmaşa içerisinde kalmıştı. 26 Şubat 1834’te
ilk evliliğinden olma oğlu Heinrich ve karısı Maria Anna’yı arkasında
bırakarak altmış üç yaşındayken beyin kanamasından öldü”(Gerçek, 1939:
10).
O’nu huzursuz eden içsel dürtüleri, bitmek bilmeyen merakı ve
hareketli kişiliğiyle sürekli yeni arayışlar içindeydi. Teknikteki yeni
gelişmelerle heyecanla uğraşıyordu. Çok önemli bir buluş yapmıştı, ancak
bununla iyi bir yaşam sürmeyi bir türlü başaramamıştı. İyi kazanıyordu ama
ne kazanıyorsa yeni buluşlar için harcıyor, revizyonlar peşinde koşuyordu.
Litografinin icadından ölümüne kadar 36 yıl boyunca bu şekilde yaşamış,
hayatını yeni buluşlar ve litografinin öğretisine adamıştır. İkinci karısı,
1819’da kaleme aldığı bir mektupta şunları yazmaktadır: “Kocamla ben uzun
zamandır çapraz köşelerdeyiz. O, sabahtan akşama matbaada, hep baskı işi
ve mürekkeplerle uğraşıp yeni buluşlar peşinde koşuyor ve günler böyle
birbirini izleyip gidiyor”(Scholz, 1999: 9. Senefelder Ödül Töreni,
Ofenbach) . “Kazandığı bütün parayı yine bu tür işlere harcıyor, ben bu
konuda bir şey söylediğimde ise çekilmez oluyor” (Münch, 1999: 9.
Senefelder Ödül Töreni program kitapçığı). Senefelder de bu konuda
kendini eleştirmiş! “Benim icat ettiğim bir işle, nice emek veren
araştırmacılar, uzaktan izleyenler, şarlatanlar bile zengin oldu ama yalnız
ben, zavallı bir lumpen olarak kaldım” demiştir. Bunlara rağmen,
Senefelder’in ölümünden bir yıl önce söylediği: “Sanat uzun ama ömür kısa,
bu acı bir gerçek, başarabileceğim daha çok iş, yarım kalacak ama öte
yandan ben mucitlerin en şanslısıyım, çünkü litografinin kısa zamanda ne
kadar geniş bir alana yayıldığını gördüm” (Henker, Scheer, Stolpe, 1988: 11)
sözleri O’nun azmini aynı zamanda iç huzurunu yansıtır.
Meraklı, araştırmacı kişiliğinden gururla bahseden ve zafiyetleri ile de
bu denli açık alay edebilen, kendisiyle barışık bir dahidir. Mezarı
Münih’tedir. 1846 yılında kral Ludwig tarafından Solnhofen’dan getirilen
kireç taşlarıyla yeniden yaptırılmıştır.
17
Litografi, icadından kısa bir süre sonra, kendisinin bile
öngöremeyeceği hızla bütün Avrupa’ya ardından da Amerika’ya kadar
yayıldı. İlk dönemlerde Alman sanatçıları tekniği tanıtırken, 19. yüzyıl
ortalarında büyük ustalara ev sahipliği yapan Fransa, litografinin teknik
imkanlarının doruk noktalarda kullanıldığı bir merkez haline geldi. Goya,
Ingres, Delacroix, Daumier gibi Parisi’in ünlü ustaları, buluşu yeni bir sanat
icra alanı olarak görüp, sahiplendiler ve teknik bütün dünyada tanındı.
Sanatçıya sunduğu, farklı görsel etki imkanları, taşa çalışma kolaylığı,
baskıda hız gibi yeniliklerle litografi, 19. ve 20. yüzyıllarda, sanatın
gelişimine de büyük katkı sağlamıştır.
Sonuç
Gutenberg’in, hareketli harfleri yan yana dizdiği kalıplardan, ilk
kitapları basması ve matbaayı bulmasından yaklaşık üç buçuk asır sonra,
Alois Senefelder 1797/98 yılları arasında litografiyi geliştirdi. Bu yeni
buluşta, doğada hazır bulunan kireç taşı kalıp olarak kullanılıyor, kimyasal
işlemler içeriyor, düz bir satıhtan baskı alındığı için seri basıma imkan
tanıyor, bilindik baskı yöntemlerine göre hız ve maliyet açısından büyük
avantajlar sağlıyordu. Başlangıçta, tiyatro yazarı, Senefelder’in yazılarını ve
notalarını çoğaltma amaçlı ortaya koyduğu buluş, 19. yüzyıl başlarında
endüstriyel seri üretimin hizmetine geçerek kısa sürede bütün Avrupa’ya
yayılmış ve yeni bir iş alanı doğurmuştur.
Litografinin en önemli özelliklerinden birisi resim ve yazının, taşın
düz yüzeyinde yan yana yada iç içe kombine edilebilmesidir. Resimlerde ara
tonlarla yumuşak etkiler elde edilebilmekte, deneysel çalışma olanaklarıyla
sanatçıya sınırsız bir özgürlük alanı sunmaktadır. Bu tür özellikleriyle
litografi, o dönemde sanatçıların da dikkatini çekmiş, bir yağlıboya tablonun
birebir benzerinin kopyalanabilmesi gibi sonuçlarla, halk evde, sokakta ünlü
sanatçıların eserleriyle karşılaşmaya başlamıştır. Üstelik, kitapların
basımındaki hız ve ucuz maliyet, bilginin daha kolay ulaşılabilir olmasını
sağlamış, litografi sayesinde daha çok okuyan bir Avrupa ortaya çıkmıştır.
Günümüzde hala sanatsal bir baskı aracı olarak hiç değişmeden
işlevini sürdürmektedir. Matbaacılıkta da aynı prensip, günümüz modern
teknolojilerinin (ofset) atası olarak yaşamaktadır. Buna rağmen H. Peter
Schöbel Senefelder adının, basın ve medya sektöründe hak ettiği önemde
bilinmediğinden yakınmaktadır. “Litografi gibi, kültürel olarak, insanlık
tarihini etkilemiş bir buluş; insanlık tarihinde bilimin hizmetine yeni bir
sayfa açmış olan Gutenberg’in matbaasıyla karşılaştırılabilir” demektedir.
Gutenberg, ahşap veya metalden hareketli harfleri yan yana dizerek yüksek
baskı yöntemiyle kitap sayfalarını basmıştır. Yazı (text), kitap basım aracı
olarak bilinmektedir. Senefelder’in litografisi, baskı kalıbı üzerinde yükselti
yada çukurun söz konusu olmadığı, kimyasal reaksiyonlara dayalı ve o
zamana kadar bilinmeyen yeni bir baskı yöntemidir. Öğrencilik yıllarında
kimya eğitimi de alan Senefelder, buluşunu gerçekleştirirken yağ ve suyun
18
birbirini itmesi temel ilkesinden yola çıkmıştır. Üstelik litografi tekniğiyle
diğer bütün baskı tekniklerinin görsel etkilerini uygulamak mümkündür. Bu
yönüyle teknik başta, grafik sanatlar olmak üzere görsel sanatların gelişimine
katkıda bulunmuştur.
Schöbel’in deyimiyle önemi pek bilinmese de, unutulmamalıdır ki,
litografinin icadından kısa süre sonra tipografik yöntemle (yüksek baskı)
kitap basımından vazgeçilmiştir. Bütün bunlar gösteriyor ki, 18. yüzyıl
sonunda ortaya çıkan litografi, bundan yaklaşık üç buçuk asır önce icat
edilen Gutenberg’in tipografik matbaası kadar önemli bir yere ve değere
sahiptir. Alois Senefelder ise modern matbaanın ve çok renkli illüstratif
basımcılığın babası olarak bilinmektedir.
Kaynakça:
ATAR, A. (1995), Başlangıcından Günümüze, Taşbaskı, Eskişehir.
DOHMEN, W. (1982), Die Lithographie Geschichte Kunst Technik,
Köln.
GERÇEK, Selim N. (1939), Türk Taş Basmacılığı, İstanbul.
HAKAN, S. (1993), “Taş Baskıda Halk Sanatı ve Akademik Sanat”
(Yayımlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi), Eskişehir: Anadolu Üniversitesi,
Sosyal Bilimler Enstitüsü.
HENKER M., SCHEER K. & STOLPE E. (1988), Von Senefelder zu
Daumier, Die Anfange der Lithographischen Kunst, München.
İLBEYİ, G. (1993) “Geçmişten Bugüne Litografi”, (Yayımlanmamış
Sanatta Yeterlik Tezi), Eskişehir: Anadolu Üniversitesi, Sosyal
Bilimler Enstitüsü.
İZER DRAHŞAN, A. (1992), “Özgün Baskıda Klasik Teknikler ve Yeni
Arayışlar”, (Yayımlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi) İstanbul: Mimar Sinan
Üniversitesi, Uygulamalı Sanatlar, A.S.D. Grafik Programı.
MÜNCH, R. (2011), “Alois Senefelder und Die Erfindung des Steindrucks”
Geschichte der Lithographie und Steindrucktechnik, Ofenbach
SCHOLZ, S. (2002), Uluslar arası Senefelder Vakfı, 9. Senefelder
Ödül Töreni konuşması, Ofenbach
Uluslararası Senefelder Vakfı (1999) 9. Senefelder Ödül Töreni
Program Kitapçığı, Ofenbach
WEİL, A. (2009), Grafik Tasarım, Çev. Orçun Türkay, İstanbul: Yapı
Kredi Yayınları,
ZEİDLER, J. (1994), Lithographie, und Steindruck, Ravensburg: Otto Meier
Verlag,
http://www.historichotelsofeurope.com/en/stage/offenbach.aspx
http://de.wikisource.org/wiki/BLK%C3%96:Senefelder,_Alois
19
Download

matbaacılık ve baskıresmin yeniden doğuşu