HAYAL
KIRIKLIKLARIMA
TEŞEKKÜR EDERİM
İbrahim Coşkun Akyüz
4
İbrahim Coşkun AKYÜZ
1947 yılında Adana’da doğdu. Ticaretle uğraşan yedi
çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğuydu. İlk ve ortaokulu
Adana’da bitirdi. 1961 yılında bugünkü işi olan makina
imalatçılığının temel taşı olan torna tesviyeciliğe başladı.
1970-1972 yıllarında iki yıllık bir staj için Almanya’ya
gitti. 1975 yılında İdeal Makina’yı, 1981 yılında Ak Makina’yı kurdu. 2014 yılında mesleki hayatının 53. yılını
kutlayacak. İşi gereği bütün dünyayı özellikle de dünyaya
açılan pencere olan fuarları gezdi, gördü. Birçok kültürü
ve insanları yakından tanıdı. Yaklaşık 50 yıldır düzenli kitap okuma alışkanlığını ve hayat tecrübelerini gezdikleri
gördüklerini insanları olayları gözlemlerini ve tecrübelerini sizinle paylaşmaktadır. Almanca, İngilizce ve Rusça
dillerini bilmektedir.
Birinci kitabı “Hayata Dair”i 2009 yılında, ikinci kitabı
“Yaşamın Rengi”ni 2010 yılında yayınladı.
5
6
ÖNSÖZ
Sevgili okurlar!
Göreceğiniz gibi konuları ana ve alt başlıklara ayırarak sunmuş olsam da görünüşte bir karışıklık göze çarpabilir.
Ancak bu karışıklığın içinde bir iç düzenin varlığını sezecek ve
hissedeceksiniz. Bir senteze varmaya çaba harcayanların, bu satırlarda kendilerine ait pek çok şey bulacağını sanıyorum. Belki
yakınen yaşadığınız ve duyduğunuz olaylar belki de her gün
karşılaştığınız hikâyeler bulunacaktır içinde. Ama ne olursa
olsun, tekrarın güzelliği ve iç açıcılığı zihin dünyamıza
tekrar tekrar yansıyacaktır.
“Yaşamın Rengi” ve “Hayal Kırıklıklarıma Teşekkür
Ederim” kitabımın editörlüğünü yapan sevgili Buse Başkütük’e
teşekkür ederim.
7
8
OKUMAK ve YAZMAK
Kalem, aklın dilidir.
En güçlü hafıza bile
en zayıf mürekkepten solgundur.
Kitap fuarında imza günlerimde özellikle genç okurlarım bana neden yazdığımı sorarlar. Yazmak, ruhsal dengem için gerekli bir uğraşı; yayımlanmasa bile yazarım.
İçimde bir meşale yakarım; bu meşale içimi ısıttığı gibi
karanlıkta yol gösteren rehberim olur, okumak ve yazmak
benim için tutku olduğu kadar ruhumun da gıdasıdır. Bilmediğim şeyleri araştırarak öğrenmek için yazarım. Bana
yazma arzusu veren şey, öğrendiğimi zannettiklerimi okurlarıma
öğretme arzusu değil, daha çok yetersizliğimi keşfettikçe yazma arzum daha çok depreşir. Çocuklarda her zaman olduğu gibi,
kurgu ile gerçek arasındaki sınırları güçlükle ayırabilen bir
hayal gücüne sahiptim. Elbette zaman, bu sınırları görünür hale getirip, aşılamayacak bir şey olduğunu kanıtladı.
Yazmak, her yazar için bir tutkudur. Önce kendine, daha
sonra da topluma karşı duyulan sorumluluktur. Yazmak,
yaşamı belgelemek, birçoğumuzun görüp de ıskaladığı
gerçek sorunlara çözüm üreterek okura sunmaktır.
9
Gördüğümüz olayların ve yaşayan her nesnenin özünü
ve ruhunu cümlelere dökerek ifade etmek çoğu zaman oldukça zor. Her gün birbirimize anlattığımız olayları, fıkraları ve öyküleri yazıya döktüğümüzde en az canlı hali gibi
okuyucuya sunmalıyız ki okur bir kitabı eline aldığında
sıkılmadan, sular seller gibi okuyup zevk alsın. Okurun
okuyabilmesi için de konuların çok akıcı olmasının yanında gerçek yaşama uygun mesajları da içermesi gerektiğine
inanıyorum. Yazılan öyküler kalbimize, beynimize ve ruhumuza hitap edebilmeli ki, okuyucunun iç dünyasında
neleri canlandırabildiğini kendi kendine sorgulayacağı izler bırakabilsin. Öyküler okuyucuya birer hayat dersi verebiliyorsa okuyanın da zamanı heba olmamış olur. Her
öykü birbirinden farklıdır. Öyküler, kimilerimiz için çok
şey ifade ederken kimilerimiz için aynı şeyi ifade etmeyebilir.
Her araştırmacı yazar kendini tarafsız bir jüri üyesi gibi
görmek zorundadır. Şu soru her zaman her yerde karşımıza çıkacaktır. Acaba hem bir araştırmacı ve gözlemci hem
de dikkatli bir genellemeci, özetleyici olmak mümkün
müdür?
Araştırma gücüyle yola çıkan insanın, bugün kendi çözmese de gelecek nesillere miras bırakacağı meselelerle uğraşmaması, ardında yazılı bir belge bırakmaması ne kadar
yazık. Her insan abartıya kaçmadan karşılaştığı güçlüklere
karşı uyguladığı metotları ve görüşlerini yazmalıdır.
2010’da katıldığım bir kitap fuarında ilk imza günümü
yaptım. İkinci kitabım Yaşamın Rengi’nin benim için ayrı
bir yeri vardı. Fuarda imza günlerimde çocuklarımızın
okuma, öğrenme ve yazma konusunda bilgiye susamış
10
gözlerindeki ışıkları gördükçe daha çok yazma hevesim
arttı. Ana-babalar mutlaka çocuklarını kitap fuarlarına götürsünler.
Çocuklarımızın bir elinden ana-babaları diğer
elinden kitapları tutsun ki hem sevgiyle hem de bilgiyle büyüsünler.
Birçok şehrimizdeki büyük alışveriş merkezlerinin
hepsinde kitabevleri var. Buraları gezerken kitabevlerini
ziyaret etmeyi ihmal etmesinler. Orada özgürce kendi iç
dünyalarına hitap eden kitapları seçsinler.
Kitap; okumanın, öğrenmenin, aydınlanmanın ve yazmanın temelidir. Kitap olmazsa nasıl ve neyi okuyup öğreneceğiz ve nasıl aydınlanacağız? Hal böyle iken bir kitabın
da iyi yazılabilmesi için başka kitapların kaynaklarına ve
doğru ilmi bilgilerine ihtiyaç vardır. Her okurun bir zaman sonra aldığı notları ve günlüklerini bir kitaba dönüştürmemesi için hiçbir neden yoktur.
Yaşamdaki gel-gitler, acı-tatlı, renkli anılar, satırlar arasında yaşama ait paralellikler okurun çok ilgisini çeker. Yazılanlar, karamsar olsa da içinde gizli bir iyimserliğin olduğunu hisseder okur.
Okumak, insanın kişisel analizini müzakere etme ve
karar verme becerisini geliştirmesini sağlar. Öğrenmenin
yaşı yoktur. Hepimiz birbirimizin hem öğretmeni hem de
öğrencisiyiz.
Yaşamım boyunca gördüklerimi ve yaşadıklarımı tasnif
eder, yazarım. Başkalarının yaşadıkları acı-tatlı tecrübeleri can kulağıyla dinler, içerisinden beni ilgilendirecek ve
dersler çıkaracak hayat hikâyelerini hafızama kazır ve zamanla dostlarımın ve okurlarımın da faydalanabileceği dü11
şüncesiyle kağıda dökerim. Kimsenin kimseyi dinlemediği
bu çağımızda siz dinleyin ve dersler çıkarın. Bu dersleri
sizden sonraki nesiller de okusun ve olası tehlikelere karşı
daha kolay göğüs germeyi öğrensinler diye siz de yazın.
Okumak ve yazmak meşakkatli bir iş olduğu için toplumumuz daha ziyade kulaktan kulağa şifai bilgileri tercih ediyor. Okuma-yazma bir belge niteliğinde olduğundan kalıcı
olurken şifai sözler çoğu zaman uçuyor ve yanlış anlaşılmalara da neden oluyor.
Okumak; bir insanı doldurur, konuşmak onu hazırlar
ve yazmak da onu kemale erdirir.
-Bacon
Okumanın öncelikleri öğrenmek, öğrenimleri hayata
geçirmek ve daha sonra da yazmaktır.
Yalanlamak ve reddetmek için okuma! İnanmak ve her
şeyi kabullenmek için okuma! Konuşmak ve nutuk çekmek için de okuma! Tartmak, kıyaslamak, düşünmek ve
de yazmak için oku!
Okudukça okumak istedim.
Okudukça öğrenmek istedim.
Öğrendikçe yaşamıma yansıttım.
Okudukça yazmak istedim.
Yazdığım ilk iki kitapta nasıl başlayıp nasıl devam ettirip
nasıl sonlandırayım diye bir bilgim ve fikrim yoktu. Ana
ve alt başlıkları oluşturmak, konuyu ve temayı işledikten
sonra düzenlemek oldukça zor. Üçüncü kitabın omurgasını oluşturmak için önce ana ve alt başlıkları seçtim. Kitaba bir ad koymak için bir hayli araştırdım ve daha sonra şu
12
kanaate vardım; daha doğmamış çocuğa don biçmeye benzerdi. İçi, içeriği doldurulmadan ana konu ve tema oluşturulup son şeklini almadan kitaba isim vermemin uygun
düşmeyeceğini düşünerek bırak kitap kendi ismini kendi
versin dedim.
Dünyayı nasıl ki insansız düşünemezsek insanı da kitapsız düşünemeyiz.
“Okunacak en büyük kitap insandır.”
- Hacı Bektaş Veli
Kitap, hediyelerin en kutsalıdır. Bir dostunuza veya tanımadığınız bir okura hediye ettiğiniz kitap yalnızca birkaç yüz gramlık kâğıt, mürekkep ve tutkaldan mamul değildir. Belki de ona yaşamını değiştirecek, yaşadığı dünyayı
ve çevresindeki insanları ve doğayı yeniden keşfetmek için
uçan bir halı hediye etmiş oluyorsunuz.
Kitapların tadına doyulmaz.
Kitap okuma alışkanlığınız yoksa da ilginizi çeken bir
kitap mutlaka vardır. Ona şöyle bir göz ucuyla bakmanız,
biraz didiklemeniz yeter. Kimbilir belki de böylece okuma
alışkanlığı kazanmış olursunuz. Lütfen “okumak gelmiyor
içimden,” demeyin, okuyun.
Kitabevleri ve kütüphaneye ait ne görsem okuma isteğine kapılırım. Böylece kitabın ve okumanın zevkini çıkarır, bir tür eksik olan sevgiyi tamamlarım. Kitap hakkında
bir yazı, okurda o kitabı okuma isteği uyandırmalı ve diğer okurlara tavsiyede bulunmalı. Bazı kitapları ne kadar
okumaya çalışsanız da bir süre sonra okuma hevesinizi ve
pozitif enerjinizi çaldığını hissederek yarıda bırakırsınız.
13
Yazarken okurun ruh halini düşünerek yazınız ki okur da
sizinle bir tür sohbet ediyormuş gibi okusun.
Sabırlı bir arı gibi; onun dağ, tepe, kar, kış, soğuk, sıcak demeden bir kilogram balı milyonlarca defa en nadide
çiçek polenlerinden kovanına taşıyarak bizler için önemli
olan yaşam iksiri balı soframıza sunması gibi aynı sabır ve
titizlikle yazmalıyız.
Yazılanlar kitaba dönüşmeden cildinden sayfa düzenine, kitabın içeriğine uygun isim, ön ve arka kapak düzenlemesi ile insanı cezbeden bir görselliğe de sahip olmalı.
Bütün güzel, hoş ve yaşayan şeyler gören göz için yapılır. Eğer ki siz yazdıklarınızdan zevk alıyorsanız sonrasını okura bırakın. Onlar da okumanın zevkini çıkarsınlar.
Okurların övgüsü de olacak yergisi de... Övgü duygularımızı okşar. Yergi, daha sonraki yazacaklarımız için rehber
olur. Yergiye, övgüden daha fazla kulak vermeliyiz.
Beni kendine çeken bir kitabı elime aldığımda daha
kapağını açmadan, içini ve içeriğini didiklemeden önce
olumlu bir önyargıyla yaklaşırım. Tavsiye üzerine aldığım
birçok kitapta konusunun derinliğine inmiş, konuları titizlikle incelemiş sabırlı bir yazarın timsalinin yansımasını
görürüm ve bu anlayış benim için bir genel geçerdir.
Çok beğenerek okuduğumuz ve daha sonra eşimize,
dostumuza da tavsiye ettiğimiz kitapların her cümlesine
katılmamız mümkün değil. İçerisinden beğendiğim güzel
satırların altını çizdiğim gibi bazılarının yanına imzamı
atarım, bazılarına da bir türlü yıldızlı derecelendirme yaparım.
Kitap okumak, karpuz yemeye benzer. Eğer kelek çıkarsa yemezsiniz. Bazı okur dostlarımın hararetle tavsiye etti14
ği birçok kitabı bitiremeden yarıda bıraktığım olur. Tavsiye
edenin iç dünyasına hitap eden bir kitap bana hitap etmiyorsa burada kimsenin kusuru yok. Bir yazarın bir kitabını
çok severek okurken diğer bir kitabını okumayabiliriz.
Her okur kitapta kendini okuduğu gibi her yazar
da kendini yazar.
Gerçek yazar doğası gereği kolayca tatmin olan, kendine zorluklarda yeten, bağımsız yaşamak için çok fazla şeye
ihtiyaç duymayan kimsedir.
Bazı yazarlar öylesine ince ayrıntıya girer ki en küçük
bir fikir kırıntısını sulandırmak suretiyle kırk-elli sayfalık
bir sözcük çöplüğüne dönüştürür. Ardından okurun sabrını sınırsızca zorlayarak sayfalar boyu sakin sakin gevezelik yapmayı sürdürür, okur o aşırı ayrıntılı satırların içinde
sıkılıp kitabı okumaktan vazgeçebilir. Çünkü gına gelmiştir. Goethe ne de güzel söylemiş: “Bazı yazarlar yazarken
mürekkebe biraz fazla su katıyorlar.” Burada Goethe’ye
hak vermemek mümkün mü? Yazmış olmak için yazılmamalı, okurun değerli saatlerini boşa harcamamak her satırın zahmetinin karşılığı olmalı. El emeği göz nuru, tabldot
değil ev yemeği tadında ve lezzetinde olmalı.
Okur, kendinden bir şeyler bulursa kendini kitabın bir
parçası sayar.
Kitaplarla ilişkimiz yeni tanıdıklar edinmemize benzer.
İlk zamanlar genel olarak bizimle ortak yanlar bulunca ya
da hissedince son derece sevinçliyizdir. Dostluk ilerledikçe farklılıklar ortaya çıkmaya başlar ve işte o zaman akıllıca
davranışın ilkesi gençlikte olduğu gibi hemen ürküp bırakmamak, uyuşulan noktalara sımsıkıya sarılıp farklılıklarda anlaşmaya kalkmadan o konuda tam olarak aydınlığa
kavuşmaktır.
15
Okumak, sessiz mesajı dinlemektir.
Okumayı sevmek, hayattaki can sıkıcı saatleri en güzel
saatlerle değiştirmektir.
Eski çağlarda savaşlar kılıç, kalkan ve oklarla yapılırdı.
Şimdi ise kâğıt, mürekkep ve kalemle yapılıyor.
Her insanın, özellikle de her kitap okurunun hayalini süsler kitap yazmak. Sevgili okurlar, inanın ki yazmak
sanıldığı gibi zor değil. Yeter ki cesaretinizi biraz toparlayın, elinize kâğıt kalemi aldığınızda bir şeyler yazmaya
başlarsınız. Önce denemelerle veya kısa öykülerle başlamak işin kolay yanı. Yaşadığınız olaylardan, insanlardan
ve doğadan izlenimlerinizi aktarın. Eskiyle yeniyi artısıyla
eksisini mukayese edin. Analize dayalı çözüm önerilerinizi okurunuza sunun. Küçük küçük notlar tutun. Bu küçük notların zamanla bir esere dönüştüğünü göreceksiniz.
Okurken her zaman yanınızda kâğıdınız, kaleminiz olsun.
Yazmayı düşündüğünüz konuların ana başlıklarının bir
listesini daha sonra da alt başlıklarını oluşturun. Üretmeyi düşündüğünüz bir geminin ana omurgası gibi olan ana
başlıkları belirlerseniz daha sonra zamanla içini doldurursunuz. İllaki belirlediğiniz her ana başlığı ilk yazacağınız
kitabın içine alacaksınız diye bir şey yok. Yazmayı ve son
şeklini vermeyi düşündüğünüz bazı başlıkları eleyerek bir
kenara koyabilirsiniz. Onlar daha sonra yazacağınız kitaba
malzeme olabilir. Yazmaktan ve eleştirilmekten korkmayın. Eleştiriler bizi geliştirir ve bir sonraki yazacaklarımıza ışık tutar. Eğer hiç eleştirilmek istemiyorsanız oturun
oturduğunuz yerde, hiçbir şey yapmayın.
İlham perileri sabah gelir.
Özellikle her sabah elinize kağıt ve kaleminizi alarak
16
dünden kalan ve uykunuzda demlenen konuları hatırlayarak konular arasında doğru sentezlere varıp birkaç satır
dahi olsa yazın. Yazmayı düşündüğünüz kitabın içeriğine
uygun olan kitapları ve yazarları okuyun. Okurken notlar
alın. Günlük yaşamınızda aklınıza gelen olayları ve insanların yaşamlarındaki gözlemlerinizi anında yazın. Yazmak
bir tür tutkudur, okumanın tek yumurta ikizidir. Hele ki
adınıza basılan ve yayın hayatına giren ilk kitabınız ilk göz
ağrınız gibi olur. Daha sonra yazacağınız kitaplar her ne
kadar çok daha başarılı olsa da okuyucu kitlesine ulaşsa da
bir başkadır o ilk kitabın yeri. Daha sonra yazacaklarınızın
temel taşı ve baş tacıdır.
Yazılarınız olabildiğince pozitif, iyimser, herkesi kucaklayan, okuyana mesajlar veren, cinsiyet, ırk, din, mezhep
ayrımı yapmadan her yaş grubuna hitap eden türden olsun.
Yazılan kitaplar yüzlerce belki de binlerce kitabın özünden alınan bilgilerle süslenmiştir.
Okumanın ve öğrenmenin yaşı olmadığı gibi yazmanın da yaşı yoktur. İster yedi ister yetmiş yedi… Yeter ki
yazmak isteyin. Neden sizin de kitabınız imza gününde
okurlarınızla buluşmasın?
“Âlimin mürekkebi şehidin kanından daha üstündür.”
- Hz. Muhammed
Şöyle bir çevrenize bakın. Birçoğumuzun yakınında,
tanıdığı yazar çok azdır. Peki, neden siz çevrenizdeki yakınlarınızın beklediği yazar olmayasınız? Hiç kimse anasından yazar olarak doğmuyor. Her yazarın bir başlama
17
noktası vardır. Bu başlama noktası da eline kâğıt kalemi
alarak bir şeyler yazmaya başlamaktır. Yeter ki siz kâğıtla
kalemi buluşturun. İlham perisi de bu ikiliye iştirak edecektir. Yazarken müzik dinlemeyi ihmal etmeyin.
Genelde yazarlar gözlediği bir yolcuyu bekler gibi bir
şeyleri beklerler. Onlar da neyi ve kimi beklediklerini bilemezler. Kimi zaman apansız bir anda olmadık bir yerde
karşılarına çıkar gibi akıllarına geliverir yazmak istedikleri.
İşte o zaman her an yanınızda bulundurduğunuz kâğıdı ve
kalemi elinize alarak yazmalısınız. Eğer daha sonra yazayım diye ihmal ederseniz daha sonra aklınıza gelmeyebilir,
gelse de aynı sıcaklığı vermeyebilir. Yazılarınızı ne kadar
görselleştirirseniz okurunuz da o oranda kitabınıza ilgi
duyar ve eşine dostuna okuması için tavsiyelerde bulunur.
Yazarken meditasyon içinde olmalı diye düşünüyorum. Meditasyon yalnızca sürekli benlik bilinci değil aynı
zamanda benliği sürekli terk etmektir. Doğru düşünme,
meditasyonu getirir. Buradan bilgeliğin sakinliği ve huzuru doğar. Bu dinginlikte en tepedeki idrak edilir. Kişinin
düşündüklerini, hissettiklerini, arzularını ve tepkilerini
yazması içe dönük bir farkındalığı, bilinçdışının bilinçle
işbirliğini getirir. Bu da bütünleşmeye ve doğru anlayışa
yol açar.
Yazılanlar, okurla yüz yüze konuşur gibi tatlı bir sohbet
havasında olmalı, okura bir ufuk açmalıdır. Okurun kafasındaki birçok soruna cevap vermeli, bazı satırları okurken yaşamından bir şeyler bulmalı, bazı olayları kendisi
yaşamamışsa dahi yakın çevresindeki kişilerin yaşadığını
hissetmelidir. Kimi zaman yaşamımızda bizce arap saçına
dönen çözülmesi zor olan konuları ve sorunların nasıl çö18
zülebileceğini kolay örneklemelerle sunmalıdır okuruna.
Aynı zamanda içindekiler bölümünde konu başlıklarını
okuyan herkeste okuma isteği uyandırmalı.
Yazdıklarımızda; dili, grameri, akıcılığı, ritmi, zamanı
iyi kullanmalıyız. Okur, yazılanı okurken bir tür şiir, güfte ve müzik dinler gibi algılamalı. Yazılanla özdeşleşmeli,
zamanını iyi kullandığı hissine varmalı ve okuduklarından
birçok hayat dersleri çıkarmalı. Kısacası keyif alarak okumalı.
Yazma alışkanlığı olanlar zamanın hızla tükendiğini
ve yaşama tutunmaları için tek seçeneklerinin okumanın
yanında yazmak olduğunu ve yazmanın onlar için yaşamın ta kendisi olduğunu bilirler. Okumak ve yazmak
yaşamı ve zamanı üç boyutlu sorgulamaktır. Bazen
çok yoğun bilgi içerikli kitaplar okuruyla daha az buluşuyor. Her şeye rağmen yeni nesil okur ve yazarlar gümbür
gümbür geliyor. Seçici ve iyi okuyan çocuklarımız düşündüğümüzden çok fazla. Her yıl Ekim sonu Kasım başı İstanbul Beylikdüzü’nde kitap fuarındaki ziyaretçi profiline
baktığınızda bu gerçeği daha yalın bir şekilde görürsünüz.
Okumaya, yazmaya ve yazarla tanışmaya, yazarın imzalı
kitabını elde etmeye verdikleri emek ve harcadıkları zamanı görünce insan gururlanmadan edemiyor.
Olaylar ve insanlarla ilişkilendirdiğimiz güncel, hepimizin görüp de görmezlikten geldiği ve ıskaladığı hayat
kesitinin karelerini bir araya getirerek metinleri yaşananlarla ilişkilendirmektir yazmak.
Yazarların müsveddeleri, ön çalışmaları, yaşam tarzları,
hobileri, alışkanlıkları, ne tarz ilham aldıkları, genelde günün hangi saatlerinde ve hangi ortamlarda yazdıkları beni
19
çok ilgilendirir. Bu ilgi alanlarından ne kadar haberdar
olursam eserinin oluşum sürecini görürüm onlarda.
Biyografi okumaya doyamayız. Tıpkı seyahat kitapları
gibi. Çünkü insan, hayatı yaşayanlarla yaşar. Biyografinin
kendine özgü bir çeşnisi vardır. Diğer kitaplardan soyutlanmış olarak ortaya çıkar ve bir aynanın karşısındaymışız
gibi karşımızda durur.
Yazmak yıllar boyu kırlardan toplanıp derlenmiş
bir kırçiçeği demeti gibidir.
Kitap yazmak, insan yaşamının boyutlarını zenginleştiren bir tür serüven gibidir. Kişi bir kez kitap yazmanın
tadına vardığında bir ömür boyu yazmaya devam eder.
Okur eline aldığı kitabı okurken karşısında biriyle canlı
sohbet ettiğini hissetmeli ve okurun fikir ve düşüncelerini pozitif yönde kışkırtmalı. Kitap, okurlarının yaşamını
geliştirerek değişimini sağlayan bir içerikte olmalı. Yazılan
ve yazılmakta olan kitap bir bebek gibi elimize doğar, biz
onu binbir itinayla büyütürüz. Çocukluk, ergenlik, gençlik ve yetişkinlik çağına ulaştırıp daha sonra okurlarımızla
buluştururuz. Bu buluşturma süreci uzun ince bir yoldur.
Yazmak, kendi bilgi ve tecrübelerimizi okurlarımızla ve
bizden sonraki nesillerle paylaşmaktır. Kitabın her noktasında, virgülünde, cümle ve satırlarında kendini kanıtladığını okura hissettirmeliyiz. En küçük bir noktalama ya da
virgül hatası, yazılan o bölümün mana ve anlamını yitirdiği gibi yanlış anlaşılmalara da sebebiyet verebilir. Örneğin:
Adam ol, baban gibi eşek olma.
Adam ol baban gibi, eşek olma.
Akıcı bir yazı yeteneğimizin olmasını istiyorsak sözcük
20
dağarcığımızın ve özdeyişlerimizin zengin olması gerekir.
Araştırarak yazarken birçok bilgiye ulaşırız. Böylece yazarken öğrendiğimiz bilgiler sayesinde gelişerek değişiriz.
Kimi zaman yazarken kalemin kontrolünün elinizden çıktığını hissedersiniz. Bu bir doğaçlama sürecidir. Kaleminizi doğal akışına bırakın. Bu tür doğaçlamalar özellikle
çiçeği burnunda olan yazarların sıkça karşılaştıkları ruh
halidir diye düşünüyorum. Yazarken okurun nabzını tutmalı, konuyu nirengi noktasından çıkarmadan ve abartmadan yalın ve anlaşılır bir dil üslubuyla olmalı ki her yaş
grubundaki okurun ilgisini çeksin, okura bir şeyler versin.
Okur, okuyarak geçirdiği zamanı değerlendirdiğinin hissine varsın.
İlham için zaman mekân mefhumu yoktur. Kimi zaman tuvalette, kimi zaman banyoda, çoğu zaman uykuda
gelir. Anında uyanır ve yazmaya başlarsınız. Yazmak şairin
ve yazarın gündüz gözüyle gördüğü düşe benzer. Yazar,
herkesin gördüğünü görür ancak birçoğumuzun ıskaladığı
hayati konuları gözler önüne sermek adına kâğıda dökerek
önemli konulara parmak basmamızı sağlar. Her seferinde
eli kalem tutan herkesin yazmasını salık verdim. Özellikle
de ununu elemiş eleğini duvara asmış her ferdin yaşadıkları, gördükleri, rafine bilgi ve tecrübelerini daha sonraki
kuşaklara aktarmakla yükümlü olduğunu unutmamalıyız.
Yazar, gerçek bir okurla karşılaştığında yazdıklarını tekrar okur.
Yazmak, öldükten sonra insanların hakkımızda
yanılgılara düşmemeleri için en sağlam ipucu.
Ruhumuzun o ele avuca sığmayan derinliğini gözlemek, onun bilinmeyenlerine yolculuk etmek, farklılıkları
21
ayırt edip yazmak düşünüldüğünden oldukça meşakatli
bir iştir. Tabii ki diğer taraftan bir o kadar da zevklidir. Bir
kere tadına vardığınızda yazmadan edemezsiniz.
Siz de birkaç sayfa da olsa bilgi, beceri ve tecrübelerinizi tüm insanlarla paylaşmalısınız. Sakın ola ki “aklıma bir
şey gelmiyor” demeyin. Elinize kağıt kalemi aldığınız an
ilham periniz anında kulağınıza bir şeyler fısıldayacak ve
siz de bu becerinize inanamayacaksınız.
Kitap yazmak insan yaşamının boyutlarını zenginleştiren bir tür serüven gibidir.
Yazarken bazı konulara neşter atmakla gerçeğe
ulaşılır.
Yazarın da neşteri kalemidir.
22
Download

Bölüm Oku