ÇEVRE KANUNUNA EKLENEN ÇEVRESEL ETKİ DEĞERLENDİRMESİ
MUAFİYETİNE İLİŞKİN HÜKMÜN ANAYASAYA AYKIRILIĞI1
Prof. Dr. Nükhet Yılmaz Turgut
Atılım Üniversitesi, Hukuk Fakültesi
Hüküm ve amacı: Çevre Kanununa (ÇK) Mayıs 2013’de şu geçici madde eklenmiştir2:
“23/6/1997 tarihinden önce kamu yatırım programına alınmış olup, bu maddenin yürürlüğe girdiği
tarih itibarıyla planlama aşaması geçmiş ve ihale süreci başlamış olan veya üretim veya işletmeye
başlamış olan projeler ile bunların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan yapı ve tesisler Çevresel Etki
Değerlendirmesi kapsamı dışındadır”. Esasen muafiyete ilişkin bir hüküm 1993’deki ilk Çevresel Etki
Değerlendirmesi(ÇED) Yönetmeliğinde getirilmiş ve sonraları çıkarılan bütün ÇED yönetmeliklerinde
de bazı içerik değişiklikleriyle ama yine 1993 tarihi esas alınarak yer almıştır. Hükümet bu kez,
özellikle İstanbul’da üçüncü köprü gibi projeleri istediği şekilde yapabilmek için, bu hükmü doğrudan
kanuna ekleyerek hukuken daha güvenceli hale getirmek istemiştir. Üstelik muafiyetteki zaman
aralığını da önce, ÇK değişikliğinden bir ay kadar önce yaptığı yönetmelik değişikliğiyle artırmış,
sonra aynı tarihi ÇK’na eklediği hükümde esas almıştır. Akabinde de aynı geçici hükmün “kanuni
kapsam dışı projeler” başlıklı ayrı bir geçici madde olarak yer verildiği mevcut ÇED Yönetmeliği
yayımlanmıştır (3 Ekim 2013). İşte kanuna, belli bir amaçla ve serüvenli bir şekilde eklenen bu
olumsuz madde Anayasa Mahkemesi tarafından haklı olarak iptal edilmiştir. İptale ilişkin açıklama 3
Temmuz 2014’de yapılmış olmakla beraber henüz karar yayımlanmamış olduğundan gerekçede nelere
dayanıldığı belli değildir3. İptal kararının, ülkemizde henüz gerektiği gibi anlaşılmamış ve
yerleşmemiş olan, çevre hukuku açısından geleceğe yönelik olarak yararlı sonuçlar yaratbilmesi
gerekçenin içeriğinin iyi yazılmış olmasına bağlıdır.
ÇED’nin önemi: Getirilen hükmün herkesin yaşam ve geleceği açısından ne kadar sakıncalı
olduğunu anlamak için ÇED’nin işlevini bilmek gereklidir. ÇED, genel menfaat oluşturan çevreyi
koruma amacından yola çıkan çevre hukukunun ilk sıradaki ve en önemli ilkesi olan önleme ilkesini
gerçekleştirmenin temel aracıdır. Bu ilkenin var olma nedeni de yatırımlar gibi insan müdahaleleriyle
çevreye verilebilecek olumsuzlukların giderilmesinin çoğu kez mümkün olamaması gerçeğidir. Bu
nedenle ÇED sayesinde, yatırım kararları verilmeden önce bunların çevrede yaratacağı olumsuz
etkilerin belirlenip bunları önlemeyi ya da kabul edilebilir bir düzeye getirmeyi sağlayacak tedbirlerin
alınması sağlanır. Bunu sağlama olanaksızsa planlanan faaliyetten çevreyi korumak için vazgeçilmesi
de ÇED’nin bir gereğidir. Bu yüzden bütün önemli yatırım faaliyetlerinin hukuken ÇED sürecine tabi
tutulması bile tek başına yeterli olmayıp etkili ve işlevsel bir ÇED sürecinin pratikte de
gerçekleştirilmesi kaçınılmazdır. ÇED’nin önleme ilkesini gerçekleştirmedeki bu önemi ulusal,
bölgesel ve evrensel düzeyde tartışmasız kabul görmüş olup bölgesel ve uluslararası finans kuruluşları
bile bunun uygulanmasına ilişkin kurallar kabul etmişlerdir.
Çevre hakkı maddesine aykırılık: T.C.Anayasasındaki çevre hakkına ilişkin 56. madde çevre
hukukunun çevreyi koruma amacının yanısıra önemli kavram ve ilkelerinden bazılarına da açıkça yer
vermekte, diğer bazı esaslara da bu hükümden yorum yoluyla erişilebilmektedir. İşte getirilen hüküm
bu önemli maddeye tümüyle aykırıdır. Şöyle ki; maddenin ikinci fıkrasında “Çevreyi geliştirmek,
çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir”
denilmektedir. Devletin buradaki ödevinin kapsamı çok geniş olup bunun etkili ve işlevsel bir ÇED
sisteminin sağlanmasını da kapsadığı kesindir. Bir kere, “kirlenmenin önlenmesi” ödevinin yerine
getirilmesi için bu zorunlu olup kirlilik kavramı da çevre hukukunda çevrenin bozulmasını da içeren
geniş bir anlamda tanımlanmaktadır. Ayrıca aynı hükümdeki “çevreyi geliştirme” ödevi de devletin
mevcut olumlu düzenlemelerden geriye dönüş niteliğinde değişiklikler yapmasına izin vermemekte,
aksine “ÇED’nin zaman içinde ortaya çıkan aksaklıkları ve eksiklikleri giderme doğrultusunda ve
kazanılan deneyimler ışığında geliştirilmesini”4 zorunlu kılmaktadır. Çevre hukukunun en yeni
ilkelerinden olan “geriye gitmeme-gerilememe”(non-regression) de bunu gerektirir. Bir başka
aykırılık da getirilen muafiyetin 56. maddede aynı zamanda vatandaşlara verilen ödevin yerine
getirilmesini de engellemesidir. Kısacası getirilen geçici madde bu hükme tamamıyla aykırıdır.
Geçici madde, 56. maddenin ilk fıkrasındaki çevre hakkı hükmüne de aykırıdır. Burada
“Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir” denilmektedir. Bu hükmün konuyla
ilgili iki önemli boyutu vardır. İlki, burada söz edilen sağlıklı ve dengeli bir çevrenin
gerçekleştirilmesi için etkili bir ÇED sisteminin gerekliliğidir. İkincisi, bu hükümde, esasen oldukça
geniş bir kavram olan, sağlıklı ve dengeli bir çevrenin sağlanmasıyla (dolayısıyla çevre hukukunun
çevreyi koruma amacının gerçekleştirilmesiyle) insan haklarının en tepesinde yer alan yaşam hakkı
arasındaki yadsınamaz bağın vurgulanmasıdır. Sonuçta getirilen hüküm herkesin çevre hakkını olduğu
gibi yaşam hakkını da ihlal etmektedir. Esasen sağlıklı bir çevre ile özel yaşama saygı hakkı dahil,
diğer bazı insan hakları arasındaki yakın bağlantı Avrupa İnsan Hakları mahkemesinin içtihatlarında
da açıkça kabul edilmiştir.
Sürdürülebilir kalkınmaya aykırılık: Hükümetin getirilen hükmü savunmak için, günümüzde
artık geçerli olmayan klasik anlayıştan hareketle, kalkınmaya gereksinim olduğu ve bunda kamu yararı
bulunduğu şeklinde bir gerekçeye dayanması da mümkün değildir. Çünkü çevre hukukunun
esaslarından birisi de sürdürülebilir kalkınma (SK) olup bunun hareket noktasında klasik kalkınma
anlayışının çevre varlıklarını dikkate almaması yüzünden çevre sorunsalının ortaya çıktığı ve bu
anlayışın terk edilmesi gerektiği olgusu yatmaktadır. Bu nedenle SK, çevre faktörünün kalkınma
faaliyetlerinde dikkate alınmasını zorunlu kılmakta aksi halde, kalkınmada kullanılan doğal varlıkların
yok edilmesi yüzünden, gelecekteki kalkınmanın tehlikeye düşeceğini göstermektedir. SK bu
bağlamda çevre hukukunun entegrasyon ilkesi ile örtüşmekte, hatta bu nedenle entegrasyon ilkesi
olarak da anılmaktadır. Bu noktada kavramın ÇED ile açık bağlantısı ve ÇED’nin önemi de bir kez
daha açığa çıkmaktadır. Çünkü ÇED sürecinde kalkınma faaliyetleri çevre faktörü açısından
değerlendirilmektedir. Çevre üzerinde önemli sakıncalar yaratacak faaliyetlere ÇED muafiyeti tanıyan
bir hüküm, aslında sadece çevreyi değil, kalkınmanın gelecekteki varlığını da (sürdürülebilirliğini)
tehdit etmektedir. Bu durumda, çevreyi dışlayan bir klasik kalkınma anlayışıyla yapılacak yatırımlarda
kamu yararı olduğu savı da geçersiz olmaktadır. Kısacası “bazı faaliyetlerin ÇED kapsamı dışında
tutulma düşüncesinin, politik etkilerin ve kısa vade esas alınarak yapılmış menfaat hesaplamalarının
bir sonucu olduğu, böylece aslında uzun vade dikkate alındığında, adı geçen faaliyetlerin etkili bir
ÇED sürecine tabi tutulmasında”5 daha fazla kamu yararı olduğu ve bu durumun kalkınmanın da
lehine olacağı netleşmektedir. Hem SK hem de ÇED geleceği-uzun vadeyi- hesaba kattıkları için çevre
hukukunun çevreyi koruma amacının gerçekleşmesine hizmet etmektedirler. Böyle bir uzun vadeli
düşünme sayesinde, kamu yararının gerçekçi, doğru ve objektif şekilde belirlenmesi sağlanabilmekte,
onun bazı kesimlerin menfaat alanında kalması engellenerek genelleştirilmesi sağlanmaktadır. Gelecek
kuşakları da içine alan bu genellik de çevre hukukunun amacıyla birebir örtüşmektedir.
Diğer aykırılıklar: Geçici madde, bu makalenin kısa içeriğinde geniş olarak belirtilemeyen,
genel hukuka ilişkin bazı anayasal esaslara da aykırıdır. Bunlar arasında Anayasanın eşitlik ilkesi ile
hukuk devleti kavramının özünde yer alan hukuki belirlilik ve hukuki istikrar ilkeleri vardır. Çevrede,
ÇED muafiyeti getirilen yatırım faaliyetlerine kıyasen, daha az olumsuz etki yapabilecek faaliyetlerin
ÇK’nda ÇED’ne tabi tutulup bunlar için gerekli izni alma ve belli bir sürede de yatırıma başlama
koşulu getirildiği dikkate alındığında, muafiyetten yararlanan ve yararlanacak yatırım sahipleri ile
diğerleri arasında farklılık yaratılması belirtilen ilkelerin ihlal edildiğinin göstergelerindendir.
Sonuç olarak iptal kararında yukarıda belirtilenlerin vurgulanması çevre hukukunun çevre
korumaya yönelik evrensel nitelikli amaç ve ortak paydalarının6 ülkemizde, yöneticiler ve yatırımcılar
dahil, her düzeyde doğru şekilde anlaşılıp yerleşmesi açısından son derece önemli ve gereklidir.
Notlar
1
Bu makale 22 Ağustos 2014’de yazılmıştır.
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile Bazı kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun. Kanun
No:6486. Resmi Gazete 29 Mayıs 2013.
3
Dava dosyasını incelemekle görevli raportöre tarafımca, telefonda ve karşılıklı görüşmede sözlü olarak konu hakkında
görüş bildirilmiştir.
4
Nükhet Turgut “Çevresel Etki Değerlendirmesi Geçici Madde 3 Hakkında Görüş” 10.06.2005’de çevrecilerin açtıkları iptal
davası için sunulan yazılı görüş.
5
Turgut, dipnot 2’deki görüş.
6
Çevre hukukunun burada değinilen ve değinilmeyen tüm esasları hakkında geniş bilgi için bkz. Nükhet Yılmaz Turgut,
Çevre Politikası ve Hukuku, İmaj Yayınevi, Ankara 2012.
2
Download

Dosyayı İndir - Atılım Üniversitesi Açık Erişim Sistemi