254
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
TOPLUMDA MANEVİ DEĞERLER DİLİ
Mehmet Ali Eroğlu*
Değer Yargısı
Bir milletin değerler yargısı onun kendi kimliğini ortaya koyan hususlardır. Sosyolojik
tanımlama açısından değerler, bir milletin veya toplumun fertlerinin, oluşturmuş olduğu
modellerin, hedeflerinin ve amaçların bir başka sosyo-kültürel olgularla önemliliklerini
ölçmeye yarayan ölçütler demektir. Bir başka ifade ile "Değerler, bir inanç olması
bakımından dünyanın belli bir kısmıyla ilgili algı, duygu ve bilgilerimizin bir
bileşimidir(Güngör, 1998). Manevi değerler, kişinin gideceği yönü belirleyen pusulalardır. Ne
giydiği, nerede yaşadığı, kiminle evleneceği, yaşamak için ne yaptığına kadar her şey maddi
veya manevi değerlerin etkisindedir. Kısaca denilebilir ki toplumdaki fertlerin neleri yapıp,
neleri yapmaması gerektiğini söyleyen de bunu toplumun içersinde dillendiren sözlü ve
sözsüz iletişimi de bu değer yargıları sağlar (Robbins,1993).
Manevi değerler toplumda var olan birlikteliğin temel taşlarındandır. Büyük ve köklü
bir medeniyetin temsilcisi olmuş Müslüman Türk Milleti, özellikle İslamiyet'in kabulünün
ardından daha güçlü bağlarla birbirine bağlanmıştır. 751 yılında Türkler’in İslam dini ile
tanışmasına vesile olan, Talas Savaşı"ndan itibaren, İslâmiyet Maveraünnehr’de kalıcı hale
gelmiş ve Türkler'in yaşadığı bu topraklarda kendi kemaliyetlerini tamamlama imkanı
bulmuşlardır. Bölgeye adım atan Müslüman Araplar, Türklerin yüksek ahlaklarını, idarecilik
ve savaştaki üstün meziyetlerini yakından tanıma imkanı bulmuşlardır. Müslüman Araplarla
Türklerin birlikteliğin sonucunda, Türklerin İslamiyete girmesiyle kitleler halinde İslâm
dinine geçen Türkler, iddia edilenlerin aksine hiçbir zorlama ile karşılaşmamışlardır: "Türkler,
İslamiyet’i samimi olarak, kendi istekleriyle, hiçbir zorlama ve dış baskı olmaksızın kitle
halinde kabul edince, tarihlerinin yeni bir devresine ayak basmış oluyorlardı. Türkler
müslüman olmak suretiyle Türklüklerini kemale erdirmiş, adeta tamamlamışlardı." (Yılmaz
Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, s.47) Toplumdaki manevi değerlerin varlığı kitleleri bir
birine daha sıkı bir bağ oluşturur. Manevi değerlerine sadık kalan bir millet de zaman zaman
harici ve dahili siyasi - politik zorlamalardan az hasarla çıkmasını başarabilmiştir. Diğer
taraftan dini ve milli bağları zayıf, hatta dinsiz toplumlar tarih sahnesinde çok kısa süreler
boyunca yer alabilmişler ve zaman içinde asimile olup gitmişlerdir. Bu sosyolojik gerçek,
tarih boyunca hep tekerrür etmiş ve dini bağları güçlü devletler varlıklarını sürdürebilirken,
diğerleri kaos, kargaşa ve anarşi içinde yok olmuşlardır. Tarihin derin sayfaları bu tür
toplumların varlıklarından bahsetmektedir. Orta Asya topraklarında 90 Yılların başlarında
olan değişim, bu Coğrafyadaki toplumlarında; iktisadi, sosyal, siyasal, yapıda ciddi bir
değişiklik getirmiştir. Tüm bu değişmelerle birlikte, toplumda her alanda yeni bir yapılanma
ciddi olarak göze çarpmaktadır. Şüphesiz ki bu değişimlerden biri de; Manevi değerlere ait
olgulardır. Devletler yeni bir yapılanmanın şartlarını yerine getirirken, toplum da kendi öz
varlığına geri dönme veya ruh dünyalarında kalmış manevi değerleri dillendirmeye ve
uygulama çabası içersindedir. Manevi değerlerde toplum tarafından sorgulanmaya geçmişe
karşı olan özlemle birlikte kendine has havasını yakalama yoluna girmiştir. Toplumsal
değerler, bir milletin kendisine sahip çıkan gelenek - görenek - adetlerin yıllar yılı
*
Fatih Üniversitesi Türk Dili Bölümü
255
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
oluşmasından müteşekkildir. Toplumun kendi arasında barış huzur ve sükûn içersinde birlikte
yaşadığı, anlaşabildiği bir ortak toplumsal dildir. Bu dil ile toplum içersindeki fertler ve küçük
gruplar sevinçlerini, üzüntülerini, heyecanlarını paylaşır.
Manevi değerler ve medeniyet
Bir toplumda medeniyetin oluşumunda, maddi unsurlar kadar millî ve manevî değerler
de önemlidir. Devletlerin en önde gelen amacı kendisini oluşturan, varlığı onların varlığına
bağlı olan bireylerin huzur ve mutluluğunu sağlamaktır. Bunu başarabilmesi için de insanın
iç aleminde olan maddî ve manevî unsurlara önem vermek zorundadır. Bu hususta, maddî ve
manevî cihetten tatmin edebilecek, toplumun hayatının idame etmesini sağlayacak maddi
unsurlar yanında gelenek ve kültürüne uygun bir yönetime ihtiyaç vardır. Önemi hususlardan
biri de şudur ki hiç ihmal edilmemeli ve gözden kaçırılmamalıdır; şüphesiz ki, maddi
kalkınma önemlidir. Ancak maddî gelişme için yapılacak faaliyetler millî ve manevî değerler
feda edilerek değil, tam aksine birbiriyle uzlaştırılarak gerçekleştirilmelidir. Toplum yapısına
uygun, dil, din, âdet, gelenek, görenek ve kültürüne uygun çalışmalar yapılmalıdır. Toplumu
maddî yönden kalkındırmayı amaçlayan projeler maddî kültür yanında özünü ve alt yapısının
ruhunu manevi kültürden almalıdır.
Örf ,adet, gelenek, görenek, din, dil, alile kurumu kutsal zamanlar, kutsal mekanlar,
vatan, bayrak gibi toplumun benimsediği milli ve manevi değerlerin oluşturduğu kültür
yapısının oluşumunda bir birinden ayrılmayan hatta iç içe olan, bir birini tamamlayan ortak
değerlerdir. uzun zaman sürecinden sonra oluşan ve toplumun her bir ferdinde ruh aleminin
oluşmasındaki bu değerler, milleti ve toplumu bir arada tutan ve onları birlikte yaşatarak
mutlu ve huzurlu eden varlıklardır. Denilebilir ki; milli ve manevi değerler toplumlar için
birer hayat kaynağıdır. Bu değerlerle mutlu bir dünyada hep birlikte ümitlerle huzur ve sükun
içersinde yaşayacağımız bu fıtri yapının bozulmamasına çok büyük önem verilmesi
gerekmektedir. Bu değerlerin kaybedilmemesi için toplumdaki her bir ferdin bir birine
yardımcı ve destekçi olarak muhafaza etmeleri gerekmektedir. Milletler zaman zaman siyasi
zorluklarla karşılaşır vatan tehlikede olur. Güçlükler her tarafı kapsar, çare tükenir. İşte bu
aşamada keşfedilecek ruhlardaki cevher ortaya çıkacaktır. Bu hususu en iyi ifade eden ise,
Cape Town’da yapılan 1999 Dünya Dinler Parlamentosuna bir konuşma yapan Nelson
Mandela oldu: “Dünyanın karşı karşıya bulunduğu sorunları çözmeye çalışanlar, dinlerin ve
moral değerlerin etkisini ve katkısından yararlanmadan bu sorunları çözmede başarılı
olamayacaklardır. Bu nedenle, 21. yüzyıl dini ve manevi değerlerin yeniden keşfedildiği bir
yüzyıl olacaktır.” Mandela bu sözünü bizzat kendi hayatını örnek göstererek destekliyor:
“Bugün burada sizin huzurunuzdaysam, 28 yıllık hapishane ve işkenceler beni yok
edemediyse bu aldığım dini eğitim ve inancımın bir sonucudur. İnsanoğlunun insanoğluna
layık gördüğü en şiddetli zulüm ve işkenceler altında bile Tanrıya olan inancımı hiç
kaybetmedim. Hiçbir şeyden yılmadan. Her türlü işkenceye katlandım. İnancım olmasaydı
kesinlikle bu davayı kaybederdim. Böyle bir inanca sahip olmayan bir çok arkadaşımın
bedenlerinden önce ruhlarının öldüğüne şahit oldum. Ayrıca şu noktayı da özellikle belirtmek
istiyorum: Bizler hapishanede iken Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi dindar insanlar ve
kuruluşlar bizi hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Bizlere ellerinden geldiğince destek oldular.
Dış dünyayla irtibatımızı sağladılar. Onların sayesinde hapishaneden eğitilmiş kişiler olarak
çıktık.” (Özdemir, 2000)
Yeryüzündeki mevcut medeniyetler ve özellikle Batı medeniyeti, beşeriyetin sosyal
hayatında dayanak noktası olarak kuvveti kabul eder. Doğu medeniyetlerinden özellikle
bizim üzerinde durduğumuz İslam medeniyeti ise, sosyal hayatta dayandığı esas nokta olarak
kuvvet yerine hakkı kabul eder. Dayanak noktası kuvvet kabul edilen medeniyetin yaşandığı
256
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
toplumlarda görülecek olan en önemli netice hakka ve hukuka tecavüzdür. Yani kuvvetlinin
zayıfın hak ve hukukuna tecavüz etmesidir. Bu tip olayların en acı misâllerini, günümüz
medyasını takip ederseniz hâla günümüzde devam ettiğini göreceksiniz. Kuvvetli olduğunu
iddia eden Orta Doğudaki ufak bir devletin yaptıklarına günümüzün güçlü medeniyet sahibi
görünen devletlerin kıs kıs gülmeleri ve buna karşılık aynı dinin ve vatanın mensupları olan
müslüman toplumlarının arasında azınlık gibi tarihe ve dine muhalif kavramlarla anarşi
çıkaran eşkıyaya basan dileklerini iletmeleri, bu düstûrun acı meyveleridir. Halbuki bu Hak ve
Hukuk mevzusunda medeniyetin değerlerini oluşturan ilk Örnek Hz. Ebubekir'in şu sözü ne
güzel göstermektedir. Hz. Ebubekir'in halife olduktan sonra irad ettiği ilk hutbede belirttiği
"Benim katımda en kuvvetliniz, hakkını zâlimden alıncaya kadar mazlum ve haklı olanınızdır.
En zayıfınız ise, mazlumun hakkını kendisinden alıncaya kadar zâlim ve haksız olanınızdır"
(İbn-i Hişam 1985)
Karşılıklı ilişkilerde öncelik olarak nihaî hedef dilinin toplum içersindeki
uygulamalarına bakacak olursak örnekler bize toplumun manevi değerlerini net bir şekilde
ortaya koyacaktır. Batı medeniyetinde manevi değerlerinin yerini menfaate yönelik çıkar
ilişkileri almıştır. Eğer menfaat söz konusu değilse toplamda insan ilişkileri nerede ise
minimum şekilde devam etmektedir. Toplumumuzda ise hedef menfaat yerine rizâ-i ilâhi ve
faziletli yaşamayı esas kabul eder. Yeryüzündeki varlıklar, nimetler ve menfaatler, bütün
insanlığın arzularına kifayet etmediğinden, menfaat üzerine kavgalar huzursuzluklar
çıkmasından başka bir şey göremezsiniz. Buna kendi yaşadığımız toplumlardan da örnekler
görebiliriz belki ama Prof. Dr. Akgündüz hocanın anlattığı Almanya'dan anlattığı ile bizzat
şahidi olduğum Dağıstan'dan misalle iki farklı toplumu ortaya koyacaktır. ve bize bir manevi
değerler dilinin toplamda nasıl iletişim sağladığı hakkında bir fikir verecektir. "Almanya'da
lisan öğrenimi yapan bir arkadaşım, ev taşıdıklarından dolayı gün boyu yoruldukları ve aynı
zamanda acıktıkları bir anda, kapı komşuları olan yaşlı bayanın kapıyı çaldığını ve açınca
içinde taze çilekler bulunan tabağı gördüğünde heyecanlandığını ifade ettikten sonra, Avrupa
medeniyetinin insanlara yerleştirdiği menfaat esasını yansıtan kadına ait şu cümleyle şok
olduğunu yana yakıla anlatmıştı: Kadın içinde beş çilek bulunan tabağı uzattıktan sonra dedi
ki: "Ali Bey, yoruldunuz, bu çileği alınız yiyiniz; çarşıya çıkınca alıp iade edersiniz."
(Akgündüz 1990) Bunun aksine, nihaî hedefi fazilet ve rızay-ı ilâhi üzerine bina edilmiş
İslâm medeniyetinin bu düsturunun neticesinde, insanlar arasında tesânüd, yabancı görülmüş
birine destek verme onun gönlünü hoş etme ve bu hoşnutluktan zevk alma bir hayat tarzı
olmuş insanlar bu şekilde iletişimlerini gayr-i ihtiyari olarak bir yaşam tarzı oluşturmuş. Belki
de farkında olmadan insan ilişkileri bunun üzerine devam edip gitmektedir. 1995 yılı henüz
eğitim dönemi başlamış değil. Uygun bir fırsat olduğunu düşünerek, 36 çeşit milletin yıllar
boyu bir arada yaşadığı 80 bin kadar nüfuslu şirin bir şehir olan Derbent'de yaşıyoruz.
çevremizi tanıyalım farklı yerlerde derslerden önce farklı kişilerle tanışalım diye bir kaç
arkadaş geziyoruz. Her nereye gitti isek bizim yöre halkından olmadığımızı anlarlar ve
mutlaka ikramda bulunmak isterler hatta oldukça da zorlardı. O kadar ki bir kaç sefer şöylesi
olayla karşılaşmışızdır. Kıyıda köşede bir şaşlıkcı denilen derme-çatma restoranlarda yemek
yedikten sonra sıra ücret ödemeye gelince siz konaksınız sizden para almayız diyerek bir
duruş sergiler. Biz ise bir şekilde yemeğin ücretini öğrenir ve ısrarla ödeme yapardık. Orda
biz bir yabancıyız ve maddi durumumuzda her durumda onlardan çok daha iyi olduğu
belirgindir ama o insanlar bunu Turist gelmiş daha fazla mefaatlenelim telaşında değillerdir.
Bu durum 642-652 yıllarında Emevi halifesi Abdulmelik zamanında Ebu Mesleme
komutasında bu topraklara tanıştırılan bir medeniyetin halk tarafından günümüze kadar olan
yansımasından başka bir şey değildir. Zira Kur'ân bu düstura "Zaruri ihtiyaçları bulunsa bile,
kardeşlerinin nefislerini kendi nefislerine tercih ederler" (Haşr, 9 ) buyurarak dikkat
çekmektedir. Aynı zamanda İslam medeniyetinin kurucuları olarak kabul edilen sahabelerin
257
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
bu mânâyı yaşatan "i-sâr" hasletleri de dilden dile dolaşmaktadır. Toplumda oluşturulan
manevi değerlerden olan Rıza-i ilahi dili toplumda fertler arası cidali, kavgayı çıkar
çatışmasını kıt kaynakların zor paylaşılması yerine kendi nefsini bir başkasına tercih ederek
esas beklentiyi mülkün esas sahibinden talep etmektedir.
Hayat bir mücadeledir. mücadeleyi kazanan hayatta kalır, mutlu olur, huzur bulur. Bir
medeniyet ki düşünce üzerine kurulmuş. toplumdaki, her bir ferdin bir diğeri ile cidali.
Kişinin emsaline üstünlük sağmalası tek hedefidir. Dost yoktur. Çıkar işbirliği vardır.
Karşılıklı menfaatleşme vardır. Menfaat bittiği an veya karşılıklı işbirliğinden biri zayıfladığı
an onun iyi ilişkileri de bitmiştir. Bunun örnekleri batı tarzı toplumunda ortadadır. Aile
bireylerinin birlikte yaşam süreleri oldukça kısadır. Eşlerin bir birbirlerine tahammülleri
oldukça zaman olarak oldukça kısadır. Tahammülsüzlük katlanılamaz diye kabul edilince
artık fertler yalnızlaşmıştır. Birbirinden çekinen bireyler dost yaşantısını aile hayatına tercih
etmektedirler. Çocuklar 18 yaşını dört gözle beklemekte ve bağımsızlık arzusu ile yanıp
tutuşmaktadır. Evlat kendi menfaati için artık buna menfaat denmesi de zordur. Kendi zevki
ve hevâsatı için kendi varlığının mücadelesini verdiğini sanarak tüm değerlerini birer birer
yıkma yolundadır. Babasının mirasını daha hayata iken çarçur etmenin peşine girer.
Çevresinde kendini ispat etme varlığını üstün hale getirmek için ciddi mücadele vermek ister.
Halbuki, incelediğimiz toplumda toplumumuzda hayat bir mücadeledir yaklaşımı tam aksi bir
ifade ile Hayat bir muavenedir şekline dönüşür. Toplumda bu muavenet dillendirilir.
Amerika'da anlatılır; Manhattan gibi insan yoğunluğunun çok olduğu yerde herhangi bir
kimse bir şekilde bir yol kenarında veya cadde ortasında çok zor durumda yaralı bir vaziyette
perişan bir haldedir kimse onunla ilgilenmez. İlgilenirse başına geleceğini bilemez ve
endişelenir. Ona yardım edecek bir görevli vardır ve hiç kimse görevlinin işine karışmak
istemez. Yardım etmeye kalktığında ya sigorta şirketinden ya da emniyet güçlerinden hesaba
çekilecektir. Riski göze alamaz ve oracıktan uzaklaşmanın yolunu arar. Halbuki daha yeni
denecek kadar ve yozlaşmanın da en fazla olduğu mega kentlerimizden İstanbul'da 2008, 27
Temmuz'da bir hadise ile sarsıldı. Güngören 21.45'de 10 dk ara ile peş peşe iki patlama oldu.
Birinci patlamadan sonra herkes sanki yardım seferberliğine koştu hiç kimsenin aklından bu
işin bir uzmanı var. onlar gelsin işe sahip çıksın gelmiyordu. kim elinden bir fayda gelir onun
peşindedir. Medyanın insanımız meraklıdır. Orda ne olmuş, onu merak etmeye seyirciliğe
gidiyor şeklindeki marjinal yorumlar toplumumuzun var olan yardımseverlik ve eğer bir
problem varsa buna menfaat gözetmeksizin sahip çıkmasıdır. Burada verdiğim örnek tek
değildir canı pahasına yapılan yardım severlik hakkın rızasını gözetme asıl beklentiyi yardım
ve destek verilenin gözünün ışıltısında görmedir. Yaptığı tüm güzellikleri de büyük bir
mütevazilikle yaparak kendini ön plana çıkarma ve bunu bir gurur meselesi haline getirme
hemen hemen hiç aklından geçirmez.
Günümüz değer yargıları içersinde sınırsız hevesata sonsuz yöneliş söz konusudur.
Halbuki kaynaklar kıt ihtiyaçlar sonsuz gerçeği ekonomik dilde en önemli ve en temel
kaidelerden biridir. Hal böyleyken meşru gayr-ı meşru ayrımı yapmadan tüm arzu ve
isteklerini yerine getirmek için sonsuz caba sarf etmek ve bunu elde etmek için de her şeyi
mubah görmek batı medeniyetinin bir yaklaşımıdır. İslami değerlerin topluma kazandırdığı
meşru gayr-ı meşru ayrımın yanında bir de toplum içersindeki farklı statüdeki fertlerin de
durumunu gözetmeyi, kollamayı önemser hale getirmiştir. Ben merkezli israf toplumunun
değer yargılarına bir kimlik ve toplumda fertlerin bir birini daha iyi anlamaları anlamında
onların hal ve yaşantısından haberdar olma prensibi getirir. " Komşusu aç iken tok yatan
bizden değildir." ( Sefinet'ul Bihar ) kaidesi toplum fertleri içersinde çevresine karşı duyarlı
olmayı, bir diğerini önemsemeyi bir ahlak haline getirir.
258
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
Ticari hayatta manevi değerler.
Batı medeniyetinin ticari değer yargılarında ahilik müessesesi gibi bir yapılanma
yoktur, lonca teşkilatları vardır. Batı medeniyetini tesis ederken her türlü yapılanmada olduğu
gibi ticari hayatını dini tavırdan soyutlamış, ve örgütlenmesini din dışında gerçekleştirmiştir.
Oysa toplumumuzda Ahi teşkilatı manevi iktisadi kurumsallaşmanın adıdır. Yıkıntıların
çalkantıların olduğu on üçüncü yüzyıl Anadolu’suna baktığımızda umut ve umutsuzluk iç
içedir. Nitekim bu dönemde tarihin gel gitleri olan bir dönemi yaşıyordu. Moğollarla
Bizanslılar arasında kıyasıya mücadeleler umudu umutsuzluğa dönüştürmüş, gel-git (medcezir) manzaraları sıkça görülür hal almıştır. Tam bu zamanda da günümüzde olduğu gibi bir
ruh hamlesi devreye girmeliydi, girdi de. Malumu olduğu üzere Horasan Erenlerin yetiştirdiği
Mevlana, Yunus, Hacı Bektaş-i Veliler Anadolu’nun yeni kalp ustalarıdır. Kimi kaynaklara
göre Ahilik, Moğol istilaları ile birlikte ve bu zor şartlardan dolayı 12. ve 13. yüzyıllarda,
Türkistan, Buhara, Semerkand, Taşkent, Merv gibi yerlerde kurumsallaşmış olan Ahilik
yapısı Horasan üzerinde Anadolu’ya hicret eden esnaf ve sanatkârlar tarafından kurulan,
ağırlıkla İslam ile manevi değerler ile mücehhez olmuş Türk kültürüne ve yaşam felsefesine
da-yanan, Anadolu Türklerinin sosyal hayatına olduğu kadar ekonomik yaşantılarına da
katkılarda bulunmuştur. Ticari ve sanata dayalı meslek hayatlarında önemli rol oynamıştır.
Onları göçebe hayattan yerleşik hayata geçişi hızlandıran bir meslek kuruluş
olmuştur.(ÇAĞATAY, 1981) Ahiliğin kökeni hususunda diğer bir görüş de Abbasi Halifesi
Nasır Lidinillah’ın (1180–1225) kurduğu fütüvvet teşkilatına dayanır. (Gülçiçek, 2006 )
Anadolu’da Ahilik Horasan Erenlerinden esinlendiği ruhla bütünleşerek ticari ve ahlaki
yapıda başarıya ulaşmıştır. Ahilik bir meslek edindinme ve edindirme teşkilatın ötesinde bir
terbiye ocağı, bir sivil meslek örgütlenmesi, aynı zamanda manevi olarak ahlakın tasavfi ettiği
bir Erenler ocağıdır.
Mesleki örgüt olan Ahiliğin banisi Ahi Evran’ın çocukluğu ve ilk tahsil devresi,
memleketi olan Azerbaycan’da geçmiş, gençliğinde Horasan ve Maveraünnehir’e giderek o
yörede büyük üstatlardan ders aldı. Herat’ta zamanın en büyük âlimlerinden olan Fahruddîn-i
Râzî’nin derslerine devam etti. Ahi Evran,625 (1227-28) yılından sonra muhtemelen Sultan I.
Alâaddîn Keykubad’ın (saltanatı 618-634 / 1221 -1237) isteği ile Konya’ya yerleşti. Burada
hem sanatını icra ediyor, hem de müderrislik yapıyordu. Kendisi de Debbağlık yaparak,
Ahilik müessesesini kurmuş. Bir çok şehir ve kasabada teşkilâtlanmasını sağlamıştır. Ahi
Evran-ı Velî, tarih boyunca debbağların pîri ve 32 çeşit esnaf ve sanatkâr zümresinin lideri
olarak kabul edilmiştir. (Köksal, 2006). Bu mesleki teşkilat kendine ait bir takım değerler ve
yargılar benimsemişti aslında bu değerlerin tamamı medeniyeti oluşturan İslam ahlak
düzeninin iş ahlakına uyarlamasından ibarettir. Katılım için bir takım temel prensipler
belirlenmiş belki bu prensiplerin tamamı birer kaide olarak başdan beri var olan değildir.
Daha sonraları bunlar benimsenmiş yazılı hale getirilmiş vaz edilmiş prensipler olabilir. Bir
kaç tanesini zikrettiğimizde göreceksiniz ki, zaten mesleki bir yapının içerisinde olamayan
toplumdaki fertlerin bile hayatında olan ve yaşamının bir parçası olan hasletlerdir.
- İşinde ve hayatında, kin, çekememezlik ve dedikodudan kaçınmak,
- Ahdinde, sözünde ve sevgisinde vefalı olmak,
- Şevkatli, merhametli, adaletli, faziletli, iffetli ve dürüst olmak,
- Cömertlik, ikram ve kerem sahibi olmak,
- Küçüklere sevgi, büyüklere karşı edepli ve saygılı olmak,
- Hataları yüze vurmamak,
- Dost ve arkadaşlara tatlı sözlü, samimi, güler yüzlü ve güvenilir olmak,
- Gelmeyene gitmek, dost ve akrabayı ziyaret etmek,
259
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
- Herkese iyilik yapmak, iyiliklerini istemek,
- Yapılan iyilik ve yardımı başa kakmamak,
- Hakka, hukuka, hak ölçüsüne riayet etmek,
- Daima iyi komşulukta bulunmak, komşunun eza ve cahilliğine sabretmek,
- Hata ve kusurları daima kendi nefsinde aramak,
- Fakirlerle dostluktan, oturup kalkmaktan şeref duymak,
- Zenginlere, zenginliğinden dolayı itibardan kaçınmak,
- Emri altındakileri ve hizmetindekileri korumak ve gözetmek,
- İçi, dışı, özü, sözü bir olmak,
- Belâ ve kötülüklere sabır ve tahammüllü olmak,
- İnanç ve ibadetlerinde samimi olmak,
- Yapılan iyilik ve hayırda hakkın hoşnutluğundan başka bir şey gözetmemek,
- Örf, adet ve törelere uymak,
- Sır tutmak, sırları açığa vurmamak,
- Aza kanaat, çoğa şükür ederek dağıtmak,
- Feragat ve fedakârlığı daima kendi nefsinden yapmak. ( Çalışkan, 1993)
Batı medeniyetinde rekabetin esas alındığı ve işbirliklerinin menfaat ve çıkar üzerine
kurulduğu bilindiğine göre yukarda temel esaslarını gördüğümüz ticari hayattaki yapılanmada
öncelik sosyal yapıya verilir. Nefis hesabı, menfaat, çıkar gibi hususlar yok edilmeye
çalışılmıştır. Feragat ve fedakarlık kendi nefsinden kendi şahsi hesabından yapma temel
ilkedir. Batı yaklaşımında ise kurumsal kişilikten kamu menfaatinden fedakarlık yaparak
toplumun diğer fertlerini koruyup gözetme esası vardır. Emri altındakileri koruyup gözetme
mesleki yeterliliğini tamamlatıp yine aynı çevrede bir iş sahibi olabilmesi için maddi
destekler, sermayesinin yetmediği yerde tüm yapılabilecek manevi desteği de yine ustası ve
mensubu olduğu kuruluş tarafından sağlanır. Bununla da yetinilmez toplumdaki değer
yargıları o kadar yaygınlaşmıştır ki kendisi siftah etti ise komşusu siftah bekliyorsa gelen
müşteriyi komşusuna yönlendirmesi âdiyattan bir davranıştır. Zaten çarşı pazar yapılanması
Batı yaklaşımından çok uzak rekabete çok açık halkı gözetip sosyal hayatın en muktesit en
kaliteli en verimli olması için oluşturulmuştur. Benzer meslek erbabı hemen hemen aynı
mekanları kullanır. Müşteri satılan mallar içersinde kaliteyi ve makul fiyatı kendisi bizzat
tespit eder. Satıcı toplumun yararına komşuları ile muavenet içersinde ve Ahilik temel
esaslarda belirtildiği gibi ticaretini yapar.
Toplumda fertlerin birbirlerine karşı saygı, sevgi ve hürmet hissi ahlak haline
gelmiştir. Saygıdan ve hürmetten bir menfaat beklentisi olmadığı her halinden bellidir.
Evhadüddini Kirmanî, Fahrüddini Irakî, Necmedini Dâye, Muhyiddini Arabî Sadreddini
Konevî, Müeyyeddin el Cendî ve Sadeddini Ferganî gibi mutasavvıfların toplum içersinde
irili ufaklı cemaat ve cemiyetler teşkil ederek toplumun ahlaki değer yargılarını
oluşturmuşlardır. Toplum içersinde sevginin, muhabbetin, saygının hürmetin toplumun
ruhunda bir ahlak olarak kazanmasını sağlamışlardır . Bu tür tasavvuf büyükleri kurdukları
silsilevi sistemle; kurucularının ismini alan, Mevlevîlik, Bektaşîlik, Ekberîlik, Yesevîlik,
Halvetîlik, Kalenderîlik, Kübrevîlik, Evhadîlik ve Babaîlik gibi tasavvufî cereyanlar olarak
günümüzde de bilinmektedir. (Köprülü, 1976)
Ehl-i Kâmil, Mürşidan olan toplumun saygı ve hürmette kusur etmediği bu yüce
kişiler toplumun bulundukları mekanları sevdirme sahiplendirme adına onları şevklendirmede
de büyük gayret sarf etmişlerdir. Bugün şehirlerimizde belediye hizmetlerini kolaylaştırma ve
beldeye sahip çıkma adına bin bir türlü metot icat edilerek türlü türlü tanıtımlar yapılarak
260
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
insanların yaşadığı beldenin temizliği korunması yücelmesi sağlanmaya çalışılmaktadır fakat
yine de toplumdaki fertlerin yeterince sahip çıkamamasından ötürüdür ki, devlet imkanları
halkın sahipliğine yeterli gelmemektedir. Mesela Kütahya’da Mevleviliğin, daha Sultan
Veled (Öl:1312) zamanından itibaren yayılmaya başladığı görülmektedir. Sultan Veled
oradaki müritlerinin beldeye sahipliğini de teşvik edecek ayni zamanda bu beldeye olan
hayranlığını Farsça divanındaki bir gazelinde şöyle dile getirmektedir (Uzluk, 1969:74):
Kütahya gibi bir şehir olmaz, ne mutlu orada bir ay oturan kimseye.
Saadeti yâr olup da iki ay oturacak olan bir kimse hadsiz hesapsız istifade eder.
Bu şehir bir güneş gibidir, her tarafı yüz (vecih) dür, ki onun yüzünün arkası, karanlığı yoktur.
Letâfet de cennete benzer Yarabbi Ona eziyet ve kahır gönderme.
Hiç tatlı bir güzele, kusuru olmadığı halde, bir kimse zehirli bir şerbet içirir mi?
Onun her köşesi bir bağ ve bahçedir, Onun her tarafından bir pınar ve nehir akmaktadır.
Onun duvar içine alınmış, muhafaza olunmuş endamlı güzel bir kalesi vardır ki, onun gibisini
dehirde hiç kimse görmemiştir.
Böyle güzel şehre bin Herat, bin Merv ve Ehr beldesi feda olsun.
Veled’e Onun güzelliği belli olunca herkesin yanında onun övgüsünü açıkça söylemektedir.
Kütahya’ya, Sultan Veled zamanında başlayan bu ilgi, kendisinden sonra
çelebilik makamına geçen Ulu Ârif Çelebi döneminde daha da artarak devam etmiştir.(Sümer,
1973)
Sonuç
Bir milleti var eden ve onu sonsuza kadar yaşatacak olan onun değerleridir.
Değerlerini kaybeden toplumların milli kimliklerini de kaybettiklerini tarih bize
göstermektedir. Dünyada bunun en acı örneklerini verenlerden bir topluluk da yine
Türklerdir. Örneğin; Manevi değer yargılarına yeterince sahip çıkmayan veya çıkamayan bazı
topluluklar hem kendi öz benliklerini hem de kendi milli kimliklerini kaybetmişlerdir. Orta
Asya’da Çinlilerin, Rusların, İran’da Farsların, Arabistan’da Arapların Avrupa’da çeşitli
kavimlerin kültürlerini benimseyerek yok olup gitmişlerdir. Avrupa’da Peçenekler ve
Atilla’nın torunları artık bugün yoktur. Anadolu’da yaşayan Türkler bin yıldır Anadolu’da
varlıklarını sürdürmektedirler. Orta Asya’da ise uzun bir süre Sovyet yönetimi altında kalan
Kırgız, Kazak, Özbek, Türkmen, Azeri, Bu gün manevi değer yargılarının bir birine çok
benzer olmasına rağmen Türk kimliğinden daha ziyade mevcut devlet isimleri ile anılmalarını
tercih etmektedirler. Batı kültür emperyalizmi ve ve onun temsilcileri Türklere o kadar
düşmandırlar ki, Türklerin adını bile kullanmalarına tahammülleri yoktur. Çünkü son
günlerde bunlar, “Türk” değil de “Türkiyeli”, " Kazak", "Kırgız","Özbek", " Türkmen" vs
diyelim demektedirler. Araba Arap, Fransız’a Fransız, Alman’a Alman, İngiliz’e İngiliz
denecek sadece Türk’e Türk denmesi kabullenilememektedir. Türk düşmanları ve onun yerli
temsilcileri en çok Türk’ün dilini hedef seçmişlerdir. Dil giderse diğer bütün kültür öğeleri de
yok olur. Bundaki amaç, bir toplumun maddi manevi değerlerinden koparılmasıdır. Kültür
emperyalizmi yabancı dilde eğitim yapılmasını sağlayarak yabancı dil öğrenmeyi bir araç
olmaktan çıkarıp bir amaç haline getirmiştir. Dolayısıyla bir toplumu kendi öz değerlerinden
uzak tutmanın yolunu bu şekilde gözmüş amaç araç kargaşası ve hedef saptırılması
yapılmıştır.
Manevi değer yargıları temel itibariyle İslam'ın temel esaslarından alınmakla birlikte,
261
II. ULUSLARARASI SOSYAL BİLİMCİLER KONGRESİ
toplumda var olan manevi değerleri, Ahiliğin yazılı kaynaklarından olan Fütüvvetnamelerde
Türk ahlaki değerleri şöyle sıralanmıştır: Doğruluk, cömertlik, dostluk, sadakat, kanaat, takva,
tefekkür, vefa, ilim, amel, sabır, ihlâs, sır saklamak, yalan söylememek, zina yapmamak,
hırsızlık etmemek, hoca ve büyüklere saygı, insaf etmek, ayıbı örtmek, çiğ söz söylememek,
kötü söze cevap vermemek, herkese iyilik yapmak, misafir sevmek, din farkı gözetmeden
bütün insanları sevmek, herkesi bir görüp, kendini herkesten aşağı görmek (Arslanoğlu,
1997). Bunlar hemen hemen tüm dinler ve toplumlarda sevilen kabul edilen değer yargılarıdır.
Önemli olan söz konusu değer yargılarına, toplumun tüm fertleri içersinde evrensel bir dil
kullanarak sözlü veya sözsüz birbirleri ile sürekli iletişim halinde olup manevi yapısını
koruması. Neslin devamını kendi öz benliğine sahip olarak devamının sağlanmasıdır.
KAYNAKÇA
1. Akgündüz, Ahmet İslâm'ın Getirdiği Medeniyet Anlayışı ve Asrımızın Buna
Duyduğu İhtiyaç, Sızıntı, Haziran 1990 Sayı :137 s. 23
2. Arslanoğlu, İbrahim. Yazarı Belli Olmayan Bir Fütüvvetname, Ankara, Kültür
Bakanlığı Yayınları, 1997.
3. ÇAĞATAY, N. 1981: II vd.
4. Çalışkan, Y., İkiz, M.L., Kültür, Sanat ve Medeniyetimizde Ahilik, Ankara 1993, s.
21-23.
5. El-Haşr, 9. Kur'ân-i Kerim,
6. Gülçiçek, Ali Duran 2006, Hacıbektaşlılar, "Ahi Evren Veli ve Ahi Kurumlarının
Alevilik - Bektaşilik'le İlişkileri "
7. Güngör, Erol. İslam’ın Bugünkü Meseleleri, İstanbul, Ötüken Yayını, 1981, (16)
8. İbn Hişam, İslam Tarihi Sireti İbn Hişam, Çev.: Hasan Ege, Kahraman Yay., İstanbul
1985, c. IV, sh. 341.
9. KÖKSAL, Doç. Dr. M. Fatih, Ahi Evran ve Ahilik, Kırşehir Valiliği Yayını, 2006
10. Köprülü, M. F. (1976). Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, (3. baskı), Ankara:
T.T.K. Yay
11. ÖZDEMİR, İbrahim, 21. Yüzyıla Girerken Din ve Manevi Değerler, Köprü 69, Kış
2000, s. 20-24
12. Robbins, Anthony. Sınırsız Güç, Çev: Mehmet Değirmenci, İstanbul, İnkılap Kitapevi
Yayını, 1993.
13. Sefinet’ul-Bihar, c. 1, s. 192
14. Sümer, F. (1973). “Mevlânâ ve Oğullarının Türkmen Beyleri İle Münâsebetleri”,
Uluslararası Mevlânâ Semineri : 42-53
15. Uzluk, F. N. (1969). “Germiyanoğlu Yakub II. Bey’in Vakfiyesi”, Vakıflar Dergisi,
VIII: 71-113.
16. 6 Zaman 2008, 28 Temmuz
Download

indirmek için tıklayınız