•
-3-
RAYRAK YARıŞı
~\O~ ~VC'l\=3~1 ,
Ahmet ~abeyin, "Postacıya posta!" sözüyle irkildim. Uzun süredir işlem yaptığım
monitörden başımı kaldırıp Ahmet l!i!,abeyebaktım. Yağmurdan sırılsıklam olmuştu. Gün
boyu yaptığı koşturmaca belli ki onu yormuştu. İşini bir an önce bitirmek istemesinİn
verdiği acelecilikle elindeki mektubu bana doğru uzatmış, postanın bana geldiğini işaret
ediyordu. Gönderici kısmını okuduğumda mektubu Ahmet ağabeyin elinden kaparcasına
almıştım. Teslim evrakıri! bile imzalamadan zarfı yırtıp mektubu okumaya başlamıştım.
Beklediğim haber gelmişti nihayet, o an sanki dünyalar benim olmuştu. Sonunda
başarmıştım, yıllardır yaptığım hazırlıklar meyvesini vermişti. Uğruna tüm zevklerimden
vazgeçtiğim, gece uykularımı terk edip sabahlara kadar yaptığım çalışmaların karşılığını
alıyordum. İngiltere'deki üniversiteden master programı için cevap gelmiş ve sınavı
kazandığımı öğrenmiştim. Bu hayatımda aldığım en güzel haberdi.
İki yıl önce fakülteyi bitirdiğimde maddi imkanımın yeterli olmaması nedeniyle
yurtdışı eğitimine gidememiştim. Babamın emekli maaşı ve işlettiği sahaf dükkanından
eline kalan 3-5 kuruştan başka bir gelirimiz de yoktu. Babamın geliri ailemize mutlaka
yeterdi ama beni yurdışında okutmasını ondan bekleyemezdim. Üstelik henüz lisede
okuyan bir de kız kardeşim vardı ve onun benden daha fazla desteğe ihtiyacı olacaktı. Bu
yaşıma kadar aileme yeterince yük olduğumu düşünerek eğitimim için gereken parayı
biriktirdikten sonra masterımı yapmayı planlamıştım. Bunun için KPSS'ye girmiş ve
yüksek puan almıştım. Birçok kururnda göreve başlayabilirdim. Fakat PTT'de çalışmaya
karar vermiştim. Burada işe başlarnam biraz babamın ısrarları biraz da aileme yakın bir
yerde çalışmak istememden kaynaklanmıştı. Bunun için en uygun kurum ise PTT'ydi.
Çünkü neredeyse her mahallede bir PTT şubesi görmek mümkündü. Zaten uzun süre
çalışmayı düşünmediğim için çok da önemsememiştim. Fakat bu işi bir türlü
sevememiştim. Para ile uğraşmak, yoğun çalışma temposu ve insanlara laf anlatmak bana
göre değildi. Her gün aynı saatte aynı bilgisayarın başında aynı işlemleri yapmak çok
sıkıcıydı. Ama para kazanmak zorundaydım ve bunun için dişimi sıkarak görevimi
yapıyordum.
2 yıl içinde kazandığım paranın neredeyse tamamını kenara atmıştım, zaten sosyal
hayatım neredeyse yok gibiydi. Mesleğimle ilgili çok kitap okumuştum. İyi bir çevre
mühendisiydim ve hazırladığım proje konusunda kendimi çok iyi geliştirmiştim.
İngilizcem ise mükemmel denecek seviyeye gelmişti. Geriye sadece iyi bir okulda
masterımı yapmak ve başarı merdivenlerinde hızla ilerlemek kalıyordu, bunun da ilk
adımını atmıştım sonunda, üstelik hep hayalini kurduğum İngiltere'deki okulda. Benim
için PTT sayfası artık kapanıyordu, sona gelmiştim. Bundan böyle kendi projelerimi
hayata geçirecek, eğitimini aldığım işi yapmaya başlayacaktım. Yani yeni bir hayata
merhaba diyordum.
Aldığım haberin verdiği mutlulukla belki de son işlemlerimi yapıyordum, hatta
arkadaşlarımla vedalaşmayı bile düşünmeye başlamıştım. Artık bir dakika bile burada
çalışmayı düşünmüyordum. İş çıkışı otobüse binmemiş yürümeyi tercih etmiştim.
Babamın dükkanı çalıştığım şubeye 20 dakikalık mesafedeydi. Bu müjdeli haberi ilk
babama vermeliydim. Yanımdan geçen arabaların klakson seslerini duyamayacak kadar
kendimden geçmiş, üzerime yağaruı..isan yağmurunun ıslaklığını hissetmeyecek kadar
mutluydum. Hülyalara daimış, yürümüyor, adeta bulutların üstünde uçuyordum. Hayaller
kurarak babamın dükkanına doğru ilerliyordum. Babam vereceğim habere kim bilir ne
1
kadar sevinecek, benimle gurur duyacaktı. Oğlunu hedefine ulaşmış bir şekilde karşısında
görmek bir baba için gururların en büyüğü olmalıydı.
Babam,lA yıl önce PTT'den emekli olmuştu ve emekliliğinden sonra Beyazıt'ta bir
sahaf açmıştı. Gerçi bu işten pek para kazanamıyordu ama hem vaktini geçiriyo.ı:Jıem de
çok sevdiği kitaplara ulaşması kolayoluyordu. Aslında para kazanamamasının sebebi de
buydu. Babam kitap satmaktan çok kitap okumayı, onları biriktirmeyi severdi.
Kütüphanesi eve sığmayınca bu dükkiinı açmış ve sözüm ona kitapçı olmuştu.
Sokağın başına geldiğimde dükkiinın önünde bir kalabalık olduğunu fark ettim. Yan
taraftaysa bir ambulans vardı. Çok endişelenmiştim, yoksa kötü bir şey mi vardı, babama
bir şey mi olmuştu, yoksa başka biri mi? İlk şoku atlattıktan sonra küçük adımlarla
dükkiina yaklaşmaya başlamıştım. İki km'lik yolu nasıl geldiğimi bilmeyen ben; o yirmi
metreyi yürüyemiyordum, ayaklarım geri geri gidiyordu sanki. Ürkek adımlarla içeri
girdiğimde ise dünya başıma yıkılmıştı. Bana hayatı öğreten, yaptığım her işte
doğruluktan ayrılmamamı öğütleyen, beni yetiştiı'ip bugünlere getiren babam; dürüstlük
ve namus abidesi, o kocaman elleriyle dünyayı kaldıracak sandığımız o dağ gibi adaının
cansız bedeni karşımdaydı. Hayatı boyunca yanından ayırmadığı kitaplarının arasında ve
yine elinde bir divan şiiriyle oturduğu koltukta kalakalmıştı. Uzun yıllar mücadele verdiği
kalbine sonunda yenik düşmüştü.
Annem haberi aldığında adeta yıkılmıştı. Yıllardır yakasını bırakmayan şeker hastalığı
annemi yatağa düşürmüştü. Babamdan sonra bir de annemin acısını yaşamamak için kız
kardeşimle büyük çaba sarf ediyor, annemi teselli etmeye çalışıyorduk. Hepimiz için çok
zordu ama annem çok daha kötü durumdaydı. Yülar sonra yeniden yalnız .kalmış, hay.at
arkadaşım kaybetmişti. Onun moralini yüksek tutmak için elimizden geleni yapıyor onu
rahatlatmaya çalışıyorduk.
Defin işlemlerinden sonra birkaç gün kimseyle konuşamamıştım. Babamın yokluğu
içime bir kor gibi düşmüştü. Annerne ve kız kardeşime kazandığım sınavdan bile
bahsedememiştim. Zaten yurtdışına gitmeyi de düşünmüyordum artık. Babamın
yokluğunda onları yalnız bırakıp nasıl giderdim. Annemi, bir de benim hasretimle nasıl
üzebilirdim. Böyle bir bencilliği yapamazdım. Özellikle kız kardeşime büyük haksızlık
olurdu. Neticede ben sevmesem de bir meslek sahibi olmuştum ama o henüz lise son
sınıftaydı. Onun sorumluluğunu tek başına annerne yükleyemezdim. Babamın vefatı bütün
planlarımı alt üst etmişti ve onun kıymetini daha iyi anlamıştım. Babam köşesinde oturur,
kimsenin işine karışmazdı ama yaşlı bir ağaç gibi meyve vermese bile gölgesinin yettiğini
şimdi anlıyordum. Artık bütün gayretim annemin mutluluğu ve kız kardeşimin geleceğini
hazırlamak üzere kuruluydu. Belki başka bir yol aramak gerekliydi. Belki hedeflerime
ulaşamayacaktım ama böyle de mutlu olmayı öğrenmem gerekliydi. Belki de mastınmı
kendi ülkernde yapmak daha doğru olabilirdi.
Aradan birkaç hafta geçmişti. İnsanoğlu neye alışmıyordu ki? Biz de aı11kbabamın
yokluğuna yavaş yavaş alışıyorduk. Beyazıt'taki o küçük sahaf dükkal1l nın kapatılması
gerekliydi. Zaten ilgilenecek kimse de yoktu. Gerekli işlemleri yapmış, dükkiin sahibiyle
konuşmuştum. Dükkiil1l tahliye etmek için gittiğimde babamın bizim gibi boynu bükük
bıraktığı kitaplarını devretmeye kıyamamıştım. Onları eve getirmeye karar verdim. Her
sayfasında babamın kokusu, onun izleri vardı o kitaplarda. İçinde 1 kuruşun bile
bulunmadığı kasayı açtığımda ise bir zarf bulmuştum. Açtığımda babamın vefatından kısa
2
•
bir süre önce bana hitaben yazmış olduğu bir mektup olduğunu fark ettim. Özetle şöyle
söylüyordu babam:
.
"Beni kırmayıp PTT'de çalışmayı kabul ettiğin için çok teşekkür ederim oğlum. Geçici
de olsa bu kurumda çalışmayı kabul etmiş olman bana lıayatım boyunca verebileceğin
en güzellıediyeydi. Çünkü ben ve babam bu kurumda ekmeğimizi kazanmış ve buradan
emekli olmuştuk. Senden tüm lıayatın boyunca burada çalışmanı isteyemem ama keşke
sen de çalışma lıayatını burada tamamlasan. Eğer beni sonsuzyolculuğumda da mutlu
etmek istiyorsan dalıa önce senden çok defa istediğim Osmanlıcayı mutlaka öğren.
Dedem Süleyman Ağa 'nın yazdığı mektubu da sana bırakıyorum, okuyup rulıumu şiid
et. Bu ikisi senden son arzum ve vasiyetimdir."
Babamın bu mektubu ne zaman yazdığım bilmiyorum ama belli ki öleceğini hissetmiş
ve bana bu notu bırakmışt!. Çok sonra anladık ki benzer bir mektubu kız kardeşime de
bırakmışt!. Mektubun yamnda bir mektup daha vardı, çok eski bir kağıda çok büyük bir
özen göstererek yazılmış bir mektuptu bu. Ancak ben o mektubun içinde nelerin yazdığım
aylar sonra öğrenebilecektim. Osmanlıca olarak yazıldığı için mektubu okuyamamıştım.
Üstelik yazan, babamın bahsettiği yedinci nesilden dedem Süleyman Ağa'yd!. Babamın
bana bırakmış olduğu son vasiyetini yerine getirme arzusu ve kendi dedemin yazdığı
mektubu okuyamamamn vermiş olduğu üzüntüyle evin yolunu tutmuştum.
Babam yine yapmıştı yapacağını defalarca konuşmuştuk bu konuyu ama bir türlü
vazgeçmemişti. Osmanltea öğrenmenin benim için zaman kaybı olacağını düşünüyordum.
İngilizcenin yanında bir dil daha öğrenmem gerektiğini bu yüzden Osmanlıcayla
uğraşamayacağımı babama bir türlü anlatamamıştım. Ama artık ideallerimin peşinde
koşmuyordum ve daha fazla vakte sahiptim. O gün karar vermiştim, içinde nelerin
yazdığım çok merak ettiğim bu mektubu bir başkasına okutmayacak, kendim
okuyacaktım. Bir insanın kendi dedesinin yazdığı mektubu okuyamaması gerçekten utanç
verici bir durumdu. Ertesi gün Osmanlı ca kursuna kayıt yaptırmıştım. Hafta sonları kursta,
akşamları da evde Osmanlı ca çalışıyordum. Aradan 6 ay geçmişti, artık Osmanltea
yazıları okuyabiliyor, hatta yazabiliyordum. Abarttığım kadar zor bir şeyolmadığını işin
içine girince daha iyi anlamıştım. Bu işe merak sardığımdan beri babamın elinden
düşürmediği kitapları da fırsat buldukça okuyordum. Özellikle divan şiirlerini okumak
bana çok büyük bir keyif veriyordu. Ye içimden keşke diyordum; keşke babamın
sağlığında öğrenseydim Osmanlıcayı da 'onun gözlerindeki mutluluğu görebilseydim.
Ye artık büyük gün gelmişti dedemin 174 yıl önce yazdığı mektupla baş başaydık.
Mektubu büyük bir özen ve dikkatle açmıştım. Gözlerimi kapatıp kısa bir süre
düşünmüştüm. Acaba beni ne bekliyordu? Acaba bu kadar önemli olan neydi? Yüzyıllar
boyu saklanan mektupta neler yazılmış olabilirdi? Aylardır akltma bile gelmeyen sorular
yumağının içinde kalmıştım bir anda ama daha fazla beklerneye tahammülü m kalmamıştı
ve dedemin mektubunu okumaya başlamıştım:
"... Bugün Postalıane-i Amire 'de ilk görevime başlıyorum. Devletimizin kurduğu
Posta Nezareti sayesinde bundan böyle memleketimizde de insanlar mektup
gönderebilecek, birbirlerinden uzak olsalar bile lıaberleşebilecek, görüşebilecekler.
Artık uzaklar yakın olacak, sevdiğine lıasret kalan gönül/er onlardan gelen lıaberle bir
nebze olsun feralılayacaktır. Tüccarlar, askerler, lıastalar, aşıklar ve dalıi aklıma
gelemeyecek onlarca insana lıizmet vereceğiz. Böyle büyük bir teşkilatın ilk memuru
olabilmek balıtiyarlığına kavuşmayı, bir şerefvesilesi kabul ediyorum. Bugün Yeni
Cami'nin avlusunda başlayan lıizmetlerimizin bir gün tüm dünyayı saran bir yapı
3
•
haline geleceği inancındayım. Belki de yüzyıllar boyu insanların haberleşme ihtiyacı
karşılanacak, ileride hayal bile edemediğimiz gelişmelerle teşkilatımızın hizmetleri
değişecek, gelişecek ve onbinlerce insanın ekmek kapısı olacaktır. Kim bilir belki de
yüzyıllar sonra bile neslimden gelen evlatlarım buralarda çalışacak, buradan ekmek
yiyecekler, onlar da benim gibi bu bahtiyarlığa ereceklerdir. Bu duygular içerisinde ilk
işime, başlıyor ve mesai arkadaşlarım için de hayırlı olmasını temenni ediyorum. Allah
utandırmasın." 12 Aralık 1MOjstanbul ...
----
Dedem Süleyman Ağa'nın işe başlamadan hemen önce yazmış olduğu bu satırları
okurken gözyaşlarımı tutamamıştım. Yıllar önce yazılan bu satırlar babadan oğula
aktarılarak sonunda bana gelmişti. Bu benim için gurur verici olduğu kadar taşıması çok
ağır bir sorumluluk anlamına da geliyordu. Fakat ben şu an utanıyordum 174 yıl önce
dedemin işe başlarken hissettikleriyle benim PTT' de çalışırken hissettiklerimi
kıyasladığımda sadece utanıyordum. Kendime kızıyor, sahip olduklarımın kıymetini
bilemediğim için hayıflanıyordum. Mutlu olabilmeyi sadece kendime koyduğum hedefi
gerçekleştirmek olarak görmüştüm yıllardır. Ama insanlara mutluluk veren bir şirkette
çalıştığımın şimdi farkına varıyordum. Ayrıca kaç kişiye nasip olabilirdi babası, dedesi ve
7' fl6sil boyunca aynı kurumdan ekmek yemek? Kaç insan böyle bir şerefe mazhar
olabilirdi? Bu bana tanınan bir ayrıcalık olmalıydı. Bir taraftan kendime kızarken diğer
taraftan ne kadar şanslı olduğumu düşünüyordum. Madem bundan böyle bu bayrağı ben
devralmıştım bütün gücümü, birikimimi, aldığım eğitimi PTT için kullanınalıydım. Bütün
gayem bu bayrağı gururla daha ileriye götürmek olmalıydı. O mektubu okuduktan sonra
işimi severek yapıyor ve her geçen gün daha fazla keyif alıyordum. Artık mecburiyetten
değil, para kazanmak için değil, şubeden ayrılan bir müşterinin ettiği teşekkürden mutlu
olan biri olarak sarılıyordum işime. Yaptığım her işlernde babamı anıyor, attığım her
imzada dedemin yazdıklarını hatırlıyordum.
Şimdi ise emekliliğime sadece birkaç yıl kaldı. Kuruluşumuzun 200. yılını
kutladığımız bugün PIT yayınevindeki görevime devam ediyorum. Bu birimin ilk
memuru olmak şerefi de bana nasip olmuştu. Bir zamanlar ne işime yarayacağını
anlayamadığım Osmanlıcayı öğrenmek, hayatımın dönüm noktası olmuştu. Osmanlı ca
yazılmış eserleri İngilizceye çevirip dünyaya tanıtan bir birimin ilk memuru olmak ve
dünyayı Nilbi, Muhibbi, Nevres, gibi divan edebiyatının seçkin isimleriyle buluşturmanın
hazzını yaşıyorum. Babamın kitaplarına gelince; onları tercüme etmek için bütün ömrümü
verdim ama hepsine yetişebilmem elbette mümkün olmadı. Fakat hepsi kız kardeşimin
gayretleriyle kurduğumuz Süleyman Ağa kütüphanesinin raflarında yerlerini alarak
gençlerimizle kucaklaştılar. Şimdi ise dünya ile kucaklaşmak için sırada bekliyorlar.
Dahası onları dünyaya tanıtacak Süleyman'ların yetişmesini.
Oğlum, sana bu satırları yazarken daha kaç nesil bu mektupları sahiplerine
devredeceğimizi düşünüyorum. Bütün ömrünü bu şirket ve bu kitaplara vakfetmiş biri
olarak senden de aynı şeyi yapmanı beklemek belki de sana yapılmış bir haksızlık. Dedem
Süleyman Ağa'nın ismini sana vermekle daha doğarken sana bu sorumluluğu yüklediğim
için beni suçlayabilirsin ama bilmelisin ki artık sıra sende. Ben babamdan aldığım bayrağı
buraya kadar getirebildim. Onu daha ileriye, sonsuz ufuklara taşıyacak olan sensin.
Süleyman mektubu okuduğunda tek bir şey söylemişti:
-
Merak etme baba, biz bu yarışın henüz başında sayılırız.
4
Download

Bayrak Yarışı