VI.
HAFTA
Thomas Hobbes: Leviathan
Bir giriş olarak şunlar söylenebilir:
Hobbes’a göre devlet, yapma bir cisimdir. Devlet de, toplum da ancak bireylerle gerçekleşir.
Devlet, bireylerin bir araya gelerek bütünleşmelerinden meydana gelir. İnsan aslında asosyal
bir varlıktır. Fakat içinde bulunduğu düzensiz, kargaşalı doğal durumdan kurtulmak için
toplum halinde yaşamaya razı olur. Bütün ahlaki ve siyasi kanunlar insanlar arasında iradi bir
yolla kurulan sözleşmeye dayanır. İnsanlar arasındaki asıl durum, bir savaş halidir. Aslında
‘İnsan insanın kurdudur.’ Bunun önüne ancak devlet geçer, Hobbes’a göre.
Konuya zihinsel bir hazırlık olarak, “özgürlük” üzerine düşünelim. Genel olarak insanlar ne
anlar, biz ne anlıyoruz, bunu ortaya koymaya çalışalım.
Örneğin şunun üzerine düşünelim: Kararlarımızı niye başkalarına bırakmıyoruz da biz
veriyoruz. Çünkü kendimiz için iyi olanı herkesten iyi bildiğimize inanıyoruz ve bu nedenle
kararlarımızı başkalarına bırakmıyoruz.
(Bu öğretilmiş bir inanç değildir. Herkeste vardır. Olsa olsa sonradan, baskıyla, eğitimle
törpülenir, zarara uğratılır. Ancak asla yok edilemez)
Özgürlük, kişinin kendisiyle ilgili kararları kendisinin vermesidir. Özgürlük bizim kendimizi
için iyi olana ulaşmamızı sağlayan değerdir. Kararlarımızı başkaları verirse iyi olmaz, çünkü
benim için neyin en iyi olduğunu hiç kimse benim kadar iyi bilemez. Özgürlüğü talep
ediyoruz çünkü kendimiz için en iyi olanı talep ediyoruz. Bu doğal bir yönelimdir.
Ama günlük yaşamda kendi kararlarımızı kendimiz aldığımızda, tepki görürüz. Biz özgürce
karar alabilmeyi, kendimiz için en iyi şeyi bildiğimiz için talep ediyoruz ama ne zaman
özgürce karar alsak elde edeceğimiz yarardan çok daha fazla tepki görüyoruz. Özgürlük denen
olanağı ne zaman kullanmaya kalkışsak tepkiyle karşılaşırız. İnsanların bir yanı özgürlüğü
isterken diğer yanı bertaraf etmeye çalışır. Özgür davranışlarda bile başkalarının kararını
alırız.
Toplumsal yaşam içerisinde özgürlük, kendi kararımızı kendimiz vermek değildir; bizim
adımıza kimin karar vereceğini seçmektir. Örneğin seçimler. Yasa yapma iradesini kime
devredeceğimizi seçeriz. Bu özgürlüğünü devredeceğin kişiyi seçmektir, bir açıdan bakılınca.
*
Genelde felsefe tarihinde yapılan beden-ruh ayrımına Hobbes katılmaz. Çünkü Hobbes’a göre
ruh yoktur.
İnsan en temelde bir canlıdır, dolayısıyla doğal yapısı gereği canlı gibi hareket eder.
Kendisinin bütün evrenin merkezinde olduğuna inanır ve her şeyin buna göre şekil almasını
ister ve buna göre hareket eder. Bunu bozan her varlığı ortadan kaldırmaya çalışır.
Yapısı gereği diğer bütün varlıklar gibi insan da bencildir. Dolayısıyla eylemlerimizin yönü
de buna göre belirlenir. Kendisi için yararlı olanı elde etmeye, kendisi için zararlı olanı yok
etmeye çalışır. Eylemleri kendi yararına, zararına göre ayrımlaşır.
Hobbes’da şu ayrım vardır.
1) Doğa durumu (eşittir savaş durumu)
2) Toplum durumu (eşittir barış durumu)
Doğa Durumu:
İnsanın doğal durumu (yani henüz ahlakın, dinin, hukukun,
devletin olmadığı durum) hayvanlarınkiyle benzerlik gösterir. Bir savaş
durumudur. Birbirleriyle mücadele ettikleri bir durum. Bu durum dış bir
müdahaleyle sonlandırılmazsa, sonsuza kadar gider.
Hobbes’a göre doğa durumunda insanların savaşması gerekir. Rousseau ve Locke
ise tam tersini düşünür. Onlar doğa durumunun bir barış durumu olduğunu söyler.
Peki savaş durumunun neden sonu yoktur? Hobbes birkaç varsayımından dolayı
böyle düşünür:
1) İnsanların özellikleri biribirinden farklı olsa da toplamda özelliklerle
donatılmışlardır.
2) Eşitlikten güvensizlik doğar.
Herkes birbirine eşit olduğundan bir barış ortamı hiçbir zaman kurulamaz. Bu
eşitlik ortamı bir güvensizlik yaratır. Hepimiz eşit güçte olduğumuza inandığımız
için amaçlarımıza ve isteklerimize ulaşmada da eşit görürüz. Örneğin 2 kişi aynı
şeyi isterse hiçbiri ondan vazgeçmez. Hiç kimse diğerine bırakmaz bu onun
hakkıdır demez.
a) Hepimiz kendimizi eşit görürüz.
b) Hepimiz kendimizi diğerleriyle eşit hakta görürüz.
3) Güvensizlik mücadele (savaş) doğurur.
Doğa durumunda dünya insan için güvensiz bir dünyadır. Bu güvensizlik
durumunda kendi güvenini sağlamak için savaş olur. Yani ‘insan insanın kurdu’
olmaya başlar. Kendimizi korumanın en iyi yolu karşı tarafı yok etmektir.
Hobbes’e göre insanları savaşa sokan 3 temel kavga nedeni vardır:
1) Rekabet
2) Güvensizlik
3) Şan ve Şeref
1) Rekabet: Kendi varlığımızı sürdürmek için nesneleri elde etmek arzusundan doğar.
2) Güvensizlik: Başkaları karşısında kendi varlığımızı korumak, güvenliğimizi sağlamak
amacıyla mücadele etmektir. Başkalarına yem olmamak için yapılır.
3) Şan ve Şeref: başkalarına boyun eğdirmek için yaptığımız şeref kavgalarıdır.
Hobbes’a göre insan varlığını sürdürmek için bir yandan nesneleri elde etmeyi, diğer yandan
kendini korumayı, şan olarak da diğer insanları köleleştirip onları araçlaştırmayı amaçlıyor.
 Doğal durum; biraz dinsel bir bakış. Dünya’nın bütün insanlara ortaklaşa
verildiğini kabul ederek başlar. Dünya bütün insanlara ortaklaşa verildiyse herkes
bu dünyadaki herşey üzerinde herkes kadar hakka sahiptir. Tanrı için bir insan
diğerinden üstün değildir. İhtiyaç sahibi bir varlığız ve ihtiyacımız olan şey bizim
hakkımız olmalıdır. Örneğin, acıkınca karnımızı doyuracak şeyler hakkımız
olmalıdır. Bütün canlılar ihtiyaç sahibidir ve ihtiyaç duyduğu her şeye hakkı
vardır. Bu kutsal kitapta böyle yazmasaydı, dinen kabullenilmeseydi bile insanlar
bunu biyolojik olarak, bir canlı olarak düşünmek, varsaymak zorunda kalırdı.
Hobbes, doğa durumundaki insanlar böyle düşündüğünü varsayar. O zaman doğa
durumunda hakkımızı almamızda engellenmemiz gerek.
Doğa durumu, herkesin her şeye hakkı olduğunu düşündüğü yerdir. Aslında bunun
tersi de doğrudur. Herkesin her şeyde hakkı olduğuna göre, hiç kimsenin hiçbir
şeye ve hiçbir şeyde hakkı yoktur.
Doğa durumu aslında hem mutlak bir haklılık ve mutlak bir özgürlük durumudur
hem de mutlak bir haksızlık ve mutlak bir özgür olmama durumudur.
 Doğa durumu varlığımızın sürekli tehlikede olduğu bir durumdur.
 Doğa durumunda hak ve adalet diye bir şey yoktur. Dolayısıyla hak ve adaletten
söz edemediğimiz için, hiçbir eylem adaletsiz ya da haksız değildir. Ahlak, hukuk,
özgürlük de yoktur. Bunlar ancak toplumun içinde anlam kazanır.
 Doğa durumunda çalışmaya yer yoktur. Hak, mülkiyet, hukuk olmadığı için
insanlar çalışma ve üretme isteği hissetmeyecektir. Çalışma ve üretme
olmadığından, dünyanın kaynakları da her zaman herkese yetmeyeceği için, dünya
insan için yaşanılmaz bir yer olur.
 İnsanın bencilliğinin kaynağı kendi varlığını sürdürmek arzusu. Kendi varlığımızı
sürdüremeyeceğimiz bir noktaya çok kısa sürede geliyoruz. Her halükarda uzlaşma
sağlamak için bir üst hakeme ihtiyaç duyarız. Bu da toplumsallaşmaya iter.
Download

vı. hafta