CHRIS ANDERSON
geleceği
üretenler
Çeviren
Levent Göktem
ISBN 978-605-5090-37-1
© 2012, Chris Anderson
Orijinal adı ve yayıncısı: Makers, Crown Business
Türkçe yay›n haklar› Kayı Telif ve Lisans Hakları Ajansı taraf›ndan sağlanmıştır.
Optimist Yay›m Dağ›t›m San. ve Tic. Ltd. Şti.
Sertifika no.
: 11970
Telefon
: 0216 481 29 17-18
Faks
: 0216 521 10 64
e-posta: [email protected]
www.optimistkitap.com—www.iskitaplari.com
facebook.com/optimistkitap
twitter.com/optimistkitap
www.youtube.com/OptimistKitap
www.optimistkitapblog.com
Optimist yay›n no.
Yay›na haz›rlayan
: 356
: Utku Umut Bulsun
Bas›m
Düzelti
Düzenleme
kapak tasarımı
Bask› ve cilt
Sertifika no.
: Haziran 2014, ‹stanbul
: Esen Güray
: Selim Talay
: Tor Ofset San. Tic. Ltd. Şti.
: 13137
Hadımköy Yolu Akçaburgaz Mah.
4. Bölge 9. Cadde 116. Sokak. No: 2
Esenyurt - ‹STANBUL
Tel: 0212 886 34 74
Carlotta Anderson’a
İçindekiler
1. KISIM: Devrim
1. İcat Devrimi .............................................................................. 11
2. Yeni Sanayi Devrimi ................................................................. 27
3. Geleceğin Tarihi ....................................................................... 43
4. Artık Hepimiz Tasarımcıyız ...................................................... 63
5. Ürünlerin Uzun Kuyruğu ......................................................... 71
2. KISIM: Gelecek
6. Dönüşümün Araçları ................................................................ 93
7. Açık Donanım ......................................................................... 111
8. En Büyük Fabrikaları Yeniden İcat Etmek ........................... 131
9. Açık Organizasyon ................................................................. 153
10. Yapıcı Hareketi’nin Finansmanı ............................................. 175
11. Yapıcı Şirketleri....................................................................... 195
12. Buluttaki Fabrika .................................................................... 213
13. DIY Biyolojisi .......................................................................... 225
Sonsöz: Sınai Dünyanın Yeni Şekli............................................. 233
Ek: 21. Yüzyıl Atölyesi ................................................................ 239
Teşekkür ...................................................................................... 247
1 . K ISIM
Devrim
1 . Bö l ü m
İcat Devrimi
B üy ükbabam F r e d H a u s e r , 1926 yılında İsviçre’nin Bern şehrinden Los Angeles’a göç etti. Bir makine ustası olarak eğitilmişti. İsviçre
mekaniği söz konusu olunca elbette insanın içinde biraz saat tamirciliği de oluyor. Şansına, o sıralarda çiçeği burnunda olan Hollywood’da
işler hâlâ mekanik olarak yapılıyor, mekanik kameralar, projeksiyon
sistemleri ve yeni bir teknoloji olan manyetik ses şeritleri kullanılıyordu. Hauser, MGM Stüdyoları’nda iş buldu. Kayıt teknolojisi üstünde
çalışıyordu. Evlendi. Bir kızı (annem) oldu ve ön taraflarında göz alıcı
bahçeler ve arkada kapalı garajları olan evlerden oluşan Westwood
mahallesinde, Akdeniz tarzı bir bungalova taşındı.
Ancak Hauser, sıradan bir mühendis değildi. Gece oldu mu bir
mucide dönüşürdü. Makineler hayal eder, onların eskizini çiziktirirdi.
Daha sonra mekanik çizimlerini yapar ve prototipleri üretirdi. Garajını
bir atölyeye çevirmiş, zamanla garajı alet edevatla doldurmuştu. Neler
yoktu ki: matkap tezgâhı, şerit testere, taşlama tezgâhı ve en önemlisi
tam boyutlu bir metal torna tezgâhı. Bu öyle bir alettir ki ustasının
eline geçti mi çelik veya alüminyum blokları bir bakmışsınız kusursuz
bir işçilikle üretilmiş mekanik bir heykele, kâh bir eksantrik miline kâh
bir vanaya dönmüş.
Başlarda büyükbabamın esin kaynağı, gündüz çalıştığı işiydi. Çeşitli
şerit aktarma mekanizmaları üstünde çalışıyordu. Zamanla ilgisi evinin
önündeki bahçeye kaydı. Kaliforniya’nın yakıcı güneşi ve sakinlerinin
11
12
GE L E CE Ğİ ÜRE T E NL ER
mükemmel yeşil bir bahçeye sahip olma saplantısı, sulama sistemlerinin bir sektör olarak hızla gelişmesine zemin oluşturdu. Bölge giderek zenginleşirken bahçelerde sulama sistemlerinin döşenebilmesi
için sürekli bir kazı faaliyeti yürütülüyordu. Evlerin sahipleri akşam
işten geldiklerinde vanaları açıyor, topraktan çıkan rotorların, değişken miktarda püskürtme yapabilen başlıkların ve yağmurlama kafalarının suyu bahçeye bir tablo güzelliğiyle dağıtmasıyla oluşan büyüleyici
manzarayı gururla izliyordu. Yapılan sadece vanaları açmaktan ibaret
olsa da bütün bunların elle çalıştırılmasını saymazsak çok etkileyici bir
manzaraydı. Peki ya vanaları açma işini de otomatik olarak yapmak
mümkün olsaydı?
Bu soruya Hauser’ın cevabı 1943 yılında “Hizmet Vanalarının Sıralı
Çalışması” adlı, 2311108 patent numaralı çalışması oldu. Patent, otomatik bir sulama sistemi içindi. Sistem aslında basit bir elektrikli saatti. Su
vanalarını açıp kapatıyordu. İşin en zekice tarafı, bir benzerini bugün
de ışık zamanlayıcıları ve termostatlarda gördüğümüz programlama
yöntemiydi. “Saat” kadranında her beş dakikaya karşılık gelen aralıklarla halka biçiminde delikler açılmıştı. Deliklerden herhangi birine
yerleştirilen bir iğne, solenoid adındaki elektrikli işleticiyi devreye so-
İ cat Dev r im i
13
kuyor, bu da sulama sisteminin o kısmındaki su vanasının açılıp kapanmasını sağlıyordu. Her halka, sulama şebekesinin farklı bir koluna
karşılık geliyordu. Arka ve ön bahçeleri, garaj yolu ve avlu etrafındaki
yeşillikleri bu şekilde kolayca sulayabiliyordunuz.
Hauser, prototipi tamamlayıp kendi bahçesinde denedikten sonra
patent başvurusunu yaptı. Patent başvurusunun değerlendirilmeye alınmasını beklerken ürünü piyasaya sunmanın yollarını araştırdı. İşte o
noktada yirminci yüzyıl sanayi modelinin kısıtlamalarıyla karşılaşacaktı.
Sadece bir fikirle dünyayı değiştirmek eskiden zordu. Daha iyi bir
fare kapanı icat edebilirsiniz ama milyonlarcasını üretemezseniz hiçbir
işe yaramaz. Marx’ın da dediği gibi üretim araçları kimin kontrolündeyse güç de ondadır. Büyükbabam, atölyesinde otomatik sulama sistemini geliştirmişti geliştirmesine ama orayı bir fabrikaya dönüştürmesi
14
GE L E CE Ğİ ÜRE T E NL ER
mümkün değildi. Piyasaya girmek için, icadına ilgi duyacak ve lisansını
satabileceği bir üretici bulmak zorundaydı. Bu hem zor hem de mucidin, icadı üstündeki kontrolünü kaybetmesine yol açacak bir durumdur. Üretim araçlarının sahipleri, neyi isterlerse onu üretirler.
Sonuçta büyükbabamın şansı bir yere kadar yaver gitti. Yeni sulama
sistemleri sektörünün merkezi Güney Kaliforniya’ydı. Uzun pazarlama
uğraşlarından sonra nihayet Moody adındaki bir şirket, büyükbabamın
otomatik bahçe sulama sistemine lisans çıkarmayı kabul etti. 1950 yılında Moody Rainmaster adıyla piyasaya sunulan ürün, ev sahiplerini
özgür kılacağı, onlar hafta sonu denize gidip eğlenirken bahçeyi otomatik olarak sulayacağı vaadiyle pazarlandı. İyi bir satış rakamı yakaladı. Ardından daha gelişmiş tasarımlar piyasaya sunuldu. Büyükbabam,
bütün bu tasarımlardan, son patentin süresinin dolduğu 1970 yılına
kadar telif ücreti aldı.
Bu, binde bir gerçekleşebilecek bir başarı hikâyesiydi. Çoğu mucit,
atölyesinde uğraşıp didinir ama yaptıklarını asla piyasaya sunamaz.
Ancak büyükbabam, başka cihazlara ait en az yirmi altı patente daha
sahip olmasına rağmen başka bir ticari başarı kazanamadı. 1988 yılında
vefat ettiğinde telif hakkı olarak toplamda ancak birkaç yüz bin dolar kazanmış olduğunu hesaplamıştım. 1970’te küçük bir çocuk olarak
büyükbabamla birlikte, Moody şirketini satın alan Hydro-Rain’i ziyaret
edip son sulama sisteminin yapılışını görmüştüm. Büyükbabama “Bay
Hauser” diye hitap ediyorlardı. Çok saygılıydılar ama onun neden orada olduğunu belli ki bilmiyorlardı. Patentleri lisansladıktan sonra kendi sulama sistemlerini geliştirmişler, üretimi kolaylaştıracak bir tasarım
bulmuşlar, daha uygun maliyetli ve tüketicinin gözüne hoş görünecek
bir ürün ortaya çıkarmışlardı. Büyükbabamın ilk çizimleriyle prototipleri arasında ne kadar benzerlik varsa onların ürettiğiyle büyükbabamın prototipleri arasında da en fazla o kadar benzerlik vardı.
Öyle de olması gerekirdi zaten. Hydro-Rain, fiyat ve pazarlama
odaklı, kıyasıya rekabetin yaşandığı bir pazarda faaliyet gösteren, bir
üründen on binlerce adet üreten bir şirketti. Öte yandan Hauser ise garajdan bozma atölyesinde bir ürün tasarlamış ve patentini almış, patentinin süresi de dolmak üzere olan ufak tefek, yaşlı, İsviçreli bir mucitti.
Fabrikada görevli değildi. Ona ihtiyaçları yoktu. Volkswagen minibüsle
İ cat Dev r im i
15
dolaşan bir grup hippinin, otoyolu kullanarak fabrikadan dönen büyükbabama yavaş gidiyor diye bağırıp çağırdığını hatırlıyorum. On iki
yaşındaydım ve çok utanmıştım. Büyükbabam, yirminci yüzyıl kapitalizminin kahramanıysa işler böyle olmamalıydı. Gerçek dünyada yitip
gitmiş acemi bir tamirci gibi görünüyordu.
Ancak Hauser’ın hikâyesi trajedi de sayılmazdı. Aslında o devirde
nadir görülen bir başarıya imza atmıştı. Aklımda kaldığı veya anlayabildiğim kadarıyla, İsviçreli mühendis tiplemesini bire bir yansıtan ve
sözlü iletişimden ziyade çizim kalemini kullanmada daha rahat olan
büyükbabam mutlu bir yaşam sürdü ve kendi standartlarına göre lüks
içinde yaşadı. Ben, patentleri karşılığında olması gerektiğinden daha
az para kazandığını düşünüyorum. Üvey büyükannem bile (ilk eşi erken denilebilecek bir yaşta vefat etmişti) ödenen teliflerin düşüklüğünden ve büyükbabamın yumruğunu masaya vurup daha yüksek ücret
istememesinden şikâyetçiydi. Ama her açıdan başarılı bir mucitti. Gelgelim, ölümünün ardından, aralarında zamanlayıcılı soba ve diktafon
benzeri bir kayıt cihazının da olduğu patent başvurularını incelediğimde onca fikri arasından sadece sulama sisteminin piyasaya çıkma şansı
bulabildiğini gözlemlemiştim.
Peki ama bunun sebebi neydi? Çünkü o, bir girişimci değil mucitti.
İşte bu kitabın özünü de bu fark oluşturuyor.
Girişimci olmak, eskiden zor bir şeydi. Birinci Sanayi Devrimi’nin
büyük mucit ve işadamları, sözgelimi buharlı motorun babaları James
Watt ve Matthew Boulton gibi isimler sadece zeki değil aynı zamanda
ayrıcalıklı kişilerdi. Ya yönetici sınıfa mensuptular ya da seçkin şahsiyetlerden birinin yanında yetişecek kadar bahtı açık insanlardı. O
günden sonra tarihin uzunca bir döneminde girişimcilik ya bir bakkal
açmak ya yerel ölçekli küçük bir iş kurmak ya da servet yerine felaket
getirme ihtimali daha yüksek, saçma bir fikri esas alan bir şirket açmaktan ibaret kaldı.
Günümüzde web’in getirdiği rahatlık bizi şımartmış durumda. Kafasında bir fikir ve elinde bir dizüstü bilgisayar olan her velet, dünyayı
değiştirecek bir şirketin tohumlarını atabilir. Facebook’a ve kurucusu
Mark Zuckerberg’e veya onun izinden gitmeyi hedefleyen binlerce diğer web girişimine bakın. Başarısız olabilirler elbette ama bunun mali-
16
GE L E CE Ğİ ÜRE T E NL ER
yeti son ödeme gününde ödenememiş kredi kartı borcuyla sınırlı kalır.
Kimse sizi ömür boyu yuhalamaz veya ölene kadar aç kalmazsınız.
Web’in güzelliği, icat ve üretim araçlarını demokratikleştirmesidir.
İşe yarayacak bir fikri olan herkes bu fikrini bazı yazılımlarla ürüne
dönüştürebilir. (Bugünlerde programlama becerisine sahip olmak da
pek gerekmiyor ve öğrenmeniz gereken kadarını da internetten öğrenebiliyorsunuz.) Ayrıca patent de gerekmiyor. Sonra, tek bir tuşa basarak milyarlarca kişiyi kapsayan küresel pazara o ürünün “sevkıyat”ını
yapabiliyorsunuz.
Belki ürününüzü çok sayıda kişi fark edecek ve sevecek. Belki de
kimse fark etmeyecek. Belki bununla ilgili bir iş modeli olacak, belki
de olmayacak. Bu gökkuşağının altında belki bir hazine var, belki de
yok. Ama asıl önemli konu, “mucit” ile “girişimci” arasındaki yolun çok
kısalmış hatta neredeyse tamamen ortadan kalkmış olmasıdır.
Gerçekten de Y Combinator gibi startup fabrikalar önce girişimcileri
buluyor sonra fikirleri. “Startup okulları” zeki gençleri, bir PowerPoint
sunumunun biraz daha fazlasından başka bir şey aramadan eğitime
alıyor. Eğitime başlayan gençlere yani müstakbel girişimcilere bir harcama bütçesi, beyaz tahtalar ve masa veriliyor ve üç hafta içinde para
yatırmaya değer bir şeyler düşünmeleri isteniyor.
Ortaya çıkan sonuçlar, web’in küçük engelleri ve katılımcıların
zekâlarına dair çok şey söylüyor. Geçen altı yılda Y Combinator bu
tip üç yüzden fazla şirketin kuruluşuna finansman sağladı. Loopt, Wufoo, Xobni, Heroku, Heyzap ve Bump gibi isimleri olan bu şirketlerin
bazıları (DropBox ve Airbnb gibi) bugün milyarlarca dolar değerinde.
Çalıştığım şirket Condé Nast, o şirketlerden birini satın aldı. Reddit günümüzde aylık iki milyar sayfa gösterim rakamına ulaşmış bulunuyor.
Yirmili yaşlarda dâhilerden oluşan üçüncü yönetici kadrosunca yönetiliyor. Bazılarının daha ilk işi ve astronomik mesleki başarılar haricinde
hiçbir şey yaşamamışlar.
Ama bu, dijital dünyanın temel birimi olan bitlerin dünyası. Web
Çağı bitleri özgürleştirdi. Bitleri yaratmak ve oradan oraya taşımak sudan ucuz. İnanılmaz bir durum bu. Bitlerin ağırlıksız ekonomisi kültürden ekonomiye her şeyi değiştiriyor. Belki de yirmi birinci yüzyılın en
temel karakteristiğini bu bitler oluşturuyor. (O konuya dair de birkaç
kitap yazdım.) Bitler, dünyayı değiştirdi.
İ cat Dev r im i
17
Ancak bizler genellikle atomlar dünyasında yaşıyoruz. Buna “Yerler
ve Fiziki Ürünlerin Gerçek Dünyası” da deniyor. Enformasyon sektörü
muazzam boyutlara ulaştı ulaşmasına ama hâlâ dünya ekonomisinde
figüran konumunda bulunuyor. Daha somut bir şekilde ifade etmek
gerekirse genel manada dijital ekonomi, Citibank ve Oxford Economics’e göre gelirlerin yirmi trilyon dolarlık kısmını temsil ediyor.1 Web
haricindeki ekonomi aynı kuruluşların tahminine göre 130 trilyon dolarlık bir büyüklüğe sahip. Kısacası, atomların dünyası bitlerin dünyasından en az beş kat büyük.
Web’in demokratikleşmiş inovasyon modelinin girişimciliği ve ekonomik büyümeyi desteklediğini gördük. Benzer bir modelin Gerçek
Şeyler dünyasının o daha büyük ölçekli ekonomisinde neler yapabileceğini bir düşünsenize. Hatta hayal gücünüzü yormayın çünkü bu dediğim zaten olmaya başladı bile. Kitap işte bu konuyu ele alıyor. Maker
(Yapıcı) Hareketi, DIY (do-it-yourself=kendin yap) ruhunu kullanarak
sanayileşen binlerce girişimci ortaya çıkarıyor. Büyükbabam hayatta
olsaydı, günümüzün açık kaynak koduna dayalı online “ortak yaratım”
akımı karşısında kafası herhalde karışırdı ama kendisi de Yapıcı Hareketi’nin içinde yer alır, bundan çok da gurur duyardı.
Bir “Yapıcı” nasıl yapılır?
1970’lerde çocukluğumun en mutlu yaz aylarından bazılarını büyükbabamla birlikte Los Angeles’ta geçiriyor, atölyesinde ellerimle çalışmayı öğreniyordum. Bir ilkbahar, birlikte dört zamanlı benzinli motor
yapacağımızı, bunun için de bir kit sipariş ettiğini söyledi. O yaz Los
Angeles’a geldiğimde paket beni bekliyordu. O zamana dek hatırı sayılır sayıda maket yapmıştım ve paketi açtığımda da her zamanki sayıda parçadan oluşan ve montaj talimatı içeren bir şeyle karşılaşmayı
bekliyordum. Onun yerine üç büyük metal blok ve kabaca dökülmüş
bir motor gövdesi gördüm. Bir de defalarca katlanmış, kocaman bir
şema vardı.
1. http://www.citibank.com/transactionservices/home/docs/the_new_digital_economy.pdf
18
GE L E CE Ğİ ÜRE T E NL ER
“Parçalar nerede” diye sordum. Büyükbabam, “Orada” diyerek metal blokları gösterdi. “Parçaları yapmak bizim işimiz.” O yaz tam da
bunu yaptık. Şemadan yararlanarak metal blokları kestik, biçtik, deldik
ve bir mermer blokundan heykel yontan bir sanatçı gibi ortaya pirinç
ve çelikten bir krank mili, piston kolu, rulmanlar ve vanalar çıkardık.
Torna tezgâhına takılı çelikten ayağımın dibine o kıvrımlı metal şeritler
dökülürken araçların gücü ve ellerin (benim değil, büyükbabamın)
maharetini hayretle izliyordum. Bir metal yığınından mükemmel işleyen bir makine ortaya çıkarmıştık. Bir mini fabrikaydık ve ne istersek
onu yapabilirdik.
Ne var ki yaşım büyüdükçe büyükbabamın atölyesine gitmeyi bıraktık ve bir şeyler üretmenin büyüsünü unuttum. Ah o ekranların
gözü kör olsun! İlk kişisel bilgisayarlar benim neslim zamanında çıktı.
Büyükbabamın yapabileceği hiçbir şey beni onlar kadar heyecanlandıramazdı. Program yazmayı öğrendim. Benim eserlerimin malzemesi
çelik değil kodlardı. Bir atölyede uğraşıp didinmek, mikroişlemcinin
gücünü keşfetmenin heyecanıyla kıyaslanamazdı.
İ cat Dev r im i
19
Zine, Sex Pistols ve Indie müziğinin doğuşu
Yirmili yaşlarıma gelince ikinci DIY olayımı yaşadım. 1980’lerin başıydı. Başkent Washington’da yaşıyordum. Amerikan Punk Rock hareketinin merkezlerinden biri de burasıydı. İyi mahallelerde oturan beyaz
gençler, Minor Threat ve Teen Idles gibi gruplar kuruyor, kilise bodrumlarında çalıyorlardı. Ne bir enstrüman çalmayı biliyordum ne de
aman aman bir yeteneğim vardı ama bu dalganın heyecanına kapılıp
daha küçük gruplarda çaldım.2 Gözümü açan bir deneyimdi bu.
Garaj orijinli Rock’n Roll müziğinde olduğu gibi gerekenler sadece
bir elektrogitarla bir amfiydi. Ancak 1980’lerin Punk fenomeninde yeni
2. http://www.citibank.com/transactionservices/home/docs/the_new_digital_economy.pdf. Bunlardan birinin adı REM idi ve diğer REM ile aynı dönemde kurulmuştu. İsmi hangi tarafın alacağı konusunda nasıl anlaştıklarını anlatan eğlenceli
bir yazı için bak. (Kısacası: Müzik gruplarının savaşında biz kaybettik ve adımızı
“Egoslavia” olarak değiştirdik.) http://www.longtail.com/the_long_tail/2006/07/
my_new_wave_hai.html.
20
GE L E CE Ğİ ÜRE T E NL ER
olan şey, grupların sadece çalıp söylemekten fazlasını yapmasıydı.
Yayımcılık işine de girmişlerdi. Fotokopi makineleri yaygınlaşıyordu.
İnsanlar, kendi dergilerini hazırlayıp çoğaltıyor, “zine” olarak adlandırılan bu dergiler mağazalarda ve konserlerde dağıtılıyor, posta yoluyla insanlara ulaştırılıyordu. Bir “zine” kültürü oluşmuştu. Dört kanallı
ucuz teyp kayıt cihazları, grupların kendi müziklerini, profesyonel bir
stüdyoya bağımlı kalmaksızın kaydetmelerini ve miks işlemlerini yapmalarını sağlıyordu. Ayrıca vinil plak baskısı yapan küçük tesislerin
sayısı artıyor, gruplar kendi kırkbeşliklerini ve EP’lerini daha az sayıda
bastırıp postayla ve yerel mağazalar aracılığıyla satabiliyorlardı.
İnsanların kendi işini kendi yaptığı müzik sektörü böyle doğdu.
Büyük plak şirketlerinin elinde bulunan, müziği kaydetmek, üretmek
ve pazarlamakta kullandıkları araçlar artık kişilerin eline geçmişti. Başını Minor Threat ve Fugazi’nin çektiği bu grupların arasından bazıları
Dischord adını verdikleri ve Indie müziği yapan grupların çalışmalarını
yayımlayan bir plak şirketi kurdular. Bu şirket yüzlerce plak yayımladı
ve bugün de faaliyetini sürdürüyor. Çalışmalarının yayımlanması için
tavizler vermek zorunda kalmadılar. Yüksek satış rakamlarına ulaşmaları, radyolarda çalınmaları da gerekmiyordu. Kendi hayranlarını bulabiliyorlardı. Daha doğrusu hayranlar onları kulaktan kulağa birbirlerine anlatıyorlardı. Çoğu müzik mağazasında bulunamayan albümleri
sipariş etmek için bu mikro plak şirketlerine sipariş kartları yağıyordu.
Grupların fazlaca tanınmamasından kaynaklanan gizem, özgünlüğü de
beraberinde getiriyor ve günümüzün web kültürünü tanımlayan, ana
akım medya dışında kalan tabandan gelen aykırılığın kültürünün yükselişine katkı sağlıyordu.
Benim içinde olduğum gruplar bunların hepsini yapıyordu. Fotokopiyle çoğaltılmış el broşürleri, dergiler, dört kanallı kayıt cihazlarıyla
doldurulmuş bantlar, Indie tarzı albümler… Hiçbir zaman çok tanınmış bir grup olmadık ama derdimiz bu değildi. Gündüzleri çalıştığımız
bir işimiz vardı zaten ama sahiden inovatif olduğunu düşündüğümüz
şeyi yapıyor, insanları performanslarımıza getiriyor, hatta New York ve
başka şehirlerde kendi Indie anlayışlarına göre müzik yapan gruplarla
turnelere gidiyorduk. İşte günümüzün alternatif Rock dünyasının temelleri o günlerde böyle atıldı.
İ cat Dev r im i
21
Yirmili yaşlarımın ortalarına geldiğimde yeteneklerimin müzik dışındaki alanlarda olduğunu fark edip müziği bıraktım. Üniversiteye
döndüm ve kaybettiğim zamanı telafi etmek adına bulabildiğim en
zor dalda, fizik bölümünde okumaya başladım. Fizikte de öyle yaman
bir öğrenci değildim gerçi ama beni internetin başlangıcıyla tanıştıran
da fizik olmuştu. Hatırlayacaksınız, internet, dünyanın her tarafından
araştırmacıların yararlandığı pahalı ekipmanlara sahip büyük fizik merkezleri ve akademik laboratuvarların birbirlerine bağlanması amacıyla
geliştirilmiş bir ağdı.
Mezun olup yazları çeşitli fizik laboratuvarlarında çalıştıktan sonra,
halen akademik dünyanın bir parçası konumunda bulunan ve internetin ilk kullanıcıları arasında yer alan Nature ve Science gibi bilimsel dergilerde yazar olarak çalışmaya başladım. Böylece hayatımdaki
üçüncü DIY dönemi başlamış oldu. İsviçre’deki CERN fizik laboratuvarında 1990 yılında geliştirilen web ile tanıştım. İlk internet siteleri açılmaya başladıktan sadece birkaç ay sonra gördüm ki doğru zamanda
doğru yerde olacak kadar şanslıymışım. Yeni bir mecranın, sadece bir
parçası olmakla kalmayıp yaygınlaşmasına katkı da sağlayacağım bir
mecranın doğuşuna tanıklık ediyordum.
Başlangıçtan bugünkü işim olan Wired dergisi editörlüğüne kadar
bilim dünyasındaki kariyerimde hep dijital devrimle iç içe yaşadım.
Web Çağı’nda, DIY Punk hareketinin üretim araçlarını ele geçirme süreci sıradan insanların masaüstü yayıncılığı, ardından internet sitelerini,
blogları ve şimdi sosyal medyayı kullanmasına dönüştü. Indie gruplarının bastırdığı plaklar YouTube’daki müzik videolarına dönüştü. Dört
kanallı bant kayıt cihazları ProTools ve iPad müzik uygulamalarına
evrildi. Garaj grupları Apple’ın GarageBand’ine dönüştü.
Aradan otuz geçti. Gördüm ki aklım yine büyükbabamın garajına
gidiyor. Nostalji değil bu, dijital devrimle ilgili görüşlerim de değişmedi. Dijital devrim artık atölyelere, Gerçek Şeyler’in mabedine ulaştı ve
en büyük numarasını belki de o atölyelerde yapacak. Sıradan insanlar
olağanüstü araçlardan yararlanarak artık sadece atölyelerde değil (bugünlerde giderek güzelleşiyorlar aslında) gerçek dünyada da çok daha
fazlasını üretebilecek.
Download

geleceği