ISSN: 2146-7676
UFUK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
UFUK UNIVERSITY INSTITUTE OF SOCIAL SCIENCES
UFUK ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ DERGİSİ
Journal of Ufuk University Institute of Social Sciences
Yıl / Year: 2
www.ufuk.edu.tr
Sayı / No: 4
Yıl / Year: 2013
UFUK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ DERGİSİ
Sahibi
Ufuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Adına:
Rektör: Prof. Dr. Aral EGE
ISSN: 2146-7676
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Prof. Dr. Mehmet TOMANBAY
Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü
Editör
Doç. Dr. Türkmen DERDİYOK
Yardımcı Editörler
Öğr.Gör.Dr. Güner KOÇ AYTEKİN
Arş. Gör. Hazel BAŞKÖY
Arş. Gör. Ayşe Gözde GÖZÜM
Arş. Gör. Çağlar DOĞRU
Arş. Gör. Mehmet Gökhan UZUNER
Arş. Gör. Ozan MUTLU
Danışma Kurulu
Hakem Kurulu
Prof. Dr. Oya AKGÖNENÇ (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Emine AKYÜZ (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Orhan AYDIN (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Semih BÜKER (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Halil CİN (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Cenap ERDEMİR (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Cengiz ERTEM (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Şanal GÖRGÜN (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Sadi GÜNDOĞDU (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Coşkun İKİZLER (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Tuğrul İNAL (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Ali Naim İNAN (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Ahmet KOCAMAN (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Erdoğan ÖNER (Ufuk Üniversitesi)
Doç. Dr. Enver ÖZCAN (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Gülsev PAKKAN (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Refia PALABIYIKOĞLU (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Sevim SÖNMEZ (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Erdinç TOKGÖZ (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Şeref ÜNAL (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Özkan ÜNVER (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. İrfan Baki YAŞAR (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Örsan AKBULUT (TODAİE)
Prof. Dr. Emine AKYÜZ (Ufuk Üniversitesi)
Yrd. Doç. Dr. Aslıhan ALHAN(Ufuk Üniversitesi)
Doç.Dr. Emel ERDOĞAN BAKAR (Ufuk Üniversitesi)
Doç.Dr. Murat BASKICI (Ankara Üniversitesi)
Prof. Dr. Mine GENCEL BEK (Ankara Üniversitesi)
Yrd. Doç. Dr. Gülden BİLAL (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Yasin CEYLAN (ODTÜ)
Prof. Dr. Haydar ÇAKMAK (Gazi Üniversitesi)
Yrd. Doç. Dr. Nezahat DEMİRAY (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Çiler DURSUN (Ankara Üniversitesi)
Prof. Dr. Şefika Şule ERÇETİN(Hacettepe Üniversitesi)
Prof. Dr. Azize ERGENELİ (Hacettepe Üniversitesi)
Prof. Dr. Çağrı ERHAN (Ankara Üniversitesi)
Prof. Dr. Hamiyet Sezer FEYZİOĞLU (Ankara Üniversitesi)
Yrd. Doç. Dr. Turgut GÜMÜŞ (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Nazife GÜNGÖR (Arel Üniversitesi)
Prof. Dr. Gülden GÜVENÇ (Işık Üniversitesi)
Yrd. Doç. Dr.Eda KARACAN (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Ahmet KOCAMAN (Ufuk Üniversitesi)
Yrd. Doç. Dr. Elif G. KÜÇÜKALİOĞLU (Ufuk Üniversitesi)
Prof.Dr. Müslüme NARİN (Gazi Üniversitesi)
Prof. Dr. Cemal OĞUZ (Gazi Üniversitesi)
Doç. Dr. Mehmet OKYAYUZ (ODTÜ)
Prof.Dr. M.Tuba ONGUN (Gazi Üniversitesi)
Doç. Dr. Cemal ÖZTAŞ (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Osman Metin ÖZTÜRK (Ufuk Üniversitesi)
Yerel Süreli Yayın
Prof. Dr. Gülsev PAKKAN (Hacettepe Üniversitesi)
Basım Yeri: Başkent Klişe Matbaacılık
Prof. Dr. Mehmet SEYİTDANLIOĞLU (Hacettepe Üniversitesi)
Bayındır Sokak 30/E Kızılay/Ankara
Yrd. Doç. Dr.Meltem ANAFARTA ŞENDAĞ(Ufuk Üniversitesi)
Basım Tarihi: 25.12.2013
Prof. Dr. Deniz BÜYÜKKILIÇ ŞEREN (Gazi Üniversitesi)
Doç.Dr. Burak TANGÖR (TODAİE)
Prof. Dr. İlhan TOMANBAY (Hacettepe Üniversitesi)
Prof.Dr. Emel ÜLTANIR (Ufuk Üniversitesi)
Prof.Dr. Gürcan ÜLTANIR (Ufuk Üniversitesi)
Prof. Dr. Özkan ÜNVER (Ufuk Üniversitesi)
Dergimizin temel amacı; bilimsel normlara ve bilim etiğine uygun, sosyal bilimler alanında tercih edilen nitelikli ve özgün çalışmaları
yayımlayarak akademik alana katkıda bulunmaktır. Dergiye gönderilen yazılar, derginin yazım kurallarına uygun olarak hazırlanarak
değerlendirme sürecine girmek üzere [email protected] elektronik posta adresine gönderilmelidir.
[email protected]
Ufuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi
Tüm hakları mahfuzdur.
Ufuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi yılda en az bir kez yayımlanan hakemli bir dergidir. Dergide yayımlanan
makalelerin dil ve bilim sorumluluğu yazara aittir. Dergide yer alan makaleler kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Elektronik ve
mekanik (fotokopi dâhil) herhangi bir şekilde izinsiz kullanılamaz ve çoğaltılamaz.
Yönetim yeri:
Ufuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü,
Dr. Sadık Ahmet Caddesi
No:35 Balgat Ankara
Tel: 0312 2862376
Faks: 0312 2862395
E-Posta:[email protected] veya [email protected]
İnternet Adresi: http://www.ufuk.edu.tr
2
UFUK ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ DERGİSİ
Yıl : 2
No: 4
Yıl: 2013
İÇİNDEKİLER
Sunuş.....................................................................................................................…………………...5 -6
Türkmen DERDİYOK
Bir Türk Beldesinde Kalkınma ve Çağdaşlaşma: Çayırhan ………….……….……….…….……...7-11
William A. MITCHELL
Çeviren: Çağlar DOĞRU
1950-2011 Yılları Arasında Yapılan Genel Seçimlere Yönelik Seçmen Davranışları Üzerine Bir
Araştırma……………………………………………………………………................................ .13 -34
Kemal YILDIRIM
Kentsel Dönüşümde Finansal Alternatifler……………………………………………….....…….35 -42
Niyazi ERDOĞAN
Çalışma Hayatında Güncel Bir Sorun Olan Tükenmişlik Sendromunun Çalışanların Mesleğe ve
Çalıştıkları Kuruma İlişkin Görüşleri Perspektifinden Değerlendirilmesi……………...………...43 - 58
Elvan OKUTAN
Güvenceli Esneklik: Karşılıklı Önkoşullar………….......................................................................59 -81
Nihan KALKANDELER
İlköğretim Okullarında Bilgisayar Dersine Yönelik Yöneticilerin ve Öğretmenlerin Görüşleri (Antalya
İli Örneği) .......................................................................................................................................83 - 98
İlhan GÜNBAYI, Gülay TÜRKMEN
Türkiye’de Psikolojik Danışma ve Rehberlik (PDR) Uzmanlarının İstihdam Olanaklarının İnsan
Kaynakları Uzmanlığı Açısından Değerlendirilmesi……………..…………………...…….......99 - 118
Selim ÖZÇAY
İnsan Haklarının Korunması Amacıyla Devlet İktidarının Sınırlandırılması ve Siyasal Katılmanın
Buna Etkisi……………………………………………………………………………..............119 - 144
Deniz ACARAY
Ekonomi
Biliminde
Avusturya
İktisat
Okulu
ve
Hayekçi
Düşünce
Üzerine…………….………………………………………………………………………..….145 - 164
Güner KOÇ AYTEKİN
Yayım Alanı, Yazım Kuralları ve Yazıların Değerlendirme Süreci……………………….......165 - 167
3
JOURNAL OF UFUK UNIVERSITY
INSTITUTE OF SOCIAL SCIENCES
Year: 2
No: 4
Year: 2013
CONTENTS
Presentation……………………………………….………………………………………..................5-6
Türkmen DERDİYOK
Çayırhan: Development and Modernization In A Turkish Village ..….……….…………….……...7-11
William A. MITCHELL
Translator: Çağlar DOĞRU
An Investigation On Voter Behaviors At The General Elections Held Between 1950-2011 .........13-34
Kemal YILDIRIM
Financial Alternatives In Urban Renewal.……………………………………………………....... 35-42
Niyazi ERDOĞAN
Evaluating The Burnout Syndrome Which Is A Current Problem Of Working Life From The
Perspective Of Opinions Of The Employees On Their Profession And Where They Work ...……43-58
Elvan OKUTAN
Flexicurity: Mutual Prerequisities.....................................................................................................59-81
Nihan KALKANDELER
Teachers’ And Principals’ Views On Computer Technology Classes In Compulsory Schools (A
Sample of Antalya Province) ……………………………………………………………………... 83-98
İlhan GÜNBAYI, Gülay TÜRKMEN
Psychological Counseling And Guidance In Terms Of Employment Opportunities Human Resources
Specialization Of Experts In Turkey…………...............................................................................99-118
Selim ÖZÇAY
Restriction Of State Power In Order To Protect Human Rights And The Effect Of Political
Participation To This ………………………………………........................................................119-144
Deniz ACARAY
On The Austrian School Of Economics And Hayekian Thought.…………………….………...145-164
Güner KOÇ AYTEKİN
Guidelines for Contributors …………………………………………………….………………165-167
4
SUNUŞ
Dergimizin bu sayısı 2013 yılında çıkarılan ikinci sayıdır. Dergimize olan ilgiye teşekkür
ederiz.
Bu sayımızda üç makale hakemsiz yayına sunulmuştur. Bunlardan ilki bir çeviridir. William
A. Mitchell tarafından yapılan bir çalışmada; Türkiye’nin kalkınma ve çağdaşlaşmasının
kırsal alanlarda da görülüp görülmediği, 1960 - 1970 yılları arasında küçük bir kırsal yerleşim
yeri olan Çayırhan’da yaşanan değişimler ve bu değişimlerin sonuçları analiz edilerek ortaya
konmuştur. Bu çalışmanın çevirisi Çağlar DOĞRU tarafından yapılmıştır.
İkincisi; Kemal YILDIRIM tarafından yapılan bir çalışma olup, bu çalışmada; 1946-2011
yılları arasında yapılan toplam 17 genel seçim sonuçları seçmen davranışları bakımından
analitik olarak incelenmiş; okuyucuya “seçmen profilindeki değişimlerle” ilgili ilginç
sonuçlar sunulmuştur.
Üçüncü olarak Niyazi ERDOĞAN tarafından ele alınan “Kentsel Dönüşümde Finansal
Alternatifler” adlı çalışmaya yer verilmiştir.
Bu sayımızdaki hakemli çalışmalar, farklı disiplinlerde olmak üzere altı makaleden
oluşmaktadır.
Çalışma Hayatında Güncel Bir Sorun Olan Tükenmişlik Sendromunun Çalışanların Mesleğe
ve Çalıştıkları Kuruma İlişkin Görüşleri Perspektifinden Değerlendirilmesi Elvan OKUTAN
tarafından kaleme alınmıştır.
Nihan KALKANDELER tarafından ele alınan çalışmada, günümüzde giderek artan tartışma
ve uygulama alanı bulan “Güvenceli Esneklik” sistemi tartışmaya açılmıştır.
İlhan GÜNBAYI ve Gülay TÜRKMEN çalışmalarında, “Antalya’daki İlköğretim Okullarında
Bilgisayar Dersine Yönelik Yöneticilerin ve Öğretmenlerin Görüşleri” incelenmiş, elde edilen
bulgular tartışılmıştır.
Selim ÖZÇAY makalesinde, Türkiye’de psikolojik danışma ve rehberlik mesleğinin okul
psikolojik danışmanlığı istihdamının dışında, bir diğer istihdam alanı olan insan kaynakları
uzmanlığı açısından değerlendirilmesini yapmıştır.
İnsan haklarının korunması amacıyla devlet iktidarının sınırlandırılması ve siyasal katılmanın
buna etkisi Deniz ACARAY tarafından ele alınan makalede incelenmiştir.
5
Güner KOÇ AYTEKİN tarafından ele alınan “Ekonomi Biliminde Avusturya İktisat Okulu ve
Hayekçi Düşünce Üzerine”adlı makalede, günümüzde de önemini koruyan Hayek’in iktisat
teorisi ile ilgili görüşleri üzerinde durulmuş; Avusturya Okulu ve metodolojisi, Hayekçi
paradigmanın temel özellikleri, piyasa düzeni ve rekabet konuları irdelenmiştir.
Derginin okuyuculara faydalı olması dileğiyle…
Saygılarımla,
Doç. Dr. Türkmen DERDİYOK
Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Editörü
6
BİR TÜRK BELDESİNDE KALKINMA VE ÇAĞDAŞLAŞMA: ÇAYIRHAN *
William A. MITCHELL**
Çeviren: Çağlar DOĞRU***
Diğer toplumlarda olduğu gibi, Türkiye’de de, geleneksel yaşam kalıplarından çağdaş
yaşam kalıplarına hızlı bir şekilde geçiş yaşanmaktadır. Yaşanan yeniliklerin psikolojik,
sosyal, ekonomik, kültürel ya da politik boyutları ayırt edilmeksizin, çağdaşlaşma yayılımı
öncelikle kendisini kentlerde göstermektedir. Bu noktada akıllara şu soru gelebilir:
‘’Türkiye’nin kalkınma ve çağdaşlaşması kırsal alanlarda da görülmekte midir?’’ Bu soruyu
cevaplandırmak amacıyla, bu yazıda öncelikle, 1960- 1970 yılları arasında küçük bir kırsal
yerleşim yeri olan Çayırhan’da yaşanan değişimler ortaya konulacak ve ardından bu
değişimlerin sonuçları analiz edilecektir.
Çayırhan, İç Anadolu Bölgesi’nde, Ankara’nın yaklaşık 120 km. kuzeybatısında yer
alan tarım ve balıkçılık ile uğraşılan bir beldedir. Denizden yüksekliği yaklaşık 700 metre
olan bu belde, kıvrımlı ve kırıklı dağlar tarafından çevrelenmiştir. Beldeye yaklaşık 2 km.
uzaklıkta bulunan Sarıyer Barajı’nın yapımından dolayı büyük bir baraj gölü oluşmuştur.
Civarındaki topraklar esas olarak, Pliyosen Çağı’nda oluşmuş alüvyon birikintileridir.
Beldenin etrafındaki arazi tamamen ağaçsız olup, yerleşim yeri dışında, boşluk ve yalnızlık
hissi duyulmaktadır.
Ankara’dan Çayırhan’a seyahat ederken, etrafta ardı ardına traktörler ve biçerdöver
makineleri görülmektedir. Yolculuk esnasında, tahta sabanlar ve arabaları nadiren göze
çarpmakta iken çelik sabanları her yerde görmek mümkün olmaktadır. 1960 yılında, elverişsiz
yollarda otomobil ile en az 3 saat süren ulaşım, 1968’de yapımına başlanan yeni asfalt yol ile
birlikte 1.5 saat süren keyifli bir hal almıştır. Yeni yapılan yol ile birlikte Çayırhan, Ankaraİstanbul arasında yer alan otobanda çok yakında önemli bir konuma sahip olacaktır.
Çayırhan’ın girişinde, yeni kurulmuş olan (1970) ‘’Belde Turist Komitesi’’ tarafından
hazırlanmış ‘’Hoşgeldiniz Levhası’’ yer almaktadır. Yakın yerleşim yerlerindeki insanlar,
beldede bulunan göldeki sosyal tesisleri keşfetmesiyle, buraya yüzmek ve piknik yapmak için
*Bu makale, The Professional Geographer Dergisi Cilt 23, Sayı 3, Temmuz 1971’de yayınlanan ‘Çayırhan: Development and
Modernization In a Turkish Village’ başlıklı makalenin izin alınarak yazılan İngilizce aslından çevirisidir.
**USAF Academy, Colorado
***Arş.Gör., Ufuk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İşletme Bölümü, [email protected]
7
gelmeye başlamışlardır. Göl üzerinde bulunan bir bina, tadilat ve tamirat yapılarak gecelik
konaklama imkanı da olan bir kafeye dönüştürülmüştür. Yaz ayları boyunca, ziyaretçiler, her
haftasonu yaklaşık 120 km. uzaklıkta bulunan Ankara’dan buradaki sosyal tesisleri kullanmak
için gelmektedirler.
Çayırhan’daki değişimin en açık gözlemlenebilen boyutlarından birisi nüfustur. 1960
yılında yaklaşık 600 olan nüfus, neredeyse iki katına çıkarak 1.300 olmuştur. Böylece,
Çayırhan artık resmi olarak kaza ya da nahiye olarak adlandırılabilmektedir. Göreceli
büyüklüğü ve konumu sayesinde, Çayırhan, Ankara’dan Nallıhan ile Adapazarı istikametinde
yolcuların tercih ettiği bir dinlenme noktası haline gelmiştir. Öyle ki, beldede yolculara
hizmet sunan yeni bir çay salonu açılmıştır. Ayrıca, Çayırhan’da bulunan tek otomobil olan
Köy Kooperatifi’ne ait araç ile Nallihan ve Beypazarı’na önceden planlanmaksızın
gidilebilme imkanı da doğmuştur.
Çayırhan’a yaklaşık 2 km uzaklıktan, kömür çıkarılmaktadır. Beldede çıkarılan
kömürü tartan bir istasyon ve bir işyeri binası inşa edilmiştir. Beldeye göç eden maden
işçilerinin ve diğer insanların evler inşa etmesiyle birlikte, evlerin sayısı 95’ten 202’ye kadar
artmıştır.
Değişimin daha ileri bir göstergesi olarak, beldede bir muayenehanenin tamamlanması
ve 1970 yılının Sonbaharının başından itibaren Nallıhan’dan gelecek olan bir doktorun
haftada bir gün Çayırhan’da çalışması gösterilebilir. Beldede bulunan yapılara bir de sinema
salonu ilave edilmiştir. Bununla birlikte, yakın zamanda yeni bir fırının açılmasıyla, artık
Beypazarı’ndan ekmek satın alma zorunluluğu kalmayacaktır.
İç Anadolu Bölgesi’nin genelinde tarımda makineleşme görülmektedir. Çayırhan da
bu gelişmeye ayak uydurmuş olup, 1960 yılında 2 olan traktör sayısı 1970 yılında 14’e kadar
yükselmiştir. Bununla birlikte, bir kooperatif biçerdöver makinesi de kullanılmaktadır. Yeni
çeşit Meksika buğdayının da kullanılması ile birlikte hasat artmaya devam etmektedir.
Sulanan sebze bahçelerinin öneminin artmasıyla, gölden bu alanlara su çekmek için gaz
motorlu pompalar kullanılmaya başlanmıştır. Bir zamanlar yakıt kaynağı olarak kullanılan
hayvan gübresi, artık tarlalarda gübre olarak kullanılmaktadır.
8
Şekil 1: 1960 Yılında Çayırhan
Şekil 1 ve Şekil 2 incelendiğinde, 1960 ile 1970 yılları arasında Çayırhan’da önemli
ekonomik değişimler yaşandığı açıkça görülmektedir.
Şekil 2: 1970 Yılında Çayırhan
9
Ancak, Çayırhan tatlı su gölüne olan yakınlığı ve büyük pazarlara ulaşımını sağlayan
asfalt yolu ile tipik bir kırsal yerleşim yeri değildir. Bunun nedenleri ise şunlardır:
Çayırhan’ın yakınında bulunan göl, buradaki balıkçılara ekonomik fırsatlar sunmuş ve
yabancıları beldeye çeken bir cazibe merkezi olmuştur. Ayrıca, yeni yapılan asfalt yol, belde
içinden geçişte ve belde sakinlerinin kullanımıyla birlikte trafiğin artmasında açık bir etki
yaratmıştır. Bu yol, yolculara sadece mal ve hizmet sunma değil fakat aynı zamanda, özellikle
Ankara ve Beypazarı gibi kentsel ve kırsal yerleşim yerleri ile yoğun bir bağlantı ve iletişim
kaynağı olmuştur.
Ekonomik modellerde değişimi açıklamada önemli bir unsur olarak, yakında bulunan
kömür madeninin sağlamış olduğu istihdam fırsatları yer almaktadır. İç Anadolu genelinde
tarımda makineleşmenin artması ve geleneksel ekinlerin çeşitlendirilmesi ile daha fazla hasat
elde edilmesi de oldukça katkıda bulunmuştur. Ancak bu yönleri ile, Çayırhan çağdaşlaşma
için yapılacak diğer yeniliklerin, yakın gelecekteki gelişmeleri daha kolay kabul etmeye
zemin oluşturmasının dışında, diğer beldelerden büyük olasılıkla farklı değildir.
Roos ve Frey’in yaptığı bir çalışmaya göre, yenilik yapma arzusu, bölge ya da
coğrafya farklılıkları gözetmeksizin, tüm ülke genelinde tekdüze olma eğilimindedir. (Roos,
Frey, 9-10,1967) Eğer bu doğru ise, Türk köyleri arasında gözlemlenen farklı kalkınma
düzeyleri, bireylerin ruhsal özelliklerinin dışındaki unsurlar tarafından açıklanmalıdır.
Böylece, kaynakların coğrafi olarak eşit olmayan bir biçimde dağılması ile yenilikçilik
güdüsünün açıklanmasında, asfalt yollar, özel ekonomik fırsatlar ( tatlı su gölü, kömür madeni
gibi) ve çağdaş iletişim kanallarının coğrafi etkileri önemli birer açıklayıcı unsur haline
gelmektedir. Hükümet teşviklerinin esasen etkin olduğu hususu da sosyal planlamacılar için
muhtemelen göz önüne alınmalıdır. Dolayısıyla, kömür madenlerine yapılan yatırımları,
kaynakları ve yeni ürün çeşitlerini kontrol altında tutmak, köylülerin yenilikçilik eğilimleri
üzerinde işlem yapmaktan daha kolay olduğu kanısına varılabilir.
Sezgisel açıdan bu çalışma, kırsal çağdaşlaşmayı, örneğin otoban yollar gibi ulaşıma
duyarlı ve büyük kent merkezleri odaklı bir yayılım sürecinin ufak bir uzantısı olarak ele
almaktadır. (Craig, 1970) Tarımsal yenilikçilik yayılımı, kentsel alanlarla kurulan bilgi ve
iletişim bağlantılarına yüksek oranda bağlı olsa da, kentsel pazarlara ulaşım gibi daha
geleneksel coğrafi unsurlara da bağlıdır.(Wolpert, 537-558, 1964). Bu çalışmanın bulguları,
sadece mekansal kuramın uygulamaları için değil fakat aynı zamanda, onların kalkınma
sorunları üzerine uygulamaları için de ilgi çekicidir. Mekansal olarak karşılıklı bağımlılığın
ve onun Türkiye’de yer alan çeşitli bölge ve sektörlerdeki tamamlayıcılarını vurgulayan
kuramsal yaklaşımların altı çizilmektedir.
Başlangıç sorusuna dönülecek olursa, kalkınma süreçlerinin ön planında kentsel
alanlar bulunmaktadır. Ancak, kentsel ve kırsal alanların arasındaki karşılıklı bağımlılık ve
bağlantılar, çağdaşlaşmanın yayılmasına zemin hazırlamaktadır. Etkileşimlerin en yoğun
olduğu kırsal alanlar en hızlı çağdaşlaşmayı yaşamaktadır.
Yollar, diğer iletişim kanalları ve kömür maden ve rezervleri, gelişen toplumlarda
daha büyük mekansal ya da coğrafi etkinlik yaratacak olan ve kendi bölgesel kaynaklarıyla
yapılmış olan yatırımları temsil etmektedir.
10
KAYNAKÇA
Craig, W. W., ‘’Systematic Power Relations and Social Change in Rural Peru: A NonMarxian View’’, Rocky Mountain Social Science Association Yıllık Toplantısında Yapılan
Sunum, 1 Mayıs 1970
Roos, L, Frey W. F., The Propensity to Innovate Among Turkish Peasants, Rural
Development Research Project Rapor No.7, Massachusetts Institute of Technology,
Cambridge, 19 Ekim 1967, s.9-10
Soja, E, The Geography of Modernization in Kenya, Syracuse Geographical Series No.2,
Syracuse University Press, 1968
Wolpert, J, ‘’The Decision Process in Spatial Context’’, Annals of the Association of
American Geographers, Cilt 54, Aralık 1964, s.537-558
11
12
1950 - 2011 YILLARI ARASINDA YAPILAN GENEL SEÇİMLERE YÖNELİK
SEÇMEN DAVRANIŞLARI ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA
Kemal YILDIRIM‫٭‬
ÖZET
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin çok partili döneme geçmesiyle birlikte 1946-2011 yılları arasında toplam 17 genel seçim yapılmıştır.
Türkiye'nin bu çok partili döneminde, ilki 27 Mayıs 1960'da (askeri darbe) olmak üzere; 12 Mart 1971'de (muhtıra), 12 Eylül 1980'de
(askeri darbe), 28 Şubat 1997'de (post modern darbe) ve 27 Nisan 2007'de (e-muhtıra) yapılan askeri müdahalelerle halk iradesine dayanan
demokratik düzen kesintiye uğratılmıştır. Bu çalışmada, çok çalkantılı geçen bu sürece ilişkin halkın partilere olan yaklaşımları ile oy verme
davranışları genel hatlarıyla incelenecektir. Bu amaçla, 1950 yılı dâhil olmak üzere yapılan 16 genel seçime katılan partiler ve aldıkları oy
oranları ayrıntılarıyla ele alınmış olup, bu süreçte ortaya çıkan kitle partilerine yönelik seçmen davranışları ideolojik temelde gruplandırmalar
yapılarak irdelenmiştir.
Anahtar Kelimeler: Genel Seçim, Seçmen Davranışları, Seçim Sonuçları, Siyasi Partiler.
AN INVESTIGATION ON VOTER BEHAVIORS
AT THE GENERAL ELECTIONS HELD BETWEEN 1950 AND 2011
ABSTRACT
After a multi-party period of about 25 years, 17 general elections were held in Turkey between 1946 and 2011. Within this period, the
democratic system based on the public’s will was interrupted by memorandums and military coups of which the first one was on 27th of
May, 1960 (military coup), second on 12th of March, 1971 (memorandum), third on 12th of September, 1980 (military coup), fourth on 28th
of February, 1997 (post-modern coup), and the last one on 27th of April, 2007 (e-memorandum). In this study, outlines of peoples
approaches to the political parties and their voting behaviors will be examined. For this purpose, parties which attended the 16 general
elections since 1950, and their vote percentages were investigated. Voting behaviors intended for the mass parties have been grouped and
analyzed on the ideological basis.
Keywords: General Election, Voter Behaviors, Election Results, Political Parties.
‫٭‬
Prof.Dr., Gazi Üniversitesi Teknoloji Fakültesi Öğretim Üyesi, [email protected]
13
1. GİRİŞ
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin çok partili döneme geçmesiyle birlikte ilki 1946'da,
sonuncusu 2011'de olmak üzere bugüne kadar toplam 17 genel seçim yapılmıştır. Bu
çalışmada, 1950 yılı dâhil olmak üzere yapılan 16 genel seçime katılan siyasi partiler ve
aldıkları oy oranları ayrıntılarıyla ele alınmış olup, bu süreçte ortaya çıkan kitle partilerine
yönelik seçmen davranışları ideolojik temelde gruplandırılmaya çalışılmıştır.
Bu çalışmada, Türkiye'nin çok partili döneme geçişi bakımından büyük önem arz eden 19451950 yıllarına ait gelişmeler daha detaylı, 1951-2011 yıllarına ait gelişmeler ise daha yüzeysel
olarak ele alınmış olup, daha çok seçmen davranışlarını kapsayan seçim sonuçlarına
odaklanılmıştır.
2. GENEL DEĞERLENDİRME
4 Haziran 1945'de Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu'nun Mecliste kabul edilmesinin ve eski
başbakanlardan Celal Bayar ve arkadaşları Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat
Köprülü'nün verdiği demokratikleşme yolunda bazı isteklerin yer aldığı "Dörtlü Takrir"
olarak anılan önergenin reddedilmesinin ardından, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile
bağlarını tamamen koparan bu muhalif kanat, 7 Ocak 1946'da Celal Bayar'ın genel
başkanlığında Demokrat Partiyi (DP) kurmuştur. DP kuruluşunun hemen ardından
kamuoyuna açıkladığı programında, demokratikleşmeyi öne çıkararak, ekonomik ve siyasal
alanlarda liberal politikaları savunacağını beyan etmiştir. Bunun üzerine CHP, DP'nin
kuruluşunu olumlu karşıladığını, bu yeni partinin hükümeti ve yönetimi denetleyecek önemli
bir araç olacağına inandıklarını bildirmiştir. Bu olumlu koşulları iyi değerlendiren DP, CHP
tabanından da önemli katılımlarla birlikte kısa zamanda geniş bir alanda örgütlenmesini
tamamlamıştır (Ersel vd., 2003, Cilt 2, s. 100).
İlk çok partili genel seçim, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün isteğiyle 5 Haziran
1946'da çıkarılan 4918 sayılı Kanun ile birlikte 21 Temmuz 1946'da adli denetim dışında,
açık oy, gizli sayım ve çoğunluk sistemi esasına göre tek dereceli olarak yapılmıştır.
Demokratik koşullarda serbest seçimlerin yapılmasına olanak sağlayan ilk Milletvekili Seçimi
Kanunu ise 16 Şubat 1950'de çıkarılmıştır (Tuncer, 2003 ve 2006, s.168). 1946 seçimine altı
parti (Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti, Milli Kalkınma Partisi, Liberal Demokrat
Parti, Türkiye İşçi ve Çiftçi Partisi ve Yalnız Vatan İçin Partisi) katıldı (Çufalı, 2012, Cilt 1,
s.1). Bu seçimde İsmet İnönü'nün genel başkanlığını yaptığı CHP 395, "yeter söz milletindir"
yazan afişleriyle halkın karşısına çıkan Celal Bayar’ın genel başkanlığını yaptığı DP 66,
bağımsızlar ise 4 milletvekilliği kazanmıştır.
Özellikle 1946'dan itibaren Türkiye'de, ekonomik ve siyasi alanlarda önemli değişimler
yaşanmaya başlamıştır. Bunlardan ilki, 7 Ocak 1947'de yapılan DP'nin 1. Büyük Kongresinde
Genel Başkan Celal Bayar'ın tek parti yönetiminin sakıncalarını vurgulayarak, kişi hak ve
özgürlüklerini kısıtlayan anayasaya aykırı antidemokratik yasaların değişmesini,
cumhurbaşkanlığı ile parti başkanlığının birbirinden ayrılması gereğini partisinin acil istekleri
arasında sıraladığı konuşmasıdır. 18 Aralık 1946 tarihinde bütçe görüşmelerinde Başbakan
Peker, Menderes’in konuşmasını eleştirirken ağır ifadeler kullandı ve Celal Bayar’ı halkı
isyana teşvik etmekle suçladı (Çufalı, 2012, Cilt 1, s. 7). Bunun üzerine bunalımı sona
erdirmek için Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Recep Peker ve DP Genel Başkanı
Celal Bayar ile görüşmelerinin ardından, 12 Temmuz Beyannamesi olarak anılan bildiriyi
14
kamuoyuyla paylaşmıştır. Aşağıda bir kısmı verilen bildiriyle, çok partili demokratik düzenin
geri dönülemez bir sürece girdiği vurgulanmıştır (Ersel vd., 2003, Cilt 2, s. 118).
"İhtilalcı bir teşekkül değil, bir kanuni siyasi partinin metotlarıyla çalışan muhalif partinin,
iktidar partisi şartları içinde çalışmasını temin etmek lazımdır. Bu zeminde ben, devlet reisi
olarak, kendimi iki partiye karşı müsavi derecede vazifeli görürüm. Muhalefet teminat içinde
yaşayacak ve iktidarın kendisini ezmek niyetinde olmadığından müsterih olacaktır. İktidar,
muhalefetin kanuni haklarından başka bir şey düşünmediğinden müsterih bulunacaktır. Büyük
vatandaş kitleleri ise iktidarın bu partinin veya öteki partinin elinde bulunması ihtimalini
vicdan rahatlığı ile düşünebilecektir."
Türkiye, 11 Mart 1947'de Uluslararası Para Fonu'na ve Dünya Bankası'na üye oldu, 1947
Nisan'ında da Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı anlaşmasına katıldı. Bu dönemde Türkiye,
ABD'nin Avrupa'nın yeniden yapılandırılması için vereceği destek programından
faydalanmak istedi, fakat ABD başlangıçta Türkiye'ye kredi vermekte çekingen davranarak
hazırlanan devletçi kalkınma stratejisi planını desteklemek istemedi. Ancak, 12 Mart 1947'de
ABD Başkanı Harry S. Truman'ın ABD Kongresi'nde yaptığı konuşmasında "Sovyetler
Birliğinin Avrupa'ya doğru genişlemesinin ve burada nüfuz kazanmasının önlenmesinde"
Türkiye ve Yunanistan'ın kilit durumda olduğunu vurgulaması ve bu kapsamda bu iki ülkenin
sivil ve askeri personeline ABD'de eğitim verilmesini ve her iki ülkeye toplam 400 milyon
dolarlık yardım yapılmasını istemesi ve bu amaçla Kongre'den yetki alması koşulları
değiştirmiştir. Bu karardan bir yıl sonra yürürlüğe konulan Marshall yardım planıyla, ulusal
bütünlüğünden ve tam bağımsızlığından biraz daha uzaklaştırılan Türkiye'yi NATO üyeliğine
götüren süreç de başlamış oldu. Türkiye Marshall Planı kapsamında, 1948-1952 yılları
arasında ABD'den 354 milyon ABD Doları yardım ve kredi aldı (Ersel vd., 2003, Cilt 2, s.
130-131).
17 Kasım 1947'de yapılan CHP'nin 7. Kurultayı'nın ardından 10 Şubat 1948'de Meclis Grubu
devlet denetiminde din eğitimi verilmesini kabul etti, ayrıca din bilginleri yetiştirmek üzere
İlahiyat Fakültesi kurulması da benimsendi. 4 Haziran 1948'de çıkarılan yasayla ilkokullarda
din derslerinin seçmeli olarak verilmesine başlandı ve 15 Ocak 1949'da da yurt genelinde
imam-hatip kursları açıldı.
20 Temmuz 1948'de parti üyelerinin çoğunluğunu Fevzi Çakmak, Osman Bölükbaşı, Enis
Akaygen, Yusuf Hikmet Bayur, Kenan Öner ve Sadık Aldoğan gibi DP'den ayrılanların
oluşturduğu seçkin bir grup Millet Partisi (MP) adıyla yeni bir parti kurdular (Çufalı, 2012,
Cilt 1, s.12). 16 Şubat 1950’de CHP Hükümetinin muhalefetin isteklerini de dikkate alarak
hazırladığı yeni seçim yasası, TBMM’de kabul edildi. Yasayla, siyasi partilerin sandık
kurullarında temsilci bulundurmasının önü açıldı ve seçimlerin gizli oy ve açık tasnif
sistemiyle tek dereceli, genel ve eşit oyla yapılması kararlaştırıldı. Ayrıca, muhalefetin
ısrarına karşın bu yasada nispi temsil yerine çoğunluk sistemi benimsendi (Ersel vd., 2003,
Cilt 2, s. 132, 164).
14 Mayıs 1950'de yapılan TBMM 9. yasama dönemi milletvekili genel seçimi sonuçları Tablo
1'de verilmiştir. Bu seçimde, Celal Bayar’ın başkanlığındaki DP %52,67 oyla 415
milletvekili, İsmet İnönü’nün başkanlığındaki CHP %39,45 oyla 69 milletvekili, Yusuf
Hikmet Bayur'un başkanlığındaki MP %3,11 oyla 1 milletvekili çıkarmış, 2 kişi de bağımsız
olarak toplam 587 milletvekili seçilmiştir.
15
Tablo 1. 1950 Genel Seçimi Sonuçları
SOL PARTİLER
SAĞ PARTİLER
Atatürkçülük
Sosyal Demokrasi
Ekonomik Liberalizm
Muhafazakârlık
Türk Milliyetçiliği
Muhafazakârlık
CHP
3,176,561/39,45
DP
4,241,393/52,67
MP
250,414/3,11
3,176,561 / 39,45
Toplam Seçmen Sayısı: 8,905,743
Toplam Kullanılan Oy : Toplam Geçerli Oy : 8,051,650
Katılım Oranı: ( % ) 90,40
4,491,807 / 55,78
Bağımsızlar 383,282 (%4,76) oy alarak 2 vekil çıkarmıştır. Bu seçimde, geçersiz oy kullanmış
ve sandığa gitmemiş 855.093 (%9,6) seçmen bulunmaktadır.
Kaynak: 1950 Genel Seçimi Sonuçları: TBMM resmi sitesi, TESAV sitesi, Vikipedi sitesi.
Tablo 1'de verilen sonuçlara göre, 1950 genel seçiminde Cumhuriyet tarihinde ilk kez liberal
ve milliyetçi sağ partilerin %55,78 oy aldığı görülmektedir. Yeni seçim yasasında yer alan
çoğunluk sistemi, 1950 genel seçiminde iktidar partisini hüsrana uğratarak, DP’nin %52,67
oyla milletvekillerinin %70,6’sını almasını sağlamıştır. 1950 seçimiyle birlikte devletin
yönetim kademelerinde ve yönetme biçiminde önemli değişimler yaşanmaya başlanmıştır.
DP’nin 1950 seçimini kazanmasıyla İsmet İnönü cumhurbaşkanlığından ayrılmış ve yerine 22
Mayıs 1950’de Celal Bayar gelmiştir. Adnan Menderes Başbakan, DP’nin kurucularından
Fuat Köprülü Dışişleri Bakanı, Refik Koraltan ise Meclis Başkanı olmuşlardır. 1950-1953
yılları, Türkiye’nin dış ticaret açığının 5 katına çıkması sonucu ilk kez dış borçlanmaya
gitmek zorunda kaldığı, Kore Savaşı'nda 721 şehit verilmesinin üzerine NATO üyeliğine
kabul edildiği bir dönemdir (Ersel vd., 2003, Cilt 2, s. 165, 168).
2 Mayıs 1954'de yapılan TBMM 10. yasama dönemi milletvekili genel seçimi sonuçları Tablo
2'de verilmiştir. Bu seçimde, Adnan Menderes’in başkanlığındaki DP %57,61 oyla 502
milletvekili, İsmet İnönü’nün başkanlığındaki CHP %35,35 oyla 31 milletvekili, Osman
Bölükbaşı’nın başkanlığındaki Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) %4,85 oyla 5 milletvekili
çıkarırken, 3 kişi de bağımsız olarak toplam 541 milletvekili seçilmiştir. DP'den 4 aday, iki
seçim çevresinden seçilmiş, o tarihte uygulanan seçim yasası gereği, bu çevrelerden birinin
milletvekilliğini tercih etmiştir. 9 milletvekili de DP listesinden bağımsız olarak seçilmiştir.
Ayrıca, Türkiye Köylü Partisi (TKP) ise %0,63 oy almıştır.
Tablo 2. 1954 Genel Seçimi Sonuçları
SOL PARTİLER
SAĞ PARTİLER
Atatürkçülük
Sosyal Demokrasi
Ekonomik Liberalizm
Muhafazakârlık
Milliyetçilik
CHP
3,161,696/35,35
3,161,696/35,35
DP
5,151,550/57,61
5,151,550/57,61
CMP
434,085/4,85
TKP
57,011/0,63
491,096/5,48
3,161,696 / 35,35
Toplam Seçmen Sayısı: 10,262,063
Toplam Kullanılan Oy : 9,095,617
Toplam Geçerli Oy : 8,941,660
Katılım Oranı: ( % ) 88,63
5,642,646 / 63,09
Bağımsızlar 137,318 (%1,53) oy alarak üç vekil çıkarmıştır. Bu seçimde, geçersiz oy kullanmış
ve sandığa gitmemiş 1.320.403 (%12,87) seçmen bulunmaktadır.
Kaynak: 1954 Genel Seçimi Sonuçları: TBMM resmi sitesi, TESAV sitesi, Vikipedi sitesi.
Tablo 2'den, 1954 genel seçiminde daha önce merkez sol partiye (%4,1) ve bağımsızlara
(%3,23) oy veren seçmenlerin önemli bir kısmının, bu seçimde merkez sağ ve milliyetçi
partilere yönlendiği anlaşılmaktadır. Bu seçimde, bir önceki seçime göre CHP'nin oy oranı
%35,35'e düşmüş, DP'nin ise %57,61'e yükselmiştir.
16
1954 seçiminin ardından kurulan DP Hükümeti döneminde; adalet mekanizmasının
bağımsızlığını ve üniversite özerkliğini büyük ölçüde zedeleyen 60 yaşını ya da 25 hizmet
yılını dolduran yargıç ve profesörlerin çıkarılan yasayla emekliye sevk edilmesi, adaylık
başvurusu reddedilen kişilerin o seçim döneminde başka bir partiden aday olamaması ve
siyasi partilerin karma listeyle yapacağı ittifakların yasaklanması gibi bir dizi anti demokratik
uygulamayı içeren seçim yasası yürürlüğe girmiştir (Ersel vd., 2003, Cilt 2, s. 248-249).
15 Ekim 1955’de DP içinden 19 kişilik bir milletvekili grubu basın yayın organlarına yönelik
ağır baskıların uygulandığını belirtmişlerdir. DP Haysiyet Divanı tarafından bu vekillerden
dokuzunun partiden ihracına karar verilmesi üzerine, diğer on milletvekili de partiden istifa
ederek, 20 Aralık 1955’de Turan Güneş, Ekrem Alican, İbrahim Öktem, Fethi Çelikbaş gibi
muhalif milletvekilleri Hürriyet Partisini (HP) kurmuşlardır (Ersel vd., 2003, Cilt 2, s. 272273).
Daha sonra DP’den önemli milletvekili katılımlarıyla ana muhalefet partisi konumuna
yükselen HP, 1957 seçimi öncesinde CHP ve CMP ile güç birliği yapmasını engelleyen anti
demokratik seçim yasası nedeniyle tek başına girdiği seçimlerde istediği başarıyı
yakalayamamış (%3,83) ve 24 Kasım 1958’de kendini feshederek, partinin tüm mal varlığını
CHP’ye devretmiştir.
27 Ekim 1957'de yapılan TBMM 11. yasama dönemi milletvekili genel seçimi sonuçları
Tablo 3'de verilmiştir. Bu seçimde, Adnan Menderes’in başkanlığındaki DP %47,87 oyla 424
milletvekili, İsmet İnönü’nün başkanlığındaki CHP %41,09 oyla 178 milletvekili, Osman
Bölükbaşı’nın başkanlığındaki CMP %7,13 oyla 4 milletvekili ve Fevzi Lütfi
Karaosmanoğlu’nun başkanlığındaki HP ise %3,83 oyla 4 milletvekili çıkarmıştır.
Tablo 3. 1957 Genel Seçimi Sonuçları
SOL PARTİLER
SAĞ PARTİLER
Atatürkçülük
Sosyal Demokrasi
Ekonomik Liberalizm
Muhafazakârlık
Milliyetçilik
CHP
3,753,136/41,09
3,753,136 / 41,09
DP
4,372,621/47,87
HP
350,597/3,83
4,723,218/51,7
CMP
652,064/7,13
652,064/7,13
3,753,136 / 41,09
Toplam Seçmen Sayısı: 12,078,623
Toplam Kullanılan Oy : 9,250,949
Toplam Geçerli Oy : 9,133,412
Katılım Oranı: ( % ) 76,58
5,375,282 / 58,83
Bağımsızlar 4,994 (% 0,05) oy almıştır. DP aldığı % 47,87'lik oyla milletvekillerinin %
69,51’ini almıştır. Bu seçimde, geçersiz oy kullanmış ve sandığa gitmemiş 2.945.211 (% 24,38)
seçmen bulunmaktadır.
Kaynak: 1957 Genel Seçimi Sonuçları: TBMM resmi sitesi, TESAV sitesi, Vikipedi sitesi.
Tablo 3'den, 1954 genel seçiminde bağımsızlara ve merkez sağ partilere oy veren seçmenlerin
bir kısmının (%5,74) bu seçimde merkez sol partiye, ayrıca daha önce merkez sağ partilere oy
veren seçmenlerin %3,83'ünün kendini merkezde tanımlayan HP'ye ve %1,65'inin ise
milliyetçi partilere yönlendiği anlaşılmaktadır. Bu seçimde, İnönü'nün "kendi kendimize
yetelim, borçlanmayalım" söylemini iyi anlatması, tutarlı ve kararlı politikaları sonucunda
seçmenlerin %5,74'ünün yeniden CHP'ye döndüğü görülmektedir. Ayrıca, bu süreçte yaşanan
ekonomik buhran, yolsuzluk iddiaları ve milletvekili istifalarıyla sarsılan DP'nin politikaları
nedeniyle seçmenlerin bir kısmının sandığa gitmediği anlaşılmaktadır.
1957 seçiminde muhalefet partileri, iktidar partisinden daha fazla oy almasına karşın çok az
milletvekili çıkarabilmişti. Bu durum muhalefeti oluşturan CHP, HP, CMP ve TKP'nin güç
17
birliği yapma arayışına yol açtı. Ancak güç birliğine giderken ortaya çıkan görüş ayrılıkları
dört muhalefet partisini iki gruba böldü, HP, CHP çatısı altında birleşmeyi savunurken, CMP
ve TKP ise CHP dışında bir üçlü birleşmeyi savununca sonuç alınamadı. Bunun üzerine
çoğunluk sisteminin oy oranı düşük partilere şans tanımadığını gören CMP ve TKP 16 Ekim
1958'de Cumhuriyetçi Köylü ve Millet Partisi (CKMP) altında birleşti (Ersel vd., 2003, Cilt 2,
s. 333).
Bu dönem Türkiye ekonomisindeki canlanmanın sona erdiği, hammadde talebinde ciddi
düşüşlerin yaşanmasıyla ihracatın olumsuz yönde etkilendiği, buna karşın ülke içinde izlenen
popülist politikaların yarattığı iç talep genişlemesine dayalı büyümenin devam ettiği bir
süreçtir. Buna bağlı olarak ithalatın arttığı, ödemeler dengesinin bozulduğu ve dış borcun
ciddi şekilde artmasıyla geri ödemelerde gecikmelerin yaşandığı ve Türkiye'nin dış borç ve
yardım bulmada zorlandığı bir dönemdir. Bu zor dönemde Türkiye 31 Temmuz 1959'da
Avrupa Ekonomik Topluluğu'na üyelik başvurusunda bulunmuş (Ersel vd., 2003, Cilt 2, s.
338, 363), fakat günümüze kadar geçen onca yıla rağmen aday ülke statüsünden öteye
gidilememiştir.
1959 ve 1960, iktidar ve muhalefet partileri arasındaki ilişkilerin iyice bozulduğu, ülkenin bir
çok yerinde gösterilerin yapıldığı, çok gergin yıllardır. 27 Mayıs 1960 sabahı 38 subayla
birlikte Cemal Gürsel'in Türkiye siyasal yaşamına ve demokrasisine derin izler bırakan askeri
müdahalesi yaşandı. 6 Ocak 1961'de Kurucu Meclisin ilk toplantısının ardından Milli Birlik
Komitesi ilk genel seçime katılacak siyasi partilerin 13 Şubat'a kadar kuruluş işlemlerini
tamamlamaları gerektiğini duyuruldu. Bu süreçte, birçok siyasi parti kuruluş çalışmalarına
başladı ve kapatılan DP'nin programını benimseyen Adalet Partisi (AP) ve daha önce BayarMenderes yönetimine muhalif kişilerden oluşan Yeni Türkiye Partisi (YTP) kuruldu. Kurucu
Meclisin 27 Mayıs'ta kabul ettiği yeni anayasa, 9 Temmuz'da yapılan halkoylamasından sonra
yürürlüğe girdi. Daha sonra Kurucu Meclis, seçimin 15 Ekim'de yapılmasını kararlaştırdı
(Ersel vd., 2003, Cilt 2, s. 354, 380).
15 Ekim 1961'de yapılan TBMM 12. yasama dönemi milletvekili genel seçimi sonuçları
Tablo 4'de verilmiştir. Bu seçimde, İsmet İnönü’nün başkanlığındaki CHP %36,72 oyla 173
milletvekili, Ragıp Gümüşpala’nın başkanlığındaki AP %34,78 oyla 158 milletvekili, Osman
Bölükbaşı’nın başkanlığındaki CKMP %13,95 oyla 54 milletvekili ve Ekrem Alican’ın
başkanlığındaki YTP ise %13,72 oyla 65 milletvekili çıkarmıştır.
Tablo 4. 1961 Genel Seçimi Sonuçları
SOL PARTİLER
SAĞ PARTİLER
Atatürkçülük
Sosyal Demokrasi
Ekonomik Liberalizm
Muhafazakârlık
Milliyetçilik
Türkçülük
CHP
3,724,752/36,72
3,724,752/36,72
AP
3,527,435/34,78
YTP
1,391,934/13,72
4,919,369/48,50
CKMP
1,415,390/13,95
1,415,390/13,95
3,724,752 / 36,72
Toplam Seçmen Sayısı: 12,925,395
Toplam Kullanılan Oy : 10,522,716
Toplam Geçerli Oy : 10,138,035
Katılım Oranı: ( % ) 81,41
6,334,759 / 62,45
Bağımsızlar 81,732 (%0,8) oy almıştır. Bu seçimde, geçersiz oy kullanmış ve sandığa gitmemiş
2.787.360 (%21,56) seçmen bulunmaktadır.
Kaynak: 1961 Genel Seçimi Sonuçları: TBMM resmi sitesi, TESAV sitesi, Vikipedi sitesi.
Tablo 4'den, 1957 genel seçiminde merkez sol partiye oy veren seçmenlerin oylarının bir
kısmının (%4,37) bağımsızlara ve milliyetçi partilere, ayrıca bir önceki seçimde oy
18
kullanmayıp bu seçimde oy kullanan seçmenlerin (%2,82) önemli bir kısmının da milliyetçi
partilere yönlendiği anlaşılmaktadır. Bu seçimde CHP'nin de, 29 Eylül'de kapatılan DP'nin
içinden çıkan AP ve YTP'nin de oylarının düştüğü, buna karşın DP'nin milliyetçi kesiminin
desteğini alan CKMP'nin oylarının ise %6,82 oranında arttığı görülmektedir.
15 Ekim 1961'de, askeri cunta döneminde 11 ay süren Yassıada yargılamalarında Adnan
Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'a idam cezası verilmesi, sonraki yıllarda çok
tartışılan kararlar oldu. İnönü hükümetleri döneminde üst yargı organlarını ve geniş halk
kitlelerini kucaklayan birçok demokratik yasa hayata geçirildi. 1961 Anayasası'yla modern
hukuk devletinin temel taşlarından biri olarak öngörülen Anayasa Mahkemesi ve Yüksek
Hâkimler Kurulu'nun kurulmasına ilişkin kanunlar 22 Nisan 1962'de, sendika kurma, toplu iş
sözleşmesi, grev ve lokavt hakkına ilişkin esasları düzenleyen 274 sayılı Sendikalar Kanunu
ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu 15 Temmuz 1963'de kabul edildi.
Kıbrıs Rum çetelerinin, Türklere karşı şiddet eylemlerini arttırması sonucu 8-9 Ağustos
1964'de Türk Hava Kuvvetleri Erenköy ve Masura'yı bombalayarak sınırlı müdahalede
bulundu. 27-29 Kasım 1964'de AP'nin 2. Büyük Kongresinde Ragıp Gümüşpala'nın ölümü ile
boşalan genel başkanlığa Süleyman Demirel seçildi. 13 Şubat 1965'de bütçe görüşmelerinin
tıkanması nedeniyle İnönü Hükümeti istifa etti, yerine Senato çoğunluğunu sağlayan Suat
Hayri Ürgüplü hükümeti kuruldu. 11 Kasım 1965'de Ürgüplü'nün istifasının ardından Demirel
hükümeti TBMM'den güven oyu aldı. Bu kısa süreçte; Özel Öğretim Kurumları Kanunu,
Devlet Personeli Kanunu, Kat Mülkiyeti Kanunu çıkarıldı ve nüfus planlaması çalışmalarına
başlandı (Ersel vd., 2003, Cilt 3, s. 18, 53, 72, 92, 96, 116, 117, 119, 126, 127).
10 Ekim 1965'de yapılan TBMM 13. yasama dönemi milletvekili genel seçimi sonuçları
Tablo 5'de verilmiştir. Bu seçimde, Süleyman Demirel’in başkanlığındaki AP %52,87 oyla
240 milletvekili, İsmet İnönü’nün başkanlığındaki CHP %28,74 oyla 134 milletvekili, Osman
Bölükbaşı’nın başkanlığındaki MP %6,26 oyla 31 milletvekili, Ekrem Alican’ın
başkanlığındaki YTP %3,72 oyla 19 milletvekili, Mehmet Ali Aybar’ın başkanlığındaki
Türkiye İşçi Partisi (TİP) %2,96 oyla 14 milletvekili ve Alparslan Türkeş’in başkanlığındaki
CMKP %2,24 oyla 11 milletvekili çıkarmıştır.
Tablo 5. 1965 Genel Seçimi Sonuçları
SOL PARTİLER
Atatürkçülük
Sosyal Demokrasi
CHP
2,675,785/28,74
2,675,785/28,74
SAĞ PARTİLER
Sosyalizm
Ekonomik Liberalizm
Muhafazakârlık
Türk Milliyetçiliği
Ülkücülük
Muhafazakârlık
TİP
276,101/2,96
276,101/2,96
AP
4,921,235/52,87
YTP
346,514/3,72
5,267,749/56,59
MP
582,704/6,26
CKMP
208,696/2,24
791,400/8,50
2,951,886 / 31,70
Toplam Seçmen Sayısı: 13,679,753
Toplam Kullanılan Oy : 9,748,678
Toplam Geçerli Oy : 9,307,563
Katılım Oranı: ( % ) 71,26
6,059,149 / 65,09
Bağımsızlar 296,523 (%3,18) oy alarak bir vekil çıkarmıştır. Bu seçimde, geçersiz oy kullanmış
ve sandığa gitmemiş 4.372.190 (%31,96) seçmen bulunmaktadır.
Kaynak: 1965 Genel Seçimi Sonuçları: TBMM resmi sitesi, TESAV sitesi, Vikipedi sitesi.
Tablo 5'den, 1965 genel seçiminde daha önce merkez sol partiye oy veren seçmenlerin bir
kısmının sosyalist partiye, bağımsızlara ve merkez sağ partilere, ayrıca milliyetçi partinin
oylarının önemli bir kısmının da (%5,45) merkez sağ partilere yönlendiği anlaşılmaktadır. Bu
seçimde CHP'nin oylarının bir hayli düştüğü, buna karşın Demirel'in getirdiği rüzgârın
etkisiyle AP'nin bir önceki seçimde YTP'ye ve CKMP'ye yönelen oylarını da geri alarak
19
yeniden yükselişe geçtiği, Bölükbaşı'nın CKMP'den ayrılarak kurduğu MP'nin oylarının
%6,26'ya çıktığı görülmektedir.
18-21 Ekim 1966'da, CHP'nin 18. Kurultayı'nda partinin genel sekreterliğine seçilen Bülent
Ecevit'in oluşturduğu "ortanın solu" hareketi parti içinde bazı düşünsel ayrılıklara neden oldu.
Bunun üzerine Turhan Feyzioğlu ve arkadaşları 30 Nisan'da partiden istifa ettiler. Feyzioğlu,
partiden kopan 48 milletvekili ve senatörle 12 Mayıs 1967'de Güven Partisini (GP) kurdu. 1
Mart 1968'de AP, Meclis çoğunluğuyla daha önce milli bakiye yönteminin uygulandığı seçim
sistemini değiştirdi, yerine barajlı nispi temsil yöntemini getirdi. CHP Genel Sekreteri Bülent
Ecevit, 11 Ağustos 1969'da düzenlediği basın toplantısında dile getirdiği "toprak işleyenin, su
kullananın" sözü geniş kitlelerde büyük heyecan yarattı. CHP'nin 1969 seçim bildirgesinde
toprak ve su ağalığına karşı Türk köylüsünün sömürülmekten ve yoksulluktan kurtarılacağı
beyan edildi (Ersel vd., 2003, Cilt 3, s. 145, 164, 213).
12 Ekim 1969'da yapılan TBMM 14. yasama dönemi milletvekili genel seçimi sonuçları
Tablo 6'da verilmiştir. Bu seçimde, Süleyman Demirel’in başkanlığındaki AP %46,53 oyla
256 milletvekili, İsmet İnönü’nün başkanlığındaki CHP %27,36 oyla 143 milletvekili, Turhan
Feyzioğlu’nun başkanlığındaki GP %6,57 oyla 15 milletvekili, Osman Bölükbaşı’nın
başkanlığındaki MP %3,22 oyla 6 milletvekili, Alparslan Türkeş’in başkanlığındaki Milliyetçi
Hareket Partisi (MHP) %3,02 oyla 1 milletvekili, Hüseyin Balan’ın başkanlığındaki Birlik
Partisi (BP) %2,80 oyla 8 milletvekili, Mehmet Ali Aybar’ın başkanlığındaki TİP %2,68 oyla
2 milletvekili ve Ekrem Alican’ın başkanlığındaki YTP %2,17 oyla 6 milletvekili çıkarmıştır.
Tablo 6'dan, 1969 genel seçiminde GP'ye (%6,57) ve bağımsızlara (%2,44) gelen oyların bir
kısmının bir önceki seçimde oy kullanmayan ve daha önce merkez sol partiye oy veren
seçmenlerden oluştuğu anlaşılmaktadır. Bir önceki seçime göre CHP, AP ve YTP'nin oyları
düşmüştür. Buna karşın, CHP'de 11, 12 ve 13 dönem milletvekilliği yapmış Feyzioğlu'nun
kurduğu merkezde yer alan GP %6,57 oy oranıyla, merkez sol ve sağa yönelen demokrat
oyların bir bölümünü de alarak, 15 milletvekili ile meclise girmeyi başarmıştır.
Tablo 6. 1969 Genel Seçimi Sonuçları
SOL PARTİLER
SAĞ PARTİLER
Atatürkçülük
Sosyal Demokrasi
Sosyalizm
Ekonomik Liberalizm
Muhafazakârlık
Türk Milliyetçiliği
Ülkücülük
Muhafazakârlık
CHP
2,487,006/27,36
BP
254,695/2,80
2,741,701/30,16
TİP
243,631/2,68
243,631/2,68
AP
4,229,712/46,53
YTP
197,929/2,17
GP
597,818/6,57
5,025,459/55,27
MP
292,961/3,22
MHP
275,091/3,02
568,052/6,24
2,985,332 / 32,84
Toplam Seçmen Sayısı: 14,788,552
Toplam Kullanılan Oy : 9,516,035
Toplam Geçerli Oy : 9,086,296
Katılım Oranı: ( % ) 64,34
5,593,511 / 61,51
Bağımsızlar 511,023 (%5,62) oy alarak on üç vekil çıkarmıştır. Bu seçimde, geçersiz oy
kullanmış ve sandığa gitmemiş 5.702.256 (%38,56) seçmen bulunmaktadır.
Kaynak: 1969 Genel Seçimi Sonuçları: TBMM resmi sitesi, TESAV sitesi, Vikipedi sitesi.
İnönü'nün yaşına bağlı olarak yorgunluğunun hissedildiği bu seçimde, CHP'nin yanında
demokrasi vurgusunu öne çıkaran GP'nin, sol ve sosyalist söylemi öne çıkaran TİP'in ve
BP'nin de meclise girdiği görülmektedir. 10 Şubat 1970'de Demirel Hükümetinin Meclise
sunduğu "1970 Mali Yılı Bütçesi"ne muhalefet partili milletvekillerinin yanında 41 AP'li
milletvekilinin de ret oyu vermesiyle hükümet düşmüş ve ardından 2. Demirel hükümeti
20
kurulmuştur. Daha sonra 12 Mart Muhtırasıyla Nihat Erim'in ara rejim hükümeti, Ferit Melen
ve Naim Talu Hükümetleri kuruldu. 14 Mayıs 1972'de yapılan CHP'nin 5. Olağanüstü
Kurultay'ında Ecevit'in genel başkanlığa seçilmesi üzerine İnönü CHP'den istifa etti (Ersel
vd., 2003, Cilt 3, s. 238, 265, 290).
14 Ekim 1973'de yapılan TBMM 15. yasama dönemi milletvekili genel seçimi sonuçları
Tablo 7'de verilmiştir. Bu seçimde, Bülent Ecevit’in başkanlığındaki CHP %33,29 oyla 185
milletvekili, Süleyman Demirel’in başkanlığındaki AP %29,82 oyla 149 milletvekili, Ferruh
Bozbeyli’nin başkanlığındaki Demokratik Parti (DP) %11,89 oyla 45 milletvekili, Necmettin
Erbakan’ın başkanlığındaki Milli Selamet Partisi (MSP) %11,8 oyla 48 milletvekili, Turhan
Feyzioğlu’nun başkanlığındaki Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP) %5,26 oyla 13 milletvekili,
Alparslan Türkeş’in başkanlığındaki MHP %3,37 oyla 3 milletvekili ve Mustafa Timisi’nin
başkanlığındaki Türkiye Birlik Partisi (TBP) %1,13 oyla 1 milletvekili çıkarmıştır.
Tablo 7. 1973 Genel Seçimi Sonuçları
SOL PARTİLER
SAĞ PARTİLER
Atatürkçülük
Sosyal Demokrasi
Ekon. Liberalizm
Muhafazakârlık
Milli Görüş
İslamcılık
Muhafazakârlık
Türk Milliyetçiliği
Ülkücülük
Muhafazakârlık
CHP
3,570,583/33,29
TBP
121,759/1,13
3,692,342 / 34,42-
AP
3,197,897/29,82
DP
1,275,502/11,89
CGP
564,343/5,26
5,037,742/46,97
MSP
1,265,771/11,8
1,265,771/11,8
MHP
362,208/3,37
MP
62,377/0,58
424,545/3,95
3,692,342 / 34,42
Toplam Seçmen Sayısı: 16,798,164
Toplam Kullanılan Oy : 11,223,843
Toplam Geçerli Oy : 10,723,658
Katılım Oranı: ( % ) 66,81
6,728,058 / 62,72
Bağımsızlar 303,218 (%2,82) oy alarak altı vekil çıkarmıştır. Bu seçimde, geçersiz oy kullanmış
ve sandığa gitmemiş 6.074.506 (%36,16) seçmen bulunmaktadır.
Kaynak: 1973 Genel Seçimi Sonuçları: TBMM resmi sitesi, TESAV sitesi, Vikipedi sitesi.
Tablo 7'den, 1969 genel seçiminde GP ve bağımsızlara oy veren seçmenlerin oylarının bir
kısmının bu seçimde merkez sol partilere yönlendiği anlaşılmaktadır. Bu seçimde, Ecevit'in
halkçı yaklaşımı yanında getirdiği gençlik ve dinamizmin de etkisiyle CHP'nin oyları yaklaşık 6
puan yükselmiştir. Diğer taraftan, bu dönemde AP'nin içinden ayrılarak kurulan yeni partilere
rastlanmaktadır. Buna göre, liberal kesimi temsil eden Demirel'in AP'sinin %29,82, eski DP'nin
devamı söylemiyle AP içinden kopan muhafazakâr kesimin kurduğu DP'nin %11,89 ve yine
AP'nin içinden kopan İslamcı kesimin kurduğu MSP'nin %11,80 oranında oy aldığı
görülmektedir.
26 Ocak 1974'de Bülent Ecevit'in başbakanlığında CHP-MSP koalisyon hükümeti kuruldu.
1974'de Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kıbrıs Barış Harekâtının ardından 13 Şubat 1975'de
Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu. Daha sonra Ecevit hükümetinin istifasının ardından,
Demirel "Milliyetçi Cephe Hükümeti" diye anılan AP-MSP-CGP-MHP koalisyon hükümetini
kurdu (Ersel vd., 2003, Cilt 3, s. 342, 364).
5 Haziran 1977'de yapılan TBMM 16. yasama dönemi milletvekili genel seçimi sonuçları
Tablo 8'de verilmiştir. Bu seçimde, Bülent Ecevit’in başkanlığındaki CHP %41,38 oyla 213
milletvekili, Süleyman Demirel’in başkanlığındaki AP %36,87 oyla 189 milletvekili,
Necmettin Erbakan’ın başkanlığındaki MSP %8,56 oyla 24 milletvekili, Alparslan Türkeş’in
başkanlığındaki MHP %6,41 oyla 16 milletvekili, Turhan Feyzioğlu’nun başkanlığındaki
21
CGP %1,87 oyla 3 milletvekili ve Ferruh Bozbeyli’nin başkanlığındaki DP %1,85 oyla 1
milletvekili çıkarmıştır.
Tablo 8. 1977 Genel Seçimi Sonuçları
SOL PARTİLER
SAĞ PARTİLER
Atatürkçülük
Sosyal Demokrasi
Sosyalizm
Ekon. Liberalizm
Muhafazakârlık
Milli Görüş
İslamcılık
Muhafazakârlık
Türk Milliyetçiliği
Ülkücülük
Muhafazakârlık
CHP
6,136,171/41,38
TBP
58,540/0,39
6,194,711/41,77
TİP
20,655/0,13
20,655/0,13
AP
5,468,202/36,87
CGP
277,713/1,87
DP
274,484/1,85
6,020,399/40,59
MSP
1,269,918/8,56
1,269,918/8,56
MHP
951,544/6,41
951,544/6,41
6,215,366 / 41,9
Toplam Seçmen Sayısı: 21,207,303
Toplam Kullanılan Oy : 15,358,210
Toplam Geçerli Oy : 14,827,262
Katılım Oranı: ( % ) 72,41
8,241,861 / 55,56
Bağımsızlar 370,035 (%2,49) oy alarak dört vekil çıkarmıştır. Bu seçimde, geçersiz oy kullanmış
ve sandığa gitmemiş 6.380.041 (%30,01) seçmen bulunmaktadır.
Kaynak: 1977 Genel Seçimi Sonuçları: TBMM resmi sitesi, TESAV sitesi, Vikipedi sitesi.
Tablo 8'den, 1973 genel seçiminde CGP'ye (%3,39), bağımsızlara (%3,96) ve merkez sağ
partilere oy veren seçmenlerin bir kısmının bu seçimde merkez sol partilere yönlendiği
anlaşılmaktadır. Bu seçimde, "ne ezen ne ezilen, hakça bir düzen" diyen Ecevit, halktan
karşılık görerek partisinin oyunu 8 puan birden artırmış ve CHP'nin yeniden %40'ların üzerine
çıkmasını sağlamıştır. Diğer taraftan, AP'den daha önce istifa edip DP'yi kuran Sadettin
Bilgiç, Mutlu Menderes, Nilüfer Gürsoy öncülüğündeki milletvekillerinin 1975 yılında AP'ye
dönmesiyle, muhafazakâr seçmenin DP ve MSP'ye giden oylarının %7'sinin geri döndüğü
anlaşılmaktadır. Bu seçimle birlikte, MSP (%8,56) ve MHP'de (%6,41) kalmaya kararlı bir oy
tabanının tutunmaya başladığı görülmektedir.
1977 genel seçiminde %41,38 oy alan Ecevit'in kurduğu hükümet, Meclis'ten güvenoyu
alamayınca, yerine 21 Temmuz 1977'de Demirel'in başbakanlığında AP-MSP-MHP koalisyon
hükümeti kuruldu. Demirel'in koalisyon hükümetinin ardından, Ecevit'in başbakanlığında
CHP-CGP-DP ve AP'den ayrılan 11 milletvekili ve bağımsızların da desteklediği hükümet
kuruldu. 5 Ocak'ta göreve başlayan Ecevit'in koalisyon hükümeti, ağır ekonomik krizin
aşılabilmesi amacıyla kredi bulmak ve vadesi gelen dış borçların ertelenebilmesi için
olağanüstü çaba sarf etti. IMF, Türkiye'ye 450 milyon dolar kredi vermeyi kabul etti.
Ardından 25 Kasım 1979'da Demirel'in başbakanlığında AP-MSP-MHP azınlık hükümeti
kuruldu (Ersel vd., 2003, Cilt 3, s. 418-420).
Bu süreçte, ordunun yönetime el koyması gibi pek çok anti demokratik olay yaşandı. Milli
Güvenlik Konseyi faaliyetlerini durdurduğu partileri 16 Ekim'de çıkardığı bir yasayla temelli
kapattığını bildirdi. MGK 1 Mayıs Bahar ve 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramlarını
kaldırdı. Üniversitelere sıkı bir düzen getirmek için 4 Kasım'da YÖK kuruldu. Çok tartışılan
1982 Anayasası 7 Kasım'da halkoylamasıyla kabul edildi. MGK yeni kurulan partilerin
kurucu üye listelerini incelemeye aldı ve bunlardan bir bölümünü veto etti. En çok vetoyu
Sosyal Demokrat Parti (SODEP) ve Doğruyol Partisi (DYP) kurucu listeleri gördü; SODEP'in
Genel Başkanı Erdal İnönü dahil 21 kurucu üyesi, DYP’nin de birçok kurucu üyesi 23
Haziran’da MGK tarafından veto edildi. Bu yüzden iki parti de MGK’nın 99 sayılı kararı
uyarınca onaylanmış 30 kurucu üyeyi tamamlayamadıkları için seçimlere katılamadı. Refah
Partisi (RP) ile Muhafazakâr Parti de MGK'nın kurucularını sürekli veto etmesi ve kurucu
sayılarının 30'u aşamaması nedeniyle seçimlere katılamadı. 1983 seçimine MGK’nın onayını
22
alan Halkçı Parti (HP), Anavatan Partisi (ANAP) ve Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP)
katıldı (Ersel vd., 2003, Cilt 4, s. 10, 66-67).
12 Eylül askeri darbesinin ardından 6 Kasım 1983'de yapılan TBMM 17. yasama dönemi
milletvekili genel seçimi sonuçları Tablo 9'da verilmiştir. Bu seçimde, Turgut Özal’ın
başkanlığındaki ANAP %45,14 oyla 211 milletvekili (ANAP Bingöl'de üç milletvekilliğini de
kazanmasına rağmen bir adayı veto edildiği için milletvekili sayısı 212'den 211'e düştü),
Necdet Calp'in başkanlığındaki HP %30,46 oyla 117 milletvekili ve Turgut Sunalp’in
başkanlığındaki MDP %23,26 oyla 71 milletvekili çıkarmıştır.
Tablo 9. 1983 Genel Seçimi Sonuçları
SOL PARTİLER
SAĞ PARTİLER
Atatürkçülük
Sosyal Demokrasi
Ekonomik Liberalizm
Muhafazakârlık
Milliyetçilik
HP
5,285,804/30,46
ANAP
7,833,148/45,14
MDP
4,036,970/23,26
5,285,804 / 30,46
Toplam Seçmen Sayısı: 19,767,366
Toplam Kullanılan Oy : 18,238,362
Toplam Geçerli Oy : 17,351,510
Katılım Oranı: ( % ) 92.26
11,870,118 / 68,4
Bağımsızlar 195,588 (%1,12) oy almıştır. Bu seçimde, geçersiz oy kullanmış ve sandığa
gitmemiş 2.415.856 (%12,22) seçmen bulunmaktadır.
Kaynak: 1983 Genel Seçimi Sonuçları: TBMM resmi sitesi, TESAV sitesi, Vikipedi sitesi.
Tablo 9'dan, 1983 genel seçiminde merkez sol partinin bir önceki seçime göre oyunun
%11,31 oranında azaldığı, buna karşın liberal ve milliyetçi sağ partilerin oylarının ise %14,35
oranında arttığı görülmektedir. Oy oranlarındaki bu farklılıklar, 1977 genel seçiminde kayıtlı
seçmen sayısının 21,207,303 kişiden, 1983 genel seçiminde 19,767,366 kişiye düşmüş
olmasından kaynaklanmış olabilir. Halbuki 1983 genel seçiminde seçmen sayısının 24 milyon
civarında olması gerekirdi (Bakınız Tablo 18). Bu seçimde seçmen kütüğünde olup da sandık
seçmen listesinden düştüğü anlaşılan 5 milyona yakın seçmenin, 17,351,510 geçerli oyun
olduğu bir durumda seçimlere etkisi kaçınılmazdır.
Bu olağanüstü koşullarda yapılan 1983 genel seçiminde, dört eğilimi kucaklayacağını iddia
eden ANAP'ın ve milliyetçi söylemi öne çıkaran MDP'nin kapatılan AP, MSP ve MHP'li
seçmen tabanının seçeneksizlik nedeniyle ağırlıklı olarak oylarını aldığı görülmektedir. Diğer
taraftan, bir önceki seçimde kapatılan CHP'ye oy veren seçmenlerin Halkçı Partiye (%30,46)
yöneldiği ve diğer kısmının da önemli bir bölümünün kütükten düşerek seçim dışı kalmış
olabileceği düşünülmektedir. Daha sonra 26 Eylül 1985’de HP ve SODEP’in birleşmesiyle
oluşan Sosyal Demokrat Halkçı Partinin (SHP) genel başkanlığına kurultay delegelerinin
tamamına yakınının oyunu alan Erdal İnönü seçilmiştir. Hemen ardından Bülent Ecevit'in
genel başkanlığında 14 Kasım 1985’de Demokratik Sol Parti (DSP) kuruldu. Seçimlerde
istediği başarıyı yakalayamayan MDP 4 Mayıs 1986’da kendini feshetti. Kapatılan AP'nin
yerine 23 Haziran 1983'de Doğru Yol Partisi (DYP) kuruldu (Ersel vd., 2003, Cilt 4, s. 68,
134-136).
29 Kasım 1987'de yapılan TBMM 18. yasama dönemi milletvekili genel seçimi sonuçları
Tablo 10'da verilmiştir. Bu seçimde, Turgut Özal’ın başkanlığındaki ANAP %36,31 oyla 292
milletvekili, Erdal İnönü'nün başkanlığındaki SHP %24,74 oyla 99 milletvekili ve Süleyman
Demirel’in başkanlığındaki DYP %19,13 oyla 59 milletvekili çıkarmıştır.
23
Tablo 10. 1987 Genel Seçimi Sonuçları
SOL PARTİLER
SAĞ PARTİLER
Atatürkçülük
Sosyal Demokrasi
Laiklik
Ekonomik Liberalizm
Muhafazakârlık
Milli Görüş
İslamcılık
Muhafazakârlık
Türk Milliyetçiliği
Ülkücülük
Muhafazakârlık
SHP
5,931,000/24,74
DSP
2,044,576/8,52
7,975,576/33,26
ANAP
8,704,335/36,31
DYP
4,587,062/19,13
13,291,397/55,44
RP
1,717,425/7,16
1,717,425/7,16
MÇP
701,538/2,92
IDP (MP)
196,272/0,81
897,810/3,73
7,975,576 / 33,26
Toplam Seçmen Sayısı: 26,424,868
Toplam Kullanılan Oy : 24,651,483
Toplam Geçerli Oy : 23,971,629
Katılım Oranı: ( % ) 93,28
15,906,632 / 66,33
Bağımsızlar 89,421 (%0,37) oy almıştır. Bu seçimde, geçersiz oy kullanmış ve sandığa gitmemiş
2.453.239 (%9,28) seçmen bulunmaktadır.
Kaynak: 1987 Genel Seçimi Sonuçları: TBMM resmi sitesi, TESAV sitesi, Vikipedi sitesi.
Tablo 10'dan, 12 Eylül'de kurulan MDP'nin 1983 genel seçiminde aldığı oyun merkez sağ
partilere ve İslamcı partiye yönlendiği anlaşılmaktadır. Ayrıca 1983 genel seçiminde
listelerden düştüğü belirlenen yaklaşık 5 milyona yakın seçmenin önemli bir kısmının 1987
genel seçiminde sandık seçmen listelerine eklendiği görülmektedir.
Partilerin aldığı oy oranları incelendiğinde, listelere eklenen bu seçmenlerin (%2,8) önemli bir
kısmının merkez sol partilere oy veren seçmenlerden oluştuğu anlaşılmaktadır. Bu seçimde,
ANAP ve DYP'nin oluşturduğu merkez sağ partilerin %55,44 oy oranıyla iyi bir çıkış yaptığı,
diğer muhafazakar sağ partilerden RP'nin %7,16 oy aldığı, Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP)
ve Islahatçı Demokrasi Partisinin (IDP) ise oylarının bir miktar düştüğü, buna karşın SHP
(%24.74) ve DSP'nin (%8,52) oluşturduğu merkez sol partilerin oy toplamlarının ise 12 Eylül
askeri darbesinin ardından yapılan 1983 genel seçimine göre yaklaşık 3 puan arttığı
görülmektedir.
25 Eylül 1988’de yapılan halkoylamasında Turgut Özal’ın yerel seçimlerin bir yıl öne
alınması isteği red edildi. Bunun üzerine muhalefet partileri hükümetin güvenoyu bunalımı
yaşadığını ileri sürdü. 26 Mart 1989’da yapılan yerel seçimde DSP %9,03 oy aldı, SHP ise
%28,7 oy alarak birinci parti oldu. 06 Ekim 1990’da SHP Parti Meclisi Üyesi, eski senatör ve
milletvekili Doç. Dr. Bahriye Üçok öldürüldü. 15 Haziran 1991’de Mesut Yılmaz ANAP
genel başkanlığına seçildi (Ersel vd., 2003, Cilt 4, s. 232, 274).
20 Ekim 1991'de yapılan TBMM 19. yasama dönemi milletvekili genel seçimi sonuçları
Tablo 11'de verilmiştir. Bu seçimde, Süleyman Demirel’in başkanlığındaki DYP %27,03 oyla
178 milletvekili, Mesut Yılmaz’ın başkanlığındaki ANAP %24,01 oyla 115 milletvekili,
Erdal İnönü'nün başkanlığındaki SHP'nin listesinden seçime giren SHP - Demokrasi Partisi
(DEP) ittifakı %20,75 oyla 88 milletvekili, Necmettin Erbakan'ın başkanlığındaki RP'nin
listesinden seçime giren RP - MÇP - IDP ittifakı %16,87 oyla 62 milletvekili ve Bülent
Ecevit'in başkanlığındaki DSP %10,74 oyla 7 milletvekili çıkarmıştır.
Tablo 11'den, 1991 genel seçiminde daha önce merkez sol partilere oy veren seçmenlerin bir
kısmının Sosyalist Parti'ye (SP) yönlendiği anlaşılmaktadır. Bu seçimde, RP ve ittifak yaptığı
partilerin önceki seçim dönemleri oy ortalamalarına bakıldığında RP'nin %9,17 ve MÇP, MP
ve IDP'nin ise %6,5 oy potansiyeline sahip olduğu görülmektedir.
24
Tablo 11. 1991 Genel Seçimi Sonuçları
SOL PARTİLER
Atatürkçülük
Sosyal Demokrasi
Laiklik
SHP - DEP
5,066,571/20,75
DSP
2,624,301/10,74
7,690872/31,49
SAĞ PARTİLER
Sosyalizm
Ekonomik Liberalizm
Muhafazakârlık
Milli Görüş, İslamcılık
Türk Milliyetçiliği
Muhafazakârlık
SP
108,369/0,44
108,369/0,44
DYP
6,600,726/27,03
ANAP
5,862,623/24,01
12,463,349/51,04
RP - MÇP - IDP
4,121,355/16,87
4,121,355/16,87
7,779,241/31,93
Toplam Seçmen Sayısı: 30,025,531
Toplam Kullanılan Oy : 25,203,497
Toplam Geçerli Oy : 24,416,666
Katılım Oranı: ( % ) 83,94
16,584,704 / 67,91
Bağımsızlar 32,721 (%0,24) oy almıştır. Bu seçimde, geçersiz oy kullanmış ve sandığa gitmemiş
5.608.865 (%18,61) seçmen bulunmaktadır.
Kaynak: 1991 Genel Seçimi Sonuçları: TBMM resmi sitesi, TESAV sitesi, Vikipedi sitesi.
12 Eylül 1980’de kapatılan CHP, 9 Eylül 1992’de yapılan 25. Kurultayı'nda yeniden aktif
siyaset yaşamına dönme kararı aldı ve CHP genel başkanlığına Deniz Baykal getirildi. 31
Mart 1992’de Halkın Emek Partisi (HEP) kökenli 14 milletvekili SHP’den istifa etti. 11 Eylül
1993’de SHP’nin genel başkanlığına yeniden aday olmayan Erdal İnönü’nün yerine Murat
Karayalçın genel başkan seçildi. 27 Mart 1994 yerel seçiminde RP %19,1 oy aldı, Ankara ve
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlıklarını kazandı. 05 Nisan 1994’de Çiller hükümeti
döneminde alınan bir dizi ekonomik kararla Türkiye'de yakın tarihinin en büyük mali krizi
yaşandı. 18 Şubat 1995’de CHP ile SHP birleşti ve genel başkanlığına Deniz Baykal getirildi
(Ersel vd., 2003, Cilt 4, s. 356, 426, 437).
24 Aralık 1995'de yapılan TBMM 20. yasama dönemi milletvekili genel seçimi sonuçları
Tablo 12'de verilmiştir. Bu seçimde, Necmettin Erbakan'ın başkanlığındaki RP %21,38 oyla
158 milletvekili, Mesut Yılmaz’ın başkanlığındaki ANAP'ın listesinden seçime giren ANAP Büyük Birlik Partisi (BBP) ittifakı %19,65 oyla 132 milletvekili, Tansu Çiller’in
başkanlığındaki DYP %19,18 oyla 135 milletvekili, Bülent Ecevit'in başkanlığındaki DSP
%14,64 oyla 76 milletvekili ve Deniz Baykal'ın başkanlığındaki CHP %10,71 oyla 49
milletvekili çıkarmıştır. Ayrıca bu seçimde, Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) listesinden
seçime giren HADEP - Türkiye Komünist Partisi (TKP) - Birleşik Sosyalist Parti (BSP)
ittifakı %4,17, Yeni Demokrasi Hareketi (YDH) %0,48, Yeniden Doğuş Partisi (YDH) %0,34
ve Yeni Parti ise %0,13 oy almışlardır.
Tablo 12. 1995 Genel Seçimi Sonuçları
SOL PARTİLER
Atatürkçülük
Sosyal Demokrasi
Atatürkçülük
Sosyalizm
DSP
4,118,025/14,64
CHP
3,011,076/10,71
-
7,129,101/25,35
SAĞ PARTİLER
Kürt Milliyetçiliği
Ekon. Liberalizm
Muhafazakârlık
İP
61,428/0,22
-
HADEP-SİP-BSP
61,428/0,22
1,171,623/4,17
ANAP - BBP
5,527,288/19,65
DYP
5,396,000/19,18
YDH
133,889/0,48
YDP
95,484/0,34
YP
36,853/0,13
11,189,514/39,78
1,171,623/4,17
-
8,362,152 / 29,74
Toplam Seçmen Sayısı: 34,243,595
Toplam Kullanılan Oy : 29,189,146
Toplam Geçerli Oy : 28,126,993
Katılım Oranı: ( % ) 85,23
Milli Görüş
İslamcılık
Muhafazakârlık
Türk Milliyetçiliği
Ülkücülük
Muhafazakârlık
RP
6,012,450/21,38
-
MHP
2,301,343/8,18
MP
127,630/0,45
-
6,012,450/21,38
2,428,973/8,63
19,630,937 / 69,79
Bağımsızlar 133,895 (%0,47) oy almıştır. Bu seçimde, geçersiz oy kullanmış ve sandığa
gitmemiş 6.116.602 (%17,86) seçmen bulunmaktadır.
Kaynak: 1995 Genel Seçimi Sonuçları: TBMM resmi sitesi, TESAV sitesi, Vikipedi sitesi.
25
Tablo 12'den, 1995 genel seçiminde daha önce merkez sol partilere oy veren seçmenlerin bir
kısmının sosyalist partiye ve etnik milliyetçi sol partinin içinde yer aldığı ittifaka yönlendiği
anlaşılmaktadır. Bu seçimde de, daha önce 1950-1977 genel seçimlerinde merkez sol partilere
oy veren ortalama %36,68 oranındaki seçmenlerin oylarının merkez sol partilere yansımadığı
görülmektedir. Bir önceki seçime göre, merkez sağ partilerin %11,26'lık, merkez sol partilerin
ise %6,14'lük oy kaybına uğradığı, RP'nin ise büyük bir atakla %9,17'lik oy ortalamasını
21,38'e çıkardığı görülmektedir. Bu sonuç, sağ partilerin içindeki İslamcı kesimin bu
seçimlerde, daha önce çıkan ekonomik krizler, yolsuzluk iddiaları gibi çeşitli kaygılarla "adil
düzen" diyen milli görüşe yönlendiğini göstermektedir.
Mesut Yılmaz’ın başbakanlığında kurulan Anayol Hükümeti 12 Şubat 1996’da güvenoyu
aldı, fakat ömrü uzun sürmedi, ardından Necmettin Erbakan’ın başbakanlığında Refahyol
hükümeti kuruldu. Daha sonra, 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulunun (MGK) yaptığı
8,5 saat süren toplantıda laik devlet ilkesine aykırı hareketlerin arttığına vurgu yapılarak, bir
dizi önlem önerildi. Ardından Erbakan’ın istifasıyla düşen Refahyol hükümeti yerine, Mesut
Yılmaz'ın ANAP, DSP ve Demokrat Türkiye Partisinden (DTP) oluşan ANASOL-D
koalisyon hükümeti kuruldu. 06 Temmuz 1997’de Türkeş’in ölümünün ardından MHP genel
başkanlığına Devlet Bahçeli getirildi. Anayasa Mahkemesi 16 Ocak 1998'de Refah partisinin
kapatılmasına karar verdi. Kapatılan RP'nin yerine Fazilet Partisi (FP) kuruldu. 16 Şubat
1999'da Başbakan Ecevit, PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan'ın yakalanarak, Türkiye'ye
getirildiğini açıkladı (Ersel vd., 2003, Cilt 4, s. 498-499, 542, 547, 579, 616).
18 Nisan 1999'da yapılan TBMM 21. yasama dönemi milletvekili genel seçimi sonuçları
Tablo 13'de verilmiştir. Bu seçimde, Bülent Ecevit'in başkanlığındaki DSP %22,18 oyla 136
milletvekili, Devlet Bahçeli'nin başkanlığındaki MHP %17,97 oyla 129 milletvekili, Recai
Kutan'ın başkanlığındaki FP %15,40 oyla 111 milletvekili, Mesut Yılmaz’ın başkanlığındaki
ANAP %13,22 oyla 86 milletvekili ve Tansu Çiller’in başkanlığındaki DYP %12,01 oyla 85
milletvekili çıkarmıştır. Ayrıca bu seçimde, Halkın Demokrasi Partisi (HDP) % 4,75, BBP
%1,45, Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) %0,79, DTP %0,57, Liberal Demokrat Parti
(LDP) %0,40, DP %0,29, Barış Partisi (BP) %0,25, MP %0,25, İşçi Partisi (İP) %0,18,
Emeğin Partisi %0,16, YDP %0,14, Değişen Türkiye Partisi (DTP) 0,12, SİP %0,12 ve
Demokrasi ve Barış Partisi (DBP) %0,07 oy almışlardır.
Tablo 13. 1999 Genel Seçimi Sonuçları
SOL PARTİLER
Atatürkçülük
Sosyal Demokrasi
Atatürkçülük
Sosyalizm
Komünizm
DSP
6,919,670/22,18
CHP
2,716,094/8,70
BP
78,922/0,25
DEĞİŞEN TP
37,175/0,12
9,751,861/31,25
ÖDP
248,553/0,79
İP
57,607/0,18
EP
51,756/0,16
SİP
37,680/0,12
DBP
24,620/0,07
420,216/1,32
SAĞ PARTİLER
Kürt Milliyetçiliği
Ekonomik Liberalizm
Muhafazakârlık
Demokrasi
Milli Görüş
İslamcılık
Muhafazakârlık
Türk Milliyetçiliği
Ülkücülük
Muhafazakârlık
HDP
1,482,196/4,75
1,482,196/4,75
ANAP
4,122,929/13,22
DYP
3,745,417/12,01
DTP
179,871/0,57
LDP
127,174/0,40
DP
92,093/0,29
YDP
44,787/0.14
8,311,577/26,63
FP
4,805,381/15,40
4,805,381/15,4
MHP
5,606,583/17,97
BBP
456,353/1,45
MP
79,370/0,25
6,142,306/19,67
11,654,273 / 37,32
Toplam Seçmen Sayısı: 37,561,314
Toplam Kullanılan Oy : 32,722,167
Toplam Geçerli Oy : 31,184,496
Katılım Oranı: ( % ) 87,11
19,259,264 / 61,7
Bağımsızlar 270,265 (%0,86) oy alarak 3 milletvekili çıkarmışlardır. Bu seçimde, geçersiz oy
kullanmış ve sandığa gitmemiş 6.376.818 (%16,98) seçmen bulunmaktadır.
Kaynak: 1999 Genel Seçimi Sonuçları: TBMM resmi sitesi, TESAV sitesi, Vikipedi sitesi.
26
Tablo 13'den, 1999 genel seçiminde merkez sol partilere oy veren seçmenlerin oylarının bir
kısmının bir önceki seçimde sağ partilere oy veren seçmenlerden oluştuğu ve ayrıca sosyalist
partilerin %1,32 ve etnik milliyetçi sol partinin de %4,75 oy aldığı, ayrıca daha önce (19501977) merkez sol partilere oy vermiş seçmenlerin önemli bir kısmının tekrar sol partilere
döndüğü anlaşılmaktadır. Bu seçim öncesinde, liberal sağ partilerin ekonomik ve siyasi
alanda ve 28 Şubat sürecinin de etkisiyle çok yıpranması ve Çiller'in dışarıdan desteğiyle 11
Ocak 1999'da kurulan Ecevit'in azınlık hükümeti döneminde Öcalan'ın yakalanarak
Türkiye'ye getirilmesi gibi olağanüstü gelişmeler yaşandı.
Tüm bu gelişmeler ışığında girilen seçimde rüzgârı ve bazı kitlesel yapıları arkasına alan
Ecevit, daha önce merkez sağa yönelen demokrat oylarının da bir kısmını alarak 1999 genel
seçiminde birinci parti olmayı başardı. Ayrıca, bu seçimde merkez sağa oy veren seçmenlerin
önemli bir kısmının da MHP ve RP'ye yöneldiği görülmektedir.
1999 genel seçiminde, CHP %8,7 oy alarak barajı aşamayıp Meclis dışında kaldı. Anayasa
Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer, TBMM Genel Kurulu'nda 05 Mayıs 2000'de
yapılan oylamada Türkiye Cumhuriyetinin 10. Cumhurbaşkanlığına seçildi. 30 Eylül 2000'de
yapılan 11. Olağanüstü Kurultay'da CHP'nin genel başkanlığa 1 yıl önce istifa ederek ayrılan
Deniz Baykal yeniden getirildi. 14 Ağustos 2001'de kurucuları arasında Recep Tayyip
Erdoğan, Abdullah Gül, İdris Naim Şahin, Binali Yıldırım, Bülent Arınç gibi önde gelen
isimler yanında, MSP - RP - FP, ANAP (Turgut Özal'a yakın isimler) ve AP - DYP kökenli
isimlerinde yer aldığı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) kuruldu.
02 Kasım 2002'de yapılan TBMM 22. yasama dönemi milletvekili genel seçimi sonuçları
Tablo 14'de verilmiştir. Bu seçimde, Recep Tayyip Erdoğan'ın başkanlığındaki AKP %34,28
oyla 363 milletvekili ve Deniz Baykal'ın başkanlığındaki CHP %19,38 oyla 178 milletvekili
çıkarmıştır. Ayrıca bu seçimde, DYP - DTP - Aydınlık Türkiye Partisi (ATP) ittifakı %9,54,
Genç Parti (GP) %7,24, Demokratik Halk Partisi (DHP) %6.21, ANAP %5,13, Saadet Partisi
(SP) %2,49, DSP %1,21, YTP %1,15, BBP %1,02, YP %0,93, İP %0,50, Bağımsız Türkiye
Partisi (BTP) %0,47, ÖDP %0,33, LDP %0,28, MP %0,21, TKP %0,18 oy almışlardır.
Tablo 14. 2002 Genel Seçimi Sonuçları
SOL PARTİLER
SAĞ PARTİLER
Atatürkçülük
Sosyal Demokrasi
Atatürkçülük
Sosyalizm
Komünizm
Kürt Milliyetçiliği
CHP
6,113,352/19,38
DSP
384,009/1,21
YTP
363,869/1,15
6,861,230/21,74
İP
159,843/0,50
ÖDP
106,023/0,33
TKP
59,180/0,18
325,046/1,01
DHP
1,960,660/6,21
1,960,660/6,21
Milli Görüş
İslamcılık
Muhafazakârlık
Türk Milliyetçiliği
Ülkücülük
Muhafazakârlık
AKP
10,808,229/34,28
SP
785,489/2,49
785,489/2,49
MHP
2,635,787/8,35
BBP
322,093/1,02
BTP
150,482/0,47
MP
68,271/0,21
3,176,633/10,05
DYP - DTP - ATP
3,008,942/9,54
GP
2,285,598/7,24
ANAP
1,618,465/5,13
YP
294,909/0,93
LDP
89,331/0,28
18,105,474/57,40
9,146,936 / 28,96
Toplam Seçmen Sayısı: 41,407,027
Toplam Kullanılan Oy : 32,768,161
Toplam Geçerli Oy : 31,528,783
Katılım Oranı: ( % ) 79,13
Ekon. Liberalizm
İslami Demokrasi
Muhafazakârlık
22,067,596 / 69,94
Bağımsızlar 314,251 (%0,99) oy alarak dört vekil çıkarmıştır. Bu seçimde, geçersiz oy kullanmış
ve sandığa gitmemiş 9.878.244 (%23,86) seçmen bulunmaktadır.
Kaynak: 2002 Genel Seçimi Sonuçları: TBMM resmi sitesi, TESAV sitesi, Vikipedi sitesi.
27
Tablo 14'den, 1999 genel seçiminde merkez sol partilere oy veren seçmenlerin bir kısmının bu
seçimde sosyalist sol partilere, etnik milliyetçi sol partiye ve GP'ye yönlendiği
anlaşılmaktadır. Bu seçim öncesinde, yaşlılık ve hastalıkla ciddi form düşüklüğü yaşayan
Ecevit'in koalisyon hükümeti; 1999 depremi, 2001 yılı ekonomik krizi, DSP'nin parçalanması
gibi çok ciddi sorunlarla karşılaştı.
FP kapatıldıktan sonra içinden çıkan SP ve AKP, işadamı Cem Uzan'ın kurduğu GP, DSP
içinden kopan İsmail Cem'in kurduğu YTP, bu puslu havanın üzerine gelmiştir. Bu olağanüstü
dönemde, MHP Genel Başkanı Bahçeli'nin erken seçim açıklamasının ardından, merkez sağ
ve merkez sol partilerin adeta çöktüğü bir sürece girilmiştir. Milli görüşün içinden gelen
AKP, konjonktürün getirdiği olanaklarla ve daha önce merkezde yer almış adaylarla ve
söylemlerle %34,28 oy almıştır. Diğer taraftan üç eğilimden %7,24 oy alan GP'nin, DYP
(%9,54) ve MHP'nin (%8,35) %10 seçim barajının altında kalmasında önemli oranda etkisinin
olduğu ileri sürülmüştür.
2002 Seçiminden sonra, Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığının Siirt seçimini iptal etmesinin
ardından 9 Mart 2003'de yenilenen ve yalnızca 4 partinin katıldığı yenilenen Siirt seçiminde,
AKP 3 milletvekilliğini de kazandı. Böylece Recep Tayyip Erdoğan'da Siirt seçimi vesilesiyle
TBMM'ne girmiş oldu.
Bu dönemde, özellikle yaşlılığına ve hastalığına bağlı olarak çok yıpranan efsane lider
Ecevit'in oy oranının %1,21'e düşmesi çok konuşuldu. Ayrıca, 27 Nisan 2007 tarihinde gece
saat 23.20'de Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın kamuoyunda e-muhtıra diye
adlandırılan laiklikle ilgili yaptığı açıklamasının, 2007 genel seçim sonucuna etkileri ve
seçimde yapıldığı ileri sürülen seçim hilelerinin de çok konuşulduğu olağanüstü bir süreç
yaşanmıştır.
22 Temmuz 2007'de yapılan TBMM 23. yasama dönemi milletvekili genel seçimi sonuçları
Tablo 15'de verilmiştir. Bu seçimde, Recep Tayyip Erdoğan'ın başkanlığındaki AKP %46,58
oyla 341 milletvekili, Deniz Baykal'ın başkanlığındaki CHP'nin listesinden seçime giren CHP
- DSP ittifakı %20,87 oyla 112 milletvekili, Devlet Bahçeli'nin başkanlığındaki MHP %14,27
oyla 71 milletvekili, Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un eş başkanlığındaki Demokratik Toplum
Partisi (DTP) ise kendilerine katılan 20 bağımsız milletvekili çıkarmıştır.
Tablo 15. 2007 Genel Seçimi Sonuçları
SOL PARTİLER
Atatürkçülük
Sosyal Demokrasi
Atatürkçülük
Sosyalizm
Komünizm
CHP
7,317,808/20,87
HYP
179,010/0,51
7,496,818/21,38
İP
128,148/0,36
TKP
79,258/0,22
ÖDP
52,055/0,14
EP
26,292/0,07
285,753/0,79
SAĞ PARTİLER
Kürt Milliyetçiliği
Ekon. Liberalizm
İslami Demokrasi
Muhafazakârlık
Milli Görüş
İslamcılık
Muhafazakârlık
Türk Milliyetçiliği
Ülkücülük
Muhafazakârlık
DTP
1,678,032/4,78
1,678,032/4,78
AKP
16,327,291/46,58
DP
1,898,873/5,41
GP
1,064,871/3,03
LDP
35,364/0,10
19,326,399/55,63
SP
820,289/2,34
820,289/2,34
MHP
5,001,869/14,27
ATP
100,982/0,28
BTP
182,095/0,51
5,284,946/15,06
9,460,603 /26,95
Toplam Seçmen Sayısı: 42,799,303
Toplam Kullanılan Oy : 36,056,293
Toplam Geçerli Oy : 35,049,691
Katılım Oranı: ( % ) 84,24
25,431,634 / 72,52
Bağımsızlar 1,835,486 (%5,23) oy alarak 26 vekil çıkarmıştır. 22 bağımsız vekil DTP'ye
geçmiştir. Mesut Yılmaz, Seyit Eyüboğlu, Muhsin Yazıcıoğlu ve Kamer Genç bağımsız
seçilmişlerdir (157,454-%0,45). Bu seçimde, geçersiz oy kullanmış ve sandığa gitmemiş
7.749.612 (%18,11) seçmen bulunmaktadır.
Kaynak: 2007 Genel Seçimi Sonuçları: TUİK resmi sitesi, TESAV sitesi, Vikipedi sitesi.
28
Tablo 15'e göre, 2007 genel seçiminde merkez sol parti aldığı oy oranıyla, 1946'dan buyana
en düşük seviyeye inmiştir. Daha önce merkez sol partiye oy veren seçmenlerin bir kısmının
sosyalist sol partilere, etnik milliyetçi sol partiye ve GP'ye yönlendiği düşünüldüğünde,
yaklaşık %6 civarında oyun merkez sol partilere yansımadığı görülmektedir. Bu seçimde,
içinde geçersiz oylarında bulunduğu 7.749.612 seçmenin iradesinin sandığa yansımadığı,
ayrıca 2009 yerel seçim öncesinde açıklanan seçmen sayılarıyla bu seçimde 6.107.208
seçmenin listelerden düştüğü ortaya çıkmıştır.
Sonuç itibariyle, merkez sol partinin oylarının adeta dip yapmasında, bu 14 milyona yakın
seçmenin iradesinin 2007 genel seçiminde sandığa yansımamasının etkisi kaçınılmazdır. Bu
koşullarda yapılan seçimde, merkez sol partinin oyu %20,87'ye gerilemiş, merkez sağ
partilerin %53,11'e ve milliyetçi sağ partilerin oyları ise %14,55'e yükselmiştir. Liberal
İslamcı parti AKP, milli görüşün yanında merkez sağdan da büyük miktarda oy alarak
oylarını %46'ya yükseltmiştir. 10 Mayıs 2010 tarihinde
Deniz Baykal'ın istifasıyla boşalan CHP'nin genel başkanlığına, 22 Mayıs 2010 tarihinde
yapılan 33. Olağan CHP Kurultayı'na tek aday olarak giren Kemal Kılıçdaroğlu, delegelerin
tamamına yakınının oyunu alarak seçilmiştir.
12 Haziran 2011’de yapılan TBMM 24. yasama dönemi milletvekili genel seçimi sonuçları
Tablo 16'da verilmiştir. Bu seçimde, Recep Tayyip Erdoğan'ın başkanlığındaki AKP %49,83
oyla 327 milletvekili, Kemal Kılıçdaroğlu'nun başkanlığındaki CHP %25,98 oyla 135
milletvekili, Devlet Bahçeli'nin başkanlığındaki MHP %13,01 oyla 53 milletvekili, Selahattin
Demirtaş ve Gültan Kışanak’ın eş başkanlığındaki Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) 36
bağımsız milletvekili çıkarmıştır.
Tablo 16. 2011 Genel Seçimi Sonuçları
SOL PARTİLER
Atatürkçülük
Sosyal Demokrasi
Sosyal Liberalizm
CHP
11,155,972/25,98
DSP
108,089/0,25
11,264,061/26,23
Sosyalizm
Komünizm
TKP
64,006/0,15
EP
32,128/0,07
96,134/0,22
13,390,197 / 31,91
Toplam Seçmen Sayısı: 50.237.343
Toplam Kullanılan Oy : 43.914.948
Toplam Geçerli Oy : 42.941.763
Katılım Oranı: ( % ) 83,16
SAĞ PARTİLER
Kürt Milliyetçiliği
Ekon. Liberalizm
Muhafazakârlık
İslami Demokrasi
Milli Görüş
İslamcılık
Muhafazakârlık
Türk Milliyetçiliği
Ülkücülük
Muhafazakârlık
BDP
2,344,464/5,46
2,344,464/5,46
AKP
21,399,082/49,83
DP
279,480/0,65
DYP
64,607/0,15
LDP
15,222/0,04
21,758,391/50,67
SP
543,454/1,27
HAS P
329,723/0,77
873,177/2,04
28,700,935 / 66,84
MHP
5,585,513/13,01
BBP
323,251/0,75
HEPAR
124,415/0,29
MMP
36,188/0,08
6,069,367/14,13
Bağımsızlar 2,819,917 (%6,57) oy alarak otuz altı vekil çıkarmıştır. BDP bağımsız adayları
yaklaşık 2,344,464 oy almıştır. Bu seçimde, geçersiz oy kullanmış ve sandığa gitmemiş
7.295.580 seçmen bulunmaktadır.
Kaynak: 2011 Genel Seçimi Sonuçları: YSK resmi sitesi, Resmi Gazete sitesi, TUİK resmi sitesi, Vikipedi sitesi.
Tablo 16'dan, merkez sol partilere gelen oyların bir kısmının sosyalist sol partilerden, GP'den
ve merkez sağ partilere oy veren seçmenlerden geldiği ve diğer kısmının ise ağırlıklı olarak
bir önceki seçimde listelerden düştüğü için oy kullanmayan ve daha önce merkez sol partiye
oy veren seçmenlerden oluştuğu anlaşılmaktadır. Sonuçta, CHP'nin 2011 genel seçiminde,
2007 genel seçimine oranla oylarını 5 puanın üzerinde arttığı görülmektedir.
29
Bu seçimde, içinde geçersiz oylarında bulunduğu 7.295.580 seçmenin iradesinin sandığa
yansımadığı, ayrıca yapılan araştırmalarda 2013 sandık seçmen listesinde açıklanan seçmen
sayılarıyla bu seçimde 3.991.163 seçmenin listelerden düştüğü ortaya çıkmıştır. Sonuç
itibariyle, 11 milyonun üzerinde seçmenin iradesinin 2011 genel seçim sonuçlarına
yansımadığı görülmektedir.
SONUÇ
Yukarıda ele alınan 1950-2011 yılları arasında yapılan genel seçim sonuçlarının ideolojilere
göre gruplandırılan partilere dağılımı Tablo 17’de verilmiştir.
1950
1954
1957
1961
1965
1969
1973
1977
1983
1987
1991
1995
1999
2002
2007
2011
Ort.
Atatürkçülük
Sos. Demokrasi
Laiklik
Sos. Liberalizm
Sosyalizm
Komünizm
Kürt
Milliyetçiliği
39,45
35,35
41,09
36,72
28,74
30,16
34,42
41,77
30,46
33,26
31,49
25,35
31,25
21,74
21,38
26,23
31,75
2,96
2,68
0,13
0,44
0,22
1,32
1,01
0,79
0,22
1,09
4,17
4,75
6,21
4,78
5,46
5,07
SAĞ PARTİLER
Sol Partiler Eko.Liberalizm
İslami Demokr.
Toplamı Muhafazakârlık
39,45
35,35
41,09
36,72
31,7
32,84
34,42
41,9
30,46
33,26
31,93
29,74
37,32
28,96
26,95
31,91
34
52,67
57,61
51,07
48,5
56,59
55,27
46,97
40,59
45,14
55,44
51,04
39,78
26,63
57,4
55,63
50,67
49,43
Milli Görüş
İslamcılık
Milliyetçilik
Ülkücülük
Muhafazakâr. Muhafazakâr.
11,8
8,56
7,16
16,87
21,38
15,4
2,49
2,34
2,04
9,78
3,11
5,48
7,13
13,95
8,5
6,24
3,95
6,41
23,26
3,73
8,63
19,67
10,05
15,06
14,13
9,95
Sağ Partiler
Toplamı
55,78
63,09
58,83
62,45
65,09
61,51
62,72
55,56
68,4
66,33
67,91
69,79
61,7
69,94
72,52
66,84
64,25
4,76
1,53
0,05
0,80
3,18
5,62
2,82
2,49
1,12
0,37
0,24
0,47
0,86
0,99
0,45
1,11
1,68
Sandığa
Gitmeyenler ve
Geçersiz Oylar
SOL PARTİLER
Bağımsızlar
Genel Seçim
Yılları
Tablo 17. 1950-2011 Genel Seçim Sonuçlarına Göre Kitlesel Yapıların Oy Potansiyelleri (%)
9,60
12,87
24,38
21,56
31,96
38,56
36,16
30,01
12,22
9,28
18,68
17,86
16,98
23,86
18,11
14,52
21,04
Kaynak: 1950-2011 Genel Seçimleri Sonuçları: TBMM, YSK ve TUİK resmi sitelerindeki verilerden üretilmiştir.
Tablo 17'ye göre, merkez sağ partilerin ortalama %49,43, merkez sol partilerin %31,75,
girilen seçim yılı ortalamaları itibariyle İslamcı partilerin %9,78, milliyetçi-ülkücü partilerin
%9,95, etnik milliyetçi partilerin %5,07 ve sosyalist sol partilerin ise %1,09 oy potansiyeline
sahip oldukları görülmektedir. Bu sonuçlara genel olarak bakıldığında, merkez solda yer alan
partilerin oylarının 1957 (%41,09) ve 1977 (%41,77) yıllarında %40'ın üzerine çıktığı (Grafik
1), buna karşın merkez sağda yer alan partilerin oylarının 1995 (%39,78) ve 1999 (%26,63)
yıllarında %40'ın altına düştüğü görülmektedir (Grafik 2).
30
25
21,38
21,74
25,35
26,23
31,25
31,49
30,46
33,26
41,77
34,42
30,16
1954
30
28,74
1950
36,72
35,35
20
5,46
4,78
0,22
1995
0,79
1991
1,01
0,22
1969
0,44
2,68
1965
0,13
2,96
5
4,17
10
6,21
15
1,32
4,75
Yüzdelik Değerler
35
39,45
40
41,09
45
2002
2007
2011
0
1957
1961
1973
Atatürkçülük / Sosyal Demokrasi
1977
1983
1987
Sosyalizm / Komünizm
1999
Kürt Milliyetçiliği
50,67
55,63
39,78
51,04
55,44
40,59
45,14
46,97
55,27
56,59
48,5
51,7
57,61
2,34
2,04
14,13
15,06
2,49
10,05
26,63
15,4
19,67
8,63
7,16
3,73
8,56
6,41
11,8
3,95
6,24
8,5
7,13
5,48
3,11
20
10
16,87
30
21,38
23,26
40
13,95
Yüzdelik Değerler
50
52,67
60
57,4
Grafik 1. 1950-2011 Genel Seçim Sonuçlarına Göre Sol Partilerin Aldığı Oylar (%)
2002
2007
2011
0
1950
1954
1957
1961
1965
Ekonomik Liberalizm
1969
1973
1977
1983
Milli Görüş / İslamcılık
1987
1991
1995
1999
Milliyetçilik / Ülkücülük
Grafik 2. 1950-2011 Genel Seçim Sonuçlarına Göre Sağ Partilerin Aldığı Oylar (%)
Grafik 1 ve 2'ye göre, merkez sol partilerin oylarının dramatik bir şekilde düşerek 2002
(%21,74) ve 2007 (%21,38) yıllarında %20'ler ve 1995 (%25,35) ve 2011 (%26,23) yıllarında
ise %25'ler civarında kalması şaşırtıcıdır. Öte yandan merkez sol partilerin 2002 ve 2007
genel seçimlerinde alacağı oyların bir kısmının ağırlıklı olarak soldan oy aldığı düşünülen
etnik milliyetçi partilere, bir kısmının da GP'ye gittiği ileri sürülmektedir. Sonuçta, merkez
sağ partilerin %57,61, merkez sol partilerin %41,09, İslamcı partilerin %21,38, milliyetçiülkücü partilerin %19,67 ve etnik milliyetçi partilerin ise en fazla %6,21 oranında oy
alabildikleri görülmektedir.
Bu sonuçların ışığında, partilerin beklentilerin altında aldığı oy oranları ile 1950'den 2011
yılına kadar yapılan 16 genel seçim öncesinde sandık seçmen listelerine eklenen yeni seçmen
artış sayıları arasında bir bağ olup olmadığına bakılmış olup, her seçim öncesinde listelere
eklenen yeni seçmen sayıları baz alınarak yıl bazında seçmen artış oranları hesaplanmış ve
sonuçlar Tablo 18'de ve karşılaştırılan seçmen sayıları ise Grafik 3'de verilmiştir.
31
Tablo 18. 1950-2011 Genel Seçimi Seçmen Sayılarının Artış Oranları
Genel Seçim
Yılları
1950
1954
1957
1961
1965
1969
1973
1977
1983
1987
1991
1995
1999
2002
2007
2011
Seçmen Sayısı
Toplamı
8,905,743
10,262,063
12,078,623
12,925,395
13,679,753
14,788,552
16,798,164
21,207,303
19,767,366
26,424,868
30,025,531
34,243,595
37,561,314
41,407,027
42,799,303
50,237,343
Yeni Seçmen
Sayısı
1,356,320
1,816,560
846,772
754,358
1,108,799
2,009,612
4,409,139
-1,439,937
6,657,502
3,600,663
4,218,064
3,317,719
3,845,713
1,392,276
7,438,040
Seçmen Artış Oranı
(%)
15,22 / 4: 3,81
17,70 / 3: 5,90
7,01 / 4: 1,75
5,84 / 4: 1,46
8,11 / 4: 2,03
13,59 / 4: 3,40
26,25 / 4: 6,56
-6,79 / 6: -1,13
33,68 / 4: 8,42
13,63 / 4: 3,41
14,05 / 4: 3,51
9,69 / 4: 2,42
10,24 / 3: 3,41
3,36 / 5: 0,67
17,38 / 4: 4,34
Değerlendirme
Seçmen sayısı %0,54 artmış.
Seçmen sayısı %2,63 artmış.
Seçmen sayısı %1,52 azalmış.
Seçmen sayısı %1,81 azalmış.
Seçmen sayısı %1,24 azalmış.
Seçmen sayısı %0,13 artmış.
Seçmen sayısı %3,29 artmış.
Seçmen sayısı %4,40 azalmış.
Seçmen sayısı %5,15 artmış.
Seçmen sayısı %0,14 artmış.
Seçmen sayısı %0,24 artmış.
Seçmen sayısı %0,85 azalmış.
Seçmen sayısı %0,14 artmış.
Seçmen sayısı %2,60 azalmış.
Seçmen sayısı %1,07 artmış.
Kaynak: 1950-2011 Genel Seçimleri Sonuçları: TBMM, YSK ve TUİK resmi sitelerindeki verilerden üretilmiştir.
Tablo 18'de verilen sonuçlara bakıldığında, seçim yılları bazında sağlıklı bir azalışın / artışın
olmadığı açıkça görülmektedir. Özellikle 1961, 1965, 1983 ve 2007 yıllarında seçmen
sayılarında büyük oranda azalışların, 1957, 1977 ve 1987 yıllarında ise önemli oranda
artışların olduğu göze çarpmaktadır. Bu azalış ve artışların nereden kaynaklandığı
bilinmemektedir. Normalden farklı olan bu durum, seçim sonuçlarıyla ilişkilendirildiğinde
seçmen sayılarını tartışmalı hale getirmektedir. Tablodaki karşılaştırmalı hesaplamalardan
seçim yılları itibariyle artan yeni seçmen sayıları ortalamasının %3,27 civarında olduğu
anlaşılmaktadır. Bu ortalama değere 1973, 1991, 1995 ve 2002 yıllarında eklenen yeni
seçmen sayısı oranları çok yakın bulunmuştur.
Grafik 3. 1954-2011 genel seçimleri seçmen sayılarının yıllık artış oranları (%)
32
Yukarıdaki sonuçlar özetlenecek olursa, 1950-2011 yılları arasında yapılan 16 genel seçimde
Türk seçmeninin ortalama %81,18'inin (merkez sağ: 49,43 + merkez sol: 31,75) merkezde yer
alan partilere oy verdiği görülmektedir. Bu merkezde yer alan partilerin genel değerlendirmesi
aşağıda özetlenmiştir.
İlk olarak, 1946'dan itibaren Cumhuriyet Halk Partisinden kopan ve büyük çoğunluğunu
siyasi ve ekonomik liberalizmi savunan demokratların oluşturduğu, milliyetçi ve İslamcı
kesimlerinde içinde bulunduğu sağ partiden, ilk olarak 1948'de milliyetçi kesimin ve 1973'de
de İslamcı kesimin ayrılarak sağ bloğu oluşturduğu görülmektedir. Sağ bloğun içindeki
muhafazakar kesimi temsil eden milliyetçi ve İslamcı partilerin oylarının 1995 seçiminde
%30,03'e, 1999'da ise %35,07'ye yükseldiği, fakat 2007'de %17,4'e, 2011'de ise %16,17'ye
düştüğü görülmektedir. Diğer taraftan, 1946'dan 2002 yılına kadar sağ bloğun içinde liberal
demokratların egemen olduğu merkez sağ partilerin ortalama %49,43'lük oy oranlarının
1995'de 39,78'e ve 1999'da ise %26,63'e düşmesi, partilerin kapanması, genel başkanlarının
siyasetten çekilmesi gibi birçok nedene bağlı olarak zayıflamaları sonucu, 1973'de merkez
sağdan kopan İslamcı kesimin 2002'den itibaren yeniden bir kısım liberalle birlikte merkeze
yönlendiği ve özellikle 2007'den itibaren konjonktürel durumunda getirdiği avantajla merkez
sağa hakim olduğu görülmektedir. Bir başka önemli sonuçta, sağ bloğu oluşturan partilerin
2007 seçiminde oylarını %72,52'ye çıkararak pik yaptığını, 2011 seçiminde ise %66,84'lük
oranla inişe geçtiğini göstermektedir.
İkinci olarak, özellikle çok partili sisteme geçtikten sonra 1946'dan itibaren büyük
çoğunluğunu sosyal demokratların oluşturduğu, sosyalist ve komünist kesimlerinde içinde
bulunduğu merkez soldan, ilk olarak 1965'de sosyalistlerin ve 1995'de de etnik milliyetçi
kesimin ayrılarak sol bloğu oluşturduğu görülmektedir. Bu bloğun içinde yer alan ortalama
%31,75 oy almış merkez sol partilerin, 1983'den itibaren oylarının 1995'de %25,35, 2002'de
%21,74, 2007'de %21,38 ve 2011'de ise %26,23 seviyelerine inmesine karşın, 2007'ye oranla
2011'de oylarını yaklaşık 5 puan artırarak çıkışa geçtiği görülmektedir. Özellikle 2011 seçimi
öncesinde merkez solun oy kaybı; sol seçmenlerin sandık seçmen listelerinden düşürülmesi,
seçimlere bilinçli olarak katılmamaları, ideolojik kitlelerin nüfus artış oranlarındaki
farklılıklar gibi pek çok nedenden kaynaklanmış olabilir. Şekil 3'de görüleceği üzere 1950'den
itibaren seçmen sayılarındaki olağanüstü eksilmeler veya artırımlar, seçimler öncesi açıklanan
seçmen sayılarını tartışmalı hale getirmektedir.
Örneğin, 1977 genel seçimi seçmen sayısı 21,207,303 kişiyken, aradan altı yıl geçmesine
rağmen 1983 genel seçiminde seçmen sayısı 19,767,366 kişiye düşürülmüş ve ardından 1987
genel seçiminde seçmen sayısı 26,424,868 kişiye çıkarılmıştır. Aynı şekilde 2002 genel
seçiminde seçmen sayısı 41,407,027 kişiyken, aradan beş yıl geçmesine rağmen 2007 genel
seçiminde seçmen sayısı 42,799,303 kişi olarak açıklanmış ve ardından 2011 genel seçiminde
ise seçmen sayısı 50,237,343 kişiye çıkarılmıştır.
Sonuç olarak, halkın milli iradesinin tam olarak sandığa yansıyabilmesi için seçmen yaşındaki
tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının mutlaka listelere eklenmesi sağlanmalıdır.
KAYNAKÇA
Çufalı, M. (2012), Türk Parlamento Tarihi VIII. Dönem (1946-1950), TBMM Kültür, Sanat
ve Yayın Kurulu Yayınları, No: 146, TBMM Basım Evi, s. 1-613.
33
Ersel, H., Kuyaş, A., Oktay, A. ve Tunçay, M. (2003), Cumhuriyet Ansiklopedisi / 1923-2000
(I. Cilt 1923-1940, II. Cilt 1941-1960, III. Cilt 1961-1980, IV. Cilt 1981-2000), Yapı Kredi
Yayınları - 1626 / 4. Basım.
Resmi Gazete sitesi - 2011 Yılı Genel Seçiminde Partilerin Aldıkları Oylar ve Oranları, 26
Ekim 2012'de http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/06/20110623-4.pdf adresinden
alındı.
TBMM resmi sitesi - 1950-1999 Milletvekili Genel Seçimleri Sonuçları, 26 Ekim 2012'de
http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/secim_sorgu.genel_secimler adresinden alındı.
Temiz Seçim Platformu sitesi - 2007, 2009, 2010, 2011 ve 2013 yıllarına ait sandık seçmen
listelerinin karşılaştırılması rapor özeti, 15 Eylül 2013'de http://temizsecim.org/listelerdendusen-ve-sandiga-gitmeyen-secmenler.html adresinden alındı.
TESAV sitesi - 1950-2007 Milletvekili Genel Seçimi Sonuçları, 26 Ekim 2012'de
http://www.tesav.org.tr atfedilmiş veriler http://tr.wikipedia.org adresinden alındı.
TUİK resmi sitesi - 1950-2011 Milletvekili Genel Seçimi Sonuçları, 26 Ekim 2012'de
http://www.tuik.gov.tr/UstMenu.do?metod=temelist adresinden alındı.
Tuncer, E. (2003), Osmanlı’dan Günümüze Seçimler (1877‐2002), Ankara: TESAV
Yayınları, Genişletilmiş 2. Baskı.
Tuncer, E. (2006), “Türkiye'de Seçim Uygulamaları / Sorunları”, Anayasa Yargısı, No: 23, s.
167-182.
Vikipedi Özgür Ansiklopedi sitesi - 1946-2011 Türkiye Genel Seçimleri, 26 Ekim 2012'de
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:T%C3%BCrkiye%27de_genel_se%C3%A7imler
adresinden alındı.
YSK resmi sitesi - 2011 Yılı Genel Seçiminde Partilerin Aldıkları Oylar ve Oranları, 26 Ekim
2012'de http://www.ysk.gov.tr/ysk/docs/Kararlar/2011Pdf/2011-1070.pdf adresinden alındı.
34
KENTSEL DÖNÜŞÜMDE FİNANSAL ALTERNATİFLER
Niyazi ERDOĞAN*
ÖZ
Gelişmiş Ülkeler güçlü Sermaye Piyasaları sayesinde, tüm diğer uzun vadeli fon ihtiyacı olan kişi ve kuruluşlar gibi, konut
sahibi olmak isteyen bireylerle konut üreten kesimin finansman ihtiyacını bu konudaki uzman finansal kurumlar aracılığı
ile çözmüşlerdir.
Özelliği itibariyle konut finansmanının uzun vadeli, maliyetleri diğer kredilerden daha düşük ve sürdürülebilir bir
kaynak olması gerekir. Bu tür kaynaklar ise etkin sermaye piyasaları aracılığı ile sağlanabilir. Ülkemizin mevcut finansal
sistemi ve finans piyasalarındaki etkileşim ve kırılganlıklar nedeniyle gerek Devlet yönetimi ve gerekse konut sektörünün
etkin firmaları hane halklarının konut sahibi olmalarını sağlayacak finansman modelleri üzerinde çalışmaktadırlar. Kentsel
Dönüşüm ise sadece kentte oturan hane halklarının daha çağdaş ve daha güvenli konutlarda yaşamalarını sağlamak
yanında, ülke ekonomik büyümesinde önemli paya sahip inşaat sektörüne iş olanakları sağlamayı da kapsayan
Cumhuriyet tarihimizin en büyük projelerinden biridir. Projenin başarısı, konut finansmanını olabildiğince tabana
yayılmasını sağlayacak ve yerli-yabancı tasarruf sahiplerinin ilgi duyacağı İkincil Piyasaların kurulması ve etkin
çalışmasına bağlıdır.
Anahtar Kelimeler: Kentsel dönüşüm, konut finansmanı, ikincil piyasalar, ipoteğe dayalı krediler ve Devlet destekli
krediler.
FINANCIAL ALTERNATIVES IN URBAN RENEWAL
ABSTRACT
Developed countries had solved the financial requirements of the individuals that demand for house and the constructors like
all other corporations that require long term funds thanks to the strong Capital Markets.
Mortgage loans must be paid in long run, have less interest and must be sustainable. Those kinds of funds can be provided by
effective capital markets. Due to the interaction and fragile environment of our Country’s financial structure both
Government and important companies in house construction sector are searching for financial models that will lead for the
individuals to own houses. Urban renewal will provide household to live in modern and more secure houses, besides it is one
of the biggest projects in Republic history that will enable new job opportunities. The success of the project depends on the
establishment and effective operation of Secondary Markets that will enable house finance to spread to the base.
Key words: Urban renewal, house finance, secondary markets, mortgages, Government supported loans.
35
1. GİRİŞ
Mali piyasaların işlevi, fon sahiplerinin birikimlerini mali sistemin aracıları (Bankalar,
Sermaye Piyasaları, Aracı kurumlar v.b.) vasıtasıyla fon talebinde bulunan kesime (bireysel,
kurumsal, kamu kuruluşları v.b.) hukuki ve idari bir düzen içinde aktarmaktır.
Mali piyasaların bu işlevlerini başarıyla sürdürmeleri, global piyasalar yanında ulusal
piyasaların kırılgan olmaması, örneğin enflasyon ve faiz oranlarının makul seviyelerde
*Yrd.Doç.Dr. T.C. Ufuk Üniversitesi, İktisadi İdari Bilimler Fakültesi, Dr. Rıdvan Ege Kampüsü, İncek, Ankara,
[email protected]
bulunması, yatırımcıların getiri beklentileri için öngörülebilir verilere sahip bulunması ve
kendisini güven içinde hissetmesi gerekir.
Küresel finansal piyasalardaki gelişmelere paralel olarak artan kırılganlıklar ve dalgalanmalar
fon sahiplerinin uzun vadeli yatırım arzularını olumsuz etkilenmekte, sermaye piyasalarının
yeterli derinliği ulaşmasını engellenmektedir.
Ülkemizin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkelerde, gerek organize piyasaların etkin
olmaması gerekse gerek kaynağın vadesi ve maliyeti açısından teşvik unsurları taşıması
gerekliliği nedenleriyle konut finansmanı sadece mevduat bankaları tarafından
yapılabilmektedir. Bankalar kaynaklarının çok küçük bir kısmını Konut Kredisi olarak
Bireysel Bankacılık ürünü olarak kullandırmaktadırlar. Örneğin Avrupa Birliği’nin 25 ülkesi
ortalama Konut Kredilerinin GSMH’ına oranı yüzde 45’ler, Konut Kredilerini toplam
Kredilere oranı yüzde 35’ler seviyesinde, Estonya, Yunanistan, Çek Cumhuriyeti, İrlanda,
Letonya gibi ülkelerde bu oranlar Türkiye ile kıyaslanmayacak kadar yüksek iken, ülkemizde
her iki yüzde 10’ların çok altındadır.
Son yıllarda devletimizin “Kentsel Dönüşüm” politikası çerçevesinde gerçekleştirilen büyük
konut projeleri ve yeni şehirleşme planları ile gayrimenkul finansmanı için alternatifler
yaratılması çalışmaları hız kazanmış olmakla birlikte, uzun vadeli ve düşük faizli/maliyetli
fon piyasalarının oluşturulması, bu piyasaların yatırımcılar için cazip hale getirilmesi genel
ekonomik konjonktürün stabilitesine bağlı olduğu için o kadar kolay olmayacaktır. Ancak
sebat ve cesaretle ikincil sermaye piyasalarının oluşturulması için gerek kamu ve gerekse özel
sektör olarak çabalarını sürdürmelidirler.
2. KONUT FİNANSMAN SİSTEMİ VE ÖZELLİKLERİ
Konut sorunu çözümü açısından, potansiyel konut talebinin ödeme gücü yaratılarak efektif
talebe dönüştürülmesi önem kazanmaktadır. Hane halklarına konut satın almak amacıyla
ihtiyaç duydukları kaynakların temin edilmesi “Konut Finansman Sistemleri” aracılığıyla
gerçekleşir. Sistem ile, ülkedeki konut finansman ihtiyacının en etkin şekilde karşılanması
amaçlanmaktadır.
Konut finansman sistemi, fon kaynakları, aracı kurumlar ve kaynağı kullananlar olmak üzere
üç ana unsurdan oluşur.
Kaynakların en önemlisi bireysel tasarruflar olup, bu tasarrufların sisteme çekilmesini
sağlayanlar, başta bankalar olmak üzere konut finansmanlarına uzmanlaşan kuruluşlar,
kooperatifler, mukavele esasına göre çalışan kurumlar ve diğer kamu kuruluşlarıdır.
36
Dünya’da uygulanmakta olan konut finansman sistemi Birincil Piyasada kredi verenler ile bu
kredilerin mevduat ya da menkul kıymetleştirerek ipoteğe dayalı veya ipotek teminatlı
menkul kıymetler yoluyla sermaye piyasalarından fonladığı ikincil piyasaları kapsamaktadır.
“İpoteğe dayalı menkul kıymetler” ABD’de gelişmiş ve dünyaya yayılmıştır. İpotek teminatlı
menkul kıymetler” ise kıta Avrupasında yaygın olarak kullanılan bir araçtır.
Etkin işleyen bir konut finansman sistemi, kişilerin konut sahibi olmaları için uzun vadeli ve
düşük maliyetlerle fon yaratan kurumlar, araçlar ve süreçlerden oluşmaktadır. Böyle bir
sistem ancak formel bir yapıya sahip olunmakla gerçekleşebilir. Bu ekonomik ve finansal
şartların sağlanmasından sonra, kredi verenler, mevduat yanında ipoteğe dayalı ve ipotek
teminatlı menkul kıymetler ile kaynak yapılarını çeşitlendirmekte ve yeni kaynaklara
ulaşmaktadırlar. Ülkemizde ise uzun yıllar süren ekonomik istikrarsızlık yüksek enflasyon ve
bunun sonucu olan yüksek faizler nedeniyle uzun vadeli borçlanmanın mümkün olamaması
nedeniyle sağlıklı bir konut finansmanı gelişememiştir. Son yıllarda istikrar kazanan
ekonomik yapı ve gerekse sosyal koşulların gelişmesiyle konut sektöründe arz ve talebin
yükselmesi kişilerin konut edinimi için gereken kaynakları finansal sistemden sağlamalarının
yolunu açmış ve konut finansmanına ilişkin bir dizi düzenleme yapılmıştır.
Gelişmiş bir “Konut finansman sistemi, bir taraftan konut ihtiyacı bulunan hane halkının bu
ihtiyaca kavuşmasını sağlarken, bunun yanında konutların kiralanmasını inşa ve islahını
kolaylaştırması ve ekonomik katma değer yaratma işlevi de bulunmaktadır. Bunlar özetle;
Öncelikle hane halkının tasarruflarının konut finansman sistemine kazandırılması,
Mali tasarrufların teşviki,
Kaynakların konut sektörü ile diğer sektörleri arasındaki uygun dağılımının kontrolü,
Konut yanında sosyal tenis taleplerinin etkin bir şekilde yönlendirilmesi, Toplu konut
yatırımlarının planlanması ve inşasında etkin yöntemler geliştirilmesi,
- Projelerin mali ve ticari açıdan değerlendirilmesinde yeni yöntemlerin bulunması,
- Mali kaynaklarının öncelikle düşük gelirliler olmak üzere tüm kesimlere yayılması
- Fonların etkin ve planlı bir şekilde yeniden dağıtılması,
- Gerek ülke içi ve gerekse de yabancı kaynakların ekonomik ve sosyal önceliği olan
alanlara yönlendirilmesi,
işlevleridir.
-
3. ÜLKEMİZDE KENTSEL DÖNÜŞÜM VE FİNANSMANI
Kentsel dönüşüm, bir taraftan Devlet eliyle (Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, TOKİ)
gerçekleştirilirken son finansal krizin yarattığı parasal genişleme programları ile gelen
yabancı kaynaklar ile özel kesimce de önemli projelerin gerçekleştirilmesine neden olmuştur.
Konut finansmanı uzun vadeli kaynaklara dayalı olduğundan mali piyasalardaki finansal
enstrümanların çeşitlenmesi, piyasaların etkin çalışması ve her şeyden önce gerek global
gerek ulusal ekonominin stabilitesine bağlıdır. Unutulmamalıdır ki
2007 yılında ABD
ekonomisinde baş gösteren finansal kriz, bankaların yüksek getiri amacıyla, bankacılık
kuralları ve risk koşulları dikkate alınmadan verilen “Subprime” (eşik altı) mortgage
kredileri & konut alım kredileri) nin hane halklarının borç taksitlerini ödeyememelerinden
kaynaklanmıştır. Kriz sadece çok sayıda ABD bankasının batmasına neden olmakla
kalmamış, gerek ABD ekonomisini gerekse Globalleşme’nin getirdiği sirayet etkisiyle tüm
ülkelerin ekonomilerini olumsuz etkilemiş, aradan uzun süre geçmesine rağmen krizin etkileri
halen devam etmektedir.
37
Özetle, bir taraftan uzun vadeli kaynak ve kullandırım özelliğine sahip konut finansmanı,
ekonomik şartlar çerçevesinde oluşan kırılganlık ve dalgalanmalara karşı hassasiyetli, öte
yandan krediyi kullanan kesimin gelirlerinin ve harcamalarının etkileyecek ekonomik ve
(enflasyon, piyasa, likidite, döviz kuru riski, vb.) diğer riskler (doğal afet vb.) bulunması
sistemin etkin çalışmasını zorlaştırmaktadır.
Bir taraftan yatırımcı (fon sahipleri) çok yakın geçmişte yaşadığı ekonomik olumsuzlukların
yarattığı güvensizliğin etkisiyle fonlarını “likit” veya likit’e yakın araçlarda tutmayı tercih
etmekte diğer yandan başta bankalar olmak üzere aracılara gelen fonların ortalama vadesi de
çok kısa olmaktadır.
Bu husus, zaten tasarruf oranı yüzde 12’lere düşmüş ülkemizde bankalarımızın kullandırdığı
konut kredileri bilançolarının çok küçük bir kısmını oluşturmaktadır. O nedenle de kentsel
dönüşüm için yabancı sermayeye ihtiyacı olduğu açıktır.
Son finansal krizin ABD ve AB ülkelerindeki Gayrimenkul pazarlarında olumsuz etkileri
hissedildiği halde Türk Bankacılık Sisteminin güçlü olması, ipotekli konut kredisi sistemi,
Dünya Çapında adını duyurmuş güçlü inşaat şirketlerinin varlığı, hükümetin kentsel dönüşüm
projeleriyle ilgili finansal çözümler konusundaki düzenlemeler ile ilgili çalışmaları, geçmişe
oranla öngörülebilir enflasyon oranları ve tutarlı fiyatlar sonucunda kurumsallaşmış ve
küreselleşme yolunda olan, gayrimenkul sektörü, deprem gibi doğal afetlerin getirdiği kalite
standartlarının yerleştirilme kararları, bu sektörün diğer alt sektörlerle birlikte istihdam ve
büyüme konusunda yüksek değer yaratması, ülkemizde Gayrimenkul Piyasası ve buna dayalı
finansal alternatifler konusunda önemli fırsatlar yaratacağına inanıyorum.
4. SERMAYE PİYASASI YASASINDA KONUT FİNANSMANI İLE İLGİLİ MEVZUAT
4.1. Sermaye Piyasası Yasası
- Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce 06.12.2012 tarihinde kabul edilen 6362 Sayılı
Sermaye Piyasası Kanunu’nun “Beşinci Bölümü’nde, Konut ve varlık finansmanı
için gerekli finansmanın sağlanmasına yönelik gayrimenkule dayalı piyasalarla
ilgili olarak Konut ve Varlık Finansmanı ile İpotek Finansmanı Kuruluşları
başlığında;
- Konut ve Varlık Finansmanı (Md. 57)
- Konut ve Varlık Finansmanı Fonları (Md. 58)
- İpotek ve Varlık Teminatlı Menkul Kıymetler (Md. 59)
- İpotek Finansman Kuruluşları (Md. 60)
- Kira Sertifikası ve Varlık Kiralama Şirketleri (Md. 61)
gibi konu ve kurumların mahiyetleri ve çalışmaları hakkında açıklamalar bulunmakta
olduğundan burada daha detay verilmemiştir.
4.2. Gayrimenkul Sertifikaları Tebliği
30.12.2012 tarih 28573 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6362 sayılı
Sermaye Piyasası Kanunu ile getirilen yenilikler, gayrimenkul sertifikalarının hukuki
altyapısının günümüz şartlarına uygun hale getirilmesi de piyasaların şeffaf, etkin,
güvenilir ve rekabetçi bir ortamda işleyişinin sağlanması amacıyla, gayrimenkul
sertifikalarına ve bunların ihracına ilişkin usul ve esasları, Sermaye Piyasası Kurulunun
38
VII-128,2 sayılı “Gayrimenkul Sertifikaları Tebliği” ile yeniden düzenlenmiş, 05.07.2013
tarih ve 28698 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Bu Tebliğle özetle;
- Gayrimenkul sertifikalarının halka arz veya halka arz edilmesinin nitelikli
yatırımlara satılmak suretiyle ihraç edilebileceği ve her iki durumda da bu
sertifikaların Borsa’da işlem görmesinin zorunlu olduğu,
- Konut veya ticari alan teslimini tercih etmeyen (tali edimi seçen) yatırımcılara
asgari gayrimenkul sertifikalarının ihraç değerinin ödenmesi yükümlülüğü,
- İhraççılara arsa sahibi olma şartı,
- Gayrimenkul Sertifikaları halka arzda asli ve tali edimlerinin yerine getirilmesi
için banka garantisinin şart olması (TOKİ ve İller Bankası A.Ş. ve bağlı
ortaklıklarınca, ihraç edilecek olanlar hariç)
- Sertifikaların ihracında elde edilen fonların inşaat ilerleme raporunda belirlenen
projesi tamamlanma oranına kadar ihraççıya ödeneceği,
şartları getirilmiştir.
5. KONUT FİNANSMANINDA SERMAYE PİYASASI ARAÇLARI
5.1. İpotekli Sermaye Piyasası Araçları
İpotek Teminatlı Menkul Kıymetler, İpoteğe dayalı Menkul Kıymetler, İpotek Finansmanı
kuruluşları tarafından ihraç edilen hisse senedi dışındaki sermaye piyasası araçları ve konut
finansmanından kaynaklanan alacaklara dayalı olarak veya bu alacakların teminat altında
ihraç edilen diğer sermaye piyasası araçlarıdır.
İpotek teminatlı menkul kıymetler, ihracatçıların genel yükümlülüğü niteliğinde olan ve
oluşturulan teminat havuzundaki varlıkların karşılık gösterilerek ihraç edilen borçlanma
senetleri olup, bankalar ve ipotek finansmanı kuruluşları tarafından ihraç edilebilmektedir.
5.2. Kira Sertifikası
“Varlık Kiralama Şirketi “ olarak tanımlanan ve aracı kurumlar, bankalar ve diğer anonim
şirketler tarafından, kira sertifikası ihraç etmek üzere kurulmuş bir anonim şirketin, satın
almak veya kiralamak suretiyle devraldığı varlıkların finansmanını sağlamak amacıyla
düzenlediği ve sahiplerinin bu varlıklardan elde edilen gelirlerden payları oranında hak sahibi
olmalarını sağlayan menkul kıymettir. Kira sukuk’u olarak da tanımlanabilir. (SPK, Seri IV,
No. 43 Nolu Tebliğ)
5.3. Alternatif Bir Finansman Aracı Olarak Sukuk
- İslami bono ya da kira sertifikası olarak bilinen “sukuk” genellikle gayrimenkul
kira gelirleri karşılığında çıkarılır ve vadesinin sonunda da senedin nominal bedeli
üzerinden geri alınacağı garanti edilir.
- Tahvil belli bir “faizi “ garanti ederken, Sukuk tanımlanmış Gayrimenkul geliri
olan “kira” yı garanti eder. Aralarındaki önemli fark Sukuk’la tanımlanmış bir
kira geliri olduğu için tahvile göre riski azdır. Çünkü tahvil’de belirli bir varlık
karşılığında taahhüt söz konusu değildir.
39
- Faiz almak istemeyen duyarlı bir yatırımcı için Sukuk “ Alternatif “ bir yatırım
aracı olarak değerlenmektedir.
- Batılı banka ve finans kuruluşlarınca (Citibank, HSBC, Deutsche Bank, Standart
Chartered vb) yaklaşık otuz yıldır sukuk ihraç işlemleri yapmaktadırlar.
Ülkemizde de Hazine Müsteşarlığı 18 Eylül 2012 tarihinde Citigroup, HSBC ve Liquity
House kuruluşlarına yetki vererek 2018 vadeli 1,5 milyon dolarlık yıllık yüzde 2,8 kira
getirili sukuk satışa çıkarmış ve yaklaşık beş kat talep almıştır. Hazine yaklaşık aynı vadeli
dolar tahvilini yüzde 6,25’lık bir faizle borçlanmıştır.
Tasarruf oranının gittikçe düştüğü ülkemizde, halkın tasarrufunun kentsel dönüşümüne,
dolayısıyla da ekonomiye katma değer yaratılması açısından faiz’e duyarlı kesimin
fonlarını değerlendirebilecekleri “Sukuk” önemli bir finans alternatifi olarak
görülmektedir.
6. ALTERNATİF BİR
SERTİFİKALARI
FİNANSMAN
MODELİ
OLARAK
GAYRİMENKUL
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), 05/07/2013 tarih ve 28698 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe giren “ Gayrimenkul Sertifikaları Tebliği” (tebliğ) yeniden
düzenlenmiştir.
Gayrimenkul Sertifikası, belirli bir gayrimenkul projesini gerçekleştirmeyi üstlenenler
tarafından inşa edilecek veya edilmekte olan gayrimenkul projelerinin finansmanında
kullanılmak üzere ihraç edilen menkul kıymetlerdir
-
Tebliğ’de Gayrimenkul sertifikalarının halka arzedilerek veya halka arzedilmeksizin
nitelikli yatırımcılara satılmak suretiyle ihraç edilebilecektir. Her iki durumda da
gayrimenkul sertifikalarının borsada işlem görmesi zorunlu hale getirilmiştir. Konut
veya ticari alan teslimini tercih etmeyen (tali edimi seçen) yatırımcılara asgari olarak
gayrimenkul sertifikalarının ihraç değerinin ödenmesi yükümlülüğü getirilmiştir.
-
Gayrimenkul sertifikaları TOKİ ve İller Bankası ve bağlı ortaklarınca ihraç edilecek
veya bunlara ait arsalar üzerinde gerçekleştirilecek projelerin finansmanı dışındaki
sertifikalar için banka garantisi zorunluluğu getirilmiştir.
-
Banka garantisinin kapsamı, itfa bedeli olarak adlandırılan proje bitiş tarihindeki
ortalama alan birim satış fiyatının yatırımcılara ödenmesini içermektedir. Ancak bu
bedel her durumda gayrimenkul sertifikasının ihraç değerinin altında olmayacaktır.
-
Gayrimenkul sertifikaları ihracından elde edilen fonlar inşaat ilerleme raporlarında
belirtilen projenin tamamlanma oranına göre ihraççıya aktarılacaktır.
Gayrimenkul piyasasındaki yetkililerin büyük çoğunluğu, Gayrimenkul sertifikalarının, şeffaf,
güvenilir ve kurumsal temellere sahip olmaları dolayısıyla, yurtdışı gayrimenkul ve
türevlerine yatırım yapan fonların ilgisini çekeceğini ve ülkemize ciddi finansman akışını
sağlayacağını belirtmektedirler.
Gerçekten de ülkemizde sadece bankacılık kesimince finanse edilen gayrimenkul projelerinin,
menkul kıymetleştirme (seküritizasyon) yoluyla Sermaye Piyasası imkanlarından
40
yararlanması bu piyasanın derinlik kazanmasının konut finansmanı için önemli bir alternatif
finansman kaynağı haline gelmesi çok önemlidir.
7. BELEDİYELERE FİNANSMAN ALTERNATİFİ OLARAK DIŞ KAYNAKLI PROJE
KREDİLERİ
-
Finansman kaynağı yaratılması gereken projenin ölçeği büyüdükçe ülke içindeki
alternatiflerin yetersiz kalması halinde Dünya Bankası ve Avrupa Yatırım Bankası
(EIB), Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), Uluslar arası Finans Kurumu(IFC)
gibi uluslar üstü kuruluşlara başvurulabilmektedir.
-
Dünya Bankası’nın kentsel yenileme ve gelişim projelerini, yoksulluk, sosyal koruma,
çevresel yönetim, belediye hizmetleri, afet önleme ve yönetimi başlıkları altında
şimdiye kadar desteklediği projeler bulunmaktadır. Örneğin 2009 yılında İstanbul
Belediyesi Altyapı Projesi ile imzalanan İstanbul Belediyesi Altyapı projesi
anlaşmasında 2010-2014 yılları arasında sağlanmak üzere 336 milyon dolarlık bir
kredi sağlanmıştır. Bu proje kentsel dönüşüm programı fizibilite çalışmaları ve
microzonation için finansman desteği de bulunmaktadır.
-
İzmir Belediyesi ve 2012 yılında Uluslar Arası Finans Kurumu (IFC)’den Kentsel
altyapı dönüşümü için 59 milyon dolarlık kredi temin etmiştir.
-
Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) Türkiye’deki faaliyetlerine 2009 yılında
başlamış, Enerji’de bağımlılığın ortadan kaldırılması, özel sektörün altyapıya dahil
edilmesi ve ekonominin dayanak noktası olan küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin
finansmana erişimlerini kolaylaştırmasına yardımcı olmak üzere gelmiştir.
-
Avrupa Yatırım Bankası (EIB), kentsel gelişim ve yenilemeyi ilgilendiren konularla
ilgilenmektedir. Örneğin 2012 Aralık ayında onaylanan 300 milyon Avro’luk krediyi
İstanbul’daki depreme dayanıksız binaların yenilenmesi için devletimize verilmiştir.
SONUÇ
Ülkemizde konut finansmanının gelişmemesinin tek nedeni bu finansman için gerekli uzun
vadeli ve konut sahibi olmak isteyen bireylerin uzun yıllar ödeyebileceği tutar ve maliyetli
fonlara ulaşılamaması, bunun için gelişmiş ülkelerin sahip olduğu sermaye piyasalarının
gelişmemesidir.
Tasarruf oranı bir hayli düşük olan ülkemizde, faizlerin de hızla düşmesiyle bireysel
yatırımcılar tercihini ya tüketimden ya da döviz ve altın gibi ekonomik katma değer
yaratmayan varlıklara kullanmaktadırlar.
2007 yılında başlayan Global Finansal Kriz sonrası, ABD ve AB ve Japonya’da uygulanan
parasal genişleme programları ve o ülkelerdeki faizlerin sıfır’lara gerilemesi ile fonlar bizim
de dahil olduğumuz gelişmekte olan ülkelere kısa vadeli portföy yatırımı şeklinde gelmiş ve
konut yapımcıları da bu döviz girişlerinden yaralanarak projeler geliştirmişlerdir.
Özellikle ülkemize konut yatırımı yapma arzusunda bulunan, büyük kısmı Körfez Ülkelerine
ait bu yabancı fonların konut finansmanı ile ilgili sistemlerin oluşmasına katkısı sınırlıdır.
“Kentsel Dönüşümün Finansmanı” denince, Devletin riskli yapı sahiplerine ve bu yapılarda
oturan kiracılara sunduğu finansal destekler anlaşılmaktadır. Devlet bu uygulamalarda
41
Konut yapım kredisinden yıkım kredisine, riskli yapı kredisinden kira yardımına kadar beş
farklı alanda finansal destek sağlamakla kalmayıp, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Bankalarla
yaptığı anlaşmalarla, Kentsel Dönüşüm Kredisi kullanacak vatandaşlara konutta yüzde 4,
işyerinde ise yüzde 3 faiz desteği sağlamakta, Konut Kredilerinde 120, İşyeri Kredilerinde
ise 84 aya kadar uzun vadeli geri ödeme imkanı sağlamaktadır.
Bakanlıkla anlaşma yapan Bankalarımızın Web sayfalarında konu ile detaylı açıklamaları
bulunmaktadır.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığımızın resmi sitesinde Kentsel Dönüşümle ilgili mevzuat ve
kredi kullanım için gereken hususları detaylı olarak verilmektedir. Dahası, Bakanlıkça “Riskli
Yapı Tespiti Lisans Belgesi” verilmiş kurumlar da internet sitelerinden konu ile ilgili gerekli
bilgiler vermektedirler.
Bankaların kredi politikalarının Merkez Bankası para politikalarından plasman açısından
olumsuz etkilendiği dönemlerde ise konut yapım firmaları stoklarını eritmek ve likiditelerini
arttırmak maksadıyla konut sahibi olmak isteyenlere özellikle faiz, vade ve teslim şartlarıyla
ilgili alternatifler sunmakta bir anlamda finansmanı kendileri sağlamaktadırlar.
Konut finansmanlarında çözüm, gelişmiş ülkelerde yıllardır denenen ve temelde
gayrimenkule dayalı menkul kıymetlerin ikincil piyasalarda çok geniş tabanlı yatırımcı
kitlesiyle buluşturan bir Sermaye Piyasalarının oluşmasına bağlıdır.
KAYNAKÇA
Akçay, B,. Altyapı Yatırımlar Finansmanında Kamu Sektörü, Sunum, SPK. 7. Arama
Konferansı ,2006
Berberoğlu M.G , Teker S., Konut Finansman ve Türkiye’ye Uygun Model Önerisi, İTÜ
İşletme Dergisi Cilt 2, Sayı 1 Aralık 2005
Ertuğrul E., Genç Ö., Netyapı Yatırımlarının Finansmanı, T. Kalkınma Bankası, Ekonomik
Araştırmalar Müdürlüğü, 2007
Hepsen A., Garyri Menkul Piyasaları, Literatür Yayınları, 2010
Oy, O. Türkiye’de Mortgage Uygulaması, Konut Finansman Sistemi ve Ana Hatlarıyla
Gayrimenkul Mevzuatı, Beta Yayınları, Haziran 2007, İstanbul
Topaloğlu M, Önal Y.B., İpotekli Konut Finansmanı ve Hukuku,Mortgage (Tutsat) 2007
www.tmb.org.tr
www.csb.gov.tr/gm/altyapi/finansman-destegi.html
www.borsaistanbul.com
www.resmigazete.gov.tr
www.tcmb.gov.tr
42
ÇALIŞMA HAYATINDA GÜNCEL BİR SORUN OLAN TÜKENMİŞİLİK
SENDROMUNUN ÇALIŞANLARIN MESLEĞE VE ÇALIŞTIKLARI KURUMA
İLİŞKİN GÖRÜŞLERİ PERSPEKTİFİNDEN DEĞERLENDİRİLMESİ
Elvan OKUTAN
Öz
Tükenmişlik sendromu son zamanlarda çalışma hayatında yaşanan önemli bir sorun olarak karşımıza sıklıkla çıkmaktadır.
Çalışanların mesleğe ve çalıştıkları kuruma dair düşünceleri onların tükenmişlik sendromu yaşayıp yaşamamaları ile yakında ilgilidir. Bu
düşünceden hareketle bu çalışmanın amacını, çalışanların mesleğe ve çalıştıkları kuruma ilişkin görüşlerine göre tükenmişlik düzeylerinin
farklılığının tespit edilmesi oluşturmaktadır. Ayrıca yapılan araştırmada bireylerin mesleğe ve çalıştıkları kuruma ilişkin görüşlerine ve
bireylerin tükenmişlik düzeylerine de yer verilmiştir.
Tükenmişlik daha çok insanlarla yoğun bir şekilde çalışanlarda ortaya çıkan bir sendrom olmasından yola çıkarak araştırmanın
evreninin katılım bankası çalışanları olmasına karar verilerek bu kapsamda özel bir katılım bankasında görev yapan 714 çalışandan anket
yöntemi ile bilgi toplanılmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak, Maslach Tükenmişlik Envanteri (MTE)’nden yaralanılmış ayrıca
katılımcıların mesleğe ve çalıştıkları kuruma ilişkin görüşlerini tespit etmeye yönelik araştırmacının kendi hazırlamış olduğu kişisel bilgi
formunu içeren anket kullanılmıştır. Araştırmada toplanan veriler SPSS programı kullanılarak çeşitli analizler yoluyla ile incelenmiştir.
Araştırmanın sonucunda çıkan bulgular ise katılımcıların düşük tükenmişlik düzeyinde olduğunu göstermiştir. Ayrıca bulgular doğrultusunda
çalışanların mesleğe ve çalıştıkları kuruma ilişkin görüşlerinin genel değerlendirmesi yapıldığında, çalışanların mesleğe ve çalıştıkları
kuruma ilişkin olumlu düşünceleri olduğu tespit edilmiştir. Bu bağlamda çalışanların mesleği ve çalıştıkları kurum ile ilgili olarak olumlu
düşünceleri tükenmişlik seviyelerinin düşük çıkmasını doğrular niteliktedir.
Anahtar Kelimeler: Tükenmişlik Sendromu, Duygusal Tükenme, Duyarsızlaşma, Kişisel Başarı, Mesleğe ve Çalışılan Kuruma İlişkin
Görüş
EVALUATING THE BURNOUT SYNDROME WHICH IS A CURRENT PROBLEM
OF WORKING LIFE FROM THE PERSPECTIVE OF OPINIONS OF THE
EMPLOYEES ON THEIR PROFESSION AND WHERE THEY WORK
Abstract
Recently, the burnout syndrome frequently appears as an important trouble experienced in working life. The opinions of the
employees on their professions and where they work are closely related whether they are experiencing burnout syndrome or not. From this
point of view, the objective of this study is to determine the differences of the burnout levels of the employees in accordance with their
professions and where they work. Furthermore, the opinions of individuals on their profession and employer and their burnout levels are
taken into consideration in the study.
Beginning from the approach that burnout is a syndrome which is extensively experienced by the people who are constantly and
intensively dealing with other people, it has been decided to choose the employees of a participation bank as the universe of the study and
within that scope, information has been collected from 714 employees working in a private participation bank by means of survey
management technique. The Maslach Burnout Inventory (MBI) has been used as the data collection tool of the study and a survey including
the personal information form prepared by the researcher has been used in order to determine the opinions of the participants on their
profession and where they work. The data collected in that research has been examined through various analysis by using SPSS software.
The findings acquired at the end of the research have shown that the participants are at low burnout level. On the other hand, when the
general assessment of the opinions of employees on their profession and where they work has been performed, it has been determined that
the employees have positive opinions and approach on their profession and where they work. In this sense, the positive opinions and
approach of the employees on their profession and where they work confirm their low level burnout level.
Key Words: Burnout Syndrome, Emotional Burnout, Depersonalization, Personal Accomplishment, Opinion on the Profession and Job

Yrd. Doç. Dr. Sakarya Üniversitesi, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü, [email protected]
43
1. GİRİŞ
Çalışama hayatında bireylerde uyum ve dengeyi bozan, zorlanma yapan, fiziksel,
çevresel, ruhsal, toplumsal ve psikososyal etkenler vardır. Organizmada bu etkenlere karşı
gelişen olumsuz değişiklikleri çeşitli tepkiler vermektedir. Bu tepkilerden biri olan
tükenmişlik sendromu 1970’li yıllarda göze çarpmış ve insanlarla birebir ilişki içinde
çalışmayı gerektiren meslekleri icra edenlerde sık görülen bir durum olarak (Freudenberger,
1974) ifade edilmiştir. Tükenmişlik üç faktörlü bir yapı olarak ele alınmaktadır. Bunlar;
duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarının azalması şeklinde belirtilmektedir.
Tükenmişlik; işi gereği insanlarla yoğun bir ilişki içerisinde olanlarda görülen bir tür
sendromdur ve erken teşhis edilip, mücadele teknikleri uygulamaya konulmadığı takdirde,
kişinin sosyal-psikolojik ve fiziksel hayatına zararlı hatta yıkıcı etkiler yapabilen bir özelliği
sahiptir.
İşte yaşanan tükenmişlik sadece hizmet veren bireyi değil, hizmet alan bireyi, çalışma
arkadaşlarını, çalışılan kurumun işleyişini ve toplumu etkilemektedir. Ancak bireyin
mesleğine ve çalıştığı kuruma ilişkin görüşlerine göre tükenmişlik sendromu farklılık
göstermektedir. Çünkü mesleğini seven çalıştığı kurum hakkında olumlu düşünceleri olan
bireylerin bu tür psikolojik sorunlara karşı daha güçlü olacağı düşünülmektedir.
Bu düşünceden hareketle bu araştırmayla, çalışanların mesleğe ve çalıştıkları kurama
ilişkin görüşlerinin, çalışma hayatında önemli bir tehdit unsuru olan tükenmişlik sendromuna
etkisi incelenmek istenmiş ve araştırmanın amacı, bireylerin tükenmişlik düzeylerini
belirlemek, bireylerin mesleğe ve çalıştıkları kuruma ilişkin görülerini tespit etmek ve
çalışanların mesleğe ve çalıştıkları kuruma dair görüşlerine göre tükenmişlik düzeylerinin
farklılaşıp farklılaşmadığını belirlemek olmuştur.
2. TÜKENMİŞ SENDROMU İLE İLGİLİ LİTERATÜR İNCELEMESİ
2.1.Tükenmişlik Kavramı
Kişilerin işlerinde yaşadıkları ilişkilerin zorlaşması ve buna bağlı olarak bir şeylerin
ters gittiği yolundaki inancının artması ile gelişen süreç, bizi modern çağın önemli bir sosyal
problemi ile karşı karşıya bırakmaktadır. Tükenmişlik (Burnout) olarak bilinen bu mesleki
tehlike, ilk olarak 1970’li yıllarda Amerika’da özellikle insanlara hizmet verilen alanlarda
çalışanlarda görülmeye başlamıştır.
Tükenmişlik kavramı, örgütsel stres üzerinde uzun yıllar çalışmış olan klinik psikolog
Freudenberger tarafından ilk kez ortaya atılmıştır (Freudenberger, 1974: 159). Freudenberger
daha çok insanlarla yüz yüze ilişkide bulunarak çalışan kişilerde gördüğü bu durumu
tükenmişlik olarak adlandırmış ve ilk kez gönüllü sağlık çalışanları arasında görülen
yorgunluk, hayal kırıklığı ve iş bırakma durumunu açıklamak için kullandığı tükenmişlik
kavramını “başarısız olma, yıpranma, enerji ve güç kaybı veya karşılanamayan istekler
sonucunda bireyin iç kaynaklarında tükenme durumu” olarak tanımlamıştır.
Literatür incelendiğinde tükenmişliğin psikolojik bir olgu olduğu görülmektedir.
Tükenmişliğin ne olduğu ve tükenmişliğe nasıl çözüm üretileceği konusunda çok çeşitli
görüşler bulunmasına rağmen, tükenmişliğin standart bir tanımı bulunmamakla birlikte
günümüzde kabul gören en yaygın tükenmişlik tanımı, konuyla ilgili çalışan araştırmacılar
arasında en önemli isim olarak bilinen bununla birlikte kendi adıyla anılan ve araştırmalarda
en çok kullanılma özeliği taşıyan Maslach Tükenmişlik Ölçeğini geliştiren Christina
Maslach’a aittir. Maslach tarafından, işlerinde insanlarla yoğun bir ilişki içerisinde bulunan
44
bireyler arasında cereyan eden duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve düşük kişisel başarı hissi
(Maslach, 1982: 3) şeklinde tanımlanan tükenmişlik bu tanımda; işi gereği sürekli olarak
diğer insanlarla yüz yüze çalışan kişilerde sıklıkla ortaya çıkan üç boyutlu (duygusal tükenme,
duyarsızlaşma, düşük kişisel başarı) bir sendrom olarak kabul edilmektedir.
Tükenmişlik kavramının, alan yazınında çok farklı tanımlamalarına rastlanmaktadır.
Bununla birlikte birçok tanımda şu ortak noktalara rastlamak mümkündür. Bunlar:
Tükenmişlik insanlara yardım hizmeti sunan mesleklerde ve duygusal taleplerin yoğun olduğu
ortamlarda uzun süre çalışan idealist ve insanlara hizmet verme yönünde yoğun isteğe sahip
meslek elemanlarında görülür. Tükenmişlik; duygusal, zihinsel ve fiziksel yorgunluk
durumlarını ifade eden ve zaman içerisinde, sinsice gelişen bir süreçtir (Çokluk; 223: 111).
Tükenme insanların bir anda içinde bulunduğu veya bulunmadığı durumu değil bir süreci
ifade eder şeklinde belirtilebilir.
Tükenmişlik sendromu ile ilgili olarak sosyal hizmet uzmanlığı ve sağlık çalışanları
gibi iş tanımları gereği başkalarına sosyal yardımda bulunmakla yükümlü meslekler üzerinde
ilk araştırmalar yapılmakla birlikte daha sonraları yapılan ampirik araştırmalarda öğretmen,
polis, subay, gardiyan, kütüphaneci, ofis çalışanları, yönetici gibi işleri diğer kişilerle yoğun
etkileşim gerektiren meslek gruplarıyla da çalışılmıştır (Maslach ve diğ., 2001; Maslach ve
Schaufeli, 1993). Ancak günümüzde yapılan çalışmalara bakıldığında, tükenmişlik
sendromunun hemen hemen tüm sektörlerde ve meslek gruplarında yaşandığı, modern insanın
işlerinde daha çok tükendiği görülmektedir.
Araştırmalarda tükenmişliğin bireysel boyutta yaşanan bir olgu olduğu, çalışma
yaşamında farklı zamanlarda ortaya çıkan, süreklilik gösteren, olumsuz duygusal tepki
özelliği taşıyan bir durum olduğu görülmektedir. Bu özellikleri ile tükenmişlik belli bir
dinlenme sürecinden sonra kaybolan “ geçici yorgunluk” durumundan farklılığını ortaya
koymaktadır.
Bireyin enerji kaynaklarının stres yapıcı koşullar altında azalmasını ifade eden
tükenmişlik, çalışma yaşamının değişik evrelerinde ortaya çıkabilir (Torun, 1997: 47)
Tükenmişlik sürekli bir değişken olduğundan bireyi tükenmiş veya tükenmemiş şeklinde
sınıflamaya tutmak doğru değildir. Çünkü tükenme azdan çağa doğru giden doğrusal bir
olgudur.
Bununla birlikte tükenmişlik süreci, yavaş yavaş gelişen ve genellikle bireyin
kendisinin kolayca farkına varamadığı bir süreçtir. Bu sendrom, yoğun iş temposunun
oluşturduğu stresten ya da yoğun çalışma temposundan farklıdır. Aynı zamanda tükenmişlik
durumunu açıkladığı zannedilen ama yanlış olduğu kanıtlanmış bazı durumlar da vardır.
Bunlar (Akça, 2008:113):





Tükenmişlik tembeller tarafından işten kaçmak için kullanılan yeni bir terim değildir.
Yüzyıllardır kullanılmaktadır.
Eğer kişi işini severek yapıyorsa tükenmesi mümkün değildir.
Bireyler tükenmişliklerini kolayca fark edebilirler ve birkaç günlük dinlenme ile
kolayca toparlanabilirler.
Ruhsal ve fiziksel bakımdan sağlam kişiler asla tükenmezler.
Tükenmişlik sendromu mesleğe bağlıdır.
Araştırmacıların bazıları tükenmişliğin uzun süreli stresle başa çıkamamanın bir sonucu
olarak değerlendirmekte ve stresin tükenmişliğe dönüştüğünü ifade etmektedirler (Köse ve
Gülova, 2006: 255).Tükenmişliğin kronik duygusal gerginliğe karşı bir tepki olması ve strese
benzer belirti ve etkilere sahip olması bakımından bir tür stres olarak kabul edilebilir. Ancak
tükenmişliği stresten farklı kılan; tükenmişliğin sosyal kaynaklı olması ve stresin bir sonraki
aşaması olarak karşımıza çıkmasıdır.
45
2.2.Maslach’ın Üç Boyutlu Tükenmişlik Modeli
Tükenmişlik konusunda birçok araştırma yaparak, çalışmalarını bu konuya vakfeden ve
büyük katkılarda bulunan Maslach tükenmişlik konusunda daha sonraki tükenmişlik inceleme
ve araştırmalarına kaynak teşkil eden birçok eser yayınlamıştır. Yine Maslach, 1986’da
Jackson’la birlikte bu üç boyuta ilişkin tükenmişlik düzeyini ölçebilmek için 22 maddeden
oluşan Maslach Tükenmişlik Envanterini’ni (Maslach Burnout Inventory) geliştirmiştir.
Maslach tükenmişliği; işi gereği insanlarla yoğun bir ilişki içerisinde olanlarda görülen
duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve düşük kişisel başarı sendromu şeklinde tanımlar
(Maslach, 1982: 3). Bu boyutlar, bir anlamda tükenmişliği yaşayan bireyin hayatında
gerçekleşen değişimleri ifade etmektedir. Bu durumda kişide meydana gelen değişimler; gelir;
bireyin kronikleşmiş bir yorgunluk yaşaması, işinden uzaklaşma ve kendi içine kapanması ve
giderek artan bir şekilde işinde başarısız olduğunu hissetmesi şeklinde kendini göstermektedir
(Maslach ve Leiter, 1997: 17).
2.1.1.Duygusal Tükenme
Tükenmişliğin bu boyutunda kişiler ruhsal ve fiziksel yönden tüm kuvvetlerini,
harcadıklarını, enerjisiz kaldıklarını, tükendiklerini ve yorulduklarını hisseder. Kendisini
güçsüz, kullanılmış hisseden birey, rahatlamak, yorgunluğunu gidermek ve kendine gelmek
konusunda da başarısızdır. Sabah kalktığı zaman en az akşam yattığı kadar yorgun hisseden
bu bireylerin yeni bir iş ya da diğer insanlarla karşılaşamayacak kadar enerjileri azalmıştır.
Burada tükenmişlik iş taleplerinin ya da büyük değişikliklerin oluşturduğu strese verilen ilk
tepkidir (Maslach ve Leiter, 1997: 17; Maslach, 1982: 3).
2.1.2.Duyarsızlaşma
Tükenmişliğin kişiler arası boyutunu temsil eden duyarsızlaşma boyutunda birey işlerine
ve işlerindeki insanlara karşı uzak ve mesafeli bir tutum sergiler ve işinden soğuduğunu
hissettirir, işindeki ilişkilerini azaltır (Maslach ve Leither, 1997: 18). Tükenmişlik yaşayan
kişi diğer kişilere karşı adeta bir nesne gibi davranır ve kişilere karşı duyarsızlığını tavırları ile
belli eder.
2.1.3.Kişisel Başarı
Kişisel başarı; kişinin yaptığı işte başarılı olması ve kişinin kendini yeterli bulması
durumunu gösterirken, kişisel başarısızlık ise, kişinin kendini olumsuz değerlendirmesi ve
kişisel başarı eksikliğidir. Tükenmişliğin bu boyutunda bireyler, kişisel olarak başarısızlık
hissi yaşamaktadırlar.
Kişisel başarıda azalma, bireyin kendisini olumsuz değerlendirme eğilimine girmesi
(Cordes ve Dougherty, 1993: 623), bireyin işinde başarılı olduğu düşüncesinin azalması
olarak tanımlanmaktadır. Kişiler başarsızlık hissi yaşadıklarında, yetersiz olduğunu hisseder
ve hiçbir işi başaramayacağını düşünür. Kişi yaptığı işleri küçümser, önemsiz olarak
değerlendirir ve kendi yeteneklerine güven duymaz. Kabiliyetlerine ve muvaffakiyetine
inancını yitirmesi sonucunda, etrafındaki insanların da kendisine inancı kalmamaktadır
(Maslach ve Leiter, 1997: 18).
Tükenmişliğin üç boyutlu yapısı pek çok araştırmacı ile desteklenmekte ancak
tükenmişliğin özünde “duygusal tükenme” boyutunun bulunduğu, duyarsızlaşma ve kişisel
başarının düşmesinin buna eşlik eden değişkenler olduğu ileri sürülmektedir (Çokluk, 2003:
46
113; Ergin, 1993: 144). Tükenmişliğin üç alt boyutu birbirinden bağımsız gelişen süreçler
olmayıp aksine birbiriyle ilişkili süreçlerdir.
Tükenmişliğin üç boyutunun sonuçlarına genel olarak bakıldığında, kişi kronikleşmiş bir
yorgunluk yaşar, işinden soğur, kendi kabuğuna çekilir, giderek artan bir şekilde kendini
işinde yetersiz hisseder. Enerji yerini duygusal tükenmeye, birlik duygusu yerini
duyarsızlaşmaya, yeterlilik ise yerini yetersizliğe bırakır (Maslach ve Leiter, 1997: 24).
Tükenmişlik düzeyinin yüksek olması; duygusal tükenmişlik ve duyarsızlaşma
değerlerinin yüksek ve kişisel başarı puanının düşük olmasını gerektirir. Tükenmişlik
seviyesinin düşük olması; duygusal tükenmişlik ve duyarsızlaşma değerlerinin düşük ve
kişisel başarı puanının yüksek olmasını gerektirir (Izgar, 2001: 91; Kaçmaz, 2005: 29).
3. ARAŞTIRMANIN YÖNTEMİ
Çalışmanın bu kısmında araştırmanın evrenine, araştırmada kullanılan veri toplama
aracının ne olduğuna, araştırma sorularına ve araştırmanın ön kabul ve sınırlılıklarının neler
olduğuna değinilecektir.
3.1.Araştırmanın Evreni
Araştırma da evren olarak tükenmişlik temelini insan merkezli çalışılan mesleklerinden
almakta olduğu gerekçesinden yola çıkarak bir katılım bankası çalışanları oluşturmuştur.
Çünkü banka çalışılanları daha fazla ilgi ve yüz yüze ilişki gerektiren bir meslek olarak
etkileşime girilen ve hizmet verilen bireylerin birer canlı olması nedeniyle hizmet verenlerde
ayrıca bir sorumluluk uyandırmakta ve yıpranma daha fazla yaşanmaktadır. Ayrıca
bankacılığın insanlarla yüz yüze çalışılan bir meslek grubu olması yanında yoğun çalışma
temposu, uzun ve düzensiz mesai saatleri gibi olumsuz çalışma koşullarına sahip olması
nedenleriyle çalışanlarının tükenmişlik yaşaması açısından bir risk oluşturma gerçeği bu
araştırmanın evrenini oluşturma gerekçesidir.
3.2.Veri Toplama Aracı
Araştırmada veri toplama aracı olarak, geçerlilikleri ve güvenirlikleri kanıtlanmış Maslach
Tükenmişlik Envanteri (MTE)’nden yaralanılmış ayrıca katılımcıların mesleğe ve çalıştıkları
kuruma ilişkin görüşlerini tespit etmeye yönelik araştırmacının kendi hazırlamış olduğu
kişisel bilgi formunu içeren anket kullanılmıştır.
3.3.Araştırmanın Soruları
Bu çalışmada cevap aranacak sorular aşağıdaki gibi ifade edilebilir:
1. Çalışanların Tükenmişlik Düzeyleri (Duygusal Tükenme, Duyarsızlaşma, Kişisel
Başarı alt boyutlarında ) nedir?
2. Çalışanların Mesleğe ve Çalıştıkları Kuruma İlişkin Görüşleri nasıldır?
3. Çalışanların Tükenmişlik Düzeyleri (Duygusal Tükenme, Duyarsızlaşma, Kişisel
Başarı alt boyutlarında) Çalışanların Mesleğe ve Çalıştıkları Kuruma İlişkin
Görüşlerine bağlı olarak farklılaşmakta mıdır?
47
3.4.Araştırmanın Ön Kabulleri ve Sınırlılıkları
Bu araştırmanın ön kabulleri ve sınırlılıkları ise çalışmanın katılım bankasında görev
yapan 714 çalışan ile sınırlı olması ve araştırmada kullanılan Maslach Tükenmişlik ile
araştırmacı tarafından hazırlanan çalışanların mesleğe ve çalıştıkları kuruma ilişkin
görüşlerini tespit etmeye yönelik sorular Kişisel Bilgi Formu ile toplanan verilerle sınırlı
kalmasıdır.
4.BULGULAR VE TARTIŞMA
Bu bölümde, analiz sonuçları ve bulguların değerlendirilmeleri yer almaktadır. Bu
bağlamda, katılımcıların tükenmişlik düzeyleri yanı sıra, meslek ve çalıştıkları kurum ile ilgili
görüşlerini ortaya koyan dağılımların verilmesi, mesleğe ilişkin görüşlerin bulunduğu
ifadelerin içerik analizi ile değerlendirilmesi, gruplar arası farklılıkların testin de t-testi ve
one-way ANOVA analizleri yer almaktadır.
4.1. Katılımcıların Tükenmişlik Düzeylerinin Değerlendirilmesi
Araştırmanın bu kısmında katılımcıların tükenmişlik düzeyleri Izgar (2001)’de verilen
referans değerlere göre değerlendirilmektedir.
Tablo 1: Maslach Tükenmişlik Envanteri Referans Puanları
Tükenmişlik Alt Boyutları
Duygusal Tükenme
Duyarsızlaşma
Kişisel Başarı
Yüksek
27 ve üzeri
13 ve üzeri
0-31
Normal
17-26
7-12
32-38
Düşük
0-16
0-6
39 ve üzeri
Kaynak: Izgar (2001)
Tablo 2: Katılımcıların Tükenmişlik Düzeyleri
Tükenmişliğin Alt Boyutları
Duygusal Tükenme
Duyarsızlaşma
Kişisel Başarı
Sayı
714
714
714
Ortalama
12,03
4,29
8,11
Standart Sapma
6,121
3,276
4,037
Katılımcıların duygusal tükenme alt boyutunda aldıkları ortalama puan 12,03’ dir. Bu
puan duygusal tükenmişlik boyutunda düşük düzeyde yer almaktadır. Yani katılımcıların
duygusal tükenme düzeyi düşüktür. Katılımcılar duyarsızlaşma alt boyutundan 4,29 ortalama
puan almışlardır. Bu durum katılımcıların duyarsızlaşma boyutunda düşük düzeyde yer
aldıklarını göstermektedir. Bu bağlamda, katılımcıların duyarsızlaşma düzeylerinin düşük
olduğu söylemek mümkündür. Kişisel başarı alt boyutunda aldıkları ortalama puan ise
8,11’dir. Bu durum katılımcıların kişisel başarılarının yüksek düzeyde olduğunu
göstermektedir.
Duygusal tükenme ve duyarsızlaşma alt boyutlarından alınan düşük puan ile kişisel
başarı boyutundan alınan yüksek puan, katılımcıların tükenmişlik düzeylerinin düşük
olduğunu göstermektedir.
48
4.2. Katılımcıların
Değerlendirilmesi
Mesleğe
ve
Çalıştıkları
Kuruma
İlişkin
Görüşlerinin
Araştırmanın bu kısmında katılımcıların mesleği ve çalıştıkları kurum için
düşüncelerinin yer aldığı bulgular verilmektedir. Tablo 3 ve Tablo 4 katılımcıların mesleğe
ilişkin görüşlerini, Tablo 5, Tablo 6 ve Tablo 7 katılımcıların kuruma ilişkin görüşlerini
vermektedir.
Tablo 3: Katılımcıların Kendilerini Ekonomik Olarak Değerlendirme Düzeyleri
Üst
Orta
Düşük
Toplam
f
20
543
146
709
%
2,8
76,6
20,6
100
Katılımcıların çoğu (76,6’sı) kendilerini ekonomik olarak orta düzeyde algıladıklarını
belirtmektedirler. Bu durum bankacılık sektörü çalışanların toplumdaki ekonomik yeri itibari
ortalama bir gelir düzeyinde olduğu düşüncesiyle mantıklı bir sonuç olabileceği söylenebilir.
Tablo 4: Mesleği İsteyerek Seçme Durumu
Evet
Hayır
Toplam
f
536
173
709
%
75,6
24,4
100
Katılımcıların çoğu (%75,6) mesleklerini isteyerek seçtiklerini ifade etmektedir. Tablo
2’de de görüldüğü üzere katılımcıların tükenmişlik düzeylerinin de düşük düzeyde çıkması bu
durum ile bir paralellik göstermektedir. Mesleğini isteyerek yapan kişiler tükenmeye karşı
daha dirençli davranabilmektedirler.
Tablo 5: Amirlerden Takdir Görme Durumu
Her zaman
Ara sıra
Hiç
Toplam
f
213
391
82
686
%
31,0
57,0
12,0
100
Amirlerden takdir görme durumuna göre katılımcıların verdikleri cevaplar
değerlendirildiğinde %57’si amirlerinden ara sıra takdir gördüklerini, %31’i amirlerinden her
zaman takdir gördüklerini ifade ederken, %12’lık bir azınlık amirlerinden hiçbir zaman takdir
görmediklerini ifade etmektedir. Genel bir değerlendirme yapıldığında araştırma yapılan
katılım bankası çalışanlarının amirlerinden takdir gördükleri belirtilebilir. Bu ise çalışanların
tükenmişlik yaşamamalarında oldukça önemli bir faktördür.
49
Tablo 6: Çalışma Arkadaşlarıyla İletişim
İyi
Orta
Zayıf
Toplam
f
602
84
4
690
%
87,2
12,2
,6
100
Katılımcıların %87,2’lık oranının çalışma arkadaşları ile iletişimlerinin iyi olduğu
görülmektedir. Çalışanların tükenmişlik düzeylerinin düşük olmasında (Bknz Tablo 2)
çalışma arkadaşları ile iletişimin iyi olması oldukça önemli bir faktördür. Katılımcıların hem
tükenmişlik düzeylerinin düşük çıkması hem de çalışma arkadaşları ile iletişimlerinin iyi
olması bu durumu doğrular bir niteliktedir.
Tablo 7: İş Yaşamından Memnun Olma Durumu
f
428
254
18
700
Memnunum
Kısmen memnunum
Memnun değilim
Toplam
%
61,1
36,3
2,6
100
Çalışanların %61,1’i iş yaşamından memnun olduklarını, %36,3’ü ise kısmen memnun
olduklarını belirtmektedirler %2,6’lı bir azınlık ise iş yaşamından memnun olmadığını
belirtmiştir. Bu durumda katılımcıların çoğunun iş yaşamından memnun oldukları
söylenebilmektedir. Çalışanların iş yaşamından memnun olmaları ise tükenmişlik
düzeylerinin düşük çıkması (Bknz Tablo 2) ile doğru orantılı olduğu düşünülmektedir.
Mesleğe ve çalıştıkları kuruma ilişkin tutumlarla ilgili sorulan soruların genel bir
değerlendirilmesi yapıldığında katılımcıların genel olarak olumlu bir tablo çizdikleri
belirtilebilir. Katılımcıların çoğu kendilerini ekonomik olarak orta düzeyde görmekte,
mesleğini isteyerek seçmiş, amirlerinden takdir gören, çalışma arkadaşları ile iletişimi iyi ve
iş yaşamından memnun kişilerdir. Katılımcıların tükenmişlik düzeylerinin düşük çıkmasında
bu sayılan faktörlerin yeri oldukça önemlidir.
4.3. Katılımcıların Mesleğe İlişkin Görüşlerinin İçerik Analizi ile Değerlendirilmesi
Bu kısımda katılımcıların mesleğe ilişkin görüşlerinin yer aldığı açık uçlu soruların
değerlendirilmesi yapılmaktadır. Sorulan açık uçlu soruların değerlendirilmesi müdürlere ve
müdürlerin altındaki pozisyonda çalışanlara göre olmak üzere iki ayrı kategoride içerik analizi
yapılarak elde edilmiştir. Bulgular aşağıdaki tablolarda yer almaktadır.
4.3.1. Müdür Pozisyonunda Çalışanlar Açısından Mesleğe ve Kuruma İlişkin Görüşlerin
Değerlendirilmesi
Müdür pozisyonunda çalışanlar açısından mesleğe ilişkin görüşler Tablo 8 ve Tablo
9’da, kuruma ilişkin görüşler ise Tablo 10, Tablo 11 ve Tablo 12’de verilmektedir.
50
Tablo 8: Müdürlere Göre Mesleğin En Tatmin Edici Yönleri
İnsanlara Faydalı Olabilmek
İnsan İlişkileri ve Etkin İletişim
Başarı Duygusu
Yoğun Tempolu Çalışmak
Kariyer Hedefi
Meslek İtibar
Toplam
f
23
22
13
10
5
2
75
%
30,7
29,4
17,4
13,3
6,6
2,6
100
Müdür pozisyonunda çalışanlara göre mesleğin en tatmin edici yönleri %30,7’lık
oranla insanlara faydalı olabilmek düşüncesidir. Bunu %29,4’lük bir oranla insan ilişkileri ve
etkin iletişim takip etmektedir. Daha sonrasında ise başarı duygusu (%17,4), yoğun tempolu
çalışmak (%13,3), kariyer hedefi (%6,6) ve mesleki itibar (%2,6) gelmektedir.
Tablo 9: Müdürlere Göre Mesleğin En Yıpratıcı Yönleri
f
23
18
17
10
5
73
İnsanlarla Uğraşmak
Genel Müdür ve Yardımcılarının İlgisizliği
Stres
Yoğun Tempolu Çalışmak
Hedef Baskıları
Toplam
%
31,6
24,7
23,8
13,6
6,8
100
Tablo 9’dan da anlaşılacağı üzere müdürler mesleğin en yıpratıcı yönünün insanlarla
uğraşmak (%31,6) olduğu görüşünü bildirmişlerdir. Bu görüşü %24,7’lık bir oranla genel
müdür ve yardımcılarının ilgisizce tavırları takip etmektedir. Daha sonrasında ise mesleğin en
yıpratıcı yönü olarak stres (%23,8), yoğun tempolu çalışmak (%13,6) ve hedef baskıları
(%6,8) gelmektedir.
Tablo 10: Müdürlere Göre İş Yaşamından Memnun Olmama Nedenleri
İş Yaşamından Memnunum
Yoğun Çalışma Temposu
İnsan İlişkileri
Genel Müdürlüğün Keyfi Uygulamaları
Toplam
f
35
15
14
12
76
%
46
19,8
18,5
15,7
100
Müdürlerin %46’lık bir çoğunlukla iş yaşamından memnun oldukları görülmektedir.
Bu çoğunluğun dışındaki kalanların %19,8’i yoğun çalışma temposundan, %18,5’i insan
ilişkilerinden ve %15,7’si ise genel müdürlüğün keyfi uygulamalarından dolayı iş yaşamından
memnun olmadıklarını ifade etmişlerdir.
Tablo 11: Müdürlere Göre Meslekteki Çalışmalarını Olumsuz Etkileyen Faktörler
Kurumsal Yapının Tam Oturmaması
Stres Altında Çalışma
Adaletsizlik
Prosedür Yoğunluğu
Takdir Görmemek
Toplam
51
f
24
24
12
11
5
76
%
31,6
31,6
15,8
14,5
6,5
100
Müdürlere göre meslekteki çalışmalarını olumsuz etkileyen faktörler incelendiğinde,
müdürlerin % 31,6’sı kurumsal yapının tam oturmamasını, diğer %31,6’sı da stres altında
çalışmayı mesleki çalışmalarını olumsuz etkileyen faktörler olarak görmektedirler. Mesleki
çalışmalarını olumsuz etkileyen diğer faktörler ise adaletsizlik (%15,8), prosedür yoğunluğu
(%14,5) ve takdir görmemek (%6,5) olarak ifade edilmektedir.
Tablo 12: Müdürlerin İşlerinden Beklentileri
Başarılı Olmak
İyi Bir Kariyer
Kurumsal Bir Ortam
Huzurlu Çalışma Ortamı
Toplam
f
33
27
9
7
76
%
43,5
35,5
11,8
9,2
100
Müdürlerin çoğu (%43,5) işlerinden beklentilerinin başarılı olmak ve kişisel gelişim
sağlamak olduğunu ifade etmişlerdir. Buna benzer şekilde %35,5’i de iyi bir kariyer
beklentileri olduğunu belirtmiştir. Kurumsal bir ortam (%11,8) ve huzurlu bir çalışma ortamı
(%9,2) müdürlerin diğer beklentileridir.
4.3.2. Müdürün Altındaki Pozisyonda Çalışanlar Açısından Mesleğe İlişkin Görüşlerin
Değerlendirilmesi
Müdür altındaki pozisyonda çalışanların mesleğe ilişkin görüşleri Tablo 13 ve Tablo
14’de, kuruma ilişkin görüşleri Tablo 15, Tablo 16 ve Tablo 17’de verilmektedir.
Tablo 13: Mesleğin En Tatmin Edici Yönleri
İnsanlarla İlişkiler
Kariyer Hedefi
İnsanlara Faydalı Olabilmek
Maddi Kazanç
Sosyal Haklar
Saygın Meslek Oluşu
Çalışma Ortamı
Başarma Duygusu
Çalışma Koşulları
Aktif Çalışmak
Dini İbadetlerin Rahatça Yapılabilmesi
Hafta Sonu Tatilleri
Toplam
f
119
90
61
53
53
52
45
34
33
27
12
9
588
%
20,2
15,3
10,3
9,0
9,0
8,8
7,7
5,8
5,7
4,6
2,0
1,6
100
Katılımcılara mesleklerinde neyi en tatmin edici bulduklarını belirleyebilmek amacı
ile sorulan açık uçlu soru içerik analizi ile değerlendirilmiş çıkan sonuçlar Tablo13’de
verilmiştir. Katılımcıların %20,2’si insanlarla ilişkide bulunmayı en tatmin edici yön olarak
bulurken, %15,3’ü kariyer hedefinin olabilmesini tatmin edici faktör olarak görmektedirler.
Bunu insanlara faydalı olabilmek (%10,3), maddi kazanç (%9,0), sosyal haklar (%9,0) ve
saygın meslek oluşu (%8,8) izlemektedir.
52
Tablo 14: Mesleğin En Yıpratıcı Yönleri
İnsan İlişkileri
Yoğun Çalışma Temposu
Stres
Amirlerin Baskıları
Hedef Baskıları
Maaşların Az Olması
Adaletsizlik
Hoşgörüsüzlük
Çalışma Ortamı ve Çalışma Şartları
Hata Yapma Olasılığı
Toplam
f
178
134
98
62
42
21
19
12
12
10
588
%
30,2
22,7
16,6
10,5
7,1
3,6
3,3
2,1
2,1
1,8
100
Bulgulara göre; insan ilişkilerini katılımcıların %30,2’lık bir oranı yıpratıcı bir faktör
olarak görmekte, %22,7’si ise yoğun çalışma temposunu mesleğin en yıpratıcı yönü olarak
değerlendirmektedir. Mesleğin diğer yıpratıcı yönleri ise stres (%16,6), amirlerin baskıları
(%10,5) ve hedef baskıları (%7,1) olarak sıralanmıştır.
Tablo 15: İş Yaşamından Memnun Olmama Nedenleri
İnsan İlişkileri
Stres
Maaşların Az Olması
Yönetici ve Personel İlişkileri
Adaletsizlik
Çalışma Şartları ve Terfi Sorunu
Çalışma Ortamı
Yoğun İş Temposu
Hedef Baskıları
Kariyer Açısından Bulunulan Konum
Toplam
f
75
74
66
63
62
60
41
38
37
34
550
%
13,7
13,5
12
11,5
11,3
10,9
7,4
6,9
6,7
6,1
100
Katılımcıların %13,7’si insan ilişkilerini iş yaşamında memnun olmadıkları bir durum
olarak nitelendirirken %13,5’i ise stresin olumsuz bir faktör olduğunu ifade etmişlerdir.
Katılımcıların memnun olmadıkları diğer durumlar ise maaşların az olması (%12), yönetici ve
personel ilişkileri (%11,5), adaletsizlik (11,3) ile çalışma şartları ve terfi sorunu (%10,9)
olarak sıralanmaktadır.
Tablo 16: Meslekteki Çalışmaları Olumsuz Etkileyen Faktörler
İnsan İlişkileri
Yönetici ve Personel İlişkileri
Yoğun Çalışma Temposu
Stres
Adaletsizlik
Çalışma Ortamı
Maaşların Düşük Olması
Terfi Edilememek ve Takdir Görmemek
Çalışma Şartları
Toplam
53
f
115
101
84
80
74
49
35
21
11
570
%
20,2
17,8
14,8
14,0
12,9
8,6
6,2
3,6
1,9
100
Katılımcıların %20,1’i insan ilişkilerini çalışmalarını olumsuz etkileyen faktör olarak
görmektedir. %17,7’si ise yönetici ve personel ilişkilerini mesleki çalışmalarını olumsuz
etkileyen faktör olarak nitelendirmektedir. Mesleki çalışmaları olumsuz etkileyen diğer
faktörler ise yoğun çalışma temposu (% 14,7), stres (%14,0) ve adaletsizlik (%12,9) olarak
bulunmuştur.
Tablo 17: İşten Beklentiler
f
120
110
60
58
56
55
54
43
41
39
639
Maddi ve Manevi Tatmin
Kariyer Sahibi Olmak Yükselmek
Takdir Görmek ve Terfi Edebilmek
Eğitim Alarak Kişisel Gelişimi Sağlamak
İnsanlarla İyi İletişim Kurmak ve Topluma Faydalı Olmak
Başarılı Olmak
Çevre Edinme ve İş Arkadaşları İle İyi İletişim
İşim Beklentilerimi Karşılıyor
Adalet
Anlayışlı Çalışma Arkadaşları ve Yöneticiler
Toplam
%
18,9
17,3
9,5
9,2
8,9
8,6
8,4
6,7
6,4
6,1
100
Tabloya göre katılımcıların %6,7’si işlerinin beklentilerini karşıladığını ve işten bunun
dışında her hangi başka bir beklentisi olmadığını ifade etmişlerdir. Bunun dışında
katılımcıların %18,9’u maddi ve manevi tatmin sağlamayı 17,3’ü kariyer sahibi olma ve
yükselmeyi, %9,5’i takdir görme ve terfi edebilmeyi (%9,5), %9,2’si eğitim alarak kişisel
gelişim sağlamayı beklemektedir.
4.4. Mesleğe İlişkin Görüşlere Göre Tükenmişlik Düzeyi Farklılıklarının
Belirlenmesi
Bu kısımda katılımcıların mesleğe ilişkin görüşlerine göre tükenmişlik boyutlarının
farklılıkları istatistiksel olarak test edilmiş ve bulgular değerlendirilmiştir.
Katılımcıların kendilerini ekonomik olarak hangi düzeyde algıladıklarına göre
Tükenmişlik Envanterinin “Duygusal Tükenme”, “Duyarsızlaşma” ve “Kişisel Başarı”
boyutları arasında fark olup olmadığını belirlemek amacıyla Tek Yönlü Anova (varyans)
analizi uygulanmıştır. Sonuçlar Tablo 18’de verilmiştir.
Tablo 18: Ekonomik Olarak Kendilerini Değerlendirmelerine GöreTükenmişlik Düzeyi
Farklılıkları
Tükenmişlik Alt
Boyutları
Duygusal
Tükenme
Duyarsızlaşma
Kişisel Başarı
Eko.
Algı
Düzeyi
1-Üst
2-Orta
3- Düşük
1-Üst
2-Orta
3-Düşük
1-Üst
2-Orta
3-Düşük
Ort.
Std
Sap.
11,20
11,72
13,38
2,70
4,25
4,60
6,35
8,10
8,42
4,262
5,909
6,935
2,408
3,199
3,606
2,641
4,047
4,095
F
Sig.
4,464
,012
3,040
,048
2,337
,097
Farklı
Grup
Sig
3-2
,010
3-1
,040
Tabloda koyu olarak verilen değerler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur .
54
Tablo incelendiğinde katılımcıların kendilerini ekonomik olarak değerlendirdikleri
gruplara göre tükenmişlik ölçeğinin “Duygusal Tükenme” ve “Duyarsızlaşma” boyutları
açısından aralarındaki farklar p<0.05 önem düzeyinde anlamlı bulunmuştur. Anlamlı bulunan
farkların hangi ekonomik algı düzeyi gruplarındaki çalışanlar arasında olduğunu belirlemek
amacıyla Tukey HSD testi uygulanmıştır. Farklılık kaynağının duygusal tükenme alt
boyutunda düşük düzeyde olan grup ile orta düzeyde olan grup arasında olduğu tespit
edilmiştir. Grup ortalamalarına bakıldığında duygusal tükenme alt boyutunda kendilerini
düşük ekonomik düzeyde algılayanların ortalamaları, orta düzeyde algılayanlara göre
yüksektir. Yani kendilerini düşük ekonomik düzeyde algılayan çalışanlar daha fazla duygusal
tükenme yaşamaktadırlar. Duyarsızlaşma alt boyutunda ise düşük düzeyde olan grup ile üst
düzeyde olan grup arasında olduğu tespit edilmiştir. Kendilerini düşük ekonomik düzede
algılayanların ortalamaları üst düzeyde algılayanlara göre daha yüksektir. Bu bağlamda
ekonomik olarak düşük düzeyde algılama hissinin duyarsızlaşmayı artıran bir durum olduğu
söylenebilmektedir. Genel bir değerlendirme ile düşük ekonomik düzeyde olma hissi
çalışanların tükenmişlik düzeyini artıran bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.
Katılımcıların mesleği isteyerek seçme durumuna göre Tükenmişlik Envanterinin
“Duygusal Tükenme”, “Duyarsızlaşma” ve “Kişisel Başarı” boyutları arasında fark olup
olmadığını belirlemek amacıyla t-testi uygulanmıştır. Bulgular Tablo 19’da yer almaktadır.
Tablo 19: Mesleği İsteyerek Seçme Durumuna Göre Tükenmişlik Düzeyi Farklılıkları
Tükenmişlik Boyutları
Duygusal Tükenme
Duyarsızlaşma
Kişisel Başarı
İstek
Evet
Ortalamalar
10,93
Hayır
15,45
Evet
3,99
Hayır
5,27
Evet
7,70
Hayır
9,36
t
-8,891
sig
,000
-4,516
,000
-4,788
,000
Tabloda koyu olarak verilen değerler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur .
Tablo incelendiğinde, her üç tükenmişlik boyutu açısından mesleğini isteyerek
seçenler ve seçmeyenler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Mesleği
isteyerek seçmediğini ifade edenlerin duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarı
boyutunda daha yüksek ortalamalar aldığı yönündedir. Bu durum mesleğini isteyerek
seçmeyenlerin daha fazla tükenmişlik yaşadıklarını göstermektedir.
Katılımcıların amirlerden takdir görme durumuna göre Tükenmişlik boyutları
arasındaki farklılıklar Tablo 20’de verilmiştir.
55
Tablo 20: Amirlerden Takdir Görme Durumuna Göre Tükenmişlik Düzeyi Farklılıkları
Tükenmişlik Alt
Boyutları
Duygusal
Tükenme
İçerik
Ort.
Std
F
Sig.
Farklı
Durumu
Sap.
Grup
1-Her Zaman
2-1
9,78
5,161
3-1
2-Ara sıra
12,50
5,982
36,970
,000
3-2
3-Hiç
16,05
6,423
Duyarsızlaşma
1-Her Zaman
3,57
2,935
2-1
3-1
2-Ara sıra
4,45
3,269
11,161
,000
3-2
3-Hiç
5,45
3,598
Kişisel Başarı
1-Her Zaman
6,82
3,674
2-1
3-1
2-Ara sıra
8,53
3,775
20,829
,000
3-2
3-Hiç
9,65
4,528
Tabloda koyu olarak verilen değerler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.
Sig
,000
,000
,000
,004
,000
,028
,000
,000
,044
Tablo 20 incelendiğinde katılımcıların amirlerden takdir durumlarına göre tükenmişlik
ölçeğinin “Duygusal Tükenme”, “Duyarsızlaşma” ve “Kişisel Başarı” boyutları açısından
aralarındaki farklar p<0.05 önem düzeyinde anlamlı bulunmuştur.
Anlamlı bulunan farkların, hangi sıklıkla takdir görme gruplarındaki çalışanlar
arasında olduğunu belirlemek amacıyla Tukey HSD testi uygulanmıştır. Farklılık kaynağının
duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarı alt boyutlarında ara sıra takdir gören grup
ile her zaman gören, hiç görmeyen grup ile her zaman ve ara sıra gören gruplar arasında
olduğu tespit edilmiştir. Grup ortalamalarına bakıldığında amirlerden takdir görme durumu
artıkça duygusal tükenme hisselerinin azaldığı, duyarsızlaşma durumlarının düştüğü ve kişisel
başarı hislerinin artığı yönünde sonuçlara varılmaktadır. Bu bağlamda, amirlerden takdir
görme derecesi azaldıkça çalışanlar daha fazla duygusal tükenme yaşamakta,
duyarsızlaşmaları artmakta ve de kişisel başarı hisleri de düşmektedir.
Katılımcıların Tükenmişlik düzeylerinin çalışma arkadaşlarıyla iletişim durumuna
göre farklılıkları incelendiğinde Tablo 21’deki bulgulara ulaşılmıştır.
Tablo 21: Çalışma Arkadaşları İle İletişim Durumuna Göre Tükenmişlik Düzeyi
Farklılıkları
Tükenmişlik Alt
Boyutları
Duygusal
Tükenme
İletişim
Ort.
Std
F
Sig.
Farklı
Durumu
Sap.
Grup
1-İyi
11,52
6,009
2-1
2-Orta
15,69
5,406
20,016
,000
3-Zayıf
17,75
5,377
Duyarsızlaşma
1-İyi
4,07
3,204
2-1
2-Orta
5,87
3,303
11,471
,000
3-Zayıf
4,50
4,655
Kişisel Başarı
1-İyi
7,64
3,736
2-1
3-1
2-Orta
10,79
3,784
40,615
,000
3-2
3-Zayıf
18,25
6,131
Tabloda koyu olarak verilen değerler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.
Sig
,000
,000
,000
,000
,000
Bulgulara göre, katılımcıların çalışma arkadaşlarıyla iletişim seviyeleri açısından
tükenmişlik ölçeğinin “Duygusal Tükenme”, “Duyarsızlaşma” ve “Kişisel Başarı” boyutlarına
ilişkin gruplar arasında anlamlı farklar bulunmuştur.
Tukey HSD sonucuna göre, farklılık kaynağının duygusal tükenme ve duyarsızlaşma
alt boyutları için orta düzeyde olan grup ile iyi düzeyde olan grup arasında olduğu tespit
edilmiştir. Kişisel başarı alt boyutunda ise orta düzeyde olan grup ile iyi olan grup, zayıf
56
düzeyde olan grup ile iyi düzeyde olan grup ve orta düzeyde olan grup arasında olduğu tespit
edilmiştir. Grup ortalamalarına bakıldığında çalışma arkadaşları ile iletişimi iyi olanlar
duygusal olarak daha az tükenmekte ve daha az duyarsızlaşma yaşamaktadırlar. Bu duruma
uygun olarak da arkadaşlarla iletişim derecesi iyiye doğru gittikçe kişisel başarı hisseleri de
yükselmektedir.
Katılımcıların iş yaşamından memnun olma durumuna göre Tükenmişlik Envanterinin
“Duygusal Tükenme”, “Duyarsızlaşma” ve “Kişisel Başarı” boyutları arasında fark olup
olmadığını belirlemek amacıyla Tek Yönlü Anova (varyans) analizi uygulanmıştır. Sonuçlar
Tablo 22’de verilmiştir.
Tablo 22: İş Yaşamından Memnunluk Durumuna Göre Tükenmişlik Düzeyi
Farklılıkları
Tükenmişlik
Alt
Boyutları
Duygusal Tükenme
Memnunluk
Ort.
Std Sap.
1Memnunum
9,52
4,753
15,49
5,252
25,06
5,116
3,56
2,813
5,26
3,414
8,67
4,298
7,25
3,820
9,29
3,820
12,50
5,316
2-Kısmen
Memnunum
3-Memnun Değilim
Duyarsızlaşma
1Memnunum
2-Kısmen
Memnunum
3-Memnun Değilim
Kişisel Başarı
1Memnunum
2-Kısmen
Memnunum
3-Memnun Değilim
F
179,33
42,730
33,897
Sig
,000
Farklı
Grup
2-1
3-1
3-2
,000
2-1
3-1
3-2
,000
,000
,000
,000
2-1
3-1
3-2
,000
,000
,002
Sig.
,000
,000
,000
Tabloda koyu olarak verilen değerler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.
Tablo 22 incelendiğinde katılımcıların iş yaşamından memnun olma durumlarına göre
tükenmişlik ölçeğinin “Duygusal Tükenme”, “Duyarsızlaşma” ve “Kişisel Başarı” boyutları
açısından aralarındaki farklar p<0.05 önem düzeyinde anlamlı bulunmuştur.
Tukey HSD testi bulgularına göre, farklılık kaynağının duygusal tükenme,
duyarsızlaşma ve kişisel başarı alt boyutlarında kısmen memnun olan grup ile memnun olan
grup ve memnun olmayan grup ile memnun olan grup ve kısmen memnun olan grup arasında
olduğu tespit edilmiştir. Aralarında farklılık çıkan grup ortalamalarına bakıldığında iş
yaşamından memnun olmamanın derecesi artıkça duygusal tükenmeleri yükselmekte,
duyarsızlaşmaları da artmaktadır, buna paralel olarak da kişisel başarı hislerinin düşmekte
olduğu anlaşılmaktadır.
5.SONUÇ VE ÖNERİ
Araştırmaya katılanların tükenmişlik düzeyleri değerlendirildiğinde duygusal tükenme
ve duyarsızlaşma düzeylerinin düşük, kişisel başarılarının yüksek olduğu görülmektedir.
Duygusal tükenme ve duyarsızlaşma alt ölçeklerinden alınan düşük puan ile kişisel başarı
boyutundan alınan yüksek puan, düşük tükenmişlik düzeyini ifade etmektedir. Buna göre
katılımcıların düşük tükenmişlik düzeyinde olduğu söylenebilir.
Çalışanların mesleğe ve çalıştıkları kuruma ilişkin görüşlerinin genel değerlendirmesi
yapıldığında katılımcıların çoğunun mesleğini isteyerek seçmiş, iş yaşamından memnun,
amirlerinden takdir gören ve çalışma arkadaşlarıyla iletişimleri iyi olan kişiler olduğu
görülmektedir. Bu bağlamda çalışanların mesleği ve çalıştıkları kurum ile ilgili olarak olumlu
düşünceleri tükenmişlik seviyelerinin düşük çıkmasını doğrular niteliktedir.
Araştırma bulguları mesleğini isteyerek seçenlerin daha az tükenmişlik yaşadıklarını ve
57
iş yaşamından memnun olanların tükenmişlik seviyesinin düşük olduğunu göstermektedir. Katılımcıların
çoğunun mesleğini isteyerek seçtiğini ifade etmesi ve katılımcıların çoğunun iş yaşamından memnun olduğunu
ifade etmesi ile katılımcıların tükenmişlik düzeylerinin düşük çıkması bir biri ile örtüşen bulgulardır. Bu
bağlamda bu kişilerin tükenmişliğe karşı daha dirençli olması beklenen bir bulgudur. Sonuçlar amirlerden takdir
görme derecesi artıkça tükenmişlik seviyesinin düştüğünü göstermektedir. Bu bulguya benzer şekilde çalışma
arkadaşları ile iletişimleri iyi olanların da tükenmişliklerinin düşük olduğu yönündedir. Genel bir değerlendirme
ile çalışanların çoğunun mesleki ve çalıştıkları kurum ile ilgili olarak olumlu görüş bildirmeleri ve katılımcıların
tükenmişliklerinin düşük olması birbirlerini destekleyen bulgulardır. Bu bağlamda katılımcıların tükenmişliğinin
düşük çıkmasını, katılımcıların bu olumlu düşüncelerinin onları tükenmişliğe karşı daha dirençli olmaları
sağlaması ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir.
Banka çalışanlarının rolü çok çeşitli bireylerle çalışabilme yetisine sahip olmaktır. Dahası, banka
çalışanlarının sosyal, atik, yaşam dolu olması bu rolüne olumlu katkılarda bulunacaktır. İşini seven, işine karşı
heyecan duyan, enerjik ve güler yüzlü çalışan bireylerin tükenmişlik yaşama olasılıkları daha düşüktür. Bu
nedenle, tüm bunların üzerine şu sonuca varılabilir: işlerine değer veren, başkalarıyla iş birliği yapmaktan
mutluluk duyan ve davranışlarında pozitif olan çalışanların tükenmişliğe düşme ihtimalleri çok daha düşük
olacaktır.
Tükenmişlikle başa çıkabilmek için önce bu kavramın, örgütsel ve bireysel düzeyde ne denli önemli
olduğunun bilinmesi, neyi ifade ettiğinin anlaşılması, bu kavrama nelerin sebep olduğu ve sonuçlarının neler
olabileceği, örgütsel ve bireysel anlamda hangi önlemlerin alınabileceği, nasıl bir strateji izleneceği ciddiyetle
ele alınmalıdır. Örgütlerin varlıklarını sürdürebilmeleri, ayakta kalabilmeleri için insana verilmesi gereken
önemin farkında olmaları, insanın yönetim için olmazsa olmaz en önemli kaynağı olduğunun bilinmesi
gerekmektedir.
Tükenmişliğin bireyleri, örgütleri ve toplumları tehdit eden ciddi bir tehlike olması ve bireylerin
örgütlerde yaşamış oldukları tükenmişlik sendromunun birincil olarak bireyi, sonrasında örgütü ve dolayısıyla
toplumları olumsuz olarak etkilediği kaçınılmaz bir gerçektir. Dolayısıyla çalışanların bu psiko-sosyal tehlikeden
korunmaları gerekliliği, bireysel, örgütsel ve toplumsal refah için önerilmektedir. Bu durum yapılan araştırma
sonucu ile beraber değerlendirildiğinde, çalışanların mesleğe ve kuruma ilişkin düşüncelerinin olumlu olması ve
tükenmişlik yaşamamaları arasında bağlantı olabileceği düşüncesinden hareketle çalışanların mesleklerini
severek yapabileceği, işinden ve çalıştığı kurumundan memnun bireyler olarak çalışmaları tükenmişlik
sendromuna yakalanma olasılığını azaltan bir durum olarak değerlendirilmekte, tükenmişlik sendromundan
korunmak için kurum içerisinde olumlu bir çalışma ortamının oluşturulması önerilmektedir.
Ayrıca buna benzer çalışmaların diğer meslek grupları ve farklı kurumlarda gerçekleştirerek yapılması
önerilmektedir.
KAYNAKÇA
Akça, F. (2008), “Örgütlerde Tükenmişlik ve Stres”, Editörler: Mahmut Özdevecioğlu ve Hikmet Karadal,
Örgütsel Davranıştan Seçme Konular, İlke Yayınevi, s. 107-123.
Cordes, C. L. & Dougherty, T. W. (1993), “A Review and an Integration of Research on Job Burnout”, Academy
of Management Rewiev, Vol. 18, No. 4, s. 621-656.
Çokluk, Ö. (2003), “Örgütlerde Tükenmişlik”, Editörler: Cevat Elma ve Kamile Demir, Yönetimde Çağdaş
Yaklaşımlar, Ankara: Anı Yayıncılık, s.109-133.
Ergin, C. (1993), “Doktor ve Hemşirelerde Tükenmişlik ve Maslach Tükenmişlik Ölçeğinin Uyarlanması”, VII.
Ulusal Psikoloji Kongresi Bilimsel Çalışmaları, Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları.
Freudenberger, H. J. (1974), “Staff Burn-out”, Journal of Social Issues, Vol. 30, No. 1, s.159-165.
Izgar, H. (2001), Okul Yöneticilerinde Tükenmişlik, Ankara: Nobel Yayın Dağıtım.
Kaçmaz, N. (2005), “Tükenmişlik (Burnout) Sendromu”, İstanbul Tıp Fakültesi Dergisi, Vol. 68, No. 1, s.29-32.
Köse, S. & Gülova, A. A. (2006), “Tükenmişlik (Burnout): Türkiye’deki Genel Cerrahlara Yönelik Bir
Araştırma”, 14. Yönetim ve Organizasyon Kongresi, Erzurum, s.255-261.
Maslach, C. (1982), Burnout, The Cost of Caring, Engelewood Cliffs, Prentice Hall. N.J..
Maslach, C. & Schaufeli, W. B. (1993), “Historical and Conceptual Development of Burnout”, Editörler: Wilmar B. Schaufeli, C. Maslach &
T. Marek, Professional Burnout Recent Development in Theory and Research, Washington: Taylor & Francis, s.1-16.
Maslach, C. & Leither, M. P. (1997), The Truth About Burnout, San Francisco: Jossy-Bass.
Maslach, C., Schaufeli, W. B. & Leither, M. P. (2001), “Job Burnout”, Annual Review of Psychology, Vol. 52, s.397-422.
Torun, A. (1997), “Stres ve Tükenmişlik”, Editör: Suna Tevruz, Endüstri ve Örgüt Psikolojisi, Türk Psikologları Derneği ve Kalder Derneği
Ortak Yayını, s.43-53.
58
GÜVENCELİ ESNEKLİK: KARŞILIKLI ÖN KOŞULLAR
Nihan KALKANDELER
ÖZ
Mutlak Esneklik tek taraflı menfi değerleri yüceltirken; Güvenceli Esneklik, mağdur olanı da koruma altına alıp onun
menfaatlerini gözetebilen bir düzen yaratmaktadır. "Esneklik" ve "Güvence" kavramlarının bir araya getirilmesiyle oluşturulan güvenceli
esneklik, işten çıkarmalar söz konusuyken bile işsiz kalanlara yüksek düzeyde güvence sağlanan bir sistem olarak özetlenmektedir.
Güvenceli esneklik kavramı, şiddetlenen küresel rekabet ortamında işverenlerin tercihini yansıtan "esnek çalışma" (çalışma saatlerinin
değişkenliği, belirli süreli sözleşme, parça başı ücret, çağrı üzerine çalışma, tele çalışma vb.) sistemi ile işçilerin tercih ettiği ve savunduğu,
kanunla korunan güvenceli çalışma arasında bir ara noktayı temsil etmektedir.
Çalışma yaşamında esneklik, kuralların sadece katı özelliğini ortadan kaldırıp diğer yandan onların koruyucu niteliğini yok
etmemeli, işçinin aleyhine olan katı uygulamaları değişime uğratmalıdır. Aksi halde, mutlak esnekliğe odaklanıp bunu bir dayatma olarak
kabul etmek ve ettirmek işçi açısından hiçbir fırsat yaratmayacağı gibi işçiyi koruma ilkesinin terk edilmiş olması işçiyi tehditkâr bir ortamda
örgütsüz ve güvencesiz bırakmak demektir. Bu bağlamda esneklik ve güvence kavramları arasında olması beklenen paralelliği ele almak ve
Türkiye’nin bu yöndeki yaklaşımını değerlendirmeye çalışmak güvenceli esnekliğin oluşturduğu gündemin nabzını tutmak ve sağduyulu
olmak açısından bir işaret olacaktır.
Anahtar Kelimeler: Güvence, Esneklik, Güvenceli Esneklik, Esnek Çalışma.
FLEXICURITY: MUTUAL PREREQUISITIES
ABSTRACT
While Absolute Flexibility is exalting one-sided negative values; Flexicurity, safeguards the interests of the victim and oversees
his benefits and creates a system. Flexicurity was created by bringing together the concepts of "Flexibility" and "Assurance". Even if there
are unemployed workers from layoffs, it can provide a high level of assurance for them. In an intensified global competition, the concept of
flexicurity symbolizes a middle point behind the employers preference for “flexible working” (the variability of hours of work, fixed-term
contract, piece-rate, on-call work, tele-work, etc.) and the choice of workers that is protected by the law.
Work life flexibility, not only eliminates the hard feature of the rules but also save their protective nature and also change the hard
applications of rules which are against the benefits of workers. Otherwise, focus on absolute flexibility and accept it as an enforcement or an
imposition can’t create an opportunity for workers and also leaving the principle of production of workers means leaving them unorganized
and under precarious position. In this context, handle the expected parallelism between the concepts of flexibility and security and work with
assessment of Turkey's approach in this direction can be a sign of taking a pulse of the current points of flexibility and a sign of common
sense.
Key Words: Security, Flexibility, Flexicurity, Flexible Working.
1. GİRİŞ
Yeni Dünya düzenine uyum çerçevesinde, sanayileşmiş ülkeler ilk sırada olmak üzere,
modern işletmelerdeki tipik çalışma düzeni; yani belirli bir yerde, belirli günlerde ve belirli
saatlerde çalışma, yerini birçok ülkede esnek çalışma düzenine bırakmaya başlamıştır.
Teknolojik gelişmeler, uluslararası rekabet ve yaygın işsizlik, standart çalışma sürelerini ve
çalışma biçimlerini kısmen geçersiz hale getirmiştir. Bu yetersizlik karşısında yeni kavramlar

Doktora Öğrencisi, Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Sosyoloji Bölümü, [email protected]
59
ortaya çıkmış ve gruplandırılmıştır. Esnek çalışma sürelerinin uygulanmasıyla ortaya çıkan
esnek çalışma türleri ise a tipik istihdam biçimi olarak adlandırılmıştır.
Geleneksel çalışma şekillerinden pek çok yönüyle ayrılan yeni çalışma şekilleri hızla
yayılmaktadır. Bir yandan bu yeni çalışma şekillerinin yasal çerçeveye kavuşturulması,
uygulanmaya başlanan esnek çalışmaların hukuki temele dayandırılması ve diğer yandan da
işçinin korunması ihtiyacı duyulmaktadır. Ancak esnek çalışma türleri ve işçinin korunması
arasındaki paralelliğin sağlanabilmesi, ülkemizin içinde bulunduğu kayıt dışı ekonomi
şartlarında güç görünmektedir ve işçi için bir tehdit niteliği taşımaktadır.
Çalışma yaşamında esneklik, kuralların sadece katı özelliğini ortadan kaldırıp diğer
yandan onların koruyucu niteliğini yok etmemelidir. Başka bir deyişle, koruyucu nitelikteki iş
hukuku normunun sadece katı özelliği, değişime uğramalıdır. Aksi halde, mutlak esnekliğe
odaklanıp bunu bir dayatma olarak kabul etmek ve ettirmek işçi açısından hiçbir fırsat
yaratmayacağı gibi işçiyi koruma ilkesinin terk edilmiş olması işçiyi tehditkar bir ortamda
örgütsüz ve güvencesiz bırakmak demektir.
Bu araştırmada esnek çalışma ve esneklik uygulamalarının etkilerine yer verildikten
sonra esneklik ve güvence kavramları arasında olması beklenen paralellik ele alınacak ve
Türkiye’nin bu yöndeki yaklaşımı değerlendirilecektir. Bireysel çabaların toplumsal bilince
dönüşmesi yönünde Türkiye yapıcı adımlar atabilmekte midir yoksa geleneksel katı yapısıyla
esnekliği menfi değerlere mi büründürmektedir?
1.1.Problem
Bu araştırmada ele alınacak problem; sürekli değişimin ve rekabet edebilirliğin
gereklerini karşılama ve uygulama sürecinde işçi ve işverenin karşılıklı çıkarlarının ne ölçüde
birbirine hizmet ettiği üzerine şekillenmektedir. Çalışma hayatında esneklik, işverene değişen
piyasa koşullarına uyum sağlama ve rekabet etme imkanı verirken, işçiye de çalışmak istediği
şartlarda çalışma imkanı vermektedir. İlk tahlilde herhangi bir olumsuzluk ya da mağduriyet
dikkat çekmese de esnek çalışmanın her iki tarafın da sürekli lehine yönelik olmadığı
durumlar yaşanmaktadır.
Evren (2007)'e göre; işçi ve işveren tarafı arasındaki çalışma ilişkilerinin daha az
kurala bağlı olarak gerçekleşmesi bir nevi kuralsızlık ortamının doğmasına ortam
hazırlamaktadır. Söz konusu kuralsızlığın işçi aleyhinde güvensizliğe dönüşmesi ise işçinin
geleceği adına bir kaygı ve mağduriyet halini almaktadır. Çalışma saatlerinin değişkenliği,
geçici nitelikli sözleşmeler, parça başı ücret vb. uygulamalar ile işverenin tercihi haline gelen
esneklik, işçinin de kendi hak ve menfaatleri adına güvence talebini karşılar nitelikte
olmalıdır. Aksi halde tarafların karşılıklı korunan çıkarlarından bahsedilmesi mümkün
değildir.
Koray (2005)'a göre; çalışma yaşamında esneklik, işçi ve işveren arasındaki ilişkileri
farklılaştırarak bölünmüş bir işgücü yapısı ortaya çıkarmaktadır. Bu farklılaşmış düzenin
yasal çerçeveye kavuşturulması ve esnekliğin güvenceli halde sürdürülmesi ile işçi adına
iyileştirilmiş bir süreç oluşturabilmektedir. Zengingönül (2003:157-171)'e göre; işçinin işini
koruma garantisinin ilerisinde, işe yönelik becerilerinin geliştirilmesi, yeni iş olanaklarının
sağlanması, gelir, istihdam ve yaşam güvencelerinin temin edilmesi adına güvenceli
esnekliğin yasal nitelikte işçiyi de gözetmesi beklenmektedir. Bu bağlamda incelendiğinde
ülkemiz göz önünde bulundurularak bir değerlendirme yapılmaya çalışılacaktır.
60
1.2.Amaç & Önem
Güvenceli esnekliğe ilişkin yapılan bu çalışmada ele alınacak problemin daha iyi
anlaşılması adına birtakım sorular üzerinden gidilecek ve konu açıklığa kavuşturulmaya
çalışılacaktır. Şöyle ki; çalışma hayatına ilişkin arayışların neler olduğu, esnek çalışmanın işçi
ve işveren adına eş nitelikli fayda sağlayıp sağlamadığı ve tarafların ne yönde etkilendiği,
olası olumsuz etkilere karşılık güvenceli esnekliğin nasıl bir uygulama getireceği ve ne ölçüde
iyileştirici olduğu üzerinde durularak Türkiye'deki İş Hukuku bakımından konu
irdelenecektir.
Toplumsal yapıda bir yer edinmek ve hayata tutunabilmek adına çalışmanın gerekliliği
ve önemi aşikar olduğundan, hayatını insani şartlarda sürdürebilmek, sorumluluklarını yerine
getirebilmek ve geleceğini kaygısız şekilde kontrol altında tutabilmek için işçinin haklarının
gözetilmesi ve çalışabilirliğinin güvence altında olması gerekmektedir. Düzen içinde
değişimin vazgeçilmezliği nasıl uyumu beraberinde getiriyorsa; işçinin emeği de güvenceyi
gerekli kılmaktadır. Bu gereklilikler üzerinden gidildiğinde değişim algısıyla birlikte gelen
esnek çalışmanın, çalışanlar adına kaygı yaratmaması ve güvence temelinde uygulanmasının
önemi üzerinde durulması gerekmektedir.
1.3.Yöntem
Bu çalışma nitel araştırma ve çeşitli dokümanların analizi ile nitel veri toplama
yöntemiyle oluşturulmuştur. Çalışmada odaklanılan güvenceli esnekliğe ilişkin parçadan
bütüne gidilerek ayrı ayrı esneklik ve güvence algıları üzerinde durulmuştur. Gerçekçi ve
bütüncül bir biçimde konu değerlendirmesi yapılarak çalışma hayatı içinde aktif rol sahibi
olan işçi ve işverenin karşılıklı çıkar ve beklentilerine esneklik ve güvence kavramları
üzerinden gidilerek yaklaşılmıştır. Bu sayede çalışma olgusunu, parçası oldukları düzenin
gerekliliklerini, nasıl algıladıkları yorumlanmaya çalışılmıştır. Neden ve nasıl sorularına yanıt
aramaya odaklanarak güvenceli esnekliğin değerlendirilmesi yapılmıştır.
2.Kavramsal Çerçeve
Esneklik kavramı, geniş bir tanım alanına sahip olmakla birlikte temel olarak
değişebilirliğin bir ifadesi olarak anlaşılmaktadır. Bu araştırma kapsamında çalışma hayatında
esneklik ele alınacağından esneklik dendiğinde Rodgers (2007)'a göre; değişikliklere cevap
verebilme ve uyum sağlama yeteneğinden bahsedilmektedir. Bu değişim ile ekonomik, sosyal
ve teknolojik alanda yaşanan değişim ve ilerlemeler kastedilmektedir.
Çalışma hayatında esneklik; çalışma süreleri, çalışma biçimleri, ücret, istihdam edilen
işçi sayısı, istihdam edilen işçilerin işlevleri, işletmedeki ürünlerin veya hizmetlerin
üretileceği yer ve üretici kişiler gibi konuların belirli sabit kalıplara oturtulmadan, çalışma
hayatının taraflarına özellikle işçi ve işverene rahat hareket edebilme serbestisi tanınması
olarak da tanımlanabilir (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu:1999). Çalışma
ortamındaki işçi ve işveren ilişkilerine odaklanılarak değerlendirildiğinde esnek çalışma,
çalışma hayatına devletin daha az müdahalede bulunması ve bu alandaki düzenleyici
61
kuralların azaltılarak işçi ve işveren kesimine daha fazla hareket alanı bırakılması olarak
görülmektedir (Süral:2007).
Yönetimde, iş tanımında, çalışma biçimlerinde karşımıza çıkan esneklik Zengingönül
(2003:157-171)'ün değerlendirmesine göre; çalışma hayatında istihdamı arttıran, sosyal refahı
genişleten bir araç olarak görülebileceği gibi, küresel kapitalizmin bir unsuru olarak işgücü
piyasalarına, örgütlenmeye ve içinde kuralsızlaştırmayı barındırdığından emeğin hak ve
menfaatlerine zarar veren bir uygulama olarak da değerlendirilmektedir.
Çelebi (2007:61-65)'ye göre güvence ise; işçinin emeğini ve geleceğini koruma
garantisini anlatmaktadır. Bunun yanı sıra güvence, işçileri, çalışma hayatları boyunca
ilerlemelerini sağlayacak becerilerle donatmak ve yeni iş olanakları bulmalarını sağlamakla
da ilgili bir kavramdır. Aynı zamanda, işgücü piyasasındaki geçişleri kolaylaştırmak üzere
uygun işsizlik yardımlarının sağlanmasını, vasıfsız ya da yaşlı çalışanlar başta olmak üzere
tüm çalışanlara eğitim fırsatı sağlanmasını da içermektedir. İstihdam edilebilirlik ile doğrudan
ilişkilendirilen güvence; gelir güvencesini, süreklilik arz eden istihdam güvencesini, yaşam
güvencesini, bilgi ve becerilerin devamlılığını sağlama güvencesini kapsamaktadır. Güvence
kavramı, özellikle geçici işlerde belirli süreli iş akitleriyle istihdam edilen işçiler için sosyal
güvencenin sağlanması açısından önem taşımaktadır.
Kuzgun (2012)'a göre; esneklik ve güvence kavramları, son dönemde bilhassa Avrupa
Birliği tarafından hem işletmelerin rekabet gücünü artıran, hem de işsizliği engelleyen bir
yöntem olarak görülmektedir. Burada adı geçen güvence kavramı “iş güvencesi” kavramından
farklıdır. İşçinin yapmakta olduğu işin devamı, hem bireysel hem de toplumsal açıdan iş
barışı için zorunludur. Ancak gelişen iş koşullarıyla beraber, isletmenin verimliliğini
sürdürmesi de ayrı bir zorunluluk olduğundan iş güvencesi hükümlerinin yumuşatılması
gereği ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Türkiye’nin katı kurallar barındıran yapısıyla birlikte,
olması beklenen bakış açısını değerlendirmek de ayrıca gerekmektedir. Türkiye için işgücü
piyasasında esnekliğin, küreselleşmenin getirdiği bir sistem olarak ortaya çıktığı ifade
edilmektedir.
Rodgers (2007)'a göre; güvenceli esneklik kavramının işçi ve işveren açısından farklı
anlamlar taşıması, bu kavramın işgücü piyasasının esnekleştirilmesinde ve çalışma
ilişkilerindeki önemini arttırmaktadır. İş sözleşmesinin iki tarafa da hak ve borçlar yükleyen
sözleşme olması nedeniyle, güvenceli esneklik kavramının işçi ve işveren açısından bir bütün
olarak ele alınıp, yorumlanması gerekmektedir. İşveren açısından işletme düzeyinde ele
aldığımızda, güvenceli esneklik kavramı işverenin üretimin organizasyonunda ve işgücü
talebinde esneklik ihtiyacının karşılanmasının amaçlanmasına karşılık; işçinin güvence
ihtiyacının karşılanmasında denge sağlanması olarak tanımlanmaktadır.
3. Çalışma Hayatına Yönelik Arayışlar
Tatlıoğlu (2012)'na göre; çalışma hayatında esneklik ihtiyacı, küreselleşmenin
piyasalara getirdiği rekabet ortamında doğmuştur. Kozlu (2008)'ya göre; gerek
küreselleşmenin, gerek çalışma hayatında esneklik arayışlarının, esas itibariyle sermayenin
dayatmasından doğduğu paylaşılan bir görüştür. Bu durumda esnekliği bir ihtiyaç olarak
62
gören ve yoğun şekilde talep eden, işveren kesimi olmuştur. Tabii ki esneklik kavramının
teorideki görünüşü, işçilerin de umutla baktığı ve çok şey beklediği bir düzen olarak
algılanmıştır. Ancak uygulamadaki esneklik, umutları ortadan kaldırmış ve hayal kırıklığı
denebilecek bir tablo yaratmıştır çünkü işçinin korunması ilkesi ikinci plana atılmış ve mutlak
bir esneklik kavramına yoğunlaşılmıştır.
Küreselleşme ve izlenen neo-liberal politikalar sonucunda esneklik, varlığını sadece
bir kavram olarak göstermemiş aksine geleneksel anlamda var olan her şeye yeni bir şekil
verme boyutuna ulaşmıştır. Şöyle ki; geleneksel istihdam şekilleri, çalışma süreleri, yasal
süreçler ve yasal anlamdaki uygulamalar esneklik kavramıyla birbiri ardına değişime
uğramıştır.
Ansal (1986:57)'a göre; işverence, esnekliğin uygulanması kar patlamalarına zemin
hazırlayacaktır çünkü işyerinde sendika ve toplu sözleşme olmayacaktır. Büyük ihtimalle
herkes asgari ücretle çalışacaktır. İşletme vergi, prim, sosyal ve yan yardımlardan
kurtulabileceği gibi, fazla mesai ücreti ve ücretli tüm izinler ortadan kalkacak, hatta yemek ve
servis uygulamalarına bile gerek duyulmayabilecektir. Bunun faturası ise, sosyal devlet
ilkelerinin ortadan kaldırılması, örgütsüzleşme, düşük ücret, çalışanların dayanışması yerine
çatışması, yüksek işsizlik, kayıt dışı ekonomi, toplumda yüksek güvensizlik duygusu ve
bunların sonucu olarak kaos içinde olan bir toplumdur. Böyle bir ortamda da, yasalardan,
kurallardan, demokrasi ve toplumsal barıştan söz etmek mümkün olmamaktadır. Belki de
esnekliğin neden olacağı en önemli tehlike buradadır.
Kısaca esneklik demek, ülkemiz koşullarında kuvvetli bir biçimde sendikasız, toplu
sözleşmesiz bir çalışma yaşamı anlamına gelmektedir. Bu gerçek işverence arzu edilen bir
durum olsa da işçi açısından fayda sağlamaktan uzak adeta bir tehdit niteliğindedir.
Ansal (1999)'ın başka bir değerlendirmesine göre; “Teknolojik gelişme ve yüksek
rekabet nedeniyle gündeme gelen esneklik anlayışı ve esnek çalışma süreleri gereksizdir.”
demek de oldukça yanlış olur. Uluslararası rekabet piyasası içinde olduğumuz gerçeği göz
ardı edilemez, ancak olması gereken sadece rekabete ayak uydurmak ve mutlak esneklik
anlayışını gözetmek olmamalıdır. Özellikle teknolojik ve bilimsel gelişmelerin sonuçları tüm
insanlığa hizmet eder nitelikteyse, tabii ki gelişmeye ve yeniliğe karşı geri bir tutum içerisinde
olmak ve geleneksel yapıyı yanlış ve eksikleriyle sürdürmek doğru olmaz. Ama olması
gerekenlerin isabetli şekilde gerçekleşebilmesi için;
o
İşçiyi koruma ilkesi ön planda tutulmalı
o
İş güvencesi ihmal edilmemeli
o
İşyerinin devamlılığına özen gösterilmeli
o
Hak ve menfaatler hiçe sayılmamalıdır.
Bu sayılan önceliklerle esneklik arasında bir denge oluşturulması gerekmektedir. Aksi
halde İş Kanunumuzun esnekleştirilmesine kadar yayılan ve etkisini bırakan esneklik anlayışı
tam bir ihlal halini alacaktır. (Ansal:1999)
Çelik (2003)'e göre; 1475 sayılı İş Kanunumuzun katı olduğu düşünülen hükümleri
4857 sayılı İş Kanunumuz ile yeniden ele alınmış ve eski katı hükümler yerini esnek
63
hükümlere bırakmıştır. Kısmi süreli çalışma, kayan iş süreleri, çağrı üzerine çalışma, vardiyalı
çalışma, telafi çalışması, yoğunlaştırılmış iş haftası gibi esnek çalışma şekillerine cevap
veremeyen 1475 sayılı İş Kanunu, bu çalışmalara cevap verir niteliğe kavuşturulmuş ve ilk
başta işçi açısından da olumlu bir görünüş sergilemiştir. Ancak bu olumlu görünüş süreç
içinde sadece teoride kalmış ve uygulamada işçinin korunması ve iş güvencesi ikinci plana
atılıp ihmal edildiği için esneklik ve çalışma sürelerinin esnekleştirilmesi sadece işverenin
çıkarına hizmet eder bir hale gelmiştir.
4. Esneklik & Esnek Çalışma Sürelerinin Ortaya Çıkışı
Pennings ve Süral (2005) bir çalışmasında, esnekliğin, çok geniş bir kavram olduğu ve
bu konudaki tartışmalara aşina olmayanlar için farklı anlaşılmaların söz konusu olabileceğini
vurgulamışlardır. Şöyle ki, esnekliğin, işverenlerin işçileri diledikleri gibi çalıştırabilecekleri
bir özgürlük ortamı anlamına geldiği korkusu söz konusu olabilmektedir. Kavramın bu
şekilde yorumlanması şüphesiz ki verimli değildir ve esneklik hiçbir AB üyesi devlette böyle
yorumlanmamaktadır. Esnekleştirme, çalışma kural ve düzenlemelerini inceleyerek bunların
aşırı kısıtlayıcı olup olmadığını ve bunları yürürlükten kaldırmanın işgücü arz ve talebinin
daha iyi bir şekilde ayarlanmasına yol açıp açmayacağını ortaya çıkarmayı içeren bir süreci
ifade etmektedir. İşverenler sadece tam zamanlı sürekli işçi çalıştırabiliyorsa, talepte
yaşanacak aşırı artış ve düşüşlerle başa çıkmak için gerekli esnekliğe sahip olmayabilirler.
Ancak, işverenler ayrıca kalıcı olarak fazla personel alımı riskine girmek konusunda da
isteksiz olabilir. Süreç içinde işgücünün, işgücü piyasasının taleplerine uyarlanabilme yetisini
arttırma çabaları çerçevesinde esnek çalışma biçimleri Avrupa Birliği üyesi devletlerde
giderek yaygınlaşmıştır. Bu, istihdamı arttırma ve bu yolla rekabetçiliği iyileştirerek
yoksulluğu ve sosyal dışlanmayı azaltma güdüsüyle yapılmaktadır.
Kutal (2008)'ın bir değerlendirmesinde belirttiği şekilde esnek çalışmaya aynı
zamanda a tipik çalışma da denmektedir. Küreselleşmenin piyasalara getirdiği rekabet
ortamında çalışma hayatı için esneklik, bir ihtiyaç halini almıştır. Çalışma hayatında esneklik
ihtiyacı, “ödünç iş ilişkisi”, “çağrı üzerine çalışma”, “tele çalışma” gibi yeni çalışma
biçimlerini gündeme getirmiştir. Bu yeni çalışma biçimleri yanında, birçok ülkenin yasal
düzenlemelerinde yer alan, fakat yoğun şekilde uygulanmayan “belirli süreli sözleşme”,
“kısmi süreli sözleşme” ve “evde çalışma” gibi çalışma biçimleri de yaygınlaşmıştır. Ayrıca,
“geçici işçi” statüsünde istihdam da günümüzde sık rastlanan bir çalışma biçimi haline
gelmiştir. Buna karşılık, küreselleşme öncesinde olağan çalışma biçimi olan “belirsiz süreli”
sözleşmelerle tam gün çalışanların sayısında bir azalma yaşanmaktadır.
Yavuz (1995)'a göre; belirsiz süreli sözleşmelerle, tam gün istihdam edilen işçilere
“çekirdek işçi”, esnek çalışma biçimleri ile istihdam edilenlere “çevre işçileri” denilmektedir.
Çevre işçilerinin çalışma koşulları giderek kötüleşme eğilimi göstermektedir. İşçilik
maliyetlerini düşürme çabalarının getirdiği esneklik arayışları, 20. yüzyılın son çeyreğinde
çalışanlar açısından “örgütlenme hakkı”, “toplu pazarlık hakkı” ve “iş güvencesi” gibi bazı
sosyal hakların, “çevre işçileri” açısından kullanılmasını olanaksız kılmıştır.
64
Türkiye’de esneklik arayışlarının nedenleri arasında 1475 sayılı İş Kanununun
esnekliğe olanak tanımayan katı hükümleri ve yaşanmakta olan ekonomik krizin etkileri de
vardır (Kutal:2008). Ayrıca Süral ve Pennings (2005)'e göre; esnekliğe yönelik güçlü talepler,
piyasayı sarmış olan ve uyum sağlanması gereken rekabet koşullarına karşı rekabet
kabiliyetini korumakta güçlük çektiklerinden yakınan işveren kesiminden gelmiştir.
İşverenlerin yasaları, toplu iş sözleşmelerini esneterek gerçekleştirdikleri esneklik
uygulamaları ve esnekliğe yönelik talepleri giderek artmıştır. İşverenler esneklik taleplerini,
“işyeri yoksa işçi de yoktur, yüksek maliyetler ancak esneklikle aşılabilir, esnek
davranılmadığı takdirde kriz ve darboğazlar aşılamayacaktır bu durumda esneklik tek çözüm
olacaktır.” gibi gerekçelere dayandırmaktadır.
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)(2007)'nün değerlendirmesine göre; esneklik
arayışının günlük hayatta kendine olumlu bir yer edineceği kanısı mevcuttur. Buna göre;
işgücü piyasasının esnekleştirilmesi, işletmelerin daha fazla kişi istihdam etmesine ve daha
etkin, daha verimli olarak çalışmasına imkân yaratacaktır. Ayrıca kişilerin kendilerine en
uygun işleri bulmasına ve sorumluluk alarak çalışmalarına neden olacaktır. İçinde
yaşadığımız dünya düzeninde bu olumlu yeri edinebilmek çok kolay olmamıştır.
Karakoyunlu (1995:35)'ya göre; göz ardı edilemeyen bir gerçek vardır ki; “Dünya
hızla değişmekte ve küreselleşmektedir. Dünya’da geçerli ekonomik sistem “pazar
ekonomisi” olmuştur. Pazar ekonomisinin en önemli kurumu da “rekabettir.” Ülkemiz de
“piyasa (pazar) ekonomisi”ni benimsemiştir. Buna göre;

Rekabet edebilmek = Başarı

Rekabet edememek = Piyasadan silinmek demektir.
Bu değerlendirme karşısında diyebiliriz ki; piyasa (pazar) ekonomisi rekabeti, rekabet
de “esneklik” konusunu gündeme getirmiştir. Çünkü, “madem rekabetçi piyasa modelini
seçtik, o zaman her şekilde rekabetçi piyasanın kurallarına uygun hale gelmeliyiz.” anlayışı
baskın çıkmıştır.
TİSK (1999)'in bir değerlendirmesine göre diyebiliriz ki; esneklik arayışının
temelinde, İş Hukukunda çalışma ilişkisinin düzenlenmesine ve işçinin korunmasına ilişkin
hükümlerin, teknolojik gelişme ve rekabetin gerektirdiği esnekliğe imkân tanımaması
yatmaktadır. Atasayar (1994:315)'a göre; çalışma ilişkilerinde gelişim sürecini:
1. Klasik Liberal görüşün hâkim olduğu, akit serbestisinin, serbest teşebbüs
hakkının sınırsız kabul edildiği birinci dönem.
2. Müdahale dönemi olarak adlandırılan, işçiyi koruma amacı taşıyan İş Hukuku
normlarının konulduğu ikinci dönem.
3. İş Hukukunda esneklik arayışlarının geliştiği üçüncü dönem olmak üzere üç
ana başlık altında toplamak mümkündür.
Esneklik arayışıyla birlikte esnekliğe yönelik yapılan yorumlara bakılacak olursa
ortaya çıkan sonuç şu ifadelerle ortaya konabilir. Karakoyunlu (1995)'ya göre; “İstihdamın
teşvik edilmesi ve işsizliğin azaltılması için esneklik, Türk çalışma mevzuatına
kazandırılmalıdır. Küreselleşen rekabet ortamında katı mevzuatlar bırakılmalı, yeni üretim ve
yönetim teknikleri uygulanmalıdır. Değişen teknoloji ve üretim yöntemlerine uyum
65
sağlayabilmesi için insan gücü esnek kullanılabilmelidir. Değişken bir istihdam modeline
uyum sağlayabilecek esnek bir İş Hukuku oluşturulmalıdır.” MESS (1996:43)'in
değerlendirmesine göre; “İş Hukukunun ortaya çıkan köklü değişikliklere uyum sağlamak
amacıyla mevcut kurum ve kurallarını yenileyerek daha esnek bir düzene kapı açması
zorunludur. Gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirerek ve çalışma hayatındaki çağdışı
yaklaşımları terk ederek bir uzlaşma içinde esnek yaklaşımların önü tıkanmamalıdır.” Güzel
(1995:194)'e göre; “Rekabet koşulları işçi lehine oluşturulmuş İş Hukuku kurallarını etkisiz
kılmaktadır. Bir anlamda İş Hukuku, Rekabet Hukukuna uyum sağlamak durumundadır.”
5.Esnek Çalışma Sürelerinin İşçiler & İşverenler Açısından Etkileri
Kullanımı giderek yaygınlaşan esnekliğin ve esnek çalışma düzeninin etki alanında yer
alan işçi ve işverenin bakış açılarının ve beklentilerinin çatışması ve bir taraftan değişim
sürecine uyum sağlanırken, diğer yandan gözetilmesi gereken işçi haklarının ikincil planda
kalması yaman bir çelişkiyi ortaya koymaktadır.
Özveri (1999)'ye göre; işçinin yıllık iznini kendi istediği zaman kullanabilmesi,
çalışma ortamında bilgi ve becerisini arttıracak bir eğitimden geçirilmesi, işletmenin
yönetimine çeşitli biçimlerde katılması, çalışma saatlerinin düzenlenmesinde görüşünün
alınması gibi düzenlemeler işletme çatısı altında işçi lehine esneklik getirecek uygulamalar
olarak anlaşılmaktadır. Diğer yandan işverenin istediği ise, işçiyi istediği zaman işten
çıkarabilmek, pozisyonunu dilediği gibi değiştirmek, hatta pozisyon harici çalıştırabilmek,
fazla mesailerde işçinin rızasını alma şartını ortadan kaldırmak, mevzuat ve toplu iş
sözleşmesi gereği işçi lehine olan düzenlemeleri devre dışı bırakmaktır.
İşçi ve işveren açısından baktığımızda karşımıza çıkan gerçek; işverenlerin
gereksinimlerine göre tasarlanmış esnekliğin acımasız bir şekilde dayatılacağıdır. Bu durum,
işverenin gereksinimine göre, sadece gerek duyduğu zamanda ve isteğine bağlı olarak hatta en
yetersiz sayılabilecek sözleşmeyle ortaya bir çalışma düzeni çıkarılacağını ve bu keyfi düzene
göre iş sağlanacağı anlamına gelmektedir.
Tuncay (1995)'a göre; esnek çalışma süreleri daha çok işverenlerin talep ettiği ve bu
talep sırasında işçilere de çok fazla imkânın vaat edildiği bir özelliğe sahiptir. Esnek çalışma
ile işçilerin bir süre sonra sömürülmesi gerçeği her ne kadar yapılması kolay bir yorum bile
olsa getirdiği faydalar da ele alınmalıdır. Ama bu faydalar esneklikle işçileri bir arada
düşündüğümüzde ve sonuçları geçen zamana yaydığımızda sadece kısa süreli parlak bir tablo
olarak kalmıştır. Bu parlak tabloda ele alınan esnek çalışmanın işçi ve işveren açısından
olumlu etkilerini şu şekilde maddelendirebiliriz.
5.1. İşçiler Açısından Etkileri:
ILO (2000)'nun değerlendirmesine göre; esnek çalışma ile işçi, çalışma ortamına
hakim olabildiği sürece kendi çalışma hayatının kalitesi de artmaktadır. İşçi, zamanını
kullanmak adına iş hayatı ve özel hayatı arasında denge kurabildiğinden yaşam kalitesi de
66
aynı şekilde artmaktadır. İşçi verimli olduğu zamana göre iş saatlerini şekillendirebilmektedir.
Bu gibi olumlu etkilerinin yanı sıra birtakım olumsuz etkilerin de varlığı söz konusudur.
Şöyle ki; işçi esnek çalışma sürelerine tabi olduğundan, kısa süreli ücretli izinlerden, sosyal
sigorta sistemlerinden, sosyal yardımlardan ve birtakım
yan ödemelerden
faydalanamamaktadır. Çalışma sürelerinin esnekliği, düzensizlik ve belirsizlik
yaratabildiğinden işçiler için düzen arayışı gündeme gelmektedir. Küçük (2004:89-102) ise
esnek çalışma sürelerinin işçiler üzerindeki olumlu etkilerine ağırlık vererek bazı başlıklar
altında ele almaktadır.
i.Biyolojik zaman: Çalışma sürelerinin ve işe başlama zamanın belirlenmesinde
işletmeye uygunluk değil, işçinin verimli olduğu zaman yani biyolojik zaman esas
alınmaktadır.
ii.Zamana hakim olma: Çalışma sürelerinin ve şeklinin esnekleşmesiyle işçiler kendi
ihtiyaçları ve özel durumlarına göre çalışma programlarını belirleyebileceklerdir. Böylece
işçiler zamana hâkim olacak ve serbest zaman kazanacaklardır.
iii.İşe gidiş dönüş zamanı: İşe gidiş ve dönüşte yolda geçen sürenin azaltılması da
esnek çalışmanın diğer bir önemli faydasıdır.
vi.Çalışanların özel ve aile hayatı: Kişiler esnek çalışma ile programlarını özel ve aile
hayatına göre ayarlayabilmektedirler.
v.İşe geç gelme: Esnek çalışma ile işe geç gelme en aza indirilecek hatta ortadan
kaldırılacaktır. Çünkü işçinin işyerine geldiği vakit işe başlama zamanı kabul edilecektir.
vi.Özel vasıflı uzman işçiler ve fazla çalışma: Esnek çalışmanın uygulanması ile fazla
mesai ücretinin ödenmesi sağlanabilecektir. İşveren vekilleri ve özel vasıflı işçiler mesai
sonrası veya diğer zamanlardaki çalışmaları karşısında fazla çalışma ücreti alabileceklerdir.
vii.Sosyal faaliyetler ve özel işler: İşçiler esnek çalışma sayesinde sosyal ilişkilere ve
özel işlerine daha rahat zaman ayırabilmektedirler.
5.2.
İşverenler Açısından Etkileri:
ILO (2000)'nun aynı konuda işverenler açısından yaptığı değerlendirmeye göre;
işçilerin çalışma vakitlerini, verimli olduğu zamanları dikkate alarak ayarlayabilmeleri, iş
sürecini ve üretimi olumlu etkileyeceğinden bu durum işverenin kazancına olumlu etki
etmektedir, zaman ve maliyet kaybı ortadan kalkmaktadır. Esnek çalışma, üretime ara
vermeden faaliyetlerin kesintisiz sürmesini sağladığından, işveren, telafisi zor zararlardan
kurtulmaktadır. Fakat işveren açısından olumsuz etkiler de yok sayılmamalıdır. Şöyle ki;
normal çalışma düzeninden esnek çalışmaya geçişte söz konusu olan adaptasyon süreci
birtakım maliyetleri beraberinde getirmektedir. İşçilerin işe geliş ve işten çıkış saatleri sabit
olmadığından bu durum ek bir planlama, yönetim ve denetim zorluğu yaratabilmektedir.
67
Küçük (2004:89-102)'e göre; esnek çalışmanın işverenler açısından olumlu etkileri
aslında yine işçilerin davranış ve çalışma şekilleriyle oluşan dolaylı etkilerdir ve bu dolaylı
etkiler şu başlıklar altında ele alınmaktadır.
i.Biyolojik zaman: İşçilerin verimli olduklarında çalışma zamanlarını seçmiş olmaları
dolayısıyla işletmede verimlilik olacaktır.
ii.Gecikme ve işe gelmeme:İşçiler kendileri zamanlarını belirleyeceği için devamsızlık
yapmaları da azalacaktır.
iii.İşe başlamadan önceki ve sonraki konuşmaların azalması: İşçiler işe değişik
zamanlarda geldiklerinden işe başlamada ve iş aralarında konuşmalardan dolayı verimlilik
azalmayacaktır, duraklama olmayacaktır.
vi.Fazla çalışmanın azalması: Esnek çalışmanın yapılan araştırmalarda fazla mesaiyi
azalttığı tespit edilmiştir. Örneğin Almanya’da binden fazla işçi çalıştıran kimya fabrikası da
fazla mesaisinde %70’lik bir azalma olduğu tespit edilmiştir. Esnek çalışma ile fazla mesainin
azalması çalışanlar için bir gelir kaybı olurken işveren için bir avantaj olmaktadır.
v.Ekonomik açıdan üretim araçlarının tam kapasite ile kullanılması ve ana
maliyetlerin azalması: Esnek çalışma ile işletmelerden faydalanma ve işçilerin çalışma
süreleri arttırılmaktadır. Böylece üretim araçlarının tam kapasite ile çalışmaları sağlanmakta
duran varlıkların ana maliyetleri azalmakta ve rekabet gücü artmaktadır.
vi.Teknik Zorunluluk Olarak Ara Verilmemesi: Bazı işlerde (örneğin demir çelik mikro
işlem ve süt endüstrisi gibi) üretime ara vermek olanaksızdır. Esnek çalışma ile bu
sağlanmakta ve zararlar azaltılmaktadır.
vii.İşçi Temininin Kolaylaşması ve İşgücü Devrinin Azalması: Esnek çalışmanın
uygulanması ile işin insancıllaşması ve çalışma şartlarının iyileşmesi sağlandığından, bu gibi
işyerleri tercih edilmektedir. Esnek işletmeler personel temininde zorluk çekmemektedirler.
Ayrıca esnek çalışma işletmelerdeki işgücü devrinin azalmasına neden olmaktadır.
vii.İşin tamamlanması: Birçok işletmede mesai bitiminde işlerin yarım kalması önemli
bir sorun oluşturmaktadır. Esnek olmayan bir işletmede paydostan sonra işler yarım
kalabilmektedir oysa esnek işletmede, işler tamamlandıktan sonra işten ayrılınmakta ve
dolayısıyla tatminsizlik olmamaktadır.
Ronnen (1981)'e göre; esnekliğin olumlu etkileri işçiye etki ettiği gibi işverene de etki
etmektedir. İşçi kendine yansıyan olumluluklardan sadece kendisine fayda sağlamaya
çalışırken; işveren yine işçisinden beslenebilmekte ve işçinin sağladığı fayda işverenin faydası
halini alabilmektedir. Oysa işverenin, esnekliği daha fazla verimlilik ve kâr elde etme olarak
görmesiyle işçinin çalışma sürelerinde meydana gelen artış, onun bir süre sonra emeğini
haddinden fazla sarf etmesi anlamına gelmektedir.
Esnek çalışma süreleri gerçekte kim için olumlu ya da başka bir deyişle esnek çalışma
süreleri kime yarıyor diye sorulduğunda, Uslu (2008)'ya göre; esnek çalışma sürelerinden
68
olumlu yönde fayda elde etmenin oranını işçi ve işverenin adil bir şekilde paylaşmadığı
görülmektedir. İşveren her şeyden önce verimliliğe ve kâra ulaşmada, bununla beraber
uluslararası rekabette yer edinmede, ilk yapılması gereken şey olarak maliyetleri düşürmeyi
hedef almış ancak işgücü maliyetlerinin bir anda düşürülmesi mümkün olmadığı için farklı
aşamalarla hedefine ulaşmayı seçmiştir. Bunun için yapılması gereken şey de işçinin yıllar
boyu uğruna mücadele ettiği temel haklarının değişmesi hatta ortadan kaldırılması olmuştur.
Özelleştirmeler, özelleştirmenin beraberinde getirdiği işsizlik, taşeronlaşma,
sendikasızlaştırma, sosyal güvenlik kurumlarının tasfiyesi şeklinde oluşan ve devam eden
zincirin halkalarının arasına yasaların ve üretimin esnekleştirilmesi de girmiş ve gündeme
oturmuştur. (Uslu:2008)
Özetle söylenebilir ki, esnek çalışmanın getirdiği olumlu fayda işveren için bir anlam
ifade etmektedir, çünkü işveren en başından üretimi ve çalışma yaşamını kendi yararına
düzenlemek istediği için ne yapacağını bilerek hareket etmiş ve hedeflediği faydayı ele
geçirmiştir. Oysa olması gereken ve beklenen, işverenin faydası kadar işçinin de
faydalanmasının sağlanması ve güvenceli esneklik kavramının da olası hal alabilmesidir.
6. Yeni Bilinç: Güvenceli Esneklik
Centel (1994:251-252)'e göre; çalışma ilişkilerinin esnekleştirilmesi; işçilere tanınmış
bulunan güvencelerdeki katılığı ortadan kaldıracak ve bir anlamda tanınmış güvenceleri
esnekleştirecektir. Bu durumda katılığa karşı esnekliği savunmak, insanlara bir noktaya kadar
cazip görünebilmektedir. Bu cazibe ile standart ya da tipik çalışmanın katılıkları karşısında
kişisel yaşamlarında da katılıklarla karşılaşan çalışanlar için çalışma yaşamının
esnekleştirilmesi karşı çıkılması zor bir durum halini almaktadır.
İşçi, kendi zamanının efendisi olabileceği düşüncesiyle olumlu beklentiler içine
girmektedir. Oysa çalışma saatleri ve biçimleri esnekleştirilirken, kazanılmış hakların da iyice
esnekleşerek kayıp gitmesi tehlikesi esnek çalışmanın yararları ve cazibesini bir anda silip
götürmektedir. Artık bir kaygıya dönüşme meylini taşıyan esnek çalışma bu haliyle esnek
çalışma saatlerini de içeren “tipik olmayan istihdam” hatta “a tipik istihdam” şeklindeki diğer
bir ifadeyle desteklenerek daha isabetli bir hal almaktadır.
7. Güvenceli Esneklik & Tipik Olmayan İstihdam Biçimleri
Zengingönül (2004)'e göre; işletmelerin küreselleşen ekonominin getirdiği yeni
koşullara, özellikle de yeni çalışma biçimlerine uyum sağlamasındaki yasal zorlukların
giderilmesi gerekmektedir. Sosyal güvenlik sistemimizin de düzenleme boşluklarını gidererek
esnek çalışmaları kapsaması ve teşvik edici nitelikte olması, esnek çalışmaların kayıt dışına
kaçmasını önleyerek Sosyal Sigortalar Kurumunun gelir kaybını da azaltacaktır. Süral
(2004:15-22)'a göre; var olan düzenlemeler, esnekliğin teşvikine değil, tipik çalışmanın
Sosyal Güvenlik Kurumuna esnek (a tipik) çalışma biçimi olarak bildirilmesinin, bir diğer
deyişle, suiistimallerin önlenmesine yöneliktir. Süral’ın çalışmasında ele alındığı üzere, söz
konusu a tipik çalışma şekillerinin başlıcaları ise şunlardır;
69
7.1.Kısmi Çalışma
Tipik olmayan istihdam biçimlerinden ilki kısmi çalışmadır. Kısmi çalışanlar; çalışma
süreleri, benzer işi yapan tam zamanlı işçilerin çalışma süresinden daha az olanlardır. Kısmi
çalışanlar çoğu kez, belirledikleri sürenin üstünde çalışırlar. Bazı kısmi çalışanlar ise “çağrı
üzerine” veya “sıfır saatle” çalışma üzere anlaşma yaptıklarından dolayı çalışma sürelerini,
dolayısıyla ücretlerini önceden bilmezler. Bu durum da, zamanla çalışanın haklarına yönelik
bir güvencesizliği su yüzüne çıkaracak bir durumdur (Süral:2004).
7.2. Eve İş Verme
Süral (2004)'a göre; evde çalışanların çoğunluğu düşük ücretli, düzensiz çalışan
geleneksel yapıya sahip çalışanlardır. Bu çalışanlar içinde kadınlar ağırlıklıdır. Sermaye
yoğun işler işletme çatısı altında yapılırken emek yoğun işlerin taşeron sistemi ile eve iş
verme şekline dönüşmesi gibi bir uygulama söz konusudur. Bilgisayar ve yeni iletişim
teknolojilerinin gelişmesi ile işyerinde değil de, kendi isteğiyle evde çalışan ve çoğunluğu
erkek olan tele-işçiler ise evde çalışanlar arasında küçük bir grup teşkil eder.
Erdoğdu (1994:326)'ya göre; ev işinde çalışanlar, tipik olmayan çalışanlar arasında
özellikle korunmaya muhtaç kesimi oluşturmaktadır. Bunun nedeni çalıştıkları ortamın izole
edilmiş olması ve statülerinin belirsizliğidir. Ayrıca bu şekilde çalışanlar asgari ücretin altında
ücret almaktadırlar, çalışma saatlerinin uzunluğu ve iş güvencelerinin olmayışı da onlar adına
başka bir dezavantajdır. Özellikle iş sağlığı ve iş güvenliği açısından oldukça olumsuz
koşullara sahip bu çalışma grubu için yasa belirli sınırlar çizmelidir. Şöyle ki; Erdoğdu
(1994:328)'ya göre; evde çalışan işçi ile işverenin yazılı bir sözleşme yapması zorunlu
kılınmalı, taşeron ve aracıların sorumlulukları belirlenmelidir. Ev işinde de eşit işe eşit ücret
politikası uygulanmalıdır. Aynı zamanda ev işlerinde tehlikeli ve kimyasal madde kullanımı
düzenlenmeli, gerekirse iş sağlığı iş güvenliği üzerine eğitim verilmelidir. Yıllık ücretli izin
hakkına kavuşturulması gereken ev işçilerinin sosyal güvenlik kapsamında olması ve hatta
sendikalara üye olabilmesi de mümkün kılınmalıdır.
7.3.Geçici İşler
Süral (2004)'a göre; bu tür istihdama belirli süreli sözleşmeye dayalı çalışma da denir.
Bu tür çalışma da belirli bir işin veya sürenin tamamlanması esası vardır. Bu kategoride
istihdam edilenler işten çıkarma hallerinde ilk hedeftir ve kıdem tazminatı alamazlar.
İşverenler de bu tür istihdamı işten çıkarmada sağladığı kolaylık için tercih etmektedir. Ayrıca
bu tür istihdam ile işverenlerin mevsimlik açıkları kapatmaları mümkün olacağından deneme
ve seçme süresini de uzun tutarak yedek kadronun azaltılmasında kendi lehlerine geçici işleri
ve bu işlerde istihdamı kullanmaktadırlar. Geçici işçilik daha çok düşük vasıflı ve düşük
ücretli çalışma türü olduğundan güvencesizlik had safhadadır.
7.4. Kendi Hesabına Çalışma
Süral (2004)'a göre; kendi hesabına çalışmanın temelinde yatan düşünceye
baktığımızda özellikle genç çalışanlar, kısa vadede sağlık, uzun vadede ise emeklilik gibi
hakların kaybını önemsemeyip sadece bugün için elde edecekleri parasal avantajın cazibesine
kapılmaktadırlar. Günü kurtarmak olarak tabir edilebilecek bu istihdam türünde kişiler,
70
resmen bağımsız olmakla birlikte birer işçidir ve bütün işçiler gibi sosyal anlamda
korunmaları gerekir.
7.5. Taşeron İşçiliği
Erdoğdu (1994:328)'ya göre; taşeronlaşma dünyada ve ülkemizde, işçileri çalışma
mevzuatının, koruyucu mevzuatın ve toplu iş sözleşmelerinin kapsamı dışında bırakmak için
kullanılmaktadır. Az sayıda işçi çalıştıran taşeron işyerlerinde sendikalaşma ve toplu
sözleşme aracılığıyla hak almak çok zordur. Tipik olmayan şekillerde emeğini arz eden
taşeron işçiler arasında kaçak işçilik yaygın olarak görülen bir durumdur. Ülkemiz açısından
da mevzuat dışı tutulabilmeleri işveren cephesinde avantaj olarak görünen taşeron işçiler
esnek çalışma biçimine sahip olsalar da güvenceden uzaktırlar.
Süral (2005)'a göre; tipik olmayan istihdamda toplu sözleşme güvencesi açısından
karşımıza çıkan durum dahilinde, sendikalaşma oranı düşüktür. Koruyucu mevzuat da
değerlendirmeye dahil edilirse; tipik olmayan istihdam altında çalışanlar feshe karşı korunma,
kıdem tazminatı, yazılı sözleşme hakkı, analık sigortası ve analık halinde işe dönme hakkı,
mazeret izni, iş sağlığı ve iş güvenliği gibi haklardan yoksundurlar ve üstüne üstlük işçi
konumunda olduklarını kanıtlama konusunda ispat yükümlülüğü kendilerine ait olup bu ispat
oldukça zor gerçekleşir.
Görünen bu tabloyu sonuca bağlamak gerekirse, bu haliyle tipik olmayan istihdam
teşvik edilmemelidir, işçilere farklı istihdam biçimleri arasında özgür seçim hakkı
sağlanmalıdır, tipik olmayan istihdam esnekleştirilmemeli; koruyucu mevzuatın kapsamı
dahilinde ele alınmalı ve işçi lehine düzenlenmelidir, yeni bir anlayış ve çalışma düzenine
göre, çalışma zamanı da yeniden yapılanma sürecine alınmalıdır.
8. Güvence & Esneklik Dengesi
Esnekliğin ve esnek çalışma biçimlerinin ortaya çıkması kaçınılmaz bir gerçektir ve bu
anlamda olması gereken, mutlak esneklik anlayışından uzaklaşmak ve esneklik ile güvencenin
dengesini sağlayabilmektir. Çakır (2009)'a göre; bu dengeyi anlayabilmek adına hem
esnekliğin hem de güvencenin boyutlarına değinmek gerekirse esnekliğin boyutları şu şekilde
sıralanmaktadır;

Dışsal sayısal esneklik: İşe alma ve işten çıkarılmaların kolaylaştırılması.

İçsel sayısal esneklik: İş sürelerinin kolaylıkla değiştirilebilmesi (yarı-zamanlı ya da
fazla çalışmanın kullanılabilmesi)

Fonksiyonel esneklik: Çalışanların iş organizasyonu içerisindeki görevlerinin
değiştirilebilmesi ve birden çok işte görevlendirilebilme.

Ücret esnekliği: Ücretlerin ekonomik koşullara ya da bireysel performansa göre
belirlenebilmesi olarak sıralanabilir.
Çakır (2009)'a göre; güvencenin boyutları ise şu şekilde sıralanmaktadır;

İş güvencesi: Aynı işte kalabilme güvencesi.
71

İstihdam güvencesi: İstihdam edilebilme güvencesi (aynı işverenle olması gerekmez)

Gelir güvencesi: İşsizlik, hastalık, kaza vb. durumlarda gelirin korunması.

Kombinasyon güvencesi: Çalışanın
bütünleştirilmesi olarak sıralanabilir.
özel
ve
sosyal
aktiviteleriyle
işin
Gündoğan (2007)'a göre; hem esneklik hem güvencenin boyutları dahilinde işçi ve
işveren cephesinde her iki tarafın da çıkarlarını besleyebilecek bir dengeden bahsedebilmek
için tarafların karşılıklı olarak bu süreçten olumlu etkilendiklerini söyleyebilmek gerekir.
İşçilerin esneklikten yana çıkarları, daha çok iş imkânı yaratma, ek gelir için kısmi süreli ve
geçici çalışma imkânı, iş-yaşam dengesini sağlama olarak değerlendirilirse, aynı anda
işverenin çıkarları ise hızlı işgücü değişimlerine uyum sağlanması, hızlı değişen taleplere
cevap vererek pazar pozisyonun gelişmesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Gündoğan (2007)'a göre; esneklik adına işçi ve işverenin çıkar dengesinden
bahsettikten sonra güvence üzerine de her iki tarafın çıkarından bahsetmek gerekmektedir.
İşçinin güvence ihtiyacı göz ardı edilmemesi gereken bir ihtiyaç olup çıkarları arasında, iş
güvencesinin sağlanması, istihdam edilebilirliğin korunması ve geliştirilmesi, kazanılmış
hakların sürekliliğinin sağlanması gelmektedir. İşveren de aynı şekilde güvenceden pay sahibi
olmaktadır. Sürdürülebilir büyüme ve istihdam artışı için rekabet gücünün artırılması, vasıflı
işgücüne erişim, çalışanların sadakat duygusunun geliştirilmesi de işverenin gözettiği
çıkarların başında yer almaktadır.
Çakır (2009)'a göre; esneklik ve güvence dengesinin etki alanında iki yönlü kazançlı
çıkmanın varlığı aranmaktadır. Şöyle ki, esneklik güvence dengesi çalışanların işgücüne
katılımlarını ve onların kariyerlerini geliştirerek sosyal dışlanmayı önleyecek olan iş,
istihdam, gelir ve kombinasyon güvencesini sağlarken, aynı zamanda firmaların değişen
koşullara uyum sağlama, verimlilik ve rekabet edebilme yeteneklerini güçlendiren sayısal,
fonksiyonel ve ücret esnekliğine sahip olma dereceleri anlamına gelmektedir. İçli (2006)'ye
göre; söz konusu denge adına önemli bir örnek Danimarka Modelinde dikkat çekmektedir.
Danimarka’da başarılı bir dengenin önemli göstergeleri; çok düşük düzeydeki genç işsizliği;
düşük düzeydeki uzun dönemli işsizlik; düşük düzeydeki yapısal ve genel işsizlik olarak
sıralanmaktadır.
Bredgard, Larsen ve Madsen (2005)'e göre; Danimarka’da oldukça yüksek iş devir
oranları olmasına rağmen çalışanlar kendilerini güvende hissetmektedir çünkü, işsizlik oranı
düşüktür ve bunun yanı sıra yeni bir iş bulmak kolaydır. Ayrıca, her yıl mevcut işlerin %10’u
ortadan kalkarken bundan daha fazlası yaratılmaktadır. Göreli olarak uzun süreli ve cömert bir
işsizlik ödeneği vardır. Aynı zamanda aktif işgücü piyasası politikaları da büyük öneme
sahiptir. Gündoğan (2007)'a göre; Danimarka 1995 yılında içinde bulunduğu sorunların
üstesinden gelebilmiş ve gelişme gösterebilmiş bir ülkedir. Danimarka’da genç işsizliğinin
yüksek oluşu ve birçok niteliksiz genç işçi bulunması, işsizlik ödeneğinin kamu fonundan
ödenen eğitim yardımından daha yüksek olması ve eğitime geçiş konusundaki teşviklerin
yetersizliği sorun olarak kalmamış ve 25 yaşın altındaki tüm niteliksiz genç işçilere ödenen
işsizlik ödeneği %50’ye kadar azalmış ve eğitime geçiş yardımı sağlanmıştır. Bu gelişmenin
sonucu olarak da, işsizlikte düşüş, istihdam ve eğitimde artış sağlanmıştır.
72
9.Türkiye Gerçeğiyle Güvenceli Esneklik
Güvenceli esneklik adına iyi bir nitelik taşıyan Danimarka Modelinin ardından
ülkemiz Türkiye’nin birtakım gerçeklerine değinmek gerekmektedir.
Alpagut (2008)'a göre; 18.-19. yüzyılın yatılı misafiri Sanayi Devrimi ve kökeni,
1960’larda ortaya çıkan dönüşüm ve hızlı değişimlere dayanan, aynı zamanda politik
sonuçları beraberinde getiren, ağırlıklı olarak, ekonomik bir süreç olarak adlandırılan
Küreselleşme, insanlık tarihini derinden etkileyen iki gelişmedir. Bu iki gelişmenin ardından
kabulü ve uygulaması zor olan Güvenceli Esneklik, 1990’lı yıllarla birlikte küreselleşmenin
zorunlu sonucu olarak yerini almıştır.
Yüksel (2003)'e göre; güvenceli esneklik, katı kuralları içinde barındıran çalışma
hayatının bu katılıklardan arındırılması, hukuki yapının esnek bir biçime sahip olması ve
bunlara ek olarak da çalışanlar için insani; yani güvenli koşulların sağlanması ve güvencenin
oluşturulmasını ifade eden bir stratejidir. Alpagut (2008)'a göre; güvenceli esneklik aynı
zamanda Avrupa Birliği İstihdam Politikasının temel unsurlarından birini oluşturmakta, hatta
yönünü belirlemektedir. Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde yasal düzenlemelere yansıyabilen
güvenceli esneklikle hedef, iş güvencesine ilişkin yasal düzenlemelerin yumuşatılması
olmuştur.
Eskiye dönünce karşımıza çıkan tam zamanlı çalışmanın ardından, bugün yüz yüze
olduğumuz yarı zamanlı çalışma, geçici iş ilişkisi, kısmi süreli çalışma, çağrı üzerine çalışma,
belirli süreli sözleşme, esneklik kapsamında ele alınmakta ve iş sürelerinde esneklik,
güvenceli esnekliği gerekli kılmaktadır. Peki Türkiye’de çoğu mantığa aykırı olan bu kavram,
Avrupa Birliği üyeliğine talip olan mantığın içinde ne kadar süre aykırılığını koruyabilir?
Alpagut (2008)'a göre; esneklik kadar işçiler için yeterli güvence sağlanması gereğini
vurgulayan Avrupa Birliği İstihdam Raporunda, istihdam ve büyümenin gerçekleştirilmesi
için üye devletlerce alınması gereken önlemler şu şekilde belirtilmektedir:
-- Belirsiz süreli ve tam gün çalışmaya dayalı standart iş sözleşmeleri çerçevesinde
sözleşme koşullarını; iş süreleri, ücret oluşturma mekanizmaları ve işçilerin mobiliteleri gibi
hususlarda esneklik yönünde denetlemek ve gerektiğinde işçi ve işverenler bakımından tercih
edilebilir kılmak için bu yönde uyarlamak,
-- Diğer sözleşme türlerini gözden geçirerek işçi ve işverenlerin gereksinimlerini
dikkate alacak farklı seçenekler sunmak,
-- Ödünç işçi temin eden büroların kurulması ve yayılması için engelleri kaldırarak
bunları iş pazarında etkin ve cazip kılmak,
-- İş sürelerinin esnekleştirilmesi,
-- Kısmi süreli çalışmanın teşviki,
-- İş pazarında mobiliteyi artırmak için sosyal güvenlik sistemini uyarlamak.
73
Alpagut (2008)'un değerlendirmesiyle öne çıkan bu tedbirler, işçiler arası bir
bölünmeyi gündeme getirmemelidir. Şöyle ki; her türlü korumadan yararlanan işçiler ve
bunların dışında kötü çalışma koşulları içinde daha az korumadan yararlanabilen işçiler olarak
bir ayrım yapmaksızın çalışma yaşamının barındırdığı katı düzenlemeleri bertaraf etmek
anlamında esneklik ve güvencenin bir arada bulunduğu bir yapıyı öngören güvenceli esneklik
ön planda yerini almaktadır.
Avrupa Birliği İstihdam Politikası ufkumuzu genişletirken başımızı iki elimizin
arasına alıp düşünmemizi gerektiren Türk Hukuk yapısı ise ikiye bölünmüşlüğün resmini
çizmektedir. Öyle ki, esneklik ve kuralsızlık birbirine karışmaması gerekirken iç içe
geçmiştir. Kuralsızlık var oldukça hayat bulan kayıt dışı istihdam da hesaba katılırsa yeterli
esneklikten yoksun hukuki yapımız dikkat çekmektedir. Bu tablo karşısında; tam istihdam,
çalışma kalitesi ile verimliliğin arttırılması ve sosyal birlikteliğin teşviki hedefini taşıyan
Avrupa Birliği istihdam Politikasının çekirdeğinde yer alan güvenceli esneklik ve Avrupa
Birliği’ni model alarak Türk zihinlerini birleştirmek mümkün olabilir mi? sorusu akıllara
takılmaktadır.
Munck (2003:33)'a göre; kaçınılmaz olan ezeli rekabet, ulusal iş piyasası
anlayışlarının Avrupa’nın ötesine geçip uluslar üstü piyasaya dönüşmesi, sermayenin ucuz
işgücü arayışıyla hareket etmesi ve bu yönde fayda sağlayacağı ülkelere kayması, yaşlanan
nüfusla birlikte artmakta olan yüksek yapısal işsizlik oranları, sadece istihdam politikasına
yönelik değil aynı zamanda çalışma ilişkileri ve iş hukuku düzenlemelerine yönelik
değişimini de beraberinde getirmiştir. Kimine göre değişim, kimine göre çağın büyük
dönüşümü olma adayı ve kimine göre yeni dünya düzenine karşı mücadele sonuç vermeyecek
bir süreçtir. Bu durumda olması gereken durağanlık değildir. Sermaye ve emeğin, biri gerçek
zamanlı bir akışkanlıkta, öteki ise can sıkıcı bir durgulukta birbirinden ayrışmış iki farklı
şekilde var olduğundan kaçınılmazlık ve mecburiyetçiliği de hesaba katarak uyum sağlamak
esas alınmalıdır.
Wilthagen (2004:165-181)'e göre; küreselleşme ve teknolojik gelişmelerin, hem
işletmeler hem de işçiler açısından ortaya çıkardığı yeni koşullarda, işletmeler piyasaya
tutunabilmek için yaptıkları üretimi ve sunduğu hizmeti hızlı biçimde uyarlama ve geliştirme
baskısı altındadır. Bu durumda üretim teknikleri yanında işgücü uyumu da gerekmektedir.
Böylece bir yandan işletmeler diğer yandan da çalışanlar, değişime hazır ve yeterli olmak
zorundadır. Durum böyle olunca yeniden yapılanma günlük yaşamın bir parçası haline
gelmiştir.
Bu gerçeklikler ve aynı yola çıkan farklı yorumlar karşısında Türkiye, güvenceli
esneklik gerçeğini göz ardı etmemelidir. Günümüzün değişken piyasa koşullarında, katılık ve
hareketsizlik, sonun başlangıcını; esneklik ise, rekabet edebilirliğin ve istihdam edilebilirliğin
olmazsa olmaz koşulunu oluşturmaktadır. Artık Türk sanayisi esnek çalışmayı yasalara
rağmen değil, yasalar çerçevesinde uygulayabilmelidir.
74
10. Türk İş Hukuku Bakımından Güvencenin Sorgulanması
Konuya Türk İş Hukuku bakımından yaklaştığımızda yeni bir anlayış karşımıza
çıkmaktadır. Adı geçen yeni anlayış, iş güvencesinden istihdam edilebilirlik güvencesine
geçiştir. Bu durumda işin daha az korunması ve esas korumanın çalışana yönelik olması
ortaya çıkmaktadır.
Dur (2009)'a göre; çalışanın yaşam boyu aynı işyerinde istihdam edilmesine dayalı iş
güvencesi sisteminin yerine, işgücü değişimine dayalı, işten çıkarmadaki kolaylıkları ortadan
kaldıran ya da azaltan ve istihdama iş değiştirme olanağı sağlayan yeni bir sistemin
benimsenmesi güvenceli esneklik adı altında değerlendirilmektedir. Bu yeni anlayış, iş
güvencesinin göreceli olarak ikinci planda olduğu ama sosyal güvence ve iş bulma
kolaylığının gelişmiş olduğu bir düzeni öngörmektedir. Burada adı geçen iş bulma kolaylığı;
yaşam boyu öğrenim, sürdürülebilir eğitim, niteliklerin ihtiyaçlar ve gereklilikler dahilinde
güncellenmesi ve bu şekilde değişime uyum sağlayabilme, bunlara ek olarak da iş arayan ve
işverenlerin desteklenmesi yönünde hükümet tedbirlerinin sağlanmasını mümkün kılmaktadır.
Bu çerçevede feshe karşı koruma sistemlerini de ele alan Dur (2009)'a göre; daha
yumuşak bir vasıta bulunamadığı takdirde fesih yoluna başvurulması yani feshin sadece
alternatifsizlikten dolayı son çare olması gereği ortaya konmaktadır. Bu gereklilik dahilinde
işveren fesihten önce başka alternatif tedbirlerin bulunup bulunmadığını araştırmak
zorundadır. İşçinin işyerinde başka bir işte çalıştırılmasına olanak verilmesi, eğitime tabi
tutulması, iş koşullarında değişiklik yoluna gidilmesi, ücret ve ikramiyenin azaltılması,
ücretsiz izin veya kısa çalışma, fesih karşısında başvurulabilecek tedbirler niteliğindedir.
Kıdem tazminatı ve esneklik bağlantısına da değinmek gerekirse, Alpagut (2008)'a
göre; işçinin rızası olmaksızın işin kaybı ve işçinin işyerine bağlılığının karşılığı olarak
değerlendirilen kıdem tazminatı, 1936 tarihli İş Kanunundan bu yana çeşitli değişimlere
uğramış ve zaman içersindeki gelişim, işsizlik sigortası ve iş güvencesi kurumlarının işlevinin
kıdem tazminatına atfedilmesi yönünde olmuştur.
Alpagut (2008)'un bu konudaki diğer bir değerlendirmesine göre; kıdem tazminatının
işveren açısından ciddi bir maliyet olarak değerlendirildiği şüphesizdir. Buna ek olarak, bir
devlet memurunun ikramiyesi nasıl bir işleve sahipse kıdem tazminatı da aynı şekilde ciddi
bir işleve sahiptir. Bu sebeple de fonda biriken para hem işveren hem de işçi cephesinde
olumlu etkiler yaratmaktadır. İşverenin ödeme aczine düşmesi ya da iflas etmesi gibi bir
durumda fon devreye girdiğinde kıdem tazminatının elde edilememesi gibi bir ihtimal de
ortadan kalmaktadır. Olur da iş sözleşmesi sona ererse, uyuşmazlıkları önleyerek işçinin
istifası halinde kıdem tazminatı alamaması gibi bir durumdan doğacak adaletsizlikleri de
gidermesi mümkün görünmektedir.
Limoncuoğlu (2010)'na göre; güvenceli esneklik konusunda Türk Hukuku
değerlendirildiğinde; Türkiye bakımından sorulması gereken ilk soru; esneklik
gereksiniminden söz edilip edilemeyeceğidir. Bu noktada ülkemizde istihdam açısından bir
bölünmüşlük karşımıza çıkmaktadır. Bölünmüşlüğün ilk alanını kayıt dışı istihdam, diğer
alanını da kayıtlı istihdam teşkil etmektedir. Kayıt dışı istihdamın varlığı söz konusu
75
olduğunda esneklik ve kuralsızlaştırmanın iç içe geçtiği anlaşılmaktadır. Durum böyle olunca
da esneklik ve güvencenin bir arada gerçekleşmesi söz konusu olamamaktadır.
Limoncuoğlu (2010)'na göre; Türkiye’de ciddi denebilecek bir istihdam politikasının,
eğitim ve istihdamı arttırmaya yönelik sosyal güvenlik politikasının var olup olmadığı da
sorulması gereken diğer bir sorudur. Türkiye için güvenceli esneklikten bahsetmenin zor
olmasının yanı sıra istihdamı arttırmaya yönelik sürdürülebilir istihdam politikasının
varlığından söz etmek de ihtimal dahilinde görünmemektedir. Alpagut (2008)'a göre; aktif
işgücü piyasasına yönelik tedbirler içerisinde yer alan ve kayıt dışı çalışmanın önüne
geçilmesi açısından Avrupa Birliği tarafından da önerilen “istihdam yüklerinin (vergi ve
sigorta maliyetlerinin) belirli seviyelere çekilmesi, mali teşviklerin uygulanması” güvenceli
esnekliğin gerçekleştirilmesinde önemli unsurlardır. Fakat Türk Hukukunda bu konuya ilişkin
etkin bir politikanın varlığından da söz etmek mümkün olmamaktadır. Güvenceli esneklik ve
Türkiye adına çeşitli yaklaşımları da ele alacak olursak karşımıza bir imkânsızlıklar tablosu
daha çıkmaktadır.
Ansal ve Necef (1999); istihdam yükü açısından batılı gözlemcilerin
değerlendirmelerini ele almıştır. Bu değerlendirmelere göre; işçilerin iş istasyonları arasında
adeta koşar gibi gidip gelmeleri ve işi tamamlamaya çalışmaları hayret veren bir ortam
oluşturduğu gibi, esnek çalışmanın oluşturduğu iş yoğunluğundan dolayı “işçiler açısından bir
cennet olamayacağı açıktır” kanısına varılmıştır. Karşılaşılan bir sonuç da; esnek çalışmanın
getirdiği iş yoğunluğu ortamında ölüm vakalarının giderek artmasıdır.
Bu ve benzeri gerçekleri ele alan tabloları yansıtmak sadece var olan sorunu ve
eksiklikleri gözler önüne sermek olur ancak bu gerçekler Türkiye’nin esneklik ve güvenceyi
aynı anda kendi bünyesine uyarlamakta oldukça zorluk çekeceğinin göstergesidir.
Esnek çalışma sürelerinin sağlayacağı avantaj ve dezavantajlar üzerine Prof. Dr.
Ahmet Selamoğlu; “Esneklik mal ve hizmet piyasalarının içinde bulunduğu durumda var
olan derin ve sürekli belirsizliğe karşı bir ilaçtır. Bu durum işveren açısından büyük önem
taşır.” şeklinde düşüncesini dile getirmiştir. Bu düşüncesine ek olarak Selamoğlu, “Ancak
taşeronlaşma ve kayıt dışı istihdam göz ardı edilmemesi gereken bir konudur ki bu gibi
durumlarda esneklikten değil “kuralsızlaştırmadan” bahsetmek mümkün olur.” diyerek
düşüncelerini aktarmaya devam etmiştir. Esnek çalışma sürelerine yönelik olarak
düşüncelerini aldığım Selamoğlu, esnekliğin olumsuz olarak nitelendirilebilecek yönlerine de
değinmiş ve “Esneklikle birlikte örgütlülük haline birlikte bakılacak olursa, bu durumda
esneklik cephesinden örgütlülük haline karşı bir olumsuzluk olduğu karşımıza çıkar. Esneklik
sosyal hakları güvence altına alan bir düzen getirmez, hatta sosyal haklara aykırı demek
yerinde olur. Böylece esnekliğin kişilere sunacağı varsayılan serbest zaman imkânı ifadesi
oldukça isabetsiz ve desteksizdir. Hatta, esnek çalışmanın işçi açısından bir tehdit olduğunu
söylemek mümkündür.” demiştir.
Doç. Dr. Sayım Yorgun esneklik ve güvenceyi aynı karede şu şekilde ele almıştır;
Yorgun, bazı düşünürler ve akademisyenlerin esnekliği “mutlak bir esneklik” olarak


T.C. Kocaeli Üniversitesi İİBF, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Öğretim Üyesi
T.C. Kocaeli Üniversitesi İİBF, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Öğretim Üyesi
76
değerlendirmesinin eleştirel gözle bakılması gereken bir konu olduğunu ve mutlak esnekliğin
yanlış bir yaklaşım olduğunu dile getirmiştir. Yorgun’a göre; “Mutlak esneklik demek işçinin
korunmaması, işçinin korunmasız bırakılması demektir. Deregülasyon altında da bu vardır.”
düşüncesi geçerlidir. Şöyle ki, deregülasyonda işçiyi koruyucu yasal mevzuatın ortadan
kaldırılması söz konusudur.” Yorgun, “Ben esnekliği ihtiyaç olarak görüyorum ama bu
esneklik ihtiyacıyla işçinin de yarınından emin olma, iş güvencesine sahip olma kavramının
da birlikte değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum” demiştir.
Yorgun başka bir gerçeği gözler önüne sererek; “Türkiye’deki yapı özellikle kayıt
dışılık olarak karşımıza çıkar. Bu yüzden, Türkiye’de esneklik arayışı hep işçinin aleyhine bir
düzenleme olmuştur. Bunun giderilmesi için de önce kayıt dışı ekonominin engellenmesi
gerekir. Bu gerekliliğe rağmen Türkiye’de işverenler yasaların çok katı olduğunu söyler
ancak bir ülkede ekonominin yarısı kayıt dışıysa o ülkede bırakın esnekliği, koruyucu hiçbir
hükmün varlığından söz edilemez.” demiştir.
Yorgun, iş sağlığı ve iş güvenliği açısından bir değerlendirme yapmasını talep
ettiğimde; “Türkiye’de iş güvenliği açısından baktığımızda esnek istihdam, özellikle işyeri ile
işçi arasındaki bağın çok güçlü olmadığı bir ilişkiyi gözler önüne serer. Esnek çalışma
süreleri iş sağlığı ve iş güvenliği açısından bir tehdittir. Esnekliğin olduğu yerde, iş
güvenliğine yönelik tedbirlerin daha elastik olduğunu, işçinin işyerine adapte olamadığını, o
işyerinin kurallarını öğrenmede, sahiplenmede güçlük çektiğini ve sorumlulukların yeterince
yerine getirilmediğini düşünüyorum, bu açıdan bakılınca da olumsuz bir ilişki olduğunu
söyleyebilirim.” demiştir.
Bu yorumlara ek olarak Türkiye’nin istihdam durumunu anlatan senaryolar; istihdam
oranının düşüş kaydettiğini, kayıt dışı istihdamın ciddi bir şekilde artış gösterdiğini, genç
işsizliğin yükseldiğini, işgücüne katılma oranının düştüğünü, yaşlıların ikinci planda kaldığını
ve pasifize edildiğini gösteriyorsa, ya da senaryoyu milli gelir üzerinden değerlendirdiğimizde
asgari ücretteki artışın insani olmamakla beraber sadece bir nebze artabildiğini, sosyal
güvenlikten yoksun olanların oranında bir düşme olduğunu görebiliyorsak, Türkiye’nin
güvenceli esneklik resmini çizmek ve sadece bir ütopya olarak kalmaya yüz tuttuğunu görmek
kaçınılmaz bir gerçek olacaktır. Bu olumsuz senaryolar, Türkiye’de esneklik ve güvence
dengesini ortaya koyan bir modelin varlığını ortaya koymaktan oldukça uzak gözükmektedir.
Genel olarak içinde bulunduğumuz durum ve yapılması gerekene değinmek gerekirse;
4857 sayılı iş kanunu ile işveren ve işçi arasında varılan anlaşma neticesinde özellikle esnek iş
düzenlemelerinin uygulanması ve iş güvencesi kurallarından oluşan yasal bir yapının olması
Türkiye adına önemli bir adımdır. Yapılmasına ihtiyaç duyulan ise, iş güvencesi ile işgücü
piyasası esnekliği arasında denge sağlanmasıdır.
SONUÇ
Teknolojik alanda meydana gelen gelişmelerin, hem işletmeyi hem de işçileri etkileyip
değiştirici etki yaptığı gerçektir. Bu gerçekler rekabete ayak uydurmayı zorunlu hale
77
getirmişken esneklik anlayışını ve esnek çalışma sürelerini de kaçınılmaz hale getirmiştir
ancak her ne kadar amaç, şartlara ayak uydurabilmek ve uyum sağlayabilmek olsa da, işçinin
varlığı ve ihtiyaçları da yok sayılmaması gereken niteliktedir.
Esnekleşme ihtiyacının amacını aşması ve kuralsızlaştırma olarak algılanması
çalışanların insana yaraşır yaşama hakkını da tehdit etmektedir. Kayıt dışı ekonominin göz
ardı edilemeyecek boyutlara ulaşması, kontrollerin yetersiz olması işçileri sağlıksız
ortamlarda çalışmaya muhtaç bırakmaktadır.
Günümüz dünyasında tüm kazanılmış haklar hedef alınarak yapılan tüm saldırılara ve
esneklik adı altında işçinin korunması ilkesine yönelik ihlallere karşı durulmalı ve insani
hedefler dahilinde güvence hedefi yükseltilmelidir.
Esnek çalışma süreleri ile verimlilikte artışların olacağı, maliyetlerin azalacağı,
çalışanların motivasyonunun artacağı ve iş tatmininde yükselişlerin gözlemleneceği ve
çalışanların kendi zamanlarını kendilerinin kontrol edebileceğine yönelik adeta bir cennet vaat
eden görüşler beklentileri boşa çıkarmış olsa da, işçilerin haklarının savunulması ve insanca
çalışma şartlarının oluşturulması için esneklik ve güvence aynı karede gerçekleştirilebilmeli
ve Türkiye adına imkânsız görülen güvenceli esneklik mümkün kılınmalıdır.
Esneklik gerçeğinin ve uygulanmasının kaçınılmaz oluşu yanında güvenliğin; insana
yakışır ücret, yaşam boyu öğrenime erişim, çalışma koşullarında iyileşme, adil olmayan işten
çıkarmalara ve ayrımcılığa karşı koruma, işini kaybetme halinde destek ve iş değiştirirken
kazanılmış sosyal hakların aktarılması hakkı olduğu bilinçlere kazındığında, Türkiye adına bir
güvenceli esneklik modeli oluşturmak mümkün olabilecektir. Zira, güvence ve esneklik
madalyonun iki yüzü ve karşılıklı ön koşullar olarak görülmelidir.
KAYNAKÇA
Alpagut, G. (2008), AB’nde Güvenceli Esneklik ve Türkiye’deki Yasal Düzenlemeler, TİSK
Akademi, C.3/1.
Ansal, H. (1986), Esnek Üretimde İşçiler ve Sendikalar, İstanbul: Birleşik Metal İş Sendikası
Yayınları, s. 57.
Ansal, H. (1999), “Post-Fordizm’de Üretim Esnekleşirken İşçiye Neler Oluyor?”, İstanbul:
Birleşik Metal İş Yayınları.
Ansal, H. ve Necef, Ş. (1999), “Japon Post-Fordizmi ve Türkiye’de Uygulanması”.
Atasayar, K. (1994), Çalışma Hayatında Esneklik, İzmir: Yaşar Eğitim Vakfı Yayını.
Bredgard, T., Larsen, F. & Madsen, P. K. (2005), “The Flexible Danish Labour Market - A
Review”, Carma Research Papers, Aalborg University, April.
78
Centel, T. (1994), “Türkiye’de Yeni İstihdam Türleri ile İş İlişkilerinin Esnekleştirilmesi”, s.
251-252.
Çakır, Ö. (2009), “Avrupa Birliğinde Güvenceli Esneklik ve Eğilimler, Sosyo-Ekonomi,
Temmuz/Aralık, C. 2.
Çelik, A. (2003), “Yeni İş Yasasının Anlamı”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı: 48,
Eylül/Ekim.
Çelebi, S. (2007), Bir Sosyal Politika Konusu ve Çalışma Hakkının Karşılığı Olarak İstihdam,
Mercek, s. 61-65.
Dur, V. (2009), “Esnek Güvence Kavramı ve Türk Sosyal Güvenlik Mevzuatındaki Yeri”.
http://www.yoikk.gov.tr/upload/Esnek/Guvence.pdf
Erdoğdu, S. (1994), “Türk İşçileri Açısından İş Hukukunda Esneklik”, İzmir: Yaşar Eğitim ve
Kültür Vakfı.
Evren, G. (2007), Esnek Çalışma ve İstihdama Etkileri, Ankara: Seçkin Yayıncılık
Gündoğan, N. (2007), İşgücü Piyasasında Esneklik-Güvence Dengesi: Danimarka Modeli,
Çimento İşveren, C. 21, s. 22-37.
Güzel, A. (1995), Esnekliğin Ortaya Çıkışı ve Gerekliliği, Çalışma Hayatında 21. Yüzyılın
Yeni Ufukları MESS Yayınları, No: 222, s. 194.
İçli, E. (2006), “Güvenceli Esneklik Alanında Ülke Uygulamaları, MESS Yayınları, Haziran.
Kozlu, Ç. (2008), “Esnek Çalışma ve Güvencesizlik”, Marksist Tutum Dergisi, Haziran.
Kutal, G. (2008), “Türkiye’de Çalışma Hayatında Esneklik Uygulamaları”.
Kuzgun, K. İ. (2012), “Güvenceli Esneklik Kavramı Ve Türkiye’de Güvenceli Esnekliğin
Belirleyici Değişkenleri, Sosyal Güvenlik Dergisi, C. 2.
Küçük, F. (2004), “Esneklik ve İnsan Kaynakları”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, C. 3.
ILO, (2000), Flexicurity: The Response to Globalisation and Demographics by Combining
Flexibility and Security, Employment and Social Affairs, European Employment Strategy.
ILO, (2007), “Flexicurity-Equality at Work”, The Magazine of World of Work, No: 59.
Karakoyunlu, E. (1995), Türk Çalışma Hayatının Sorunları ve Çözüm Önerileri Toplantısı,
İstanbul: TİSK Yayınları.
Koray, M. (2005), Sosyal Politika, (3. Baskı), Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.
79
Limoncuoğlu, A. (2010), Türk İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukukunda Güvenceli Esneklik,
İzmir.
Özveri, M. (1999), Esneklik, Ankara: TÜRK-İŞ Eğitim Yayınları, No:34.
MESS Yayınları (1996), Endüstri İlişkilerinde Son Durum.
Munck, R. (2003), Emeğin Yeni Dünyası – Küresel Mücadele, Küresel Dayanışma, İstanbul:
Kitap Yayınevi.
Rodgers, G. (2007), Labour Market Flexibility and Decent Work, New York: DESA Working
Paper, No. 47.
Ronnen, S. (1981), Flexible Working Hours, New York: Mc Graw-Hill.
Süral, N. (2004), “Esnek Çalışma Süreleri ve Modelleri”, İİBF/ODTÜ.
Süral, N. (2007), “4857 Sayılı İş Kanunumuzda Esneklik Açılımları”, TİSK İşveren Dergisi,
Özel Ek, Ankara: TİSK Yayınları.
Süral, N. ve Pennings, F. (2005), “Türk İşgücü Piyasasının Esnekleştirilmesi ve
Modernleştirilmesi”
Tatlıoğlu, E. (2012), “Güvenceli Esneklik Çerçevesinde Esnek Çalışmanın Uygulanabilirliği”,
Electronic Journal of Vocational Colleges.
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu - TİSK. (1999), Çalışma Hayatında Esneklik,
Ankara: TİSK Yayınları, Yayın No: 190.
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu - TİSK. (1999), Çalışma Hayatında Esneklik
Gereksinimi, Kamuoyunda Esneklik. der. MESS. İstanbul: MESS Yayınları.
Tuncay, A. C. (1995), Çalışma Süreleri ve İstihdam Türlerinde Esnekleştirme, Çalışma
Hayatında Yeni Gelişmeler-Esneklik, Ankara: Çimento Müstahsilleri İşverenleri Sendikası
Yayını.
Uslu, H. F. (2008), Flexicurity: A Deliberate Ambiguity?. Yayımlanmamış Yüksek Lisans
Tezi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi.
Wilthagen, T. & Tros, F. (2004), The Concept of ‘Flexicurity’: A New Approach
Regulating Employment and Labor Markets, Vol. 10, No: 2, s. 165-181.
to
Yavuz, A. (1995), Esnek Çalışma ve Endüstri İlişkilerine Etkisi, İstanbul: Filiz Kitabevi.
Yüksel, N. (2003), Çalışma Hayatında Esnekleşme İhtiyacı, İşveren Dergisi, Cilt: 40, Sayı: 5,
s. 9-11. Ankara: TİSK Yayınları.
80
Zengingönül, O. (2003), “Sosyal Politika-Esnek Çalışma Biçimleri Paradoksunda Avrupa
Birliği Örneği”, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt: 5, Sayı: 4, s.
157-171.
Zengingönül, O. (2004), “İş Güvencesine İstihdam Açısından Bir Yaklaşım”, Dokuz Eylül
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 1.
81
82
İLKÖĞRETİM OKULLARINDA BİLGİSAYAR DERSİNE YÖNELİK
YÖNETİCİLERİN VE ÖĞRETMENLERİN GÖRÜŞLERİ
(ANTALYA İLİ ÖRNEĞİ) 
İlhanGünbayı
Gülay Türkmen
ÖZ
Bu makalede Milli Eğitim Bakanlığına bağlı ilköğretim okullarında bilgisayar dersine yönelik yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşleri
belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla araştırmacılar tarafından 5'li Likert tipi 15 maddelik ve dört faktörlü bir ölçek geliştirilmiştir. Ölçeğin
yapı ve ölçüm geçerliliği için açımlayıcı ve doğrulayıcı faktör analizi yapılmıştır. Araştırmanın evrenini 2009-2010 yılında Antalya ili 5
merkez ilçesinde görev yapan Milli Eğitim Bakanlığına bağlı 178 ilköğretim okulunda çalışan 4935 yönetici ve öğretmen oluşturmuştur.
Anket, Antalya ilinin 5 merkez ilçesinde yer alan Milli Eğitim Bakanlığına bağlı 44 ilköğretim okullarında görev yapmakta olan 119 okul
yöneticisi ve 1059 öğretmen olmak üzere 1178 katılımcıya uygulanmıştır. Elde edilen verilerin sonuçlarına göre, yöneticilerin ve
öğretmenlerin yaşı ve hizmet yılı arttıkça bilgisayar dersinin önemine dair olumlu görüş düzeyinin azaldığı, yine yaş değişkeninde bilgisayar
sınıfının yeterliliği boyutunda düşük yaş grubundaki öğretmen ve yöneticilerin görüşlerinin, yüksek yaş grubunda olan yöneticilerin ve
öğretmenlerin görüşlerinden daha olumlu olduğu bulunmuştur. Araştırmada yöneticilerin ve öğretmenlerin bilgisayar dersine yönelik
görüşlerinde en yüksek oran bilgisayar öğretmeninin kendini geliştirmesi, en düşük oran ise bilgisayar dersinin gereksinimleri karşılaması
boyutlarında saptanmıştır.
Anahtar Kelımeler: Bilgisayar teknolojisi, İlköğretim Okulları, Öğretmenler, Okul Müdürleri
TEACHERS’ AND PRINCIPALS’ VIEWS ON COMPUTER TECHNOLOGY
CLASSES IN COMPULSORY SCHOOLS (A SAMPLE OF ANTALYA PROVINCE)
ABSTRACT
The aim of this study was to analyze the views of teachers and administrators on computer technology classes in compulsory education. In
order to analyze the views of teachers and administrators on computer technology classes in compulsory education, a likert typed 5 scaled
questionnaire consisting 15 items was developed by the researchers. The exploratory factor analysis and confirmatory factor analyses were
done to test structural and measurement validity of the scale. The study population consisted of 4935 teachers and school directors serving
178 public elementary schools within the city of Antalya and its districts during the 2009-2010 academic year. Questionnaires filled out by
1178 participants 1059 of whom were teachers and 119 administrators serving at 44 public compulsory schools were evaluated. According to
the findings of the study, the older the teachers and administrators got and the longer they served, the less they thought of the importance of
the computer technology classes, hence younger and teachers and administrators with less seniority had more positive thoughts on the course
than those older ones and the ones with more seniority. In the study, teachers and administrators perceived self development as the highest
and meeting the requirements as the lowest in terms of their views on computer technology classes.
Key Words: Computer technology, Compulsory education schools, teachers, principals
1. GİRİŞ
“Büyük ve yoğun insan toplulukları, aşırı hareket, dinamizm, hızlı değişme,
bilimsellik ve ileri teknoloji çağımızı karakterize eden başlıca niteliklerdir Bilim ve

Bu çalışma Akdeniz Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi tarafından desteklenmiştir ve bu makale 2011’de
savunulan “İlköğretim Okullarında Bilgisayar Dersine Yönelik Yöneticilerin ve Öğretmenlerin Görüşlerinin Belirlenmesi (Antalya İli
Örneği)” başlıklı yüksek lisans tezinden üretilmiştir.

Doç. Dr. Akdeniz Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi Anabilim
Dalı

Akdeniz Üniveritesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eğitim Bilimleri Anabilim Dalı, Eğitim Yönetimi ve Denetimi Programı.
83
teknolojinin etkisiyle siyasi düzeyde teknokrasi, sosyal yaşamda toplumlararası bütünleşme,
ekonomik alanda uluslararası örgütlenme ve rekabet yönünde büyük gelişmeler” günümüzde
çok yoğun bir şekilde yaşanmaktadır (Alkan, 2005, s. 9). Günümüzde toplumsal, siyasal,
ekonomik, endüstriyel, teknoloji gibi her alanda hızlı bir değişim yaşanırken insanoğlu da bu
değişim sürecinde kendine bir yer edinebilmek amacıyla, yeni kaynaklar yaratarak,
teknolojiye sahip olabilme çabası içerisine girmiştir. Bunun için de insanoğlu kendisini
gelişen ve değişen toplum düzeni içerisinde bilgiye değer veren, bilgiyi kullanmasını bilen ve
bilgi üretebilen bir birey olarak yetiştirme eğilimindedir. Bu bağlamda bilgiyi arayan, bilgiye
ulaşmanın yollarını bilen, ulaştığı bilgiyi sadece kullanmakla kalmayıp, bu bilgilerden yeni
bilgiler üreten insan toplulukları bilgi toplumunu meydana getirmektedir (Numanoğlu, 1999a,
1999b, s. 341-350).
Bilgi toplumuyla, temeli bilgi ve bilgi teknolojilerine dayanan, hizmet sektörü
öncülüğünde, nitelikli insan faktörünü öne çıkaran, yaşam boyu öğrenmeyi gerekli kılan,
bilginin ve bilgi teknolojilerinin toplumun her alanında kullanılabilmesine olanak tanıyan,
bilgi ve iletişim teknolojileri ile toplumu ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal açıdan sanayi
toplumu yapısından farklı kılan toplumsal bir yapı anlaşılmaktadır (Daştan, 2008, s. 9). Bilgi
toplumu; bilginin temel olduğu, insan gücünün büyük oranının bilişim teknolojisi alanında
çalıştığı, sosyo-ekonomik ve kültürel yapılarında buna göre şekillendiği bir toplumsal süreç
olarak da tanımlamaktadır (Aytaç, 2006, s.11).
Değişmeyen tek şeyin değişim olduğu günümüzde, çevre sürekli gelişmektedir. Buna
paralel bir şekilde değişen bir çevrede yer alan örgütlerdeki bilgiler de sürekli değişmektedir.
Her değişen bilginin elde edilmesi, kullanılması, paylaşılması, depolanması ve yenilenmesi
gerekmektedir. Diğer yandan da Bilişim Teknolojisi (BT) de çok hızlı bir şekilde değişim
göstermektedir. Her yenilenen teknolojiden ise, bilginin elde edilmesi, kullanılması,
paylaşılması, depolanması ve yenilenmesi aşamalarında yararlanılması, değişen çevre
koşullarına daha hızlı adapte olunmasını sağlayacaktır. Bu anlamda bilgi yönetiminde BT’den
faydalanılması, örgütlere hız ve kolaylık sağlayacaktır (Türkoğlu, 2007, s. 22). Bilgisayar
teknolojisi dünyada 1970’lerden itibaren hizmet sektöründe verimliliği artırmak amacıyla
etkin bir biçimde kullanılmakta ve bilgisayar teknolojisinin kazanım ve kullanıma gelişmiş ve
gelişmekte olan ülkelerde büyük kaynaklar ayrılmaktadır (Duby, 1994, s. 10-12; Malouf,
2001, s.10-12). Günümüzde bilgiye ulaşmak eskiden olduğu gibi uzun ve maliyeti yüksek
uğraşları gerektirmemektedir. Bilgisayar ve internet sayesinde her türlü bilgiye anında
ulaşılabilmekte ve bu durum da yönetim için gerekli bilgiyi elde etmenin ve kullanmanın
maliyetini düşürmektedir (Aydoğan, 2002, s. 61).
Bilgisayarların eğitim kurumlarına girmesi ve kullanılması pek çok kolaylık
sağlayacaktır. Bu konuda, “öncelikle eğitim kurumlarında bulunan yöneticilerinin teknoloji
becerileri ve entegrasyonu konusunda bilgi ve yeterlikleri etkili öğretimsel liderlik rolleri
bakımından son derece önemlidir” (Macaulay, 2008, s. 2952-2957). “Bilgi çağının gereklerine
göre, eğitim sisteminde meydana gelen bu değişimlerin okullardaki uygulayıcısı olacak,
eğitim çalışanlarının bu değişim sürecine uyum sağlamaları için gerekli yönlendirmeyi
yapacak ve yeni eğitim anlayışına göre ihtiyaç duyulan öğrenme ortamlarını hazırlayacak olan
okul yöneticilerinin konuyla ilgili yeterlikleri, okulun bilgi üretme merkezi olması”
bakımından da son derece önemli olduğu söylenebilir (Ergişi, 2005, s. 4). Bilgisayarlar
öğretim ortamlarının, farklı etkinliklerle zenginleştirilmesi ve örgencinin başarıya
ulaşmasında önemli bir etken olarak kabul edilebilir. Öğretme ve öğrenme etkinliklerinde
görsel öğeler kullanılarak yapılan anlatımın sadece kelimeler kullanılarak yapılan bir anlatıma
göre üç kat kadar daha fazla etkili olabilmektedir (Aytaç, 2006, s. 160). Bilgisayar teknolojisi
hem görsel hem de işitsel unsurları bir arada sunarak, öğrencinin daha yüksek düzeyde
öğrenmesinde etkili bir araçtır (Mercan, Filiz, Göçer, ve Özsoy, 2009, s. 369-372). Bilgisayar
84
teknolojisi sayesinde dersleri grafik, tablo, animasyon, ses, hareket ve görüntü ile besleyerek,
daha fazla öğrenci kitlesine ulaşıp daha etkili çalışmalar yapılabilir (Şimşek, 2002, s. 57-58).
Keser (1988) bir eğitim aracı olarak bilgisayarların eğitim açısından üstün yönlerini sekiz
maddede özetlemiştir: “(1)Etkileşimli bir araçtır, öğrenci bilgisayar karsısında denetim
yetkisini kullanmayı öğrenir, (2) Büyük bir esnekliğe sahiptir, etkin bir pekiştiricidir, sabrı
sonsuzdur, (3) Yazı tahtası, ders kitabı kadar geneldir. Yazı, çizim, grafik, sayı, renk, ses, vb.
çok çeşitli bildirim simgesini durgun ya da hareketli olarak kullanabilir ve çeşitli
kaynaklardan yararlanabilir, (4) Uygun biçimde hazırlanmış her çeşit programı kullanabilir,
(5) Ders yazılımlarında çok değişik sürprizlere yer verilerek eğitimi zevkli ve ilgi çekici hale
getirebilir, (6) Bireysel öğretimde ve grup öğretiminde kullanılabilir, (7) Programlı öğretimin
dayandığı ilkelerin uygulanmasına hizmet edilebilir, (8) Öğrencinin sorulara verdiği cevapları
kaydeden, istenildiği an sonuçları bildirebilen essiz bir sınav aracıdır ve soru da
üretebilmektedir” (Keser, 1988, s.73).
Eğitimde bilgisayardan çeşitli alanlarda faydalanılmaktadır. Bu alanlar beş temel
grupta toplanabilir: “(1) Eğitim araştırmaları, (2) Eğitim hizmetlerinin yönetimi
(yürütülmesi), (3) Ölçme değerlendirme ve rehberlik- danışmanlık hizmetleri, (4) Bilgisayar
eğitiminde ve öğrenme- öğretme süreçleri” (Hızal, 1989, s. 27).
Ülkemizde ve yurt dışında okullarda görevli yönetici, öğretmen ve öğrencilerin
bilgisayar teknolojisine ve bilgisayar teknolojisi derlerine karşı tutumları inceleyen birçok
araştırma yapılmıştır. Yurt içi ve yurt dışı kaynaklar incelendiğinde araştırmalarda daha çok;
çeşitli öğretim kademelerindeki öğrencilerin, öğretmen ve yöneticilerin bilgisayar kaygısı,
bilgisayara yönelik tutumları, bilgisayar okur-yazarlığı ve bilgisayar kullanma becerisini
etkileyen çeşitli faktörlerin ele alındığı, göze çarpmaktadır. Bilgisayar dersine yönelik
araştırmalarda ise; bilgisayar öğretmenlerinin meslekleri ile ilgili görüşleri, bilgisayar
derslerinde öğrenme-öğretme süreçleri, bilgisayarın öğrenciler üzerindeki sosyal etkileri gibi
konuların yanı sıra öğretmen adaylarına verilen bilgisayar dersleri, bilgisayar derslerinde
bilgisayar destekli öğretimin uygulanışı, bireysel ve grupla öğretim yöntemleri, geleneksel ve
on-line yürütülen derslerin karsılaştırılması, internet öğretimi gibi konuların ele alındığı
görülmektedir ( Salahia, 1991; Rozen ve Weil 1995; Durndell ve Haag 2002; Erkan 2003;
Çelik ve Bindak 2005; Link ve Marz 2006, Bektaş 2006; Toprakçı, 2007; Li 2007; Kural,
2007; Uslu 2008; Şen 2009; Berkant ve Efendioğlu, 2010; Tekindal, Ertekin, ve Tekindal,
2010; Ursavaş, 2010; Günbayı ve Cantürk, 2011).
Bu çalışmada ise Antalya ili merkez ilçe örnekleminde, bilgisayarların eğitime katkısı
irdelenerek ilköğretim okullarında yürütülen bilgisayar dersine yönelik öğretmen ve yönetici
görüşlerinin belirlenerek alt boyutlar ve kişisel değişkenler açısından değerlendirilmeye
çalışılmıştır. Bu kapsamda araştırmanın “Milli Eğitim Bakanlığına bağlı ilköğretim
okullarında bilgisayar derslerine yönelik yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşleri nelerdir?”
olarak ifade edilen problem cümlesine aşağıdaki alt problemler çerçevesinde yanıt aranmıştır:
1. Milli Eğitim Bakanlığına bağlı ilköğretim okullarında görev yapan müdür, müdür
yardımcıları ve öğretmenlerin bilgisayar derslerine ilişkin görüşleri nedir?
2. Milli Eğitim Bakanlığına bağlı ilköğretim okullarında görev yapan müdür, müdür
yardımcıları ve öğretmenlerin bilgisayar derslerine ilişkin görüşleri

Cinsiyet

Yaş
 Hizmet süresi değişkenlerine göre anlamlı farklılık göstermekte midir?
Bu araştırmada günümüzde uygulanmakta olan ilköğretim bilgisayar dersine yönelik
öğretmen ve yönetici görüşlerini belirlemeyi amaçlamaktadır. Son yıllarda eğitimde
85
bilgisayarın kullanılmasıyla ilgili araştırmalar ivme kazanmıştır. Ancak henüz Türkiye’de
bilgisayar öğretimi ile ilgili araştırma sayısı oldukça azdır ve bu nedenle yapılan her araştırma
ayrı bir önem taşımaktadır. Bu araştırmanın bilgisayar öğretiminde karşılaşılan sıkıntıların
giderilmesi ve gereken gelişmenin sağlanabilmesi için yapılan araştırmaları destekleyeceği ve
alana katkı getireceğine inanılmaktadır. Bu doğrultuda öncelikle bilgisayar derslerine yönelik
öğretmen ve yöneticilerin görüşlerini belirlemeyi amaçlayan kullanışlı ve güvenilir bir ölçek
geliştirilmesi amaçmış ardından da bu ölçeğin uygulanması yapılmıştır.
2.YÖNTEM
Araştırma, örneklem grubundaki yönetici ve öğretmenlerden toplanacak görüşlere
dayalı betimsel bir araştırmadır. Araştırmanın evrenini, 2009–2010 Eğitim Öğretim yılında
Antalya ili 5 merkez ilçesinde bulunan 178 devlet ilköğretim okulunda görev yapmakta olan
4935 ilköğretim okulu yöneticileri ve öğretmenleri oluşturmaktadır. Bu evren içindeki tüm
ilköğretim okullarına anket uygulanması planlanmış, ancak maliyetin yüksekliği ve zaman
darlığı nedeniyle evrenin tamamına ulaşmak mümkün olmadığından örnekleme yoluna
gidilmiştir. Örneklem grubunun oluşturulmasında tabakalı örnekleme yönteminden
yararlanılmıştır. Bu nedenle Antalya İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından oluşturulan 11
eğitim bölgesi evrenin tabakaları olarak tanımlanmıştır. Resmi ilköğretim okullarında görev
yapan öğretmen sayısının en az 30 olması kararlaştırılmıştır. Bu nedenle her bir tabakadan
basit tesadüfî örnekleme yöntemiyle öğretmen sayısı 30’un üzerinde olan 4 okulun örnekleme
girmesi kararlaştırılmıştır. Her eğitim bölgesinden farklı okulların ele alınması, örneklemdeki
okulların heterojen bir yapı göstereceği öngörüsünden kaynaklanmıştır. Sonuç olarak, 2009–
2010 Eğitim öğretim yılında Antalya ili merkez ilçe sınırları içinde bulunan 11 farklı eğitim
bölgesinden seçilen 44 devlet ilköğretim okulunda görev yapmakta olan 36 okul müdürü, 83
müdür yardımcısı 517 sınıf öğretmeni ve 542 branş öğretmeninden oluşan 1178 kişi
araştırmanın örneklemini oluşturmuştur.
İlköğretim okullarında bilgisayar dersine yönelik yöneticilerin ve öğretmenlerin
görüşlerinin belirlenmesine ilişkin literatür taraması yapılarak 51 maddelik taslak bir ölçek
oluşturulmuştur. Maddelerin geliştirilmesi sürecinde Bektaş (2006) ’ın bilgisayar dersine
yönelik öğretmen görüşlerini ölçmek için geliştirdiği Likert tipi ölçekten 34 madde, Çakallı
(2009)’nın ilköğretim okulu yöneticilerinin bilgisayar tutumları ve eğitimde bilgisayar
kullanımına yönelik karşılaştıkları sorunları (Samsun ili örneği) ölçmek için geliştirdiği
ölçekten 3 madde, Peşkersoy (2004)’un ilköğretim okulu yönetici ve öğretmenlerinin resim-iş
dersi ve öğretmenine karşı tutumlarını ölçmek için geliştirdiği likert tipi ölçekten esinlenerek
2 madde, araştırmacılar tarafından da 11 madde eklenerek oluşturulmuştur.
Madde havuzunda yer alan maddeler uzman görüşüne sunulmuştur. Uzman görüşü ile
envanterin kapsam geçerliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Alan yazın ve uzmanlardan elde
edilen bilgiler ışığında uygun olmayan maddeler elenerek, bilgisayar dersine yönelik
ilköğretimde yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerini belirlemeye yönelik 40 maddelik
taslak bir anket oluşturulmuştur. Maddeler, ayrıca iki Türk Dili Uzmanı tarafından anlaşılırlık,
okunabilirlik ve cümle uzunluğu bakımından incelenmiştir. Hazırlanan ankete, ölçeğin
uygulanacağı çalışma grubunun özelliğine ilişkin yönerge ve cevaplama seçenekleri eklenmiş
ve ölçme aracının son şekli verilmiştir (Balcı, 2001, s. 142).
Geçerlilik ve güvenilirlik hesaplamalarında maddelerin kendi aralarındaki korelâsyon
değerleri hesaplamaları sonucunda her bir maddeye ait madde puanı ile ölçek puanı arasındaki
korelasyon katsayıları -,103 (m6) ile ,473 (m30) arasında değişmekte olduğu bulunmuştur. Bu
doğrultuda maddelerin korelasyon değerlerine bakılarak 0,20’nin altında kalan 22 madde
ölçekten çıkartılmıştır. Geriye kalan 18 maddenin Cronbach Alpha İç Tutarlılık Katsayısı
86
0,833 olarak hesaplandığı için; bu aşamada ölçekte yer alan 18 maddenin gerekli iç tutarlılığı
sağladığı kabul edilmiştir.
Tablo 1: Maddelerin Faktör Yük Değerleri, Toplam Varyansı Açıklama Oranları ve
Cronbach Alpha İç Tutarlılık Katsayı Değerleri ile İlgili Veriler
Madde No
Boyutlar ve İfadeler
α
1.Boyut: Bilgisayar Sınıfının Yeterliliği
17
Bilgisayar laboratuarının temizliği yapılırken
mutlaka bilgisayar öğretmeni gözetiminde
yapılmalıdır.
16
Bilgisayar laboratuarı öğrencilere ders dışında da
kullandırılmalıdır.
18
Laboratuardaki bilgisayarlar yerleşim planı
açısından eğitim öğretime en uygun şekilde dizayn
edilmiş olmalıdır.
20
Bilgisayar
laboratuarındaki
tüm
öğrenci
bilgisayarlarında mutlaka internet olması gerekir.
23
Bilgisayar
dersinin
sınavları
uygulamalı
yapılmalıdır.
2.Boyut: Bilgisayar Öğretmeninin Kendini Geliştirmesi
2
Bilgisayar öğretmenleri sertifika programları ve
seminerlerle kendilerini geliştirmelidir.
5
İyi bir bilgisayar öğretmeni olmak için mesleğin
gerektirdiği uzmanlık bilgisine sahip olmak
gerekir.
7
Bilgisayar öğretmeni yeni teknolojik gelişmeleri
sürekli olarak takip etmelidir.
,724
3.Boyut: Bilgisayar Dersinin Önemi
51
Bilgisayar dersi öğrenciyi bir nebzede olsa
rahatlatır.
44
Bilgisayar dersi öğrencilerin problem çözme,
beklenmeyen durumlarda ortama hâkim olabilme
grup içerisinde çalışabilme gibi yeteneklerini
geliştirdiğini düşünüyorum.
41
Günümüz bilgisayar çağıdır bu nedenle bilgisayar
dersi günümüz gereksinimlerini karşılamak
açısından önem teşkil etmektedir.
47
Bilgisayarlarla çalışmayı bilmek, iş bulma
olasılığını arttıracaktır.
4.Boyut: Bilgisayar Dersinin Gereksinimleri Karşılaması
21
Bilgisayar dersinin eğitim programı çağın
gereksinimlerine uygundur.
42
Bilgisayar dersi içerik açısından öğrencilerin
ihtiyaçlarına cevap vermektedir.
30
Okul müdürü bilgisayar laboratuarının tüm
branşlarda kullanılması için branş öğretmenlerini
yönlendirmektedir.
Toplam Varyansı Açıklama Oranı
,686
Açıklanan
Varyans
30,087
Faktör
Yükü
,704
,690
,632
,630
,494
,756
10,226
,799
,774
,732
7,593
,716
,711
,677
,586
,519
6,847
,760
,743
,589
%54,752
Elde edilen verilerle ölçeğin faktör yük yapısının belirlenmesi için açımlayıcı faktör
analizi yapılmıştır. Faktör analizinin açımlayıcı faktör analizi ve doğrulayıcı faktör analizi
olmak üzere iki temel yöntemi vardır (Büyüköztürk, 2010). Bu çalışmada, bilgisayar dersine
yönelik öğretmen ve yönetici görüşlerini belirleme envanterine ilişkin faktör analizi iki
şekilde de gerçekleştirilmiştir. Açımlayıcı faktör analizi ile veri toplama aracını oluşturan
87
değişkenler arasındaki ilişkilerden yola çıkılarak faktör yapısını belirlemek ve maddelerin
güvenirliği hakkında bilgi sahibi olmak amaçlanmaktadır (Büyüköztürk, 2006; Şencan, 2005).
Açımlayıcı faktör analizi ile elde edilen değişken gruplarının hangi faktör ile yüksek
düzeyde ilişkili olduğunu test etmede, belirlenen “k” sayıda faktöre katkıda bulunan değişken
gruplarının, bu faktörlerce yeterince temsil edilip edilmediğinin belirlenmesinde doğrulayıcı
faktör analizinden yararlanılır (Özdamar, 2004, s. 236-266). Maruyama (1997)’ya göre
doğrulayıcı faktör analizi(DFA), daha önceden tanımlanmış ve sınırlandırılmış bir yapının, bir
model olarak doğrulanıp doğrulanmadığının test edildiği bir analizdir.
Çalışma grubunda 1178 veri bulunduğu için, maddelerin faktör yük değerlerinin
0.30’un üzerinde olan değerler açımlayıcı faktör analizine tabi tutulmuştur (Hair, Anderson,
Tahtam ve Black, 1998, s.112). Varimax analiz metodu uygulanarak yapılan açımlayıcı faktör
analizi sonucunda, dört boyuttan (bilgisayar sınıfının yeterliliği, bilgisayar dersinin önemi,
bilgisayar dersinin gereksinimleri karşılaması ve bilgisayar öğretmeninin kendini geliştirmesi)
ve 15 maddeden oluşan bir ölçek elde edilmiştir. hesaplanan KMO uyum ölçüsü değeri
0,878’dir. Bu değer kritik değer olarak kabul edilen 0,70’in oldukça üzerindedir. Aynı veriler
için hesaplanan Bartlett Küresellik Testi ise X2= 4121,541 p=0,000 olup 0,001 düzeyinde
manidardır. Bütün bu değerler ölçme aracının geçerliliği açısından kabul edilebilir
düzeydedir.
Yapılan açımlayıcı faktör analizi sonucunda toplam varyansı açıklama oranı yüzde
54,752 olarak hesaplanmıştır. Tablo 1 incelendiğinde, ölçekte yer alan 15 maddenin dört
boyut altında toplandığı görülmektedir. Birinci boyut içinde yer alan ifadeler bilgisayar
sınıfının yeterliliği ile ilişkilidir. Bu boyut, beş maddeden oluşmakta ve maddelerin faktör yük
değerleri 0,494 ile 0,704 arasında değişmektedir. Bu boyutun açıkladığı varyans oranı yüzde
30,087’dir. İkinci boyut içinde yer alan ifadeler bilgisayar öğretmeninin kendini geliştirmesi
ile ilişkilidir. Bu boyut, üç maddeden oluşmakta ve maddelerin faktör yük değerleri 0,732 ile
0,799 arasında değişmektedir. Bu boyutun açıkladığı varyans oranı yüzde 10,226’dır. Üçüncü
boyut içinde yer alan ifadeler bilgisayar dersinin önemi ile ilişkilidir. Bu boyut, dört
maddeden oluşmakta ve maddelerin faktör yük değerleri 0,677 ile 0,716 arasında
değişmektedir. Bu boyutun açıkladığı varyans oranı yüzde 7,593’dür. Dördüncü boyut içinde
yer alan ifadeler bilgisayar dersinin gereksinimleri karşılaması ile ilişkilidir. Bu boyut, üç
maddeden oluşmakta ve maddelerin faktör yük değerleri 0,589 ile 0,760 arasında
değişmektedir. Bu boyutun açıkladığı varyans oranı yüzde 6,847’dır.
Bilgisayar dersine yönelik ilköğretim yöneticilerinin ve öğretmenlerinin görüşlerini
belirlemek için geliştirilen ölçeğinin, açımlayıcı faktör analizi gerçekleştirildikten sonra,
açımlayıcı faktör analizi ile belirlenen faktörleşme yapısının doğrulanması amacıyla
doğrulayıcı faktör analizi (DFA) uygulanmıştır.
Tablo 2 ve Şekil 1’deki ölçeğin DFA sonuclarını incelediğimizde, uyum indeksleri
[χ2=230.92, sd=84, P<0,001], (χ2/sd)= 2.75, RMSEA=0,039, RMR=0,044, GFI=0,97 ve
AGFI=0,96 olarak bulunmuştur. Uyum indeksleri incelendiğinde, χ2/sd değerinin kabul
edilebilir bir değere sahip olduğu ve RMSEA, RMR, GFI ve AGFI değerlerinin ise iyi uyum
gösterdikleri gözlenmiştir. Sonuç olarak ölçeğin dört faktörlü yapısı, doğrulayıcı faktör analizi
ile de desteklenmiştir.
Tablo 2: Modelin Uyum İndeksleri ve Benimsenen Ölçüt Değerler
Değerler
Model
Ölçüt
* Kabul edilebilir uyum
χ2/Sd
2.75
2-3*
RMSEA
0,039
≤ 0,05**
GFI
0,97
0,95
1,00**
** İyi uyum (Schermelleh, Moosbrugger ve Müler, 2003:52).
88
RMR
0,044
≤ 0,05**
–
AGFI
0,96
0,95-1,00**
Şekil 1: Bilgisayar Dersine Yönelik İlköğretim Okul Yöneticilerinin ve Öğretmenlerinin
Görüşlerini Belirleme Anketinin Doğrulayıcı Faktör Analizi Modeli
Veri toplama aracında “Tamamen Katılıyorum” ( 5 ), “Katılıyorum” ( 4 ), “Kısmen
Katılıyorum” ( 3 ), “Katılmıyorum” ( 2 ), “Hiç Katılmıyorum” ( 1 ) şeklinde sıralanan belirli
bir ifade ya da probleme katılma derecesine dayanan Likert tipi beşli derecelendirme ölçeği
kullanılmıştır . Anlamlılık testlerinde α =0,05 düzeyi aranmıştır. Ancak α = 0,01 ve α = 0,001
düzeyinde ortaya çıkan anlamlı farklılıklar da gösterilmiştir.
Verilerin analizinde SPSS 10.0 istatistik paket programından yararlanılmıştır. Frekans,
yüzde dağılımı, aritmetik ortalama, standart sapma değerlerine yer verilmiştir. Parametrik
testlerden bağımsız ve iki değişkenli örneklemler için t-testi, bağımsız ve iki değişkenden
fazla örneklemler için tek yönlü varyans analizi (One Way ANOVA) (Büyüköztürk, Çokluk
ve Köklü, 2010; Büyüköztürk, 2010) kullanılmıştır.
Araştırmanın güvenirlik analizinde, Cronbach Alpha iç tutarlılık katsayısından; yapı
geçerliği için de açımlayıcı faktör analizinden ve iç geçerliliği için birleşik güvenirliğinden
faydalanılmıştır. Araştırmada doğrulayıcı faktör analizi, birleşik güvenirliği (yapı güvenirliği
ve açıklanan varyans değeri) ve yapısal eşitlik modellemesi için LİSREL 8.54 istatistik paket
programı kullanılmıştır.
Demografik özelliklere (cinsiyet, görev, hizmet süresi, yaş ) ve veri toplama
araçlarında yer alan maddelere ilişkin betimsel analizler, frekans ve yüzde dağılımları
incelenmiştir. Frekans ve yüzde dağılımları, istatistiğin ham verilerinin özetlenmesi ve
takdiminde en yaygın metottur. Frekans tablolarına göre tasnif edilmiş veriler;
a) İlgili değişkenin dağılışı hakkında fikir verir.
b) Verilerin bilhassa hangi değerler etrafında veya gruplarda toplandığı daha kolayca
görülebilir (Yıldız ve Bircan, 1994, s. 10 ; Büyüköztürk, Çokluk ve Köklü, 2010, s. 15-16).
89
3. BULGULAR VE YORUMLAR
Bu bölümde, araştırmadaki alt problemlere ilişkin bulguların istatistiksel çözümlemesi
ve bunun sonucunda elde edilen bulgular ve bu bulgulara ilişkin yorumlar yer almaktadır.
3.1.Görev Alanı Değişkenine Göre İlköğretim Okullarında Bilgisayar Dersine
Yönelik Yöneticilerin ve Öğretmenlerin Görüşlerine İlişkin Bulgular ve Yorumlar
Tablo 3’de ilköğretim okul yöneticilerinin ve öğretmenlerinin bilgisayar dersine
yönelik bilgisayar öğretmeninin kendini geliştirmesi, bilgisayar dersinin gereksinimleri
karşılaması, bilgisayar dersinin önemi ve bilgisayar sınıfının yeterliliği boyutlarına ilişkin
görüşleri ile yöneticilerin ve öğretmenlerin görev alanları arasında anlamlı bir farklılığın olup
olmadığını saptamak amacıyla yapılan tek yönlü varyans analizi sonuçları yer almaktadır.
Tablo 3: Görev Alanı Değişkenine Göre İlköğretim Okullarında Bilgisayar Dersine Yönelik
Yöneticilerin ve Öğretmenlerin Görüşlerine İlişkin Tek Yönlü Varyans Analizi ve Tukey
Testi Sonuçları
Boyutlar
Görev
Bilgisayar
Öğretmeninin
Kendini
Geliştirmesi
A - Sınıf Öğretmeni
B - Branş öğretmeni
C - Okul müdürü
D-Müdür yardımcısı
A - Sınıf Öğretmeni
B - Branş Öğretmeni
C - Okul Müdürü
D-Müdür Yardımcısı
A - Sınıf Öğretmeni
B - Branş Öğretmeni
C - Okul Müdürü
D-Müdür Yardımcısı
A - Sınıf Öğretmeni
B - Branş Öğretmeni
C - Okul Müdürü
D-Müdür Yardımcısı
Bilgisayar
Dersinin
Gereksinimleri
Karşılaması
Bilgisayar
Sınıfının
Yeterliliği
Bilgisayar
Dersinin
Önemi
N
X
SS
SH
517
542
36
83
517
542
36
83
517
542
36
83
517
542
36
83
4,0395
4,0142
4,0926
4,1536
2,8547
2,8477
2,9984
3,0233
3,5440
3,6068
3,7778
3,6629
3,3275
3,3859
3,4861
3,4639
,80960
,82204
,84932
,84738
,76112
,77044
,73755
,86202
,76198
,75590
,89924
,91575
,76171
,76112
,90424
,80123
,03561
,03531
,14155
,09301
,03347
,03309
,12292
,09462
,03351
,03247
,14987
,10052
,03350
,03269
,15071
,08795
,757
,518
Anlamlı
Fark
-
1,638
,179
-
1,639
,179
-
1,289
,277
-
F
p
p<0.05
Tablo 3 incelendiğinde, ilköğretim okul yöneticilerinin ve öğretmenlerinin bilgisayar
dersine yönelik görüşlerine ilişkin, görev alanı değişkenine göre bilgisayar öğretmeninin
kendini geliştirmesi [F(3-1142) = ,757, p>0,05], bilgisayar dersinin gereksinimleri karşılaması
[F(3-1142) = 1,638, p>0,05], bilgisayar sınıfının yeterliliği [F(3-1142) =1, 639, p>0,05] ve
bilgisayar dersinin önemi[F(3-1142) =1,289, p>0,05] boyutlarında anlamlı bir farklılık olmadığı
görülmektedir.
Bu sonuca göre, ilköğretim okul yöneticilerinin ve öğretmenlerinin görev alanları
bilgisayar dersine yönelik görüşlerini, davranışlarını ve bakış açılarını etkilemediği
söylenebilir. Ayrıca ilköğretim okul yöneticilerinin ve öğretmenlerinin görev alanı
değişkenine göre bilgisayar dersine ilişkin görüşleri en yüksek bilgisayar öğretmeninin
kendini geliştirmesi, en düşük bilgisayar dersinin gereksinimleri karşılaması boyutlarında
saptanmıştır.
90
3.2.Cinsiyet Değişkenine Göre İlköğretim Okullarında Bilgisayar Dersine Yönelik
Yöneticilerin ve Öğretmenlerin Görüşlerine İlişkin Bulgular ve Yorumlar
Tablo 4’de ilköğretim okul yöneticilerinin ve öğretmenlerinin bilgisayar dersine
yönelik bilgisayar öğretmeninin kendini geliştirmesi, bilgisayar dersinin gereksinimleri
karşılaması, bilgisayar dersinin önemi ve bilgisayar sınıfının yeterliliği boyutlarına ilişkin
görüşleri ile yöneticilerin ve öğretmenlerin cinsiyetleri arasında anlamlı bir farklılığın olup
olmadığını saptamak amacıyla yapılan t-testi sonuçları yer almaktadır.
Tablo 4: Cinsiyet Değişkenine Göre İlköğretim Okul Yöneticilerinin ve Öğretmenlerinin
Bilgisayar Dersine Yönelik Görüşlerine İlişkin t-Testi Sonuçları
Boyutlar
Cinsiyet
N
SS
X
SH
t
SD
p
Anlamlı
Fark
Bilgisayar Öğretmeninin
Kendini Geliştirmesi
Bilgisayar Dersinin
Gereksinimleri Karşılaması
Bilgisayar Sınıfının
Yeterliliği
BilgisayarDersinin Önemi
Kadın
Erkek
Kadın
Erkek
Kadın
Erkek
Kadın
Erkek
683
495
4,03
4.04
,81018
,83174
,03100
,03738
-.259
1176
.796
-
683
495
2.86
2.87
,74745
,80714
,02860
,03628
-.396
1176
.692
-
683
495
3.37
3.35
,75235
,79237
,02849
,03677
- 485
1176
.628
-
683
495
3.58
3.59
,74457
,81812
,02879
,79237
-.026
1176
.979
-
p<0.05
Cinsiyet değişkenine göre, okul yöneticilerinin ve öğretmenlerinin bilgisayar
öğretmeninin kendini geliştirmesi[(t(1176) =-0,259 , p>0,05)], bilgisayar dersinin gereksinimleri
karşılaması [(t(1176) = -0,396, p>0,05)], bilgisayar dersinin önemi [(t(1176) = 0,485, p>0,05)], ve
bilgisayar sınıfının yeterliliğim[(t(1176) = -0,026, p>0,05)] boyutlarına ilişkin olarak yapılan ttesti analizlerinde, ilköğretim yöneticilerinin ve öğretmenlerinin boyutlara ilişkin görüşleri ile
cinsiyetleri arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Bu sonuca göre ilköğretim okul
yöneticilerinin ve öğretmenlerinin bilgisayar dersine yönelik görüşlerinde cinsiyet önemli bir
değişken olmadığı söylenebilir.
3.3.Yaş Değişkenine Göre İlköğretim Okullarında Bilgisayar Dersine Yönelik
Yöneticilerin ve Öğretmenlerin Görüşlerine İlişkin Bulgular ve Yorumlar
Tablo 5’de ilköğretim okul yöneticilerinin ve öğretmenlerinin bilgisayar dersine
yönelik bilgisayar öğretmeninin kendini geliştirmesi, bilgisayar dersinin gereksinimleri
karşılaması, bilgisayar dersinin önemi ve bilgisayar sınıfının yeterliliği boyutlarına ilişkin
görüşleri ile yöneticilerin ve öğretmenlerin yaşları arasında anlamlı bir farklılığın olup
olmadığını saptamak amacıyla yapılan tek yönlü varyans analizi sonuçları yer almaktadır.
Tablo 5 incelendiğinde, ilköğretim okulu yöneticilerinin ve öğretmenlerinin bilgisayar
derslerine ilişkin görüşlerinde yaş değişkenine göre bilgisayar öğretmeninin kendini
geliştirmesi [F(3-1142) = 4,982, p>=0,05] ve bilgisayar dersinin gereksinimleri karşılaması [F(31142) = 2,593, p>=0,05] boyutlarında anlamlı bir fark görülmezken, bilgisayar sınıfının
yeterliliği [F(3-1142) = 3,849, p<0,05] ve bilgisayar dersinin önemi [F(3-1142) = 0,128, p<0,05]
boyutlarında anlamlı şekilde farklılaştığını göstermektedir. Diğer bir ifade ile ilköğretim okul
yöneticilerinin ve öğretmenlerinin bilgisayar dersine yönelik görüşlerinde bilgisayar sınıfının
yeterliliği ve bilgisayar dersinin önemi boyutlarında, yöneticilerin ve öğretmenlerin yaşlarına
bağlı olarak anlamlı bir şekilde farklılaşmaktadır. Bilgisayar öğretmenlerinin kendini
geliştirmesi boyutunda tüm yaş grupları “çok katılıyorum” şeklinde görüş bildirirken,
bilgisayar dersinin önemi boyutunda tüm yaş grupları “katılıyorum” şeklinde görüş
bildirmiştir.
91
Tablo 5: Yaş Değişkenine Göre İlköğretim Okul Yöneticilerinin ve Öğretmenlerinin
Bilgisayar Dersine Yönelik Görüşlerine İlişkin Tek Yönlü Varyans Analizi ve Tukey Testi
Sonuçları
Boyutlar
Kıdem
N
X
SS
SH
F
Bilgisayar
Öğretmeninin
Kendini
Geliştirmesi
A-21-30 arası
B-31-40 arası
C-41-50 arası
144
466
438
4,2135
4,0014
4,0221
,76489
,82721
,82743
,06374
,03832
,03954
2,593
,051
D-50 üzeri
A-21-30 arası
B-31-40 arası
C-41-50 arası
D-50 üzeri
A-21-30 arası
B-31-40 arası
C-41-50 arası
D-50 üzeri
A-21-30 arası
B-31-40 arası
C-41-50 arası
D-50 üzeri
130
144
466
438
130
144
466
438
130
144
466
438
130
4,0238
2,8400
2,8817
2,8604
2,8734
3,6946
3,6502
3,5046
3,5313
3,5947
3,3388
3,3503
3,2887
,80316
,78297
,76927
,76884
,79514
,69915
,78150
,78241
,78959
,78800
,76509
,77247
,71435
,07044
,06525
,03564
,03674
,06974
,05826
,03620
,03738
,06925
,06567
,03544
,03691
,06265
,128
,944
-
3,849
,009
B-C
4,982
,002
A-B
A-C
A-D
Bilgisayar Dersinin
Gereksinimleri
Karşılaması
Bilgisayar
Sınıfının
Yeterliliği
Bilgisayar
Dersinin
Önemi
p
Anlamlı
Fark
-
p<0.05
Bilgisayar sınıfının yeterliliği boyutunda anlamlı farkların hangi gruplar arasında
olduğunu belirlemek üzere yapılan Tukey testi sonuçları; 31 – 40 yaş grubunda olan
yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşleri ile 41 – 50 yaş grubunda olan yöneticilerin ve
öğretmenlerin görüşleri arasında anlamlı farklılıklar olduğunu göstermektedir. Sonuçlar 31-40
yaş grubundaki yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerinin ( X =3,6502), 41- 50 yaş grubunda
olan yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerinden ( X =3,5046) daha olumlu olduğunu
göstermektedir.
Bilgisayar dersinin önemi boyutunda anlamlı farkların hangi gruplar arasında
olduğunu belirlemek üzere yapılan Tukey testi sonuçları; 21 - 30 yaş grubunda olan
yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşleri ile 31-40 yaş grubunda olan yöneticilerin ve
öğretmenlerin görüşleri, 21 - 30 yaş grubunda olan yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşleri ile
41-50 yaş grubunda olan yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşleri, 21 - 30 yaş grubunda olan
yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşleri ile 51 ve üstü yaş grubunda olan yöneticilerin ve
öğretmenlerin görüşleri arasında anlamlı farklılıklar olduğunu göstermektedir. Sonuçlar, 21 –
30 yaş grubunda bulunan yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerinin ( X = 3,5947), 31-40 yaş
grubunda olan yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerinden ( X =3,3388), 41-50 yaş grubunda
olan yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerinden ( X =3,3503), 51 ve üstü yaş grubunda olan
yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerinden ( X =3,2887)
daha olumlu olduğunu
göstermiştir. Yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerinde yaşı arttıkça bilgisayar dersinin
önemine dair düzeyinin azaldığı görülmektedir.
92
3.4.Hizmet Süresi Değişkenine Göre İlköğretim Okullarında Bilgisayar Dersine
Yönelik Yöneticilerin ve Öğretmenlerin Görüşlerine İlişkin Bulgular ve Yorumlar
Tablo 6’da ilköğretim okulu yöneticilerin ve öğretmenlerin bilgisayar dersine ilişkin
görüşleri bilgisayar öğretmeninin kendini geliştirmesi, bilgisayar dersinin gereksinimleri
karşılaması, bilgisayar dersinin önemi ve bilgisayar sınıfının yeterliliği boyutlarına ilişkin
yöneticilerin ve öğretmenlerin hizmet süreleri arasında anlamlı bir farklılığın olup olmadığını
saptamak amacıyla yapılan tek yönlü varyans analizi sonuçları yer almaktadır.
Tablo 6: Hizmet süresi Değişkenine Göre İlköğretim Okul Yöneticilerinin Ve
Öğretmenlerinin Bilgisayar Dersine Yönelik Görüşlerine İlişkin Tek Yönlü Varyans Analizi
ve Tukey Testi Sonuçları
Boyutlar
Bilgisayar
Öğretmeninin
Kendini
Geliştirmesi
Bilgisayar Dersinin
Gereksinimleri
Karşılaması
Bilgisayar Sınıfının
Yeterliliği
Bilgisayar
Dersinin
Önemi
Yaş Aralığı
N
A - 1-5 yıl
B - 6-10 yıl
C -11-15 yıl
D -16-20 yıl
E - 20 yıl üzeri
A - 1-5 yıl
B - 6-10 yıl
C -11-15 yıl
D -16-20 yıl
101
168
309
206
394
101
168
309
206
E - 20 yıl üzeri
A - 1-5 yıl
B - 6-10 yıl
C -11-15 yıl
D -16-20 yıl
E - 20 yıl üzeri
A - 1-5 yıl
B - 6-10 yıl
C -11-15 yıl
D -16-20 yıl
E - 20 yıl üzeri
394
101
168
309
206
394
101
168
309
206
394
SS
SH
F
p
4,2352
3,9410
4,0531
4,0219
4,0240
2,8617
2,8096
2,8892
2,8266
,77803
,78335
,82336
,85325
,81756
,82030
,74913
,74379
,80710
,07742
,06044
,04684
,05945
,04119
,08162
,05780
,04231
,05623
2,136
,074
Anlamlı
Fark
-
,603
,661
-
2,8988
3,7468
3,5960
3,6521
3,5560
3,5115
3,5993
3,3348
3,3505
3,3487
3,3491
,77584
,76937
,70315
,80777
,78700
,76949
,75041
,80271
,76597
,78478
,74744
,03909
,07655
,05425
,04595
,05483
,03877
,07467
,06193
,04357
,05468
,03766
2,647
,032
A–B
A–C
A–D
A–E
2,506
,041
A–B
A–C
A–D
A–E
X
p<0.05
Tablo 6’da yer alan veriler incelendiğinde, hizmet süresi değişkenine göre ilköğretim
okul yöneticilerinin ve öğretmenlerinin bilgisayar dersine ilişkin görüşlerinin bilgisayar
öğretmeninin kendini geliştirmesi [F(4-1141) = 2,136, p>=0,05] ve bilgisayar dersinin
gereksinimleri karşılaması [F(4-1141) = ,603, p>=0,05] boyutlarında anlamlı bir fark
görülmezken, bilgisayar sınıfının yeterliliği [F(4-1141) = 2,647, p<0,05] ve bilgisayar dersinin
önemi [F(4-1141) = 2,506, p<0,05] boyutunda ise anlamlı şekilde farklılaştığını göstermektedir.
Diğer bir ifade ile okul yöneticilerinin ve öğretmenlerin bilgisayar dersine yönelik bilgisayar
dersinin yeterliliği ve önemi boyutlarına ilişkin görüşleri, yöneticilerin ve öğretmenlerin
hizmet yıllarına bağlı olarak anlamlı bir şekilde farklılaşmaktadır. Bilgisayar öğretmeninin
kendini geliştirmesi, bilgisayar sınıfının yeterliliği ve bilgisayar dersinin önemi boyutlarında
tüm hizmet süresi grupları “çok katılıyorum” şeklinde görüş bildirirken, bilgisayar dersinin
gereksinimleri karşılaması boyutunda “katılıyorum” şeklinde görüş bildirmektedirler.
Bilgisayar dersinin yeterliliği boyutunda anlamlı farkların hangi gruplar arasında
olduğunu belirlemek üzere yapılan Tukey testi sonuçları; 1 – 5 hizmet süresi grubunda olan
yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşleri ile 6 – 10, 11 – 15, 16 – 20 ve 20 yıl üzeri hizmet
93
yılları grubunda olan yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşleri arasında anlamlı farklılıklar
olduğunu göstermektedir. Sonuçlar, 1 – 5 hizmet süresi grubunda bulunan yöneticilerin ve
öğretmenlerin görüşlerinin ( X = 3,7468), 6 - 10 hizmet süresi grubunda olan yöneticilerin ve
öğretmenlerin görüşlerinden ( X =3,35960), 11 – 15 yaş grubunda olan yöneticilerin ve
öğretmenlerin görüşlerinden ( X =3,6521), 16 – 20 yaş grubunda olan yöneticilerin ve
öğretmenlerin görüşlerinden( X =3,5560) ve 20 yıl üzeri hizmet süresi grubunda olan
yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerinden ( X =3,5115)
daha olumlu olduğunu
göstermiştir. Bu sonuçlara bakarak yöneticilerin ve öğretmenlerin hizmet süresi arttıkça
bilgisayar dersinin önemine dair düzeyinin azaldığı söylenebilir. Bilgisayar dersinin önemi
boyutunda da anlamlı farkların hangi gruplar arasında olduğunu belirlemek üzere yapılan
Tukey testi sonuçları; 1 – 5 hizmet süresi grubunda olan yöneticilerin ve öğretmenlerin
görüşleri ile 6 – 10, 11 – 15, 16 – 20 ve 20 yıl üzeri hizmet yılları grubunda olan yöneticilerin
ve öğretmenlerin görüşleri arasında anlamlı farklılıklar olduğunu göstermektedir. Sonuçlar, 1
– 5 hizmet süresi grubunda bulunan yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerinin ( X = 3,5993),
6 - 10 hizmet süresi grubunda olan yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerinden ( X =3,3348),
11 – 15 yaş grubunda olan yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerinden ( X =3,3505), 16 – 20
yaş grubunda olan yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerinden( X =3,3487) ve 20 yıl üzeri
hizmet süresi grubunda olan yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerinden ( X =3,3491) daha
olumlu olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlara bakarak yöneticilerin ve öğretmenlerin hizmet
süresi arttıkça bilgisayar dersinin önemine dair düzeyinin azaldığı söylenebilir.
4.SONUÇ, TARTIŞMA VE ÖNERİLER
Bu çalışmada Milli eğitim bakanlığına bağlı ilköğretim okullarında bilgisayar dersine
yönelik yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerinin belirlenmesine çalışılmıştır. Bu
doğrultuda ilköğretim okullarında yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerini belirlemeyi
amaçlayan bir ölçek geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla bir madde havuzu
oluşturulmuştur. Daha sonra uzman görüşlerine dayalı olarak bu maddelerde gerekli
düzenlemeler yapılmıştır. Ölçeğin faktör yapısının belirlenmesi (açımlayıcı faktör analizi),
yapı geçerliliğinin test edilmesi (doğrulayıcı faktör analizi) ve güvenilirlik çalışmalarının
yapılması işlemleri gerçekleştirilmiştir.
Açımlayıcı faktör analizi sonucunda ölçeğin dört faktörden oluştuğu görülmüştür. Bu
faktörlere; (1) bilgisayar sınıfının yeterliliği, (2) bilgisayar dersinin önemi, (3) bilgisayar
dersinin gereksinimleri karşılaması ve(4) bilgisayar öğretmeninin kendini geliştirmesi adı
verilmiştir. Ölçeğin 15 maddeden oluşan dört faktörlü yapısının geçerliliği için DFA
uygulanmıştır. Ölçeğin toplam puanı ile faktör puanları arasında, her dört faktör arasında
yeterli düzeyde anlamlı ilişkiler saptanmış ve ölçeğin dört faktörlü yapısı doğrulayıcı faktör
analizi ile desteklenmiştir.
Ölçek Milli Eğitim Bakanlığına bağlı ilköğretim okullarda uygulanmasının ardından
veri sonuçları SPSS 10.0 programında analizlere tabi tutulmuştur. Analiz sonuçlarına göre;
çalışmada bilgisayar dersine yönelik ilköğretim okul yöneticilerinin ve öğretmenlerinin
görüşleri belirlenmeye çalışılmıştır. Araştırmada yöneticilerin ve öğretmenlerin bilgisayar
dersine yönelik görüşlerinde en yüksek bilgisayar öğretmeninin kendini geliştirmesi, en düşük
bilgisayar dersinin gereksinimleri karşılaması boyutlarında saptanmıştır.
Araştırmada bilgisayar dersine yönelik bilgisayar öğretmeninin kendini geliştirmesi,
bilgisayar dersinin gereksinimleri karşılaması, bilgisayar sınıfının yeterliliği ve bilgisayar
dersinin önemi boyutlarına ilişkin sınıf öğretmenleri, branş öğretmenleri, okul müdürleri ve
müdür yardımcılarının görüşleri arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Ayrıca
94
ilköğretim okulu yöneticileri ve öğretmenleri bilgisayar dersine yönelik görüşlerinde,
cinsiyetleri arasında da anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Yapılan araştırmalar incelendiğinde
cinsiyet değişkenine göre bilgisayara yönelik okul çalışanlarının görüşlerini ortaya koymayı
amaçlayan birçok çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmaların sonuçlarının bir kısmı yapılan
araştırmanın sonuçlarını desteklerken, bir kısmı da araştırma sonuçlarıyla örtüşmemektedir.
Gerçek, Yılmaz, Köseoğlu ve Soran (2006)’nın öğretmen adaylarının bilgisayarla ilgili
tutumlarını belirlemeyi ve çeşitli değişkenler açısından incelemeyi amaçlayan araştırması
araştırma bulgularıyla tutarlılık göstermektedir. Gerçek, Köseoğlu, Yılmaz, Soran(2006)’ın
çalışmasında öğretmen adaylarının bilgisayar kullanımına yönelik tutumlarının orta düzeyde
olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca cinsiyet değişkenine göre anlamlı bir farklılığa
rastlanmamıştır.
Araştırma sonucunda, yöneticilerin ve öğretmenlerin yaşı arttıkça bilgisayar dersinin
önemine dair olumlu görüş düzeyinin azaldığı, yine yaş değişkeninde bilgisayar sınıfının
yeterliliği boyutunda 31-40 yaş grubundaki öğretmen ve yöneticilerin görüşlerinin, 41- 50
yaş grubunda olan yöneticilerin ve öğretmenlerin görüşlerinden daha olumlu olduğu
bulunmuştur. Yaş değişkenine dair bulgular, Uslu’nun (2008)
ilköğretimde çalışan
öğretmenlerin bilgisayara karşı tutumlarını ve bilgisayar kaygı düzeylerini belirlemeyi
amaçlayan çalışmasıyla ve Erkan’ın (2003) anaokulu öğretmenlerinin bilgisayara yönelik
tutumlarının incelenmesi çalışmasıyla paralellik göstermektedir. Uslu(2008), çalışmasında
öğretmenlerin bilgisayara yönelik tutumlarının yaşlarına göre, istatistiksel açıdan anlamlı
olarak değiştiğini saptamıştır. Çalışmaya göre öğretmenlerin yaşları arttıkça bilgisayara
yönelik pozitif tutumları azalmaktadır. 20 -25 yaş arası grubun bilgisayara yönelik pozitif
tutumlarının en yüksek seviyede, 41 yaş ve üzeri grubun bilgisayara yönelik pozitif
tutumlarının en düşük seviyede olduğu gözlenmiştir. Erkan(2003)’ın çalışmasında
öğretmenlerin bilgisayara yönelik tutumlarının olumlu olduğunu, özellikle 18-34 yaş arası
genç öğretmenlerin 36-40 yaş arası daha yaşlı olan öğretmenlere göre bilgisayara yönelik
daha olumlu tutumlara sahip oldukları bulunmuştur.
Okul yöneticilerinin ve öğretmenlerin bilgisayar dersine yönelik görüşleri hizmet
süresi değişkenine göre bilgisayar dersinin yeterliliği ve önemi boyutlarına ilişkin
görüşlerinde anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Bilgisayar öğretmeninin kendini geliştirmesi,
bilgisayar sınıfının yeterliliği ve bilgisayar dersinin önemi boyutlarında tüm hizmet süresi
grupları “çok katılıyorum” şeklinde görüş bildirirken, bilgisayar dersinin gereksinimleri
karşılaması boyutunda “katılıyorum” şeklinde görüş bildirmişlerdir. Yöneticilerin ve
öğretmenlerin görüşlerinde hizmet süresi arttıkça bilgisayar dersinin önemine dair düzeyin
azaldığı görülmektedir. Araştırmadaki bulgular alınyazındaki bazı araştırmalarla farklı
sonuçlar göstermiştir. Bindak ve Çelik(2005)’in “İlköğretim Okullarında Görev Yapan
Öğretmenlerin Bilgisayara Yönelik Tutumlarının Çeşitli Değişkenlere Göre İncelenmesi”
isimli araştırmasındaki sınıf ve branş öğretmenlerinin bilgisayara yönelik tutumları arasında
anlamlı fark bulunamamıştır. Başer, Yeşildere ve Ev (2003)’ün “Müfredat Laboratuar
Okullarında Görev Yapan Öğretmenlerin Bilgisayar Destekli Eğitime Bakış Açıları” isimli
çalışmasında da, mesleki deneyim değişkeni açısından öğretmelerin bilgisayar kullanımıyla
ilgili anlamlı bir fark bulunamamıştır.
Araştırmanın sonuçlarına göre elde edilen bulgular ışığında aşağıdaki öneriler
geliştirilmiştir:
Bilgisayar öğretmenlerinin gelişen teknolojileri yakından takip edebilmelerine ve
kendilerini bu yönde geliştirebilmelerine yönelik sertifikasyon kursları düzenlenerek hizmet
içi eğitim gerçekleştirilmelidir.
Bilgisayar teknolojileri hakkındaki süreli yayınlara okul tarafından abone olunmalıdır.
95
Okullarda bilgisayar teknolojileriyle ilgili olarak yardımcı teknik eleman kadrosu
oluşturulmalı ve öğretmenler eğitim öğretim faaliyetlerinden çok teknik islerle uğraşmak
zorunda bırakılmamalıdır.
Bilgisayar dersi öğretim programı çağın gereksinimlerine göre her 3 yılda gözden
geçirilerek düzenlenmelidir.
KAYNAKÇA
Alkan, C., (2005), Eğitim Teknolojisi, 7. Baskı, Ankara: Anı Yayıncılık.
Aydoğan, İ., (2002), “Etkili Yönetim”, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi,
13, 61-75.
Aytaç, T., (2006), Eğitimde Bilişim Teknolojileri. 1. Baskı, Ankara: Asil Yayıncılık, 2006.
Balcı, A. (2001). Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntem, Teknik ve İlkeler. Ankara: Pegem A
yayınevi.
Başer, N., Yeşildere, S. ve Ev, E., (2003), “Müfredat Laboratuar Okullarında Görev Yapan
Öğretmenlerin Bilgisayar Destekli Eğitime Bakış Açıları”, Çağdaş Eğitim, 303, 30-36.
Bektaş, C., (2006), “İlköğretim Okullarında Bilgisayar Derslerine İlişkin Öğretmen Görüşleri
Elazığ İli Örneği”, Yayımlanmamış, Yüksek Lisans Tezi, Fırat Üniversitesi Eğitim
Bilimleri Enstitüsü, Elazığ.
Büyüköztürk, Ş., (2006), Sosyal Bilimler İçin Veri Analizi El Kitabı, İstatistik, Araştırma
Deseni SPSS Uygulamaları ve Yorum, Ankara: PegemA Yayıncılık.
Büyüköztürk, Ş., Çokluk, Ö. & Köklü, N., (2010), Sosyal Bilimler İçin İstatistik. 6.Baskı,
Ankara: PegemA Yayıncılık.
Berkant, H. G. ve Efendioğlu, A., (2010), “Sınıf Öğretmenliği Bölümü Öğrencilerinin
Bilgisayarla İlgili Öz-Yeterlik Algıları ve Bilgisayar Destekli Eğitim Yapmaya İlişkin
Tutumları”, 9. Ulusal Sınıf Öğretmenliği Eğitimi Sempozyumu, 20 -22 Mayıs, Elazığ,
951-955.
Büyüköztürk, Ş., (2010), Sosyal Bilimler İçin Veri Analizi El Kitabı, 11.Baskı, Pegem A
Yayıncılık.
Çakallı, A. (2008), “İlköğretim Okulu Yöneticilerinin Bilgisayar Tutumları ve Eğitimde
Bilgisayar Kullanımına Yönelik Karşılaştıkları Sorunlar(Samsun İli Örneği)”.
Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Yeditepe Üniversitesi, Sosyal Bilimleri
Enstitüsü, İstanbul.
Çelik, H. C. ve Bindak, R., (2005), “İlköğretim Okullarında Görev Yapan Öğretmenlerin
Bilgisayara Yönelik Tutumlarının Çeşitli Değişkenlere Göre İncelenmesi”, İnönü
Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı:10, (2005), 27-38.
Daştan, A., (2008), Bilgi ve Eğitim Teknolojilerinde Yaşanan Gelişmelerin Muhasebe
Eğitimine Etkisi: Türkiye Değerlendirmesi. Ankara: Sermaye Piyasası Kurulu
Yayınları.
Duby, J.J., (1994), Industry Productivity Improvement Tecniques For Education: A Reverse
Technology Transfer. In Blandow, D. and Dyrenfurth M. J. (Eds.), Technology
education in school and industry: emerging didactics for human resource development,
(pp. 10-12), Springer-Vertag Berlin Heidelberg.
Durndell, A. & Haag, Z., (2002), “Computer Self Efficacy, Computer Anxiety, Attitudes
Towards The Internet And Reported Experience With The Internet, By Gender In An
East European Sample”, Computers in Human Behavior, 18, ss. 521–535.
Ergişi, K., (2005), “Bilgi Teknolojilerinin Okulda Etkin Kullanımı İle İlgili Okul
Yöneticilerinin Teknolojik Yeterliklerinin Belirlenmesi”, Yayınlanmamış Yüksek
Lisans Tezi, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim, Kırıkkale.
96
Erkan, S., (2003), “Öğretmenlerin Bilgisayara Yönelik Tutumları Üzerine Bir İnceleme”,
Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 12, 141-145.
Gerçek, C., Köseoglu, P., Yılmaz, M., ve Soran, H., (2006), “Öğretmen Adaylarının
Bilgisayar Kullanımına Yönelik Tutumlarının Çeşitli Değişkenler Açısından
İncelenmesi”, Hacettepe Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Dergisi, 30 , ss.139 -132.
Günbayi İ ve Cantürk G., (2011), “Bilgisayar Teknolojisinin Okul Yönetiminde Kullanımında
Okul Yöneticilerinin Bilgisayar Teknolojisine Karşı Tutumları”, Ordu Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, 2, 3, ss. 47-70.
Hair, J.F., Anderson, R.E., Tahtam R.L. and Black W.C., (1998), Multivariate Data Analysis.
Fifth Edition, New Jersey: Pearson Education Upper Saddle River.
Hızal, A., (1989), Bilgisayar Eğitimi ve Bilgisayar Destekli Öğretime İlişkin Öğretmen
Görüşlerinin Değerlendirilmesi, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları.
Keser, H., (1988), Bilgisayar Destekli Eğitim İçin Bir Model Önerisi, Yayınlanmamış
Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.
Kural, E. F., (2007), İlkögretim Bilgisayar Dersi Programına İliksin Öğretmen Görüş ve
Beklentileri: Bir Durum Çalışması. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Sosyal
Bilimler Enstitüsü, Çanakkale.
Li, Q., (2007), Student And Teacher Views About Technology: A Tale Of Two Cities?, Journal
of Research on Technology in Educatıon, 39(4), 377-397.
Link, T. M. Marz, R., (2006), Computer Literacy And Attitudes Towards E-Learning Among
First Year Medical Students, BMC Medical Education, 6, 34, ss.1-8.
Macaulay, L., (2008), “Elementary Principals as Technology Instructional Leaders”, In
Proceedings of World Conference on E-Learning in Corporate, Government,
Healthcare, and Higher Education 2008 (pp. 2952-2957). Chesapeake, VA: AACE.
Malouf, D. B., (2001), Special education technology and the field of dreams. In Woodward,
C. & Cuban, L. (Eds.), Technology, curriculum and professional development:
adapting schools to meet the needs of students with disabilities, (ss.1-3), Corwin Press,
Inc. A Sage Publications Company, California; USA.
Maruyama, G.M., (1998), Basics of structural Equation Modeling, First Edition, CA:Sage
Publication Inc.
Mercan, M. F., Göçer A., Özsoy İ. N., (2009), Bilgisayar Destekli Eğitim ve Bilgisayar
Destekli Öğretimin Dünyada ve Türkiyede Uygulamalar, Akademik Bilişim’09 - XI.
Akademik Bilişim Konferansı Bildirileri, ss. 369-372, Harran Üniversitesi, Şanlıurfa.
Numanoğlu, G., (1999a), Bilgi Toplumu ve Yeni Kimlikler (I), Ankara. Üniversitesi Eğitim
Bilimleri Fakültesi Dergisi, 32, 1-2, ss. 239-253.
Numanoğlu, G., (1999b), Bilgi Toplumu ve Yeni Kimlikler (II). Ankara. Üniversitesi Eğitim
Bilimleri Fakültesi Dergisi, 32, 1-2, ss. 331-339.
Özdamar, K., (2004), Paket Programlar ile İstatistiksel Veri Analizi, Eskişehir: Kaan
Kitapevi.
Peşkersoy, E., (2004), İlköğretim Okulu Yönetici ve Öğretmenlerinin Resim-İş Dersi Ve
Öğretmenine Karşı Tutumlarına Yönelik Bir İnceleme, Yayımlanmamış Yüksek
Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Ankara.
Rozen, L. & Weil, M., (1995), Computer Availability, Computer Experience And
Technophobia Among Public School Teachers, Computers in Human Behavior, 11,
No. 1, ss. 95-133.
Salehnia, A. R., (1991), Computer Teachers' Perceptions of Hardware and Software Trends,
South Dakota State University. Journal of Computing Sciences in Colleges, 6 , 5, ss.
35-46.
97
Schermelleh-Engel, K.; Moosbrugger, H. and Müller, H., (2003), Evaluating the Fit of
Structural Equation Models: Tests of Significance and Descriptive Goodness-of-Fit
Measures. Methods of Psychological Research Online, 8 (2), ss. 23-74,
Şencan, H., (2005), Sosyal ve Davranışsal Ölçümlerde Güvenilirlik Ve Geçerlilik, Ankara:
Seçkin Yayıncılık.
Şimşek, N., (2002), Derste Eğitim Teknolojisi Kullanımı, Ankara: Nobel Yayınları.
Tekindal, B. Ertekin, A. R. ve Tekindal, M. A., (2010), Meslek Liselerinde Egitim Ögretim
Gören Ögrencilerin Bilgisayara Yönelik Tutumlarının Değerlendirilmesi (Yozgat İli
Yerköy İlçesi Örneği). Bilişim Teknolojileri Dergisi, 3, 1, ss. 23-30.
Toprakçı E. (2005). Türkiye’deki Okul Yöneticisi ve Öğretmenlerin Evlerindeki Bilgisayarı
Mesleki Amaçlı Kullanım Profilleri, The Turkish Online Journal of Educational
Technology, 4, 2 , 8, ss. 1-12.
Türkoğlu, R., (2007), Bilişim Teknolojilerinden Bilgi Yönetiminde Yararlanma Düzeyi,
28/07/2007
tarihinde
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=615adresinden alınmıştır.
Ursavaş, Ö. F., (2010), İlk ve Ortaöğretim Öğretmenlerinin Teknoloji Korku Düzeylerinin
Belirlenmesi. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Karadeniz Teknik Üniversitesi,
Fen Bilimleri Enstitüsü, Trabzon.
Uslu, Ö. (2008), İlköğretimde Çalışan Öğretmenlerin Bilgisayara Karşı Tutumları ve
Bilgisayar Kaygı Düzeyleri, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül
Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, İzmir.
Yıldız, N. & Bircan, H., (1994), Uygulamalı İstatistik, Erzurum: Atatürk Üniversitesi
Yayınları.
98
TÜRKİYE’DE PSİKOLOJİK DANIŞMA VE REHBERLİK (PDR) UZMANLARININ
İSTİHDAM OLANAKLARININ İNSAN KAYNAKLARI UZMANLIĞI AÇISINDAN
DEĞERLENDİRİLMESİ
Selim ÖZÇAY*
ÖZET
Günümüzde psikolojik danışma ve rehberlik mesleğine olan ilgi artarak devam etmektedir. Son yıllarda ülkemizde psikolojik danışmanlık
mesleği çeşitli açılardan, farklı kesimlerce tartışılmaktadır. Bu tartışmalar, psikolojik danışmanların sahip olmaları beklenen özellikler ve
beceriler ile diğer çalışma alanlarına yönelik istihdamları üzerine odaklanmaktadır. Özellikle psikolojik danışma ve rehberlik (PDR)
programının, eğitim bilimleri fakültesi programlarının içerisinde diğer programlara nazaran istihdam olanakları açısından en cazip program
haline dönüştüğü ayrı bir tartışma konusu olmaktadır. Ülkemizde PDR lisans programlarından mezun olanların, ülke ihtiyaçları nedeniyle
ağırlıklı olarak özel ve/veya kamu eğitim kurumlarında istihdam edilmeleri nedeniyle, daha çok okul psikolojik danışmanı elemanı olarak
yetiştirildikleri söylenebilir. Psikolojik Danışmanlık hizmetleri, özel psikolojik danışmanlık merkezlerinde ve kamu kuruluşlarında
sürdürülmektedir. Buna ilave olarak, son yıllarda sağlık ve endüstri kuruluşlarında PDR mezunlarının çalıştıkları gözlenmektedir.
Ülkemizde PDR hizmetleri sunulan hizmetler ve örgütlenme gücü bakımından hızlı bir gelişim göstermektedir. PDR programlarından mezun
olan bireylerin büyük bir çoğunluğu kamu sektöründe çalışırken, özel psikolojik danışma merkezlerinin ve rehberlik araştırma merkezlerinin
sayısının artmasına bağlı olarak bu alanlarda çalışan mezun bireylerin sayısının da arttığı söylenebilir. Bu noktada PDR lisans/lisansüstü
programlardan mezun olan bireylerin çalışma alanlarının belirlenmesi önem kazanmaktadır. Halen PDR alanında lisans ve lisansüstü eğitim
veren üniversitelerin PDR programlarına ilişkin istihdam olanaklarını kısıtlı olarak aktarıyor oldukları dikkat çekicidir. PDR alanında hala
Türkiye’ye özgü bir modelin geliştirilememesi, PDR hizmetleri için gereken fiziki koşulların uygun olmaması, standardize edilmiş ölçme
araçlarının yetersiz olması mesleki gelişimi de sınırlayan önemli noktalardır. Bu çalışma, PDR lisans/lisansüstü programlardan mezun olacak
ve mezun olan bireylere eğitimlerini tamamlayacakları/tamamladıkları alan ile ilgili çalışma hayatına atılmadan önce bir diğer çalışma
alanları olan İnsan Kaynakları Uzmanlığı konusunda bilgi vermeyi ve PDR ve İnsan Kaynakları Uzmanlık alanının ortak çalışma alanı
olduğu ile ilgili bilgi vermeyi amaçlamaktadır.
Anahtar Kelimeler:Türkiye’de PDR, Psikolojik Danışma ve Rehberlik Uzmanlığı, PDR İstihdam Olanakları, İnsan Kaynakları Uzmanlığı
PSYCHOLOGICAL COUNSELING AND GUIDANCE IN TERMS OF
EMPLOYMENT OPPORTUNITIES HUMAN RESOURCES SPECIALIZATION OF
EXPERTS IN TURKEY
ABSTRACT
Nowadays the interest for psychology consulting and counseling services has been increasing. In recent years, psychology consulting has
been discussed bu different classes of our country in terms of different points of view. These discussions focus on what qualities and skills
psychology counselors must have and their employments on other working areas. Especially it has been under discussion the fact that
psychology consulting and counseling services have turned into the most attractive programme compared to other programmes of Institue of
Education Sciences. Inourcountry, the graduate people from Psychological Counselling and Guidance undergraduate programmes are trained
as school psychology counselors due to the fact that they are mainly employed in public or private institutions regard to the requirements of
the country. Services of psychology consulting have been carrying on in private consulting centers and public institutions. Moreover it has
been lately observed that Psychological Counselling and Guidance graduates work in health and industrial institutions. In our country
Psychological Counselling and Guidance services have been swiftly developing in terms of services and the power of organisation.
Whilemost of the Psychological Counselling and Guidance graduates work in public institutions, the people working in private psychology
consulting services and also counseling services can be said to increase as the number of these private institues have been going up. At this
point, it becomes important to define the working areas of the people graduating from Psychological Counselling and Guidance
undergraduate/ postgraduate programmes. It is stil remarkable that some universities giving education of Psychological Counselling and
Guidance undergraduate/ postgraduate programmes state that these working areas of these programmes are limited. That a model on
Psychological Counselling and Guidance area cannot be improved specific to Turkey, some physical situations are not suitable for
Psychological Counselling and Guidanceservices, standardized assessment instruments are not adequate are some important points limiting
career opportunities. This piece of work has aimed at informing the people that will graduate from Psychological Counselling and Guidance
undergraduate/postgraduate programmes or the people who have already graduated about the education that will be completed or has been
already completed and about another field of job, human resources speciality and finally inform those that Psychological Counselling and
Guidance and human resources have a lot in common.
Keywords:Psychological Counselling and Guidance Specialist,Psychological Counselling and Guidance Employment Opportunities,
HumanResources Specialist.
* Ufuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İnsan Kaynakları Yönetimi Bilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi, [email protected]
99
GİRİŞ
1. YÖNETİM
Yönetim evrensel bir kavramdır. Önceden ne yapılacağının kestirilmesi oldukça zor olan
insanla uğraşır. İnsanın toplumsal yaşama gereği olan diğer kişilerle ilişkilerini, onların çeşitli
etmenler altındaki davranışlarını inceler. Bu anlamda hepimiz birer yönetici sayılırız.
Ustalığımız, zamanımızı ve faaliyetimizi planlayıp, örgütler, onları yönlendirir ve kontrol
ederiz. Böylece kendimizi yönetiriz. Ana-baba işlerini, ev faaliyetlerini ve çocuklarını
yönetirler. Öğrenciler okulda çeşitli konu ve derslerde başarılı olmak için zamanını
kullanmayı yönetmek ve denetlemek zorundadır. Daha üst düzeyde ele alınırsa başhekim
hastaneyi, müsteşar bakanlığını, ziraatçı çiftliğini, genel müdür şirketini, dekan fakültesini
yönetmek zorundadır. Bu çeşitli uğraşlar farklı alanlara aitmiş gibi görünse de hepsinin ortak
yönü, farklı amaçlara yönelik örgütsel çabanın yönetilmesidir (Can, 2001).
Yönetim; insan ve diğer kaynakları mümkün olan en iyi şekilde birleştirerek, örgütsel
amaçlara etkin ve verimli ulaşma sürecidir. Diğer bir ifade ile yönetim; iş gücü, sermaye,
teknik donanım vb. gibi örgütsel kaynakların, örgütsel amaçları gerçekleştirmek üzere etkin
bir şekilde koordine edilmesidir. Yönetim kısaca, örgütsel kaynakların, örgütsel amaçları
başarmak için kullanılmasıdır (Rachman D., 1993).
Yönetim biliminin gelişimine tarihsel açıdan bakıldığında; (a) Yapıya ağırlık veren geleneksel
(klasik) yaklaşımlar. (1887 – 1927). (b) İnsana ağırlık veren davranışçı (neo klasik)
yaklaşımlar (1909 – 1945) ve (c) Örgütü bir sistem olarak ele alan sistem yaklaşımları
(1946’dan günümüze kadar) görülür (Düren, 2000, Erdoğan, 2000)
1.1.Yapıya Ağırlık Veren Geleneksel (Klasik) Yaklaşımlar
Klasik Teori organizasyonlarda insan unsuru dışındaki faktörler üzerinde durmuştur. İnsan
unsuru daima ikinci planda ele alınmıştır. Maddi faktörler düzenlendikten sonra, insanın
öngörülen doğrultuda ve şekilde davranacağı – davranması gerektiği – var sayılmıştur. Bu
yönü klasik teori “mekanik organizasyon yapıları” olarak adlandırılan yapıları önermiştir.
Rasyonellik ve mekanik süreçler Klasik Teorinin hareket noktaları olmuştur. Makine – insan
ilişkilerinde rasyonellik, işlerin dizayn ve birleştirilmesinde rasyonellik, ilkelerin amaçladığı
rasyonellik ana hareket noktalarıdır. Mekanik rasyonelliği bozacak insan unsuruna ilişkin
faktörler modele dahil edilerek ayrıntılı olarak incelenmemiştir. Ekonomik rasyonellik
anlayışının organizasyona uygulanmasını ifade eden bu yaklaşım insanı kendine söyleneni
yapan, rasyonel olduğuna inanılan sisteme uyan, pasif bir unsur olarak varsaymıştır. Klasik
teori esas itibariyle kapalı sistem anlayışı ile organizasyonları ele almıştır. Bunun sonucu
olarak da, bütün yaklaşımlar organizasyon içi dahili (internal) etkinliğin nasıl sağlanabileceği
üzerinde durmuş, bunu sağlamak için uyulması gereken ilkeleri üniversal kabul etmiş, fakat
dış çevre şartları ve organizasyonların değişen şartlara nasıl uyabilecekleri üzerinde
durmamıştır (Koçel, 2010a, s.204-205).
1.2.İnsana Ağırlık Veren Davranışçı (Neo Klasik) Yaklaşımlar
Davranışsal teori adı altında toplanan ve insan davranışlarının çeşitli yönlerini inceleyen bu
yeni akımın en önemli özelliği Klasik Yönetim ve Organizasyon Teorisi’nin eksik bıraktığı
yönü, insan unsurunu inceleme konusu yapmasıdır. Bu konuda ileri sürülen görüşler de yine
“ilkelere uygulama”, “en iyi organizasyon yapısı oluşturma”, “verimlilik” gibi klasik teorinin
temel anlayışını esas aldığı için, bu yeni akım Klasik Teori’nin adeta tamamlayıcısı olarak
görülmüştür. Dolayısıyla bu yeni akımın öne sürdüğü yeni kavramlar ve tekniklerin hemen
100
hepsi, birey olarak veya grup halinde, insanların nasıl davrandığı ve neden o şekilde
davrandığı, davranışlarının yönlendirilmesi, insanların birbirleri ile ilişkilerinde yaşanan
sorunlar vs. gibi konularla ilgili olduğu için, bu akımın Klasik Yaklaşımın tamamlayıcısı
olduğu kabul edilmiştir. “İnsan” ile ilgili konuların değişik bilimsel disiplinlerin çalışma
alanına girmesi nedeniyle, Davranışsal Teori çerçevesinde görüş ileri süren yazar, düşünür ve
akademiyenlerin de sosyal bilimlerin değişik dallarına mensup oldukları görülmektedir. Bu
disiplinlerin başında Psikoloji, Sosyoloji, Antropoloji gelmektedir. Böylece ayrı bir bilimsel
disiplin olarak Yönetim ve Organizasyon alanının eklektik niteliği (yani değişik bilim
dallarından alınan kavramların kullanılması) ortaya çıkmaya başlamıştır. Davranışsal
yaklaşım ayrıca, organizasyonları, bir insan topluluğu, küçük bir toplum, sosyete (society),
çeşitli ihtiyaçlara sahip fakat her yönü ile birbirinden farklı olan insanların bir araya gelmesi
ile oluşan “sosyal varlıklar” olarak ele almış ve yönetim uygulaması yapanların yani
‘yöneticilerin’, aynı zamanda beşeri ve sosyal bir organizasyon kurmak zorunda olduklarını
göstermiştir (Koçel, 2010b, s.233-234).
1.3.Örgütü Bir Sistem Olarak Ele Alan Sistem Yaklaşımları
İkinci Dünya Savaşı yıllarından itibaren yönetim konularının ele alınışında yeni bir bakış açısı
hakim olmaya başlamıştır. “Sistemler Yaklaşımı” (Systems Approach) olarak bilinen bu yeni
düşünce tarzı biyolog von Bertalanffy’nin 1920’lerde başlattığı “Genel Sistemler
Teorisi”nden kaynaklanmaktadır. von Bertalanffy’nin 1972 tarihindeki ölümüne kadar
işletmeyi sürdürdüğü Genel Sistemler Teorisi, her türlü sisteme uygulanabilecek genel ilke ve
prensipleri bulmayı ve geliştirmeyi amaçlayan disiplinlerararası matematiksel bir çalışma
alanıdır. Başka bir deyişle, Biyoloji, Matematik, Fizik, Kimya, Ekonomi gibi bilim dallarının
birleşiminden oluşan ve özellikle büyüme ve gelişme gibi konulara uygulanabilecek ilke,
prensip ve teoriler geliştirmek, Genel Sistemler Teorisinin ilk amacı olmuştur. Sistemler
Yaklaşımı ve Sistemler Teorisi tek başına yeni bir bilimsel disiplin olmaktan çok, belirli
olayların, durumların ve gelişmelerin incelenmesinde kullanılan bir düşünce tarzı, bir bakış
açısı, bir metod, bir yaklaşımdır. “Sistem”i esas alan bir bakış açısında, ağırlık o sistemin
amaçları, sistemin içerdiği alt sistemler, alt sistemler arasındaki ilişkiler ve alt sistemlerin ana
sisteme yaptığı katkı üzerinde toplanmaktadır. Sistem yaklaşımı, yönetim olaylarını tek tek
incelemek kadar, bu olaylar arasındaki ilişkilerin ve karşılıklı etkileşiminin incelenmesinin
önemini vurgulamıştır (Koçel, 2010c, s.247-250).
2. YÖNETİM BİLİMLERİ İLE PSİKOLOJİ BİLİMİNİN BELLİ BAŞLI
İLİŞKİLERİ
Örgütlerin başta gelen yönetsel sorunlarından biri, işe uygun nitelikte personel tedarikidir. Bu
faaliyet örgütsel amaçlara tam isabetle ulaşabilmenin temel noktasıdır. Çünkü yapılacak işin
özelliklerine uygun yetenek ve nitelikte personel tedariki sayesinde örgütsel etkinlik artabilir.
Bugün bir bireyin yetenek ve bilgileri ancak bir veya nadiren azami birkaç işi görebilecek
ölçüde sınırlıdır. Bir insan her işi ya hiç göremez ya da istenen standartlardan çok uzak
biçimde yapar. Bu nedenle, çağdaş işletmeciliğin temeli mesleksel ve işlevsel (fonksiyonel)
uzmanlaşmaya dayanır (Eren, 2010a, s.4-5).
Örgüt yönetimini en çok rahatsız ve meşgul eden hususlardan biri de, işyeri koşullarındaki
düzensizlikler ve insanın bedensel ve zihinsel yapısına uygunsuzluklardır. Bu arzu edilmeyen
hususlar, bireyler üzerinde bedensel yorgunlukların yanısıra monotonluk adını verdiğimiz
psikolojik yorgunluklar meydana getirmekte, iş güvenliği azalmakta ve iş kazaları
artmaktadır. İnsan özelliklerini, davranış ve tutkularını çok iyi bilen endüstri psikologları
“Human Engineering” adı verilen ve “insan mühendisliği” olarak çevirebileceğimiz bir
101
çalışma alanı oluşturmuşlardır. Bu sayede insanın bedensel ve düşünsel yapısına uygun işyeri
düzenlemeleri (bina, araç, gereç düzeni, aydınlatma, klima koşulları, gürültü ile sabaş v.b.g.)
ve yeniden iş ile ilgili daha etkili görev, yetki ve sorumluluklar dağılımı (işi benimsetme,
karara katılma sorumluluğu verme, işi tamamlama ve eser yaratma doyumsuzluğunu azaltma
v.b.g.) gerçekleşmiş, örgütsel etkinliğe uygun bir reorganizasyona gidilmiş olacaktır (Eren,
2010b, s.5).
Bugün özellikle ekonomik kuruluşların yani işletmelerin temel sorunlarından biri, üretilen
malı satabilmek ya da satabilecek bir mal üretebilmektir. Üretilecek bir malı müşteriye
satabilmek, onun alım güdülerini, kısaca müşteri istek ve özelliklerini, bilmeyi gerektirir.
Bundan başka müşteriyi firmaya, markaya ve mala bağlamak, gönlünü fethetmek gerekir.
Bunu başarabilmek kuşkusuz çok zordur. Reklamcılık adı verilen ve psikolojik yönü her şeyin
üstünde olan pazarlama teknikleri sayesinde bu şartlandırma yada marka ve firmaya bağlama
ekonomik biçimde sağlanabilmektedir (Eren, 2010c, s.5-6).
Yine örgütlerin en önemli sorunlarından biri ast-üst ilişkilerini iyileştirmek ve etkin bir emir
kumanda sistemi geliştirmek için emrin veriliş biçimi, astın psiko-sosyal durumu, üstün
davranışları ve yetke (otorite) kurma biçimine bağlı bir çok bireysel özellikleri ilgilendiren
hususları bilme zorunluluğu vardır. Bu konu hemen tamamen psikoloji ile sosyal psikolojinin
inceleme alanına girmektedir (Eren, 2010d, s.6).
Bugün insan ihtiyaçlarının bilinmesi ve insanı iş görmeye özendirici araçların bulunması
davranış bilimcilerin ve özellikle psikologların çalışmaları sayesinde olmuştur. Güdüleme
(motivasyon) adını verdiğimiz bu teknik, tamamen bireysel davranışın nedenlerini araştırma,
bireysel ihtiyaçların temeline inme ve bu sayede amaca uygun arzulanan davranışı
gerçekleştirecek özendirme araçlarını belirleme ile ilgilidir (Eren, 2010d, s.6).
Personelin işe, işletmeye ve yöneticiye karşı tutumlarının ölçülmesi ve olumsuz tutumlarını
bertaraf edilerek uygun bir birey ve grup moralinin sağlanması da yönetimin başlıca
araçlarından birini oluşturur ve büyük ölçüde psikoloji ve sosyal psikoloji konusunda bilgi ve
tecrübeleri gerekli kılar (Eren, 2010d, s.6).
Nihayet yöneticiler için önemli olan hususlardan biri astları üzerinde etkili bir yönetsel
yetkenin (otoritenin) kurulması sorunudur. Bu ise, otorite denen bireysel ve sosyal nitelikteki
yönetsel aracı analiz etmekle onun özelliklerini çok iyi bilmekle başarılabilir. Yönetici ancak,
yönetime karşı kurulan yetkenin (otoritenin) gücünün zayıflatılması ve gayri resmi kliklerin
kurulması liderlerinin etkisiz hale getirilmesi sayesinde kendi yetkesini (otoritesini) kurar ve
yürütür. Bütün bu süreçler, kaba kuvvetle değil, otorite özelliklerini bilme ve o özelliklere
sahip olma ile ilgili çabalar göstermekle başarılır. Kuşkusuz yöneticinin bu tür davranışlarının
temelin de psikoloji ve sosyal psikolojinin bilimsel teknikleri mevcuttur (Eren, 2010d, s.6).
3. İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİ
İnsan kaynakları deyimi günümüzde organizasyonların –mamul ve hizmet üretimi olarak
tanımlanan- hedeflerine varmak amacıyla kullanmak zorunda oldukları kaynaklardan biri olan
insanı ifade eder. İnsan, üretim sürecinin hem olmazsa olmaz nitelikteki bir parçasıdır hem de
üretimin aynı zamanda hedefidir. İnsan kaynakları terimi bir organizasyonda, en üst
yöneticiden en alt kademede ki niteliksiz iş görenlere kadar tüm çalışanları kapsar. Bu terim
organizasyon bünyesinde bulunan işgücünü kapsadığı gibi organizasyon dışında bulunan ve
potansiyel olarak yararlanılabilecek işgücünü de ifade etmektedir (Sadullah, 2010, s.2).
102
İnsan kaynağının yönetimi yaklaşımı, personel yönetimine çağdaş bir bakış açısıdır. İnsan
kaynağının yönetimi anlayışı “insan” öğesini örgütün merkezinde gören, onu ön plana çıkaran
bir yaklaşımdır. İnsan kaynağının yönetimi, personel yönetiminin insan kaynağı boyutunda
algılanmasıdır (Canman, 1995, s.5).
İnsan kaynakları yönetimi, bir örgütte insanların yönetimi ile alakalı felsefe, politika, prosedür
ve uygulamaları genel olarak ifade etmek için kullanılmaktadır (Wendell, 1998, s.4).
Diğer bir tanımda İnsan Kaynakları Yönetimi; “İşletmelerin hedeflerine ulaşabilmeleri için
gerekli olan işlevleri gerçekleştirecek yeterli sayıda kalifiye elemanın işe alınması, eğitilmesi,
geliştirilmesi, motive edilmesi ve değerlendirilmesi işlemi olarak ifade edilmektedir (Fulmer,
1993, s.8).
Genel anlamda İnsan Kaynakları Yönetimi’nin, insana odaklanmış, çalışanların ilişkilerini
yönetsel bir yapı içinde ele alan, kurum kültürüne uygun çalışan politikalarını geliştiren ve bu
yönüyle kurum yönetiminde kilit işlev görevi gören bir fonksiyona sahip bulunduğu
söylenebilir (Fındıkçı, 2000, s.14).
3.1.Tarihsel Bir Bakış
Uzun yıllar işletmenin temel işlevleri arasında yer alan personel yönetimi işlevi 1980’li
yıllardan sonra yerini insan kaynakları yönetimine bırakmış, bir bakıma kabuk değiştirmiştir.
Aslında insan kaynakları yönetimi, personel yönetiminin bir uzantısı olarak kabul edilebilir.
Ancak insan kaynaklarının kazandığı boyut bugün personel yönetimini aşmıştır. İki kavram
arasında en önemli farklılık, personel yönetiminin daha çok işletme çıkarlarını gözetmiş
olması ya da işgücü verimliliğini temel amaç olarak seçmesine karşılık insan kaynakları
yönetiminin işgücü verimliliği yanında bir iç müşteri olarak tanımlanan çalışan insanın
memnuniyetini de amaçlamış olmasında görülebilir.
İnsan kaynakları yönetimi günümüzde yükselen bir yıldız konumundadır ve çağdaş
işletmecilik platformunda ilgi odağı durumuna gelmiştir. Bunun önde gelen nedeni insan
faktörünün artık çoğu işletmeler tarafından anlaşılmış olmasıdır. Bir başka anlatımla, insanın
tatmini ile çalışma verimliliği arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşıldığı söylenebilir. Ancak,
bazı işletmelerin insan kaynakları konusunda yeterli birikime ve fonksiyonel olgunluğa sahip
olmaksızın firmada personel yöneticiliği tabelasını indirerek yerine insan kaynakları
yöneticiliği tabelası koyduğu görülmektedir. Oysa bu geçiş için yeterli alt yapı oluşmadan
moda bir akıma uyarak böyle bir tabela değişimi firmaya çok fazla bir şey kandırmaz. Önemli
olan insan kaynakları konusunda yeterli hazırlıklar yapılarak eğitimli, deneyimli kadroların
yönetiminde yeni tekniklerin devreye sokulmasıdır (Sabuncuoğlu 2011a, s.7-8).
1990’ların başlarına kadar bütün işletme kitaplarında “Personel Fonksiyonu” adı altında yer
alan “İşletme İçi Personel Yönetiminin” bu tarihten itibaren yerini “İnsan Kaynakları
Yönetimi” kavramına bıraktığını görüyoruz. Bu kavram değişikliğinin yalnızca işletme
kitaplarıyla sınırlı kalmadığını Türkçe deki tüm “Personel Yönetimi” kitaplarının zaman
içinde “İnsan Kaynakları Yönetimi” başlığı altında yayımlandığını ve işletmelerin de personel
departmanlarının adını “İnsan Kaynakları Departmanları” haline dönüştürdükleri gözlenmeye
başlanmıştır. Özellikle işletmecilik ve personel yönetimi kitaplarında bu kavram
değişikliğinin bir ihtiyaçtan kaynaklandığını ve “Personel Yönetimi” kavramının kapsam
itibariyle eksik kaldığı ve sonuçta yerini içerik yönünden daha kapsamlı olan “İnsan
Kaynakları Yönetimi” kavramına bıraktığı söylenebilir (Şimşek, 2006, s.341).
103
Personel yönetimi anlayışından insan kaynakları yönetimi anlayışına geçişte etken olan
faktörler arasında; ülkenin ekonomik ve sosyal yönden gelişmeleri, nitelikli insan gücünde
gözlenen artış, sendikacılığın gelişimi, çalışma koşullarını düzenleyen yasaların yürürlüğe
sokulması, iş görenlerin eğitim ve kültür düzeylerinin yükselmesi sonucu demokratik ve
insanca işlem görme taleplerinin artması, bilgi toplumları haline gelen gelişmiş endüstriyel
ülkelerde bireyin yaratıcılığın ve bilgi üretmenin odağı haline gelmesi, istek ve beklentilerde
değişiklikler olması ve nihayet kadınların iş hayatına girmesi gibi hususlar sayılabilir
(Şimşek, 2006, s.341).
3.2.İnsan Kaynakları Bölümün Danışmanlık Rolü
İnsan kaynakları bölümü örgüt içinde yönetsel, hukuksal ve psikososyal sorunlar üzerinde
uzmanlaşmış ve yönetime danışmanlık eden bir organdır. Bu bölüm, işletmede insancıl ve
sosyal sorunların en iyi biçimde çözüm yollarını araştırır ve en etkili biçimde uygulanmasına
yardımcı olur. Bu işlevini insan kaynakları politikası içinde tanımlanan ilkeler doğrultusunda
gerçekleştirir. Öte yandan, insan kaynakları bölümü, tüm bölümlerin insan kaynakları politika
ve uygulamalarında eşgüdümü sağlamakla
yükümlüdür. İnsan kaynakları bölümü diğer bölümlerde çalışanların verimliliğini arttırma,
eğitim ve gelişimini sağlama ve özellikle motivasyonlarını yükseltme yönünde ilgili
yöneticilere bilgi vermek, danışmanlık yapmak, gibi stratejik sorumluluklar üstlenir. Bu
sorumluluğu yüklenirken matriks organizasyon modeli içinde belirli bölümler üzerinde geçici
yetki kullanma hakkı da elde eder. Bunun en tipik örneği eğitsel program uygulamasında
görülür. Eğitim uygulanan bölümde kişilerin katılımı, devamı ve değerlenmesi konusunda
insan kaynakları bölümü yetkili kılınır (Sabuncuoğlu, 2011b, s.15-16).
3.3.İnsan Kaynakları Bölümüne Yardımcı Organlar
İnsan kaynakları bölümünde görev yapan part-time veya full-time yardımcı organlar yer
alabilir. Bu organların işlevleri kısaca şöyle özetlenebilir:
3.3.1.İşyeri Hekimi
İş görenlerin sağlık sorunlarıyla yakından ilgilenmekle sorumlu bir organdır. Görevleri
arasında, işe alma sırasında sağlık kontrolünden geçirme, yıllık düzenli sağlık denetimi,
hastalık sonrası bakım, ilk yardım, koruma, işyerlerinin sağlık koşullarına uygunluğu,
dinlenme, çalışma süresi, fiziksel ortam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi gibi çalışmalar
vardır. Daha çağdaş işletmelerde işyeri hekimi, “Ergonomi” konusunda ilgili yöneticilerin
çalışmalarına katılır ve görüşlerini iletir. 11.01.1994 gün ve 14765 sayılı Resmi Gazetede
yayınlanarak yürürlüğe giren İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü’nün 91. Maddesi ile iş
yerinde hekim çalıştırılmasına ilişkin düzenleme yapılmıştır. Bu maddeye göre “sürekli olarak
en az 50 kişi çalıştıran işyerlerinde Sosyal Sigortalar Kurumunca sağlanan tedavi hizmetleri
dışında kalan, işçilerin sağlık durumlarının denetlenmesi, ilk yardım, acil tedavi ve diğer
koruyucu sağlık hizmetlerini düzenlemek üzere işyeri hekimi bulundurmak zorunludur.
Sağlıklı-güvenli bir iş-çalışma ortamı sağlamak üzere tahsis edilen kaynaklar bir maliyet
unsuru değil “yatırım” sayılmaktadır. Bu harcamaların maliyet, yararlılık açısından en verimli
yatırımlardan biri olduğu genel kabul görmektedir (Sabuncuoğlu, 2011c, s.16-17).
3.3.2.Sosyal Asistan ve Danışman
Sosyal asistan ve danışman olarak yararlanılan organın işlevi, genelde personelin işe
uyumunu sağlamaktadır. Bununla birlikte sosyal asistan ve danışman organ arasında belirli bir
fark olduğu söylenebilir. Sosyal asistan daha çok personelin sosyal sorunlarına yardımcı
104
olmak amacıyla görevlendirilir. Örneğin, yeni işe alınan işgörenin karşılanması, personel
bölümü ve çalışacağı atölye yetkilileriyle ilişkilerin kurulması gibi işlerle ilgilenir. Bunun
dışında özellikle genç ve bayan işgörenler ile yaşlı yada özürlü elemanlara yardımcı olmak,
ailesel sorunlarla ilgilenmek, yardım sandıkları kurmak ve işletmek gibi görevleri de sosyal
asistanlar yüklenir (Sabuncuoğlu, 2011d, s.17).
3.3.3.Psikoteknisyen
Daha çok işe alma, iş değiştirme, yönlendirme ve işe uyarlama gibi konularda psikoteknik
uygulamalardan sorumlu olan organdır. Psikoteknisyen tarafından komuta organlarına verilen
önerilerin uygulanma zorunluluğu yoktur. Bu organ kendi çalışmalarında objektif rolünü
koruyabilmek için bağımsızdır, ancak yönetsel açıdan insan kaynakları bölümüne bağlıdır.
çoğu kez psikoteknisyen işyeri hekimi ile işbirliği yaparak çalışır (Sabuncuoğlu, 2011e, s.18).
3.3.4.Stres Danışmanı
Stres içinde olan kişi, kişisel başa çıkma teknikleriyle çözemediği sorunları danışacak, onları
anlatıp yardım isteyecek profesyonel bir yardımcıya gerek duyabilir. Stresle ilgili konularda
uzman bir psikoloğun kişilere yol göstermesi son derece başarılı sonuçlar yaratmaktadır
(Artan, 1986, s.129).
3.3.5.Profesyonel Danışmanlık Kuruluşları
İnsan kaynakları bölümü işletme dışında danışmanlık, eğitim amaçlı ya da eleman bulmada
yararlanabileceği çeşitli özel ve kamu kuruluşlarından profesyonel destek alabilir
(Sabuncuoğlu, 2011e, s.18).
3.4.İnsan Kaynakları Yönetiminde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Uygulamaları
Yönetim ve Organizasyon yazınında rehberlik ile ilgili çok şey yazılmıştır. Buna karşın
sanayi sektöründe faaliyette bulunan bir çok işletme, rehber kavramının ne olduğu ve
rehberlik sürecinin nasıl işlediğini gerçek anlamda bilmemektedir (At-Twaijri vd., 1996, s.23)
Brown, insan kaynakları geliştirmenin bir çok alanından birisi olarak rehberliği, “bir meslekte
deneyimli bir bireyin, mesleğe yeni başlayan birinin istenen düzeye gelmesine yardımcı veya
rehber olduğu bir süreç” olarak tanımlamıştır (Appelbaum, 1994, s.5).
İşe alınan personelin bedensel rahatsızlıklarda olduğu gibi, bir takım psikolojik
rahatsızlıklarının ya da yatkınlıklarının olup olmadığını tespit etmek veya çalışanlarda ortaya
çıkan rahatsızlıkların nasıl tedavi edileceğine ilişkin kaygılar, iş yerinde bireysel
psikopatolojinin belirlenmesi ve tedavisine yönelik çalışmaları teşvik etmektedir. Belirgin bir
psikopatolojik örüntünün gözlendiği durumlarda, yönetici, sorunlu çalışanın ne kadar süre ile
işten ayrı kalacağı, iş programının nasıl yapılması gerektiği ya da stres düzeyi daha az olan bir
ortamda çalıştırılmasının gerekip gerekmeyeceği gibi konularda bilgi sahibi olmak
istemektedir. Öte yandan, rahatsızlığı olan çalışanlar da, etkili ve hızlı bir biçimde tedavi ve
destek arayışı içindedir (Thompson, 2005).
Bireylerin iş yaşamında maruz kaldıkları stres, psikolojik taciz (mobbing) gibi yaşamış
oldukları psikolojik rahatsızlıklarla ilgili bir psikolojik danışma ve/veya psikiyatri merkezine
başvurma sayısında azlık söz konusudur. Özellikle üniversite hastanelerinin psikiyatri
klinikleriyle görüşülmüş ve iş yaşamına ait psikolojik rahatsızlıklarla ilgili başvuruların diğer
psikolojik rahatsızlıklara ilişkin başvuruların gerisinde kaldığı bilgisi alınmıştır.
105
Organizasyonlar içinde ki grup, grup dinamikleri be davranışlarının, birey üzerinde normatif,
bireysel tutum değişimi ve bireyin verimine etkileri bulunmaktadır. Bu anlamda birey
organizasyon içerisinde o kurumun belirli kültür ve tutumlarına uyma davranışı göstermeye
başlamaktadır. Dolayısıyla birey bu yeni uyma davranışından bir süre sonra, iş çevresi ile
çeşitli sorunlar yaşamaya başladığında iş yerine dayalı çeşitli temel psikolojik sorunları
yaşamaya başlayacaktır. Özellikle bu sorunların başında psikolojik taciz (mobbing) ve
tükenmişlik (burnout) sendromu gelmektedir.
İşte bu yüzden özellikle yirmi birinci yüzyıl organizasyon yapılarına bakıldığında, örgütlerde
artık psikolojik taciz’e (mobbing) karşı departmanların oluşturulduğu görülmektedir.
Klinik psikoloji bilgi ve verilerinin iş ortamındaki kullanımı, psikolojik değerlendirme ve
sorun davranışı yani psikopatolojiyi ortadan kaldırmaya yönelik olarak psikolojik müdahale
tekniklerinin uygulanmasını içermektedir. Bu kullanım alanları 6 alt başlıkta özetlenebilir
(Gül, 2007a, s.163):
3.4.1.Personel Seçiminde Psikolojik Değerlendirme
İşyerinde klinik psikoloji uygulamaları kapsamında, personel seçiminde gerçekleştirilen
psikolojik değerlendirme, işe uygun kişilik özelliklerini tespit etmekten ziyade normalden
sapmaları değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Psikolojik değerlendirme, işe göre eleman
seçmeye de katkı sağlamaktadır. Örneğin, sosyal etkileşime açıklık ve girişkenlik gerektiren
bir görev için, içe dönüklük-dışa dönüklük kişilik özelliğindeki normalden sapmanın derecesi
ya da silahlı bir görev için seçilen elemanın dürtü kontrolü ile ilgili sapmaları öncelikli önem
kazanabilir.
3.4.2.Psikoterapi Uygulamaları
Psikoterapi yaklaşımları çerçevesinde, psikolojik müdahale teknikleri kullanılarak sorun
davranışın ortadan kaldırılması hedeflenir. Örneğin, Bilişsel-Davranışçı Terapi tekniklerini
kullanarak, bireysel psikoterapi veya grup eğitimleri ile sorun davranışın ortadan kaldırılması
amaçlanmaktadır.
3.4.3.Krize Müdahale
Kurumların bir psikolojik sağlık programı olmamasına karşın, iş ortamında çeşitli şekillerle
gerçekleşebilen krizlere müdahale kaçınılmazdır. Krize müdahale, özellikle, çalışanın
kendisine ve çevresine zarar verdiği ya da kişisel bakımını sağlayamadığı gibi durumlardaki
müdahaleyi ifade eder ve iş arkadaşları ve yöneticilerin desteği ile en kısa süre de gözlem ve
tedavi altına alınmasını sağlayacak şekilde ikna ve takibini içerir.
3.4.4.Eğitim
Örgütlerin, iş koşullarının olumsuz yönlerinin yarattığı etkiyi azaltmaya ve çalışanlarının
sorunlarla baş etme becerilerini artırmaya yönelik eğitim programları düzenlenlemeleri yararlı
olacaktır. Çalışanların ve yöneticilerin psikolojik sağlıklılığına katkıda bulunmaki kişisel
gelişimlerini ve farkındalıklarını artırmak amacı ile çeşitli eğitim programları düzenlenebilir.
Stres Yönetimi, Atılganlık, İletişim Becerileri, Öfkeyle Başa Çıkma, Çatışma Yönetimi ve
Depresyonla Başa Çıkma gibi eğitimler bunlardan bazılarıdır.
3.4.5.Araştırma
İş yerinde klinik psikoloji uygulamalarının bir diğer görev alanını çalışanlar üzerinde düzenli
araştırmaların yürütülmesi oluşturmaktadır. Bu araştırmalar, iş ortamının fiziksel-psikolojik
106
koşulları ile çalışan psikolojik sağlığı arasındaki ilişkilerin, iş ortamının bireysel
psikopatolojik örüntüleri etkileyip etkilemediğinin ya da davranış bozukluğu olan çalışan ve
yöneticilerin diğer çalışan ve yöneticilere ya da bir bütün olarak örgüte olan olumsuz
etkilerinin değerlendirildiği çalışmalardır.
3.4.6.İş Yeri Danışmanlığı
Psikopatolojinin gözlendiği iş ortamında, sorunun gerektirdiği tedavi türü, süresi ve işten ayrı
kalacağı zaman miktarı, iş arkadaşları ve yöneticilerin yaklaşım biçimlerinin belirlenmesi,
stres koşullarında çalışıp çalışamayacağına ilişkin bilgilendirme, nasıl bir iş programına
alınacağına dair yönetici ve iş arkadaşlarının bilgilendirilmesi ve yönlendirilmesini kapsar.
3.5.İnsan Kaynakları Yönetiminde Psikometrik Yöntemler, Ölçme, Ölçekler ve
Değerlendirme
Psikolojik testlerin işlevi, “bireyler arasındaki farkları” ya da “aynı kişinin farklı zaman ve
durumlardaki tepki farklarını” ölçmektir. Psikolojik testlerin en genel işlevi çok çeşitli
durumlarda ortaya çıkan bireylere ve gruplara ilişkin karar verme süreci için gerekli bilgileri
toplamaya olanak sağlamasıdır (Özgüven, 2007a, s.5)
Cronbach (1970) testlerin kullanım amaçlarını ve işlevini dört grupta toplamıştır. Bunlar (1)
kişilerin seçimi, (2) bireylerin sınıflanması, (3) uygulanan yöntemlerin değerlendirilmesi ve
(4) araştırmalarda bilimsel denencelerin kontrol edilmesidir (Özgüven, 2007a, s.5).
Seçme işlevi; çeşitli işyerlerini, devlet kurumlarını, fabrikaları, personel seçme, okullara
öğrenci seçme yönüyle yakından ilgilendirir, başvuranlar arasından en uygun olanları
seçebilmek için testler kullanılır (Özgüven, 2007a, s.5).
Sınıflama, belirli seçeneklerden hangisinin kişi için en uygun olduğuna karar vermektir. Ruh
hastasına teşhis koymak, histerik ya da şizofreni olduğuna karar vermek bireyi, iki sınıftan
birine koymak bir çeşit sınıflamadır. Bir işyerine başvuran kişilerin test sonuçlarına göre o
kurumda belirli düzeylerdeki işlere yerleştirilmesi de bir tür sınıflamadır. Yerleştirme bir
grupta ki bireylerin farklı zorluklarda ki işlere kişisel niteliklerine göre atanmasıdır (Özgüven,
2007b, s.5-6).
Psikolojik testlerin işlevlerinden bir diğeri uygulanan yöntemlerin etkisini araştırmaktır.
Psikolojik testler, araştırmada bireyler ve durumlar hakkında bilgi toplama amacı ile
kullanılır. Kliniklerde uygulanan psikoterapi ve ilaçla tedavi gibi yöntemlerden hangisinin
daha etkili olduğu, bir fabrikada uygulanan eğitim programından işçilerin ne kadar
yararlandığı, bir grubun ırk ayrımına karşı tutumunun konferanslar yoluyla ne kadar değiştiği,
izlenen üç eğitim yönteminden hangisinin daha etkili olduğu psikolojik testler kullanarak
değerlendirilebilir (Özgüven, 2007c, s.6).
Bir kişinin, kişilerin, kurumların ve yöntemlerin değerlendirilmesi yanında psikolojik testler
bilimsel kavramların ve varsayımların denenmesinde hipotezlerin kontrol edilmesinde de
kullanılır. Bir hipotez veya denencenin ne kadar geçerli olduğu, varılacak yargının hata payı,
gerçek veriler, olgular ve uygun deney eserleri ile saptanması gerekir. Bilimsel araştırmalarda
psikolojik testler değişkenler hakkında bilgi toplamak amacı ile kullanılır (Özgüven, 2007c,
s.6).
Psikolojik testler kliniklerde çoğunlukla teşhis ve yordam için kullanılır. Teşhis ve yordama
önce de değinildiği gibi bir çeşit sınıflamaya dayanır. Klinikte, işyerinde, devlet kurumunda,
107
okulda olsun, her test yordamalar yapılmasını sağlar. Zaten karar almak demek, önceden bazı
olayları sezebilmek demektir (Özgüven, 2007c, s.6).
Psikometrik yaklaşımı savunanların temel amacı, değerlendirmeyi objektif yapabilmektir. Bu
görüşe göre, bireyin tepkilerinin en objektif biçimde ölçülmesi ve değerlendiren kişinin de
objektif kalabilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu nedenle, psikometrik yaklaşım faktör
analizi, madde analizi ve test analizi gibi istatistiksel yöntemlerle geliştirilmiş, bilimsel
yöntemlerle denenmiş, geçerliliği ve güvenirliliği saptanmış ölçeklere önem vermektedir.
Objektif olduğu savunulan bu ölçekler çoğunlukla çoktan seçmeli sorulardan oluşur, kişi bu
seçeneklerden birini işaretler, değerlendiren kişi kendi bireysel görüşünü sorunun yanıtlarına
yansıtmaz. Değerlendiren kişi de, denek hangi seçeneği işaretlediyse, onu kabul etmek
zorundadır. Bu şekilde psikoloğun kişisel ve subjektif yorum yapması engellenmiştir. Uzman
kişinin görevi standart koşullar altında verilen yanıtları yazmak ve puanlamaktır. Dostluk ve
yakınlık kurmak gibi ilişkiler standart koşulları değiştirebileceğinden arzu edilmez, yansız
kalması gerekir. Değerlendirenle değerlendirilen arasındaki ilişki kısıtlanmıştır.
Değerlendiren için yanıtlar birer veridir (Özgüven, 2007d, s.7).
Türkiye de insan kaynakları personel seçim çalışmalarında ki psikometrik test uygulamaları
iki şekilde yapılmaktadır: tek tek bireylere yapılan bireysel test uygulamaları ve bir çok bireye
topluca yapılan toplu test uygulamaları. Bu iki uygulama yolunun da dayandığı bir temel
sistematik vardır. Bu temel sistematik, seçim yapılacak pozisyon için uygun test paketinin
oluşturulması, bilgi testleri için sınır puan, yetenek testleri için pozisyon normu ve profil
eşleme analizi yöntemlerine dayanmaktadır. Bu sistematik, yapılacak personel seçim
çalışmasının, iş başvurusu yapmış kişilerin bilgi, yetenek ve kişilik özellikleri açısından
standart ve istatistik analizi temel alan yöntemlerle ve kurumun gerçekleri ve kültürü
çerçevesinde değerlendirilerek gerçekleşmesini sağlar.
İşletmelerde psikometrik uygulamaları temel amacı daha doğru ve rasyonel kararları
vermektir. Psikometrik teknikler uygulanmadığı zaman insanlar nesnellikten uzaklaşabilirler,
yanlı ve psikolojik faktörlerin etkisi altında karar verebilirler. Genel uygulama amacını
aşağıda ki gibi sıralayabiliriz;







Kişi-iş uyumunu sağlamak,
Verimliliği ve etkililiği temin etmek,
Uygun personeli seçmek,
Sorunları doğru teşhis etmek ve doğru müdahalede bulunmak,
Önlemleri zamanında almak,
İnsanları doğru yöneltmek,
İşletme kaynaklarını (mali kaynaklar, insan kaynakları, teknolojik kaynaklar) verimli
kullanmak.
Ölçme ve değerlendirme terimleri çok zaman birbirinin yerinde kullanılır. Bu kavramları
birbirinden kensin ayrıntıları ile ayırt etmek kolay olmamakla birlikte, bazı ayırıcı nitelikler
ortaya koymak mümkündür. Değerlendirme kapsam açısından daha geniş bir kavramdır.
Ölçme, değerlendirme için gerekli sayısal değerlerle ilgilidir ve değerlendirme kavramının
gözlem ve veri toplama kısmını içine alır. Ölçme genellikle iyice tanımlanmış bir niteliğin
mümkün olduğu kadar objektif olarak saptanması şeklinde yapılır. Sonuçların ifadesinde
kelimelerlerden çok rakamlar yer alır. Ölçmede ölçünün hassasiyeti, ölçme işi tekrarlandığı
zaman ölçme sonucunun değişmemesi, ölçme aracının ölçmek üzere hazırlandığı amacını
ölçme derecesi çok önemlidir. Değerlendirmede ise sürecin ayrılmaz bir öğesi olan “ölçüt”
kişisel ve değişken bir nitelik taşımaktadır (Özgüven, 2007e, s.48).
108
Personel seçim çalışmalarında artık bir çok kariyer portalı, insan kaynakları danışmanlık
firmaları, örgütlerin insan kaynakları departmanları çeşitli test ve envanter kullanmaktadır.
Ancak önemli olan bu test ve envanterlerin ülke, cinsiyet, yaş gibi demografik özelliklerle ve
bunun yanı sıra kurum kültürüne uyumu çok önemlidir. Personel seçim çalışmalarında bir test
ve/veya envanter kullanmak artık moda haline dönüşmüş bir çok örgüt işe alım sırasında işe
alınacak adaylar ile yüz yüze görüşmeden önce adayları bu test ve/veya envanterlere tabi
tutmakta, yapılan değerlendirme sonuçlarına göre adaylarla yüz yüze görüşmeler
yapılmaktadır. Ancak burada önemli olan, adaylara uygulanan test ve/veya envanterlerin
geçerliği ve güvenirliliğidir. Ölçme – değerlendirmeler ise bu alanda uzman kişi/kişiler
ve/veya kuruluşlarca yapılmalıdır.
4. KARİYER DANIŞMANLIĞI
Kariyer kavramı, tam anlamıyla 1970’li yıllarda incelemeye alınıp, iş dünyasında
kullanılmaya başlanmıştır (Özgen, Öztürk ve Yalçın, 2002, s.185). Ancak yönetim tarihine
baktığımız zaman kariyer kavramının, modern kamu hizmeti anlayışının gelişmeye başladığı
on altıncı yüzyıldan başlayarak, özellikle devlet memurluğu kavramı ile ortaya çıkıp, gelişme
gösterdiği görülmektedir. Kariyer kavramının on altıncı yüzyıldan bu yana keşfedilmiş
olmasına rağmen ilk olarak Anne Roe’nun 1956 yılında yazmış olduğu “Meslekler
Psikolojisi” kitabı ile görülmektedir.
Daha sonra 1950 yılında Donald E. Supper’in yazdığı “Kariyer Psikolojisi”, 1963 yılında
Triedeman ve O’Hara’nın “Kariyer Gelişimi Seçimi ve Uyarlanması ile Bireysel Kariyer
Gelişim Teorisi” ve bunlara ilave olarak 1966 yılında John Holland’ın yazmış olduğu
“Meslek Tercihi Teorisi” kariyer konusunu tartışılır hale getirmiştir (Aytaç, 1997, s.11-12).
1970’li yıllardan bu yana ise, kariyerin ve insan yaşamının nasıl gelişim ve değişim
gösterdiği, bilim adamlarının daha yoğun bir biçimde ilgi odağı olmuştur. 1980’lerden sonra
ise globalleşmenin bir sonucu olarak ortaya çıkan yeni yönetimsel yaklaşımlar, örgütlerde
kariyer konusunu ön plana çıkarmıştır. Kariyer kavramının bu gelişiminde, özellikle insan
psikolojisinin ve örgüt içindeki davranışlarının önemli olduğu ifade edilebilir (Çelik, 2007a,
s.5).
Kariyer konusu ilk zamanlarda mesleki danışmanlık çerçevesinde ele alınmıştır. Bu
dönemdeki çalışmalarda mesleklerin gerektirdiği özellikler ve kişilerin sahip olduğu
özellikleri en uygun biçimde eşleştirmek konusu üzerinde durulmuştur. Kariyer ile ilgilenen
araştırmacılar bireylerin meslek seçiminin etkinliğini artırmaya yönelik “kariyere bireysel
yaklaşımlar” olarak sınıflanan bu yaklaşımlarda, bireyin örgütlerden bağımsız olarak yaptığı
meslek seçimi incelenmiştir (Erdoğmuş, 1999).
Rehberlik kariyer danışmanlığı süreci ile birlikte düşünüldüğünde, kariyer danışmanlığı
rolünün hem birey hem de örgüt açısından sağladığı katkıları incelemek, rehberliğin bireyin
yaşamındaki ve örgütteki önemini ortaya koyacaktır (Anafarta, 2002, s.118).
Rehberlik, bir bireyin kariyer başarısı ve kariyer tatminine pozitif katkıda bulunan değerli
yollardan birisidir (Garvey vd., 1996: 11). Pierce rehberliğin bireyleri kariyerlerinde başarıya
götüren tek yol olduğunu ileri sürmektedir (Broadbridge, 1999: 337).
Araştırmalar, günümüzde rehberliğin bireyler için “sınırsız kariyer (boundaryless career)”
çerçevesinde giderek daha fazla önemli hale geldiğine işaret etmektedirler. Özellikle Kram’ın
rehberlik konusundaki seminer çalışmasının yayınlanmasından sonra rehberliğin kariyer
geliştirme ve ilerlemesi üzerine etkilerinin incelenmesi yaygınlaşmıştır (Higgins, 2000:
109
277).Ragi’nin yaptığı son incelemenin bulguları, bir rehbere sahip olmanın bireyin kariyer
gelişiminde, ilerlemesinde (terfi hızlarında ve toplam tazminatlarda) ve kariyer tatmininde
artışlara yol açtığını ortaya koymuştur (Pegg, 1999: 138).
Kariyer yaklaşımını ilk defa örgütsel düzeyde ele alan kariyer bakışı ise, geleneksel kariyer
anlayışı olmuştur. Geleneksel kariyer bakışı, çalışan ve işveren arasında psikolojik
sözleşmenin ilişkisel boyutunu ele alan ve genelde uzun dönemli ve yüksek derecede bir
bağlılık gerektiren bir anlayış olarak gelişmiştir (Çelik, 2007b, s.6).
Kariyer Danışmanlığı Türkiye’de son yıllarda adından sıklıkla söz ettiren bir çalışma alanı
olmuştur. Kariyer Danışmanlığı, İnsan Kaynakları Uzmanlığı ve Psikolojik Danışmanlık
alanlarının ortak ve birbirlerini tamamlayan bir çalışma alanıdır. Gençlerin doğru mesleği
seçmeye yönlendirilmesinde yada bu süreçte desteklenmesinde, psikoloji uzmanlarının yanı
sıra, organizasyonları iyi tanıyan, iş dünyasının içinden gelen, meslekleri, farklılıkları ile
analiz ederken kişileri de bu mesleklerle buluşturabilecek, örgütü bütünü ile
değerlendirebilecek deneyimli İnsan Kaynakları Uzmanlarına ihtiyaç vardır. Ancak ülkemizde
Kariyer Danışmanlığı bazı belirsizlik nedeni ile bir uzmanlık alanı olamamıştır. Meslek
seçmek ve bireysel kariyer planlaması yapabilmek, kişinin yaşamında önemli adımlardır.
Ortaöğretim ve Lise yıllarında öğrenciler bu konuda PDR uzmanları tarafından
desteklenirken, üniversitelerde öğrenciler stajlar yaparak, kariyer merkezlerinin hazırladığı
programlarla desteklenirler. İşletmelerde ise, İK Uzmanları tarafından uygulanan doğru
eleman seçimi, işe yerleştirme, performans ve ücret yönetimi, ardıl planlamalarla birlikte,
çalışan için eğitim planlaması ve organizasyonel kariyer yönetimi faaliyetleri, verimliliği
olumlu yönde etkileyen faktörlerdir (Köseoğlu, Gürcan, 2013).
Kram ve Broger, “sürekli iyileşme kavramını benimseyen çeşitli başarılı sanayi örgütlerinde
rehberliğin bireylerin kariyerlerinin her aşamasında önemli bir geliştirme kaynağı olarak
görüldüğünü ve diğer yardım programlarına nazaran daha fazla yarar sağladığını saptamıştır
(Gay, 1994, s.5; Alker – McHugh, 2000, s.305).
Örgütler çalışanlarına çok çeşitli danışmanlık hizmetleri sağlayabilirler. Bu hizmet hangi
biçimde olursa olsun, çalışanın mesleki bilgileri, ilerleme çizgileri ve istekleri ile ilgili yüz
yüze görüşmelerden oluşur. Kariyer danışmanlığında amaç, çalışanların ilerleme fırsatlarını
araştırmasına yardımcı olmaktır. Anderson bu açıdan rehberliği, “az deneyimli bir bireyin iş
ve kariyer gelişimine ilişkin bir dizi konuda çok daha deneyimli örgüt üyesinden düzenli
olarak öğüt alması süreci” olarak tanımlamaktadır (Macgregor, 2000: 231).
Örgütler üst düzey yöneticiler ve geleceğin tepe yöneticileri için rehberlik programları
düzenlemelidirler. Bireyler yanlış işte veya birimde çalıştıkları zaman doğabilecek
performans düşüşleri işletmelere ilave maliyet yükleyecektir. Bu durum çalışan açısından
incelendiğinde ise iş tatminsizliklerinin ve moral bozukluklarının görülmesi olasıdır. İş
nitelikleri ve kişisel mesleki bilgiler arasındaki uyumsuzluklar bireyleri iş transferlerine kadar
götürebilir. Sonuçta işgücü devri yükselir ki bu durum birçok işletmenin istemediği bir
olaydır (Anafarta, 2002, s.118).
Bazı örgütler bireylerin kariyer gelişimini desteklememekte, kariyer planlamada daha çok
bireysel yaklaşımlara odaklanma gereksinimi duymaktadırlar. Dolayısıyla bireyler de örgüt
dışı bireylerden rehberlik desteği sağlamaya yönelmektedirler (Bates - Bloch, 1996: 30). Son
araştırmalar ise formel kariyer danışmanı olan bireylerin çoğunlukla örgüt içerisinden
olduğunu göstermektedir (Judge - Cowell, 1997: 72, Demirbilek, 2000: 75). Ancak bazı
araştırmalar, hem rehberin hem çalışanın aynı örgütten olmasının kariyer danışmanlığı
110
ilişkisinde tarafların karşılıklı güven duyguları geliştirmelerini zorlaştırdığını ortaya
koymuştur (English - Sutton, 2000: 212).
Kariyer danışmanı olarak rehberler, çalışanların iş dünyasındaki hızlı değişmelere karşı
maharetlerini güncelleştirmelerine ve kariyerlerini geliştirmelerine yardımcı olmalıdırlar.
Bütün bunları yaparken kendi mesleklerindeki değişimleri de yakından izlemelidirler.
Geleneksel olarak faaliyette bulunan ve sürekli öğrenmeyi kendilerine ilke edinmeyen
rehberler, geleceği düşünme ve bireylerin gereksinimlerine daha fazla yanıt vermekte
zorlanmaktadırlar (McMahon-Patton, 2000: 160). Diğer yandan çalışanların değişimlere bağlı
olarak farklılaşan yapıları, sağlanacak kariyer hizmetlerini arttırdığından rehberlerin daha
fazla sorumluluk yüklenmesine neden olabilmektedir. Kariyer danışmanlığında kişisel bir
yaklaşımının söz konusu olması ve başarı olasılığının artması için bir veya az sayıda kişiye
danışmanlık yapılması ve birebir faaliyette bulunulması gerekmektedir (Appelbaum, 1994: 7,
Collins,1994: 17).
5. BİR MESLEK OLARAK PSİKOLOJİK DANIŞMA ve REHBERLİK (PDR)
UZMANLIĞI
Bir bireyin başka bir bireye yaptığı yardım biçiminde sınırlı bir anlayışla ele alınırsa,
rehberlik, insanoğlunun dünyada varoluşu ile başlamıştır denebilir (Kuzgun, 2000).
Psikolojik danışma ve rehberlik, kişinin gelişme ve problemlerini çözümleyebilme
konularında sistematik yardım gayretleri olarak, Amerikan toplumunda doğup gelişmiş bir
harekettir. Her toplumsal gelişme ve değişmenin ortaya çıkmasında, o toplumun sosyal ortamı
ve şartları önemli rol oynar. Amerikan toplumundaki şartlar ve olaylar Türk okuyucusunu pek
ilgilendirmemekle beraber, psikolojik danışma ve rehberlik konusunun boyutlarını daha iyi
görebilmek için, bir psiko-sosyal görüntü olarak rehberlik ve psikolojik danışma hareketinin
Amerikan toplumunda nasıl doğup geliştiğini incelemeye ihtiyaç vardır (Tan, 2000a, s.22).
On dokuzuncu yüzyılın sonlarında ABD’de bir mesleki rehberlik hareketi olarak doğan bu
hizmet alanı, başlangıçta fabrika önlerinde iş bulmak amacıyla bekleyen ve çoğunluğu
göçmenlerden oluşan işsiz kitlelerini, işletmelerin ihtiyaç duyduğu alanlara yerleştirme
fonksiyonu üstlenmiştir. ABD’de bugün bile “okul danışmanlığı” ve “meslek rehberliği”
hizmetlerinin babası kabul edilen Frank Parsons aslında o dönemlerde rehberlik hizmetlerini
amatör düzeyde yapmaya başlayan bir mühendisti (HarisBowlsbey, Suddart ve Reile (1998).
Gibson ve Mitchell (1995)’e göre, Wilhelm Wundt’ın 1879’da Leipzig Üniversitesi’nde
Psikoloji Enstitüsünü kurması ile psikoloji ayrı bir uzmanlık, araştırma ve öğretim alanı olan
bir disiplin olarak tanınmıştır. Psikolojinin gelişiminde paralel olarak daha sonra ortaya çıkan,
psikolojik danışma mesleğindeki gelişim hareketi, 1909’larda fiziksel ve psikolojik problemli
çocuklarla çalışmış olan William Healy ve eşinin yerleştirdiği çocuk rehberliği klinikleriyle
gelişmiştir. Healy ile başlayan çocuk rehberliği klinikleri [child guidance clinics] yirminci
yüzyılın başlarında Amerika’da 100’ün üzerine çıkmıştır (Nugent, 1994).
Rehberlik esas itibariyle Amerikan toplumunda doğup şekil kazanmış bir uygulamalı bilim
dalı olmuştur. Amerikan toplumuna kaynaklık eden temel ideal ve felsefe, insan olarak kişiye
büyük değer vermiştir. Geçen yüzyılın sonlarında, Amerikan toplumunda birçok eğitimci,
düşünür ve vatandaşlar, okulların, gençleri, bütün haklarını daha iyi kullanabilecek birer
psiko-sosyal varlık olarak ve topluma katkıda bulunacak birer üretici olarak daha iyi
yetişmeleri konusuyla yakından ilgilenmeye başlamışlardır. Bunun sonucu olarak, bireysel
eğitime, çocukların bio-psiko-sosyal ihtiyaçlarına ve toplumun ihtiyaçlarına dikkat artmıştır.
Okul müfredat programlarının kuru bilgilerden kurtularak bu esaslara göre hazırlanmasına
111
yönelik çabalar artmıştır. Böylece Amerikan okullarında rehberlik hareketi doğmuştur.
Öğrenciyle birey olarak ilgilenen rehberlik hareketinin bir ürünü olarak da psikolojik danışma
doğmuştur. Kişinin gelişmesine ve gelişmesini engelleyen problemlerin önlenmesine yardım
işi, kişi ile psiko-sosyal bir atmosfer içinde karşı karşıya gelip onunla etkileşimde bulunmayı
gerekli kılmaktadır. Bu suretle doğan psikolojik danışma toplumda bireylerin ruh sağlığı ile
ilgilenmeyi de kapsayacak şekilde gelişip şekillenmiştir (Tan, 2000b, s.22-23).
Ülkemizde ise 1920-1950 arası dönemde hazırlanan okul müfredat programlarında zaman
zaman rehberlik anlayışının izlerini görmek mümkün olsada, PDR hizmetlerinin Türk Milli
Eğitim Sistemi’ne bilinçli olarak girmesi 1950’li yıllardan sonra olmuştur. Bu sürecin arka
planında Türk-Amerikan yakınlaşmasının izleri vardır. Özellikle 1945-1950 arası yıllarda
askeri ve politik alanda gözlenen Türk-Amerikan yakınlaşması, etkisini eğitim alanında da
göstermiş, Marshall yardımı çerçevesinde bir yandan Amerikalı uzmanlar Türk Eğitim
Sistemini incelemek üzere ülkemize gelirken, diğer yandan genç Türk bilim adamları
uzmanlaşmak üzere ABD’ye gönderilmiştir (Tan, 1974).Bu yıllarda PDR hizmetleri temelde
öğrencilere rehberlik edici faaliyetler ile başlamış, hazırlanan eğitim programlarında bireysel
farklılıkların dikkate alınmasının gerekliliği üzerinde durulmuştur (Kuzgun, 2000; Tan, 2000).
Yirmi birinci yüzyılın koşullarında internet, bilgisayar, televizyon ve telefon gibi iletişim
sistemlerinin, dünyadaki güncel olayların ve değişen teknolojilerin toplumsal değişime
etkileri olmaktadır. Hızla değişen toplumsal koşullarda, bireylerin karşılaştıkları “bireysel,
eğitimsel ve mesleksel sorunlarının” çözümü ve bu konularda en uygun kararlar verebilmeleri
için profesyonel anlamda yardım sağlama hizmeti, “psikolojik danışman”larla
gerçekleşmektedir (Ültanır, 2005a, s.103).
Ülkemizde psikolojik danışma ve rehberlik hizmetleri çeşitli sağlık, endüstri,
kurum/kuruluşlarında ve sosyal yardım hizmeti veren kuruluşlarda yer alırken en yaygın
olarak eğitim kurumlarından okullarda yürütülmektedir. Bu hizmeti yapanlar psikolojik
danışman unvanlı bir lisans öğretimini tamamlayan bireylerdir (Ültanır, 2005, s.6).
VII., VIII. Ve IX. Milli Eğitim Şuralarında alınan kararlar okullarda psikolojik danışma ve
rehberlik hizmetlerinin başlamasında olduğu kadar, bireylerin kişisel problemlerinin
çözümünde de yardımcı olmuştur (Ültanır, 2005b, s.102).1970 yılında toplanan VIII. Milli
Eğitim Şûrası, okullarımızda PDR çalışmaları bakımından bir dönüm noktası niteliğindedir.
Rehberlik konusu bu şûrada daha ayrıntılı bir biçimde ele alınmakla kalmamış, aynı zamanda
bu şûranın ana temasını oluşturmuştur. Bu şûrada programların a) yükseköğretime hazırlama,
b) mesleğe ve hayata hazırlama, c) hem yükseköğretime, hem mesleğe hazırlama olarak
çeşitlendirilmesinin gerektiği, her öğrenci için yatay ve dikey geçiş olanakları sunulması
kararı alınmıştır. Bu şûrada ayrıca, ortaöğretim kurumlarında rehberlik teşkilatlarının
kurulması, geliştirilmesi ve bu konu için gerekli personelin işbaşında yetiştirilmesi ile ilgili
çalışmaların Planlama Araştırma ve Koordinasyon Dairesince yürütülmesi kararlaştırılmıştır
(Hesapçıoğlu, 2006).
PDR programları, lise mezunları için Eğitim Fakültelerinin programları içinde istihdam
olanaklarının zengin olması nedeniyle, en fazla tercih edilen program durumundadır (Ültanır,
2005c s.109).Rehberlik ve psikolojik danışmanlık lisans programını bitirenler resmi ve özel
okullarda, özel dershanelerde, rehberlik ve araştırma merkezlerinde görev alabilirler. Ayrıca
bu alanda eğitim görenler özel sektörde insan kaynakları uzmanı olarak görev
alabilmektedirler.
Türkiye’de PDR alanında ilk lisans programı, 1965-1966 öğretim yılında Ankara Üniversitesi
Eğitim Fakültesi’nde “Eğitim Psikolojisi ve Rehberlik Bölümü” adıyla kurulmuştur (Kuzgun,
112
1993). 1982 yılında 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle “Eğitimde
Psikolojik Hizmetler Anabilim Dalı” adıyla lisans düzeyinde “Psikolojik Danışma ve
Rehberlik” programları başlatılmıştır. Literatüre göre, okullarda her 250 ya da 300 öğrenciye
bir psikolojik danışman düşmektedir (Ültanır, 2005d, s.106).
Okul psikolojik danışmanları; okul sistemi içerisinde çalışmaktadırlar ve çalışmalarının odak
noktası öğrencilerdir. Okul psikolojik danışmanları, öğrencilerinkişisel/sosyal, eğitsel ve
mesleki gelişimleri için çaba göstermektedirler (Nystul, 1999; Erford, 2003). Bir diğerdeyişle
okullarda psikolojik danışmanlar, öğrencilerinyaşamlarındaki ilerleme ve gelişmenin
devamlılığını garanti altına alan stratejilerin plânlanmasına yardım ederek, potansiyellerinin
yüksek düzeyde gelişmesiiçin onları cesaretlendirirler. Günümüzde bireyler, eğitsel ve günlük
yaşamı olumsuz yönde etkileyen çocuk istismarı, toplumsal şiddet gibi çeşitli etmenlerle
mücadele içerisindedirler. Okullarda psikolojik danışma hizmetleri, bireylerin yaşamları
boyunca karşılaşabilecekleriproblemlerin önlenebilmesi için gelişimsel konulara odaklanarak
duyuşsal, sosyal ve psikolojik sağlığın oluşturulmasınıamaçlamaktadır (Ültanır, 2000). Baker
ve Gerler (2004) okul psikolojik danışmanlığının; psikolojik danışma ve eğitim gibi iki büyük
uygulamalı mesleğin bir parçası olduğunu belirtmektedirler. Her iki alan da kendi bilgi
altyapısını geliştirmişve okul psikolojik danışmanlığınıetkilemiştir. Bunun sonucunda okul
psikolojik danışmanlığı, kendi bilgi altyapısını oluşturarakgelişimini devamettirmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri’nde Psikolojik Danışma ve Rehberlik programlarını akredite
eden bir kuruluşolan CACREP (The Council for Accreditation of Counseling and Related
Educational Programs) (2000); okul psikolojik danışmanlarının sahip olması gereken kişisel
özellikler, mesleki bilgiler ve psikolojik danışma becerilerini söyle sıralamaktadır (akt.
Dollerhide ve Saginak, 2003):
a) Okul psikolojik danışmanları; öğrencilerin akademik, mesleki, kişisel ve sosyal
gelişimlerini artırmak amacıyla psikolojik danışma, gelişimsel programlar hazırlama ve
uygulama, bilgi ve beceri eğitimi gibi konularda yeterli olmalıdırlar.
b) Kültür, aile, sosyo-ekonomik düzey, cinsel kimlik, dil ve değerler gibi kültürel konularda,
çok-kültürlü psikolojik danışma bilgi ve becerilerine sahip olmalıdırlar.
c) Öğrencilerin okul başarılarını artırabilmek için gerekli yöntemleri kullanabilmelidirler.
d) Öğretmenlerle, yöneticilerle, ailelerle ve toplumsal gruplarla konsültasyon yapma
konusunda bilgi ve beceri sahibi olmalıdırlar.
e) Öğrencileringelişimine yardımcı olmak için, öğretmen ve aile eğitimi programlarına
katılmalıdırlar.
f) Okulda etkili bir öğrenme ortamı yaratmak için gerekli olan hizmetleri ve programları
geliştirme ve koordine etme becerisine sahip olmalıdırlar.
g) Yasal yetkilerini ve sınırlılıklarını bilmelidirler. Kendilerini ve öğrencileri etkileyecek özel
durumlarla karşılaştıklarında, bu konulardaki bilgilerini uygulama becerisine sahip
olmalıdırlar. Okul psikolojik danışmanlığımesleğinin etik standartlarını bilmelidirler.
h) Kapsamlı bir gelişimsel rehberlik programı hazırlayabilmeli ve uygulayabilmelidirler.
i) Eğitim sistemi içerisindeki diğer unsurlarla işbirliği halinde çalışabilmelidirler.
Ülkemizde okul psikolojik danışmanlığı konusunda çeşitlitartışmalar bulunmaktadır. Bu
tartışmaların odak noktasında; psikolojik danışmanların okul temelli mi, yoksa belirli
113
merkezlerde bulunarak kriz odaklı mı çalışmalarıgerektiğineilişkingörüşler bulunmaktadır.
PDR alanındaki uygulayıcı ve akademisyenlerin çoğunluğu, psikolojik danışmanların
okullarda istihdam edilmesi ve bu kapsamda gelişimsel ve önleyici çalışmalar yapmaları
gerektiğini savunmaktadırlar. Buna karsın Milli EğitimBakanlığı (MEB) yetkilileri,
ülkemizdeki bütün ilköğretim okulu ve liselere psikolojik danışman atanmasının mümkün
olamayacağıdüşüncesinden hareketle psikolojik danışmanların belirli merkezlerde çalışarak
okullara hizmet götürmesini öngören merkez modelini savunmaktadırlar. Bu yanılgıya ek
olarak MEB, tüm okulların gereksinim duyduğu sayıda psikolojik danışman
bulunmamasından dolayı, PDR dışındaki farklı lisans programlarından mezun olan kişileri de
okullara rehber öğretmen olarak atamaktadır. Okullardaki psikolojik danışma ve rehberlik
hizmetleri konusunda MEB tarafından yapılmak istenenler ve yapılanlar incelendiğinde,
ülkemizde bu konuda henüz ortak bir anlayışın geliştirilemediği görülmektedir. PDR
hizmetlerinin nasıl ve kimler tarafından yürütülmesi gerektiği konusundaki tartışmaların
önümüzdeki yıllarda da süreceğidüşünülmektedir. Buradan hareketle okul psikolojik
danışmanlığının gelecekteki yapısı ve işlevi üzerinde durulması gerekmektedir.
Ülkemizde PDR lisans programları incelendiğinde daha çok okul psikolojik danışmanı
yetiştirmeye dönük olduğu görülmektedir. Mezunların çok büyük bölümünün MEB’na bağlı
okulların rehberlik servisleri ile RAM’larda çalıştığı, çok sınırlı bir bölümün ise diğer
kurumlarda çalıştıkları dikkate alındığında bu durum normal kabul edilebilir. Ancak PDR
alanının gelişmiş olduğu A.B.D.’de psikolojik danışmanların ilköğretim, ortaöğretim,
üniversite gibi eğitim kurumlarının yanında çok geniş bir yelpazede çalıştıkları bilinmektedir.
Hastaneler, ruh sağlığı kurumları, endüstri kurumları, kariyer ve istihdam merkezleri, özel
psikolojik danışma klinikleri gibi bunlar arasında sayılabilir (ASCA, 2005).
SONUÇ
40 yılı aşkın süredir eğitim fakültelerinde lisans düzeyinde eğitim veren “psikolojik danışma
ve rehberlik” bölümlerinin sadece psikolojik danışman veya rehber öğretmen
yetiştirilmemekte aynı zamanda gelişen ekonomi ve yenilenen teknolojik alt yapıların
getirdiği yeni iş modelleriyle çeşitli sektörlere profesyonel meslek elemanları
yetiştirilmektedir. Ancak, genel kanı daha çok okul psikolojik danışmanlığı ve rehber
öğretmen şeklindedir. Alan mezunları meslek alanlarının genişliği hakkında yeterli bilgi
sahibi olmamakla birlikte,eğitim kurumları dışında özel sektörde giderek ihtiyaç artmış aynı
artış kamu sektöründe de gözlenmektedir.
İşletmelerin büyümesiyle birlikte işletmelerin departmanları da büyümüş ve yeni
departmanlar eklenmiştir. Böylece bu departmanlarda çalışacak personele ihtiyaç
duyulmuştur. Bir işletme için ham madde, ürün, hizmet, para, varlıklar ne kadar önemliyse o
işletme için çalışan iş gücü yani insan kaynağı da bir o kadar önemlidir. Gelecekte
işletmelerin bilançolarının varlıklarında sahip olduğu insan gücüde hiç kuşkusuz yer almaya
başlayacaktır.
İşletmelerde başarılı insan kaynakları politikalarının oluşturulması ve uygulanabilmesi için
profesyonel insan kaynakları uzmanlarına ihtiyaç vardır. İnsankaynakları uzmanı istihdamı
için, iktisadi ve idari bilimler fakültelerinin işletme, iktisat, ekonomi, çalışma ekonomisi ve
endüstri ilişkileri, insan kaynakları yönetimi, bölümleri ile eğitim fakültelerinin psikolojik
danışma ve rehberlik, edebiyat fakültelerinin psikoloji, sosyoloji ve antropoloji bölümlerinden
mezun kişilere ihtiyaç vardır ve bu alanda çalışacaklar için öncelik bu alanlardan mezunlara
verilmelidir.
114
İnsan kaynakları yönetimi, her ne kadar yönetim bilimleri ile ilgili gözükse de çalışma alanları
açısından psikoloji biliminin en büyük uğraş alanı içerisinde yer almaktadır. Bu açıdan, eğitim
fakültelerinin psikolojik danışma ve rehberlik programlarında yetişmiş bireylerin bu alanda
istihdamı çok önemlidir ve bu adaylara ihtiyaç giderek artmaktadır.
Psikoloji eğitimi alırken uygulamadan ve çalışma alanlarından çok bilimselliğe yönelme söz
konusudur. Dolayısıyla hem bu alandan mezun olanların kendileri hem de işverenler böyle bir
personelin hangi tür ve düzeyde işe başlayabileceğini bilememektedir. Aynı zamanda yeni
gelişmekte olan dallarda çalıştıklarında iyice rol belirsizliğine düşmektedirler.
Psikolojik danışma ve rehberlik programlarının ders içeriğine bakıldığında ise, insan
kaynakları yönetimi dersi genellikle seçmeli ders olarak okutulmaktadır. Mesleki rehberlik,
çalışmalarında ise daha çok bireye odaklanılmakta örgütsel kariyer planlama konularına
değinilmemektedir.
Ülkemizdeki PDR lisans ve lisansüstü programlarının içeriği daha çok okul psikolojik
danışmanlığı programı şeklinde yürütülmekte ve zaman içerisinde bireysel ve grupla
psikolojik danışmanlığına da ağırlık verilmeye başlanmıştır. Ancak, psikolojik danışma ve
rehberlik programı mezunları ağırlıklı olarak eğitim sektöründe istihdam edilmektedir. Bu
anlamda psikolojik danışmanların kişisel ve mesleki özelliklerinin yanı sıra, okul psikolojik
danışmanlığının günümüzdeki ve gelecekteki rolü tartışılmaktadır.
Mesleğin geleceğine yönelik görüşlerdeki ortak noktalardan birisi, psikolojik danışma ve
rehberlik mesleği mezunlarının insan kaynakları departmanlarında istihdam edilmelerini
sağlamaktır. Bu açıdan psikolojik danışma ve rehberlik programı öğrencilerine, okul meslek
alanının okul psikolojik danışmanlığı dışında istihdam olanakları açıkça belirtilmelidir.
Ülkemizdeki psikolojik danışma ve rehberlik hizmetlerinin toplumun tamamına
yaygınlaştırılabilmesi ve bu hizmetlerin belirli bir kalitede sunulabilmesi için, psikolojik
danışman eğitim standartlarının geliştirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle PDR lisans
programlarının akreditasyonu ciddi bir şekilde düşünülmelidir (Doğan, 2000).
KAYNAKÇA
Alker, L.,Mcltugh, D.; Human Resource Maintenance?; Journal of Managerial Pyschology;
Vol.15, 2000, ss.305.
Anafarta, N., Bireysel Kariyer Danışmanı Olarak Rehber; C.Ü. iktisadi ve İdari Bilimler
Dergisi; Cilt:3, Sayı:1, 2002, ss.118.
Appelbaum, S. H.; Mentoring Revisited: An Organizastional Behavior Constuct; The
International Journal of Career Management; Vol.6, 1994, ss.5-7.
Artan, İ.; Örgütsel Stres Kaynakları ve Yöneticiler Üzerinde Bir Uygulama; İstanbul: Özgün
Matbaacılık, 1986.
ASCA.; “Choosing a Career in Counselling.”
http://www.cacrep.org/CareerinCounselling.html(2005).
At-Twaijri; M. I.; Wooddworth M. B.; Al-Mudarra S. N.; Al Suba-i I. F.; Evalvating
Corporate Mentoring in Development Economies: The Saudi Arabian Experience; Journal of
Management Development; Vol.15, 1996, ss. 23
115
Aytaç, S.; Çalışma Yaşamında Kariyer Yönetimi Planlaması Geliştirilmesi Sorunları;
İstanbul: Epsilon Yayınları, 1997.
Baker, S.B. G.; E.R. School Counseling for the Twenty First Century; New Jersey: Pearson
Education, 2004.
Bates, T.; Bloch, S.; Keeping Pace with Change: New Contracts and Responsibilities;
Industrial and Commercial Training; Vol.28, 1996, ss.30.
Broadbridge, A.; Mentoring in Retailing; Personel Review; Vol.28, 1999, ss.337.
Can, H.; Yönetim Bilimi ve Tarihçesi: Yönetim ve Organizasyon; Ankara: Nobel Yayınları;
2001.
Canman, A. D.; Çağdaş Personel Yönetimi; Ankara: TODAİE Yayını, 1995.
Collins, P.; Mentoring Moving on: A Network in Development; Education – Training;
Vol.36, 1994, ss.17.
Cronbach, L. J.; Essentials of Psychological Testing; New York: Harper Row, 1970.
Çelik, A.; Kariyer Yönetimi ve İnsan Kaynakları Yönetimi Uygulamaları; Ankara: Gazi
Kitabevi, 2007.
Demirbilek, T.; Örgütlerde Kariyer Danışmanlığı Hizmetleri; Dokuz Eylül Üniversitesi İdari
Bilimler Dergisi; Vol.11, 2000, ss.75.
Doğan, S.; Psikolojik Danışman Eğitiminde Akreditasyonun Gereği ve Bir Model
Önerisi;Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi; Sayı:2(14), 2000, ss.31-38.
Dollerhide, C.T.; Saginak, K.A.; School Counseling In the Secondary School: A
Comprehensive Process and Program; Boston: Pearson Education, 2003.
Düren, Z.; 2000’li Yıllar ve İşletme Politikası; İstanbul: Timaş Matbaacılık, 2000.
English, P.; Sutton, E.; Working with Courage Fear and Failure, Career Development
International; Vol.5, 2000, ss.212.
Erdoğan, İ.; Okul Yönetimi ve Öğretim Liderliği; İstanbul: Sistem Yayınları, 2000.
Erdoğmuş, N.; Kariyer Geliştirmede Uzman Sistemlerin Federasyonu ve Bir Örgütsel
Yedekleme Modeli; Doktora Tezi; Sakarya Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998.
Erford, B.T.; Transforming the School Counseling Profession; New Jersey: Merrill Prentice
Hall, 2003.
Erol, E.; Örgütsel Davranış ve Yönetim Psikolojisi; İstanbul: Beta Yayınları, 2010.
Fındıkçı, İ.; İnsan Kaynakları Yönetimi; İstanbul: Alfa Yayınevi, 2000.
Fulmer, W.E.; Human Resources and Personel Management;New York: The Mac Millan
Company, 1993.
Garvey, B.; Alred, Geof; Smith, Richard; First-Person Mentoring; Career Development
International; Vol.1, 1996, ss.11.
116
Gay, B.; What is Mentoring?; Education – Training; Vol.36, 1994, ss.5.
Gül, S.; Endüstriyel Klinik Psikoloji ve İnsan Kaynakları Yönetimi; İstanbul: Beta Yayınevi,
2007.
Hesapçıoğlu, M.; Türkiye’de Eğitim Bilimleri: Bir Bilanço Denemesi; Ankara: Nobel
Yayınları, 2006.
Higgins, M. C.; The More, The Merrier? Multiple Developmental Relationships and Work
Satisfaction; Journal of Management Development; Vol.19, 2000, ss.277.
Judge, W. Q.; Cowell, Jeffrey; The Brave New World of Executive Coaching, Business
Horizons, 1997, ss.72.
Koçel, T.; İşletme Yöneticiliği; İstanbul: Beta Yayınları, 2010.
Köseoğlu, D.; Gürcan, F.; Meslek Seçimi ve Kariyer Planlama Sürecinde Psikoloji ve İnsan
Kaynakları Uzmanlık Alanlarının Ortak Çalışması Olarak Kariyer
Danışmanlığı;http://www.kademe.com.tr(2013).
Kuzgun, Y.; Türk Eğitim Sisteminde Rehberlik ve Psikolojik Danışma; Eğitim Dergisi;
Sayı:6, 1993, ss.3-8.
Kuzgun, Y.; Rehberlik ve Psikolojik Danışma; Ankara: ÖSYM Yayınları, 2000.
Macgregor, L.; Mentoring: The Australian Experience Career Development International;
Vol.5, 2000, ss.231.
McMahan, M., Patton, W., Career Counsellors, Support and Lifelong Learnig: A case for
Clinical Supervision; International Journal fort the Advencement of Counselling; Vol. 22,
2000, ss.160.
Nugent, F.A.; An Introduction to Professional Counselling; New York: Merrill, 1994.
Nystul, M.S.; Introduction to Counseling: An art and Science Perspective; Boston: Allyn and
Bacon, 1999.
Öcal, G., Hacettepe Üniversitesi Psikolojik Danışma Ve Rehberlik Lisans Programı
Mezunlarının Mezun Oldukları Programa İlişkin Görüşleri Yüksek Lisans Tezi, 2010.
Özgen, H.; Azim, Ö.; Azmi, Y.; İnsan Kaynakları Yönetimi, Adana: Nobel Yayınları, 2002.
Özgüven, İ. E.; Psikolojik Testler; Ankara: PDREM Yayınları, 2007.
Pegg, M., The Art of Mentoring, Industrial and Commercial Training; Vol. 31, 1999, ss.138.
Rachman, D., M., M.; Business Today New York, 1993.
Sabuncuoğlu, Z.; İnsan Kaynakları Yönetimi; İstanbul: Beta Yayınları, 2011.
Sadullah, Ö.; İnsan Kaynakları Yönetimine Giriş; İstanbul: Beta Yayınları, 2010.
Şimşek, Ş.; İşletme Bilimlerine Giriş; Konya: Yelken Yayınları, 2006.
Tan, H.; Ülkemizde Rehberlik ve Psikolojik Danışma Çalışmalarında Gelişmeler ve Sorunlar;
Tecrubi Psikoloji Çalışmaları; 11, 1974, ss.33-48.
117
Tan, H.; Psikolojik Danışma ve Rehberlik Teory ve Ugulama; İstanbul: M.E.B. Öğretmen
Kitapları Dizisi, 2000.
Thompson, P.M.; Personality Disorders; http://www.armchair.com/aware/trnsit10.html(2005).
Ültanır, E.; Okul Psikologluğu ve Okul Psikolojik Danışmanlığı Meslekleri: Karşılaştırmalı
Bir Çalışma; Milli Eğitim Dergisi;2000, ss.9-16.
Ültanır, E.; Kariyer Rehberliği ve Kariyer Danışmanlığı Açısından Federal Almanya ve
Türkiye’de ki Hizmetler; Milli Eğitim Dergisi, 2005, ss.6.
Ültanır, E.; Türkiyede Psikolojik Danışma ve Rehberlik (PDR) Mesleği ve Psikolojik
Danışman Eğitimi; Mersin Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi;2005, ss.102-109.
Wendell, L.F.; Human Resorces and Personel Management; Boston: Houghton Mifflin
Company, 1998.
118
İNSAN HAKLARININ KORUNMASI AMACIYLA DEVLET İKTİDARININ
SINIRLANDIRILMASI VE SİYASAL KATILMANIN BUNA ETKİSİ
Deniz ACARAY
ÖZ
İnsan haklarının korunması meselesi, devlet iktidarının sınırlandırılması problemini karşımıza çıkartmaktadır. Devlet iktidarının
sınırlandırılması ise, hukuk öncesi, hukuki ve hukuk dışı faktörler eliyle olmak üzere üç aşamada gerçekleşmektedir.
Bu çalışmada öncelikle hukuki koruma mekanizmaları ele alınmış ve onların insan haklarının korunması bakımından yetersiz
kaldıkları düşüncesiyle, devamında hukuk dışı koruma mekanizmalarına yer verilmiştir. Bunlar da genel olarak siyasal katılma çerçevesinde
ele alınmıştır. Siyasal katılma sayesinde toplumsal bilinci yükselen birey, aynı zamanda insan haklarının korunması yolunda kendiliğinden
koruma mekanizmasına dâhil olacaktır. Bu sayede, toplumun da insan hakları bilinci yükselecek, insan hakları mücadelesi daha yaygın ve
kararlı hale gelecektir.
Anahtar Kelimeler: İnsan haklarının korunması, devlet iktidarının sınırlandırılması, hukuki koruma, hukuk dışı faktörler, siyasal katılma
RESTRICTION OF STATE POWER IN ORDER TO PROTECT HUMAN RIGHTS
AND THE EFFECT OF POLITICAL PARTICIPATION TO THİS
ABSTRACT
The question of protection of human rights requires the restriction of state power. And restriction of state power materializes at
three stages that are called as pre-law, juristic and extra- law processes.
In this study, the juristic protective mehcanisms, namely the juristic restrictive measures are primarily examined and evaluated,
subsequently the extra- legal mechanisms are considered holding the wiev that the previous ones are inadequate for the aim of protection of
human rights. The main extra-protective elements are handled within the framework of political participation. Uprising the social senses
thanks to political participation, the individual will also fall into the protective mechanism naturally.Thanks to this, sense of human rights of
the communitiy will uprise, and struggle of human rights will become decisive and prevalent.
Keywords: protection of human rights, restriction of state power, juristic protection, extra-law elements, political participation.
1. GİRİŞ
İnsan haklarının elde edilebilmesi yüzlerce yıl süren çetin mücadeleler sonucunda
mümkün olabilmiş, çok ağır bedeller ödenmesi gerekmiştir. Bugün hala dünyanın pek çok
ülkesinde insan hakkı mücadeleleri devam etmektedir. Bu kadar zor ve ağır bedeller ödenerek
elde edilen haklar, tekrar kaybedilmeleri tehlikesine karşı korunmaya, güvenceye
kavuşturulmaya muhtaçtır. Bu korunma ve güvenceye alınma özellikle insanlığın barış içinde

Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Kamu Hukuku ABD Doktora Öğrencisi
119
devamı için gereklidir. Genç kuşakların, atalarının elde ettiği hakları kullanabilmeleri ve
gerçekleştirebilmeleri için, bu hakları onlardan devralmaları hayati bir önem arz etmektedir.
Bu devralma aynı zamanda uygarlık birikiminin korunması ve daha da ileri aşamalara
taşınabilmesi açısından değerli, ayrıca da elzemdir. Aksi takdirde her kuşak için hak
mücadelesi vermek zaruri bir durum haline gelecektir. Bu da dünyada sürekli bir çatışma hali
demek olur.
İnsan haklarının korunması bu minvalde her şeyden önce ahlaki bir yükümlülüktür.
(Kapani, 1993, s.263)Nitekim insan hakları doğrudan doğruya insan kişiliğine ve onuruna
saygının zorunlu bir sonucudur. (Erdoğan, 2011,s.297) İnsan onuru mutlak bir değer ifadesi
olup, insana veya eşyaya göre değişkenlik gösterecek bir değer değildir. Bu doğrultuda
diyebiliriz ki; her zaman asli – birincil konumdadır (Tiedeman, 2010, çev:Ünver, s.46-47) ve
evrenseldir. (Kuçuradi, 2007, s.75) Bu da demektir ki; insan onurundan vazgeçmek mümkün
değildir, mübadele değeri yoktur ve kültürden kültüre de değişmez. Bu türde bir değer
değişimi söz konusu olsa idi, insanların onur bakımından eşit olmaları ve eşit muamele
görmeleri (Kuçuradi, 2007, s.75) mümkün olamazdı. İnsan onuru, her insan için bireysel
kimliği, onun saf varlığı, hareketlerinin karar vericisi olduğunun bilincinde olma durumudur.
Bu surette; yalın olarak bir şey değil de, bir kimse olduğunun bilincinde olan kişiler onurun
sahibi olurlar ve özgür iradelerine saygı duyulmasını talep ederler. (Tiedeman, 2010,
çev:Ünver, s.46-47) O halde diyebiliriz ki; insanlığının bilincine varmış kimselerin,
insanlığını koruması, başkalarının da insanlığına saygı göstermesi, hiçbir şekilde onurunu
zedelememesi gerekir.
İnsan haklarının korunması, iktidarın sınırlandırılmasını, halkın iktidarı – otoriteyi
kontrol edebilmesini, kararlarını etkileyebilmesini gerektirir. İşte; siyasal katılma bu etkiyi
sağlamak bakımından olmazsa olmaz bir etkinliktir. İnsan haklarının bütünlüğü ilkesi
gereğince de koruma çok önemlidir. Siyasal katılma bu anlamda, insan haklarının
bütünlüğünü sağlamaya da hizmet etmektedir. Siyasal katılma, siyasal haklardan ve onların
kullanılmasından ibaret olmayıp; diğer hakların da güvencesini oluşturmaktadır. Siyasal
katılımı olmayan ya da çok düşük seviyelerde – sınırlı olan toplumlarda insan hakları bir
bütün halinde varolamayacağı gibi, tanınan ve kullanılan diğer hakların da bir önemi
kalmayacaktır.
Bu çalışmada; devlet iktidarını sınırlandıran hukuki faktörler (yani devlet iktidarını
sınırlandıran hukuki düzenlemeler) kısaca ele alınarak, gerçek korumanın hukukun dışında bir
oluşumdan beslendiği – beslenmesi gerektiği, bunun da siyasal katılma ile mümkün
olabileceği öngörülerek, siyasal katılmanın rolü ve önemi üzerinde durulmaktadır.
2. İNSAN HAKLARININ KORUNMASI
2.1. Genel Olarak Devlet ve Devlet İktidarının Sınırlandırılması ile İnsan Haklarının
Korunması Arasındaki İlişki
Kâğıt üzerine yazıvermekle hürriyeti sağlamak mümkün (Kapani, 1993,s.247)
olmadığına ve insan haklarının en büyük ihlalcisi de devlet (Erdoğan,2011,s.119) olduğuna
göre; insan haklarını korumak için devlet iktidarını sınırlandırmak gerekmektedir. Devlet
120
kudretine bazı sınırlar çizerek, iktidarın bu sınırları aşmasını önlemek ve böylece fertlerin
hürriyetlerini korumak mümkün müdür? Peki; devlet iktidarını nasıl sınırlandırmak
gerekmektedir? Öyle bir sınırlama olmalıdır ki; yüzyıllarca süren mücadeleler sonucunda elde
edilen haklar korunsun, ama aynı zamanda pratik alanda da gerçekleşsin. Bu nedenle
diyebiliriz ki; insan haklarını ihlal etmemenin yanı sıra korumak ve gerçekleşmesini sağlamak
da devletin en önde gelen yükümlülüğüdür. (Erdoğan,2011,s.119) Devletin insan haklarını
koruması dar anlamda, bu hakları kendisinin ihlal etmemesini ve kendi yetki alanı içindeki
kişi ve grupların ihlal etmesine de izin vermemesini ifade eder. (İnsan Hakları, 2006, s.30)
Bununla birlikte; günümüzde insan haklarının korunması genellikle daha geniş düşünülmekte
ve devletin insan haklarına elverişli bir ekonomik, toplumsal ve siyasal ortamı yaratmasının
veya desteklemesinin de insan haklarının korunmasının kapsamı içinde olduğu kabul
edilmektedir. (İnsan Hakları, 2006, s.30)
Konunun açıklığa kavuşabilmesi ve net olarak anlaşılabilmesi için ilk olarak; neden
devletin kendisinin değil de iktidarının sınırlandırılmasını ve bu iktidarın neden
sınırlandırılma gereği duyulduğunu açıklamak gerekmektedir. Bu nedenle ilk olarak devletten
ve devlet iktidarından bahsetmemiz icap etmektedir. İkinci olarak da; insan hakları ile devlet
arasındaki ilişkiyi ortaya koyarak, insan haklarının korunmasında devlet iktidarının
sınırlandırılması gereğinin nasıl doğduğunu ifade edeceğiz.
Genel olarak sosyo - ekonomik bir olgu biçiminde tasvir edilen devleti, özetle şu
şekilde tanımlayabiliriz: Belirli bir insan topluluğunun, belirli bir toprak parçası üzerinde
egemen olmasıyla oluşan, hukuki kişiliğe sahip, devamlı bir teşkilattır. (Gözler,2011,s.6) Bu
tanımın yeterli bir tanım olduğu noktasında ısrarlı değiliz elbette, ayrıca bir siyasi topluluğun,
kendini uluslararası alanda da devlet olarak kabul ettirebilmesi için bugün uluslararası hukuk
tarafından da tanınması gerekmektedir. Ancak; bu tanıma kurucu (ihdasi) nitelikte değil,
izhari yani açıklayıcı (declaratif) niteliktedir. (Pazarcı, 2008,s.126)
Devletin tarihte ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı ile ilgili pek çok teori olmakla birlikte
çalışmamız kapsamında değinmek istediğimiz husus, devletin devamlılık özelliğine dairdir.
Devlete hukuken tanınan kişilik, yani devlet tüzel kişiliği, onun devamlılığının da bir
göstergesidir. Devlet adına yetki kullananlar, uygulanan hükümet biçimi ve görevli organlar
değişse bile devletin hukuki kişiliği devam eder. (Erdoğan,2001,s.291) Devletin kendisini
oluşturan halkından ayrı bir yere konulması, yani devlet - sivil toplum ayrımı bu minvalde
düşünülmelidir. Devletin, kendisini oluşturan toplumun örgütü olarak aynı zamanda ondan
ayrı bir teşkilat olması, onun devamlılığını sağlamaya imkân veren hukuki kişiliği, yani tüzel
kişiliği şeklinde anlaşılmalıdır. O yüzden; devlet – insan hakları bağlamında birey ile devlet
karşı karşıya geldiğinde, insan haklarının korunması için devletin sınırlandırılması değil,
devlet iktidarının sınırlandırılmasını anlıyoruz. Nitekim tarih boyunca sürdürülen hak
mücadeleleri (12. yüzyıldan itibaren Manga Carta’dan beri) hep iktidara karşı verilen
mücadelelerdir. Devlet iktidarının sınırlandırılması gereği; bu iktidarı ele geçiren (bugün
temsili demokrasilerde de halktan temsil yetkisi alan) kişilerin keyfi davranma
potansiyellerinden dolayıdır. Devlet kudretinin sınırlanabilmesi için önce sınırlandırmayı
gerektirecek derecede gelişmesi, yani sınırlandırmanın bir ihtiyaç olarak kendisini belli etmesi
gerekir. (Zabunoğlu,1963,s.20) Bu ihtiyaç bilindiği gibi tarihte somut olarak ilk defa
121
İngiltere’de mutlak monarşinin burjuva halk üzerindeki egemenliği karşısında hissedildi.
(Zabunoğlu,1963,s.21) Bugün çağımızın modern devleti, sosyal devlet ilkesinin de katkısıyla
pozitif yükümlülükler yüklenmiş durumdadır. Bu da onun etki alanını genişletmiş, sivil
hayatın pek çok alanını düzenleme yetkisi kazandırmıştır. Devletin bu etki alanını daraltmak
adına devleti sınırlandırmak kendi içinde bir paradoksa dönüşmektedir. Şöyle ki; sınırlı devlet
ilkesi * demokrasi ile birlikte düşünüldüğünde, tam bir çelişki yaratmaktadır. Bu çelişkiye
haklı olarak Michel Troper da değinmektedir. Ona göre; demokrasi eğer egemenliğin halka ait
olduğu ve iktidarın mutlak ve sınırsız olarak algılandığı bir yönetim biçimi olarak kabul
edilirse, demokrasinin anayasal bir yönetim biçimi olduğu söylenebilir mi? Böyle
algılandığında, sınırlandırılmış demokratik devlet düşüncesi kendi içinde bir çelişkiyi
barındırmaktadır. (Troper,2005,s.12) Yani; demokrasi için kabul ettiğimiz temel düstur, “halk
için halk tarafından” olursa, egemenlik halka ait dersek ve halkın bu egemenliğini de mutlak
ve sınırsız olarak temellendirirsek, o zaman bu egemenliği sınırlandırmamız demokrasiyle
açıklanamayacaktır, bir diğer ifadeyle demokrasiyi daha farklı bir şekilde tanımlamaya
ihtiyacımız var. “Demokrasi, halkın sahip olduğu iktidarın temsilcileri aracılığıyla
kullanıldığı bir sistem olarak tanımlandığında; egemen halkın iktidarını sınırlamaksızın,
temsilcilerin kullandığı iktidar sınırlanabilir.” (Troper,2005,s.12)
Bu doğrultuda; Eroğul’un, devletin üç işlevini anlattığı çalışmasında, devletin kendi
çıkarını † akla getirmemiz de isabetli olacaktır. Eroğul’a göre devlet; kendisinden beklenen
işlevleri yerine getirebilmesi için toplumun üzerinde ayrı bir konuma gelmelidir. Hiçbir
devlet, toplumun üzerine çıkmadan, otoriteye, iktidara ve iktidarın araçlarına sahip olmadan
görevlerini yerine getiremez. (Eroğul,2002,s.145) Devlet ile toplum arasındaki ayrılık, devlet
doğasının öylesine önemli bir özelliğidir ki, hem mantıken hem de tarihsel olarak, devlet
kuruluşunun en önemli olgusu budur. Toplumun ortak gereksinimlerini (ortak iyiyi – ilk işlev)
yerine getirmek üzere kurulmuş organlar, önce toplumla bağlarını koparmadan, toplumun
üzerine tırmanıp devlet haline gelemezlerdi. Dolayısıyla devletin doğuşunda en yaşamsal rol,
toplumdan kopma eylemidir. Bu eylem olmasaydı, devlet toplumdan özerk olmasaydı, var
olamazdı. Varlığının sürekliliği için de bu özerkliğini sürdürebilmesi gerekir. Topluma batmış
bir devlet kaçınılmaz olarak boğulup gitmiş bir devlettir. (Eroğul,2002,s.121) Ancak Eroğul;
Liberal siyaset teorisine göre sınırlı devlet; devletin işlevleri dolayısıyla, örgütü ve personeli bakımından
küçültülmesidir; bunun, devletin müdahale kapasitesini azaltmak suretiyle bireysel özgürlüğe daha fazla yer
bırakacağı düşünülür. ERDOĞAN, 2001, s.9; Bu çerçevede müdahalesizlik anlamında negatif özgürlükten
hareket eden devletin üç temel görevi vardır. Birincisi, iç düzeni idame ettirmek, ikincisi özel kişiler arasında
yapılan sözleşmelerin uygulanmasını sağlamak, üçüncüsü ise dışarıdan gelecek saldırılara karşı yurttaşları
korumak. İktisadi, sosyal, kültürel, ahlaki ve diğer etkinlik alanları sivil toplum içinde yer alır ve bu alanda
sorumluluk bireye ve gönüllü gruplara aittir. Minimal devlet anlayışı olarak da ifade edilen bu yaklaşım bugün
Yeni Sağ tarafından da savunulan bir görüştür. ERDOĞAN, 2001, s.287; Aynı doğrultuda bilgi için ayrıca
bakınız: KAPANİ, 1993, s.50-52; Liberalizm öğretisinin İnsan Hakları ile ilişkisi için de bakınız: Ahmet
MUMCU & Elif KÜZECİ, İnsan Hakları ve Kamu Özgürlükleri, Turhan Kitabevi, Ankara, 2007, s.74-78
†
Cem Eroğul, Devlet Nedir? İmge Kitabevi, 3. Baskı, 2002, ss.41-64. Eroğul’a göre; devletin üç işlevi vardır:
İlki; üretim araçlarının ve üreticilerin korunması ve gelişimi için gerekli koşulların sağlanması. Bunu bir diğer
şekilde toplumun ortak çıkarına hizmet işlevi olarak ifade ediyor. İkinci işlev; sınıf ayrımı ortaya çıkmış
toplumlarda karşıt sınıflara ait bireyler arasında ayrımı korumak, yani egemen sınıfın çıkarına hizmet. (Zaten,
siyasetin ortaya çıkışının toplumsal bölünmeyle olduğunu daha önce belirtmiştik.) Üçüncüsü; devletin kendi
çıkarı. Devletin kendisinin sürekliliği için mekanizmasının güçlü olması. Bunun için de devletin, alt yapı ile üst
yapı arasında bağımsız olmasının gerekliliği. Aksi takdirde; ilk iki işlevi yerine getiremez. Bu işlevlerinden
birini bile yerine getiremez hale gelmesi, devletin sonunu getirir.
*
122
bu özerkliğin toplumdan bağımsızlaşma anlamına gelmeyeceğinin de altını çiziyor:
Toplumdan “toptan kopukluk saçma” olacaktır; zira hiçbir toplumsal kurum, ait olduğu
topluma yabancılaşamaz. (Eroğul,2002,s.62) Bir kere; devlet, kendi personelinin eylemi
aracılığıyla var olabilir. Bu personel, fazla ürünle beslenmek zorunda olduğu için, dolayısıyla
öncelikle egemen sınıfa tabiidir. (Eroğul,2002,s.55) Egemen sınıf ise; toplumdaki
bölünmeden oluştuğu için, varlığını sürdürebilmesi toplumsal bölünmüşlüğün devamına
bağlıdır. Yani ilk iki işlev birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Bunun dışında; devlet, üzerinde
konumlandığı toplum, sınıflara ayrılmış, temel çıkarları bakımından bölünmüş olduğundan,
toplum içindeki eşgüdümü baskı olmadan sağlayamaz. Çıkarların çatıştığı bir ortamda,
yöneticilerin söz geçirmesi, ancak zorlama ile olanaklı kılınabilir. Zorlama olabilmesi yani
topluma buyurabilmesi için de ondan kopması gerekir. Ancak bu da yetmez; yöneticiler her
zaman sayıca yönetilenlerden az olacaklarına göre, üstünlüklerini sürdürebilmek için,
zorlamanın yanı sıra yönetilenlerin onayına da gereksinimleri vardır. Bunu da sağlayan,
yönetim işlevinin doğasından kaynaklanan saygınlıktır. (Eroğul,2010,s.2-3)
Bir ara sonuç olarak diyebiliriz ki; devlet – sivil toplum ayrılığı, devletin kendisinden
beklenen işlevleri yerine getirebilmesi için gereklidir, ayrıca bu, topluma buyurabilmesi için
de mantıksal bir zorunluluktur. İşte bu nedenle; devletin ayrı bir hukuksal kişiliği – tüzel
kişiliği vardır. Ancak; bu ayrılığın dengeli bir biçimde sürdürülebilmesi, devlet iktidarının
meşruiyetine bağlıdır. Bu anlamda; her devlet, kendi toplumunun kurduğu siyasal sistem
doğrultusunda faaliyet gösterir. Devletin devamlılığı da o toplumun kendi siyasal sisteminin
özellikleri ile alakalıdır. (Eroğul,2010,s.3-4)
2.2. Hukuk Öncesi Koruma (Tabii Hukuk)
İnsan haklarının kavramsal olarak gelişimi, modern devletin doğuşu ve gelişimi ile
paralel bir seyir izlemektedir. Bundan dolayı diyebiliriz ki; dünya tarihi ölçeğinde ele
alındığında yeni bir kavramdır. Ancak; insan haklarının bugünkü anlamına kavuşmasında çok
büyük ve önemli bir altyapı sağlayan 17. yüzyıl doğal haklar düşüncesinin tarihi arka
planında, tabii hukuk anlayışının etkileri vardır.
Tabii hukuk; tabiattan veya insan tabiatından çıkarılan bir doktrindir. Bu düşünce
sistemine göre; hürriyet ve eşitlik, ya da “insanın bağımsız bir değer olması” ispatı
gerektirmeyen, kapsamları açık ve belirgin kavramlardır. (Güriz,1996,s.152-154) Tabii
hukuka göre, pozitif hukuk hükümran gücün iradesine dayanır. Hükümran gücün iradesi bir
kez açıklandıktan sonra değiştirilinceye kadar yürürlükte kalır. Pozitif hukuka uyulmasının
temel nedeni ise hukuk kurallarının adalete, ahlaka, başka bir deyişle tabii hukuka uygun
olduğuna inanılmasıdır. Bu nedenle; tabii hukuk kuralları pozitif hukukun değerlendirilmesi
için geçerli ve yararlı bir kriter hizmetini görürler. (Güriz,1996,s.155)
Tabii hukuk, geçerlilik iddiası gereği devletin üstünde yer alır. Onun hukuk olma
vasfı, devlet tarafından tanınmaya ve güvence altına alınmaya bağlı değildir. Kaynağı
itibariyle devlet dışıdır, geçerliliğini devleti aşan bir güçten alır. Bu güç dönemden döneme
veya akımdan akıma farklılık göstermektedir. (Sancar,2004,s.106)
123
2.3. Hukuki Koruma (Pozitif Hukuk)
Bu başlık altında ele alacağımız konular devlet iktidarına hukuk aracılığıyla ‡ getirilen
sınırlardır. İnsan haklarının dinamik bir yapıya sahip olması sayesindedir ki; sürekli bir
ilerleme ve dönüşüm süreci işlemektedir. Bu dinamik yapı sayesinde işleyen süreç de, hukuk
metinlerinin her zaman insan haklarının gerisinde kalmasına sebep olmaktadır. (Tanör,s.14,
Algan,2007,s.77, Sancar,2004,s.112-119) Ancak; ne kadar gerisinde kalırsa kalsın, insan
hakları hukuksal düzeyde de korunmaya muhtaçtır. Toplumsal ve siyasal savaşlar sonucunda
kat edilen her mesafenin, ulaşılan her aşamanın, bu ilerleme ve dönüşüm sürecinin sağlıklı
işleyebilmesi için korunmaya ihtiyacı vardır. Gerçekten de; yüzyıllarca süren siyasal toplumsal mücadelelerin sonucunda insan haklarının hukuk düzeniyle korunması gerektiği
evrensel boyutta kabul görmüş, bu istikamette uluslararası bağlayıcılığı bulunan belgelere,
düzenlemelere imza atılmıştır.
İnsan haklarını doğadan gelen, doğuştan haklar olarak tanımlayan tabii hukuk doktrini,
önemli düşünsel katkılarına rağmen, çok fazla eleştiriye maruz kalmıştır. Örneğin bunlardan
en gerçekçi olanı, Sancar’ın da belirttiği gibi, insan haklarının tarihsel ve toplumsal
bağlamlarının göz ardı edildiğidir. Gerçekten de insan hakları, tabii hukuk akımlarının iddia
ettiği gibi tarih dışı, toplum dışı bir nitelik taşımazlar; aksine insanlığın özgürleşim ve
kurtuluş sürecinin tarihsel ürünüdürler ve toplumsal mücadelelerden doğmuşlardır. Özellikle
mülkiyet hakkının tabii ve kutsal bir insan hakkı olduğu şeklindeki, mülkiyetin tabiatla
temellendirilmesindeki isabetsizlik; insan hakları mücadelesinde üretim araçları üzerindeki
özel mülkiyetin tabii hukukun temel düsturlarından olan “bütün insanların özgürlüğü ve
eşitliği” ilkesinin gerçekleşmesinin önündeki en büyük engellerden biri olduğu
hatırlandığında apaçık ortadadır. (Sancar,2004,s.114) Bu şekilde önemine değindiğimiz
toplumsal mücadeleler aslında bir taraftan “hukuk öncesi oluşum” ya da “norm öncesi
durumdan norm aşamasına geçiş” olarak da adlandırılırlar. (Sancar,2004,s.115)
2.3.1 İnsan Haklarının Anayasal ve Ulusalüstü Güvenceye Kavuşturulması
Rasyonel tabii hukuk doktrinin de etkisiyle İngiltere ve Fransa’da meydana gelen
gelişmeler neticesinde, burjuva devrimleri yaşanmış, ilk yazılı insan hakları belgeleri,
anayasal belgeler ortaya çıkmıştır. Özellikle İngiltere’de, 1215 Magna Carta Libertatum ile
beraber, devamında 1628 tarihli Petition of Rights, 1679 tarihli Habeas Corpus Act,1689
tarihli Bill of Rights ve 1701 tarihli Act of Settlement ile hürriyetlerin sınırları gittikçe
genişletilmiş, hükümdarın iktidarı bu haklarla sınırlanmaya çalışılmıştır. Yalnız, belirtmek
gerekir ki; pozitif hukukta yer alan bu ilk belgeler Amerikan ve Fransız Bildirileri gibi gerçek
anlamda birer Haklar Bildirisi sayılamazlar. Bunlar, İngiliz aristokrasisinin ve onun etrafında
‡
Burada bilhassa “tarafından” kelimesini kullanmıyoruz, zira hukukun kendisi de egemenin teşkilatlanmış bir
iradesinin, hakların korunması doğrultusunda oluşturduğu kurallar bütünüdür. Aksi takdirde, hukukun kendisine
bir özne (suje) statüsü kazandırmış oluruz ki bu, kendisini oluşturan egemen iradeyi yok saymak olur. Ancak bu
açıklamamızın iradeci hukuki pozitivizmle karıştırılmaması gerektiğini de ayrıca belirtiyoruz.
124
toplanmış olan burjuvazinin, kralın mutlak iktidarını kısmak ve sınırlandırmak yolunda
girişmiş oldukları hürriyet mücadelesinin birer aşaması sayılırlar. (Kapani,1993,s.42)
Yirminci yüzyılda yaşanan iki büyük yıkıcı dünya savaşının sonunda, uluslararası
toplumda insan hakları anlayışı evrensel bir nitelik kazanmıştır. Daha evvel pek çok ülkenin
anayasasında yer alan “Her Türk”, “Her Alman” “Her Fransız” .. vs gibi ifadelerin yerini “her
insan” “herkes” ibareleri almıştır. (Karaosmanoğlu,2011,s.81) 1945’te Birleşmiş Milletlerin
kuruluşu ve devamında BM Genel Kurulu’nda 10 Aralık 1948’de kabul ve ilan edilen İnsan
Hakları Evrensel Bildirisi; insan haklarına uluslararası bir boyut kazandırarak, insan
haklarının uluslararası hukuk kapsamına girmesini sağlamıştır. Bu sayede; insan hakları,
devletlerin kendi ulusal meseleleri olmaktan çıkmış, devlet iktidarlarına dışarıdan bir
sınırlandırma getiren yeni bir boyut kazanmıştır. 1948 Bildirisi, kapsamı ve tarihi önemi bir
tarafa bırakılırsa, aslında hukuki bir bağlayıcılığı ve zorunlu uygulanabilirliği olan bir belge
değildir. Ancak; bu bildiride yer verilen haklara hukuki bağlayıcılık kazandırmak amacıyla
BM bünyesinde yapılan çalışmalar neticesinde 1966 yılında imzalanan iki uluslararası
sözleşme ( İkiz Sözleşmeler olarak da adlandırılan Sivil ve Siyasal Haklar Uluslararası
Sözleşmesi ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi) 1976 yılında
yürürlüğe girmiştir. (Erdoğan,2011,s.130)
Anayasa; bir devletin yapısını, yetkilerini, yurttaşların hak ve ödevlerini düzenleyen,
onları biçimlendiren temel bir belgedir. (Teziç,1991,s.6) Bir diğer tanımlama, kişilerin hak ve
özgürlüklerini güvence altına alma fonksiyonunu da içerecek şekildedir. (Odyakmaz
vd.,2011,s.21) Yani bir anayasanın hak ve ödevleri düzenliyor olması, kendiliğinden, onun
vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini güvenceye kavuşturduğu anlamına gelmez. Bu
doğrultuda anayasa, iki ayrı bilim açısından ayrı ayrı tanımlanabilmektedir: Anayasa siyasal
bir belgedir; çünkü devleti kuran ve vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini koruyan başlıca
belgedir, siyasal iktidarın sınırlarını gösterir. Hukuksal bir belgedir; çünkü anayasa, en üst
hukuk normudur. Başta kanunlar olmak üzere bütün hukuk kaynakları anayasaya uygun
olmak zorundadır. (Odyakmaz vd.,2011,s.21) Anayasa; devlet yapısının ve güçlerinin, yurttaş
hak ve görevlerinin temel bir tasarımıdır. Bu anlamıyla kurulu bir yönetime sahip her devletin
bir anayasası vardır. Ancak; bir devletin anayasaya sahip olması onun demokratik ya da
diktatöryel karakteri hakkında bir fikir vermez. (Caniklioğlu,2010,s.72) Bu doğrultuda
anayasalı devlet- anayasal devlet ayrımına değinmek gerekmektedir. Erdoğan’ın da belirttiği
gibi; anayasası olan her devlet anayasal devlet değildir. Anayasal devlet; anayasanın,
bireylerin dokunulmaz alanlarını korumak üzere, siyasal yönetim üzerinde etkili bir kısıtlayıcı
olarak işlev gördüğü devlettir. Anayasanın bu işlevi görmediği yerde, yani anayasanın sadece
devletin teşkilat yapısını gösterdiği ama onu sınırlamadığı bir ülkede anayasal devletin
varlığından söz edilemez. (Erdoğan,2007,s.31)
Aynı ayrımın önemine Gönenç de dikkat çekmekte; her anayasalı devletin anayasal
devlet kabul edilemeyeceğini ifade etmektedir. Anayasayı; uygulandığı toplumdaki hâkim
ideolojiyi yansıtan, siyasi iktidara meşruiyet kazandıran ve siyasi iktidarı organize eden üstün
kurallar bütünü olarak tanımlayan Gönenç; anayasanın bu anlamıyla üç boyutu - işlevi
olduğunu ifade etmektedir: ideolojik manifesto, normatif şelale ve iktidar haritası.
(Gönenç,2007,s.155) Bu boyutlardan ilki; “bir toplumu bir arada tutan, bireyleri bir araya
125
getirip onların bir güç, bir iktidar haline gelmesini sağlayan temel değer ve prensipler olarak
anayasalarda ifadesini bulur. Özellikle bir anayasanın başlangıç bölümü, o anayasanın ilan
edilmesine neden olan olayları, o anayasa ile hedeflenen toplum tasarımını, o anayasanın ilan
edildiği toplumu bir arada tutan kolektivite bağının temel unsurlarını açıklar. Kısacası; bir
anayasanın başlangıç bölümü ideolojik manifesto olarak geçmişin gururunu, geleceğin
umudunu içinde taşır” (Gönenç,2007,s.155) Anayasanın bu yönü, aynı zamanda, anayasal
sosyalleşme yoluyla, vatandaşların temel değer ve prensipleri öğrenmesi ve sürdürmesine de
katkıda bulunur. (Gönenç,2007,s.151) Normatif şelale olması da; normlar hiyerarşisi
mekanizması sayesinde, yasa ve diğer hukuk kurallarının anayasaya uygunluğunun
sağlanması ile, siyasi iktidarı kullananların karar ve emirlerini meşrulaştırıcı bir işlev görmesi
demektir. (Gönenç,2007,s.152) Anayasanın bu özelliği, anayasanın üstünlüğü prensibinde
ifadesini bulur. Ancak böyle bir işlev görebilmesi, yani siyasi iktidarı kullananların
meşruiyetlerini sağlaması için, o toplumda hukuki-rasyonel bir otoritenin varlığı
gerekmektedir. Bunun için de anayasanın kendisinin meşru bir anayasa olması ve ikinci
olarak da o toplumda, başka otorite kaynaklarının devreye girmemesi, hâkim olmaması
gerekir. Bir başka deyişle; sosyal şartların değişmesi sonucu yönetilenlerin çoğunluğu
karizmatik veya geleneksel otorite kaynaklarına yöneldikleri takdirde, hukuka ve anayasaya
uygun davranmak, mevcut iktidarın meşruiyet kazanması ve nihayetinde de yaşaması için
yeterli olmayacaktır. (Gönenç,2007,s.153) Bir anayasanın üçüncü boyutu ise; iktidar haritası
olmasıdır. Gönenç bunu ayrıca “siyasi iktidarın organizasyon şeması” olarak da
adlandırmakta (Gönenç,2007,s.155), bunu da şöyle açıklamaktadır: Siyasi iktidar; dinamik,
yani kullanılan ve el değiştirebilen bir güçtür. Dolayısıyla, toplumsal ilişkilerin istikrarlı bir
biçimde sürdürebilmesi için bu gücün kullanılmasının ve el değiştirmesinin bir takım
kurallara bağlanması gerekir. (Gönenç,2007,s.154) Ancak belirtmek gerekir ki; demokratik
olsun veya olmasın, her anayasa siyasi iktidarı organize eder, fakat siyasi iktidarın nasıl
organize edildiği rejimden rejime değişir. Özellikle anayasal demokrasilerde anayasalar;
siyasi iktidarın sınırlanmasına, bölünmesine ve seçim yoluyla barışçıl bir biçimde el
değiştirmesine ilişkin kuralları içerir. (Gönenç,2007,s.155)
O halde; anayasal devletten bahsedebilmemiz için, anayasanın yukarıda saydığımız üç
boyutu (öngörülen şartların gerçekleşmesi halinde) bireyleri siyasi iktidara karşı koruyan,
kurumsal bir kalkan işlevi görmüş olur. (Gönenç,2007,s.155) Gönenç’in Gordon’dan
aktardığı ifadeyle, anayasacılık terimi, bu tedbirlerin teorik ve pratik temelini teşkil eder.
Anayasacılık; sınırlanmış ve bölünmüş iktidar demektir. Siyasi iktidarın sınırlanması hukuk
ile, bölünmesi ise kuvvetler ayrılığı ile mümkündür. Aşağıda ayrı ayrı detaylarıyla ele
alacağımız bu hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı bir madalyonun iki yüzü gibidir.
(Gönenç,2007,s.156)
Şimdi bu sınırlamaların insan haklarının korunmasına katkısını daha somut olarak ele
alalım. İnsan hakları, anayasalarda temel hak ve özgürlükler ile ödevler şeklinde düzenleme
alanı bulduğunda; bu düzenleme, yasama organının işlemlerine karşı bir güvence teşkil eder.
Parlamenter sistem özelinde düşünürsek de; yürütmenin parlamento içindeki çoğunluktan
çıkması nedeniyle, bu aynı zamanda yürütmeye karşı bir güvencedir. Yasama organının temel
işlevi ülke genelinde geçerli olacak genel ve soyut kuralları (kanunları) yapmak olduğuna
126
göre; temel hak ve özgürlüklerin kanunlarla düzenlenerek yasal güvenceye kavuşturulması,
onların tekrar başka bir kanunla, hak olmaktan çıkarılması ihtimali ve tehlikesini de içinde
barındırır. Yürütme organının yasama üzerindeki etkisini de göz önüne getirdiğimizde yasal
güvencelerin ne kadar güvence olduğu ortadadır. Anayasal güvenceye kavuşturulmuş haklar,
yasal düzeyde kalan haklara nazaran çok daha güçlü bir korunmaya sahiptirler. Bu hakların bu
düzeyde kavuştuğu korunma ancak yine bir anayasal düzenleme ile değiştirilebilir. Bu
aşamada da değinmemiz gereken kavram katı anayasadır. Katı anayasa, olağan yasama
süreciyle değiştirilemeyen, değiştirilmesi için diğer kanunların yapılmasına göre daha
zorlaştırılmış, özel bir takım usullerin öngörülmüş olduğu anayasadır. Bu usullerden en
yaygın olanı anayasa değişikliğinin parlamentoda kabulü için nitelikli çoğunluk şartı
getirilmesidir. Anayasaların katılığını sağlamanın bir başka yolu da; anayasa değişikliklerinin
onaylanması için halk oylamasına gidilmesinin şart koşulmasıdır. Örneğin 1787 ABD
Anayasası, 1947 İtalyan Cumhuriyet Anayasası, 1949 Federal Almanya Cumhuriyet
Anayasası, 1958 Fransız 5. Cumhuriyet Anayasası, 1961 ve 1982 Türkiye Cumhuriyeti
Anayasaları katı anayasalardır. (Erdoğan,2007,s.36) Devletin temel yapısını ve özgürlük
düzenini gösteren kuralları değiştirmek, başka her hangi bir yasayı değiştirmekten farklı bir
yönteme bağlanmış değil ise; bu da bükülgen (yumuşak) anayasa göstergesidir.
(Soysal,1979,s.8) Örneğin; İngiltere’deki Parlamento, özel bir görüşme yolu ya da çoğunluk
aramaksızın, İngiliz devletinin temel kuruluşunda, vatandaşların sahip oldukları hak ve
özgürlüklerde istediği değişikliği yapabilir. (Soysal,1979,s.8) Ancak; bu durum İngiliz
anayasacılığının kendine has gelişme sürecinde ele alınarak değerlendirilmelidir. “İngilizlerin,
kral otoritesine karşı giriştikleri sınırlandırma ve bunun sonucu olarak kişisel hürriyetlerini
güvenceye bağlama çabasında, daima Parlamento ile birlikte hareket ettiklerini görüyoruz;
bunun sonucu olarak, adeta bir bileşik kap örneği ile karşılaşıyoruz. Kralın yetkileri,
parlamentoda toplanmakta, kralın yetkileri azaldığı nispette, parlamentonun yetkileri
çoğalmaktadır; bu evrimin sonunda İngiltere'de, parlamentonun üstünlüğü ilkesine
erişilmiştir. Parlamentonun üstünlüğü ilkesinin ortaya çıkmasından sonra İngiltere'de,
parlamentonun iktidarının sınırsızlığından söz açılmışsa da, bu iddia sadece teori alanında
kalmış ve uygulamada, parlamentonun iktidarı da belirli sınırlara uymak zorunda
bırakılmıştır. Austinian doktrinine göre, parlamentonun üstünlüğü prensibinin mutlak bir
anlamı vardır; yani parlamentonun yapamayacağı hiç bir iş, değiştiremeyeceği hiç bir yasama
tasarrufu düşünülemez. Parlamento, kanun yapmak bakımından her şeye kadir sayılmaktadır;
fakat gerçeklikte, parlamentonun üstünlüğü prensibi, hiç de bu şekilde anlaşılmış değildir:
Örneğin, parlamento bugün, Roma Katoliklerini oy hakkından mahrum edecek ya da işçi
sendikalarının faaliyetlerini yasaklayacak veya bu kuruluşları tamamen kanun dışı sayacak bir
yasa çıkaramaz.” (Zabunoğlu,1963,s.21-22)Ancak; Soysal’ın da haklı olarak belirttiği gibi,
esas etkili sınırlama kamuoyunun ve örgütlenmiş güçlerin denetimidir. Aksi takdirde, iktidara
getirdiğimiz tüm hukuki sınırlamalar biçimsel bir anlam taşırlar. Anayasalarda özellikle hak
ve özgürlüklere ilişkin ilkeler ne kadar çok kimsece benimsenmişse, toplumda bunlara sahip
çıkan ve bunlar değiştirildiği zaman tepki gösterebilen kişilerin sayısı ne kadar kabarıksa,
rastgele değişiklik yoluna gitmek de o ölçüde değişir. (Soysal,1979,s.8)
Değinmemiz gereken bir başka unsur da; anayasalarda tanınarak güvenceye
kavuşturulan bu hakların gerçek anlamda güvencede olduklarını teyit etmek bakımından
127
sınırlandırılma usullerinin de anayasada düzenlenmesi gereğidir. Bugün yerleşik sınırlandırma
kuralı; 1789 Fransız Bildirisi ile kabul edilen, sınırlandırmaların kanunla yapılması ilkesidir.
Yani; idare ya da yürütme, kanun hükmünde kararname, tüzük ve yönetmeliklerle temel hak
ve özgürlükleri sınırlandıramaz.(Kalabalık,2009,s.452), § Ve son olarak, anayasa yargısının
işlevi de unutulmamalıdır. Bu konuyu ise detaylı olarak, hukuk devleti mekanizması içinde,
yargı düzenini anlatırken işleyeceğiz.
2.3.1.1 Kuvvetler Ayrılığı İlkesi
Kuvvetler ayrılığı; devletin üç ana fonksiyonunu (yasama, yürütme ve yargı) yerine
getiren organların, tek bir kişinin elinde toplanmasını engellemek üzere düşünülmüş bir
sistemdir. Çünkü bu üç yetkiyi de elinde bulunduran bir iktidar, mutlak bir iktidar olacaktır.
Tarihsel sürecin de bize gösterdiği, insan hakları mücadelelerinin mutlak iktidarın
sınırlandırılmasına karşı verildiğidir. Nitekim; iktidarın keyfi davranma potansiyeli artık
evrensel bir söylem haline gelmiş olan bir gerçektir. İşte bu nedenle; iktidarın yıkıcı olma
tehlikesi içeren bu gücünün üç ana kola bölünerek, tehlike oranının en aza indirilmesi
hedeflenmiştir. Gönenç de; siyasi iktidarı azgın akan, yıkıcı bir ırmağa benzeterek, bu ırmağın
kollara ayrılması onun yıkıcı etkisini nasıl azaltıyorsa, siyasi iktidarın da devlet organları
arasında paylaşılması halinde mutlak karakterinin o derecede zayıflayacağını belirtmektedir.
(Gönenç,2007,s.155)
Kuvvetler ayrılığı doktrinin en erken teorilerinden birini John Locke’un yazılarında
görüyoruz. Locke; yasama, yürütme ve konfederatif güç adını verdiği üç temel gücün
varlığından bahsetmiş, özellikle yasama ve yürütme gücünün aynı elde toplanmamasını ve
farklı
makamlar
tarafından
kullanılması
gerektiğini
öne
sürmüştür.
(Yayla,2004,s.21,Teziç,1991,s.390) Ancak; Locke’un doktrininde; yargının ayrı bir kuvvet
olarak tasavvur edildiğini göremiyoruz. Ona göre yargılama, yasamaya bağlı bir faaliyettir.
(Teziç,1991,s.390) Bugünkü anlayışa daha uygun düşen kuvvetler ayrılığını Montesquieu’da
görüyoruz. Montesquieu’ya göre; birincil kuvvet olan yasama, devletin genel iradesini temsil
eder; bu sıfatla kanunları yapar, değiştirir, kaldırır. Genel iradenin yürütülmesi yürütmenin
işlevidir; yürütme gücü bu görevi yerine getirmek üzere savaş ve barışa karar verir. Devletin
üçüncü temel işlevi ise mahkemeler tarafından yerine getirilen yargıdır. Yargı kuvveti
suçluları cezalandırır ve kişiler arasındaki uyuşmazlıkları çözer. (Yayla,2004,s.132)
Bu çizgideki evrim ilk olarak İngiltere’de başlamış ve kanun yapma gücünün tedricen
mutlak monarktan parlamentoya geçmesiyle neticelenmiştir. Bu anlamda İngiliz parlamentosu
parlamentoların en eskisidir. Kanun yapma yetkisinin kime ait olacağı tartışmalarında
vergileme en sıcak konu olmuştur. Bu yönde önemli bir adım; 1689 yılında Haklar Bildirisi
ile atılmış ve parlamentonun onayı olmadan kralın vergi koyamayacağı hükme bağlanmıştır.
Amerika’da ise; İngiltere örneğinden alınan en büyük ders olan, bağımsızlık savaşının bir
parlamentoya karşı yürütülmesinden dolayı, kuvvetler ayrılığı daha güçlü bir şekilde hayata
§
1982 Anayasasının 121ve 122. maddelerinin; Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’na
olağanüstü hal ya da sıkıyönetimin gerektirdiği hallerde, yasama organının iznine gerek kalmadan kanun
hükmünde kararname çıkarma ve temel hak ve özgürlükleri düzenleme yetkisi verdiğinin de ülkemiz istisnaları
açısından belirtilmesinde fayda var.
128
aktarılmıştır. (Yayla,2004,s.133) Kuvvetler ayrılığına Fransız Bildirisinde de yer verilmiş, 16.
maddesinde “İnsan haklarının korunmadığı ve kuvvetler ayrılığının sağlanmadığı toplumlar
asla bir anayasaya sahip değillerdir” şeklindeki ifade ile, anayasanın temel işlevinin devletin
anayasallığını sağlamak olduğu açıkça ortaya koyulmuştur. (Caniklioğlu,2010,s.74)
Bugün kuvvetler ayrılığı iki boyutta karşımıza çıkmaktadır. Fonksiyonel (işlevsel)
kuvvetler ayrılığı denilen biçiminde; yasama, yürütme ve yargının yetki taksimi çerçevesinde
belirli bir fonksiyonu yatay düzeyde üstlenmesidir. Buna yatay kuvvetler ayrılığı da denir.
Yatay (ya da fonksiyonel anlamda) kuvvetler ayrılığı sert ya da yumuşak kuvvetler ayrılığı
şeklinde gerçekleşmektedir. Ancak; sert kuvvetler ayrılığında dikey boyutta da bir kuvvetler
bölünmesi görülmektedir. Bu sistem ABD’de uygulama alanı bulmuş olup, başkanlık sistemi
olarak adlandırılmaktadır. Yumuşak kuvvetler ayrılığının uygulanması halinde de parlamenter
sistem söz konusudur. Bu sistemde, yürütme organı yasama organının içinden çıkar, onun
güvenine tabiidir. (Gönenç,s.9) Kuvvetler ayrılığının hem yatay, hem dikey olarak yani
merkezle eyaletler ve/veya yerel yönetimler arasında dağıtıldığı siteme ise adem-i merkeziyet
denmektedir. Adem-i merkeziyet ise iki türdür: İdari adem-i merkeziyette; merkezden
yönetimin sakıncalarını gidermek ve daha demokratik bir yönetim sağlamak için, yerel
yönetim kuruluşlarına devlet tüzel kişiliğinden ayrı bir kamu tüzel kişiliği ve merkezden
bağımsız karar alma yetkisi tanınmakta, merkezle yerel yönetimler arasında bütünlük idari
vesayet ile sağlanmaktadır. Bu sistemde; siyasi iktidar tek bir merkezde toplanmaktadır.
Merkezi idare teşkilatı içinde yer almayan, merkezi idarenin hiyerarşisine dâhil olmayan
kamu tüzel kişilerinin idari yetkileri dışında yasama ve yargı yetkileri yoktur. Bu nedenle; bu
kamu tüzel kişileri kendi hukuki statülerini belirleme imkânına sahip değillerdir ve yargı
yetkisi de kullanamazlar. (Günday,2002,s.61) ** Siyasi adem-i merkeziyet de federalizm
olarak adlandırılan devlet yapılanması modelidir. (Erdoğan,2007,s.72) Federalizm; genellikle
coğrafi büyüklük, dış tehdidin varlığı, kültürel ve etnik heterojenlik, özerkliği koruma isteği
gibi birbirinden farklı pek çok sebebin varlığı halinde ortaya çıkmıştır. (Erdoğan,2007,s.7275)) Bu sebeplerden herhangi biri veya birkaçı nedeniyle birkaç siyasi topluluğun, kendi
özerk kimliklerini de muhafaza ederek bir araya geldikleri ve bir üst siyasi birlik
oluşturdukları devlet modeline federal sistem denir. Bu sistemde; devlet iktidarı, federal
devlet ile federe devletler arasında, anayasayla güvence altına alınmış bir şekilde
paylaştırılmaktadır. (Gözler,2011,s.150) İki tür devlet tarafından (federe ve federal)
oluşturulan bu devlet topluluğuna federasyon denir. (Gözler,2011,s.149)
2.3.1.2.Hukuk Devleti İlkesi
Hukuk devleti en genel tanımıyla, sınırlı iktidarı ifade etmek için kullanılan bir
terimdir. Buna göre; siyasi iktidarın keyfi davranma potansiyeli nedeniyle bölünmesi yetmez,
aynı zamanda onun kendisini bağlayan kurallara da tabii kılınması gerekir. Bu anlamda hukuk
devleti; insanların değil, hukukun hükümetidir (government of law and not of men).
(Mumcu,2002,s.209)Türkçede “hukuk devleti” olarak ifade edilen bu ilke, esasında
Bu ilke; 1982 Anayasasının 123. maddesinde şu şekilde ifade edilmiştir: Madde 123 - İdare, kuruluş ve
görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir.
İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve
yerinden yönetim esaslarına dayanır. Kamu tüzelkişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye
dayanılarak kurulur.
**
129
anayasacılık ve sınırlı devlet gibi fikirleri somutlaştıran temel bir liberal – demokratik ilkedir
(Heywood,2007,s.435) ve değişik ülkelerde farklı kavramlarla ifade edilmektedir. Örneğin;
hukuk devleti olarak kullandığımız deyim esas olarak Almanca “der Rechtsstaat” kavramının
karşılığıdır. İngiliz Hukukunda kavram “rule of law” deyimi ile ifade edilmektedir.
Fransızcada “etat constitutionel” kavramı ile ifade edilse de son zamanlarda “etat de droit”
deyimi de tercih edilmeye başlanmıştır. (Mumcu,2002,s.208) ABD’de “due process”
doktrininin
bu ilkeyi karşıladığı öne sürülmektedir. (Mumcu,2002,s.208,
Heywood,2007,s.435)
“Hukuk devleti” ile “hukukun üstünlüğü” kavramları, tarihsel gelişimleri farklılık
gösterse de “anayasanın üstünlüğü” kavramında olduğu gibi, teknik anlamda yani anayasa
hükümlerinin yasalara üstünlüğü anlamında değil, devletin bütün organları ile hukukun ortak
ve genel ilkelerine saygı göstermesi anlamında kullanılan ideali, hedefi gösterir.
(Karayalçın,1992,s.203)
Hukuk devleti, bu anlamda 19. yüzyılda polis devleti karşıtı olarak gelişmeye
başlamıştır. 17 ve 18. yüzyıllarda, toplumun refahı için her türlü önlemi almak ve
vatandaşların bütün işlerine karışmak, haklarını kısıtlamak yetkisine sahip olan mutlak
hükümdarlıklar için kullanılan polis devletinin (Soysal,1997,s.164) de bir hukuku vardır. Ama
bu hukuk, bütünüyle araçsal bir hukuktur; yönetilenlere yükümlülükler dayamakla birlikte,
idare için herhangi bir sınırlama kaynağı olmayan, bütün yönetsel iktidarın ifadesi ve özetidir.
Polis devleti Prensin keyfine dayanır: İktidarın eylemi için gerçek bir hukuksal sınır olmadığı
gibi, yurttaşların iktidara karşı gerçekten korunması da söz konusu değildir.
(Gürcan,2010,s.11)
İlk defa 1798 yılında Johann Wilhelm Placidus tarafından kullanılan rechtsstaat
terimi, o zamanlar Britanya kökenli rule of law’a çok yakın bir anlam ifade ediyor, eylem
alanı bireylerin doğal haklarıyla sınırlı olan (kişilerin özgürlük ve güvenliklerinin korunduğu
ve mülkiyet hakkının savunulduğu) bir devleti ifade ediyordu. Bu dönemde rechtsstaat; en
güçlünün yasasına dayanan despotik devlet ile inancın hakimiyetine dayanan teokratik
devletin yerini alan, hukuk kültünün (hukuku kutsallaştırmanın) hakim olduğu bir aşama
olarak karşımıza çıkıyordu. Daha sonraları 19. yüzyılda, yasallığa bağlı kalınmasını
sağlamakla görevli yargıç figürünün baskın olduğu daha biçimci bir hale gelmiştir.
(Gürcan,2010,s.9)
19. yüzyılda Alman pozitivisit ekolü tarafından kurulan ve geliştirilen bu yeni
biçimci doktrin, Jhering ve Jellinek tarafından “kendi kendini sınırlama” ( Selbstbindung,
auto-limitation) adıyla ifade edilmiştir. Bu doktrine göre; devlet, iktidarını kendi yarattığı
hukukla kendi serbest iradesiyle sınırlandırır, devletin hukukla bağlı olması mutlaka lazımdır,
zira ancak bu suretledir ki, keyfi davranışların yerini kanunun eşitliği, güvenliği ve meşruluğu
alabilir. Gerçek hukuk düzeni, devletin kendi koymuş olduğu hukuk kurallarına kendisinin de
uymasıyla meydana gelir. (Kapani,s.252)Ancak; devletin kendi kendisini hukukla
sınırlandırması - bu oto-limitasyon, iç hukuk alanında devleti belirli kurallara uymaya
zorlayacak, ona karşı müeyyide uygulayabilecek kendisinden üstün bir otorite bulunmadığına
göre tam anlamıyla yeterli ve etkili bir yol olacak mıdır? Bu doktrin de başta Fransız kamu
130
hukukçusu Duguit olmak üzere pek çok hukukçu tarafından eleştirilmiştir. Duguit’ye göre;
devlet, tahdit edilmeden önce ne kadar mutlak bir bünyeye sahip idiyse, tahditten sonra da o
derece mutlak bir mahiyet arz etmektedir. Çünkü hukuku istediği gibi vücuda getirebilen ve
değiştirebilen devletin, yarattığı bu hukuk kurallarıyla iktidarını sınırlandırabileceği
düşünülemez.(Okandan,1952,s.881) Yine Okandan’ın De Villeneuve’den aktardığı eleştiriye
göre; devlet iktidarının sınırlarını bizzat devletin tayin ve tespite yetkili olması gerçek bir
sınırlama olmaz. Böyle bir düşünce gerçekte devleti sınırsızlığa götürür.
(Okandan,1952,s.882) Bu doğrultuda yöneltilen bir diğer eleştiri de Burdeau tarafından
getirilmekte, devletin asla kendi kendisini tahdit etmediği, devletin tahdit edilmiş olarak
doğduğu ileri sürülmektedir. (Okandan,1952,s.881)
Devlet kudretinin sınırlandırılması konusunda etkin olan tedbirler; yukarıda belirtildiği
üzere bir temel kuruluş sorunu, bir anayasa sorunudur. Soysal’a göre de; “devlet içindeki
güçlerin bir elde toplanmasını önlemek, yetki kullananları karşılıklı denetleme yollarına bağlı
tutmak, belli görevleri belli dönemlere ve belli yetkilere bağlamak, hep, iktidarın sınırlanış
kurallarını üstün bir metinle yazılı duruma getirirken başvurulan çarelerdir. Bu bakımdan,
hukuk devletini gerçekleştirme çabaları anayasacılık hareketlerinin bir başka yönü
sayılabilir.” (Sosyal,1997,s.164)
Hukuk devleti; siyasal iktidarı sınırlandırmak için pozitif hukuk aracılığıyla tasarlanan
sistemlerin hayata geçirilmesi meselesidir. Bir devletin hukuk devleti olması demek; o
devletin tüm hukuk kurallarının en ileri düzeyde (tahayyül edilebilecek en demokratik şekilde
ve özgürlükçü içerikte) bulunması demek değildir. Tam tersine; bir devletin hukuk devleti
olup olmadığı, en mükemmel bile olabilecek kuralların, uygulanan kurallar olmasına bağlıdır.
Bu da genellikle, kuralların ihlali halinde belirginlik kazanır. Yani mesele; mükemmel hukuk
kuralları oluşturup kabul etmek değil, bu kuralların herkes için bağlayıcı olduğu genel
ilkesinin, kuralın ihlali halinde ispatlanan bir gerçek olmasıdır. Bunun için de iyi işleyen bir
yargı mekanizmasına ihtiyaç vardır.
Gönenç de; bu konuya parmak basarak, devlet organları - yöneticiler de kendilerini
bağlayan hukuka aykırı hareket ederlerse ne olur, diye sormakta; bu soruya, anayasal sistem
içerisinde söz konusu kurallara uyulup uyulmadığını denetleyecek ve “anayasanın üstünlüğü”
ilkesinin hayata geçirilmesine hizmet edecek mekanizmaların kurulması şarttır, şeklinde
cevap vermektedir. (Gönenç,s.5-6) Bunu da yasama organı için anayasa yargısı, yürütme
organı için de idari yargı mümkün kılar. (Gönenç,s.7) Bu aşamada yargı organın diğer
organlar karşısındaki bağımsızlığı hayati bir gerekliliktir. Hukuka uygunluğun gerçek
güvencesinin bağımsız mahkemeler tarafından yapılan denetim olduğu her bilimsel çalışmada
vurgulanmaktadır. Kuvvetler ayrılığı ile ilgili gelinen bu aşamada, anayasa yargısı konusunda
birkaç açıklama yapmakta fayda vardır. Mahkemelerin bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı ilkesi
bakımından genel olarak önemli ve gerekli olmakla beraber, anayasa yargısı sahip olduğu
siyasal denetim işlevi ile ayrı bir öneme sahiptir.
Devletin temel organlarının yanında, temel hak ve özgürlüklere de geniş olarak yer
veren modern anayasaların üstünlüğünü sağlayarak ihlal edilmesini engelleyecek, kamu
otoritelerinin bu anayasa ile çizilen görev sınırlarını aşmasını önleyecek, özellikle yürütme
131
organının yasama alanındaki artan gücünü denetleyecek ayrı bir yargısal sisteme ihtiyaç
duyulmuştur. İşte anayasa yargısı bu ihtiyaçtan doğmuş, hukuka uygunluğun gerçek
güvencesi olma yolunda son yüzyıldır bütün demokratik ülkelerce benimsenmiştir.
Feyzioğlu’nun da haklı olarak belirttiği gibi; iyi teşkilatlanmış, disiplinli, mutaassıp bir
çoğunluk, hürriyetleri çiğnemek konusunda bazen mutlakiyet rejimlerine bile taş çıkartabilir,
bu nedenle; keyfi idareden korunmak, hürriyetleri teminat altına almak için kanun hâkimiyeti
prensibini kabul etmek yeterli değildir. Kanunlar da hukuka aykırı bir içeriğe sahip olabilir,
bu nedenle kanunların da üzerindeki hukuk kurallarına uygunluğu sağlamak gereklidir.
(Feyzioğlu,1951,s.2) Hukuk normlarının belli bir hiyerarşide konumlanışı, hukuk düzeninin
sağlıklı bir şekilde işlemesinin temel gereklerinden birisi olması nedeniyle; en üstün normlar
kategorisini oluşturan anayasanın, daha alt düzeydeki hukuk kuralları (örneğin kanunlar)
tarafından delinerek pratikte etkisiz hale getirilmemesi, kanunların anayasaya uygunluğunu
sağlamakla olur. (İba,2008,s.192)
Anayasa yargısı işlevi temelde şu düşünceye dayanır: Halkın iradesi ile temsilcinin
iradesi özdeş midir? Yoksa bir iradeler farklılaşması var mıdır? Rousseau’nun ortaya attığı bu
sorgulamada; seçmenler- seçilenler ayrışması bir olgu olarak kendini göstermektedir.
(Kaboğlu,2007,s.239) Bu doğrultuda denir ki; halk üstün iradesini, temsilcilerin iradesinin
anlatımı olan yasada değil, anayasada açıklar. Bu nedenle; temsilcilerin iradesi zorunlu olarak
ikincildir ve her halükarda, demokratik olarak geçerli olması için anayasada açıklanan halkın
iradesine saygılı olmalıdır. Kaboğlu’nun Cappelletti’den aktardığı gibi; “adli yasama” en
azından, toplumun gereksinmelerine ve beklentilerine sadık ve duyarlı daha demokratik olma
potansiyeline sahiptir. (Kaboğlu,2007,s.239) Bu ayrımın, Rousseau’nun önerdiği mekân
farklılaşması ile de uygun düştüğünü belirten Kaboğlu; her iki mekânın kurumsal ifadesinin
bulunduğunu, parlamento ve hükümetin temsilciler mekânı kurumları, anayasa
mahkemelerinin ise yurttaş mekânına yakın kurumlar olduğunu belirtmekte, anayasal
denetimin meşruiyetinin bu noktada temellendiğini söylemektedir. (Kaboğlu,2007,s.240)
Günümüzde, hukuksal yapısı anayasa temelinde kurulan modern devletin kurumlarının
görev ve yetki sınırlarının çizildiği ve temel hak ve özgürlüklerin düzenlendiği bu anayasanın
üstünlüğü ilkesi gereğince ortaya çıkan anayasaya uygunluk denetiminde belirtmemiz gereken
bir diğer husus da; yargının kendisinin de tamamen temsili özellikten yoksun olmadığıdır.
Anayasa Mahkemesi üyeleri seçilmiş ya da siyasal makamlarca atanmış kişilerden oluşurlar.
Anayasa yargıçlarının belirlenmesinde siyasal partilerin oranlı payı, demokratik meşruiyet
bakımından önem taşımaktadır. (Kaboğlu,2007,s.240) Denetlenen organların, kendi
denetleyicilerinin belirlenmesine katılmış olma duygusuna sahip olmaları bu bakımdan ayrı
bir inceleme konusudur. Bu durum yargı bağımsızlığı açısından bir paradoks gibi görünse de,
çağdaş demokrasilerde anayasa yargısının bu konumu tartışma yaratmaktadır. Bu tartışmanın
temelinde; yargının, yasama ve yürütme organlarının siyasi tercihlerine aşırı müdahalede
bulunduğu kararlar yatmaktadır. Şöyle ki; anayasaya uygunluk denetimi yapan mahkemeler,
yasama organının belli siyasal tercihleri hayata geçirmek için yaptığı yasaları denetlemekte,
hatta iptal edip işlevsiz kılabilmektedir. Bu durumda, belli bir siyasi programın hayata
geçirilememesinden dolayı yasama organındaki çoğunluk siyaseten sorumlu tutulabilmekte,
örneğin bunun bedelini sandıkta ağır biçimde ödemekte, o yasaları iptal eden yargıçlar ise, bu
132
anlamda bir sorumluluk üstlenmemektedir. Bu gibi durumlar “yargıçlar hükümeti” veya
“yargısal aktivizm” olarak adlandırılmakta, bu nedenle bazı ülkelerde hükümetlerle anayasa
mahkemeleri arasında sert tartışmalar yaşanmaktadır. (Göenç,s.8)Karayalçın da bu konuda;
hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin benimsendiği bir devlette yargı organının
sorumluluğunun diğerlerine göre daha ağır bastığını belirterek, yargı gücünün kayıtsız şartsız
bir mutlak egemenliğinin oluşmaması gerektiğinin altını çizmektedir. Aksi takdirde; yargı
gücü itibar kaybederek, kuvvetler arasındaki dengenin bir kuvvet lehine bozulması tehlikesi
yaratacaktır. Bu tehlike karşısında tüm hukukçuların aşağılık veya üstünlük kompleksine
kapılmadan görevlerini ifa etmeleri gerekmektedir. (Karayalçın,1992,s.203)
Sonuç olarak; “Varlık nedeni siyasal iktidarı denetlemek ve onun kötüye
kullanılmasına karşı bizi korumak olan bir yargı organını kurmak, yararlı ve meşrudur”
(Kaboğlu,2007,s.244) diyen Cappelletti’nin görüşüne katıldığımızı belirtmeliyiz. Nitekim
Ünsal da; bir ülkede temel hukuksal sorunların belli bir dönemde değişen çoğunluğa dayalı
siyasal gücün uygulanması yoluyla değil de, yargı organı tarafından çözümlenmesinin hem
yönetilenler, hem yönetenler için daha az masraflı olacağını ifade etmektedir.
(Ünsal,1980,s.327) Ünsal burada yaptığı yorumda sanırız “masraf” kelimesini yalnızca
ekonomik bedel anlamında değil, aynı zamanda sosyal, kültürel, manevi anlamda bir bedel
olarak kullanmaktadır. Soysal da; Türkiye’de yargıya bu kadar ağır sorumluluk
yüklenmesinin nedenin, Türkiye’nin yalnız özgürlükler sorununu değil, ekonomik ve sosyal
alanlardaki köklü sorunlarını da çözümleyemeden yargısal denetim dönemine girmesi
olduğunu ifade etmekte,
ekonomik ve sosyal konuların hem tartışılmasının hem de
çözümlenmesinin kolaylıkla anayasanın özgürlükler sistemini ve organik kuruluşunu
ilgilendiren bir sorun olabileceğini söylemektedir. (Sosyal,1969,s.1-2) Bu tür anayasa yargısı
hakkında son olarak belirtmek istediğimiz husus; bu sınırlama sistemine getirilen bir
eleştiridir. Ünsal’ın Levy’den aktardığı eleştiriye göre; yüksek yargı organlarına aşırı ölçüde
bir güven duyulması,
halkın geleceği için, siyasal sorumluluk duygusunu giderek
“körleştirebileceği” tehlikesi içermektedir. Ancak; Kaboğlu’nun da haklı olarak öne sürdüğü
gibi; anayasal sistemin başarısı, bu mahkemelerin görev yaptığı toplumsal, siyasal ve
hukuksal bağlamda birbirine bağımlıdır. (Kaboğlu,2007,s.231)
2.3.2. Demokrasi (Biçimsel Demokrasi)
Siyasi iktidar; kullanılan ve el değiştiren bir güçtür; farklı biçimlerde de olsa, bütün
siyasi sistemlerde el değiştirir. (Gönenç,2007,s.156) Bu el değiştirme; barışçı veya barışçı
olmayan yollarla,
düzenli veya düzensiz bir biçimde, uzun veya kısa aralıklarla
gerçekleşebilir ama eninde sonunda gerçekleşir. Siyasi iktidarın ilelebet tek bir kişinin veya
grubun elinde bulunduğu bir siyasi sistem örneği bulmak mümkün değildir.
(Gönenç,2007,s.156) Demek ki; şimdiye kadar siyasi iktidarı bölerek ve etrafına sınırlar
örerek sağlamaya çalıştığımız kontrol mekanizmasına ek olarak bir de el değiştirmesi ile ilgili
sağlamamız gereken bir mekanizma olmalı. Siyasi iktidarın nasıl el değiştireceğinin
düzenlenmediği ya da daha açıkça söylemek gerekirse halkın iradesine dayanan bir şekilde
düzenlenmediği bir devlette; siyasi iktidarın, teorik olarak ne kadar bölünmüş ve sınırlanmış
olursa olsun, bu sınırları aşacağı ve mutlak bir karaktere bürüneceği kesindir. Yani eğer
133
amacımız hakları korumak ve bunun için de siyasi iktidarı sınırlandırmak ise, bunu sadece
kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti mekanizmaları sayesinde gerçekleştiremeyiz. Mükemmel
işleyeceğine inanılarak kurulmuş böyle bir siyasi düzenin, halkın dışarıda tutulması halinde,
işlemesi ve kendisinden beklenen işlevleri yerine getirebilmesi mümkün değildir. Mikro
ölçekte düşünürsek; insan için, onun lehine olacak şekilde düşünülen siyasi iktidarın üçüncü
ayağına “insan tarafından” unsurunu eklememiz gerekir. Yani, insanı aktif bir halde, bir özne
durumunda düşünmemiz gerekir. Bu haliyle demokrasi en genel tanımıyla “halkın, halk
tarafından, halk için yönetilmesi”†† şeklinde anlaşılır. Ancak bu tanım; bize olması gerekeni
ifade eden bir tanımdır. Sartori’nin de dediği gibi bir idealdir. Ancak demokrasi ideali,
demokrasi gerçeğini, olgusunu tanımlamaz veya tersi, gerçek demokrasi ile ideal demokrasi
bir ve aynı şey değildir. Demokrasi, onun idealleri ile gerçeği arasındaki karşılıklı
etkileşimden, olan ile olması gerekenin çekişmesinden doğar ve bunlar tarafından
şekillendirilir. (Karamustafaoğlu,Turhan,1996,s.9)
Demokrasinin çok fazla çeşidinin ortaya çıktığı günümüzde (klasik, korumacı, liberal,
anayasal, çoğulcu, korporatist, katılımcı, gelişmeci, müzakereci, sosyal… vb) temel ayrım
doğrudan-temsili demokrasi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Aslında; farklı demokrasi teorileri
de, bu doğrudan-temsili (dolaylı) demokrasi arasındaki farklı yakınlaşmalar ve alternatif
katılma yöntemleri doğrultusunda oluşmaktadır. Bugün doğrudan demokrasi artık sadece
İsviçre’nin bazı kantonlarında uygulama alanı bulabilirken, dünyanın pek çok ülkesinde
temsili demokrasi ve onun türevleri uygulanmaktadır. Bu ayrım da demokrasinin; “halk
tarafından” bir yönetim olduğuna dair çekirdek teorinin, “halk nasıl yönetir” sorusu
karşılığında genişlemesiyle ortaya çıkmış bir ayrımdır.
Doğrudan demokrasi; vatandaşların siyasal karar alma süreçlerine doğrudan, aracısız
ve devamlı katılımını ifade eder. Doğrudan demokrasi böylelikle; yöneten-yönetilen ile
devlet-sivil toplum ayrımlarını ortadan kaldırmaktadır. (Türköne,2009,s.191) Doğrudan
demokrasinin uygulanma zorluklarının en başında, milyonlarca insanın halk olarak kendini
doğrudan yönetmesinin fiziken imkânsızlığı gelmektedir. Bu zorluğu gidermenin en ideal
çözümü de temsil kurumunun işletilmesidir. Temsili demokrasi de böylelikle, düzenli ve
aralıklı yapılan seçimlerde halkın oy kullanarak yöneticileri seçmeleri şeklinde ortaya
çıkmaktadır. Bu en temel haliyle temsili demokrasi; demokrasinin sınırlı ve dolaylı biçimidir.
(Türköne,2009,s.191) Halkın yönetime katılımının her birkaç yılda bir oy vermeyle
sınırlandırılmış, seyrek ve kısa olması anlamında sınırlı; kamunun iktidarı kendi eliyle
kullanmaması anlamında ise dolaylıdır, kamu sadece kendi adına yönetecek olanları
seçmektedir.(Heywood,2007,s.100) Doğrudan demokrasinin olduğu gibi, temsili
demokrasinin de uygulanma zorlukları ve ideale ulaşmada bünyesinde barındırdığı problemler
bulunmaktadır.
Devlet iktidarını belli bir süreyle elinde bulunduracak temsilcilerin belirlenmesi için
yapılan seçimlerin doğal bir sonucu, genel oydan geçen seçimlerle işbaşına gelen bir
çoğunluktur. Çoğunluk ister bir partide toplanmış olsun, ister çeşitli partilerin anlaşarak bir
araya geldikleri bir koalisyon çoğunluğu olsun, kendisine tanınmış olan alanlarda kamu
††
Abraham Lincoln’un 1864’te Gettysburg Söylevinde yaptığı meşhur demokrasi tanımı.
134
işlerini yürütmek hakkına sahip olacaktır. Gelecek seçimlere kadar bu hak onundur.
(Soysal,1997,s.180-181) Parlamenter sistemin yasama ve yürütme organları arasında yarattığı
yakınlık dolayısıyla, çoğunluğun hakkını daha belirgin bir şekilde gösterdiğini belirten
Soysal’a göre; asıl bölünme yasama ile yürütme arasında değil, çoğunluk ile azınlık, yani
iktidar ile muhalefet arasındadır. (Soysal,1997,s.181) Bu aşamada ortaya çıkan tehlike,
seçimler yoluyla çoğunluğu elde eden kesimin (iktidar), azınlıkta kalmış kesimlerin haklarını
ihlal etmesidir. İşte bu şekilde ortaya çıkan tablo, insan haklarının korunmasının neden
çoğunluğa karşı yönelmesini de açıklamaktadır. Dahl da; poliarşi olarak adlandırdığı bugünkü
modern demokrasinin en önemli özelliğinin, 19. yüzyıldaki gibi sınırlı oy kullanma hakkı olan
temsili demokrasiden farklı olarak, sisteme muhalefet ve katılma faktörlerinin dâhil edilmesi
olduğunu belirtmektedir. (siyasi partilerin varlığı, varolan hükümetleri etkilemek ya da ona
muhalefet etmek amacıyla politik organizasyonlar, düzenli çıkar grupları kurmak.)‡‡
Temsili demokrasi ile doğrudan demokrasi arasındaki mesafenin yakınlaştırılması,
halkın bazı kararların alınmasında asli yetkili olarak devreye girmesi de yarı doğrudan
demokrasi mekanizmalarını karşımıza çıkarmaktadır. Bu mekanizmalar, temsili demokrasi
araçlarına yani seçimlere ek olarak kullanılır. (Heywood,2007,s.328) Bunlar; halkın yasama
vetosu, halkın yasama girişimi ile halk oylamasıdır (referandum).(İba,2008,s.86) Bunlardan
yaygın olarak kullanılmaya başlanan referandumlardır. Yasama organından geçen bir
konunun halkoyuna sunulması biçiminde gerçekleşen referandumlar, genellikle; (Türkiye’de
de sadece anayasa değişiklileri için) anayasa değişikliklerinin kabulü için tercih
edilmektedirler. (İba,2008,s.87)
Bir diğer yeni yaklaşım da tekno-demokrasidir. Bu yaklaşım; doğrudan demokrasiyi
zorlaştıran maddi imkânsızlıkların üstesinden gelmek üzere teknolojinin (bilgisayarlar ve
internet) kullanılmasını savunmaktadır. Bu düşüncenin savunucuları; teknolojinin, vatandaş
tercihlerinin daha canlı bir şekilde temsilini sağlayarak ileri bir demokrasiye geçişi sağlayacak
bir araç olduğunu öne sürmektedirler.(Türköne,2009,s.193) Teknolojik imkanların, özellikle
internet haberleşmesinin tartışma forumlarına katkı sağladığı ve elektronik oylamanın dünya
çapında yaygınlık kazanacağı görülmekle birlikte (Türköne,2009,s.193) Sartori; teknolojik
bakımdan mümkün olabilse de, bunun sıfır toplamlı (zero-sum) bir karar verme düzeneği
olduğunu ve azınlık haklarını tam anlamıyla yok eden bir çoğunluk egemenliği kurduğunu
öne sürerek dezavantajlarına dikkat çekmektedir. (Sartori,1996,s.127) Sartori; kamuoyunun
oluşumunda haber – bilgi ayrımı yaparak (bir konudan haberdar olmanın o konuda bilgili
olunduğu anlamına gelmediği) bilginin önemine değinmekte, bilginin bir anlama yeteneği
sorunu olduğunu ve temsili demokraside bu sorundan kaçılabileceğini ama seçmenlerin sorun
kararlaştıranlar (issue deciders) olmaları halinde bunun mümkün olmayacağını ifade
etmektedir. Bu durumda; seçimli demokrasiden referandumlu (elektronik) §§ demokrasiye
geçişin bir nitelik atlaması – nitelik sıçraması (bilme –kavrama üstünlüğü) gerektirdiğini öne
‡‡
Robert A. DAHL, Demokrasi Üzerine, Çev: Betül KADIOĞLU, Phoenix Yayınları, 2. Baskı, 2010, s.104, poliarşi:
Yunanca “çok” ve “yönetmek” anlamına gelen kelimelerden oluşturulduğunu söylediği bu kavramı, Dahl; tek
kişinin yönetiminden, yani monarşiden ya da bir azınlığın yönetmesinden yani oligarşiden veya aristokrasiden
farklı olarak “çok kişinin yönetmesi” anlamında modern temsili demokrasiyi ifade etmek için önermekte.
§§
Plebisiter demokrasi ile karıştırılmaması gerekir.
135
sürerek, bu açıdan ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini söylemektedir. (Sartori,1996,s.129)
Ancak; Sartori’nin referandumlu demokrasiye açıkça karşı çıktığı sonucuna da varamayız.
Nitekim; ona göre, her seçmenin, örneğin haftada bir, sorunları ve önerilen çözümleri
gösteren bir video terminali kullanarak, o aygıttaki evet-hayır-çekimser düğmelerine basarak
oy verebileceği, bunun da doğrudan demokrasi yanlısı demokratın ve katılımcı-halkçı
demokratların başlıca istemlerini yerine getireceği, yani sorunlar üzerinde halkın kendisinin
karar vermesini sağlayacağı açıktır. Böylece bugünkü seçmenin yaşadığı etkisizlik duyusu
zamanla, sorun kararlaştıran (issue decider) seçmenin yeniden doğmasına yol açacaktır.
(Sartori,1996,s.127) Sartori, aynı zamanda, sıradan yurttaşın düşük bilgi düzeyine bakıp, onu
görev başında yok saymanın da yanıltıcı olacağının altını çizmekte. Sıradan yurttaşın siyaset
hakkında hiç bilgisi olmayabilir ama varlığı ortadadır ve karar verme sürecini etkileyici
biçimde koşullandırmaktadır. Sartori’nin bu konudaki tüm olumlu-olumsuz görüşleri bir
tarafa bırakılırsa, o, katılımın sayıca çokluğundan ziyade yoğunluğuna önem atfetmektedir.
Yoğunluk; özellikle sayıca azlığın olumsuz etkisini gidermektedir. Örneğin; güçlü, kararlı bir
“hayır”, güçsüz, kararsız iki “evet”in hakkından gelebilir, yine aynı şekilde güçlü, dirençli bir
“evet” de iki zayıf “hayır”ı alt eder. Yani; %51’lik bir çoğunluk, eğer üyelerinin tercihleri
yoğun değil ise yenilmez bir çoğunluk değildir. (Sartori,1996,s.244-245)
3.
Hukuk Dışı Koruma (Siyasal Katılma)
Pozitifleşmiş insan haklarının hem muhatabı (yükümlüsü) hem de garantörü olarak
modern devletin, şiddet tekeliyle birlikte hukuku koyma ve uygulama tekelini de elinde
bulundurduğunu belirten Sancar; devlet iktidarının sınırlandırılması yönünde getirilen
hukuksal güvencelerin kırılganlığından ve güvenilmezliğinden bahsetmektedir.
(Sancar,2004,s.123) Yukarıda ayrıntılı olarak açıklamaya çalıştığımız gibi; devlet iktidarının
sınırlandırılmasında rol oynayan hukuki mekanizmalar, insan haklarının korunmasında tam
bir güvence teşkil etmemektedirler. Kapani de haklı olarak; “devlet iktidarını sınırlamak,
onun hürriyetler alanına taşmasını önlemek için düşünülecek tedbirler, kurulacak müesseseler,
yaratılacak hukuki dengeler ve frenler ne olursa olsun, kesin bir garanti teşkil etmezler, eğer
daha başka şartlar ve faktörler mevcut değilse, siyasal iktidarın bu barajları her zaman için
aşması mümkündür.” demektedir. (Kapani,1993,s.260) Jellinek’in de itiraf ettiği şekilde;
problem, mahiyeti itibariyle hukuku aşan “hukuk ötesi” bir sorundur ve hukuk bu alanda
yetersiz kalmaktadır. (Kapani,1993,s.260)
Devlet iktidarının hukuk dışı faktörler ile sınırlandırılması meselesi kanımızca siyasal
katılma ile alakalıdır. İnsan haklarının korunması konusu ile demokrasi arasındaki bağ
düşünüldüğünde; bu, daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Halkın siyasete katılımı, yani
halkın yönetiminin halk tarafından ve halk adına gerçekleştirilmesi şeklinde ifade edilen
demokrasi,
insan haklarının korunması bakımından hukuk dışı faktörleri içerisinde
barındırmaktadır. Bu nedenle; demokrasiyi yukarıda önce biçimsel olarak ele almayı tercih
ettik. Bu başlık altında ele alacağımız konular ise, demokrasinin maddi boyutunu
içermektedir. Halkın soyut ve belirsiz bir kavram olduğunu ileri sürenler, insanın daha net bir
kavram ve gerçeklik olması karşısında demokrasiyi, insan haklarının gerçekleştiği ve en ileri
düzeyde geliştirebildiği bir düzen olarak tanımlamışlardır. (Çeçen,1995,s.65) O halde, insan
haklarının korunması konusunda hukukun yetersiz kaldığı alanda veya hukukun
136
dolduramadığı boşluğun doldurulmasında, gözler demokrasiye ve dolayısıyla siyasal katılıma
çevrilmektedir. Çünkü demokrasi, halkın siyasete katılımını gerektirmektedir.
Siyasal katılma pek çok yazar, düşünür tarafından farklı şekillerde tanımlanmakla
beraber, en yaygın olarak bilinen/ kabul edilen bazı tanımlara yer verirsek; örneğin Daver’e
göre, siyasal katılma bireyin (vatandaşın) siyasal sistem karşısındaki durumunu, tutumunu ve
davranışlarını gösteren bir kavramdır. (Daver,1969,s.203) Kapani de bu tanımı aynen
kullanmaktadır. (Kapani,2008,s.144) Baykal’a göre; siyasal katılma bir siyasal davranıştır.
(Baykal,1970,s.29)Kışlalı; siyasal katılmayı, yurttaşların, devletin çeşitli düzeylerdeki karar
ve uygulamalarını etkileme eylemleri olarak tanımlarken, aynı zamanda hem amaç hem de
araç olduğu yolunda tespitte bulunmaktadır. Siyasal katılma çeşitli toplum kesimlerine temsil
olanağı sağlayarak toplumda belirli bir dengenin ve uzlaşmanın oluşumunu kolaylaştırırken,
aynı zamanda da sistemin barışçı yollardan zaman içinde değişmesine olanak tanır.
(Kışlalı,1993,s.186) Eroğul siyasal katılmayı “devlet yönetimine katılma” olarak ifade
etmektedir. Bu tanımın temelinde, siyasetin devlete yönelik bir etkinlik olarak anlaşıldığı bir
yaklaşım yatmaktadır. (Eroğul,1991,s.13) Ancak; yazara göre bu eş anlamlılık, devletin
ortaya çıkışından sonra oluşmuştur. Siyaset günümüzde devletle bağlantılı olmakla birlikte
ondan çok eskidir. (Eroğul,1991,s.38) Sartori; katılmanın yalnızca “taraf olmak” (salt bir
olaya karışmak) demek olmadığını, istemeyerek bir şeyin tarafı, ortağı haline getirilmenin
katılma olmadığının altını çizerek, katılmada katılımcının “kendine egemen olma, kendini
algılama ve kendini yetiştirme” gibi erdemlerin bulunması gerektiğini söylemektedir. Ona
göre katılma, kendi kendine harekete geçmektir ve dolayısıyla başkasının iradesiyle harekete
geçmenin tam tersidir. Yani, seferber edilmenin (mobilization) karşıtı olan bir şeydir.
(Sartori,1996,s.124-125) O halde diyebiliriz ki; siyasal katılma, belli bir bilinç düzeyine
erişmiş insanların faaliyette bulunabilmesiyle gerçekleşebilir.
Siyasal katılmanın temel araçları genel olarak, siyasal parti faaliyeti ve oy verme
olarak açıklanır. Fakat; bizce de haklı olarak getirildiği düşünülen eleştiri bu noktada
başlamaktadır. Bu eleştiriye göre; seçime katılma ne gerçek bir katılmadır, ne de seçim her
zaman uygun bir katılma ortamıdır. Bu sistemde vatandaşın bütün etkinliği, belirli aralıklarla
siyasal liderleri seçmekle sınırlı kalmaktadır, bunun sonucunda da birey ve toplum devlet
yönetiminde çok az bir denetim imkânına sahip olmaktadır. (Erdoğan,2001,s.264) Bu
nedenle; liberal demokrasiye getirilen katılımcı eleştiri, oy vermenin ötesinde bir katılmadan
bahsetmektedir. Politikanın sürekli bir etkinlik olmasını ve düzenli aralıklarla yapılan
seçimlere indirgenmemesini isteyen “katılmacı demokrasi” taraftarları; aynı zamanda, siyasal
faaliyetlere katılmanın, bireyin zihni ve ruhi kapasitesini geliştirdiğini, kendine güvenini
artırdığını, siyasal katılmada edindikleri tecrübeler ile bireyin içinde bulunduğu topluluğun
niteliği hakkında daha iyi bir fikir edindiğini ve böylece toplum içindeki bilincinin arttığını
düşünmektedirler. (Erdoğan,2001,s.265)
Siyasal katılma konusunda oldukça kapsamlı çalışmalar sunan katılımcı ve feminist
yazar Pateman ise; elitçi demokrasi kuramına öncülük eden yazar Schumpeter’in “klasik
demokrasi kuramı”na getirdiği “gerçekçi” revizyona karşı çıkmakta, demokrasiyi dar
anlamda ele alarak, liderler arasında cereyan eden bir yarışma, bireylerin halkın oyu için
yarışarak mücadele ettikleri ve bu sayede karar alma iktidarını kazandıkları bir kurumsal
137
düzenleme olarak tanımlayan ve demokrasiyi liderler arası bir yarışa (Schumpeter,2003,s.269283) indirgeyen anlayışı reddetmektedir. Pateman’a göre; Schumpeter’in teorisinde katılım
için tek yol- araç, liderleri seçmek için oy kullanmaktan ibarettir. Aktif olması gerekenler
liderlerdir. Schumpeter; seçmenlerin, temsilcilerini mektup bombardımanına tutmalarını da,
bunun seçmenlerin temsilcilerini kontrol etme girişimi- çabası olduğu, bu çabanın da liderlik
tasavvuruna tümden aykırı olduğu gerekçesiyle demokratik metoda aykırı görmekte
(Schumpeter,2003,s.295) ve Pateman tarafından eleştirilmektedir. (Pateman,1999,s.3-5)
Sartori’nin de; seçimli demokrasiden referandumlu demokrasiye (katılımcı
demokrasinin farklı bir versiyonu) geçiş için bir nitelik atlaması – nitelik sıçraması (bilme –
kavrama üstünlüğü) gerektirdiğine dair görüşleri bulunduğunu belirtmiştik. Bu iki
değerlendirmeyi bir arada ele alırsak diyebiliriz ki; elbette, her yurttaşın bilgi – kavrama ve
yetenek düzeyinin aynı olamayacağı açıktır ve her yurttaşın da siyasal katılma yoğunluğu
birbirinden farklıdır. Katılma; basit bir meraktan, yoğun bir eyleme kadar uzanan geniş bir
tutum ve faaliyet alanını kapsar.(Kapani,1970,s.144,Baykal,1970,s.31) Dahl da bu yoğunluk
seviyelerini kendi içinde derecelendirmekte; siyasal katılmanın 4 ayrı boyutu olduğunu
belirterek, bunları 1- İlgi, 2- Önemseme, 3- Bilgi, 4- Eylem olarak sıralamaktadır.
(Dahl,2008,s.144) Katılmanın bu dört boyutu birbirinden kopuk, birbiriyle ilgisi olmayan
tutumlar değildir. Aksine; yapılan araştırmalar, bunlar arasında yakın bir bağlantı olduğunu
ortaya koymaktadır. Örneğin seçim sonuçlarını önemseyerek izleyenlerin, tartışılan sorunlar
hakkında daha fazla bilgi sahibi oldukları, bu kişilerin de seçimlerde oy kullanma oranlarının
-ilgisizlere oranla- daha yüksek olduğu görülmektedir. (Kapani,2008,s.144,Baykal,1970,s.32)
Ayrıca; başka bir sınıflandırma Baykal tarafından yapılmaktadır. Milbrath’tan esinlenilerek
yapılan tasnife göre siyasal katılma üç seviyede gerçekleşmektedir. Belirtmek gerekir ki;
yapılan bu sınıflandırma oy vermenin üzerinde bir sınıflandırmadır: 1- Siyasal olayları izleme,
2- Siyasal olaylar hakkında tavır alma, 3- Siyasal olayların içine karışma.(Baykal,1970,s.33)
Bu sınıflandırmaya göre; gazete, dergi, radyo gibi medya araçları vasıtasıyla siyasal olayları
takip etme, dinleyici sıfatı ile parti mitinglerine katılma izleme faaliyetleri olarak
adlandırılmaktadır. Bu faaliyetlere katılan kimse, kendi siyasal tercihini yaymak amacıyla
hareket etmez. Onun amacı daha ziyade siyasal olaylardan haberdar olmaktır. Baykal bu tür
kişileri, siyasal sahnenin seyircisi olarak nitelendirmektedir. (Baykal,1970,s.33) İkinci
kategoride ise; siyasal katılma biraz daha üst düzeyde gerçekleşmektedir. Bu aşamada; kişi,
siyasal olayları izlemekle yetinmeyip, onlar hakkında tavır takınarak, bu tavrını açıklama
ihtiyacı hissetmektedir. Bunu, kitle haberleşme araçları ile yapabileceği gibi özel temaslar
yoluyla da yapabilir. Gazetelerde yazı yazmak, radyo veya mitinglerde konuşmak, siyasal
liderlerle görüşerek onları etkilemeye çalışmak, bir adaya para yardımında bulunmak gibi
davranışlar bu kategoride değerlendirilmektedir. (Kapani,2008,s.145)Siyasal partilere ya da
siyasal derneklere üye olarak girmek, yürüyüş, gösteri ve mitinglere aktif bir biçimde
katılmak, yöneticilik görevi yapmak, seçimli kamu görevlerinde bulunmak veya buralara
adaylığını koymak ise siyasal katılmanın en ileri kademesi olarak kabul edilmektedir. Bu
aşamada kişi artık, dışarıdan izleyerek ya da tavır takınarak değil, bizzat siyasal olayların
içinde yer alarak ve aktif rol üstlenerek siyasal hayata katılmaktadır.
(Baykal,1970,s.34,Kapani,2008,s.145)
138
Daver ise; siyasal katılmayı dört ayrı kademede ele almaktadır. Buna göre; en altta
apatetikler (parokial, hareketsizler – kayıtsızlar) yer alırken (pasif katılma), onun üzerinde
artan düzeyde aktif katılma, kendi içinde üç aşamada gerçekleşmektedir. Daver’in bu
tablonun oluşumunda dikkat çektiği husus; siyasal katılmanın, temel ihtiyaçların (beslenme,
barınma vb.) iyice giderildiği toplumlarda olduğudur. Ona göre; insanlar, ihtiyaçlarını
giderdikleri takdirde politika ile meşgul olmaktadırlar. Günlük hayat uğraşına iyice gömülmüş
kişiler ve toplumlarda, siyasal katılma oranı azdır. (Daver,1969,s.209-211) Eğitimin, gelir
düzeyinin, sosyal statünün siyasal katılmayı etkilediği muhakkaktır. Bu anlamda siyasal
katılmanın psikolojik ve sosyolojik etkenleri bulunmaktadır. Kant’ın da; insanda kendi aklını
kullanması amacına hizmet eden doğal yetilerin, bir bütün olarak sadece tür içinde gelişmiş
olabileceğini, bireyin kendisinde gelişmemiş olduğunu söylediğini (Köse,2012,s.15-16)
hatırladığımızda, siyasal katılma açısından sosyalleşmenin önemi de ortaya çıkmaktadır.
Demokrasi ve dolayısıyla siyasal katılma ile ilgili olarak bahsedilmesi gereken bir
diğer konu da; katılımcı demokrasinin “gelişmeci” olduğu (Erdoğan,2001,s.265) belirtilen
yönü ile paralellik arz eden altyapı meselesidir. Çeçen’in de belirttiği gibi; demokrasilerin
güçlü rejimler olabilmeleri için altyapı önemli bir konudur. Kendi altyapısını kurabilen bir
demokrasi, her türlü antidemokratik girişime karşı kendini savunabilir ve sonunda başarılı
olur. Altyapısını tamamlayamayanlar ise, bu konuda yeterince etkili olamazlar.
(Çeçen,1995,s.67) Altyapının bazen toplum içinde kendiliğinden oluşabileceğini ve
demokrasinin gelişimi için elverişli ortamı hazırladığını ifade eden Çeçen; bazen de bu
altyapının en küçük bir belirtisinin bile olmayabileceğini söylemektedir. Bu durumda;
demokrasi, kendi altyapısını en kısa zamanda oluşturmakla görevlidir. (Çeçen,1995,s.67-68)
Demokrasiyi, tepeden tabana ve alt kademeden en üst kademeye kadar toplum içinde
örgütlenme ağının kurulduğu bir siyasal sistem olarak niteleyen Çeçen’e göre; demokratik
yapılar büyük ölçülerde örgütler ve birliklerden oluşan toplumsal ilişkiler ağına
dayanmaktadır. Birlikler, dernekler ve benzeri örgütlenmeler toplumsal yaşamın her alanında
ve her aşamasında ortaya çıkabilir, değişik alanlarda çalışmalar yapabilir ve etkinlikleri ile
toplumsal yaşamı etkilediği kadar siyasal düzen üzerinde de yararları olabilir. Demokrasiler
için örgütsüz ve dağınık bir altyapı düşünülemez. (Çeçen,1995,s.68)
Devlet iktidarını sınırlandıran hukuk dışı faktörlerden bir diğeri; demokrasinin,
toplumun çoğulcu yapısının içinden türeyen kamuoyudur. Siyaset biliminin en önemli
konularından biri olan kamuoyu; “belli bir zamanda, belli bir sorun karşısında, bu sorunla
ilgilenen kişiler grubuna veya gruplarına hâkim olan kanaat” (Kapani,1993,s.266) şeklinde
ifade edilmektedir. Kamuoyunun insan hakları ile bağlantısını ise Kapani şu şekilde
açıklamaktadır: Kamuoyu ve insan hakları*** birbirini destekleyen ve birbirini karşılıklı olarak
etkileyen kavramlardır. Herhangi bir toplumda aydın bir kamuoyunun varlığından söz
edebilmek için, o toplumda kamuoyunun oluşmasını ve belirmesini sağlayacak araç ve
imkânların bulunması gerekir. Kamuoyunun oluşması için gerekli bu araç ve imkânlar;
haberleşme özgürlüğü, düşünce ve kanaat özgürlüğü, ifade hürriyeti, kişi güvenliği,
örgütlenme özgürlüğü, düşünceyi yayma özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma
***
Kapani burada “kamu hürriyetleri” terimini kullanmaktadır.
139
özgürlüğü… vb gibi insan hak ve özgürlüklerinin teminat altına alınmasını gerektirir. Bu
hakların olmadığı bir ortamda, halkın olaylar ve sorunlar üzerinde fikir sahibi olması, yorum
ve tenkit yapabilmesi ve tartışabilmesi mümkün olmayacaktır. Ancak; bu şekilde oluşacak
aydın ve uyanık bir kamuoyu da hürriyetler rejiminin en sağlam ve güvenilir teminatı sayılır.
(Kapani,1993,s.267)
Aydın, ya da bir diğer ifadeyle bilinçli bir kamuoyunun oluşabilmesi için gerekli
şartları kısaca belirttikten sonra, bu şartların nasıl oluşabileceğine de kısaca değinmekte yarar
vardır. Demokrasinin tepeden tabana ve alt kademeden en üst kademeye kadar toplum içinde
örgütlenme ağının kurulduğu bir siyasal sistem olarak nitelendirildiğini ve altyapısı olmayan
hallerde demokrasinin, kendi altyapısını en kısa zamanda oluşturmakla görevli olduğunu
belirttik. İnsan hakları üzerinde baskı ve sınırlayıcı girişimlere karşı direnmenin ancak örgütlü
savaşım ile mümkün olduğunu belirten Çeçen de; örgütsel ilişki ağının hem bireyler hem de
birlikler için yararlı olduğunu, örgütsel ilişkilere giren bireylerin güven, dayanışma ve
yardımlaşma
duyguları
kazanacağını,
kendi
başlarına,
kendi
güçleri
ile
gerçekleştiremeyecekleri toplumsal veya siyasal savaşımları bu tür dayanışma birlikleri
aracılığıyla yapabileceklerini ifade ederek, demokrasinin kökleşmesi için örgütlere ve
birliklere önemli görevler düştüğünü belirtmektedir. (Çeçen,1995,s.69-70) Demokrasinin
yaşaması ve kökleşmesi için, bireylere bu bilincin aşılanması gerekmektedir. Ancak bu
bilinçle örgütlenen bir toplum, yaratacağı kamuoyunun gücüyle, insan haklarının yasalarla
kaldırılamayacak ve hiçbir yönetimce değiştirilemeyecek gerçek güvencesi olabilir.
Toplumun bireyleri bu bilinçten yoksun bulunurlarsa, bireysel dünyalarına kapılıp toplumsal
ve siyasal yaşamdan koparlarsa, insan haklarına sahip çıkamazlar ve anayasal sistemde kurulu
olan bütün hukuki kurumlara, dengelere ve frenlere rağmen, baskıcı rejimlerin insan haklarını
ihlal eden yönetimlerinden kurtulamazlar.
Şimdi; aydın bir kamuoyunun oluşmasında örgütlenmenin önemini belirttikten sonra,
somut olarak bu örgütlenme çeşitlerine değinmeliyiz. Siyasal partilerin bu bakımdan en güçlü
görünen örgüt olduğunu görmekteyiz. Devlet iktidarının sınırlanması ve insan haklarının
korunabilmesi için bireysel iradeleri bir araya getiren, onlara yön ve ağırlık veren güçlü
kuruluşların olması gerektiğine dikkat çeken Soysal da; dağınık bireysel tercihlerin açıklık ve
kesinlik kazanmasının siyasal partilerin çalışmaları sayesinde olacağını belirtmektedir.
(Soysal,1997,s.187)
Poggi; örgütlü partilerin, oy pusulasına adı konulacak adayları seçtikleri,
seçildiklerinde ise onların davranışlarını yönlendirdikleri ve denetledikleri için, ilk bakışta
bunun parti üyelerine önemli bir siyasal güç kazandırdığı, böylelikle de siyasal bilinç ve etkiyi
topluma yaydığı düşünülebilir, demektedir. Ama; partilerin iç yapılarındaki farklılıklara
rağmen, örgütsel dinamiklerin parti tabanının gücünü aşamalı olarak kısıtladığını belirten
Poggi; parti önderlerinin gücünün arttığını ifade etmektedir. Partilerin çoğunlukla “özel”
kurumlar olmaları nedeniyle, parti liderlerinin topluma karşı sorumlu olmadığını öne
sürmektedir. Parti üzerindeki örgütsel denetimlerinin onları parti üyeleri ve seçmenleri
karşısında bile giderek daha bağımsız kıldığını düşünmektedir. (Poggi,2002,162-163)
140
Kapani de; demokratik sistemde, partilerin- özellikle muhalefet partilerinin başta gelen
fonksiyonunu siyasal iktidarın kullanılışını denetlemek ve insan haklarına yersiz bir müdahale
karşısında derhal kamuoyunun dikkatini çekerek onu harekete geçirmek suretiyle bu
müdahaleyi önlemek olduğunu belirtmektedir. Herhangi bir ülkede, insan haklarının ne
derecede garanti altında bulunduğunu, muhalefet partilerine bu alanda tanınan imkânların
genişliği ile ölçmenin mümkün olduğuna dikkat çeken Kapani’ye göre; madalyonun bir de
öteki yüzü vardır: Vedel’den aktardığına göre; demokrasi siyasal partiler olmaksızın
yaşayamaz, fakat siyasal partiler yüzünden ölebilir de. Partiler, demokratik düzenin yapıcı
unsurları oldukları kadar, bazen yıkıcı unsurları haline de gelebilmektedir. Eğer bir ülkede
partiler, kamu yararını ve toplum sorunlarının çözümünü ön planda tutacak yerde sadece
kendi çıkarları peşinde koşarlar, iktidarın ele geçirilmesini (veya elde tutulmasını) tek gaye,
her türlü aracı da bu amaç uğrunda meşru sayarlar ise demagoji oyunları ile halkı aldatmak
yoluna giderek, birbirleri ile kıyasıya bir siyasal boğuşma ve didişme çukuruna düşerlerse, o
ülkede demokrasinin geleceğine endişe ile bakmak gerekir. (Kapani,s.274-275)
Görüldüğü üzere; devlet iktidarının sınırlandırılmasında belirleyici bir rol oynayan
hukuk dışı faktörlerin gelişimi; toplumun sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yapısı ile
ilgilidir. Bu yapıyı geliştirmek, yoksa da oluşturmak her ne kadar demokrasinin görevleri
arasında sayılsa da, bunun için de toplumsal bir zeminin hazırlanması ya da oluşması
gereklidir. Bu zeminin oluşması için de sivil toplumun her zaman dinamik, canlı olması
lazımdır. Tanör; haklı olarak, batılı insan hakları sistemini hukuk ötesi kanalların beslediğini
belirtmekte, bunu “sivil toplum canlılığı” şeklinde ifade etmektedir. (Tanör,s.276)Buna göre;
özerk bir sivil toplumun varlığı, devletin sürekli hükmetmesini önleyen bir dalgakırandır.
“Kamuoyu” ve “baskı grupları demokrasisi”nin; siyasal partiler, sendikalar, dernekler, meslek
kuruluşları, dini kuruluşlar gibi örgütlenmeler üzerine kurulu olduğunu ifade eden Tanör’ün
de belirttiği gibi; bunlarsız ve sessizliğe mahkûm edilmiş bir toplum insan hakları yönünden
sorunsuz gibi görünebilir ama sessizlik, her zaman işlerin iyiye gittiğini göstermez.
(Tanör,277-278)
SONUÇ
İnsan haklarının korunması için gerekli olan ve yukarıda etraflıca ele alınan devlet
iktidarını sınırlandırıcı yöntemlerin ve ilkelerin kurumsal olarak yerleşmesi gerekir. Bu
doğrultuda anayasal ve yasal düzenlemelerin yapılması; söz gelimi genel ve eşit oy hakkının
tanınması, siyasal partilerin faaliyetlerinin - parti üyeliğinin ve diğer hakların güvenceye
alınması insan haklarının korunması için yeterli değildir. Bir diğer ifadeyle, devlet iktidarının
sınırlandırılmasında rol oynayan hukuki mekanizmalar, insan haklarının korunmasında tam
bir güvence teşkil etmemektedirler. Hukuki düzenlemelerin yanı sıra, demokrasinin yaşayan
bir demokrasi olması gerekmektedir. Bu nedenle; demokrasiyi önce biçimsel olarak ele alıp,
akabinde demokrasinin maddi boyutunu açıklamaya çalıştık. İktidarın sınırlandırılmasını,
halkın iktidarı – otoriteyi kontrol edebilmesini, kararlarını etkileyebilmesini sağlamak
bakımından olmazsa olmaz bir etkinlik olan siyasal katılma da, demokrasinin maddi boyutunu
141
oluşturmaktadır. Bir toplum, demokrasiyi ancak siyasal katılma sayesinde kendi bünyesinde
yaşatabilir. Bu sayede siyasal katılma, hem insan haklarının bütünlüğü ilkesini
gerçekleştirme, hem de diğer hakların da güvencesini oluşturmaya yarar sağlamaktadır.
Siyasal katılma sayesinde toplumsal bilinci yükselen birey, aynı zamanda insan haklarının
korunması yolunda kendiliğinden koruma mekanizmasına dâhil olacaktır. Bu sayede,
toplumun da insan hakları bilinci yükselecek, insan hakları mücadelesi daha yaygın ve kararlı
hale gelecektir. Nitekim yukarıda da belirttiğimiz gibi, yalnız insan hakları bilinci yüksek bir
toplum, devlet iktidarının insan haklarına dayalı olması yönünde bir meşruluk baskısı
oluşturabilir.
KAYNAKÇA
ALGAN, B., Ekonomik, Sosyal Ve Kültürel Hakların Korunması, Seçkin Yayınları, Ankara
2007
BAYKAL, D., Siyasal Katılma, Bir Davranış İncelemesi, AÜSBF Yayınları, Sevinç
Matbaası, 1970
CANİKLİOĞLU, M., Anayasal Devlette Meşruiyet, Yetkin Yayınları, 2010
CHEVALLIER, J., Hukuk Devleti, Çev: Ertuğrul Cenk GÜRCAN, İmaj Yayınevi, 2010
ÇEÇEN, A., İnsan Hakları, Gündoğan Yayınları, 2. Basım, Ankara 1995
DACHEUX, E., Kamusal Alan, Çev: Hüseyin KÖSE, Ayrıntı Yayınları, 2012
DAHL, R., Demokrasi Üzerine, Çev: Betül KADIOĞLU, Phoenix Yayınları, 2. Baskı, 2010
DAVER, B., Siyaset Bilimine Giriş, Doğan yayınevi, 1969
DOEHRİNG, K., Genel Devlet Kuramı, Çev.Ahmet MUMCU, İnkılap Yayınları, 3. Baskı,
2002
ERDOĞAN, M., Anayasa Hukuku, Orion Yayınevi, 4. Baskı, 2007
ERDOĞAN, M., İnsan Hakları Teorisi Ve Hukuku, 2. Baskı, Orion Kitabevi, 2011
EROĞUL, C., Devlet Yönetimine Katılma Hakkı, İmge Kitabevi, 1991
EROĞUL, C., Devlet Nedir? İmge Kitabevi, 3. Baskı, 2002
EROĞUL, C., Anatüzeye Giriş (Anayasa Hukukuna Giriş), İmaj Yayınevi, 11. Baskı, 2010
FEYZİOĞLU, T., Kanunların Anayasaya Uygunluğunun Kazai Murakabesi, Güney
Matbaacılık, Ankara 1951
GÖNENÇ, L., “Siyasi İktidar Kavramı Bağlamında Anayasa Çalışmaları İçin Bir Kavramsal
Çerçeve Önerisi”, AÜHFD, 2007, C.56, SS 145-168
142
GÖNENÇ, L., “Siyasi İktidarın Denetlenmesi, Dengelenmesi ve Anayasalar” TEPAV
Anayasa Çalışma Metinleri
GÖZLER, K.,Devletin Genel Teorisi, Ekin Yayınları, 3. Baskı, 2011
GÜNDAY, M, İdare Hukuku, İmaj Yayınevi, 6. Baskı, 2002
GÜRİZ, A, Hukuk Felsefesi, AÜHF Yayınları, 4.Baskı, 1996
HEYWOOD, A., Siyaset, Adres Yayınları, 2007
İBA, Ş., Anayasa Hukuku Ve Siyasal Kurumlar, Turhan Kitabevi, 2. Baskı, Ankara 2008
İnsan Hakları, Başbakanlık İnsan Hakları Kurulu Başkanlığı, Matus Basımevi, 1. Baskı,
Ankara 2006
KABOĞLU, İ. Ö., Anayasa Yargısı, İmge Kitabevi, 4. Baskı, 2007
KALABALIK, H., İnsan Hakları Hukuku, Seçkin Yayınları, 2. Baskı, 2009
KAPANİ, M., Politika Bilimine Giriş, Bilgi Yayınları, 21. Baskı, 2008
KAPANİ, M., Kamu Hürriyetleri, Yetkin Yayınları, 7. Baskı, Ankara 1993
KARAOSMANOĞLU, F., İnsan Hakları, Seçkin Yayınları, 2011
KARAYALÇIN, Yaşar, “Hukukun Üstünlüğü”, AÜSBF Dergisi içinde, Cilt 47, sayı 3-4,
Haziran – Aralık 1992
KIŞLALI, A. T., Siyasal Çatışma Ve Uzlaşma, İmge Kitabevi, 2. Baskı, 1993
KUÇURADİ, İ., İnsan Hakları Kavramları Ve Sorunları, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları,
Ankara 2007
MUMCU, A. & KÜZECİ, E., İnsan Hakları ve Kamu Özgürlükleri, Turhan Kitabevi, Ankara,
2007
ODYAKMAZ, Z.; KAYMAK, Ü.; ERCAN, İ.; Anayasa Hukuku, İdare Hukuku, İkinci Sayfa
Yayınları, 12. Baskı, 2011
OKANDAN, G., Umumi Amma Hukuku Dersleri, Fakülteler Matbaası, İstanbul, 1952
PATEMAN, C., Participation And Democratic Theory, Cambridge University Press, 1999
PAZARCI, H., Uluslararası Hukuk, Turhan Kitabevi, 7. Baskı, 2008, s.126
POGGİ, G., Modern Devletin Gelişimi, 2. Baskı, İstanbul Bilgi Ün. Yayınları, İstanbul 2002
SANCAR, M., Devlet Aklı Kıskacında Hukuk Devleti, İletişim Yayınları, 3. Baskı, 2004
143
SARTORİ, G., Demokrasi Teorisine Geri Dönüş, Çev: Tunçer
KARAMUSTAFAOĞLU, M.,T. Yetkin Yayınları, 1996
SCHUMPETER, J. A.,Capitalism, Socialism and Democracy, Routledge, George Alien and
Unwin, Taylor & Francis e-Library, 2003 London
SOYSAL, M., 100 Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Yayınevi, 5. Baskı, 1979
SOYSAL, M., Dinamik Anayasa Anlayışı Anayasa Diyalektiği Üzerine Bir Deneme,
AÜSBF Yayınları, Sevinç Matbaası, 1969
TANÖR, B., Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, 3. Baskı
TEZİÇ, E., Anayasa Hukuku, Beta Yayınları, 2. Baskı, 1991
TİEDEMAN, P., Uluslar arası İnsan Hakları Bakış Açılarına Göre İnsan Onuru ve İnsan
Hakları İlişkisi, Güncel Hukuk, Kasım 2010/11-83 , Çev: Prof. Dr. Yener Ünver, s. 46-47.
TROPER, M., “Sınırlı İktidar, Hukuk Devleti ve Demokrasi” başlıklı tebliğ. Demokrasi Ve
Yargı, TBB Yayınları, 2005
TÜRKÖNE, M., Siyaset, Opus Yayınları, 2009
ÜNSAL, A., Siyaset Ve Anayasa Mahkemesi, AÜSBF Yayınları, 1980
YAYLA, A., Siyaset Teorisine Giriş, Siyasal Kitabevi, 4. Baskı,2004
ZABUNOĞLU, Yahya, (Bir Hukuk ve Siyasal Bilim Problemi Olarak) Devlet Kudretinin
Sınırlandırılması, Ajans-Türk Matbaası, Ankara, 1963
144
EKONOMİ BİLİMİNDE AVUSTURYA İKTİSAT OKULU VE HAYEKÇİ
DÜŞÜNCE ÜZERİNE
Güner KOÇ AYTEKİN*
ÖZ
Keynesyen ekonomik felsefe, 2. Dünya Savaşı sonrasından 1970’li yıllara kadar kapitalist devletler bakımından
büyük önem taşımıştır. Ancak, 20. yüzyılın son çeyreğinde yaşanan küresel birtakım önemli gelişmelerle birlikte,
Keynesyen ekonomik politikalar da önemini yitirmeye başlamıştır. Bu gelişmelerden ilki, kapitalist ekonomilerde
1970’lerde yaşanan petrol ve stagflasyon krizleri; ikincisi ise, büyük ölçüde ilkinin bir uzantısı olarak, 1980’lerde
başta İngiltere (1979) ve ABD (1980) olmak üzere gelişmiş birçok ülkede muhafazakâr partilerin iktidara
gelmeleridir. İktidara gelen bu hükümetler, o zamana dek uygulanan iktisadi politikaları ve kurumsal çerçeveyi
değiştirmeyi amaçlayan programlarını uygulamaya koymuşlardır. Bir diğer önemli gelişme de, 1980’lerin sonları ve
1990’ların başlarında, sosyalist dünyadaki “yeniden yapılanma” ve “açıklık” politikaları ve sosyalist sistemin etkisini
kaybetmesiyle ortaya çıkan ülkelerin, ”piyasa ekonomisi” ne yönelme süreçleridir. Bu gelişmeler sonucunda
iktisatçılar, Keynesyen iktisada alternatif bir yaklaşım içerisinde, 20. yüzyıl ortalarında yükselen sosyalist dalgaya
karşı serbest piyasa ekonomisini savunan, Friedrich August von Hayek’in düşüncelerini yeniden gündeme getirme
ihtiyacı duymuşlardır. Ayrıca, Hayek’in 1974’te Gunnar Myrdal ile birlikte, Nobel İktisat Ödülü’nü alması, bu
yöndeki çalışmalara olan ilgiyi daha da artırmıştır. Dolayısıyla, bu çalışmada, günümüzde de önemini koruyan
Hayek’in iktisat teorisi ile ilgili görüşleri üzerinde durulurken, mensubu olduğu Avusturya Okulu ve metodolojisi,
Hayekçi paradigmanın temel özellikleri, piyasa düzeni ve rekabet konuları da ele alınmaya çalışılmıştır.
Anahtar Kelimeler: Avusturya İktisat Okulu, Sübjektivizm, Piyasa düzeni (Katallaksi), Bilgi, Rekabet, Metodoloji,
Liberal ekonomi.
ON THE AUSTRIAN SCHOOL OF ECONOMICS AND HAYEKIAN
THOUGHT
ABSTRACT
Keynesian economic philosophy, aftermath of the World War II until the 1970s, has been enormously
important in terms of the capitalist states. However, along with a number of global important developments in the last
quarter of the 20th century, Keynesian economic policies began to lose importance. The first of these developments is
the oil crisis and the stagflation of capitalist economies of the 1970s; the second, substantially as an extension of the
first, at the 1980s in many developed states including UK (1979) and the USA (1980), conservative parties came to
power. The governments that came to power have put programs to work, aiming to change the economic policies and
institutional framework implemented until then. Other important developments in the late 1980s and early 1990s are
the "restructuring" and "openness" policies in the socialist world and the "market economy" orientation processes of
the emerging countries as the outcome of the loss of the effect of socialist system. As a result of these developments,
economists, as an alternative approach to Keynesian economics, felt the need to reintroduce the ideas of Friedrich
August von Hayek who had defended the market economy against the rising socialist tide in the mid-20th century.
Furthermore, as Hayek received the Nobel Prize in Economics with Gunnar Myrdal in 1974, the interest to the studies
in this direction has further increased. Therefore, in this study, as emphasizing on the opinions of Hayek’s economic
theory which is still on the agenda, the Austrian School and its methodology, key features of the Hayek’s paradigm,
organization of the market and competition issues have been discussed.
Keywords: Austrian School of Economics, Subjectivism, Market organization (Catallaxy), Information, Competition,
Methodology, Liberal economy.
*
Öğr. Gör. Dr., Ufuk Üniversitesi, İ.İ.B.F., Uluslararası Ticaret Bölümü. [email protected]
145
1. GİRİŞ
Hayek, tüm dünyayı etkisi altına alan karma ekonomi ve refah devleti felsefesi ile
sosyalist felsefeye eleştiriler getirmiştir. Bu eleştirilerini yaparken de liberalizm
felsefesini benimsemiştir. Dolayısıyla, liberalizmin entelektüel temellerini ortaya
koyduğu kitapları ve de liberalizmi savunan bilim insanlarıyla yaptığı işbirliği ile
düşüncelerini savunma, geliştirme ve kitlelere yayma yolunda önemli çalışma ve
başarılara imza atmıştır.
Bu bağlamda, Hayek’in yaşamından kısaca söz etmemiz, O’nun fikirlerini anlama
yönünden katkı sağlayacaktır.
Hayek, 1899’da dönemin en önemli kültür ve bilim merkezlerinden biri olan Viyana’da
üç kuşak bilim insanı yetiştiren aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.
Üniversite yıllarında Fabian sosyalist olan Hayek, özgür bir toplumun ilkelerini
araştırıyordu. Viyana Üniversitesi’nde Friedrich von Wieser ve Otmar Spann’dan
dersler alan Hayek, 1921 yılında hukuk, 1923 yılında siyaset bilimi dallarında iki
doktora derecesi almıştır. 1923-1924 yılları arasında ABD’de bulunan Hayek,
Viyana’ya dönüşünde Ludwig von Mises’le karşılaşmış, Mises’in görüşleri, ılımlı bir
sosyalist olan genç Hayek’e antipatik gelmiş, ancak bundan sonraki beş yıllık birlikte
çalışma döneminde, Hayek’in düşüncelerinde önemli değişiklikler olmuştur (Butler,
1983 aktaran Yay: 1993: 24).
Hayek’in 1992 yılında kaybı ile dünya entelektüel bir virtüözü kaybetmiştir. O’nun
entelektüel yaşamı, 60 yıla yayılmış ve bütün insani sosyal etkileşimleri içine almıştır.
Hayek’in ilk çalışmalarından olan para ve ticaret teorisi döngüsünden, sosyalist
planlama üzerine yaptığı kritiğine kadar ve bu kritiğin yükselttiği pazar sıralamalarının
epistemolojik (bilgi kuramı) problemleri üzerine çalışması, bilimsel metot, özgürlükle
uyumlu kanun, kültürel kurumlar ve değindiği her konuya yapmış olduğu çok önemli
katkılar bulunmaktadır (Vaughin, 1995: 196). Liberalizmin iktisadi, siyasi ve felsefi
alanda yükselişinde Hayek’in katkısı şüphesiz çok büyüktür. Hayek’in, bu kapsamda
iktisadi düşünce tarihinde, liberal düşüncenin en önde gelen ismi olduğunu ifade
edebiliriz. Dolayısıyla çalışmamızda, Hayekçi paradigma ağırlıkta olmak üzere
Avusturya İktisat Okulu metodolojisinin incelenmesi de önem taşımaktadır.
2. HAYEK’İN KÖKENİ: AVUSTURYA İKTİSAT OKULU
İktisadi düşünce tarihinde okul, ekol deyimleri ile herhangi bir alanda ve görüşte
düşünsel beraberlik sağlayan ve belirli bir geleneği tarihsel süreç içerisinde birbirine
aktaran iktisatçıların yaklaşımları ifade edilir. Bu kapsamda Avusturya İktisat Okulu,
ekonomik ilişkilerin sürdürüldüğü dünyamızda, kapitalist sistemi ya da piyasa
ekonomisini açıklama noktasındaki en önemli kavramsal çerçeveyi, dinamik rekabet ya
da piyasa süreci olgularının oluşturduğunu savunmaktadır.
146
Günümüzde birçok iktisatçı, Avusturya İktisat Okulu’nu savunan iktisatçıların serbest
piyasa ekonomisini savunan iktisatçılar olarak da görülebileceği fikrini
paylaşmaktadırlar. Bu kapsamda, özellikle Avusturya İktisat Okulu’nun ilk temsilcileri,
Marxist düşünceye karşı olmakla birlikte, Okul’un düşünce yapısının politik ve
ideolojik temeller üzerinde yapılandırılmaması görüşünü de ifade etmişlerdir.
Avusturya İktisat Okulu’nun başlangıcı olarak, Carl Menger’in (1840-1920) Principles
of Economics adlı kitabının yayın tarihi (1871) gösterilir. Ancak Mises’e göre
1870’lerin sonlarına kadar bir Avusturya Okulu değil, sadece Menger vardır. Bu
tarihten sonra, Menger’e bağlı ve O’nun düşüncelerini yayan ve geliştiren Friedrich von
Wieser (1851-1926) ve Eugen von Böhm-Bawerk (1851-1914) ile birlikte Avusturya
Okulu’nun sözü edilir olmuş ve bu üç iktisatçı Okul’un ilk kuşağı olarak kabul
edilmiştir (Mises, 1969: 9-10 aktaran Yay, 1993: 34 ).
Avusturya Okulu deyimi, ilk defa Menger’in ikinci kitabı Investigations into the
Method of Sociology and Political Economy (1883)’i Almanca olarak yayımlamasıyla,
Menger’le Alman Tarihçi Okulu’nun lideri Gustav Schmoller arasında başlayan ünlü
metot tartışmaları sırasında Alman Tarihçi Okulu taraftarlarınca kullanılmıştır (Mises,
196: 42 aktaran Yay, 1993: 34). Menger, Alman Tarihçi Okulu’na karşı çıkmış ve bu
Okul’un kurucusu Gustav Schmoller ile aralarında ünlü “Metot Kavgası”
(Methodenstreit) ortaya çıkmıştır. Schmoller’in otoritesi nedeniyle, önceleri Alman
Tarihçi Okulu ağır basmış ve Alman üniversitelerinin kapıları Avusturyalı iktisatçılara
kapatılmıştır. Ancak daha sonra “subjectivizm” in ön plana çıkması ile durum değişmiş
ve Avusturya Okulu, metot kavgasının galibi olmuştur (Savaş, 1999: 540). Menger,
Klasik iktisadın, değeri; üretim faktörleri faaliyetleri sonucu elde edilen karşılık olarak
görme anlayışının tersine, değer ve fiyat teorilerine dayanarak, bir malın değerinin
tüketici istek ve arzularının karşılanmasında elde edilen tatmin özelliğini de göz önünde
bulundurarak açıklamıştır.
Avusturya Okulu’nun ikinci kuşağını Ludwig von Mises (1881-1973) ve Joseph
Schumpeter (1883-1950) oluştururken, üçüncü kuşak Friedrich August von Hayek, G.
Haberler, F. Machlup, O. Morgenstern, P. Rosenstein-Rodan gibi iktisatçılardan
oluşmuştur. Avusturya Okulu’nun bu ikinci ve üçüncü kuşak üyeleri, 1930’larda
Avusturya üniversitelerinde Nazi etkilerinin artmasıyla birlikte, toptan ABD’ne göç
etmişler ve akademik çalışmalarını burada sürdürmüşlerdir (Yay, 1993: 34).
Günümüzde tarihsel olarak Avusturya Okulu geleneğini sürdüren Ludwig Lachmann,
Israel Kirzner ve Murray Rothbard adlı iktisatçılar Okul’un dördüncü kuşağı olarak
kabul edilmektedir. Kendilerini Neo-Avusturyalılar olarak da adlandıran bu iktisatçılar,
çıkış noktası olarak (Menger’in görüşlerini kabul etmekle beraber) özellikle Mises ve
Hayek’in görüşlerini almaktadırlar (Blaug, 1980 ve Kirzner, 1981: 111 aktaran Yay,
1993: 34). Geçtiğimiz yıllarda Avusturya Okulu yaklaşımı özellikle (W.Block, J.B.
Egger, R.W. Garrison, W.Grinder, G.P. O’Driscol, M.J. Rizzo gibi) genç ABD’li
iktisatçılar arasında ilgi uyandırmış ve New York Üniversitesi bu yaklaşımın karargâhı
olmuştur (Littlechild, 1980: 15 ve Shand, 1980: 4 aktaran Yay, 1993: 35).
147
Avusturya Okulu iktisatçılarına göre, 1970’lerde iktisat biliminin hâkim yaklaşımının
(Walrasgil mikro analiz ve Keynesgil makro analizden oluşan neoklasik sentez) içine
düştüğü krizin nedeni, son derece karmaşık teknikler kullanarak gelişmiş bir teorik
çerçeveye sahip olsa da bu analizin piyasa kapitalizminin işleyişinin doğru bir analizine
sahip olmamasıdır. Bu nedenle neoklasik iktisat restorasyona tabi tutulmalıdır (Kirzner,
1981: 111-112 aktaran Yay: 1993: 35-36). Matematiksel olmayan ve “Psikolojik Okul”
diye adlandırılan bu düşünce okuluna mensup iktisatçılar, açıklayıcı amaçlar dışında
matematik kullanmamışlardır. Soyut ve dedüktif yöntemleri kullanmakla birlikte
“nedensellik” bağı üzerinde doğrudan ve daha açık biçimde durmuşlar ve sübjektivizmi
ilgilendiren psikolojik etkenleri daha etraflı biçimde incelemişlerdir. İktisadın insan
davranışlarını inceleyen bir bilim olduğunu ve bu nedenle insan psikolojisinin önem
taşıdığını belirtmişlerdir. Bu grubun önemli temsilcileri Avusturya Okulu’nun
kurucuları olan Menger, Wieser ve Böhm-Bawerk ile Amerikalı J.B. Clark ve F.A.
Feber’dir (Savaş, 1999: 518).
Neoklasik iktisat özünde, yalnızca tam bilgi varsayımından hareketle birey ya da
firmaların fayda ya da kâr maksimizasyonu ve piyasa dengesi şartlarının tespitine
dönüşmüştür. Gerçekte eksik bilgiye dayanan piyasa sürecinin, girişimcinin ve
rekabetin önemi kaybolmuştur. Bu nedenle, Avusturya İktisat Okulu taraftarları,
yaklaşımlarını, neoklasik analize karşı liberal bir eleştirel yaklaşım olarak kabul
etmekte, neoklasik analizin içinde bulunduğu krizden ancak bu analizin gelişim
tarihinin yeniden gözden geçirilerek, nerede yanlış yapıldığının tespiti ile çıkabileceğini
savunmaktadırlar. Buna göre Avusturya Okulu’nun metodolojik ilkelerinden hareketle
neoklasik iktisadi düşünce geliştirilebilir (Yay, 1993: 36). Bu kapsamda, Hayek’in Okul
hakkındaki düşüncesini belirtelim:
“Bana öyle görünüyor ki bir kuşak önce -Menger’in etkisinin hissedildiği dönemin
sonunda- doruk noktasına ulaşan sübjektivist teoriye olan ilgide bir canlanmanın
işaretleri seziliyor. Menger’in görüşleri zamanla farklı bir Avusturya Okulu olma
özelliğini yitirdi, dünyanın büyük kısmında öğretilen teorinin genel yapısı içinde eridi.
Fakat uzun zamandır farklı bir Avusturya Okulu yoksa da iktisat teorisinin gelecekteki
gelişmesine çok büyük katkılarını bekleyeceğimiz farklı bir Avusturya geleneğinin
halen var olduğuna inanıyorum” (Hayek, 1973: 14 aktaran Yay, 1993: 36).
Avusturya Okulu’nun ana prensipleri arasında marjinalizm, yani tüm ekonomik
kararlarda, değer, maliyet, verimlilik, fayda, gelir gibi olguların, toplama eklenen veya
toplamdan çıkarılan son birimin önemiyle belirlenmesi yaklaşımı da önemli bir yer
tutmaktadır.
Ancak, Avusturya Okulu iktisatçılarına göre Menger’in görüşlerinin önemi, O’nun
marjinalizmin teknik gelişmesine yaptığı katkılardan çok, faydanın sübjektif karakterini
ve bireyler arasında sübjektif refah seviyelerinin karşılaştırılamayacağını (ya da
toplanamayacağını) vurgulamasına dayanmaktadır. Menger’e göre malların değerini
148
belirleyen şey, malların kendi içlerinde taşıdıkları bir özellik değil, kişilerin sübjektif
istekleri ile bu isteklerin tatminini sağlayacak objektif şartların bilgisini göz önünde
tutarak mallara atfettiği önem derecesidir (Hayek, 1973: 6 aktaran Yay, 1993: 45).
Dolayısıyla, Menger’de sübjektivizm, daha çok insanların zevklerinin farklı olabileceği
yönünde yorumlanmakla birlikte, bilgi ve beklentilere de vurgu yapmaktadır. Bu
kapsamda, sübjektivizm kavramı, Avusturya Okulu’nun ve Hayek’in en fazla önem
verdiği kavramdır.
Hatta Okul, bu kavramla o kadar özdeşleşmiştir ki, Okul’un yaklaşımı “Sübjektivist
İktisat” adıyla anılır olmuştur (Hayek, 1973: 6 aktaran Yay, 1993: 44).
Dolayısıyla, Avusturya Okulu’nun “yaşayan dinamik bir araştırma programı” olmasının
bir göstergesi de artık yalnızca neoklasik iktisadın eleştirisine odaklanmanın ötesine
geçmesi, kendi araştırma programını geliştirmeye ve Thomas Kuhn’un ifadesi ile “kendi
kutularını doldurmaya yönelmesidir” (Yay, 2004: 29).
Bu kapsamda, Avusturya Okulu, rekabetçi piyasa düzeninde bilginin etkinlikle ilişkisini
çağdaş neoklasik iktisat taraftarlarıyla (Grosman, Stiglitz) tartıştığı gibi (Esteban F.
Thompsen, Prices and Knowledge: An Austrian Perspective, 1992), refah iktisadı
bağlamında da bu tartışmasını sürdürmektedir (Roy Cordato, Efficiency and
Externalities in an Open-Ended Universe: A Modern Austrian Perspective, 2007).
Backhaus’un kitabı ise neredeyse Avusturya Okulu Uygulamalı İktisadı derlemesi
gibidir; Finansal İktisat, Kamu Ekonomisi, Sağlık Ekonomisi, Eğitim Ekonomisi, Refah
Devleti, Emek Ekonomisi, Endüstriyel Organizasyon, İktisadi Sistemler, Tarım
Ekonomisi, Doğal Kaynaklar ve Çevre Ekonomisi gibi çok çeşitli alanlarda Okul’un
görüşlerini tartışmaktadır (Jürgen G. Backhaus, Modern Applications of Austrian
Economics, 2005) (Yay, 2012: 19).
3. HAYEK’TE METODOLOJİ
Hayek, Avusturya İktisat Okulu’nun önde gelen iktisat düşünürlerinden biri olmakla
birlikte önemli bir iktisat metodoloğudur. Hayek, neredeyse bütün kitaplarında iktisadın
yöntemine ilişkin konularda düşüncelerini açıklamaktadır.
Hayek’in ilk kitaplarından son kitaplarına kadar, tüm çalışmalarında metodoloji konusu
önemli bir yer tutmaktadır. 1930’lu yıllarda yayımlanan para ve konjonktür teorisi ile
ilgili ilk kitaplarında bile birinci bölümler metodolojik sorunlara ayrılmıştır (Hayek,
1931: 4-7; 1933: 25-40 aktaran Yay, 1993: 40).
Avusturya Okulu’nda nesnel dünya kabul edilse de kuramsal yapılarında özel bir rol
oynamaz. Öznellik ve öznel değerlendirme, kuramın temel parçasıdır. Öznelliğe bağlı
olarak birey, ön plana çıkartılmaktadır. Birey, bireysellik, öznel değerlendirme
sürecinde, değerleyen, akıl-değerleme nesnesi ilişkisi söz konusudur (Eren, 1991: 256).
149
Bununla birlikte, Mises’te öznellik kavramı kullanılmaz. Onun yerine metodolojik
bireycilik tercih edilir. İnsan faaliyetlerinin amaçlı olması, bireysel seçimlerin öznel
olduğu sonucuna götürmektedir. Öznellik aynı zamanda belirsizlik nedenidir. Öznellik
ve belirsizlik ayrılmaz fikirlerdir. Zaman içinde sübjektivizmin anlamı, zevklerdeki
farklılıktan, insanların bilgi, yorum, bekleyiş ve dikkatlerindeki farklılığa doğru bir
genişleme göstermiştir.
Hayek, mikro ve makro analizlerin birleştirilmeye çalışılarak modern ekonomik
süreçlerin açıklanmaya çalışılması yönündeki çabaların başarısız olacağını
düşünmektedir.
Hayek’e göre bunun nedeni iki grup bilim arasındaki farklılıkta aranmalıdır ki bu
farklılıkta, grupların ele aldıkları olguların (phenomena) karmaşıklık (complexity)
derecesinden kaynaklanmaktadır. Fiziki bilimlerde kavramların nedeni birkaç
değişkenle açıklanabilirken, sosyal bilimlerde değişken sayısının çokça olmasıdır
(Hayek, 1967: 23-27 aktaran Yay, 1993: 42). Bu kapsamda Hayek, iktisadı da karmaşık
olgularla ilgilenen bilimler içinde tutarlı bir teorik yapı oluşturabilmiş bir disiplin olarak
görmektedir.
Bu doğrultuda Hayek, doğal bilimlere uygulanan yöntemlerin bilimsel yaklaşım
olduğunu, ancak bu yöntemlerin toplumsal olaylar ve sosyal bilimler üzerine
uygulanması ve toplumsal olayları anlamaya bir katkısı olmadığını düşünmektedir.
Yine, varsayımsal tümdengelim yöntemleri konusunda da genel anlamda konuyla ilgili
temel fikirleri benimsemekte, ancak bu yöntemin sosyal bilimler için uygun olmadığını
savunmaktadır.
Hayek, çoğu toplumsal nesnelerin nesnel gerçekler olmadığını belirtmektedir.
Bütünüyle fiziksel terimlerle tanımlanamayabilirler. İnsan faaliyetinin ilgilendiği şeyler
faaliyette bulunan halkın düşündükleridir. Bu açıdan doğal bilimlerde nesnel, toplumsal
bilimlerde öznel yaklaşım geçerlidir (Eren, 1992: 260). Bu bağlamda, 1940’larda
Economica dergisinde yayımladığı bir dizi makalede, gerek fizik bilimlerin gerekse
sosyal bilimlerin yöntemlerini ve aralarındaki ilişkileri ele almıştır. Bu yazılarında
iktisatçıların (ya da sosyal bilimlerle uğraşanların), fizik bilimlerinde geliştirilmiş
düşünce alışkanlıklarını (yöntemlerini) iktisada (ve diğer sosyal bilimlere) “mekanik ve
eleştirisiz” bir şekilde uygulamalarını, bilimcilik (scientism) olarak nitelemiş ve bunun
kesinlikle bilimsel olmadığını ileri sürmüştür. Ancak Hayek’in bilimci olarak nitelediği
yöntemi tartışma tonunda zaman içinde (büyük ölçüde K. Popper’in etkisiyle) bir
yumuşama görülmüştür (Yay, 1993: 40). Hayek, her ne kadar açıkça Popper’e karşı
olmadığını belirtse de (Hayek, 1967: 4 aktaran Yay, 1993: 41). Popper’in görüşlerini
doğrudan benimsemekten çok eleştirel - Popperci diyebileceğimiz bir çizgide O’nun
görüşlerini ele almış ama bu görüşleri fizik ve sosyal bilimlerin farklılıklarını
belirtmekte kullanmıştır.
Avusturya Okulu iktisatçıları, toplumda insan faaliyetinin bütünüyle niyet edilmeyen,
tasarlanmayan sonuçlara sahip olduğu görüşündedirler. Özellikle birçok önemli kurum
150
tasarlanmadan yaratılmıştır. Para, dil, din ve hatta devletin kendisi bile niyet edilmeyen
kurumlardır (Simpson, 1983: 21-22 ve Hayek, 1944: 28-29 aktaran Eren, 1992: 261).
Dolayısıyla, bu kurumlar insan faaliyetlerinin tasarlanmayan sonuçları olarak
görülmektedir.
Avusturya Okulu iktisatçılarının müdahaleciliğe karşı çıkmalarının önemli bir
gerekçesini de “niyet edilmeyen sonuçlar” yaklaşımı oluşturmaktadır. Avusturya Okulu
iktisatçıları ve Hayek, özellikle kurumların yaratılması ve evriminde insan
faaliyetlerinin tasarlanamayan sonuçlarına büyük önem vermektedirler. Başka bir
ifadeyle, metodolojik bireycilik kapsamında sosyal bir sistem olan piyasa ekonomisinin,
toplumun en küçük birimi olan bireylerle açıklanması gerekliliği üzerinde durulur.
4. HAYEKÇİ PARADİGMA ÜZERİNE
Bilim felsefecisi/tarihçisi Thomas Kuhn tarafından aslında fizik bilimlerinin gelişim
sürecinin açıklanması için öne sürülen paradigma kavramı, “belli bir bilimsel
topluluğun üyeleri tarafından paylaşılan inançların, değerlerin, tekniklerin bütününü
ifade etmektedir” (Kuhn, 1986: 162 aktaran Yay, 1993: 14). Bir başka deyişle,
karşılaştıkları, temel bilmeceler ve bu bilmecelerin çözümü konusunda anlaşmış
kişilerden oluşan bir görünmez kolejin sahip olduğu kavramsal çatı, dünya görüşü ya da
hipotezler bütünüdür (Blaug, 1975: 83 aktaran Yay, 1993: 14).
Hayekçi paradigmanın en temel özelliğini; tüm iktisadi ve politik konulardaki
eleştirilerini, belirli bir metodolojik temele dayandırması ve büyük ölçüde bu eleştiriler
bütününden oluşan görüşlerinin, metodolojik ilkeleri ile mantıklı bir tutarlılık içinde
olması şeklinde ifade edebiliriz.
Hayekçi paradigmanın bu temel özelliği, Hayek’in Nobel İktisat Ödülü tebliğinde,
1970’lerdeki iktisat biliminin içine düştüğü krizin tasviri ile ilişkili olarak kendini
açıkça göstermektedir:
“İktisat dalına Nobel Ödülü konması, iktisat bilimine kamuoyunun gözünde fizik
bilimlerinin onur ve prestijini sağlarken, diğer yanda iktisatçılar halen önerdikleri ve
hükümetlere uygulamaları için ısrar ettikleri politikaların sonucu olan enflasyonun
hızlanma tehlikesinden özgür dünyayı kurtarma işi ile uğraşıyorlar. Böyle bir durumda,
iktisatçı olarak yaptıklarımızdan övünç duymamız için çok az neden var. İktisatçıların
iktisat politikasına yön vermede karşılaştıkları başarısızlıkların nedeni teorilerini
dayandırdıkları bilimsel yöntemin yanlışlığıdır” (Hayek, 1987/a: 23-24 aktaran Yay,
1993: 37).
Hayek’e göre muhafazakârlık, liberalizm ve sosyalizm; alışılagelen görüşlerin tersine,
birincisi sağda, ikincisi ortada, üçüncüsü solda olmak üzere bir çizgi üzerinde değil, bir
üçgenin üç ayrı kutbudur (Hayek, 1960: 398 aktaran Yumer, 1988: 32). Yine Hayek’e
göre liberalizm, bir genel ilkeler sistemi yani bir ideolojidir.
Bu bağlamda, Hayekçi düşünce ve Avusturya Okulu’nu, 1980 sonrasında iktisat
düşüncesinde önemli yer tutan ve genel olarak “Yeni Sağ” ve “Sağcı İktisat” görüşü
151
olarak da adlandırılan düşünce biçiminin oluşumundaki en önemli unsurlar olarak da
ifade edebiliriz.
5. HAYEK’TE BİLGİ, ZAMAN, BELİRSİZLİK, RASYONELLİK VE DENGE
ÜZERİNE
Avusturya Okulu’nda bilgi ve zaman sorunu, Menger’de temeli olan, Mises ve Hayek
tarafından formüle edilen eksik bilgi, belirsizlik ve tarihsel zaman üzerine inşa edilir.
Bu kavramlar, piyasa süreci içinde yerini bulur. Bu doğrultuda, piyasa süreci, rekabet
kaynağı olurken, aynı zamanda keşfin, dinamizmin, eksik ve kısmi bilginin,
spekülasyonun ve tarihsel zamanın ortaya çıktığı sürecin kendisidir.
Hayek’in bilgi teorisi, bilginin niteliği, insanlar arasında yayılma süreci, Avusturya
Okulu’nun Walrasgil mikroekonomik analize (genel denge teorisi) ve sosyalist sistemde
fiyatlama ve planlama görüşlerine getirdiği eleştirilerin çekirdeğini oluşturur. İktisadın
ve diğer toplumsal bilimlerin verilerini oluşturan bireysel ve toplumsal bilgi stoku,
insanlar, fiyatlar ve kurumlar arasında yayılır (Yay, 2004: 14). Hayek, piyasa
ekonomisininin açıklanmasında, bilginin önemini vurgulayan bazı çalışmaları ile
literatüre ve piyasa süreci analizine yönelik önemli katkılarda bulunmuştur.
Bu bağlamda, son yılların önemli konularından olan, bilgi ekonomisi tartışmalarının
taraflarından birinin Avusturya Okulu (konuya ilişkin iktisat literatüründeki ilk önemli
makaleleri yazan kişinin de Hayek) olduğunu söyleyebiliriz. Joseph E. Stiglitz ve G.
Akerlof’a Nobel İktisat Ödülü’nü (2001) kazandıran, piyasalarda iktisadi karar alıcıların
asimetrik bilgiye sahip olmasının yarattığı birtakım davranış motivasyonlarının (ahlâki
risk ve ters seçim) piyasada başarısızlıkları yaratacağı ve ekonomiyi etkinlikten
uzaklaştıracağı görüşünün en ciddi alternatifi, Hayek’in eksik bilgi, Mises ve Kirzner’ın
girişimci ve piyasa süreci kavramlarına dayanan ve bilgi farklılığının, kapitalizmi
etkinlik ve dengeye yönelteceğini savunan Avusturyen bilgi teorisidir (Boettke, 2002b;
Steckbeck ve Boettke, 2001 aktaran Yay, 2004: 17).
Piyasa kuralları, bireylerin kararları için bilgi sağlar ve böylece belirsizliğin azalmasına
katkıda bulunurlar; ama bireyin bu bilgiyi nerede kullanabileceğini belirleyemez ve
dolayısıyla belirsizliği tümüyle ortadan kaldıramazlar. Bu bilginin kullanılmasının
sonuçları, bireylerin çabalarının ürününün başkalarıyla değişimine bağlı olduğu sürece;
söz konusu kurallar her bir bireye bu sonuçların ne olacağını söyleyemez, fakat
kullanımına güvenebileceği belirli şeylerin neler olduğunu söylerler (Hayek, 1995: 166167).
Dolayısıyla iktisadi kararlar, mevcut bilgi çerçevesinde alınmaktadır. Bu açıdan iktisadi
faaliyet zaman içinde yapılır ve gelecek belirsizdir. Geleceğin belirsizliği aynı zamanda
sürekli olarak yeni bilginin gerekliliğini gösterir. Girişimsel faaliyetin temeli, yeni
bilginin yaratılmasıdır ve girişimci kesinlikle tam bilgiye sahip değildir. Yeni bilgi
zorunluluğu, bilginin öznelliği ve piyasa sürecinin keşif mantığını açıklamaktadır
152
(Eren, 1992: 265). Bu bağlamda piyasa düzeni içinde, bilginin tam olmaması (eksik ve
dağılmış bilgi) ve elde edilecek sonuçlar ile bireysel beceri ve nitelikler arasında
doğrudan ilişki bulunmaması nedeniyle belirsizlik söz konusudur. Teorinin iddiası,
bireylerin yaşamlarını devam ettirebilmeleri için rasyonel davranmalarını gerekli kıldığı
yönündedir.
Yine, zaman meselesinin ciddi olarak ele alındığı ve piyasayı bir süreç olarak gören bir
bakış açısı, insanın öğrenme süreçlerini de analizinin merkezi yapmak zorundadır.
Öğrenmenin deneme-yanılma şeklinde tümevarımsal bir biçim alması, bireylerin
ekonomik faaliyetlerinin tamamı ile öğrenme süreçleri ile kuşatıldığını görmemizi
sağlayacaktır (Oğuz, 2005: 256). Dolayısıyla bireylerin, beklentilerini rasyonel bir
şekilde oluşturdukları söylenebilir. Bu kapsamda, bireylerin bilgilerine yenileri
eklendikçe, beklentilerindeki doğruluk oranının da artacağı ifade edilmektedir. Hayek
ise rasyonelliğin iktisat teorisinin bir öncülü olduğunu kabul etmez. O’na göre teorinin
temel iddiası daha çok, rekabetin bireylerin yaşamlarını sürdürebilmek için rasyonel
davranmalarını gerekli kıldığıdır.
Bu kapsamda, bireyler eksik bilgi varsayımı altında, verecekleri kararların sonuçlarına
yani geleceğe ilişkin belirsizlik yaşarlar. Hayek bu noktada, sınırlı rasyonaliteden söz
edilebileceğine vurgu yapmaktadır. Burada bireyler, piyasa düzeni içindeki davranış
kurallarını izlemek durumundadırlar. Hayek, eğer rasyonaliteden aklın olabildiğince
etkin kullanımı kastediliyorsa, kendisinin de bir rasyonalist olduğunu, ancak aklın her
eylemi tayin etmesi anlamındaki rasyonaliteyi ise reddettiğini vurgulamaktadır.
Hayek, Avusturya Okulu ve genelde iktisattaki okullar içinde bilgi sorununu sistematik
hale getiren kişidir. Hayek’te dikkati çeken bir görüş, denge analizini reddetmeden onu
ilk yaklaşım, ilk adım olarak görmesidir. Bu durum, bir anlamda Hayek’te tam haber
almadan eksik bilgiye giden süreci vermektedir; bireyler eksik ve kısmi bilgiye
sahiptirler. Mevcut bilgileriyle ileriye ait öngörüde bulunurlar. Bu durum, piyasa
anarşisi doğurmaz; çünkü piyasa süreci kısmi bilgilerin eşgüdümünü sağlar; piyasa
sürecinde milyonlarca kişinin bilgileri etkinlik sağlayacak biçimde eritilir. Hayek’te
değişik bireylerin farklı eksik bilgilerinin var olduğu görüşü, hareket noktasıdır (Eren,
1992: 266-267).
Alchian gibi, Smith (1776) ve Hayek de merkeziyetçi ve planlanmış düşünceden çok,
dışa açık ve kendini yöneten hareketin önemini vurgulamışlardır. Onlar, dengenin
optimizasyonundan çok, dengenin çok uzağındaki işlemlerin adaptasyonunun önemi
üzerinde durmuşlardır. Onların bu söylemleri, evrim ve kaos üzerine uzmanlaşmış
ekonomistlere oldukça modern gelmektedir ve Alchian da bunların çağdaş bir
savunucusu olmuştur (Vany, 1996: 427). Hayek’e göre piyasa dengesi, piyasayı
oluşturan tüm oyuncuların planlarının birbirleriyle tutarlı olmasını gerektirmektedir ki
bu doğrultuda, bireylerin diğer piyasadaki oyuncuların kararlarını sürekli doğru olarak
153
öngörebilmesinin de mümkün olamayacağı ifade edilmektedir. Bu düşünceden
hareketle, piyasa dengesi süreklilik taşımayan kısa süreli denge hali olarak
değerlendirilmektedir.
Bu doğrultuda, varsayılan Ampirik Realizm -Empirical Realism (ER)- ontolojisi,
ampirik ve aktüel ortamlar üzerine odaklanan teorilerin geliştirilmesini sağlamakta ve
bu da denge durumlarının analizini ortaya koymaktadır. Bu durum da sosyoekonomik
hareketleri mümkün kılan yapıların ve mekanizmaların yeniden oluşturulmasını
cesaretlendirmektedir. Hayek’in kendiliğinden doğan sosyoekonomik düzen ile ilgili
transformasyonel prensibi, piyasa süreci açıklamalarının en iyisidir ve çok açık bir
şekilde analitik karışıklığa düşülmeden denge prensibinin nasıl ortadan
kaldırılabileceğini gösterir (Fleetwood, 1996: 746).
Hayek’te bireylerin bilgi farklılıklarına dikkat çekilirken yer ve zamana bağlı fiyatlar
hakkındaki bilgiye önem verilir. Bu süreçte daha fazla bilgiye sahip olanlar daha
kazançlı çıkacaklardır. Daha çok eksik bilgiye sahip olanlar ise daha fazla sürprizle kar
şılaşabileceklerdir (Eren, 1992: 266-267). Böylece, bireyler ulaşmayı düşündükleri
amaçlarına ulaşmak için ellerinde bulunan araçlardan maksimum şekilde fayda
sağlamaya çalışırlar. Bu düşünce, dengeye yönelik olarak varılan sürece ilişkin herhangi
bir bilgi içermemekle birlikte, denge durumunda bireylerin aynı bilgiyi paylaşmaları
gerekliliğini vurgular. Bu durum, ideal olarak kalsa da var olanlar içinde oluşabilecek
denge durumuna en uygun kurumun rekabetçi piyasa düzeni süreci olduğunu ifade eder.
Bu doğrultuda Hayek, bu süreci, kritik gördüğü bilginin önemi ve dağılımı üzerine
yapılandırılan sistematik bir süreç olarak kabul etmektedir.
6. HAYEK’TE DÜZEN, PİYASA DÜZENİ (KATALLAKSİ ) VE REKABET
6.1.
Düzen Kavramı: Kendiliğinden Doğan Düzen (KDD) ve Yapma Düzen
(YD) - Organizasyon
Avusturya Okulu metodolojisinde ve Hayekçi düşüncede önemli bir yer tutan KDD
kavramı, bu Okul’un geliştirmiş olduğu sosyal kurumların evrim teorisini ifade
etmektedir. Bu bağlamda Hayek’e göre, kendiliğinden doğan düzen ya da kurumların
evrimi, biyolojik evrim teorisine benzer. Bu düzenin alacağı şekil de belirli bir yönetim
ilkeleri sistemi içinde faaliyette bulunan bireylerin ilişkileri sonucunda oluşur.
Hayek, KDD (spontane düzen) ve yapma düzen (organizasyonlar) olmak üzere iki tür
düzenin varlığına dikkat çekmektedir. Hayek’e göre, bu iki tür düzenin herhangi bir
karmaşıklık derecesindeki toplumlarda düzenli bir şekilde birlikte var olacağı konusu,
onları istediğimiz şekilde birleştirebileceğimiz anlamına gelmemektedir.
Hayek, bu düzen türlerinden birincisi için kozmos, ikincisi içinse taxis kavramlarından
faydalanmaktadır. Klasik Yunanca olan bu kavramlardan kozmos; bir devlet veya
154
toplumdaki doğru bir düzeni, taxis ise; muhabere düzeni gibi yapma bir düzeni
anlatmaktadır (Hayek, 1994: 57). Hayek’te düzen kavramı, bütün karmaşık
fenomenlerin irdelenmesi için vazgeçilmez bir kavramdır. Dolayısıyla, düzen teriminin
sosyal bilimlerde uzun bir tarihi bulunmaktadır.
KDD, belirli davranış kurallarına uyan unsurlardan oluşurlar. Bunu vurgulamak için
bazen kurallardan çok “düzenlilik” ten söz edilir, ancak bu düzenlilik, sadece unsurlar
kurallara göre davranır demektir. Burada unsurların davranışındaki her düzenlilik toplu
bir düzeni de garanti etmemektedir (Hayek, 1994: 65-66). Ayrıca, üzerinde durulması
gereken önemli nokta, bu kurumların yönetim ilkelerinin nasıl ortaya çıktığı, bunların
nesiller arası aktarımının nasıl gerçekleştiği ve tarihsel süreç içerisinde nasıl değişime
uğradığıdır.
Bu bağlamda, toplumlarda ahlak ve gelenek kurallarının çoğu, kendiliğinden doğan
gelişmeler olmakla birlikte, insanların gerçekte gözlediği kuralların yalnızca bazıları
tasarım ürünü olacaktır. Yapma kurallara dayanan bir düzenin bile içerik olarak
kendiliğinden doğma olabileceği konusu, o düzenin özgül görünümünün her zaman bu
kuralların tasarlayıcısının bilmediği ve bilemeyeceği koşullara dayanacağı gerçeği
tarafından gösterilir (Hayek, 1994: 69-70). Armen ALCHIAN, ekonomideki düzenin
kaynağı için düşünülmüş bir tasarımın üzerine kendi kendine organize olma durumunu
vurgulamıştır. Bu problemi ele alırken, Adam Smith (1776) ve Hayek (1944)’in
geliştirdiği araştırma programını yeniden canlandırmıştır. Onlar, modern yapısından
daha güçlü olan ve fiyat vektörünün hesaplanması için “görünmeyen el” in çalışılmasını
istemektedirler. Bu güçlü görünmeyen el teoremi, insanların tasarımı değil de
hareketlerinin bir sonucu olan ve insanın doğasında var olan durumlarla ilgili bir
ifadedir (Vany, 1996: 427).
Dolayısıyla, sosyal kuralların önemli karakteristiklerinden biri, özel bir durum ile değil
de genel hareketlerle ilişkili olduğudur. Burada sosyal kuralların olmamasından daha
çok bir takım hareketleri yasaklamasından dolayı sınırlandırıcılığı söz konusudur.
Hayek’in benimsediği kurallar, belirli bir malın belirli bir fiyata satılması, belirli bir
gelir dağılımının sağlanması veya belirli bir iflasın önlenmesi vb. türden değildir.
Bunlar yapısalcıların fikirleridir (Fleetwood, 1996: 744). Burada, KDD’nin dayandığı
kurallar kendiliğinden ortaya çıkabileceği gibi sonradan tasarımlı bir şekilde de
oluşturulmuş olabilirler.
Bir diğer önemli konu, KDD’nin amaç kavramıyla ilişkisidir. Kendisinin dışındaki bir
birim tarafından yaratılmaması yüzünden onun varlığının böyle bir düzen çerçevesinde
hareket eden bireylere çok faydalı olabilmesine rağmen, böyle bir düzenin hiçbir amacı
yoktur (Hayek, 1994: 60). Düzenlilik, hiç şüphesiz sadece unsurlar kurallara göre
davranır, demektir. İnsanlık, uymak zorunda olduğu kanunlar olmaksızın hiçbir zaman
varolmamış olmasına rağmen onları ifade etmeye sahip olmuş anlamında kanunları
“bilmeksizin” binlerce yıldır var olmuştur. Dolayısıyla, toplumsal anlamda KDD,
155
bireylerin bilinçli ya da bilinçsiz olarak uymakta oldukları kurallardan oluşmaktadır.
Nitekim bir toplum, yalnızca, eğer bir seleksiyon süreciyle, bireyleri sosyal yaşamı
olanaklı kılan bir tarzda davranmaya sürükleyen kurallar gelişmişse var olabilir. Bu
amaçla, seleksiyon, farklı yani kendilerine özgü düzenlerinin özellikleri tarafından yol
gösterilen toplum tipleri arasında olduğu gibi işleyecektir. Ancak bu düzeni destekleyen
özellikler, bireylerin özellikleri, yani onların bir bütün olarak (üzerine) dayandığı belirli
davranış kurallarına uyma eğilimleri olacaktır (Hayek, 1994: 66-67). Bu doğrultuda,
piyasa gibi toplumsal kurumlar, insanlık tarihi süreci içerisinde ihtiyaç duyulduğu
anlarda kendiliğinden ortaya çıkmış kurumlardır.
Hayek’e göre, gerçekte bütün özgür toplumlarda, insan grupları, belirli amaçlarını elde
edebilmek için çeşitli organizasyonlarda bir araya gelirler. Böylece, farklı
organizasyonların hepsinin faaliyetlerinin koordinasyonu da bir KDD’yi oluşturan
güçler tarafından gerçekleştirilmiş olur. Bu kapsamda iktisadi yönden üzerinde
durulması gereken asıl sorun, ortaya çıkmış bu kurum ve düzenlerin toplumun refahına
bulundukları katkının incelenmesidir.
6.2.
Piyasa Düzeni (Katallaksi) ve Katallaksi Oyunu
Hayek’e göre, piyasa düzeni uzun bir tarihsel süreç içerisinde insan faaliyetlerinin en iyi
şekilde etkileşimde olduğu düzen veya sistemlerle uyum sağlama çabaları sonucunda
oluşmuştur. Bu kapsamda, Hayekçi düşüncede piyasa düzeni ya da sistemi, sınırlı bilgi
içerisinde ve sürekli değişim içinde olan işgücünün çeşitli üretim alanlarında, insan
ihtiyaçlarını karşılama noktasında bulunan bir sosyal sistemi ya da süreci ifade
etmektedir.
Dolayısıyla bu süreç, planlanmayan ve beklenmeyen değişimleri de içermektedir. Bu
doğrultuda, piyasa düzeninde bireyler, diğer bireylerin faaliyetlerini göz önünde
bulundurmak ve kendi amaçlarına ulaşmak için eksik bilgi ortamında faaliyetlerini
düzenler ve planlarını yaparlar. Böylece, Hayekçi teoride piyasa düzeni ile birlikte
bilginin eksikliği de teorik yaklaşım içine girmektedir.
Bütün düzenler gibi piyasa düzeni de bizim amaçlarımıza sadece, eylemlerimizde bize
yol göstermek ve farklı bireylerin beklentilerini birbiriyle uyumlu hale getirmek
suretiyle değil, herkesin çeşitli mal ve hizmetlere, başka herhangi bir şekilde elde
edebileceğinden daha fazla ulaşabilme olasılığını veya şansını artırmak suretiyle de
hizmet eder. Bu düzenin özelliğinin doğru anlaşılabilmesi için her şeyden önce onu
genellikle bir “ekonomi” olarak tanımlamamızın akla getirdiği yanlış çağrışımlardan
kurtarmalıyız. Bir evin, bir çiftliğin veya bir işletmenin birer ekonomi olarak
nitelendirilmesindeki anlamda bir ekonomi, bir grup aracın farklı amaçlar arasında
bunların oransal önemlerine göre tahsis edilmesine yol açan bir etkinlikler bütününden
oluşur. Piyasa düzeni ise böyle tek bir amaçlar düzenine hizmet etmez. Genel olarak
sosyal veya ulusal ekonomi diye adlandırılan şey bu anlamda bir ekonomi değil fakat
içiçe geçmiş birçok ekonominin oluşturduğu bir şebekedir. Doğru anlamda bir ekonomi,
156
teknik anlamda bir örgüttür, yani tek bir kuruluşun bildiği araçların kullanımının bilinçli
olarak tasarlanmasıdır. Oysa piyasanın kozmosu böyle tek bir amaçlar ölçeğiyle ne
yönetilir ne de yönetilebilir; aksine ayrı ayrı bütün üyelerinin değişken ve
karşılaştırılabilir olmayan çok sayıda amacına hizmet eder (Hayek, 1995: 149).
Bu kapsamda piyasa düzeninde, üretim araçlarının özel mülkiyeti söz konusudur ve tüm
iktisadi konularda yönetim ve organizasyon girişimcilerin elindedir. Ancak, piyasa
düzeninde mal ve faktör fiyatlarını ve tüm bireylerin gelirlerini de tüketicilerin
belirlediği ifade edilmektedir.
Burada, ekonomi kelimesinin kullanımındaki belirsizliğin yaratmış olduğu karışıklık
öylesine önemlidir ki; Hayek, piyasanın kendiliğinden doğan düzenini, tek bir amaçlar
düzenine hizmet eden ve piyasa düzenini oluşturan birbiriyle yakından ilişkili çok
sayıda ekonominin oluşturduğu sistemi, ekonomi yerine, “katallaksi” olarak ifade
etmektedir. Katallaksi teriminin, pek çok münferit ekonominin bir piyasa içinde
karşılıklı olarak ayarlanmasıyla gerçekleşen düzeni ifade etmek üzere kullanıldığını
vurgular. Böylece, bir katallaksi, mülkiyet, haksız fiil ve sözleşme hukukunun kuralları
içinde hareket eden insanlar aracılığıyla piyasa tarafından yaratılan özel bir KDD
türüdür. Çok önceleri, piyasa düzeni ile ilgilenen bilim için “katallaktiks” adı önerilmiş
ve sonra bu öneri yenilenmiş olduğundan, piyasa düzeninin kendisi için buna karşılık
gelen bir terim bulunması istenmiştir (Hayek, 1995: 150-151).1
Ekonomi deyimi planlanmış bir sistemi anlatıyor olmasına rağmen, “catallaxy” terimi
bir takım yapısal çağrışımları içermemektedir. Bir katallaksi, “pazardaki birçok bireysel
ekonomilerin ayarlanması ile getirilen” anlık bir düzendir (Hayek, 1976, aktaran
Fleetwood, 1996: 743) ve dört anahtar karakteristiği bulunmaktadır:
Birincisi, katallaksiyi ortaya çıkaran bireyler izole edilmiş olsa da sosyal bireylerdir.
Onlar, sosyal kuralların yönetimi altındaki bir ağa tepki verirler ve bu ağa bağımlıdırlar.
Hayek, bu atomize olmuş bireylerin davranışları ile ilgili sosyal bir teori ortaya
koymuştur.
İkincisi, herkes bilginin değişik bölümleri ile ilgili bir işlem yapar. Bilgilerinin
hassaslığı, sahip oldukları bilginin türüne bağlıdır. Örneğin, bir bireyin içinde
bulunduğu ortam ile ilgili çok geniş bir bilgisi olmasına rağmen, uzaktaki bir ortam ve
gelecekle ilgili hiçbir bilgisi olmayabilir.
Üçüncüsü, bireylerin beklentileri ve bu beklentilere ulaşabilmek için formüle ettikleri
bir planları olabilir ama bu durum, hiçbir değişikliğe yol açmaz. Burada önemli olan
nokta, bireylerin belirli hareketlerde bulunmalarıdır. Bu bağlamda, belirli amaçlar
“Katallaktiks” terimi “mübadele etmek” yanında “topluluğa girmek” (kabul edilmek) ve “düşmandan
dosta dönüşmek” anlamına da gelen Grekçe “katallattein” veya “katallassein” fiilinden türetilmiştir.
Buradan daha sonra İngilizce “catallaxy” terimi oluşturulmuştur (Hayek, 1995: 150-151).
1
157
konusunda ikna edebilen ve bu hareket ve amaçların diğerleriyle uyumlu olmasını
sağlayacak kontrol edici bir akıl bulunmamaktadır.
İlk bakışta bu durum, kaos için bir davetiye olarak görülebilir. Burada, kontrolü elinde
bulunduran koordine edici bir birey olmaksızın; izole edilmiş, dağılmış, eksik bilgi ve
kendi amaçları konusunda ikna olmuş bireyler bulunmaktadır. Ancak bu durum,
Hayek’e göre dördüncü karakteristiktir ve kaosa girmeyi önleyen yönetim altındaki
sosyal kurallar olarak adlandırılan sosyoekonominin oluşturulup elde tutulabilmesi için
gereken anahtardır. Sosyal kurallara bağlı kalarak bireylerin sosyal hareket
başlatabiliyor olmasından dolayı, bireylerin hareketleri, bireysel olarak anlık bazda
motive edilmiş olmakla beraber sosyal olarak onaylanmaktadır (Fleetwood, 1996: 743).
Hayek, “kendiliğinden oluşan sosyoekonomik düzenin transformasyonel prensibi”ni
adapte etmeye çalışıyordu. Bilgi kaynağı olarak adlandırılan bir pazar ekonomisindeki
sosyoekonomik durum ve yönetim altındaki sosyal kural türü yapılar, her zaman var
olan durumlardır ve pazar tabanlı hareketlerde sürekli olarak bir çıktı üretirler. Hayek’in
pazar işlemi veya katallaksiye olan özeni bu transformasyonel sosyal ontolojinin sabit
bir görünümü ve tam olarak bu transformasyonel işlemdir. Hayekçi düzenin
sosyoekonomik teorisinin amacı da bu işlemi açıklamaktır (Fleetwood, 1996: 743-744).
Hayek bu süreçte, piyasa oyuncularının potansiyel arz ve talep davranışlarına yönelik
olarak, bilgi konusunda daha doğru ve tam bilgiye ulaşma yönünde çaba gösterdikleri
üzerinde durmaktadır.
Bu doğrultuda Hayek, piyasa ekonomisinin sosyal bir sistem olarak ortaya çıkışını ve
analizini tarihi evrimsel süreçte bir KDD olarak ele almaktadır. Hayek, sosyal bir sistem
olan piyasa düzeninin, toplumun en küçük birimi olan bireyden hareketle açıklanması
gerektiği üzerinde durur. Bu anlayıştan hareketle, Hayek’e göre bireylerin ekonomik
faaliyetlerini, piyasa ekonomisinin çok sayıda ve çok farklı alanlarda faaliyet gösteren
ve kâr fırsatlarının da bu oranda yüksek olduğu piyasalar aracılığıyla
gerçekleştirecekleri üzerinde durulur.
6.3.
Katallaksi Oyunu
Hayek, piyasa sisteminin işleyişinin, bir düzenin yaratılmasını, aynı zamanda insanların
kendi çabalarından elde ettiklerinin büyük miktarda artmasını nasıl sağladığını
anlamanın en iyi yolunun, onu bir “katallaksi oyunu” olarak düşünmek olduğunu ifade
eder. Bu uyun, oyun teorisinde sözü edilen “sıfır toplamlı bir oyun” değil, aksine
zenginlik yaratan bir oyundur; yani bütün katılanların ihtiyaçlarını karşılama olasılığını
ve mal akışını artıran bir oyun olduğuna işaret edilir.2 Burada her bir birey aynı fırsat
eşitliğine sahiptir ve bu oyun zenginlik yaratıcıdır (Hayek, 1995: 158).
Oxford English Dictionary’de yer alan oyun tanımı, “kurallara göre oynanan ve sonucu üstün beceri,
güç veya şans tarafından belirlenen bir yarışma” şeklindedir (Hayek, 1995: 158 ).
2
158
Burada, bilginin bireyler arasında dağılmış olduğu vurgulanmakta ve eksik bilgi
varsayımı altında belirsizlik söz konusudur. Dolayısıyla, fiyatların taşıdığı bilgi
sınırlıdır ve bu kapsamda beklentilerin gerçekleşmeme olasılığı vardır. Bireyler
arasında, oyunda ortaya çıkacak sonuç bakımından, oyunu adil veya adaletsiz olarak
değerlendirmek de anlamlı olmayacaktır. Çünkü burada oyunun sonucu, kısmen
oyuncuların yeteneklerine bağlı olurken kısmen de şansa bağlı olmaktadır.
Hayek’e göre katallaktik olanakların ufku (ki bunu n sayıda mal üreten bir sistem için n
sayıda boyutu olan bir yüzeyle gösterebiliriz) günümüzde genellikle “Pareto-optimali”
olarak tanımlanan alan, tüketicinin yararındaki artışın, başka birinin durumunu
kötüleştirmediği sürece (bu da her zaman, ürünün söz konusu ufkun içindeki bir noktaya
karşılık gelmesi halinde mümkündür) üretilebilecek değişik malların bütün
kombinasyonlarını gösterir (Hayek, 1995: 162).
Fleetwood’a göre, Hayek’in “Economics and Knowledge” (1936) adlı yayınında
belirtilen değişim, artık tamamen oturmuş olmasına rağmen “The Constitution of
Liberty” (1960) yayınındaki değişim konusunda hiçbir gelişme gözlenmemiştir. Öyle
gözükmektedir ki Hayek ekonomi ile ilgili kritik sorusunu 1936’da ortaya atmış ve
ancak buna kabul edilebilir bir yanıtı, 1960’da verebilmiştir. Buradaki soru, birbirleri ile
hiçbir bağlantısı olmayan milyonlarca bireyin sosyo-ekonomik hareketleri nasıl
koordine edilebilir ve onların bu planlarının koordinasyonu ve buna bağlı oluşacak
büyük miktarda dağılmış olan bilginin iletişimi ve depolanması nasıl olabilir? Bu
soruların yanıtı, iki aşamada gelmiştir. 1945’deki bir makalesinde Hayek,
koordinasyonun telekomünikasyon sisteminin yardımıyla olabileceğini söylemiştir ki bu
sistem, Hayek’in fiyat mekanizmasının bir bölümüdür. Bununla beraber, telekom
sisteminin kendisi bu altyapıyı sağlayamamıştır. Ancak, bir bölüm bilginin elde
edilerek, telekom sisteminden daha farklı mekanizmalarla iletilip depolandığını ve
1960’dan sonraki çalışmalarında bu bilginin sadece telekom sistemi tarafından değil;
telekom sisteminin de içinde bulunduğu sosyal kuralların yönetimindeki yoğun bir ağ
tarafından elde edildiğini ifade etmiştir (Fleetwood, 1996: 741-742).
Burada vurgulanmak istenen temel nokta, piyasa düzeninde mülkiyet hukuku ve
sözleşme kurallarına uygun hareket eden bireyler aracılığıyla yaratılan kendiliğinden
özel bir düzen olan “katallaksi” kavramının özünde yatmaktadır. Hayekçi piyasa
düzeni, değişen koşullara sürekli bir uyum mekanizması olarak ifade edilir. Buradaki
yaklaşımda dikkat çekici bir nokta da piyasanın kısmi bilgileri düzenlemedeki önemidir.
Bu kapsamda, piyasa düzeni de diğer tüm KDD’lerin özelliklerine sahip bulunmaktadır
ve burada ekonominin doğal işleyişine ya da piyasaya yönelik müdahalelere de güçlü
bir şekilde karşı çıkılmaktadır.
Hayek, “müdahale” teriminin, -adil davranış kurallarından farklı olarak- sadece bir
kendiliğinden düzenin oluşmasına hizmet etmeyen ve özgül sonuçlara yönelen özel
159
düzenler için kullanılmasının doğru olduğuna dikkat çeker. Klasik iktisatçılar, bu terimi
yalnızca bu anlamda kullanmışlardır. Bu bağlamda, müdahalenin amacı, daima
mekanizmanın kendi asli ilkelerini izlemesine izin verilmesi halinde ortaya çıkacak
olandan farklı bir sonucu gerçekleştirmektir. Müdahale, ayrıca, her zaman genel düzeni
bozacak ve KDD’nin dayandığı bütün unsurların karşılıklı uyumunu engelleyecek olan
bir eylemdir ve her müdahale eylemi bir ayrıcalık yaratır (Hayek, 1995: 172-173). Bu
durum, Hayek’e göre, katallakside düzensizlik oluşmasına neden olur.
Hayek’te müdahale konusu, birilerinin lehine yararlar sağlarken diğerlerinin aleyhine
olabilecek durumlar oluşturabileceğinden adaletsiz bir eylemdir. Bu sistemde devletin
temel işlevi ise herkes için fırsat eşitliği sağlayarak piyasa düzeninin güvenli bir şekilde
işleyebileceği bir ortam yaratmaktır.
6.4.
Hayek’te Rekabet Anlayışı Üzerine
Hayek’te, liberalizmin içinden türetildiği, kendiliğinden düzenin işleyişini sağlayan,
dolayısıyla yaşama geçirilmesinde zorunlu olan mekanizma, rekabettir. Rekabet,
bireylerin amaçlarını gerçekleştirmekte kullanacakları bilgi ve yöntemlerin keşfi
sürecidir. Bu sayede öznel olan, sadece bireylerin taşıyıcısı ve uygulayıcısı oldukları
bilgi, hedeflenen performansa bağlı olarak sınanır, var olan koşullar içindeki doğruluğu
keşfedilir. Böylece bu bilgiyi üreten insanların sayısı çok az da olsa rekabet yoluyla,
bilgiden daha fazla insanın faydalanması mümkün olur. İnsanların öznel olarak sınırlı
olan bilgileri, toplumsal gerçeklik içinde karşılaşılan öngörülemez olgular karşısında
yetersiz kalırken, piyasa mekanizmasının vazgeçilmez unsuru olan rekabet, bilgiyi
toplumun hizmetine en etkin biçimde sunmuş olur. Bu sayede, bireylerin amaçlarını
belirlemeleri ve bunu eyleme koymaları için en az zorlama ve en çok bilgi içeren bir
düzene ulaşılır (Hayek, 1979: 65-70 aktaran Pekel, 1994: 25).
Fiyat mekanizması da insanın farkında olmaksızın tesadüfen bulduktan sonra
kullanmayı (tam olmasa da) öğrendiği birçok sistemden biridir. Üreticiler ve tüketiciler
arasındaki
rekabet,
piyasa
sürecinin
bir
diğer
asli
parçasıdır
(www.ekitapyayin.com/id/005/01.htm) ve bu anlamda fiyat mekanizması, Hayekçi
düşüncede mükemmel bir olgudur. Hayekçi rekabet anlayışında, sistemin herhangi bir
yerinde meydana gelen değişikliklerle ortaya çıkan ihtiyaçları kapsayan bilgilerin ve bu
bilgilerin etkin bir şekilde yani başka hiçbir yöntemle sağlanamayacak bir şekilde
sistemi oluşturan unsurlara iletilmesi, fiyat mekanizması ve rekabetin esas amacıdır.
Bu bağlamda, piyasadaki herhangi bir durumun göstergesi de piyasadaki fiyatlardır.
Böylece, alıcı ve satıcıların karşılıklı etkileşimleriyle piyasada oldukça fazla sayıda
değişim oranları oluşur. Bilindiği üzere, bireyler arasındaki servet ve gelir eşitsizliği,
piyasa ekonomisinin özellikleri arasındadır. Burada, tüketici tercihleri, bireyleri
işbölümü anlayışı içinde bulunmak istedikleri noktaya getirecektir. Piyasalardaki fiyat
yapısıyla bireyler, sosyal işbirliğine yönlendirilebileceklerdir.
160
Hayek’te rekabet konusunda amaç, anlamsız ve gerçekleşmesi olanaksız olan tam
rekabeti uygulamak değil, rekabetin önlenmesine engel olmaktır. Hayek’te, rekabet
konusunda etkinliğin önceki düzeyinden ne kadar yukarıya çıkarılabileceği büyük önem
taşımaktadır. Dolayısıyla, burada rekabet, yarışmalarda, sınavlarda olduğu gibi piyasada
da en iyiyi kimin yaptığını söylemektedir.
Rekabet, başarının en etkili güdülerinden birini sağlarsa da zorunlu olarak her bir
bireyin yapabileceği kadar iyisini yaptığını ortaya koymaz. Bu durum ise en iyiden
sonraki daha iyiyi yapmak için motivasyon sağlamaktadır. Dolayısıyla, rekabette çok
sayıda birey arasında dağılmış bulunan bilginin etkin bir biçimde, sistemi oluşturan
unsurlara iletilmesinin sağlanmasının önemine vurgu yapılır.
Hayek’e göre, bir keşif yöntemi olarak rekabet, üreticilerin bilgilerini kendi amaçları
doğrultusunda kullanmalarına izin vermelidir. Tam rekabet koşulları bulunmadığı
durumlarda, bazı üreticiler, ürününü daha düşük fiyatlardan satarak yeterli kâr elde
edeceği halde marjinal maliyetin üzerindeki fiyatlarla satmayı daha uygun
bulabilecektir. Burada, bireysel girişimin başarısı ve uzun vadedeki etkinliği,
girişimcinin maliyet tahminlerinde yansıtılan beklentilerin doğruluk derecesine de bağlı
olacaktır.
Rekabetin işleyişi, yalnızca para, piyasa ve bilgi kanalları gibi belirli kurumların yeterli
örgütlenmesini değil her şeyden çok bu rekabeti koruyup onu en yararlı biçimde
işletecek uygun bir hukuksal sistemin varlığına bağlıdır. Yasaların özel mülkiyet ve
sözleşme özgürlüğü ilkelerini tanıması yeterli değildir. Uygun bir hukuk sistemi,
bundan daha da çok değişik durumlara uygulanmış biçimiyle mülkiyet hakkının
eksiksiz bir tanımlamasına da bağlıdır.
Ekonomik determinizm olarak görülebilecek olan bu durum, aslında iktisadi dürtü
denen şeyin yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Nihai olarak ekonomik olan
hiçbir amaç yoktur. Piyasa düzeninin icra ettiği hizmetler kadar bireylerin ekonomik
çabaları, her zaman ekonomi dışı olan, birbirleriyle rekabet halindeki nihai amaçlar için
araçların dağılımından oluşur. Tüm iktisadi faaliyetlerin görevi de sınırlı araçların
hangisi için kullanılacağına karar vererek rekabet içindeki amaçları uzlaştırmaktır
(Hayek, 1950: 28 aktaran Pekel, 1994: 29).
Rekabet, Hayek’te denge durumunu ifade etmemektedir. Dolayısıyla piyasa süreci,
burada rekabet kaynağı olarak karşımıza çıkar. Durağanlık da söz konusu değildir ve
her an fırsatları görmek ve değerlendirmek gerekir. Hayek’te rekabet, piyasa sürecinde
bir durum değil, süreçtir. Böylece bu durum, zaman içinde dinamik bir süreç olarak
karşımıza çıkmaktadır.
161
SONUÇ
Günümüzde, Avusturya İktisat Okulu’nu ve Hayekçi düşünceyi savunmanın serbest
piyasa ekonomisini savunmak anlamına geldiği yönünde büyük bir görüş birliği
bulunmaktadır. Bu kapsamda, 20. yüzyıl ortalarında yükselen sosyalist dalgaya karşı,
serbest piyasa ekonomisini savunmasıyla tanınmış olan F. A. Hayek, yine bu yüzyıldaki
“Yeni Sağ” düşüncenin en etkili isimlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Hayekçi iktisadi liberalizm konusunda, devletin ekonomiye müdahalesine karşı
çıkılmış, serbest piyasa ekonomisi savunulmuştur. Bu doğrultuda, 20. yüzyıl sonlarında
küresel kapitalizmin yükselişi de Hayek’in görüşlerinin iktisatçı ve siyasetçiler üzerinde
önemli ölçüde etki yapmasına neden olmuştur. Margaret Thatcher, Ronald Reagan ve
George W. Bush bu kapsamda isimleri ilk akla gelen politikacılardandır.
Hayekçi liberalizmde, iktisat ve hukuk arasındaki ilişkiler, oldukça büyük önem
taşımaktadır. Bu yönde bir kopukluk olması durumunda, özgürlük, kalkınma ve
demokrasi kavramları da olumsuz bir şekilde etkilenmektedir. Dolayısıyla, Hayek’te
yasaların egemenliği ilkesi, iktisadi alan başta olmak üzere, hemen her alanda büyük bir
etki ve öneme sahiptir.
Hayek, zamanla iktisat ve sosyal bilimlerde, Avusturya Okulu’nun içinde yer alan
meslektaşlarının görüşlerinden bazı yönlerden ayrılmıştır. Geleneksel Avusturyacı
düşüncede var olan, sosyal olayları tahmin etmenin mümkün olmadığı ve yine bu
çerçeve içinde iktisadın da yer aldığı sosyal çalışmalardaki bilimsellik iddiasının
aldatıcı olduğu yönündeki fikirlerden farklı düşünmeye başlamıştır.
Avusturya İktisat Okulu terimi, çoğunlukla Carl Menger ve Okul’un ilk temsilcilerinin
fikirleriyle anılmakla birlikte, Mises ve özellikle de Hayek’in çalışmalarından küresel
anlamda oldukça fazla söz edilmektedir. Bu doğrultuda, 1930’lu yıllardan itibaren
Avusturya İktisat Okulu’ndaki gelişmeler, iktisat bilimine yeni kavramlar
kazandırmıştır. Bu kapsamda, günümüze gelinceye dek önemli bazı iktisatçıların
çalışmaları ile Avusturya İktisat Okulu’nun görüşleri geliştirilmiştir. Dolayısıyla,
Avusturya İktisat Okulu’nun teorisi, özellikle son yıllarda yapılan çalışmaların da
etkisiyle olgunlaşarak, iktisadın çeşitli alt dallarına ve iktisat bilimine katkıda bulunan,
çok yönlü bir düşünce sistemine dönüşmüştür.
Özellikle 1980’li yıllardan itibaren bilgi ve yönetim ekonomisi, yönetim bilimleri,
stratejik yönetim, endüstriyel ve işletme organizasyonu, girişimcilik gibi alanlarda
çalışanlar ve Avusturya İktisat Okulu savunucuları arasında önemli bir işbirliği ve
etkileşim ortaya çıkmıştır. Bu işbirliği ve etkileşimin sonucunda da oldukça etkin ve
verimli sonuçlar elde edilmiştir.
162
Günümüzde Hayekçi düşüncede, toplumların gelişmeleri ve bunu sürdürebilmeleri
konusunda uygun koşulların oluşturulması önem taşımaktadır. Sosyal düzenlerin de bu
anlamda değerlendirildiği zaman, doğada var olan birçok düzene benzediği
görülmektedir. Dolayısıyla kanunlar, ancak özgür insanların oluşturduğu topluluklarda
ortaya çıkmakta ve düzeni korumaya yönelik olmaktadırlar.
Hayek, çok sayıda kitap, makale vb. çalışmalarda bulunmuş olmasının yanı sıra, yine
çok sayıda uluslararası konferanslar yoluyla da yalnızca ekonomi alanında değil, sosyal
bilimlerin birçok alanında etkili ve önemli bir isim olmuştur. Hayek’in düşünce ve
eserleri günümüzde başta ekonomi olmak üzere hukuk, sosyoloji, siyaset ve felsefe gibi
birçok alanda önemini korumaya, tartışılmaya ve birçok çalışmaya da ilham olmaya
devam etmektedir.
KAYNAKÇA
AKTAN, C. (1994), Gerçek Liberalizm Nedir? T Yayınları, İzmir.
BARRY, Norman P. (1979), Hayek’s Social and Economic Philosophy, The Mac Millan
Press Ltd., London.
BELSEY, A. (1994), “Yeni Sağ, Toplumsal Düzen ve Yurttaşlık Hakları, (Çev. Hüseyin
İÇEN), Mürekkep,1: 3-13.
BUTLER, E. (1983), Hayek: His Contribution to the Political and Economic Thought of
Our Time, Temple Smith, London
BRITTON, S. (1995), “Hayek’s Spontaneous Social Order”, Capitalism with a human
face, Aldershot, UK, Elgar, distrubuted in the USA by Ashgate, Brookfield, pp.113123.
EREN, E. (1992), İktisatta Yöntem, Ezgi Kitabevi, 2.Baskı, Bursa.
FLEETWOOD, S. (1996), “Order without equilibrium: a critical realist interpretation of
Hayek’s notion of spontaneous order”, Cambridge Journal of Economics, 20: 729-747.
HAYEK, F.A. (1994), Kanun, Yasama Faaliyeti ve Özgürlük (Kurallar ve Düzen), Cilt
I, (Çev. Atilla YAYLA), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
HAYEK, F.A. (1995), Kanun, Yasama Faaliyeti (Sosyal Adalet Serabı), Cilt II, (Çev.
Mustafa ERDOĞAN), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
HAYEK, F.A. (1999), Kölelik Yolu, (Çev. Turhan FEYZİOĞLU ve Yıldıray ARSAN),
2.Baskı, Liberte Yayınları, Ankara.
OĞUZ, F. (2005), Bilgi, Regülasyon ve Rekabet: Bir Piyasa Süreci Yaklaşımı, Doğuş
Üniversitesi Dergisi, 6 (2): 253-267.
163
PEKEL, V. (1994), “Yeni Liberalizmin Özgür Dünyası”, Mürekkep,1: 21-31.
SAVAŞ, V. F. (1999), İktisatın Tarihi, Siyasal Kitabevi, Ankara.
VANY, A. (1996), Information, Chance, and Evolution: Alchian and the Economics of
Self-Organization, Economic Inquiry: 427-443.
VAUGHIN, K. I. (1995), George Mason University, Book Reviews, Journal of
Economic Literature, Vol. XXXIII: 192-285.
YAY, T. (1993), F.A. HAYEK’te İktisadi Düşünce, Ezgi Kitabevi, Bursa.
YAY, T. (2004), Avusturya İktisat Okulu’nun Tarihsel Gelişimi ve Metodolojisi,
Piyasa, Sayı:11: 1-29.
YAY, T. (2012), Avusturya Okulu Mikroiktisadı: Dinamik Rekabet ve Girişimsel Keşif
Süreci
Olarak
Piyasa,
www.liberalekonomi.com/
wp-content/
uploads/201205/AVUSTURYA-OKULU-MİKROİKTİSADI.pdf.
YAYLA, A. (1993), Özgürlük Yolu, Hayek’in Sosyal Teorisi, Turhan Kitabevi, Ankara.
YUMER, R. (1988), “Hayekçi Liberalizmin Temel İlkesi”, Yeni Forum Dergisi, Sayı:
215: 31-41).(www.ekitapyayin.com/id/005/01.htm) (Erişim tarihi: 19.08.2013).
164
YAYIM ALANI, YAZIM KURALLARI ve YAZILARIN DEĞERLENDİRME SÜRECİ
YAYIM ALANI
Dergi, sosyal bilimlerin farklı disiplinlerinde yapılan bilimsel nitelikli çalışmaları yayınlar.
YAZIM KURALLARI
1. Çalışmalar 5000 ile 7000 kelime arasında olmalıdır.
2. Türkçe çalışmalarda İngilizce, İngilizce çalışmalarda Türkçe özet eklenmelidir. Özet, makalenin
sonunda kaynaklardan önce ve 800 – 1000 kelime uzunluğunda olmalıdır.
3. Gönderilecek çalışmaların daha önce yurt içi veya yurt dışında herhangi bir yerde yayımlanmamış
olması gerekir. Fakat bilimsel toplantılarda (kongre, sempozyum, seminer vb.) sunulan ve tam metni
yayımlanmamış bildiriler, sunulduğu yer ve tarih belirtilmek şartıyla kabul edilir.
4. Yazıların manyetik ortamda (CD/DVD) veya elektronik posta ile gönderilmesi gerekmektedir.
5. Yazılar; Microsoft Word'de tek satır aralığı, Times New Roman ve 12 punto; kâğıt ölçüsü A4 olacak
şekilde hazırlanmalıdır. Metin içinde yer alacak şekiller ve tabloların bu ölçülere uyması gerekmektedir.
6. Türkçe çalışmalarda, yazının başlığı ve yazar ad(lar)ının altında 150 – 200 kelimelik bir Türkçe öz ve
anahtar kelimeler yer almalı; bunu takiben İngilizce başlık, öz ve anahtar kelimeler verilmelidir. İngilizce
çalışmalarda, yazının başlığı ve yazar ad(lar)ının altında 150 - 200 kelimelik bir İngilizce öz ve anahtar
kelimeler yer almalı; bunu takiben Türkçe başlık, öz ve anahtar kelimeler verilmelidir. Her iki öz de tek
satır aralığı ve 8 punto ile yazılmalıdır. Anahtar kelimeler, 4 - 7 kelime arasında olmalıdır.
7. Kaynaklara göndermeler dipnotlarla veya metnin içinde açılacak ayraçlarla yapılabilir.
8. Makalede yer alan ekler, metodolojik ayrıntıları ve ek bilgileri içermelidir. Birden fazla ek olduğu
durumda EK A, EK B başlıkları kullanılmalıdır. Eklere kaynaklardan sonra yer verilmelidir. Makalenin
tamamı için okuyucuya bilgi verecek mahiyette ve makale başlık sayfasında yer alması uygun görülen 20
– 25 kelimelik kısa anlatım, özet bölümünün ardından yazılmalıdır.
9. Yazarın akademik unvanı, görevi, bağlı bulunduğu kuruluş elektronik posta (elmek) adresi ilk
sayfanın altına 8 puntoluk dipnotla yazılmalıdır.
10. Yazının anlaşılmasını kolaylaştıran kısa bilgiler, 20 kelimeyi geçmeyecek şekilde ve her sayfa için en
fazla bir tema olmak üzere altı çizilerek belirtilmelidir.
11. Tablo ve şekillere başlık ve sıra numarası verilmeli, başlıklar tablo ve şekillerin altında yer almalı,
kaynaklar ise başlık satırının altına yazılmalıdır.
12. Denklemlere sıra numarası verilmelidir. Sıra numarası yay ayraç içinde ve sayfanın sağ tarafında yer
almalıdır.
13. Öneri yazıları A-4 veya 8.5"x11" boyutundaki kağıda 1.5 aralıklı olarak yazılmalıdır. Yazılar
okunabilecek koyulukta basılmalı ve çoğaltılmalıdır. Sayfa kenar boşlukları üst: 3cm, alt: 3cm; sol: 3,5
cm, sağ: 2,5 cm olmalıdır. Sayfaların altına sağ köşesine sayfa numarası konmalıdır. Font büyüklüğü en
az 10 punto olmalıdır.
14. Öneri yazısının ilk sayfasında yazının başlığı, yazarların adları ve kurumları, öz ve anahtar kelimeler
(en az 3, en çok 7) bulunmalıdır. Yazı başlığı, öz ve anahtar kelimeler, hem Türkçe hem de İngilizce
olarak verilmelidir. Yazışmaların yapılacağı adres dipnot ile belirtilmeli ve yazarın açık posta adresi
yanında, varsa faks numarası ve elektronik posta adresi de verilmelidir. İlk sayfada ayrıca, dipnot olarak
çalışmayı destekleyen kuruluşlar, vb. de belirtilebilir.
15. Öz, derleme ve araştırma makaleleri için 200 ve editöre mektup için 50 kelimeyi aşmamalıdır. Özde
denklem, atıf, standart dışı kısaltmalar, vb. yer almamalıdır.
16. Yazı, Giriş bölümüyle ikinci sayfadan başlamalı ve uygun bölümlere ayrılmalıdır. Bölümler, ardışık
olarak numaralandırılmalıdır. Bölüm başlıkları numaralarıyla birlikte büyük harflerle ("1. GİRİŞ"
şeklinde) yazılmalıdır. Gerekli durumlarda bölümler alt bölümlere ayrılabilir. Alt bölümler, her bölüm
içinde bölüm numarası da kullanılarak "1.1", "1.2" şeklinde numaralandırılmalıdır. Alt bölüm başlıkları
165
numaralarıyla birlikte her kelimenin ilk harfi büyük olacak şekilde sola dayalı olarak yazılmalıdır. Son
bölüm, Sonuç(lar)/Tartışma bölümü olmalı ve bu bölümü takiben Kaynakça ile varsa Teşekkür ve Ekler
yer almalıdır. Not: İsteğe bağlı olarak şekil listesi ve tablo listesi kaynakçadan hemen önce verilebilir.
17. Öneri yazılar, şekil ve tablolar dahil, 40 sayfayı ve editöre mektuplar 10 sayfayı aşmamalıdır.
18. Notasyon (işaretlerle gösterim) ve kısaltmalar ilgili bilim alanının standart notasyon ve kısaltmaları
olmalı veya metin içinde ilk geçtiği yerde tanımlanmalıdır. Gerekli durumlarda, notasyon ve kısaltmalar
Giriş bölümünde veya bu bölümü izleyen ayrı bir bölüm içinde verilebilir.
19. Tüm çizimler, haritalar, grafikler, fotoğraflar, vb. şekil olarak değerlendirilmelidir. Her şeklin bir
örneği öneri yazısına eklenmelidir. Baskıya hazır özgün şekiller yazı basıma kabul edildikten sonra
gönderilmelidir. Şekiller, ardışık olarak numaralandırılmalıdır. Bunlara metin içinde "Şekil 1." şeklinde
atıfta bulunulmalıdır. Her bir şekil için uygun bir başlık kullanılmalı ve başlık şeklin altına numarasıyla
birlikte yazılmalıdır.
20. Tablolar ardışık olarak numaralandırılmalıdır. Tablolara metin içinde numaralarıyla "Tablo 1."
şeklinde atıfta bulunulmalıdır. Her bir tablo için uygun bir başlık kullanılmalı ve bu başlık tablonun
üzerine numarasıyla birlikte yazılmalıdır.
21. Başka eserlere yapılan atıflar aşağıdaki iki şekilden biri tercih edilerek gösterilebilir:
A. Metin içinde başka eserlere yapılan atıflar;




Yazar soyadı, yıl ve sayfa kullanılarak "(Yazar, 2010, s.15)" şeklinde yapılmalıdır.
İki yazarlı eserlerde iki yazarın soyadı "(Yazar ve Yazar, 2009, s.135)" şeklinde kullanılmalıdır.
Daha çok yazarlı eserler, yalnızca ilk yazarın soyadı verilerek "Yazar vd." şeklinde ve yine
benzer biçimde yıl ve sayfa numarası yazılarak kullanılmalıdır.
Birebir alımlar “…” İşareti ile ve 10 punto yazılacaktır.
Örnek:
Kontrol ortamı (çevresi); kurumsal (örgütsel) biçemler bütünün örgütteki insanların kontrol bilincine
yansıyışını ifade eder.( Erdoğan, 2005, s.92)
B. Yukarıdaki yöntem benimsenmez ise atıflar dipnot yönteminde ve aşağıdaki kurallara göre
yapılır:

Kitap dipnotta ilk kez tanıtılırken, sırasıyla şu bilgileri vermek gerekir:
Yazar adı-soyadı (ilk harf büyük); Kitap başlığı (ilk harfler büyük); Kitabın yayım bilgileri (İlk kez
basılmamış ise baskı sayısı, basıldığı şehir, yayınevi, yayın yılı) ve (eğer alıntı yapılmış ise alıntının)
ve sayfa numarası (tek sayfadan alıntı ise s.95 şeklinde, birden fazla sayfadan ise ss. 95-98 şeklinde
gösterilir).
Örnek:
Kontrol ortamı (çevresi); kurumsal (örgütsel) biçemler bütünün örgütteki insanların kontrol bilincine
yansıyışını ifade eder.


Bir dergideki makale dipnotta ilk kez tanıtırken, sırasıyla şu bilgileri vermek gerekir: Yazar adısoyadı; Makalenin başlığı; Derginin adı; Dergiye ait bazı yayım bilgileri (Cilt no.su + Sayı no.su
+ Ay ve yıl + sayfa no.su).
İnternetteki belgelerin gösterimi şu şekilde yapılır:
“Son Yazarın Adı-Soyadı; “Belgenin Başlığı”; Tüm Eserin Başlığı, Belge Tarihi ya da Belgenin Son
Güncellenme Tarihi, Adres, Sayfa ve parantez içinde Erişim Tarihi.

Bütün kaynaklar için geçerli olmak üzere; aynı kaynağa ikinci ve sonraki başvurular yazarın
soyadı ve sayfa numarasını göstermek yeterlidir.
166

Birebir alımlar “…” İşareti ile ve 10 punto yazılacaktır.
22. Açıklama Dipnotu:
Bilgi ve açıklama dipnotu sayfa altında ve (*) işareti ile gösterilir. Açıklama dipnotlarının gereğinden
fazla verilmemesi gerekmektedir.
23. Kaynakça yazımında aşağıdaki hususlara dikkat edilecektir:






“KAYNAKÇA” başlığı sola hizalı, tüm harfleri büyük, kalın yazılmalıdır.
Atıfta bulunulan eserler “Kaynakça” bölümünde ilk yazarın soyadına göre alfabetik liste olarak
sıralanmalıdır.
İlk yazarı aynı olan eserlerde sıralamayı belirlemek için sırasıyla ikinci ve daha sonra gelen
yazarların soyadları kullanılmalıdır.
Tüm yazarları aynı olan eserler yılına göre eskiden yeniye doğru sıralanmalıdır.
İlk yazarı ve yılı aynı olan üç ve daha fazla yazarlı eserler de aynı şekilde ayrılmalıdır.
Kaynakçada tüm yazarların soyadları ve diğer adlarının ilk harfleri yer almalıdır.
YAZILARIN DEĞERLENDİRME SÜRECİ
1. Ufuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi’nde, en az 2 (iki) hakem tarafından incelenip
"Yayımlanabilir" oluru alınmış bilimsel makaleler yayımlanır.
2. Hakemler yazıları; özgünlük, bilimsel katkı, ilgili literatürden yararlanma düzeyi, bilimsel makale
hazırlama düzenine uygunluk, (varsa) alan araştırmasında kullanılan yöntem ve bulguları, üslup ile
önemli buldukları diğer unsurlar açısından değerlendirerek yazılı görüşlerini Yayın Kuruluna iletirler.
3. Hakemler tarafından düzeltme talep edilirse düzeltmelerin Yayın Kurulunun uygun gördüğü sürede
tamamlanıp tekrar gönderilmesi beklenir. Düzeltilmiş makaleler yeniden hakemlerin görüşüne sunulabilir.
4. “Yayımlanabilir” kararı verildikten sonra yazı yayım sırasına alınır ve bu durum yazar(lar)a bildirilir.
5. Dergide örnek olay incelemeleri, raporlar, bilimsel etkinlikler hakkında haberler, kitap tanıtım ve
eleştirileri, yayım duyuru ve özetleri, önceden yazılmış bir makaleye getirilen ekler, eleştiri ve yorumlar,
yanıtlar ve eleştirilere cevaplar da yer alabilir.
6. Bilimsel makalelerden ayrı yayımlanacak bu tür yazıların dergide yayımlanması ile ilgili karar,
Hakem raporu aranmaksızın Yayın Kurulu tarafından verilir.
7. Dergiye gönderilen tüm yazılar önce Yayın Kurulu tarafından ön değerlendirmeye alınır. Ufuk
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi kapsamında yer alması öngörülmüş konular ile doğrudan
ilişkili olmayan ya da bilimsel bir yazı biçiminde içerik ve şekil açısından uygun olmayan yazılar, Yayın
Kurulu tarafından hakemlik süreci başlatılmadan geri çevrilir ya da ilgili değişiklik önerilerinde
bulunulur.
8. Bilimsel çalışmalar, Türkçe veya İngilizce hazırlanabilir.
9. Yayımlanacak makalelerde esasa ilişkin olmayan düzeltmeler yapılabilir.
10. Makalesi yayımlanan yazarlara telif ücreti ödenmez.
11. Makalesi yayımlanan yazara makalesinin yayımlandığı sayıdan üç adet dergi gönderilir. Makalelerin
yazarları ve makaleleri değerlendiren hakemlerin isimleri karşılıklı olarak gizli tutulur.
167
Download

4.Sayı - Ufuk Üniversitesi