Nisan 2012 Yıl : 77
Sayı : 904
Nisan 2012 Yıl : 77
ISSN : 1300-1450
Sayı : 904
ISSN : 1300-1450
2012
YIL : 77 SAYI : 904
Nisan 2012
Ahmet BAYANER
Muharrem ÇETİN
Rasih DEMİRCİ
Hikmet KAVRUK
Nurettin PARILTI
Adnan TEPECİK
Eriman TOPBAŞ
Mehmet YEŞİLTAŞ
Başyazı
1
Oktay TUNCAY
DEVLET- KOOPERATİF İLİŞKİLERİ ÜZERİNE
3
Hasan YAYLI
KÖY-KENT PROJESİ
9
Prof.Dr. Harun TANRIVERMİŞ
Yusuf PUSTU
TARIM KENT
16
M. Akif ÖZER
YEREL YÖNETİMLER VE
KOOPERATİFÇİLİKTE YENİ AÇILIMLAR
20
Rasih DEMİRCİ
KÜRESEL KRİZ SONRASI EKONOMİK
GELİŞMELER
28
Nail TAN
FOTOĞRAFLARLA TÜRK
KOOPERATİFÇİLİK KURUMU
TARİHİNDEN SAYFALAR
34
Hazırlayan: Halim UTLU
KOOPERATİFLERDEN HABERLER
37
M. ZİYA GÖZLER
TALAT PAŞA
40
Özdemir ÜNSAL
CAN DOSTUM
FERRUH ÖZCAN
44
Rasih DEMİRCİ
TÜRK OCAKLARI 100. YILINI KUTLUYOR
45
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
54
30.04.2012
Dergimizde yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına
aittir.
Doç.Dr. Mehmet ARSLAN
Doç.Dr. Mehmet Akif ÖZER
Veli ÇELEBİ
Osman BOSTAN
Turgut AĞIRNASLIGİL
Hüsnü POYRAZ
Prof.Dr. İhsan ERDOĞAN
Özdemir ÜNSAL
Başyazı
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre; Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli
dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine
bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir
hukuk devletidir. (II.Cumhuriyetin Nitelikleri, Madde 2). Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının temel ilkeleri: Atatürk İlkelerine Bağlı Devlet İlkesi, Demokratik Devlet İlkesi, Hukuk Devleti İlkesi, Laik Devlet İlkesi, Sosyal Devlet İlkesi, İnsan
Haklarına Saygılı Devlet İlkesi, Eşitlik İlkesi ve Güçler Ayrılığı İlkesidir.
Sosyal Devlet İlkesi: Sosyal devlet, fertlerin sosyal durumlarıyla ilgilenen, onlara asgari bir hayat düzeyi sağlamayı, sosyal adalet ve sosyal güvenliği gerçekleştirmeyi
ödev sayan devlettir. Sosyal devlet, devletin, sosyal barışı ve sosyal adaleti
sağlamak amacıyla sosyal ve ekonomik hayata aktif olarak müdahalesini gerekli
gören bir anlayıştır. Sosyal devletin en belirgin özellikleri, kişiyi ekonomik hayatta
yalnız bırakmaması, ekonomik hayata müdahale etmesi, herkes için insanlık onuruna yaraşır bir hayat seviyesi sağlamaya yönelik bir devlet biçimi olmasıdır. Sosyal devlet, sosyal adaleti gerçekleştirmek, bireyin ve toplumun refahını sağlamak
ve sosyal güvenliği oluşturmak amaçlarını taşır. Sosyal devletin ana öğelerinden
biri millî geliri artırmak; bunun için yatırım yapmak, sosyal adalet kuralları içinde
kalkınmayı sağlamaktır. Sosyal devletin ana öğelerinden diğeri millî gelirin adaletli
dağılımını sağlamaktır. Sosyal devletin bir başka öğesi özgürlüklerin gerçekleşmesi
için maddi imkân sağlamaktır. Bir diğer sosyal devlet öğesi ise bireyleri sosyal
güvenliğe kavuşturmaktır.
Sosyal devlet ilkesi, piyasa ekonomisi uygulamalarında orta sınıfın korunmasına
ilişkin olarak, sosyal ekonomi kavramını da beraberinde getirmektedir. Çünkü, giderek daha karmaşık ve çeşitlilik arz eden gelişen dünyada, devletler gittikçe artan
bir şekilde toplum tabanlı faaliyetlere yönelmek ve yerel problemlere yerel çözümler üretmek durumundadırlar. Bu bağlamda sosyal ekonomi; hanehalkı temelli, kar
amacı gütmeyen, demokratik temellere dayalı ve toplumun (özellikle özürlüler,
yaşlı ve bakıma muhtaç kişiler, kadın ve çocuklar) sosyal, ekonomik ve çevresel
şartlarını iyileştirme amacı güden bir girişimdir.
Sosyal ekonomi girişimleri, piyasa ekonomisi için mal ve hizmet üretirler. Fakat,
faaliyetlerini ve karlarını sosyal ve toplumsal amaçları gerçekleştirmek için yönlendirirler. Tipik olarak sosyal ekonomi girişimleri, vatandaşları, hükümetleri,
gönüllü sektörleri, şirketleri, eğitim kurumlarını ve diğer ortakları da içeren geniş
tabanlı olarak toplumu geliştirme stratejilerini gerçekleştirmek için oluşmuştur.
Sosyal ekonominin amaçları; iş yaratmayı ve yetenek gelişimini teşvik etmek, so-
1
syal yardımlar için toplum kapasitesini geliştirmek, ekonomik büyümeyi desteklemek, komşuluk ilişkilerini yeniden canlandırmak, çevreyi korumak, yardıma ve
desteğe muhtaç tüm grupları bir araya getirerek harekete geçirmek ve girişimleri
toplumun kendi amaçlarına ulaşmasına yardımcı olacak esnek ve güçlü araçlar
sağlamak gibi sıralanabilir.
Avrupa Birliği’nde, sosyal ekonominin resmi ve geçerli anlamı: kooperatifler, birlikler, dernekler ve vakıflardan oluşan kuruluşlar gurubudur. Bütün bu kuruluşlar,
en azından aynı amaçlara sahip çıkan ve bir ölçüde aynı prensipleri ve aynı
değerleri paylaşan bazı müşterek özelliklere sahiptir. Bu kuruluşlar, kamu sektörü ve kar amaçlı özel sektörün yanı sıra üçüncü bir sektörü oluşturmaktadırlar.
Sosyal ekonomi, ekonomi ve sosyal alanın kesişme hattında durmaktadır. Sosyal
ekonomi, kara yönelik bir sektör değildir. Fakat piyasa ve piyasa dışı faaliyetlerde
bulunmaktadır.
Çeşitli Avrupa Birliği ülkelerinde kullanılan terminolojideki farklılıklar paralelinde;
üçüncü sektör, üçüncü sistem, kar amacı gütmeyen kuruluşlar, gönüllü sektör gibi
kavramlar da kullanılmaktadır. Keza, Fransız geleneğine göre toplum ekonomisinin
temel unsuru olan kooperatifçilik, Amerikan geleneğine göre de kar amaçlı sektörlerden dışlanmıştır. Dolayısıyla, kooperatif işletmeler üçüncü sektörü oluştururlar.
Dünyanın tek kutuplu hale gelmesi, adeta tek pazar haline gelmesi ve giderek
artan ve keskinleşen rekabet şartlarında; kooperatif işletmelerin yanı sıra, esnaf
ve sanatkarlar ile küçük işletmelerde sosyal ekonomi kapsamında kabul edilmeye
başlanmıştır. Genel kabul görmüş bir tanımı yapılmamış ve sınırları belirlenmemiş
olan sosyal ekonomi kavramı piyasa ekonomisindeki gelişmeler paralelinde
çalışma / ilgi alanını belirlemektedir.
Ezcümle; Birleşmiş Milletler (BM) istatistiklerine göre; dünya nüfusunun beşte biri
çok yoksul (günlük geliri 1 ABD Doları altında) ve beşte biri yoksul (günlük geliri
2 ABD Doları altında) iken yani dünya nüfusunun % 40’ı yoksulluk sınırı altında
yaşamakta iken ve bu kapsamda Ülkemizde her dört kişiden birisinin yoksulluk
sınırı altında gelir sahibi olduğu ve özellikle açlık sınırı altında gelir sahibi olup
da Türk Milletinin geleneksel yardımlaşma kültürü ile aç kalmalarının önlendiği
gerçekleri dikkate alındığında; piyasa ekonomisinde sosyal ekonomiyi etkin
kılmak için, milli gelirden toplumun her kesiminin pay almasını sağlamak için,
devlete güven, saygıyı ve bağlılığı muhafaza etmek ve geliştirmek için ve bütün
bunların tabi sonucu olarak demokrasinin gelişimine katkı sağlamak için; sosyal
devlet ilkesinin gereğinin yerine getirilmesi ve sosyal ekonominin desteklenmesi
şarttır. Bunun için gerekli araçlardan olan kooperatiflerin yeri, önemi ve değeri
tartışmasızdır. Gereği ise devlet kooperatif ilişkilerinin anayasal dayanakları ile birlikte yeniden ve ivedilikle ihdasıdır.
2
DEVLET- KOOPERATİF İLİŞKİLERİ
ÜZERİNE
Oktay TUNCAY *
Dünyadaki çeşitli ekonomik ve sosyal gelişmeler, birçok yapıyı derinden etkilemiş, bu gelişmelerin bazıları bir çok kurumu derinden sarsmış, geleneksel yapıların yerine yeni modeller
ortaya çıkarmıştır. Devlet ve devletin fonksiyonları sürekli olarak değişmiş ya da değişime zorlanmış, kurumlar kendilerini yeniden
tanımlamaya başlamış, yönetim kavramı köklü değişimlere uğramıştır. Çok daha önemlisi
özellikle son 30 yılda yaşanan küreselleşme olgusu bütün kurum ve yapıları bir kez daha etkilemiştir. Bugün hemen hemen bütün dünyada
bu olgu tartışılmakta, nerede, ne zaman ve nasıl sonlanacağı konusunda onlarca teori geliştirilmekte, çeşitli kehanetlerde bulunulmaktadır. Kooperatifçilik düşüncesi ve uygulaması da
küreselleşme olgusundan çok çeşitli şekillerde
etkilenmiştir. Özellikle, küreselleşme olgusunun ekonomik yansıması Nasıl ki 19. yüzyıldaki ekonomik ve sosyal olaylar, yeni bir işbirliği
şeklini (kooperatif işbirliğini) ortaya çıkarmışsa,
özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra meydana
gelen piyasalardaki yığılma hareketleri de büyük ölçekli işletmelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu işletmeler aynı şekilde dikey
kanalda ileriye ve geriye doğru bütünleşme
süreçlerini başlatmış ve tüketicilere sundukları
malları kendileri üretmişlerdir. Bu işletmeler
sağladıkları maliyet avantajları ile müşterilerine ucuz ve kaliteli malları kredili olarak satarak
piyasanın büyük bir kesimini ellerine geçirmiştir. Bu durum kooperatifleri çok zor şartlarda
çalışmak zorunda bırakmıştır. Ortak ihtiyaçların işbirliği ve dayanışma ruhuyla karşılanması
* Dr.
amacıyla kurulan kooperatiflerde, kimi zaman
ortakların ve yöneticilerin yeterli bilgi¬ye sahip
olamamalarından kimi zaman ise kötü niyetli
yöneticilerin eylem¬lerinden dolayı ortakların
mağduriyetine yol açan mevzuata aykırı eylem
ve işlemlerle karşılaşılabilmektedir. Bu nedenle, kooperatif ortak ve yöneticile¬rinin iş ve işlemlerinin denetime tabi tutulması gelecekte
karşılaşılabilecek sorunların önüne geçilmesi
ya da varsa işlenmiş olan suçların ve sorumluların tespiti açısından büyük önem taşımaktadır. Bu kapsamda, kooperatiflerle il¬gili kanunlarda iç ve dış olmak üzere kooperatifler üzerinde iki türlü denetim öngörülmüştür. Buna
göre, iç denetim kooperatiflerin genel kurulları
tarafından seçilen denetçiler tarafından yerine
getirilmektedir. Dış denetim ise temel olarak
kooperatifin türüne göre Gümrük ve Ticaret
Bakanlığı, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı
ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ya
da bu bakanlıkların görevlendirmesi üzerine
bağımsız denetim kuruluşları tarafından yerine
getirilmektedir. İşte burada devlet kooperatif
ilişkileri gündeme gelmektedir.
Devlet, yasal düzenlemeler yaparak, teşvik ve
destek politikaları uygulayarak sivil örgütlenmeyi farklı şekilde yönlendirebilir. Bu açıdan
dünya üzerinde farklı uygulamalar karsımıza
çıkmaktadır. Bazı sistemlerde kamu yanında özel örgütlenme yerine kolektif örgütlenme söz
konusudur. Daha çok batı Avrupa ve ABD’de
karşılaşılan uygulamalarda ise devlet çıkardığı
yasa ve yönetmeliklerle örgütlenmeyi desteklemektedir, ancak onların yönetimlerine bir
müdahale söz konusu olmamaktadır. Bazı ül-
3
kelerde ise devlet farklı şekillerde örgütlenmeyi desteklerken, onları kontrol altında tutmaya çalışmaktadır (vesayet sistemi). Bu açıdan
Türkiye incelendiğinde, diğer alanlarda olduğu gibi üretici örgütlenmesi ve kooperatifçilik
alanında tam bir vesayet sistemi söz konusu
olmuştur. Türkiye anayasalarında kooperatifçiliğin teşvik edilip destekleneceği açıkça düzenlendiği halde, Türkiye’de izlenen politikalar
gerçek bir kooperatifçiliğin oluşmasını sağlayamamıştır. Son yıllarda yapılan yasal düzenlemelerle kooperatiflerin özerkliği konusunda
önemli adımlar atılırken, gerekli önlemler alınamadığı için, kamu desteklerinin azalması ve
uygun politikalar oluşturulamaması nedeniyle
beklenen iyileşmeler gerçekleşememiştir. Devlet-kooperatif başlığı altında kooperatif siyaset
ilişkisi üzerinde de durmak gerekir. ilke olarak
kooperatiflerin siyasetle ilgili olması doğaldır.
Ancak, bu ilgi, ulusal politikalar, tarım ve üretici sorunlarıyla ilgili olmalıdır. Bunun ilerisi ve özellikle ideolojik politikalar ve bir siyasi partiyle organik ilişkiler kooperatifleşme hareketine
zarar verebilecektir. Türkiye’de devlet kooperatif ilişkisine örgüt üyesi üreticinin bakış açısı da sorunludur. Üreticilerimiz kooperatifleri,
kendi örgütleri olarak değil bir devlet (kamu)
kurumu gibi görmektedirler. Bu durum gerçek
demokratik kooperatiflerin oluşması önündeki
en önemli engeldir. Hiç kuskusuz bu olumsuz
durum, geniş ölçüde izlenen kooperatifçilik
politikalarının bir sonucudur.
1923 yılından bu yana Türkiye ekonomisinde
önemli yapısal değişiklikler yaşanmış ve ülke
ekonomisi ve bununla birlikte sosyal yaşam
standartları da hızlı bir şekilde yükselmiştir.
İmkânsızlıklar içinde daha Cumhuriyet ilan
edilmeden 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de
yapılan I.iktisat Kongresinin çok büyük bir anlamı vardır. Türkiye’de cumhuriyet öncesi ve
sonrası Türk aydınları tarım sahasında, tüketim ve satış kooperatifleri konularında münferit olarak bazı kooperatifler kurma çabasında
bulunmuşlardır. Hatta Türk münevverlerinin
daha Lozan imzalanmadan önce 1923 yılında
İzmir’de İktisat Kongre’sinde kooperatif düşünceye yer vererek kooperatifçiliğin geliş-
4
mesini istemişler ve bu kongreyi takip eden
yıllarda kooperatif kurmaya ve halkı aydınlatmaya çağrılmışlardır. Türkiye’de 1863 yılında
Mithat Paşa tarafından başlatılan kooperatifçilik hareketinde Cumhuriyet’in kurulması ile
çeşitli kooperatif yasaları çıkarılmış ve özellikle de tarım kooperatifleri ekonomide önemli
bir yer almaya başlamışlardır. Zaten bugünkü
anlamıyla kooperatifçilik hareketi Cumhuriyet
döneminde ivme kazanmıştır. Ülkemizin sosyal
ve ekonomik yönden kalkınması, demokrasinin yerleşmesi, çevrenin ve barışın korunması
için, ülkemizde demokratik kooperatifçiliğin
mutlaka geliştirilmesi gerektiği herkesçe kabul edilmesine karşın, kooperatifçiliğin etkili
bir biçimde gelişmesi için gereken önlemlerin
yeterince alındığını söylemek maalesef mümkün değildir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında,
özellikle 1920-1938 seneleri arasında Mustafa
Kemal Paşa, özel ve devlet sektöründen daha
fazla Kooperatifçiliğe önem vermiştir. Hâlbuki
Avrupa, kooperatifçiliği ancak 1948 yıllarında
ayrı bir sektör olarak algılayabilmiştir. Böylece
Atatürk, genç Türk Cumhuriyetinde 1920’lerden itibaren ülke kalkınmasında kooperatifçiliğe gereken önemi vermiş, hatta bunu itici güç
olarak kullanmıştır. 1920 de TBMM ne sunulan
Kooperatif Şirketler Kanun tasarısı, kanunlaşamamasına rağmen bunun bir göstergesidir.
Cumhuriyetin ilânından hemen sonra ilk kooperatifler kanunu diyebileceğimiz 21.4.1924
tarihli ve 498 sayılı “İtibari Zirai Birlikleri (Kooperatifleri) Kanunu” yürürlüğe konulmuştur.
Bugünkü anlamıyla tarım kredi kooperatifleri
kanunu olmaktadır. Bu kanuna dayalı olarak
ilk kooperatif 1927 yılında İzmir’de “İtibarı Zirai Birliği” kurulmuştur.1925 yılında Atatürk’ün
de kurucu ortağı tüketim kooperatifi olduğu
“Ankara Memurin Erzak Kooperatifi” adıyla
Ankara’da kurulmuştur.1926 yılında ticari faaliyetleri düzenlenmek amacıyla çıkarılan Ticaret
Kanununda kooperatifler “Ticaret OrtaklığıKooperatif şirket” olarak tarif edilmiştir.1936
yılında Silifke kazası Tekir Çiftliği Tarım Kredi
kooperatifi kurulmuştur. Gazi Mustafa Kemal
Atatürk, bu kooperatife kurucu ve 1 numaralı
ortak olmakla hem kooperatifçiliğe olan inancını ortaya koymuş, hem de modern tarım
tekniğini uygulama konusunda yol gösterici
olmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında Ticaret
Kanununda değişiklikler yapılarak, yeni kooperatifler kanunu çıkarılarak, kooperatiflerin
kurulması için kanuni ortam, hazırlanmaya
çalışılmıştır. Ancak cumhuriyetin kuruluş yıllarında sadece kooperatif mevzuatı konusunda
çalışmalar yapılmakla kalmamış, aynı zamanda
kooperatifçilik hareketinin fikrî temellerini kurmak üzere muhtelif faaliyetlerde başlatılmıştır.
Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’de iktisadî kalkınmanın dengesizliğini gören münevverler, kooperatifçilik hareketini kitlelere mal etme yolunda
büyük çaba sarf etmişlerdir. Geçen zaman içerisinde değişen şartlara göre meselenin yeniden ele alınmasını uygun görecek olmalıdır ki,
1935 yılında Büyük Millet Meclisi’ne iki kanun
tasarısı getirildi. Bu tasarılar 2834 sayılı “Tarım Satış Kooperatifleri Kanunu” ve 2836 sayılı
“Tarım Kredi Kooperatifleri Kanunu” adlarıyla
parlamentodan çıktı ve gene Cumhurbaşkanı
Atatürk imzasıyla Resmi Gazetede yayınlandı
(02.11.1935). Bu kanunların yürürlüğe girmesi için Ana sözleşmelerin hazırlanması gerekiyordu.Bu da gecikmedi. Kredi Kooperatifleri
Anasözlesmesi 19.03.1936 da ve Satış Kooperatifleriyle Birlikleri Ana sözleşmeleri de
27.01.1937 de tamamlanarak Bakanlar Kurulu
kararıyla uygulama alanına konuldu.1930’lu
yıllarda kooperatifçilik mevzuatı iki önemli gelişmeye sahne olmuştur. Bugünkü uygulamanın temelini teşkil eden Tarım Kredi ve Tarım
Satış Kooperatifleri kanunları çıkarılmıştır. Ancak, bu düzenlemenin bekleneni vermemesi
üzerine yabancı mütehassıslarının fikirlerine
başvurulmuş ve onlardan Türk kooperatifçiliğini geliştirecek tedbirler ortaya koymaları istenmiştir. 2834 ve 3186 sayılı Kanunlara göre
faaliyette bulunan Tarım Satış Kooperatifleri
Birlikleri, kendi kooperatif ortaklarının ürünlerini değeri pahasına satın alıp, bunları bazı
işlemlerden geçirdikten sonra iç ve dış piyasalarda satarak değerlendirmek ve böylece
meydana gelen fiyat farklarını üreticilere yansıtmak amacıyla kurulmuşlardır. Esnaf kooperatiflerini kredilemek üzere Halk Sandıkları ve
bir Halk Bankası kurulması hakkındaki 2284
sayılı kanunun tarihi 1933 olduğu hatırlanacak
olursa, küçük sanatkârların da kooperatifler
halinde örgütlenmesi ve bunların finansmanın
da bu yıllarda düşünülmüş olduğu görülür. Yeri gelmişken hemen belirtmek gerekir ki, 1935
tarihli 2834 sayılı yasa çok defa söylendiğinin
aksine Tarım Satış Kooperatif ve Birliklerini
Devlet Ofisi olarak düşünmemiş aksine, gerçek
anlamda birer kooperatif teşekkül olarak tutarlı bir hukuki yapıya sahip kılmıştır. Kooperatifçilik ilkelerinin tüm kuralları (uyum dönemi için
düşünülen bazı istisnai düzenlemeler dışında)
göz önünde bulundurularak çıkarılan bu yasa,
sanırız Türk kooperatifçiliği için oldukça yeterli
bir dış dinamik oluşturmuştur. Birlik genel müdürlerinin ilgili Bakanlıkça atanıp görevlerinden alınmasına ve genel kurul kararlarının ilgili
Bakanlıkça onaylanmasına ilişkin olup kooperatifçiliğin “Demokratik Karar Alma Serbestisi”
ilkesine aykırı olduğu savunulan hükümlerinin
ise Türkiye Cumhuriyetin kooperatiflerle ilgili
bu ilk yasasında yer alan, vesayet dönemi için
öngörülmüş geçici nitelikte hükümler olduğu
ileri sürülebilir. Muhtemeldir ki, kooperatifçilik anlayışının ülkede filizlenip yeşermesine
paralel olarak, kooperatifçilik ilkelerine ters
bu istisnai hükümler, küçük üreticilerin örgütlülüğü ve dinamizmine de bağlı olarak yasa
metninden çıkartılabilecekti. Kooperatifçiliğin
başlangıç dönemlerinde Almanya ve İngiltere gibi gelişmiş batı ülkelerinde de görülen
bu başlangıç vesayetinin, 2834 sayılı Tarım
Satış Kooperatifleri ve Birlikleri Yasası’nın bir
eksikliği olarak değil ama dönem koşullarının
gerekliliği şeklinde değerlendirilmesinin daha
tutarlı olacağı düşüncesindeyiz.1935 tarihli
bu yasa, geçen süre içerisinde tam anlamıyla
uygulanabilmiş de değildir. Yasanın öngörmediği, “Devlet Destekleme Alımları” uygulaması,
zorlama bir yorumla yasa kapsamında değerlendirilmiş ve hukuka aykırı olarak sürekli hale
getirilmiştir. Devlet Destekleme Alımlarının sürekli hale getirilmesi, birliklerin Tarım Satış Kooperatifleri yasası ile değil Devlet Destekleme
Alım Kararnameleri hükümleriyle yönetilmesi
sonucunu ortaya çıkarmış, kâr ve zarar devlete
ait olmak üzere belli bir komisyon karşılığı yürütülen bu işlemler sonucu bir kısım birlikler,
5
devlet ofisi konumuna sokulmuşlardır. Devlet
Ofisi konumu, birlik yöneticilerinin ortaklarına
karşı sorumsuzluk durumunu ortaya çıkarmıştır. Yanlış algılama Devlet Ofisleri aracılığıyla Devlet adına yürütülebilecek Destekleme
Alımlarının kooperatifler aracılığıyla yürütülmesinden kaynaklanmaktadır. Birlikler aracılığıyla yürütülen devlet destekleme alımları uygulamalarının gerek hukuki ve gerekse pratik
açıdan ortaya çıkardığı sakıncaların kooperatifçiliğe inananlarca ve az sayıdaki küçük üretici
örgütlerince giderek yükselen bir sesle ifade
edilmesi üzerine, bu yasa (1935 tarihli ve 2834
sayılı), 30.4.1985 tarih ve 3186 sayılı yasayla
yürürlükten kaldırmıştır. Ülkemizde son yıllara
kadar tarım kredi ve tarım satış kooperatifleri,
demokratik olmaktan uzak ve güdümlü kooperatifçiliği öngören iki özel yasaya göre kurulup
işlemekteydiler. Bunlar; tarım kredi kooperatifleri için 1972 tarih ve 1581 sayılı Kanunu ile
bunun bazı maddelerini değiştiren 1985 tarih
ve 3223 sayılı Kanun; tarım satış kooperatifleri için ise, 1985 tarih ve 3186 sayılı Kanun ile
bunun bazı maddelerini değiştiren 1993 tarih
3947 sayılı kanundur. İki milyondan fazla ortağı ile ülke ekonomisinde büyük yeri olan tarım
satış ve tarım kredi kooperatifleri, eski 2834 ve
2836 sayılı özel kanunları nedeniyle 1935 yılından beri devlet güdümü altında olmuşlardır.
Devlet güdümü, tarım kredi kooperatiflerinde
1972 yılında çıkan 1581 sayılı Kanun ile nispeten kaldırılmıştır. Ancak 1984 yılında çıkarılan
237 ve 238 sayılı kanun hükmünde kararnamelerle (ki bu kararnameler 1985 TBMM’den
geçerek 3186 ve 3223 sayılı Kanunlar olmuşlardır), tarım satış ve tarım kredi kooperatifleri
1935’lerin de gerisine götürülmüş ve devlet
güdümü daha da pekiştirilmiş, o zamanki hükümet tarafından, seçilmişler dahil bütün üst
yöneticiler değiştirilerek bu kooperatifler adeta birer kamu iktisadi teşebbüsüne dönüştürülmüşlerdir. Tarım kredi ve tarım satış kooperatifleri kanunlarındaki 1984 ve 1985 yılındaki
değişiklikler, o zamanki iktidarın kooperatiflere
bakış açısını ve demokrasi anlayışını göstermesi yönünden ilginç bir gelişmedir. Daha sonra,
1995 yılında 1581 sayılı Kanunda 551 sayılı
KHK ile yapılan bazı değişikliklerle, tarım kre-
6
di kooperatifleri yönetim bakımından oldukça
demokratikleştirilmiştir. Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri’nde 3186 sayılı Kanun ile
öngörülen devlet güdümü 2000 tarihinde çıkarılan 4572 sayılı Tarım Satış Kooperatifleri ve
Birlikleri Kanunu ile oldukça azaltılmış; ancak
4572 sayılı Kanun ile oluşturulan Yeniden Yapılandırma Kurulu nedeniyle tamamen ortadan
kaldırılamamıştır.
Özetlersek;1163 Sayılı Kooperatifler Kanununa
göre tarımsal amaçlı kooperatifler ile bunların
üst kuruluşları dışında kalan tüm kooperatiflerin dış denetimi ko¬nusunda yeniden düzenlenen adı ile Gümrük ve Ticaret Bakanlığı mevzuattaki son değişikliğe kadar en yetkili kurumdu. Ancak, 13 Haziran 2010 tarih, 27610 sayılı
Resmi Gazetede yayınlanan 5983 Sayılı Kanunla 1163 sayılı Kooperatifler Kanununun Ek 1
inci maddesinde değişikliğe gidilmiş olup, kooperatiflerin büyük çoğunlu¬ğunu oluşturan yapı kooperatifleri ile bunların üst kuruluşlarının
denetimleri şimdiki adıyla Çevre ve Şehircilik
Bakanlığına devredilmiş ve ilgili maddenin yürürlüğe girdiği 13 Aralık 2010 tarihinden itibaren anılan Bakanlık tarafından bu dene¬timler
yerine getirilmeye başlanmıştır. Bu çerçevede,
yapı kooperatifleri ve tarımsal amaçlı kooperatifler ile bun¬ların üst kuruluşları dışında kalan tüketim kooperatifleri, motorlu taşıyıcılar
kooperatifleri, esnaf ve sanatkârlar kredi ve
kefalet kooperatifleri, temin tevzi kooperatifleri, turizm geliştirme kooperatifleri, yayıncılık
kooperatifleri, teda¬rik kooperatifleri, işletme
kooperatifleri, sigorta kooperatifleri, eğitim
koope¬ratifleri, yaş sebze meyve kooperatifleri, yardımlaşma kooperatifleri, üretim pazarlama kooperatifleri ve bunların üst kuruşlarının
denetimleri Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından gerçekleştirilmeye devam edilecektir.
1163 Sayılı Kooperatifler Kanununa göre tarımsal amaçlı kooperatifle¬rin denetimleri konusunda yetkili Bakanlık Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığıdır. Türlerine göre tarımsal amaçlı
kooperatifler; tarımsal kalkınma kooperatifleri, sulama kooperatifleri, su ürünleri kooperatifleri ve pancar ekicileri kooperatif¬leridir.
Dolayısıyla, anılan Bakanlık bu kooperatifle-
rin denetimiyle yetkilidir. Öte yandan, 1581
sayılı Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri
Kanunu¬nun Ek 2 nci maddesi uyarınca bu kooperatiflerin de denetimi yine Gıda, Tarım ve
hayvancılık Bakanlığınca yürütülmektedir. Söz
konusu Bakanlıkta, kooperatiflerden sorumlu
birim Tarım Reformu Genel Müdürlüğü olup,
Gümrük ve Ticaret Bakanlığında olduğu gibi ilgili kooperatiflerin tüm hesap ve işlemlerinin
denetimi anılan genel mü¬dürlük bünyesinde
görev yapan kontrolörler ile Bakanlık Müfettişleri tarafın¬dan yerine getirilmektedir.
Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından yayınlanan “Kooperatifçilik Stratejik Belgesinde” de
kabul edildiği gibi, Tarım satış kooperatiflerinin
yeniden yapılandırmasına ilişkin hususları düzenleyen ve 2000 yılından beri yürürlükte olan
4572 sayılı yasada yer alan hükümler, kooperatiflerin bağımsızlığını ve özerkliğini zedeleyici
niteliktedir. Bu kanun ile devlet güdümü eskiye
oranla biraz azalmış olmakla beraber yine de
sürmektedir. Diğer taraftan 4572 sayılı kanunla
Tarım satış Kooperatifleri ve Birliklerinin yeniden yapılandırılması ve devletin tarımı destekleme sisteminin olumsuzluklarını ortadan
kaldırmak, amaçlanırken kooperatiflerin sahip
oldukları işletmelerin sermaye ve ortaklık yapısındaki düzenlemelerle devletin neden olduğu
mali sorunların bedeli kooperatifler ve ortaklarına yüklenmiştir. Tarım Satış ve Tarım kredi
Kooperatifleri Birliklerinin, devletin yakın gözetim ve denetimi altında çalışan, bir anlamda
güdümlü olarak nitelendirilebilecek kuruluşlar
olmalarına karşılık, 1163 sayılı Kanuna tabi kooperatifler, liberal anlamdaki kooperatifçiliğin
ülkemizdeki uygulama biçiminin örnekleridir.
Türkiye’de kooperatifler özellikle 1983’den
sonraki dönemde devletin fazla ilgisini görmemektedirler. Büyük ölçüde devlet tarafından
desteklenip, finanse edilen kooperatiflerden,
devlet destekleme alımları gibi işlerde yararlanmış, kooperatifler, siyasi iktidarların politikaları için bir araç olarak kullanılmıştır. Devletin görevi, kooperatiflerin içine girmek, onların
demokratik yapısına müdahale etmek olmamalıdır. Devlet özellikle kuruluş dönemlerinde
kooperatiflere finansal destek sağlamak, kooperatifçilik eğitimi veren kuramlar oluşturmak,
gerekli mevzuatı günün ihtiyaçlarına cevap
verecek şekilde düzenlemek, teşvik ve yardımlarla bu harekete destek olmakla görevli olmalıdır. Hükümetlerin ömürlerinin kısa olması bir hükümet tarafından uygulamaya konan
kooperatifçilik politikalarının hükümetlerin
değişmesiyle birlikte bir kısmı veya tamamının uygulamadan kalkmasına neden olmuştur.
Hükümetlerin sık sık değişmesi ve kooperatifçiliğe yaklaşım farklılığı 1960’dan 2011’e kadar
kooperatifçilikle ilgili politikalarda geçici veya köklü çözüm getirmeyen tedbirler halinde
çeşitliğe yol açmıştır. Bugüne kadar bu alanda
tam bir başarı sağlanamamıştır. Yani ülkede kooperatifçilikle ilgili politikalara, devletin genel
bir yaklaşımı olarak hükümetler üstü ve ulusal
düzeyde belirginlik kazandırılamamıştır. Hükümetlerin, gerek öngördükleri, gerekse uyguladıkları kooperatifçilik politikaların da, kooperatifçilik ilkelerine bağlı kalınmamıştır. Ayrıca
kooperatifler arasında bir ayrımcılıkta ortaya
konulmaktadır. Devletin bazı kooperatiflere
çeşitli görevler yüklemesi ve yardımda bulunması kooperatifçilik sistemini bozucu yönde
etkilemiştir. Eğitim ve denetim konusunda
yetersiz olduğu için sistem işletilememiştir.
Ülkede hükümetlerin kooperatifçilik politikalarının etkin, kararlı, bütünlük içinde birbiri ile
uyumlu ve dengeli olmaması sebebiyle bugün
sayıca fazla fakat içinde bulundukları sektörde
pek fazla etkili olamayan kooperatifler yaratılmıştır. Bu durum kooperatiflerin başarı şansını
azaltmıştır.
Türk Kooperatifçiliğinin önemli bir sorunu da
mevzuattır. Ülkemizde bugün kooperatifçiliği
düzenleyen yasalar yetersiz, karışık ve önemli bir kısmı antidemokratiktir. Bu nedenle, ülkemizde sık sık demokratik kooperatifçilikten
söz edilmektedir. Demokratik kooperatifçilik
esasen kooperatifçiliğin demokratik yönetim
ilkesinin tam olarak uygulayan kooperatif anlamına gelir. Ülkemizde son yıllara kadar tarım
kredi ve tarım satış kooperatifleri, demokratik olmaktan uzak ve güdümlü kooperatifçiliği öngören iki özel yasaya göre kurulup işle-
7
mekteydiler..İki milyondan fazla ortağı ile ülke
ekonomisinde büyük yeri olan tarım satış ve
tarım kredi kooperatifleri, eski 2834 ve 2836
sayılı özel kanunları nedeniyle 1935 yılından
beri devlet güdümü altında olmuşlardır.Devlet
güdümü, tarım kredi kooperatiflerinde 1972
yılında çıkan 1581 sayılı Kanun ile nispeten
kaldırılmıştır. 1984 yılında çıkarılan 237 ve 238
sayılı kanun hükmünde kararnamelerle (ki bu
kararnameler 1985’ TBMM’den geçerek 3186
ve 3223 sayılı Kanunlar olmuşlardır), tarım satış ve tarım kredi kooperatifleri 1935’lerin de
gerisine götürülmüş ve devlet güdümü daha
da pekiştirilmiş, o zamanki hükümet tarafından, seçilmişler dahil bütün üst yöneticiler
değiştirilerek bu kooperatifler adeta birer kamu iktisadi teşebbüsüne dönüştürülmüşlerdir.
Tarım kredi ve tarım satış kooperatifleri kanunlarındaki 1984 ve 1985 yılındaki değişiklikler, o
zamanki iktidarın kooperatiflere bakış açısını
ve demokrasi anlayışını göstermesi yönünden ilginç bir gelişmedir. Daha sonra, 1995
yılında 1581 sayılı Kanunda 551 sayılı KHK ile
yapılan bazı değişikliklerle, tarım kredi kooperatifleri yönetim bakımından oldukça demokratikleştirilmiştir. Tarım Satış Kooperatifleri ve
Birlikleri’nde 3186 sayılı Kanun ile öngörülen
devlet güdümü 2000 tarihinde çıkarılan 4572
sayılı Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri Kanunu ile oldukça azaltılmış; ancak 4572 sayılı
Kanun ile oluşturulan Yeniden Yapılandırma
Kurulu nedeniyle tamamen ortadan kaldırılamamıştır. Bu kanun ile devlet güdümü eskiye
oranla biraz azalmış olmakla beraber yine de
sürmektedir Bütün bu değişik kanunlar Türk
kooperatifçilik politikası açısından çok ayrı
kooperatif tiplerini öngörmekte ve bu durum
büyük karışıklık yaratmaktadır. Bu değişik kanunlar nedeniyle, Türkiye’de “devlet güdümlü”
ve “demokratik” olmak üzere iki ayrı koopera-
8
tifin geliştiği görülmektedir. Devletin, Türk kooperatifçiliğinin bu temel konusunda seçimini
demokratik kooperatifçilikten yana yapması
gerekmektedir. Bunun için bütün kooperatifler
demokratik olmalı ve bugün olduğu gibi, çok
değişik kooperatif kanunları bulunmamalıdır.
Türkiye’de tarım ve tarım dışı tüm kooperatiflerin tek bir demokratik Kooperatifler
Kanununa göre kurulup işlemesidir. Bu amaçla, 1163 sayılı Kooperatifler Kanun; 2000 yılı
değişikliğine rağmen güdümlü tarım satış ve
1995 yılı değişikliği ile oldukça demokratikleşmiş tarım kredi dahil, bütün kooperatifleri kapsayacak ve 1995 yılı Uluslararası Kooperatifler
Birliği (ICA) kongresinde dünyaca kabul edilen
demokratik ve çağdaş kooperatifçilik ilkelerini içerecek biçimde yeniden düzenlenmelidir.
Türk kooperatifçiliğinin bu yeni yasal düzenlemesinde kooperatifçiliğin “ortağın demokratik
yönetimi” ve “otonomi ve ba¬ğımsızlık” ilkelerinin tam olarak uygulanması esas alınmalıdır.
Bu yasada “bir ortağa bir oy”; kooperatif ve üst
örgütlerinin demokratik olarak genel kurullarınca seçilen” yönetim kurullarınca yönetilmeleri; kooperatif ve üst örgütlerini atanan yöneticilerinin (genel müdür, müdür, muhasebeci
gibi) devlet tarafından değil, mutlaka tarafından değil, mutlaka ortaklar tarafından seçilmiş
olmaları esas alınmalıdır.Türk kooperatifçiliğinde mevzuatla ilgili olarak alınması gereken
önemli bir önlem de kooperatiflerin denetimidir. Çıkarılması istenen yeni ve tek Kooperatifler Kanunu, demokratik yapılarını bozmadan,
kooperatiflerin denetimini de sağlam esaslara
bağlamalıdır. Bu arada, çeşitli yasalara dayanarak, değişik bakanlık ve devlet kuruluşlarında
kooperatiflere götürülen bütün hizmetlerin de
tek bir bakanlık tarafından götürülmesi, yeni
yasa ile mutlaka sağlanılmalıdır.
KÖY-KENT PROJESİ
Hasan YAYLI *
GİRİŞ
Türkiye’de 1950’li yıllardan itibaren ortaya çıkmaya başlayan kentleşme olgusunun temel
nedeni köyden kente yönelen iç göçtür. Bu iç
göçün doğurduğu kentleşme süreci, özellikle
1960’lı yıllardan itibaren kentsel alanda önemli bazı sorunları da beraberinde getirmiştir. Literatürde gecekondulaşma, çarpık kentleşme,
sahte kentleşme gibi kavramlarla betimlenen
bu süreç, aynı zamanda sosyal, ekonomik, kültürel ve fiziki alana dair bazı sorunların derinleşmesine de neden olmuştur. Bu bağlamda
hükümetler ve siyasi partiler 60’lı yıllardan
itibaren bu sorunları yönetebilmek için bazı
çözüm önerileri geliştirmişlerdir. Çarpık kentleşme olgusunuın yarattığı sorunların çözümüne yönelik geliştirilen politikaların bir kısmı
kentsel alanın iyileştirilmesine yönelik iken bir
kısmı da iç göçün yönetilmesine yönelik geliştirilen politiklardır. Bu çerçevede özellikler
köyün iticiliği ve kenttin çekiciliği esasına dayanan iç göçü kontrol altında tutarak kentleşme
sürecini yönetmek iddisına dayanan çözüm önerilerine ilişkin Türkiyede üç önemli kurumsal
düzenleme önerisi dikkati çekmektedir. Bunlardan ilki MHP tarafından geliştirilen “Tarım
Kentleri yaklaşımı, diğeri CHP tarafından geliştirlen “Köykent” yaklaşımıdır. Sonuncu öneri ise III. Beş yıllık kalkınma planında yer alan
“Merkez Köyler” yaklaşımıdır.
İlk olarak üçüncü beş yıllık kalkınma planı kapsamında ortaya atılan merkez köyler yaklaşımının özünde; dağınık yerleşim yapısı nedeniyle
hizmet ulaştırmada ortaya çıkan sorunların
merkez köyler seçilerek çözülmesi yatmakta* Yrd.Doç.Dr., Kırıkkale Üniversitesi İİBF Siyaset Bilimi ve
Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi
dır( Erdönmez, 2005; 38). Böylelikle bazı köyler merkez köy olarak seçilecek ve tüm temel
hizmet yatırımları ( sağlık, eğitim, iletişim vb.)
bu köylerde gerçekleştirilecektir. Bu amaçla,
ülkedeki yaklaşık 40 bin köyden 7 bini merkez
köy olma özelliklerine sahip köy olarak saptanmıştır( DPT, 2000). Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı, Merkez Köy Yaklaşımı’na Köy- Kent
Modeli adı altında yaklaşmıştır (Dördüncü Beş
Yıllık Kalkınma Planı: 1978 1978 Yılı Programı,
1978: 305). Beşinci ve Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planları, kırsal kalkınma politikalarından
biri olarak kırsal kesime hareketlilik kazandırmak maksadıyla Kırsal Alan Planlama yaklaşımı çerçevesinde hizmetlerin ve tarıma dayalı
sanayi yatırımlarının merkez köy ve kasabalara
yönlendirilmesinin desteklenmesini benimsemiştir.
Tüm köylere ulaştırılamayan sosyal ve kültürel hizmetlerin düşük maliyetle merkez olarak
belirlenen köyde toplanması ve çevre köylere
sunulması amacını taşıyan Merkez Köy Projesinin köy kent ile arasındaki en önemli fark ise;
köy kentlerin sosyal içeriğin yoğunlaştığı bir
toplumsal dönüşüm ve kalkınma projesi olmasıdır. Merkez Köyler Projesinde Köykentlerin
aksine, ekonomik arka planın göz ardı edilmesi
merkez köyler yaklaşımının başarısız olmasına
neden olmuştur.
MHP’nin geliştirdiği Tarım-Kent yaklaşımı (Yahyaoğlu, 1975; Türkeş, 1997: 541; Türkeş, 1994:
241) ile önceleri CHP’nin (Tütengil, 1999: 139;
Keleş, 1998: 94) ve daha sonra DSP’nin (Dağlı,
Aktürk, 1988: 284; Başbakanlık Basın Müşavirliği, 04.01.2001; Alpay, Gürsel, 1986: 24) savunduğu Köy- Kent yaklaşımı arasında benzerlikler bulunmasına rağmen, aslında iki yaklaşım arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır.
9
Bunun nedeni (Geray, 1999: 16), her ikisinin
hedef olarak kırsal yerleşim sistemini düzelterek, burada gelişme ve değişim yaratma isteğidir. Tarım- Kent Projesinde, köylü birlikleri;
Köy- Kent Projesinde kooperatif örgütlenme
ön plana çıkmaktadır. Tarım-Kent Projesi, o dönem MHP iktidar olamadığından uygulanamamış; buna karşın Köykent yaklaşımı CHP (VanÖzalp, Bolu- Taşkesti) ve DSP (Ordu- Mesudiye,
Hakkari, Konya- Hadim gibi) iktidarlarında uygulanma imkânı bulmuştur (Elif, 2007;189).
Köy ile kent yaşam biçimlerini bir dengeye kavuşturmak, sanayileşmeyi köye yaymak, köyü
kentleştirmek ve böylece kentleşmeye sağlıklı
bir biçim vermek düşüncesi oldukça eski bir
geçmişe sahiptir. Bu düşünceye dayanan modeller, Yugoslavya ve Çin’de komün sistemi
adıyla denendiği gibi İsrail’de Agrindus olarak isimlendirilen ve Köy kent yaklaşımına da
önemli düzeyde etkilediği iddia edilen bir modelle uygulanmıştır. (Keleş,2006:52)
Kentsel ve kırsal yaşam standardı arasındaki uçurumun daralacağı ancak bu daralma
yaşanırken tarımın korunmasının gerekliliği
ve kırsal toplumun değişik bir formda da olsa yaşamaya devam etmesi gerekliliğine dair
hassasiyet içeren çabaların sonucunda, (Kanovsky,1965:433) tarım (agriculture) ve endüstri (industry) terimlerinin birleştirilmesi ile
oluşturulan agrindus kavramı ortaya çıkmıştır
(Kanovsky,1965:433).
Endüstrileşme ve tarım toplumu arasındaki çatışma ve çelişkiler uzun zamandır pek çok çalışmanın temel sorunsalını oluştururken, Hebrew Üniversitesi Tarım Fakültesi profesörü Haim Halperin ortaya attığı “agrindus” kavramını
ile köy hayatının müspet yönleri korunurken, ki
bunlar ilk bakışta, karşılıklı dayanışma, komşuluk ilişkileri gibi hususlardır, endüstrileşmenin
getirilerinden faydalanmanın mümkün olabileceğini öngörmüştür (Kanovsky,1965:285).
Halperin’ e göre iktisadi alandaki gelişmeler
yaklaşık yüzyıla yakın bir süredir merkezileşmiş
eğilimler göstermektedir ve bu merkezileşme
nihayetinde ufak mahiyetteki iktisadi ve sosyal birimlerin zedelenmesine yol açmıştır (Ka-
10
novsky,1965:285). Oluşturulması öngörülen
bu “agro-industrial” modeli agrindus olarak
adlandırmış ve bu model içerisinde birtakım
sosyo –politik ve ekonomik bir kavramlaştırmaya gitmiştir. Halperin’e göre agrindus ile çevre
köyler arasındaki iletişim ve birlikte hareket
etme eğilimi arttırılarak tarım ürünlerinin üretiminin devamlılığı sağlanırken, bu bölgelerde
fabrikaların ve işletmelerin kurulması ile ise tarımsal ve diğer ihtiyaçların karşılanması öngörülmektedir. Bu iktisadi boyutun yanı sıra agrindus içerisinde kültür, spor, eğitim ve sağlık
alanlarında da bu birimler arasında işbirliğine
gidilmesi öngörülmüştür (Sanders,1965:285).
Agrindus modelinde tarım alanındaki işbirliğinin köylerin ana gayesi olması gerektiği,
bu köylerin bir araya gelmesiyle oluşan kasabanın ise tek belediye bölgesi altında olması
öngörülmüş ancak bu bütünü oluşturan tüm
yerleşimlerin temsilcilerinin mecliste temsil
edilmesi planlanmış ve tüm temsilcilerin bölge yöneticisini seçmesi düşünülmüştür (Sanders,1965:285).
Agrindus sakinlerinin devamlı işlerinin olacağı
ve bu işler için kasaba merkezine gidecekleri
gün bitiminde ise köylerine geri dönecekleri
öngörülmüştür ki bu modelde evleri ile işleri
arasındaki mesafe yarım saatten az olacağı düşünülmektedir. Eşit iş için eşit ücret politikasının agrindus içerisinde benimseneceği ancak
agrindus’ asıl öne çıkan yönünün diğer bir söyleyişle, ana gayesinin tarımı ve kırsal yaşantı
biçimini koruma olduğu tarım dışı hususların
ise ikincil önem taşıdığı görülmektedir (Sanders,1965:285).
Her ne kadar önerilen model, diğer bir ifadeyle agrindus, İsrail için ortaya konulmuş olan
bir model izlenimi verse de Halperin agrindus’ un farklı sosyal, politik ve ekonomik şartlar için dönüştürülmeye elverişli olduğunu,
hem kapitalist hem de sosyalist toplumlarda
uygulama bulabileceğini söylemektedir.) (Kanovsky,1965:434-435). Halperin özellikle gelişmekte olan ülkeler için agrindus’un iyi model
olduğunu savunmaktadır.
Ancak yine de agrindus’a yönelen pek çok eleştiri bu modelin birçok soruyu yanıtsız bıraktığı
hususunda hemfikirdir. Günümüzde teknolojinin gelişmesi ile birlikte işletmelerin kalifiye
iş gücünün olduğu yerlerde konuşlanması gerektiği, bunun yanında finansal, iletişim-ulaşım ve pazar yerlerine yakınlığında ayrıca çok
önemli olduğu, bu sebeple agrindus modelinde bir oluşumun bugünün sosyal, politik ve
ekonomik gerçekleriyle uyumlu olmayıp aksine karşısında yer aldığını işaret etmektedir Kanovsky,1965:433).
Köykent, Tarım Kentleri, Merkez Köyler, Komün ve Agrindus gibi önerilerin ortak noktası
köyün iticiliklerini ve kente karşı var olan dezavantajlı yönlerini ortadan kaldıracak çözüm
önerileri içermesidir. Bu amacı taşıyan başka
öneriler arasında Ebenezer Howard’ın Bahçe Kent düşüncesi, bir kent plancısı olan Richard Meier’in Kentsel Köyler adlı düşüncesi ve
İsrail’de Rehovot Kentleşme Konferansı’nda
Raanan Weitz tarafından sunulan raporda yer
alan Kırsal Kent düşüncesi de sayılabilir (Keleş,
1997: 38-39).
Bu çalışmada CHP’nin 1969 yılında “Düzen
Değişikliği Programı” olarak yayınladığı seçim
bildirgesinde yer alan Köykentler projesi ele
alınacaktır.
KÖYKENT
Köykent, kimi ülkelerde, bir kırsal gelişme yöntemi olarak benimsenen ve kırsal yerleşme
birimlerini, yalnız köyün görevlerini daha iyi
görebilecek duruma getirmeyi değil, kentsel işlevlerle de donatmayı, böylelikle kırsal alanda
bir canlanma ve kalkınma yaratarak kentlere
olan akınları azaltmayı amaçlayan bir yerleşim
örneği, önerisi (http://www.nedirnedemek.
com/k%C3%B6ykent_nedir) şeklinde tanımlanabilir.
Kentleşme ve sanayileşme kavramlarını birleştirmeye çalışan bir model olarak sunulan
Köy- Kentler, kırsal kesim nüfusunun toplumsal, kültürel, ekonomik ve kamusal ihtiyaçlarını
karşılamak için kurulan kırsal yerleşim birimle-
ri olarak tanımlanmaktadır (Keleş,1992:158).
Köy- Kent projesinin temel hareket noktasını,
Türkiye’de kırsal yerleşim birimlerinin aşırı dağınıklığı ve altyapı hizmetleri götürülmesi güçlüğü oluşturmaktadır (Tütengil,1999:234).
Köykent projesi, kırsal kalkınmayı gerçekleştirebilmek için altyapıyla ilgili yetersizlikleri
ortadan kaldırmayı, sosyal hizmet alanlarını
genişletmeyi ve ekonomik geçim kaynaklarını zenginleştirmeyi amaçlamaktadır. Köykent
projesi ile köyün kalkınması ve sanayileşmesi
için zorunlu olan altyapı ve hizmetler, bu proje
ile yöre insanlarına daha kısa sürede ve daha
düşük maliyetle sunulabilecektir. Böylelikle
tarımsal sanayileşmenin alt yapısı da hazırlanmış olacaktır. “Köykent projesini diğerlerinden
farklı kılan ise, sözü edilenleri gerçekleştirmek için kooperatifçiliği benimsemiş ve halk
katılımını esas almış olmasıdır”( Erdönmez,
2005;40 ).
Köy- Kent Projesi, sosyal ve ekonomik koşullar
dikkate alınarak, belirli köy kümelerinin oluşturulması, bu küme içerisinde yer alan köyler
arasında işbirliği ve uyum sağlanarak köye götürülecek temel hizmetlerin planlı olarak ulaştırılması, daha sağlıklı bir yerleşim düzeni oluşturulması ve köylülerin yerlerinden olmaksızın
kentlerdeki olanaklara ve uygarlığın sağladığı
fırsatlara ulaşmalarına yardımcı olunmasıdır.
Bu proje, aynı zamanda yoğun göç olayının
yaşandığı yer ya da yerlerde, bu göçün tersine
döndürülmesini, mevcut durumda köylerinde
yaşayan veya köylerine geri dönecek insanlara
yeni ve alternatif iş olanaklarının sağlanmasını,
atıl kalan kaynakların bölge ve ülke ekonomisine kazandırılmasını, yapılacak olan öncü çalışmaların gerçekleşmesini ve halk katılımıyla
projeye demokratik işlerlik kazandırılmasını
ifade etmektedir (Başa, 2000: 12)
Bu proje, kırsal yerleşim biriminin daha etkin
ve akılcı bir yapıya kavuşturulması, dağınıklılığın topluluğa dönüştürülmesi, köye götürülen
hizmetlerde etkinliğin ve artırımın sağlanması,
sanayileşmeyi kırsal alanlara yayarak işsiz ve
gizli işsizler için Köy- Kentlerde iş olanaklarının
sunulması, anakentlerdeki plansız ve dengesiz
11
kentleşmenin sakıncalarını bertaraf etmek, tarımsal düzeni değiştirmek gibi amaçları kapsamaktadır (Keleş, 1997: 38)
jesi ile yerel değerler ön plana çıkarılıp insan
gücü, becerisi ve doğal kaynaklar faaliyet sürecine sokulmaktadır (Çorbacıoğlu, 28.05.2002).
Köy İşleri Bakanlığın 1973 yılında yayımladığı
raporda, köykent yaklaşımının amacı üç madde halinde özetlenmiştir:
Bülent Ecevit, köykentlerde köylerin değil, hizmetlerin, okulların ve sağlık ocaklarının birleştirileceğini söyler; “Bir köyü kendi başına
fabrika kuramaz ama birbirine yakın konumda
olan ve emekleri, bilgileri ve maddi olanakları
birleşen köykentler sayesinde, köylüler, verimli
tarım işletmelerinin yanı sıra, ortaklaşa sanayi
işletmeleri de kurabilirler, kültür ve spor tesislerinden ortaklaşa yararlanabilirler. Böylelikle
kentlerin tüm olanakları köylere de ulaşmış
olacaktır. “(Ecevit, 12.05.2002). Köy- Kent’te
ortak hizmetler bulunmaktadır. Örneğin, bir
yönetim merkezi, kooperatiflerin birliği veya
birlik şubesi, bir sağlık merkezi ve yine makine
parkı, traktör, biçer- döğer, mibzer için kooperatiflerin bütün yöre köylerinin birlikte yararlanabilecekleri bir makine parkı bulunmaktadır.
Bu sayede, yöre insanlarının pahalı olan bu
araç ve gereçleri ayrı ayrı satın alma zorunluluğu da ortadan kalkmaktadır( Elif,2007;192).
Dolayısıyla Köy- Kent uygar bir yaşam için gerekli olan altyapı ve hizmetlerin tüm köylülere
en kısa sürede ve en düşük maliyetle sunulmasının bir yolu olarak görülmektedir (DSP Seçim
Bildirgesi, 1999: 69). Bu proje vasıtasıyla da
Köy ile kent arasında optimum dengeyi sağlamak amacıyla köyün kalkınması ve sanayileşmesi için zorunlu altyapı ve hizmetleri, KöyKent Projesi ile kırsal bölge insanlarına daha
kısa sürede ve daha düşük maliyetle sunabilecektir. Aynı zamanda, tarımsal sanayileşmenin
altyapısı da hazırlanacaktır (DSP’nin Seçim Bildirgesi,1999: 69).
Az sayıda personel ve az yatırımla, en kısa zamanda kırsal kesim nüfusunun tüm gereksinmelerinin karşılanması,
Hızlı nüfus artışının ortaya çıkardığı fazla nüfusun bir bölümü ile işsiz nüfusun köykentlerde
iş olanaklarına kavuşturulması,
Böylece, iş olanaklarına kavuşturulan kırsal nüfusun kentlere akımı sonucunda büyük kentler
civarında oluşacak nüfus yığılmalarını engelleyerek, sağlıklı kentleşmenin sağlanması”dır
(www.yayed.com).
Köykentler ile, köylünün kalkınması ve kırsal
alanların sınaileşmesi için zorunlu olan altyapı
ve hizmetlerin köylülere daha kısa sürede ve
daha düşük maliyetle sunulabilmesi, böylece,
tarımsal sınaileşmenin altyapısının da hazırlanması amaçlanmıştır. Proje, 1978–1979’da
Ecevit başkanlığında, CHP iktidarı döneminde
Van ve Bolu’da birer köyde uygulanmaya başlamış ama 1979’da yapılan ara seçim sonrasında CHP’nin iktidardan ayrılması nedeni ile proje sonuçlanamamıştır (Başa,2000:12).
Köykent yaklaşımı 1970’li yıllarda biri Batı Karadeniz ve diğeri de Doğu Anadolu’da olmak
üzere iki farklı yörede uygulanmaya başlanmış;
ancak, dönemin toplumsal ve politik istikrarsızlıkları nedeniyle devam ettirilememiştir(
Erdönmez, 2005; 38). Köy- Kent Projesi, kırsal
alan için bir örgütlenmeler bütünü ve kalkınma önerisi olmanın yanı sıra, bölgesel ve yöresel gelişme projeleri içinde yer almasıyla kırsal
alanda bir dönüşüm amacını da taşımaktadır.
Ayrıca köylünün üretimini, gelişimini ve verimliliğini arttırarak, yerel değerleri öne çıkararak,
çağa uygun bir ekonomik ve sosyal yapı oluşumunda, etkin bir proje olarak belirtilmektedir.
Bu nedenle, Köy- Kentleşme bir gelişme ve kalkınma süreci olarak görülebilir. Köy- Kent Pro-
12
Köy- Kent Projesinin Atatürk tarafından planlanan, programlanan, şekilleri çizilen fakat
ömrü yetmediği için gerçekleştiğini göremediği “Cumhuriyet Köyleri Projesi” (Ecevit,
28.05.2002) olduğu öne sürülmektedir. Buna
göre, Cumhuriyet Köyleri Projesi de “köylü milletin efendisidir” düşüncesini temel alıyordu.
Atatürk’ün bundan 80 yıl önce söylediği gibi:
“İstanbul’da ne medeniyet varsa, Ankara’ya
ne medeniyet getirmeye çalışıyorsak, yurdu-
muzun her tarafını aynı medeniyete kavuşturalım istiyorum… geçtiğimiz yerlerde elektrikle
donanmış köyler, yüzleri sararmış çocukların
okuduğu okullar görmek istiyorum… Bunu çok
ama çok çabuk yapmak istiyorum. Her şeyi
devletten ve her şeyi milletten beklemek doğru olmaz” (Erdoğan, 28.05.2002).
Köykent projesinden beklenen katkılar ile projenin uygulama sürecine ilişkin CHP’nin 1973
seçim beyannamesinin de ayrıntılı bir içeriğe
sahip olduğu görülmektedir. Seçim beyannamesinde köykentler ile, “Tarımda verimin
yükselmesi, köylünün uygarlıktan ve sosyal
hizmetlerden daha yeterli ölçüde yararlanabilmesi ve köylü gücüne dayalı bir sınaileşme
hareketinin gelişebilmesi için gerekli altyapılar, tesisler, hizmetler, köy grupları arasında en elverişli merkezlerde yoğunlaştırılması
ile bu merkezlerde, dağınık köylerin zamanla
kendiliklerinden toplulaşmasını ve kentleşme
hareketinin düzenli olarak yürümesini de sağlanacağı öngörülmektedir. Seçim beyannamesine göre bu sayede büyük kentlere aşırı nüfus
akımı kendiliğinden yavaşlamış olacak; kentleşmede ve sanayiin dağılımında bölgeler arası
adalet gerçekleşebilecektir (CHP,1973:40).
Köykent adı verilebilecek olan bu merkezler,
çevre köylerine yollarla bağlanacağından, köylü, bu merkezlerdeki hizmetlerden, olanaklardan, günü gününe, kolayca yararlanabilecektir.
Köykentlerin ekonomik ve sosyal hayatına, o
çevredeki koy kooperatifleri veya kooperatif
birlikleri geniş ölçüde hâkim olabilecektir. Tarım makinalarının bakım ve onarım atölyeleri,
küçük sanatlar, bugünkü köy düzeninin çok
üstünde, yeterli sağlık ve eğitim kuruluştan,
meslek kursları, her türlü kültür, spor ve eğlence tesisleri, köykentlerde yoğunlaşabilecektir
.(CHP,1973:40).
Böylece, köylü, kendi şehirlerini kendi yaratabilecektir. Köykentlerdeki küçük sanayi, her
bölgede, köylü gücüne dayanarak kurulacak
olan büyük sanayini toplanacağı merkezleri
de besleyecektir. Toprakları kendilerini geçindirmeğe yetmeyen ailelerin gizil işsiz durumundaki üyelerine ve tarım teknolojisindeki
gelişme dolayısıyla veya başka nedenlerle işsiz
kalabilecek tarım işçilerine, kendi bölgelerinde
kurulan köykentlerdeki küçük sanayide veya
hizmetlerde çalışabilmeleri için öncelik tanınacaktır» .(CHP,1973:40).
Köykentler kurulmakla, köylülerden dileyenlerin şehirlere göç etmeleri ve iş bulmaları elbette hiç bir şekilde sınırlanmayacaktır. Fakat
köykentler çevresinde yeni iş ve kazanç olanaklarının açılması ve şehir hizmetlerinin, yeterli sağlık ve eğitim kurumlarıyla ve her türlü
kamu hizmetleriyle, buralara ulaşması, şehirlere akımı kendiliğinden yavaşlatacaktır. Yurt ölçüsünde daha dengeli ve adaletli bir kalkınma
sürecine girilmiş olacaktır.
Köylüler, ülkenin yönetiminde, bu yoldan da
şimdiye kadar tasavvur bile edilemeyen ölçüde etkinlik kazanabileceklerdir. Köykentlerin
yerlerinin seçiminde en demokratik yöntemler
izlenecektir. Bu yerler, bütün ilgili köyler halkıyla müzakere edilip, yöresel özellikler, istekler ve bilimsel veriler çerçevesinde, mümkün
olan en geniş görüş birliği sağlanarak saptanacaktır. Köykentlerin, kamu hizmeti, altyapı TC
sanayileşme merkezleri olarak kurulması, köylülerin yaşadıkları yerleri bırakmağa ve topraklarından uzaklaşmağa zorlanmaları anlamını
taşımayacaktır. Her köykentle çevre köylerin
yol bağlantısı ve kolay ulaşım olanakları ilk iş
olarak sağlanacağından buna ihtiyaç da duyulmayacaktır .(CHP,1973:42-43).
TÜRKİYE’DE KÖYKENT
UYGULAMASI ÖRNEKLERİ
Bolu-Taşkesti ve Van-Özalp Köy- Kent Projesi
İlk Köy- Kent uygulamaları, 1978–1979 döneminde, CHP öncülüğünde, Taşkesti (Bolu) ile
Özalp (Van)’ta uygulanmıştır. Uygulanan program çerçevesinde göç, sanayi ve kırsal alan
çerçevesinde, birbiriyle ilintili olarak değerlendirilmiştir. Projeyi özgün kılan bir diğer özellik,
projenin tabana dayalı olmasıdır (Çalışkan,
14.04.2012). Proje çerçevesinde uluslararası,
ülkesel, bölgesel, alt bölge merkezleri, kasa-
13
ba, köy grup merkezleri ve köy olmak üzere
yedi dereceli bir yerleşim kademelendirilmesi
yapılmıştır. İkinci derece yerleşim birimi olan
Köy- Kent’lerin üst kademe merkezlerle haberleşme ve mal akışı bağlantısı, Köylüye Ulaşım
Projesi (KUP) ile sağlanması düşünülmüştür.
KUP, Köy- Kent uygulamasının ilk adımıdır. Diğer aşama ise, kooperatifler aracılığı ile köylerde yeni bir üretim düzeninin oluşturulması ve
tarımsal birikimin sanayiye aktarılmasıdır. Bu
dönüşüm, diğer sosyal hizmetlerle desteklenmektedir (Çalışkan, 14.04.2012).
Ordu İli Mesudiye İlçesi Çavdar ve Yöresi Köyleri Köy- Kent Projesi
2 Eylül 2000’de ilk Köy- Kent uygulaması
Ordu’nun Mesudiye ilçesinde, Çavdar ve yöresi köyleri kapsamında gerçekleşmiştir. Göçü
tersine çevirebilme amacını taşıyan Köy- Kent
Projesinin Başbakan Bülent Ecevit’in katılımı
ile birlikte ilk somut adımları atılmıştır.(Erdönmez, 2005;40) Önceki bu projeler devletin altyapı olanaklarını merkezi bir yere getirmeyi ve
yörenin bu sayede kalkınmasını amaçlarken,
bu uygulama, daha çok kooperatifleşme yoluyla halkın aktif katılımına dayanmaktadır.
Bu projelerin yanı sıra 199 genel seçimlerinden
sonra kurulan Anap, DSP ve MHP koalisyon hükümeti döneminde bazı köykent uygulamalarının başlatıldığı bilinmektedir. Ancak bu projeler dönemin siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkları
ve koalisyon hükümetinin 2002 yılında yapılan
erken seçimlerden sonra iktidardan düşmesi
nedeni ile bu projelerin büyük çoğunluğu uygulama imkânına sahip olamamıştır. Adı geçen
projelerden bazıları şunlardır:
Diyarbakır- Bismil- Çeltikli ve Hatay- Hassa- Gülpınar Köy-Kent Projesi (Çalışkan, 14.04.2012)
Şanlıurfa Köy- Kent Projesi ( Elif,2007;195 ).
Hakkari- Çukurca- Üzümlü Köy- Kent Projesi
(10 Temmuz 2000, hürriyet).
Nevşehir- Gülşehir- Tuzköy Köy- Kent Projesi
(Başkaya, 28.05.2002).
Trabzon- Maçka Köy- Kent Projesi (Trabzon’da
Köy- Kent Heyecanı, 28.05.2002).
14
SONUÇ
Kentleşme bir ülkedeki kent sayısının ve kentte
yaşayan nüfusun toplam nüfus içindeki payının görece artışı olarak tanımlanmaktadır. bu
şekilde tanımlanan kentleşmeyi ortaya çıkması daha çok köyden kente yönelen göçün bir
sonucudur. Bu göçün iyi yönetilememesi her
şeyden önce kentsel alanda birçok sorunu da
beraberinde getirmektedir. Ekonomik, sosyal,
kültürel, siyasi ve fiziki boyutlar taşıyan bu sorunlarla mücadele edilebilmesi için kentleşme
sürecinin doğru yönetilmesi önemli bir kavram
olarak karşımıza çıkmaktadır. Hızlı ya da çarpık
kentleşmenin ülke içinde sebep olduğu kentsel alan ve kırsal alana dair sorunların çözümünde başvurulan yollardan birisi de köyden
kente yönelen göçün temel sebeplerinden
olan köyün iticiliğini ortadan kaldırmaya yönelik önerilerdir. Bu önerilerin ortak noktası ise
kentin sosyal, ekonomik, kültürel ve altyapıya
dair imkânlarının kırsal alana taşınabilmesi ile
köyden kente yönelen göç yavaşlayarak yönetilebilir hale gelecek bunun sonucunda da yönetilemeyen iç göçün kırsal alanda ve kentsel
alanda sebep olduğu sorunların çözümünün
kolaylaşacağı düşüncesidir.
Dünyada köy ile kentin olumlu yönlerini kırsal
mekânda buluşturmayı içeren öneriler arasında, Ebenezer Howard’ın Bahçe Kent düşüncesi, Richard Meier’in Kentsel Köyler adlı düşüncesi, Raanan Weitz’in Kırsal Kent düşüncesi,
Çin ve Yugoslavya uygulamalarında rastlanan
Komün uygulamaları, İsrail’de uygulanmış olan
Agrindus uygulamalarının yanı sıra ülkemizde
MHP tarafından geliştirilen “Tarım Kentleri”
projesi, CHP tarafından önerilen ve CHP iktidarları döneminde kısmen de olsa uygulama
imkanı bulan “Köykent” projesi ile III. Beş yıllık
kalkınma planında yer alan “Merkez Köyler”
projeleri sayılabilir.
Bu çalışmanın konusunu oluşturan Köykent
projesi yalnız kamu hizmetlerini kırsal alanlara
daha düşük maliyetle daha yeterli ölçüde ve
daha çabuk götürmenin bir aracı olarak değil,
köylüden başlayacak kalkınmanın temeli ola-
rak da görülen bir proje olarak tanımlanmaktadır. bu çerçevede oluşturulacak köykentlerde sosyal, kültürel ihtiyaçlara cevap verecek
imkanların oluşturulması öngörülmekte ayrıca
her türlü sosyal ve teknik altyapı imkanlarının
köye taşınması hedeflenmektedir. Köy kent
yaklaşımını Merkez köyler yaklaşımından ayıran temel özellik ise köy kent yaklaşımının içerdiği kooperatif örgütlenmeyi esas olan ekonomik boyutudur. Bu sayede köyken uygulaması
ile köylerde yaşayan işsiz kitle için istihdam
imkânları oluşturulabileceği düşünülmektedir.
Integration of Agriculture and Industries. by
Haım Halperın. New york: Frederick a. Praeger, 196, American Sociological Review
KAYNAKÇA
Keleş, Ruşen (1998), “Kentbilim Terimleri Sözlüğü”, Ankara.
Başa, Şafak (2000), “Ordu Mesudiye İlçesi Çavdar ve Yöresi Köyleri Köy- Kent Projesi”, Ordu
Mesudiye Sesi Gazetesi, Eylül.
CHP, (1973), “Ak Günlere” 1973 Seçim Beyannamesi, Ankara
Çalışkan, Olgu, “Kırsalın Kentleştirilmesi Projesi Kırsal Kalkınma”, http://www.adtk.yildiz.
edu.tr/temelgoruslerimiz/ocaliskan_kirsalinkentlesmesi.htm (14.04.2012)
Çolakoğlu, E.,(2007),” Kırsal Kalkınma Problemine Bir Çözüm Arayışı Olarak Köy- Kent Projesi”, ZKÜ Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 3, Sayı 6,
2007, ss. 187–202.
Çorbacıoğlu, Şevket, “Köy- Kent Projesi Ütopya mı?”, http://www.cumhuriyet.com.tr /w/
c0208.htm (14.04.2012)
Ecevit, Bülent (2000a), “Ecevit Yılın Siyasetçisi”, Güvercin Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 5, Ankara.
Ecevit, Bülent (2000c), “Ecevit Valilere KöyKent’i Anlattı”, Güvercin Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 910, Ankara.
Ecevit, Bülent( 2002) “Köylü Milletin Efendisi
Olmalıdır”, http://www.dsp.org.tr, (Erişim Tarihi: 28.05.2002).
Ekşi, Aziz, “Köy- Kent Yaklaşımı ve Mesudiye
Örneği”, Ordu’da Dört Mevsim Dergisi
Erdönmez, C.,(2005),” Köykent: Olumlu ve
Olumsuz Yönleriyle Bir Kırsal Kalkınma Projesi
Çözümlemesi”, Süleyman Demirel Üniv., Orman Fak. Dergisi, sayı2
Irwın T. Sanders, (1965), Review of Agrindus:
Elıyahu Kanovsky (1965), R e v ı e w s, Israel’s
Integration of Agriculture and Industry, Haim
Halperin, Agrindus: Integration of Agriculture
and Industries. New york: Frederick a. Praeger,
ınc., 196}. Pp. İx, 214, The American Journal of
Economics and Sociology
Keleş, Ruşen (1992), “Yerinden Yönetim ve Siyaset,” İstanbul.
Keleş, Ruşen (1986), “Hızlı Şehirleşmenin Yarattığı Ekonomik ve Sosyal Sorunla”r, SİSAV,
İstanbul.
Keleş, Ruşen (1997), “Kentleşme Politikası”,
Ankara.
Türkeş, Alparslan (1994)”, Temel Görüşler”, İstanbul.
Türkeş, Alparslan (1997), ”, “9 Işık” İstanbul.
Tütengil, Cavit Orhan (1999), “1970’lerin KöyKent Projesi”, 75 Yılda Köylerden Şehirlere, İstanbul.
h t t p : / / w w w. n e d i r n e d e m e k . c o m /
k%C3%B6ykent_nedir),ERİŞİM
TARİHİ,01.04.2012
Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı: 1978 Yılı
Programı, (1978), Ankara. DSP’nin Seçim Bildirgesi 1999: Tarım Politikası, (1999), Ankara.
“Ecevit, En Büyük Hayalim Dediği Köy- Kent
Projesi İçin Yine Yollara Düştü”, http://www.
haberturk.com/look-.asp?N_ld=23468C_
ld=13, (Erişim Tarihi: 28.05.2002).
“Ecevit’in Köy- Kent’i Hayata Geçiyor”,
http://www.arsiv.hurriyetim.com.tr/hur/
turk/98/02/16/ekonomi/05eko.html, (Erişim
Tarihi: 28.05.2002).
Trabzon’da Köy- Kent Heyecanı”, http://www.
ntvmsnbc.com/news/125957.asp, (Erişim Tarihi: 28.05.2002).
15
TARIM KENT
Yusuf PUSTU *
GİRİŞ
İnsanoğlunun ilk kez yerleşik hayata geçişi ile
birlikte medeniyetin başladığı kabul edilir. İnsanoğlu önce avcılıkla geçimini sağlamış bu
süreçte sürekli yaşadığı mekânlar olmamıştır.
Daha sonra tarım ile uğraşmaya başlamış ve
insanoğlunun tarımsal faaliyetlerde bulunması, yerleşik hayatın başlangıcını oluşturmuştur.
Başlangıçta küçük birimler halinde yaşayan
insanlar, daha sonra daha büyük topluluklar
halinde kentleri meydana getirdiler. Modern
anlamda kentler M.Ö. 3500–4000 yıllarında ilk
kez Mezopotamya kurulmuştur. Kentlerin oluşabilmesi için karmaşık sosyal organizasyonlar
ilk kez bu bölgede ortaya çıkmıştır.
Kentler ilk ortaya çıktıkları tarihten itibaren
büyük bir değişim geçirmişlerdir. Bu tarihsel
gelişim süreci içinde kentler, site, polis, komün
ve kent devletleri gibi adlar alırken, kent kavramı ile beraber uygarlıkta büyük bir dönüşüm
yaşamıştır. İnsanoğlunun uygarlık serüvenini
iyi anlayabilmek için kentlerin gelişimini iyi
anlamak gerektiğini söylemek abartılı bir yaklaşım olmaz. Kentlerin dönüşümünü ile beraber insanoğlunun dönüşümü içice ve birbirini
besleyen süreçler olmuştur. Örneğin ortaçağ
şartlarının ürünü olan komün yönetimi, insanoğlunun demokrasi yolunda en önemli yapı
taşlarındandır. Kentler tarih boyunca kültür
ve uygarlıkların doğduğu, geliştiği ve çeşitli
uygarlıkları da bu varlığı ile etkileyen yerleşim
mekanlarından öte vasıflar taşıyan merkezler
olmuştur (Kavruk,2002:25). Günümüzde yaşanan hızlı toplumsal değişme ortamında kentsel
alanlar artmaktadır. Ancak zamanla kentin top* Şair-Yazar
16
rakla bağlantısı kopma noktasına gelmektedir.
Diğer taraftan kırsal alanlarda nufus azalmakta
ve önemli sıkıntılar ortaya çıkmaktadır. Buradan hareketle bu makale de bir kırsal kalkınma
modeli olan tarım kent incelenecektir.
KENT KAVRAMI
Kent denildiğinde akla biri idari ve demografik,
diğeri sosyo-ekonomik ve kültürel olmak üzere iki ayrı tasnif gelmektedir (Sezal,1992: 22).
İdari ve demografik açıdan kent; belli bir nüfus
büyüklüğüne ulaşan yerleşim birimidir. Ancak
Max Weber’e göre, nüfus bir kent kavramsallaştırmasında yeterli ölçüt olamaz. Önemli
olan kentin siyasal ve ekonomik örgütlenme
biçimidir. Weber bir yerleşim biçiminin kentsel topluluk olabilmesi için: a-Savunma amaçlı
kalesi, b-Pazarı, c-Mahkemesi ya da göreli otonom yasaları, d-Kısmı bir ekonomisi ve özerkliği olması gerektiğini (Weber,2002:86-87) belirtir. Bu nitelikleri taşıyan kent Weber’e göre
siyasal bir birimdir.
Karl Marx, kenti üretim araçlarının, ticaret
mallarının, gereksinimlerin toplanmış olduğu
yüksek zevklerin temsil edildiği yer olarak tanımlarken; Emile Durkheim kenti, işbölümü ve
dayanışma kavramları ile ilişkili olarak ele alır.
Bir diğer kent kuramcı Louis Wirth’e göre kenti, nüfus büyüklüğü, yoğunluk ve heterojenlik
karakterize eder.
Sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan kent; sosyal hayatın mesleklere, işbölümüne, farklı kültür gruplarına göre organize edildiği, kurumlaşmaların yoğunluk kazandığı, karmaşık insan
ilişkilerinin bütün bir günlük yaşayışı etkilediği
yerleşme merkezi olarak (Keleş, 1997:19) tanımlanır.
Bir başka tanıma göre kent; sürekli toplumsal
gelişme içerisinde bulunan ve toplumun yerleşme, barınma, gidiş-geliş, çalışma, dinlenme
gibi ihtiyaçlarının karşılandığı, pek az kimsenin
tarım kesiminde çalıştığı, köylere bakarak nüfus yönünden daha yoğun olan ve komşuluk
birimlerinden oluşan yerleşme birimidir ( TDK
Kent bilim terimleri sözlüğü).
Bu tanımlardan hareketle, kentin üç temel
özelliği olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar; nüfus
yoğunluğu, yerleşmenin büyüklüğü ve heterojen yapıdır. İnsanlık ilk çağlardan itibaren
bir örgütün doğmasını sağlamıştır. Bu örgüt
başlangıçta kan ve akrabalık bağları ile kurulmuş, sonradan bunların gelişmesi ile aile,
kabile, aşiret, tribü, köy, kasaba, site, polis,
komün ve kent devletleri ortaya çıkmıştır (Okandan,1959:5). Daha sonraları bunlar devlete dönüşmüştür. Fakat bu süreç dünyanın her
yerinde aynı aynı hızda ve biçimde olmamıştır.
“Şehir….medeniyet kadar eskidir.” Goldthorpe
bu sözü ile şehrin ortaya çıkışını medeniyetin
doğuşu ile bir olarak ele almaktadır. Ancak
günümüzde, kentlerin ortaya çıkışı konusunda farklı görüşler vardır. Egemen görüşe göre şehir uygarlığının birkaç bin yıl önceden
Akdeniz - Ortadoğu havzasında doğduğu ve
şehir yönetimlerinin ilk örneklerinin bu bölgede görüldüğüdür. Özellikle ilkçağların Mısır ve
Mezopotamya bölgesinde kurulan şehirlerin
idari - ekonomik yapısı uygarlık tarihinde en
önemli aşamadır (Ortaylı,1985:9). Sjöberg’e
göre; ilk kent yerleşimlerinin görüldüğü yerler
Mezopotamya ve Meso-Amerika’da, İndüs ve
Nil havzasında; önce Mezopotamya’da, M.Ö.
3500 – 4000 yılları arası sonra Mısır’da ve sonrada Çin’de ortaya çıkmıştır (1965:24-26). İlk
kent yerleşimlerinin farklı bölgelerde ortaya
çıkmasının sebebi elverişli kültür, ekonomik ve
uygun çevre şartlarıdır( İsbir,1986:9).
Gordon Childe M.Ö. 3500-4000 yıllarında Mısır, Mezopotamya ve İndüs vadisinde ortaya
çıkan değişiklikleri “kentsel devrim” olarak ni-
telendirmektedir (Bumin,1998:25). Childe’ye
göre; bu bölgelerde, bu tarihlerde oluşan yapılar, basit çiftliklerden oluşan küçük topluluklar değil, çeşitli meslek ve sınıfları içeren kentlerdir. Kentlerin oluşabilmesi için gerekli olan
altyapı karmaşık sosyal organizasyonlar ve artık değer, M.Ö. 3500 – 4000 yıllarında Fırat ve
Dicle nehirleri arasında kalan bölgede küçük
yerleşimlerin kasaba ve kentlere dönüşmesine
yol açmıştır ( McNeill,2001:20-21).
İnsanlık kentlerin ortaya çıkması ile ilkellikten
uygarlığa, düzensiz toplumdan düzenli topluma geçmiştir. Bu dönemlerde kenti karakterize eden değer politiktir. Kenti devlet yaratmış,
devlet temellerini kent üzerine kurmuştur (Bumin, 1998:26). Eskiçağda kent hem kurumsal
ilişkilere hem de toprağın örgütlenmesine egemendi.
TARIM KENT
Tarım kentleri bir köy kalkındırma yöntemidir. Bu modelde, bölgenin özelliklerine göre, 8-10 köy bir birim oluşturacak şekilde bir
araya getirilen köylerin merkezindeki köyün
tarım kenti yapılması düşünülmüştür. Tarım
kentleri, hizmet ve olanak yönünden köylerin
birleştirilmesini esas olan bir projedir. Tarım
kent yaklaşımının kuramcılarından biri olan H.
Haperin’e göre; köyün ve büyük bir değer ifade
eden çevresinin temellerini sarsmadan, tarım
ve sanayi birlikte yürüyebilir. Haperin, köyden
kente göçü önlemeyi ve kırsal yerleşmelerdeki
işgücü fazlasını çevredeki tarım dışı alanlarda istihdam etmeyi tasarlamıştır. Tarım kenti,
kendisine gaye edindiği ve gerçekleştirmeyi
planladığı modern köyleri; modern hizmet tesisleri, idare, dispanser, okul, kütüphane, cami,
hamam, lokâl, enstitü, kooperatif, çarşı, tamirhane, atölye binaları etrafında kurulmuş sağlam, sıhhî bakımlı çiftlik evleri topluluğudur.
Bu köy, modern ziraî teknolojiye göre çalışan,
üreten tarımcıların yurdudur (CKMP Programı,
1965: 37).
Tarım kent modelinde, örgütlenme tipi olarak
köy üretim birlikleri ve köy sosyal yerleşme bir-
17
likleri öngörülmektedir. Köy sosyal yerleşme
birlikleri, oluşacak merkez köy yerine geçecek
şekilde oluşturulmuştur. Köy üretim birlikleri
ise, köy tarım üretim birlikleri ve köy sanayi
üretim birlikleri olarak düşünülmüştür. Ancak,
hizmet ve olanak yönünden köylerin birleştirilmesini esas alan tarım kentleri düşüncesi gerçekleştirilememiştir.
Dolayısıyla tarım kentler, ülkemizde MHP tarafından hizmet ve olanak yönünden köylerin
birleştirilmesini esas olan bir projedir. Sayıları
4000 kadar düşünülen tarım kentlerine bütün
devlet olanaklarının götürülmesi ve bu yerlerin kültürel ve ekonomik gelişim merkezleri
olması planlanmıştır. Kurulacak olan tarım
kentleri ile Türkiye çapında iskân ve imar hareketleriyle bir yeniden yerleşme düzeni planlamıştır. Tarım kentine yolun, elektriğin, eğitim
ve sağlık tesislerinin ve modern Türkiye’nin
imkânlarının sunulacağını belirtmiştir. Bu uygulamayla da köy ile şehir ve Türkiye ile yaşanan çağ arasındaki refah ve imkân farkını ortadan kaldırmayı amaçlamıştır (CKMP Programı,
1965: 38).
Ülkenin imarı ve iskânı hususunda, kırsal nüfus
için tarım kentleriyle, devlet tarafından kırsal
nüfusun ülke genelinde yeniden yerleşimini
hedefleyen Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi,
kentleşme konusunda da devleti birinci derecen sorumlu görmüştür. Partinin 1965 yılı
programının 170. maddesinde; şehirlerin başıboş gelişiminin önleneceği belirtilerek, işin
oluruna bırakılamayacağı vurgulamıştır. Mevcut şehirlerin imar edilerek, gecekonduların
yerlerini bahçeli – parklı apartmanlar topluluğunun inşa edileceğini söylemiştir. Her birinde
ayrı ayrı isçi, esnaf, memur mahallelerinin bulunduğu yeni şehirlerin kurulacağı belirtilmiştir
(CKMP Programı, 1965: 48). Geleceğin Türkiye’sinin, nüfusunun yüzde seksen beşi yeniden
kurulmuş şehirlerde yaşayan bir sanayi devleti
olacağını söyleyen Cumhuriyetçi Köylü Millet
Partisi sanayileşme, teşkilatlanma, kalkınma
ve kentleşmeyi nizam edici olarak devleti görmüştür (CKMP Programı, 1965: 51). CKMP’nin
ardından kurulan MHP’ye göre, Türkiye’deki
18
kentleşme hareketi genellikle kırdan kentte
göç olarak gerçekleşmiştir. Nüfus artışını savunan Milliyetçi Hareket Partisi, artan nüfusun
kentlerde düzensiz yoğunlaşmasını önlemek
için “Tarım kentler‟ modeli üzerinde durmaktadır. Tarım kentler ile dağınık haldeki binlerce köy ve kırsal nüfusun, kurulacak olan tarım
kentlerinde toplanması planlanmıştır. Sosyal
donatı bakımından son derece modern halde
olması planlanan bu tarım kentlerinde, modern belediye hizmetlerinin sunulması amaçlanmıştır. Sanayileşme sonucu artacak olan iş
gücü ihtiyacını ise kalkındırılmaları mümkün
olmayan dağ köylüleri ile karşılamayı planlamıştır. Sosyal şartları ve meşguliyet konuları
birbirine yakın köylerin birleştirilerek tarım ve
sanayi kentlerinin kurulmasıyla köyler ve köy
toplumu ortadan kaldırılarak kasaba toplumunun meydana getirileceği belirtilmiştir (MHP
Programı, 1977: 31). Tarım kentleri ile kırdan
kentte olan göçü önleyerek gecekondulaşmayı
ve bu bağlamda düzensiz kentleşme önlenebileceği ifade edilmektedir.
İktisadi hayatta devleti ekonomik faaliyetlerle
uğraşmada sorumlu tutan Milliyetçi Hareket
Partisi, sosyal hayatta da bunun yansıması olarak devleti ön plana çıkarmaktadır. Serbest
piyasa koşullarına göre şekillenen bir sanayileşme ve dolayısıyla sanayileşmenin şekillendirdiği bir kentleşmeden ziyade tamamen
devletin güdümünde bir kentleşme politikası
planlamıştır. Kurmayı planladığı tarım ve çevre
kentleri ile kontrol altında tutulan bir halk ve
devlet’in daha hissedilebilir olduğu kentler inşa etmeyi amaçlamıştır.
Günümüzde gelinen noktada ülke nüfusunun
dörtte üçünden fazlası kentlerde yaşamaktadır. Kentler sanayi merkezleri haline gelmiştir
ve tarımsal üretimde sıkıntılar yaşanmaktadır.
Tarım ve hayvancılıkta dışarıdan önemli oranda ürün ithal edilmektedir.
SONUÇ
İlk çağlardan itibaren insanoğlunun yerleşmeleri iklim, coğrafi konum, tarımsal arazilerin
verimliliği gibi gerek fiziki, gerekse sosyal yapı,
kültür, ihtiyaçlar çerçevesinde şekil almış ve
gelişmişlerdir. Kentlerde bu gelişim çizgisinin
içinde yer almış; bazen bu süreçten etkilenmiş
bazen de bu süreci etkilemiştir. Örneğin ilk çağlardaki ekonomik ve toplumsal şartlar kentlerin verimli arazilerde özellikle nehir kıyılarında
ortaya çıkmasına ve gelişmesine yol açmıştır.
Kentlerin ortaya çıkışı konusunda görüş birliği
olmamasına rağmen ilk büyük kent topluluklarının büyük nehirlerin geçtiği, verimli ovalarda
kuruldukları, ifade edilmektedir. Özellikle Nil,
Fırat ve Dicle, İndus nehirleri civarındaki ovalarda ve Akdeniz kıyılarında oldukları, dolayısı
ile ilk kentlerin M.Ö.4000’li yıllarda Mezopotamya’ da ardından Çin ve Meso-Amerika’da,
daha sonra Mısır ve İndus Bölgesinde ortaya
çıktığı belirtilmektedir.
Tarımsal faaliyetlerin üzerinde zanaat ve ticaret faaliyetlerinin oluşması, ekonomik artığın
toplandığı ve dağıtıldığı merkezlerde tarımsal
üreticiler, din adamları, tacirler ve askerlerle
kalabalık bir nüfusun oluşmasına yol açmıştır.
Zamanla bu yerleşim yerleri, nüfusları artıp,
ekonomileri ve toplumsal yapıları karmaşıklaşarak köyden kasabaya, kasabadan kente doğru gelişmişlerdir.
Bu süreçte kırsal alanda nüfus azalmaya başlamış, bir yandan kentlerin beslenmesi diğer
yandan kırsal alanda işgücü sorunları ortaya
çıkmaya başlamıştır. Bu sorunları önlemek amacıyla köyden kente göçü önlemeyi ve kırsal
yerleşmelerdeki işgücü fazlasını çevredeki tarım dışı alanlarda istihdam etmeyi tasarlayan
tarım kent yaklaşımı ortaya çıkmaktadır.
İstanbul, 1991
GÖRMEZ, Kemal, Yerel Demokrasi ve Türkiye,
Vadi Yayınları, Ankara, 1997
HUBERMAN,
Leo,
Feodal
Toplumdan
20.Yüzyıla,(Çev.)Murat Belge, İstanbul, 2003
GÖRMEZ, Kemal, Şehir ve İnsan, MEB Yayını,
İstanbul, 1991
IŞIK, Oğuz, Kenti Düşünmek, Kent Üzerine
Düşünmek, Toplum ve Bilim, Mayıs- Haziran
1999, Cilt: 14, Sayı: 3
İSBİR, Eyüp G., Şehirleşme ve Meseleleri, Ocak
Yayınları,Ankara,1986
KAVRUK, Hikmet, Anakente Bakış, Türkiye’de
Anakent Belediyeciliği ve Kent Hizmetlerinin
Yönetimi, Hizmet-İş, Ankara,2002
KELEŞ, Ruşen, Kentleşme Politikası, Ankara,
1998
McNEİLL, William, Dünya Tarihi, (Çev.) Alâeddin
Şenel, İmge Yayınevi, Ankara, 2001
Milliyetçi Hareket Partisi 1977
OKANDAN, Recai Galip, Umumi Amme Hukuku
Dersleri, İstanbul,1959
ONAR, Sıdık Sami, “Komünlerin Hukuki Otonomisi” Komün Bilgisinin Esas Meseleleri( Edit.)
F.Neumark, İstanbul,1936
ORTAYLI, İlber, Tanzimat’tan Cumhuriyete Yerel Yönetim Geleneği, Hil Yayınları, İstanbul,
1985
SEZAL, İhsan, Şehirleşme, İstanbul,1992
SHORT, John R.,Globalization
City,Newyork,Longman,1999
And
The
KAYNAKÇA
TÜRK DİL KURUMU, Kent Bilim Sözlüğü, Ankara,1998
BLONC, Marc, Feodal Toplum,(Çev.) Mehmet
Ali Kılıçbay, Ankara, 1983
WEBER, Max, Şehir, (Çev.) Musa Ceylan, Bakış
Yayınları, İstanbul,2003
BUMİN, Kürşat, Demokrasi Arayışında Kent, İz
Yayıncılık, İstanbul, 1998
WİCKWAR, Hardy, The Political Theory of Local Goverment, Üniversity of South Corolina
Press,1970
Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Programı,
1965
GÖRMEZ, Kemal, Şehir ve İnsan, MEB Yayını,
19
YEREL YÖNETİMLER VE
KOOPERATİFÇİLİKTE YENİ
AÇILIMLAR
(BELEDİYELER YENİ NESİL KOOPERATİFLERİ
DESTEKLEMELİDİR!)
M. Akif ÖZER *
YEREL YÖNETİMLER
Yerel yönetimler kavram olarak; merkezi yönetimin dışında, yerel bir topluluğun ortak bir
gereksinmesini karşılamak amacı ile oluşturulan, karar organlarını doğrudan halkın seçtiği,
demokratik ve özerk bir yönetim kademesi, bir
kamusal örgütlenme modeli olarak tanımlanmaktadır. Söz konusu bu örgütlenmeler, belli
amaçlara ulaşmak ve belli gereksinmelere cevap vermek üzere, toplumların tarihsel gelişmelerine paralel olarak ortaya çıkmışlardır.
Küçük toplulukların yönetiminde ilk olarak
ortaya çıkan bu birimler, ortaçağda özellikle
Avrupa’da merkezi devletlerin zayıflaması sonucu, önce piskoposlar yönetiminde, sonra
halktan veya senyörlerden mücadele sonucu
alınan beratlarla, kendi kendini yöneten birimler haline dönüşmüşlerdir.
oldukları fonksiyonlara ve toplum tarafından
duyulan ihtiyaçlara borçludurlar. Bu süreçte
ayrıca toplumsal yaşamdaki varlıklarını da dayandıkları değerlere borçludurlar. Bu değerler
sayesinde meşruiyet kazanmaktalar ve gördükleri toplumsal destek sayesinde mevcut
konumlarını korumakta hatta sürekli olarak
artırmaktadırlar.
Yerel yönetimlerin en temel değerlerinden
özgürlük, bu kuruluşları oluşturan bireylerin
toplam özgürlükleri anlamına gelmez. Burada özgürlükten kastedilen, yerel özerklik anlayışı ve devletin yerel yönetimlerin işlerine
karışmasının önlenmesidir. Bu yönüyle yerel
yönetimlerle kooperatifler arasında benzerlik
bulunmaktadır. Kooperatiflerde de üyeler kendilerini özgür hissetmekte ve hür iradeleri ile
kararlar alabilmektedirler.
Dünyada uzun süreden beri varlıklarını koruyan yerel yönetimler, bu durumlarını görmüş
Yerel yönetimlere değer katan önemli bir değer de katılımdır. Bu değerin önemi, yerel yönetimlerin, bundan hareketle de toplumun bireye üstün olduğu anlayışına dayanmasından
kaynaklanmaktadır. Yerel yönetimler, belli kamu hizmetlerini, en düşük, yeterli bir düzeyde
halka sunan bir kurum olarak görülürler. Halkın
yönetime gerçekten katılabildiği en demokratik birim, yerel yönetimlerdir. 21. yüzyılın temel kavramları arasında gösterilen yönetişim
kavramının temel unsurlarından bir tanesi de
katılımdır. Bireyler, kooperatiflerde de mikro
ölçekte katılımcı demokrasi uygulamalarını rahatlıkla gerçekleştirebilmektedirler.
* Doç. Dr. Gazi Ün. İİBF Kamu Yönetimi Böl.
([email protected])
Yerel yönetimlerin sorumlulukları altındaki
kamu hizmetlerini halka etkin bir biçimde sun-
Günümüzde yerel yönetimler, hemen hemen
her ülkede, Anayasa ile düzenlenmiş, demokratik ve özerk kuruluşlar olma özellikleri ile
ülkelerin yönetim yapıları içerisinde oldukça
önemli olan yerlerini korumaktalar, hatta her
geçen gün konumlarını güçlendirmekteler, etkinliklerini artırmaktadırlar. Yerel yönetimlerin
önemlerinin bu derece artması, genel olarak
gerçek demokrasiye olan inanç ve özlemin artmasının sonucudur.
20
mak zorundadırlar. Etkinlik onlar için önemli
bir varlık nedenidir. Üyelerin ortak iradelerini
yönetim sistemine yansıtmak zorunda olan
kooperatifler de, üyelerinden aldıkları yetkileri
etkin kullanmak ve hizmet sunum sürecinde
rasyonel olmak zorundadırlar.
Günümüzde kamu hizmetlerinin sağlanmasının yanında, bu hizmetlerin kaliteli bir şekilde
yerine getirilmesi de, sürekli olarak yerel yönetimlerden beklenmektedir. Yerel yönetimlerin
bu beklentileri tam anlamıyla karşılayabilmesi
ise, gerekli mali kaynaklara sahip olmaları ve
yetkilerle donatılmalarına bağlıdır. Bugün artık
bu gerçek kavranmış ve kamu hizmetlerinin
halka etkin sunumunda mümkün olduğunca
yerel yönetimlerden yararlanma ve bu amaçla
da yerel yönetimlerin gerek mali yapılarını gerekse teknik donanımlarını güçlendirme çabalarına hız verilmiştir.
Günümüzde yerel yönetimlerin önemi, görmüş oldukları fonksiyonlardan kaynaklanmaktadır. Bugün açıkça örneklerinde de görüldüğü
gibi yerel yönetimler; yerel hizmetlerin yürütülmesinde oldukça etkin konumda bulunmaktadırlar. Çünkü yerel yöneticiler, bulundukları
yörenin sorunlarını daha iyi bilmekte ve daha
iyi çözüm önerileri getirebilmektedirler. Bu avantajlarını iyi kullanan yerel yönetimler, merkezi yönetimin bir kısım görevlerini devralarak
onun yükünü hafifletmektedirler. Bundan dolayı da merkezi yönetimin desteğini almaktadırlar.
Yerel yönetimlerin taşıdıkları girişim gücü dinamik kaldığı müddetçe, yeni hizmet yöntemleri
geliştirilebilmeleri ve hizmetlerin sunumunda
etkinlik kazanmaları oldukça kolay olmaktadır.
Yerel yönetimler ayrıca yerel halkın hemşerilik
duygularının ve demokratik değerlerinin gelişmesinde adeta bir okul gibi fonksiyon üstlenmektedirler. Bundan dolayı da demokrasinin
okulu olarak da kabul görmektedirler. Literatürde yerel yönetimlerin güçlü merkezi yönetimlere karşı, aşırı merkezileşme eğilimlerini
durdurarak, bir fren mekanizması gördükleri
de belirtilmektedir. Doğru olan gücün merkezde değil, çeşitli gruplar ve yönetim birimleri
arasında paylaştırılmasıdır.
Bu şekilde hem güç aşırı kullanıma karşı dengelenmekte hem de istenen verim daha kolay
sağlanmaktadır. Ülkemizde yerel yönetimlerin,
önem ve etkinlikleri, sahip oldukları kaynak ve
değişen fonksiyon ve beklentilere uyabilmelerine koşut olarak da değişebilmektedir. Genel
olarak küçük belediyeler sınırlı ölçek ve yetersiz kaynaklar nedeniyle etkisiz kalmışlardır. Büyük birimlerin birçoğu değişen koşullara uyabilmiş, kaynak edinme yönünden daha yaratıcı
olabilmişler ancak yine de kaynak sınırlılığının
sıkıntısını çekmişler ve merkezi yönetimin denetiminden bunalmışlardır.
Bugün yerel yönetimler, devletin tüzel kişiliği
dışında ayrı bir tüzel kişiliği, malvarlığı, kendine özgü gelir kaynakları ile her geçen gün sahip oldukları önemi artırmaktadırlar. Yerel bir
topluluğu ilgilendiren pek çok hizmetin yerine
getirilmesiyle görevli olmaları bu durumlarını
pekiştirici bir rol oynamaktadır. Artık belirli bir
yerde tek bir kamu hizmetini üstlenmiş yerel
yönetim türlerinin sayısı bütün dünyada giderek azalmaktadır (Tortop vd., 2008:10-18). Son
yıllarda Türkiye’de farklı alanlarda faaliyet gösterip yerel hizmetleri daha etkin sunma çabası
içinde olan yerel yönetim sayıları hızla artmaktadır.
Bu çalışmada yerel yönetimlerin kooperatiflerle ilgili olarak da etkin rol oynamaları gerektiği, ekonomik fonksiyonları çerçevesinde
yerel kooperatifleri destekleyerek, yerel halkın
yaşam standardının yükseltilmesi gerektiği tezi irdelenecektir. 2012 yılının Birleşmiş Milletler tarafından “Kooperatifler Yılı” olarak kabul
edilmesi ve yönetimin her kademesinde kooperatifçiliğe önem verilmesine ve bu alandaki
çalışmaların desteklenmesine yönelik uluslararası telkinler, ülkemiz özelinde karşılık bulmalı
ve bu hususta yerel yönetimler öncü rol oynamalıdır. Yeni nesil kooperatiflerin gündeme
gelmesi ve hızla sayıların artıyor olması, yerel
yönetimlere destekleyecekleri kooperatifleşme modeli konusunda da ipuçları vermektedir.
Bu modele geçmeden önce kooperatiflerle il-
21
gili genel bilgiler verelim.
KOOPERATİFLER
Kooperatifler, tüzel kişiliği haiz olmak üzere
ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve
özellikle meslek ve geçimlerine ait ihtiyaçlarını
işgücü ve parasal katkılarıyla karşılıklı yardım,
dayanışma ve kefalet sureti ile sağlayıp korumak amacıyla gerçek ve tüzel kişiler tarafından
kurulan değişir ortaklı kuruluşlardır”.
Günümüzde; belirli ekonomik çıkarları, özellikle mesleki ve geçimle ilgili ihtiyaçları karşılıklı
yardım, dayanışma ve kefalet yoluyla sağlamak
ve korumak amacıyla gerçek ve tüzel kişilerin
kurduğu bu ortaklıklar, birçok alana yayılmıştır.
Kooperatifçilik, Avrupa’da 19. yüzyılın ikinci
yarısında ortaya çıkmış, ardından tüm dünya
ülkelerine yayılmıştır. Kooperatiflerin ilk örneği olan Rochdale kooperatiflerinin İngiltere’de
doğması, kooperatifçilik hareketinin yönlendirilmesi, düşüncelerin gelişimi ve ilerlemesini
sağlayan kişilerin çoğunlukla bu ülkeden yetişmesi, Sanayi Devriminin İngiltere’de başlaması
ve sonuçlarının burada hissedilmesiyle yakından ilgilidir.
Dünyada ilk kooperatif hareketleri, 1816 yılında, “Rochdale Haksever Öncüleri Derneği” ismiyle tüketici örgütlenmesi olarak İngiltere’de
başlamış, sonraları 28 girişimcinin bir araya
gelmesiyle, 1844 yılında ilk kez bir tüketim kooperatifi kurulmuştur.
Bu şekilde tarih sahnesine çıkan kooperatif
örgütler 1840’ların zor koşullarında ilk geçici
başarılarını elde etmişler ve beş temel alanda
büyümüşlerdir:
*Tüketim kooperatifleri: Başlangıcı Rochdale öncülerine dayanır.
*İşçi kooperatifleri: Büyümeyi daha çok
Fransa’da gerçekleştirmişlerdir.
*Kredi Kooperatifleri: ilk kez Almanya’da
ortaya çıkmışlardır.
22
*Tarımsal Kooperatifler: Danimarka ve
Hollanda’da gelişip büyümüşlerdir.
*Hizmet Kooperatifleri: Daha çok konut
ve sağlık alanında Avrupa’nın sanayi kentlerinde ortaya çıkmışlardır. Sadece bu ülkelerde
başarılı olmamışlar aynı zamanda 20. yüzyılda
dünyanın diğer bölgelerinde de gelişmelerini
sürdürmüşlerdir.
Yukarda da belirttiğimiz gibi kooperatif düşüncesini bir aksiyon olarak şekillendiren ilkeler
ilk defa Rochdale öncüleri tarafından bir tüketim kooperatifinde uygulanmaya başlamıştır.
Bu tüketim kooperatifinin oluşturulmasından
sonra bir sosyal işbirliği modeli olarak, bütün
dünyaya yayılarak kabul görmüş, sosyal alanda
gelirlerin yeniden dağılımında kendi kendine
yardım mekanizmaları açısından da bir sosyal
politika modeli olarak bir çok devlet tarafından
geniş destek görmüşlerdir.
1844’te İngiltere’de kurulan Rochdale Eşitlikçi
Öncüler Derneği’nin geliştirdiği bir dizi örgütlenme ve işletme kuralı daha sonra yaygın olarak benimsenmiştir. Bu ilkeler arasında üyeliğin herkese açık olması, demokratik denetim
uygulaması, dinsel ya da siyasal ayrımcılığa izin
verilmemesi, satışların yürürlükteki piyasa fiyatlarından yapılması ve gelirin bir bölümünün
eğitime ayrılması sayılabilir.
Kooperatif denemeleri 1820-1840 yıllarında tüm dünya genelinde ülke olarak Fransa
ve İngiltere’de başlamıştır. Her iki ülkede de
kooperatifçilik hareketine öncülük edenler İngiltere’de Robert Owen (1771-1858),
Fransa’da Charles Fourier (1772-1837) gibi
ütopik sosyalistlerdir. Bunları İngiltere’de William King, Fransa’da Louis Blanc, Almanya’da
Huber izlemiştir. Ancak gerçek kooperatif hareketinin ortaya çıkışında halkın kendi olanaklarıyla gerçekleştirdiği Marangozlar Derneği
(Paris 1831), Matbaa Mürettipleri Derneği,
(Paris 1831), Kuyumcular Derneği (Paris 1834)
gibi işçi üretim kooperatifleri, Gerçek ve Toplumsal Ticaret (Lyon, 1835), Rochdale’in Haksever Öncüleri (İngiltere, 1844) gibi tüketim
kooperatifleri ve Almanya’da 1849 ve 1850 yıllarında kurulan Esnaf Kredi Kooperatifleri sayı-
labilir. Kısaca İngiltere’nin tüketim, Fransa’nın
üretim, Almanya’nın ise kredi kooperatiflerine
öncülük ettiği söylenebilir.
Başlangıçta kooperatifler, asıl iktisadi işlevlerinden başka, çoğu kez, bir yardımlaşma kurumu, bir sendika ya da bir halk üniversitesi rolü
oynamışlardır. Ama bu alanlarda bağımsız kuruluşlar ortaya çıktıkça bu işlevlerinden giderek uzaklaşmışlar, ancak toplumsal eğitim görevini hiçbir zaman bırakmayıp, tersine bunu
amanla uluslararası kooperatifçilik ilkelerinden
biri durumuna getirmişlerdir. 19. yüzyılın sonundan bu yana kooperatifçilik hareketi hem
coğrafi planda yaygınlaşmış, hem de yeni kesimlerde gelişmiştir. Tarım (1884), perakende
ticaret (1883-1885), balıkçılık (1810), inşaat
ve konut (1920) alanlarında Avrupa da gelişen
kooperatifçilik buradan da tüm dünyaya yayılmıştır.
Bugün dünyada Uluslararası Kooperatifler
Birliği’ne üye 100 ülkede yaklaşık 749.000 birim kooperatif bulunmakta ve bunların ortak
sayısı ise 760 milyon civarında seyretmektedir.
Bu durumda dünya nüfusunun yaklaşık olarak
%10’unun kooperatif hareket içinde olduğu
ortaya çıkmaktadır (Ozer-Yayman, 2008:240241). Rakamın böylesine yüksek olması, kooperatifçilikten beklenen faydanın görülebilmesi için toplumda bu alanda yeni açılımlar beklentisi doğurmuştur. Yeni nesil kooperatifler bu
beklentinin sonucu ortaya çıkmıştır.
KOOPERATİFÇİLİKTE YENİ
AÇILIMLAR
Yukarda da tartışıldığı gibi hızlı bir rekabetin ve
değişimin yaşandığı piyasa mekanizmasında
çevresi ile sürekli bir etkileşim içinde bulunan
kooperatif modelleri için değişim kaçınılmazdır. Bu değişim kooperatiflerin çevreyi etkilemesi ve dış çevrenin de kooperatifleri etkilemesi şeklinde iki yönlü olarak ortaya çıkmaktadır.
Kooperatifçiliğin dış çevreyi etkilemesi, bu düşüncenin bütün dünyada yaygınlık kazanması
ve sosyo-ekonomik içerikli küresel bir hareket
haline gelmesi ile açıklanabilecektir. Kooperatiflerin dış çevreden ve özellikle özel sektör
işletmelerinden etkilenmeleri yerel, bölgesel,
ulusal ve nihayet küresel rekabetin gereğidir.
Ancak rekabet olgusu zamanla eşit şartlarda
devam etmemiş ve özel sektör işletmeleri lehine bozulmuştur.
Bu durum gerçekleşmesinde kooperatiflerin
yönetsel yapılarını yeterince ve zamanla modernize edememeleri önemli rol oynamış ve
hareket önemli bir itibar kaybına uğramıştır.
Özellikle, gelişmekte olan ülkelerde kendi ayakları üzerinde duramayan kooperatifler bu
süreçlerden çok daha fazla etkilenmiş, birçok
ülkede kooperatifler devletin yanlış tarım politikalarının yürütüldüğü kara delikler haline
dönüşmüştür.
Kooperatiflerin günümüzde etkinliklerini arttırabilmeleri için çok önemli yapısal değişim
süreçlerini gerçekleştirmeleri gerekmektedir.
Öncelikle, gelişmeleri iyi okumalı, yapısal hastalıkları teşhis etmeli ve ona göre gerekli dönüşümleri sağlamalıdırlar.
Bu çerçevede kooperatifçilikteki yeni eğilimleri
şu başlıklar altında toplamak mümkündür:
*Ekonomik ve Yönetsel Bağımsızlık: Kooperatiflerin bağımsızlığı ekonomik ve yönetsel bağımsızlıktır. Yönetsel bağımsızlık, kooperatifi
onu oluşturan ortakların yönetmesi, ekonomik
bağımsızlık ise kooperatif sermayesini ortakların oluşturmasıdır. Kooperatifler ancak, yönetsel ve ekonomik bağımsızlık sayesinde küresel
dünyadaki aktif rekabet olgusu ile baş edebilecektir.
*Topluma Karşı Sorumluluk: Kooperatifin doğasında var olan ve temelde toplumun menfaatlerinin korunmasını amaçlayan toplumsallık
ilkesine, günümüzde çok daha geniş anlamlar
yüklenmiş, bu ilke kooperatifleri sosyal hayatın aktif katılımcıları haline getirmiştir. Bunun
en önemli göstergesi, bu düşüncenin 1995
ICA kongresinde “Topluma Karşı Sorumluluk”
adı altında yeni bir ilke olarak benimsenmesidir. Buna göre; kooperatiflerin üyelerinin ih-
23
tiyaçlarını ve isteklerini karşılarken, faaliyette
bulundukları toplumun kalkınması, çevrenin
korunması içinde çalışmalar yapmaları öngörülmüştür.
*İşletmecilik ve Kooperatifçilik Sentezi: Kooperatiflerin varlığını sürdürmeleri, onların amaçlarını daha iyi gerçekleştirmelerine bağlıdır. Piyasa ekonomisi koşullarında kooperatif etkinin
ortaya çıkabilmesi için oyunu kurallarına göre
oynamaları zorunludur. Güçlü bir finansal yapının sağlanması ve modern yönetim ilkeleri
uygulanması zorunludur. Kooperatif ortaklarının ekonomik katılımı daha da teşvik edilmelidir. Zaten kooperatif ilkelerinde buna uygun
gelişmeler sağlanmıştır. 1995 kongresinde ortaya çıkan eğilime bağlı olarak “risturn ilkesi”
mutlak bir ilke olmaktan çıkarılmış, ortakların
ekonomik katılımının daha fazla teşvik edilmesi amacıyla yeni bir ilke olarak kabul edilmiştir.
Böylece, oluşan işletme fazlalarının kooperatiflerin gelişmesi, yedek akçe oluşturulması,
ortakların kooperatifle yaptıkları ekonomik
faaliyetlerin oranına göre dağıtılabilmesi ve
üyelerce uygun bulunan diğer faaliyetlerin
desteklenmesi amaçları için kullanılması kabul
edilmiştir.
*Uyum Yeteneği ve Karar Süreçlerinin Hızlanması: Kooperatifçilikte yaşanan gelişmeler,
aslında kooperatif düşüncesinin kendi içinde
kendi dönüşümünü sağlayabilme yeteneğine
sahip olduğunu göstermektedir. Ancak günümüzde rekabet merkezli yoğun gelişmeler
uyum ve aktif rekabet konusunda çok hızlı hareket etme zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır.
Kooperatiflerin kendi içsel yapıları, ortaklaşa
karar süreçleri, katılımcı yönetim modelleri,
kooperatif–ortak ilişkilerinin doğası kooperatifleri önemli sıkıntılara sokabilmektedir. Hızlı
karar alma ve alınan kararlarda etkinlik sağlanması günümüz işletmeciliği için en önemli
yönetsel sorunlar arasındadır (Ozer-Yayman,
2008:244-246).
Yukarda ana hatlarıyla özetlenen kooperatifçilikteki yeni eğilimler, yeni bir kooperatif modeli
olarak yeni nesil kooperatifçiliği gündeme getirmiştir. Şimdi de bu konuyu inceleyelim
24
YENİ NESİL KOOPERATİFLER
(YNK)
20. yüzyılın son çeyreğinde tarım ve gıda endüstrilerinde görülen yapısal değişim, 2000’li
yıllarda daha da hızlanmıştır. Bu dönemde görülen yapısal değişimlerde kooperatiflerin etkileşimi şu şekilde olmuştur:
-Piyasalarda çiftçilerle ürün sağlayıcılar ve ürünleri satın alanlar arasında farkın büyümesi,
-Belirli oranlarda odaklaşmaların görülmesiyle, bazı pazarlara ulaşmada önemli oransal kayıpların görülmesi,
-İç pazar üreticilerin karşı karşıya olduklarından daha düşük maliyette, ancak düşük çevre
ve gıda güvenliğine sahip yeni pazarların piyasaya meydan okumaları,
-Üreticilerin girişimcilik yönlerini değiştiren,
çok sayıda üretim şartı içeren sözleşmelerin
yapılması,
-Mülkiyeti elinde bulunduranlarca üretimin ve
pazarlamanın denetlenebilmesi, klasik, yerleşmiş sistemlerin kullanımına daha fazla rağbet
edilmesi.
Bu değişim ve etkileşim süreci, üreticilerin;
kooperatiflerle koordine içinde bulunan kooperatif sisteminin geliştirilerek, kendi sanayilerinin denetimlerini üslenmeleri gerekliliğini
ortaya koymuştur.
Yeni nesil kooperatif (YNK); geleneksel kooperatif yapısını, yatırımcıların sahip olduğu şirket
değerleri ile birleştiren bir organizasyondur.
YNK’ların çoğu tarımsal ürünlerin katma değer
eklenmiş ürün haline getirilmesi sürecinde yer
almakta, bu da üretici-üyenin üretim ve pazarlamadan doğan çıkarlardan yararlanmasına
olanak sağlamaktadır. İyi yönetilen bir YNK üreticilerin tarla üretimini katma değeri yüksek
ürünlere dönüştürmesini sağlamaktadır.
YNK’lar üyelerine; daha güvenli bir pazar, daha fazla pazarlama gücü, pazarlama ve üretim karlarına eriştirerek daha fazla karlılık, iş
ve gelir yaratma imkanları sağlar. Üreticiler
için ise kooperatif kurmanın en önemli sebebi; bireysel olarak bir kişinin halledemeyeceği
bir işi, birkaç kişinin bir araya gelmesi halinde
kolaylıkla halledebilmektir. Kolektif çalışmanın
üretimin önemli miktarda artırılması gibi bazı yararları vardır. Böylece üretimini arttıran
çiftçiler, maliyetlerini azaltarak farklı bir pazar
bulabilirler. YNK tipi kooperatiflerin önemli
karakteristik özelliklerinden birisi, “bir üye bir
oy” (one member one vote) prensibidir. Bu her
katılımcıya organizasyonda yer aldığı hissini
verir. Ayrıca çiftçiler arasında güven oluşturur.
Çünkü herkes iş konusunda söz söyleme hakkına sahiptir. Ama işin yapılabilmesi ve sonuç
alınması için de genel mutabakata ihtiyaç vardır. Eğer kooperatif belirli bir varlık için yatırım
yapmış ise bu operasyonun yürütülebilmesi
için üyelerinden önemli bir üretim miktarını
alabileceğinden emin olmak ister. Hem üretici,
hem de işletici olarak her YNK üyesi uygun kalitede malı temin etmek için özen gösterecektir.
YNK modelindeki teslim şartlarını göz önüne
alırsak, her üye piyasa şartlarına bakmaksızın
ürün teslim etmek zorundadır. Böylece de kooperatif ürün kaynağı sorununu çözmüş ve garantiye almış olacaktır.
Kooperatif faaliyetlerinde ürünün kalitesi ve
miktarı kritik faktörlerdir. YNK bu faktörlerde
eşitliği sağlayan bir modeldir. Üyeler YNK modelini gelirlerini arttırmanın ve tarımda son
zamanlarda yapılan değişikliklerin bazı negatif
etkilerini telafi etmenin bir yolu olarak görmektedirler. Teknoloji, kurumsal yapılar, uygulamalar, değer yargısının entegrasyonu, tarımsal
pazarların globalleşmesi gibi alanlardaki değişiklikler, aile çiftliğinin besin dağıtım halkası ile
artan bir şekilde iç içe girdiği entegrasyon sistemlerinin oluşması ile sonuçlanmaktadır. Bugün tüketicilerin seçenek, kalite, devamlılık ve
değer gibi konularda artan talepleri mevcuttur.
Ziraatın yapısında değişiklikler yapılması koşuluyla üreticiler ve besin endüstrisi müşterilerin
taleplerini karşılayacak durumdadır. Bu teknolojik değişiklikler, pazarlama kanallarında da
değişiklik yapılmasını zorunlu hale getirmiştir.
Tüketicinin talep ettiği, belirli bir özelliğe sahip
ürünün, müşteriye ulaşması, bu ürünün özelliğinin korunmasını gerektirmektedir. Bu süreçte devreye giren YNK’lar özellikle kurdukları
yan kuruluşlar ve iştirakleri ile üyelerin ihtiyaçları karşılamakta ve ekonomik açıdan sıkıntıya
girmelerini engellemektedir (Ozer-Yayman,
2008:247-248).
Görüldüğü gibi Yeni Nesil Kooperatif modeli
(YNK); geleneksel kooperatif yapısını, yatırımcıların sahip olduğu şirket değerleri ile birleştiren bir organizasyondur. YNK’ların çoğu tarımsal ürünlerin katma değer eklenmiş ürün
haline getirilmesi sürecinde yer almakta, bu
da üretici-üyenin üretim ve pazarlamadan
doğan çıkarlardan yararlanmasına olanak sağlamaktadır. İyi yönetilen bir YNK üreticilerin
tarla üretimini katma değeri yüksek ürünlere
dönüştürmesini sağlamaktadır.
YNK’lar çiftçilere; daha güvenli bir pazar, daha fazla pazarlama gücü, pazarlama ve üretim kârlarına eriştirerek daha fazla kârlılık, iş
ve gelir yaratma imkanları sağlar. Üreticiler
için ise kooperatif kurmanın en önemli sebebi; bireysel olarak bir kişinin halledemeyeceği
bir işi, birkaç kişinin bir araya gelmesi halinde
kolaylıkla halledebilmektir. Kolektif çalışmanın
bazı yararları vardır. Örneğin; üretimin önemli
miktarda artırılması. Böylece üretimini arttıran
çiftçiler, maliyetlerini azaltarak farklı bir pazar
bulabilirler.
YNK modelinde eğer kooperatif belirli bir varlık
için yatırım yapmış ise bu operasyonun yürütülebilmesi için çiftçi üyelerinden önemli bir
üretim miktarını alabileceğinden emin olmak
ister. Hem üretici, hem de işletici olarak her
YNK üyesi uygun kalitede malı temin etmek
için özen gösterecektir. YNK modelindeki teslim şartlarını göz önüne alırsak, her üye piyasa
şartlarına bakmaksızın ürün teslim etmek zorundadır. Böylece de kooperatif ürün kaynağı
sorununu garantilemiş olacaktır.
Burada kooperatif operasyonlarında ürünün
kalitesi ve miktarı kritik faktörlerdir. YNK bu
faktörlerde eşitliği sağlayan bir modeldir. Çiftçiler ayrıca YNK modelini gelirlerini arttırmanın
25
ve tarımda son zamanlarda yapılan değişikliklerin bazı negatif etkilerini telafi etmenin (dengelemenin) bir yolu olarak görmektedirler.
Teknoloji, kurumsal yapılar, uygulamalar, değer yargısının entegrasyonu, tarımsal pazarların globalleşmesi gibi alanlardaki değişiklikler,
aile çiftliğinin besin dağıtım halkası ile artan bir
şekilde iç içe girdiği entegrasyon sistemlerinin
oluşması ile sonuçlanmaktadır. Bugün tüketicilerin seçenek, kalite, devamlılık ve değer (kıymet) gibi konularda artan talepleri mevcuttur.
Ziraatın yapısında değişiklikler yapılması koşuluyla üreticiler ve besin endüstrisi müşterilerin
taleplerini karşılayacak durumdadır. Bu teknolojik değişiklikler, pazarlama kanallarında da
değişiklik yapılmasını zorunlu hale getirmiştir.
Tüketicinin talep ettiği, belirli bir özelliğe sahip
ürünün, müşteriye (tüketiciye) ulaşması, bu
ürünün özelliğinin korunmasını gerektirmektedir (AİB, 2011:4-5).
YNK’lar genel olarak değerlendirildiğinde, küreselleşmenin her alanı kuşattığı günümüzde,
ekonomide yaşanan hızlı değişim ve rekabet
ortamında, özellikle kooperatif işletmelerin
ayakta kalabilmesinin çok güçleştiği gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. Özellikle Türkiye
gibi ülkelerde kooperatifçiliğe olan ilginin çoğalması ve toplumda kooperatif örgütlenmenin artması, kooperatiflerin üyelerinin refah
düzeyine olan katkıları ile doğru orantılıdır.
Dolayısıyla Türkiye’de bir an önce YNK tipi kooperatif örgütlenmelerin sayısının artması gerekmektedir. Bu süreçte başlıca rol de hantal
yapılarından kurtulup, faaliyetlerinde etkinliği
ve verimliliği temel kriter kabul edecek kooperatiflerimize ve bunları yönlendirecek ve teşvik
edecek üst birliklere düşmektedir.
SONUÇ
Türkiye’de 1961 yılından beri devletin kooperatifçilik politikası, Anayasa’da kendisine yer bulmaktadır. Ayrıca, beş yıllık kalkınma planlarında kooperatifçiliğin geliştirilmesi çoğu zaman
ilke olarak benimsenmiş ve özellikle tarımsal
kooperatifçilik, kalkınma politikasının önemli
araçlarından biri olarak görülmüştür. Devlet
26
zaman içerisinde düzenleyici yetkisini de kullanarak genel ve özel kooperatif kanunları çıkartmış ve kooperatifleri diğer kuruluşlardan ayıran bir hukuki statü belirleme yoluna gitmiştir.
Yine, birçok kooperatifin kurulup gelişmesine
de devlet tarafından öncülük edilmiştir.
Kooperatifçilik politikası ekonomik ve sosyal yapıda meydana gelen değişikliklere göre
de zaman içerisinde biçim değiştirmiştir. Bu
çerçeve kooperatifler, örgütlü yapılar olarak
devletin desteklemek istediği tarım, esnaf
ve sanatkâr kesimine kaynak aktarmada araç
olarak kullanılmış, yine kentleşme sürecinde
ortaya çıkan konut sorununun çözümü için de
geniş ölçüde kooperatiflerden yararlanılmıştır.
Günümüzde bazı kooperatif türlerine devlet
tarafından finansal destekler verilmekte olup;
bu destekler daha çok tarım kesimi ile esnaf
ve sanatkârlar tarafından kurulan kooperatiflere yöneliktir. Bu çerçevede, tarımsal amaçlı
kooperatiflere “Tarımsal Amaçlı Kooperatiflere Kullandırılacak Kredilere İlişkin Yönetmelik
hükümlerine göre” proje desteği sağlanmakta;
tarım kredi ve esnaf sanatkârlar kredi kefalet
kooperatiflerine sübvansiyonlu kredi desteği
verilmekte; küçük sanayi sitesi yapı kooperatiflerine altyapı ve üstyapı kredi desteği sağlanmaktadır. Yine, tarım satış kooperatiflerine
yakın Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu - DFİF
kredisi kullandırılmıştır. Buna karşın, konut yapı kooperatiflerine geçmiş dönemlerde sağlanan arsa ve kredi desteği günümüzde yok denecek kadar azdır (KSB; 2012:25-26).
Devlet tarafından kooperatiflere verilen bu
destekler oldukça önemlidir. Ancak kooperatif örgütlenmelerin güçlenmesi ve sayılarının
çoğalması için bu desteklerin nicelik ve nitelik olarak artması zorunludur. Kooperatiflerin
sayılarının artmasında ve güçlü kurumsal yapılarıyla ekonomiye katkı sağlamaları sürecinde yerel yönetimlere özellikle de belediyelere
büyük görevler düşmektedir. Türkiye’de yerel
özerkliğin güçlenmesi sürecinde çok önemli
görevleri olan belediyeler, bölgelerinde kooperatif örgütlenme modellerini destekleyerek
yerel kalkınmaya destek olmak zorundadırlar.
Bu alanda oynayacakları öncü rol, kooperatifleşme modelinin başarısına da büyük katkı
sağlayacaktır. Çünkü özellikle yerelde kooperatif hareketlerinin başarısız olması, öncü rol
oynayan, ekonomik yönden güçlü koordinatör kuruluş eksikliğinden kaynaklanmaktadır.
Ayrıca klasik kooperatifleşme modellerine de
artık eskisi gibi halktan talep görmemektedir.
Gelişmiş ülkelerde özellikle üyelerinin refah
düzeyinde hızlı artışlara yol olan Yeni Nesil Kooperatifler modeli, Türkiye’de de özellikle yerel bölgelerde büyük ilgi görebilir. Bu modelin
insanlara tanıtılması ve bu konuda insanların
teşvik edilmeleri için belediyeler önemli rol oynayabilirler.
Türkiye’de bazı belediyeler bölgelerinde kooperatifleşmeyi destekleyen önemli faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Özellikle tarım ve
hayvancılık alanında köylüler örgütlenmekte,
kooperatif kurmaları teşvik edilmekte ve kurulan kooperatifler belediye öncülüğünde etkin
ekonomik faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Hazırlanan projeler kapsamında köylülerce üretilen özel, organik ürünler kooperatifleri aracılığı
ile yurtiçinde ve yurtdışında pazarlanmakta ve
kooperatif üyelerinin bu faaliyetlerden önemli
katkı elde etmeleri sağlanmaktadır. Belediye
desteğinde kurulan bu kooperatifler bölgelerinde istihdama da önemli katkı sağlamaktadır.
Tarımsal alanda elde edilen bu başarılar konut
kooperatifçiliğinde de görülmektedir. Belediyelerin desteğinde sayıları hızla artan konut
kooperatifleri çok sayıda konut inşa ederek,
bölgelerindeki kalkınmayı desteklemektedirler. Halkın güvenilir konutlara sahip olmalarına
olanak sağlayan ve site anlayışının hakim olduğu toplu konutlarla çevrecilik anlayışını da ön
planda tutan bu yeni yapılaşma modeli, insanların yaşam kalitesinin artırılmasını sağlayarak,
yerel kalkınmaya da destek olmaktadır.
Gerek tarımsal alanda gerekse de konut kooperatifçiliğinde, üyelerin refah düzeyini artıran, ekonomik yönden güçlü kooperatifleşme
hareketi, Yeni Nesil Kooperatiflerin sayılarının
artmasıyla çok daha kolay gerçekleşecektir.
Belediyelerin bu sürece destek olmasıyla, etkinliğini yitirmiş gibi görünen kooperatifçilik
hareketi ülkemizde yeni ivmeler kazanacaktır.
YARARLANILAN
KAYNAKLAR
• AİB (Antalya İhracaatçılar Birliği); “Kooperatifler”, Proje Bilgilendirme Notu, www.aib.
org.tr/projekooperatif (15.04.2012).
• KSB (Türkiye Ulusal Kooperatifçilik Strateji
Belgesi), Taslak, 2012-2016, http://www.turkiye2012koop.org (10.04.2012).
• ÖZER, M. Akif – H. YAYMAN; “Değişen
İşletmecilik Anlayışı Ve Türkiye’de Yeni Nesil
Kooperatifler” 19. Milletlerarası Türk Kooperatifçilik Kongresi, 09-10 Ekim 2008, Gazi Ün.
İİBF 100. Yıl Konf. Salonu, Türk Kooperatifçilik
Kurumu Yay. No. 98, Ankara, 2008.
• TORTOP, Nuri; Burhan AYKAÇ; H. YAYMAN;
M.A. ÖZER; Mahalli İdareler, Nobel Yay. Dağıtım, 2. Baskı, Ankara, 2008
27
KÜRESEL KRİZ SONRASI EKONOMİK
GELİŞMELER
Rasih DEMİRCİ *
Son yıllarda dünyada meydana gelen sosyal,
kültürel ve teknolojik gelişmeler, ülkeler arasındaki ekonomik farklılıkları daha belirgin hale getirmiş, ancak ülkeleri birbirine yaklaştırırken, iletişim ve ulaşım alanındaki baş döndürücü gelişmeler, mal, hizmet, sermaye ve hatta
bilginin daha ucuz ve hızlı bir şekilde serbest
dolaşmasını mümkün kılmıştır. İktisadi açıdan
konuya baktığımızda; ticaret, sermaye hareketleri ve teknoloji akımının transnasyonal bir
özellik kazanarak yayılması ve yoğunlaşması,
ekonomileri birbirine bağlamaktadır. Bu tür
bağımlılıklar ise devletlerin sınır aşan ekonomik ilişkiler üzerindeki kontrolünü azaltmaktadır. Açık bir şekilde ifade etmek gerekirse;
küreselleşme olgusunun, milli ekonomilerin
birbiriyle çok daha fazla ilişkili hale gelmesine
yol açtığı herkes tarafından artık kabul edilmektedir. Bir yandan Dünya Ticaret Örgütü üyeliği bir yandan bölgesel ekonomik veya siyasal birlikler (AB, ASEAN, APEC ki bunların en önemlisi AB’dir) bu ilişkileri artırdı. Sonuç olarak
karşımıza milli devletlerin ekonomi politikası
uygulamasında iktidarsızlaşması olgusu çıktı.
Bunun en tipik örneği dış ticaret politikasında
görülüyor. Küresel sisteme dâhil olan ülkelerin
hiçbiri Dünya Ticaret Örgütü prensiplerine göre, artık eskisi gibi ithalata sınır koyma, tarife
artırma, kota uygulama gibi yetkileri kullanamıyor. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi
başka iktidarsızlıkları da beraberinde getirdi.
Bu yeni sisteme dalgalı kur ya da ona benzer
bir kur mekanizması eşlik ediyor. Öyle olunca sabit bir kur politikası uygulamanın pek de
imkânı kalmıyor. Bugün artık ekonomi politika* Prof. Dr. - Türk Kooperatifçilik Kurumu Yönetim Kurulu
Üyesi
28
sı denildiğinde yalnızca iç vergilerle oynamak
ve faizleri etkilemekten başka pek bir politika
seçeneği akla gelmiyor.
2007-08 krizi, günümüze kadar yaşanmış olan
krizlerden “başlangıcından itibaren küresel olma” özelliği ile ayrılmaktadır. Bu kriz, yalnızca
bağımsız devletlerin mevcut küresel mimari
içindeki ekonomik koordinasyonuna duyulan
ihtiyacı ön plana taşımakla kalmamakta, aynı
zamanda yeni küresel mekanizmaların ortaya
konulmasına yönelik tartışmalara da kaynaklık
etmektedir. Bu bağlamda, finansal piyasalarda
başlayan krizin, gelişmiş ülkeleri olduğu kadar,
gelişmekte olan piyasa ekonomilerini de nasıl
etkileyeceğini tahmin etmek büyük önem kazanmaktadır. Krizin yayılma mekanizmalarına
yönelik analizler, hangi şartlarda ne tür tedbirlerin alınabileceğine de ışık tutmaktadır. Diğer
taraftan, ülkelerin krizin olumsuz etkilerini yönetmek ve bunun da ötesinde krizi bir fırsata
dönüştürebilmek amacıyla izleyeceği stratejiye bir an önce karar vermesinde fayda bulunmaktaydı. Ancak maalesef birçok ülke tedbir
alınmasında çok zaman kaybetmiştir.
Küresel finansal kriz, kapsamı ve etkisi bakımından daha önce tecrübe edilmemiş bir boyuta ulaşmıştır. Küresel krizin başlangıcında,
sorunların kaynağında bulunan finansal ve reel
sektörü destekleyici bir rolü olan kamu kesimi,
krizin bu aşamasında ana risk unsuru olmuş ve
“ülke riski” kavramı ön plana çıkmıştır. Avrupa
Birliğine üye bazı ülkelerin mali yapılarındaki
sorunlara yönelik olarak sağlanan kamu destekleri ve alınan politika tedbirleri piyasalarda
oluşan olumsuz algıyı değiştirememiştir. Son
yıllarda sorun yaşayan ülkelerin mali yapıla-
rındaki bozulma daha da derinleşmiştir. Artan
ülke riskine bağlı olarak özellikle riskli ülke tahvillerindeki aşırı değer kayıpları, portföylerinde
bulundurdukları kamu kağıtları dolayısıyla ülke
bankacılık sektörlerini de etkilemeye başlamıştır. Finansal piyasaların içice geçmiş yapısına
bağlı olarak Avrupa geneline yayılan sorunlarla
birlikte, küresel risk iştahı önemli ölçüde azalmıştır. Bu kapsamda pek çok gelişmiş ülke merkez bankası “geleneksel olmayan” para politikaları uygulamaya yönelmiştir. Bankaların para
piyasaları yoluyla fon sağlama imkanlarının
büyük ölçüde azalmasına bağlı olarak, merkez
bankaları bankaların borçlanma maliyetlerini
düşürebilmek ve likidite sıkıntılarını giderebilmek amacıyla fon sağlamaya yönelik tedbirler
almıştır. Ayrıca, bankacılık sektörünün sermaye yapısının güçlendirilmesine yönelik olarak
alınan yapısal tedbirler, halihazırda riske karşı
duyarlı olan bankaların kredi arzını olumsuz
etkilemiş ve bilançolarını küçültmeleri yönünde bir baskı oluşturmuştur.
Dünya ekonomisinde 2007-08kriz döneminde görülen bu daralmanın ardından 2010 yılı
şiddetli daralmanın kademeli olarak ortadan
kalktığı, küresel krizin artçı sarsıntılar diyebileceğimiz, olumsuzlukların piyasalarda sürekli
olarak hissedildiği bir yıl olmuştur Aynı zamanda, 2010 yılı parasal ve mali genişlemenin uygulandığı bir yıl olmuştur. Gelişmiş ülkelerde
ve de özellikle de Amerikan ekonomisinde ve
Avro bölgesinde büyümenin çok cılız seyrettiği, küresel ekonomik büyümenin ise, gelişmemiş ülkelerce sağlanan bir görünüm sağlanmıştır. Diğer bir ifade ile Gelişmekte olan ülke
ekonomileri güçlü bir büyüme performansı
sergilerken, gelişmiş ülke ekonomileri ılımlı bir
görünüm sergilemektedir. Bu cümleden olarak; finansal piyasaları ardından reel ekonomiyi derinden sarsan ve dünya hasılasının 0.3
oranında küçüldüğü ekonomik krizin ardından
2010 yılında yeniden ekonomik toparlanma
sürecine girilmiş ve küresel ekonomide yüzde
5.1 ve gelişmiş ekonomiler genelinde de yüzde 3.1 oranında büyüme gerçekleşmiştir. Gelişmekte olan ekonomilerde ise bu oran % 7.3
olarak gerçekleşmiştir. Ne var ki başta birkaç
çeyrek dönem boyunca etkili olan bu büyüme
sürdürülememiş ve bazıları önceden tahmin
edilen bazı risk faktörlerinin devreye girmesiyle başta gelişmiş ülkeler olmak üzere küresel
düzeyde ekonomik büyüme belirgin biçimde yavaşlamıştır. Bazı ülkelerce izlenmiş olan
gevşek kamu maliye politikalarının bir sonucu
olarak ortaya çıkan kamu borç stoku sorunları
ve bunun bankacılık kesimi üzerine olan yansımaları Avro Bölgesini beklenenin çok üstünde
olumsuz biçimde etkilemiştir. Bu gelişmelere
ek olarak Japonya’da yaşanan büyük deprem
ve tsunami, Orta-Doğu ve Kuzey Afrika’da ortaya çıkan siyasi ve sosyal huzursuzluklar ve
petrol fiyatlarındaki tırmanma küresel bazda
ekonomik konjonktürü daha da karartan nedenler olmuştur. Japonya’nın karşılaştığı doğal
afetlerle petrol fiyatlarındaki artışın özellikle
2011 yılının ikinci yarısında olmak üzere gelişmiş ekonomilerde büyüme hızını belirli oranında gerilettiği tahmin edilmektedir. IMF’ye göre
gelişmiş ülkelerde büyümenin yavaşlaması sonucu, 2011 yılında reel büyümenin yüzde 4.0’a
ve gelişmekte olan ekonomilerse ise. % 6.4
olarak gerçekleştiği ifade edilmektedir.
Bölgeler arasında belirgin farklılıklar gözlenmekte olsa da, yeni yükselen piyasa ekonomileri ile gelişmekte olan ülkelerde ekonomik
gelişmeler genelde beklenildiği şekilde gerçekleşmiştir. Krizden derin biçimde etilenmiş olan
Merkezi ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Bağımsız
Devletler Topluluğu ülkelerinde ekonomik
toparlanma oldukça hızlı bir biçimde gerçekleşmiş, emtia fiyatlarındaki tırmanma ikinci
grup ülkelerde ekonomik büyümeye önemli
katkıda bulunmuştur. Emtia fiyatlarındaki hızlı
artış, Latin Amerika ülkelerinde de, ekonomik
toparlanmaya olumlu katkıda bulunan faktörlerden biri olmuştur. Küresel arz zincirinde
meydana gelen tedarik sıkıntıları ve gelişmiş
ülkelerde talebedeki belirsizlikler nedeniyle
üreticilerin stok seviyelerini düşürme yoluna
gitmeleri nedeniyle Asya’nın gelişmekte olan
ülkelerinde ekonomik büyüme biraz zayıflama
göstermiştir. Gelişmiş ülkelerde ve gelişmekte
olan ülkelerde gözlemlenen ve yukarda kısaca
temas edilen gelişmelerin sonucunda küresel
29
ekonomik faaliyet hacmi 2011 yılının ikinci üç
aylık döneminde beklenilmeyen ölçüde bir zayıflama ortaya koymuştur.
Gelişmiş ülkelerdeki parasal genişleme politikaları talebi tetiklerken, doğal olarak tüketim
harcamalarının arttırmış, ancak bu ülkelerde
tüketici güveninin henüz tam olarak tesis edildiği söylenemez. Talep tetikleyici maliye politikaları neredeyse limite ulaşırken, yeni daralma dolayısıyla gelişmiş ekonomilerde politika
esnekliğini ortadan kaldırmıştır. Nitekim Avro
bölgesindeki bazı ülkelerde maliye politikası
alanı iyice daralmış, ağır güvensizlik ve finans
sektöründe kırılganlıklar ortaya çıkmıştır. Yıl
içerisinde, Güney Avrupa ülkelerinde patlak
veren ve sonra da Avrupa Birliği(AB) geneline
yayılan kamu borçlarının sürdürülebilirliği sorunu, AB’yi büyük bir krizin eşiğine getirerek,
Avro tartışılır hale gelmiştir. Avro bölgesindeki
borç krizinin sonucu olarak, 2010 yılının mayısında 110 milyar Avro’luk AB paketi ile Yunanistan daha sonra da AB ve Uluslararası para
Fonu(IMF)’ndan gelen 85 milyarlık Avro’luk
bir destek paketi ile İrlanda kurtarılmıştır.
Kurtarma paketleri, piyasaları sakinleştirmeye yetmemiş, nitekim borç krizinin Portekiz ve
İspanya (Avrupa’nın 4. büyük ekonomisi) gibi
daha büyük ekonomilere yayılması endişesi
piyasaları devamlı olarak tedirgin etmiştir. Nitekim Aralık ayı boyunca kredi derecelendirme
kuruluşlarından İspanya, İrlanda ve Portekiz’e
ilişkin olumsuz açıklamalar yapılmıştır. Ayrıca,
mali disiplini sağlamaya yönelik düzenlemelere rağmen Moody’s, İrlanda’nın da kredi notunu beş basamak birden düşürmüş ve kredi notunun görünümünü negatif olarak açıklamıştır.
24 Aralık tarihinde ise Fitch, Portekiz’in kredi
notunun bir kademe indirimle A+’ya çekmiş ve
görünümünü negatif olarak açıklamıştır
Avrupa Merkez Bankası (ECB) tarafından Avro
Alanı’ndaki toparlanma sürecine ilişkin belirsizliklerin artmasına karşılık ekonomideki son
gelişmelerin olumlu bir görünüme girdiği işaret edilmiştir. Avro Alanı’nda bazı ülkelerdeki
bütçe gelişmelerinin kaygı verici olduğuna dikkat çekilmiş, tüm ülkelerin düzenleyici önlem-
30
ler alması gerektiğini belirtilmiştir. IMF’ye göre
öncelikle yapılması gereken işler güven ortamını pekiştirmeye dönük politika önlemlerinin alınması ile kamu mali yapılarının iyileştirilmesi,
şirketlerin borçluluk oranlarının düşürülmesi,
piyasaya daha çok likidite sağlanması ve para
arzındaki değişimlerin sterilize edilmesi faaliyetlerini idame ettirecek şekilde ekonomik büyümeyi destekleyerek Avro bölgesindeki krizin
önüne geçilmesidir. Diğer önde gelen gelişmiş
ekonomilerde ise, alınması gereken tedbirler,
ekonomik toparlanmayı idame ettirirken, orta
vadeli mali dengesizliklerin halli cihetine gidilmesi ve finansal sistemin arızalarının giderilmesi ile reforma tabi tutulması çalışmaları
oluşturmaktadır. Yeni yükselen piyasa ekonomileri ile gelişmekte olan ülkelerde ekonomik
alanda kısa vadede benimsenecek politikaların
odak noktasına IMF’ye göre, iç talep büyümesi
hızında yaşanan durulma ile gelişmiş ekonomilerden gelen dış talepteki yavaşlamaya karşı
alınacak önlemler yerleştirilmelidir.
Kasım 2000 Likidite Krizi ve Şubat 2001 Finans
Krizi sonrası IMF destekli bir Ekonomik İstikrar
Programına ek olarak, ekonomi yönetiminde
politik müdahaleleri asgari düzeye indirebilmek için BDDK ve Kamu İhaleleri Üst Kurulu
gibi üst kurulların kurulmasına ilaveten, Bankalar Kanunu, Hazinenin İç Borçlanma Kanunu ve Merkez Bankası’nın bağımsızlığı yasası,
gibi düzenlemelerle, kurumların özerkliğinin
ve Türkiye’de siyasi istikrarın sağlanmasının
müspet etkileri, ayrıca Ekonomik Programda
mali disipline uyulmasının piyasalara güven
vermesi sonucu Türkiye ekonomisi 2002-2007
yılları arasında güçlü ve kesintisiz bir büyüme
performansı sergilemiştir. Tabii bu sonuçta;
Türkiye’ye duyulan küresel ilgi ve güven artmıştır. Ancak bu olumlu eğilim, 2007 yılında
bozulma gösteren bütçe göstergeleri ve 2008
yılında patlak veren küresel krizle birlikte sekteye uğramış ve Türkiye ekonomisi bu yılın
son çeyreğini küçülerek kapatmıştır. Türkiye
ekonomisinin, 2008-2009 küresel krizinde,
gelişmiş ülke ekonomilerindeki kadar ağır olmasa da, ciddi bir darbe bir darbe aldığı söylenebilir.İhracat dış talepteki keskin daralma
nedeniyle büyük bir düşüş göstermiştir.Dış finansmanda yaşanan güçlükler sonucu oluşan
likidite darboğazı özellikle reel kesimi sıkıntıya
sokarken;artan belirsizliklere paralel olarak yatırım ve tüketim kararlarının ertelenmesi de iktisadi faaliyetlerin ciddi oranda yavaşlamasına
neden olmuştur . Nitekim; Türkiye ekonomisi,
nispeten güçlü parametreler ve güçlü bankacılık kesimine rağmen % 4.7 oranında küçülmüştür. Belirsizliklerin azalması, tüketici güven
duygusunun pekişmesi ve kredi koşullarının
iyileşmesi tüketim ve yatırım kararlarını olumlu biçimde etkileyerek yurtiçi talebi artırmıştır.
2009 yılının ilk yarısında yüzde 11.1 oranında
küçülen ekonomi 2010 yılının ilk yarısında yüzde 11.0 oranında büyüme kaydetmiştir. Ekonomi bu eğilimini sürdürmüş ve yılın tamamı
itibariyle GSYH’daki büyüme önceki yıla göre
yüzde 9.0 oranında gerçekleşmiştir. Küresel
kriz sonrası ekonomik toparlanma ile birlikte
başlayan ve 2010 yılı boyunca gözlenen hızlı
büyüme 2011 yılında da devam etmiş, ekonomik büyüme önceki yıla göre % 8’in üzerinde
gerçekleşmiştir. Küresel finansal krizin Türkiye
ekonomisi üzerinde GSYH büyümesi açısından
yarattığı tahribat Çin, Arjantin ve Hindistan gibi
gelişmekte olan ülkelerden görece daha fazla
olmakla beraber, Türkiye ekonomisi toparlanma ve büyüme sürecini bu ekonomilerle aynı
süre içerisinde yakalamayı başarmıştır. GSYH
büyüme hızının kriz sonrası dönemde ikinci en
yüksek değere ulaştığı, 2011 ilk çeyreğinde ise,
Türkiye ekonomisi yıllık büyüme hızı itibarıyla, Çin ve Arjantin’den daha yüksek bir orana
ulaşarak büyüme sıralamasında dünya birincisi
olmuştur.
Küresel finansal krizin ardından, Türkiye ekonomisinin toparlanma ve yüksek büyümeye
geçiş sürecini iç talep bileşenleri belirlemiştir Kriz nedeniyle, büyümenin önce yavaşlayıp sonra küçüldüğü 2008-2009 döneminde,
büyümeye katkısı pozitif olan dış talep (net
ihracat), toparlanma süreci sonrasında eski
eğilimine dönmüş ve büyümeye katkısı negatif
yönde gerçekleşmiştir. Yavaşlama ve kriz döneminde, eğilimden sapmalardan görüleceği
üzere, ihracatta önemli bir artış olmamasına
karşın, net ihracat kaleminin pozitif katkısı ithalatta yüksek oranda gerileme sayesinde elde
edilebilmiştir.Diğer taraftan, küresel finansal
krizden diğer sektörlere göre daha olumsuz
şekilde etkilenen ve küçülme üzerinde yüksek
etkiye sahip olan sanayi sektörü, toplam GSYH
içinde %27’ sine yaklaşan payına rağmen, toparlanma sürecinin de temel belirleyicisi olmuştur. GSYH’nın %63’ü civarında ortalama
bir paya sahip hizmetler sektöründe de, büyüme benzer bir gelişme göstermiş, sektörün
ortalama yıllık büyüme hızı 2011 yılının ilk üç
çeyreğinde %10’a yaklaşmıştır. Büyümeye yüksek düzeyde katkı sağlayan sanayi ve hizmetler
sektörlerinden farklı şekilde krizde neredeyse
küçülmeyen tarım sektöründe, son üç dönemde yıllık ortalama büyüme hızı % 6 civarında
hareket etmektedir.
Küresel krizin etkisiyle ekonomide meydana
gelen daralma döneminde kamu gelirleri hızla
düşmüş, kriz öncesinde görece olumlu seyreden bütçe ve borç göstergelerinde belirgin bir
bozulma yaşanmıştır. Bu süreçte, alınan mali
canlandırma önlemlerinin de etkisiyle, 2009
yılında bütçe açığı/GSYH oranı %5.5’e yükselmiştir. Ancak, 2010 yılındaki toparlanma süreci
ve canlanan iç talep sayesinde; bütçe dengelerindeki bozulma yavaşlamış, böylelikle 2010
yılında faiz dışı fazla/GSYH oranının % 0.8’e çıkarılması mümkün olmuştur. 2011 yılında ise,
düşük reel faiz oranlarının katkısıyla negatif artışlar sergileyen faiz harcamaları, cari transfer
harcamalarının artışında yavaşlama ve güçlü
ekonomik seyre paralel olarak ithalde ve dahilde alınan KDV, ÖTV gibi vergi gelirlerinde artış,
bütçe performansı açısından yılın olumlu bir
şekilde tamamlanmasına neden olmuştur.
Ekonomik daralmanın yol açtığı iç talep daralması ve küresel kriz süreciyle birlikte uluslararası piyasalarda petrol ve temel emtia fiyatlarında meydana gelen çarpıcı gerilemeler ile
birlikte dış talep koşullarındaki zayıflama 2008
yılının son çeyreğinde enflasyon haddinde
gözlemlenmeye başlanan düşme eğiliminde
rol oynayan başlıca unsurlar olmuştur. Enflasyon oranında gözlemlenen bu gerileme 2009
31
yılı boyunca da etkisini sürdürmüştür. 2009
yılı Aralık ayı sonu itibariyle Tüketici Fiyatları
Endeksi’nde önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 6.53 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde
6.25 oranında artış meydana gelmiştir. 2010
yılında ekonomik toparlanmaya bağlı olarak iç
talepte ciddi bir canlanmaya tanık olunurken,
başta AB üyesi ülkeler olmak üzere önde gelen
ticaret ortaklarımızın ekonomilerinde hüküm
sürmekte olan zayıf görünüm dış talebi olumsuz etkilemiştir. 2010 yılı enflasyon oranını belirleyen bu talep koşullarının yanı sıra hızlanan
sermaye girişlerinin Türk Lirasının değerini ve
yeni yükselen piyasa ekonomilerindeki hızlı
büyümenin emtia fiyatlarını yukarı yönlü baskı
altında tutması da ülkemizde fiyat hareketlerini etkileyen diğer önemli faktörler olmuştur.
Önceki yılın aynı ayına göre Aralık 2010 ayında TÜFE artışı yüzde 6.4, ÜFE artışı ise yüzde
8.87 olarak gerçekleşmiştir. 2011 yılında enflasyon ilk aylarda hızlı bir düşüş sergileyerek
yıllık bazda yüzde 3.99’a kadar (Mart ayı) düştükten sonra yılın ikinci çeyrek döneminden
başlayarak, döviz kurlarındaki hareketliliğin
de katkısıyla, hızlı bir tırmanma süreci içersine
girmiştir. 2011 yılında tüketici fiyatları endeksi
yüzde 10.45 oranında, üretici fiyatları endeksi ise daha yüksek hızla yüzde 13.33 oranında
artış sergilemiştir. Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE)
küresel toparlanma ile birlikte tırmanan enerji
ve emtia fiyatlarının etkisiyle 2011 yılı başlarında yüksek düzeyde seyretmiştir. Yıllık bazda
Nisan ayında yüzde 8.21 ile en düşük değerine
inen ÜFE daha sonra sürekli bir tırmanma ile
yıl sonunda yüzde 13.33 gibi yüksek bir düzeye
ulaşmıştır.
2001’den bu yana Türkiye’nin esas meselelerinden biri de artan işsizliktir.2009 yılının
ilk çeyreğinde, küresel finansal krizin Türkiye
ekonomisine yansımasında dip noktasına gelinmesi, beraberinde, Şubat 2009 döneminde
mevsimsel faktörün etkisiyle, %16.1’lik bir oranla işsizlik oranında tepe noktasını getirmiştir. Aynı dönemde, tarım dışı işsizlikte%19.3
ile olağanüstü bir orana ulaşılmıştır. 2009 yılı
ikinci çeyrekte ekonomide toparlanmanın başlaması ve Mayıs 2009’daki istihdam paketinin
32
uygulamaya konulmasıyla, Haziran 2009’da
%13’e gerileyen işsizlik, sonraki dönemlerdeki
dalgalanmalara rağmen 2010 yılı, bir önceki
yıl tecrübe edilen ürkütücü seviyelerin geride bırakıldığı ve nispi olarak bir iyileşmenin
yaşandığı bir yıl olmuştur. 2011 Nisan ayında
tek haneye inmiş, 2011 yılı Ekim ayı itibarıyla istihdam edilenlerin sayısı, geçen yılın aynı
dönemine göre 1 milyon 514 bin kişi artarak
24 milyon 486 bin kişiye yükselmiştir. İşsizlik
oranı ise.(kasım) % 9.1’e gerilemiştir. Söz konusu dönemde istihdam edilenlerin %25,7’sini tarım, % 19’unu sanayi, %7,2’sini inşaat, %
48’ini ise hizmetler sektörü oluşturmaktadır.
Tarım sektörünün istihdam edilenler içindeki
payı önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında herhangi bir değişim göstermezken,
aynı dönemde inşaat sektörünün payının 0,6
puan arttığı, sanayi sektörünün payının 0,6 puan, hizmetler sektörünün payının ise 0,1 puan
azaldığı görülmektedir. İşsizlik oranındaki bu
hızlı gerilemenin, işgücüne katılım oranında
azalma kaydedilmemesi itibarıyla, temel belirleyicisi istihdamda hızlı artışlar olmuştur İktisadi faaliyette görülen belirgin toparlanmaya
rağmen,küresel toparlanmanın hala tam tesis
edilmemiş olması,istihdamın yapısal unsurları, demografik gelişmeler ve istihdam piyasası
üzerindeki vergi yükleri nedeniyle; Türkiye’de
istihdam artışı tam olarak büyümeye paralellik
arz etmemektedir.Bu nedenle istihdam piyasasında kriz öncesi seviyelere ulaşmak kademeli
ve yavaş olacaktır.
Küresel krizin 2008 son çeyreğinde daha belirgin hissedilmesi, birçok ülkede olduğu gibi
Türkiye’de de iç ve dış talebin önemli ölçüde
azalmasına sebep olmuştur. 2009 yılının ikinci
yarısından sonra gerek küresel ekonomideki
göstergelerin bir nebze olsun düzelmesi, gerekse de Türkiye ekonomisindeki düzelmenin
hız kazanması dış ticaret görünümünün seyrini
etkilemiştir. Düzelen ekonomik görünüm ve iç
talebe dayanan büyümenin öne çıkması, 2009
yılı son çeyreğinde hızlanan dış ticaret açığının
2010 yılında da sürmesine neden olmuştur.
Özellikle küresel ekonomide ki sorunların tam
anlamıyla giderilememiş olması ve Türkiye’nin
en büyük ihracat pazarı olan AB’nin borç krizi
ile çalkalanması, ihracat rakamlarının ithalat
rakamlarına oranla daha yavaş seyretmesine
neden olmuştur. 2010 yılında dış ticaret açığının önemli ölçüde artmasında, düşük faiz ortamında desteğinde artan kredi hacmi ve TL’nin
reel olarak değerli olmasında görülmektedir.
2009 yılında 38.6 milyar ABD doları olan dış
ticaret açığı, 2010 yılında yüzde 85.4 keskin
bir artışla 71.6 milyar ABD dolarına fırlamıştır.
Yıl içerisinde iç ve dış talebin belirginleşmesi,
ihracatın ithalatı karşılama oranını düşürmüş,
2009 yılında yüzde 72.5 olan bu oran, 2010
yılında yüzde 55.5’e gerilemiştir. 2011 yılı gelişmeleri, dış ticaret ve ödemeler dengesi alanlarında bir önceki yılda cereyan ettiği biçimde
olumsuz ve ekonomik kırılganlığı arttırıcı nitelikte bir görünüm ortaya koymuştur. Başta Avro Bölgesi ekonomileri olmak üzere belli başlı
ticaret ortaklarımızda ekonomik toparlanmanın yavaş seyretmesi ve bilahare tekrar bozularak resesyona meyletmesi, TL.’nın yıl içinde giderek hızlanan biçimde değer kaybına rağmen
dış talebi olumsuz yönde etkilemiştir. Buna
mukabil yılın önemli bir bölümünde değerli konumunu muhafaza eden TL.’nın ithal mallarını
ve girdilerini göreli olarak ucuz ve çekici hale
getirmesi, petrol ve emtia fiyatlarının biraz durulmakla beraber yüksek seviyelerini koruması
ayrıca canlı seyreden tüketim ve yatırım talebi, ithalatın çok süratli bir biçimde genişlemesi
sonucunu doğurmuştur. 2011 yılı Ocak-Kasım
döneminde, önceki yılın aynı dönemine göre
ihracat hacmi 20.0 oranında artarken, ithalat
hacmi yüzde 33.5 oranında dramatik bir artış
göstermiştir. Dış ticaret açığı yılın onbir aylık
döneminde 97.7 milyar Dolara ulaşmıştır.
Dış ticaret dengesindeki bu radikal bozulma
doğrudan 2011 yılı cari işlemler hesabına yan-
sımış ve yılın ilk onbir aylık döneminde cari işlemler hesabı açığı önceki yılın aynı dönemine
göre yüzde 77.7 oranında çarpıcı bir genişlemeyle 70.2 milyar Dolara ulaşmıştır. 2011 yılının tamamı itibarıyla ise dış ticaret açığı 2010
yılına göre %47,7 oranında genişlemiştir.
2010 ve 2011 yılları boyunca ülkemizde gayrisafi yurtiçi hasıla büyümesi, istihdam hacmi, sanayi üretimi ve kamu maliyesi alanında
gözlemlenen ve yukarıda sıralanan bu olumlu
gelişmelere makroekonomik denge ve sürdürülebilirlik açılarından bakıldığında, ekonomik
gidişatın ciddi boyutta kırılganlık riski ve uzun
vadeli büyüme ve refah artışı alanlarında dikkate alınması gereken önemli kaygı unsurları
taşıdığı görülecektir. Zira iç tasarruf hacmi yetersizdir. Büyüme dış tasarruflarla desteklenen
iç talep genişlemesine bağlı olarak seyretmiştir. İç taleple dış talep arasında giderek önem
kazanan ve 2011 yılı sonlarına kadar önemini
yitirmemiş olan bir ayrışma gözlemlenmektedir. Türk Lirasının değerli konumunu sürdürmesini ve bu şekilde enflasyon haddinin baskı
altında tutulmasını ön planda gözeten mevcut
döviz fiyatlandırması, tüketim talebini ve ithalatı artırmakta buna karşılık üretimin ve istihdamın yurtdışına kaydırılmasını özendirmektedir. Kaygı verici boyuttaki dış ticaret ve cari
işlemler hesabı açıkları doğrudan yatırımlarla
değil, kısa vadeli borçlanma ve varlık satışıyla
finanse edilmektedir. Bu durum gelecekte sağlanabilecek sürdürülebilir milli refah ve istihdam hacmi artışı açısından olumsuz bir görünüm ortaya koymaktadır. Kamu maliyesindeki
düzelme ise kayıt dışılığın azaltılması ve beyannameye tabi gelir vergisi tahsilatı artışından
değil, önemli ölçüde tüketim ve ithalat artışının getirdiği KDV ve ÖTV tahsilatı artışlarından
kaynaklanmıştır.
33
FOTOĞRAFLARLA TÜRK
KOOPERATİFÇİLİK KURUMU
TARİHİNDEN SAYFALAR
Nail TAN
Fotoğraf 1
20 Mayıs 2012 tarihinde 81. kuruluş yıl dönümünü kutlayacak olan Türk Kooperatifçilik Kurumu, kuruluş amacını değiştirmeden, saptırmadan hizmetini geliştirerek sürdüren Türkiye
Cumhuriyeti’nin en etkili, uzun ömürlü sivil
toplum kuruluşlarından biridir.
yaygın eğitim ve sanat yoluyla yayacak bir sivil
toplum kuruluşuna ihtiyaç vardı. Bu kuruluş,
Atatürk’ün direktifleriyle 20 Mayıs 1931 tarihinde İstanbul’da kurulan Türk Kooperatifçilik
Cemiyeti oldu. İlk başkanımız Ord. Prof. Muammer Raşit SEVİG’di.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Yüce
Atatürk’ün 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın
etkisi altına giren Türkiye ekonomisini ayağa kaldırmak, güçlendirmek için başvurduğu
ekonomik araçlardan devletçiliğin yanı sıra bir
halk örgütlenmesi olan kooperatifçilik ikinci
güvendiği daldı. Sovyet rejimi dolayısıyla ülkemizde kooperatifçiliği olumsuz algılayanlar
da vardı. Bu sebeple, kooperatifçiliği, halka
Kuruma üye olduğum Şubat 1975 ayında Yönetim Kurulu Başkanı büyük kooperatifçi Nusret Namık UZGÖREN’di. Bir uyum döneminin
ardından kurumun önce Denetleme, 1979’da
da Yönetim Kurulunda görev aldım. Ancak,
benim kurum faaliyetlerinde etkili olduğum
dönem; 21 Ağustos 2011 tarihinde aramızdan
ayrılan değerli kooperatifçi ağabeyim Nurettin Hazar’ın yönetim kurulu başkanlığı yaptığı
34
1981-1985 yılları arasıdır. Rahmetli HAZAR’ın,
Yönetim Kurulu Başkanı seçildiği 16 Ocak 1981
tarihinde, ben 10 Mart 1979 tarihinden bu yana Hazar’la birlikte yönetim kurulu üyesiydim.
Başkan Feyzi HALICI’nın istifası üzerine, kurul
olarak toplanmış, gerekeni yapmış, Hazar’ı
hakkı olan başkanlığa seçmiştik. Aslında bu işi
10 Mart 1979’da yapmalıydık. Çünkü HALICI,
HAZAR gibi gerçek bir kooperatifçi değildi. Nitekim iyi bilmediği bir işin altında ezildi, istifa
etti.
1981 yılı Cumhuriyetimizin kurucusu yüce
Atatürk’ün doğumunun 100. yılıydı UNESCO
tarafından 1981, “Atatürk Yılı” ilan edilmişti.
Org. Kenan EVREN’in başkanlığındaki Millî Güvenlik Konseyi, “100. Yıl” için özel bir komite
kurmuş, genel bir program hazırlanmıştı. Türk
Kooperatifçilik Kurumu olarak kurucumuza
olan şükran borcumuzu ödemek amacıyla biz
de programda bir faaliyetle yer almak istedik.
Kurumumuz üç yılda bir uluslararası düzeyde
Türk Kooperatifçilik Kongreleri düzenlemekteydi. Bu kongrelerin 9’uncusu 19-22 Aralık
1979 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenmişti. Kongrenin ana konusu; “Türkiye’de Ekonomik ve Sosyal Gelişmeler Karşısında Koo-
peratifçilik Politikası” idi. Kongre başkanı eski
Başbakanlardan Ord. Prof. Dr. Sadi IRMAK’tı.
Kongre düzenleme kurulu Nurettin Hazar’ın
başkanlığında Celal UZEL (Başkan Yrd.), Nail
TAN (Sekreter), Yıldırım ERGİDEN, Kadir Kalfa
ve Ertürk ŞENGÜN’den oluşmaktaydı. Kongre sekreterliğine 9. kongrede başladım ve on
kongre boyunca sürdü bu görev. Başarılı olmasam herhâlde bu kadar uzun sürmezdi.
10. Türk Kooperatifçilik Kongresi’nin, normal
olarak 1982 yılında düzenlenmesi gerekiyordu.
Ancak, az önce açıkladığım gibi kurumumuz
1981 yılında çok önemli bir faaliyet yapmak
zorundaydı. Bu sebeple 1982 kongresi öne
çekildi ve 21-23 Aralık 1981 tarihleri arasında
Ankara’da TSE Konferans Salonu’nda yapılması
kararlaştırıldı. Adı; “100. Yıl Türk Kooperatifçilik Kongresi” oldu ve devletin 100. yıl kutlama
programında yer aldı.
100. Yıl Kooperatifçilik Kongresi’nin ana konusu; “Türkiye’de Kooperatifçilik Hareketi ve Kooperatifçiliğimizden Beklenen Gelişmeler”di.
Düzenleme kurulu TC Ziraat Bankası Genel
Müdür Yardımcısı Fevzi AKHAN’ın başkanlığında Celal UZEL (Başkan Yrd.), Nail TAN (Sekre-
Fotoğraf 2
35
ter), Prof. Dr. Orhan DÜZGÜNEŞ, Kadir KALFA,
Dr. Şenol ERDOĞAN ve Doç. Dr. Rasih DEMİRCİ
den oluşmaktaydı. Kongre, Nurettin HAZAR’ın
başkanlığındaki Yönetim Kurulunun başarısıyla
sonuçlandı.
Kongrede şu tebliğler / bildiriler sunulup tartışılmıştı:
Nurettin HAZAR: Atatürk ve Türk Kooperatifçiliği
Prof. Dr. Hans WİLBRANT (Almanya): Bir Türk
Dostunun Türk Kooperatifçiliği Hakkındaki Görüşleri
Prof. Dr. Nuri TORTOP: Kooperatifçiliğin Yönetim Sorunları
Dr. İsmail DUYMAZ: Gelişmekte Olan Piyasa
Ekonomilerinde Kooperatifçilik; Sorunlar ve
Gelişme Perspektifleri
Prof. Dr. Avni ZARAKOLU: Ülkemizde Kooperatif İşletme ve Ana Sorunları
Mustafa KETEN: Tarım Kredi ve Pazarlamada
Kooperatifler
Prof. Dr. Kâmil TURAN: Türk Toplumunun Meseleleri ve Kooperatifçilik
Dr. Haşmet BAŞAR: Türk ve Dünya Kooperatifçiliğinde Ölçeğin Önemi ve Uluslararası Karşılaştırmalar
Dr. Resul İZMİRLİ: Tarımda Kooperasyon ve
Türkiye’deki Durum
Hüsnü POYRAZ: 1163 Sayılı Kanuna Göre Kurulan Tarımsal Amaçlı Kooperatifler
36
Doç. Dr. Rasih DEMİRCİ: Değerlendirme Tebliği
Oturum başkanlıklarını kooperatifçilikle ilgili
bakanlıkların müsteşarları, üniversite dekanları, kooperatifçilik banka ve birlikleri genel
müdürleri ile TKK’nın eski başkanlarının yaptığı
kongrede görev alan oturum başkanlarını saygıyla anıyorum: Fevzi AKHAN, Rahmi ÖNEN,
Prof. Dr. Ali BALABAN, Mehmet GÖNEN, Hüseyin YEĞİN, Dr. İsmail HERAL, Osman ÖZBEK,
Nusret Namık UZGÖREN.
Yazımın ekinde belge olarak sunduğum fotoğraflardan birincisi 100. Yıl Türk Kooperatifçilik
Kongresi’nin açılış töreninde çekilmiştir. Açılış
Oturumunu Düzenleme Kurulu Başkanı Fevzi
Akhan yönetmekteydi. Yanında sekreter sıfatıyla ben oturmuştum. Solumuzdaki masada
ise Düzenleme Kurulunun diğer üyeleri görülmektedir (Fotoğraf 1).
İkinci fotoğraf ise 100. Yıl Kongresi’nden üç ay
sonra 20 Mart 1992 tarihindeki Genel Kurulda
seçilen yönetim kurulu üyelerine aittir. Başkan
Nurettin Hazar’ın etrafında toplanan çoğu rahmetli olmuş yönetim kurulu üyeleri şunlardır
(Fotoğraf 2): Oturanlar soldan sağa; Hikmet BİÇENTÜRK, Mehmet GÖNEN, Nurettin HAZAR,
Niyazi YÜKSEL, Kâzım SEÇER. Ayaktakiler soldan sağa; Bülent AKBAŞ, Doç. Dr. Rasih DEMİRCİ, Aydın İMAMOĞLU, Ayhan İNAL, Nail TAN,
M. Nedim YILMAZ, İ. Akın ŞEHİRLİOĞLU, İ. Ünver NASRATTINOĞLU, Dr. Şenol ERDOĞAN.
81. kuruluş yıl dönümünde Türk Kooperatifçilik
Kurumunun rahmetli olmuş üyelerini saygıyla
anıyor, yaşayanlara sağlıklı uzun ömür diliyorum.
KOOPERATİFLERDEN HABERLER
Hazırlayan: Halim UTLU *
Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, atıl durumda bekleyen 2 milyon hektar mera alanını
ülke ekonomisine kazandırmak amacıyla, Mera Kanunu’nda yapılan değişiklik tasarısının Bakanlar Kurulunda imzaya açıldığını bildirdi.
lemeyle, sınırları belirlenmiş ama atıl durumda
bekleyen 2 milyon hektar mera alanının ıslah
edilmesi ilk hedef olarak ele alınırken, diğer
yandan mera tespit ve sınır belirleme çalışmaları da devam edecek.
Bakanlıktan yapılan açıklamaya göre, hazırlanan ve atıl durumda bekleyen 2 milyon hektar
mera alanını ülke ekonomisine kazandıracak
tasarı, kanunun 4’üncü ve 12’üncü maddelerinde değişiklik öngörüyor. Yeni düzenlemeye
göre, kullanılmayan mera alanları, ıslah edilmek şartıyla hayvancılık işletmeleri ve hayvancılık projesi uygulayan tarımsal kalkınma kooperatiflerinin hizmetine sunulacak.
Yıllık kaba yem ihtiyacı 50
milyon ton
Türkiye’nin mera haritasını güncelleme çalışmalarına devam eden bakanlık, böylece köy ve
belediyeler tarafından kullanılmayan meraları
tespit ederek, hayvancılık yapmak isteyen girişimcilerin hizmetine sunacak.
Mera alanı 8,7 milyon
hektar
Yönetmeliğin hazırlanma aşamasında mera
yönetim birlikleri, hayvancılık projesi uygulayan kooperatifler ve akademisyenlerden görüş
alacak olan bakanlık, bir ay içinde yönetmeliği
tamamlayacak. Kullanıma açılacak meraların,
kullanım süreleri, kullanıma ilişkin şartlar, barınak büyüklükleri ve uygulamaya ilişkin diğer
detaylar bu yönetmelikle belirlenecek.
Açıklamaya göre, Türkiye’de tespit edilen mera alanı 8,7 milyon hektar. Tespit edilen mera
içinde sınırları belirlenen (tahdit edilen) alan
4,3 milyon hektar. Bu mera alanında tahsisi
yapılan alan ise 2,3 milyon hektar. Yeni düzen-
Kaba yemin, hayvancılık maliyetinin yüzde
70’ini oluşturduğuna işaret edilen açıklamada, Türkiye’nin yıllık kaba yem ihtiyacının 50
milyon ton olduğu bildirildi. Türkiye’de üretilen kaba yemin ise 35 milyon ton olarak tespit
edildiği, meraların kaba yem ihtiyacının karşılanmasında en ucuz kaynak olduğu, kanunda
yapılacak değişiklikle atıl durumdaki meraların
etkin kullanımı sağlanarak, yıllık kaba yem ihtiyacının karşılanmasının hedeflendiği belirtildi.
Türkiye’ye örnek protokol
Türkiye’de “sözleşmeli üretim” modelini uygulayan ilk yerel yönetim olan İzmir Büyükşehir
Belediyesi, 2012 yılının ilk protokolünü, S.S.
Bademler Köyü Tarımsal Kalkınma Kooperatifi ile yaptı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı
Aziz Kocaoğlu ile kooperatif Başkanı Mehmet
Sever arasında imzalanan protokol, Bademler
Köyü Meydanı’nda havaya atılan papatyalar
eşliğinde gerçekleşti.
Yerli üreticinin desteklenmesi amacıyla kooperatiflerle anlaşma yapan ve Türkiye’de “sözleşmeli üretim” modelini uygulayan ilk yerel yönetim olan İzmir Büyükşehir Belediyesi, 2012
yılında da kooperatif alımlarına devam ediyor.
Belediye, bu yılın ilk sözleşmeli üretim proto-
* Tarım Kredi Baş Denetçi
37
kolünü S.S. Bademler Köyü Tarımsal Kalkınma
Kooperatifi ile imzaladı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ve Bademler Köyü
Tarımsal Kalkınma Kooperatifi Başkanı Mehmet Sever tarafından imzalanan protokol, köyde yine bayram havası estirdi.
Başkan Kocaoğlu’nu sıcak sevgi gösterileriyle
karşılayan üreticiler ve köy sakinleri köy meydanını doldurdu.
Törene İzmir milletvekilleri Prof. Dr. Oğuz
Oyan, Prof. Dr. Hülya Güven, Alaattin Yüksel,
Mustafa Moroğlu, Narlıdere Belediye Başkanı
Abdül Batur, Çiğli Belediye Başkanı Metin Solak, Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer,
Urla Belediye Başkanı Selçuk Karaosmanoğlu,
Kemalpaşa Belediye Başkanı Rıdvan Karakayalı
katıldı. Törende sanatçı Yolcu Bilgiç’in türküleri
eşliğinde semah gösterisi yapıldı.
Törende konuşan İzmir Büyükşehir Belediye
Başkanı Aziz Kocaoğlu, tarımın desteklenmediği, üretimin teşvik edilmediği günümüzde bu
dev sektörü 8 yıllık çabalarıyla ayağa kaldırmaya çalıştıklarına dikkat çekti. Başkan Kocaoğlu, bu yıl üçüncüsünü gerçekleştirdikleri çiçek
alım sözleşmesi ile Bademler Kooperatifi’ni
çok sıkıntılı bir noktadan bugünlere taşıdıklarını söyledi. Yerli üreticilerle yapılan sözleşmeli
üretim modelinin, hem Türk köylüsü, hem Türk
tarımı açısından önemine değinen Kocaoğlu, “
50 yıl sonra köy kooperatifçiliğinin yeniden doğuşunu, güçlenişini görüyoruz. Bizden önceki
kuşakların attığı bu temel, bizim öncülüğümüzde hak ettiği yere geliyor. Yaşam standartlarını
ve gelir düzeyini artırmak için bizim bu bayrağı
taşımamız, sağlam temellere oturtmamız gerekiyor.
232 üreticiye sahip bu kooperatifimizi üretebilir, çalışır duruma getirdik. Atıl olmaktan kurtardık. Bundan sonra da ürünler çeşitlenecek,
kalite artacak ve ürünlerin pazar payı büyüyecek. 50 yıl önce bunu başarmış olan Bademler
halkı, şimdi çok daha iyisini yapabilecek kapasiteye ulaşacak.” diye konuştu.
Arazi yollarının asfaltlanması, yerli üreticinin
desteklenmesi, okullara süt dağıtılması gibi
38
projeler uyguladıklarını ve Türkiye’ye, diğer
büyükşehirlere örnek olduklarını hatırlatan
Başkan Kocaoğlu, yurt içinden ve yurt dışından
gelen yatırımcılara hiçbir bağış almadan, ima
bile etmeden, gereken desteği verdiklerini ve
teşekkür aldıklarını belirterek, “Belediyede ve
bağlı belediyelerde rüşvet yok.
Eşi dostu zenginleştirmek yok. Bu yargı süreci,
bu operasyon da bunun ispatıdır. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin nasıl çalıştığının, kimden
yana olduğunun, nasıl bir duruş sergilediğinin,
adaletin, eşit davranmanın, hak gözetmenin,
mazlumun ve genelin hakkını korumanın örneğini veriyoruz. Bizim yolumuz bu. Hedefimiz
bu” dedi. (30.3. 2012 Anayurt Gazetesi)
Ürün vadeli gübre
Havran 77 No’lu Zeytin ve Zeytinyağı Tarım Satış Kooperatifi ortaklarına ürün vadeli gübre
satışlarına başladı.
Konu ile ilgili olarak bir açıklama yapan Havran
Tariş Kooperatifi Müdürü Adil Tuna “Yıllık taahhüdünün % 50 sini yerine getiren ortaklara
2013 vadeli gübre satışlarına başladık.TARİŞ,
çiftçilerin ağaç bakım masraflarına katkıda bulunmak için organik gübre, Tariş yaprak gübbesi ve sistemik bakır getirmiştir.Gübre ihtiyacı
olan ortaklarımızı kooperatifimize bekliyoruz”
dedi. (http://www.anayurtgazetesi.com/default.asp?page=haber&id=395700)
Esnaf kredi ve kefalette
deprem...
Kırklareli Esnaf Kredi ve Kefalet Kooperatifinin
yöneticiliğini 1973 yılından bu yana yapan, 2.
Başkan Rahmi Sağlık görevinden ve yönetim
kurulundan istifa ettiğini açıkladı. Kooperatifte 40 yıllık hizmet süresi içinde bir çok önemli
kararların hayata geçirilmesinde öncü olmuş,
Trakya ve Marmara Bölge Birliği yönetimine
Kırklareli kooperatifinden ilk ve tek seçilen yönetici olmayı başaran Sağlık, bölge birliğinde
de aralıksız 8 yıl başkan vekilliği yaptı.
İstifası konusunda gazetemiz ofisine gelerek
açıklamalarda bulunan Rahmi Sağlık; “ Kooperatifimizin gerçek sahibi olan değerli ortaklarına 39 yıldır 2. başkan olarak hizmet veriyorum.
Bu zaman zarfında kooperatifimizin ortaklarının menfaatlerini ön planda tutarak ve israftan
kaçınarak görevimi layıkıyla yaptığıma inanıyorum“ dedi.(Faruk Ceylan- Anayurt, 20.3.2012 )
dalı kestik. Bilinçsiz avlanma yaparak, sezonun
verimsiz geçmesini sağladık. Hava şartlarının
kötü olması ve avcılığın çok fazla olmasından
dolayı bu sene balıktan verim alamadık’’ dedi.
Karakaş, hamsi fiyatlarında son zamanlarda bir
artış olduğuna işaret ederek, balık teknelerine
konulan kotaların buna neden olduğunu savundu. (A.A. 20.3.2012)
“Tarım kesimi imkanlardan yararlanmıştır”
“Kayıt dışı üretim önlenemez”
Balıkesir- Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı
Faruk Çelik, ‘’Her alanda vatandaşlara sahip
çıkılmış ve tarım kesimi de bu imkanlardan
yararlanmıştır’’ dedi. Çelik, Havran Merkez Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’nin destekleriyle
kurulacak damızlık sığır yetiştiriciliği işletmesinin temel atma töreninde,9 yıl içinde her alanda faaliyet gösterdiklerini söyledi.
Tekirdağ-Şarköy Ziraat Odası Başkanı Ömer
Düzgen, ‘’Devlet, üzüm üretimine destek vermezse, kayıt dışı üretim önlenemez’’ dedi.
Düzgen, yaptığı açıklamada, Şarköy’de gün
geçtikçe üzüm bağlarının söküldüğünü, sofralık ve şaraplık üzüm üretiminin düştüğünü belirtti.
Tüm kesimlere yönelik çalışmalar yaptıklarına işaret eden Çelik, bunlar arasında tarım ve
hayvancılığa yönelik yatırımların önemli yer
tuttuğunu bildirdi. 9 yılda, 45 milyar lira tarıma
destek verdiklerini vurgulayan Çelik, şöyle konuştu: “Hayvancılığa baktığımızda yine 9 yılda
8 milyar lira destek sağlandı. Tarım ve hayvancılığı destekleyen 2 kooperatif varken, bunların
sayısı şimdi 20’ye çıktı. Ülke genelinde kooperatif sayıları 187’den 1800’lere çıkmış durumda. Her alanda vatandaşlara sahip çıkılmış ve
tarım kesimi de bu imkanlardan yararlanmıştır.” (http://www.anayurtgazetesi.com/default.asp?page=haber&id=395093, 20.3.2012)
Balıkçı umduğunu
bulamadı
Düzce- Akçakoca Su Ürünleri Kooperatifi Başkanı Mustafa Karakaş, hava şartlarının kötü
olması ve bilinçsiz avlanma nedeniyle balık
sezonunun verimsiz geçtiğini söyledi. Karakaş,
yaptığı açıklamada, özellikle bilinçsiz avlanma
nedeniyle balık sezonunda yeterince kazanç
sağlayamadıklarını anlattı.
Balıkçılıktan çok sayıda kişinin para kazandığını vurgulayan Karakaş, ‘’Bu sene balık sezonu
buruk geçti. Balıkçılar olarak kendi bindiğimiz
1999 ile 2010 yılları arasında üzüm fiyatlarında dengesizliklerin yaşandığını ifade eden
Düzgen, şöyle konuştu: “Bu dönemde, kilogramı 60 kuruştan satılan üzüm, 30 kuruşa kadar düştü. Zarar eden üzüm üreticisi bağlarını
söktü. Geçen yıl da 80-90 kuruşa kadar çıktı.
Ama üzüm üreticisi 2012 yılında bu rakamların
üzerinde bir fiyat bekliyor. Devletten talebimiz
var. Bir şişe şaraptan 1,80 TL ÖTV alıyor. Bunun
0,20 TL’sini üreticiye destekleme olarak versin,
üzümde kayıt dışı kalmaz’’(A.A.20.3.2012)
Sigortaya ilgisiz kaldılar
Fiskobirlik Sigorta Genel Müdürü Arif Kayalı,
2012 yılında 50 kooperatifte 8 bin poliçe kesildiğini söyledi.2012 yılında yapılan tarım sigortasıyla ilgili bilgi veren Fiskobirlik Sigorta Genel
Müdürü Arif Kayalı “Tarım sigortası hizmeti
veren 50 kooperatifimizde 3 milyon 200 bin TL
tutarında 8 bin sigorta poliçesi kesilmiştir.
Sigorta başvurularının tamamlanmasının ardından görüldü ki, 2011 yılına göre 2012 yılındaki poliçe sayısı düşük gerçekleşmiştir. 2011
yılında 9 milyon 250 bin TL’lik 23 bin 500 poliçe hazırlanmıştı. 2012 yılında ise hedefimizin
altında bir başvuru gerçekleşmiştir” dedi.(İHAAnayurt/27.3.2012)
39
TALAT PAŞA
M. Ziya GÖZLER*
Ocak ayının son günlerinde bir televizyon
programında konuşulan konulardan biri Ermeni meselesi ve Hrant Dink idi. Bu iki konu
hemen her kanalda sürekli gündeme getiriliyor ve halkın önüne temcit pilavı gibi konuyor.
Maksat nedir? H.Dink ile ilgili hukuki süreç devam ederken, Fransa’nın kendine yakışan bir
karar ile Türkler’e gözdağı vermeyi düşündüğü
bir dönemde, Ermeniler’i bağrımıza basmanın
ne amacı olabilir ki? Hepimiz Ermeni’yiz diyerek sokaklara çıkanların da fazla düşünmeden
bu eylemlerine son vermeleri gerekmez mi?
Zira bu ülke bütün iyi çabalarına rağmen kuşatılmaya devam ediliyor. O televizyon programında Ermeniler ve H.Dink ile ilgili görüşler
dile getirildikten sonra konuşmacılardan biri
Talat Paşa için ’’1915 olaylarında Ermeni vatandaşlarımızın hayatlarını kaybetmelerinin
baş mimarı Talat Paşa’dır. Ermeniler için Talat
Paşa bir katildir’’ İfadelerini çok sert bir şekilde dile getiriyordu. Bu şekilde konuşma şekli,
üslubu ve hakkı herhalde siyaset bilimi derslerinde öğretilmiyor. Zira üniversiteler bilgilerin
doğru olarak verildikleri irfan yuvalarıdır. Peki
bu kişiyi böyle düşünmeye sevk eden nedir?
Sanırım bu hezeyanların sebebi, birilerini sevindirmek, demokrasinin sağlam bir savunucusu olduğunu göstermek, Türkiye’de çok
şeyin değişmesinin gerektiğinin mesajını bir
takım yerlere iletmek, iktidara şirin görünmek
ve herhalde çok bilgili ve kültürlü olduğunu da
cümle aleme göstermektir. Bazıları 27 Ocak
1973’de ABD’nin Santa Barbara şehrinde Los
Angeles başkonsolosu Mehmet Baydar ile konsolos Bahadır Demir’in öldürülmeleri ile baş* Yar.Doç. - Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler
Fakültesi Öğretim Üyesi
40
layan Ermeni terörünün 1915 de olduğu gibi
örgütlü bir Ermeni terörüne dönüştüğünden bi
haber görünüyorlar. Bu olaylar neticesinde 21
ülkenin 38 şehrinde 42 Türk diplomatı hayatlarını kaybetmişlerdir. Yakın tarihin bu olaylarını
bilmeyenler ya da kasıtlı olarak hatırlamayanların gizli bir maksatları yok mudur? Milli tarih
şuurunu öğrenememiş insanların her önüne
gelen yerde abuk sabuk konuşmaları bu devletin dikkatini hiç mi çekmiyor?
İslam tarihçilerinin yukarı ülke (Van Gölü’nün
kuzeyi) dedikleri bölgenin adı Ermeniyye’dir.
Persler de bu bölge için Armina adını kullanmışlardır. Ancak bölgede oturan bu insanlar
kendilerine Hay, yaşadıkları bölgeye de Hayistan demişlerdir. Ermeniler’in MÖ. on ikinci
yüzyılda Balkanlar’dan Anadolu’ya göç eden
Frigler olduğu ileri sürülmekle beraber, HindAvrupa grubundan olan İran ırklarından biri
olduğu da ifade edilmektedir. Urartu Krallığının yıkılmasından sonra bölgede Ermeniler’in
ortaya çıktığı bilinmektedir. Ermeniler yaşadıkları sürede Medler’in, Persler’in, Sasaniler’in,
Roma’nın, Araplar’ın, Bizans’ın, Selçuklular’ın,
Moğollar’ın, Osmanlılar’ın ve nihayet Ruslar’ın
hakimiyetin de yaşamışlardır. Sürekli itilip kakılan bu halk ancak Osmanlı döneminde rahat
bir nefes almış ve Osmanlı’ya bağlı bir tebaa
(teb’a-i sadıka) olarak her türlü sosyal ve kültürel değerlerini koruyarak yaşamıştır. 1461’de
Bursa’daki Ermeni ruhani reislik makamı
patriklik seviyesine yükseltilmiş ve İstanbul
Samatya’da Ermeni Patrikhanesi kurulmuş ve
dünyanın birçok yerinden Ermeni İstanbul’a
gelip yerleşmiştir. 1567’de ilk Ermeni matbaası
açılmış, 1790’da Kumkapı’da ilk Ermeni okulunda eğitime başlanmış, 1838’de ilk Ermeni
gazetesi neşredilmiş ve 1858’de ilk tiyatroları
açılmıştır. 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları ile Ermeniler’e daha çok hürriyet ve
haklar tanınmış, Ermeniler önemli görevlere
getirilmişlerdir. Bütün gayr-i Müslimler gibi
askerlik yapmamışlar, rahat ve huzur içinde
yaşamışlar, ticaretle uğraşmışlar ve aralarına
çok iyi ustalar ve sanatkârlar çıkmıştır. Bu sırada Türkler vatanlarını korumak için yedi düvelle savaşıyorlar ve karınlarını doyurmak için
de öküzlerle çift sürüyorlardı. Osmanlı’nın bu
haddinden fazla hoş görüsü imparatorluğun
çökmesini arzulayan dış güçler için kaçınılmaz
bir fırsat olmaya başlamıştı. 1877-1878 harbinde Rus ordusunda Türkler’e karşı gönüllü
olarak savaşan Ermeniler, Ruslar’ın işgal ettikleri bölgeleri terk etmeyerek oralarda bir Ermeni Devleti’nin kurulmasını istediler. 1880’de
Cenevre’de Hınçak, 1890’da Tiflis’te Taşnak
adlı çeteler kuruldu. Bu çeteler dış güçlerin
desteği ile imparatorluk içinde tedhiş hareketlerine başladılar. 1893 Sason olayları, 1895’de
Bab-ı Ali’de başlatılan isyan, 1896 Osmanlı
Bankası ve Sadrazam Halit Rıfat Paşa’yı öldürme teşebbüsü, 21 Temmuz 1905’de Sultan
Abdülhamid’e yapılan suikast, Van, Kahramanmaraş, Bitlis, Halep, Erzurum, Muş, Trabzon,
Kayseri, Sivas, Ankara, Diyarbakır’da hızla artan
Ermeni katliamları, Ermeni soykırım harekatı.
Acaba bu hadiselerde kaç Türk öldürülmüştür?
1 mi? 1000 mi? 10000 mi? 100000 mi? 700000
mi? Bu gerçekler bilinirken, Türkler’in durup
dururken niçin tehcir hareketine giriştikleri ve
Ermeniler’i öldürdükleri hayasızca yazılmakta
ve söylenmektedir? (Büyük dedem Ferhat Ağa Van Edremit’te gözleri süngü ile çıkarılarak
öldürülmüştür). Biz Ermeniyiz diyerek sokaklara düşenler, 1915’de Ermeni vatandaşlarımızın hayatlarını kaybetmelerinin baş mimarı
diyerek Talat Paşa’yı suçlayanlar, sizler 2000
Türk’ün katledildiği Zeve’de genç kızların ve kadınların namuslarını kurtarmak için kendilerini
yaktıklarını biliyor musunuz?
1874 yılında Edirne’nin Kırcaali ilçesinin Çepelce Köyü’nde dünyaya gelen ve 15 Mart
1921’de Berlin’de arkadan vurularak şehit olan
ve 47 yıllık hayatını sadece devleti için yaşayan
Talat Paşa, 4 Şubat 1917-8 Ekim 1918 tarihleri
arasında sadrazamlık görevinde bulunmuştur.
Ataları Rumeli’ye gönderilen Türkmen aşiretlerinden Aktuğ ve Onurluk oymaklarındandır.
Mehmed Talat babasının vefatından bir süre
sonra ailesini geçindirmek için Edirne postanesinde katip olarak çalışmaya başlar. Ülkedeki
siyasi olayları yakından takip eden Mehmed
Talat, Jön Türk Hareketinin içinde yer alır. Şikayet edilir, tutuklanır. İki yıl tutuklu kaldıktan
sonra Sultan Abdülhamid tarafından affedilir
ve Selanik’e gider. Burada iki yıl hukuk mektebine devam eder. 1908’de Edirne milletvekili
seçilir. 1909’da Dahiliye Nazırı olur. 1910’da
görevinden ayrılır. İttihad ve Terakki’nin iktidarını sağlamak için 23 Ocak 1918’de Babıali
baskınına katılır. Said Halim Paşa hükümetinde
yine Dahiliye Nazırı olur. 4 Şubat 1917’de sadrazamlığa getirilir. 8 Ekim 1918’de görevinden
ayrılır. 1 Kasım 1918’de İT’nin son kongresinde
siyaseti bıraktığını açıklar ve 15 Kasım 1918’de
Enver ve Cemal Paşalarla birlikte İstanbul’dan
ayrılır. Talat Paşa 15 Mart 1921’de, Cemal Paşa 21 Temmuz 1922’de Ermeni çeteleri tarafında kalleşçe öldürülürler. Şehitlik mertebesine ulaşırlar. Enver Paşa, 4 Ağustos 1922’de
Tacikistan’da Ruslar’la girdiği bir çatışmada
şehit olur.
Sadrazam Talat Paşa hakkında bugüne dek yazılmış eserlerden bazı alıntılar yaparak bu anıt
insanı tanımaya çalışalım:
Ziya Şakir’in kitabı Talat, Enver, Cemal Paşalar
adlı eserde Talat Paşa’nın hayat hikayesinin
önemli anları şöyle anlatılıyor. ’’ Bu zat, nevi
şahsına münhasır olan insanlardandı. Tab’an
ve Ruhan,-en kuvvetli mânasile-(kalender) yaratılmıştı… Osmanlı imparatorluğunun kuruluşundan yıkılışına kadar gelen ve geçen binlerce devlet ricali içinde onun kadar aslını, tabiat ve itiyatlarını muhafaza eden olmamıştır.
Bu itibarla onun umumi ve hususi hayatında,
inklâpçıların hiç birine benzemiyen bir hususiyeti vardı. … Talat efendinin seyyar posta memuru olması, dostlarının pek işine yarıyordu…
Çünkü o, haftada iki gün postayı hamil olarak
Selanikten hareket ediyor.. Bütün istasyonla-
41
ra uğraya uğraya, Rumeli şimendifer hattının
son noktasına olan ve, Sırbistan hükûmeti hududunda bulunan-(Viranya) kasabasına kadar
gidiyor. Avrupaya gidecek postayı orada teslim
ediyor. Gelen postayı da alıp Selaniğe getiriyordu. Ve bu arada da, memleket haricindeki
vatanperverlerin neşrederek gönderdikleri gazeteleri de gizlice alıp Selaniğe getirerek, arkadaşlarına tevzi eyliyordu. … Talat Bey komitacılıktaki meharetini, bu meselede de gösterdi.
Birkaç gün sonra sarayda içtima edecek olan
(şûrayı saltanat) ı bekledi. Şûra aktedildi. Fakat milleti hoşnut edecek bir netice vermedi!..
Artık, Kamil Paşa hükûmetine darbeyi indirecek zaman gelmişti. Babıâliye karşı yapılacak
baskını en ince teferruatına kadar Talat Bey
hazırladı. Ve kendisi de, büyük bir cesaretle en
mühim rolü üzerine aldı. Baskından yarım saat kadar evvel yanına yalnız (Sapancalı Hakkı)
yı alarak Babıâliye kadar gitti. Oradaki vaziyeti
gözden geçirdi. Ve sonra, kapının karşısındaki
duvarın dibinde tek başına bekliyerek: Her şey
yolunda… Çabuk gelsinler. Diye, Sapancalı Hakkı ile Enver Beye haber gönderdi. … Talat Paşa
bu sözünde ebediyen sebat gösterdi. Sadrazamlara mahsus olan, Nişantaşındaki muhteşem konağa nakletmeyi bir kere bile aklından
geçirmedi. İstanbulu terk ettiği güne kadar, Yerebatan caddesinin Ayasofya meydanına nazır
olan sokağı başındaki alelâde büyücek kârgir
evde ikamet etti.’’
Ş.S.Aydemir Enver Paşa’nın üçüncü cildinden
çok kısa bir hatıra; ’’ Sadrazam Talat Paşa, son
ümitsiz günlerde ve son bir nabız yoklaması
için Berlin’e gitmişti. Tabii orada hiçbir ümit ışığı göremedi. Alman İmparatoru ve Karargâhı,
kendi dertlerine düşmüşlerdi. Talat Paşa dönüş
yolunda, Sofya istasyonunda kendini karşılayan Osmanlı Sefiri ve diğer karşılayıcılardan, şu
haberi aldı: ---Bulgar cephesi yarılmış ve Bulgar hükümeti karşı taraftan mütareke isteyerek silahı bırakmıştır… Talat Paşanın bu haberi
aldığı andaki hali, orada bulunan görgü şahitleri tarafından nakledilmiştir. Birden sarsılır.
Çöker ve vagonun kapısına tutunur. Söyleyebildiği sözler şunlardır: - Bugünleri görmemek
için, keşke ölseydim. Ama harbin başında, bu
42
harbe girişimizi tenkit eden Maliye Nazırı Cavit
Beye cevabı tek bir kelimeden ibaret olmuştu:
--- Mukadderat…’’
S.N. Tansu’nun kaleme aldığı İki Devrin Perde
Arkası adlı eserde, Süvari Albayı Hüsameddin
Ertürk’ün Talat Paşa ile ilgili hatırlarını okumak Paşayı tanımak açısından çok önemli. Albay, eserin bir yerinde Talat Paşa için şunları
ifade ediyor; ’’ Fakat Talat Paşa, merasim ve
teşrifattan hiç hoşlanmazdı. Ruhan demokrat
yaratılmış, riyadan, gösterişten uzak bir insandı. Sadrazam olduğu gün bunu göstermişti. O
zamanlar sarayda mutat olduğu veçhile huzura
girilecek salonun iki kapısı Sadrazama birden
açılır, Saray hademeleri, Başvezirin ayaklarına
kapanırdı. Talat Paşa, bunu fazla görmüş ve
başmabeyinci olan Lûtfi Simavi Beyle mutabık
kalmıştı. Ona kapının tek kanadı açılacak ve hademeler asla ayağa kapanmayacaktı. Yalnız bir
zaafı vardı. Müthiş bir partici idi. İttihatçılığı bir
fırkacılık değil, dini bir tarikat haline getirmeği
isterdi. Mason locasına kayıtlı ve Bektaşi tarikatine de müdavimdi. Bir gün en yakın dostlarından Abdülâziz Mecdi Efendiye: ---Hocam
demişti, düşünüyor, bir türlü karar veremiyorum, sen ne dersin Allahaşkına, mason mu kalayım, Bektaşi mi olayım?.. --- Paşam, bence
bunların ikisine de lüzum yok, amma mutlaka
birini tercih etmek lazım geliyorsa, Bektaşiliği
seçin, zira Bektaşilik bir Türk tarikatıdır, demişti… --- Tabutun üstünde kıymetli sırma işlemeli Ayeti Kerime yazılı yeşil bir atlas örtü vardı. Elmas taşlı bir kuşakla bağlı idi. Cenazenin
arkasında sükûnetle yürüyen Talat Paşa, Sultan
Mahmut türbesinin köşesini dönerken dayanamamış, sağ elini yüzüne kapıyarak hıçkıra
hıçkıra ağlamıştı. Halbuki Sultan Hamidi devirenlerin başında geliyordu. Merkezi Umumînin
en nüfuzlu şahsiyeti idi. Acaba bu cenazede
niçin ağlamıştı? ’’
Talat Paşa’nın Gurbet Hatırları adlı eserde
Cemal Kutay paşayı hemen her yönüyle anlatarak gelecek nesillere çok önemli bir belge
bırakmıştır. Eserin birkaç yerinde paşa ile ilgili
yazdıklarını kısaca aktaralım; 2 Kasım 1918’de
Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya yazdığı mek-
tuptan birkaç satır, ’’Bütün hayatı siyasimde hedefim, memlekete na-muskârâne ve
fedakârâne hizmet etmek idi. Bütün servetim,
zat-ı şahânenin ihsan ettiği otomobil bedeliyle,
her ay arttırdığım yirmişer liradan müterakim
bin altı yüz liralık istikrazı dahili tahvilden ve
dört arkadaşımla isticar ettiğimiz çiftliğin esmanından ibarettir. Bundan bir kısmını yanıma
aldım. Bundan başka bir nesneye sahip değilim. Millete karşı hesap vermek ve muhakeme
olarak tayin edilecek cezayı kemâli cesaretle
çekmek isterim. İşte zat-ı fahimânelerine söz
veriyorum. Memleketim, ecnebi nüfuz ve tesirinden azâde kaldığı gün ilk telgrafınıza itaat
edeceğim. ’’ Talat Paşa ve arkadaşları, bilhassa Damat Ferit Paşanın hükümeti zamanında
bir –sabık iktidar-ın uğrıyacağı en büyük haksızlıklara maruz kaldılar: Hücum ve taarruz bilhassa Talat Paşanın şahsına teveccüh etmişti.
Talat Paşanın haiz olduğu bütün nişanlar geri
alındı, rütbesi kaldırıldı, ecnebi devletlerin verdiği nişanları taşımak hakkı kaldırıldı. Halbuki
bu hakların çoğu, Sultan Reşad tarafından verilmişti. Vezirlik rütbesi ilga edildi. Yürürlükte
olan tekaüd kanununa göre, mütekaid olmıya
hak kazandığı halde bu hakkı da tanınmadı…
Ve bütün bunlar hiçbir mahkeme kararı olmaksızın yapıldı.’’
Talat Paşa 15 Mart 1921’de Ermeni terörist
Salamon Tehlerian tarafından arkasından vurularak şehit edilir. Katil yakalanır. Mahkeme
başlar. Sahte belgelerle ve özel olarak yetiştirilen tanıklarla Sadrazam Talat Paşa ve Türkler
31 Mayıs 1870 tarihli Alman Ceza Kanunun ilgili maddeleri gereğince suçlu, katil Ermeni ise
1921’in Haziran ayındaki duruşmada suçsuz
bulunur ve tahliye edilir. Mahkemeye sunulan
belgelerin hepsinin sahte olduğu zaman içinde anlaşılır. Zira 1921’de Berlin’de ’’Der Prozess Talat Pascha’’ başlığı ile ilgili tutanaklar
yayınlanır. Buradaki bilgilerin yanlış, sahte ve
dedikoduya dayalı bilgiler olduğu ayrıntılı bir
şekilde anlatılır.
Sayın Murat Bardakçı 25 Nisan 2005’deki köşe
yazısında şöyle diyor: “Avrupa Ermeni Federasyonu isimli bir örgütün başkanı Laurent Leylekyan, geçen hafta Türk hükümetinden bazı garip
taleplerde bulundu. Adıyla kafa yapısının tam
bir uyum içerisinde bulunduğu taleplerinden
belli olan Bay Leylekyan, Talat Paşa’nın İstanbul’daki mozlesinin yıkılmasını, ‘Talat ve Enver’
isimlerini taşıyan caddelere başka isimler verilmesini, Ermeniler’in Türkler’e yönelik cinayetlerinin sergilendiği müzelerin kapatılmasını ve
soykırım kavramından bahsedenleri yargılayan
kanunların kaldırılmasını istiyordu.” Bu ne küstahlık ve kendini bilmezlik. Biz Ermeni’yiz diye
bağıranların acaba bunlardan haberleri var mıdır? Sayın Bardakçı, bir süre sonra Talat, Enver,
Mahmud Şevket ve Mithad Paşa ile 31 Mart
ayaklanmasında şehit olan askerlerin bulunduğu Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ni ziyarete gidiyor.
Gördüğü manzara karşısında üzülen, sarsılan
ve çok kızan Bardakçı, manzarayı mezbelelik
olarak nitelendiriyor. İnşallah bu kabirler bir
Cennet bahçesine dönüşmüştür. Tanrı içimizdeki Leylekyan’lardan Türk Milleti’ni korusun…
Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yurttaşı olarak isteğim şudur:
1.Talat Paşa’nın katili Alman Mahkemelerinde
yeniden yargılanmalıdır.
2.Talat Paşa’ya iade-i itibar yapılmamışsa, bütün haklarının iade edilmesi için gerekenin yapılması devletimize yakışan bir hareket olmaz
mı?
3.Talat, Enver, Cemal Paşalar için anma günleri
düzenlenmeli, onların hayatları ve bu ülke için
yaptıkları genç nesillere aktarılmalıdır.
4. Bu abide insanların mezarlarına gereken ihtimam gösterilmelidir.
Talat, Enver, Cemal Paşalar, Türk tarihinin efsane insanlarıdır. Saygıda kusur edilmemesi
gerektiğine inanıyor ve önlerinde saygı ile eğiliyorum. Makamları Cennet olsun…
43
CAN DOSTUM
FERRUH ÖZCAN
Özdemir ÜNSAL *
Ferruh’u Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde okuduğum yıllarda tanıdım. Okul
bittikten sonrada bu arkadaşlığımız devam etti. O.T.C. Ziraat Bankası Müfettişi oldu ve bende bir kaç yıl sonra aynı Bankanın Kooperatif
Müfettişi olarak göreve başladım. Okuldaki
arkadaşlığımızdan sonra iş arkadaşlığımız başladı. Ferruh zirai Krediler Müdürlüğüne Müdür
Yardımcısı olarak atandı. Bende 3-4 sene sonra Bankanın Plân Program ve Bütçe Müdürlüğüne atandım. Tesadüf Ferruh’un oturduğu
lojmandan bana da bir daire tahsis ettiler ve
lojman arkadaşlığımızda başladı. Böylece eşlerimiz ve çocuklarımızda tanışarak dostluğumuz
daha kuvvetlendi. Ferruh bir ara SÜMERBANK
Bankacılık Daire Başkanlığı görevinde bulundu ve tekrar Bankaya Müfettiş olarak döndü.
Uzun süre bu görevde bulunduktan sonra Baş
Müfettiş olarak emekli oldu.
Ferruh kalemi kuvvetli bir insandı. Çok güzel
raporlar düzenler ve Banka mevzuatını çok iyi
bilirdi. Çalışmayı çok sevdiği için, emekli olunca
KOSGEP de finansman müdürlüğü, Polis Bakım
ve Biriktirme Sandığı Genel Müdürlüğü görevlerinde bulundu. Ankara Sigortayı, Polis Bakım
ve Biriktirme Sandığının bünyesine katılmasında çok faal bir görev üstlendi ve Sigortada
Yönetim Kurulu Üyeliğinde bulundu. Sandığın
mali yapısını güçlendiren çalışmalar yaptı.
Bu dönemde benim önerimle Türk Kooperatifçilik Kurumu’na 01.02.1980 tarihinde üye
oldu. Kurumla ilişkisini ölünceye kadar devam
ettirdi. Hasta oluncaya kadar Kurumun faaliyetlerine katılır, Karınca dergisini sürekli okur
ve benimle tartışırdı.
Ferruh; çalıştığı kurumlarda çok sevilen ve sa* Türk Kooperatifçilik Kurumu Haysiyet Divanı Üyesi
44
yılan bir insandı. Bir kimseyle dost olmuşsa
bunu devam ettirirdi. İnsanlar arasında hiçbir
ayırım yapmaz ve herkesi olduğu gibi kabul
ederdi. Olaylara hep müspet bakar ve kimseyi
incitmezdi. Bulunduğu meclislerde bir espiri
patlatır ve herkesi rahatlatırdı. Paylaşmayı çok
sever ve ziyaretlerine eli boş gitmezdi.
Ferruh, bu devirde eşine ender rastlanan çok
değerli bir arkadaş, iyi bir dost ve iyi bir insandı. Ölümünün de 18 Mart 2012 Şehitler gününe rastlaması Ferruh’a çok yakıştı.
Netice olarak; Ferruh ÖZCAN adam gibi adamdı. Ben arkadaşımı, kardeşimi ve gerçek dostumu kaybettim. Ruhu şad olsun ve mekânı
cennet olsun.
Seni hiçbir zaman unutmayacağım sevgili kardeşim.
TÜRK OCAKLARI 100. YILINI
KUTLUYOR
Rasih DEMİRCİ *
Türk Ocakları bir asırlık tarihi ile fikir üreten ve
düşünce geliştiren abidevi bir çınardır. Devlet
ve millet hayatında, fikir ve kültür yaşamında
sahip olduğu büyük itibara mütenasip olarak
yaptığı çalışmalar daha da tesirli kılınmaya
gayret edilmektedir. Türk Ocakları günlük politikalar ile uğraşmaz. Siyasi partiler başta olmak üzere bütün kuruluşlara Türk Milletine
ve Türk Milliyetçiliğine hizmet ettikleri ölçüde
vaziyet almaktadır. Ancak siyaseten tarafsız olmakla beraber fikir ve inanç olarak daima Türk
Milletinin birliğinin, Türk Vatanının bölünmez
bütünlüğünün ve Türk Devletinin bekasının tarafında olduğu da çok açık bir gerçektir. Türk
Ocaklarının aksine bir görüntü bile vermesi asla söz konusu olamaz. Türk Ocakları, Türk Milletinin ve Türk Dünyasının hayrına ve yararına
olduğuna inandığı her konuyu devlet ve millet
düşmanları hariç herkesle ve kurumla her zeminde görüşebilir.
Türk Ocakları, bir asırlık hayatı boyunca olduğu gibi, eskiden olduğu gibi, son dönemlerde
de daha da yüksek bir hassasiyetle gerek Türk
Dünyasında ve gerek Türkiye Cumhuriyeti’nde
meydana gelen olayları günü gününe takip
etmiş ve milli menfaatlerimize, milli vicdana,
milli kültür ve sosyal yapımıza uygun görüşleri
açıklayarak kamuoyunu bilgilendirmiştir. Türk
Ocaklarımız şubeleri ile birlikte başta üniversiteler olmak üzere yerel yönetimler ve diğer
sivil toplum kuruluşları ile beraber kültürel faaliyetlerde bulunarak milli endişe ve değerlerimizi dikkate alarak devletin yöneticilerine ve
topluma yol gösterici olmaya azami derecede
gayret sarf etmiş ve itina göstermiştir. Sosyal,
siyasi ve ekonomik sorunların çözümü için fikir üretmeye ve düşünce geliştirmeye devam
etmiştir.
Türk Milliyetçiliği fikriyatının ve bunun en etkili
savunucusu ve yayıcısı olan Türk Ocaklarının
Genel Merkez ve Şubeleri, yayınları ve diğer
çalışmaları ile geniş kitlelere ulaştırılması ve
duyurulması bakımından her türlü teknolojik
imkân ve fırsatlar en geniş şekilde değerlendirilmeli ve kullanılmalıdır. Bu cümleden olarak
Türk Milletinin bütün katmanlarına ulaşabilmek ve en geniş, sürekli ve etkili bir şekilde
fikirlerini yayabilmek için internet, elektronik
mektup, cep telefon mesajları gibi imkânlar bu
dönemde etkili bir şekilde kullanılmıştır.
2012 yılı, Türk Ocaklarının tarihinde bir dönüm noktasıdır. 1912 yılında faaliyetine başlayan Türk Ocakları, kuruluşunun 100. yılını
kutlamaktadır. Bu, farklı ve hak edilmiş özellik,
sivil toplum kuruluşları içinde Türk Ocaklılar
için gurur vesilesidir. Türk Ocaklarının bütün
mensup, şube ve kurulları yayın, toplantı, bilgi şöleni, çalıştay, konferans, radyo ve televizyon programı, kabul töreni, basın toplantısı
vb. faaliyetlerle 2012 yılının başından itibaren
bu kutlamalara başlamıştır. Bize ulaşan çeşitli programlara baktığımızda, bu kutlamaların
2012 yılının sonuna kadar devam edeceği anlaşılmaktadır.
Türk Ocakları Genel Merkezi 100.yıl etkinliklerine 22 Mart 2012 tarihinde Ankara Rixos
Otelde Genel Başkan Nuri Gürgür’ün yaptığı
basın toplantısıyla başlatmıştır. Müteakiben 24
Mart 2012 tarihinde Hacı Bayram Camii’nde
Türk Ocaklarını kuran, sonraki yıllarda görev
yapan ve rahmete kavuşmuş büyüklerimiz
için Mevlit okutulmuştur.25 Mart ta ise Genel
45
Başkanın Gazi Üniversitesi Kültür Merkezinde
Kabul merkezindeki kabul Töreni Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün teşrifleri ve 300 ‘ün
üzerinde misafirin katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Kabul töreninde Cumhurbaşkanına Plaket
takdim edilmiş, daha sonra da Cumhur başkanının elinden Türk Ocaklarına yaptıkları yardım ve destekler dolayısıyla işadamları Sayın
İdris Yamantürk’e Alaeddin Ceceli’ye ve Rifat
Hisarcılıoğlu’na birer plaket tevdi edilmiştir.
Genel Başkan basın toplantısında ve kabul töreninde aşağıdaki konuşmayı yapmıştır.
“12 Mart 1912 de kurulan Türk Ocakları, bu
yıl 100. yılını kutluyor. Kuruluşundaki amaç ve
ilkelerini, çalışma tarzını, fikir ve düşünce çizgisini 100 yıl süresince özenle koruyarak “asırlık
hizmet çınarı” olmak tarihi bir başarıdır. Ülkemizde bunun bir başka örneği olmadığı gibi,
dünyada da bir elin parmakları sayısını geçmez.
Türk Ocağı’nın kurulması, Osmanlı Devleti’nin
içeriden ve dışarıdan kuşatıldığı, dağılma sürecinin yaşandığı, milli varlığımızın ciddi tehditlerle karşı karşıya bulunduğu çok kritik bir
döneme rastlar.
Türk milliyetçiliğinin fikri bir tercih, edebiyat ve
tarih konusu olmaktan çıkarak, siyaset ve toplum hayatını birinci derecede etkiler duruma
gelmesi yaşanan şartların doğal sonucudur. Bu
nedenle Türk Ocağı kuruluşundan itibaren milli
şuur sahibi aydınlar ve gençler arasında büyük
ilgi gördü.
Kurulduğu 1912 yılından başlayarak, İstanbul’u
işgal eden İngilizler tarafından kapatıldığı 1920
yılına kadar siyasi, sosyal ve kültürel gelişmeleri önemli ölçüde etkileyip yönlendirdi.
Türk Ocakları’nın kuruluş amacı ilk nizamnamesinde (tüzüğünde) açıkça belirtildiği gibi,
milli kültürümüze hizmet etmek, milli şuur
sahibi aydınların yetişmesine yardımcı olmak,
tarihimizin anlatılıp öğretilmesini sağlamak,
kısacası Gökalp’in ifadesiyle “kültür milliyetçiliği” nin yapıldığı bir “millî mektep” olmaktır.
Bu açıdan Türk Ocakları’nın 100 yıldır temsil
46
ettiği Türk milliyetçiliği fikri doğrudan kendi
tarihi ve kültürel kaynaklarımızdan, toplumsal
ve siyasal şartlarımızdan doğan yerli ve millî bir
nitelik taşır.
Birlikte yaşamaktan, ortak acıları, sevinçleri,
gelecekle ilgili düşünceleri paylaşmaktan kaynaklanan tabii bir aidiyet duygusu olan Türk
milliyetçiliği, Avrupa’nın Nazizim, Faşizim gibi
hastalıklı, ırkçı, saldırgan milliyetçiliklerle benzerleştirilemez.
Bizim milliyetçiliğimiz ötekileştirici, itici, dışlayıcı değildir. Varlığımızı koruma ihtiyacından
doğan, Anadolu mayasıyla, tevhid inancıyla
yoğrulan, sevgiye, hoşgörüye dayanan birleştirici, kucaklayıcı bir millet anlayışının ürünüdür.
Balkan savaşında feci bir mağlubiyete uğrayıp
zehil duruma düşen orduyu, iki yıl sonra diriltip ayağa kaldıran, Şark projesini geçersiz kılan,
millî mücadeleyi gerçekleştiren bu imandır, azim ve iradedir.
Millî devletin kurulması Türk milliyetçiliğinin
en büyük başarısıdır. Türk Ocağı bunun fikrî ve
felsefî zemininin oluştuğu en etkili mekândır.
Aradan geçen 100 yıl zarfında Türkiye’de ve
Dünya’da baş döndürücü gelişmeler yaşandı.
Yirmi yıl önce soğuk savaş sona erip Sovyetler Birliği dağılırken, Avrasya’da yeni bir siyasî
atlas oluştu. Böylelikle 5 Türk Cumhuriyeti
kurulurken, Türk Ocağı’nın 100 yıl boyunca savunduğu görüşlerden birisi hakikat oldu. Türk
Dünyası kimsenin inkar edemeyeceği bir tablo
olarak ortaya çıktı.
Türkiye Cumhuriyeti bugün geçen yüzyılın
başındaki geleceği karanlık, dağılma endişesi
içerisinde çırpınan Osmanlı Devleti’nden çok
farklı bir konuma sahiptir.
Çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu 75 milyon
nüfusumuz artık köylülükten çıktı, kabuğunu
kırarak dünyaya açılarak, şehirleşme, sanayileşme ve ticarileşme alanlarında çağdaş bir
çizgiye ulaştı.
Batılılar Türkiye’yi bu hüviyetiyle ciddi bir rakip
olarak görüyor; Türk ve Müslüman kimliğimiz
dolayısıyla kendi kültür ve medeniyetine tehdit sayarak endişe ediyor. Türkiye’nin Avrupa
Birliği ile ilişkilerinde tıkanma noktasına gelmesinin esas nedeni Batılılara egemen olan bu
psikolojidir.
Türkiye bu küresel rekabet ortamında varlığını korumak, ekonomik, politik ve kültürel
alanlarda kendisine onurlu ve saygın bir yer
bulabilmek için kültürel değerlerine gerekli
önemi vermek, özen göstermek ve kurucu bir
medeniyetin varisi olduğunun bilincini taşımak
zorundadır.
Bütün dünyayı vatan, bütün insanları millettaş
sayma şeklindeki kozmopolit bir anlayış entelektüel bir tercih, liberal bir bakış olarak tercih
edilebilir; ancak bunun devlet hayatına, toplum yapısına egemen olması durumunda millî
kimliğimizi ve bütünlüğümüzü korumamız imkansız hale gelir. Etnik ayrışmaların önü açılır.
Bu açıdan şu sıralarda gündemde olan anayasa tartışmalarını çok önemsiyoruz. Anayasa
üzerinden Türkiye’nin yapısal bir dönüşüme
taşınmak istenmesinden, milli devletin kuruluş
ilkelerinin ve temel felsefesinin değiştirilmeye
çalışılmasından kaygı duyuyoruz.
Türkiye bireysel hak ve özgürlükler anlamında gelişmiş ülkelerin insanlarının bütün
imkânlarına, haklarına sahip kılınmalı, eksiklikler bir an önce giderilmeli, tam ve kâmil
anlamda bir hukuk devleti olmanın gerekleri
yerine getirilmelidir.
Ancak konunun siyasal projelerin uygulanmasına vasıta kılınarak, grup hakları açısından ele
alınmasını ayrılıkçı bir tutum, ırkçı-etnikçi bir
yaklaşım olması nedeniyle kesinlikle kabul edilemez buluyoruz.
Anayasa’dan Türk ve Türk kimliğiyle ilgili ifadelerin çıkarılması talepleri sosyolojik ve tarihî
gerçeklerimizi inkâr etmek anlamına gelir.
Osmanlıcılık politikasının bir üst kimlik olarak
benimsenmediğini ve bölünmeyi önlemediğini
herkes hatırlamalıdır.
Unutulmamalıdır ki, etnik sorunlar etnik ödün-
ler verilerek halledilemez; tam tersine bu tarz
yaklaşımlar merkezkaç eğilimlerini kışkırtır, ayrılıkçı hareketleri güçlendirir.
Türkçe Kanun-i Esasi’den bu yana Anayasalarda resmi dil olarak belirtilmiş, mozaik bir yapıya sahip Osmanlı Devleti bile kamusal alanda
ikinci bir dile müsaade etmemiştir. Herkesin
anadilini öğrenmek, konuşmak, yazılı ve görsel
alanlarda serbestçe kullanmak hakkına sahip
olmasına itiraz etmiyoruz. 12 Eylül’den sonra
Kürtçe’nin yasaklanması çok yanlış bir tutumdu; ama bu hatanın izale edilerek çok farklı bir
duruma gelindiği ortadadır.
Buna rağmen Kürtçe’nin ikinci bir dil halinde
eğitim dili olarak kullanılması, örgün eğitime
ikame edilmesi, kamusal alanda kullanılmaya
çalışılması bireysel bir hak ve özgürlük talebi
değil, iki milletli federatif bir yapı oluşturma
projesinin temel argümanıdır.
Keza Türkiye’nin Avrupa Yerel Yönetimler
Özerklik Şartı’nı imzalarken koyduğu çekincelerin tamamına yakını, 2005 ve sonrasında
yapılan yasal değişikliklerle ortadan kalktı. Bu
konuda Türkiye’nin Avrupa ülkelerinden daha
geri durumda olduğunu kimse iddia edemez.
Bürokrasinin azaltılması, yerel yönetimlerin biraz daha güçlendirilmesi gibi konular anayasal
değil yasal sorunlardır ve Yasama organının çalışmaları cümlesinden ele alınacak hususlardır.
Türkiye’nin günümüzdeki küresel rekabet ve
güç yarışında sorunlarının bulunması doğaldır.
Ancak bunlar ortak akıl inşa edilerek, rasyonel
politikalar oluşturularak, 780 bin km2.lik ülke
bütünlüğümüze saygılı olan siyasi merkezler
tarafından ele alınıp ortaklaşa çözümler bulunacak nitelikte konulardır. Bu anlayış ve işbirliğinin bir an önce sağlanarak Türkiye’nin 21.nci
yüzyılda hak ettiği konuma getirilmesi, siyasî
merkezlerimizin millî çıkar ve ülküler çerçevesinde işbirliği halinde bulunmaları en büyük
dileğimizdir.
13 yıl sonra millî devletimizin kuruluşunun
100. yılını kutlarken, sorunlarımızın büyük bölümünü halletmiş olarak, küresel arenada kendimize en üst düzeyde bir yer sağlayarak 100
47
yıla damgamızı vurmayı diliyor, Türk Ocakları
Genel Merkezi adına sizlere sevgiler, saygılar
sunuyorum.”
Türk Ocaklarının 100. Yıl kutlama programı 6
Nisanda “Ermeni Meselesinin, Dünü, Bugünü ve Yarını” konulu panelle devam ediyor.14
Nisanda olağan Kurultayını yapacak olan Türk
ocaklarının programında 12-13 nisan tarihinde “Dünden Bugüne Türk Milliyetçiliği ve Türk
Ocakları” konulu sempozyum yer alıyor. Ayrıca 12-16 nisan tarihleri arasında “Sibirya’dan
Anadolu’ya Taştaki Türkler” adlı sergi Kızılay’da
Metro çarşısı önünde gerçekleştirilecek. Keza
16-26 Nisan tarihleri arasında da büyük fotoğraf sanatçısı sayın Sıtkı Fırat tarafından Zafer
çarşısında “Türk Yurdu Anadolu’da Bin Yılın
Renkleri” konulu fotoğraf sergisi yer alıyor.
Dolu dolu geçen nisan ayı programından sonra
mayıs ayında da üç ayrı etkinlik göze çarpmaktadır. 4-6 Mayısla İlim adamı ve uzmanların katıldığı bir çalıştay Gerede / Esentepe otelde ya-
48
pılacak, konusu “Modernleşme Sürecinde Din,
Devlet ve Toplum İlişkileri” olarak belirlenmiş.
8-15 mayıs tarihleri arasında Türkistan Gezisi
yapılacak.30 mayıs -1 Haziran tarihlerinde 2.
Türk Dünyası kadınlar Kurultayı gerçekleştirilecek. Hemen arkasından 2 haziranda 2 gün
sürecek olan “Modernleşme Sürecinde Devlet
ve Toplum İlişkileri” konulu sempozyum yer
alıyor.
100. yıl kutlamalarına sonbahar da devam
ediliyor. İlk etkinlik olarak 17-28 tarihlerinde
Türk Dünyasının çeşitli bölgelerinden davet
edilen ressamların Türkiye’de yaptıkları tablolar Ankara’da sergilenecektir. Ekim ayında üç
gün sürecek olan “Dilde Fikirde İş’te Birlik “
konulu sempozyum gerçekleştirilecek. Ayrıca
Türk Ocakları Genel Merkezi Ekim ayında “Türk
ocakları yüz yıllığı” adlı bir almanak çıkarmayı
planlıyor.
TÜRK KOPERATİFÇİLİK KURUMU
GENEL KURULU YAPILDI
Türk Kooperatifçilik Kurumunun 2011 yılı Seçimli Olağan Genel Kurulu 17 Mart 2012 Cumartesi günü saat 11:00’de Kurum merkezindeki Nusret Namık UZGÖREN toplantı salonunda yapıldı.
Divan Başkanlığını Tarım Bakanlığı emekli müsteşarı Hüsnü POYRAZ’ın yaptığı Genel Kurul
Saygı Duruşu ve İstiklal Marşının okunmasından sonra başladı.
Ahmet BİLGİNSOY, K.Nezih DEMİRTEPE, Selçuk
ŞANLITÜRK, Dr. Zafer BABAGİRAY, Dr. Selim YÜCEL, M. Nedim YILMAZ, Prof. Dr. Rauf ARIKAN,
Prof. Dr. H. Avni CİNEMRE, Prof. Dr. İ. Hakkı İNAN, Bilal BAHAR, Prof. Dr. Mevlüt MÜLAYİM’e
plaketleri verildi.
Kurum Başkanı Prof. Dr. Nevzat AYPEK 2011 yılının Kurumun 80. kuruluş yılı olması sebebiyle
yapılan faaliyetleri anlattı.
2011 yılı Faaliyet Raporları ve Denetleme Raporları ile 2012 yılı tahmini bütçeleri ibra edildi. Daha sonra yeni Yönetim ve Denetleme
Kurulu seçimlerine geçildi. Büyük bir olgunluk
içinde oylama sonucunda seçilen üyeler, Hüsnü POYRAZ başkanlığında ilk toplantısını yaptı.
Başkanın açış konuşmasından sonra Kurum
üyeliğinde 30. yılını dolduran; Ruhi ÖZBİLGİÇ,
Toplantı sonucunda Yeni Yönetim Kurulu görev
dağılımı aşağıdaki şekilde oluştu.
YÖNETİM KURULU ÜYELERİ
ASIL
Prof. Dr. Nevzat AYPEK
Prof. Dr. İzzet GÜMÜŞ
Prof. Dr. Nurettin PARILTI
Prof. Dr. Burhan AYKAÇ
Prof. Dr. Rasih DEMİRCİ
Prof. Dr. Ali Fuat ERSOY
Prof. Dr. Harun TANRIVERMİŞ
Veli ÇELEBİ
Osman BOSTAN
Doç. Dr. Mehmet ARSLAN
Doç. Dr. Mehmet Akif ÖZER
YEDEK
Doç. Dr. Muharrem ÇETİN
Doç. Dr. Yasin BOYLU
Ali GÜMÜŞ
Yrd. Doç. Dr. Kadir ÖZER
Abdullah SİPAHİ
Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman OKUR
Prof. Dr. Enver AYDOĞAN
Metin TÜRKER
Prof. Dr. Hikmet KAVRUK
Esat KIVANÇ
Hamdi GÖNÜLLÜ
DENETLEME KURULU
ASIL
Prof. Dr. Mevlüt KARAKAYA
Dr. Erol DEMİR
Turgut AĞIRNASLIGİL
YEDEK
Yrd. Doç. Dr. Veli ÖZTÜRK
Mevlüt KAVAS
Mehmet BOYDAŞ
HAYSİYET DİVANI
ASIL
Prof. Dr. İhsan ERDOĞAN
Hüsnü POYRAZ
Özdemir ÜNSAL
YEDEK
Ali BİLİCİ
Dr. Zafer BABAGİRAY
49
Soldan sağa: Prof. Dr. Nevzat Aypek, Eriman Topbaş, Hüsnü Poyraz, Zafer Babagiray
Hüsnü POYRAZ, M. Nedim Yılmaza Plaketi ni verirken
50
Prof.Dr. Rasih Demirci, Dr. Zafer Babagiraya plaket verirken
Başkan Prof.Dr.Nevzat Aypek, Prof.Dr.Rauf Arıkana Plaket verirken
51
Prof.Dr.Burhan Aykaç, Bilal Bahara plaketini verirken
52
TÜRK KOOPERATİFÇİLİK EĞİTİM
VAKFI MALİ GENEL KURULU YAPILDI
Türk Kooperatifçilik Eğitim Vakfı 29. Olağan
Genel Kurul’u 17 Mart 2012 Cumartesi günü
saat 12:00’de Kurum Başkanlık Toplantı Salonunda yapıldı.
Saygı Duruşu ve İstiklal Marşının okunmasından sonra Divan Başkanlığına Hüsnü POYRAZ
seçildi. Başkanın açılış konuşmasından son-
ra Vakfın 2011 yılı faaliyetleri okundu ve ibra
edildi. Daha sonra Denetleme Kurulu Raporu
okundu ve kabul edildi. 2012 yılı tahmini bütçe
ve faaliyetler onaylandı.
Dilek ve temennilerden sonra Mali Genel Kurul
sona erdi.
53
GEÇMIŞ ZAMAN OLUR KI
54
55
VEFAT VE BAŞ SAĞLIĞI
Türk Kooperatifçilik
Kurumumuz Üyesi
Ferruh ÖZCAN 18.03.2012
Tarihinde
Vefat Etmiştir.
Merhuma Tanrıdan Rahmet,
Yakınlarına Baş Sağlığı
Dileriz.
56
Download

İndir (PDF, 5.96MB) - Türk Kooperatifçilik Kurumu