On5yirmi5.com
Radikalleşme,dünyevileşme arasında Müslüman
genç
Prof.Ahmet Yaman: “İslâm, heveslere meşruiyet sağlayan bir araç değil, hayatın
kendisine göre programlanacağı bir öğretidir.”
Yayın Tarihi : 26 Ekim 2014 Pazar (oluşturma : 1/31/2015)
Necmeddin Erbakan Ünv. İlahiyat Fak.öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Yaman Star gazetesi
Açıkgörüş'te "Radikalleşme ve dünyevileşme arasında Müslüman gençlik" başlıklı yazısında,
Müslüman Gençlik içindeki iki farklı yaklaşımı ve bu yaklaşımların sorunlarını irdeliyor.İşte o yazı...
Müslüman gençlik” denince sizin hatırınıza ne geliyor, zihninizde hangi siluet beliriyor, bilmiyorum.
“Hepimiz Müslüman değil miyiz? Kaldı ki, Diyanet’in TÜİK ile birlikte yaptığı ve kısa bir süre önce
kamuoyuyla paylaştığı ‘Türkiye’de Dinî Hayat Araştırması’, klişe olduğu sanılan yüzde 99’u
Müslüman olan Türkiye söyleminin gerçekliğini ortaya koymuşken ‘Müslüman gençlik’ nitelemesi bir
ayrımcılık olmuyor mu?” itirazını yapabilirsiniz. Fakat benim bu nitelemeden kastım, sadece kültürel
ve atadan-anadan tevarüs edilen bir İslâmî kimliğe sahip olan, dinin daha çok toplumsal boyutu da
olan gereklerini (cuma-bayram namazları, ramazan orucu, kurban kesmek vb. gibi) yerine getiren;
Kur’ân’a, göbeğinden hatta başından yukarıda tutarak saygı gösteren, mukaddesata dil
uzatıldığında içten içe öfkelenen gençlik değil. Ben bu ifadeyle, İslam’ı bir dünya görüşü olarak
sadece benimsemekle yetinmeyip bunu insanlığa mâletmek için çaba sarfeden; bu çabayı sokakta,
akademide, siyasette ve medyada sergileyen; ‘dinî’ cemaat, tarikat, dernek, vakıf ve ekollerden
beslenen gençliği kastediyorum. Acaba bu gençlik, içinde yaşadığımız kaotik ortamda nasıl bir din
algısına sahip ve hangi koordinatlarda bir İslam vizyonuna gönül vermiş durumda?
Gözlemlediğim kadarıyla iki tip “Müslüman gençlik” var. Birincisi, toplumun siyaset ve ekonomiyle
dönüştürüleceğine inanmış ve İslamcı kadroların bu iki alandaki başarısının ideal Müslümanlığı
getireceğine şartlanmış olanlardır. Bu gruptakiler, tabiatıyla bir siyasî çalışma içindedirler, ya da bu
çalışmayı yaptıklarına inandıkları kadrolara oyları ve dualarıyla destek vermektedirler. Bunlara göre,
Müslümanca yaşamanın ve yatırımın önündeki engeller kaldırılır, dinî kaygıları olanlar karar alma ve
uygulama mekanizmalarının başına gelir, bu kadroların uyguladığı ekonomik politikalarla ülkenin
iktisadî durumu düzelir ve ortalama millî gelir artarsa, bu süreç aynı zamanda toplumsal
Müslümanlaşmayı da beraberinde getirir. Bu açıdan kamudaki ve eğitimdeki başörtüsü yasağının
büyük ölçüde kalkmış olması, Kur’ân-ı Kerim ve Siyer (Hz. Muhammed’in Hayatı ve Mesajı) gibi
derslerin seçmeli de olsa programa dâhil edilmesi, din ve Kur’ân eğitimi veren kamu kuruluşlarının
sayısının neredeyse geometrik olarak artmış olması, devletin faizsiz bankacılık sektörüne giriyor
olması, Türkiye’nin İslamî finansın merkezi yapılması çalışmaları vb. gelişmeler, devrim niteliğinde
gelişmelerdir ve bütün bunlar, sonuç olarak bu topraklarda İslam’ın yeniden o satvetli günlerine
dönüyor olduğunun göstergeleridir.
“Müslüman gençlik”in diğer grubu ise, bunların aslında bir gelişme değil bir çöküş işareti olduğunu;
çünkü siyasî başarının ve iktisadî gelişmenin dünyevileşmeyi doğurduğu iddiasıyla çarenin,
toplumun “yeniden” Müslüman olmasında, İslam’ın her kuralının tam ve tavizsiz uygulanmasında ve
“cihad” ruhunun daima diri tutulmasında olduğunu ileri sürüyorlar. İslamcı bir geçmişe/kimliğe sahip
olup siyaseten ve iktisaden belli noktalara gelmiş Müslümanların bir “dünya vatandaşı” profili
çizmesi, mubah alanı olabildiğince genişletmeleri, bireyselleşip bencilleşmeleri bu ikinci grubun
temel argümanıdır.
Gerçekte her iki grup da doğru bir yerden bakıyor; ama bir yere kadar ve tek bir açıdan! Bir değerin
veya inancın toplumsallaşmasında siyasetin; bu siyasetin şekil ve içerik verdiği eğitimin, o değer
veya inanç sahiplerinin eliyle meydana gelen ekonomik gücün elbette büyük rolü vardır. Ama siyasî
ve ekonomik gücün aynı zamanda insanı ayartan ve zamanla meşruiyet çerçevesini, manevî
kılıflarla kamufle edilmiş arzular istikametinde genişleten bir potansiyeli de vardır. Nedense,
masanın önü ile arkası aynı değildir. Masanın arkasında oturan kişi, zamanla “durumun bizim
bildiğimiz gibi olmadığını” anlar(!) ve o makamın/konumun gereğine, hikmet-i hükûmete ve
piyasanın gerçeklerine çabucak uyum gösterir. Artık dinî duyarlılıklarda yıpranma zamanı da
gelmiştir.
Medyanın rolü
Mesela, yıllardır takip etmekte olduğu İslamcı- muhafazakâr bir gazetenin yayımladığı tam sayfa
konvansiyonel banka reklamına eskiden olduğu gibi buğzetmez. Köşesinde, çırpınarak
başörtüsünün farz olduğunu haykıran bir büyük hocanın yazısının hemen altında bir magazin
güzelinin yarı çıplak fotoğraflı haberini görünce, perhiz-lahana turşusu denklemini hatırlamaz. Aynı
İslamcı-muhafazakâr gazetenin verdiği aylık kitap ekinin arka kapağında “Aldatmak” isimli romanın
yine tam sayfa, üstelik kargosunun da bedava olduğu müjdesiyle reklamının yapılmasını da
önemsemez. Evli bir gazeteci kadının, mesleği gereği takip ettiği bir siyasetçiyle kocasını
aldatmasının, sadece bu kadar mı, onunla anal-oral bütün çeşitleriyle nasıl seks yaptığının
ayrıntılarıyla anlatıldığı bu romanın nasıl olur da evine bir İslamcı gazete sayesinde girebildiğini
sorgulamaz. Keza bir başka İslamcı gazetenin Pazar ekinde şapkalı iki şuh kadının yarım sayfayı
bulan resimleri arasında “her dönem yeni trend ve akımlarla yenilenerek ön planda kalmayı
başaranların ikonik parçaları bu sezona da damgasını vuracak” ifadesi artık alelâde gelir. İlahiyat
Fakültesi kantinlerinde kızlı-erkekli grupların fıkralar anlatıp birlikte kahkaha atmalarını sosyalleşme
olarak değerlendirir.
Diğer taraftan siyaseti ve ekonomiyi ihmal edip bütün başarıyı sadece tebliğ ve tekfir içerikli
“cihad”da görmek de sorunlu bir yaklaşımdır. Gerçeklerden kopuk, en yakınlarıyla kavgalı, uzun
vadeli planlamadan ve kurmay aklından yoksun, anlık öfke ve devrim patlaması olarak somutlaşan
bu patolojik cihad, nedense önce Müslümanlara karşı yapılıyor. Ve nedense red ve inkârla başlıyor,
ıslahla değil. Yine ne hikmetse iç arınmayı (büyük cihadı) gerçekleştirme, ilmî ve kültürel (teknolojik
değil) donanıma sahip olma, bu meyanda dinî metinleri anlama ve yorumlama metodolojisini (usûl-i
fıkıh) kavrama, insanı ve toplumu tanıyıp tahlil etme gibi gerçekçi süreçlere girmeye hiç
azmetmeden, kadınsa uzun siyah cilbab giyip peçe takmayı; erkekse uzun sakal bırakıp yakasız
gömlekle ütüsüz şalvar giymeyi Müslümanlığın ilk ve aslî adımı gibi telakki ediyorlar. Müslümanların
yaşadığı tarihi, bu tarih içinde ürettikleri kültür ve medeniyeti bir çırpıda yok sayıp kendi düşünce
gettolarında ürettikleri ve toplumsallığı/gerçekliği olmayan platonik bir din algısına sıkıca
sarılıyorlar. Bunların bir kısmı, Müslüman burjuvazi karşıtlığından sosyalizme intisap ediyor ve
radikal duruşuna mülkiyet ve servet düşmanlığını da ekliyor. Bu minvalde ideolojik beslenmesini
ihmal etmeyenler “İslamî sol” kavramsallaştırması altında inciler de döktürüyor. Hal böyle olunca,
güncelle medenî ölçüler içinde asla yüzleşmeye güç yetiremeyen bu radikaller için şiddet, kesin ve
hızlı bir çözüm aracı oluyor.
Görün ya da görmeyin, Türkiye’de mezkûr kodlara sahip iki farklı “Müslüman gençlik” var ve her ikisi
de ilk yardıma muhtaç durumdalar. İyi de, bu ilk yardımı kim yapacak ve nasıl yapacak? Bunu
cevaplamak, derdi teşhis kadar kolay değil elbette. Ama yine de çözüm(ler) üzerinde kafa patlatmak
gerek. Konu “Müslüman gençlik” olunca ve sorunun merkezinde din algısı veya bu algının zamanla
değişime uğraması bulununca çözümün ilk adımının, söz konusu algıyı önce oluşturmak sonra da
yönetmek olacağı açıktır. Bu bağlamda, İslam’ın ana kaynaklarına bağlı ve tarih boyunca büyük
çoğunluk tarafından benimsenmiş yorumunun esas alınacağı bir din öğretimi modelinin
etkinleştirilmesi üzerinde durulmalıdır. Bunun tamamlayıcı unsuru ise yapılan öğretimin
somutlaşacağı din eğitimi alanıdır.
Çözüm önerimizin bu ilk adımı, zorunlu olarak bizi, din kültürü ve ahlâk bilgisi dersi eksenindeki
güncel tartışmalara bağlıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği “Mahkememiz, Türk eğitim
sisteminin, din eğitimi konusunda, ailelerin inançlarına saygı gösterecek uygun metotları halen
yürürlüğe koymadığını tespit etmiştir.” kararı, önerimizi anlamsız kılacak bir içeriğe sahip değildir.
Zira mezkûr kararın ana gerekçesini oluşturan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 No’lu
Protokol’ünün 2. Maddesi “Hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz. Devlet, eğitim ve
öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve
öğretimin kendi dinî ve felsefî inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir”
diyerek din kültürü dersinin, ders programında yer alabileceğini kabul etmekte fakat içeriğinin ve
şeklinin belirlenmesinde ana- babaya yetki tanımaktadır. Dolayısıyla kararı, bazılarını yaptığı gibi
“Din dersi için AİHM freni” diye okumak, kararı anlamamak, açıkçası manipüle etmek olacaktır. Kaldı
ki, Mahkeme söz konusu kararında, Türkiye’nin Avrupa’dakine benzer bir sisteme geçmesi gerektiği
uyarısında da bulunmuştur. Anaokulundan liselere kadar hatta bazılarında üniversite de dâhil, pratik
eğitimiyle beraber din öğretiminin Avrupa’da bizzat kiliseler tarafından genellikle de mabetlerde
yapıldığını; birçok Avrupa ülkesinde anaokullarının çoğunluğunun kiliseler bünyesinde olduğunu
hesaba kattığımızda, Mahkemenin “Avrupa’ya benzeme” tavsiyesini ülkemizde acaba nasıl
uygulayacağız? Tabiatıyla bu konu, bahs-i diğer.
Gençlere ilk yardım!
Asıl sorunumuza yani farklı kodlara sahip Müslüman gençliğe ilk yardım sadedindeki çözüm
önerilerimize dönecek olursak, ikinci adımda bu gençlerin müntesibi oldukları siyasî ya da dinî
oluşumların yöneticisi konumunda olan “büyükler”e büyük iş düştüğünü, müsaadenizle dile
getireceğim. Bu “büyükler”, üye/mürid sayısını artırma odaklı nicel büyüme kaygısından ziyade,
müntesiplerini aynı zamanda sağlam itikat, düzenli ibadet ve övgüye lâyık bir ahlâk sarmalında
hayat boyu eğitimle kazanılacak nitel olgunlaşma kaygısını merkeze almalıdırlar. Gençlere gelince,
fazla bir şey yapmalarına gerek yok; sadece şöyle bir durup örnek zamanların yani Hz. Muhammed
ve onu takip eden iki neslin sergilediği İslâm anlayışı ve duruşuyla kendilerini muhasebe etsinler. O
zaman görecekler ki, İslâm, heveslere meşruiyet sağlayan bir araç değil, hayatın kendisine göre
programlanacağı bir öğretidir. Ve yine göreceklerdir ki, bu din müsamahalı, dengeli, müjdeleyici,
kolaylaştırıcı ve kuşatıcı bir öze sahiptir ve tekfir/dışlama, onun en son düşüneceği husustur.
Bu dökümanı orjinal adreste göster
Radikalleşme,dünyevileşme arasında Müslüman genç
Download

Pdf İndir - On5yirmi5.Com