DEÜ Felsefe Sempozyumları
“Sanatın Halleri”
Ömer Naci Soykan:Sanat ve Yaşam /1
YAŞAM VE SANAT
Ömer Naci Soykan
Sanat ile yaşam arasındaki ilişkiyi birbirine bağlı olarak iki tarzda görüyorum.
Birincisini sanat yaşamın bir yansısıdır biçiminde dile getiriyorum. Bundan şunu anlıyorum.
Örneğin, çok eski zamanlardan kalan mimari eserlere baktığımızda, onları kullanan insanların
orada nasıl yaşadıklarını anlıyoruz. Demek ki onların yaşamı orada yansımıştır. Bu,
günümüzdeki bir mimari yapı için de söz konusudur. Acaba burada “yansıtma” sözü yerinde
midir? Bir mimari yapı, içinde insanın nasıl yaşayacağını belirler. Biz yapıta bakarak
insanların orada nasıl yaşadığını söylüyoruz. Bu bilgiyi bize mimari detaylar veriyor.
Doğrusu, o zaman sanatın yansıttığı yaşamı aynı zamanda belirlediğini de söyleyeceğiz.
Öyleyse ilk önermemizi, sanat yaşamı belirler ve yansıtır biçiminde genişletiyoruz. Ancak
belirlemenin yalnızca mimari yapılar için geçerli olduğunu belirtmeliyim. Yine birer sanat
yapıtı olan bir heykel, bir resim ya da bir roman için ancak yansıtma deyimini kullanabiliriz,
belirlemeyi değil.
Şimdi de başka tür sanat yapıtlarında bu yansıtma sorunu nasıldır, ona bakalım. Yine
geçmiş çağlardan kalan bir takım heykeller, ikonlar var elimizde. Eğer heykeller, tapınak gibi
yerlerde bulunmuşsa, onların tapınma nesnesi olduğuna karar veririz. Belki heykellerin
dizilişinden, büyüklük ve küçüklüğünden de bir anlam çıkarabiliriz. Her ne olursa olsun onlar,
yaşanmışlığın kanıtlarıdır. Bu yapıtlarla aramızda bir ortak duyum (sympathie) kurabiliriz. W.
Dilthey’cı bir tarzda onlardaki yaşamı “sonradan yaşarız”. Daha açık bir deyişle şöyle
diyelim: O yapıtlarda, onları yapan ve kullananların yaşamı cisimleşmiş olarak bulunur. Biz
şimdi bu yapıtlarla bir ortak duyum içine girersek, onlarda cisimleşmiş olarak bulunan yaşamı
sonradan yaşarız, onları anlarız. Sanat yaşam ilişkisini, bir anlama yorumlama tarzında ortaya
koyan Dilthey’ın bu tutumu bizim konumuza da bir açıklık getiriyor.
Kimi sanat anlayışlarında sanatın yaşamın yansısı olduğu deyişi, yaşamın biçimlenmesi
olarak da anlaşılır. Örneğin Oskar Kokoschka, sanatın kavranışını şöyle formüle eder:
“Ekspresyonizm (ifadecilik), yaşantının biçimlenmesidir, bu kabilden dolaylı olarak ve
benden sana iletidir. Sevgide olduğu gibi burada da iki gerekir.”1 Nasıl sevgide seven sevilen
1
Alıntı: M. Mautner Markhof, Museum moderner Kunst, Kunst der letzen 30 Jahre, Wien 1979, içinde.
DEÜ Felsefe Sempozyumları
“Sanatın Halleri”
Ömer Naci Soykan:Sanat ve Yaşam /2
ikiliği varsa, sanatta da bir ileten iletilen ikiliği vardır. Ve onlar arasında da bir sevgi bağı
bulunur. Sanat yapıtı ileten, onun ilettiği yaşamı alılmayan da kendisine iletilendir. Yaşantının
sanat yoluyla biçimlenmesi böyle bir seven sevilen karşılıklılığını ortaya koyar. Aslında bu
yorum Dilthey’ın yaptığından pek farklı değildir. Orada da sevilen, yani sempatinin nesnesi
olan bir sanat yapıtı ve onu anlayan filozof vardı.
Hiçbir sanat yapıtı yoktur ki, onda yaşama ilişkin bir şey olmasın. Dolayısıyla sanat
yapıtını anlamak, onda içerilmiş olan yaşamı, hangi yol ve yöntemle olursa olsun, kendi
hayatımıza katmak demek olur. Sanat yapıtlarının yorumlanmasında başlıca iki yöntem
vardır. Biri, başlıca temsilcisi, yukarıda andığımız Dilthey’ın yorumbilgisel (hermeneutik)
yöntemi, diğeri Fr. de Saussure’e dayanan göstergebilimsel yöntemdir. Her ne kadar bu
yöntemlerin taraftarları, yalnızca kendi yöntemini benimser, diğerini dışlarsa da bize göre her
iki yöntem de birlikte kullanılabilir. Hatta bunun yararı da vardır. Çünkü yorumbilgisel
yöntem yorumlanacak eseri tarihsel boyutu ile ele alırken onun şimdi ve burada duran nesne
olarak ayrıntılı çözümlemesini göz ardı eder. Buna karşın göstergebilimsel yöntem yapıtın
ayrıntılı bir çözümlemesini verir, kendi deyimiyle sözel olmayan bir yapıtı tıpkı sözel bir
yapıt gibi okurken onun tarihsel boyutunu hesaba katmaz. Dolayısıyla bu iki yöntemi birlikte
kullandığımızda, birinde eksik olan tarihsel boyutu diğerinden, diğerinde eksik olan yapıtın
karşımızda duran bir nesne olarak incelemesini de ötekinden yararlanarak ediniriz.
Bu yöntemler hakkında biraz daha geniş bilgiye gerek olduğunu düşünüyorum. Dilthey
için sanat yapıtı, iç tinsel yaşamın ve sanatçının yaratıcı isteminin dolaysız tanığıdır. Her sanat
yapıtı somutlaşmış yaşantıdır. Böyle bir yapıtı anlamak, yorumlamak, onda cisimleşmiş
olarak bulunan yaşantıyı ondan çıkarıp sonradan-yeniden yaşamakla olur. İnsansal-tarihsel
dünya tüm sanatların başlıca nesnesidir. “Sanat” diyor Dilthey, “yaşamın ne olduğunu dile
getirmeyi dener.”2 “Her sözcük, her cümle, her el kol hareketi veya nezaket ifadesi, her sanat
yapıtı ve her tarihsel olgu, onları anlayacak olan insanı onlarda ifade edilenlerle bağlayan bir
ortaklık olduğu için ancak anlaşılırdır; birey, daima ortaklığın bir alanında yaşar, düşünür ve
eyler ve yalnızca böyle bir alanda anlar.”3 Böyle bir ortaklığa katılmak için yorumcu,
sanatçının biyografisini, onun zaman-kültürünün öğelerini elden geldiğince derleyip
toparlamalıdır. Böylece yorumcu kendisini yapıtın zamanına götürür.
2
3
Wilhelm Dilthey, Gesammelte Schriften, V.Band, s.280, B.G. Teubner Verlagsgesellschaft, Stuttgart 1957.
A.g.y., VII. Band, s.146-7, Suttgart 1973.
DEÜ Felsefe Sempozyumları
“Sanatın Halleri”
Ömer Naci Soykan:Sanat ve Yaşam /3
Dilthey’ın bu görüşüne, yine yorumbilgisi çevresinden olan H. Gadamer’in eleştirisi
şöyledir: Eserle aramızdaki zaman farkını, biz ne yapsak kapatamayız; burada tarihsel
görecelikten kurtulamayız. Bu nedenle Gadamer, yapıtı, onun zamanımıza kadar süre gelen
tarihselliği içinde ele almayı, anlamayı önerir. Bize göre, nasıl ki dilbilimsel-göstergebilimsel
çözümleme yöntemiyle yorumbilgisel yöntem birlikte kullanılabilirse, yorumbilgisi içindeki
bu iki ayrı yöntem de aynı şekilde birlikte kullanılabilir. Yorumbilgisinde biz, Gadamer’in
önerisini önemli görmekle birlikte, sonrasında bir tarihsellik oluşmayan, eş deyişle, yeni
bulunan yapıtların yorumlanmasında Dilthey’cı yöntemi uygulamaktan başka bir yol olmadığı
kanısındayız. Ayrıca Fr. Schleiermacher ve Dilthey’ın önerdikleri, metni anlamada parçadan
bütüne, bütünden parçaya giden yorumbilgisel döngünün ve M. Heidegger’in sözünü ettiği
“anlama döngüsü”nün de işe yarayacağı açıktır. “Anlamanın oluşumuna yorumlama” diyen
Heidegger, bir şeyin yorumlanması için de önceden kavranmış, görülmüş olmasının, ona
önceden sahip olunmasının gerektiğini savunur: “Yorumlama, öne sürülmüş bir şeyin asla
varsayımsız bir kavranması değildir.”4 Bu anlama ön-anlama döngüsü de gerek dilsel gerek
dil dışı sanat yapıtlarının yorumlanması ve anlaşılmasında başvurulabilecek bir tarzdır.
Göstergebilimsel çözümleme, Saussure’ün yapısal dilbiliminden kaynaklanır. Saussure,
kendi dilbilimini, ondan daha geniş saydığı göstergebilimin alt dalı olarak görür. 5 Ancak R.
Barthes, Saussure’ün tanımını tersine çevirir. O, göstergebilimi bir dilbilimin bir taşınımı
(translinguistik) olarak anlar.6 Doğrusu, göstergeleri anlamak için dilin önceliği esastır. Dil
dışı sanat yapıtlarını gösteren ile gösterilenden oluşan göstergeler olarak görmek ve bu
göstergeleri çözümlemek de kuşkusuz bir yorumlama tarzıdır. Sözcükler de simgedir, tıpkı
biçimler gibi. Birincilerin neyi simgelediği konusunda bir uzlaşma vardır, ama ikinciler için
genel bir uzlaşım yoktur. Bu yüzden onların neyi simgelediği yoruma bağlıdır. Ama biçimler
tıpkı sözcüklerden oluşmuş bir metin gibi görülürse, o zaman onların yorumlanması yerine
okunmasından söz edilir. Göstergebilimsel yöntemlerin sanat yapıtıyla yaptıkları şey yaklaşık
bu tarzdadır. Bunu, Nelson Goodmann, şöyle dile getirir: “Son yıllarda yapısal dilbilimde
yaygınlaşan araştırma, bir yandan resimsel temsilden diğer yandan müzik notasyonuna dek
sözel
4
olmayan
simge
dizgelerinin
yoğun
bir
incelemesiyle
tamamlanmalı
Bkz. M. Heidegger, Sein und Zeit, s.150, Max Niemeyer Verlag Tübingen 1979.
Bkz. Ferdinand de Saussure, Genel Dilbilim Dersleri 1, s.37, Çev. Berke Vardar, Türk Dil Kurumu Y., 1976.
6
Bkz. Umberto Eco, Einführung in die Semiotik, s.17, UTB, 1988.
5
ve
DEÜ Felsefe Sempozyumları
“Sanatın Halleri”
Ömer Naci Soykan:Sanat ve Yaşam /4
bütünleşmelidir.”7 J. Mukarovsky’nin yapısal bir edebiyat kavrayışına göre “Sanatın asıl
yapısı, belirli bir toplumun ve belirli bir dönemin ortak bilincinde var olan normların bütünü
olarak tanımlanır.”8; estetik göstergelerde gerçekliğin kendisi görülür. “Estetik gösterge,
insanın yaşadığı ve daha yaşayabileceği tüm gerçekliklere, nesnelerin ve olayların tüm
evrenine gönderimde bulunur.”9 Estetik göstergenin toplum bilincinde aranması, Dilthey’ın
sanat yapıtında “cisimleşmiş yaşam” deyimini anımsatmaktadır. Toplum bilincinden
çıkarılacak olan “sanatın asıl yapısı”, o toplumdaki yaşam gerçekliklerini kendisinde
bulundurmaktadır. Mukarovsky’de güzellik, üç toplumsal kavranabilir bileşenlerinde
çözümlenir: toplumsal olaylar olarak anlaşılan estetik işlev, estetik norm ve estetik değerde.
Onun bu tutumu, yapıtların biçimci-yapısalcı çözümlemesi yöntemini aşar. Kuşkusuz
çözümleyici yöntemlerin öne sürdüğü “okuma” savı, bu sözcüğün düz anlamının ötesine
geçerek, “yorumlama” anlamına gelir. İster edebi metin incelemesi olsun, ister sözel olmayan
yapıtlardaki göstergelerin ne anlama geldiğinin araştırılması olsun, yapılan işin bir yorumlama
olduğu ortadadır.
Yaşamı yansıtan sanatta yaşamı görmek, görüleni kavramsal tarzda dile getirmek sanat
felsefesidir. Sanat yapıtları, yaşamın nasıl olduğunu serimler; felsefe onlardan yaşamın ne
olduğunu çıkarır. Sanatı bilmek, yaşamı bilmektir. Felsefe, yaşamı, onun durumlarının dile
yansıtıldığı kavramlarda ya da sanat felsefesi olarak somut sanat yapıtlarında, ahlâk felsefesi
olarak insansal eylemlerde bilir. Sanat felsefesinin, aynı zamanda bir yaşama felsefesi olduğu
savı, iki anlamda ortaya konuyor. Biri sanat yapan ve sanat karşısında estetik tavır alan
insanın bu edimlerinin bir yaşantı olması, dolayısıyla bu edimlerin araştırılmasının bir yaşama
felsefesi olacağı anlamındadır. İkincisi de şudur: Sanat, çeşitli tarzlarının her birinde,
belirleme ve biçimleme tarzında da olsa yaşamı yansıtır. Bu yansımalarda araştırılan şey de
yaşamın kendisi olacaktır.
Sanat yaşam için olduğu gibi, aynı zamanda ölüm içindir de. Bu konuda özellikle
heykel ve mimarlığı göz önünde tutuyoruz. Eski Mısır’da heykelci “yaşamı koruyan kişi”
anlamına geliyordu. Ölülerin heykellerinin yapılması, onların yaşama dönmesi içindi. Böylece
sanat ölümsüzlük için aracılık işlevi görüyordu. Yaşamımızın içinde geçtiği mekânları
belirlemeyi bir yaşama bilgeliği tarzında ortaya koyan mimar, aynı zamanda ölümden de
7
Nelson Goodmann, Languages of Art, s. xi, Hackett Publishing Company, Inc. Indianapolis/Cambridge.
Jan Mukarovsky, Kunst, Poetik, Semiotik, s.54, Suhrkamp 1989.
9
A.g.y., s.63.
8
DEÜ Felsefe Sempozyumları
“Sanatın Halleri”
Ömer Naci Soykan:Sanat ve Yaşam /5
sorumludur. Mimar, bu konuda özellikle anıtsal mezarları yaparken işbaşındadır. Tapınaklar
ise ölüme hazırlığın mekânları olarak tüm görkemini yine mimarın elinden alır. Mezar ve
tapınak mimarlığı, âdeta ölümün sınandığı alanlardır. İnsanın kendisinden sonraya bir şey
bırakması, ölüme başkaldırıdır. İnsan, öleceğini biliyor, ölmeden ölümü yenme, eş deyişle,
ölümünden sonraya kalma denemelerine girişiyor. “Ölümü sınamak” dediğim bu. Belki de
“insan kendisini ölümle sınıyor” demem gerekirdi. Niçin insanlar anıt mezarlar yaptırır?
Mimari yapıtların kalıcılığı, onları ölüme karşı çıkış için iyi bir araç kılmıştır da ondan.
Mimarlığın dili, yaşamı ve ölümü konuşur. Sözcükleri taştır, tahtadır, tüm yapı gereçleridir.
Sözel dil, diğer tarzdaki dillerin temelidir. Sözel bir dilimiz olduğu için, örneğin başka bir tarz
olan görsel dili de anlarız. Mimarlığın dili görseldir. Görsel dili, sözel dilden hareketle, onunla
karşılaştırarak oluştururuz.
Yaşamı sanat yapıtı olarak görmek için öncelikle yaşamı tanımak, yaşama bilgeliğine
erişmek gerekir. Bu da bir başka deyişle yaşamı sanat üzerinden tanımak demektir. Ama
bunun tersini düşünenler yok mudur? –Vardır. Örneğin Nietzsche şöyle diyor: “Yaşama
içgüdüsü, sanat içgüdüsünün kendisinde kendini yok edecidir.”10 Ama burada yaşamın
tüketilmesinden kastedilen şey, sanırım şudur: Sanatçı eserini yaratırken, ona tüm enerjisini,
yaşama içgüdüsünü verir, artık kendisinde güç kalmaz. Yoksa Nietzsche gibi bir filozofun ne
yaşama ne sanatçıya karşı çıkacağı söz konusu olamaz. Nitekim o, aynı yerde şöyle diyor:
“Bizim dinimiz, ahlâkımız ve felsefemiz, insanın soysuzlaşmış-biçimleridir.” “-Karşı hareket:
Sanat.” Demek ki o sanatı, dinin, ahlâkın, felsefenin yerine koyuyor. İlk zamanlar üstinsan
olarak sanatçıyı örnek verirken, daha sonra bunu sanatçı-filozof olarak dile getirir: “Sanatçıfilozof.” diyor “Sanatın yüksek kavramı.” O, dünyayı da bir sanat eseri olarak anlar: “Kendi
kendisinden doğmuş bir sanat eseri olarak dünya.”
Yukarıda sanat ile yaşam arasındaki ilişkiyi iki tarzda gördüğümü söylemiş, birincisinin
yansıma olduğun belirtmiştim Şimdi söz konusu ilişki biçiminin ikinci tarzına geliyorum.
Bunu sanat yaşamın yeniden yaratılmasıdır biçiminde dile getiriyorum. Bu yeniden yaratma,
elbette bir canlandırmadır. Bu savı açıklamak için tiyatroyu örnek vereceğim.
Sanatın yaşamın yeniden yaratılması deyimi yerine, belli bir anlamda yansıtılması da
denebilir; ama bu yansımanın bir ayna resmi verdiği anlamında değil. Bir de sanat, ister
yaratma ister yansıtma diye nitelensin; o bir şeyin yerine bir şey koyma değildir. Tersi
10
Nietzsche’s Werke, Zweiter Abteilung, Band XVI, Sf. 225, Alfred Kröner Verlag Leipzig, 1922.
DEÜ Felsefe Sempozyumları
“Sanatın Halleri”
Ömer Naci Soykan:Sanat ve Yaşam /6
durumda şu soru haklılık kazanır: “Eğer gerçek zaten buradaysa, sunulmuş, kabul edilmiş,
yaşanmış ve tanınmışsa, neden bu gerçeğin kopyası yaratılsın ki? Gerçeğine sahipken, neden
gerçeğe yakın bir eser yaratılıyor ve orijinaline sahipken neden kopyası yapılıyor?”11 Bu
sorudaki yanlış varsayım, sanatın gerçeğin yerine geçeceğidir. Oysa sanat yaşamı yeniden
yaratırken veya yansıtırken amacı yaşamın yerine sanatı koymak değildir. O, bir şeyin
kopyası değildir. Onun kendisi bir şeydir.
Bir piyeste yazılan, sonra da sahneye aktarılan olayların, karakterlerin gerçek (?)
hayattakilere benzemesi, oyunun yaşamın bir taklidi olduğu anlamına gelmez. Dahası sahnede
gördüklerimiz gerçek değil mi! Bazen sahnenin gerçek hayattan daha gerçek olduğu bile
söylenebilir. Gerçek hayatta söylenemeyen şeyler, sahnenin ve salonun sınırlı uzamında
söylenebilir. Tiyatroyu polisin bastığı sık rastlanır bir şey değildir.
Tiyatro, başka bir deyişle oyunculuk sanatı, temelini insan doğasında bulur. İnsan doğal
olarak oynar. İnsan ilişkileri, yaşamda daima dinsel, ahlâksal, törel ve yönetimden
kaynaklanan çeşitli örtüler altındadır. Tiyatro bu örtüleri kaldırır. Otoriter, totaliter olmayan
yönetimler de buna izin verir. Tiyatro yaşamı tüm çıplaklığıyla ortaya koyar; sahnede yeniden
yaratır. Bu yüzden tiyatro yaşamdan daha gerçektir. Bildiğimiz, ama görmeye pek
rastlamadığımız, yanaşmadığımız ilişki biçimleri sahnede tüm çıplaklığıyla karşımızda
sergilenir. Sahne insanın kendisiyle yüzleşmesi için iyi bir araçtır. Tiyatro, üzüntüleriyle,
sevinçleriyle yaşanmaya değer bir hayatı gözümüzün önünde canlandırır.
Fr. Schiller, “Tiyatro’ya Ahlâksal Bir Kurum Olarak Bakmak” adlı yazısında şöyle der:
“Sahnenin yargısı, dünya yasalarının alanının son bulduğu yerde başlar. Görsel canlandırma,
ölü harf ve soğuk öyküden daha güçlü etkilediği gibi, aynı biçimde tiyatro, ahlâk ve
yasalardan daha derin ve daha sürekli etkide bulunur. Ama burada o, yalnız dünyasal adalete
destek verir.”12 Şüphesiz yalnız tiyatronun değil, sanatın tüm türlerinin toplumsal ahlâk
eğitiminde başka her şeyden çok rolü vardır. Ancak bu konuda aslan payının tiyatroya
verilmesi onun hakkıdır. Bunun bir nedeni, Gadamer’in belirttiği gibi 13 seyircinin de oyunun
tamamlayıcı bir parçası olmasıdır. Tiyatroda seyirci diğer sanatlardaki alılmayıcı gibi edilgin
bir konumda değil, fakat doğrudan doğruya tiyatroyu oluşturan bir öğedir. Bu anlamda şu
11
France Farago, Sanat, Sf. 19, Çev. Özcan DoğanDoğubatı Yayınları, 2006.
Schillers Werke, hrsg. v. L. Bellermann, Dreizehnter Band, s.85-96, Meyers Klassiker-Ausgaben, Leipzig und
Wien.
13
Hans-George Gadamer, Wahrheit und Methode, s.105, J.C.B.Mohr (Paul Siebeck) Tübingen 1975.
12
DEÜ Felsefe Sempozyumları
“Sanatın Halleri”
Ömer Naci Soykan:Sanat ve Yaşam /7
sözleri burada anmak isterim: “Sahne ile salon, aktörle seyirciler tek bir bütün teşkil eder.”
(Goethe) “Temsil, seyircinin oyuna iştirak ettiği ölçüde serpilip gelişir.” (L. Jouvet)14 “Görsel
sanatlar içerisinde topluma en çok etkili olanı tiyatrodur. İnsana, sanatı canlı insanla sunmak,
temayı ve yararlı olanı, canlı insanla vermek” tiyatroda olanaklıdır. 15 Tiyatroda doğrudan
doğruya insanın kendisinin olması sanatla yaşam birliğini açık biçimde ortaya koyar.
Sahnedeki oyuncular da koltuklarında oturan seyirciler de bu birliğin katılımcılarıdır.
Tiyatro, şimdi ve burada olandır. Temsil bitince tiyatro varlığını belleklerde sürdürür.
Bu da onun yaşamla olan bağıntısının başka bir göstergesidir.
Sahnede yaşam yeniden
yaratılır. Metin bu yaratmanın gerecidir. İyi gereçten iyi oyun çıkar.
Metin ile sahne
arasındaki ilişkinin iyi kurulması gerekir. Sahnede bir yaşam yaratmak isteyen yönetmen,
metinde geçen olayları, çeşitli ilişki biçimlerini göz ardı edemez. Ama sahnede yaratılan
yaşam yeni bir şeydir. Belki de yaşam iki kez yeniden yaratılmıştır, biri metinde, diğeri
sahnede. Metindeki sözleri biz okuyarak zihnimizde canlandırırız. Sahnede ise sözler
canlandırılmıştır. Biz bu canlanmış olanı temaşa ederiz. Birincisinde zihnimiz sahnedir.
İkincisinde sahne gözümüzün önündedir. Metin ve onun temsili, yaşamı yeniden yaratmaktır
demiştik. O halde soralım: Hangi yaşamı? Yaşam da zamana ve yere göre farklı görünümde
ortaya çıkar. “Yürürken atılan her adım çağlara göre değişir. Bir on yedinci yüz yıl
piyesindeki kadın dans eder gibi, on sekizinci yüz yıl piyesindeki kadın yelken açmış gibi, on
dokuzuncu yüz yıl giysileri içindeki kadın (…) yüzer gibi, yirminci yüz yılda da uzun
adımlarla yürümelidir. Kısaca çağın dışına çıkmamalıdır.”16 Bu durum piyes için elbette söz
konusudur. Ancak geçmiş yüzyıllarda yazılmış bir piyes bugün sahnelendiğinde metindeki
gibi mi oynanacak? Örneğin öyle bir piyes bir trajedi ise, metindeki gibi oynanırsa,
karakterlerin giysilerinin, hal ve hareketlerinin bizde komik etkisi yapması işten bile değildir.
Bildiğim
kadarıyla
Shakespeare’in
oyunları
bile
bugün,
onun
zamanındaki
gibi
sahnelenmiyor. Burada da sanat yaşam karşılıklılığını görüyoruz. O piyesler o zamandaki
yaşamı yeniden yaratmıştı. Ama o günden bugüne yaşam değişmiştir. Dolayısıyla onların
şimdi sahnelenmesi, şimdiki hayatın yeniden yaratılmasıyla gerçekleşecektir.
Ne tür sözler, sahnede canlandırılmaya daha çok elverişlidir? Bunun için sözler bir
hareketi başlatacak tarzda olmalıdır. Canlandırma hareketle olacaktır. Yaşamın en önemli
14
Yukarıda Clifford Bax’ın adı geçen kitabına ekte, s.56.
Bkz. Muzaffer Budak; Tiyatro, Opera/Operet/Bale Yazıları, s.10, 12, Budak Yayınları, 1985.
16
A. Seyler-S. Haggard, Komedi Sanatı, Sf. 66, Çev. Suat Taşer, Ataç Kitabevi, Ankara 1964.
15
DEÜ Felsefe Sempozyumları
“Sanatın Halleri”
Ömer Naci Soykan:Sanat ve Yaşam /8
belirtisi harekettir. Kımıltısız duran birine “ölü gibi” deriz. Tiyatro ölü olan sözlere can verir.
Yaşam tiyatroda olduğu kadar hiçbir sanatta bu denli somutluğuyla ortaya konmadı.
Tiyatro ile felsefeyi “akraba disiplinler” olarak niteleyen David Krasner ve David Z.
Saltz, Arthur Danto’dan yaptıkları alıntıyla, felsefenin uygarlık tarihinde, aynı zamanda ve
aynı nedenle, Yunan’da ve Hindistan’da olmak üzere yalnızca iki kez ortaya çıktığını, her
ikisinin de görünüş ile gerçeklik arasında zorunlu bazı ayrımları gördüklerini belirterek
sözlerini şöyle sürdürürler: “Felsefe gibi tiyatro da çoğunlukla görünüşün karmakarışık
yaptığı bir gerçeklik üstüne ışık saçar. Dahası tiyatro, felsefe gibi insan edimini temsil ederek
ve çözümleyerek ve nedensel ilişkileri göstererek bu gerçekliği açıkça ortaya koyar.”17
Görünüş ile gerçeklik arasında felsefenin ayrım görmesi anlaşılırdır. Çünkü o, dünyada
gördüğümüz bu çokluğun (görünüşün) arkasında neyin olduğu sorusuyla (“arkhe” sorusu)
başlar. Aynı ayrımı tiyatronun da yapması, ne anlama gelir? Bu, bence yalnızca tiyatroya
özgü değil, diğer sanatlar, örneğin roman için de söz konusudur. Sözgelimi sokakta
yürüyoruz, birçok şeyi görüyoruz. Acaba gerçekten görüyor muyuz? Daha doğrusu onlar
bizim önümüzden geçip gidiyor. Sanatçı önümüzden geçip gideni tespit ediyor, kurguluyor ve
bize sunuyor. O zaman biz de “Hah bunu ben görmüştüm!” diyoruz. Tiyatronun sahnede
sunduğu yaşam böyle bir şeydir. Sahnede görülen şey yaşamdır, insan doğasıdır, dahası
renkliliği, müziği, insanın ve tüm sanatların ana kucağı olarak doğadır. Aynı şeyi felsefe
kavramsal olarak ortaya koyarken, onun “akrabası” tiyatro somut olarak gösterir.
Sanat ile yaşamı buluşturmaya çalıştığım bu konuşmada vermek istediğim başlıca ileti,
ruhlarını sanatın yücelttiği insanlardan oluşan bir toplumda yaşamaya kendimizi hazırlamak
için bir çağrıdır. Öyle bir toplum şimdilik hayal olsa bile, bu hayalin gerçekleşmesini
istemeye hakkımız olmalıdır.
17
David Krasner and David Z. Saltz (Ed.), Stagung Philosophy, Sf. 2-3, the University of Michigan 2006.
Download

Prof Dr Ömer Naci Soykan: Sanat ve Yaşam