HÜLYA BULUT
FATMA ALİYE VE HALİDE EDİB ADIVAR´LA GÜNDELİK
HAYATIN RİTİMLERİNE BAKIŞ
Henri Lefebvre, Katherine Regulier ile birlikte yazdığı “Gündelik Hayat ve Ritmleri” adlı
makalesinde gündelik hayat için şunları söyler:
“Zamanın kullanımı, günü küçük birimler halinde fragmanlara ayırmayı gerektirir. Gerçekçi bir
yaklaşım, bu birimlerin ayrıntılı tarifini sunar; bu zaman fragmanlarının içini dolduran (yemek,
giyinme, temizlik, gezme vb.) gündelik faaliyetleri, kullandığımız şeyleri sayar. Bu yaklaşım, ne
kadar bilimsel olursa olsun, yetersizdir. Gündeliğin esasını yakalayamaz. Nedeni basit: Gündelik
olan, geçip giden zaman dilimlerinden değil, bu geçip gitmelerin birbiri ardı sıra diziliminden
oluşur: Onların [...] ritmidir.
Gündelik, günlük hayatın etrafında döndüğü tekdüze gerçekliklerde ya da bireylerin yerine
getirdiği sıradan faaliyetlerde yatmaz. Günlük hayattaki tekrara işaret eder. Gündelik olanın
incelenmesinde önemli olan, insanların giriştiği faaliyetler yelpazesi değil, bu faaliyetlerin
sıralanışıdır; onların toplamı değil, ritmidir.”
Yukarıdaki alıntı bu yazının konusunu oluşturan Tanzimat ve 20. yüzyılın ilk yıllarındaki
edebi bağlamda gündelik hayat ve alt başlık olarak da kadın konusunu inceleyeceğimiz
çalışmamızda bize yol göstermesi açısından önemlidir. Bu bağlamda Fatma Aliye ve Halide Edib
Adıvar’ın romanlarına baktığımızda değişen iki tür gündelik hayat ritminden bahsedebilmek
mümkündür. Birincisi, Fatma Aliye’nin eserlerindeki gündelik hayatın ritmi bağlamında Tanzimat
algısı ve 20 yüzyılın başındaki gündelik hayatın tasviri, ikincisi ise Halide Edib Adıvar ekseninde
20. yüzyıl başından 1920-1925’e kadarki dönemde gündelik hayatın ritmindeki faklılaşmalar olarak
tarif edilebilir. Gündelik hayatın statik olmaması da ona dönemsel olarak inceleyebilmemizi
elverişli kılar. Gündelik hayatın edebî boyutunun incelenmesinin önemi konusunda Henri
Lefebvre’in Modern Dünyada Gündelik Hayat adlı kitabındaki şu sözler dikkat çekicidir: “Gündelik
olanın edebiyat alanında aniden belirivermesini büyük bir özenle incelemek gerekir. Bu olgu daha
çok, gündelik hayatın edebiyat yani dil ve yazı aracılığıyla düşünce ve bilincin alanına girmesidir.
Bu belirme, yazarın ölümünden, kitabın yayımlanmasından, kitapta anlatılan günden yıllar sonra
bizim gözümüzde olduğu gibi, o zaman da gürültü koparmış mıydı?” (8)
Yukarıdaki alıntı bağlamında düşündüğümüzde geçen zamanla birlikte, gündelik hayatın
kendisinin değişmesi gibi gündelik hayat ritminin okur tarafından algılanması da değişikliğe uğrar.
Fatma Aliye ve Halide Edib Adıvar’ın yazdığı “zaman”daki hayatı algılayan okurla günümüz
‘gündelik hayat’ algısı birbirinden farklıdır. Biz bu çalışmada bugünün gündeliklik kavramından
yola çıkarak incelediğimiz dönemlere ait çeşitli olguları iki yazar bağlamında alt başlıklar halinde
incelemeyi deneyeceğiz.
Bu alt başlıkların ilki Modern Türk Edebiyatı’nın ilk kadın yazarlarından olan tarihçi,
hukukuçu ve devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye’nin eserlerine ait. Yazarın
romanlarını tartışırken küçük başlıklar halinde inceleyeceğimiz “evlilik”, “yaşantı, kılık-kıyafet ve
moda”, “konak-köşk hayatı”, “güzellik algısı” vs gibi temaların dönüşümünü çalışmanın ilerleyen
bölümlerinde Halide Edib’in romanları bağlamında da değerlendirip hem bu iki kadın yazar
arasında, hem de değişen gündelik zaman algısı bağlamında ritmin değişimini anlatmak olacaktır.
Fatma Aliye 1862 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. Babasının valilik görevi nedeniyle
değişik yerler görüp farklı çevrelerle ilişki kurar. Ailesi tarafından eğitimine özel önem verilir.
Matematik, Fransızca, felsefe, edebiyat gibi dersler alır. “Manevi pederim” dediği Ahmet Mithat’ın
yazarın edebiyat dünyasına girmesindeki emeği büyüktür. Fatma Aliye’nin Fransızca’dan bir eser
tercüme ederek, “Bir Kadın” imzasıyla yayımlaması dönemi içinde çok tartışılır. Daha sonraki
çevirilerini kadınlık kimliğini gizleyerek “Merâm Mütercimi” olarak imzalar.1 Mahasin, Tercümânı Hakikat, Kadınlara Mahsus gibi önemli dergi ve gazetelerde de kadın, din konusunda çeşitli
yazılar kaleme alır. Fatma Aliye 1936 yılında hayata gözlerini yumar. Hayâl ve Hakîkat’(1891–
1
Sonraki tercümelerini ise babasının ya da ağabeyi Ali Sedat Bey’in yapmış olabileceği düşünülür.
1
1892) “bir kadın ve Ahmet Midhat” imzalarıyla Tercümân-ı Hakikat Gazetesi’nde yayımlanır. İki
bölüm ve sonunda Ahmet Midhat’a ait bir makaleden oluşan bu romanın “Vedad” isimli ilk bölümü
Fatma Aliye’ye aittir. Yazar, Türk kadınının sosyal hayata ve çalışma hayatına girmesini destekler,
özendirir. Kültürel, dini bağlamda gelenekçi çizgide ilerleyen Fatma Aliye pozitif bilim alanında
batıcıdır. Refet romanındaki şu söz dinin eğitim görmeye karşı olmadığını ve yazarın dinle eğitimi
birleştirme fikrini açıklaması bakımından ilginçtir.“İlmi talep edenden sakınanların ağzına ateşten
gem vurulacağına dair olan hadîs-i şerifî okudu” (160). Bu sayede roman kahramanı kızlar
eğitimlerine devam edebilirler. Refet, yazarın seçtiği karakter ve anlatmak istediği hayat
bağlamında Fatma Aliye’nin diğer romanlarından ayrılır. Genelde konak hayatını, bu hayatın içinde
yer alan kadın ve erkeklerin sorunlarını dile getiren yazar, Refet’te okuyup öğretmen olmak için
büyük mücadeleler veren genç kız Refet ve annesinin zor ve acı hayat hikâyesini anlatır. “1870
yılında açılan Darülmuallimat bir sonraki kuşak Osmanlı kadınları için büyük önem taşıyordu,
çünkü kadınlarla erkeklerin bir arada bulunmamasını sağlayan İslami hükümler yüzünden kadınlar
eğitim hakkından yoksun kalıyorlardı.” (Durakbaşa, 97) Eğitim, Osmanlı kadınlarının erkek
tahakkümüne yönelttiği en büyük eleştiri olmuştur. Fatma Aliye temelde İslâmi ahlâk açısından
muhafazakâr çizgide olsa da kadına karşı ayrımcılığı şiddetle eleştirmiş ve gündelik hayatta bir
kadının iyi bir anne ve iyi bir eş olabilmesi için mutlaka eğitim görmesi gerekliliğine inanmıştır.
“Refet rüşdiyenin son sınıfında arzusu veçhile birinciliği kazanarak, Darü’l-Muallimât’a geçti.”
Muallimelik diploması almaya artık dört sene kalmış idi.” (99) Hastalığından dolayı okula geç
verildiğinden Refet bu sırada 19 yaşındadır. 23 yaşında Darü’l-Muallimât’ı bitirip öğretmenlik
yapmaya hak kazanır. Bu roman Fatma Aliye’nin kadının eğitimine verdiği önemi somut bir şekilde
göstermesi açısından önemlidir. Çünkü bu dönem romanlarında kahramanları aracılığıyla topluma
mesaj verme kaygısı yatar.
İncelediğimiz ikinci roman ise, yazarın kendi imzasıyla kaleme aldığı ilk eseri olan
Muhaderat’tır. (1892) Yazar burada müdahil anlatıcı tekniğini kullanır. Bu roman, yazarın (Refet
dışındaki) romanlarında yer alan üst düzey ailelere mensup kadınların sorunları, entrikacı, kötümasum, iyi niyetli kadın karşılaştırmaları, okuyucuya da yine ders verme amacıyla yazılır. Ekrem
Işın, “19. Yüzyılda Modernleşme ve Gündelik Hayat” adlı makalesinde gündelik hayatı, bir
toplumun zaman ve mekân değişkenleri çerçevesinde geliştirdiği değişimlerle iç bünyesinde
gerçekleşen iktisadî, kültürel, dinsel pratiklerin birbirleriyle örtüşerek belli bir tarih kesitinde
somutlaşması olarak tanımlar. Muhaderat’taki düğün sahnesi dönemin gündelik hayatını anlatması
ve kültürel ve dinsel pratikleri bütünleştirmesi bakımından konumuz bağlamında ilginçtir. Düğün
sırasında düğün evine girebilen damat için “O gün gelin ile damada da çok saygı duyulur. O kadar
ki damat mahrem bile görülmeden birer küçük mendil başlara örtülecek kadar bir örtüyle içeri kabul
edilir.” denir (6) Bu dönemde evlenilecek kızın seçimi ise erkek anneleri tarafından yapılır. Ve eğer
kız beğenilmezse “Anası olacak budalanın aklı nerdeymiş. Zavallı çocuğu yaktılar. Gözleri kör
müydü? Oğlana kinleri mi vardı?” türünden eleştirilerle karşılaşılır. (8) Düğünler oğullarını
evlendirmek isteyen anneler için de önemli bir mekândır. Annelerin bu mekânlarda birden fazla kızı
görüp seçme ihtimali doğmaktadır.
Evlilik: Fatma Aliye’nin romanları, evlilik hayatının da gündelik hayat için önemli
ipuçlarının verildiği alanlar olur. Örneğin Udî’de (1899) (bu romanın çoğu Şam-Kahire’de, bir
bölümü de İstanbul’da geçer) “Bedia artık gelinlik çağına gelmiş, hatta Şam taraflarının âdetince
biraz da çağı geçmişti. Bu aile İstanbullu olduğundan yerliler gibi onbir, oniki yaşında kızlarını
gelin etmezlerse de, on dokuz yaşını bulmuş Bedia, İstanbul âdetince de biraz geçe kalmış
sayılabilirdi.” (39) denir. Hayâl ve Hakikat’te (1892) ise Öksüz ve yetim Vedâd’ın, dönem
kızlarından farklılığına vurgu vardır. Vedâd’ın süsü makyajı sevmememesiyle birlikte yirmi yaşını
geçmiş olmasına rağmen evliliği düşünmemesi Amet Midhat’ın romanın son bölümüne eklediği
makalesinde karaktere isteri (histeri) hastalığını yakıştırması yönünden de ilgi çekicidir.
Fatma Aliye’nin romanlarında, eğitimli aile bireyleri erkek çocuklarına yirmi yaşından önce
evlenmemeleri yönünde nasihatler verirler. Enin’de ise, bir erkek karakterin de evlilik hakkında
fikirleri okuyucuya anlatılır. Görmediği bir kızla evlenmek istemeyen Rıfat’a teyzesinin yanıtı
ilginç olur: “-Bunun çaresi var. Taşra halkımız alacağı kızları görüp de almıyorlar mı? Biz de kızın
2
haberi olmadan sana gösteririz. , Rıfat: -O kadar değil! (der) Konuşmasını da duymalıyım. Zekâsı,
anlayışı oradan anlaşılır.” (8) Birbirlerine uzaktan akraba olan kız-erkeklerin evlilikleri daha
kolaydır ve birbirlerini önceden de tanıdıkları için bu genler daha şanslılardır. Romanlarda bu tür
evlilikler de olumlanır. Dolayısıyla evlilik, evlilik yaşı, evlenme sırasındaki gelenek-görenek ve
evlilik öncesi kadınla erkeğin birbirini tanıması konusunda yürütülen fikirler dönemin gündelik
hayatını incelememizde faydalı olmuştur. Bu romanlar makalenin ilerleyen sayfalarında Halide
Edib’in romanlarında evliliğe bakışıyla ilgili karşılaştırma yapmak için de çeşitli ipuçlarını bize
sunar.
Yaşantı, Kılık-Kıyafet ve Moda: Fatma Aliye’nin romanlarında yer alan kadın roman
kahramanları, sadece iç mekânda saçları açık ve dirseklere yakın kısa kollu elbise ve açık yakayla
dolaşabilmektedirler. Bu dönemde, “Henüz kadın için tesettür geleneği sürmekle birlikte, gündelik
hayatın moda olgusu, giyim kuşamdaki örtünme zorunluluğunu bir dinsel buyruk olmaktan çıkartıp
bir çeşit süslenme biçimine dönüştürmüştür. Ferace ve yaşmak gibi tesettür öğeleri giderek
süslenme olgusunun moda malzemesine dönüşmüşler, kadın yüzü dinsel mahremiyetin perdesi
ardından yavaş yavaş gün ışığına çıkmıştır.” (Işın, 102) Evli veya bekâr olan kadınların ayrımları da
kıyafetler aracılığıyla okuyucuya yansıtılır. Muhaderat’ta üvey anne: “Evli kadınlara özel olan
biçimde elbisesi açık pembe üzerine beyaz dallı kumaştandı. Yukarı doğru toplanıp sarılmış olan
saçlarının arasına iri pırlanta taş ile zarif bir dal yerleştirilmiş ve önündeki türden aşağıya kadar
kurdele düğümünün ortasından pırlantalı bir toka ile tutturulmuştu. Boynundan göğsüne kadar inen
gerdanlık nadir bulunan zarif bir kolye olup küpe, yüzük, bilezik gibi takıları da hep birbirine uygun
uyumlu ve zarifti.” (17) diye tarif edilir. “Sokakta Avrupai kıyafetler çarşafın altından
giyilmektedir. Böylece, seçkin Osmanlı kadınları Avrupai kıyafeti ve bu gelişmenin eylem alanı
olan adab-ı muaşereti bir anlamda özel alanın sınırları içinde göstermektedirler. Çarşafın altından
giyilen Avrupai kıyafetler, değiştirilen saç modelleri aynı zamanda kadın merkezli olarak da
geleneksel dönemden farklılaşan yeni bir sosyal kadın yaşamını haber vermektedir.” (Meriç, 44).
Fakat yukarıda da belirtildiği gibi kadın sadece iç mekân içinde ve çoğunlukla da kadınlar (ya da
sadece eşleri) tarafından görülmektedirler. Yine aynı romanda (Muhaderat) anlatıcı ; “Modaya
uygun giyinen ailelerden bir evli kadın ve bir kız elbiselerinden anlaşılır.” (18) der. Fransızca
bilmeyen terziler evli bir kadının giysisinin benzerini evli olmayan bir genç kız için dikebilirler, bu
onların hatalarıdır diye de ekler. Dolayısıyla burada moda takibiyle birlikte yine kendini eğitip
(örneğin Fransızca öğrenmenin) önemi de vurgulanmış olur. Ki Fransızca bu dönem elitinin
öğrenmek için en çok rağbet ettiği, hatta kimi zaman aralarında konuştuğu bir dildir. Enin’de de ana
karakter Sabahat’ın konağının karşısında yer alan konağın tüm kadınları elbiselerinin modaya
uygun olması için uğraşırlar. Bununla birlikte konağın tek kızı olan Fehame 12 yaşında örtüye
sokulmuştur bile. 13 yaşında da selamlıktaki derslere devamı yasaklanmıştır.
Bu dönemde sadece moda değil modernleşme doğrultusunda diğer yenilikler de birbirini
takip eder. “Üst tabaka ailesinin yaşantısı bu dönemde yeni bireylerin katılmasıyla genişlemiştir.
Zenci dadı, Çerkes hizmetçi gibi işlevleri belli bir toplumsal kökene sahip yabancı elemanların
yanına Fransız mürebbiyenin de alınmasıyla aile yaşantısının modern çerçevesi tamamlanır.” (Işın,
100) Udî’de “Evin içindeki yedisi beyaz, ikisi siyah dokuz cariye, hânenin sevgili küçük hanımına
hizmet beğendirmek, onu rahat ettirmek için çalışıyorlar.” (25)dır. Daha sonra bu kadrolara Fransız
mürebbiyeler de eklenecektir.
Konak-Köşk Hayatı: Evin, Klasik Osmanlı toplumu için önemi, aile yaşantısını dış
dünyadan soyutlayan, ona dinsel anlamda bir mahremiyet kazandıran alan olmasındadır. Kadın
zorunlu durumlar ve komşu ziyaretleri dışında sokakla irtibat kurmaz. Bu kısıtlılığı gidermek için
bahçelere başvurulduğu söylenebilir. Fatma Aliye’nin romanlarında, örtüsüz olarak bahçeye çıkan
kadını konakları birbirinden ayıran duvarlarda tesadüfen açılan küçük delikler sonucu gören ve ona
âşık olan erkeklere rastlanır. (Örnek: Enîn) Osmanlı toplumunda, köşk-konak hayatı da 19. yüzyılda
ağırlığını daha çok duyurmaya başlar. Konaklarda bir kaç ailenin bir araya gelerek (bazen dönemin
ünlü sanatçılarını da davet edip) aile içi davetlerin düzenlenmesi gerçekleştirilir. Bu tür davetlere
Fatma Aliye’nin romanlarında pek rastlanmazken Halide Edib’in ilk dönem yazdığı esrelerinde bu
davetlere verdiği önem dikkat çekicidir. Örneğin Seviyye Talip’de erkek anlatıcı Fahri, bu
3
davetlerde şarkı söyleyip piyano çalabilen, erkeklerden kaçmayan Seviyye’ye âşık olur. Fahri,
romanın başında geleneksel değerlerini bırakmamak için mücadele eden; fakat ilerleyen sayfalarda
kocasının istediği şekilde alafranga olmak için uğraş veren karısına rağmen Seviyye’yi tercih
edecektir. Hatta sonunda onun aşkıyla delirecektir. Halide Edib’in erkek anlatıcı kullanarak
(Seviyye Talib (1910) , Kalb Ağrısı (1924), Son Eseri (1913) ya da tümüyle mektup türüne
başvurarak (Handan 1912) kaleme aldığı bu romanlar Fatma Aliye’nin romanlarından gündelik
hayat bağlamında farklılık gösterirler.
“Cumhuriyet’in asi kızı”, “Cumhuriyetin iffetli kızı” Halide Edib (1884-1964) çocuk yaşta
annesini kaybeder. Babası tıpkı Fatma Aliye’nin ailesi gibi yazarın eğitimine büyük önem verir.
Hem aldığı özel derslerle (felsefe, tarih, Farsça...) hem de gittiği Amerikan Kolej’iyle eğitimini
dönemin önemli hocaları eşliğinde almış olur. Yaptığı tercümelerle de edebiyata büyük katkı sağlar.
Romanlarını, İkinci Meşrutiyet sonrasında kaleme almaya başlayan Halide Edib’in Fatma Aliye
gibi “kadın” sorunlarıyla ilgili çeşitli köşe ve dergi yazıları da bulunmaktadır.
Fatma Aliye, birden çok kadınla evliliğin bazı koşullarda izin verildiğini bunun insan
karakteriyle ilgili olduğunu savunur. Halide Edib ise birden çok eşle evliliğe karşı çıkar. Kurtuluş
Savaşı ve sonrasında yazdığı önemli eserleriyle birlikte (Ateşten Gömlek, Türkün Ateşle İmtihanı)
daha çok gündelik hayat üzerine yoğunlaşabileceğimiz esreleri (Handan, Seviyye Talib, Son Eseri,
Kalb Ağrısı gibi) bu makale bağlamında önemlidir.
Halide Edib çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği konak hayatını yukarıda bahsettiğimiz
romanlarda Fatma Aliye’den farklı bir şekilde ele alır. Örneğin Handan’da büyük bir konakta
akrabalarının yanında yaşayan Handan ve hemen hemen aynı yaştaki akraba kızları burada
başörtüsüyle tenis oynarlar. “Spor, dans, görgü kuralları vs. şeklinde tespit ve tanzim edilen
argümanlarla kişilerin fiziksel güçleri, enerjileri, yeniden tanımlanan modern toplumla uyumlu,
medeni davranış kalıplarına sokulmaktadır. Bu anlamda spor, modern bireyin fizikî ve ruhî gelişimi
için gerekli olarak kabul edilmiştir.” (Meriç, 13). Burada gündelik hayatla ilgili dikkati çeken üç
temel nokta vardır: 1) Spor yapmanın ama özellikle de bir bayana yaptırılan sporun eser içinde
gündelik hayatın bir parçası olarak ele alınması. 2) Bu sporun Batı kaynaklı ve elit tabakaya has bir
spor türü olması. 3) Bu sporu yapan kızların geleneksel kıyafetlerinden (başörtüsü) henüz
uzaklaşmamış olmaları. Yalnız romanda Handan, dönemin klasik tesettüre giren kız figürlerinden
farklı bir biçimde çizilir: “Handan’ın erkekten kaçmak geldiği vakit alelade, bizim gibi kaçmadı.
Teyzem, taassubun bütün şiddeti ile çocuklarını en eski dostlarından, hatta akrabadan kaçırırken
Handan babasının birçok dostlarıyla hâlâ oturur, konuşurdu.”
Evlilik: Evlilik üzerine de gündelik hayat tanımı değişir Halide Edib’te. Handan’da yazar
roman kahramanlarının yurt dışında yaşamasına olanak vererek o dönemin Osmanlısında kadınerkek ilişkilerinin daha rahat bir ortama aktarılmasını sağlar. Evlilik, Handan’ın daha önce tanıdığı
Hüsnü Paşa’yla bir anda evlenmesiyle çabucak gerçekleştirilir. Ve evlenirken duvak takmadığı,
gelinlik bile giymediği romanda vurgulanan unsurlardandır. İnsanlar arasında birbirlerine
sarılmaktan çekinmeyen Handan-Hüsnü Paşa çifti dönemin Osmanlısı için oldukça farklı
figürlerdir. Seviyye Talib’te ise, Seviyye kocasının kişiliğinin ona yetmediğini fark edince müzik
öğretmeni Cemal’e âşık olur. 12 yıllık eşini terk ederek Cemal’le yaşamaya başlar ve kocasının
onu hür bırakmasını ister. Sonunda isteği gerçekleşir ve eşinden aşkı uğruna ayrılmayı başarır.
Fakat yeni eşiyle mutlu olacak mıdır, bu sorunun yanıtı yoktur romanda.
Yaşantı, kılık-kıyafet ve moda: Handan’ın ana karakterlerinden olan Refik Cemal, Londra’da
bir aile toplantısında Handan’ı ilk gördüğü anı anlatır: “Zannımca biraz fazla açık, fakat zengin bir
dekolte, rengin saçları çıplak ensesi üstünde incili bir tarakta perişan toplanmış...” Romanda sadece
kadının değil erkeğin giyim-kuşamına da dikkat çekilir: Handan’ı sürekli aldatan Hüsnü Paşa
metreslerinden birisiyle yemek yerken şöyle tarif edilir: “Elektrikler yanan yemek salonunun bir
köşesinde iki kişilik bir masada Paşa Hazretleri, saçları pürtuvalet, esvabı henüz ütüden çıkmış,
altın düğmelerinin üstünde kıymettar elmaslar, boyunbağında kocaman bir zümrüt, yüz tebessümle,
pomatlarla, arzu ile, şarapla daha bilmem ne ile parıl parıl oturuyor. Karşısında Matmazel Mod.
Gülkurusu güzel bir dekolte krepdoşin fistan giyiyor. Göğsünde kocaman pembe bir gül....”(144)
Seviyye Talib’te de kılık-kıyafet ve bu kıyafetlerin içindeki kadının rahatlıklarına dikkat çekilir.
4
“Beyaz ipek müslinden bir fistan giyiyor, yuvarlak beyaz boynu ve ensesi aşağıya doğru incelen bir
çizgi halinde açık, solgun sarı saçları, altında gayet sade ayrılarak, ensesine bir tarakla iliştirilmiş,
dirseklerine kadar açılan, yuvarlak, beyaz kolları elbisesinin bir parçası gibi görünen beyaz yüzü.”
(54) şeklinde anlatılır Seviyye. Burada kadın yazarların oluşturdukları kadın karakterlerin fiziksel
olarak nasıl betimlendikleri konusuna da dikkat çekilebilir. Halide Edib, kadının güzelliği-çirkinliği
konusuna sık sık değinmeler yapar. Hülya Adak’a göre; “İdeal kadın, cinsel arzunun nesnesi
olmadığı için fiziksel güzelliğiyle dikkat çekmez, hatta Handan gibi düpedüz çirkindir.” (Adak,
168) Kadının fiziksel görünümü değil, karakteri, aklı, eğitimi erkekler üzerinde ona güç verir.
Seviyye de çok güzel olmamakla birlikte dikkat çekici bir kadındır. Kalb Ağrısı romanında da ana
karakter güzelliğiyle değil aklıyla ve duruşuyla erkeklerin ilgisini çeker.
Fatma Aliye de Muhaderat’ta, düğün evindeki kadınların içinde güzeller de vardır,
çirkinler de der. Ve Anlatıcı-yazar için önemli olanın dış değil iç güzellik olduğunu ısrarla vurgular.
Refet’te ise, Refet kendisini güzel bulmadığı için evlenmeyi düşünemeyeceğini; çünkü kimsenin
onunla evlenmek istemeyeceğini vurgular. Ama öğretmen okulundan mezuniyeti sırasında:
“Etraftan: ‘güzel değil fakat ne kadar hâlâvetli kız! Ve ‘gözlere bak gözlere zekâsını nasıl
gösteriyor. Tevekkeli, birinci olmamış” deniyor idi.” (185) sözleriyle de Fatma Aliye’nin onun
güzelliğine değil zekasına vurgu yaptırmak istediği anlaşılır.
Batılılaşmanın temel göstergelerinden “piyano” da iki yazarın eserlerinde yer alır. 19
yüzyılda Osmanlı üst tabakası ithal malı objelere sahip olmayı; “modernleşme sürecinde statülerini
yükseltmek isteyen diğer toplum tabakalarıyla arasındaki farkı belirtmesi açısından değerlendir.
Örneğin bir piyanoya sahip olmak, Chopin’in prelüdlerini çalabilmek gibi bir ülküyü
barındırmaktan çok, bu objeye sahip olamayan daha alt tabakadaki bürokratik elit karşısındaki
üstünlüğün ve faklılığın ölçütü sayılıyordu.” (Işın, 98) Bu yüzden de İstanbuldaki paşa konakları
birçok gerekli gereksiz yabancı objelerle doldurulmuştur. Piyano, özellikle Halide Edib’in
kahramanları açısından vazgeçilmez bir unsurdur. Piyano etrafindaki sohbetler, piyano çalabilmek
ve dinleyebilmek için verilen kokteyller yazarın romanlarında sıkça karşımıza çıkar. Fatma
Aliye’de de piyano önemli bir unsurdur ama piyanoya Halide Edib kadar yer verilmez.
Sonuç Yerine
Fatma Aliye ve Halide Edib Adıvar’ın romanlarnda gündelik hayatın ritmi bağlamındaki
değişim genel olarak incelendiğinde gündelik hayattaki zaman algısının iki yazarın eserlerinde
farklılaştığı görülür. Örneğin Fatma Aliye’nin romanlarında zaman, daha çok doğal sınırlar içinde
beliren (sabah, öğle, akşam gibi) kavramı ifade eder. Oysa Halide Edib Adıvar’la birlikte
romanların içine bir zaman algısının da girdiği tespit edilir. Örneğin Halide Edib’in romanlarında
(politik göndermelerle birlikte) iş saatlerinin düzenlenmesi, randevulaşmalar, koktyl saatlerinin
belirtilmesi belirginleşmiştir artık. Ve böylece gündelik hayatın ritmi bu romanlar bağlamından da
farklılaşır. Bu ritmleri algılayabilmek için de toplumu derinden etkileyen savaş, ekonomik
değişiklikler gibi toplumsal olaylar kadar Lefebvr’in de bahsettiği ve yukarıda da belirttiğimiz
gündelik hayattaki ayrıntıların değişmesi ve ritmin farklılaşması bize bugün yaşadıklarımızı
anlamlandırmak açısından da önemli ipuçları vermektedir. Örneğin romanlarda bazı batılı objelere
yüklenen anlam (piyano) ve aradaki anlam kayması önemlidir. Piyano gibi Batıyı temsil eden
araçlar, Fatma Aliye’de elit tabaka için sadece statü sembolüyken sonrasında sosyalleşmek ve
batılılaşmanın elit tabakaya ait önemli unsurları olarak yerlerini almaktadırlar. Fatma Aliye’den
sonra kadınların gündelik hayatının ve bu hayatın ritminin konak ve bahçelerden çıkıp Halide
Edib’le birlikte yavaş yavaş artan bir şekilde dış dünyaya, sokağa, evin mahremiyetinin dışına
açılmaya başlaması da önemlidir. Tabii burada eksik kalabilecek bir nokta da gözden
kaçırılmamalıdır. Biz bugünkü gündelik hayat tecrübesinden yola çıkarak o dönemleri
değerlendirmeye çalışmaktayız; fakat elimizde incelediğimiz romanları o tarihte eleştiren, o günkü
gündelik hayat tecrübesine sahip insanların gözünden aktaran eleştirel metinlerden yoksun olmamız
bir eksiklik olarak dile getirilebilir. Dolayısıyla günümüz edebiyatında gündelik hayat kavramını
inceleyecek sonraki kuşaklar bizden bir nebze olsun daha şanslıdır denebilir.
5
KAYNAKLAR
Adak, Hülya. “Otobiyografik Benliğin Çok-Karakterliliği: Halide Edib’in İlk Romanlarında
Toplumsal Cinsiyet.” Kadınlar Dile Düşünce. (der: Sibel Irzık, Jale Parla) İstanbul:
İletişim Yayınları, 2004.
Adıvar-Halide Edib. Handan. İstanbul: Can Yayınları, 2007.
--------------------. Kalp Ağrısı. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1993.
-------------------. Mor Salkımlı Ev. İstanbul: Can Yayınları, 2007.
-------------------. Seviyye Talip.
-------------------. Son Eseri. İstanbul: Atlas Kitabevi, 1988.
Ahmet Midhat-Fatma Aliye. Hayâl ve Hâkikat. İstanbul: Eylül Yayınları, 2002.
Brown, Bruce. Marks, Freud ve Günlük Hayatın Eleştirisi. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1989.
Durakbaşa, Ayşe. Türk Modernleşmesi ve Feminizm. İstanbul: İletişim Yayınları, 2000.
Fatma Aliye, Enîn. İstanbul: BU Yayınları, 2006.
----------------.Levâyih-i Hayât (Hayattan Sahneler). İstanbul: BU Yayınları, 2002.
----------------.Muhaderat. İstanbul: Enderun Kitabevi, 1996.
----------------. Nisvan-ı İslam. İstanbul: Mutlu Yayıncılık, 1993.
----------------.Ref’et. İstanbul: LM Yayıncılık, 2007.
----------------.Udi. İstanbul: Selis Kitap, 2002.
Harootunian, Harry. Tarihin Huzursuzluğu. İstanbul: BU Yayınları, 2006.
Işın, Ekrem. “Tanzimat, Kadın ve Gündelik Hayat” Tarih ve Toplum, IX/51 (Mart 1988), s.
22-27.
----------------. “19. Yüzyılda Modernleşme ve Gündelik Hayat” Tanzimat’tan Cumhuriyet’e
Türkiye Ansiklopedisi, II, (1985), s. 538-563.
Lefebvre, Henri. Modern Dünyada Gündelik Hayat. Metis Yayınları. İstanbul: 2007.
Lefebvre, Henri ve Regulier Katherine. “Gündelik Hayat ve Ritmleri”, Birikim, Sayı: 191.
Meriç, Nevin. Âdâb-ı Muâşeret: Osmanlı’da Gündelik Hayatın Değişimi (1894-1927). Kapı
Yayınları. İstanbul: 2005.
6
Download

MSGSÜ Sosyoloji Bölümü Yüksek Lisans Programı KÜLTÜREL