13- MODERN TÜRKİYE’NİN EĞİTİM SİSTEMİNDE ÖĞRETMENİN YETİŞTİRİLMESİ VE
İSTİHDAMI İLE HİZMET ÖNÜ VE HİZMET İÇİ EĞİTİMİ
GELİŞİM TARİHİ VE SORUNLARI
Tarihimizde din (İslam) öğretimi ve dini eğitimin yapıldığı medreseler, öğretmenlerini de
kendisi yetiştiren temel eğitim kurumlarıydı. Toplumun tamamının eğitimini üstlenmeyen
medreselerde genellikle az sayıda öğrenci bulunur ve bunların eğitimini yine medreselerden mezun
olmuş “müderris” denilen öğretim görevlileri, öğretmenler yürütürdü.
Fatih Sultan Mehmet`in İstanbul`u fethetmesinden sonra Fatih Külliyesinde Sahn-ı Seman
Medreseleri ile hızla gelişen eğitimin kurumsallaşması, mevcut medreseleri öğretim süreleri,
okutulacak dersler ve öğretim görevlilerine (müderrislere) verilecek maaşlara göre yedi kademeye
ayırmakla tamamlanmıştır:
1- Yirmili Medreseler (Haşiye-i Tecrid)
2- Otuzlu Medreseler (Miftah)
3- Kırklı Medreseler
4- Ellili Medreseler (Hariç)
5- Ellili Medreseler (Dahil)
6- Sahn-ı Seman Medreseleri
7- Altmışlı Medreseler
Yüz yıl sonra 16. yy.`ın ortalarında kurulan Süleymaniye Külliyesi ile medreseler gelişimlerinin
en üst noktasına ulaşmıştır. Bu külliyede Medrese-i Evvel, Medrese-i Sani, Medrese-i Salis ve
Medrese-i Rabi’ olmak üzere 4 tane medrese, bir tane Tıp Medresesi, bir tane Darüşşifa (Hastane) ve
bir tane Darü’l-Hadis’in yanında büyük bir Kütüphane ve diğer sosyal mekanlar vardır. Kanuni Sultan
Süleyman kendi yaptırdığı medreseleri esas alarak en başa Darulhadis’i almış, gelecekte
Darulfünun’un (Üniversite) temelini oluşturacak Tıp Medresesini sisteme eklemiştir. En üst düzey
medreseler olan Altmışlı medreselerin sayısını arttırmıştır.
Medreselerin öğretim görevlilerine verilen ücret miktarıyla adlandırılmasını, Osmanlı
Devleti’nin eğitime ve öğretmenlere verdiği önem ve değer olarak yorumlayanlar olmuştur.
Medrese sisteminde öğrencinin hangi medresede okuduğunun yanında, hangi hocadan
(öğretmenden) ders aldığı, hangi kitapları okuyup bitirdiği de önemliydi. Bir çeşit mezuniyet belgesi
olan icazetnamelerde hoca silsilesi de belirtilirdi. Osmanlı medreselerinde hoca silsilesinde
Fahreddin-i Razi ekolü en önemli ekol idi. Ülke eğitimini geliştirmek, ilmi seviyeyi yükseltmek
amacıyla başka ülkelerden önemli alimler transfer edilirdi.
Osmanlı Devleti’nin en önemli eğitim kurumu Medreselerde hocalar (müderrisler) ders
işlerken tekrar, ezber, takrir, tefakkuh, müzakere, imla metotlarını kullanırlardı. Temel dini derslerin
yanında, Mantık, Matematik, Hendese, Fen ve Tabiat Bilgisi, Tıp, Felsefe, Dil ve Edebiyat dersleri de
verilirdi. Bazı dönemlerde Astronomi dersine ve çalışmalarına, araştırmalarına da çokça yer
verilmiştir. 16. yy. dan itibaren dini ilimler dışındaki derslerin etkisi ve sayısı azaltılmaya başlamıştır.
18. yy. dan itibaren medreselerin niteliği ve etkisi azalırken, bunda da en büyük etki müderris
(öğretmen) niteliğinin azalması olmuştur. Öyle ki, yeterli niteliği olmadığı halde alimlerin çocuklarının
da alim sayılıp ayrıcalıklar kazanması sağlanmıştır. 1854 yılında Şeri Mahkemelere Kadı yetiştirmek
için Muallimhane-i Nüvvap adlı bir medrese kurulmuştur. 2. Abdülhamid döneminde medrese
öğrencilerine askerlikten muafiyet hakkı vermesi niteliğin iyice düşmesine neden olmuştur.
Medreselerde okutulan akli ilimler 11. yy. dan 16. yy. a kadar Batı dünyasını da etkilemiş,
Hıristiyan din adamları ve meraklı araştırmacılar buralardan öğrendikleri bilgileri memleketlerine
taşımışlardır. Batı`nın aydınlanma döneminin başlangıcı sayılan skolastik anlayışı terk ve Kilise
Kurumunun baskısına karşı çıkış, taşınan bu bilgilerle tetiklenmiştir.
Osmanlı Devleti’nin son döneminde öğretmen niteliğinin düşüşüne bağlı olarak eğitim
seviyesinin düşmesi, tartışmalı kelam, matematik ve fen konularının önemini kaybetmesi, hocalar
arasında gereksiz zıtlaşma ve inatlaşma, müfredat dışı okuma ve araştırmaların azalması, ders
kitaplarıyla yetinilmesi vb. eleştiriler medreseler ve medreselerdeki eğitime yönelik belli başlı
eleştirilerdi.
Cumhuriyet döneminde eğitimdeki çok başlılığı ve karmaşayı gidermek için 3 Mart 1924
tarihinde Tevhid-i Tedrisat (öğretim birliği) Kanunu çıkarıldı ve ülkedeki tüm eğitim kurumları Maarif
Vekaleti’ne (Eğitim Bakanlığı) bağlandı. Meşihat Makamı’na bağlı olan medreseler Eğitim Bakanlığı’na
bağlandı ve işlevsiz kaldığı gerekçe gösterilerek bir genelge ile faalyetlerine son verildi.
Mesleki ve Teknik Eğitimin bir kolu olarak din öğretimi yapmak üzere Tevhid-i Tedrisat
Kanununa göre açılan 31 tane İmam Hatip Okulunun, ihtiyaç kalmadı gerekçesiyle 1932 yılına kadar
tamamı kapatılmıştır. Bu okulların öğretmen ihtiyacını karşılamak için yine bu dönemde açılan Yüksek
İslam Enstitüsü de aynı gerekçeyle kapatılmıştır.
1951 yılında açılan yeni İmam Hatip Liselerinin öğretmen ihtiyacı yine 1959 yılında açılmaya
başlayan Yüksek İslam Enstitülerinde yetiştirilen öğretmenlerle karşılanmış, 1982 yılında YÖK
kurulduktan sonra Yüksek İslam Enstitüleri İlahiyat Fakültelerine dönüşmüş ve İlahiyat Fakültelerinin
mezunlarıyla İmam Hatip Liselerinin öğretmen ihtiyacı karşılanmıştır.
3. Selim döneminden itibaren geleneksel eğitim kurumlarının yanında yeni bir anlayışla ve
batıdaki benzerlerini örnek alarak kurulmaya başlayan ve en üst seviyede bizzat padişahların
desteklediği eğitim kurumlarının yaygınlaşmasındaki en büyük engel, bu okullarda eğitim-öğretim
verecek yeterli sayı ve nitelikte öğretmen bulamamak olmuştur. Bunun için Avrupa’ya eğitim almaları
için gençler gönderilirken, oradan da öğretim görevlileri getirilmiştir.
Tıbbiye ve Harbiye mektepleri ile ortaokullarda görev yapan batılı öğretim görevlilerinin
yabancı dille eğitim vermesi, batıdaki aydınlanma fikirleri ile batı eğitim ve siyaset anlayışının
Osmanlı’da da yaygınlaşmasını hızlandırdı.
Batıyı daha yakından tanıyan bürokratlar, eğitimciler ve bilim adamları yetiştirmek amacıyla
başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerine gönderilen öğrenciler, sonraki yıllarda “Jön Türkler”
adıyla anılan gençlik teşkilatları kurarak batı aydınlanmasının düşüncelerini ve modern kurumlarını
Osmanlı Devleti topraklarında yaymaya çalıştılar. Bu düşüncelerle hürriyet, modernleşme,
batılılaşma, ilerleme, milliyetçilik vb. yeni kavramlar içeren fikirlerin her alanda propaganda merkezi
olan çeşitli cemiyetler ve dernekler kurdular. Bağlı olarak gazeteler, dergiler çıkardılar ve yeni edebi
türlerden roman ve tiyatro eserlerinde bu kavramları işlediler.
Geleneksel öğretim yöntemlerinden kısmen uzaklaşarak kısa sürede, kolayca ve etkili öğretim
yapmak amaçlandı. Batı eğitim sistemine uygun, yeni yöntemler, teknik ve materyaller geliştirilmeye
çalışıldı. Bu yöntem, teknik ve materyalleri kullanabilecek öğretmenlerin yetiştirilmesi gerekiyordu.
Batı eğitim sistemine kabaca adapte edilmiş bu derme-çatma sistemin öğretmenlerinin yetiştirilmesi
için de yeni eğitim kurumları açılması gerekiyordu.
1847 yılında ilk sivil ortaokul olarak Rüştiye Mektebi açıldıktan sonra hızla yayılmaya
başlamış, yeni anlayışla açılan bu okullara medrese mezunlarından atanan öğretmenlerin yetersiz
olduğu görülünce, 16 Mart 1848’de Darülmuallimin yetiştirecek öğretmen okulu açılmıştır.
1850 yılında Darülmuallimin-i Rüşdi (Ortaokul Öğretmen Okulu) müdürlüğüne getirilen
meşhur tarihçi, hukukçu ve devlet adamı Ahmed Cevdet Paşa, bu okulun ilk tüzüğünü 1951 yılında
hazırladı. Yılda en fazla 20 öğretmen yetiştiren bu okul, ortaokulların öğretme ihtiyacını karşılamakta
yetersiz kalmıştır. Ama, bu okul birçok eksiğine rağmen Modern Türkiye’nin Eğitim Sistemi’nin
öğretmen yetiştiren kurumların çekirdeğini oluşturması bakımından önemli bir yere sahiptir.
1857’de Maarif Nezareti (Eğitim Bakanlığı) kurulduktan sonra 1863 yılından itibaren
İstanbul’daki Sibyan Mekteplerinde (35 tane) yeni anlayışa göre öğretime geçildi 1868 yılında bu
okullar için yeni bir tüzük yayınlandı ve buna göre Sıbyan Mekteplerinde aritmetik, coğrafya, imla ve
köy bilgisi dersleri de okutulmaya başladı.
15 Kasım 1868’de Darülmüallimin-i Sıbyan (İlköğretmen Okulu) açıldığında öğretim süresi iki
yıl idi. Okulun ilk müdürü Mehmed Cevdet Efendi yeni öğretim anlayışına göre kolay öğretilen alfabe
öğretim yöntemini geliştirdiğinde, tepki çekmiş ve öğrencisiz kalan okul, 1871 yılında kapanmıştır.
Cevdet Efendi’nin çabalarıyla 1872 yılında yeniden açılan okula İstanbul dışında (taşrada) açılacak
yeni İlköğretmen okullarına öğretmen yetiştirme görevi de verilmiştir. Bu dönemde Osmanlı
Devleti’nin yaklaşık 10 milyon kilometrekarede ve üç kıtada yayılmış bulunan topraklarında yaklaşık
12.000 Sıbyan Mektebine öğretmen yetiştirmek için 1872 yılından itibaren vilayet merkezlerinde de
ilköğretmen okulları (Darülmuallimin-i Sıbyan) açılmaya başladı.
Osmanlı Devleti’nin batı tipi modern okullarında da öğretmenler erkek oldukları için, kız
çocukları 9 yaşından sonra okula gitmezlerdi. Sıbyan Mekteplerinde öğretmenlik de yapan mahalle
imamının hanımından da kızlar ders alırlardı. Hem imam hem de hanımının genellikle öğretmenlik
formasyonu zayıftı. Bazı zengin aileler ve üst düzey bürokratlar kız çocuklarına özel ders aldırarak,
kızlarının edebi ve dini bilgilerini arttırmaya çalışırlardı. Bunların bazıları yabancı öğretmenlerden
müzik dersi alırken, müzik aleti çalmayı da öğrenirlerdi. Yabancı öğretmenin anadilini, yabancı dil
olarak çocuklarına öğreten bazı üst düzey bürokratiklar ve zengin aileler de vardı.
1850 yılından itibaren bazı gazete ve dergilerde ülkenin kalkınması için erkeklerin yanında
kızların da modern eğitim almalarının gerektiği ile ilgili yazılar yazılmaya başladı. Açılan birkaç tane kız
okulunun en büyük sorunu bayan öğretmen bulma güçlüğüydü. 1870 yılında Darülmuallimatın (Kız
Öğretmen Okulu) açılış töreninde zamanın Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Safvet Paşa, İslam dinine
göre eğitimin erkeklere olduğu kadar kadınlara da farz olduğu konusunda bir konuşma yapmıştır.
1869 yılında yürürlüğe giren Genel Eğitim Tüzüğü (Maarif-i Umumiye Nizamnamesi) İstanbul’da çeşitli
seviyelerdeki okullara “mükemmel” öğretmenler yetiştirmek üzere Darül Muallimin-i Kebir (Yüksek
Öğretmen Okulu) açılmasına hükmederken, kız okullarına öğretmen yetiştirmek için de Kız Öğretmen
Okulları açılmasını emrediyordu.
Yüksek Öğretmen Okulu kurulduğu yıllarda rüştiye, idadiye ve Sultaniye okullarına öğretmen
yetiştirecek üç şubeden oluşuyor ve her şube Fen ve Edebiyat bölümlerine ayrılıyordu. İlköğretmen
okulları bu yapının dışında bırakılmış olsa da, yönetim bakımından Yüksek Öğretmen Okuluna
bağlıydılar.
İstanbul dışında kurulan ilköğretmen okullarına ilk yıllarında İstanbul İlköğretmen okulundan
mezun olanlar atanıyordu. Çoğu yetersiz ve niteliksiz olan bu öğretmenlerden sonraki yıllarda
vazgeçilerek, İstanbul Yükseköğretmen okulundan veya Konya, Ankara, Diyarbakır, Üsküp
vilayetlerindeki Darülmuallimin-i Rüştiyelerden (Ortaöğretmen Okulu) mezun olanlar atanmaya
başladı. Modern pedagojinin İstanbul dışındaki İlköğretmen Okullarına girmesini sağlayan bu
uygulamayla bu okullardaki eğitimin seviyesi ve niteliği yükselmiştir.
1891 yılında yayınlanan Yüksek Öğretmen Okulları Tüzüğü, Genel Eğitim Tüzüğünün bu
okulları ilgilendiren hükümlerinde önemli değişiklikler yaptı. Okulun şubeleri İbtidaiye (ilkokul
öğretmenliği), Rüştiye (ortaokul öğretmenliği) ve Aliye (lise öğretmenliği) olarak düzenlendi.
Öğretmenliği teşvik amacıyla bu okula alınacak öğrencilerin masrafı tamamen devlet tarafından
karşılanırken, öğrencilere mezun olduktan sonra mecburi hizmet şartı getirildi. Okulun teşkilat
yapısında ve derslerin müfredatında bazı düzenlemeler yapıldı. Usül-i Tedris ve Terbiye dersi
programa eklendi. 1904 yılında da tüzükte küçük bazı değişiklikler yapıldı.
Selçuklu Devleti’nden itibaren Ahi Teşkilatı’nın kendine özgü ve yaygın eğitim şeklinde
yürütülen mesleki ve teknik eğitim, Osmanlı Devleti’nde de bazı değişiklerle devam etmiş ve Lonca
Sistemi’ne dönüşerek Osmanlı Devleti’nin son yıllarına kadar zayıflayarak devam etmiştir. Ülkenin
ihtiyacı olan nitelikli meslek erbabını yetiştiren örgün eğitim tipindeki meslek okulları önce askeri
okullar bünyesinde, daha sonra da Tanzimat Dönemi’nde plansız ve programsız da olsa sivil okullar
şeklinde kurulmaya başlamıştır.
Islahat Fermanı’ndan sonraki dönemde Mithat Paşa’nın girişimleriyle yetim, öksüz ve kimsesiz
çocukları meslek sahibi yapmak amacıyla “ıslahhaneler” açılmış ve bu ıslahhaneler Cumhuriyet’in
kuruluşundan sonraki dönemin meslek okullarının temelini oluşturacak sanayi okullarına
dönüşmüştür. 2. Abdulhamid Dönemi’nde açılan Darülhayr-ı Ali (yüksek ve ?) Birinci Dünya Savaşı
yıllarında açılan Darüleytamlar (Yetimhaneler) da korunmaya muhtaç çocuklara mesleki eğitim veren
okul işlevi görmüşlerdir. Bunların dışında başta ziraat ve hayvancılık alanlarında olmak üzere
Cumhuriyet’e kadar birçok mesleki okul/kurs açılmıştır.
Yeni tip diyeceğimiz bütün mesleki eğitim okullarında/kurslarında öğretmen ihtiyacını
karşılamak için mesleki öğretmen okulu diyebileceğimiz bir kurum, bir-iki askeri girişimin dışında
olmamıştır. Öğretmen ihtiyacı pratikten yetişmiş ustalarla karşılanıyordu.
2.Abdulhamid döneminde kız öğretmen okulları hem nitelik hem de nicelik bakımından büyük
gelişmeler göstermiştir. Öğretmen yetiştirme konusuna çok önem verilmiş ve bu dönem sonunda
İstanbul dışındaki ilköğretmen okullarının sayısı 23 e ulaşmıştı. Bu sayı I. Dünya Savaşı başladığında 21
e inerken, bu okulların 220 öğretmeni ve yaklaşık 1900 öğrencisi bulunmaktaydı. Okulların binalarını
yerel yönetimler yaparken, öğretmenlerini ise Maarif Nezareti (Eğitim Bakanlığı) atamıştır. Teşvik
amacıyla öğrencilerin tüm masraflarını da yerel yönetimler karşılıyordu.
2.Meşrutiyet döneminde ilköğretim şubesi yüksek öğretmen okulundan ayrılarak bağımsız
hale geldi ve öğretim süresi 2 yıldan 3 yıla çıkarıldı. 1908 yılında meşhur eğitimci Satı Bey müdürlüğe
getirildi. Satı Bey, dönemin Eğitim Bakanlarına sunduğu raporlarla ve gazetelerde yazdığı makalelerle,
yüksek öğretmen okulunda yapılması gereken düzenlemeler ve yenilikleri gündeme taşıdı. Müdürü
olduğu ilköğretmen okulundaki yaklaşık 900 öğrenciye seviye tespit sınavı uyguladı ve yetersiz
gördüklerinin okuldan ayrılmalarını sağladı. Okulu tekrar yatılı hale getirdi. Öğretmen adayı olan
öğrencilerin gözlem ve uygulama yapmalarını sağlamak için okul bünyesinde “Uygulama Okulu” açtı
ve bu okulun programına beden eğitimi, müzik, resim gibi dersler koydurdu. Öğretmen yetiştiren bu
okulda kişisel girişimleri ile ilk kez pedagoji dersi koydu. Din ve ahlak kavramının yanında vicdan
kavramını da gündeme getirdi. Öğrencilerin bilgi ve görgüsüne katkı verecek sosyal ve kültürel
etkinlikler düzenledi. Darülmuallimin konferanslarını başlatarak halka ve aydınlara yöneldi. Ülkede ilk
kez eğitim ve bilim konusunda dergi (Tedrisat Mecmuası) çıkardı, okulda güçlü ve nitelikli bir
öğretmen kadrosu oluşturdu.
Bu dönemin önemli aydınlarından Ziya Gökalp; “Milli eğitim, medeniyetçi eğitime karşı harsçı
(kültürcü) eğitimdir. Sürdürülen yanlış eğitim politikası gençleri bencilliğe itiyor, gayr-ı milli bireyler
oluyorlar. Milli eğitim için dinde, ahlakta, hukukta, dilde, sanatta, ekonomide kişiliğimizi keşfetmek
zorundayız. Milli kültürü de halktan almak gerekir. Bunun da tek yolu Türkçü gençlerin köylere
öğretmen olarak gitmesidir. Çünkü Osmanlı seçkini halk kültürünü alırsa milli seçkin olur ve milletin
ortak değerlerini bulup ortaya çıkartır.” demiştir. Öğretmenliğin önemine de dikkat çekerek, “Bir
ülkede öğretmen sınıfına sosyal bir değer verilmezse bilim de bir değer ifade etmez. Öğretmenin
protokolde bir yeri olmalı; aylığı, mevkii yükseldikçe ülkenin bilim varlığının da gelişeceği
görülmelidir.” diyen Gökalp’İn düşünceleri Meşrutiyet döneminde pek etkili olmasa da Cumhuriyet’i
kuranların ilk uygulamalarında etkisi görülmeye başlamıştır.
Meşrutiyet döneminin önemli şair ve ediplerinden Tevfik Fikret, öğrencilere kişilik
kazandıracak ve yeteneklerini ortaya koyabilecekleri eğitimin verilmesini savunurken, çağdaşlaşmanın
yenilikleri almak, fikir üretmek, çalışmak, eskilerden uzaklaşmakla mümkün olacağını savunmuştur.
Öğretmenlerin ve öğretmen okullarının önemini belirtirken, Daru’l-Muallimin’in marşını da yazmıştır.
Aynı dönemde yaşayan İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif, Meşrutiyet dönemi
öğretmenlerinin dinden uzak tutumlarını yadırgamış ve eleştirmiştir. Halktan kopuk öğretmenler ve
aydınların kendi toplumlarına yabancı kalacaklarını, daha sonra da İslam’ı kökten kazımayı
düşüneceklerini belirtir. Medreselerde verilen eğitimi de eleştiren Mehmet Akif, iyi bir eğitim
sisteminin din ve toplum yapısına ters düşmeyen, ama toplumu çağa hazırlayan, Müslümanlığın
özünü ve ruhunu öğrencilere tam olarak kazandıran bir sistem olması gerektiğini savunurken,
şiirlerinde öğretmenlerin sahip olması gereken özellikleri şu şekilde dile getirir:
Demek ki atmalıyız ilme doğru ilk adımı.
Mahalle mektebidir işte en birinci adım;
Fakat bu hatveyi iyi tasarlamak lâzım.
Muallim ordusu derken, çekirge orduları
Çıkarsa ortaya, artık hesap edin zararı!
"Muallimim" diyen olmak gerektir İMANLI;
EDEPLİ, sonra LİYAKATLİ, sonra VİCDANLI
Bu dördü olmadan olmaz: Vazife, çünkü büyük.
2. Meşrutiyetten sonra Eğitim Bakanı olan Emrullah Efendi’nin çabalarıyla Geçici İlköğretim
Kanunu yayınlandı ve öğretmen yetiştirme çalışmaları sisteme bağlandı. Gerekli görülen yerlerde kız
ilköğretmen okulları açılması kararlaştırıldı. Kadınlar da ülkenin sosyal, kültürel ve ekonomik
hayatında etkin biçimde yer almaya başlamıştı. Buna rağmen Kız Öğretmen Okulu’nda birçok sorun
vardı ve eğitim seviyesi çok düşüktü. Dönemin öğretmen okulu müdürü Satı Bey’in yanında, Halide
Edip Adıvar ve bazı aydınlar, yazılarıyla sorunları işaret ediyor ve bu sorunlara çözüm bulmaya
çalışıyorlardı. Bu eleştirilerin etkisiyle 1910 yılında bazı köklü değişikliklere gidildi ama I.Dünya Savaşı
şartları ve sonrasındaki yenilgi diğer okullar gibi bu okulların da işleyişini çok zor duruma düşürdü.
Okullarının tüm masrafları ve binalarının yapımı yerel yönetimler tarafından karşılandığından, yerel
yöneticilerin okulların masraflarını kısmalarına, hatta eğitime de müdahele etmelerine neden
oluyordu. Özellikle savaş yıllarında tasarruf tedbiri olarak ilk önce vilayetlerdeki ilköğretmen
okullarının kapanması kararlaştırılıyordu.
1915 yılında Emrullah Efendi’nin hazırladığı Darülmuallimin ve Darülmuallimat (Kız ve Erkek
Öğretmen Okulları) Tüzüğü, Cumhuriyetin ilanından sonra da 1930 yılına kadar yürürlükte kaldı.
İlköğretmen okullarının öğretim süresini 4 yıla, Erkek öğretmen okullarının öğretim süresini 4 yıla, kız
öğretmen okullarınınkini 5 yıla çıkaran tüzük çerçevesinde, bu okullara bağlı birer uygulama okulu
açılması da öngörülürken, daha önce ilköğretmen okulunda bulunan uygulama okulu devam ettirildi.
Bu tüzük ile şubelere alınacak öğrencilerde aranan özellikler ile müfredat, yönetim ve öğretim
kadrosu yeniden düzenlendi. Okulun bütçesi savaş yılları olmasına rağmen iki katına çıkarıldı. Bazı
ders kitapları bastırıldı. Böylece öğretmen okulları uzun yıllar devam eden gecikmeleri telafi edecek
imkana kavuşurken, büyük yenilikler yapıldı ve ilerlemeler kaydedildi. Mevcut öğrencilerin savaşa
alınmaması konusunda karar alınması sağlandı.1916 yılında bu okulların yönetmeliği yayınlanarak,
idari ve mali yapıları ile eğitim-öğretim programları ayrıntılı olarak yeniden düzenlendi.
1911 yılına kadar Osmanlı Devletinin topraklarında Kız Lisesi açılmamıştır. Kız Öğretmen
Okulunun idadi bölümü 1915 yılında yayınlanan Kız ve Erkek Öğretmen Okulları Tüzüğünden sonra
Yüksek Kız Öğretmen Okulu’nun yapısı yeniden değişmiş, lise öğretmenlerini yetiştiren yüksek
öğretmen bölümü açılmış, okulun adı da değişmiştir. Açılan İhzari bölümünden mezun olanlar
ilkokullara öğretmen ve ilköğretim müfettişi olarak yetiştiriliyorlardı. 1918-19 yılında İhzari bölümü ve
Anaokulu Öğretmenliği bölümü kapatıldı. Ortaöğretime öğretmen yetiştirme işi İnas Darülfünun’a
devredildi. 5 Kasım 1922 yılında Ankara’da kurulan TBMM Hükümetinin Maarif Vekaletine bağlanan
Darülmuallimatın, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra 1923-24 öğretim yılında İhzari bölümüne denk
Tali bölümü açıldı. 1924-1925 öğretim yılında bu kısım da kaldırıldı ve İstanbul Kız Muallim Mektebi
(İstanbul Kız Öğretmen Okulu) adını aldı.
1.Dünya Savaşı yıllarında yeni öğrenci bulmanın zorluğunun yanında, aksine karar olmasına
rağmen mevcut öğrencilerin de askere alınmaya başlaması, Yüksek Erkek Öğretmen okullarının
öğrencisiz kalmasına neden olurken, bu okullardaki eğitim-öğretimin niteliğini de iyice düşürdü.
Taşradaki öğretmen okullarının sıkıntıları da buna eklenince, ülke genelinde çok büyük öğretmen
açığının ortaya çıktı. Yükseköğretmen okulu I.Dünya Savaşından sonra sürekli gerilerken, Osmanlı
Devleti yıkıldıktan sonra Ankara’da ki TBMM Hükümetinin Maarif Vekaletine bağlandı ve 1924 yılında
da Yüksek Muallim Mektebi adını aldı.
2.Meşrutiyetin ilanından önce bazı vilayetlerde az sayıda anaokulu varken 1908 yılından
sonra İstanbul’da da bazı anaokulları açıldı. Bunlar özel anaokulları idi ve Balkan Savaşlarından sonra
resmi anaokulları da açılmaya başladı. Ama bu okullarda öğretmenlik yapacak Müslüman kadın
öğretmen bulunamıyordu. Daha çok Yahudi ve Ermeni kadın öğretmenlere görev verildi ve bunlar da
genellikle Avrupa’da terkedilmiş zararlı anlayış ve metotları kullanıyorlardı. Çocuklara öğretilen şiir ve
şarkıları da bu öğretmenler yazıyordu. 1914-1915 yılında hazırlanan Darülmuallimat programı ile
İstanbul Kız Öğretmen Okulu’na bağlı bir Kız Anaokulu Öğretmen Okulu açıldı. Bu okulun öğretim
süresi bir yıldı ve uygulama anaokuluna da sahipti. 1918-1919 öğretim yılında yeterli öğrenci
bulunmadığı ve öğretmen fazlalığı olduğu gerekçesiyle kapatıldı. 1916 yılına kadar İstanbul’da 30 tane
anaokulu açılabilmesine rağmen 370 tane anaokulu öğretmeni yetiştirilmişti. Hem savaş şartları hem
de geleneksel ataerkil aile yapısına sahip Osmanlı toplumunda anaokulları ilgi görmemiştir.
1917 yılında Satı Bey tarafından açılan Yeni Mektep adlı özel okulun bünyesinde
Darülmürebiyat adlı anaokulu öğretmeni yetiştiren özel sınıf ile 1918 yılında yine aynı isimle
Eskişehir’de açılan özel okul anaokulu öğretmeni yetiştirmeye devam etmişler, ama fazla uzun ömürlü
olamamışlardır. Cumhuriyet ilan edildiğinde ülkemizde toplam 80 tane anaokulunda yaklaşık 6000
öğrenciye 136 öğretmen eğitim veriyordu.
Birinci Dünya Savaşından yenilerek çıkan Osmanlı Devleti son yıllarında ülkedeki
olumsuzlukların sebebi olarak görülen ittihat ve Terakki Fırkası mensubu öğretmenleri görevden
almış, öğretmenlerin Milli Mücadele'ye katılımını engellemek için İstanbul dışına atamaları
durdurmuş, ama öğretmenlerin büyük bir çoğunluğu emperyalist işgale direnen Ankara merkezli Milli
Mücadele Hareketini desteklemişlerdir., 15-21 Temmuz 1921 tarihlerinde Ankara’da 1. Eğitim
Kongresi düzenlendi. Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden gelen 250 civarındaki erkek ve kadın eğitimci
bir hafta boyunca toplantılar yaparak, işgalden sonraki dönem için eğitim alanındaki hedefleri
belirlediler.
1. Eğitim Kongresi’nde bir konuşma yapan Mustafa Kemal Paşa, geçmişte yapılan yanlışlar ve
ihmaller sonucu ortaya çıkan sorunların çözülmesinde en büyük yardımı eğitimin sağlayacağını
vurgulayarak, yeni eğitim sisteminin dış etkilerden uzak ve milli karakterimize uygun bir şekilde
yapılandırılmasının önemini belirtmiştir. Milli özelliği olmayan, bilimsel düşünceden uzak mevcut
eğitim sisteminin modernizasyonunun yapılarak toplumdaki bilgisizlik ve cehaletin giderilmesinin
önemine işaret etmiştir. Bu konuda öğretmenlere büyük görev düştüğünü hatırlatırken,
öğretmenlerin sorunlarına da değinmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Atatürk yeni Milli Eğitim’in amacını açıklarken;
yetiştirilecek çocuklar ve gençlerin milletine, devletine ve TBMM’ye bağlı, vefalı ve bunlara düşman
olanlarla mücadele edecek donanımlarla donatılmış olması gerektiğine işaret eder. Bu gençleri
yetiştirecek öğretim üyeleri ve öğretmenlerin, milli bilinç ve disiplin sahibi gençler yetiştirmek için
derslerinde ülküsel gayelere hizmet etme bilincini aşılamalarını da istemektedir. Milli düzene saygılı
ve itaatkâr yurttaşlar yetiştirmek için beynelmilel değerlere değil, milli değerlere başvurulması
gerektiğini vurgulamaktadır. Öğretmenleri irfan ordusu olarak tanımlayıp asker ordusu ile irfan
ordusunun görevlerindeki benzerliğe dikkat çeken Atatürk; “Asker ordusu kadar hayati olan irfan
ordusu kutsal görevini, ‘ölen ve öldüren’ asker ordusuna, niçin öldürüp, niçin öldüğünü öğreterek
yerine getirir.” sözleriyle öğretmenleri yeni dönemdeki görevlerine yönlendirmektedir.
Halifeliğin temsilinin TBMM’nin manevi uhdesine alınması, medreselerin kapatılması, Din
dersinin programlardan çıkartılması ve anayasadaki “Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslam’dır”
maddesinin 1928 yılında kaldırılması süreci, Atatürk ilkelerinden hareketle laikliği gerçekleştirme
adımlarıydı. Alfabenin değişmesiyle Arap harflerinin yerine Latin harflerine geçiş de bu süreci
hızlandırdı. 11 Kasım 1928’de Millet Mektebi Teşkilatı’na dair yönetmelik hükûmet tarafından kabul
edilerek, bu teşkilatın genel başkanı ve başöğretmeni Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal
Hazretleri’dir, denildi.
Bu dönemde, Cumhuriyetçi nesil yetiştirmek ve en uzak köylere kadar halka Cumhuriyet’in
temel ilkelerini götürecek öğretmenler yetiştirmek için İl Öğretmen Okulları açılmıştır. Daha sonra
Köy Öğretmen Okulları ve ortaokullara öğretmen yetiştirmek için de Yüksek Öğretmen Okulları açıldı.
Mesleki ve Teknik öğretim alanında da Kız ve Erkek Meslek Öğretmen Okulları açılmıştır.
İçinde bulunduğu olumsuz şartlara rağmen Ankara'daki TBMM Hükümeti Anadolu'da bir
yandan ilköğretimin gelişmesi için tedbirler alırken, bir yandan da öğretmen yetiştiren kurumları ıslah
etmeye çalışmıştır. Anadolu’da ki öğretmen okullarının birçoğu savaş şartlarında kapatılırken, bir
kısmı da işgalci devletlerin kontrolüne geçmişti. 1921 yılında sadece 14 tane öğretmen okulu ayakta
kalabilmişti ve bunların yaklaşık 900 öğrencisi vardı. İstanbul'daki öğretmen okulları da aynı şartların
içindeydi. Yine de yerel yönetimler tarafından 1921 yılında büyük fedakarlıklarla 4 tane vilayette
öğretmen okulu açılmıştır. 1922 yılında yeni açılan öğretmen okulu sayısı 13 olmuştur. Cumhuriyetin
ilan edildiği 1923 yılında bu sayı 37 ye ulaşırken, bunların pek çoğunun binası yıpranmıştı ve derme
çatmaydı. Bu okulların niteliğini arttırmaya öncelik verilerek 1923-1924 öğretim yılında sayıları 18 e
indirildi. Bu arada TBMM Hükümeti bu işleri 1915 tarihli Darülmuallimin ve Darülmuallimat
Nizamnamesine (Kız ve Erkek Öğretmen Okulları Tüzüğü) göre yürütmekteydi. Öğretmen okulları
mezunları öğretmen ihtiyacını karşılamaya yetmediğinden bazı büyük merkezlerde "Ehliyetname
imtihanları" açmış, bu sınavı kazananlar öğretmen olarak istihdam edilmiştir. Bu "ehliyetnameli"
öğretmenlerin yeni eğitim-öğretim yöntemlerini öğrenmeleri için Bakanlıkça Usül-i Tedris (Öğretim
Metotları) kursları da açılmıştı.
1927 yılında 2 yıl eğitim süreli olarak Konya'da açılan Orta Muallim Mektebi (Ortaöğretim
Öğretmen Okulu), 1927-1928 öğretim yılında Ankara'ya nakledilmiş ve yükseköğretim kurumu
statüsü verilmiştir. Öğretiim süresi 1928-1929 öğretim yılında Pedagoji Şubesi hariç 2 si hazırlık olmak
üzere üç buçuk yıla çıkartılmıştır. 1929-1930 yılında yine Ankara'da Gazi İlköğretmen Okulu için
yapılan binaya taşınırken adı da, Gazi Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü olarak değişmiştir.
Bu arada bir çeşit uygulama okulu olarak, okula bağlı bir de İlköğretmen Okulu açılmıştır. 1932-1933
öğretim yılında okulun bahçesinde yapılan bir binaya Yüksek Beden Terbiyesi Mektebi, okulun "beden
terbiyesi" şubesi olarak açılmıştır. Aynı öğretim yılında okulda “Resim ve El İşleri” şubesi de açılmıştır.
Yeni açılan bu şubelerin öğretim süreleri 3 er yıllık iken, diğer şubelerin öğretim süreleri 2 si hazırlık
olmak üzere 4 yıla çıkartıldı. 1934-1935 öğretim yılında hazırlık sınıfları kaldırılınca, daha önce 4 yıllık
olan bölümlerin öğretim süresi 2 yıla indirilmiş oldu. 1938 yılında da, daha önce 1924 yılında kurulan
Müzik Öğretmen Okulu, 3 yıl eğitim süreli "Müzik Şubesi" olarak bünyesine katıldı.
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra hızlanan batı tipi modern eğitim kurumlarına, yeni
anlayışa uygun olarak batı müziğinin okullara girmesi, alaturkacı öğretmenlerin yerine bu müziği
öğrencilere sevdirip öğretecek müzik öğretmenlerini yetiştirmek üzere Musiki Muallim Mektebi
(Müzik Öğretmen Okulu) 1924 yılında Ankara'da açıldı . Şimdiye kadar genellikle gelişi güzel bir
farzdan yürütülen müzik eğitiminin, yetenekli gençler aracılığı ile ıslah edilmesi amaçlanmıştır. 1934
yılında Milli Musiki ve Temsil Akademisi kurulduğunda, Müzik Öğretmen Okulu bu akademinin
büünyesine alınmıştır. 1936-1937 öğretim yılında bu kuruma Musiki Muallim Mektebi'nin Temsil
Sınıfları adıyla bir konservatuar kısmı eklenmiştir. Musiki Muallim Mektebi 1938-1939 öğretim yılında
da, Gazi Orta Muallim Mektebi ve Enstitüsü'nün bir şubesi haline getirilmiştir. Öğretim süresi
kurulduğu ilk yıllarda ilkokul üzerine 4 yıl olan Müzik Öğretmen Okulu'nun bir yıllık hazırlık sınıfı da
vardı ve 1931 yılında öğretim süresi 6 yıla çıkartılmıştır.
1923 yılında belirlenen 10 il, “öğretmen okulu mıntıkası” olarak belirlenmiş bu illerde
öğretmen okulları kurulmaya başlamıştır. İlköğretmen okullarından mezun olanların köylere ilkokul
öğretmeni olarak gitmek istememeleri, gidenlerin de köy hayatına uyum sağlamakta zorluk
çekmeleri, köy ilkokullarına öğretmen yetiştirmek için ayrı ilköğretmen okulları açılması düşüncesi
Osmanlı
Dönemi’nde
de
tartışılıyordu.
1925
yılında
Konya’da
toplanan
Maarif Müfettişleri Kongresinin sonuç raporunda bu konu dile getirildiği gibi, Yeni Türk Eğitim
Sisteminin temel esaslarını belirlemek üzere rapor hazırlaması için davet edilen John Devey de
raporunda bu konuda öneri getirmiştir.
1926 yılında çıkarılan Maarif Teşkilatına Dair Kanun ile ilköğretmen okulları, ilk Muallim
Mektepleri ve Köy Muallim Mektepleri olmak üzere iki gruba ayrılırken, 1927-1928 öğretim yılında iki
köy muallim mektebi açılmıştır. Ama bu okullardan beklenen verim alınamamış 1933 yılında bu
uygulamadan vazgeçilmiştir.
1935 yılında ilköğretimin en küçük köylere kadar yayılmasına katkıda bulunmak için Köy
Eğitmen Kursları ve Köy Öğretmen Okulları kurulmuştur. Köy Öğretmen Okullarının bu kez köylerde
açılması ve öğrencilik döneminden itibaren köy havasına, ortamına alışmaları istenmiştir. O yıllarda
ülke nüfusunun %75’i köylerde, %25’inin şehirlerde yerleştiği göz önüne alındığında, bu konunun
önemi daha iyi anlaşılır. (Çağ nüfusunun %25’i köylerde, %68’i şehirlerde okumaktadır.)
Köy Eğitmen Kursları başarı olunca bunların yanına köy öğretmen okulları da açılmış, daha
sonra 1940 yılında bu okullar Köy Enstitülerine dönüşürken, Eğitmen Kursları 1946 yılına kadar
çalışmalarına devam etmiştir. 1943 yılında Köy Enstitülerine öğretmen yetiştirmek için Hasanoğlan
Köy Enstitüsü bünyesinde Yüksek Köy Enstitüsü kurulmuş, Köy Enstitülerinden mezun olanların en az
3 yıl eğitim alarak bu okullara öğretmen yetiştirilmesi hedeflenmiştir. Yüksek Köy Enstitüsü 1947
yılında kapatılmıştır.
Köylerin ve köylülerin ihtiyacı olan öğretmen, sağlıkçı, ziraatçı gibi teknisyenleri yetiştirecek
okulların açılması amacıyla 17 Nisan 1940 tarihinde 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu çıkarıldı.
Köylüleri okur-yazar yapmak, Cumhuriyetin siyasi eğitimini verebilmek ve kalkınma atağını
gerçekleştirebilmek amacıyla Köy Enstitüleri 1940 yılında Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı
döneminde kurulmuştur. Bu okullarda eğitilecek öğrenciler köy ilkokullarından mezun olan sağlıklı ve
yetenekli köylü çocukları arasından seçilecekti. Önemli işlevler yerine getirmesi beklenen Köy
Enstitüleri’nin 1943 yılına kadar bir programı bile olmamış, eğitim- öğretim işleri ikinci planda
tutulmuştur.
Bu okulların açılışındaki amaçlardan birisi de köylerden şehirlere göçü engellemekti. Bütün
dünyada görülen köyden şehre göçün ülkemizde yaşanmaması için, köylü çocukların köylerde kalması
isteniyordu. Enstitüden beş yıllık eğitim alarak mezun olanlar yirmi yıl boyunca köylerde mecburi
öğretmenlik hizmetlerini tamamlamak zorundaydılar. Bu görevden kaçanlar bir daha devlet memuru
olamadıkları gibi, tazminat da ödemeleri gerekiyordu. Köy Enstitüleri sadece öğretmen değil, köyün
ihtiyacı olan diğer meslek erbabını da yetiştirecekleri için, köylerin kalkınmasına büyük destek
olacakları bekleniyordu. Daha sonra sağlık memurları ve ebeler de yetiştirmeye başladılar. Eğitim ile
üretim birleştirilerek bu okullara hem teknisyen hem de öğretmen yetiştirilmesi
hedefleniyordu.1946-1956 yılları arasında 10 yılda 24 Köy Enstitüsü açmak ve yaklaşık 38 000
öğretmen ve 7 500 eğitmen yetiştirmek hedeflenmişti. Bu okulların binaları ile öğretmenlerin
kalacağı lojmanların inşaatları ve bakımı yöredeki köylüler tarafından yapılmak zorundaydı. 18-50 yaş
arası her köylü, her yıl yirmi gün Enstitü’nün işlerinde çalışmak zorundaydı.
Köy Enstitülerine tam devreli köy ilkokullarını bitirmiş sıhhatli ve yetenekli köylü çocuklar
seçilerek alındılar. Mezunları bir takım çekici ve bağlayıcı kararlarla köye bağlamaya ve yetiştirmeye
çalışıldı. Bakanlığın göndereceği köylerde ayda 20 TL maaşla 20 yıl çalışanların maaşları 40 TL ye kadar
yükselmesi kararlaştırılmıştı.
İlköğretim davasının çözülmesi yolunda kuvvetli bir adım olarak değerlendirilen Köy
Enstitüleri Kanununun kabul tarihi olan 17 Nisan (1940) günü her yıl çeşitli törenlerle kutlanmakta,
Köy Enstitülerinde ve Köy okullarında başarı gösterenlerin isimleri radyo ve diğer yayın organlarınca
ilan edilerek teşvik edilmekteydi.
1947 yılında Köy Enstitülerinin programında biraz değişiklik yapılmış, 1950 yılında iktidara
gelen Demokratik Parti döneminde, 1952 yılında programı yeniden değiştirildikten sonra 1954 yılında
çıkarılan bir kanunla ilköğretmen okullarıyla birleştirilerek tamamen dönüşmüştür.
Milliyetçilik duyguları çok yüksek olarak yetiştirilen Köy Enstitüleri neslinin; solculukla,
dindarlıkla, beynelmilelcilikle (enternasyonal) suçlananlara hiç tahammülleri yoktu. Tek partili
devletin emrinde milliyetçi asker-öğretmen olarak yetişiyorlardı. Devlet yöneticileri modernleşme ve
kalkınma için böyle olması gerektiğine inanıyorlardı. Cumhuriyet döneminin önemli bir öğretmen
yetiştirme kurumu olarak siyasi tartışmalara neden olan Köy Enstitüleri, tarafsız bir gözle objektif
olarak değerlendirilememiştir.
1-20 Mayıs 1925 tarihinde Konya’da toplanan Maarif Müfettişleri Kongresi tarafından
hazırlanan raporda, anaokullarındaki öğretmen ihtiyacını karşılayabilmek için Kız Öğretmen Okulları
bünyesinde birer şube açılması ve ayrıca bir Ana Muallim Mektebi (Ana Öğretmen Okulu) kurulması
da önerilmiştir. 1927 yılında Ankara’da eğitim süresi 2 yıl olan yatılı bir Ana Öğretmen Okulu açılmış,
1930 yılında İstanbul Kız Öğretmen Okuluna nakledilmiş, 1933 yılında kapanmıştır. 1935 yılında yine
Ankara’da Kız Teknik Öğretmen Okulu bünyesinde açılan Çocuk Bakımı Programı çerçevesinde okul
öncesi eğitime öğretmenler yetiştirilmeye başlamıştır.
1932-1933 öğretim yılı başında ilköğretmen okulları iki devreli 6 yıllık okullar haline gelmiş,
ortaokul düzeyindeki birinci devreleri aynı yıldan itibaren tedrici olarak kaldırılmaya başlayınca,
ilköğretmen okulları 3 yıllık lise dengi meslek okullarına dönüşmüştür. 1970 yılındaki bir Talim Terbiye
Kurulu kararıyla ilköğretmen okulları, ortaokul üzerine 4, ilkokul üzerine 7 yıla çıkarılmış ve
mezunlarına üniversitelere girme imkanı sağlanmıştır. Böylece bu zamana kadar öğretim süresi 3 yıl
olan ilköğretmen okullarında yetişen bir ilkokul öğretmeni, bundan sonra 4 yıllık eğitimle
öğretmen olabilmiştir.
Şehir ve kasabalardaki ilkokullarla ortaokulların öğretmenlerini yetiştirmek için 1946-1947
öğretim yılında Ankara'daki Gazi Ortaöğretmen Okulu ve Terbiye Enstitüsü, Balıkesir'deki Necati Bey
Ortaöğretmen Okulu ile İstanbul ve İzmir'deki Erkek Öğretmen Okulları Eğitim Enstitülerine
dönüştürüldü. Hatta Ankara'daki Gazi eğitim Enstitüsünde, sayıları hızla çoğalan ortaokullara her ders
için branş öğretmeni yetiştirmek kısa sürede mümkün olamayacağı görülünce branş derslerinin
hemen hepsini okutabilecek öğretmenler yetiştirmek için "Toplu Dersler Şubesi" açıldı. Bu
uygulamadan 2 yıl sonra vazgeçildikten sonra, bu bölüm Fen ve Edebiyat olarak ikiye ayrıldı. 19521953 öğretim yılında "Özel Eğitim Bölümü" açıldıysa da iki yıl sonra kapatıldı ve bu görevi Pedagoji
Bölümü üstlendi. Zamanla fen ve edebiyat bölümü branşlara göre bölünerek çoğalırken, öğretim
süreleri de 3 yıla yükseltildi. 1974 yılında Gazi Eğitim Enstitüsünün eğitim süresi ''Eğitim
Akademisine" dönüştürülmek amacıyla 4 yıla yükseltildiyse de, bu uygulamadan 1 yıl sonra
vazgeçildi. 1978-1979 öğretim yılında öğretim süresi tekrar 4 yıla çıkartıldı ve adı Gazi Yüksek
Öğretmen Okulu olarak değiştirildi ve böylece Eğitim Fakültelerinin temeli atıldı. Bu uygulama
yaygınlaştırılarak diğer Eğitim Enstitülerinden uygun olanların bir kısmında da uygulandı.
1959 yılında Ankara'da da yeni bir Yüksek Öğretmen Okulu açılırken, bu okullara ilköğretmen
okullarından mezun olanların arasında bir seçme yapılıp Bakanlıkça bir hazırlık eğitiminden
geçirilenlerden, ancak Üniversite Giriş Sınavını geçenlerin kabul edilmelerine karar verildi. Hazırlık
eğitimi için bir hazırlık sınıfı oluşturuldu. Bu okullara olan talep artışıyla beraber 1964 yılında İzmir'de
de Yükseköğretmen Okulu açıldı. Böylece 1970'li yılların başına kadar bu okullarda nitelikli
öğretmenler yetiştirildi. 1974-1975 öğretim yılından itibaren bu okullara talep aniden azaldı ve
hazırlık sınıfları kapatıldı. Çünkü 1974-1975 öğretim yılından itibaren İlköğretmen Okulları Öğretmen
Liselerine dönüştürüldü ve mezunlarının üniversiteye gitmelerinin önünde engel kalmadı. Dolayısıyla
Yüksek Öğretmen Okullarındaki hazırlık sınıfları işlevini yitirdi. 1975 yılında zaten sayısı 3 olan Yüksek
Öğretmen Okulları kapatıldı. Ama 1975-1976 öğretim yılı başında dönemin AP Hükümetinin Milli
Eğitim Bakanının aldığı ani bir kararla bu üç Yüksek Öğretmen Okulunun fiziki kapasitesi, öğretmen
kadrosu ve idarecileriyle kısa zamanda yeniden hazırlanarak, üniversitelerin birinci ve ikinci
sınıflarından ilgili kanunun belirlediği şartlara uygun olan 1500 öğrencinin parasız yatılı olarak kayıtları
alındı. 1976-1977 öğretim yılından itibaren de, bu okulların eğitim ve öğretimi kendi bünyelerinde
yapacak şekilde yapılandırılacağı bildirildi. Yüksek Öğretmen Okullarının akademik seviyelerinin
üniversitelerle denk olacağı ve kadrolarının da üniversite öğretim üyeleri arasından belirleneceği de
söylendi. Hatta bu okullar için temin edilecek asistanlık kadroları ile dünya standartlarında uygun bir
akademik kimliğe sahip öğretim üyeleri yetiştirileceği vaad edildi. Dile getirilen ve vaad edilen bazı
konular yerine getirilmezken, hedeflenenlere ulaşılamadığı gerekçesiyle 1978 yılında Milli Eğitim
Bakanlığı müdürler komisyonunun aldığı bir kararla kapatıldı.
1961 tarih ve 22 sayılı İlköğretim ve Temel Kanununda; öğretmen okullarından veya bu
amaçla açılacak özel bölümlerden mezun olanlar ile yabancı memleketlerde buna denk öğrenim
yapmış olanlar anaokulu öğretmeni olarak atanabileceği belirtilmiştir. Buna göre Lise veya Kız
Enstitüsü mezunu olup, özel okul veya kursları başarı ile bitirenler de anaokuluna öğretmen olarak
atanabileceklerdir. 1963-1964 öğretim yılında Kız Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü de Kız Meslek
Liselerinde Çocuk Gelişimi ve Bakımı bölümleri açmış ve bu bölüm öğretmen formasyonu dersleriyle
desteklenerek okul öncesi eğitim kurumlarına öğretmen yetiştiren bir kurum haline gelmiştir.
Talim Terbiye Kurulu’nun 1967 tarih ve 120 sayılı kararıyla okul öncesi eğitim kurumlarına
öğretmen yetiştiren kurum haline gelen Kız Meslek Liselerinin Çocuk Bakımı ve Gelişimi mezunları
1976 yılına kadar öğretmen olarak atanmışlardır. Mezunlar ihtiyaçtan fazla olmaya başladıktan sonra
sadece ihtiyaç olan illerde açılacak yarışma sınavı sonucuna göre işe alınmaları uygun görülmüştür.
1973 yılında çıkarılan 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 43.maddesi ile okul öncesi
eğitime öğretmen yetiştirme görevi yükseköğretim kurumlarına devredilmiş ve anaokulu öğretmeni
yetiştirecek eğitim programını hazırlamak üzere Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’nun Çocuk
Gelişimi ve Eğitimi bölümü görevlendirilmiştir. 1979 yılında hazırlanan iki yıllık anaokulu öğretmenliği
önlisans programı 1980-1981 yılından itibaren uygulamaya koyulmuştur.
1982 yılında YÖK kurulduktan sonra da bazı üniversitelerde ön lisans programı şeklinde
öğretmen yetiştirmeye devam edilmiştir. 1991-1992 öğretim yılından itibaren anaokulu öğretmenliği
programı 4 yıla çıkartılarak, doğrudan eğitim fakültesi bünyesine alınmıştır. Böylece lisans derecesine
sahip anaokulu öğretmenliği dönemi başlamıştır. Kız meslek liselerinin çocuk gelişim ve eğitimi
bölümlerinden mezun olanlar günümüzde de “yardımcı personel” veya “usta öğretici” sıfatıyla
anaokullarında çalışmaya devam etmektedirler.
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra yurt dışından davet edilen eğitim uzmanlarına (John
Devey, Omer Buyse, Alfred Kuhne) hazırlatılan raporlarda mesleki ve teknik okulların öğretmen
ihtiyacını karşılayacak teknik öğretmen okulları kurulması önerilmiş, 1927-1939 yılları arasında çeşitli
Avrupa ülkelerine birçok dalda öğretmen yetiştirmek üzere öğrenciler gönderilmiş ve bunların eğitim
alıp dönmesiyle mesleki ve teknik eğitimdeki gelişmeler hızlanmıştır. Aynı yıllarda yurt dışından
getirilen uzman öğretmenler, mesleki ve teknik okullarda atölye ve meslek dersleri öğretmeni olarak
görevlendirilmişlerdir.
Açılan mesleki ve teknik okullarda ilim, fen ve sanat eğitimi verilmeye başlandı. Hatta sadece
kız öğrencilerin eğitim aldığı meslek okulları da açılırken, 1934 yılında bu okullara bayan öğretmen
yetiştirecek olan Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu açıldı. 1937 yılında Erkek Teknik Yüksek
Öğretmen Okulu, 1956 yılında Ticaret ve Turizm Yüksek Öğretmen Okulu, 1962 yılında Kız ve Erkek
Sanat Yüksek Öğretmen Okulu, 1974 yılında Endüstriyel Sanatlar Yüksek Öğretmen Okulu açıldı.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında mesleki ve teknik öğretmen okullarının geç açılmasından dolayı bu alanda
hızlı bir gelişme sağlanamamıştır. Ancak 1936 yılında yayınlanan Ertik Okulları Öğretmenleri Hakkında
Kanun ile mesleki ve teknik eğitimde gelişmeler hızlanmıştır.
YÖK Kanunu’ndan sonra 1982 yılında mesleki ve teknik öğretime öğretmen yetiştiren bu
kurumların tamamı üniversitelere, dört yıllık Mesleki ve Teknik Eğitim Fakültelerine bağlanmıştır.
Tek parti zihniyeti eğitim alanındaki tüm gelişmeleri sıkı kontrol altında gerçekleştirirken,
1933 yılında yapıla üniversite reformunda 1900 yılından beri faaliyette olan ilk üniversitemiz
Darülfunun’u kapatarak İstanbul Üniversitesi’ni Kurdu. Darülfünun’da görevli 155 öğretim
görevlisinden 96 sının görevine son verdi. 1946 yılında çıkardığı 4396 sayılı yasayla üniversitelere
özerklik tanıdı. O dönemde Türkiye’de İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Ankara
Üniversitesi olmak üzere sadece üç tane üniversite vardı. Bu yasa çıkarılmadan önce Anakara
Üniversitesi’ne bağlı Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin öğretim üyelerinin çoğu sosyalist eğilimli
olduğundan, bu fakülte Ankara Üniversitesi’nin dışında bırakılarak özerklikten yararlanmasının önüne
geçildi. Kısa bir süre sonra da bu fakültedeki sosyalist görüşlü öğretim üyeleri görevlerinden
uzaklaştırıldılar. 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinde yapılan askeri darbelerden sonra da,
yine birçok öğretim üyesinin görevine son verilmiştir.
1946 yılında çok partili döneme geçişten sonra, Cumhuriyet Halk Partisinden ayrılan bazı
milletvekillerinin kurduğu Demokrat Parti (DP), 1950 yılında yapılan seçimi kazanarak iktidara geldi.
DP nin ve kurduğu hükümetlerin programlarında, tüm ilkokul öğretmenlerinin aynı ruha ve aynı
seviyede bilgiye sahip olmaları esası göz önünde tutularak, bunlar arasında farklı grupların oluşmasına
fırsat verilmezken, yeteneği ve gücü uygun olan bir ilkokul öğretmeninin öğretim derecelerini
tamamlayarak üniversite profesörlüğüne kadar yükselebilmesinin yasal imkanının sağlanması vaad
ediliyordu.
DP döneminde (1950-1960) rapor hazırlatmak için Türkiye’ye getirilen 44 yabancı uzmandan
41 tanesi ABD’lidir. Bu uzmanlar Köy Eğitimi, Halk Eğitimi, Ortaöğretim, Teknik Okullar ve Öğretmen
Yetiştirme konularında raporlar hazırlamışlardır. Ford ve Rockefeller vakıflarınca parasal yönden
desteklenen uzmanların önerileri ile Çok Amaçlı Ortaokullar ve Deneme Ortaokul ve Liseleri açılmıştır.
Tek parti döneminde CHP’ye bağlı çalışan Halkevleri’nin bütün malvarlığına ve mülkiyetine el
koyan yasa DP tarafından çıkarıldıktan sonra Halkevleri fiilen kapanmıştır.
İlköğretim, Ortaöğretim, Teknik Öğretim ve Yükseköğretim okullarında tek bir öğretmen
yetiştirme sistemi uygulanma kararı alındıktan sonra, Köy Enstitüleri de mevcut İlköğretmen Okulları
ile birleştirilerek tek tip öğretmen okulları dönemine geçilmiş, böylece Köy Enstitüleri kapanmıştır.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra gerek askeri yönetimler gerek sivil hükümetler döneminde
Avrupa ve Amerika’nın Türk Eğitim Sistemine etkisi artarak devam etmiştir. Bu dönemde Kalkınma
Planları ve Hükümet Programlarında eğitim ve öğretmen konularına çokça yer verilmiş, Milli Eğitim
Şuralarında alınan kararlarla Türk Eğitim Sistemi yönlendirilmiştir. Merkez teşkilatı ve mahalli
teşkilatların yapılanmalarında, okul türlerinde, ortaöğretim ve yükseköğretim giriş sınavlarında, tüm
derslerin öğretim programlarında, tüm okulların ders programlarında ve öğretim sürelerinde birçok
değişiklikler yapılmıştır. Öğretmen yetiştiren okullar Öğretmen Liseleri ve 2 yıllık Eğitim Enstitülerine
dönüştürülmüştür. Erkek ve kız sanat Yüksek Öğretmen Okulları açılmış, daha sonra da bu okullar
Eğitim Fakültelerine dönüştürülmüştür. Eğitim Fakülteleriyle, öğretmen eğitimi üniversite düzeyinde
bir uzmanlık alanı olarak görülmeye başlamış, 1973’te çıkan Milli Eğitim Temel Kanununda da
öğretmenliğin bir uzmanlık mesleği olduğu hükmü yer almıştır.
Eğitime yönelişin hızla artmasına paralel olarak şehirleşme ve okullaşma da artmış, ortaya
çıkan öğretmen ihtiyacı, Lise ve dengi okul mezunlarından askerliğini Yedek Subay olarak yapanlara,
askerlik görevini öğretmen statüsünde İlkokul Öğretmeni olarak yapma imkanı tanınarak
karşılanmaya çalışılmıştır. Daha sonra da, askerlikten terhis olan bu kişilerden isteyenlerin öğretmen
olmasının yolunu açan yasa çıkartılmıştır. Ayrıca Lise ve dengi okul mezunlarının da kurs alarak geçici
öğretmen olmalarına imkan tanınmıştır. 1974’ten sonra öğretmen açığını kapatmak için “Gece
Öğretimi”, “Mektupla Öğretmen Yetiştirme” gibi uygulamalara da gidilmiştir. Bu dönemde öğrenciler
arasındaki olaylardan dolayı Eğitim Enstitülerine devam edemeyen öğrenciler için hızlandırılmış
eğitim yoluna gidilip 45 günde, 3 ayda öğretmen yetiştirilmeye çalışılmıştır. Bu uygulamalar
beraberinde nitelik sorununu getirmiş ve sonraki yıllarda bunun sıkıntısı çekilmiştir.
Cumhuriyet tarihinde kuruluş ve tek parti dönemi (1923-1946) ile ilk çok partili dönemden
(1946-1960) sonra askeri darbe (27 Mayıs 1960) yapılmış siyaset, kültür ve eğitim alanında sosyalist
düşünce akımlarının yükseldiği, politik ve sendikal örgütlenmelerin güçlendiği, gençlik hareketlerinin
birbiriyle çatışacak derecede atağa geçtiği, Türkçülüğün yanında Kürtçülüğün de ortaya çıktığı, kamu
çalışanlarının, özellikle öğretmenlerin ve polislerin siyasi olarak kamplaştığı, toplumda siyasi,
toplumsal ve ekonomik bunalımların çokça yaşandığı bir döneme (1960-1980) geçilmiştir. Bu
dönemde 1971 yılında siyasi yönetime bir askeri müdahale daha yapılmıştır.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra hazırlatılan Anayasa’da öğretim görevlileri ile ilgili aşağıdaki
hususlara yer verildi:
1- Üniversite organları, öğretim üyeleri ve yardımcıları, üniversite dışındaki makamlarca, her
ne suretle olursa olsun, görevlerinden uzaklaştırılamazlar. Son fıkra hükümleri saklıdır.
2- Üniversite öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe araştırma ve yayında bulunabilirler.
İhtilalden hemen sonra çıkarılan bir yasa ile üniversiteden 147 tane öğretim üyesi “tembel,
yeteneksiz ve reform düşmanı” oldukları gerekçesi ile görevlerinden uzaklaştırıldı. Bunların arasında
Prof. Dr. Fuat SEZGİN, Prof. Dr. Ali Fuat BAŞGİL, Prof. Dr. Tarık Zafer TUNAYA gibi tanınmış aydınlar da
vardı. Üniversitelere özerklik verilmiş, Doçentlerin Fakülte Kurullarına girmesi sağlanırken,
“Ordinaryus Profesör” ünvanı kaldırılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığının Yükseköğretim üzerindeki etkisi
azaltılırken, Üniversitelerin özerkliği ve Öğretim Görevlilerinin araştırma özgürlüğü yeni Anayasa ile
güvence altına alınmıştır. 1971 ve 1973 tarihlerinde çıkarılan yasalarla üniversitelerin özerkliği
kısıtlanmaya çalışılmışsa da bunlar daha sonra Anayasa Mahkemelerince iptal edilmiştir. Her bölgeye
bir üniversite kurma amacıyla birçok yeni üniversite bu dönemde açılmıştır.
1962 yılı ve sonrasında Amerika’dan gelen “Barış Gönüllüleri” nin bir kısmı okullarda İngilizce
öğretmeni olarak çalıştırılmışlardır.
Askerlerin etkisinin azalmasından sonra kurulan ve DP nin devamı olduğu bilinen Adalet
Partisi (AP), üniversitelere tanınan özerkliği ve gençliğin eğitimini kontrol altına almaya çalıştı.
Anayasanın tanıdığı özgürlüklerin, düzeni değiştirmek isteyen akımlarca kötüye kullanıldığı
düşüncesiyle üniversitelerin özerkliğinin kontrol edilmesini ve gençliğin eğitiminin baş sorumlusu
olarak hükümetlerin kontrolünde olması gerektiğini savunan, din ve milliyet kavramlarının ayrılmaz
bütünlüğünü vurgulayan Demirel hükûmetleri, bütün dünya ile birlikte ülkemizde de başlayan gençlik
hareketlerinin önüne geçilemediği bahanesiyle 12 Mart 1971 de Silahlı Kuvvetler’İn yayınladığı bir
bildiriden (muhtıra) sonra istifa etmiştir. Askerlerin kontrolünde kurulan ara dönem hükümetleri (4
tane) solcu-sosyalist gençlerin eylemlerinin bastırılmasına çalışmıştır. Bu dönemde gençlik
derneklerinin, öğretmen ve işçi sendikalarının siyasi faaliyetleri yasaklanmıştır.
Ara dönem hükümetleri kendilerini “reform”, “Atatürkçü atılım” hükümetleri olarak
tanımlayıp Eğitim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) Kanunu çerçevesinde din işlerinin her türlü hesabın
üstünde tutulacağını söylerken, İmam-Hatip Okullarına ortaöğretim sistemine uyacak şekilde “meslek
lisesi” statüsü vermişlerdir. İlköğretim ve ortaöğretimde tek kitap düzeni uygulamasının yanında,
zorunlu eğitimin beş yıldan sekiz yıla çıkması için gereken çalışmalara başlanacağı vaad ediliyordu. Bu
dönemde Atatürk ilkelerine bağlılığın ilanının yanında “Atatürk İlkelerini Tespit Komisyonu“ da
kurularak, bu komisyonun “Atatürk Akademisi” kurarak; öğrenci, öğretmen ve tüm toplumun belli ve
saptırılmaz bir ilke çevresinde birleşmesi, Atatürk ilke ve inkılaplarının eğitimimizin vaz geçilmez
temel felsefesi olması ve toplumun bunalımlardan uzak kalması için çalışacağı bildirilmiştir. Sonraki
yıllarda kurulan Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurulu bu akademinin hedefleri doğrultusunda
kurulmuştur.
Naim Talu başbakanlığında kurulan 4. ara hükûmet döneminde Milli Eğitim Temel Kanunu ve
Üniversiteler Kanunu çıkarılmıştır. Böylece ilkokullardan üniversitelere kadar bütün eğitim sistemi
askeri yönetimin istediği şekilde düzenlenirken, seçimlerden sonra gelecek Sivil hükümetlere yön
verecek çerçeve de oluşturulmuştur. Milli Eğitim Temel Kanununda öğretmenlik ve öğretmenlik ile
ilgili hususlar aşağıdaki şekilde yer almıştır:
MADDE 43: Öğretmenlik, Devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini
üzerine alan özel bir ihtisas mesleğidir. Öğretmenler bu görevlerini Türk Millî Eğitiminin amaçlarına ve
temel ilkelerine uygun olarak ifa etmekle yükümlüdürler. Öğretmenlik mesleğine hazırlık genel kültür,
özel alan eğitimi ve pedagojik formasyon ile sağlanır.
Kanunda belirtilen nitelikleri kazanabilmeleri için, hangi öğretim kademesinde olursa olsun,
öğretmen adaylarının yükseköğrenim görmelerinin sağlanması esastır. Bu öğrenim lisans öncesi,
lisans ve lisansüstü seviyelerde yatay ve dikey geçişlere de imkân yerecek biçimde düzenlenir.
MADDE 44: Öğretmenlik formasyonu veren üniversite ve akademiler dışındaki öğretmen
yetiştiren kurumlar Millî Eğitim Bakanlığınca açılır ve yönetilir.
MADDE 45: Öğretmen adaylarında genel kültür, özel alan eğitimi ve pedagojik formasyon
bakımından aranacak nitelikler Millî Eğitim Bakanlığınca tespit olunur.
Öğretmenler, öğretmen yetiştiren kurumlardan, akademilerden ve üniversitelerin ilgili
fakülte, enstitü ve bölümlerinden ve bunlara denkliği Millî Eğitim Bakanlığınca kabul edilen yurt dışı
kurumlardan mezun olanlar arasından Milli Eğitim Bakanlığınca seçilirler.
Yüksek öğrenimleri sırasında pedagojik formasyon kazanmamış olanların ihtiyaç duyulan
alanlarda öğretmenliğe atanmaları halinde, bu gibilerin adaylık dönemi içinde yetişmeleri için Millî
Eğitim Bakanlığınca gerekli tedbirler alınır.
Hangi derece ve türdeki eğitim, öğretim, teftiş ve yönetim görevlerine, hangi seviye ve alanda
öğrenim görmüş olanların ne gibi şartlarla seçilebilecekleri yönetmelikle düzenlenir.
MADDE 46: Öğretmenlikte yurdun çeşitli bölgelerinde görev yapmak esastır. Hizmet bölgeleri
ve ihtiyaçlara göre bu bölgelerarası yer değiştirme esasları yönetmelikle düzenlenir.
MADDE 47: Örgün ve yaygın eğitim kurumlarında ve hizmet içi yetiştirme kurs, seminer ve
konferanslarında uzman ve usta öğreticiler de geçici olarak görevlendirilebilir. Öğretimin tür ve
seviyelerine göre uzman ve usta öğreticilerin seçimlerinde aranacak şartlar, görev ve yetkileri
yönetmelikle tespit edilir.
MADDE 48: Öğretmenlerin daha üst öğrenim görmelerini sağlamak üzere yaz ve akşam
okulları açılır veya hizmet içinde yetiştirilmeleri maksadıyla kurslar ve seminerler düzenlenir.
Yaz ve akşam okulları öğretmen yetiştiren kurumlarca açılır; bunlara devam ederek yeterli
krediyi dolduran öğretmenlere o kurumun belge veya diploması verilir.
Millî Eğitim Bakanlığınca açılan kurs ve seminerlere devam edenlerden başarı sağlayanlara
belge verilir. Bu belgelerin, öğretmenlerin atama, yükselme ve nakillerinde ne ölçüde ve nasıl
değerlendirileceği yönetmelikle düzenlenir.
MADDE 49: Yurt içinde ve dışında daha üst öğrenim yapmak, tecrübe, bilgi, görgü ve
ihtisaslarını arttırmak isteyen öğretmenlerin belli şartlarla, aylıklı veya aylıksız izinli sayılmaları
sağlanır; bu şartlar, millî eğitimin ihtiyaçları göz önünde tutularak, hazırlanacak yönetmelikle belirtilir.
MADDE 50: Millî Eğitim Bakanlığınca gerekli görülen yerlerde, özellikle mahrumiyet
bölgelerinde görevli öğretmenlere konut sağlanır. Konutlar okul binaları ile birlikte planlanır ve
yapılır. Eski eğitim kurumlarının konut ihtiyacı bir plana bağlanır ve bu konutların yapımı için, her yıl
Millî Eğitim Bakanlığı Bütçesine gerekli ödenek konur.
1970 li yıllarda okullarda ve ülke genelinde yaşanan kargaşa ve anarşik olayların gençleri
kamplara ayırması, Milliyetçi Cephe (MC) hükûmetlerinin ve bu arada kurulan iki Ecevit hükûmetinin
programlarına “barış” söylemlerini soksa da, gençlik olaylarına taraf olma politikası iktidar ve
muhalefet partilerinin çoğunun kullandığı bir yol idi. Ecevit solcu gençlere, Türkeş ülkücü gençlere
arka çıkarken, Demirel “Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz!” diyerek, adeta gençleri olaylara
teşvik ediyordu. Erbakan da, kendi taraftarı “akıncı” gençleri olaylardan uzak tutmaya çalışıyordu. Sağ
ve sol kesimler kendi taraftarlarını Eğitim Enstitülerinde kırk beş günde, üç ayda, bir yılda mezun
ederek öğretmen olmalarını sağlıyor, eğitim sistemine dahil ediyorlardı. Elbette anarşik olaylar
nedeniyle okula, derslere devam edemeyen gençlerin bunda bir suçu yoktu, ama öğrencilerin
okullara güvenli bir şekilde devamını sağlayamayan, kolay ve ucuz yolu tercih eden hükümetlerin çok
büyük suçu vardı.
3.MC Hükûmetinin programında, Yüksek İslam Enstitüleri’nin akademi haline getirilerek ilmi
araştırma güçlerinin artırılması, mezunlarının liselerde ahlak, felsefe, sosyoloji, psikoloji öğretmeni
olarak ta görev yapmalarının sağlanması yer aldı. En yüksek seviyede alim yetiştirmek için “Manevi
İlimler Üniversitesi” ve “Türk İlim, Dil ve Sanat Akademisi’nin de kurulacağı belirtilmiştir.
12 Eylül 1980 tarihinde Silahlı Kuvvetler sivil hükümete darbe yaparak yönetime el koyduktan
sonra eğitimle ilgili şu hususlara yer verdi:
“Milli eğitim ve öğretimde Atatürk Milliyetçiliğini yeniden yurdun en ücra köşelerine kadar
yaygınlaştıracak tedbirler en kısa zamanda alınacaktır. Bütün öğretim kurumlarındaki öğrencilerin
amacı, Atatürk Milliyetçiliği ve ilkeleri ile pekişmiş milli şuur, bilgi ve becerileri kazanmak olmalıdır.
Yarının teminatı olan evlatlarımızın Atatürk ilkeleri yerine yabancı ideolojilerle yetişerek, sonunda
birer anarşist olmasına izin vermeyeceğiz… Öğretmenler ve yöneticiler politikadan tümüyle
arındırılacak ve derneklerin amaç ve faaliyetleri ne olursa olsun, kesinlikle politika dışında tutulmaları
için her türlü yasal ve idari düzenlemeler yapılacaktır… Öğrenci yurtları her türlü aşırı akımlardan
arınmış olarak, vatanın bütünlüğüne inanmış, memleketini ve milletini seven gençlerimizin hizmetine
tahsis edilecektir… Aydın din adamı yetiştirmek için her türlü gayret gösterilecektir… Yurt dışındaki
Türk çocuklarının milli ve dini eğitim görmeleri sağlanacaktır.”
Askerler yeni Anayasa yaptırdı ve 1982 yılında yapılan halkoylaması ile kabul edilmesini
sağladı. Bu Anayasa doğrultusunda tüm yükseköğretim kurumlarını tek çatı altına toplayıp kontrol
edecek şekilde Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) kuruldu.
Öğretmen yetiştirme görevi üniversiteleri çatısı altında toplayan YÖK’e tamamen devredildi.
Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğü kaldırıldı.
1960 ihtilalinde olduğu gibi 1980 ihtilalinden sonra da 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu
gereğince birçok öğretim üyesi, yönetici, eğitici görevlerinden alındı. Milli Eğitim Bakanlığındaki
önemli görevlere subaylar yerleştirildi. Her okula Atatürk büstü kondu, Kemalizm ve Atatürkçülük ön
plana çıkartıldı. Atatürk’e başöğretmenlik unvanının verildiği 24 Kasım tarihinin her yıl Öğretmenler
Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı. Her il ve ilçeye öğretmenler için Öğretmen Evleri açılmaya
başladı. Milli Eğitim Vakfı kuruldu. Atatürk döneminde kurulan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu
birleştirilerek yeni kurulan Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurulu’na bağlandı. Ulusu Hükümetinin
programında Milli Eğitim Temel Kanununun yeniden düzenleneceği de belirtildi.
1983 yılında Milli Eğitim Temel Kanununda yapılan değişikliklerden en önemlisi, “Türk
Milliyetçiliği” ifadesinin yerine “Atatürk Milliyetçiliği” ifadesinin gelmesidir diyebiliriz.
1982 Anayasasında öğretmenlerin ve öğretim görevlilerinin siyasi faaliyetlere katılımını
engelleyen önlemler alınırken, öğretim üyeleri ve üniversitelerin yönetim ve denetimi yeni kurulacak
Yüksek Öğretim Kurulu’nun (YÖK) kontrolüne verildi:
Madde 130: Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel
araştırma ve yayında bulunabilirler. Ancak, bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve milletin ve
ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhinde faaliyette bulunma serbestliği vermez.
Üniversite yönetim ve denetim organları ile öğretim elemanları; Yükseköğretim Kurulunun
veya üniversitelerin yetkili organlarının dışında kalan makamlarca her ne suretle olursa olsun
görevlerinden uzaklaştırılamazlar.
1983 yılında yapılan seçimleri kazanan Anavatan Partisi (ANAP)Genel Başkanı Turgut Özal
başbakanlığında kurulan hükümetlerin programlarında öğretmenlerle ilgili aşağıdaki hususlara yer
verilmiştir:
1- Eğitim ve öğretim özgürlüğünün anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmayacağını,
düzeni eleştiren muhalif öğretmen ve öğretim üyelerine hatırlatırız.
2- Milli birlik ve bütünlüğümüzün harcı olan, yüce duygularla olgunlaşmamızın, yüksek
ahlaklı toplum meydana getirmemizin kaynağı olan yüce dinimizin ehil öğretmenlerle
öğretilmesi ana amacımızdır. Bu amaçla dini öğretime daha da önem verilecektir.
Anavatan partisi hükümetleri zamanında Milli Eğitim Bakanlığının merkezinde toplanan bazı
yetki ve görevler il ve ilçe Milli Eğitim Müdürlüklerine dağıtıldı. Böylece merkez teşkilatın yetki ve
etkisi biraz azaltıldı. Öğretmen Eğitimi Genel Müdürlüğü yeniden kuruldu. Bazı genel müdürlükler
daire başkanlığına dönüştürüldü, bazı birimler de kaldırıldı. Çıraklık Eğitimi ile Yaygın Eğitim birimleri
birleştirilerek Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü kuruldu.
Teknik öğretmen yetiştirmedeki niteliği artırmak ve eğitim yöneticilerinin becerilerini
geliştirmek amacı ile 1990 yılında Mesleki Eğitim ve Öğretimi Güçlendirme Projesi (MEGEP)
hazırlanmıştır. Bu projenin amacı, mesleki ve teknik eğitimde OECD ülkelerinin gelişmişlik
ortalamasını yakalamak idi.
Yetiştiricilerin yetiştirilmesindeki noksanlık, kusur ve ihmallere son vermek, öğretici
kadroların yeniden eğitilmesini sağlamak, İmam Hatip Okullarının mezunlarına öğretmen statüsü
vermek, ilköğretim ve ortaöğretimde Din Derslerinin ehliyetli öğretmenler tarafından verilmesini
sağlamak, öğretmenlerin özel olarak seçilmesini ve bu seçimde Türk milliyetçiliğine inanmış olmanın
kesin bir ölçü olarak kullanılmasını sağlamak, öğretmenlik mesleğinin toplumda hak ettiği itibarı
yakalayabilmesi için öğretmenlerin niteliklerinin yükseltilmesine paralel olarak çalışma şartlarını da
iyileştirmek, öğretmen maaşlarında iyileşme sağlamak en öncelikli hedef olarak dönemin sağcı ve
muhafazakar partileri tarafından dile getirilmiştir. Solcu partiler de genellikle öğretmenlerin sendikal
ve örgütlenme haklarını, özgürlükleri, Atatürkçülükten ve Kemalizmden verilen tavizleri, “irticanın”
gelişmesinin önüne geçilmesini vb. konuları gündeme getirmişlerdir.
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
1-Bilginin ve bilgiye ulaşma yollarının çoğaldığı, yeni bilgiler kazanmanın, bilgiye ve
teknolojiye ulaşmanın hızlandığı günümüzde öğretmen, idareci ve diğer eğitim çalışanlarının en geç
beş yılda bir kez hizmet içi eğitimden geçmesi, pedagojik formasyonlarının yenilenmesi, bu eğitimi
planlayıp yürütecek ciddi bir kurumun önemi, sorunun şu anda geldiği nokta göz önüne alındığında
daha iyi kavranır. Bunun için kanunu daha önce çıkartılan Eğitim Akademisinin kuruluşunun bir an
önce gerçekleştirilmesi gerekiyor.
2-Eğitim çalışanlarının hizmet içi ve hizmet önü eğitimini yürütecek donanımda olacak Eğitim
Akademisi, Eğitim Fakültelerinin öğretim üyelerinden, tecrübeli eğitimcilerden de yararlanabilmelidir.
Zaten görevleri arasında program, teknik, metot ve materyal geliştirmek, yenilikleri takip edip yeni
yayınlar hazırlamak, ARGE çalışmaları yürütmek, planlar yapmak olan Eğitim Akademisi, bu sayede
zindeliğini de koruyacaktır. Aktif olarak sürekli eğitimin içinde bulunduğu için sorunları tespiti
kolaylaşacak, çıkabilecek sorunları öngörmek, çıkan sorunlara çözüm yolları geliştirilmek için
reflekslerini geliştirme fırsatı bulacaktır.
3-Eğitim alanında yenilikleri ve buluşları verimli bir şekilde uygulayabilmek, ancak öğretmenin
sürekli eğitimi ve iyi motive edilmesiyle mümkündür. Bu eğitimler öyle cazip hale getirilmelidir ki;
eğitimcilerin gönüllü katılımı mümkün olsun, gereken yarar sağlansın ve hedefe ulaşılsın. Bunun için
gerekirse katılımcılara ilave ücret ve/veya ödüller de verilebilmelidir. Öğretmen ve idarecilerin %25
ini her yıl iyi planlanmış ve içi doldurulmuş bir eğitime, tatil dönemlerinde belli merkezlerde ve
okullarda alınması, okullardaki eğitimin niteliğini arttıracaktır. Bu şekilde bir uygulamayla en geç 5
yılda bir kez her eğitimci hizmet içi eğitimden geçirilmiş olur. Bazı eğitimler öğretmenin hizmet ettiği
şehrin dışında yatılı olarak da gerçekleştirilebilir. Bu eğitimi yürütecek donanımda olan Eğitim
Akademisi, Eğitim Fakültelerinin öğretim üyelerinden, tecrübeli eğitimcilerden de yararlanabilmelidir.
Zaten görevleri arasında program, teknik, metot ve materyal geliştirmek, yenilikleri takip edip yeni
yayınlar hazırlamak, ARGE çalışmaları yürütmek, planlar yapmak olan Eğitim Akademisi, bu sayede
zindeliğini sürekli koruyacak, aktif eğitimin içinde bulunacak, sorunları tespiti kolaylaşacak,
çıkabilecek sorunların öngörülmesi, sorunlara çözüm yolları geliştirilmesi için reflekslerini geliştirme
fırsatı bulacaktır.
4-Eğitim ve öğretimin dersliklerde toplu olarak verildiği bir sistemde, öğrencilerin verimli ders
dinlemesi zorlaştığı gibi, gelişimlerinin bire-bir takibi de istenildiği düzeyde olmamaktadır.
Öğretmenlerin Eğitim Fakültelerinde veya Pedagojik Formasyon derslerinde bu konuda yeterince
eğitilmedikleri görünmektedir. Bu konuda uygulamalı olarak, gerekirse her branş için uygun eğitimöğretim teknikleri belirlenmesini çok ciddi olarak ele almak gerekiyor. Mevcut tecrübeli öğretmenleri
de hizmet içi eğitimden zaman zaman geçirerek, özellikle sınıf yönetimi konusunda yeniden
dikkatlerinin çekilmesi gerekiyor. Öğrenciyi her bakımdan birebir tanıyarak yeteneklerine ve
özelliklerine göre yönlendirme konusunda da, her öğretmenin aynı zamanda ‘’Sınıf danışman
öğretmeni‘’ olduğunun farkına vardırılmasında da yarar vardır.
5-Öğretmen yetiştiren Eğitim Fakültelerinde öğrencilerin öğretmenlik mesleği ile ilgili endişe
ve tutumları belirlenirken, Eğitim Akademilerinde de öğretmenlerin hizmet içi eğitimleri
yürütülürken, belirlenen bu endişe ve tutumların eğiticiler tarafından bilinmesi önemlidir. Endişelerin
giderilmesine yönelik etkinlikler psikologların ve başka uzmanların görüşleri doğrultusunda
uygulanmalıdır. Böylece daha etkili ve nitelikli öğretmenlerin eğitim sistemine katılmaları sağlanır.
Çünkü öğretimin oluştuğu her durumda, insan davranışlarını ve hallerini değiştiren yeni bir eğitim
süreci başlar.
6-Milli Eğitim Bakanlığının istediği öğretmen profili ile Eğitim Fakültelerinin mezun profili bile
birbirine uymazken, yasak savma kabilinden öğretmenler ve idarecilere uygulanan hizmet içi eğitim
programları ile yeni yaklaşım ve uygulamaların eski anlayıştaki öğretmenlere kazandırılması hangi
oranda mümkün olabilecektir. Kalabalık mevcutlu sınıflarda, yeterince eğitim materyali
kullanılamayan, kullanılmayan dersliklerde yeni anlayışın nasıl uygulandığı veya uygulanacağı da belli
olmamaktadır. Oysa yeni yaklaşıma geçilmeden önce, bir yıl bazı okullarda pilot uygulamalar
yapılmıştı. Ama her zaman olduğu gibi pilot uygulamanın sonuçları yeterince analiz edilip
değerlendirilmeden, aksaklıklar, eksikler tespit edilip giderilmeden, yıllardır uygulana gelen
pratiklerin tamamen yanlış ve kötü gösterilmesinden sonra, yeni anlayışa ve yeni uygulamalara
geçmenin ortaya çıkardığı sorunların tüm okullarda görülmesi kaçınılmazdır.
7-Her yeni projenin uygulamasına geçerken bu da olmazsa yenisine geçeriz gibi yanlış bir
anlayış, öğrencileri deneme tahtasına çevirme anlayışı, Eğitim Sistemimize güveni de sarsıyor. Artık
söylenen, yapılması istenen her yeniliğe şüpheyle bakan öğrenciler ve velilerin sisteme olan
güvensizliği artmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri yeni projelerin uygulanması sırasında
karşılaşılan aksaklıklardan yakınan öğretmenleri dinleyip öz eleştiri yapması gerekirken, pratikteki
sorunlar ile ayrıntıları büyüttükleri gerekçesiyle öğretmenleri suçlama yoluna gitmektedir. Uygulama
sahasında öğrenci ve veliler ile her an birlikte olan öğretmenlerin görüşlerine değer verilmeli ve
onlardan projenin kamuoyu tarafından kabul görmesi konusunda yararlanılmalıdır.
8-Okul müdürlerine, ilçe milli eğitim müdürlerine, il milli eğitim müdürlerine yetki vermek,
sorumluluk yüklemek, performanslarını objektif kırıterlere göre ölçmek ve maaşlarını buna göre
belirlemek, hem adaletli ölçme açısından hem de verimlilik açısından önemlidir. Birlikte çalışacağı
öğretmeni seçebilme, halkın ve velilerin maddi ve manevi desteğini alma gibi yetki ve sorunluluklarla
donatılan idareciler, seçtiği öğretmenin verimliliğini ve gelişimini sağlamak için, onların hizmet önü ve
hizmet içi eğitimini de takip etmelidir.
9-Öğretmenler en az iki türlü istihdam edilmelidir. Tam mesaili, yüksek maaşlı, “asıl görevli
aylık ücretli” öğretmenlerin yanında, “ders ücretli”, yani, sözleşmeli olarak okul müdürü ile
anlaşabilecek öğretmen statüleri olabilmelidir. Özel okullarda uygulandığı şekilde, müdürleri ile
anlaşabildikleri birkaç okulda bu ders ücretli öğretmenler çalışabilmelidir. Üçüncü bir istihdam şekli
olarak, tam mesaili çalışmayacak, sadece girmesi taahhüt edilecek haftalık 15-20 ders saati garantili
olarak ücretlendirilecek sözleşmeli öğretmen istihdamı da önerebiliriz. Bu tür öğretmenler de birden
fazla okulda, müdürleri ile sözleşme yaparak çalışabilmelidir
10-Okulda tam mesai çalışan öğretmenlere okul müdürü ders dışı görevler vererek okuldaki
eğitimin işleyişini, okulun tertip ve düzenini takip ettirebilir. Bunun için yüksek ücret ve tam mesai ile
çalışabilecek, haftalık 24 – 30 saat derse girebilecek gönüllü öğretmen atamaları yapılmalıdır. Yıllık
performans ölçümlerinin ve akredite edilmiş bağımsız denetim organlarının müdür, öğretmenler ve
diğer çalışanlarla ilgili denetim raporlarının sonuçlarına göre maaş artış oranları müdürün teklifi ile
ilçe/il müdürlüklerince belirlenmelidir. Az mesaili düşük ücretli öğretmenin yanında, yüksek maaşlı
tam mesaili öğretmen istihdamı, hem öğretmenlerin performansını arttıracak hem de maaş azlığı
sızlanmalarını ve şikâyetlerini azaltacaktır. Objektif performans ölçümüne dayalı maaş yükseltme,
düşürme, hizmet içi eğitime alma gibi konularda okul müdürlerinin yetki ve sorumluluk dengesine
dikkat edilmelidir.
11-Öğretmenlerin verimliliği için performans ölçümü ve performansa göre başta maaş olmak
üzere bazı hak ve sorumlulukların belirlenmesi önemlidir. Tam gün mesai yapabilecek ‘’Asıl Görevli
Aylık Ücretli Öğretmen‘’ ve girdiği ders saatine göre ücretlendirilecek ‘’Ders Ücretli Öğretmen‘’ olmak
üzere iki türlü ‘’sözleşme‘’ ‘’anlaşma‘’ yapılan öğretmenlerin görev ve sorumluluklarında fark olacağı
gibi maaş, ücret, terfi ve sosyal haklarında da belirgin farklılıklar olabilmelidir. Tam gün mesai yapacak
‘’Asıl Görevli Aylık Ücretli‘’ öğretmenliği seçenlerin maaşları şu andaki emsallerinin en az iki katı
olması gerekirken, ‘’Ders ücretli‘’ öğretmenlerin ücretleri de asgari geçimini sağlayacak bir ücret,
örneğin mevcut asgari ücret miktarınca olabilmelidir. Hatta bu tip öğretmenler birkaç farklı okulda,
yetkilendirilmiş okul müdürleri ile anlaşarak milli eğitim müdürlüğünün onayı ile derslere
girebilmelidirler. Çalışanla çalışmayan, performansı yüksek olanla düşük olan arasında en azından
ücret/maaş konusunda bir fark konulmadığı zaman, herkesin performansı düşük çalışmayanlar
grubuna girmesi kaçınılmaz olacaktır. Uygulamalarda tam gün çalışmayı özendirecek bir yaklaşımda
bulunulmalıdır.
12-Performansa ölçümüne dayalı öğretmen seçimiyle birlikte okul müdürünün ve diğer
idarecilerin, hatta memurların, hizmetlilerin ataması da performanslarına göre yapılmalıdır. Okulun
eğitim niteliğine ve ölçülebilir başarısına göre belirlenen performansı ölçüsünde tüm çalışanların
maaşı şu andaki seviyenin 3 katına kadar çıkartılabilirken asgari ücrete kadar da inebilmelidir. Elbette
arttırılmış sorumluluğu karşılığında okul müdürünün öğretmeni seçebilmesi, velinin ve sivil toplum
kuruluşları, odalar ve iş çevrelerinin okula desteğini çekebilme çabası karşılığında okul bütçesinden
harcama yapması için yetkilendirilmesi gerekir. Akredite şirketler tarafından performansı objektif
kriterlere, ölçülebilir standartlara göre belirlenen Okul Müdürü ve öğretmenler, okullarında eğitimin
niteliğini artırmak için her türlü fedakarlığı yapabilecek konuma gönüllü ve istekli olarak gelecektir.
Elbette böyle bir uygulamada okul bölgesindeki hiçbir öğrencinin eğitim alma hakkı ve temel insan
hakları engellenmemelidir. Her müdürün okulun yıllık bütçesini oluşturma ve bu bütçeyi yönetme,
takip etme ve hesabını ilgili mercilere verme konularında donanımlı olması Milli Eğitim Bakanlığı
tarafından sağlanmalıdır.
13-Yetersizlik, hastalık, disiplinsizlik vb. nedenlerden dolayı öğretmenin branşı ile ilgili
derslere girmesi, okul müdürünün isteği ve mahalli amirin onayı ile engellenebilmelidir. Bir yıl Eğitim
Akademisinde hizmet içi eğitime (asgari ücret tutarında maaşıyla) alındıktan sonra, yine yetersiz
kalırsa Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde veya devletin başka birimlerinde yapabileceği uygun bir işe
yönlendirilebilir. Maaşında makul oranda bir indirim yapılabilir, ama emekli aylığında indirim
yapılmamalıdır.
14-Öğretmenlerin performansını ölçmek ve değerlendirmek için hangi yöntemlerin
kullanılması gerektiğini belirlerken, uzmanların yanında öğrencilerin, velilerin, okul idarecilerin ve
doğal olarak kendisi hariç diğer öğretmenlerin görüşlerini dikkate almak gerekir. Müfettişlerin
görüşleri de çok önemlidir.
15-Kamu kaynaklarından eğitime ayrılan payın sürekli yükselmesi sevindirici olmakla birlikte,
zamanın şartlarına göre çok daha fazla artırılması gerekiyor. Kullanılan teknolojinin pahalılığının
getirdiği zorunlulukla bütçeden eğitime ayrılan payın yükselmesinin, eğitimin asıl unsuru olan
öğretmeni sosyo-ekonomik olarak destekleyecek bir özelliği olmamaktadır. Öğretmenlerin ve
öğrencilerin sosyal ve kültürel faaliyetlere rahatça katılabilecekleri bir şekilde desteklenmesi; spor,
sanat, edebiyat, estetik, yabancı dil, teknoloji kullanımı vb. konularda gelişimlerini destekleyecek
mekânlara ve imkânlara kolayca ulaşabilmeleri teşvik edilmeli ve bu konuda yönlendirilmelidirler.
16-Bir ülkede öğrenci başarıları ile o ülkenin bütçesinden eğitime ayrılan pay arasında doğru
orantılı bir ilişki görülür. Avrupa ve Uzakdoğudaki bazı ülkeler, düzgün işleyen bir eğitim sistemi
oluşturduklarından, bütçelerinden eğitime ayırdıkları pay birçok ülkeden düşük olmasına rağmen,
öğrenci başarılarında o ülkelerin üstünde bir performans gösterebiliyorlar. Bu ülkelerin başarısında
düzgün işleyen bir Eğitim Sistemine sahip olmanın yanında, uygun insanları öğretmenliğe
yönlendirmek, iyi öğretmen yetiştirmek, öğretmenlerin performansını yükseltecek çalışmalar yapmak
ve her bir öğrenciyi bire bir takip etmek gibi, eğitimin niteliğini ve öğrencinin başarısını arttırıcı
çalışmalar yapmanın etkisi büyüktür. Başarılı ülkelerin kimisinde merkezi yönetim etkili iken kimisinde
de merkezi olmayan yönetim etkilidir. Ülkelerin eğitim seviyelerini karşılaştırırken aceleci, kolaycı
yorumlardan ve değerlendirmelerden kaçınmalıdırlar.
Download

13-haftaDosyayı İndir - D