19-Modern Türkiye’nin Eğitim Sistemi’nde Yükseköğretim ve Üniversitelerin Yeri ve Önemi
GELİŞİM TARİHİ VE SORUNLARI
İLK YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI
Akılcı ve matematiksel bir temele dayanan yükseköğretim kurumlarının tarihi, tarihte ilk
yükseköğretim kurumu olarak bilinen Eflatun’un MÖ. 387 yılında kurduğu Akademia’ya kadar uzanır.
Aristo’nun MÖ. 334 yılında kurduğu Lyseum ve Büyük İskender’in MÖ. 330 yılında kurduğu Museum,
Akademia ile birlikte Antik Yunan Filozoflarının açtığı ve J.D. Bernal’in deyimiyle üniversiteden daha
çok “özel okul” özelliği taşıyan eğitim-öğretim kurumlarıdır. Bunlardan sadece Museum, özellikleri
bakımından üniversiteye en çok benzeyeniydi, ama onun da eğitimden çok araştırma işlevi ağırlıklıydı.
Bir kurum olarak ‘inşa edilmiş akıl’ olarak tanımlanan üniversitelerin rasyonel niteliğinin temeli de,
aslında Akademia’ya kadar uzanır. Günümüzde de “Akademiler” bir yükseköğretim kurumu olarak
açılmaktadır ve bu kurumlar adlarını ilk yükseköğretim kurumu olan Akademia’dan almışlardır.
Tarih boyunca bilginin içeriğindeki gelişmeler ve değişmeler üniversite anlayışında da gelişim
ve değişimlere yol açmıştır. Hıristiyan dünyasının ortaçağda kurduğu ilk üniversitelere “ortaçağ
üniversiteleri”, 18.yy’dan itibaren batı aydınlanmasını tetikleyen ve bu anlayışla 19.yy’dan itibaren
kurulup gelişen üniversitelere “modern üniversite” denmiştir. 20.yy’ın son çeyreğinden itibaren yeni
bir döneme giren üniversite anlayışı da “çağdaş üniversite” olarak adlandırılmıştır.
Üniversite kavramının değişmeyen özü rasyonalite (gerçekçilik), bilgi ve derstir. Üniversite
kavramının bu üç aşamasının da bileşenleri gerçekçilik, bilgi ve ders olmakla beraber, modern
üniversite ile birlikte toplumun ve bireyin ihtiyaçları öne çıkmış, günümüz dünyasında son 30-40 yıldır
da küreselleşme, teknolojik gelişme ve rekabet dinamiklerinin etkisiyle üniversiteler, çağdaş
üniversite denilen yeni bir duruma evrilmişlerdir. Öğrenci sayısındaki artış oranında üniversitelere
ayrılan bütçe artmamış, bunun etkisiyle yarış hızlanmış ve kitlesel eğitim, topluluk eğitimi, uzaktan
eğitim kavramları öne çıkmıştır.
İSLAM DÜNYASINDA İLK YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI
Abbasi halifelerinden Me’mun 9.yy.’ın başlarında Bağdat’ta Daru’l-Hikme’yi bir
“yükseköğretim kurumu” olarak açtı. Tarihte İslam dünyasının bu ilk yükseköğretim kurumunu
Beytu’l-ilm ve Daru’l-İlm adındaki eğitim kurumları izledi. İslam dünyasında bilimin yaygınlaşmasında
üniversite işlevi gören ve ilk üniversiteler diyebileceğimiz medreseler ise 10.yy’dan itibaren
kurulmaya başlamıştır.
İSLAM DÜNYASINDA İLK ÜNİVERSİTELER
Medreselerin bir külliye, bugünkü anlamıyla bir kampüs olarak düzenlendiği ilk örnek Büyük
Selçuklu Devleti’nin veziri Nizamülmülk’ün 1067 yılında Bağdat’ta kurduğu Nizamiye Medresesi’dir.
İlk üniversiteler diyebileceğimiz medreselerin nitelikleri ve birçok özellikleri tarihi süreçte
önce ortaçağ Hristiyan dünyasının üniversitelerine, oradan “modern” batı üniversitelerine ve
günümüz çağdaş üniversitelerine aktarılmıştır. Günümüzün çağdaş üniversitelerinde de her türlü
eğitim-öğretim faaliyetinin temeli ve ölçüsü olan, “bir şeyi anlamak üzerine yoğunlaşmak” anlamına
gelen “ders” kavramı medrese kavramıyla aynı köktendir.
HIRİSTİYAN DÜNYASININ İLK ÜNİVERSİTELERİ
11.yy’ın sonlarından itibaren kurulmaya başlayan Hristiyan dünyasının üniversiteleri ise,
kendilerine İslam dünyasında kurulan medreseleri örnek ve model almışlardır. 1088 yılında Blogna,
1167 yılında Oxford, 1170 yılında Paris üniversiteleri, ortaçağ Hıristiyan dünyasının öncü
üniversiteleridir. 18.yy’ın başından itibaren kurulmaya başlayan ve modern üniversite olarak
adlandırılan batı üniversitelerinin temeli de, ortaçağ Hristiyan dünyasının üniversitelerine, dolayısıyla
da İslam dünyasının medreselerine dayanır. Modern üniversiteler batıdaki sanayi devriminin de
etkisiyle daha çok mesleklerin ve sanayinin ihtiyaç duyduğu nitelikli eleman yetiştirmeyi öncelikli
amaç edinmişlerdir.
Modern üniversitenin felsefi temelini Alman bilim ve devlet adamı Wilhelm Von Humbolt
19.yy’ın başında ortaya koydu. Mesleki öğretim ile araştırmanın birlikte yürütülmesi anlayışına dayalı
ilk modern üniversite olarak Almanya’da açılan Humbolt Üniversitesi’ni sayabiliriz. Bu üniversite
sistemi daha sonra tüm Avrupa ve Rusya’da kurulan üniversitelere de örnek olmuştur.
MEDRESELER-İLK ÜNİVERSİTELER
Medreselerde öğrenciler genellikle başlangıç (mübtedi), orta (mutavassır), ileri (müntehi)
olmak üzere üç gruba ayrılıyorlardı. Müderris denilen hocalara ve talebelere vakfiye gelirlerinden
geçim endişesi çekmemeleri için aylık ücret/maaş/burs veriliyordu. Medresenin bulunduğu şehrin
dışından gelen hoca ve talebelerine barınma yeri de oluşturuluyordu. Medreselerin düzeyi sonraki
yıllarda müderris denilen öğretim görevlilerinin maaşlarının miktarına göre adlandırılmışlardır.
MÜSLÜMAN TÜRKLERDE MEDRESELER
Müslüman Türk tarihinde bilinen en eski medreseler, 11. yy’da Gazneli Mahmut`un kardeşi
Emir Nasr b. Sebük Tegin’in kurduğu medrese ile Karahanlı Hükümdarı Tamgaç Han’ın Semerkant`ta
kurduğu medresedir. Büyük Selçuklu Devleti’nde Sultan Alparslan ve oğlu Melikşah dönemlerinde
vezirlik yapan Nizamülmülk`ün yaptırdığı Nizamiye Medreseleri, tarih boyunca çok büyük işlevler
görmüş en meşhur medreselerdir.
İslam dünyasında fetihlerle birlikte farklı din, inanç ve kültürlerle karşılaşılması, Müslümanlar
arasında da zamanla farklı anlayışları ve mezhepleri ortaya çıkardı. Genel olarak Türkler, özel olarak
Büyük Selçuklu Devleti yöneticileri sünni bir inanca ve Ehl-i Sünnet Fıkhına bağlıydılar. Devletin düzeni
ve birliğini koruma amacıyla yanlış ve yıkıcı inanç gruplarının olumsuz etkilerini önlemek, doğru ve
sağlam bir inanç ve anlayışla Müslümanların çocuklarını eğitmek için düzenli bir eğitim kurumu olarak
Nizamiye Medreseleri kurulmuştur. Bir çok meşhur alimin yetiştiği ve ders verdiği Nizamiye
Medreselerinde, özellikle büyük alim İmam Gazzali’nin etkisiyle ve gayretiyle Selçuklu ve Osmanlı
dönemlerinin ilim anlayışı ve eğitim sisteminin temeli atılmıştır.
Anadolu Selçukluları dönemi ile birlikte Danişmentoğulları ve Artukoğulları Beylikleri de
Anadolu’da çok sayıda medrese yaptırmışlardır. Medreselerin gelişmesiyle bir alanda uzmanlaşmış
“ihtisas medreseleri” de açılmıştır. Sivas, Kayseri, Bursa ve Çankırı’da Tıp, Konya da İnce Minare
Medresesinde Hadis, Sırçalı Medrese’de Hukuk, Kütahya ve Kırşehir’de Astronomi, Edirne’de Hadis
alanında ihtisas eğitimi alınabiliyordu. Bunların birçoğunun binaları günümüze kadar ayakta kalmıştır.
Türkistan bölgesinde başta Uluğ Bey’in kurduğu Semerkand Medresesi olmak üzere kurulan
birçok medresede, Dini İlimlerin yanında Matematik ve Fen Bilimleri de okutulmuş, Astronomi
öğretimi yapılırken usturlap vb. ders araçları kullanılmış, Rasathanelerde gözlemler yapılmıştır.
Medreselerde eğitim süresi ile ilgili ortak bir kural yoktur ve bu süre derslerin hocalarına göre
değişir. Derslerden icazet alma usulü vardır. Sınıf değil ders geçilir, her ders için en az üç kitap takip
edilir, belli bir süre (ortalama 5 yıl) sonunda başarılı olamayan öğrenciler medreseden ihraç edilirdi.
Tekrar, ezber, takrir, tefakkuh, müzakere, imla metotları ile dersler işlenirdi. Temel dini bilgilerin
eğitiminin yanında, Mantık, Matematik, Hendese, Fen ve Tabiat Bilgisi, Tıp, Felsefe, Belagat, Dil ve
Edebiyat dersleri de verilirdi. Bazı dönemlerde Astronomi dersine ve çalışmalarına, araştırmalarına da
çokça yer verilmiştir. 16.yy’dan itibaren dini ilimler dışındaki derslerin etkisi ve sayısının azaltılmaya
başlamasıyla medreselerin niteliğinde de düşüş gözlenmiştir.
Medreselerde okutulan akli ilimler 11.yy’dan 16.yy’a kadar Batı dünyasını da etkilemiş,
Hıristiyan din adamları ve gezginler buralardan öğrendikleri bilgileri kendi ülkelerine taşımışlardır.
Ortaçağ Hıristiyan dünyasının üniversiteleri de medreseleri örnek ve model alarak kurulup
gelişmişlerdir. Batı`nın aydınlanma döneminin başlangıcı sayılan skolastik anlayışı terk ve Kilise
kurumunun baskısına karşı çıkış, İslam dünyasının medreselerinden taşınan bu bilgilerle
tetiklenmiştir.
OSMANLI DÖNEMİNDE MEDRESELER
Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Selçuklulardan örnek alınarak kurulan medreselerin,
yükseliş döneminde fiziki şartları, mimari özellikleri, programı ve eğitim anlayışı sürekli gelişmiştir.
Sadece Müslümanların eğitim aldığı bir kurum olan medreselerin eğitim dili Osmanlıca, ders kitapları
ise Arapça ve Farsça olmuştur.
Fatih Sultan Mehmet`in İstanbul`u fethetmesinden sonra Fatih Külliyesinde Sahn-ı Seman
medreseleri ile hızla gelişen eğitimin kurumsallaşması, mevcut medreseleri öğretim süreleri,
okutulacak dersler ve öğretim görevlilerine (müderrislere) verilecek maaşlara göre yedi kademeye
ayırmakla tamamlanmıştır:
1- Yirmili Medreseler (Haşiye-i Tecrid)
2- Otuzlu Medreseler (Miftah)
3- Kırklı Medreseler
4- Ellili Medreseler (Hariç)
5- Ellili Medreseler (Dahil)
6- Sahn-ı Seman Medreseleri
7- Altmışlı Medreseler
Yüz yıl sonra 16. yy.`ın ortalarında kurulan Süleymaniye Külliyesi ile medreselerin gelişimi en
üst düzeyine ulaşmıştır. Bu külliyede Medrese-i Evvel, Medrese-i Sani, Medrese-i Salis ve Medrese-i
Rabi’ olmak üzere 4 tane medrese, bir tane Tıp Medresesi, bir tane Darüşşifa (Hastane) ve bir tane
Darü’l-Hadis’in yanında büyük bir Kütüphane ve diğer sosyal mekanlar bulunuyordu. Kanuni Sultan
Süleyman kendi yaptırdığı medreseleri esas alarak en başa Darulhadis’i almış, gelecekte
Darulfünun’un (Üniversite) temelini oluşturacak Tıp Medresesini sisteme eklemiştir. En üst düzey
medreseler olan Altmışlı medreselerin sayısını arttırmıştır.
İlk dönemde medreselerin tamamı Kazasker’e bağlı iken, 16. yy. sonlarına doğru önemli ve
güçlü alimler Şeyhülislam olunca, yüksek dereceli medreseler, hatta Kazaskerlik makamı da
Şeyhülislamlık makamına bağlanmıştır. 19.yy’da ise tamamı Şeyhülislamlık makamına devredilmiştir.
Medreseler aynı zamanda bir vakıf kurumu olduklarından mali durumları, kaynakları kullanmaları,
işleyişleri vakıf kuralları çerçevesinde denetleniyordu.
Medrese sisteminde öğrencinin hangi medresede okuduğunun yanında, hangi hocadan ders
aldığı, hangi kitapları okuyup bitirdiği de önemliydi. Bir çeşit mezuniyet belgesi olan icazetnamelerde
hoca silsilesi de belirtilirdi. Osmanlı medreselerinde hoca silsilesinde Fahreddin-i Razi ekolü en önemli
ekol idi. Başka ülkelerden önemli alimler transfer edilmeye çalışılırdı. Medreselerin çoğunda vakıf
kütüphaneleri bulunurdu.
Tek katlı, kubbeli, bahçeli bir binası olan medreselerde genellikle en büyük oda derslik olarak
kullanılırdı. Dersliğin tabanında hasır veya kilim serilidir ve öğrenciler minder üzerine otururlarken,
müderris büyükçe bir rahlenin önünde genellikle oturarak dersini işlerdi. Cuma ve Salı günleri tatil
olur, haftanın beş günü ders yapılırdı. Dersler sabah ve ikindi namazı sonrası olurdu. Her medresenin
ortalama 40-50 öğrencisi bulunurdu, fazla kalabalık olmazdı. Ramazan ayları tatil olurdu, bazı
medreselerde ise üç ayların tamamı tatil olurdu. Tatili fırsat bilen öğrenciler köylere ve kasabalara
gider, oralarda vaaz eder, imamlık yapar ve halk onlara “cerr” denilen yardımda bulunurdu. Bu
uygulamanın bazı mahzurları olsa da, alim adayının toplumu tanıması, onların arasına karışması
açısından yararı da olurdu.
Medreseler 19.yy’a kadar toplum ve yönetim üzerinde ilim ve fikir yönünden etkili olmuştur.
Zaman zaman bireysel ve toplumsal disiplinsizlikleri görülse de, genellikle toplumla ve yönetimle
uyumlu olmuşlardır. 16.yy sonunda 17.yy başında çıkan Celali isyanlarında rolleri olmuştur. Öğrenci
temsilcisi (kemerbaşı) seçimlerinde tartışmalar, mücadeleler hatta kavgalar çıktığı görülmüş,
bazılarına devlet müdahale etmek zorunda kalmıştır. Bunlara rağmen Osmanlı dünya görüşü ve
zihniyetinin yayılmasında, siyasi ve sosyal kurumların oluşması ve benimsenmesinde, devlet-askerhalk ilişkilerinde denge ve uzlaşının sağlanmasında, din, edebiyat, tarih, coğrafya alanlarında telif
eserler yazılmasında, tercümeler yapılmasında, farklı ırk, din ve mezhepten grupların arasında
birleştirici bir unsur olarak medrese eğitiminin ve medreselerde yetişen alimlerin etkisi büyük
olmuştur.
Anadolu’da ve fetihten sonra da Balkanlarda çokça medrese yapılmıştır. O dönemde dünyada
eğitimin yaygın olmadığı düşünülürse, Osmanlı’nın eğitim alanındaki duyarlılığı ve medrese açmaya
verdiği önem dikkat çekicidir. Zamanla toplumda eğitim isteği ve ihtiyacının artması ile birlikte, bu
ihtiyaca cevap verecek yeterli sayıda ve nitelikte medrese açılamaması, önce duraklama, sonra
gerileme ve daha sonra da kapanış dönemlerini beraberinde getirmiştir.
Duraklama döneminden itibaren eğitim alanındaki sorunların çözülmesi için medreseleri ıslah
etme önerisinde bulunan aydın ve yönetici kesime, muhafazakar halk tarafından tepki gösterilmiş,
teklif ettikleri ve yapılmasını önerdikleri yeniliklere direnilmiştir.
Seviyenin düşmesi, tartışmalı kelam, matematik ve fen konularının önemini kaybetmesi,
hocalar arasında gereksiz zıtlaşma ve inatlaşma, müfredat dışı okuma ve araştırmaların azalması, ders
kitaplarıyla yetinilmesi vb. eleştiriler medreseler ve medreselerdeki eğitime yönelik belli başlı
eleştirilerdi.
Medreseleri ıslah ederek durumu değiştirmenin, kötü gidişatın önüne geçmenin mümkün
olmadığını fark eden bazı aydın ve yöneticiler, eğitim sistemi de dahil genel yönetim sistemindeki
sorunları değişik yollarla dile getirirken, farklı çözüm yolları önermeye başlamışlardır. Üst düzey
yöneticilerdeki büyük ve güçlü devletin yöneticisi olmanın gururu, özellikle eğitim alanındaki
sorunların geldiği düzeyi görememelerine, dolayısıyla yararlı olacak çareler bulunamamalarına neden
olmuştur.
Savaşlarda yenilgi ve toprak kayıplarının başladığı gerileme döneminde ise sorunları dile
getiren aydın ve yöneticiler, genel yönetim sistemini ve eğitim sistemini acımasızca eleştirdikten
sonra, ıslah amaçlı çözüm önerilerinde bulunurken, daha çok batı sistemini örnek alma ve onları takip
etme gereği üzerinde yoğunlaşmışlardır. Padişah 3. Selim’den itibaren batıyı örnek alarak sorunları
çözme ve yeni yapılanma yoluna girildikten sonra ise, medreselere hiç dokunulmamış ve batı tipi yeni
kurumlar açma ve yeni eğitim anlayışı geliştirme yönünde hareket edilmiştir.
Gerileme döneminde ekonominin de zayıflaması ile birlikte ülkenin eğitim sorunlarına çözüm
arayışları medreseler dışında batıya endeksli olarak yürütülürken, adeta kendi haline bırakılan
medreseler 20.yy’a kadar kendi içlerinde birkaç deneme yapsalar da eğitim sorunlarına bir çözüm
geliştirememişlerdir. Devletin son yıllarında, 2. Meşrutiyet’in ilanı dönemindeki medreseleri ıslah
çalışmaları da bu konuda son çırpınışlar olmuştur.
MEDRESELERİN ISLAHI
Yeniden yapılanma, bozulanları yeni ihtiyaçları da göz önüne alarak eski haline getirme,
düzeltme, yenileme ve daha iyi hale getirme anlamına gelen ıslahat kelimesi, eğitim geleneğimizde de
çokça kullanılmıştır.
Hızlı nüfus artışına rağmen genellikle ziraata ve ticarete dayalı ekonominin aynı hızla
büyümemesi, geleneksel ticaret yollarının yoğunluğunun azalması ve yeni ticaret yollarının okyanus
ötesine kayması, ilimle alakası olmayanların medreselere kaydolması, alimlerin çocuklarına verilen
haksız ayrıcalıklar, doğuda ve batıda uzun süren gereksiz savaşlar, enflasyon korkusu ve fiyat artışları,
paraya olan güvenin sarsılması, piyasanın daralması, sık sık ortaya çıkan krizler, vergilerin arttırılması,
konulan narhların uygulanamaz oluşu, ahlaki bozulma, vergilerden bunalanların ziraatı terk etmesi,
yeniçerilerin vergi tahsildarı olarak çalıştırılması ve sahip olduğu gücü kullanarak halkı ezmesi, işsizlik
ve dolayısıyla asayişsizliğin artması, çocuk veya çok genç yaştaki liyakatsiz padişahlar, kadınların,
ulemanın, ocak ağalarının yetkili olmadıkları konularda saray ve devlet yönetimine karışması, rüşvetin
yaygınlaşması, yetişmiş adam kıtlığı (kaht-ı rical) vb. sorunlar; Osmanlı Devleti’nin duraklama
döneminde birçok duyarlı aydının dile getirdiği önemli sorunlardı. Patrona Halil, Kabakçı Mustafa
isyanları gibi bazı ayaklanmalar da bu dönemin sorunlarının toplumsal ve siyasi yansımalarıydı.
16.yy. sonlarında Osmanlı Devleti’nin idari, askeri, iktisadi, ilmi hayatında ve tüm kurumlarıyla
beraber eğitim alanında da duraklama ve gelişememenin, hatta peşinden gelecek gerilemenin farkına
varan Koçi Bey ve Katip Çelebi gibi önemli birçok aydın bu süreçte ıslah teklifleri yayınlasalar da, bu
teklifler, sorunları devletin kendi içinde ve kendi imkanlarıyla, geleneksel usullerle halletmesine
yönelikti. Bir daha eski seviyelere gelinemeyeceğinin ümitsizliği ve üzüntüsü hakimdi topluma. Hep
eskiye özlem dile getirildi, yazıldı. Yeniden eski seviyeye ulaşma temennileri, önerileri geçersiz kaldı.
Osmanlı Devletinin yıkılmasının temelinde, bu dönemde ortaya çıkan eğitim sorunlarını, medreselerin
bozulmaya başlamasını iyi okuyamamak, zamanında köklü çözümler üretememek olduğu iddia
edilmiştir.
18. yüzyılda Avrupa’ya görevli ve elçi olarak giden Ahmet Resmi, 28. Mehmet Çelebi gibi
aydınların hazırladığı Layihalar (Islahname), başta askeri alan olmak üzere tüm alanlardaki ülkenin
geri kalışını ve olumsuzlukları, duyarsız ilgililere karşı sarsıcı, keskin ve sert bir üslupla dile
getiriyorlardı. Ele aldıkları konuları kimseden çekinmeden, cesaretle, yalın bir dille ve açık bir şekilde
eleştirerek ifade ederlerken, aslında yeni bir döneme girildiğinin işaretini de veriyorlardı.
Yenilikler yapmanın ve yeniden yapılanmanın gerekliliği savunulurken, Avrupa ülkelerinden
örnekler veriliyor, Pascal, Öklid, Wolf vb. batılı bilim adamları ve onların görüşlerinden
bahsediliyordu. Zamanın önemli yabancı dillerinin öğrenilmesinin önemi vurgulanırken, çağdaş
ilimlerin ancak yurtdışına gidilerek Avrupa’nın modern üniversitelerinde öğrenilebileceği dile
getiriliyordu. Hâlbuki yüz yıl önce Avrupa’ya gönüllü gidecek elçi bulmakta bile güçlük çekiliyordu.
Geçmişteki üstünlüğün kaybedilme nedeninin deneysel ilimlerdeki geri kalmışlığımızdan
olduğunu, Avrupa’nın ilminden ve askeri eğitim metotlarından yararlanılması gerektiğini, bu
yararlanmanın, “Başka milletlere benzemeyin” emrine aykırı olmak anlamına gelmeyeceğini, asıl
önemli olanın, farz olanın “misliyle karşılık vermek” olduğunu ve buna uyulmadığını dile getiriyorlardı.
Hatta askerlerin trampet çalmasının, batı tarzı giyinip eğitim almasının ve donatımının dinen caiz
olduğunu söyleyerek, bütün bunları “cihad hazırlığı” olarak tanımlayanlar da vardı.
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde medreseler, Tanzimat’la beraber kendi haline terk
edilirken, devletin yardım ve desteğinden de mahrum bırakıldılar. Özellikle başkent İstanbul dışındaki
medreselerin mezunları resmi görev almakta zorluk çekiyorlardı. Medrese öğrencileri arasında
meslek sahibi olamama, iş bulamama endişesi, bir amaçsızlık ve gevşekliğin ortaya çıkmasına neden
oluyordu. Medreseler her fırsatta, yöneticilerin yanı sıra, önde gelen hocalar ve aydınlar tarafından
yetersiz oldukları gerekçesiyle eleştirilirken, acilen ıslah edilmelerinin gerekliliği gündeme
getiriliyordu.
Son dönemlerde Şeyhülislam’ın ve Padişah’ın Hocalarının çocuklarının yeterliliğine
bakılmaksızın “ilmiye” sınıfına alınması da bozulmanın bir nedeni idi. Medreselerin ilmi açıdan
gerilemesinin bir nedeni olarak da, Devletin Anadolu ile ilgilenmeyip İstanbul’u ülkenin tek ilim
merkezi haline getirmesi gösteriliyordu. Çünkü o dönemde yüksek medreseler İstanbul’da açılmakta
ve ülkenin en önemli bilim adamları burada toplanmaktaydı. Bu durumda taşra medreseleri sönük
kalırken, taşradaki şehirler de ilmi bakımdan bir türlü gelişemiyordu. Medreselerin Tanzimat’tan
sonra kurulan yeni eğitim sistemi dışında tutulması da, Devlet desteği alamamalarına, mezunlarının
da devlet kademelerinde iş bulmada güçlük çekmelerine neden oluyordu.
Medreseler eleştirilirken, ıslahının gerektiği konusu da toplumda karşılık bulunca, bir takım
somut adımlar atılmaya başladı. Medrese hocalarından oluşan bir komisyonun 1867 yılında kurulması
ve medreselerin ıslahı için bir rapor hazırlaması ile işe başlandı. Komisyon medreselerin müfredatını,
ders saatleriyle beraber sabah, ikindiden sonra ve tatil dönemine göre tespit etti. Bu rapordan sonra
26 Şubat 1910 tarihinde yayımlanan “Medâris-i İlmiye Nizamnâmesi”ne kadar resmi ve hukuksal bir
düzenleme yapılmadı. Yayımlanan bu İlmiye Nizamnâmesi (tüzüğü) ile medreselere din ilimlerinin
yanı sıra fen ve sosyal bilimlerin ders olarak konması, medreselerde son dönemde yapılan önemli bir
değişiklik olarak değerlendirilebilir. Bu nizamnamenin yürürlüğe girmesi de, ancak 1 Ekim 1914
tarihinde yayınlanan Islah-ı Medaris Nizamnamesi (tüzüğü) ile mümkün olabilmiştir. Bu tüzük ile
İstanbul’da ki bütün medreseler “Daru’l-Hilafeti’l-Âliye Medresesi” çatısı altında toplandıktan sonra,
Hükümet, Dâru’l-Hilafeti’l-Âliye medresesine geçiş süreci çerçevesinde Eylül 1915 tarihinde aldığı bir
karar ile aralarında Konya’nın da bulunduğu on dört merkezde “Medrese-i Tâliye” isimli, eğitim süresi
5 yıl olan orta seviyede medreseler açma kararı aldı. Bu medreseler için müfredat da hazırlandı, ama
1. Dünya Savaşından yenik çıkan Osmanlı Devleti, başkent İstanbul dahil işgal edildikten sonra
kimsenin medreselerin ıslahı ile ilgili yapacak bir şeyi kalmadı. Geç kalınmıştı. Hem ıslah kararında
hem de ıslah için atılması gereken adımlarda. İş işten geçmişti!
29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet ilan edildikten sonra 3 Mart 1924 tarihinde Tevhid-i
Tedrisat Kanunu çıkartıldı ve daha önce Meşihat Makamı ve Vakıflar Bakanlığı’na bağlı çalışan 479
medrese Eğitim Bakanlığı’na devredildi ve kapatıldı. Oysa Kanun’un metninde medreselerin
kapatılmasına ilişkin bir hüküm yoktu. Medreseler, önce işlevleri başka bir kuruma devredildiği için
işlevsiz kalmış, işlevsiz kalması dayanak gösterilerek bir genelge ile kapatılmıştır.
Kapatılan medreselerin yerine 29 tane İmam Hatip Mektebi ve Darülfünun bünyesinde bir
İlahiyat Fakültesi açıldı ve bir yıl sonra bu İmam Hatip Okullardan dokuz tanesi kapatıldı. Ertesi yıl on
sekiz tanesi kapatıldı ve sadece iki tanesi kaldı. 1929-30 döneminde ise “ihtiyaç kalmamıştır”
gerekçesi ile kalan iki medrese ve İlahiyat Fakültesi de kapatılmıştır.
Batı tipi modern okullarda da din öğretimi ve dini eğitim alma imkanı kalmayan halk, resmi
olmayan yollarla dinini kendi imkanlarıyla ve zor şartlar altında öğrenmeye çalışmıştır. Özellikle doğu
ve güneydoğu bölgelerindeki medreseler yer altına inerek faaliyetlerini resmi olmayan yollarla ve
çoğunlukla uygun olmayan şartlarda uzun yıllar devam ettirmişlerdir. Bu bölgelere uzun yıllar
yeterince yeni okullar da açılamamış, açılanlarına da öğretmen bulunamamış ve bölge halkı adeta
eğitimsizliğe mahkum edilmiştir. Sonraki dönemlerde doğu sorunu, “Kürt sorunu” olarak adlandırılan
isyan ve çatışmaların adeta tohumu ekilmiştir. Resmi ideoloji ile sorun yaşayan muhalif görüşlü
öğretmen ve bürokratlar da bu bölgeye “sürgün” edilerek, muhalif görüşlerini ve ayrılıkçı
düşüncelerini bölge halkına yayma fırsatı bulmuşlardır.
YENİLEŞME VE BATILILAŞMA
18.yy’ın sonunda başta askeri alanda ortaya çıkan gerilemenin önüne geçmek, yeni kurulan
ordunun (Nizam-ı Cedit) ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla batı tipi modern eğitim kurumları açılmaya
başladı. 1773 yılında denizci subaylar yetiştirmek için Mühendishane-i Bahr-i Hümayun ve 1796
yılında karacı subaylar yetiştirmek için Mühendishane-i Berri Hümayun açıldı. Meslek erbabı
yetiştirme amacı olmayan medreselere karışılmazken, bu eğitim kurumlarının paralelinde, mesleklere
uzman eleman yetiştirme amacını önceleyen, Avrupa’da ki modern üniversiteleri örnek alan okulların
açılma ihtiyacı dile getirilmeye başladı. Bu doğrultuda Tanzimat dönemine kadar 1827 yılında askeri
doktor yetiştirmek için Tıphane-i Amire, 1831 yılında askeri cerrah yetiştirmek için Cerrahhane-i
Amire, 1839 yılında muhasebe öğretimi için Bab-ı Defterdari Mektebi açıldı. Batı eğitim sistemine
kabaca adapte edilmiş bu derme-çatma sistemin öğretmenlerinin yetiştirilmesi için de yeni eğitim
kurumlarının açılmasının zorunluluğu görülünce, 1848 yılında Darülmuallimin açıldıktan sonra,
Tanzimat döneminde hızlanan okullaşmayla birlikte, batılı anlamda ilk üniversitemiz olan
Darulfünun’un kurulması gündeme gelmeye başladı. 1870 yılında da Darülmuallimat (Kız Öğretmen
Okulu) açıldı.
Yeni anlayışla açılan okullarda ders vermeleri için batı ülkelerinden öğretim üyeleri davet
edildi. Geleneksel öğretim yöntemlerinden kısmen uzaklaşarak kısa sürede, kolayca ve etkili öğretim
yapmak amacıyla batı eğitim sistemine uygun yeni yöntemler, teknik ve materyaller geliştirilmeye
çalışıldı. Bu yöntem, teknik ve materyalleri kullanabilecek öğretmenler yetiştirilmeye çalışıldı. Bu
gelişmelerden sonra eğitim alanında iki başlı bir sistem ortaya çıktı.
İçinde okula ve eğitime dair hiçbir cümle geçmeyen Tanzimat Fermanı 1839’da Gülhane’de
okunduktan sonra eğitimin çağdaş batı çizgisinde ilerlemesinin önünde pek engel kalmadı. Dönemin
padişahı Abdülmecid, Meclisin bir oturumuna katıldığında okuttuğu mesajında; kişinin temel dini
bilgileri öğrendikten sonra kimseye muhtaç olmayacak seviyede tahsil yapmasını ve bilim, fen
öğrenirken görgü ve erdem elde ederek kişiliğini geliştirmesini överek, çok önemli olan eğitim
prensiplerini ortaya koymuştur. Hükümet yetkililerine de; halkın refahı için her önlemi almaları, Din
ve dünya işlerinde gelişmenin bilgisizliğin giderilmesine bağlı olduğunu vurgulayarak, bilimlerin ve
fenlerin öğretileceği sanayi okullarının kurulmasını en öncelikli işlerden saymaları gerektiği talimatını
verdi.
Tanzimat döneminde maarif (eğitim) işlerini düzene sokmak amacıyla 1845 yılında kurulan
Muvakkat Maarif Meclisi’nin hazırladığı raporda, geleneğimizin değerli eserlerinin araştırılarak
haklarındaki tüm bilgilerin toplanması için bir “Darülfunun” kurulması, Darülfünun’da okutulacak ilim
ve fenlere ait kitapların kurulacak bir kütüphanede toplanması, bu konularda yeni ders kitaplarının
telif ve tercüme olarak hazırlanması için bir “Encümen-i Daniş” kurulması teklif ediliyordu.
Kurulması tavsiye edilen Darülfünün fikrine biraz daha açıklık getiren bir bildiri 1846 yılında
yayınlandı. Bu bildiriye göre, İstanbul’da, ortaöğretim kademesinin üstünde her türlü ilim ve fenlerin
öğrenilip öğretileceği bir yükseköğretim kurumu olarak kurulacak Darülfünun’da, öğrencilerin yatılı
olacağı ve her türlü ihtiyaçlarının karşılanacağı belirtiliyordu. Darülfünun’un kuruluşunun yeni
oluşturulacak Meclis-i Maarif-i Umumiye tarafından gerçekleştirileceği de raporda belirtilmiştir. Aynı
yıl Daimi Maarif Meclisi kuruldu ve Darülfünun’un kuruluş çalışmalarını başlattı.
İlk iş olarak birçok ayrıntısı belirlenip içinde dersliklerin dışında laboratuvarları, kütüphanesi,
müzesi vb. bölümlerin de bulunduğu binanın inşaatı Ayasofya Camisi’nin yakınındaki bir arsada
başladı ve 1865 yılında tamamlandı. Bina çok büyük olduğu gerekçesiyle önce bir kısmı, daha sonra
tamamı Maliye Bakanlığı’nın kullanımına verildi. 1865 yılında daha küçük bir binanın yapılmasına
başlandı ve bugün Çemberlitaş’ta Basın Müzesi olarak kullanılan binanın inşası 1869 yılında
tamamlandı.
Darülfünun’un inşaatının bitirilmesinin ve açılışının uzun süreceği anlaşılınca, bu okulda
okutulacak ders kitaplarını hazırlaması için kurulması tavsiye edilen Encümen-i Daniş’in bir an önce
kurularak Darülmaarif binasında faaliyete geçmesi istendi.
ENCÜMEN-İ DANİŞ
Osmanlı Devletinin bilim ve eğitim alanlarında gerilediğinin farkına varıldıktan sonra, Batı
anlayışını ve kurumlarını örnek alarak kötü gidişatın önüne geçme çabalarının olduğu bir dönemde,
Fransız Akademisi’ni örnek alan bir çeşit “Bilimler Akademisi” olarak Encümen-i Daniş 1851 yılında
kuruldu. Encümen-i Daniş’e, Tanzimat’tan sonra batıdaki kurumlara benzer olarak kurulan ilk resmi
kurumdur diyebiliriz.
Hazırlanan raporlarda kurulması tavsiye edilen bu kurum 15 Nisan 1851 tarihinde, tavsiye
edilenlerden daha da geliştirilmiş bir şekilde kuruldu. Padişah Abdülmecid dâhil devletin tüm ileri
gelenlerinin katıldığı bir törenle, Sadrazam Mustafa Raşit Paşa’nın yaptığı konuşmadan sonra
çalışmalarına başladı.
Bu kurulun kurulması ile açılması düşünülen, dile getirilen ilk üniversite Darülfünun’da
okutulacak olan ders kitaplarının ve halkın kültür seviyesini yükseltecek telif ve tercüme eserlerin
hazırlanması hedeflenmiştir. Halkın anlayabileceği sade bir dille hazırlanan bu kitaplarla Türkçe’nin
gelişmesine hizmet etmek de amaçlanmıştır.
Encümen-i Daniş’in nizamnamesinde (tüzüğünde) çok sayıda dahili üyenin yanında, yedek
üyelerin ve harici üyelerin seçim usulü de belirtildi. Birinci ve ikinci başkan olmak üzere iki başkan ile
yönetilecek Kurul’un, dâhili üyelerinden siyasetçilerin dışındakilerin ilim veya fen alanlarından en az
birisinde uzman olmaları, kitap tercüme edebilecek kadar Batı ve Doğu dillerinden en az birine vakıf,
bilgili ve tecrübeli olmaları, Türkçe’ye hakim olmaları isteniyordu. Harici üyelerin ise Türkçe bilmesi
şart değildi. Hangi dilden yazarlarsa yazsınlar bilim ve eğitime hizmet etmeleri yeterli görülüyordu.
Bilim ve eğitimle ilgi yazacakları raporları ve eserleri kuruma göndermeleri yeterliydi.
Birinci başkanı Ataullah Efendizade Şerif Mehmed Efendi, ikinci başkanı Hayrullah Efendi olan
Encümen-i Daniş’in üyesi olmak bir “şeref unvanı” olarak görüldüğünden, üyelere ayrıca bir maaş
veya ödenek verilmiyordu. Ama kurum için eser hazırlayan herkese telif veya çeviri hakkı olarak
ödeme veya ödüllendirme belirlenen kurallara göre yapılıyordu.
Encümen’in dâhili üyesi olarak bilim adamlarının dışında, çokça siyasetçi, asker ve bürokrat da
vardı. Harici üye olarak ünlü şarkiyatçıların (Avusturyalı tarihçi Hammer, İngiliz dilci Redhouse,
Fransız dilci Bianchi vb.) yanında Müslüman olmayanlardan ve Müslüman olanlardan bazı önde gelen
kişiler de yer almıştır.
Kurum’un açılışından sonra basılmasına karar verilen ilk kitap, Encümen-i Daniş’in fikir öncüsü
de olan Ahmet Cevdet Paşa ile Keçecizade Fuad Efendi’nin birlikte hazırladıkları “Kavaid-i Osmaniye”
isimli gramer kitabıdır. Tarih, coğrafya, matematik, tabiat bilimleri, iktisat, dil vb. alanlarda eserlerin
hazırlanması üyelere ve başka bilim adamlarına sipariş edildi. İbn-i Haldun’un Mukaddime’sinin son
kısmı, 12 ciltlik Tarih-i Cevdet, bu kurumun ilim ve eğitim hayatımıza kazandırdığı eserlerden sadece
ikisidir. Encümen tarafından hazırlatıldığı halde basılamayan eserler de vardır.
Büyük ümitlerle kurulan Encümen-i Daniş, ilk üniversitemiz olan Darülfünun’un bir türlü
açılamaması, bu dönemde çıkan Kırım Savaşı’nın ekonomik alandaki olumsuz etkileri, bir takım sivil ve
asker bürokratın “şeref ünvanı” olarak, kurum tüzüğüne uygun olmadığı halde üye olarak alınması ve
bunların bilimsel toplantılara bile katılmak istemeleri, ikinci plana düşen uzman üyelerin
heyecanlarını kaybetmesi vb. nedenlerden dolayı, kuruluş amacını gerçekleştiremeden, hizmetlerini
on yıl bile sürdüremeden sona ermiştir. Bugün bile varlığına ihtiyaç hissedilen “Eğitim Akademisi”
niteliğindeki Encümen-i Daniş gibi bir kurumun, gerçek amacını gerçekleştiremeden adını
unutturması ne kadar üzücüdür.
MEKTEB-İ OSMANİ
3. Selim döneminden itibaren Avrupa’ya, özellikle de askeri üstünlüğünden dolayı Fransa’ya
öğrenim görmeleri için öğrenci gönderilmeye başlanmıştır. Sayıları gittikçe artan bu öğrencileri
kontrol etmek ve Fransa’nın önemli kolejlerine kaydolarak nitelikli eğitim alabilmelerini sağlamak
amacıyla, 1857 yılında Fransa’nın başkenti Paris’te Mekteb-i Osmani açılmıştır. Amacı, işleyişi, işlevi
ve açıldığı yer bakımından diğer Osmanlı okullarından çok farklı özelliklere sahip olan Mekteb-i
Osmani, yurt dışında açılan ilk ve tek Osmanlı okuludur. Masrafları devlet bütçesinden karşılanmasına
rağmen Fransız Hükümeti tarafından denetlenmiştir. Okulun işleyişinde ve programının
oluşturulmasında Fransız Eğitim Sistemi örnek alınmış ve Fransız eğitimcilerin rehberliğinde öğretim
yapılmıştır. Geleceğin askerlerini, teknik elemanlarını ve yöneticilerini Avrupa standartlarında
yetiştirme amacıyla açılan Mekteb-i Osmani’ye öğrenci kabulünde din ve ulus ayırımı yapılmamıştır.
Mekteb-i Osmani’de öğrenim gören Müslüman ve Müslüman olmayan birçok öğrenci, bu
okulda aldıkları eğitimin ardından gözde Fransız kolejlerine kabul edilmişler, mezun olduklarında da
önemli devlet kademelerinde görev almışlardır.
Yapılan masraflara karşılık istenen sonucun alınamamasından dolayı Mekteb-i Osmani 1864
yılında kapatılmıştır. Kapanma kararıyla birlikte, Mekteb-i Osmani ile aynı kalitede bir okulun
İstanbul’da açılması gündeme geldikten sonra, 1868 yılında Mekteb-i Sultani (Galatasaray-ı Lisesi)
açılmış, böylece daha az masrafla daha fazla öğrenci yetiştirilmesi hedeflenmiştir.
Mekteb-i Osmani, ülkede kendinden sonra batı tarzında açılan okullara örnek olmuş, bu
okulda eğitim alan birçok öğrenci, gelecekte Osmanlı Yönetiminde ve Eğitim Sistemi’nin batılılaşma
çabasında aktif görevler almışlardır.
19.yy. ortasında başlayan mecmua (dergi) yayıncılığı, siyasi ve sosyal konuların yanında
bilimsel alanda da gelişmeler gösterdi. Bu dönemde kurulan Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye, 1862-1867
yıllarında dönemin aydın ve bilim adamlarının yazılarıyla desteklediği Mecmua-i Fünun süreli yayınını
bazı kesintilerle birlikte başarıyla yürüttü.
Darülfünun’un inşaatının bir türlü bitirilememesinden dolayı 1863 yılında inşaatı biten birkaç
odayı da kullanarak, okul resmen açılana kadar Fen Bilimleri, Tabii Bilimler, Tarih, Coğrafya
alanlarında halka açık konferanslar düzenlendi. İki yıl süren konferans tarzındaki dersler yoğun ilgi
gördü ve düzenli takip edenlere sınav yapılarak, başarılı olanlara sertifika (şehadetname) verildi.
1865 yılında Darülfünun için yapılan binanın inşaatı bitince bina Maliye Bakanlığına verildi ve
inşaat devam ederken birkaç dersliğinde konferans tarzında derslere başlayan Darülfünun da Nuri
Paşa konağına taşındı. Konferans biçimindeki derslere bu binada yeniden başlandı, ama aynı yılın
sonunda binada çıkan bir yangında ders kitapları ve diğer araç-gereçler de bina ile birlikte tamamen
yandı ve konferanslara yeni bina 1869 yılında hazırlanana kadar ara verildi.
1869 yılında Maarif-i Umumiye Nizamnamesi, Fransız eğitim anlayışıyla ve Fransız Eğitim
Sistemi’ne göre hazırlandı. Medreseler ve askeri okulların dışındaki tüm okullar Maarif Bakanlığı çatısı
altında toplandı. Bu nizamnameye göre Darülfünun’da Hikmet ve Edebiyat, Hukuk, Riyaziye ve Fen
Bilimleri bölümlerinin açılması öngörüldü. Darülfünun’da Arapça ve Farsça ile Fransızca, Latince ve
Yunanca’nın; İslam Hukuku ile Roma Hukuku ve Fransız Medeni Hukuku’nun birlikte okutulması
kararlaştırılmıştı. Bu Nizamname’nin (tüzük) hazırlanmasında, 1867 yılında dönemin Fransa Eğitim
Bakanı Victor Duruy’a Osmanlı Eğitim Sistemi’ni düzenlemek için hazırlatılan taslak metinden büyük
oranda yararlanıldı.
1869 yılında açılması planlanan Darülfünun’a bini aşan sayıda öğrenci başvurusu oldu ve
yapılan sınavda bunlardan 500’ü kabul edildi. Öğrencilerin çoğu medrese talebelerinden oluşuyordu
ve bunlar mübarek üç ayları tatil olarak İstanbul dışında halka vaaz ederek ve bir yıllık giderlerini
karşılamak üzere halktan “cer” toplayarak geçiriyorlardı. Bu üç aylık süre, Darülfünun’da eskiden
olduğu gibi halka yönelik konferanslar düzenlenerek değerlendirildi. Büyük ilgiyle karşılanan
konferanslardan sonra, Darülfünun 1870 yılının Şubat ayında törenle eğitime başladı ve Ağustos
ayında biten öğretim yılının sonunda öğrencilerin büyük çoğunluğu başarıyla bir üst sınıfa geçtiler.
1870 yılının Ramazan ayında yine konferanslar verilirken, konferansçılardan Cemalettin
Efgani, peygamberliği sanat olarak tanımlayınca büyük tepkiyle karşılaştı. Efgani okuldan
uzaklaştırıldı, okul müdürü de görevden alındı. Konferanslara da ara verilirken, 1871 yılının Ocak
ayında ikinci ders yılı başladı. Halkın güvenini kaybeden Darülfünun’un öğrenci sayısı 1872 yılında
100’e, 1873 yılında 73’e düştü ve o yıl kapatıldı. Kapatılmadan önce mezun verip vermediği de
bilinmemektedir. Bu dönemde ülkede ortaöğretim görmüş yeterince öğrenci ve nitelikli öğretim
görevlisinin bulunmaması da öğrenci sayısının düşmesinin bir nedenidir. Hatta ortaöğretim mezunu
öğrenci sayısını arttırmak için Darülfünun’un bölümleri kendi bünyelerinde idadiler (liseler) açmışlar,
bir süre sonra bu uygulamadan vaz geçmişlerdir.
1874 yılında, daha önce lise düzeyinde bir okul olarak açılan Mekteb-i Sultani’nin
(Galatasarayı Lisesi) binasında sessiz sedasız, halka çok fazla duyurulmadan Darülfünun-ı Sultani
adıyla yeniden açılan Darülfünun, 1877 yılında öğretime bir yıl ara verildikten sonra 1878 yılında
tekrar açıldı ve 1882 yılında tamamen kapandı. Bir ara, daha Darülfünun kapanmadan önce, İstanbul
dışında Şarki Rumeli Eyaletinde de bir Darülfünun açılması kararlaştırıldıysa da bu mümkün
olmamıştır.
Darülfünun’un açılmasının bir nedeni de, gençlerin Avrupa ülkelerine üniversite öğrenimi için
gitmelerinin önüne geçmekti, ama Darülfunun açıldıktan sonra da öğrencilerin Avrupa ülkelerine,
özellikle Fransa’ya gitmelerinin önüne geçilememiştir. Avrupa’da “Jöntürkler” adıyla örgütlenen
gençler, Osmanlı yönetimine siyasi muhalefetin de öncüsü olmuşlardır.
2. Abdülhamid döneminde 1900 yılında Darülfünun-ı Şahane adıyla yeniden açılan ilk
üniversitemiz, Cumhuriyet döneminde de eğitim- öğretime devam ettikten sonra 1933 yılında
yapılan üniversite reformundan sonra kapatılarak, yerine İstanbul Üniversitesi açılmıştır. 2.
Abdülhamid dönemde modern eğitim kurumları çok fazla açılıp ülke genelinde hızla yayılmasına
rağmen, bazı muhalifler bu yeniliklere bile şüpheyle bakmışlar, mesela İstanbul dışına birçok yatırımla
beraber yükseköğretim kurumları açma girişimini, “Padişah İstanbul’da yükseköğretim gençliğinin
bulunmasını istemiyor” diye yorumlamışlardır. Aynı dönemde, başta eğitim alanında olmak üzere her
alanda gözlenen modern gelişmelere karşı çıkan muhafazakar çevreleri hoşnut etmek için zaman
zaman uygulanan sansür ve özgürlük kısıtlamalarını da, herhalde meşhur Osmanlı deyimi olan
“Hikmet-i Hükümet” çerçevesinde anlamak gerekiyor. Yeniliklere muhafazakar çevrenin tepkisini
çekmemek için böyle çelişkili bir yol takip edilmiş olabilir.
Hem modern uygulamalar ve anlayışın yaygınlaştığı hem de sansür, baskı ve özgürlük
kısıtlamalarının görüldüğü bu dönemde, başta 2. Abdülhamid olmak üzere eğitimle ilgilenenleri
etkileyen kişi, Padişah’a en yakın vezirlerden Said Paşa’dır. Said Paşa’nın 1878 ve 1879 yıllarında
hazırladığı raporlar çerçevesinde, 31 yıllık 2. Abdülhamid döneminde modern eğitim alanında çok
önemli gelişmeler yaşanmıştır.
İkinci Meşrutiyet döneminde Darülfünun’un binası taşınmış, bazı yeni bölüm ve fakülteler
açılmış, öğrencilerin siyasi faaliyetlerini engellemek için disiplin tedbirleri alınmış ve bir ara özerkliği
de tartışılmıştır. 1912 yılında İstanbul Darülfünunu Talimatnamesi (Yönetmeliği) yayınlandıktan sonra
Balkan savaşları sırasında 1912 yılında Darülfünun Taburları oluşturulmuş ve birkaç ay öğretime ara
verilmiş ve 1913 yılının ilk aylarında öğretime yeniden başlamıştır.
2. Meşrutiyet döneminde 1910-12 yıllarında Eğitim Bakanlığı yapan, eğitimin her aşamasında
görev yapan bir bakan olarak yayınladığı ilk genelgede zihin eğitimine ve ahlak eğitimine değinen
Emrullah Efendi, kendisine ait “Tuba Ağacı” teorisinde, eğitimi, Kuran-ı Kerimde tanımlanan kökü
yukarıda ve dalları, meyveleri aşağıda olan Tuba ağacına benzeterek, eğitim kurumlarında yeniliğin en
tepedeki üniversiteden başlaması gerektiğini savunmuştur. Yine önemli bir eğitimci olan Satı Bey,
Öğretmen Okulları (Daru’l-Mualllimin) müdürü iken bu görüşe karşı çıkarak; ilkokulu, ortaokulu, lisesi
yeterli olmayan bir ülkede üniversitenin de yeterli olamayacağını savunmuştur. Emrullah Bey, Eğitim
Bakanı olduğu dönemde Darülfünun’un niteliğinin arttırlması için yoğun çaba harcamıştır.
Bir yükseköğretim kurumu olan Daru’l-Muallimin’in (Öğretmen Okulu) müdürü Satı Bey,
öğretmen yetiştiren bu okulda kişisel girişimleri ile ilk kez pedagoji dersi koydu. Din ve ahlak
kavramının yanında vicdan kavramını da gündeme getirdi. Öğretmen Okulu’na bağlı bir “Uygulama
Okulu” açtı ve bu uygulama okulunun programına müzik, beden eğitimi, elişi derslerini de koydu.
Bu dönemde yükseköğretim yeniden düzenlenirken, Darülfünun Şeri İlimler, Hukuk, Tıp, Fen
ve Edebiyat olmak üzere beş bölümden oluşturulmuştur. Dişçilik ve Eczacılık Tıp bölümüne bağlanmış,
Fen Bölümü Tabiiye ve Riyaziye olarak ikiye ayrılmış, Edebiyat bölümü de Tarih-Coğrafya, Felsefe,
Sosyal Bilimler ve Elsine (Lisanlar) olarak beş şubeden oluşmuştur.
Darülfünun’da görev yapabilecek yeterli öğretim üyesi bulunamadığından Almanya’dan
öğretim üyesi istenmiş ve 1915 yılında gelen 20 öğretim üyesi göreve başlatılmıştır. Türkçe bilmeyen
bu öğretim üyelerinin dersleri mütercimlerin anında çevirileri ile işleniyordu. Alman öğretim
üyelerinin Türkçe öğrenmeleri istendi ve kendilerine yüksek maaşlar ve sosyal imkanlar verildi. Bu
hocalardan verim alınabileceği dönemde savaş bittiği için ülkelerine dönmek istediler. Maaşlarının
daha da yükseltileceği vaad edilse de ikna edilemediler ve ülkelerine döndüler.
1915 yılında kız öğrenciler için ayrı bir Darülfünun aynı bina içinde açıldı. Haftada dört gün
eğitim verilen İnas Darülfünun’da; Edebiyat, Riyazat ve Tabiiyat bölümleri oluşturuldu. İkinci öğretim
yılında aynı binada sabah erkek öğrencilere, öğleden sonra kız öğrencilere aynı öğretim üyeleri
tarafından aynı dersler verilmeye başlasa da, bir süre sonra kız öğrenciler erkeklerin sınıflarına devam
etmeye başladılar ve İnas Darülfünun’u fiilen kapandı, 1921 yılında da resmen kapatıldı. Böylece
Darülfünun’da kız ve erkek öğrencilerin birlikte eğitim aldıkları “karma eğitim” dönemi başladı.
2. Meşrutiyet döneminin özgürlük ortamında, 1. Dünya Savaşı yıllarında Darülfünun’un
fakülteleri dergiler yayınlanmaya başlasa da, savaş zorluklarından dolayı devam ettirilememişler, ama
Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren düzenli olarak 1926 yılına kadar yayınlanmaya devam
etmişlerdir.
İkinci Meşrutiyetin ilk yıllarında adı “Darülfünun-ı Osmani” diye anılan Darülfünun, 1913
yılından itibaren “İstanbul Darülfünunu” olarak anılmaya başladıysa da, 1919 yılında hazırlanan
nizamnamede adı yeniden Darülfünun-ı Osmani olarak geçti ve bu okula ilmi özerklik verildi. 1922
yılında bir kararname ile tüzel kişilik hakkı tanındıktan sonra idari özerkliğe de kavuştu.
Osmanlı Devleti yıkılmadan önce İstanbul ve Anadolu’nun işgal edilmesi ile Darülfünun
öğrencileri de heyecanlanmış, İzmir’in işgalini protesto mitingi düzenlemişlerdir. Öğrenci
derneklerinin temsilcileri ve bazı öğretim görevlileri bir araya gelip örgütlenerek mücadelelerine
devam ettiler. Bu arada bazı öğretim üyeleri de duyarsız bir şekilde tarihi değerlerimize hakaret eden
ifadeler kullanmanın yanında, milli menfaatlerimize aykırı fikirler yaymaya, eylemlerde bulunmaya
başlayınca öğrenciler dersleri boykot ettiler. Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi’nin Maarif
Vekaleti (Eğitim Bakanlığı), örgütlenen öğrencilerin derneğine 17 Nisan 1922 tarihinde bir telgraf
çekerek, milli ve tarihi değerlerimizi küçük düşürenleri nefretle kınadıklarını belirtirken, öğrencilerin
“ulvi heyecanlarını” desteklediklerini bildirdi. Olaylar büyümeye başlayınca 25 Nisan 1922 tarihinde
Darülfünun geçici olarak Osmanlı Hükümeti tarafından kapatıldı. 5 Haziran 1922 yılında olaylara
neden olan beş öğretim görevlisinin görevlerine son verilerek okul yeniden açılmıştır.
Cumhuriyet’in ilan edilmesinden hemen önce Maarif (eğitim) sorunlarını görüşmek üzere
oluşturulan Heyet-i İlmiye ilk toplantısını 15 Temmuz-15 Ağustos 1923 tarihlerinde Ankara’da
yaparken, toplantılara İstanbul’dan Darülfünun’un öğretim üyelerinden bazıları da katılmışlardır. Bu
toplantılarda öğretim üyeleri ve müderrislerin maaşlarının iyileştirilmesi ile öğretim görevlileri ve
müderrislerin siyasetin dışında kalmaları konularında görüş birliğine varılmıştır.
Cumhuriyet yöneticileri Darülfünun’un bina sorununu çözerken, bu ilk üniversitemizin Avrupa
Üniversiteleri gibi geniş bir kampüs halinde yerleşmesini hedefledi. Kütüphaneyi genişletip
zenginleştirecek önlemler aldı. 1922 yılında verilen tüzel kişiliği daha da genişletecek ve
destekleyecek kanun teklifi Hukuk Fakültesince hazırlandı. Meclis’te 21 Nisan 1924 tarihinde çıkan
394 sayılı kanunla Darülfünun’un hükmi şahsiyeti tanınırken, aynı tarihte hazırlanan bir yönetmelik
Bakanlar Kurulunca kabul edildi ve böylece Darülfünun’un Cumhuriyet döneminde de devam etmesi
sağlandı.
Bu ülkenin batılılaşma çabası, Osmanlı Devleti’nin aydın ve yöneticilerinin Avrupa karşısında
geri kalındığını kabul etmelerinden itibaren, Avrupa’nın seviyesini yakalamak için yine Avrupa’nın
bilim ve eğitim anlayışlarını öğrenmeleri ve buna uygun olarak modernlik yolunda adım atma
çabalarıyla başlamıştır. Batılılaşmanın ilk döneminde Fransız eğitim anlayışının, sonraki döneminde de
Alman ve İngiliz eğitim anlayışının etkisi görülse de, bu etki Cumhuriyet’i kuran irade tarafından, milli
olmaktan uzak, “Beynelmilel” eğitim olarak adlandırılmıştır. Ama Cumhuriyet döneminde de batı
etkisi artarak devam etmiş, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra çok partili hayata geçişle birlikte başlayan
Amerikan Eğitim anlayışının etkisi de aynı şekilde algılanmıştır.
Modern Türkiye’nin Eğitim Sistemi’nin ve yükseköğretim kademesinin Cumhuriyet öncesi
dönemi de dâhil önemli dönemlerinin bilinmesinde yarar vardır. Önceki düşünce ve uygulamaların
doğru, tutarlı, parlak olanlarının yanında yanlış, tutarsız, sönük olanlarının da bilinmesi, bu engin
tecrübe ve birikimlerden gereğince yararlanılması gerektiği görüşündeyiz. Sadece bilmekle
kalınmamalı gereken ders ve ibretler de alınmalıdır. Böylece gelecekte yapılması gerekenler, modern
bilim ve teknolojinin aydınlığında ve yardımıyla daha doğru tespit edilebilir.
CUMHURİYET DÖNEMİ
Cumhuriyetin ilk yıllarında Modern Türkiye’nin Eğitim Sistemi’ni oluşturmak için rapor
hazırlatılan John Dewey’in, “genel ve değişmez bir eğitim ideolojisi oluşturulmalıdır” önerisi
doğrultusunda Kemalizm ideolojisi tek parti yönetimince “Genel ve değişmez” temel eğitim ideolojisi
olarak belirlendikten sonra, eğitimle ilgili yeni politikalar üretecek, programlar geliştirecek bir kuruma
olan ihtiyacı karşılamak üzere Talim ve Terbiye Dairesi kuruldu. Bu kurulun amacını da zamanın
Maarif Vekili Mustafa Necati Bey şöyle İfade etmiştir:
“Diğer memleketlerde olduğu gibi bizim memleketimizde de genel eğitim meselelerini
halletmek, dünyadaki, eğitim akımlarını izlemek, yalnız okulların değil halk eğitiminin de esaslarını
hazırlamak için Maarif Vekilliği’nin dışında vekilliğe manevi kontrol görevi de yapacak bir kurula
ihtiyaç vardır. “
Aynı bakan daha sonra Talim ve Terbiye Dairesi’nin kendine bağlanan umutları boşa
çıkardığını, önderlik görevini yapamadığını dile getirirken; Talim ve Terbiye Dairesinin okullarda
karma eğitime karşı gelmesini, Latin alfabesinin kabul edilmesine karşı çıkmasını da eleştirmiştir.
Gerçekleştirdikleri reformları Talim ve Terbiye Dairesi’nin direnmesine ve karşı koymasına rağmen
genç kurmayları ile birlikte başardıklarını belirten Maarif Vekili Mustafa Necati Bey, Talim-Terbiye
Dairesi’nin böyle önemli reformlara yardım etmezken, okul kitaplarının incelenmesi ve yazdırılması
gibi ikinci dereceden işlerle uğraştığını vurgulayarak suçlamıştır. Daru’l-Fünun (Üniversite) ve öğretim
üyeleri de aynı dönemde aynı gerekçelerle suçlanıp eleştirilirken, adeta 1933 yılında yapılacak olan
üniversite reformunun ve Darülfünun’un kapatılmasının işareti veriliyordu.
Türk Milli Eğitim sisteminin temeline Kemalizm ideolojisini yerleştirdikten sonra, yapılması
gereken bazı uygulamaları eleştirdiği, karşı çıktığı için suçlanan kurumlardan birisi bilimsel
çalışmaların temsilcisi konumundaki üniversite, diğeri de sistemin önemli bir organı olan Talim ve
Terbiye Dairesi’dir. Yeni Cumhuriyet’in ilk yıllarında, bilimi ve aydınlanmayı esas aldıklarını
söyleyenler farklı görüşlere, bu görüşler resmi bilim çevrelerinden de gelse tahammül edemiyor,
görüş sahiplerini suçluyor, hatta bu kurumları yok sayarak, kendi görüşleri doğrultusunda militanca
uygulamalara gidiyor. Bu örnekler verilirken, aslında yeni oluşturulan ve en önemli danışma birimi
olarak tanımlanan Milli Eğitim Şûrası’nın da dikkati çekiliyor ve uyarılıyor.
Darülfünun kapatılmadan önce 31 Mayıs 1933 tarihinde Maarif Vekaleti (Eğitim Bakanlığı)
Prof. Dr. Albert Malche başkanlığında bir “Islahat Komitesi” oluşturdu. Islahat komitesinin en önemli
işi, Darülfünun kapatılıp İstanbul Üniversitesi kurulduğunda, İstanbul Üniversitesi’nin öğretim
kadrosunu oluştururken Darülfünun’da görev yapan öğretim üyelerinden hangilerinin alınacağının
tespit edilmesiydi. Durum tespiti yapan Komite, Darülfünun’un öğretim üyelerinin tamamına
yakınının yükseköğrenim diplomasına sahip ve çeşitli yabancı dilleri bildiklerini görünce, Komite
başkanı Malche, üç yılda bu işi bitiremeyeceğini söylemesine rağmen, diğer donanımsız üyelerin ve
Bakanlığın aceleci tutumundan dolayı, gizli toplantıların ardından kısa zamanda çalışmalarının
sonucunu Bakanlığa teslim etmek zorunda kaldı. Komite’den gelen raporu bir komisyon kurarak
inceleten Maarif Vekili (Eğitim Bakanı) Reşit Galip, listede önemli düzeltmeler yapan Komisyon’un
görüşleri doğrultusunda bizzat başkanlık yaptığı Komite toplantısında konuyu müzakere ederek son
kararı vermek üzere, listenin son halini Cumhurbaşkanı Atatürk’e sundu. Bu listede Darülfünun’dan
İstanbul Üniversitesine geçmesi uygun görülen öğretim üyeleri ile yurt dışından transfer edilecek
öğretim üyelerinin isimleri yer alıyordu.
Darülfünun’dan İstanbul Üniversitesi’ne alınacak hocaların değerli kişilikler olmasından çok
“idealist” olmalarına dikkat edildiğini açıklayan Bakan’ın listesinde, Malche’nin itirazlarına rağmen
İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Ömer Ferit Kam, Ali Ekrem Bolayır, Avram Galanti, Ahmet
Naim Babanzade gibi değerli hocalar dahil, 82 kişi kadro dışı bırakılmış 61 kişi İstanbul Üniversitesi
kadrosuna alınmıştır. 1932 yılında ölen, 1931 yılında Maarif Vekaletince eğitime yaptığı
hizmetlerinden dolayı “Fazilet Mükafatı” ile ödüllendirilen Sait Gelenbevioğlu da tasfiye edilenler
listesinde yer almıştır.
Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde kurulan üniversitenin öğretim üyelerinin çoğu Almanya’dan
getirtilmiştir. Ankara’da Ziraat Enstitüsü ile Hukuk Mektebi de bu dönemde açılmıştır.
Osmanlı Devleti’nin son döneminde kurulan Darülfünun (Üniversite) hocaları inkılaplara ayak
uyduramadığı, değişimlere seyirci kaldığı, ülke yaşamının genel gidişatına uygun bir gelişme
gösteremediği gerekçeleriyle 1933 tarih ve 2250 sayılı Üniversite Kanunu ile kapatıldı ve yerine
31.7.1933 tarihinde İstanbul üniversitesi kurulmuştur. Yeni üniversite kurulurken Milli Eğitim
Bakanlığı başlıca üç konu üzerinde önemle durmuştur:
1-Eğitim ile devrim arasında sıkı bir ilişki kurmak
2-Üniversiteyi ülke sorunları konusunda çalışmaya yönlendirmek
3-Yeni üniversiteyi sıkı denetim altına almak
Yeni üniversitenin milliyetçi ve Türk inkılabının ideolojisi olan Kemalizm’e bağlı olacağı, hatta
Türk ideolojisini bu Üniversite’nin hazırlayacağı, zamanın Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip tarafından
dile getirildi.
Yeni kurulan İstanbul Üniversitesi’ne idari ve mali özerklik verilmemiştir. Bu yasaya göre
üniversite rektörü, üniversite genel sekreteri, profesörler ve doçentler Milli Eğitim Bakanlığınca
atanmakta ve görevden alınabilmektedir. Üniversite’de oluşturulan sıkı denetim mekanizması,
öğretim üyelerinden derse devam cetveli isteyecek denli ileri gitmiştir. Bu süreçte bilim ve bilim
adamı yıpratılmış ve sonraki yıllarda yapılan yanlış uygulamaların çoğundan vaz geçilmiştir.
Bilimsel özgürlüğün ve aydınlanmanın merkezi olması gereken üniversitelerin, bir ideolojinin
propagandasını yapan kurumlara çevrildiğinde, eğitim ve öğretim faaliyetlerinin ilerlemeci ve
eleştirici olma özelliğini tamamen kaybedeceği önemsenmedi. Bu durumda eğitim ve öğretimin
şartlandırma ve baskı aracı haline geleceği, iktidar sahiplerinin görüşlerine hizmet eden sessiz,
yumuşak başlı hizmetçiler üreten bir kuruma dönüşeceği gözden kaçırıldı. İlk üniversitemizle başlayan
bu süreç, daha sonra kurulan tüm üniversitelerimizde devam ettirildi.
Atatürk’ün son dönemlerinde, bütün uygarlıkların kaynağını Türk ulusuna bağlayan Türk Tarih
Tezi ile bütün dillerin kaynağını Türk diline bağlayan Güneş Dil Teorisi çerçevesinde yürütülen dil ve
tarih araştırmalarının Modern Türkiye’nin Eğitim Sistemi’ne de yansımaları olmuştur.
24-31 Ağustos 1936 günlerinde toplanan Üçüncü Türk Dili Kurultayında Güneş-Dil Teorisinin
ilkeleri ayrıntılı olarak tartışıldı, örnekler verildi. Hatta toplantıda Atatürk, bu teori hakkında bir de
tebliğ hazırlayarak okutmuştur. Bu kurultayın hazırlıkları sürerken bir yandan da Ankara'da, bu alanda
bilimsel araştırmalar yapacak Fakültenin kurulması kararlaştırılmış ve 9 Ocak 1936'da Dil ve TarihCoğrafya Fakültesi kurulmuştur.
Atatürk, bundan sonra bilimsel terimler üzerinde çalışmaya başladı. 1936-37 yılında, bugün
de kullanılan pek çok geometri terimlerini o belirlemiştir. Ders kitapları hazırlanırken Güneş-Dil teorisi
de göz önünde bulundurulmuştur. Türk Tarih tezi çeşitli ilmi toplantılarda işlenmiş, tartışılmış,
aceleyle bazı ders kitaplarına yansıtılırken, çocuklar için eserler de hazırlattırılmıştır.
Sonradan Kız Teknik Öğretmen Okulu adını alan bugünkü Gazi üniversitesi Mesleki Eğitim
Fakültesi, Kız Meslek öğretmen Okulu adıyla 1934-1935 öğretim yılında açılmıştır. Yine sonradan
Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu olan bugünkü Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi, Erkek
Meslek Öğretmen Okulu adıyla 1937-1938 öğretim yılında açılmıştır. Bu okullar, uzun yıllar kendi
alanlarında mesleki ve teknik ortaöğretim kurumlarına öğretmen yetiştiren tek eğitim kurumlarıdır.
.
İNÖNÜ DÖNEMİ
1939 yılında toplanan 1. Milli Eğitim Şurası’nda, yükseköğretim, konusu da görüşülmüş ve
önemli kararlar alınmıştır. Şura kararlarında üniversitenin amacı şu şekilde belirlenmiştir:
“Üniversitenin amacı; iyi gözlem, iyi inceleme ve deney, doğru düşünme yeteneğini taşıyan
ve bilimsel yöntemleri alışkanlık haline getirmiş bir zihniyetle donanmış, yüksek bir idealin
heyecanına tabi olarak gelişme yolunda ileri atılan ahlaklı, düzeyi yüksek bilim, meslek ve sanat
adamları yetiştirmeye çalışmaktır.”
Berlin ve Paris'ten sonra Londra'da da 1939 yılında öğrenci müfettişliğinin açılması, 1416
sayılı yasa uyarınca yurtdışına öğrenim görmek için gönderilecek öğrenciler yönünden çok önemli bir
gelişme olmuştur.
1942 yılında Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, 1943 yılında Ankara Fen Fakültesi, 1944 yılında
İstanbul Teknik üniversitesi, 1945 yılında Ankara Tıp Fakültesi kurulduktan sonra 1946 yılında Ankara
Üniversitesi kurulmuştur.
1946 yılında 4396 sayılı Üniversiteler Yasası çıkartılarak üniversitelerin görevleri yeniden
tanımlanmış, üniversitelere Cumhuriyet döneminde ilk defa özerklik tanınmıştır. Hükümetin Meclis’e
sunduğu yasa önerisinde gerekçe şu şekilde belirtilmiştir:
"Bugünkü üç yüksek bilim kurumumuzun ve bundan sonra açacağımız benzerlerinin,
demokrat bir cemiyetin gerektirdiği demokratik prensiplerle işleyebilmesi ve kendi varlığı içerisinde
doğrudan doğruya cemiyete karşı sorumlu olarak gelişebilmesi için şu iki bakımdan bünyesinde bazı
yeni ilerleme imkanlarını kazandırıcı tedbirlerin alınması gerekli görülmüştür:
1-Hertürlü görevlerinde özerk olmak.
2-Öğretim elemanlarını, belli kurallarla yetişip çalışmalarını sağlayacak biçimde
görevlendirmek.
2.Dünya Savaşı öncesi ve savaş süresince Avrupa ülkelerinde genellikle faşist yönetimler varken, savaş
sonrası, savaşta gücünü ve üstünlüğünü “gösteren” ABD’nin de etkisiyle demokrasiye geçiş süreci
başlamıştır. Bu süreçte Türkiye de, ABD’nin etkisiyle çok partili demokratik düzene geçme kararı
almıştır. Siyasetteki bu gelişmelere paralel olarak özgür ve özerk, katılımcı üniversite anlayışı da
gelişmiştir.
1946 tarih ve 4396 sayılı yasa ile, üniversitelere yönetsel ve bilimsel özerklik, tüzel kişilik
verilmiş, üniversiteler katma bütçeli kurumlar olmuştur. Ancak, üniversitelerin Milli Eğitim
Bakanlığı’na bağlı olma durumu devam etmiştir. Yasa’nın Meclis’teki görüşmeleri sırasında Milli
Eğitim Hasan Ali Yücel konuyu şu şekilde açıklamıştır:
"Eğitim Bakanlarımızın üniversitelerimizin başı olması, üniversite işleriyle ilgili meselelerde
yüksek huzurlarınıza bütçeleri gelecek bu kurumların sorumlu bir insanı ve sizin mümessiliniz
sıfatıyla sizi yanıtlayabilmek içindir. Bu da üniversitenin içişlerine ve öğretimine asla ve kat'a bir
müdahale değildir.”
Bu dönemde İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi dışında
yeni üniversiteler kurulmak istenmiş, ama kurulamamıştır. 1933 yılında “ihtiyaç kalmadı” gerekçesiyle
kapatılan İlahiyat Fakültesi 1946 yılında yeniden açılmıştır. Aynı tek parti yönetimi, siyasi alanda
olduğu gibi eğitim alanındaki değişiklikleri de sıkı kontrol altında gerçekleştirdi. Bu yasa çıkarılmadan
önce Ankara Üniversitesi’ne bağlı Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin öğretim üyelerinin çoğu sosyalist
eğilimli olduğundan, bu fakülte Ankara Üniversitesi’nin dışında bırakılarak özerklikten
yararlanmasının önüne geçildi. Kısa bir süre sonra da bu fakültedeki sosyalist görüşlü öğretim üyeleri
görevlerinden uzaklaştırıldılar.
1923-1950 döneminde Cumhuriyeti kuranların partisi olarak bilinen Halk Partisi, yeni
Cumhuriyet’i koruyacak ve kökleştirecek yönetici ve yürütücü kadroları yetiştirmede eğitimi en
önemli araç olarak görmüş ve eğitim sistemini buna uygun olarak oluşturmuştur.
2. Dünya Savaş’ından militarist Japonya, faşist İtalya ve nazist Almanya yenik çıkınca dünya
siyasetine ABD yön vermeye başlamış, komünist Rusya bir blok olarak ayrıştıktan sonra Türkiye gibi
birçok ülkede serbest siyasi düzene ve çok partili döneme geçiş başlamıştır. 1946 yılında tek parti
düzeninden vazgeçilmiş ve CHP içinden çıkan bir grup milletvekili öncülüğünde kurulan DP de
seçimlere katılmıştır. “Açık oy gizli sayım” usulü ile yapılan seçimlerde bazı engellere rağmen DP 17
milletvekili çıkarma gücünü göstermiştir.
DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ
CHP içinden çıkan bir ekip, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyadaki değişimi görmenin
yanında, halkın sıkıntılarını da hissederek DP’yi (Demokrat Parti) kurdu. Genel prensipler bakımından
CHP’den pek fazla ayrılmayan DP yönetimi, Devletçilik ve Laiklik konusunda daha esnek idi.
1950 yılında yapılan seçimleri büyük bir başarıyla kazanan DP’nin ve Adnan Menderes
başbakanlığında kurduğu hükümetlerin programlarında yükseköğretim hususunda aşağıdaki
maddelere yer verilmiştir:
1-Yeteneği ve gücü uygun olan bir ilkokul öğretmeninin öğretim derecelerini tamamlayarak
üniversite profesörlüğüne kadar yükselebilmesinin yasal imkanı sağlanmalıdır.
2-Yükseköğretimde niteliğe önem verilmelidir. Tüm Yüksekokullarımız bu esasa göre
desteklenmeli ve batıdaki benzerlerinin seviyesine ulaşabilmelidir.
3-Doğu bölgemizde her derecede ve şubede okullar, fakülte ve enstitülerle bir kültür merkezi
(ortamı) yaratmak gerektiğine inanıyoruz.
4-Üniviersite içinde yer alacak İlahiyat Fakültesi, Maarif Vekaletine bağlı ilmi içerikteki benzer
kurumlar gibi özerk olmalıdır.
5-Üniversitelerin özerkliğini zedelediğimizi söyleyenler, eski tek parti devrinde baskı ve
zulümler yapılırken, bağımsızlık ve özerkliğin gereği olan öğrencileri aydınlatma imkanı bile
bulamamalarından bahsetmiyorlar. Hâlbuki bugün özerkliğin sınırları bazen günlük ve fiili politika
yapmaya kadar genişletilmiş bulunuyor.
Bu dönemde İlköğretim, Ortaöğretim, Teknik Öğretim ve Yükseköğretim okullarında tek bir
öğretim sistemi uygulanma kararı alındıktan sonra, Köy Enstitüleri de mevcut İlköğretmen Okulları ile
birleştirilerek tek tip öğretmen okulları dönemine geçilmiş, böylece Köy Enstitüleri kapanmıştır.
10 yıllık DP hükümetleri döneminde, yükseköğretimde Fakülte ve Yüksekokul seviyesinde okul
sayısı ve öğrenci sayısında önemli bir artış olmuştur. Erzurum’da Atatürk Üniversitesi, Ankara’da
Birleşmiş Milletler desteğiyle, Ortadoğu ülkelerine de hitap eden, İngilizce öğretim yapılan ODTÜ
(Ortadoğu Teknik Üniversitesi) kurulmuş, Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi bünyesinde TODAİE
(Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü) açılmıştır. Ankara’da Gülhane Askeri Tıp Akademisi,
İzmir’de Ege Üniversitesi ve Trabzon’da Karadeniz Teknik Üniversitesi de bu dönemde kurulmuştur.
1956 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu, dönemin Milli Eğitim
Bakanı Prof. Ahmet Özel tarafından görevinden alınarak Bakanlık emrine verilmiştir. Daha sonra
İstanbul üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku profesörü Hüseyin Nail Kubalı'nın görevine son
verilmiştir. Başbakan Menderes 18 Mayıs 1960 tarihinde yapılan Turgutlu Mitinginde profesörleri,
doçentlerin yetişmesini önleyen, yerlerini muhafaza için onlara baskı yapan “kara cüppeliler” olarak
tanımlamıştır.
DP döneminde (1950-1960) rapor hazırlatmak için Türkiye’ye getirilen 44 yabancı uzmandan
41 tanesi ABD’lidir. Bu uzmanlar Köy Eğitimi, Halk Eğitimi, Ortaöğretim, Teknik Okullar ve Öğretmen
Yetiştirme konularında raporlar hazırlamışlardır. Raporları hazırlayan uzmanlar Ford ve Rockefeller
vakıflarınca parasal yönden desteklenmişlerdir.
İHTİLALLER DÖNEMİ (1960-1980)
Cumhuriyet tarihinde kuruluş ve tek parti dönemi (1923-1946) ile ilk çok partili dönemden
(1946-1960) sonra askeri darbe (27 Mayıs 1960) yapılmış siyaset, kültür ve eğitim alanında sosyalist
düşünce akımlarının yükseldiği, politik ve sendikal örgütlenmelerin güçlendiği, gençlik hareketlerinin
birbiriyle çatışacak derecede atağa geçtiği, Türkçülüğün yanında Kürtçülüğün de ortaya çıktığı, kamu
çalışanlarının, özellikle öğretmenlerin ve polislerin siyasi olarak kamplaştığı, toplumda siyasi,
toplumsal ve ekonomik bunalımların çokça yaşandığı bir döneme (1960-1980) geçilmiştir. Bu
dönemde 1971 yılında siyasi yönetime bir askeri müdahale daha yapılmıştır.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra gerek askeri yönetimler gerek sivil hükümetler döneminde
Avrupa ve Amerika’nın Modern Türkiye’nin Eğitim Sistemi’ne etkisi artarak devam etmiştir. Bu
dönemde Kalkınma Planları ve Hükümet Programlarında eğitim konularına çokça yer verilmiş, Milli
Eğitim Şuralarında alınan kararlarla Milli Eğitim Sistemi yönlendirilmiştir. Merkez teşkilatı ve mahalli
teşkilatların yapılanmalarında, okul türlerinde, ortaöğretim ve yükseköğretim giriş sınavlarında, tüm
derslerin öğretim programlarında, tüm okulların ders programlarında ve öğretim sürelerinde birçok
değişiklikler yapılmıştır. Öğretmen yetiştiren okullar Öğretmen Liseleri ve 2 yıllık Eğitim Enstitülerine
dönüştürülmüştür. Erkek ve kız sanat Yüksek Öğretmen Okulları açılmış, daha sonra da bu okullar
Eğitim Fakültelerine dönüştürülmüştür. Eğitim Fakülteleriyle, öğretmen eğitimi üniversite düzeyinde
bir uzmanlık alanı olarak görülmeye başlamıştır. 1973’te çıkan Milli Eğitim Temel Kanunuyla da
öğretmenliğin bir uzmanlık mesleği olduğu hükmü getirilmiştir.
1960 askeri darbesinden sonra demokratik düzenin en kısa zamanda yeniden kurulacağı vaad
edilerek Kurucu Meclis oluşturuldu ve yeni bir Anayasa hazırlanarak, “2. Cumhuriyet’in Anayasası”
olarak halkoyuna sunulup kabul ettirildi.
1961 anayasasının başlangıç bölümünde devletin temel niteliklerine ve genel amaçlarına
değinildikten sonra yükseköğretim ve yükseköğretimi etkileyen konulara ilişkin şu maddelere yer
verildi:
Madde 21- Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu
alanlarda her türlü araştırma yapma hakkına sahiptir. Eğitim ve öğretim, Devletin gözetim ve
denetimi altında serbesttir. Özel okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen
seviyeye uygun olarak kanunla düzenlenir.
Madde 50- Halkın öğrenim ve eğitim ihtiyaçlarını sağlama Devletin başta gelen
ödevlerindendir. İlköğrenim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için mecbûridir ve Devlet okullarında
parasızdır. Devlet, maddî imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, en yükseköğrenim derecelerine
kadar çıkmalarını sağlama amacıyla burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet,
durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları, topluma yararlı kılacak tedbirleri alır. Devlet, tarih
ve kültür değeri olan eser ve anıtların korunmasını sağlar. Çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı
eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.
Üniversiteler, devletin gözetimi ve denetimi altında, kendileri tarafından seçilen organları
eliyle yönetilir. Özel kanuna göre kurulan Devlet üniversiteleri hakkındaki hükümler saklıdır.
Üniversite organları, öğretim üyeleri ve yardımcıları, üniversite dışındaki makamlarca, her ne suretle
olursa olsun, görevlerinden uzaklaştırılamazlar. Son fıkra hükümleri saklıdır.
Üniversite öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe araştırma ve yayında bulunabilirler.
Üniversitelerin kuruluş ve işleyişleri, organları ve bunların seçimleri, görev ve yetkileri, üniversite
üzerinde Devletin gözetim ve denetim hakkını kullanma usulleri ve üniversite organlarının
sorumluluğu, öğrenim ve öğretim hürriyetlerini engelleyici eylemleri önleme tedbirleri, üniversiteler
arasında ihtiyaca göre öğretim üyeleri ve yardımcılarının görevlendirilmesinin sağlanması, öğrenim ve
öğretimin hürriyet ve teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji gereklerine ve kalkınma plânı
ilkelerine göre yürütülmesi esasları kanunla düzenlenir.
Üniversitelerin bütçeleri, genel ve katma bütçelerin bağlı olduğu esaslara uygun olarak
yürürlüğe konulur ve denetlenir.
Üniversitelerle onlara bağlı fakülte, kurum ve kuruluşlarda öğrenim ve öğretim
hürriyetlerinin tehlikeye düşmesi ve bu tehlikenin üniversite organlarınca giderilmemesi halinde
Bakanlar Kurulu, ilgili üniversitelerin veya bu üniversiteye bağlı fakülte, kurum ve kuruluşların
idaresine el koyar ve bu kararını hemen Türkiye Büyük Millet Meclisi Birleşik Toplantısının onamasına
sunar. Hangi hallerin el koymayı gerektireceği, el koyma kararının ilân ve uygulanma usulleri ile süresi
ve devamınca Bakanlar Kurulunun yetkilerinin nitelik ve kapsamı kanunla düzenlenir.
27 Mayıs 1960 devriminin ürünü olan 1961 Anayasasının 120. maddesi üniversite ile ilgilidir.
Bu madde çerçevesinde 28.10.1960 tarihinde Milli Birlik Komitesince kabul edilen 115 sayılı yasa ile,
4936 sayılı yasa da tanınan özerklik daha da genişletilmiştir. Ancak aynı gün kabul edilen 114 sayılı
yasa ile de, 147 öğretim üyesi “tembel, yeteneksiz ve reform düşmanı” oldukları gerekçesi ile
üniversitedeki görevlerinden uzaklaştırılmışlardır. Bunların arasında Prof. Dr. Fuat SEZGİN, Prof. Dr.
Ali Fuat BAŞGİL, Prof. Dr. Tarık Zafer TUNAYA gibi tanınmış aydınlar da vardı. 18.4.1962 tarihinde
çıkarılan bir başka yasa ile bu karar düzeltilmiş ve 147'ler yeniden eski görevlerine dönmüşlerdir.
Bu dönemde Doçentlerin Fakülte Kurullarına girmesi sağlanırken, “Ordinaryus Profesör”
ünvanı kaldırılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığının yükseköğretim üzerindeki etkisi azaltılırken,
Üniversitelerin özerkliği ve Öğretim Görevlilerinin araştırma özgürlüğü yeni Anayasa ile güvence
altına alınmıştır. 1971 ve 1973 tarihlerinde çıkarılan yasalarla üniversitelerin özerkliği kısıtlanmaya
çalışılmışsa da bunlar daha sonra Anayasa Mahkemelerince iptal edilmiştir. Her bölgeye bir üniversite
kurma amacıyla birçok yeni üniversite bu dönemde açılmıştır.
1963 yılında TÜBİTAK (Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu) kurulmuştur.
Toplumumuzun yaşam kalitesinin artmasına ve ülkemizin sürdürülebilir gelişmesine hizmet eden,
bilim ve teknoloji alanlarında yenilikçi, yönlendirici, katılımcı ve paylaşımcı bir kurum olma vizyonunu
benimseyen TÜBİTAK, akademik ve endüstriyel araştırma-geliştirme çalışmalarını ve yenilikleri
desteklemekte, ulusal öncelikler doğrultusunda araştırma ve teknoloji geliştirme çalışması yürüten
AR-GE enstitülerini işletme işlevlerinin yanı sıra, ülkemizin Bilim ve Teknoloji politikalarını
belirlemekte ve toplumun her kesiminde bu farkındalığı artırmak üzere kitaplar ve dergiler
yayınlamaktadır. Bilim insanlarının yurt içi ve yurt dışı akademik faaliyetlerini burs ve ödüller ile
destekleyip özendirirken, üniversitelerin, kamu kurumlarının ve sanayinin projelerini fonlayarak,
ülkemizin rekabet gücünün artırılmasına destek olmaktadır.
1965 seçimini kazanan Adalet Partisi’nin Genel Başkanı Süleyman Demirel’in başbakanlığında
3 Kasım 1965 tarihinde hükümet kurulmuş ve Demirel hükümetleri dönemine geçilmiştir. Atatürk
devrimlerinin demokratik düzen ve Türk milletinin temeli olduğu ve bu devrimlerin her yönüyle
korunmasını en başta gelen bir ödev olarak kabul edildiği belirtildikten sonra, hükümet programında
yükseköğretim ve yükseköğretimle ilgili konularda aşağıdaki hususlara değinilmiştir:
1-İmam-Hatip Okulları ile mesleki orta ve teknik okul mezunlarına yüksek öğretim imkanlarını
açık tutarak, kabiliyetlerini geliştirmelerini sağlayacağız.
2-Gençliğin eğitilmesi ve yetiştirilmesi hususunda asıl yetkili hükümet olmalıdır.
(Üniversitelerin özerklik sınırlarına yönelik itiraz var)
3-Anayasamızın üniversiteleri özerk kılma esasının onları devletin ve anayasanın temel ilkeleri
dışına da çıkaracak bir kapsam taşıdığı anlamına gelmediğine inanıyoruz. Üniversitelerimizi
günümüzün ihtiyaçlarını karşılayacak hale getirebilmek için eğitim usüllerinde gerekli ıslahatın
yapılması, öğretim kadrosunda yeni bir zihniyetin yer alması gerekir.
1965’te Özel Okullar Kanunu çıkartıldıktan sonra, birçok özel yüksekokul açılmıştır. 1961
Anayasasında özel üniversite açılması yasak olduğundan “yüksekokul” adıyla açılan bu okulların
üniversite olmadıkları iddia edilmiş ve sayıları hızla artmaya başlamıştır. Ancak bu özel
“yüksekokullar”, üniversite oldukları gerekçesiyle 1971’de Anayasa Mahkemesi Kararı ile
kapatılmıştır. Bu karardan sonra, Osmanlı Devleti döneminde 1869 yılında açılan Robert Koleji 1971
yılında devlete bağlı Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür.
Anayasanın tanıdığı özgürlüklerin, düzeni değiştirmek isteyen akımlarca kötüye kullanıldığı
düşüncesiyle üniversitelerin özerkliğinin kontrol edilmesini, gençliğin eğitiminin baş sorumlusu olarak
hükümetlerin kontrolünde olması gerektiğini savunan, din ve milliyet kavramlarının ayrılmaz
bütünlüğünü vurgulayan Demirel hükûmetleri, bütün dünya ile birlikte ülkemizde de üniversitelerde
görülen gençlik hareketlerinin önüne geçilemediği bahanesiyle 12 Mart 1971’de Silahlı Kuvvetler’in
yayınladığı bir bildiriden (muhtıra) sonra istifa etmiştir. Askerlerin kontrolünde kurulan dört ara
hükümet döneminde solcu-sosyalist gençlerin eylemlerinin bastırılmasına çalışılmıştır. Gençlik
derneklerinin, öğretmen ve işçi sendikalarının siyasi faaliyetleri yasaklanmıştır.
1971-1973 yıllarında kurulan ara dönem hükümetleri kendilerini “reformcu”, “Atatürkçü
atılım” hükümetleri olarak tanımlayıp Öğretim Birliği Kanunu (Tevhid-i Tedrisat) çerçevesinde din
işlerinin her türlü hesabın üstünde tutulacağını söylemişlerdir. İmam Hatip Okullarına ortaöğretim
sistemine uyacak şekilde “meslek lisesi” statüsü vermişlerdir. İlk ve orta öğretimde tek kitap düzeni
uygulamasının yanında, zorunlu eğitimin beş yıldan sekiz yıla çıkması için gereken çalışmalara
başlanacağı ara dönem hükümetlerince vaad ediliyordu. Bu dönemde Atatürk ilkelerine bağlılığın
ilanının yanında “Atatürk İlkelerini Tespit Komisyonu“ da kurularak, bu komisyonun “Atatürk
Akademisi” kurarak; öğrenci, öğretmen ve tüm toplumun belli ve saptırılmaz bir ilke çevresinde
birleşmesi, Atatürk ilke ve inkılaplarının eğitimimizin vaz geçilmez temel felsefesi olması ve toplumun
bunalımlardan uzak kalması için çalışacağı bildirilmiştir. Sonraki yıllarda kurulan Atatürk Kültür Dil ve
Tarih Yüksek Kurulu bu akademinin hedefleri doğrultusunda kurulmuştur.
Naim Talu başbakanlığında kurulan 4. ara hükûmet döneminde Milli Eğitim Temel Kanunu ve
Üniversiteler Kanunu çıkarılmıştır. Böylece ilkokullardan üniversitelere kadar bütün eğitim sistemi
askeri yönetimin istediği şekilde düzenlenirken, seçimlerden sonra gelecek Sivil hükümetlere yön
verecek çerçeve de oluşturulmuştur.
MİLLİ EĞİTİM TEMEL KANUNU
Türk milli eğitim sisteminin eksenini oluşturan, 14 Haziran 1973 tarih ve 1739 sayılı Milli
Eğitim Temel Kanunu’nda yükseköğretim ve yükseköğretimle ilgili konularda aşağıdaki hususlar yer
almıştır:
Madde 31. — Ortaöğretimin yükseköğretime veya hem mesleğe hem de yükseköğretime
hazırlayan programlarını bitiren öğrencilere, yetiştirildikleri yönde, üniversitelere, akademilere ve
yüksekokullara girmek için aday olma hakkı tanınır. Hangi fakülte, akademi ve yüksekokullara hangi
programları bitirenlerin nasıl girecekleri ilgili kurumlarca kararlaştırılır. Giriş şartlarının tespitinde ve
uygulamada Millî Eğitim Bakanlığı ile ilgili kurumlar arasında işbirliği yapılır. Giriş, ya yalnızca
diplomadaki derecelere ve notlara göre, ya merkezî müsabaka imtihanları sistemiyle, ya da her kurum
tarafından münferit olarak düzenlenebilir.
MADDE 34. — Yükseköğretim, orta öğretime dayalı en az iki yıllık yükseköğrenim veren eğitim
kurumlarının tümünü kapsar.
MADDE 35. — Yükseköğretimin amaç ve görevleri, millî eğitimin genel amaçlarına ve temel
ilkelerine uygun olarak,
1-Öğrencileri ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde ve doğrultusunda yurdumuzun bilim
politikasına ve toplumun yüksek seviyede ve çeşitli kademelerdeki insan gücü ihtiyaçlarına göre
yetiştirmek;
2-Çeşitli kademelerde bilimsel öğretim yapmak;
3-Yurdumuzu ilgilendirenler başta olmak üzere, bütün bilimsel, teknik ve kültürel sorunları
çözmek için bilimleri genişletip derinleştirecek inceleme ve araştırmalarda bulunmak;
4-Yurdumuzun türlü yönde ilerleme ve gelişmesini ilgilendiren bütün sorunları, Hükümet ve
kurumlarla da elbirliği etmek suretiyle öğretim ve araştırma konusu yaparak sonuçlarını toplumun
yararlanmasına sunmak ve Hükümetçe istenecek inceleme ve araştırmaları sonuçlandırarak
düşüncelerini bildirmek;
5-Araştırma ve incelemelerinin sonuçlarını gösteren, bilim ve tekniğin ilerlemesini sağlayan
her türlü yayınları yapmak;
6-Türk toplumunun genel seviyesini yükseltici ve kamuoyunu aydınlatıcı bilim verilerini sözle,
yazı ile halka yaymak ve yaygın eğitim hizmetlerinde bulunmaktır.
MADDE 36. — Yükseköğretim kurumları şunlardır:
1. Üniversiteler,
2. Akademiler,
3. Yüksekokullar,
Yükseköğretim kurumlarının amaçlan ve açılış, kuruluş, işleyiş ve öğretim üye ve yardımcıları
ile ilgili esasları, üniversiteler, akademiler ve yüksekokullar kanunlarında düzenlenir.
MADDE 37. — Yükseköğretim, millî eğitim sistemi çerçevesinde, öğrencileri lisans öncesi,
lisans ve lisansüstü seviyelerinde yetiştiren bir bütünlük içinde düzenlenir. Bu bütünlük içinde çeşitli
görevleri yerine getiren ve farklı seviyelerde öğretim yapan kuruluşlar bulunur. Farklı seviyeler ve
kuruluşlar arasında öğrencilere kabiliyetlerine göre, yatay ve dikey geçiş yolları açık tutulur.
MADDE 38. — Yükseköğretim paralıdır. Başarılı olan fakat maddî imkânları elverişli olmayan
öğrencilerin kayıt ücreti, imtihan harcı gibi her türlü öğrenim giderleri burs, kredi yatılılık ve benzeri
yollarla sağlanır. Öğrenim harç ve ücretlerinin tutarları ve bunların ödenme tarzları ile burs ve
kredilerin tutarları ve bunların veriliş esasları, Maliye Bakanlığı ile birlikte hazırlanacak yönetmelikle
tespit edilir. Bazı alanlar için mecburî hizmet karşılığı öğrenci yetiştirilmesi hakkındaki hükümler
saklıdır.
MADDE 39. — Yükseköğretimde, öğretim elemanlarından, tesislerden ve öğrencinin
zamanından en verimli bir şekilde yararlanmayı mümkün kılacak ve çeşitli bölgelerdeki yükseköğretim
kurumlarının dengeli bir şekilde gelişmesini sağlayacak tedbirler alınır; yükseköğretimin bütününü
kapsayan ve orta öğretimle ilgisini sağlayan bir planlama düzeni kurulur.
MADDE 43. — Öğretmenlik, Devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini
üzerine alan özel bir ihtisas mesleğidir. Öğretmenler bu görevlerini Türk Millî Eğitiminin amaçlarına ve
temel ilkelerine uygun olarak ifa etmekle yükümlüdürler.
Öğretmenlik mesleğine hazırlık genel kültür, özel alan eğitimi ve pedagojik formasyon ile
sağlanır.
Yukarıda belirtilen nitelikleri kazanabilmeleri için, hangi öğretim kademesinde olursa olsun,
öğretmen adaylarının yükseköğrenim görmelerinin sağlanması esastır. Bu öğrenim lisans öncesi,
lisans ve lisansüstü seviyelerde yatay ve dikey geçişlere de imkân yerecek biçimde düzenlenir.
MADDE 44. — Öğretmenlik formasyonu veren üniversite ve akademiler dışındaki öğretmen
yetiştiren kurumlar Millî Eğitim Bakanlığınca açılır ve yönetilir.
MADDE 45. — Öğretmen adaylarında genel kültür, Özel alan eğitimi ve pedagojik formasyon
bakımından aranacak nitelikler Millî Eğitim Bakanlığınca tespit olunur.
Öğretmenler, öğretmen yetiştiren kurumlardan, akademilerden ve üniversitelerin ilgili
fakülte, enstitü ve bölümlerinden ve bunlara denkliği Millî Eğitim Bakanlığınca kabul edilen yurt dışı
kurumlardan mezun olanlar arasından Milli Eğitim Bakanlığınca seçilirler.
Yüksek öğrenimleri sırasında pedagojik formasyon kazanmamış olanların ihtiyaç duyulan
alanlarda, öğretmenliğe atanmaları halinde bu gibilerin adaylık dönemi içinde yetişmeleri için Millî
Eğitim Bakanlığınca gerekli tedbirler alınır.
Hangi derece ve türdeki eğitim, öğretim, teftiş ve yönetim görevlerine, hangi seviye ve alanda
öğrenim görmüş olanların ne gibi şartlarla seçilebilecekleri yönetmelikle düzenlenir.
1971 yılında sivil yönetime müdahele eden askerlerin kurdurduğu ara dönem hükümetleri
döneminde, sadece meslek okulu statüsü bulunan ve lise mezunu sayılabilmesi için lise fark
derslerinin sınavını geçmesi gereken İmam Hatip Okulları lise statüsüne, mezunları da lise mezunu
statüsüne yükseltilmiştir. Böylece İmam Hatip Liseleri hem mesleğe, hem de yükseköğretime
hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumları haline dönüşmüştür. Mezunlarının da Harp
Okulları dışında üniversitelerin her bölümüne ve fakültelerine girmelerine izin verildikten sonra, bu
mezunlar zaman içinde tüm bakanlıklarda ve kamu yönetim kurumlarında görev almışlar, kaymakam,
vali, yüksek bürokrat, bakan hatta başbakan olmalarının önü açılmıştır. Bu yasayla resmi, özel ve
gönüllü her kuruluşun eğitimle ilgili faaliyetleri, milli eğitimin amaçlarına uygunluğu bakımından Milli
Eğitim Bakanlığı’nın denetimine verilmiştir.
Askerlerin kurdurduğu ara dönem hükümetlerinin yön ve çerçeve belirlemesinden sonra ilk
sivil hükümet 26 Ocak 1974 tarihinde CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit başbakanlığında, Milli Selamet
Partisi (MSP) ile kurulan koalisyon hükümeti olmuştur. Koalisyon ortağı MSP’nin Genel Başkanı Prof.
Dr. Necmettin Erbakan’ın, başbakan yardımcısı olduğu hükümetin programına partisinin bazı
görüşlerinin girmesinde etkisi olmuştur.
Bu dönemde yaşanan kargaşa ve anarşi olaylarının gençleri kamplara ayırması, MC
hükûmetlerinin ve bu arada kurulan iki Ecevit hükûmetinin programlarına “barış” söylemlerini soksa
da, gençlik olaylarına tarafgir olma politikası iktidar ve muhalefet partilerinin çoğunun kullandığı bir
yol idi. Ecevit solcu genlere, Türkeş ülkücü gençlere arka çıkarken, Demirel “bana sağcılar suç işliyor
dedirtemezsiniz” diyerek, adeta gençleri olaylara teşvik ediyordu. Erbakan da, kendi taraftarı “akıncı”
gençleri olaylardan uzak tutmaya çalışıyordu. Sağ ve sol kesimler kendi taraftarlarını eğitim
enstitülerinde kırk beş günde, üç ayda, bir yılda öğretmen yaparak eğitim sistemine dahil ediyorlardı.
Elbette anarşi olayları nedeniyle okula, derslere devam edemeyen gençlerin bunda bir suçu yoktur.
Ancak, öğrencilerin okullara güvenli bir şekilde devamını sağlayamayan, kolay ve ucuz yolu tercih
eden hükümetlerin suçu vardı.
Bu dönemde sağ görüşlü ve muhafazakar halkın oy verdiği siyasi partilerin kurdukları MC
Hükûmetlerinin programlarında, Yüksek İslam Enstitüleri’nin akademi haline getirilerek ilmi araştırma
güçlerinin artırılması, mezunlarının liselerde ahlak, felsefe, sosyoloji, psikoloji öğretmeni olarak da
görev yapmalarının sağlanması yer aldı. En yüksek seviyede alim yetiştirmek için “Manevi İlimler
Üniversitesi” ve “Türk İlim, Dil ve Sanat Akademisi” nin de kurulacağı belirtilmiştir.
1968’lerde Batıda başlayan özgürlükçü gençlik hareketleri Türkiye’de de görülmeye başladı.
Zamanla anarşi olaylarına dönüşen bu hareketlilik, askerlerin 1971’de zamanın sivil hükümetine
yaptığı uyarı (muhtıra) sonrası önce biraz duraklamış, ama 1975’ten sonra hızla artarak ülke
genelinde gençlerin çatışmasına ve eğitimin fiilen engellenmesine dönüşmüştür. 12 Eylül 1980
tarihinde yeniden ihtilal olmuş ve askerler yönetime el koymuşlardır.
1980-2002 DÖNEMİ
12 Eylül Askeri Yönetimi, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve dört Kuvvet
Komutanından oluşan Milli Güvenlik Konseyi, Hükümeti ve Meclisi feshedip Anayasa’yı iptal ettikten
sonra, emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülent Ulusu başbakanlığında yeni bir hükümet
kurdurdu. Tüm askeri yönetimlerin kurdurduğu hükümetler gibi, Bülent Ulusu Hükümeti’nin
programında da, askerin yönetime el koyması ve yeni anayasa hazırlanmasının gerekçesi şu şekilde
yer aldı:
“Özellikle 1961 Anayasası ile başlayan son yirmi yıllık dönemde meydana gelen olaylarda,
Devlet organlarının dayandırıldığı ve Türkiye`nin bünyesine uymadığı bugün iyice anlaşılmış olan bazı
temel yöntemlerin rolü büyüktür. Sınırları belirsiz bir özgürlük anlayışı, Devlete karşı dahi
kullanılabilen bir tarafsızlık iddiası, hukuk devleti ileri sürülerek yürütme organının işlemez duruma
getirilişi, devlet içinde devlet olmaya yönelik bir özerklik görüşü ve bilimsellik kisvesi altında siyaset
yapılması, hep bu bünyeye yabancı olan nitelikler ve devlet yapısının kuruluşundaki hatalardan
kaynaklanmıştır.”
Eğitim ve öğretim politikaları da şöylece dile getirildi:
“Milli eğitim ve öğretimde Atatürk Milliyetçiliğini yeniden yurdun en ücra köşelerine kadar
yaygınlaştıracak tedbirler en kısa zamanda alınacaktır. Bütün öğretim kurumlarındaki öğrencilerin
amacı, Atatürk Milliyetçiliği ve ilkeleri ile pekişmiş milli şuur, bilgi ve becerileri kazanmak olmalıdır.
Yarının teminatı olan evlatlarımızın Atatürk ilkeleri yerine yabancı ideolojilerle yetişerek, sonunda
birer anarşist olmasına izin vermeyeceğiz. Öğretmenler ve yöneticiler politikadan tümüyle
arındırılacak ve derneklerin amaç ve faaliyetleri ne olursa olsun, kesinlikle politika dışında tutulmaları
için her türlü yasal ve idari düzenlemeler yapılacaktır. Öğrenci yurtları her türlü aşırı akımlardan
arınmış olarak, vatanın bütünlüğüne inanmış, memleketini ve milletini seven gençlerimizin hizmetine
tahsis edilecektir. Aydın din adamı yetiştirmek için her türlü gayret gösterilecektir. Yurt dışındaki Türk
çocuklarının milli ve dini eğitim görmeleri sağlanacaktır.”
Askeri yönetimin kurdurduğu ilk hükümetin Milli Eğitim Bakanı Emekli General Hasan Sağlam
döneminde eğitim müsteşarlıkları birleştirildi, genel Müdürlük sayısı 22 den 12 ye indirildi. Bu kararda
yükseköğretimin Milli Eğitim Bakanlığı’ndan ayrılmasının da etkisi vardır.
Öğretmen yetiştirme görevi üniversiteleri çatısı altında toplayan YÖK’e tamamen devredildi
ve Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğü kaldırıldı.
1960 ihtilalinde olduğu gibi 1980 ihtilalinden sonra da 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu
gereğince birçok öğretim üyesi, yönetici, eğitici görevlerinden uzaklaştırıldı. Milli Eğitim
Bakanlığındaki önemli görevlere subaylar yerleştirildi. Her okula Atatürk büstü kondu, Kemalizm ve
Atatürkçülük ön plana çıkartıldı. Atatürk’e başöğretmenlik unvanının verildiği 24 Kasım tarihinin her
yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı. Her il ve ilçeye öğretmenler için Öğretmen
Evleri açılmaya başladı. Milli Eğitim Vakfı kuruldu. Atatürk döneminde kurulan Türk Dil Kurumu ve
Türk Tarih Kurumu birleştirilerek yeni kurulan Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurulu’na bağlandı. Ulusu
Hükümetinin programında Milli Eğitim Temel Kanununun yeniden düzenleneceği de belirtildi.
Yeni Anayasa hazırlanıp halkoyuna sunularak kabul edilirken, Kenan Evren’in Cumhurbaşkanı
seçilmesi de sağlandı. Yeni Partiler Kanunu ve Yeni Seçim Kanunu yapıldıktan sonra, sık sık “veto” ya
başvurularak, çok kontrollü bir şekilde yeni siyasi partilerin kurulması ve seçimin yapılması sağlandı.
Askeri yönetimin kurdurduğu Ulusu Hükümetinde ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı
Turgut Özal’ın kurduğu Anavatan Partisi, ihtilalden sonra yapılan ilk seçimlere katılarak birinci parti
oldu ve yeni hükümeti koalisyonsuz olarak kurdu. Özal, partisini kurarken bir yandan askeri yönetimin
hassasiyetlerine dikkat çekti, bir yandan da 12 Eylül öncesi siyasi alandaki “dört eğilim” i bir araya
getirmeye çalıştı ve bunda da başarılı oldu. Bu eğilimlerin liderleri, Demirel, Ecevit, Erbakan ve
Türkeş’in siyasi yasaklı olmaları, işini kolaylaştırdı.
Yeni Anayasa, 1961 Anayasasının, özellikle üniversite özerkliğinin getirdiği bazı özgürlükleri
kısıtladı. 1982 yılında yeni Anayasa doğrultusunda YÖK (Yüksek Öğretim Kurulu) kurularak,
üniversitelerin yönetimi tek çatı altında toplanıp kontrol altına alındı. Milli Eğitim Bakanlığının
yükseköğretimdeki rolü ve etkisi tamamen kaldırıldı.
Başlangıç ilkeleri eğitimin sınırlarını belirleyen temel ilkeler olarak yürürlüğe giren 1982
Anayasasının, 24., 42., 62., 130., 131. maddeleri eğitimle ilgili konuları içeriyordu:
MADDE 130.– Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin
ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile; ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde eğitimöğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere
çeşitli birimlerden oluşan kamu tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler Devlet
tarafından kanunla kurulur.
Kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar
tarafından, Devletin gözetim ve denetimine tâbi yükseköğretim kurumları kurulabilir. Kanun,
üniversitelerin ülke sathına dengeli bir biçimde yayılmasını gözetir.
Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve
yayında bulunabilirler. Ancak, bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin
bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhinde faaliyette bulunma serbestliği vermez.
Üniversiteler ve bunlara bağlı birimler, Devletin gözetimi ve denetimi altında olup, güvenlik
hizmetleri Devletçe sağlanır.
Kanunun belirlediği usul ve esaslara göre; rektörler Cumhurbaşkanınca, dekanlar ise
Yükseköğretim Kurulunca seçilir ve atanır.
Üniversite yönetim ve denetim organları ile öğretim elemanları; Yükseköğretim Kurulunun
veya üniversitelerin yetkili organlarının dışında kalan makamlarca her ne suretle olursa olsun
görevlerinden uzaklaştırılamazlar.
(Değişik: 29.10.2005-5428/1 md.) Üniversitelerin hazırladığı bütçeler; Yükseköğretim
Kurulunca tetkik ve onaylandıktan sonra Millî Eğitim Bakanlığına sunulur ve merkezi yönetim
bütçesinin bağlı olduğu esaslara uygun olarak işleme tâbi tutularak yürürlüğe konulur ve denetlenir.
Yükseköğretim kurumlarının kuruluş ve organları ile işleyişleri ve bunların seçimleri, görev,
yetki ve sorumlulukları üniversiteler üzerinde Devletin gözetim ve denetim hakkını kullanma usulleri,
öğretim elemanlarının görevleri, unvanları, atama, yükselme ve emeklilikleri, öğretim elemanı
yetiştirme, üniversitelerin ve öğretim elemanlarının kamu kuruluşları ve diğer kurumlar ile ilişkileri,
öğretim düzeyleri ve süreleri, yükseköğretime giriş, devam ve alınacak harçlar, Devletin yapacağı
yardımlar ile ilgili ilkeler, disiplin ve ceza işleri, malî işler, özlük hakları, öğretim elemanlarının
uyacakları koşullar, üniversitelerarası ihtiyaçlara göre öğretim elemanlarının görevlendirilmesi,
öğrenimin ve öğretimin hürriyet ve teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji gereklerine göre
yürütülmesi, Yükseköğretim Kuruluna ve üniversitelere Devletin sağladığı malî kaynakların
kullanılması kanunla düzenlenir.
Vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim kurumları, malî ve idarî konuları dışındaki
akademik çalışmaları, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden, Devlet eliyle
kurulan yükseköğretim kurumları için Anayasada belirtilen hükümlere tâbidir.
MADDE 131.– Yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek,
denetlemek, yükseköğretim kurumlarındaki eğitim-öğretim ve bilimsel araştırma faaliyetlerini
yönlendirmek, bu kurumların kanunda belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda kurulmasını,
geliştirilmesini ve üniversitelere tahsis edilen kaynakların etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak ve
öğretim elemanlarının yetiştirilmesi için planlama yapmak maksadı ile Yükseköğretim Kurulu kurulur.
(Değişik: 7.5.2004-5170/8 md.) Yükseköğretim Kurulu, üniversiteler ve Bakanlar Kurulunca
seçilen ve sayıları, nitelikleri, seçilme usulleri kanunla belirlenen adaylar arasından rektörlük ve
öğretim üyeliğinde başarılı hizmet yapmış profesörlere öncelik vermek sureti ile Cumhurbaşkanınca
atanan üyeler ve Cumhurbaşkanınca doğrudan doğruya seçilen üyelerden kurulur.
Kurulun teşkilatı, görev, yetki, sorumluluğu ve çalışma esasları kanunla düzenlenir.
12 Eylül 1980 Askeri darbesinden sekiz ay önce alınan 24 Ocak 1980 kararları ile Süleyman
Demirel’in başbakan ve Turgut ÖZAL’ın müsteşar olduğu dönemde, Türkiye serbest piyasa
ekonomisine geçme kararı almıştı. Askeri yönetimin Emekli Oramiral Bülent Ulusu’nun
başbakanlığında kurdurduğu hükümetin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcılığına Turgut Özal
getirildi. Böylece, Uluslararası Sistem’e serbest piyasa ekonomisine geçme kararlılığı gösterilerek,
darbeye olan tepkiler azaltılmaya çalışıldı. 1982 Anayasa’nın kabulünden sonraki ilk seçimde birinci
parti olarak hükümeti kurma görevi alan Anavatan Partisi’nin Genel Başkanı Turgut Özal başbakan
oldu. Böylece 24 Ocak 1980 kararlarının uygulamalarının devamı sağlanırken, sadece ekonomi
alanında değil, sosyal ve kültürel alanlarda da her bakımdan liberalleşme dönemi başladı. Bu
dönemde teknolojideki ve özellikle telekomünikasyondaki hızlı gelişmeler, ülkenin yönetim ve eğitim
sistemine önemli katkılarda bulundu.
1982 Anayasası ile vakıfların özel üniversite (Vakıf Üniversitesi) kurabilmelerine izin verilince,
yine bu anayasaya göre kurulan YÖK’ün ilk başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı, ilk vakıf üniversitesi
olan Bilkent Üniversitesi’ni 1984 yılında kurdu.
13 Aralık 1983 tarihinde ilk hükümetini tek başına kuran Özal, ikinci hükümetini de 21 Aralık
1987’de kurduktan sonra 31 Ekim 1989 tarihinde Cumhurbaşkanı seçilirken, kolayca
yönlendirebileceği Yıldırım Akbulut`un Anavatan Partisi’nin Genel Başkanı seçilmesini sağlayıp kendi
kontrolü ve çizgisindeki Yıldırım Akbulut’un başbakanı olduğu hükümeti kurdurdu. Akbulut`tan sonra
Anavatan Partisi’nin Genel Başkanı seçilen Mesut Yılmaz da 1991 yılında beş ay kadar Başbakanlık
yaptı. 13 Aralık 1983 – 20 Kasım 1991 yılları arasında sekiz yıllık Anavatan Partisi hükümetlerinin ve
Anavatan Partisi’nin söylemlerinde ve programlarındaki eğitimle ilgili konuları aşağıdaki şekilde
sıralayabiliriz:
1- (12 Eylül askeri müdahelesi) dış mihrakların siyasi ve ideolojik ihtiraslarının sebep olduğu
bölücülük, terör ve anarşi sonucu büyük bir tehlikeye sürüklenmiş olan ülkemizi kurtarmak üzere
silahlı kuvvetlerin son çare olarak başvurduğu müdahaledir.
2- Bireyin ve toplumun maddi ve manevi kalkınmasında eğitim ve öğretimin rolünün farkında
olarak fırsat eşitliğini sağlamaya, ilköğretimin zorunlu olmasına, mesleki ve teknik eğitimin
geliştirilmesine, üniversitelerde müsbet ilimler, sosyal ve manevi ilimler ile birlikte teorik ve
uygulamalı araştırma ve geliştirme faaliyetlerine, halkın eğitiminde radyo ve televizyondan
yararlanma konularına önem vereceğiz.
3- Eğitim ve öğretim özgürlüğünün anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmayacağını,
düzeni eleştiren muhalif öğretmen ve öğretim üyelerine hatırlatırız.
12 Eylül 1980 öncesi Adalet Partisi’nin devamı olarak kurulan Doğru Yol Partisi’nin (DYP), eski
başbakanlardan Süleyman Demirel`in siyasi yasağı kalktıktan sonra bu partinin Genel Başkanlığına
geçmesiyle iktidardaki Anavatan Partisi’ne muhalefeti daha etkin olmaya başladı. Yine 12 Eylül 1980
öncesi CHP çizgisindeki sol anlayışın devamı olarak kurulan Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) ile DYP
20.11.1991 tarihinde koalisyon hükümeti kurdular. İki partinin programları da, devamı oldukları AP ve
CHP’nin parti programlarının hemen hemen aynısı idi. Kurdukları koalisyon hükümeti programında
çağdaş, laik, etkin ve yaygın bir eğitim sistemi oluşturup yürürlüğe koymak vaat edilirken, hükümetin
programında eğitim ve öğretim ile ilgili yer alan diğer başlıklar aşağıdaki şekildedir:
1-Köklü bir üniversite reformu gerçekleştirilecektir. Üniversitelere bilimsel ve yönetsel
özerklik tanınacak, YÖK sistemi kaldırılarak yükseköğretim kurumlarının kendi içlerinden seçtikleri
organlar eliyle yönetilmesi sağlanacaktır. Böylece hükümetimiz özgür, özerk, mali olanakları en iyi
aşamaya getirilmiş üniversiteyi Türkiye’ye kazandıracaktır.
2-Üniversite tüm görüş ve düşüncelerin ifadesini bulduğu bir bilim mabedi olacaktır.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal 17 Mayıs 1993 tarihinde vefat ettikten sonra Süleyman Demirel
Cumhurbaşkanı seçildi ve yerine DYP genel başkanlığına Tansu çiller seçildi ve 1993-1996 yılları
arasında üç hükümet kurdu. Bu hükümetlerde SHP (sonradan adı CHP olarak değişecek) koalisyon
ortağı idi. Genel olarak 1991-1996 yılları arasında kurulan bu koalisyon hükümetleri zamanında
30.234 derslik yapıldı. 456 ortaöğretim kurumu, 22 devlet üniversitesi, 2 ileri teknoloji enstitüsü, 4
vakıf üniversitesi açılmıştır. 1995 seçimlerinden sonra kısa bir dönem için hükümet kuran ANAP ile
DYP’nin hükümet programında, vakıf üniversitelerinden sonra, özel üniversitelerin (şirketlerin
kuracağı) de kurulması gündeme getirildi ve YÖK’ün kaldırılması söylemi bırakılarak, YÖK’ün sadece
koordinasyon görevi yürüten bir kuruma dönüştürüleceği söylendi. Üç ay sonra bu hükümet
düştükten sonra RP ile DYP’nin kurduğu yeni hükümet dönemi başladı.
28 Haziran 1996 yılında Refah Partisi (RP), Doğru yol partisi (DYP) ile kurduğu Prof. Dr. Necmettin
Erbakan’ın Başbakanlığındaki hükümetin programındaki eğitimle ilgili konulara bakmadan önce,
kurduğu partilerin ana amacının, Milletin manevi ve maddi alanda kalkınarak, refah, saadet, fazilet ve
selamete erişmesi olduğunu belirten Erbakan`ın, “Milli Görüş Partileri” olarak adlandırdığı Milli Nizam
Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi ile halen devam eden Saadet Partisi’nin
söylemlerinde ve programlarında geçen eğitimle ilgili görüşlerini şöylece sıralayabiliriz:
1- İnsanlık camiasında her bakımdan örnek millet seviyesine erişinceye kadar eğitim alanında
bir “Kültürel Milli Mücadele” hareketinin başarılması gerekir.
2- Amacımız, yeni nesillere milletimizin fıtratında mevcut yüksek ahlak ve fazilet gibi hasletlerin
bir hayat düsturu olarak intikal ettirilmesidir. Bu amaç anaokullarından başlayarak yüksek
tahsile varıncaya kadar maarifin her kademesinde, ders programlarının tanziminde önemle
göz önünde bulundurulacaktır.
3- Yeni kuşaklar milli ahlaka, aile nizamına ve aile disiplinine bağlı, milli kültürümüze ve tarih
şuurumuza sahip insanlar olarak yetiştirilirken, yurdumuzun resmi ve gayri resmi bütün
kurumlarını bu amaca uygun olarak yeniden düzenleme kararındayız.
4- Gençliğimizin, eskiden olduğu gibi kısmen de olsa anarşik olaylara kaymamaları için yıkıcı
ideolojik akımlara karşı bir fikri muafiyete kavuşturulması, bu amaçla anarşinin evvel emirde
fikir planında yok edilmesi ve milli ve manevi değerlerimizle takviye edilmesi gerektiğine
inanıyoruz.
1996 yılında Necmettin Erbakan’ın başbakanlığında kurulan koalisyon hükümeti, bazı
uygulamaları ve söylemleri ile birçok kesimi rahatsız etmiş, rahatsız olan askerler ve bazı etkin güçler
yasaları zorlayarak ve güçlerini kullanarak hükümete müdahale etmiştir. Refah Partisi ve Necmettin
Erbakan’ın gerek hükümet olmadan önce, gerek hükümet ortağı iken Türk Milli Eğitim Sistemine
yapısal ve işlevsel bakımdan yaptığı ciddi eleştiriler, birtakım güçleri sistemde köklü değişiklik
yapılacak endişesine itmiştir.
28 Şubat 1997 tarihindeki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında asker üyeler Başbakan
Necmettin Erbakan’ı ve hükümetin uygulamalarını çok sert bir şekilde eleştirmiş ve bazı kararlar
alarak hükümeti istifa etmeye zorlamıştır. Bu zorlamalar daha sonra medya, hukuk, üniversiteler ve
bir kısım odaklarca devam ettirilerek hükümet düşürülmüştür. Tarihe “Postmodern Darbe” olarak
geçen 28 Şubat askeri müdahalesi, daha sonra kurulan hükümetleri de tamamen etkisi altına alarak
1997 yılında 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitimin TBMM’de kabul edilmesini sağlarken, eğitim sistemi
ilköğretimden yükseköğretime yeniden yapılandırılmıştır. İlköğretimdeki kesintisiz zorunluluk, Meslek
Liselerinin ve İmam Hatip Liselerinin önünü kesmiş, ülkede uzun yıllar hissedilecek adaletsizliklere ve
huzursuzluklara neden olmuştur.
Bir meslek lisesi olarak kabul edilen İmam Hatip Liselerinin önünü kesmek isterken ülkemizin
meslek eğitimi de büyük yara almıştır. Üniversite sınavlarında uygulanan dengesiz ve adaletsiz katsayı
uygulamaları, beraberinde halkın çocuklarını İmam Hatip Liselerine ve Meslek Liselerine
göndermemelerini getirmiştir.
ADALET VE KALKINMA PARTİSİ DÖNEMİ (2002 YILI SONRASI)
28 Şubat askeri müdahalesiyle iktidardan uzaklaştırılan dönemin başbakanı Prof.Dr.
Necmettin Erbakan’ın genel başkanı olduğu Refah Partisi ve ardından yerine kurulan Fazilet Partisi
kapatılırken, Erbakan’ın siyasi yasaklı olduğu süreçte, daha önce Milli Görüş partilerinde İstanbul İl
Başkanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapan Recep Tayyip Erdoğan, “Milli Görüşçü”
partilerde siyaset yaptığı bazı arkadaşları ile birlikte yeni bir siyasi oluşuma yöneldi. Bu süreçte
belediye başkanlığı görevinden alınıp kısa bir dönem hapsedildi ve siyasi yasaklı oldu. Buna rağmen
önderlik yaptığı siyasi oluşum olan Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurarak, 3 Kasım 2002 tarihinde
katıldığı ilk seçimde toplumdan gördüğü ilgi ile birinci parti oldu ve tek başına hükümet kurma hakkı
kazandı.
Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan siyasi yasaklı olduğu için bu
seçime katılamadı ve TBMM’ye milletvekili olarak giremedi. Onun yerine Genel Başkan Yardımcısı
Abdullah Gül’ün başbakanlığında hükümet kuruldu. Kısa bir süre sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi
yasağı kaldırıldı ve ara seçimde milletvekili seçilip TBMM’ye girdikten sonra, Adalet ve Kalkınma
Partisi’nin 2. Hükümetini kurarak başbakan oldu. 2002’de başlayıp halen devam eden, Adalet ve
Kalkınma Partisi’nin tek başına iktidar olduğu, hükümetler kurduğu bu süreçte, yapılan genel ve yerel
tüm seçimleri kazanan Adalet ve Kalkınma Partisi, “muhafazakar demokrasi” olarak tanımladığı
görüşlerini uygulamaya çalıştı.
Bu dönemde cumhurbaşkanlığı, TBMM başkanlığı gibi önde gelen makamlar da bu partinin
önde gelenlerince dolduruldu. Yine aynı süreçte yapılan referandumlarda da Adalet ve Kalkınma
Partisi’nin savunduğu görüşler en yüksek oyu alarak halkın desteğini almayı sürdürdü.
2002-2014 dönemine damgasını vuran Adalet ve Kalkınma Partisi’nin programında, tek
başına kurduğu hükümetlerin programlarında ve yetkililerinin söylemlerinde eğitim ve eğitimle ilişkili
olan bilim, kültür, aile, siyaset, hukuk, gençlik, kadın, spor vb. konularındaki görüşlerini kendi
ifadeleriyle şu şekilde sıralayabiliriz:
1-Temel görevi özgürce bilgi üretmek, yaymak, ulusal ve uluslararası düzeyde bilimsel
araştırma ve incelemeler yapmak ve nitelikli bir eğitim-öğretim vermek olan üniversitelerimiz, son
yıllarda uygulanan yanlış politikalar nedeniyle problem yumağı haline gelmiştir. Hükümetimiz,
üniversitelerin çağdaş anlamda öğretim ve araştırma kurumu olmalarını sağlayacak düzenlemeleri
gerçekleştirecektir.
2-Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), üniversiteler arasında koordinasyon sağlayan, standartlar
belirleyen bir yapıya kavuşturulacak; üniversiteler idari ve akademik özerkliği olan, öğretim
elemanları ve öğrencilerin serbestçe bilimsel faaliyette bulunduğu, araştırma ve öğretim kurumları
düzeyine çıkarılacaktır.
3-Üniversiteler, her çeşit düşüncenin demokratik bir ortamda, hoşgörü içinde öğretilip
tartışıldığı, yasakların ve sınırlamaların olmadığı özgür bir foruma dönüştürülecektir.
4-Üniversitelerin planlı bir şekilde yurt düzeyinde daha yaygın hale getirilmesi sağlanacaktır.
Bunun için, yeni üniversitelerin kurulmasında mevcut potansiyelleri ve imkanları da dikkate alan
objektif kriterler geliştirilecektir.
5-Üniversitelerin bölgelerindeki potansiyeller de dikkate alınarak belirli alanlarda
ihtisaslaşmaları sağlanacaktır.
6-Meslek eğitimi veren meslek yüksekokulları, meslek standartlarına uyumlu niteliklere sahip
ara insan gücü yetiştirecek bir şekilde yeniden ele alınacaktır.
7-Açık öğretim, her yaştan ve meslekten insanın bir mesleği öğrenmesine ya da kendisini
geliştirmesine imkan veren çok yönlü eğitim kurumları olarak yaygınlaştırılacaktır.
8-Yükseköğretim sistemi tüm yönleri ile reforme edilirken, üniversiteler daha özerk olacak
ve kendi özgün gelişme alanları içinde yarışacağı rekabetçi bir ortam oluşturulacaktır.
Söylemlerinde, parti ve hükümet programlarında yükseköğretim ve ilgili konularda yer
verdikleri hususları yerine getirmeye çalışan Adalet ve Kalkınma Partisi yönetimi, kılık kıyafet
konusundaki yasakları ortadan kaldırırken, İmam Hatip Liseleri ve Meslek Liselerinden mezun olan
öğrencilerin üniversitelere giriş sınavında uygulanan katsayı farklılığını da kaldırdı. Her ile bir
üniversite kurma hedefi çerçevesinde Devlet Üniversitelerin sayısı 105 olurken, Vakıf
Üniversitelerinin kurulması teşvik edilerek sayısı 74 olmuştur. Ekim 2014 itibariyle toplam 179
üniversitemiz olmuştur.
İktidara gelmeden önce ülkemizde yaşanan bazı siyasal ve sosyal problemler Adalet ve
Kalkınma Partisi’ni çözüm üretmek için belli alanlarda yoğunlaşmaya itmiştir. Bu bağlamda
12 yıllık iktidarın da en başarısız olduğu alanlar eğitim ile kültür alanları olmuştur. Toplumsal
tepkinin doğal sonucu olarak Cumhuriyet tarihinde hiçbir siyasi partiye nasip olmayan seçim
sonuçları ile iktidarını perçinleyen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 12 yıllık iktidarı göz önüne
alındığında, özellikle yükseköğretim ve sorunları ile ilgili kuşatıcı ve detaylı bir çözüm ortaya
koymak için hazırlıklı olmadığı anlaşılmaktadır. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin din algısı ve
proje yokluğu, onu yükseköğretim meselesinde “başörtüsü sorunu”, “katsayı haksızlığı” vb.
sorunları çözmeye yönelik popüler ve doğrudan toplumsal siyasal tabanda karşılık görecek
adımlar atmaya itmiştir. Ancak, onun popüler çözümlere yönelmesinin toplumsal baskı ile
ilgili olduğunu da görmek gerekir.
28 Şubat sürecinde ortaya çıkan siyasal ve sosyal bazı yapısal gerginlikler ve açmazları Adalet
ve Kalkınma Partisi hükümetlerinin yasalar ve yönetmeliklerle aşması, onu yapısal bazı alanlarda
başarılı gibi gösterse de, aynı dönemde Adalet ve Kalkınma Partisi yükseköğretim açısından
kendisinden beklenen başarıyı yeterince gösterememiştir.
Üniversitelerin tüm ülkeye yayılması, çok sayıda yeni üniversite açılması, üniversite
bulunmayan il kalmaması olumlu bir gelişme olsa da, bu uygulama üniversitelerin avamileşmesini de
beraberinde getirmiştir. Özellikle küçük ve yeterince gelişmemiş illerde açılan üniversitelerin öğretim
elemanı ve memur istihdamında bölgesel endişeler ile etnik tercihler belirleyici olmaya başlamış,
bunun sonucu olarak bilimsel seçkincilik yerini etnik ve kimliksel tercihlere ya da önceliklere terk
etmiştir. Bununla birlikte geçmiş dönemlerde yükseköğretimde, öğretim elemanları açısından
revaçtaki sosyo-ekonomik seçkinci tutumun bu yolla bir nebze de olsa kırıldığını görmenin, ülkemiz
açısından olumlu olduğunu söylemek gerekir.
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının 12 yıllık süreçte yükseköğretime tüm Cumhuriyet
tarihindekinden daha fazla yatırım yaptığını görmek gerekir. Yapısal olarak üniversitelerimiz hiçbir
zaman bu dönemdeki kadar ilerlememiştir. Ancak buna rağmen, teknik yeterlilikler ve nitelikli
öğretim elemanı konularında halen büyük eksiklikler gözlenmektedir. Bu dönemde her kesimden
çalışanın durumunun iyileşmesi için gerekli düzenlemeleri yapmak için gayret sarfedilmiş, ancak bu
arada akademisyenler ihmal edilmiştir. Ülkenin beyin gücünün ve gerçek anlamda ilerlemesinin
motoru olacak akademisyenlerin maddi açıdan rahat ettirilmesi önemlidir. Ancak bu konuyu gelişmiş
bazı üniversitelerimizde olduğu gibi, üniversite yönetimlerinin kendi bünyelerinde verimli kaynaklar
üreterek halletmesi işin doğasına daha uygun olacaktır.
Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetleri döneminde yükseköğretime getirilen olumlu
yeniliklerden biri de Öğretim Elemanı Yetiştirme Programı (ÖYP) dir. Daha önce siyasal ve sosyal
tercihlere terkedilmiş olan öğretim elemanı yetiştirme ve temini sorununun, bu uygulama ile fırsat
eşitliği prensibi açısından daha verimli ve adil çözüldüğü görülmektedir. Ayrıca akademik alana geçişle
ilgili getirilen ulusal ve uluslararası düzeydeki sınavlar da, son dönemde atılan önemli ve olumlu
adımlardır.
Son dönem YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya’nın hazırladığı yükseköğretimi yeniden
düzenleme amacı taşıyan çalışmada, şahısların ve şirketlerin kurabileceği özel üniversitelerin
kurulmasının önünün açılacağı da söylenmektedir. YÖK’ü kaldırmadan yükseköğretimi ıslah
etmenin mümkün olamayacağını iddia edenlerin ciddi ve tutarlı eleştirilerinin haklılığını veya
haksızlığını yeni düzenlemenin başarısı veya başarısızlığı gösterecektir.
GÜNÜMÜZÜN ÜNİVERSİTESİ (ÇAĞDAŞ ÜNİVERSİTE)
Ortaçağ üniversitelerinde ve medreselerde öğrencinin hocalarla, âlimlerle bilgi alışveriş
özgürlüğü vardı ve bu özgürlük meslek ve el işleri öğrenmek olarak değil, zihinsel faaliyet olarak
kullanılıyordu. Gramer, mantık, belagat (retorik, güzel söz söyleme sanatı) derslerini alarak iletişim,
organizasyon ve ikna olma sürecinde düşünmeyi öğrenen öğrenci, o zamanın temel bilimi olan
matematik (aritmetik, geometri, astronomi ve müzik) biliminden sonra fen (doğa) bilimlerini
öğreniyor ve bu eğitimden elde ettiği kazanımlarla metafizik ve ilahiyat alanlarına yönelebiliyordu.
Bu anlayışla yürütülen ortaçağ üniversiteleri ve medreselerinden yapısal olarak bugün epeyce
ilerideyiz. Ancak bilgi ve bilimin amacı ve hedefi olan varlıkları var oldukları hal ile bilme, tanıma,
keşfetme ve bu varlıklardan yeni şeyler üretme, icat etme ile insanı tanıma, bilme konuları insanlık
tarihi boyunca her zaman eğitimin amacı ve hedefi olmuştur. Modern üniversite döneminde bu
konuların önemini kaybetmesi veya geri plana atılması geçici bir kesintidir ve birçok olumsuzlukları ile
birlikte geçmişte kalacaktır, ama modern üniversitenin olumlu yönlerinden de elbette
yararlanılacaktır.
İnsanlığın bilgi birikimine yeni bilgilerle, icatlarla, keşiflerle katkıda bulanmak, daha önce
bilinmeyen, var olmayan bir bilgi ortaya koymak, araştırma yapmak bilimdir. Bilinenleri öğrenmek,
öğretmek ve araştırma sonunda çözüme ulaştıktan sonra yapılanlar ise bilim değil, eğitim-öğretim dir.
Modern bilim de, modern üniversite de bilimin rasyonel bileşenlerinin etkisi ve rolüyle hızlı
gelişmeler gösterebilmiştir. Bilimin deneysel veya ampirik bileşeniyle sınırlı kalınsaydı bugünün
bilimsel gelişmelerine bu kadar zamanda ulaşmak pek mümkün olmazdı.
Uzun gelişim sürecinden sonra günümüz üniversitelerinin ulaştığı anlayışın ve uygulamaların
içeriğini oluşturan nitelikleri aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz. Üniversite:
1- Bilimi de kapsayan bir sistematikte, doğal, kültürel, felsefi, sanatsal vb. disiplinlerle ifade
edilen ve tüm insan eylemlerini de kuşatan bilgi için var olan bir kurumdur.
2-Hakikatin, sahih ve gerçeklenebilir olanın peşindedir. Sahih bilgiyi üretir, öğretir, sunar ve
yayar.
3-Sahihi bilgiyi üretme, öğretme, sunma ve yayma fonksiyonlarını, karşılıklı ve döngüsel
olarak etkileşim içinde yürütür.
(BURAYA ŞEKİL KONULACAK)
4-Bilgiyi üretmekteki amacı, bilgi için bilgi ve hakikatin peşinde olmak olan bir kurumdur.
Çünkü bilginin maddi ve pratik karşılığı öncelikli amaç haline gelirse felsefe, sanat, matematik vb.
bilimlerin gelişmesi ve ilerlemesi kesintiye uğrayacağı gibi, insanlar da bu bilimlerdeki yeni bilgilerin
araştırılmasını v öğrenilmesini gereksiz görmeye başlar. Oysa insanın fıtratı, doğal eğilimleri hak ve
hakikati araştırmaya, öğrenmeye yatkındır.
5-Bilimsel çalışmaların amacı olayları ve olguları anlamak ve açıklamaktır. Ancak tabii bilimler
temeline dayalı mühendisliklerde ve diğer uygulamalı bilim alanlarında genellikle pratik amaçlar
gözetilmektedir.
6-Fonsksiyonlarının tamamını birlikte, eş zamanlı olarak uyum ve ahenk içinde yerine
getirmektedir. Ancak bu sayede temel niteliklerinin tamamını düzgün bir şekilde elde edebilmektedir.
Böylece araştırma ve geliştirmeyi, inivasyonu ( yenileşmeyi), eğitim ve öğretimi, yayımı ve sunumu
birlikte yürütebilmektedir.
7-Eğitim-öğretim programını ve bu programın gerektirdiği ölçütleri uluslararası düzeyde
olabildiğince yerine getirir ve devam ettirir. Yetkinliği akredite kurumlar tarafından, belli periyotlarla,
evrensel kriterler ve uluslararası ölçütlerle sürekli denetlenir ve değerlendirilir.
8-Suyun ve zamanın aktığı gibi, durmadan, duraklamadan, görevlerini ve fonksiyonlarını
kesintiye uğratmaksızın “durmak düşmektir” bilinciyle sürdürür.
9-Herşeyden önce bir kültür ortamıdır ve öğrencilerini topluma kültürlü bir birey, mesleğe
ideal bir üye olarak kazandırır.
Genel olarak çağdaş üniversite; bünyesindeki programlarda yüksek seviyede eğitim-öğretim
vererek ülkenin ihtiyaç duyduğu uluslararası niteliklere sahip insanlar yetiştiren, uluslararası ölçülerde
araştırma, geliştirme yapabilen, kendini sürekli yenileyen, bilim ve teknoloji üreten, bilimsel
faaliyetlerin tümünün yapılmasının önünü açan, yerel ve uluslararası yayın organlarında yayımlar
yapan, toplumun ve bireyin sorunlarının çözümü için bilgi ve danışmanlık desteği veren özerk, özgür,
yetkin ve etkin bir yükseköğretim kurumu olmalıdır.
Günümüzde ülkelerin çağ nüfusunun (18-23 yaş arası) yükseköğretimde bulunma oranı %
15’den az ise elit (seçkin) yükseköğretim, % 15-% 50 arasında ise kitlesel yükseköğretim, % 50’den
yüksek ise kitleselleşme sonrası yükseköğretim aşaması olarak tanımlanmaktadır. Ülkemizin
yükseköğretimdeki okullaşma oranı örgün öğretimde % 20, yaygın öğretimde % 10 olmak üzere
toplam % 30’dur ve ülkemiz yükseköğretimde kitleselleşme aşamasındadır.
Ulaşım ve iletişimin kolaylaşıp hızlandığı, “küreselleşmenin” kaçınılmaz olduğu günümüzde,
öğrenciler ve öğretim üyelerinin uluslararası dolaşımının kolaylaştığı ve serbestleştiği dünyada,
gelişmiş batı ülkeleri ve dünya ölçeğinde nitelik güvencesi sağlayan “asgari standartlar”, minimum
nitelik ölçütleri belirlenmektedir. Bu standartlara uygun eğitim-öğretimi yürütecek şekilde her ülkenin
yükseköğretimini yapılandırılmasının önemi daha da artmıştır. Üniversiteler için özgürlük ve özerklik
kavramları olmazsa olmaz bir hale gelmiştir.
Düşünce, fikir ve ifade özgürlüğü beraberinde seçme, tercih etme ve uygulama özgürlüğü
olan özerkliği getirir. Özgürlük ve özerklik hem yasal alanda hem de öğretim üyelerinin idrakinde
olursa anlamlı olur. Aksi takdirde özgürlüğün ve özerkliğin sınırları daraltılmış olur. Bazen otoriteyi
içselleştirmiş öğretim üyeleri, bilim adamları için yasal özgürlük ve özerkliğin anlamı da olmaz.
Sınırsız özgürlük olamaz. Özgürlüğün sınırları yerindelik ve ölçülebilirlik prensipleri
doğrultusunda belirlenmelidir. Bilgi üretimi ve bilgiyi iletme, yayma serbestliği akademik özgürlüktür.
Akademik özgürlük, bilim adamının, akademisyenin, üniversite kurullarının ilgileneceği bilim alanını
serbestçe belirlemesi ve düşüncelerini, araştırmalarının sonuçlarını açıklamanın sınırlarını yerindelik
ve ölçülebilirlik prensipleri doğrultusunda özgürce belirleyebilmesidir.
Üniversitenin iç işlerinin düzenini kendi iradesiyle ve özgürce belirlemesi özerkliktir. Özerklik,
verilen kararı uygulamada bağımsız olmayı gerektirir ve dış baskılardan uzak olmak zorundadır.
Özerk üniversite yönetim, ekonomi ve bütçe bakımından tercih hakkına sahip olmalıdır.
Programlarını araştırma-geliştirme alanlarını, öğretim üyelerini,
ders içeriklerini kendisinin
seçebilmesi, bunlara kendisinin karar verebilmesi özerk üniversitenin hakkıdır. Bilim adamlarının,
öğretim üyelerinin çalışmak istediği alanı kendi özgür iradesiyle seçebilmesidir özerklik. Öğretim
üyesinin bilim dışı alanlardaki görüşlerinden ve yaptığı faaliyetlerden dolayı rahatsız edilmemesi,
yasaklanmaması, işinden kovulma endişesi taşımamasıdır. Devletle, toplumla, yöneticilerle ters
düşme, onlara karşı çıkma ve aykırı olmanın zararını görmeden düşüncelerini ifade edebilmesidir.
Modern ülkeler mali istikrarlarını koruyarak, sürdürülebilir en yüksek ekonomik büyüme ve
istihdam ile yükselen hayat standartlarına ulaşmayı eğitimin amacı olarak belirlerler. Bilim ve
teknoloji politikalarını bu amacı gerçekleştirmek için oluştururlar. Ekonomik gelişimin bilgi ve
teknolojinin gelişimiyle paralel yürüdüğünü öngörerek, bilim, teknoloji ve yenilik sistemlerinin
planlanmasını uluslararası ölçütlere göre yaparlar. Ülkemizde de bu amaçları gerçekleştirmek için
üniversitelerin çalışma alanlarıyla doğrudan veya dolaylı olarak ilgili birtakım çağdaş birimler
oluşturulmuştur.
BTYK (BİLİM VE TEKNOLOJİ YÜKSEK KURULU)
1983 tarihinde kanun hükmünde kararname ile Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu (BTYK)
kurulmuştur. 2011 yılında yine bir kanun hükmünde kararname ile örgütlenme yapısı düzenlenmiş,
başbakanın başkanlığında, başta Milli Eğitim Bakanı olmak üzere birçok ilgili bakanların, bazı
müsteşarların, TÜBİTAK başkanı ve bazı ilgili başkanlıkların, TRT genel müdürünün, TOBB başkanının
üyeleri olarak belirlendiği bir yapıya dönüşmüştür. BTYK’nın görevleri aşağıdaki şekilde belirlenmiştir.
1-Uzun vadeli bilim ve teknoloji politikalarının tespitinde hükümete yardımcı olmak.
2-Plan ve programların yapılması, hedeflerin tespiti, öncelikli alanların belirlenmesi, kamu
kuruluşlarının görevlendirilmesi, özel kuruluşlarla işbirliği sağlanması, gerekli yasa ve mevzuatın
hazırlanması, araştırıcı insan gücünün yetiştirilmesinin sağlanması, özel sektör araştırma
merkezlerinin kurulması için tedbirler almak.
3-Sektörler ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak. Son on yıldır düzenli olarak yılda
iki kez toplanan BTYK’nın sekreteryasını TÜBİTAK yürütmektedir
TÜBA (TÜRKİYE BİLİMLER AKADEMİSİ)
1993'te dünyadaki akademi geleneğine dayanan bilimsel bir yüksek kurul olarak dönemin
Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Erdal İnönü’nün çabalarıyla Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA)
kurulmuştur. Başkan ve Akademik Konsey belirlendikten sonra 1994’ten itibaren çalışmalarına
başladı. TÜBA, bilimsel, mali, idari özerkliğe sahip, tüzel kişiliği olan ve Başbakana bağlı bir kurum
olarak yapılandırıldı.
TÜBA, 1998 yılında yayınladığı bir bildiride, evrim teorisi karşıtı bilim dışı inançların eğitim
sistemine sızmaya çalıştığını belirterek, bilim ve teknolojideki gelişmelere karşı açık veya gizli savaşan
çevrelerin, laik sisteme bağlı, özgür eğitim isteyen, bağımsız düşünen uygar insanlar istemediklerini
vurgulamıştır. Bu ve buna benzer tavır ve çıkışlarıyla toplumun inancını küçümseyen ve yok sayan,
müdahaleleriyle seçilmişleri de hizaya getirmeye çalışan, ''durumdan vazife çıkaran'' bir yol izleyen
TÜBA, 2011 tarihinde kanun hükmünde bir kararname ile hükümete bağlı bir kuruluşa dönüştürüldü
ve özerkliğini fiilen kaybetti. TÜBA üyelerini Hükümet ve YÖK’ün de 1/3 oranında belirleme yetkisi
getiren karar çıktığında, bu karar bilime devletin müdahalesi olarak yorumlanmış ve Osmanlı Devleti
zamanında 1851’de kurulan ‘’Ercümen-i Daniş’’ ile Çin’de yapılan ‘’Kültür Devrimi’’ süreçlerine
benzetilen eleştiriler dile getirilmiştir. Daha sonra yapılan bazı düzenlemelerle bilim adamlarını ve
bilimsel çevreleri temsili yükseltilen TÜBA’nın, son düzenlemelerle görevleri şu şekilde belirlenmiştir:
1-Bilimsel konularda ve bilimsel çalışmalarda önceliklerin saptanması amacı ile inceleme ve
danışmanlık yapmak.
2-Toplumda bilimsel düşünce ve yaklaşımın yayılmasını sağlamak.
3-Türk bilim adamları ve araştırmacıların toplumsal statüleri, yaşam düzeyleri, gelirleri ve bu
tür faaliyetlerin gereği olarak sahip olmaları gereken özel kolaylık ve ayrıcalıklara ilişkin mevzuat
değişikliklerini hükümete önermek.
4-Bilimin öneminin ülke kamuoyunca takdir ve kabulünü sağlamak ve bilim adamlığını
özendirmek için ödüller vermek.
5-Kurumun amaçlarının gerçekleştirilmesi ve görevlerinin yerine getirilmesi ile ilgili her türlü
faaliyetlerde bulunmak.
6-Türkçenin bilim dili olması için çalışmak.
7-Uluslararası alanda ülkemizi temsil ederek, uluslararası bilimsel işbirliğini güçlendirmek.
8-Dünya bilim akademileri topluluğunun en aktif ve saygın üyelerinden biri olarak ülkemiz
bilim politikalarına yön veren bir bilim akademisi olmak.
İLERİ ARAŞTIRMA ENSTİTÜLERİ VE TEKNOKENTLER (TEKNOLOJİ GELİŞTİRME BÖLGELERİ)
Son yıllarda Üniversiteler bünyesinde bilimsel ve teknolojik bilginin toplumsal faydaya ve
ekonomik değere dönüşümünü sağlamak ve üniversite-sanayi işbirliğini temin etmek amacıyla
faaliyet gösteren birçok ileri teknoloji araştırma ve geliştirme birimleri ile Teknokentler açılmaktadır.
Bu Teknoloji Geliştirme Bölgelerinin amacı, ülke sanayinin uluslararası piyasalarda rekabet edebilir
duruma gelmesi ve ihracata yönelik bir yapıya kavuşturulabilmesi için teknolojik bilgi üretmek,
üründe ve üretim yöntemlerinde yenilik geliştirmek, ürün kalitesini veya standardını yükseltmek,
verimliliği artırmak, üretim maliyetlerini düşürmek, teknolojik bilgiyi ticarileştirmek, teknoloji yoğun
üretim ve girişimciliği desteklemek, küçük ve orta ölçekli işletmelerin yeni ve ileri teknolojilere
uyumunu sağlamak, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulunun kararlarını da dikkate alarak teknoloji yoğun
alanlarda yatırım imkanları yaratmak, araştırmacı ve vasıflı kişilere iş imkânı oluşturmak, teknoloji
transferine yardımcı olmak ve yüksek/ileri teknoloji sağlayacak yabancı sermayenin ülkeye girişini
hızlandıracak teknolojik alt yapıyı sağlamaktır.
Bu birimler davalarını, sorumluluklarını, misyonlarını da; Ülkemizde, Üniversite-Sanayi
işbirliğini en üst düzeye çıkararak ileri teknoloji kullanan veya üreten şirketlerin oluşumunu ve
büyümesini desteklemek, mevcut kaynaklarını daha verimli kullanmalarını sağlamak veya yeni kaynak
yaratılması amacıyla yenilikçi ileri teknoloji ve yazılım geliştirme alanlarında faaliyet gösterecek
şirketlere AR-GE çalışmalarını yürütebilecekleri ortam ve destek sağlamak, olarak belirlemişlerdir.
İleri teknoloji alanında çalışan yerli ve uluslararası şirketleri bir araya getirerek, kendi
aralarında ve üniversitelerle sinerji yaratmalarını sağlayan mekanizmalar kurmak, Üniversitelerdeki
akademik birikimin ve araştırma sonuçlarının ekonomik değere dönüştürülmesini sağlamak, Ülkenin
ekonomik ve teknolojik düzeyinin yükseltilmesine ve böylece ülkenin uluslararası rekabet gücünün
arttırılmasına katkıda bulunmak, İleri teknoloji üretme potansiyeli olan yeni şirketlerin kurulmasını ve
mevcut küçük şirketlerin büyümesini teşvik etmek, dünyaya yeni endüstriyel ürün ve yeni teknoloji
üretmek, evrensel bilime, teknolojiye ve insanlığa katkıda bulunacak artı değerler yaratmak da önemli
hedefleridir bu kuruluşların.
BOLOGNA SÜRECİ
21.yy.’da meydana gelen gelişmeler, yükseköğretimin sosyal ve ekonomik alandaki rolünün
yeniden düşünülmesini, hesap verilebilir ve şeffaf süreçler geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Yeni
teknolojiler, eğitim ve araştırma alanında yeni materyallerin kullanılmasını mümkün ve zorunlu
kılarken, esnek öğrenme yollarının ve yaşam boyu öğrenmenin önemini arttırmaktadır. Küreselleşen
ekonomilerde yükseköğretimin önemi artarken, akademik çevre ile iş dünyası arasındaki ilişki
kuvvetlenmekte, oluşan rekabet ortamı eğitimde kaliteyi gerekli kılmaktadır.
Tüm bu gelişmelere bağlı olarak dünyanın hemen hemen bütün bölgelerinde son yirmi yıldır
yükseköğretim çok önemli bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Başta yükseköğretim kurumları
olmak üzere, yükseköğretim alanına dahil her paydaş bu sürecin zorunlu kıldığı değişimlerin
gerçekleştirilmesinde çaba göstermek zorundadır.
Bologna Süreci, sürece üye ülkelerde karşılaştırılabilir, rekabetçi ve şeffaf bir yükseköğretim
alanı oluşturmayı hedefler. Yükseköğretim sistemimizin de yeniden yapılandırılması ihtiyacına
Bologna Süreci uygun araçlar sunduğundan, ülkemiz 2001 yılında bu sürece dahil olmuştur.
Bologna Süreci ilk kez 1998 yılında Fransa, İtalya, Almanya ve İngiltere Eğitim Bakanlarının
Sorbonne’da gerçekleştirdikleri toplantı sonrasında yayımlanan Sorbonne Bildirgesi ile ortaya çıktı.
1999 yılında Bologna Bildirgesi’ne 29 Avrupa ülkesinin imza atmasıyla Bologna Süreci resmen
başlamış oldu. Avrupa Birliği sınırlarını aşan Bologna Süreci günümüzde 46 ülkenin dahil olduğu geniş
bir alana yayılmış durumdadır.
Her iki yılda bir, sürece dahil ülkelerin yükseköğretimden sorumlu Bakanlarının bir araya
geldikleri toplantılar düzenlenmekte, bu toplantılarda “durum tespiti” sonuçları değerlendirilerek
yeni hedefler belirlenmektedir. Bu hedefler her ülkede Bologna Follow‐Up Group (BFUG) temsilcileri
tarafından uygulanmakta ve takip edilmektedir. Bu bağlamda Bologna Süreci, sürekli izlenerek
değerlendirilen ve geliştirilen bir süreçtir.
1999 Bologna Bildirgesi’nden 2007 Londra Bildirgesi’ne kadar her iki yılda bir gerçekleşen
yükseköğretimden sorumlu bakanlar toplantılarında sürecin hedefleri aşağıdaki şekilde belirlenmiştir:
1-Kolay Anlaşılabilir ve Karşılaştırılabilir Bir Akademik Derece Sistemi Oluşturulması
2-Kalite Güvencesi Sağlanması
3-Diplomaların ve Öğrenim Sürelerinin Tanınması
4-Yaşam Boyu Öğrenme Anlayışının Gerçekleşmesi
5-Ortak Derecelerin Oluşturulması ve Tanınması
6-Karşılıklı Hareketliliğin Arttırılması
7-Sosyal Boyutun İhmal Edilmemesi
Bologna Sürecinin faaliyet alanları 4 ana başlıkta toplanabilir:
1. Yükseköğretim Yeterlilikler Çerçevesi
2. Kalite Güvencesi
3. Diploma ve Derecelerin Tanınması
4. Öğrenci Katılımı ve Sosyal Boyut
Bologna Süreci’nin öngördüğü lisans ve lisansüstü eğitimleri kapsayan üç kademeli derece sistemi,
ülkemizde Bologna reformlarının başlamasından önce de vardı. Avrupa Yükseköğretim alanı için
öngörülen üç kademeli sistemde tüm lisans eğitimleri birinci kademede, lisansüstü eğitimler ise
yüksek lisans ikinci kademede, doktora ise üçüncü kademede yer almaktadır. Bizim sistemimizde ise
buna ek olarak ön lisans eğitimi de (iki ya da dört senelik meslek yüksekokullarında verilen eğitim)
yükseköğretim sistemimiz içinde yer alır ve “birinci kademe içerisinde kısa kademe” olarak
adlandırılır. Diğer Avrupa ülkelerinin pek çoğunda ortaöğretim sonrasında alınan meslek eğitimi
yükseköğretim sistemi dışında ayrı olarak yapılandığı için, bu özellik Avrupa yükseköğretim
sistemlerinde sık karşılaşılan bir durum değildir. Ayrıca Tıp, Eczacılık, Mimarlık ve Veterinerlik
bölümlerinde verilen eğitim süre olarak diğer lisans programlarından uzun olduğu için, bu
bölümlerden mezun olan öğrenciler derece yapısı içerisinde, lisans artı yüksek lisans seviyesine denk
bir eğitim almış olmaktadırlar.
Kademeler arası geçiş, öğrencilerin öğrenim gördükleri herhangi bir kademeden bir üst
kademeye geçişlerinin sağlanmasıdır. Ülkemizde kademeler arası geçiş belirli bir mevzuat
çerçevesinde uygulanabilir durumdadır. Ancak yükseköğretim alanında ulusal yeterlilikler
çerçevesinin tamamlanması ve uygulamaya konması sonucunda tüm düzeyler ve programların
öğrenim çıktıları şeffaflaşacağından, üst kademelere geçişi olmayan disiplinlerin önündeki geçişe
engel sorunlar da ortadan kalkacaktır.
Eğitim üstünlüğünü ABD’ye kaptıran Avrupa’nın 1999 yılından itibaren yürüttüğü Bologna
sürecinin en genel amacı, Avrupa’nın yükseköğretimde ve sonraki süreçlerde tercih edilirliğini
artırmaya yöneliktir. 2001 yılında yayınlanan Prag bildirgesi ile Türkiye aday ülke statüsüyle sürece
dahil olmuştur. 2007 yılında bazı bilim adamlarının Avrupa Yükseköğretim Kurumlarını
değerlendirmelerinde; “Sürecin, yükseköğretimde bir kültürel dönüşüm amaçladığını, bunun için
zamana ve desteğe ihtiyaç olduğunu, hükümetlerin amaçlanan hedeflere sadece yasal
düzenlemelerle erişemeyeceklerinin bilincinde olmaları gerektiğini, gerçek bir reform için
üniversitelerin daha fazla özerkliğe ve kaynağa sahip olmaları gerektiğini ve Avrupa’nın gerçek
gücünün yükseköğretimi bugüne kadar toplumsal sorunlara çözüm arayan bir kamu hizmeti olarak
algılamasından ve sürekli kamu kaynakları ile beslemesinden kaynaklandığını” vurgulayarak, eleştirel
bir tavır sergilemişlerdir.
Eğitim Sistemimizin önemli bir unsuru olan yükseköğretimin, ülkemizin genel sisteminin ve
sistemin tüm unsurlarının bilimin ışığında oluşturulup işletilmesine yardımcı, destekçi ve yön gösterici
olması gerekir. Bunun için üniversitelerin özerkliği korunurken, saygınlığı artırılıp sorumluluklarını
yerine getirecek donanıma sahip olması konusunda hassas olunmalıdır. Milli Eğitim Bakanlığının
tamamen dışında YÖK gibi bir çatı kuruluşla işlevlerinin düzenlenmesi her kesim tarafından
eleştirilmesine rağmen, bu durumun düzeltilmesi için bugüne kadar önemli bir şey yapılamamıştır.
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
1-Her konunun serbestçe ve özgürce tartışılıp sorgulanabildiği, eleştirel düşüncenin geliştiği
bilim ve kültür merkezi olması gereken üniversiteler, mensuplarına düşünme, araştırma yapma,
bilgiye ulaşma, konuşma, soru sorma, tartışma, eleştirme imkanını sınırsızca sağlamalıdır. Sadece
başkalarını değil kendini de acımasızca eleştirebilme alışkanlığı kazandırırken, mensuplarının ahlaki,
entelektüel ve sosyal gelişimlerine de katkıda bulunmalıdır. Her sorunun cesaretle, hiç kimseden
çekinmeden sorulduğu ve cevabının korkusuzca verildiği bir ortam oluşturması gereken
üniversitelerde, bireye kendini ve çevresini tanıması, bilmesi, geliştirmesi için fırsatlar verilmelidir.
2-Bireyin ve toplumun sosyal ve kültürel gelişiminin yanında, ülkenin ekonomik gelişimi ve
refahı da iyi işleyen yükseköğretim ile mümkün olur. Bireyin ekonomik ve sosyal statüsünü arttırırken,
onun olgunlaşmasını ve anlayış düzeyinin gelişmesini sağlayacak olan üniversiteler, savaşı değil barışı,
çatışmayı değil uzlaşıyı, tektipçiliği değil çoklu anlayışı, farklılıklara saygıyı ve hoşgörüyü, farklılıkların
aslında zenginliğimiz olduğu anlayışını bireye ve topluma kazandırmalıdır.
3-Üniversiteler, başarıda niteliğin ve liyakatin temel olduğu fikrini mensuplarına
kazandırırken, toplumun ve ülkenin yerli, milli ve manevi değerlerinin yüceltilmesine, insanın
huzuruna hizmet eden evrensel değerlerin de tanıtılmasına destek olmalıdır.
4-Üniversiteler, ülke genelinde, toplumun bireyleri arasında hak ve adaletin yerleşmesini,
haksızlık ve zulme karşı çıkılması gerektiği anlayışını yerleştirmelidir. Manevi değerlere dayanan milli
kültürün tanınması, araştırılması, geliştirilmesi ve gelecek nesillere aktarılmasında da sorumluluğu
olan üniversitelerin, tüm insanlığın değerleri ve kültürlerinden de mensuplarının haberdar olmalarına
ve bunlardan olabildiğince yararlanmalarına yardımcı ve destekçi olmalıdır. Mensuplarının dil, din,
kültür, ırk, düşünce, milliyet farklılıklarına saygılı ve hoşgörülü olmayı temel prensip edinmelidir.
5-Bilimi, eğitimi, yükseköğretimi önemseyen bir ülkede dünya çapında tanınan, güvenilen,
tercih edilen, önemsenen, saygı duyulan üst düzeyde üniversitelerimizin varlığı ülkemizin de
güçlenmesini, büyümesini ve dünyada saygı duyulan, söz sahibi olan bir ülke konumuna gelmesini
sağlayacak en önemli motor gücü olacaktır. Devlet tüm üniversitelerimize bu hedefe ulaşabilecekleri
motivasyonu sağlamalıdır.
6-Eğitimin diğer toplumsal kavram ve olgulardan bağımsız, sadece kendi başına var
olmasından ve sürdürülebilirliğinden bahsedilemez. Bilim, ekonomi, siyaset, kültür, teknoloji, ahlak
gibi değerler ve disiplinlerle sürdürülebilen eğitimin, bunların etkisine göre yön kazandığı ve bunlara
yön verdiği de unutulmamalıdır.
7-19.yy.’ın başlarında geçilen modern üniversite anlayışında önemsenmeyen, daha önceki
ortaçağ üniversite ve medrese anlayışında baskın olan anlayış, çağdaş üniversite anlayışında yeniden
önem kazanmaktadır. Çağdaş üniversite anlayışı adeta modern üniversite anlayışı ile ortaçağ
üniversite ve medrese anlayışının bir sentezi olarak gelişmektedir. Çağdaş üniversite, ortaçağ
üniversitesi ve medresesinin yetiştirdiği gibi “nev’i şahsına münhasır” insanı yeniden yetiştirmeyi
hedefler görünmektedir. Modern üniversitelerin ihtiyaca göre meslek öğretimi yapma ve buna uygun
araştırma işlevlerini yerine getirme anlayışının yanında, günümüz “çağdaş” üniversite yapılanmasında
genel eğitimin de öne çıktığı yaklaşımlar ağırlık kazanmaktadır. Bireyin sadece mesleki eğitimini değil,
tüm gelişimini sağlayacak, zamanın en geçerli ve itibarlı bilgisini, varlıkların mahiyeti hakkındaki
bilimsel kabulleri kazanmasını da gerektiren bir anlayış revaç bulmaktadır. Üniversitelerimizin amaç
ve hedeflerini belirlerken bu “yeni” anlayışı göz ardı etmemesi gerekir.
8-Günümüz üniversitelerinde genel eğitimin öğrenciye kazandırmayı hedeflediği zihinsel
etkinliğin yanı sıra, öğrencide; sürekli öğrenmenin önemi konusunda da farkındalık oluşturulmalıdır.
Üniversiteler öğrencilere işlerinin gereği olan yeni bilgileri kendi başına nasıl öğreneceğini, ortaya
çıkan yeni sorunları nasıl tanımlayıp hangi yollarla aşabileceğini, bilgiye dayalı doğru kararı nasıl
vereceğini kazandırırken, onlara eşya ile arasındaki ilişkiyi keşfetmeyi ve yeni şeyler üretmeyi, icat
etmeyi de sevdirmesi gerekmektedir.
9-Üniversiteler ekonomik alanda sahip olduğu bütçeyi ve diğer kaynakları kendi özgür
iradeleri ile kullanabilmelidir. Ancak “güven iyidir, takip daha iyidir” prensibi çerçevesinde
denetlenebilmeli, hesap verebilmelidir. Bu denetim ve hesap verme, bütçe ve kaynak kullanımında
değil, bütçe ve kaynağın girdi-çıktı verileri açısından olmalıdır.
10-Modern Türkiye’nin Eğitim Sistemi’nin işleyişinde, yükseköğretimin yönetiminin 1982
Anayasa’sı gereği Milli Eğitim Bakanlığına değil de 1983 yılında kurulan Yüksek Öğretim Kurulu’na
(YÖK) bağlanmasından kaynaklanan sorunlar, YÖK’ün kuruluşundan bugüne kadar çözülememiştir.
Ortaöğretimden Yükseköğretime geçişte gereken kurumsal işbirliği, YÖK ile MEB arasında çeşitli
sorunlar ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Ortak hareket edilememesinden kaynaklanan, başta
ortaöğretimden yükseköğretime geçiş konusu olmak üzere hangi yükseköğretime, ortaöğretimin
hangi programını bitirenlerin nasıl gireceği gibi konular Türk Eğitim Sistemi üzerinde baskı
oluşturmakta, Sistem’in sağlıklı işleyişini önlemektedir. Taraflar olumsuzlukları sadece kendi açısından
değerlendirmekte, diğer tarafın sıkıntılarını görmemekte veya önemsiz görmektedir. Öğrenci ve
velinin hayatını da önemli ölçüde etkileyen bu sorunların çözümünde özellikle bu iki kuruluşun,
hemen hemen hiç olumlu müdahalesi, katılımı olmamaktadır. Bu sistemde sorunları tespit edip
çözme makamında olanlar da sorunların bir parçası haline geldiklerinden, bunların dışında bir sorun
tespit etme ve çözüm üretme mekanizması geliştirilmelidir.
11-Üniversiteler ve YÖK, Ülkemizin gençlerinin yükseköğretimden beklentilerini tam olarak
anlayamadığından, fakültelerin kontenjanını uygun ayarlayamamaktadır. Son yıllarda birçok yeni
üniversitenin ve vakıf üniversitelerinin açılmasına rağmen üniversiteler önündeki yığılma
azaltılamamıştır. Lisans düzeyindeki sorunun çözülememesindeki bir neden de, üniversitelerin yüksek
lisans ve doktora düzeyindeki sorunları görememesidir. Lisans öğrenci sayısı hızla artarken, bu
öğrenciler için doktora yapmış hoca bulmakta zorluk çekilmektedir. Bu arada çok sayıda yeni
üniversite açılmasının yükseköğretimin niteliğini düşürdüğü de görmemezlikten gelinemez.
Üniversitelerin bilimsel çalışmalara katkılarının da yeterli olmadığı bilinirken, büyüyen Türkiye’nin
tüm sorunlarına çözüm araması, önermesi, bulması gereken üniversitelerin, mevcut haliyle Eğitim
Sistemimizin ve genel sistemin sorunlarının bir parçası olduğu da görülmektedir. Milli Eğitim
Bakanlığı’nın Ortaöğretim Genel Müdürlüğü ile YÖK veya onun yerine oluşturulacak Kurul veya
Kurumun arasında iyi bir iletişim ve işbirliğini sağlayacak, ortaöğretimden yükseköğretime geçiş
sistemini oluşturup yürütecek yetkin bir ara birimin olması gerekir. Bu birimin aktif ve sürekli
çalışması Türk Eğitim Sisteminin birliği ve bütünlüğü açısından önemlidir. İllerdeki Üniversitelerin
Rektörlükleri ile il Milli Eğitim Müdürlükleri arasında da bu iletişim ve işbirliğini sağlayacak, aktif ve
sürekli çalışacak ara birimlere ihtiyaç vardır.
12-Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), eğer kaldırılamıyorsa, üniversiteler arasında koordinasyon
sağlayan, standartlar belirleyen bir yapıya kavuşturularak; üniversiteler idari ve akademik özerkliği
olan, öğretim elemanları ve öğrencilerin serbestçe bilimsel faaliyette bulunduğu, araştırma ve
geliştirme çalışmaları yapılan öğretim kurumları düzeyine çıkarılmalıdır.
13-TÜBİTAK, BTYK, TÜBA gibi kurumlar ile üniversitelere bağlı olarak açılan, sayıları hızla artan
İleri Araştırma Enstitüleri ve Teknokentlerden, Modern Türkiye’nin Eğitim Sisteminin AR-GE Birimi’nin
daha verimli ve interaktif yararlanmasını sağlayacak yasal düzenlemelerin acilen yapılması
gerekmektedir.
14-YÖK’ün aşırı yetkilerinin tırpanlanması ve yerinden yönetimi tesis etmek üzere rektörlere
ve rektörlük makamına verilen aşırı yetkiler, üniversiteleri geçmiş dönemlerin site devletlerine,
rektörlük makamını da feodaliteye dönüştürmek üzeredir. Sadece rektörlerin doğrudan etkili olduğu
üniversite yönetimi, Türk üniversitelerini tek parti döneminin kısır döngüsü içinde bocalayan
üniversitelerine benzetmeye başlamıştır. Bunun yerine üniversite idaresinde dekanların ve
üniversitedeki diğer kurulların yönetime daha etkin katılmasının önü açılmalı, bunun için gerekli yasal
düzenlemeler yapılmalıdır.
15-Son yıllarda AB (Avrupa Birliği) kriterleri çerçevesinde birçok uluslararası öğrenci ve
öğretim elemanı yetiştirme ve değiştirme programının yürürlüğe girmesi sağlanmış, ancak
üniversitelerimiz bu tür uluslararası programlara tam olarak adapte olamamışlardır. Bu adaptasyon
eksikliğinin giderilmesi ve uluslararası öğrenci ve öğretim elemanı programlarına katılımın daha
verimli sağlanabilmesi için rektörlükler ile YÖK’ün ve diğer uluslararası temsilci kurumların uyumunun
tesis edilmesi gerekir.
16-Kültürel bir dönüşüm gerçekleştirme amacı güden Blogna Sürecinin gençlerimizi milli
kültürümüzden, yerli, milli ve manevi değerlerimizden uzaklaştırmaması için gereken önlemlerin
alınması gerekmektedir.
17-Avrupa üniversitelerinin, üstünlüğü kaybettiği dünya üniversitelerinden daha üstün olma
hedefiyle oluşturduğu Blogna Sürecinden yararlanırken, daha gelişmiş Amerika ve Japonya
üniversitelerinden yararlanmayı ihmal etmemeliyiz. Bizden daha az gelişmiş Müslüman ve Türk
dünyasının üniversitelerine destek olurken, aralarında büyük gelişmişlik farkı olan
üniversitelerimizden, gelişmiş olanların az gelişmiş veya gelişmemiş üniversitelerimize destek
olmalarını sağlayacak önlemler de alınmalıdır.
Download

19Dosyayı İndir - D