‘Türkiye Kürtlere yüz yıl borçlu’
Mehmet İhsan Arslan, iki dönem Ak Parti çatısı altında
milletvekilliği yaptığı dönemde Recep Tayyip Erdoğan’ın Kürt
meselesi konusundaki danışmanıydı.
Arslan, müteddeyyin çevrelerin ‘haksızlıkla mücadele’ anlayışının
nereden nereye geldiğini, bu kesim için Kürt sorununun anlamını,
yakından tanıdığı ve kendi ifadesiyle ‘ailelerimiz iç içe’ dediği
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ve çözüm sürecinin
geldiği noktayı Al Jazeera’ye anlattı.
- Kurucuları arasında bulunduğunuz MAZLUM-DER
başkanıyken ‘Mazlumun kimliğine bakılmaz’ sözleriniz
hafızalarda yer etti. Oradaki çalışmalarınız nedeniyle 'Kürt
dostu, Türk düşmanı' suçlamalarına maruz kalmıştınız.
Oradan başlayalım isterseniz.
Benim hayat serüvenimde gurur duyduğum bir süreçtir
MAZLUM-DER süreci. O güne kadar dindar sosyal kesim olarak
kendi yakın çevremizle birlikte etkinliklerimiz oluyordu. Devletin
halkına çokça zulmettiği bir dönemdi. Örgütsel bir yapı
oluşturalım, hiç olmazsa karakollara düşen arkadaşlarımızın
hakkını savunabilelim düşüncesiyle kurduk.
- İnsan Hakları Derneği’ne alternatif olarak düşünüldü
sanırım.
Bir yerde milliyetçi veya İslamcı diyelim bir arkadaşın mağduriyeti
olduysa İHD (İnsan Hakları Derneği) tarafından yok sayılıyordu.
Bu bizi ayrı bir örgüt kurmaya zorladı. Zannettik ki İHD’nin
yaptığı doğru, biz de alternatif bir doğru oluşturacağız ama içine
girdiğimizde büyük bir çelişkiyle karşılaştık.
- Neydi bu çelişki?
Dindar olmayan bir insanın mağduriyeti karşısında ne yapacağız?
Devlet bir solcuya zulmetti, bunu hangi seviyede koruyacağız,
daha zor olanı eğer bir Müslüman; bir solcuya, bir laik insana, bir
dinsize zulmetse o zaman ne yapacağız? Kendimizden birine karşı
mücadele edebileceğimizin de şuuruna vardık.
‘Ya Müslüman haksızlık ederse?’
- Zor olmuş olmalı.
Müthiş bir çelişkiydi. Hatta bazı arkadaşlarımız; ‘olmaz canım bir
Müslüman öyle bir şey yaptıysa hatadır ama ona karşı gelmek
bizim işimiz değildir’ dediler. Bu tartışmalar bizi olgunlaştırdı ve
doğruya vardık. O sloganımızla övünüyorum. Zalim kim olursa
olsun ona karşı, mazlum kim olursa olsun onun yanında yer alma
düşünce ve bilinci çok onur verici ve evrensel bir şeydi. İslam'a
tamamen uyan bir şeydi.
- Dindar kesim yakın bir zamana kadar Kürt sorununa uzak
durmakla eleştirildi. Sizce öyle miydi? Öyleyse bunun nedeni
neydi?
O günleri ve sorunuzun yanıtını uzun uzun anlatmak isterim
müsaadeniz olursa. Çünkü buna ihtiyaç duyuyorum.
- Elbette, lütfen.
Yararlı da olacaktır çünkü günümüz gençliği geçmişi bilmiyor, az
okuyorlar veya unutuyorlar. Biz çok ciddi ve ağır bir asimilasyon
sürecinden geçtik. Kürtlüğü görmezden gelen ve kötü bir şey
olarak telakki eden bir gençlik olarak büyüdük. Yetiştiğimiz
çevrede bazı kavramlar da var; ırkçılığın haram olduğu ve
kesinlikle men edildiği şeklinde naslar, emirler var. Böyle olunca
zaten sizin bulunduğunuz ortamda Kürtlüğünüzden,
Türklüğünüzden dem vurmanızın bir anlamı olmuyor. Kimisi
Kürtçülük yapıyordu, kimisi Türkçülük yapıyordu bize göre. Biz
ikisine de uzak duruyorduk.
- Üniversite döneminizdi sanırım.
Üniversiteye 1965’te girdim, 75’te mezun oldum. Ben bir mümin
olarak ilgilenme ihtiyacı duymadım. Kendimi, dinimi daha iyi
yaşamak ve düzeni din lehine değiştirme ideolojik çabası içinde
buldum. Kendimi ondan sorumlu tuttum. Kürt hareketiyle
ilgilenmedik. Tabii İslamcıların içinde Türk'ü var, Kürt'ü var; Kürt
kendini ifade edemiyor, bulunduğumuz ortamlarda hakikaten
Kürtçe konuşmanın sünnete aykırı olduğu şeklinde telkinler bile
yapılıyordu.
- Sonra müdahale geldi.
Devletin müdahalesi çok sert oldu. Devletin neyi manipüle ettiği;
neyi, kime kurdurduğu meselelerine girmek istemiyorum. Ama
sonuçta Kürtçü bir düşünce ortaya çıktı, mağduriyetlerinden dem
vurdular, bundan devlet çok rahatsız oldu ve şiddet uygulamaya
başladı. Biz Müslüman kesim uzun süre seyirci kaldık. Ama
Müslümanların içindeki Kürt Müslümanların ki ben de onlardan
biriydim, duyarlılığı arttı. Yani bakıyoruz kendi köyümüzde
müthiş bir insanlık trajedisi var, buna sessiz kalmak
Müslümanlığımıza da uymuyor. Onun üzerine MAZLUMDER
bünyesinde bu refleksimiz ve duyarlılığımız gelişti.
- Realite MAZLUM-DER’in kuruluş amacının revize
edilmesine yol açtı anladığım kadarıyla. Mütedeyyinlerin de
bölgede yaşanan insan hakları ihlallerinden sonra Kürt
meselesini daha yakından tanıma, anlama belki de dâhil
olmalarına yol açtı. Böyle midir?
Dindarlar sola karşı hep hassas, mesafeli ve tepkisel durmuşlardır.
Bu da doğaldı zaten. Bu mücadele Türk solunun bünyesinden
çıktığı için ve sol ideolojinin temellerine bağlı olarak mücadele
verdikleri için dindar kesim araya mesafe koydu. O yüzden uzun
süre ve belki halen Kürt halkının muhafazakâr kesimi bu Kürt
mücadelesine karşı mesafelidir.
- 1996 yılında PKK’nın elinde bulunan askerleri getirmek
üzere oluşturulan heyette yer aldınız. O dönem neler yaşandı?
O olayın üzerinizde bir etkisi kaldı mı ve sonraki yaşamınızda
belirleyici oldu mu? Zira oldukça zorlu ve başarı ile
sonuçlanan bir girişimdi.
Doğrusunu isterseniz hayatımı etkiledi. Bir görev söz konusu
olduğunda sağıma, soluma bakmam. İnsan olarak yapmam gerekir
diye düşündüğüm için yaptım. Kuzey Irak’a gittiğimde
eleştirildim. Kimisi İHD ile aynı zeminde hareket etmekle kınadı,
kimisi bizi PKK’nın propagandasına alet oluyorsunuz diye eleştirdi
hatta DGM’de (Devlet Güvenlik Mahkemesi) yargılandık. Birçok
şeyi göze alarak yapıyorduk. Akın Birdal eğer kurşunlandıysa
bunun gibi olaylardan dolayı hedef alındı. Biz de bunları göze
alarak bu mücadeleyi sürdürdük. Batıda PKK’lı olarak görüldüm,
kendi memleketimde de devletle işbirliği yapan MİT görevlisi,
Türkçü diye suçlandım. Üzüldüm. Kendimi savundum, dedim ki
'ben hem Kürtçü hem PKK’lı hem Türkçü hem MİT’çi hem
Hizbullahçı olamam.' Dolayısıyla iddialara fazla kulak asmadım.
Bir mücadele veriyorsanız herkes tarafından doğru
algılanamazsınız.
- 2005’te Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Diyarbakır’da
‘Kürt sorunu benim sorunumdur” dediği zaman siz
yanındaydınız ve kamuoyuna yansıdığı kadarıyla Kürt
meselesi konusunda danışmanlık yapıyordunuz. Erdoğan’ın
açıklaması yeni bir sürece işaret ediyordu. O noktaya nasıl
gelindi?
Recep Tayyip Erdoğan daha İstanbul İl Başkanlığı yaparken bu
sorun bizim dindar kesimin içinde rahat konuşuluyor ve
tartışılıyordu. Kürt olmasa bile Müslümanlığından dolayı birçok
gencimiz Kürtlere yapılan haksızlığın farkındaydı. Bir yandan
Boşnaklara yapılan zulme karşı çıkılıyorken, kendi coğrafyasında
Kürt olarak bilinen toplumsal kesime devletin yaptığı haksızlıklar
karşısında sessiz kalması beklenemezdi. Azıcık vicdanı olan bu
mazlumluğu fark eder, onun için sorumluluk yüklenir, o
mücadelenin parçası haline gelirdi. Bana sorarsanız Tayyip Bey ta
o yıllar bunun farkındaydı. Hatta o yıllar yapılmış bazı açıklamalar
daha sonra kendisinin önüne fatura olarak kondu. Fakat Tayyip
Bey bir partinin başına geçtikten sonra ve Başbakan olarak ülkeyi
yönetmeye başladıktan sonra haklı olarak daha dikkatli, daha
dengeli olmaya başladı. Belki benim, senin gibi düşünüyor
olmasına rağmen bunları seslendirmekten kaçındı. Çünkü artık
sorumlu makamda olan biriydi.
‘Boykot çözüm sürecini geciktirdi’
- Yürütmenin içindeydi artık.
Evet. Bazı insanlar bu gerçeği düşünmeden Tayyip Bey’in bir anda
2005’te evden çıkarken ‘Kürt sorunu benim sorunum’ demeye
başladığını düşünüyor. Veya İhsan Arslan’dan etkilendiğini
zannettiler. Bizim tepkilerimiz mutlaka onu yönlendirmiştir, bu
doğaldır ama bütün bu bilgileri, bu tepkileri birleştirip yoğurup
değerlendirmek ona düşüyordu. Neyi, ne zaman açıklayacağına o
karar verecekti. Diyarbakır’a gitmeden bir gün önceydi belki;
Başbakanlık'ta aydınlarla bir toplantı yapıldı. Aydınlar Başbakan’a
talepleri iletmek istiyorlardı. Başbakan konuştu ilk olarak. Bana
göre esas tarihi konuşma oydu. Katılan arkadaşlara sıra geldiğinde
söz alan herkes ‘bize söyleyecek bir şey bırakmadınız’ diyerek
teşekkür ettiler. Tayyip Bey hepsinin meramını özetleyecek bir
konuşma yapmıştı. Şahsen ben de beklemiyordum o kadar net o
kadar açık bir konuşma yapacağını. Özel konuşmalarımızda
yapıyordu öyle konuşmalar ama orada beklemiyorduk.
Diyarbakır’a gittik o konuşmasından duyduğumuz heyecanla.
Daha çıplak bir şekilde Diyarbakır’da ifade etti ama maalesef
yapılan protesto ve katılımı engelleme çabaları...
- BDP’nin boykot kararı?
Maalesef. Moralini bozdu, üzüldü. ‘Ben sizin için, sizin haklarınız
için siyasi geleceğimi dahi riske ediyorken’ dedi. O günlerde ateşle
oynamak gibi bir şeydi Kürt sorunu. Kimi liderler tüm siyasi
hayatında bir kez ancak kullanmıştır Kürt ifadesini veya
kullanmamıştır. Tayyip Bey gerçekten sorunu çözmek için ilk
önemli adımı atıyordu. İstiyordu ki, hakları için mücadele verdiği,
risk aldığı toplumsal kesim bunu anlasın ve desteklesin, ona moral
versin.
- Kırıldı mı o gün?
Kırılma derken; biraz hayal kırıklığına uğradı diyebiliriz. Morali
bozuldu ve ondan sonra atacağı adımlar yavaşladı ve gecikti. O
zararı oldu.
- O günü sizinle paylaştı mı? Üzerinde bir konuşmanız oldu
mu?
Çok kısa cümlelerle bu rahatsızlıklar ifade edildi. Hiçbirimiz ve
toplumun diğer kesimleri bunu beklemiyordu. PKK yanlış yaptı.
- Size kızdı mı peki bu işlere yönlendirdiğiniz veya dikkatini
çektiğiniz için?
Yok. Zaten kızmalarından da rahatsız olmazdık. Belki ‘acaba erken
mi davrandım’ diye düşünmüş olabilir. Ama esas Kürtler açısından
meseleye baktığımız zaman o protestonun Kürtlere fayda değil
zarar verdiğini düşündüm ben. Bugün yaşamakta olduğumuz
çözüm süreci belki beş yıl önce başlayabilirdi. O zaman da daha az
insan ölürdü.
- Yakından tanıdığınız için soruyorum; Recep Tayyip
Erdoğan’ın Kürt meselesine bakışı hakkında zaman içerisinde
bir değişim gözlemlediniz mi?
Değişmeyen insan olmaz. Bu değişim sadece biyolojik değil.
Düşünce bağlamında da olur. Çünkü adım atarsınız, tepki
görürsünüz, etkilenirsiniz, düşüncelerinizi gözden geçirirsiniz;
yanlışlarınızı fark ettiyseniz onları düzeltmeye çalışır ve daha
doğru adımlar atmaya çalışırsınız. Tayyip Bey’i veya kendimizi ya
da başka birini bu manada değerlendirir ve tahlil ederken objektif
ve bilimsel olmak lazım. Duygusal veya tepkisel değil tabii.
Tayyip Bey de bizden biri, bu coğrafyada yaşayan toplumun her
kesiminin yaşadıklarını bilen bir insan. Ben başka bir şey söylemek
isterim.
Batıda, Ankara’da hiç kimse, ne bir aydın ne de bir siyasetçi
Diyarbakır’dan ve Şırnak’tan bakamıyor bu olaya. Bakmıyor,
demiyorum; bakamıyor. Sanki fıtrat da buna mani. Yani
Türkiye’de Kürtlerin varlığını, Kürtlerin gördüğü haksızlıkları,
Kürtlerin verdiği mücadeleyi düşünürken bir Şırnaklı'nın kendini
bir Marmaralı'nın yerine koyması nasıl mümkün değilse,
Ankara’da yaşayan birinin de kendini bir Kürt'ün yerine koyması
hemen hemen olanaksız. Dolayısıyla 'Tayyip Bey olaya nereden
bakıyor o zaman' diye sorarsan; Müslüman kimliği itibariyle bir
kere oradan bakıyor. Onun için Kürt'ün Türk’ten, Türk’ün Kürt’ten
pek farkı yoktur. Haklar bakımından da farklılıkları yoktur. Eğer
iktidar tam olarak elinde olursa gerçekten Kürt'ün Türk’ten ayrı
olmadığı bir sosyal yaşam hatta siyasi yaşam düzenler.
Ama şüphesiz bunu hemen hayata geçirmesi mümkün
olmayabiliyor; realiteler herkesi bağlıyor, toplumun bütün
kesimlerini göz önünde bulundurmanız gerekiyor; Batı'daki
tepkileri, karşı çıkışları, itirazları göz önünde bulundurmanız
gerekiyor. Onları göz önünde bulundurduğunuz zaman Kürtlerin
beklentilerine tam cevap veremiyor oluyorsunuz ve Kürtlerin
noktayı nazarından meseleye bakamıyor oluyorsunuz. Bu sebeple
de çok rahat suçlanabiliyorsunuz. Halbuki kişinin gerçeği o
değildir. Sadece realiteler onu buna zorluyor. Türkiye gibi bir
ülkeyi idare ediyorsanız siz Karadenizli'yi de, Egeli'yi de, İç
Anadolulu'yu da hesaba katmak zorundasınız. Tayyip Bey belediye
başkanlığına kadar sürekli bir aktivist gibi mücadele veren bir
insandı, çok daha rahat etkinliklerde bulunuyordu, protestolarda
bulunabiliyordu ama ülkeyi yönetince durum değişiyor. Bir de
Tayyip Bey iktidar olduktan sonra hem devleti daha iyi tanımaya
başladı hem dış konjöktürü iyi değerlendirebildi. Bütün kurumlar,
istihbarat birimleri kendi emrinde ve ona bilgiler getiriyordu. Daha
kurumsal düşünmeye başladı. Buna rağmen kendi refleksleri, yani
dini hassasiyetinden kaynaklanan refleksleri zaman zaman devreye
girdi ve toplumun beklemediği anlarda sert ve sivri adımlar
atmasına imkân verdi. Bu da ülkenin yararınaydı. Ben
Meclis'teyken grupta yaptığı bazı konuşmalar karşısında
duygulandığımı hatırlarım. Empati yapardım, ben olsam orada
bunları söyleyebilir miydim? Hayır. Bir Kürt olarak onun yaptığı o
konuşmayı yapma cesaretim yoktu. Bu manada da cesur bir
insandı. Yani o günden bugüne geldi ve bugün demokratik bir
açılım ve barış süreci dediğimiz bir süreç başlatıldı. Bunun
felsefesi, hedefi çok önemli ve hayati önemi haiz stratejiktir. Bana
göre kutsaldır. Türkiye’de artık insanların ölmeyeceği, insanların
eşit vatandaşlar olarak yaşayabileceği bir ülke tahayyülünün
adımlarıdır. Bu tabii yağdan kıl çekmek şeklinde olmuyor. Birçok
siyasi, ekonomik çıkar hesabı olan güçler var. İç güçler var, dış
güçler var. Bundan mutlu, memnun olmayan insanlar var. Provoke
ediliyor. Bütün bunlarla mücadele kolay değil. Bu mücadele
sırasında siz bazen iki ileri, bir geri yapmak durumunda
kalabiliyorsunuz. İki ileri gittiği zaman Kürtler alkışlıyor, batıda
protestolar başlıyor. Bir geri gittiğinde Kürtler eleştiriyor,
batıdakiler az nefes alıyor. Süreç ancak böyle devam edebilir.
Bunun kısa bir zamanda olabilmesi mümkün değil çünkü çok
büyük tahribat var, çok ciddi manada kan kaybedilmiştir.
Çatışmalardan çıkar elde eden çok ciddi odaklar oluşmuştur. Bütün
bunları bir anda silmek, ortadan kaldırmak mümkün değil.
‘Öcalan ile görüşme’
- Sürecin her aşaması deklare edilmiyor, bazı gelişmeler gizli
tutuluyor.
Evet, 2007’de, Diyarbakır’da seçim sonrası bir röportaj vermiştim.
‘Bu sorun mutlaka halledilmeli, halledilmek isteniyorsa da
Kandildir, İmralı’dır mutlaka muhatap alınmalı’ gibi bir ifade
kullanmıştım. Kıyamet koptu. Çok ciddi suçlamalar yapıldı bana.
Çocuk katili olarak anılan Öcalan nasıl muhatap alınır veya PKK
ile bu işler nasıl konuşulur diye. Ama onları dikkate almadan;
onların taleplerini, isteklerini hesaba katmadan bu sorunu çözmek
hayaldir yani. Ben bu gerçeği safça ifade ettim. Medya çok
üzerime geldi. Ondan sonra bir gün kendisi ile konuştuğumda...
- Başbakanla mı?
Evet. Meclis'te gündeme geldi, hakkımda soru önergeleri verildi.
Ben kendisine maksadımın kötü olmadığını, beni tanıdığını ifade
etmeye çalışırken, ‘tamam da sen görüşmediğimizi nereden
biliyorsun’ dedi. Ben sustum ve ‘eyvallah’ dedim. ‘o zaman
sözümü geri alıyorum’ dedim. Demek ki o yıllarda muhatap
alınıyordu gereği yapılıyordu. Ama ben siyaset yapan biri olarak
bu düşüncemi ifade etmeye çalışmıştım. Doğru yolun o olduğuna
inanıyordum ve ifade ettim. Ama bir gerçek var ki bu yapılsa bile
konuşulmayabilir, açıklanmayabilir. Belki açıklanmamalı da,
açıklandığı zaman provoke edilir zaten.
- Nasıl olmuş bu görüşme peki? Hangi kanal üzerinden ne
şekilde sordunuz mu Başbakan'a?
Yok, gerek görmedim. Önemli olan o işin yapılıyor olmasıydı.
Hedefe doğru sağlıklı adımların atılmasıydı. Kimin, nasıl attığı
beni ilgilendirmiyordu.
- Sizin de Öcalan’la görüştüğünüze dair haberler yapılmıştı.
Hiç görüşmeniz oldu mu?
İnanır mısın şu anda bile tüylerim diken diken oldu. Ben bu derece
sorumsuzca iftiraların yapılabileceğini hiç düşünemiyordum.
- Peki PKK yöneticileri ile bir görüşme?
Hayır BDP’li arkadaşlar dışında hiç kimseyle ben illegal bir
görüşme yapmadım.
- AK Parti tarafından Diyarbakır’da düzenlenen ve pek çok
yazar ve akademisyenin katıldığı çalıştayda duygulandığınız ve
gözlerinizden yaş geldiği bir an vardı. Bunun nedeni neydi?
Sizi inciten bir şey mi yaşadınız?
Yaşım 67. Lise hayatımdan hemen sonra hayatı idrak etmeye,
anlamaya başladım. Hep sıkıntılarla geçirdik kendi köyümüzde,
kendi mahallemizde. Silvan’ın Feridun Mahallesi'nde insanların
dağa karşı koşturulduğunu, yat-kalk yaptırıldığını,
süründürüldüğünü biliyorum. Ben o günlerden geldim.
- Şahit oldunuz.
Evet.
- Askerler tarafından mı?
Askerler tarafından. Daha sonra yine Silvan’ın üstündeki dağda
benim bir mermer ocağım vardı. İşadamıydım ve arabayla dağa
çıktım. Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin ikinci
günüydü. Birkaç arkadaşım da vardı yanımda. Askerler çıktı,
durdurdular bizi. İndirdiler, arabaya yaslayıp postallarıyla
bacaklarımızı açtırdılar. Çok sert ve kaba bir şekilde üstümüzü
aradılar. Sonra küfrettiler, ‘Öcalan yakalandı; gelsin, sizi kurtarsın
bakalım’ dediler. Yani sanki ben Öcalancıymışım gibi. Çok
aptalca, kabaca bir şeydi. Basit bir örnek verdim. Pek çok yerde
çok trajik şeyler yaşandı. Lice’ye gittiğimde caminin minaresinden
dumanlar yükseliyordu. MAZLUMDER’in dergisinde ‘Sırplar bile
bunu yapmadı’ diye yazmıştım. Sonra kendi köylerimiz yakıldı.
Bütün bunları ya bizzat yaşamış ya yakından izlemiş biri olarak
ben o gün konuştum, geçmişi hatırladım ve bugün nerede
olduğumuzu düşündüm. Ayrıca bir kısım insanların bugünlerin
kıymetini anlayamadığını da düşündüm. Bunlar beni
hüzünlendirdi. Bir şey daha beni hem sevindiriyor hem de
üzüyordu. Çok mesafe alınmıştı, çok şey yapılmıştı ve bunların
görmezden gelinmesi beni rahatsız ediyor. Bardağı taşıran son
damlanın da şu olduğunu hatırlıyorum; bizim yaşadığımız bu son
süreçte bazı arkadaşlarımızın halen bizi suçluyor olması beni çok
rahatsız ediyor.
- Çevrenizdekiler mi?
Benim çevremde dindar arkadaşlarımızdan bazılarının halen bize
inanmaması ve benim gibileri PKK’lıymışız gibi kabul etmeleri
rahatsız ediyordu. Onun da tepkisi vardı belki. İnanıyorum ki
Başbakan'a bile benim Kürtçülüğümle ilgili yüzlerce rapor ve iddia
gitmiştir.
‘Ne Kürtçüyüm, ne Türkçü; Müslüman’ım’
- O kişilere kendinizi nasıl tanımlarsınız?
Hiçbir zaman Türkçü olmadım, hiçbir zaman Kürtçü de olmadım
ama bu Kürtlerin mazlumiyetini, mağduriyetini örtme, görmeme
anlamında değil. Ben Kürtlerin haklarını sonuna kadar savundum.
Ama bu hiçbir zaman benim PKK’lılığım anlamına gelmemeli.
Kırk seneye yakındır omuz omuza dindarlık adına mücadele
verdiğim arkadaşlarımın bir kısmının beni anlamamış olması
doğrusu beni çok üzüyor. Ben ne oyum, ne buyum; ben
Müslüman’ım.
- İki dönem milletvekilliği yaptınız. Sonra dışında kaldınız. Bu
sizin tercihiniz miydi? Yoksa Recep Tayyip Erdoğan’ın mı?
Yüzde seksen, doksan benim tercihim olduğunu rahatlıkla
söyleyebilirim, yüzde on belki o da (Erdoğan) benim çok
yıpranıyor olduğumu müşahede etti ve dinlenmemi istedi. Benim
hakkımda çok dedikodu ve iftiralar yapılıyordu. Zaman zaman
görüştüğümüzde bölgede siyaset yapmanın zorluğunu
konuşuyorduk. AK Parti’nin bir siyaset yapma tarzı var. Ona
uygun davranmak zorundasınız. Şiddetten uzak kalmak
zorundasınız. Ama karşı tarafta sizin rakipleriniz (HDP) sınır
tanımaz şekilde, bana göre hukuk tanımaz bir şekilde bir mücadele
veriyorlardı. Ha onların yerinde olsam ben de öyle yapardım.
Çünkü siz yıllardır ihmal edilmiş, gasp edilmiş haklarınızı, toplam
alacaklarınızı kısa sürede tahsil etmeye çalışıyorsunuz. Burada
yüzde yüz hukuka uymanız beklenmez. Bir Müslüman olarak
benim inancım bu. Eğer zulme uğruyorsanız, sizin daha yüksek
sesle bağırma hakkınız var. Dolayısıyla mücadelede biz zayıf
kalıyorduk. Biz daha sivil, daha demokratik, daha sade bir
mücadele ve halka hizmete dayalı bir siyaset yapıyorken arkadaşlar
daha aktif. Medya tabii onları daha çok haber yapıyordu. Biz haber
olmayınca Başbakan haklı olarak kızıyordu. ‘Siz bir şey
yapmıyorsunuz, çalışmıyorsunuz’ diyordu. (Gülerek) Biz de ‘silah
mı alalım’ diyorduk.
- Zaman zaman açıklamalarınızla gündeme geliyordunuz siz?
Siyasete girmeden önce de fikri, ideolojik muhtevası olan biriydim.
Siyaset yaparken partinin hassasiyetlerini göz önünde
bulundurarak daha dikkatli olmaya çalıştım ama tamamen de
susmadım tabii. Bu bazen onu rahatsız edebiliyordu. Haklıydı da, o
gizli görüşme yapıyorken benim onu deşifre etmem sürece zarar
verebiliyordu. Belki ben onun söyleyemediği bazı şeyleri
söylüyordum. Bana göre ben bölgede AK Parti’nin ak yüzüydüm;
namusunu, vicdanını temsil ediyordum. Çünkü bu olaylar
karşısında siyasi maslahat gereği susmak bazen zillete sebep
olabiliyor. Partinin veya yürütmekte olduğunuz bir sürecin yararına
sizin konuşmamanız gerekebiliyor. Ama konuşmaya konuşmaya,
konuşmayan ve tepki vermeyen, olup bitenlere razı biri görüntüsü
veriyorsunuz. İşte ben orada bunu aşarak zaman zaman doğru
bildiğim şeyleri ifade etmeye çalışıyordum. Siyasi geçmişimde
övündüğüm çıkışlardı onlar.
- Ama sıkıntı da yaratabiliyordu.
Zaman zaman grubumuzun batı milletvekilleri açısından sıkıntı
yaratabiliyordu. Çünkü Başbakan ‘Kürtçü’ bir adamı kollamış
oluyordu. Ben onlara göre Kürtçü, PKK’lı biri idim. Grupta bana
kızanlar bu nedenle kızıyor, sempati duyanlar ise kendisi
konuşamayıp benim konuşmamdan mutlu olan arkadaşlar da bu
yüzden beni seviyordu.
- Siyaseti bırakmanızda Başbakan’ın payına düşen orandan
bahsetmiştiniz. Ne dedi size, ‘Dinlendirelim’ mi dedi?
Üçüncü dönemimde ben Diyarbakır vekilliğine aday olarak
başvurmadım. Ankara’yı yazdım veya İstanbul’u galiba.
- Niye Diyarbakır değil?
Olmak istemiyordum çünkü. Diyarbakır’da siyaset beni çok
yoruyordu. Fazla yararlı olamıyorduk. Çok suçlamalara muhatap
oluyorduk. Bizden beklentilerin haklı olanlarına her zaman cevap
vermeye çalıştım ben. Ama haksız olanlarına ben cevap
veremiyordum. Bazı insanlar sizin onları vekil yapmalarını
istiyordu. Başbakan’a bu kadar yakınım ya. Ben Başbakan’a
yakınlığın nimetini manen gördüğümü söyleyebilirim. Ama çok da
zararını gördüm.
- Madden?
Madden çok zararını gördüm. Bir kere iş hayatımı durdurdum.
Dedikodulara, iftiralara kulak asmayın, ben hiçbir resmi iş
almadım. Devletle hiçbir işim olmadı. Direkt veya endirekt. Bunu
her zaman söylüyorum. Benim ve çocuklarımın ve yakın
akrabalarımın... Devletin hiçbir ihalesine girmediler, hiç bir
ihalesini almadılar. Milletvekili olmadan önce belli imkanı ve iş
hayatı olan bir insandım. İthalat, ihracat yapan yapan bir insandım.
Durdurdum ama. O yüzden yurtdışında iş yapmaya kalkıştık.
Cezayir’de şimdi Türkiye’nin en büyük müteahhidiyim. Orada dört
vilayette 20 küsur şantiyem var. Sudan’da işlerimiz var.
‘Ölümle tehdit edenler oldu’
- Siyaseti bırakma nedeninize dönersek?
Vekil yapmadığım insanlar beni suçluyorlardı. Hatta ölümle tehdit
edenler oldu. Bütün samimiyetimle söylüyorum; benden vekillik
sözü almaya çalışıp, olumsuz yanıt alınca beni tehdit eden insanlar
oldu. Ben o suçlamalardan kurtuldum. Çok rahatladım, şimdi
özgür bir insanım. Yine bana geliyorlar. Sekiz, dokuz ay sonra
yapılacak genel seçim için vekil olmaya çalışan insanlar geliyor;
‘izin verirsen, icazet verirsen, seninle beraber çalışırız, emrinde
oluruz’ diyen insanlar var. Bu beni çok üzüyor ve rahatsız ediyor.
Bütün bunlardan kurtulmak için bıraktım siyaseti. Partiyle bu
kadar ailece iç içe olan birinin uzun süre aktif görev alması da
doğru olmayabilir. Mücahit Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte,
kızım kadın kolları başkan yardımcısı, oğlum Mahmut bir dönem
gençlik kolları başkan yardımcılığı yaptı. Yani bizim ipoteğimiz
altında değil. Esasen beni bu karara iten de şu oldu: Siz bu kadar
suçlamalardan sonra, yani PKK’lı, Kürtçü, Hizbullahçı, MİT’çi,
devleti soyan; çünkü her işi ben alıyormuşum, benden habersiz
hiçbir ihale verilmiyormuş. Bu kadar suçlamalara rağmen sizin
siyasette daha fazla ilerlemeniz doğru olmayabiliyor. Artık
Başbakan da beni savunamaz oldu desem. Onu zorluyordum, ayak
bağı oluyordum. Siyasette kariyer düşünmüyorsanız vekil olarak
kalmanın bir anlamı yok. Vatandaşın iş takipçisi, tayin takipçisi
haline geliyorsunuz. Ayrıca işlerim vardı ve Mücahit
çalışamadığından benim çalışmam gerekiyordu. Vekillik için
talebim olmadı bu nedenlerden dolayı. Başbakan da bunu
bildiğinden ‘Dinlen’ dedi.
‘Kürtçe konuşabilmemizin nedeni Erdoğan’dır’
- Kırgın mısınız?
Yo hayır.
- Küskünlüğünüz var mı?
Hiç olmadı, buna hakkımız da yok. Tayyip Bey'i doğru
değerlendirmek lazım, vicdanlı olmak lazım. Hele bir Kürt
insanının partide Tayyip Bey'e küsme hakkı yok. Çünkü
hiçbirimizin biz lider olsaydık yapamayacağımız şeyleri kendisi
yaptı. Bugün rahatlıkla her zeminde ‘ben Kürt'üm’ diyebiliyorsak,
Tayyip Bey sayesindedir. Bizim alacaklı ve haklı olmamız durumu
değiştirmiyor. Kürtler yüz yıldır alacaklı, mazlum ve mağdur
durumda. Ama kimse onların bu mağduriyetini ortadan kaldırmaya
çalışmadı. Bütün olup bitenler geçmiş liderlerin onayıyla ve
kararıyla oldu. Geçmişte olanları unutmamamız gerekiyor. İki
askerin getirdiği mesaj üzerine köyün boşaltılabileceğini ben
gördüm. Bizim köye gelmişler, 15 dakika zaman vermişler, sonra
evi yakacağız demişler. Emin olun her şey içeride kalmış ve lav
silahlarıyla yakmışlar. Benim şu anda büromda asılı olan
fotoğraftaki o ev yok artık. Yani her Kürt bence geçmişte
yaşadıklarını unutmamalı ve bugün geldiğimiz noktanın da
kıymetini bilmeli. Bu yeterli mi, hayır değil. Bu ülkede, bu
coğrafyada bir Türk neye sahipse, hangi haklara sahipse bir Kürt
de noksansız aynı haklara sahip olmalı ve özgürce yaşayabilmeli.
Zaten sorunun çözümü de oradadır.
- Tam da bu noktada devam eden bir çözüm süreci var.
Değerlendirmenizi alabilir miyim ve varsa eleştirilerinizi iki
taraf için de.
Bir kere kaçınılmaz olarak ilerliyor. Her zaman tarafların
beklentilerine tam cevap bulmaları mümkün değil. Ne devlet tarafı
tam beklediklerine kavuşuyor, ne de Kürt tarafı tüm beklediklerine
kavuşabiliyor. Bu yüzden aynen nabız ölçen monitördeki gibi
zaman zaman gerginlikler oluyor, ibre yükseliyor. Bu süreçte
zaman zaman şiddetleniyor, ısınıyor, zaman zaman normal hale
dönüyor. Bundan korkmuyorum çünkü baştan beri benim teşhisim
şuydu; artık iki taraf da masaya oturmak zorundalar. Çünkü iki
tarafın da yapacağı fazla bir şey kalmadı. Yani şiddetse şiddet, her
türlüsü kullanıldı. Dağdakiler de kan verilecekse verilebileceğin
azamisini verdiler. Devlet de kan dökecekse yapmadığı şey
kalmadı. Bundan ötesi yoktu yani. O yüzden masaya oturuldu.
Şartlar iki tarafı da masaya oturttu. Şiddetle Kürtlerin de
varabilecekleri başka bir yer yoktu. Bir de birlikte yaşama
zorunluluğu var, iki taraf da bunu gördü. O nedenle artık
ayrılmaktan, bölünmekten bahsedilmiyor. Yalnız şu var; dış
konjöktör de süreci etkiliyor. Suriye’deki bu mesele olmasaydı
mutlaka süreç başka türlü ilerleyecekti. Ben iddia ediyorum Kuzey
Irak’taki Kürdistan yapılanması süreci olumlu etkiledi. Çünkü
Türkiye açısından da yeni basamaklara geçildi. Barzani ile yeni
ilişkiler, anlaşmalar içerde de Kürt sorununun çözülmesinde ciddi
adımlar atılmasına fırsat verdi. Çünkü dışarıdaki Kürtlerle
barışıksan, kendi Kürtlerinle de barışık olman gerekiyor. Sonra
süreç coğrafyada Kürtlerin bütün olarak ele alınmasını zorunlu
kıldı. Daha henüz taşlar yerli yerine oturmuş değil çünkü Suriye
olayı yeni ortaya çıktı. Türkiye’de birçok insan, siyasiler dâhil
Suriye’deki Kürt varlığından haberdar değillerdi. Sonuçta yüz yıl
önce Skyes -Picot denilen bir anlaşma ile yapay sınırlar çizilmişti.
Dayatmaydı bu. Arap coğrafyası, özellikle Kürtler çok olumsuz
etkileniyordu. İki senesi kaldı, sanırım bitince bazı şeyler yeniden
ele alınacaktır. Şu anki çatışmaların altında o yatıyor. Yakın
vadede sınır değişiklikleri söz konusu olabilir. Bunlar ister istemez
bizi de etkiler çünkü biz büyük bir imparatorluğun bakiyesiyiz ve
merkezinde orijinini koruyan bir kesimiz. Nasıl etkiler tam
bilmiyorum ama şunu söyleyebilirim: Kürtlerin geleceği bölgenin
geleceğini belirleyecektir. Bu da Kürtlerin lehine birçok gelişmeyi
içeriyor. Düne kadar siyaseten var olamayan Kürtlerin siyasi
haklarından bahsedilemiyorken artık bütün bölgede Kürtlerin
bütününü kapsayan projelerden, planlardan bahsediliyor. Bu da
kaçınılmazdır. Yani 500 bin nüfusların ülke olarak ifade edildiği
bu dünyada 30-40 milyon insanın siyaseten yok sayılması, göz ardı
edilmesi düşünülemez.
- Dört ülke topraklarındaki Kürtlerden bahsediyorsunuz?
Evet.
‘Türkiye Kürdistan’ı’
- Bir ülkeleri olacak mı size göre?
Bana göre kaçınılmaz olarak her ülkede özerk, kendine özgü Kürt
siyasi yapılanmaları olacak Irak’ta gördüğümüz gibi. Irak’ta şu an
Kürdistan diye adlandırılan bir coğrafya ve bir toplumsal yapı var.
Ben bunun diğer ülkelerdeki Kürtler için örnek olacağını
düşünüyorum. Suriye’de mutlaka böyle bir otonom bölge
oluşacağını düşünüyorum. Bunun akabinde Türkiye’de otonom
özerk bir yapının orta vadede ortaya çıkacağını düşünüyorum.
Bunu Türkiye başka türlü çözmeye çalışıyor, çalışacak da zaten.
Başbakanımızın yerel yönetimlere daha fazla yetki aktarılması
konusunda belirlemeleri var. Vilayetlerde üçlü bir denge var
yönetimde. Asker var, vali var ve belediye var. Büyükşehir
Belediye Yasası ile özel idarenin ortadan kaldırılması, yani valinin
ve merkezi hükümetin yetkilerinin sınırlandırılıp halk tarafından
seçilmiş belediyeye aktarılmasını içeren bir kanundur o. Bunun
biraz daha ilerisinde valilerin halk tarafından seçilmesi gündeme
gelebilir. Bu konuşuldu da zaten. Yarı veya tam devlet başkanlığı
sisteminin düşünülmesi Türkiye’nin gelecekteki bu önemli
sorununu çözmeye yönelik bir planın parçasıdır bana göre. Eğer
öyle olursa o zaman özerk bölgeler oluşturulabilir. Federatif bir
yapıya doğru gidilebilir yani. Her vilayet veya birkaç vilayetten
oluşan bölgelerin kendi kendilerini yönetmeleri gündeme gelebilir.
Siz ancak bu şekilde Türkiye’yi, yani sınırlarını, Misak-ı Milli’yi
koruyabilirsiniz. Başka türlü üniter yapıyı yani sınırların
bütünlüğünü koruma şansı kalmıyor. İleride başkalarının da
müdahalesiyle sınırlarınızda zorlanabilirsiniz. Çünkü çok önemli
bir etnik kesim bu coğrafyada yaşıyor. Tamam üçte ikisi
İstanbul’da, Antalya’da, İzmir’de. Bunların geri dönmesi bahis
konusu değil, doğru. Buna rağmen eğer halkın kendi kendini
yönetmesi formülünü makul bir şekilde hayata geçiremezseniz
Diyarbakır’da özerk bir yapının oluşmasına mani olamazsınız. Ben
böyle görüyorum. Çok da uzun vadede değil, orta vadede
Türkiye’de de böyle açılımlar olmak zorunda. Bunun daha da
geleceğinde Araplarla değil de Türklerle entegrasyonu içeren daha
büyük bir yapı gündeme gelebilir. Bana göre Türkiye’de üst akıl,
kurumsal akıl, devletin aklı bunu biliyor. Bunu hesaba katıyor.
Yani Araplarla ittifak halinde olan Suriye Kürtlerindense veya
Bağdat’la Arap devletleriyle ittifak halinde olan, veya İran’la
ittifak halinde olan bir Irak Kürdistanı’ndansa Türkiye ile daha
yakın, daha müttefik ve daha entegre olmuş bir Irak Kürdistan’ı
daha sonra Türkiye Kürdistanı niye olmasın? Bunu bence göz
önünde bulunduran hesap eden akıllar var.
‘Türkiye’yi Kürtler değil Ankara böler’
- Çözüm sürecinden eminsiniz.
Ben çok kısa söyleyeyim. Bu Türkiye’nin parçalanmasını
istemiyorsanız Kürt sorununu çözmek zorundasınız. Yine bu
cümleden hareketle eğer siz Kürt sorununu çözmezseniz
Türkiye’yi bölersiniz. Türkiye’yi Kürtler bölemez, Türkiye’yi
bölerse Ankara böler. Dolayısıyla Ankara bu sorunu Türkiye’nin
bütünlüğü içinde çözmek zorundadır. Bu keyfi bir şey değil. Yani
baklava yesem de olur, yemesem de olur gibi değil yani. Bunu illa
yemek zorundasınız siz. İki tarafın da bunu çözmekten başka çaresi
yok. Yani PKK öldürerek, öldürülerek başka bir sonuca varamaz,
bunu biliyor. Ama gerekirse şiddete başvuracağını da akıldan
çıkarmıyor. Devlet de bunu bildiği için sırf bunun için bile olsa
sürekli terörle yaşanamayacağını bildiği için, terör devam ettikçe
ayrışma ve kamplaşmanın kaçınılmaz olduğunu biliyor. 20 sene
önce yazdıklarım var; devlet onları yapsaydı bugün atması gereken
adımların yüzde 10'uyla bu sorunu çözerdi. Maksimum kültürel
hakları vererek bu sorunu çözebilirdi. Kolay değil, karşı çıkanlar
ve engellemek isteyenler olacaktır ama kaçınılmazdır, yani
mecburiyet var. Bazen sekteye uğrasa da sürecin nihayetine
ereceğine inanıyorum çünkü dış şartlar da bizi zorluyor. Kendi
halimize kalsak, Başbakanımızın temennisi de oydu; 'bıraksalar
zamanla daha rahat çözerim' diyordu. Ama kimse sizi kendi
halinize bırakmıyor. Gecikmiş borçlar var. Tahsili isteniyor. Siz
borçluya 'biraz daha bekle, seneye öderim' diyemiyorsunuz. Artık
erken ödemeniz gerekiyor. İkincisi o borcu ciro edenler var. Yani
birileri Kürtlere diyebilir ki 'bu alacağını ben hemen sana
ödeyeyim sen Türkiye’ye karşı o alacağı bana devret.' O zaman
Türkiye daha çok bedel öder. Bu bakımdan Türkiye’nin Kürt
sorununu şu an yapmakta olduğu gibi kendi başına çözmesi lazım;
başkalarıyla değil Kürtlerle pazarlık ederek. Bence doğru yoldadır;
bazılarımızın istediği süratte, çerçevede yürümesi gerekmiyor, şart
değil ama doğasına uygun olarak devam ediyor. İnşallah iyi sonuç
verir diye düşünüyorum ben.
Download

buradan - Al Jazeera