ALEVİLİKTE HIZIR TAPIMI
Esat Korkmaz
Şahkulu Sultan Külliyesi Mehmet Ali
Hilmi Dedebaba Araştırma Eğitim ve
Kültür Vakfı Yayınları
ÖNSÖZ
Alevilikte insan,
deneyimleyemediği şeyi bilmez;
daha doğrusu bilgi dediğimiz şey,
deneyimlerin toplamıdır.
Alevilikte Hızır, doğuran doğanın doktorudur; doğuran doğanın doğuran parçası olduğumuza
göre bizim de doktorumuzdur. Daha da önemlisi, kendisinden hırka giyilen, yani el alınan,
abıhayattan içmiş ölümsüz mürşittir. Yeniden dirilmenin, canlanmanın, dönüşen zamanın
simgesi durumundadır.
İnançta yolcuların koruyucu velisi, olarak algılanan Hızır, Aleviler için bir yol mürşididir.
Yolculuk sırasında Hızır ile karşılaşabilir; böylesi bir durumda Hızır onlara ilham verir,
sorularını yanıtlar, tehlikelere karşı uyarır. Kimi özel durumlarda onlara hırka giydirir, yani
el verir.
Hızır’dan yardım istemeyi hak etmek dileğiyle canlara aşk-ı muhabbetlerimi sunarım.(*)
(*) Bu broşür, Anahtar Kitaplar Yayınevi tarafından yayımlanan Ansiklopedik Simgeler Sözlüğü ve
Ansiklopedik Alevilik-Bektaşilik Sözlüğü ile Pencere Yayınları tarafından yayımlanan Alevilik ve
Aydınlanma ve Demos Yayınları tarafından yayımlanan Kitap/ Yol Rehberi/ Erkânlar-Gülbanklar
adlı kitaplarım kaynak alınarak oluşturuldu. Daha geniş bilgiye ve kaynağa ulaşmak isteyenler adı geçen
çalışmalarıma başvurabilirler.
ALEVİLİKTE HIZIR TAPIMI
Aleviliğin-Bektaşiliğin dününü sağlıklı algılayabilmek için halk takviminin iyi bilinmesi
gerekir. Halk takviminde yıl öncelikle soğuk-yarı ve sıcak-yarı olmak üzere ikiye ayrılır.
Yılın soğuk yarısı, 8 Kasımda başlar ve 179 gün boyunca devam eder; 21 Martta, yani
Nevruz’da, doğanın doğum gününde son bulur. 8 Kasımda başlayıp 22 Aralıkta biten 45
günlük süreye Kasım; 22 Aralıkta başlayıp 5 Şubat’ta biten 45 günlük süreye Zemheri; 5
Şubat’ta başlayıp 21 Mart’ta biten 50 günlük(ya da 45 günlük) süreye de Hamsin adı verilir.
10-20 Kasım arası Koç Katımı’dır. 21 Aralık kışın başlangıcıdır. 21 Aralıkta başlayıp 30
Ocak’ta sona eren 40 günlük süreye Büyük Çile(Erbain); 30 Ocak’ta başlayıp 20 Şubat’ta sona
eren 20 günlük süreye Küçük Çile adı verilir. Büyük Çile karakış olarak bilinir; 6-9 Ocak
arasında Zemheri Fırtınası olur.
Küçük Çile günleriyle birlikte Hızır erkânı başlar: Erkâna kaynak olan kimi söylenceler
vardır. En önemlilerinden birisi Hacı Bektaş Veli’nin söylencesel yaşamında yer alır. Şimdi
buna bir örnek olmak üzere Hacı Bektaş Veli Vilâyetnamesi’ne kulak verelim:
“Hünkâr’a bir ikindi üzeri, güzel yüzlü, tatlı sözlü, Alevi saçlı, yeşil giysili bir aziz geldi.
Boz donlu bir ata binmişti; Saru İsmail karşıladı, atını tuttu. O kişi teklifsizce doğru
Kızılcahalvet’e yöneldi ve içeri girdi.
Saru İsmail, ‘Acaba bu atını tuttuğum er kim ola, şimdiye değin bunun gibi nurlu, güzel yüzlü
ve heybetli bir er görmedim’, diye düşüncelere dalmıştı. O sırada halifelerden biri geldi;
İsmail’e, ‘Tut şu atı’, dedi ve Kızılcahalvet’in kapısına vardı. O aziz kişinin, Hünkâr’ın
karşısında oturmakta olduğunu gördü. Tam bu anda Hünkâr, ‘Ne yapalım Hızırım Ulu Tanrı
seni bu işe koşmuş, Tanrı kullarını zordan kurtarman gerek; şu anda Karadeniz’de bir gemi
batmak üzere, seni çağırıyorlar; sohbetine can atıyoruz ama ne çare; tez imdatlarına yetiş;
Tanrı izin verirse yine şerefleniriz’, diyordu.
Hızır Peygamber hemen kalktı. Saru İsmail dışarıda atı tuttu. Hızır dışarı çıkınca İsmail
Hızır’ın üzengisini öptü. Hızır atını sıçrattığı gibi at, bir adımını Sulucakarahöyük’ün üstüne
bastı, öbür adımda güneşle birlikte dolunay oldu ve gözden yitti; yalnızca karşıdan nalının
parıltısı göründü.
Saru İsmail, huzura varıp gördüğünü anlatarak, ‘Erenler Şahı, bu giden aziz kimdir?, diye
sorunca Hünkâr, ‘Kardeşimiz Hızır Peygamber’dir. Karadeniz’de bir gemi batmak üzereydi,
oraya imdada koştu; O’nun yürüyüşü böyledir’, dedi.
Saru İsmail Hızır’ı gördüğüne çok sevindi.”
Bu söylence somut olarak gerçekleşmiş bir olay değil, Anadolu halkının kendisini temsil eden
bir kimliğe yüklediği ve özlemini-dileğini yaşama geçirmek üzere soyut olarak düzenlediği bir
kurgudur, yani bir halk bilgeliği ürünüdür. Hacı Bektaş Veli bu tasarımda, halkın yüzyıllar
içinde yarattığı Hızır tapımından yararlanır ya da bu yararlanmayı dile getiren söylence Hacı
Bektaş Veli’ye bağlanır.
Söylencede Hacı Bektaş Veli’nin bireyüstü, doğaüstü gücü anlamına gelen Hızır kimliği
nedir?
Hızır özlemin atlısıdır bir bakıma. Anadolu halk inancında Hızır, ulu bir ermiş kabul edilir.
Ölümsüzlük suyu içmiştir. Zaman zaman dünyaya gelip halkın arasına katılarak darda
olanların yardımına koşar ve doğaya yeniden can verir.
Üzerinde çiçeklerden yapılan bir cübbesi bulunan, kırmızı pabuçlu, aksakallı ve nur yüzlü bir
yaşlı olarak betimlenir. Bastığı yerde güller, çiçekler açar; ekinler yeşerir; bülbüller ötmeye
başlar. Elini sürdüğü kişi dertlerden, uğursuzluklardan ve hastalıklardan arınır; ömür boyu
sürecek bir bolluğa kavuşur.
Hızır tapımı, hemen hemen tüm halkların söylencelerini süsleyen bir öğedir. Söylencenin çok
özel bir yeri olduğu Alevilik-Bektaşilik inancında-kültüründe ise daha bir anlamlıdır.
Anadolu Aleviliğinin kurucu piri Hacı Bektaş Veli’nin söylence zemininde birinci dereceden
yardımcısıdır.
Hızır,
bir
türlü
gerçekleştirilemeyen
isteklerin,
dileklerin
nesnelleşmesine,
toplumsallaşmasına duyulan özlemlerin beslediği, giydirip kuşattığı; doğaüstü yetilerle
belirgin bir düş varlığıdır, bir kurtarıcıdır. Söylence dünyasında oynanan kumarda, talih
oyununda, bireyden yana tavır koyan, kimi kez onu kazandıran, onun dileğinin, özleminin
gerçekleşmesini sağlayan kutlu kişidir. Bir anda yanlışı doğruya çevirebildiği gibi çirkini de
güzelleştiriverir.
Bireyin-halkın inanç kanalında gönül coşkusunu dışa vurabilmek, bunu yaparken önündeki
aşılamaz engelleri aşabilmek için yarattığı, zaman zaman kendi dünyasına soktuğu, eliyle
saçıyla ya da bir sözüyle kutsadığı bir inanç kişisidir Hızır.
Bu bağlamda, insan için olanaksız olan zemine, özlem denen ata binilerek yapılan gezintinin
baş kişisidir Hızır; rüyalarda muştulayıcıdır. Dondan dona girerek yeri geldiğinde insanı
sorgulayan, yeri geldiğinde onurlandıran, ödüllendiren, kimi kez ipuçları vererek
araştırmaya özendirendir. Kısaca insanoğlunun özlemle yarattığı, özlemle devindirdiği,
iyilikle, saflıkla donattığı; kendi isteğiyle güdümüne girdiği, yönlendiriciliğinden hoşlandığı,
zaman zaman birlikte eğlenip birlikte güldüğü, ağladığı, tümüyle kendi yaratısı olan düşsel
varlığın adıdır Hızır.
Aleviler-Bektaşiler, halk bilgeliği ürünü kimlikleri kutsarlar: Bu bağlamda Hz. Ali Hızır’ın
yeni bedenidir, yani don değiştirmiş biçimidir. Bu nedenle Bozatlı Hızır, dillerden düşmez;
Hızır donundaki Ali’den yardım istenir.
Küçük Çile günlerinin 13-14 ve 15 Şubat günleri, Hızır orucu tutarız. Niçin tutarız? Her
şeyden önce Hızır’dan dilekte bulunmayı hak etmek için, tutarız. Ötesinde doğanın
döllenmesi, Hızır ile İlyas’ın buluşması anısına, Hz Hasan ile Hz Hüseyin hastalandığında üç
gün yemek yemeyen Hz Fatma ile Hz Ali’nin eylemelerinin hatırlanması anısına tutarız üç
günlük Hızır orucunu.
Hızır orucu, nasıl tutulur?, sorusunun yanıtı kafalardan silinmiş durumdadır: Hızır orucu, su
içmeyerek tutulur. Nedenini açıklayalım: Doğanın döllenme döneminde, doğaya su yürür;
çünkü doğanın suya ihtiyacı vardır; su, ihtiyacı olana koşar; ihtiyacı gidermek için canlıcansız doğa suyla kucaklaşır. Doğaya su yürürken bize de su yürüsün isteriz. Hızır orucu
tutarken gün içinde su içmeyerek susuzluğumuzu çoğaltırız. Su, susayana koştuğu için, bize
de koşar. Böylece doğum için zorunlu olan can suyu alınmıştır, doğa doğarken biz de doğarız.
Hızır orucuna başlarken niyet gülbangı, sonlandırırken de açma gülbangı okunur:
NİYET GÜLBANGI
-Bismişah!... Allah Allah!...
Hak-Muhammet-Ali aşkına; dertlerimize derman, hastalarımıza şifa, borçlarımıza kolaylıklar
versin diye çağırdığımız Hızır için, Hızır orucu tutmaya niyet ettim.
Ulu Dergâh kabul etsin.
Gerçeğe Hû! Eyvallah!
AÇMA GÜLBANGI
-Bismişah!... Allah Allah!...
Hızır’ı çağıranlar aşkına tuttuğum umut orucumu Ulu Dergâh kabul etsin.
Gerçek erenler demine Hû! Eyvallah!
17-18-19 Şubat günleri Hızır’ın dünyayı ziyaret günleri olarak algılanır. Dünyayı ziyaret eden
Hızır kor-ateş anlamında cemre kimliğine bürünür ve 20 Şubat’ta havaya düşer, yani havayı
döller; 27 Şubat’ta suya, 6 Mart’ta toprağa düşer, yani onları döller. 20 Şubat’ta hava
bayramı, 27 Şubat’ta su bayramı ve 6 Mart’ta toprak bayramı kutlanır. 13 Mart’ta ise sıcaklık
yürüyen hava, su ve toprak ısınır ateş olur. Bu nedenle bugün de ateş bayramı olarak kutlanır.
21 Mart’ta, yani Nevruz’da, doğanın doğum gününde, Hz Ali’nin doğum gününde, daha önce
ateşle buluşup gebe kalan hava, su ve toprak doğurur. Doğanın doğumunun ilk müjdecisi
çiğdem olduğu için bu bitkinin pembemsi beyaz yaprak rengi ya da sarı erkek organı rengi
Ehlibeyt’i simgeler.
DOĞANIN DOĞUM ÖYKÜSÜ
Şimdi de Hızır’ın doğuma hazırladığı ve doğurttuğu doğanın doğum öyküsünü görelim:
Başlangıçta, hareketin ve zamanın olmadığı yerde, kapkara bir Karanlık vardı; büyük büyük,
çok büyük bir karanlık. Değişmiyordu-dönüşmüyordu; açıkçası kendi olanaksızlığının
ayrımında değildi. Olanak yaratmayan böylesi bir Tanrı kabul görmüyordu.
Değişmek-dönüşmek isteği dayatınca bu Karanlık Tanrı, kendi karanlığını görmek, daha
doğrusu karanlığının içindeki ışığı seçmek için, karanlığını kovmak istedi: Karanlığın kendini
görmeye yönelik eğilimi, ilk evrensel yasa olarak belirdi.
Yasa gereği eyleme geçince, yani Karanlık kendine bakınca, ortadan iki parçaya ayrılıverdi;
bir yarısı erkek oldu, diğer yarısı dişi; erkek yanla dişi yan sevişti, Karanlık kendini dölledi.
Karanlık geleceğe gebe kaldı, karanlık ısındı; karanlık alev aldı. Karanlık öyle inledi ki, ışık
öyle feryat etti ki; daha fazla dayanamadı doğurdu Karanlık, fışkırdı ışık.
Fışkıran ışık ışınları, kaynağından uzaklaşırken Karanlık Tanrı, kendi karşıtını, yani Işık
Tanrı’yı yarattı; değişen-dönüşen, kendi olanaklarının ayrımında olan tanrıyı, yani Hakk’ı.
Kendi doğduğu için Hakk’ın yazgısı da doğurmaktı; önce ilk aklı doğurdu, daha sonra ilk
ruhu. Akıl eksiksiz, ruh eksikliydi. Eksiksizle eksiklinin çatışmasından, her şeyin aklı ve ruhu
oluştu.
İşte böyle böyle doğan-doğuran, önsüzden sonsuza akıp giden devriye denen ata binildi; yeri
zamanı geldi tüm varlıklar görünüşe taşındı.
Hak, kendi doğurduğu ancak kendinden uzaklaşan akılları ve ruhları gütmekte, yani idare
etmekte zorlanmaya başlar: Yönetmenin iyice zorlaştığı noktada Hakk’ın çocukları, yani
hava, su, toprak ve ateş, görünüşe taşınıverir.
Hak, seçeneksiz çocuklarının yönetimine girer, yani çocuklarının bedenine taşınır; böylece
zâhirin yaratıcı bâtın olur.
Hava, su, toprak ve ateş; bunlara eşlik eden sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve yaşlık ilişki içine
girince önce cansız doğa, ardından canlı doğa oluşur; canlı doğa gelişir; önce hayvanlar sonra
insanlar âlemi yaratılır.
Devriye dediğimiz bu doğal akışa uymak durumunda olduğumuz için, doğarız ve ölürüz.
Doğa bizi, gövdemizin içinde taşır; yaşamımızla yönlendirir; ihtiyarladığımızda bize dinginlik
verir; ölümle uykuya yatırır.
Bu nedenle yaşam bilgeliği peşinde koşan yaşam bilgesi, ömür denilen tekerleği, Hızır’ın da
yardımıyla yaşadığı dönemin doğa-toplum yasalarıyla döndürür. Bilme kültürü değil de
değiştirme kültürünün taşıyıcısı olduğu için, yaşam bilgesinde olanakla davranış, eş ölçüde
hükmünü yürütür.
Hava, su, toprak ve ateşin doğum öyküsü, devriyenin ilk yarısını oluşturur; bâtınî bilince
öncelik verilerek açıklanan bu kutsal öykü, parçası olduğumuz dünyanın karşıt gerekçesidir.
Karşıtlara dayalı düşünmenin bir koşulu; onu haklı, gerekli ve zorunlu kılmanın bir aracı
olmak üzere gönül meşrebince, sonradan kurgulanmış bir inanç yaratısıdır.
Bu süreci, her adımda daha çok Hakk’ın kendisi olacak biçimde dönüşümler geçirerek
ilerleyen devriyenin yükselen hareketi izler.
Hak; hava, su, toprak ve ateşin yapısına taşındığı için evreni artık doğrudan değil, hava, su,
toprak ve ateş aracılığıyla yönetir: Hava, su, toprak ve ateş Hakk’ın bedenidir ve evrenin
yasaları, bu bedenden derlenir.
Evren denilen şey, hava, su, toprak ve ateşin bedeninden derlenen ve bâtın-zâhir bağımlılığına
dayanan yasalara göre, devriye kapsamında önsüzden-sonsuza akar gider. Devriye sürecinin
zorunlu sonucu olan ve maddi özellikler gösteren öğelerden oluşan bu dünya, insan çabasıyla
bilinme olanağına kavuşur. Ve insan, Konuşan Tanrı olarak süreçte yerini alır. Konuşan Tanrı
olarak insan, havaya, suya, toprağa, ateşe ve bir bütün olarak doğaya seslenir; ardından da
onlara söz verir; karşılıklı rızalaşmaya çalışır.
HAVAYA SESLENİŞ
-Aşk ile…
Ey hava; su, toprak ve ateşle birlikte varlığa gelen canlı-cansız her şeyi oluşturan bir nesnesin
sen. Pirimiz Hacı Bektaş Veli’ye bağladığımız Dört Kapı Kırk Makam öğretisinde sen, şeriat
kapısının topluluğu abitleri temsil ediyorsun.
Seni her soluduğumuzda içimizi ateşliyorsun; yağmura ihtiyacımız var, diye feryat
ettiğimizde bulutları önüne katıp bize doğru sürüyorsun, tam üzerimize geldiğinde onları bir
güzel sıkıyorsun; yağmur olup damla damla düşüyorsun toprağa.
Ağzımıza yaşam nefesini üflüyorsun, yüreğimize sevinç tohumları ekiyorsun. Görünüşe
taşınan nesnelere gaz özelliği veriyorsun; rüzgâr olup estiğinde doğanın kolu olup bizi sarıp
sarmalıyorsun.
Bu nedenle doğa dirilik olayını sana bağlıyor; senin yüzünden tüm varlıklar duyuyordüşünüyor, yeri geldiğinde bizlerle konuşuyor. Her eyleme geçtiğinde çiçekleri okşuyorsun,
tohumları yeni alanlara taşıyorsun.
Bunun bir bedeli olmalı; bu bedelini ödemek istiyoruz: Aracılığınla tüm doğaya iletilmek
üzere, bağrına dem serpiyoruz. Borcumuzu ödüyor, sonsuz teşekkürler ediyoruz.
Gerçeğe Hû! Hava eyvallah!…
HAVANIN SESLENİŞİ
-Aşk ile…
Ey insan, ben size çok şey verdim ama siz bana nankörlük ettiniz: Kirleticilerle kirlettiniz
beni; yaşamın güvencesiyken ölümün nedeni olup çıktım.
Farkında mısınız bilmem ama son yüz yılda yeryüzünün ortalama sıcaklığı 0.85 derece arttı.
Kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanan karbondioksit
salımları bugünkü gibi devam edecek olursa eğer ortalama sıcaklık, bu yüzyılın sonunu
görmeden 4.5 derece yükselecek. İklim değişikliğine karşı önlem alınmazsa dünyamız çöl
olacak, deniz seviyesindeki yükselme yine bu yüzyılın içinde bir metreyi bulacak.
Böyle giderse rüzgârın uğultusu, kuşların sesi duyulmayacak. Öyleyse soruyorum sizlere:
-İnsan olmanın sorumluluğunu eyleme geçirip beni kirletmeyeceğinize söz veriyor musunuz?
-Hava eyvallah!
-Veriyor musunuz?
-Hava eyvallah!
-Veriyor musunuz?
-Hava eyvallah!
-Hava eyvallah sözlerinizi delil kabul ediyorum. Dâr’ımın mührünü çözüyorum ve sizleri
insanlığınızla baş başa bırakıyorum. Dilerim beni temiz tutma çabalarınız ırmak olur da
doğruluk denizine akar.
Gerçeğe Hû! Doğa eyvallah!
SUYA SESLENİŞ
-Aşk ile…
Ey su; hava, toprak ve ateşle birlikte varlığa gelen canlı-cansız her şeyi oluşturan bir nesnesin
sen. Pirimiz Hacı Bektaş Veli’ye bağladığımız Dört Kapı Kırk Makam öğretisinde sen,
marifet kapısının topluluğu arifleri temsil ediyorsun.
Yaşamın başlangıç gerçekliğisin. Görünüşe taşınan varlıklara sıvı niteliğini sen veriyorsun.
Sağlığı bağışlayan, esenlik getiren, kalbi-gönlü arındıransın.
Her bahar ayında susayan doğaya koşansın; Hızır günlerinde susuzluğumuzu çoğalttığımızda,
bizimle kucaklaşansın. Öfkelendiğimizde, ruhumuzun itaatsizliğini temizleyensin. Her
cemimizde, Kerbelâ acımızı söndürensin.
Yaşamın temel güvencesi, toprağın bereket nedenisin. Bunun bir bedeli olmalı; bu bedelini
ödemek istiyoruz: Aracılığınla tüm doğaya iletilmek üzere, bağrına dem serpiyoruz.
Borcumuzu ödüyor, sonsuz teşekkürler ediyoruz.
Gerçeğe Hû! Su eyvallah!…
SUYUN SESLENİŞİ
-Aşk ile…
Ey insan, sen doğadan daha büyük değil, yaşamdan daha büyüksün. Unutma; yaşamdan daha
büyük olanlar doğadan daha sağlıklı yararlanır. Doğadan aldığın gibi yaşa; sakın doğanın sana
verdiğinin dışına çıkma.
Ben yeri geldi, sizin uysallığınızın dışa vurumu oldum; yeri geldi başkaldırınızın yakıcılığını,
karşı çıkışınızı ve içgüdüsel tutkunuzu okşadım. Bolluk getirdim, yeniledim sizi ve
arındırdım. Hem alçakgönüllülüğünüzü hem de ezici güçlerinizi vurguladım. Bir engelle
karşılaştığımda kaçmadım; karşı koymak için toplandım.
Aklıma aykırı davrandığınızda size de zarar verdim; ormanları yok ettiğiniz için ben de sizi
besleyecek olan toprakları, sildim süpürdüm. Hiç durmadım, sert kayaları bile aşındırdım;
aşındırdım da doğanın heykeltıraşı oldum. Söz verilirse kayalardan daha anlamlı anlatabilirim
doğayı size.
Ey insan, verdiklerimin karşılığını kötülük olarak ödediniz bana. Kirleticilerle doğamı
değiştirdiniz; dün can suyu idim, şimdi ölüm dağıtıyorum.
Görmüyor musunuz? Sulak alanların yaklaşık yarısı son elli yılda yok olup gitti. Akarsular,
hes’lere ve kirliliğe karşı yaşam savaşı veriyor. Öyleyse soruyorum sizlere:
-İnsan olmanın sorumluluğunu eyleme geçirip beni kirletmeyeceğinize, doğanın aklına göre
davranacağınıza söz veriyor musunuz?
-Su eyvallah!
-Veriyor musunuz?
-Su eyvallah!
-Veriyor musunuz?
-Su eyvallah!
-Su eyvallah sözlerinizi delil kabul ediyorum. Dâr’ımın mührünü çözüyorum ve sizleri
insanlığınızla baş başa bırakıyorum. Dilerim beni temiz tutma çabalarınız ırmak olur da
doğruluk denizine akar.
Gerçeğe Hû! Doğa eyvallah!
TOPRAĞA SESLENİŞ
-Aşk ile…
Ey toprak; su, hava ve ateşle birlikte varlığa gelen canlı-cansız her şeyi oluşturan bir nesnesin
sen. Pirimiz Haı Bektaş Veli’ye bağladığımız Dört Kapı Kırk Makam öğretisinde sen, hakikat
kapısının topluluğu olan muhipleri temsil ediyorsun.
Bolluk veren, erdemi sağlayan güçsün, suyun bulunmadığı yerlerde bizi arındıransın. Sıcak
Hızır günleri gelip çattığında aydınlıkla yıkanıp bizlere bereket sunansın. Seni kırların baharı
sevmesi gibi seviyoruz; sende, gün ışığında bir çiçeğin yaşamını, bir böceğin dansını
izliyoruz.
Görünüşe taşınan nesnelere sıkılık özelliği kazandıransın; anasın, yeryüzüsün, ürettiğimiz
yersin. En önemlisi, okunacak en büyük kitapsın.
Sen nasıl doğadaki diğer varlıklarla kardeşçe yaşıyorsan biz de öyle yaşamalıyız ve herkese
öğretmeliyiz. Bunun bir bedeli olmalı; bedelini ödemek istiyoruz: Aracılığınla tüm doğaya
iletilmek üzere, bağrına dem serpiyoruz. Borcumuzu ödüyor, sonsuz teşekkürler ediyoruz.
Gerçeğe Hû! Toprak eyvallah!…
TOPRAĞIN SESLENİŞİ
-Aşk ile…
Ey insan, benden doğdunuz, bana döneceksiniz: Benim aklıma uyarsanız, yaşarken
dirileceksiniz. Unutmayın: -Ben acıktım, dediğimde ölüm denen şey gerçekleşir; ölenin
bilincine-inancına
sahip
çıkarsanız,
onu
yeni
bedenlere
taşırsanız,
unutmayın
ölümsüzleşirsiniz.
Benim bir parçamda milyonlarca canlı yaşar. Ben o canlılarla el ele verip yeryüzünü, sizin
için verimli kılmaya çalışıyorum. Ama siz ne yapıyorsunuz? Kötülük. Açgözlülük
karakteriniz olup çıktı; benden daha yüksek verim almak için kimyasallar kullanıyorsunuz,
yaşam katili olacak denli kirletiyorsunuz beni. Uyanın artık; tuz gibi dengeli davranın,
koruyun beni. Üzerimde ağaç bırakmadınız, ben de erozyon denen illeti sizin üzerinize
saldım. Öyleyse soruyorum sizlere:
-İnsan olmanın sorumluluğunu eyleme geçirip beni kirletmeyeceğinize söz veriyor musunuz?
-Toprak eyvallah!
-Veriyor musunuz?
-Toprak eyvallah!
- Veriyor musunuz?
-Toprak eyvallah!
-Toprak eyvallah sözlerinizi delil kabul ediyorum. Dâr’ımın mührünü çözüyorum ve sizleri
insanlığınızla baş başa bırakıyorum. Dilerim beni temiz tutma çabalarınız ırmak olur da
doğruluk denizine akar.
Gerçeğe Hû! Doğa eyvallah!
ATEŞE SESLENİŞ
-Aşk ile…
Ey ateş; hava, su ve toprakla birlikte varlığa gelen canlı-cansız her şeyi oluşturan bir nesnesin
sen. Pirimiz Hacı Bektaş Veli’ye bağladığımız Dört Kapı Kırk Makam öğretisinde sen, tarikat
kapısının topluluğu olan zahitleri temsil ediyorsun.
Doğanın ilk çocuğu olarak ışık biçiminde doğdun, Tanrı oldun; ısı-ışık donuna bürünüp
havayı, suyu ve toprağı dölledin; döllediğin hava ateş aldı, döllediğin su ateş aldı, döllediğin
toprak ateş aldı; her yer ateş oldu; doğa dayanamayarak doğurdu.
Her baharda, gebe kalan kışın çocuğu belledik seni; her kışın yüreğinde kıpırdayan bahar
oldun; yeri geldi âşığın kalbinde mahrem şey olup çıktın. Her Nevruz’da/Newroz’da
bedenimizi temizledik seninle, olumsuzluklardan arındırdık kendimizi; yıkandık doya doya.
Bunun bir bedeli olmalı, bu bedeli ödemek istiyoruz. Aracılığınla tüm doğaya iletilmek üzere
bağrına dem serpiyor, borcumuzu ödüyor, sonsuz teşekkürler ediyoruz.
Gerçeğe Hû! Ateş eyvallah!
ATEŞİN SESLENİŞİ
-Aşk ile…
Ey insanlar: Ben karanlığın içinde alev aldığım için karanlık doğurdu: Doğa benim
yangınımla oluştu, yine sonsuzluk yolunda, benim yangınımla tükenecek: Doğaya bu yazgıyı
ben verdim.
Doğanın parçası olarak ey insan, her soluk alışınızda yuttuğunuz oksijenle içinizi ben ateşe
verdim. Ruhlarınız, benim yangınımla kendini yakarak bedenlerinizi kurdu.
Benimle ocağınız tüttü, soyunuz sürdü. Durma! Gayretinle alevim gibi yüksel; ikrarını
perçinle. Ben yaşamı, yaşam da seni dölleyecek ve sen yaşamın çocuğuna gebe kalacaksın,
bunu unutma: Öyleyse soruyorum sizlere;
-Hızır günlerinde, doğaya göz-kulak olmak ve doğayı döllemek üzere beni çağıracak mısınız?
-Ateş eyvallah!
-Çağıracak mısınız?
-Ateş eyvallah!
-Çağıracak mısınız?
-Ateş eyvallah!
-Ateş eyvallah sözlerinizi delil kabul ediyorum. Dâr’ımın mührünü çözüyorum, doğayı
korumak için sizlere ruhsat veriyorum. Dilerim esenlik dilekleriniz ırmak olur da doğruluk
denizine akar.
Çerçeğe Hû! Doğa eyvallah!
DOAĞAYA SESLENİŞ
-Aşk ile…
Ey doğa, sen; bâtın-zâhir-değişim üçlüsünün çocuğusun. Seni oluşturan havaya, suya, toprağa
ve ateşe, tek tek teşekkür ettik. Havayı, suyu ve toprağı kirletmeyeceğimiz; ateşi, senin aklına
uygun biçimde kullanacağımıza söz verdik.
Artık var olmanın ya da olmamanın, başkalarıyla bir olmaktan geçtiğini öğrendik. Hiçliğinden
doğmayı, ses olup yaşama taşınmayı, seni oluşturan varlıklar arasında denge kurmayı
yükümlülük bildik. Öğretmenimiz doğa, doğa denilen kitabımız insanlık, bu kitabın
okutulduğu okulumuz yaşamımız olsun istedik. Sen ve biz biriz, yalnızca kalp atışlarımızda
farklı bunu anladık.
Öyleyse kendimizi göreve çağıralım; günlerimizin başlangıcı, yaşamımızın sonu olmasın;
ışığımız-karanlığımız dilsiz kalmasın; ölümümüz yaşamımızı yazsın, diyoruz.
Yarın yaşam, çerağını dinlendirmek için akciğerlerimizden firar ettiğinde dilerim, geçmişin
yığını değil de geleceğin olanağı oluruz; gelecek üzerimize çökmez, yakamıza yapışmaz;
ölümümüz, bizlere teşekkür eder.
Hava, su, toprak ve ateşe yaptığımız teşekkürlerin ödülü olarak bizleri dâr’dan indirmenizi
istiyoruz. İsteğimizin gerçekleşeceğine inanıyor size de sonsuz teşekkürler ediyoruz.
Gerçeğe Hû! Doğa eyvallah!
DOĞANIN SESLENİŞİ
-Aşk ile…
Ey insanoğlu, kuruttuğunuz akarsular, çöpünüzü attığınız denizler-göller, kestiğinizdoğradığınız ormanlar, kimyasallarla zehirlediğiniz toprak,
gen yapısıyla oynadığınız
tohumlar, değiştirdiğiniz iklim ve kirlettiğiniz hava; -Bizim de hakkımız var!, diye bağırıyor
duymuyor musunuz?
Uzak geçmişte atalarınız benim sesimi duyuyordu: Bağrımdan fışkıran su, toprağımda filiz
veren ağaç, sularımdaki balık, ötesinde, gökyüzünün parlaklığı, suların berraklığı, toprağın
sıcaklığı, rüzgârın hareketliliği kutsaldı: Kutsal olana ihanet ettiğinizin farkında mısınız?
Beni oluşturan her varlığın soyunu sürdürme, işkence görmeme, barınma, sağlıklı bir ortamda
yaşama hakkına sahip olduğunu hiçbir zaman unutmayın. Öyleyse soruyorum sizlere;
-Benimle kardeş gibi konuşmaya-kucaklaşmaya; söylediklerimi önce kendinize sonra da
çocuklarınıza anlatıp geleceğe taşıyacağınıza söz veriyor musunuz?
-Doğa eyvallah!
-Veriyor musunuz?
-Doğa eyvallah!
-Veriyor musunuz?
-Doğa eyvallah!
-Doğa eyvallah! Sözlerinizi delil kabul ediyorum ve dâr’ımın mührünü çözüyorum. Haklarım
için vereceğiniz kavga kutlu olsun diyorum.
Gerçeğe Hû! Allah Eyvallah!
Sıcak Hızır Günleri
Halk takviminde 6 Mayıs, yazın başlangıcıdır ve bugün Hıdrellez olarak kutlanır. Söylenceye
göre, ölümsüzlük suyundan içen iki ermiş olarak algılanan Hızır ve İlyas, her yıl 5 Mayıs’ı 6
Mayıs’a bağlayan gece buluşup doğaya can vermek üzere anlaşırlar. Hızır bitkilerin ve
bereketin, İlyas ise suların ve hayvanların koruyucudur. Her şeyin yeniden hayat bulduğu
Hıdrellez gecesinde dilenen dileklerin gerçekleşeceğine, hastaların iyileşeceğine,
uğursuzlukların sona ereceğine, kısmetlerin açılacağına inanılır. Hızır erkânı kapsamında
Hızır Gülbangı okunur:
HIZIR GÜLBANGI
-Bismişah!.. Allah Allah!...
Tanrı’dan ruhsat alıp gebe kalan doğaya göz-kulak ya Hızır: Yetiş ya Hızır bizi kurtar. Gel
artık darda olanlarımıza elini uzat. Destur alıp cümle varlık doğurmak üzere; onlara ebelik
yap. Girdiğin evlere dert girmesin; bastığın yerlerde güller açsın, ekinler yeşersin, bülbüller
ötsün. Dokunduğun canlar dertlerden, uğursuzluklardan ve hastalıklardan arınsın.
Gel artık bir türlü gerçekleştiremediğimiz isteklerimiz, dileklerimiz berekete dönüşsün;
özlemlerimiz kırılsın yeni özlemler oluşsun.
Gel artık özlem denen atımıza bindirelim seni, düşlerimizde gezdirelim. Ali ol, Hacı Bektaş
Veli ol; dondan dona bürün, bize öğretmenlik yap. Senin için oruç tutuyoruz gel artık:
Umudumuzu doğurtalım.
Dil bizden, nefes hizmet pirlerimizden olsun. Gerçek erenler demine Hû! Eyvallah!
Sıcak Hızır günlerinin başlamasıyla doğa bereket olur; daha doğrusu bereket, doğanın
çocuğudur. Durumu kutsamak için Alevilikte bereket cemi, yani Abdal Musa Cemi tutmak
gelenektir. Bir bakıma, Abdal Musa Cemi, geçmişteki bereket tanrı ve tanrıçalarına yönelik
olarak yapılan kutsal ritüellerin güncellenmesidir. Ne yazık ki bereketle bağlantısı koparıldığı
için Abdal Musa Cemi, yer yer özgün yapısından uzaklaşmış ve İslami bir nitelik kazanmıştır.
Hızır’la Sıcak Hızır Günleriyle bereketle bağlantısı pekiştirilerek bu yabancılaşma
önlenebilir.
ABDAL MUSA CEMİ
SICAK HIZIR GÜNLERİNİN BEREKET CEMİDİR
“Ali oldum adım oldu bahane,
Güvercin donunda geldim bu hane”.
Abdal Musa
İnanç bağlamında Abdal Musa, Hak’la bütünleşme yolunda bir yol eridir. Ölmeden evvel
ölerek ya da yaşarken dirilerek Hakk’a ulaşan ve oradan yeniden halka dönen bir ulu kişidir.
Düşünce bağlamında ise Alevilik-Bektaşiliğin doğal sözcüsü olan, halkın toplumsal tepkisini
dile getiren, halkın toplumsal mücadelesine öncülük/önderlik eden, bir insan-ı kâmildir.
Kaygusuz Abdal’ın piri olan Abdal Musa’nın, Alevi-Bektaşi geleneğinde önemli bir yeri
vardır. Tekke köyündeki dergâhı, Alevi-Bektaşilerce kutsal sayılan dört büyük dergâhtan
biridir. Yine meydandaki 12 posttan ayakçı postu da Abdal Musa makamı olarak algılanır.
Abdal Musa ayininde kural olarak bir yola alınma ya da görgü amacı yoktur. Kural olarak
Sıcak Hızır Günlerinin başlangıcını(6 Mayıs) önceleyen ve sonralayan günlerde yapılır. Kimi
durumlarda, daha çok kış aylarında, seçilmiş bir gün olmadan; gelen kurban isteklerini yerine
getirmek, dede ya da başka bir konuk geldiğinde köy halkını bir araya toplamak, dargınlıkları
önlemek, sorunları çözmek gibi amaçlarla Abdal Musa ayini yapıldığı da olur. Böylece
doğada gerçekleşen ve barış olarak algılanan karşıtların denge hali toplumda/ toplulukta
yaratılmış olur.
Abdal Musa ayinlerinde, doğadaki işbirliği yaratılmak istendiğinden kurban ve diğer
masraflara, cemde bulunanların tümü katılır: Genellikle on iki hizmet yerine getirilirse de belli
bir amaçla yapılmayan Abdal Musa cemlerinde gülbank ve düvaz okunup kurban
tekbirlemekle yetinilir.
Özellikle kış aylarında köyün ileri gelenleri toplanır; her yıl yapılması gelenek olan Abdal
Musa Kurbanı’na karar verirler. Görevliler ev ev dolaşarak lokma toplarlar. Kurbanlar
tığlanır; karakazanlarda etli pilav yapılır; yufka pişirilir. Gençler, Abdal Musa Sultan’ın
gönüllerdeki dilekleri yerine getirmesi için akşamdan sabaha lokma pişimine hizmet verirler.
Lokma pişince halk kazanların başına toplanır ve dede şu gülbangı okur:
- Allah, Allah!...
Artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin. Yiyenlere nur-u iman olsun. Hastalar şifa bulsun.
Müminler şad olsun. Münafıklar berbad olsun.
Üçler, Beşler,Yediler, Oniki İmamlar, Ondört Masumupâklar, Onyedi Kemerbestler,Kırklar,
Seksenbin Rum Erenleri, Doksanbin Horasan Pirleri, Yüzbin Gayb Erenleri, Hak-MuhammetAli, pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli Abdal Musa Sultan kurbanlarımızı kabul etsin. Ziyan
keder vermesin.Dilde dileklerimizi, gönülde muratlarımızı ihsan etsin.
Gerçeğe Hû! Allah eyvallah!
Daha sonra lokmalar yenir.
Abdal Musa Kurbanı düzenlenen yerde, köyde elem, keder, hastalık olmaz; ekin ve ürünler
bereketli olur. Doğan çocuklar anne-baba ve büyüklerine karşı saygı gösterir. Dargın,
küskün varsa barıştırılır.
EL ALINAN KİMLİK OLARAK HIZIR
Açımlamaya çalıştığımız tasarımlar gereği, Alevi felsefesi; el alınan kimlik olarak Hızır’a
bağlanır; daha doğrusu güncellendiğinde Ali olan, Hacı Bektaş Veli olan Hızır’ın korumasına
bırakılır. Şimdi de Aleviliğin felsefi yapısı üzerinde kısaca duralım.
BÂTINÎ DOĞA FELSEFESİ
Evrendeki tüm olay, olgu ve süreçler arasındaki çeşitli ilişkilerin oluşturduğu maddesel
bağımlılığa bilim dilinde evrensel bağımlılık adı verilir. Bu bağımlılık evrenin, birbirinden
koparılamaz parçalardan oluşan bir evrensel bütünlük olduğunu kanıtlar. Evrenin sürekliliği
ve düzenliliği, bu birliğin ve bütünlüğün ürünüdür.
Evrensel bağımlılık; insan bilincinden bağımsız ve nesnel bir bağımlılıktır. Metafizik idealist
ya da tektanrıcı dinlerin savlarına karşın gerçekte bu düzen hiç bozulmadı ve
bozulmayacaktır.
Bâtınî felsefede evrensel bağımlılık, zâhir-bâtın ya da aydınlık-karanlık bağımlılığı biçiminde
açıklanır. Her şey, tüm evren bu bağımlılığın zorunlu bir ürünüdür. Zâhir bâtın, bâtın zâhir
olmak ister: Bu değişim-dönüşüm önsüzden sonsuza doğru akar gider. Biz bu dönüşümü,
devriye diye adlandırıyoruz.
Ten gözü-gönül gözü bilgilenme sürecinin iki kanalı olarak algılanır: Doğal ve kendiliğinden
bir süreçte asıl olan ten gözüyle görmedir. İncelenen nesne ten gözünden yitip matematik
formüllere dönüştüğünde, diyalektik bilgiden yoksun olanlar maddenin yok olduğunu sanır;
yani bâtını göremez. Gönül gözü ya da düşünce gözünü işlevli kılanlar bu sanıyı yıkar ve
zâhirin karşıtına dönüşümü olarak algılanan ve bâtın olarak tanımlanan gizil nesnelliği
düşüncede görünüşe taşırlar; yani düşüncede görmeye başlarlar. Başlar başlamaz Tanrı’nın iki
özelliği ön alır:
Düşünce özelliği; düşünce sistemini kurar,
Nitelik özelliği; fiziksel nesneler sistemini kurar.
Bu iki özelliğin tasarımlanmasında kullanılan yöntem tümdengelimci değil, tümevarımcıdır:
Görünümlerin gözlenmesi üzerine yapılandırılmış bir genellemeler sistemi oluşturur.
Tanrı’nın iki özelliği somutlandığında; düşünce özelliği ifadesini bedenin düşüncesinde,
nitelik özelliği ifadesini bedenin kendisinde bulur.
Bu kapsamda evren ya da dünya Tanrı’nın nitelik özelliklerinin toplamıdır, yani doğadır.
Toplumsal akıl, Tanrı’nın düşünce özelliğinin, doğanın aklı ise şaşmaz Tanrı düşüncesinin bir
toplamıdır.
Demek ki Tanrı, her şeyin yaratıcısı değildir, ama her şeyin nedenidir. Yani Tanrı, kendi
nedeni olduğu dünyanın içindedir; onun ötesinde değil. Demek ki Tanrı, lâmekân değildir.(3)
Evrende bir madde yitimi vardır; madde yitimi, görünen maddenin, görünmeyen maddeye
dönüşümünden başka bir şey değildir.
Anlaşılacağı gibi evrende madde, ille de görünür niteliklerle varlaşmaz; görünmez madde
olarak sonsuz uzayın her yanına yayılmış durumdadır. Evrende, ışık saçımı ile gerçekleşen
madde yitimi; ışımasız maddeye, yani görünmez maddeye dönüşümdür. Zâhir olan, enerji
saçımı yapabilen, görünür maddedir. Bâtın olan enerji saçımı yapmayan, yani ışımasız
durumda bulunan maddedir. Sonsuz uzayda enerji(ışık) saçımı yoluyla tüketilen madde
miktarını karşılamak üzere, ışımasız maddesel enerjiden sonsuz boşluğa yeni madde yığınları
sürülür: Işımasız madde, yani görünmeyen madde(bâtın) ışımalı maddeye, yani görünür
maddeye(zâhir) dönüşür.
İnanç diliyle ifade edersek tanrısal öz görünüşe taşınır. Düşünce gözü ya da gönül gözü, ışık
olmayan ışığın ya da karanlığın aydınlığıyla görür. Buna karşın zâhir ten gözüyle ışık olan bir
ışığın aydınlığıyla görür.
Bâtından zâhire, zâhirden bâtına dönüşüm sürecinde nesne, kimi niteliklerini yitirir, kimi yeni
nitelikler kazanır ki buna değişim adı verilir. Nitelik yitirme ve nitelik kazanma ancak zâhir
durumda söz konusu olabilir. Zâhir olan varlığa gelmiş, somut ve gözlenebilir olandır.
Tanrısal öz ya da can, henüz görünüşe taşınmamış kimi nitelikleri, bağlı olarak kimi biçimleri
taşır.
Bu örtük ve gerçek olmayan, ancak olabilir olan taşıyış biçimine bâtın denir. Algılanacağı
gibi zâhirin nedeni bâtın, bâtının nedeni zâhirdir; zâhir-bâtın toplamı olarak algılanan evrende,
nedensel ilişkilerin dışa vurduğu ya da hissettirdiği bir düzen vardır. Ve bu düzen amaca
uygun, planlı bir gelişim içerisindedir. Doğa denilen şey, daha büyük bir yetkinliğe doğru
sürekli değişen zâhir durumdaki tek tek nesnelerin toplamıdır. Bâtın, kendini henüz görünüşe
taşımamış, ancak gizil nesnellikte bir eğilim olarak örtük biçimde bulunan tümelliktir.
Bâtın durumda olanın ortaya çıkması, örtük tümel yönlerin zâhir durumuna gelmesidir. Bâtın
örtük olduğundan, değişim sırasında bir nesne ya da bir nitelik yokluktan varlığa geliyormuş
izlenimini uyandırır. Oysa bu bir sanıdır; çünkü yalnızca zâhir olan görünür, görünüşe taşınır,
kendini gösterir.
Zâhir durum alma, belirli bir biçimin tam olarak kazanılmasıdır; o biçim açısından
düşünürsek bir yetkinleşmedir. Örneğin tomurcuk bâtın bir çiçek; yumurta bâtın bir kuştur.
Buna karşın hiç biçim taşımayan gizil nesnellik, hiçbir zaman zâhir durum alamayacak olan
bir maddedir; ancak düşüncede görünüşe taşınabilir, kuramsal olarak algılanabilir.
Görüldüğü gibi evrenin oluşumu, bir madde değişiminden başka bir şey değildir. Varlığın
oluşumuna ya da varlığa gelişe yalnız görünen madde değil, görünmeyen madde de katılır.
Özünde asıl katılım görünmeyen maddedir(bâtın olandır); görünmeyen madde, varolma ya da
yaşama tohumudur; zâhiri belirleyen özünde bâtındır.
BÂTINÎ TARİH FELSEFESİ
Alevi tarihi, Alevi geçmişinin bilgisidir: Alevi tarihselliği ise geçmişin şimdileştirilmesidir.
Aleviler tarihlerine bireysel, ötesinde toplumsal katılım sağlamak istiyorlarsa geçmişi
şimdinin bilincinde yoğurmaları gerekir. Ancak o zaman Alevi bilinci, henüz gerçek olmayan
gerçeğe uzanabilir, yani tarihi aşabilir.
Ancak tarihin bilincinde insan kendini görebilir; demek ki insan tarihe, kendini bilmek için
yönelir. O nedenle bilinç, zorunlu olarak tarihseldir.
Ama diğer taraftan biliyoruz ki tarih, herkesin tarihidir; yalnızca dürüstlerin tarihi değil, aynı
zamanda alçakların da tarihidir. O yüzden Aleviler tarihlerine sağlıklı bakmak zorundadır.
Yoksa ölmüş gitmiş kimi alçakların oyuncağı olmak işten bile değildir.
Şimdi bâtınî anlamda tarihi yaratan gücü tanımlamaya çalışalım: Tarih, hem toplumun
yarattığı hem de toplumu yaratan gerçek insanın, geçmişten gelen gelenek-görenekle, belirli
coğrafya ve iklim koşullarına göre, belirli bir tekniğe ve yönteme dayanarak yaptığı yaşama
kavgasında belirli seviyeye ulaşmış toplu eyleminden doğar ve gelişir. Toplumsal devrimlere
değin, tarihi yaratan bu toplu eylemdir.
Tarihsellik mi? Gündelik mi? ikileminde nerede duracağımızı bilmek durumundayız. Gerçek
anlamda düşünmeyi biz, tarihimizin kıvrımlarından geçerek öğrenebiliriz. Denebilir ki
işitilmiş ya da görülmüş olan şey değil, bilincine varılmış olan şey gerçek bilgidir.
Bâtınî tarih felsefesine göre tarih ikiye ayrılır:
Zâhirî tarih(öykücü); metafizik ve bireyci tarih felsefesi belirleyici.
Bâtınî tarih(yorumcu); diyalektik tarih felsefesi belirleyici.
Bu ikili ayrımdan da anlaşılacağı gibi bâtınî tarih felsefesi yorumcudur; geçmişte olup
bitenlerin nedenlerini araştırır. Konusu toplum ve toplumsal yaşamdır. İnsana özgü bir toplum
ve insana özgü bir toplumsal yaşam kurmayı amaçlar. Yöntemi ise toplumsal olayları
etkileyen nedenler olarak coğrafya, teknik, tarih ve insan üretici güçlerine dayanarak
toplumsal değişmeyi kanıtlama temellidir.
BÂTINÎ TOPLUM FELSEFESİ
Bâtıni hareketlere gelinceye değin akılcı felsefenin konusu, metafizik ve doğa bilimleri idi:
Bâtıni hareketlerle birlikte felsefe, toplum ve toplum sorunlarıyla ilgilenmeye başladı. Bu
anlayış üzerine bir toplum felsefesi yapılanıp biçimlendi.
Toplum, maddi gereksinmelerle koşullanmış insanın birleşmiş üretici etkinliğidir. Toplumsal
yaşamın bütün öteki görüngüleri politika, kültür vb, toplumsal yaşamın içeriğini oluşturur
ama özünü belirlemez. Toplumun özü, üyelerinin ortak emeğinde yatar; ortak emek, yaşama
araçlarının sağlanmasına yöneliktir ve bu insanlar arasında bir işbölümünü zorunlu kılar.
Doğal olarak farklı nesneler, ortak bir insan emeği içerir. Böylesi bir durumda insanların
çalışma biçimlerinin tek olası şekli mal değişimidir; emek araçlarının ve ürünlerinin sahibi
üreticilerdir. Zorunlu olan devlet, özel mülkiyet ve sınıflar değil, toplumun kendisidir.
Sınıfsal çelişkiler taşınamayacak duruma geldiğinde toplumsal gelişme durur: Bu hiçbir
toplumun kaçınamayacağı bir yasadır. Üretim güçleriyle üretim ilişkilerinin uygunluğu
durumunda toplum gelişir. Üretim ilişkileri, üretim güçlerinin gelişimine engel olmaya
başladığı zaman toplum çöker; üretim güçlerinin gelişmesine uygun yeni bir sosyo-ekonomik
biçimlenmeye dönüşür.
Üretim ilişkilerinin üretim güçlerinin gelişmesine sürekli destek olacak bir toplumsal
örgütlenişte sınıflara, özel mülkiyete ve devlete gereksinme yoktur.
Download

alevilikte hızır tapımı - Şahkulu Sultan Dergahı