2 Türk
Psikiyatri Dergisi 2
Turkish Journal of Psychiatry
Mektup
RUH HEKİMLİĞİNDE TÜRKÇENİN
KULLANIMI: HEKİMLER ve HASTALAR
AÇISINDAN İLAÇ İSİMLERİNİN DURUMU
Sayın Yayın Yönetmeni,
Bilindiği gibi ruh hekimliği uygulamalarının en önemli alanlarından birisi hastaların ruhsal tedavi sürecinde ilaç kullanmalarıdır. İlaç tedavisi konusu hem hastaların hastalıklarını
anlama hem de hastalığın oluşturduğu sorunları giderme açısından tedavilerde neredeyse birinci derecede ele alınır.Dolayısıyla kullanılan ilaçların iyi bilinmesi, etki düzeneklerinin
iyi anlaşılması ve hekimlerle olan görüşmelerde sağlıklı bir
iletişimin kurulabilmesi için ayrıca önemlidir.
Ruhsal hastalıkların tedavilerinde kullanılan ilaçlar dünyadaki
gelişmelere koşut olarak ülkemizde de hastaların kullanımına
sunulmakta ve sağlık sigortası uygulamalarının kolaylıkları
çerçevesinde sayıları iki binin üzerine çıkmış olan ruh hekimleri tarafından reçetelerde yerini kolayca bulabilmektedir. Ülkemizi gelişmekte olan diğer birçok ülkeye göre daha şanslı
konuma sokan bu durumda hekimlerimiz reçetelere yazdıkları ilaçların piyasa isimlerini üretici firmaların sunumlarından
bilmekte ya da yıllık ilaç rehberlerini izleyerek öğrenmektedirler. Yazılışı ve okunuşu ayrı olan ilaçların isimleri ve söylenme
biçimleri çoğunlukla firma temsilcileri tarafından söylendiği
biçimde öğrenilmektedir. Örneğin Zyprexa adlı ilacın zaypreksa şeklinde okunuşu tamamen öğretmeye dayalıdır. Yoksa bazı
hekimlerin bu ilacı zipreksa biçiminde okumaları da olasıdır.
Cedrina adlı ilacı sedrina diye tanıttıkları için sedrina demekteyiz. Doğrudan cedrina ya da sedraynı diyenler de olabilirdi.
Xanax adlı ilacı zanaks diye sundukları için böyle demekteyiz,
yoksa sanaks ya da kısanaks diye de söyleyebilirdik.
Türkçe konuşan bir toplumda yaşayan meslek insanları olarak
ilaç isimlerinde ciddi sorunlar yaşandığına tanık olmaktayız.
Hastalara şimdiye kadar kullandıkları ilaçların isimleri sorulduğunda genellikle anımsama sorunları yaşadıkları hemen
dikkati çekmektedir. Dört aydır Citoles isimli ilacı kullanan
bir hastanın servis görüşmesinde “hangi ilacı kullandığı” sorulduğunda “Ne bileyim hatırlamıyorum, citos mitos gibi bir
şeydi. Elma, kiraz, portakal gibi isimler değil ki nasıl hatırlayayım” demesi olayın Türkçe yazma ve konuşma boyutunu
ortaya koyması açısından ilginç bir örnektir. Yeni çıkan bir
ilaç “formu” olarak ruh hekimine tanıtılan “Rexapin easytab”
sunumundan sonra hekim tanıtım temsilcisine sorar: “Bana
hangi dilde konuştunuz bu sunumu yaparken?” Temsilci şaşırır,
hekim devam eder: “Tabii ki Türkçe”, ama “bana sunduğunuz
ilaç ise Rexapin easy tab (Türkçesi kolay tablet yani ağızda eriyen
tablet demektir), gördüğünüz gibi tamamı Türkçe olmayan bir
isim. Peki bu ilacı ben yazacağım da kimler kullanacak? Elbette
Türkçe konuşan insanlar. Onlar kolayca anlayıp kullanacaklar
ve de kolayca hatırlayabilecekler mi bu ilacın ismini? İlacı tükendiğinde eczaneye gidip ben şu ilacı kullanıyordum lütfen bir adet
alabilir miyim diye kolayca söyleyebilecek mi ilacınızın ismini?
Hiç sanmıyorum. Öyleyse neden böyle bir isimlendirme?” Tanıtım temsilci aslında bu görüşe katıldığını ve ilgili birimlerine
ileteceğini belirterek teşekkür eder bu samimi geribildirim
için. Buradaki soru önemlidir. Neden Türkçe olmayan bir
adlandırma? Türkçe konuşan insanlar neden abecelerinde yer
almayan, ilk okumayı öğrenirken öğrenmemiş oldukları q, x
ve w gibi harfleri sesletmek (telaffuz etmek) zorunda kalsınlar? Neden easy gibi anlamını bilmediği bir İngilizce sözcüğü
kendi sözcüğü gibi kullanmak zorunda kalsın? Türkçe konuşan doktorlar neden easytab yazmak zorunda kalsınlar? Neden
hastalar “C ile başlayan bir ilaçtı” demek zorunda kalsınlar?
Neden hastalar ağızları bükülerek çıkaramadıkları seslerle
ilaçları söylemek zorunda bırakılsınlar?
217
Ruhsal hastalıklar alanında kullanılan ilaç isimlerine baktığımızda önemli bir kısmının Türkçe söz yapısına uymadığını,
Türkçe abecede yer almayan q, x, w gibi harflerin adlandırmada kullanılabildiğini görmekteyiz. Çeşitli firma toplantılarında yeni bir ilaç piyasaya sunulurken isimlendirme konusunda
Türkçe yazım ve sesletim özelliklerine dikkat edilmesi gerektiğini vurguladığımızda alınan yanıtlar genellikle “piyasada
ilaçların satışını etkileyebilecek özelliklere dikkat edildiği, aynı
zamanda daha önceden kullanılmamış olan isimlerin bulunması gerektiği, bu nedenle de isimlerin söz konusu şekilde çıktığı”
şeklinde olmaktadır. Bu savlar bazı gerçekleri yansıtıyor olabilir. Ama daha önemli bir gerçek ise bizim burada vurgulamak istediğimiz durumdur: Türkçe yazım ve okunuşa uygun
adlandırmanın yapılması zorunluluğu. Belki de şimdiye kadar
hem hekimlerin hem de ilaç firmalarının gözünden kaçmış
olabilecek olan bu gerçeği bu mektupla bir kez daha vurgulamak istiyoruz.
Hastaların ruhsal hastalıkları için kullandıkları ilaçlarını nasıl
hatırlayabildikleri ve nasıl sesletebildikleri üzerinde yapmak
istediğimiz bir çalışmanın ön uygulamasında karşılaştığımız
sesletim biçimlerini burada vermek istedik. Hatırlama zorluğu çekilen ilaçların genellikle içlerinde x, q ve w harflerini
içerdiklerini ya da arka arkaya sessiz harflerin sıralandığı adlandırmaya sahip olduklarını gözlemledik.
Hastalar kullandıkları ilaçları şu şekilde sesletmişlerdir: Abilify-abifılay, anafranil-anafronil, akineton-anitor, cipralexsupralaks, citoles-citeles, citoli, clonex-klonrenks, cymbalta-cimibalta, clopixol-cilopiko, depakin-dekapin, depolin,
desyrel-desteral, dezitrel, dogmatil-doğmatil, efexor-enfektör,
efekor, epdantoin-epdontion, eplantion, invega-invieyga,
gyrex-giresk, laroxil-laroks, largactil-largatil, lamictal-luminat,
laminant, leponex-leporeks, lithuril-ludramil, lustral-lustoral,
melleril-merilil, melerin, meresa-neresa, norodol-nordol, nörofren-nöfen, nolgin, oferta-eforta, ozaprin-azabin, paxerapaskere, prolixin-prosilin, prozac-pirozec, remeron-remevon,
risperdal consta-nispeda iğne, rispedar kosta, seroquel-seneguel, sekuel, serogule, xanax-kanak, iksanak, xetanor-senator,
ikstenor, zyprexa-ziprek, zireks, zedprex-zedrip.
Türkçe konuşan bir halkın Türkçe yazılmamış olan ilaçları
kullanmak zorunda kalmaları ve tedaviye uyumu olumsuz etkileme gücü olan bu durumun hekimlerin gözünden kaçıyor
olması daha fazla tahammül gösterilecek bir olgu gibi durmamaktadır. Bizce ilaç üreten firmaların adlandırma aşamasında
bu duruma dikkat etmesi ve hekimlerin hastalarının kolayca
hatırlayabilecekleri ve kolayca söyleyebilecekleri ilaçları yazmaya özen göstermeleri bu sorunun önünde çözüm gibi durmaktadır.
Saygılarımızla.
218
Prof. Mustafa Yıldız, 2Uzm. Şükriye Boşgelmez, 2Uzm Uğur Çakır,
Uzm. Esra Yazıcı, 2Uzm. A. Bülent Yazıcı, 1Asis. Celaleddin Turgut,
4
Psik. YL Öğr. Burcu Ay
1
2
e-posta: [email protected]
Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD., KOÜ Tıp Fakültesi, Kocaeli.
Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Bl, Derince Devlet Hastanesi, Kocaeli.
3
Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Bl, Seka Devlet Hastanesi, Kocaeli.
4
Psikoloji Bl., Arel Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.
1
2
Sayın Yayın Yönetmeni,
PSİKİYATRİDE SIK RASTLANAN
BİR GÖRÜNGÜ: ‘ESNEME’
Psikiyatri yazınında esneme, 1888 yılında Charcot’un histeri
tanısıyla izlediği bir hastasının yakınmaları arasında tanımlanmıştır. 1890 yılında Gilles de la Tourette tarafından yayınlanan bu olguda amenore, epilepsi ve binasal görme kaybı
vardır. Bu hastanın bir başka önemli yakınması ise bir saat
içinde tam 480 kez esnemesidir. Günümüzde bu olguda prolaktinoma tanısı olduğu düşünülmektedir (Walusinski 2009).
Bu yazıda psikiyatri tarihindeki eski bir olgudan esinlenerek
klinik çalışmalarımızda sık karşılaştığımız bir görüngünün
nedenlerinden ve nasıl ortaya çıktığından kısaca söz etmek
istiyoruz.
Esneme uyku uyanıklık, açlık tokluk, gevşeme gibi homeostatik süreçlerin düzenlenmesi sırasında, uykululuk durumunda,
psikososyal stres olduğunda, beyin kan akımının artışını ve
beyin ısısını düzenleme amacıyla oluşan duygusal bir stereotipi ve fizyolojik bir davranış olarak tanımlanmaktadır (Baenninger 1997).
Esnemeyi kontrol eden temel merkezin hipotalamik paraventriküler çekirdek olduğu belirtilmektedir. Paraventriküler
çekirdeğin parvosellüler bölgesinde yer alan oksitosin nöronlarının hipokampus, beyin sapı (locus sereleus) ve spinal
bölgeye olan uzantılarının esneme davranışında etkili olduğu
söylenir. Oksitosin sinir hücrelerinin dopamin agonistleri,
uyarıcı amino asitler (NMDA), histamin ve oksitosin tarafından uyarılması esneme davranışını tetikler (Walusinski 2009).
Antidepresan, opioid, benzodiyazepin ve dopaminerjik ilaçlara bağlı bir yan etki olarak da ‘esneme’ ortaya çıkabilmektedir.
Yazında imipramin, desipramin, klomipramin, fluoksetin,
paroksetin, duloksetin, sertralin, essitalopram ve venlafaksin
kullanımına bağlı esnemenin ortaya çıktığı olgular sunulmuştur ve tedavide doz ayarlamasıyla bu yan etkinin düzeldiği
bildirilmiştir (Nayak ve ark. 2011).
Esnemenin nedenleriyle ilişkili birçok varsayım geliştirilmiş
ve araştırılmıştır. Esnemenin fizyolojisiyle ilişkili solunumsal,
uyanıklık (aurosal) ve termoregülasyon hipotezlerini araştı-
ran deneysel çalışmaların verileri yetersiz gibi görünmektedir.
Araştırma sonuçları esnemenin daha çok sosyal bilişle olan
ilişkisini destekler niteliktedir (Platek 2010, Guggisberg ve
ark. 2011).
Esnemenin bulaşıcı olması, bir ortamda esneyen biri olduğunda diğer kişilerin esnemeye başlamasını araştırmacılar
evrimsel açıdan yorumlamış ve bulaşıcı esnemenin, sosyal
bilişin bir diğer adıyla empatinin en ilkel hali olduğunu ileri
sürmüşlerdir (Senju 2010). Bu alanda yapılmış olan bir beyin görüntüleme çalışması empati sürecinde önemli rolü olan
ayna nöron etkinliğini göstermiş ve araştırmacılar sonuçlarını
‘Esneme davranışı empati sürecinin bir parçasıdır’ şeklinde
yorumlamışlardır (Haker ve ark. 2013).
Yazarlar sürekli esnemenin olduğu durumlarda hipofiz ve endokrin sistem bozukluklarının, temporal lob epilepsisi, inme
gibi nörolojik hastalıkların araştırılmasının gerekliliğine de
dikkati çekmektedir (Gallup 2011).
Özetle, sık gördüğümüz ama üzerinde belki de daha az düşündüğümüz bu ‘duygusal stereotipi’nin göründüğünün
ötesinde zengin bir evrimsel ve nörobiyolojik temellerinin
olduğu görülmektedir. Filogenetik olarak eski olan bu davranış nörolojik hastalıkların ve endokrinopatilerin habercisi
olabileceği gibi, belki de tedavi sürecinde empatinin yeniden
düzenlendiğini gösteren bir terapötik işleve sahiptir.
Yrd. Doç. Demet Güleç Öyekçin, 3Yrd. Doç., Bahadır Bakım,
e-posta: [email protected]
Psikiyatri AD., Çanakkale Onsekiz Mart Üniv. Tıp Fak., Çanakkale.
2
Uzm. Dr. Pınar Çetinay Aydın,
VI. Psikiyatri Kl., Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma
Hastanesi, İstanbul.
1
Kaynaklar
Baenninger R (1997) On yawning and its functions. Psychon B Rev 4: 198–207.
Gallup AC (2011) Why do we yawn? Primitive versus derived features. Neurosci
Biobehav Rev 35:765-9.
Guggisberg AG, Mathis J, Schnider A ve ark. (2011) Why do we yawn? The
importance of evidence for specific yawn-induced effects. Neurosci Biobehav
Rev 35:1302-4.
Haker H, Kawohl W, Herwig U ve ark. (2013) Mirror neuron activity during
contagious yawning-an fMRI study. Brain Imaging and Behavior 7:28-34.
Nayak R, Bhogale GS, Patil N (2011) Venlafaxine and excessive yawning: Is there
any link? J Neuropsych Clin N 23:56-7.
Platek SM (2010) Yawn, yawn, yawn, yawn; yawn, yawn, yawn! The social,
evolutionary and neuroscientific facets of contagious yawning.Front Neurol
Neurosci 28:107-12.
Senju A (2010) Developmental and comparative perspectives of contagious
yawning. Front Neurol Neurosci 28:113-9.
Walusinski O (2009) Yawning in diseases. Eur J Neurol 62:180-7.
Saygılarımızla.
219
Download

Mektup - Türk Psikiyatri Dergisi