MesneviDersleri
M.Sa
i
tKa
r
a
ç
o
r
l
u
Mesnevi
Dersleri
M. Sait Karaçorlu
1
2
Dinle Neyden nelerden hikâyet etmede
Ayrılıklardan şikâyet etmede
3
4
Ney
Dinle!
Çünkü dinlemek, dokunmaktan, tatmaktan, koklamaktan
hatta görmekten daha önemli ve daha önceliklidir. Beş duyun
ile elde ettiğin bilgilerin hepsinin doğruluğundan emin
olamazsın. Algıladıklarını bilgi düzeyine yükseltebilmen için
ayrıca çaba harcamak zorundasın. Bu çabanın en azı ve en
verimlisi dinleyerek algıladıkların için olacaktır. Göz’ün kapağı
vardır, kapanabilir; görevini yapabilmek için ışığa muhtaçtır.
Ayrıca hem yön’le hem de açıyla sınırlıdır. Gözün
algılayabileceği varlıklar da sınırlıdır. Sadece somut varlıkları, o
da gerekli şartlar mevcutsa görebilirsin. Işık yoksa
karanlıktaysan göremezsin. Ama duyabileceklerinde böyle
sınırlar yoktur. Somut varlıklardan soyut varlıklara, bu
âlemden, ledûnne, ahirete, melekûta, ilhama, işraka, hisse ve
akla dair her türlü hadisenin, vakıanın, mefhum ve mânâ’nın
bilgisine, bütün bunların ve en önemlisi ‘kendi’nin gerçeğine
ancak dinleyerek ulaşabilirsin. Kuran-ı Kerim’in ayetleri
dinleyenleri muhatap almıştır. Vahye mazhar olanların hepsi
“dinleme” hassasına sahip olanlardandır.
Duymak, işitmek yetmez; dinle. Öyle dinle ki, ses ve söz önce
bilgi’ye sonra hikmet’e dönüşsün. Koyun kaval dinler gibi
değil, ağaç topraktan, yaprak yağmurdan suyu çeker gibi
dinle. Kulağın kapağı yok, açman gerekmez; aklını aç, kalbini
aç, insafını aç ki dinlemiş olasın.
5
Ney’den
Ney; ses çıkaran aletlerin en ilgi çekici olanıdır. Yapısının
basitliğine rağmen, ne öğrenilmesi kolay, ne de çıkarabildiği
sesler sıradan veya tekdüzedir. Duyan, dinleyen üzerindeki
etkisi ise idrak ve ifade sınırlarının bir hayli ötesindedir.
Ney ile arif arasında birçok benzerlik vardır ve bu yüzden ney
kâmil insanı simgeler. Ney’in simgelediği insan herhangi bir
insan değildir. İrfan sahibi, akıl sahibi insanın ağzından etkili,
âşıkâne, anlamlı sözler dökülür. Ney’in sesi de öyledir.
Ney; dümdüz ve dosdoğru bir şekil üzeredir. Kemale ermiş
insanların da hâl ve tavırlarında, eda ve üsluplarında hele de
sözlerinde hiçbir eğrilik göremezsin. Sesi duyulmadıkça ney;
kuru, üstelik içi boş, fazladan bir de üstüne bir takım delikler
açılmış herhangi bir çomak veya kamış gibi görülür. Gerçek
ârifinde dış görünüşü böyle sıradan bir görünüştür. Her türlü
görünüş özelliği ve gösterişten uzak, her türlü kendini
görünüşle ifade arzusuna yabancı, süssüz, çalımsız, temiz,
duru ve sade.
Kâmil insan, arif, evliya, Allah dostu gibi terimler, ruhunu
kemale erdirmiş, hâli ve fiili ile yücelmiş gerçek insanı ifade
eder. İnsan bu dünyaya başıboş kalması için gönderilmiş ve
başıboş bırakılmış değildir. Bedeni ile herhangi bir canlıdan
farkı olmayan insanı diğer canlılardan üstün kılan,
yükselebilmesi, kendi gerçek değerini artırabilmesidir. Canlı
anlamına gelen “hayvan” ile “insan” arasındaki fark, ruhunu
yüceltebilme, sonsuzluğu hak edebilme kabiliyetidir.
6
Ney’in içi her şeyden boş, sadece aşk nefesi ile doludur. İrfan
sahibi ermiş insanların gönlü de her türlü, şüphe, endişe,
vesvese, hırs, riya gibi zararlı duygulardan temizlenmiş,
sadece ilahî aşk ile doludur. İşte bu kâmil insanlar, maddeyi
aşmış, bilgiyi hikmet ve irfana yükseltmiş olanlardır. Onlar,
benliklerini muhabbetullah içinde eritmeyi başarmış
olanlardır. Onlar yaratılışın asıl gayesi olan mükemmelleşme,
noksanlıklardan kurtulma yoluna girmiş, belirli mesafelere
ulaşmış olanlardır.
Neler anlatıyor;
Ney’in sesi, dinleyenlerin içindeki aşkı kuvvetlendirir. İrfan
sahipleri, bilgiyi hikmet ve irfan derecesine yükseltebilmiş
olanların sohbetlerinde de aynı tesir vardır. Arif kişileri
dinledikçe içindeki aşkın arttığını, dünya elemlerinden, basit
dertlerden kurtulduğunu, adeta hafiflediğini hissedersin.
Ney’in sesi dinleyene bir aşk hikâyesi anlatır, ney’i dinleyen o
yanık seslerin arasından bir aşk macerası hisseder. İrfan
sahiplerinin anlattıkları da gerçek âşıkların hâlleridir. Onların
sohbetlerinden ötelerin gerçekleri öğrenilir. Ney’in hüneri dış
görünüşünde değil, içindedir. İrfan sahiplerinin de asıl üstün
özellikleri içlerindedir. Onlar; mevki, makam servet ve maddi
güç sahibi değildirler. Onların gücü sıradan insanların sahip
olduğu maddî güçlerin ötesinde ve üstündedir. Manevî güç
sahibidirler.
Ney, kendi başına hiçbir şey değildir. Bir üstada, kendisinden o
güzel seslerin çıkmasını sağlayacak bir erbaba muhtaçtır.
İnsanında tekâmülü de böyledir. İnsan kendi başına kalırsa
7
şeytanın maskarası olur. Yücelmek için bir üstadın elini
tutmaya, Onun gösterdiği yol üzere gitmeye muhtaçtır.
Tıpkı ney’in ne olduğu ancak bir üstadın hüneriyle sesi çıkınca
belli olduğu gibi, arif’in irfanı da konuşunca değil, ancak
söyledikleri can kulağıyla dinlenince anlaşılabilir. Nasıl, ney’in
sesinin kaynağı ney’in kendisi değil, ona üflenen nefesse;
hakikî arifin Kelâmı’nın kaynağı da kendisi değil, her nefes
irtibat hâlinde bulunduğu hakikî irfan deryasıdır. Zaten o,
kendinden geçmiş, kendini aşmış, kendi olmaktan
kurtulmuştur. Böylece de hakikat deryasının nurunu, ziyasını
ve bereketini çöl karanlıklarına akıtmaya vasıta olmuş, vesile
olmuştur.
Ayrılıklardan Şikâyet Ediyor
Dünya insanın gurbetidir, asıl vatanı değildir. Ney’in asıl vatanı
da koparılıp getirildiği sazlıktır. Sazlıkta yeşil ve canlıydı. Bu
dünyada kurudu. İnsan da ruhlar âleminde iken sonsuz
lezzetler, manevî hazlar içindeydi. Dahası, mutlak manada
özgürdü. Bu çile ve meşakkat dünyasına gelince o tatlardan
mahrum kaldı. Kurudu. Şimdi özgürlüğü özlüyor ama, nasıl bir
şey olduğunu bile hatırlamıyor, bilmiyor.
Ney, asıl vatanı olan kamışlıktan kesilip getirildiği için
gurbettedir. İrfan sahibi olanlar da bu dünyada ev sahibi değil,
gurbet ehli olduklarının bilincinde yaşarlar. Yaşadığı yerin
gurbet olduğunu bilen, vatanındaymış gibi yaşayamaz. Onun
için sıla özleminden, ayrılık acısından, eza ve cefadan başka
hâl; bir gün bu çilenin biteceğini, özlediğine kavuşacağını,
8
aslına rücu edeceğini bilmekten başka da sevinç ve mutluluk
yoktur.
Özlemek için sevmek, sevmek için de bilmek lâzımdır.
Özleyeni dinle ki, sana neden sevdiğini anlatsın. Neden
sevdiğini merak et ki ne olduğunu öğrenesin. Bileni dinle ki
senin de belki bir gün bilme ümidin olsun.
Ve nihayet; kendini öğren ki asıl ihtiyacını anlayasın. Dünyada
ne kadar gam, kasvet, çile, meşakkat varsa; bunlara ait ne
kadar şikâyet varsa hepsinin de bir tek noktadan, işin aslını
bilmemekten kaynaklandığını öğrenmekten korkma. Bu
noktaya ulaşınca anlayacaksın ki asıl korkulması gereken
gerçeğin kendisi değil, ondan habersiz olmaktır. Özgürlük
istiyorsan önce ayrılığın anlamını öğren ki özlemenin anlamı
olsun.
İşte Mesnevî baştan sona bu ayrılık macerasının hikâyesinden
ibarettir.
*
9
Gam Ve Keder
“Gam ve kederlerimizle günler vakitsiz geçti”
İnsan bu dünya zindanında hep derde, gama, kedere, acı ve
ızdıraba duçar olmak üzere bulunur. Bu dünya aslen, hasret
yurdudur. O yüzden bu dünya hayatında mutlu ve huzurlu
olmayı beklemek ham hayaldir. Aslı acı ve gözyaşı olan bir
ortamda bulunuyorsun. Mademki buradasın acı çekmek,
ağlamak, keder ve elem içinde yaşamak zorundasın. Bir gün
mutlu olacağının hayalini kurmak ne kadar abes ise
mızmızlanıp şikayetlenmek, ağlayıp sızlamak da o kadar
abestir. Günlerimiz bu acı ve keder içinde akıp geçecektir.
Günlerimiz geçip gidecek biz o günlere bize ait değilmiş gibi
adeta bir yabancıymışız gibi bakıp duracağız.
“Günler ateşe yoldaş oldu”
Öyle zamanımız geçmekte ki sanki bir ateş çemberinin
içindeymişiz gibi. Kederlerimiz ciğerimizi yakıyor. Hasretini
çektiğimiz mutluluk, huzur, zevk ve safanın yerini acı almış.
Keder hüküm sürmekte her anımızda. İşte bütün bunlardan
anlamamız gereken ilk ders gam ve kederin kaçınılmaz olduğu
gerçeğidir. Ondan kaçmak, ondan kurtulmak, onun yerine
zevk ve neşe ümid etmek çekilen acıyı katlayacaktır. O halde,
keder ve acıdan kaçıp kurtulmaya çalışmaktan, şikayet
etmekten vazgeçip bir lahza doğru düşünmen gerekir. Doğru
düşünerek gerçeği bulmaya çabalaman en doğru yol olacaktır.
Gerçek şudur. Bu dünya hasret yurdudur.
10
Bu gerçeğe ulaştığın anda durumu lehine çevirmeye başlamış
olacaksın. Acı ve kederi dirençli bir kişilikle karşılayabilmeye
ilk adımı atmış olacaksın. Bir yumuşakça tavrı tepkin
olmayacak. Dış etkenlerden gelen darbelere göre şekillenip
biçimlenmeyeceksin. Sen bir varlık olduğuna göre iç
donanımın sağlam olmak zorunda. O sağlamlık ise kendi içini
gerçek elementlerden oluşturabilmene bağlı. Direnç ve
dayanıklılığın tam adının “sabır” olduğunu öğreneceksin. Sabır
sadece “tahammül” anlamı içermez. Sabrı bilen ve sabrı iç
yapısına yerleştirenlerden olabilmek için Cenabı Hakk’a
dayanmış ve güvenmiş olman gerekir. İşte bütün bunlardan
sonra artık acı ve keder sana tat ve lezzet olacaktır. Bunu
başarabilirsin. Fuzulî, “Severim ben belayı çün sever bela
beni” diyebildiğine göre sen de diyebilirsin. Yunanlı stoacılar,
kederleri ve belayı hiç saymayı başardıklarına göre sen de
başarabilirsin.
“Günler gittiyse söyle, gidiniz, korku yoktur”
Günler acı ve kederle geçip gidiyormuş. Gitsin. Uğurlar olsun.
Zamanın geçmesi, ne gam! O var. O’na dayanmış, O’na
güvenmiş biri için kederin, acının, belanın önemi mi kalır?
“Senin gibi yüce, senin gibi kadir-i mutlak bir Rabbim var”
diyebilene korku mu kalır? “Senden gelen sana dönecektir”
diyebilen artık her acı ve kedere olgun, ergin bir tebessümle
karşılık verebilecektir.
“Sen kal ey ol zat ki senin gibi pak yoktur”
Yeter ki sen kal yanımda ey yüce Rabbim. Sen varsan gam
yoktur. Sen varsan, acı keder, bela hiçtir. Seninle bağım sabit
kaldıkça hiçbir fırtına hiçbir rüzgar ayaklarımı yerden kesemez.
11
Duruşumu bozamaz. Sabitkadem kalırım. Direnirim. Duçar
olduğum her acının her kederin bana isabet eden her belanın
günler gibi gelip geçeceğini bilirim. Bu da geçecek der, sabrın
tadına, direnebilmenin sonunda bana ulaşacak yardım ve
kurtuluşun lezzetine varırım. Duyacağım huzur ve mutluluğun
yanında çektiğim acının hiçbir öneminin olmadığını bilirim.
Her acı beni bir merhale yukarı taşır. Her acı da biraz daha
sana yakın olmanın, annesinden yediği tokada, anne diyerek
ağlayan ve yine annesinin eteklerine yapışan çocuğun sığınma
duygusuna ererim.
*
12
Kibir
“Ey aşk! Sen kibir ve şöhretimizin ilâcı ve çaresisin”
Kibir ve şöhret tutkusu insanın içinde iki belâ, iki ruh
hastalığıdır.
Bu
hastalığa
düşenler
her
şeyden
önce
düşmanlarını çoğaltırlar. Kibirli ve şöhret düşkünü olanların
sayıca çok şiddetçe fazla düşmanı olur. Bu tür hastalığa
yakalananlar bu hastalıkların uzantısı olan dört kötülüğün de
içine düşmüş olurlar.
Birincisi; bunlar Allah düşmanıdır. Allah düşmanı oluşları
birçok ayeti kerime ile sabittir.
İkincisi; bunların hastalıklarının uzantısı olarak oluşan
düşmanlarıyla baş etmek, kendilerine düşman olanları
ezebilmek, onlarla başa çıkabilmek adına yaptığı ettiği şeyler
birçok insana zarar verir, huzursuzluk ve rahatsızlık
kaynağıdırlar. Böylece bizzat işledikleri günahları onlara
dolaylı yoldan başka günahlara batmalarına sebep olmuştur.
Üçüncüsü; O kadar çok düşman üretirler ki her an tetikte
yaşamak zorunda kalırlar. Her an huzursuz, her an acı içinde,
her an sahip olduklarını kaybetme endişesine düşmüş olarak
yaşarlar. Bu da sahip oldukları hiçbir şeyin tadını ve lezzetini
13
alamamak gibi bir sonuç doğurur. Mahrum olanlardan daha
kötü bir duruma düşerler.
Dördüncüsü; kibirli bir insan ne kadar zeki ve güçlü olursa
olsun, zekâsı ve gücü oranında düşmanı artacağından bunlarla
başa çıkması imkânsız hâle gelecektir. Çünkü sonuçta insandır.
İnsan olmasından dolayı zayıf ve çaresizdir.
Tarihin çöp sepeti bunun örnekleriyle doludur. Napolyon,
Roma imparatoru, Büyük İskender gibi çok zeki ve çok güçlü
insanların kibirleri nedeniyle nasıl bir son yaşadıkları herkes
için ibrettir.
Şöhretin bir istisnası vardır. Şöhret aramaksızın insanlığa
hizmet edenlerin şöhreti bütün bunların dışındadır. Çünkü
akıllı insan, yaratılışında kendisine bir güç olarak verilen
yeteneklerini kibre düşmeksizin, şöhret peşinde koşmaksızın
insanlığın hizmetine sunarsa, onun meşru çizgisinde kalan
gayreti kendisinin isteği olmaksızın bir şöhret getirebilir. Böyle
oluşmuş bir şöhret belâ değil saadettir.
“İnşallah: Allah Dilerse” Dememek Kibirdir;
“Doktorlar kibirlerinden “Allah dilerse” hastayı
iyileştiririz demediler”
Bir grup doktor hastanın başına toplandılar. Araştırdılar.
Hastalığı kendilerince teşhis ettiler. Öyle kendilerinden emin
idiler ki, öyle kibre kapılmışlardı ki, niyet olarak değilse bile
sadece söz olarak “inşallah; Allah dilerse” demediler. “Biz bu
hastaya şifa veririz, iyileştiririz” dediler. Oysa şifayı verenin
Allah olduğunu, kendilerinin kibre düşecekleri derecede bir
özelliklerinin olmadığını bilmeleri gerekiyor idi.
14
Allah da onlara insanın ne kadar aciz olduğunu gösterdi.
Böylece günler geçti. Hastanın durumunda hiçbir değişme
olmadı. İyileşmedi. Bir müddet önce kendilerinden emin, kibir
içinde “biz bu hastayı iyileştiririz” diyen doktorlar öylece
kalakaldılar. Utanç ve horluk içinde susmak zorunda idiler.
Çünkü söyleyecek söz bitmişti. Allah onlara ne kadar aciz
olduklarını göstermişti.
Kendini Kaptan Gören Sineğin Hikâyesi
“Bir sinek, eşek sidiğinin üzerinde gezinen saman
çöpünün üstüne kondu. Sonra bir gemi kaptanı gibi
başını yukarı doğru kaldırdı”
Ahmak, adi, süfli ve mütekebbir olanların hâli ve tavrı bu
sineğe benzer. Sinek bir saman çöpünün üzerindedir, saman
çöpü bir eşek sidiğinin üzerinde yüzmektedir. Sidik birikintisini
okyanus, saman çöpünü gemi zanneden ahmak kendini
kaptan gibi görmeye başlar. Bu da yetmez, bir de kafasını
gururla yukarı doğru dikip pis hâlini âleme ifşa ve ilân eder. Bu
başkaldırışta aslında ne kadar ahmak olduğunun ne kadar rezil
bir durumda bulunduğunun ilanı vardır. “Şu benim azametime
bakın” diyişinde eblehliği ve ahmaklığı dökülür ortaya.
Sinek:“ben bu denizin ve gemiciliğin mektebinde
okumuş; Epey müddet zaman ve emek harcamış
adamım” diyordu”
Ahmak sinek aptalca gurur ve böbürlenmesi yetmezmiş gibi işi
bir de yalancılığa dökmüştü. Bu yerlere kolay gelmedik, bir
sürü emek ve zaman harcadık, ortaya aklımızı ve yüreğimizi
15
koyduk, çalıştık, ilim tahsil ettik de öyle geldik bu mevkilere
diyordu.
İşte, dini ve ilmi kendi nefsine uyarak yorumlayan ondan
istediği hükümleri çıkarabileceğini düşünen şarlatanlar da
böyledir. Kendi cüce aklını, hakikatin kaynağı görür etraflarını
aldatmaya cesaret eder sonra düştükleri zelil ve rezil durum
umurlarına gelmeksizin palavraya devam ederler. Bunun daha
ileri derecesi gülünç duruma düşmüş olmalarına bile
aldırmaksızın kibre ve böbürlenmeye devam etmeleridir.
İşte deniz işte gemi işte adam! İşte kaptan! İşte görüşü
keskin bir kahraman! Karşınızda!
Alay Edilmek Övülmekten İyidir
“Övgünün tortusu uzun zaman, günler boyu içinde
kalır, Ruhunda kibrinin ve gafletinin mayası olur”
Kibrin nedenlerinden bir tanesi de başkaları tarafından
övülmendir. Dikkat et, övülmek ilk anda etkisini göstermese
bile uzun zaman içinde kalacaktır. Etkisini sonradan gösteren
bir zehir gibi ruhunu zehirleyecek, orada kibir hastalığının
mayası olacaktır. O yüzden alay edilmek, övülmekten evlâdır.
Hicvedildiğin zaman gurur gibi bir hastalığa yakalanma
ihtimalin olmaz. Sonuçları bakımından düşünecek olursan,
karşılaşacağın zararı hesaplayacak olursan alay edilmeyi tercih
edersin. Çünkü kibir hastalığının getireceği tehlikeler tahmin
edilenden çok fazla olacaktır.
16
Kibrin Kaynağı
“Herkes akıllı, bilgili, zeki olabilir, ama aslında “yok”
olmalıdır Çünkü melek bile olsa “lâ: yok” değilse
şeytandır”
Gerçekten insan olabilmek, kendini meydana getiren “ben”
katmanlarının en içinde kalanını, yok edebilmesine,
eritebilmesine bağlıdır. “Ben” eridikçe insan yücelir. “Ben”
katılaştıkça, arttıkça, insan alçalır. Bu denklem ters orantılı
olduğu için genellikle gözden kaçar. Arzular, istekler, maddî
beklentiler, hedefler, kalp hastalıklarının başıboş bırakılması
“ben”i besleyen, semirten, erimez hâle getiren, kalıplara
döküp katılaştıran etkenlerdir. Bütün bunların başıboş
bırakılması, dizginlerinin salıverilmesi, insanı hayvanlaştırır ve
şeytanlaştırır. Onun için yaratan sınırlar koymuş, olması
gerekir, olabilir, olmamalı, kesinlikle olmaz gibi farklı
kategorideki bu sınırların temel görevi eritilmesi gereken
“ben”in erimeyecek hâle dönüşmesini engellemektir.
İşte bütün bunların şifresi, akıl, zekâ, bilgi gibi tek başına çok
da bir anlam ifade etmeyen etkenler değildir. Şifre “lâ: yok”
noktasında bulunmaktır. “Lâ: yok” demeden diğerleri hiçbir
işe yaramaz. “Lâ: yok” ile söze başlamak dışarıda kalan her
şeyi ret makamıdır. Bütün gerçek gibi görünenleri silmek,
sonra tek gerçeği her şeyi kapsayacak şekilde ortaya
yerleştirmek için söze “lâ: yok” ile başlamak gerekir.
Arzu ve heveslerim yok, emel ve arzularım yok, çerden çöpten
ayağıma dolanan ne varsa yok, ben de yoğum, ben asıl gerçek
olmasa idi zaten olmayacaktım diyerek söze başlamak
gerçekten var olmanın ilk adımıdır.
17
Bütün bunların aksine söze “ben” diye başlamak kibirdir. Boş
ve anlamsız bir büyüklenme. Böbürlenme. Asıl sahibi inkâr,
hakkın olmayanı gasptır. Bütün bunlar varsa, ilim de zekâ da
akıl da hiçbir işe yaramayacaktır. Ne olursan ol insan değil
melek bile olsan sonuç boştur, hiçtir.
Çünkü şeytan işte tam da böyle yapmıştı. Melekti, akıl, zekâ
ve ilim de çok yüksek bir mertebede bulunmaktaydı.
Kendisinden istenen “lâ: yok” sözünü söyleyemedi. “Ben”
dedi, “benim aslım ateş” dedi, “ateş topraktan üstündür”
dedi, kibrini haklı çıkaracak akıl yürütmelere cesaret etti.
Şeytan oldu. Ebediyen lanetli, huzurdan kovulmuş, hor, hakir
ve zelil oldu.
Kibrin De Derecesi Vardır
“Kibir zaten çirkinsin. Bir de dilenciden isen çok daha
çirkin
Soğuk, yağmurlu bir kış gününde ıslak elbise gibisin”
Güçlü tiranlar, egemenler, sultanlar, şahlar bile kibre
kapıldıkları an, çok küçük şeylerle, mesela bir sivrisinekle
cezalandırılırken hiçbir haysiyeti ve önemi olmayan insanların
kibre düşmeleri ne kadar gülünçtür. Ne kadar çirkin ve iğrenç.
Manevî âleme geçmeden şu basit maddî âlemde bile hiçbir
şey değilken neyine bakar da bu hastalığa yakalanırsın. Soğuk
ve yağmurlu bir kış gününde ıslak elbise ne kadar rahatsızlık
verici ise sen o kadar nefreti celp etmektesin.
*
18
Hilenin Kökeni
Aldatılmak, tuzağa düşürülmek, yanıltılmak insanoğlunun
başlangıcında başını yakmıştı. İlk aldanış, *Yasaklanan ağaca
yaklaşın, ondan yerseniz ebediyen burada kalırsınız+ sözünü
gerçek zannetmekle başladı. Bu hilenin tutması için birçok
mizansen de gerekliydi. Doğrudan söylenmiş bir sözün hile
olduğu daha kolay anlaşılabilirdi. Önce yaklaşmak için kılık
değiştirme, sonra kandırılması kolay olanı hedef seçiş, daha
sonra onun etkisine açık olanın tuzağa düşürülmesi.
Hilenin şekli değişti, ama o günden bugüne hile değişmedi.
Tekrarlanan bir aldatılış hikâyesi yaşandı durdu. Hileci sonsuz
sayıda kılığa girebiliyor, kandırdığı herkesi ve her şeyi araç
olarak kullanabiliyor, doğrudan değil dolaylı yollarla ne yapıp
ne edip amacına ulaşıyordu.
“Gül ile kerevizi ayırt edebildiği gibi (neyin hile
olduğunu, neyin olmadığını anında) anlayabiliyordu”
Çünkü onların Allah’ın resulüne (S.A.V.) sordukları soruların
büyük bir kısmı bu konudaydı. Ondan aldıkları bilgilerle
aldanışlarının kapısı kapanmıştı. Hep onu sorarlar, hep
aldıkları cevaplarla hayran onu dinlerlerdi.
“Allah’ın resulünden (S.A.V.) (korkutucu bir hayalet
gibi olan) Gulyabani nefsin hilesini anlatmasını isterdi”
İki müthiş hileci. Biri diğerinden daha şiddetli. İnsanı kuşatmış,
her an ve saniye burnunun dibinde bir hata yapmaya
zorlamaktadır. Aralıksız güzeli çirkin çirkini güzel, zararlıyı
faydalı, faydalıyı zararlı göstermektedir. Bunların ikisi de
19
işbirliği hâlindedir. Tek farkları görev bölümü ve tanımı yapmış
olmalarındadır. Şeytan, manevî alanlarda etkilidir. Nefis
maddî şeylerin uzmanıdır. Nefis, tat ve lezzetlerin, zevk ve
şehvetin yol göstericisidir. Söylediği her şey bir dosttan
geliyormuşçasına etkilidir. İnsanı elinden tutup en derin en
karanlık uçurumların kenarına götürür. Orada kendi başına
bırakıverir.
Hileden Kurtulmuş Bir Zümre Yoktur
“Her dem, her dakika her birimiz ayağımızdan bir
tuzağa yakalanmışız / Her birimiz şahin gibi Anka gibi
akıl ve güç simgesi olsak bile”
Hileden kurtulmuş emin olabilecek bir zümre yoktur. İster
avamdan ister havastan olsun herkes, hileye düşeceğini
bilmeli ona göre tetikte durmalıdır. Kimse aklına, gücüne
güvenip de kibre ve inada düşmesin. Akıllı olmak, havastan
olmak diğerlerine göre daha güvenlik sağlayabilir. Hileye karşı
daha duyarlı daha uyanık durmak için akıl önemli bir
kazanımdır. Akılsızların hileye teslim ve esir olmaları
diğerlerine kıyasla daha kolaydır.
Ancak burada bahsedilen akıl Allah’ın emirlerine bağlanan
akıldır. Yoksa zeki ve kurnaz görünen ve fakat canının her
istediğini yapma alışkanlığına düşmüş olanlar akılsızların en alt
derecesinde bulunanlardandır.
20
Ambarı doldurmak mı fareyi kovmak mı?
Sonuç olarak aklımız şunu asla düşünmez
“Buğdayın başına gelen kötülük farenin hilesindendir”
İbadetlerden elde edilmesi beklenen zevk ve irfanı bulamayız.
Bir taraftan ambara buğday taşımaya devam ederiz. Bir
taraftan elde avuçta bir şey olmadığını görür ümitsizliğe
kapılırız. Bu kadar ibadet ve taatten sonra kalbime bir şeyler
doğmalıydı diye bekleriz.
Burada ciddi bir hile dönmektedir. Ambara taşınan buğdaya
fare dadanmıştır. Nefis ve şeytan kurduğu tuzaklarla,
düzenlediği hileler ile ibadetten gelecek zevk ve irfanı
çalmaktadır.
“Fare ambarda delik açtığında
Ambarımız onun hilesi ile viran olmuştur”
Şeytan ve nefis öylesine hile düzenler tuzak kurar ki, kalbimize
öyle vesveseler, hayaller doldurur ki, ibadetlerle
doldurduğumuz manevî zevk ve irfan ambarımız boşalır. Viran
olur. Şahsımız düştüğü hayallerin, hakikatten uzak düşünce ve
fikirlerin elinde perişan olur.
“Ey can evvel emirde fareyi kovala ambarın civarından
Sonra buğday biriktirmeye çalış”
Hilenin varlığını, her an tehdit ve tehlike altında bulunduğunu
unutursan, “namazım niyazım imanım ihlâsım var işim bitti
artık” diye düşünürsen ambarı fareye teslim etmiş olursun.
Hile seni tuzağa düşürmüş demektir.
*
21
Öfke
Öfke insanın hayvanlık tarafıdır.
“Cahillerin kalp yumuşaklığı, iyilik ve merhameti daha
azdır / Çünkü hayvanlık tarafları daha baskındır”
Genellikle, âlimlerin, müelliflerin, mana ehli olanların
yoğunlaştıkları yer zihinleri oldukları için, kalpleri daha
yumuşak, daha merhametli ve iyilikseverdirler. Muhabbetleri
çoktur. İnsanî tarafları hayvanî taraflarına baskındır. Anlamlar
üzerine yoğunlaştıklarından zihinsel ve ruhsal melekeleri daha
çok gelişmiştir. Sinirleri, dimağları, kalpleri daha hassas olur.
“Muhabbet ve yumuşak kalplilik insanın insanî tarafı
Şehvet ve öfke insanın hayvanî yönüdür”
Derin düşünceli hassas insanların bu insanî olan yumuşak
kalplilik, muhabbet ve merhamet gibi yönleri daha ileri
düzeydedir. Böyle olmayanların, ilkellikten kurtulamamış
insanların şehvet, gazap, öfke gibi özellikleri ön plana çıkmış
hatta bunlarda bir huy hâline dönüşmüştür.
İlkellikten kurtulamamış insanların öfke ve saldırganlıkları ön
plana çıkmış, bir huy hâline dönüşmüş olmasına rağmen savaş
meydanlarında, gerçekten kahramanlık gösterilmesi gereken
yerlerde, tehlike anlarında cesaretleri çok çabuk tükenir.
Direnemezler. Bir varlık gösteremezler. O yumuşak huylu
22
denilen insanların savaş meydanlarında muhabbetleri gibi
gösterdikleri kahramanlık da çok büyük olur. Çünkü onlar
ilkellikten kurtulmuş, yaptıkları ettiklerinin bilincinde olarak
yaparlar.
Zaten gazapları ve şehvetleri hiçbir kontrole tabi tutulmayan
vahşi insanlar medeniler karşısında hep korkmuş kaçmışlar,
savaşmaya cesaret edenleri de yenilmişlerdir.
“Öfke anında içinden geleni ortaya dökmüyorsan,
öfkeni tutuyorsun demektir / İşte o zaman mükâfatın
tatlı sözle karşılık bulman olacaktır”
(Ali-İmran-134) Övülmüş insanlar; sadece Allah rızasını
gözeten, başka hiçbir amaç taşımaksızın sadaka verenler, zayıf
veya güçlü olduklarında öfkelerini aşağı indirip, ağızlarından
çıkarmayanlar, (dikkat; öfkelenmezler denmiyor, ağızlarından
çıkarmayanlar), insanların kusurlarını affedenlerdir.
Öfkeni tutmayı başarabilirsen karşılığında alacağın mükâfatın
farkında mısın? O tatlı söz nedir? Âlemleri Yaratan Yüce
Allah’ın övgüsüne ve sevgisine mazhar olmandır.
Öfkesine mağlup olup içindekileri dışarıya dökenler, ağzına
geleni söyleyenler hem kendilerine, hem çevrelerine büyük
zararlar verirler. Öfke yatışınca işin pişmanlık bölümü başlar.
Ama artık iş işten geçmiştir. Şişe kırılmış, içindekiler ortalığa
saçılmıştır.
Buradaki denge, şerlilerin öfkesiz insanların üzerinde kuracağı
baskıyı engellemektedir. Bunun çaresi önceden tedbir almak,
şerli insanların yüzüne asla gülmemek, onların cesaretini
23
artırıcı yumuşaklık göstermemektir. Vakar denilen davranış
şekli budur.
Öfkenin Tasviri
Ormanlar kralı aslan, öfkesi ve hiddetiyle bütün orman
ahalisini korkudan titretmektedir. Hayvanlar işi sıraya koymuş
her gün biri aslanın günlük yemeği olmak üzere kendi
ayaklarıyla aslanın yanına gitmektedir. Sıra tavşana geldiği bir
gün tavşan gitmekte gecikir.
“Tavşan gecikmişti. Bu yüzden o hiddeti büyük aslan
Öfkeyle pençelerini toprağa geçirmişti”
Acıkmıştı. Kendisine yemek olmak üzere kendi ayaklarıyla
gelmesi gereken tavşanı bekliyordu. Tavşan geciktikçe öfkesi
büyüyordu. Öfkeden pençelerini toprağa geçirmiş topraktan
parçalar koparıyor, bir taraftan da kükrüyordu.
“Ben zamanında söylemiştim diyordu kendi kendine
O alçakların sözünden ne olacak, alçakların ahde
vefası olmaz”
Öfke anında vücutta değişiklikler olur. Gözler bir noktada
kalmaz. Hareket halindedir. Derinin rengi sürekli değişir.
Kırmızlaşma, kararma hatta bazen morarmalar görülür.
Organların bazılarında titremeler baş gösterir. Salgı bezleri
daha hızlı çalışır. Özellikle ağız bölgesinde salgılananların
kontrolü kaybolur. Zihin sürekli karşısındakinin hata ve
kusurları üzerinde yoğunlaşır. Bir müddet sonra,
karşısındakinin kim olduğunun ne olduğunun hiçbir önemi
kalmaz, sadece kusur ve hata olarak algılanmaya başlanır.
24
Karakter olarak öfkelenmeye müsait olanların öfkelerini
tutabilmeleri kolay iş değildir. Ancak yine de öfkeyle bir
mücadele gerekir. Öfkelenenin öncelikle Cenabı Hakk’a
sığınması lazımdır. Sonra öfkenin daha başlangıcında akıl ve
bedenlerini istila etmesini engellemelidirler. Öfke gittikçe
artan bir hızla insanın aklını ve bedenini kuşatır. Adeta esir
alır. Kontrolü ele geçirir. Öfkenin bu istila hareketine karşılık
yer değiştirmek faydalı olur. İmkân olursa abdest almak kesin
çözümdür. Öfkeyle diğer zamanlarda da mücadele etmek
gerekir. Öfkeyi artırıcı etkilerden, zihni ve dimağı aşırı
yüklemelerden, aşırı zihinsel yorgunluktan kaçınmak faydalı
olacaktır.
(Aslan) O alçakların hilesi beni eşekten düşürdü
(diyordu) / Bu zamane beni daha ne vakte kadar
aldatacak.
Ben ne eşeklik ettim de bu alçakların sözüne güvendim.
Burada onların benim ayağıma gelmelerini beklemek hata idi.
Kalkıp çalışmam, avlanmam gerekirdi. Eşeğe otlamayı bırak,
sana ot getirelim deseler inanır mı? Eşeğin bile düşmeyeceği
bir hataya düştüm. Hani bak gelen yok.
Gevşek sakallı emir, acze düşecektir / Çünkü ahmak ne
önünü görür ne de ardını
Aslan kendi kendini öfkelenmeye tahrik edici ne varsa
söylemektedir. Sen aldatıldın. Sen eşeksin. Sen ahmaksın. Sen
gevşek sakallı bir acizsin. Kalk aslanlığı göster şu âleme.
Her zalim, zulmünün gerekçesini hazırlar. Yaptığı zalimliği
haklı gösterecek önermelerle başlar işe. Çoğu zaman yaptığı
zulmü perdelemek için asıl zulme uğrayanın kendi olduğunu
25
savunur. Kendine acındırmaya çalışır. Burada da yapılan odur.
Kendi ayağıyla ölümüne gelmesi beklenen gecikince tavır,
aldatılmak,
kandırılmak,
ahde
vefasızlık
eksenine
kaydırılmıştır. Yapılan ve yapılacak olan zulme gerekçe
hazırlığıdır bunlar.
*
26
Perhiz
“Perhiz et, tüm endişe ve bozuk düşüncelerinden
perhiz et / Gönül ormanında, aslan olan fikirlerini,
yabani eşekler gibi ortaya dökme”
Perhiz, kişinin kendi kendine koyduğu sınırdır. Yapabileceği,
yapmasına izin verilmiş şeyleri yapmama kararı almasıdır.
Kendini tutmasıdır. Kendi kendini yine kendi irade ve kararı ile
kontrol etmesidir. İşte bu yüzden önemlidir. Oruç tutman ne
kadar perhiz ise, dokunan bir yiyecekten, ne kadar hoşuna
giderse gitsin, ne kadar canın isterse istesin, sana vereceği
zarardan dolayı uzak durman da perhizdir.
Perhiz sadece yiyecek içecek gibi şeyleri kapsamaz.
Bakmaktan konuşmaya, koklamaktan dokunmaya kadar
bütün fiil ve davranışlarında perhiz yapman söz konusudur.
Hatta dışa dönük fiillerinden başka içe dönük duygu, düşünce,
tasavvur, hayal, heyecan gibi şeylerden de perhiz yapman
gereklidir.
İnsanın aklına her türlü düşünce her türlü fikir gelir. Bunları
denetimsiz bırakırsa bir müddet sonra tıpkı fiiller gibi bir
düşünce alışkanlığı oluşur. İnsan alıştığı tarzda düşünmeye
başlar. Alıştığı tarzda düşünen insan farklı fikirlerin olması
gereken yerlerde hata yapar. Yanlışa düşer. Çünkü âlem ve
varlık kendi içindeki kategoriye göre farklı düşünce tarzlarıyla
algılanabilir. Her varlığı, her konumu, her olguyu aynı düşünce
metodolojisi ile algılamaya ve açıklamaya çalışmak ciddi
27
hatalara yol açacaktır. Elinde çekiçten başka alet olmayan her
sorunu çivi gibi görmeye başlar özdeyişi bir nebze bu durumu
ifade etmektedir.
Bütün bunlardan ve diğer hatalardan korunmanın
yolu düşüncelerinde perhiz yapmandır.
Gönlün büyük ve karmaşık bir orman gibidir. Gönlüne gelen
düşünceler bu ormanın tartışmasız kralı aslanlar gibidir.
Bunları başıboş bırakır, denetlemez, kontrol altında tutmazsan
bu fikirler yabani eşeklere dönüşür. Anırmaya, ortalığı boş ve
anlamsız velveleye vermeye başlarlar.
“Bütün hastalıkların ilk ve en önemli ilacı perhizdir,
perhiz ilaçların kralıdır / Çünkü kaşımak uyuzun artış
nedenidir”
Akla gelen boş, lüzumsuz, mesnetsiz düşünceler, vehim ve
vesveseler de aslında bir hastalıktır. Bu hastalıkların ilk ilacı da
perhizdir. Kaşımak nasıl uyuzu artırırsa gereksiz
düşüncelerden kurtulmak için gereğinden fazla düşünmek de
o hastalığı artırır. Sana acı veren şeyden acıyı doğuran sebebe
sarılarak kurtulamazsın. Böyle bir şey çektiğin acıyı
artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. İşte bu yüzden
perhize ihtiyacın var. Düşüncelerden perhiz etmene ihtiyacın
var.
“Perhiz asıl ilaçtır / Perhiz et de ruhuna gelecek
kuvveti gör”
Yiyecek ve içecek konusunda itidalli davranan, oburluğu
bırakan bedenen kuvvetlenir. Perhiz insanı güçsüz bırakmaz
tam aksine birçok hastalığı önlemek açısından güç verir. Deva
ve ilaç yerine geçer. Tıpkı bunun gibi endişe, vesvese, hayal
28
gibi zararlı düşünceler de perhizle önlenir. Çok konuşarak,
zihnen fazla mesai harcayarak güçsüz bıraktığın ruhunu perhiz
yaparak güçlendirebilirsin. Sen bir perhize başla ne kadar
kuvvet topladığını göreceksin.
“Şu söylediğim hikmetleri kulak kesil de öyle dinle /
Ben de sana altından bir küpe takayım”
Mesnevide geçen hikmetler insanın kulağına küpe olmalı. Son
derece dikkatle dinlenmeli. Adeta kulak kesilmeli. Kulak nasıl
kendisine gelen sesleri süzmeden, ayırmadan alıyor beyne
ulaştırıyorsa, mesnevi öyle dinlenmeli. O zaman bu hikmetler,
bu hayat dersleri kulaklara küpe olacaktır. İnsanın aklını ve
gönlünü sağlığa kavuşturacaktır.
“İşte o zaman kuyumcu gibi olan mehtabın kulağında
halka olursun /Hatta Süreyya yıldızına kadar yücelmiş
olursun”
Mesneviye kulak vermek seni mehtabın kulağında küpe, yolu
Süreyya yıldızını aşmış biri yapacaktır. Yüceleceksin.
Arınacaksın.
“Kimin elbisesi aşktan yırtılırsa / O kimse hırs ve
ayıptan tamamen temizlenir”
“Yaşa ey güzel aşkımız var ol muhabbetimiz / Yaşa ey
aşk ki sen bütün dertlerimizin doktorusun”
“Ey aşk! Sen kibir ve şöhretimizin ilacı ve çaresisin /
Sen bizim Eflatun ve Calinusumuzsun”
29
“Topraktan olan cisim aşk sayesinde ufuklar aştı / Dağ
oynadı, çırpındı, hareket etti”
“Aşk Tur dağının ruhuydu / Tur dağı âşıkane mest
oldu, Hazreti Musa bayılarak düştü”
Elbise nedir? Bedeni gizleyen esvap değil mi? Çıplaklığı örter.
Yerine ve zamanına göre mevki ve makam da ifade eder. Ama
bedenin sabit, elbisen geçicidir. Elbise kirlenir, eskir, yıpranır.
Değiştirirsin. Temizlersin. Çıkarır yeniden giyinirsin. Seni
gören, seni tanıyan giysinle tanır. İçini bilemez. Tıpkı bunun
gibi, seni sen yapan şeylerin başında davranışların gelir.
Davranışların hangi durumlarda hangi tepkileri verdiğindir.
Tepkilerinin kaynağı duygu ve düşüncelerin, onların kaynağı
ruhundur. Ruhun sabit davranışların değişkendir.
Aşk öyle bir şeydir ki, başına gelenin üstünü başını yırtası gelir.
Delilik mi? Elbette aşk bir yönüyle deliliktir.
Aşk; zihnin, duyguların, düşüncelerin, beklentilerin,
saplantıların,
zevklerin,
kederlerin
bir
noktada
yoğunlaşmasıdır. Delilik de böyledir.
Aşk başına gelenin üstünü başını yırtma isteği bundandır.
Bildiği, alıştığı, yaptığı, ettiği, bildiğini zannettiği ne varsa
bütün kayıtlardan kurtuluştur. İnsan hayatına yön veren
bütün tutkular gerçek aşkın, ilahî aşkın bir aynadan
yansımasından ibarettir. Bu yansımayı bile bulamamışsa
insan, zaten insan bile sayılmaz. Başıboş, günlük, anlık bir
nefes alışla zamanını tüketir gider böyle olanlar. Karmaşa ve
kararsızlık içindedir düşünceleri. Sadece mevcut üzerinde kısa
30
ve güdük tepkiler verirler. Büyüttükleri zannettikleri benlikleri
bile bencilliklerinin içinde erir, gider. Ama gerçek aşkın
yansıması kadar da olsa bir tutkuya bağlanmış olanlar,
benliklerini herhangi bir amacın içinde eritebilenler aşkın
olağanüstü kimyası ile gerçekten varolur, gerçekten kimlik ve
varlık bulurlar. Eserler bırakır, ayrışır, herhangi bir şey
olmaktan kurtulurlar. Ya gerçek aşk, ilahî aşk, sonsuzluk
aşkına düşenler nice ve nasıl olur? İşte onlar aşktan giysilerini
yırtarlar.
Manevî âleme yönelenler, yani ilahî aşka düşenler; ruha göre
elbise hükmünde olan davranışlarından, kötü huylarından
kurtulurlar. Kötü huy elbiselerini yırtıp ruhlarının
derinliklerinde yaratılıştan mevcut olan güzel huylarını ortaya
çıkarırlar. İnsan ruhunu kirleten birçok kötü huydan, hırstan,
ayıp sayılan her türlü pislikten temizlenirler. Arınırlar.
Aşk; insanlığın en büyük alameti, en aziz nimeti, en lezzetli
ruhanî gıdasıdır. Aşk; hangi çeşidi olursa olsun yüceliğe, ruh
zenginliğine, iç derinliğine delalet eder. Maddî şeylerin aşka
etkisi çok azdır. Çünkü aşk; maddeden yücedir. Aşkın büyük
bir kısmı ruhanîdir. Çok az bir kısmı cismanîdir.
Aşkın cisimle alakası yoktur. Beden kuvvetiyle de alakası
yoktur. Bazı zayıf ve çelimsiz adamların öyle kuvvetli aşkları
olur ki, hem kendileri yanacak dereceye hem karşılarındakini
yakacak dereceye gelebilirler. Gönülleri aydınlık, aşkın mayası
ile mayalanmış olanlar âşık olmaya değer bir güzellik görünce
o güzelliğin tesiriyle ve tasavvuruyla ağlamaya başlayabilirler.
Hatta bazen güzelliğinden şiddetinden tasavvura bile
mecalleri kalmaz da çaresizlik içinde hüzne düşerler. Bazen
31
yine aynı güzelliğin etkisi ile gülebilir, o güzellik yanlarında
değilken bile mutlu olabilir neşelenebilirler.
Aşk iki çeşittir. Biri her güzelliği, her nimeti her muhabbeti
yaratan Allah’a âşık olmak. Bu aşk insanlığın ve lezzetin en
yüksek, en yüce, en büyük derecesidir. Ne sözle ne kalemle
tarifi mümkün değildir. Nasıl beş yaşındaki çocuğun yirmi
yaşlarındaki gencin aşkını kelimelerle anlaması mümkün
değilse mecazi aşk sahiplerinin de ilahî aşkı anlamaya güçleri
yetmez. İlahî aşk kelimelerle anlaşılmaz. Çünkü benzersiz bir
duygudur. İlahî aşkı olanların aşkları oranında manevî feyizleri
artar. Kalbi ve aklı her türlü şüphe ve vesveseden kurtulur.
Hiçbir korkusu ve vehmi kalmaz. Sonsuz güzellikte duygularla
dolar, taşar. Yücelir. Diğer aşklar bile insanı hayvanlaşmaktan
kurtarır. Bir dereceye kadar gerçekleri bulacak yolu da
açabilir. Fakat diğer aşklar geçici olduğundan tehlikelidir. Hele
harama yönlendirme ihtimali olması açısından çok daha
tehlikelidir. Tehlikesi çok olduğundan ızdırabı da çok olur. Zira
seven de sevilen de her halükarda değişecektir. Eninde
sonunda birbirinden ayrılacaktır. Her aşkın sonunda mutlaka
elem ve acı olacaktır. O zaman bundan kurtulmak gerekir mi?
Kurtulmanın çaresi var mı? Bu iki soruya cevap vermek son
derece güçtür. Ama aşk, ilahî aşk ise cevabı çok kolaydır. İnsan
ilahî aşk için her an ve saniyede yüz bin defa canını feda etse
yine herkesten daha mutludur. Ebedî âlemde mesuttur.
Aşk bütün hastalıkların tabibidir. Aşk, hem maddî hem
manevî, hem beden hem ruh hastalıklarının ilacıdır, çaresidir.
Aşkın maddî hastalıklara ilaç oluşu şöyle gerçekleşir. İnsan
keder ve acı verecek birçok şeyle karşı karşıyadır. Kederi ve
32
acısı ne olursa olsun, aşka düştüğü andan itibaren, bütün
zihin, akıl, ruh, duygu yeteneklerini bir noktada yoğunlaştırır.
Bu yoğunlaşma onu diğer keder ve acılarından
uzaklaştıracaktır.
Aşkın manevî dertlere faydası sayısızdır. Aşk insanın sinir
sistemine sürekli hayat kaynağıdır. İnsan birde gerçek âşık ise,
bütün muhabbetini Cenabı Hakk’a yöneltir. Böylece tüm
davranışları sapmalardan kurtulur. “Güzel Ahlak” tanımı içine
giren ne davranış varsa o kişinin ayrılmaz sıfatına dönüşür. Hiç
kimseye kötülük yapamaz, kötü şeyler düşünemez. Öncelikle
bütün âlemi yaratan Allah’ı sonra O’nun yarattığı her şeyi
kelimenin tam anlamıyla sever. Allah’ın yarattıklarının içinde
akıl ve duygu sahibi olmakla özel bir konumu olan insanı
sever. İnsan sevgisi, çok derin noktalara ulaşır. Sevginin bir
adım sonrası olan merhamet ve şefkate ulaşır.
Aşkın dışa yansıması, maddî varlıklarla ilinti kurma noktası
farklı şekillerde ortaya çıkar. Mesela, âşık, sevdiğinden gelen
bir mektubu, bir kâğıt parçasını, elbisesinden bir parçayı,
hatta bastığı toprağı bile önemser. Göründüğünden daha
derin anlamlar yükler. “Güneşi seviyorum, çünkü bu güneş
şimdi onu da ısıtıyor, mehtabı seviyorum çünkü şimdi bu
mehtap onu da aydınlatıyor” demeye başlar. Gördüğü her şeyi
sevgilisinden gelen bir saadet yadigârı gibi görür.
Evrende ne varsa; insanlar, hayvanlar, bitkiler, yeryüzü,
gökyüzü, hepsi aşk ile vardır, aşk ile varlıklarını devam ettirir,
aşk ile döner, devinir. Çünkü Allah ne yarattı ise çift
yaratmıştır. (Yasin-36) Her çiftin biri diğerinin parçasıdır.
Varlık diğer parçasını aramak, bulmakla ortaya çıkmaktadır.
33
İşte aşk eksik parçanın tamamlanmak üzere diğer parçasını
arayışıdır. Acısı bulamadığında, saadeti bulduğundadır.
Bu konuda söylenecek söz o kadar çok ki yüz sayfa yazılsa bir
harfi bile olmaz. Doğru olan bu konuda bilgilenmek değil,
bizzat yaşamaktır.
Kibir ve şöhret tutkusu insanın başına gelecek belaların en
büyüklerindendir. Tıpkı hırs gibi her insanın içinde taşıdığı,
denetim altında tutması, ortaya çıkmaması için çaba
harcaması gereken iki hastalık. İki ruh problemi. İki sapma.
Sinsi ve gizli iki düşman. Ortaya çıkmak için fırsat kollayan
uygun ortam bulduğunda harekete geçip insanı esir eden iki
ceberut. Her insanı bekleyen bu iki tehdidin eline düşüp yok
olan o kadar çok insan vardır ki, insanlık tarihi aslında
bunlardan ve bunların yaptıklarından ibarettir denilse yeridir.
Irk, renk, din, ilim, konum fark etmeksizin herkesin
düşebileceği bu hastalığın ilacı sadece aştır. Ancak âşık olanlar
kibir ve şöhret tutkusunun şerrinden emin olabilirler. Çünkü
aşk ve kibir asla bir arada olamaz. Bir insan âşıksa kibirli, kibirli
ise âşık değildir.
Burada geçen Eflatun Yunanlı meşhur filozof, Calinus (Galinos)
yine Yunanlı meşhur tabiptir. Biri felsefede diğeri tıpta önemli
iki tarihi şahsiyetin aşka benzetilmesi aşkın insan üzerindeki
etki gücüne vurgu yapıyor. Aşk, Eflatun gibi doğru
düşünmenin kurallarını öğretir insana, Calinus gibi
hastalıklardan nasıl korunacağını, şayet hastalığa yakalanmış
ise nasıl kurtulacağını. Aşk; bütün dertlere hem ilacın kimyası
hem o kimyanın nasıl edileceğinin bilgisidir.
34
Ufuklar aşmadı mı? Efendimiz (S.A.V.)’in vücudu da topraktan
gelmekte idi. Miraç mucizesi, topraktan olan bedenin zamanı
ve mekânı geçmesi, zamansızlık ve mekânsızlık boyutuna
geçişi idi. Ufuklar böyle aşılmıştı. Yine Hazreti İdris Peygamber
de göklere çekilmiş, ufukların ötesine götürülmüştü.
Bütün bunlar ancak aşk ile olur. Aşk öyle bir şeydir ki,
topraktan olan bedeni bilinen tabiat kanunlarının ötesine
taşır. Aşkı olmayan ceset kalmaya, toprak olmaya mahkûm
olur. Ancak aşk ile gelip geçici olan şeylerin tümünden
kurtulur insan, sonsuzluğu bulur.
Sadece küçük insan bedenleri değil koca dağlar bile aşka
düşerse yerinden oynar. Titremeye, sıçramaya başlar. Aşkın
gücü dağları bile harekete geçirir. Nitekim Hazreti Musa
Cenabı Hakk’ı görmek istemiş, göremeyeceği beyan
buyrulmuş, onu görmenin mümkün olmadığı, hiçbir varlığın
ondan gelecek aşk dalgasına dayanamayacağı söylenmişti. İşte
bu hadisenin cereyan ettiği anda dağa gelen tecelli ile dağ
yerinden oynamıştı. Dağı yerinden oynatan şey aşktı.
Dağları yerinden oynatan aşk, medarını bulunca dağ gibi
çöküp kalmış her türlü ağırlığı yerinden oynatır, söker, sıçratır.
(Araf-140) Bütün bunlar olup biterken, Aşk Tur dağının ruhu
yerine geçmişti. Koca dağ, ruh sahibi olmuştu. Koca dağ
aşktan bir ruha sahip olmanın ağırlığını kaldıramamış,
yanmaya başlamıştı. Aşk yakar düştüğü yeri.
Tur dağı aşk sarhoşu gibi sallanıyordu. Hazreti Musa mümkün
olmayanı istediğini anlamış, gördüklerinin dehşetine kapılmış,
dayananmış, düşmüş bayılmıştı.
35
Put
“Bütün putların anası içinizdeki nefis putudur / Çünkü
put yılansa nefis ejderhadır”
İnsanın iç benliğinde, bütün tat ve lezzetlerin, bütün haz ve
şehvetlerin algılama merkezi sayılabilecek bir güç vardır. Buna
nefis denir. Nefis iç benlikten davranışları yöneten ve
yönlendiren güçtür. Bu güç bedensel hayatın devam etmesi
için gereklidir. Çünkü bedenin varlığının devam edebilmesi
için gerekli olan şartlar, besinler, gıdalar, onlara ulaşmak için
gerekli olan temel dürtüler ve benzeri diğer gereklilikler bu
merkezden yönetilmektedir.
Ancak bu güç denetlenmek, kontrol altında tutulmak, terbiye
edilmek zorundadır. Aksi takdirde bağımsız, başıboş kalır. Onu
bağımsız ve başıboş bırakmak, karar ve tercihleri ona
bırakmak olacaktır. Oysa tercihlerin akıl, gönül, kalp, ruh gibi
doğru ve yanlışı seçebilecek güçler tarafından yapılması
lazımdır. İşte bu nefis, öylesine tehlikeli bir düşmandır ki
kötülüklerin hemen hepsi onun denetimsiz başıboş
bırakılmasından, onun emri altına girmekten kaynaklanır.
Allah’a ortak koşmak üzere edinilmiş putlar bile kötülükte
nefis ile boy ölçüşemez. Putlar, maddi varlıklardır. Görünür.
Zararları açıktır. Zararı açık olanın tehlikesinden korunmak,
tedbir almak kolaydır. Ama görünmeyenden, tehlikesi ilk
bakışta anlaşılmayandan korunmak zordur.
36
İnsanın nefsi böyle görünmeyen, ilk bakışta fark edilmeyen bir
tehlikedir. Nefisler, görünmezler. İnsanın dışında değil
içindedir. Her insan asıl düşmanını içinde taşımaktadır. Kendi
kötülüklerinin kaynağı yine kendisidir. Çünkü putlar yılan ise,
nefis ejderhadır.
“Nefis çakmak taşı ve demir, put kıvılcımdır /
Kıvılcımlar suyun içinde beklemektedir”
Put gerçekten çok büyük bir zulüm, affedilmez bir günah,
yoldan çıkma ve sapkınlığın son derecesidir. Put, Allah’ın
tekliğine, birliğine, eşsizliğine, benzersizliğine, ebedi ve ezeli,
varlığının sebebi yine kendisi oluşuna karşı çıkıştır. Bütün
bunlara rağmen, nihayetinde büyük yangınlara, cehennem
ateşine yol açan bir kıvılcımdan ibarettir. Diğer bütün
günahlar gibi en büyük yangına, cehennem ateşine yol açan
bir kıvılcımdır.
Bütün günah kıvılcımları gibi put kıvılcımın da kaynağı, o
kıvılcımı ortaya çıkaran çakmak taşı gibi olan nefistir. Nefis
çakmak taşı ve demir gibi durmadan kıvılcımlar üretir. Ondan
ortaya çıkmış günah kıvılcımları ile insan yangın yerine düşer.
İşte bu yüzden sonuçlara değil asıl nedenlere dikkatini
yoğunlaştır. Asıl mücadele etmen gereken kötülük, kıvılcımlar
değil, onu meydana çıkaran kaynak, yani çakmak taşı ve demir
yani nefsindir.
Kıvılcımları sakinleştirecek olan şey sudur. Tatlı bir su
hükmünde olan ibadetlerin, güzel davranışların, günah
kıvılcımlarını yok eden su gibidir.
37
“Çakmak taşı suyun içinde kıvılcım çıkarma özelliğini
kaybeder mi? / İnsan içinde barındırdığı bu kötülük
kaynağından güvende olabilir mi?”
Çakmak taşı ve demir yüzlerce sene suyun içinde kalsa da,
sudan çıkarılıp, kurutulup birbirine çarpıldığı anda kıvılcım
çıkarmaya başlayacaktır. İbadetlerin okyanusunda bu çakmak
taşı ve demiri saklamalısın. Suyun içinde kaldığı müddetçe
kıvılcım çıkaramayacaktır. Ama tehlikesinden asla emin
olamazsın. Çünkü kıvılcım çıkarma özelliğini hiçbir zaman
kaybetmeyecek bir tehlikeyle iç içe yaşamaktasın. Bunu asla
unutmamalı, onu sudan kesinlikle çıkarmamalısın.
İbadetlerine birkaç saatlik ara bile versen, çakmak taşı derhal
çakmaya, kıvılcımlar çıkarmaya başlayacaktır. Bu tehlikeden
emin olarak yaşaman mümkün değildir.
“Taş ve demir içlerinde ateşi saklamaktadır / Suyun
üzerlerinden geçmesiyle ateş sönmeyecektir”
Nefis işte böyle bir özelliğe sahiptir. Kim ne yaparsa yapsın,
onun kötülükleri emreden özelliğini yok edemez. Çakmak taşı
ve demirin içinde gizli bekleyen ateş gibi, nefislerin içinde de
kötülükleri emreden özellikleri sürekli saklı durmaktadır.
Fırsatını bulduğu anda sinsi bir düşman gibi yaklaşır, hiç
beklenmedik bir tarzda saldırır. Ona uygun ortamı hazırladığın
anda çakacak, kıvılcımıyla seni bir yangının içine atacaktır.
Suyunu kesme, sudan çıkarma, ibadetlerine ara verme.
Denetim altında tutmanın tek çaresi budur. Asıl tehlike onun
ne kadar tehlikeli olduğunu unutmandır.
“Nehir suyu görünen ateşi söndürür / Ama taşın ve
demirin içinde saklı olan ateşe ne yapabilir?”
38
Sır Saklamak
“Gördüğün her şeyin dışını görürüsün, içler sana
uzaktır. İçlerdeki sırlar yüz kat kılıfın içinde”
Evet, hep öyledir. İnsanların sadece görünen kısmıyla konuşur,
bilişirsin, Ama derununda ne var, gerçekten dost mu yoksa
düşman mı, iyiliğini mi düşünür, kötülüğünü mü nereden
bileceksin. İnsanların içlerindeki sırlar, yüz kat kılıfa
sarmalanmıştır. Yüz kat kının içinde gizlidir. Merak etmen, ne
olduğunu anlamaya çalışman gerekmez. Ama gördüğün
kısmınla yetinmemen gerektiğini bil. Sadece o kadarıyla
yargıya varır hüküm verirsen hata edersin.
“Çünkü senin de saklaman gereken sırlar vardır.
Sırlarına sahip çıkıp saklamak zorundasın”
Sakın sırrını kimseye söyleme. Araştıran soruşturan
olsa bile”
Cariyenin biri hastalanmıştır. Ona âşık olan şah, iyileşmesi için
bir tabip bulur. Tabip cariyenin sakladığı bir sır yüzünden
hasta olduğunu keşfeder. Nabzını tutarak sorular sorar, aldığı
cevaplarda nabzın atışını inceler. Nabzının fazla attığı cevaplar
üzerinde yoğunlaşınca geldiği şehirde bir başka adama âşık
olduğunu o yüzden hasta düştüğünü bulur. Onu hasta eden
diğer nedenin bu sırrın ortaya çıkma korkusu olduğunu görür.
Bir taraftan o korkuyu gidermekte diğer taraftan da bu
sözüyle ona şu öğütleri vermektedir;
39
1. Sakın kim olursa olsun sırrını söyleme. Bu genel bir kuraldır.
Çünkü sırrını ifşa eden o sırrın sır olmaktan çıkacağının, artık
herkes tarafından bilineceğinin farkında olmalıdır.
2. Seni iyileştirebilmem için bana güvenmelisin. Aramızda tam
bir güvenin oluşması için sadece ikimizin bildiği bir sır
olmalıdır.
3. Sana âşık olan şah bu sırrı öğrenirse, ani tepki gösterebilir.
Öfkeye kapılabilir. Kıskançlıkla sana zarar verebilir.
4. Bir insanda onun acı çekmesine sebep olan bir sır görülse
bile birden bire söylenmemelidir. Çünkü amaç onun acısını
dindirmek, iyileşmesini sağlamaktır. “Ben her şeyi açık
konuşurum” cümlesi patavatsızların mazeret cümlesidir.
Peygamber Efendimiz “sırrını saklayan, meramına çabuk
ulaşır” buyurmuşlardı.
Sır, başkalarının duyması hâlinde ortaya zarar çıkma ihtimali
olan şeydir. Bir sır başkaları tarafından bilinince, sadece saklı
tutulmuş olması bile duyanın onun içinden kötü kısmını alıp iyi
taraflarını bırakması gibi bir sonuç doğuracaktır. Sırrı işitenler,
sırrın sahibini kötüleyecek zor durumda bırakacak ne kadar
yönü varsa onu konuşurlar. Sırrı ortaya çıkan zor durumlara
düşer, utanır, ne yapacağını bilemez hâle gelir. İşte bu gibi
sebepler yüzünden asla sırrını söylememeli, onu ortaya
çıkaracak bir hata yapmamalısın. Sırrını saklamak için elinden
geleni yapmalısın
Herhangi bir sırrı olanın o sırrı taşıması zordur. O sır o insana
gittikçe ağırlaşan bir yük olur. Onu açıklamak, onu birisiyle
paylaşmak ihtiyacını duyar. Bu ihtiyaç genellikle bir yardım
40
talebi şeklinde ortaya çıkar. Ne yapacağım, bana akıl ver
sorusunun üzerine oturur. Bu durumlarda insan, herhangi
biriyle değil, çevresinin en güvenilir insanı ile sırrını
paylaşmalı, istişare edecekse, aklına, karakterine ve ahlakına
en çok güven duyulan kişiden yardım talep etmelidir. İstişare
edecekse sözü dinlenir, nasihati tutulur, göstereceği yola
düşülür birini bulmalıdır. Her önüne gelene akıl danışan, her
gördüğünden nasihat almaya çalışan, her rast geldiğine sırrını
faş eden helak olur.
Tohum toprağın içinde sır olur saklanırsa, tohumun sırrı
bahçenin yeşilliği, güzelliği ve mahsulü olur.
İnsanın içindeki sır toprağa gömülen tohum gibi olmalı.
Tohum toprağın içinde saklı durur. Vakti geldiğinde açılır,
toprağın yüzeyine başını çıkarır, başak olur, çiçek olur, meyve
olur. Eğer vakti gelmeden tohum toprağın üstüne çıkarılırsa,
çürür, yok olur. Sırlar da gereksiz yerlerde gereksiz kişilere
açılır, söylenir açıklanırsa insana bela, musibet, zarar ve ziyan
olarak geri döner.
Altın ve gümüş toprağın içinde saklı olmasaydı, herkesin
ulaşabileceği yerlerde olsaydı, değerli olmazlardı. Onlar
madenlerin içinde sır gibi saklanır, sonra kendi kimyaları ile
gelişirler. Bulundukları zaman değerli olmaları, saklı
olmalarındandır.
Birden fazlaya ulaşan sırra veda etmeli, ikiye ulaşan sır yok
olur.
41
“Bir sırrım var, ne olur kimseye söyleme, sana söylemek
durumundayım” cümlesi ile sırrını açıklayan kişi ne kadar
gülünçtür.
Sen sırrını saklayamadın karşındaki nasıl saklasın? O sırrı
saklamanın dayanılmaz zorluğuna sen katlanamamışken
ondan nasıl beklersin? Kaldı ki sana ait bir sırrı saklama
sorumluluğu ondan daha çok senin üzerindedir. Senden daha
az sorumluluğu olan neden o zorluğa katlanmak için çaba
harcasın? Eğer senin sırrını o saklayacak olursa gerçekten
garip bir tesadüf olacaktır. Ayrıca “sakın kimseye söyleme”
diye tembih etmen ne kadar çelişkili. Senin uymadığın bir şeyi
istiyorsun karşındakinden. Sen söylemedin mi ki o da
söylemesin?
“İki kuşu birbirine bağlasan, keder içinde yerde gezinir
dururlar”
Kurtuluş çaresi ararlar gizliden gizliye, birbirleriyle konuşurlar.
Konuştukları şey onların sırrıdır. Dışarıdan bakanlar neler
konuştuklarını anlayamaz, onların sırrına vakıf olamazlar.
Görenler yaptıkları hareketlerden bir karmaşa içinde
olduklarını düşünür, hiçbir anlam veremezler. Yanılgıya
düşerler.
Hürriyetleri elinden alınıp bir yere bağlanmış iki kuşun
hareketleri dışarıdan bakanlar için gerçekten anlamsızdır.
Gagalarıyla yerde bir şeyler ararlar. Zaman, zaman
birbirleriyle kavgaya tutuşurlar. Bir telaş içinde bir o tarafa bir
bu tarafa gidip gelmektedirler. Onların bu hâli görenleri
yanıltmak içindir. Aslında onlar oradan kurtulmak için
aralarında konuşmaktadırlar. Aralarında konuştukları sırları
42
ortaya çıkmasın, sırları kendilerinde saklı kalsın diye
yapmaktadırlar bunları.
Kuşlar kuş beyinleriyle hürriyetleri için, sır saklamayı
becerirlerken, akıl nuruyla nurlanmış insanların her saklıyı ulu
orta konuşmaları, içlerinde hiçbir derinlik olmaksızın günü
birlik yaşamaları, hürriyetleri için bir çaba harcamamaları reva
mıdır?
“Peygamber efendimiz üstü kapalı konuşurdu, ashabı
onu anlar hasımları anlayamazdı”
Meşveret edilecek konunun önem derecesine göre
konuşurdu. Ne bir kelime eksik ne bir kelime fazla. Onu
dinleyenler arasında kim varsa herkes kendisine lazım olan
kadarını anlar, daha fazlasını anlamasına da merak etmesine
de gerek kalmazdı. Sorulan sorulara verilen cevaplar da
böyleydi. Sorunun sahibinin ihtiyacı kadarına cevap verilirdi.
Ona lazım olmayan, onun sormadığı kısım konuşma dışında
kalırdı. Böylece mecliste kim olursa olsun, hatta düşmanları
bile olsa öğrenmemesi gereken kısım sır olarak kalırdı. Oradan
gelecek zarardan emin olurdu insanlar.
“Hayır, söylemem” dedi Bezirgân, “zaten
parmaklarımı ısırıyorum, konuştuklarımdan öyle
pişmanım”
“Bu anlamsız haberi boş yere getirdim, akılsızlığımdan
aptallık ettim”
Bezirgân söylenmemesi gerekeni söylemiş, ortaya çıkan zararı
görünce bundan son derece pişman olmuştu. Boşboğazlık
ettiğini, gereksiz konuştuğunu düşünüyordu. Konuyla ilgili
43
soruya verdiği cevapta dile getirdiği şeyler bunlardı. “Zaten
pişmanım, o kadar pişmanım ki parmaklarımı ısırıyorum,
öfkeden ve üzüntüden. Boş ve ahmakça bir sözü tekrar
etmekten dolayı ortaya çıkan zararı görünce kendime
kızıyorum, bu konu hakkında konuşmak istemiyorum”
diyordu.
Ama söze “hayır söylemem” diye başlaması aslında onun bu
konuyu konuşma ihtiyacına işaretti. Gerçekten konuşmak
istemiyor olsa idi, susardı veya konuyu değiştirirdi veya bir
başka soru sorarak hedef saptırırdı. “Ben bu soruya cevap
vermem, zaten çok pişmanım, konuştuğum için aptallık ettim”
demesi gönlünde sakladığı sırrı taşıyamadığını eğer ısrar
edilirse konuşacağını gösteriyordu.
Sır saklamanın insan gönlüne ağır bir yük gelmesi, sonra onu
kendi dışında birileriyle paylaşma ihtiyacı çekmesi çok sık
görülür. Ortaya çıkacak zararların da çok fazla örneği vardır.
*
44
Tevazu
“Bahar gelse bile taşlar yeşil olur mu? Rengârenk
güller yetişsin sende, toprak ol!”
Bir Allah adamı, isteyeni, Allah’ın izni ile bahar mevsimi gibi
rengarenk çiçeklerle bezeyebilir. Fani varlığını ebediyete
taşıyabilir. Tâlip ölü gibi kendini tabibin eline teslim ederse,
tabip ona hayat verir. Sağlık verir. Güç ve kuvvet verir.
Güzelleştirir. Ama bunun şartı taş gibi katı olmamak toprak
gibi tevazu sahibi olmaktır. Ne kadar bahar gelirse gelsin,
taşlar yeşermez. Bahara ulaşınca üzerinde çiçekler açan
topraktır. Ruhu güzelleşmeye, yücelmeye ve arınmaya
kabiliyeti olanlar da taş gibi katı, kibirli, inatçı, küstah olanlar
değil, toprak gibi yüzü yerde, alçakgönüllü, kendini kibirden
kurtarabilmiş, mütevazı olanlardır. Taş gibi olanlar Allah
dostlarının saçtığı feyizlerden hissedar olamazlar. Sırlara
ulaşamazlar.
“Nice yıldır taş gibi katı gönlünle yaşadın, biraz toprak
ol!”
Allah’ın razı gelmeyeceği davranışlarınla içindeki kibri ve inadı
besledin durdun. Davranışların duygu ve düşüncelerini
etkiledi. Duygu ve düşüncelerin gönlünü katılaştırdı. Taşlaştın.
Hem kendine zarar verdin. Hem etrafındaki insanlara eziyet
ettin. Nice gönül kırdın, ne kadar insana zarar verdin,
kendinden ne kadar nefret ettirdin, farkında mısın? Bunları
terk etmelisin. Bunlardan kurtulmanın ilk adımı kendini
45
beğenmekten vazgeçmek, hatalı, kusurlu olduğunu kabul
etmek, yaptıklarından ettiklerinden pişman olmaktır. Kendi
hatalarını görmeyi başarabilirsen tevazu kapısından girmiş
olursun. Boynun yere eğilir. Bundan sonraki adım
davranışlarını güzelleştirmek olacaktır. Ne kadar çok ibadet
edersen, kalbindeki karanlık ve katılık azalacaktır. Aklın başka
bir cihana doğru meyledecek, yüceleceksin.
“Allah dostlarının ayağının altına toprak ol, hasetçinin
başına bizim gibi toprak dök!”
İşte sana iki temel öğüt ve uyarı. Birincisi mütevazı ol. Dik başlı
olma. Büyüklerin ayağının tozu ol. İkincisi hasetçilerden sakın.
Kötülüklerin çoğu hasetten doğar. İkinci öğüde uyabilmen,
hasetçilerden ve onlardan doğan kötülüklerden sakınabilmen
birinci uyarıyı dikkate almana bağlıdır. Mütevazı olamazsan,
küstah ve böbürlenen birisi isen, hasetçilerin başına toprak
saçamazsın. Bu iki öğüde uyabilirsin ortaya eserler
koyabilirsin.
“Meylimiz yalvarış ve tevazu tarafına dönerse, Allah’ın
yardım fermanı gelmiş demektir”
İstihzadan istiğfara, kahkahadan zar ve ağlayışa, küstahlık ve
kibirden tevazu tarafına dönen insan Allah’ın sevdiği kulları
arasına girmiş demektir. Bunlar ayıpları gizleyen yüce Allah’ın
merhametine sığınırlar. Başkalarının değil kendilerinin
kusurlarını gözlerler. Dosdoğru yola düşer, ondan bir dem
ayrılmazlar. Böylece iki cihanın esenliğine, saadetine ulaşan
bahtiyarlar zümresine de girmiş olurlar.
46
“Hazreti Süleyman gönlünden mal ve mülkü sürdü
çıkardı. Bu yüzden adına hep “miskin” dedi”
Dünya üzerinde Hazreti Süleyman kadar mal mülk ve saltanat
sahibi olan bir başka kişi olmadı. Buna rağmen o hep “ben
fakir ve miskin” biriyim derdi. Tevazu konusunda en ileri
noktada bulunmaktaydı. Fakir ve miskinim diyerek dua eder,
Cenabı Hakk’a böyle niyazda bulunurdu. Son derecede
mütevazı idi. Çünkü elindeki mal ve mülkü kalbine
sokmamıştı. Ne kadar zengin olursan ol, ne kadar fakir olursan
ol, kalbine mal sevgisi sokmamayı başarabilirsen, tevazu
konusunda da başarılı olabilirsin.
“Bağla bir destinin başını at deryalar içine, dibe
çökmeden gezer dolaşır”
Ama destiyi doldurur veya ağzına su girecek şekilde açık
bırakırsan çok kısa bir zaman içinde dibi boylar. Dalar, boğulur
gider. Bir desti gibi dalgalar arasında fırtınalar içinde
batmadan zarar görmeden gezip dolaşmak ister misin?
Hayatın fırtınaları dalgaları okyanuslardan çok da farklı
değildir. Bazen bir kuvvetli dalga dibe vurdurur insanı.
Tehlikelerden kurtulmak rotası ebedi âleme doğrulmuş
yolculuğunda dibe vurmaktan kurtulmak ister misin? O halde
önce ağzını kapa. Konuşma. Eskiden “beyhude-gû” derlermiş.
Ne demek bilir misin? Dünyaya veya âhirete faydası olmayan
boş konuşma demek. Sadece konuşmuş olmak için, konuşma
açlığını veya şehvetini gidermeye yönelik konuşmaların hepsi
bu kategoriye girer. Boş konuşmaktan kurtar kendini. Sonra
dedikodu, yalan, iftira, nemime, böbürlenme, övünme gibi
bizatihi günah olan konuşmalara kapa ağzını. Destinin ağzını
kapatmak için bunlar yetmez. Haram yeme, çok yeme.
47
Başkasının olanı yeme. İşte böylece destinin ağzını kapalı içini
boş tutmaya bir adım daha yaklaşmış olursun.
Destinin içini boş tutman ise mütevazı olmanın ta kendisidir.
Eğer mal, mülk, mevki, makam, uzun ve ebedi yaşamak, hırs,
şehvet, riya, nifak gibi tortulardan temizlenirsen zaten
mütevazı olabilmişsin demektir. Böylece seni dibe çekecek
ağırlıklardan kurtulmuş olacaksın. Emniyet içinde şu hayat
deryasında gezip dolaşabileceksin.
“Her ırmağa su veren denize bak, azametine rağmen
üzerindeki çer çöpü başının üstünde taşıyor”
Ne kadar güçlü ve azametli olursan ol, çevren sana ne kadar
muhtaç olursa olsun yine de sana yakışan mütevazı olmaktır.
Kusurları, hataları arayan, eleştiren, değil alçakgönüllü bir
tavır ile idare eden, hoş gören olmalısın.
Görevin imha değil, ihya olmalı.
Bak denizlerin hâline! O devasa yapılarıyla ne kadar
azametlidirler. Güneş vurur, denizler buharlaşır, buharlar
yağmur dolu bulutlara dönüşür. Bulutlar rahmet olarak
yeryüzüne döndüğünde ırmaklar dolar, taşar. Irmakları
besleyen denizler olmasa yeryüzünde içecek su bulamazdı
insanoğlu. Denizler bu cesametlerine rağmen üzerlerine
düşen çer çöpü yok etmez. Yüzünde gezdirir, sonra sahile
bırakıverir. Kendini kirletmek üzere atılmış çer çöpü bile
başının üzerinde gezdirecek derecede tevazu sahibi olabilmek
için denizler kadar büyük, denizler gibi geniş yürekli olmak
gerekir. Sen de öyle ol. Sana yapılmış kötülüklere karşı bile
tevazu sahibi olmayı elden bırakma.
48
“İtirazım yalan ise koydum başımı, kesebilirsin”
Bu sözü atılan iftiraya itiraz eden Hüdhüd kuşu söylemektedir.
Suçlamayı kabullenmemektedir. Ancak itirazını yaparken
küstah ve saldırgan değildir. “Bu söyleneni kabul etmiyorum.
Ama sözüm gerçek dışı ise verilecek her türlü cezaya razıyım.
İşte boynum, kıldan ince, kesebilirsiniz” derken dengeyi
kurma başarısını gösterdiğini anlamaktayız. Denge, tevazu ile
hakkını savunmanın ince çizgisinde durabilmektir. Mütevazı
olmanın her türlü saldırıya boyun eğme olmadığını
görmekteyiz. Alçakgönüllü olmak ile “cebin” korkak ve miskin
olmak arasında nasıl önemli bir ayrım var ise, hakkını aramak
ile küstah ve saldırgan olmak arasında da önemli bir ayırım
vardır.
Küstahlığın açacağı zarar kadar korkaklık ve miskinliğin yol
açacağı vahim sonuçlar olduğunu unutmamalı, Hüdhüd kuşu
gibi dengeyi kurabilmeliyiz.
“İlahi! Biz Çeng denilen çalgıyız, çalan sensin, ağlayan
inleyen de biz değiliz, ağlatan sensin
İlâhî! Biz ney gibiyiz, bizden çıkan ses senden gelir, dağ
gibiyiz, seda sendendir”
Çeng ve Ney; iki müzik aletidir. Her müzik aleti gibi ses
çıkarması bir müzisyene bağlıdır. “Biz ney ve çeng gibiyiz”
çıkardığımız sesler de davranışlarımız da daha genel ifadesiyle
bütün fiillerimiz de kendimizden değildir. Ney bir neyzene
çeng bir müzisyene muhtaçtır. Neyzen neye üflemese neyden
ses çıkar mı? Neyin o yanık o hüzünlü sesi aslında neyzenin
nefesidir. Biz de neyin yanık sesine benzer sesler çıkarıyorsak,
49
ağlıyor inliyorsak bizden değil, sendendir. Sadece bizden
duyulan ağlama ve inleme sesleri değil, bazen dağlardan da
sesler gelir. Dağlardan gelen sesleri de çıkaran bizzat dağın
kendisi değildir. Eğer dağdan gelen bir ses duyarsak biliriz ki o
ses bir başkasının sesinin aksi sedasıdır.
“Ey güzel sıfatlı Rabbimiz! Mat olsak da mat etsek de
biz sadece satrancız, yenmek de yenilmek de
sendendir”
Hayat bir satranç tahtasının üzerindeki taşların hareketi
gibidir. Her bir taş kendine mahsus hareketiyle bir kareden
diğerine geçer. Bazısı bazısını yer. Oyunun sonu bir tarafın
mat olmasıyla biter. Mat olan yenmiş mat edilen yenilmiş
olur. Bütün bunlar olup biterken satranç tahtasının üzerindeki
taşların mat etmeye veya mat olmaya etkisi olmaz. Her bir
taşın hareketi satrancı oynayan ustanın düşündüğü hamleyi
yapmasıdır. Asıl mat eden satrancın taşlarını yerinden
oynatandır. Yenenler “ben yendim” derse kendisine yenme
gücünü vereni unutmuş olur. Satranç taşının rakibini “ben mat
ettim” demesinden farksız olur.
“İlâhî! Biz hiçiz, varlıklarımız dahi yoktur, yokluğu
gösteren sensin, varlığı mutlak olan yine sen”
Varlığımız nedir ki bizim? Yokken var olduk. Her birimiz varlığı
yokluktan bulduk. “Hiç” olduğumuzu idrak etmemiz; aslımızı
bulmamızdır. Aslımız “hiç” olduğuna göre “ben, ben, ben”
demenin ne anlamı olacak? Yokluğu yaratan ve yokluğu var
ettiğine gösteren de sensin. Ama sen yokluktan da varlıktan
da ötede varlığı mutlak olansın. Sen varlığı bir başka varlığa
muhtaç olmayansın. Sen varlığı bir başkasından olmayansın.
50
Sen varlığı kendinden olansın. Bizim varlığımız yokluğun zıddı
olduğu için var. Sen zıddı, misli benzeri ve ortağı olmayansın.
Bizim varlığımız sana muhtaç olduğu için biz; hiçiz. Bizim
varlığımız yine senin tayin ettiğin kendi dışımızdaki sebeplere
bağlı olduğu için hiçiz. Bizim kendi başımıza ne var olmaya ne
de varlığımızı iddia etmeye gücümüz yeter. Öylesine hiçiz ki;
bize dair şeylerin hepsi bizim dışımızdan gelir. Annemizi,
babamızı, soyumuzu, sopumuzu, boyumuzu, derimizin
rengini, gözümüzün rengini, saçımızın şeklini seçemiyoruz ki
varlık iddiasında bulunalım. Bizim varlığımız mecazi bir var
oluştur. Gücümüz de yaptığımız ettiğimiz de ağlayışımız,
inleyişimiz, yenilişimiz veya yenişimiz de mecazidir. Hepsi
senin kudret elinden sonra ortaya çıkar. Senin kudret elin
olmasaydı bunlar da olmayacaktı.
“Hepimiz şekilde aslanlarız, ancak sancaklardaki aslan
resmi gibiyiz, o aslanların hepsi rüzgâr estikçe
kıpırdar.
Görünen kıpırdayan aslan resmi, görünmeyen
rüzgârdır, o görünmeyen rüzgâr bir dem bile eksik
olmasın”
Varlığımız öylesine bir hiçlik içindeki, varlıklar arasındaki biri
diğerine göre hiç sayılacak katmanlar gibi. Gerçek bir aslanla
bir aslan arasındaki fark gibi. Bir aslan resmi ile gerçek bir
aslan aynı şey midir? Gerçeğine nispetle resim hiç gibidir. Hani
o bazı bayraklarda bazı sancaklarda yapılmış aslan resimleri
olur. Bayrağı rüzgâr kıpırdattıkça üzerindeki aslan resminin bir
yerleri kıpırdar. Rüzgâr bayrağı sallar, bayrağın üzerindeki
aslan resminin başı sağa sola döner. Göz yanılır, resimde ki
aslan gerçek bir aslan da başını sağa sola oynatıyor zannedilir.
51
Hatta belki küçük bir çocuk gerçek aslanı hiç görmemiş,
resimle gerçek arasındaki farkı anlayamayacak kadar zekası
gelişmemiş birisi resimdeki aslanın kafasını sallayışından
üzerine doğru gelen bir tehlike sanrısıyla korkuya düşebilir.
Aslında biz tıpkı o resimde ki aslan gibiyiz. Hareket
edebilmemiz bizi hareket ettirecek bir rüzgara bağlı olmasına
rağmen rüzgarın varlığını unutup kendi başımıza hareket
edebilirmişiz yanılgısına düşmekteyiz. Bize hareket etme
gücünü sen vermeseydin, kaslarımızı, sinirlerimizi,
kemiklerimizin oynar başlıklarını üreten hücrelere ne
yapacaklarını öğretmeseydin bizim resimdeki aslandan ne
farkımız olacaktı? Ama aslan resmini görene ve fakat ona
hareket etme kabiliyetini bahşedeni yani onu oynatan rüzgârı
göremeyene ne söylesek nafile. Çünkü resim görünür, rüzgâr
görünmez. O rüzgârı bizden bir dem eksik eyleme. O rüzgâr
olmasaydı hiçliğimizi idrak edemeyecek kadar hiç olacaktık. O
rüzgârı bir dem bizden uzaklaştırma. Uzaklaştırma ki hiç
olduğumuzu unutmadan seni tesbih edelim.
“İlâhî! Rüzgârımız da varlığımız da senin ihsanın,
gayretimiz senin merhametin, ahvalimiz senin icadın”
Bizi var eden bütün sebepler, varlığımızın sebep olduğu bütün
sözler, bütün gayretler bütün fiiller senin merhametinin
eseridir. O sonsuz ve sınırsız merhametin olmasaydı yokluk
âleminden varlık âlemine geçemezdik. Varlık âlemine
geçtikten sonra sahip olduğumuz bütün yeteneklerimiz ve
becerilerimiz senin bağışlamanın ve cömertliğinin sonucu.
Aklımız, elimiz, ayağımız, muhakeme gücümüz, adım atışımız,
iyilik eden ve iyiliğe vesile olan bütün davranışlarımız, sana
niyaz eden dilimiz, seni zikreden, seni tesbih eden gönlümüz
52
bildiğimiz bilmediğimiz bütün güzelliklerimiz senin icadındır.
Bunları meydana getiren her kıpırdanış senin lütfün ile olur.
“İlâhî! Yokluğa varlığın lezzetini tattıran senin
kudretin, yoğu var eden senin aşkın”
Senin mutlak varlığına nispetle bütün mahlûkat yoktur. Ama
senin sanatın, senin sonsuz kudretin hiç mesabesinde olan
mahlûkata varlık lezzeti göstermiştir. Aşk nimeti ile mukaddes
kılmıştır. Yok, senin aşkınla var olmaya hamle kılmıştır. Yoğu
var eden senin aşkındır.
“İlâhî! Aşkını, varlığının lezzetini bizden uzaklaştırma,
muhabbet sofranı, kadehini, mezeni eksik etme”
Sadece yok iken var olmak değil, var olduktan sonra da
verdiğin nimetleri saymak istesek sayamayız. Ruh, akıl, beden,
bunların varlığını devam ettirecek her türlü İmkân, hava, ateş,
su, toprak, ışık, sağlık ne varsa hepsi senin çeşit, çeşit
nimetlerindir. Sayılamayacak kadar çok, kavranamayacak
kadar çeşitli, ihata edilemeyecek kadar geniştir. Her bir
nimetin senin merhametinin senin cömertliğinin eseridir.
Nimetlerini fark edebilmek dahi bir başka nimetindir.
Nimetlerini, merhametini, aşkını, şükrünü eda edecek iman
nurunu eksik eyleme bizden. Azaltma. Karanlıkların içine
atma.
“İlâhî! Eğer uzaklaştırırsan kimin gücü yeter uzanıp da
almaya, hangi nakış nakkaş ile savaşa tutuşabilir?
İlâhî! Bize, bizim kusurumuza bakma, kendi ikramına,
cömertliğine, merhametine bak”
53
Biz sadece nakkaşın resmettiği bir nakış hükmündeyiz. Nakkaş
olan sensin. Sen en büyük sanatkâr, sen hangi desenin nerede
olacağına karar veren hâkim-i mutlaksın. Biz kâinatın
büyüklüğü içinde küçük bir nakış iken nasıl nakkaşın neyi nasıl
yapacağına karışabiliriz? Eğer sen nimetlerini bizden kesersen,
biz nasıl uzanıp da onları geri alabiliriz? Hangi kulun gücü,
kesilmiş nimeti tekrar almaya yetebilir? Senin merhametin bu
nimetleri asla kesip atmaz, asla bitirmez, asla yoksun
bırakmaz. Eğer biz nimeti kesecek bir yanlışa düşmüş isek, bizi
bağışla, kesilmesin nimetlerin üzerimizden. Sığınmayı nasip et
bizlere, cömertliğine, merhametine.
“İlâhî! Biz yoktuk, talebimiz takazamız da yoktu ama
senin lütuf ve merhametin söylemediğimiz duayı
işitirdi”
Bizi yoktan var etmenin öncesinde ne varlığı bilirdik, ne nasıl
var olacağımızı, ne de neyi nasıl isteyeceğimizi. Ey
söylemediğimiz duayı işiten! Ey istemeyi bilmediğimiz
nimetleri
istemeden
bahşeden!
Arsızlığımıza,
nankörlüğümüze, doymayan gözümüze, sürekli didişen, kavga
eden tarafımıza bakma bizim. Lütfün ve merhametin yeter
bize.
“Nakkaşın önünde nakış anasının karnındaki çocuk
gibi aciz”
“Bütün mahlûkat kudretinin önünde, iğnenin
karşısındaki gergef gibi aciz”
“İğne gergefe batar, bazen şeytan deseni çıkar ortaya,
bazen insan, bazen neşe ve mutluluk, bazen keder ve
elem”
54
Biz şu anda hayat katmanlarından bir tanesindeyiz. Annemizin
karnında bir cenin iken de bir hayatımız vardı. Işıktan,
yiyecekten, içecekten, solumaktan yoksun bir hayattı. Ama
vardık ve canlıydık. Orada ne kadar aciz, ne kadar yoksun ne
kadar bir başka varlığın varlığına muhtaç idiysek şimdi de
öyleyiz. Her ne kadar ışık, ses, teneffüs ve irade İmkânımız var
ise de her halükarda varlığımızın devam etmesi yine birçok
bizim dışımızda başka varlığa bağlı. Yine aciz yine zavallı
durumdayız. Bundan sonraki hayatın nimetleri ve İmkânlarıyla
kıyaslarsak ana karnındaki ceninden pek de farkımız yok.
Senin kudretinin sonsuzluğu karşısında bir hiçiz.
Senin kudretinin karşısında olsak, olsak iğnenin işlediği gergef
gibiyiz. Anne karnındaki o cenine, şekil ve biçim veren, ses,
koku, kan, beden ve güzellik veren senin sonsuz kudretindir. O
kudret eli bir iğnenin gergef üzerindeki kumaşa desen çizmesi
gibi bizi biçimlendirdi. Bize şekil verdi, hareket kabiliyeti
bağışladı. Gergef üzerinde gerilmiş duran kumaş; şekiller
biçimler desenler çizen iğneye direnebilir mi? Ben o şekli değil
bu şekli istiyorum demek gibi bir seçme hakkı olabilir mi?
İğnenin karşısında gergefe gerilmiş kumaş nasıl aciz ise biz de
senin kudret elinin altında öylesine aciz ve kudretten
yoksunuz. Hiçiz.
Eğer hiçliğimizi idrak edebilirsek senin kudret elin gönlümüze
ne desenler çizer, nasıl süsler, nasıl güzelleştirir. Manevi
desenlerle bezenebilmek için hiçliğimizi idrak edecek kadar
idrak ver bizlere.
55
Hangi desenin ne için çizildiğini her birinin sebep ve hikmetini
anlamaktan da aciziz. Desenlerin bazılarından insan sureti
bazılarından şeytan deseni çıkar. Bir desen mutluluk ve
sadettir. Bir başkası elem ve kederdir. Hangisi neden öyledir,
bilmekten aciziz. Bazen bir mutluluk deseni bir sevabın
mükâfatı olur. Bazen bir elem ve keder deseni muhtemel bir
günahın önünde set ve engel içindir. Hırsızlık yapacak adamın
ayağının kırılmasına sevinmesi lazım gelirken üzülür. Bunları
bilemeyeceğimiz için, gergefteki kumaşın iğnenin yapacağı
desene teslim olması gerekir. Sen Kuran-ı Kerim’de hiçbir
kuluna zulmetmeyeceğini beyan buyurduğuna göre her elem
ve keder deseninde dönüp kendimize bakacak, istiğfar edecek
izan ve irfan ver bizlere.
“Mahlûkun itiraz edecek gücü, zarar veya fayda için
söz söylemeye nutku yoktur”
Senin iraden bir defa tecelli etti mi, artık onun karşısında hiç
kimse duramaz, söz söyleyemez, itiraz edemez, direnemez,
karşı çıkamaz. Bunları yapacak ne gücü vardır, ne kudreti, ne
de söz söylemeye nutku olur. İktidarı, iradesi, aklı, nutku
bitenin aczi hiçliktir. O hiçlik içinde var olur insan, o hiçlik
içinde senin sonsuz kudretine, sonsuz merhametine, sonsuz
rahmetine sığınır ise aklı ve iradesi, nutku ve iktidarı olan birisi
olur. Tevekkül makamına erer, yakın tuttuklarının arasına
girmiş olur.
Bizi onlara yakın eyle Allah’ım!
*
56
Ateşe Atılan Bebek
“Yahudi Şahı bir kadını kucağında bebeğiyle beraber
putun önüne getirdi. Yaktırdığı ateş alevlenmişti”
Zalim ve sapkın bir Yahudi Şahı gücünü insanlara kabul
ettirmek, onları inançlardan döndürmek maksadıyla çok
büyük bir ateş yaktırmıştı. Yaktırdığı ateşin yanına diktiği puta
secde etmelerini istiyordu. Emrine itaat etmeyenleri ateşin
içine atmakla korkutuyordu. Ateşin yanına getirilenlerin
arasında kucağında bebeğiyle bir kadın vardı.
Burada; Yahudi Şahı, insanın içindeki nefs-i emmaresini, kadın,
insanî tabiatı, çocuk ise yükselmeye ve gelişmeye müsait aklı
simgelemektedir.
“Bebeği kadınından aldı, ateşin içine attı, kadının
dehşetinden kalbi parçalandı, imanı zarar gördü”
Zalim ve inatçı Şahın yaptığı çocuğu putun önünde secdeye
zorlamak için değildi. Çocuk secdenin ne olduğunu
bilemeyecek kadar küçüktü. Asıl amacı, oraya toplanmış diğer
insanların üzerine korku ve dehşet salmaktı. Zaten korku
içinde bekleşen kalabalık bir bebeğin ateşe atılışını görünce
kalplerindeki korku, bütün korku sınırlarını zorlayacak
derecede arttı.
İnsanın nefsi de böyledir. İnsanı korkutur. Ümitlendirir.
Dehşete düşürür. İsteğini gerçekleştirebilmek için her çareye
başvurur. Bazen insan nefsinin istediği şeyi yapmazsa bütün
hayatı bir ateşe atılmışçasına acı içinde kalacağından korkar.
Dehşet içinde bütün gücüyle onu yapmaya çabalar. İstediği
57
olmazsa akla gelmeyecek derecede işkence çekeceğini
düşünür. Bu korkuya düşen insan aynı zamanda nefsinin
istediği şeyi yapınca duyacağı lezzetin, tadın, zevkin keyfin
ümidine kaptırır kendini. Nefsin verdiği bu korku ve ümit
insanı nefsine kul köle yapar. Nefsine kul köle olan insan;
acıların korkusu tat ve lezzetlerin ümidi içine sıkışır kalır.
Böylece sapkınlığa yoldaşlık macerası başlamış olur.
Hikâyede geçen, ateşe atılan bebeğin annesine acıyı tercih
etmesi, korkmaması için söylediği şeyler aklın insana, nefsine
uymaması için söylediklerine benzemektedir. Nefsine
uymayarak, nefsin verdiği korkulara aldırmayarak, ibadet, taat
ve iman dairesinde kalabilmek için her türlü acıya ve ızdıraba
katlanmanın aslında asıl tat ve lezzet olduğunu söylemektedir.
Bunu başarabilenler, bir anlık gafletlerinden, düştükleri
korkudan, o korku yüzünden kalplerine gelen iman
zafiyetinden pişman olurlar, görünüşte acı ama gerçekte tat
ve lezzet olan hakkı tercih ederek ebedi saadete nail olurlar.
“Bebeğin ateşe atıldığını gören anne korkusundan
dehşete düştü, puta secde etmeye yöneldi. Bebek
ateşin içinden avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı
"Anne ben ölmedim!"
Kadın korkusundan ne yapacağını bilemeyecek bir hâle
düşmüştü. İmanını terk edip puta secde etmeye yönelmişti.
Nefis de tıpkı böyle fakirliği, dünya nimetlerinden el etek
çekmeyi, edebi, adaleti zor gösterir. Tahammül edilemeyecek
tıpkı ateşe atılmak gibi acı ve ıstırap verecek bir meşakkat
zannettirir. Ama akıl nefsin bu korkutmasına kapılmamayı
öğütler. Tam aksine Cenabı Hakk’ın emir ve yasaklarına
58
uymanın asıl saadet olduğunu nefsin çektiği tarafın acının
kaynağı olduğu uyarısında bulunur. "Sakın!" diye seslenir
insana "Sakın nefsin verdiği korkulara aldırma, onlar gerçek
değil bir yanılsamadır. Onun korkuttuğu şey gerçekte
mutluluk kaynağıdır, ebedi hayatı bulabilmenin yoludur."
“Anneciğim! Gel! Ateşin içine, ben ateşin ortasındayım
gibi görünüyorum ama burada mutluyum, rahatım”
Akıl şöyle demektedir; "Benim dünya hayatının çeşitli dert ve
meşakkat ile acı içinde kıvranıp durduğumu görerek sakın
yanılgıya düşme. Böyle bir korkuya kaptırma kendini. Nefsin
güzel gibi gösterdiği her şey gerçek acı, kötü ve zorluk gibi
gösterdiği gerçek mutluluktur. O sana sürekli dünya hayatının
geçici zevk ve sefasını onların peşinden koşmanı söyler. Buna
zorlar seni. Dünya hayatının geçici zevk ve sefasından,
bağımlısı olduğun keyif veren şeylerden uzaklaşırsan acı içinde
kıvranacağını, onlarsız olamayacağın korkusunu yerleştirir
gönlüne. Oysa asıl saadet onun acı dediği, zor dediği, yaparsan
bütün dünya zevklerden mahrum kalırsın dediği şeylerdedir.
İbadetlerdedir. İyiliklerdedir. Hayırlı işlerdedir. Nefsinin
istediğini yapman, o ateşin kenarında dikilen puta tapman
gibidir.
“Ateş gözbağı gibi görünür ama gerçekte gayb
âlemine yükselmeyi sağlayan rahmettir”
Bunu görebilmek için gerçeği görecek gözü olmak gerekir.
Herkes ateşlerin arkasındaki gül bahçelerini göremez. Sadece
işin dışından bakar işte ateş der, içinin farkında değildir.
59
“Anneciğim! Gel! Yanıma, ateşin içine gel de Allah’ın
has kullarının buradaki neşe ve mutluluğunu gör”
Ey içinde yaşadığı şartlara kendini kaptırmış olan! Etrafında
olup bitenlere, sebeplere ve sonuçlara, acılara ve mutluluklara
kendini bu derecede vermen doğru değil. Maddi âlemin kendi
şartları seni onun dışına çıkmayacak derecede hapsetmesin.
Her şeyi görünen sebeplerin elle tutulan sonuçların içinde
düşünmeye başlarsan asıl büyük gerçeği kaçırırsın. Geniş
düşünemez, aklını ve akletme yeteneğini sınırlamış olursun.
Maddi olarak bela, sıkıntı, meşakkat, acı ve ıstırap gibi
görünen şeyleri gönüllü olarak tercih edersen, mesela az yer,
az uyur, az konuşur, uzlete çekilir, ibadetlere daha çok zaman
ayırırsan sana manevi âlemin pencereleri açılır. Orada
göreceğin güzellikler, zevk ve sefa öylesine büyüktür ki asıl
acının maddi âlemin, dar ve kısıtlı bir âlemin içinde yaşamak
olduğunu anlarsın.
“Gel! Yanıma, ateşin içine gel! Burada İbrahim’in
esrarını göreceksin. Burada İbrahim’in nasıl ateşte gül
ve yasemin bulduğunu göreceksin”
Nemrut bir puta tapıcıydı. Hazreti İbrahim’in onu Âlemlerin
Rabbine imana davet etmesine sinirlenmiş, Hazreti İbrahim’i
cezalandırmaya karar vermişti. Gücünü gösterecek, etrafına
kendisinin en büyük olduğunu ispat edecek çok büyük bir ateş
yaktırdı. Ateş o kadar büyüktü ki, üzerinden geçen güvercinler
havadayken pişip içine düşüyordu. Hazreti İbrahim’i atmak
için yaklaşmaları mümkün olmayacak derecede büyük bir
ateşti. Mancınığı icat ettiler. Mancınıkla Hazreti İbrahim’i o
büyük ateşin içine fırlattılar. Kurtulmasının mümkün
olmadığına kendilerini inandırmışlardı. Ama ateş bir gül
60
bahçesine dönüşmüştü. İçinde şırıl şırıl dereler akan, derelerin
içinde göz alıcı balıkların oynaştığı, çevresi rengârenk
çiçeklerle bezeli bir bahçe olmuştu. Hazreti İbrahim o
bahçenin ortasında son derecede mutlu ve rahattı. Çünkü
ateşe yakma gücünü veren sonsuz kudret yine aynı ateşe "Ey
ateş! İbrahim için güvenli bir serinlik ol!" diye emretmişti.
İnkârcılar ateşin yakma gücünü bizatihi kendisinden olduğu
yanılgısı içindeydiler. O yüzden ateşe yakma gücünü veren asıl
kudret sahibini göremiyorlardı. Ona teslim olana, yardımı
ondan isteyene, onun için ateşe girmeyi göze alana ateşin ne
zararı olabilir ki? Ateşe girenler orada İbrahim’in ateşin içinde
bulduğu gül ve yasemini bulurlar.
“Ey annem! Ben senden var oldum, senden ayrılıp bu
dünyaya gelirken de korkmuştum”
İnsanın tabiatında mevcudu korumak güdüsü vardır. Bu
yüzden bir durumdan diğerine geçerken hep korkar. Durumun
değişmesi yerine hep aynı kalmasını tercih eder. Bu yüzden
anne karnının karanlığı bile bilmediği bir dünyadan daha
güvenli gelir. Orayı tercih eder. Gideceği dünyaya çıkmaktan
korkar. Oysa o dünya bulunduğu yere göre ne kadar geniş, ne
kadar aydınlık, ne kadar süslü, ne kadar çok nimetlerle ve
güzelliklerle doludur. Bunu bilebilmesi için dünyayı görmesi
oraya çıkması şarttır. Anne karnının karanlığında dünyanın
nasıl olduğu ne kadar anlatılırsa anlatılsın anlaşılmaz. Çünkü
insanın bilgisi bildiği şeylerle ölçerek oluşur. Tıpkı bunun gibi,
bu dünyadan diğer hayata geçiş de insanları hep korkutur.
İnsan bilemediği o âleme gitmektense burada kalmayı tercih
eder. Hâlbuki manevi âleme nispetle burası, dar, karanlık, pis,
noksan ve yetersizdir. Manevi âlemin sonsuz genişliğini,
61
nurunu, her türlü kötülük, hastalık, noksanlık, acizlik ve
pislikten arınmış oluşunu ancak oraya geçince idrak
edebilecektir.
İnsan sürekli yükselme, ilerleme (terakki) kabiliyeti ile
yaratılmıştır. Bunu gerçekleştiremeyenler sürekli geri gitme ve
bozulma (tedenni) içinde olurlar.
“Senden doğmak, dar bir zindandan kurtulup, hoş
havalı güzel renkli bu cihana gelmek idi”
Bu ateşin içinde de öyleyim. O zalim hükümdarların yaşadığı,
büyük ateşler yakıp insanları putlara secde etmeye zorladıkları
âlemden kurtulup manevi âleme geçtim.
“Ateş içinde öyle bir sükûnet ve genişlik buldum ki
dünyanın ana rahmi gibi dar ve karanlık olduğunu
gördüm”
Ama dünyada iken böyle olduğunu bilemezdim. Çünkü
dünyada tabiata ve sebeplere kelepçelenmiştim. Bu bağ
benim hikmeti görecek kabiliyetimi köreltmişti. Ateşe
atılmakla hikmetleri görecek kabiliyetim keskinleşti. Manevi
âlemin saadet ve mutluluğuna şahit oldum. Beni bu
mertebeye dünya hayatı içinde acı ve keder zannedilen şeyler
yükseltti.
“Bu ateşin içinde nasıl bir âlem var, ne İsa nefesliler
dolu bir bilsen”
Manevi âlemin her bir zerresi İsa nefesli iktidar sahipleriyle
dolu. Onlar öyle insanlardır ki, nefesleri şifa bahşeder, duaları
makbul, nazarları feyiz ve bereket kaynağıdır. Tıpkı Hazreti
İsa’nın ölüleri dirilten mucize nefesi gibi ölmüş çoraklaşmış
62
kalpleri yeniden diriltir, hastalıklı gönülleri şifa buldururlar.
Böyle dirayetli insanlar dünya hayatında da vardır; ancak
onları gönül ehli olanlar bilir ve tanır. Dış görünüşleri diğer
insanlara benzer ama akıl ruh ve ferasetleri ruhanî âlem ile
dost ve yakındır. Onlar nadanların, ahmakların gözünden
uzakta olduklarından onlar tarafından gerçek değil, hayal
zannedilirler.
“Bu manevî âlemin dünyada şekli biçimi yok, ancak
tadanlar bilebilir, maddî âlemin şekli biçimi de bir
karar gitmez, değişkendir”
Manevî âlem algılanamaz olmasına rağmen vardır ve yücedir.
Maddî âlem algılanabiliyor ve var olmasına rağmen hakikatte
fanidir.
“Annelik hakkı için gel bu ateşin içine! Gel bu ateşin
yakmadığını göreceksin!”
Akıl eğer manevî lezzetleri tadabilmişse o lezzetlere götüren
ibadetin, ibadetlere uygun yaşamanın tat ve lezzetlerden
vazgeçmek olduğunu zannedenlere durumun böyle olmadığını
öğütler. Bu konuda çaba harcamanın nefsin istediği gibi eza ve
eziyet olmadığını, korkuya gerek olmadığını, gerçekte saadetin
gül bahçesine giriş olduğunu söyler.
“Gel ateşin içine! Devlet sırası geldi, gelmezsen bu
devleti elinden kaçıracaksın”
Hayat (idbar ile ikbal) düşüş ve yükseliş arasında gezinen bir
kırık çizgi gibidir. Sürekli bir hâl üzere değil, değişken bir akış
içindedir. İkbal sırası geldiğinde idbarın da sırasının geleceğini
unutmamak gerekir. Ateşe atılmayı düşüş ve yok oluş
zannetmeyin. Tam aksine ikbal sırasının gelişidir zulme
63
uğramak. Hadi sen de gel ateşin içine devlet sırası bize geldi.
Bu sırayı kaçırma sakın.
“O köpeğin neye gücünün yeteceğini gördük, gel
ateşin içine de Allah’ın kudretini görelim”
Kudret-i Rabbaniyenin karşısında güç gösterisinde bulunan
putlar, Nemrutlar, nefs-i emmareler, tağutlar ve benzerlerinin
neler yapabileceğini gördük. Yapabileceklerinin son sınırı
zavallı bir bebeği tutup ateşe atmaktır. Buna karşılık sonsuz
kudret sahibinin neye kadir olduğunu görmek için ateşin içine
gelin. Onların saldığı korkunun hiçbir anlamının olmadığını, acı
diye gösterdiklerinin aslında zevk ve sefa olduğunu görelim.
“Bu davetim sana duyduğum merhametten dolayıdır,
yoksa burada öyle bir saadet içindeyim ki hiçbir şeye
ihtiyacım da yok, hiçbir şeyden pervam da yok”
Allah’ın nimetine erenlerin diğer insanları o nimete
çağırmaları, onlara duydukları herhangi bir ihtiyaçtan dolayı
değildir. Onlar bu davetlerinin karşılığında ne ücret isterler, ne
de herhangi bir menfaatleri vardır. Tek sebep kendilerinin
erdikleri nimetlerden diğer insanlarında yararlanmalarıdır.
İnsanlara duydukları merhamet ve şefkatten dolayı yanlarına
çağırırlar.
“Ey annem! Gel yanıma, ateşin içine gel! Diğer
insanları da seninle beraber çağır, bu ateşin içinde
gerçek Şah’ın kurduğu ziyafet sofrası var”
Dünya hayatı içinde şah olanların kurduğu sofralar gibi değil.
Bu sofra şahların şahı, gerçekten şah olan âlemlerin Rabbinin
kurduğu ziyafet sofrasıdır. Gelirsen ateşin içine kendini bir
ziyafetin ortasında bulacaksın. Yer bir kişilik değil. Kim gelirse
64
gelsin, kaç kişi olursa olsun yer var. Herkesi çağır, beraber
gelin bu sonsuz nimetlerle dolu sofraya.
“Ey Müslümanlar! Hepiniz birden bu ateşin içindeki
sofraya gelin! Diz lezzetinden başka ne varsa azap ve
hüsrandır”
Sizi korkutanların verdiği vesveselere aldırmayın. O korkuları
atın içinizden. Onların sizi korkuttuğu şey aslında nimetin,
tadın ve lezzetin ta kendisidir. Bu sonsuz ve ebedi saadete
ulaşabilmek için hepiniz birden gelin ateşin içine.
“Ey hakikat sevgisini içinde taşıyanlar! Hepiniz
pervaneler gibi ateşe gelin! Gelin bu tarafa ki
bulacağınız nasibiniz yüzlerce bahara değer”
İçinde hakikat sevgisi taşımak insana en çok gerekli özelliktir.
Gerçeği bilmek, gerçeği bulmak için her şeyden
vazgeçebilecek kadar tutku içinde olanlar ancak hakikate
ulaşabilirler. Bunu göze alamayanlar hayatlarını bir yalana bir
hayale mahkum ederler. Hakikat sevgisi insanın kendini feda
edecek derecede olmalı. Pervaneler; ışığa duydukları tutkuyla
kendilerini feda ederler ya, işte onun gibi olmalı. Siz de
pervanelerin hakikat ışığına ulaşabilmek için kendilerini ateşe
attığı gibi bu ateşin içine gelin. Burada bulacağınız hakikat
veya burada var olan hakikatten sizin hissenize düşecek olanı,
hakikatten nasibiniz dışarıda bulacağınız yüzlerce bahara
denktir.
65
“Bebeğin ortalarında bu haykırışı çevredeki topluluğun
içini heybet ve heyecanla doldurdu”
Akıl istidadını manevi hakikatlere ulaşacak şekilde
geliştirebilirse ulaştığı hakikatleri diğer insanlara anlatacak,
onları manevi âleme davet edecektir. Bu daveti muhatabını
ikna edici deliller ve örneklerle yapacaktır. Manevi hakikatlere
ulaşan aklın aşk ve muhabbet ile yaptığı daveti duyanlar ve
dinleyenler kendilerini o aşkın içinde bulacaklar böylece
manevî âleme doğru yönelmeye başlayacaklardır. Bu yöneliş
onları sonsuz ve ebedi nimetlere erdirecek, saadet ve huzurun
gülzarına girdirecektir.
“Halkın arasında kim varsa kadın erkek hepsi birden
kendilerini ateşe atmaya başladılar”
“Hiç kimse onlar çekiştirmeksizin bu insanlar sadece
dostun aşkıyla kendilerini ateşe bırakıverdiler; çünkü
Allah dost olunca her acıyı tatlı edecektir”
Pervasızca ateşe atılmalarının sebebi; ateşin, kendine yakma
gücü veren sonsuz kudret sahibinin emrine tabi olduğunu,
onun emri olursa yakamayacağını bilmeleriydi. Hakk’ın emri
geldiğinde ateşin harareti âşıklara gül bahçesi olur. Rabbanî
irade tecelli edince acılar tada, kederler sevince, üzüntüler
neşeye, gamlar huzura ve mutluluğa dönüşür.
“Halkın kendini ateşe atması öylesine büyüdü ki, zalim
şahın adamları onların ateşe atlamasını engellemeye
çalıştılar”
Mani olamadılar ama mani olmaya çalıştılar. Aşka düşmüş bir
insanı kimin engellemeye gücü yetebilir ki? Aşkla ayağa kalkan
66
önüne çıkarılan engelleri coşkun akan bir sel gibi yıkıp
geçecektir. Zalim şahın adamları da ateşe atmakla korkutmak
üzere zorla oraya getirdikleri insanların hiçbir korku
duymaksızın kendilerini ateşin içine atmaya başlamaları
karşısında ne yapacaklarını şaşırdılar. Bu sefer onları
kendilerini ateşe atmalarına engel olmaya çabaladılar.
“O zalim şahın yüzü karardı, utanç içinde kaldı,
pişman oldu, ayıplanmış ve aşağılanmıştı, gönül
hastalığına yakalandı”
Nefis ve şeytanı böyle hasta ve dermansız bırakmak, yüzünü
utanç içinde aşağıya eğdirebilmek için onun korku salmaya
çalıştığı şeye; meselâ fakirliğe, meselâ acı ve ıstıraba, meselâ,
mahrumiyete gönüllü talip olmak yetecektir.
“Şükürler olsun, şeytanın hilesi kendi ayağına dolaştı,
şükürler olsun şeytan kendi yüzünün kara çıktığını
gördü”
Hilekârlar, gaddarlar, zalimler sonunda mahcup ve sayısız
belalara düşmüş olur. Kalbini Allah’a bağlayanlar ise hep
sonsuz nimetlere ererler. Mazlumlara düşen Allah’a olan
güvenlerini asla bozmamak, kurtuluşa erdiklerinde şükrü
unutmamaktır.
“Zalim Şahın müminlerin yüzüne sürmeye çalıştığı
kara, kendi uğursuz suratına çalınmış oldu”
Şahın puta secde etmezlerse ateşe atmakla tehdit ettiği
günahsız insanlara İlahî yardım ulaşınca niyet ettiği kötülük
kendine döndü. Yenilen o oldu. Mahcup olan, ayıplanan, aczi
ortaya çıkan, yüzü kararan kendisi oldu. Haksız yere kötülük
67
yapmaya niyet eden herkesin başına gelecek olan budur.
Sonunda yapmaya kalkıştığı kötülük kendi başına kalacaktır.
“Kim halkın elbisesini yırtmaya kalkışırsa elbisesi
yırtılan kendisi olur, dürüstler ise ebediyen
mutludurlar”
Zulüm ve fesadın vahim sonuçları onu yapana döner. Bu
dünya kurulduğundan beri geçerli olan bir kaidedir.
İnsanlara kötülük yapmaya cesaret eden zalimler, insanların
din ve namus elbiselerini yırtmaya teşebbüs eden gaddarlar
tarih boyunca bu arzularının nihayetinde kendilerine
döndüğünü görmüşlerdir. Yırtılan kendi fikir ve namus
elbiseleri olmuştur. Parçalanan kendi rahat ve huzurları, yok
olan kendi güvenlikleri olmuştur. Hem dünyada hem ukbada
Allah’ın lûtfundan ve merhametinden mahrum kalanlar
zalimler ve gaddarlardır. Zulüm, tecavüz ve fesadın bütün
kötü sonuçları onu yapana döner. Dünya kurulduğundan beri
geçerli kural budur. Böyleleri hem uhrevi cezaya hem bütün
beşeri hukuk sistemlerinde cezaya çarptırılacakları sabit iken
yine nefislerine ve şeytanlarına boyun eğerek bunlara
teşebbüs ediyorlarsa yaptıklarına ahmaklık ve aptallıktan,
alçaklık ve eblehlikten başka isim bulmak zordur.
*
68
Alaycılık
“Ahmed’in adını alay için ağzını eğerek anan kişinin
ağzı eğri kaldı”
Alaycılığın sonu pişmanlıktır. Alaycı; kendiyle sürekli alay
edilen değersiz bir hâle düştükten sonra yaptıklarına pişman
olacaktır. Ancak o pişmanlığın hiçbir faydası olmaz. Allah
saklasın hele bir de efendimizle alay etmeye cüret edecek
kadar sapıtmış birinin durumu çok daha kötü olur. Ağzı eğrilir
kalır. Sadece maddi olarak eğrilmez. Görünüşte düzgün bile
olsa manen eğrilir. Manen eğri o ağızdan çıkan hiçbir sözün
değeri olmaz. Öyle bir ağızdan çıkan her söz kendi felaketini
hazırlayan günah çağlayanına dönüşür.
“Ağzı eğrilip kalan alaycı pişmanlıkla onun huzuruna
gelip / Ey ledün ilminin lütufları kendisine verilmiş
olan! Beni affet! Dedi”
İşlediği günahın cezasını dünyada görmek bir dereceye kadar
merhamete ve affa mazhar olmak ümidini taşır. Asıl felaket
günah işleyip durduğu hâlde başına hiçbir şey gelmemektir.
Günah işleyip durduğu halde başına hiçbir şey gelmemek affa
ve merhamete nail olamayacaklarına işarettir. Onlar nasıl olsa
hiçbir zarar görmüyorum diyerek yaptıkların devam ettikleri
müddetçe daha çok batarlar. Dünyada bir zarar görmezler,
elem ve maddi meşakkate duçar olmazlar, eşkıyalık yolunda
son sürat koşturur, sonunda ebedi bir azabın kucağına düşer,
ağlamaya inlemeye başlarlar. Bu adam ağzı eğri kalınca
69
“kusurumu affet ey Resul-ü Zişan, sen Allah indinde ilmin ve
lütfün en büyüğüne sahipsin” diyerek o sonsuz merhamet
deryasına iltica etmişti.
“Ben seninle istihzaya cesaret ettim ama Şimdi
kendim istihza edilecek duruma düştüm”
Alaycı, etrafında bilinen bir insanla alay etmeye başladığı
zaman onu dinleyenler o alaya karşılık güler. Hep beraber
gülüp eğleniyorlarmış gibi bir görüntü çıkar ortaya. Hele alay
edilen kişinin alaya müstahak olmayan bir tarafıyla eğleniliyor,
mesela bedensel bir kusuru veya engelli oluşu veya
yaratılıştan gelen alışılmadık bir dış görünüşü konu edilerek
gülünüyorsa durum çok daha çirkindir. Çünkü insanın kendi
irade ve seçimiyle yaptığı, ettiği, işlediği bir davranışın alay
konusu yapılması bile kötülük iken kendi seçimine
dayanmayan bir kusuruyla alay edilmesi bunu yapanı da,
ortak olanı da aşağılık bir konuma düşürür. Hep beraber
gülünecek bir şeyler bulmanın tadını çıkardıklarını
zannederler. Aslında alaycı kendiyle beraber gülenlerin de
nefret ve aşağılamasıyla karşı karşıyadır. Onun alayına şahit
olan kişi hakkında “bu bir gün benimle de alay edecek bir
şeyler bulur” diye düşünecektir. Dışardan belli etmese bile
alaycının sözüne itibar edilmez birisi olduğuna dair bir kanaat
oluşacaktır. Alaycılar bu yönüyle de alay edip dururken
kendileri gülünecek itibar edilmeyecek bir duruma düşmüş
olurlar.
70
“Eğer Allah birinin perdesini yırtmayı dilerse, onun
temizlerle alay etmesinin yolunu açar”
Alaycının alay etmek gibi bir günaha cesaret etmesinin bir
adım öncesi de vardır. Böyle birisi işlediği günahlardan
pişmanlık duymaz, Merhamet-i Rabbaniye iltica etmez, hem
de günah işlemeye devam ederse, affedilme kapısı yüzüne
kapanmış olur. İşte böyle birisinin cezası çabuklaşsın diye,
istihza ve istihkara meyli artar. İçinde istihzaya dair bir meyil
hisseden kişinin “acaba hangi günahımdan dolayı böyle bir
arzu ve istek uyandı içimde, istihza ile cezamın
çabuklaşmaması için hemen geçmiş günahlarıma tövbe
etmeli, af dilemeliyim” demesi gerekir.
Bunu yapmaz da içinden geldiği gibi istihzaya yönelir, hele
temiz ve üstün insanlarla, Allah’ın sevdiği kullarıyla alay
etmeye kalkışırsa belaya duçar, rezil ve rüsva olur. Alay
etmeye kalkıştığı zatın derecesinin yüksekliğine göre onun
düşeceği azap da büyür.
“Eğer Allah birinin ayıbını örtmeyi dilerse, ona ayıplılar
hakkında nefes vurdurmaz”
Ayıplarının örtülüp gizlenmesini isteyenler, dünya ve ahirette
rezil olmaktan korkanlar; değil temiz insanlara dil uzatmak,
ayıplılar hakkında bile konuşmaktan kaçınsın. Eğer Allah,
settar ismiyle günah ve ayıplarımızı örtmeseydi bu dünya
hayatı devam etmezdi. Settar olan Allah, ayıplarımızı örtüp
gizliyorsa bizim de başkalarının ayıplarını ortaya çıkarmaktan
korkmamız gerekir. Başkalarının ayıplarını gizlemeye ve
örtmeye meyli olanlar, böyle davrananlar bu güzel hasletin
kendilerine Cenabı Hakk tarafından ihsan edildiğini bilmeliler.
71
Onun indinde makbul ve muteber olanlar, ayıpları örtücü
olmak gibi güzel bir haslete sahip olurlar. Aksine başkalarının
ayıplarını ve kusurlarını ortaya çıkarmaya meyli olanlar,
kendilerinin rezil olma vakitlerinin yaklaştığını idrak edip
yalvarmaya af dilemeye başlasınlar.
“Eğer Huda bize merhamet ve yardım ferman ederse,
meylimizi niyaz ve yalvarışa yöneltir”
Allah u Teâlâ Hazretleri sevdiği kullarını istihzaya değil
istiğfara, alaya değil yalvarışa, ayıp aramaya değil ayıpları
örtmeye, günaha değil sevaba, azgınlığa değil pişmanlığa
meylettirir.
“Ey Allah için gözyaşı döken saadetli göz! Ey Allah için
yanıp tutuşan mübarek gönül!”
“Her ağlayışın sonu handedir, işin sonunu görebilen ne
mübarek bendedir!”
Eşyanın zahirini herkes görür. Bu nedir diye sorduğun eşyaya
deliler bile doğru cevap verebilir. Ama işin sonunu
görebilmek, işleri sonuna göre ölçüp biçebilmek için zekânın
güneşe benzer pırıltısı, Allah’ın gönle gelen hidayeti lazımdır.
“Nerede akarsu varsa orada yeşillik, nerede gözyaşı
varsa orada rahmet olur”
“Su dolabı gibi inleyen ol ki gönlünde yemyeşil çiçekler
açsın”
Su dolapları kaynağından suyu çeker bahçeye boşaltır. Dolabın
dönüşünden tahtanın tahtaya sürtünmesi ile bir ses zuhura
gelir. Bu ses dönüş ritmine göre tekrarlandığından ahenklidir.
Su dolaplarının sesi bir inleyişi, bir içli ağlayışı andırır.
İnleyerek dönen su dolabı suyu alıp bahçeye boşalttıkça bahçe
72
yeşillenir. Türlü sebzeler, çiçekler, bitkiler yetişir. Gönlü ilahi
aşkla dolu kalbi aşkın kemali ile memlu olanlar, şükründen,
istiğfarından, muhabbetinden hem inler, hem ağlar, hem
çevrelerinde saadet çiçeklerinin açmasına vesile olurlar.
“Gözyaşı istersen ağlayanlara merhametin olsun,
rahmete talip isen zayıflara rahmetin olsun”
Gözü yaşlı olmak, yumuşak kalpli olmak, şefkat ve merhamet
sahibi olmak kolay elde edilecek bir haslet değildir. Bu güzel
haslete sahip olmak istiyorsan kalbini katılaştıracak şeylerden
uzaklaş. Sert ve katı tabiatlı olanlarla hemhal olma. Senden
zayıf, senin yardımına muhtaç olanlardan yüz çevirme. Onların
derdiyle hemdert ol. Onların ağlayışlarına ortak ol. Allah’ın
rahmetini istiyorsan Allah’ın zayıf kullarına merhamet et.
Senin için ağlayacak kadar yakın dostların olmasını istiyorsan
dostların için ağlayacak kadar yufka ve yumuşak gönüllü,
merhamet ve şefkat sahibi olmaya çaba harca.
*
73
Aramak
Ger teenni üzre ger tacil eder
Talib elbet matlabı tahsil eder
Herkes her durumda bir arayış içindedir. Kimi koşarak kimi
yürüyerek, kimi acele ederek kimi ağırdan hareket ederek
aradıkları şeye doğru giderler. Dünya hayatı aramakla geçer.
Arayana “talib” denir aranana “matlub”. Arayan isteyendir,
aradığı ise istenen. Arayan bekleyendir, aranan beklenen.
Arayan bulmak istediğinin peşinde koşandır, aranan peşinde
koşulan. Herkes bir arayışın içinde olmalıdır. Aramaktan
yorulup vazgeçen hiçbir şey bulamayacaktır. Oysa varlık
sebebi o arayışın içinde olmaktır. Ana yurda dönüş yolunu
bulmak, gurbetin, ayrılığın, hasretin acısını dindirmek için
durmadan aramalıdır insan. Bir parça olduğunun bilincini
kaybetmeden asıl olan bütünle bütünleşmek için arayış içinde
olmalıdır. Ait olduğu yere giden yolları aramalıdır. Girift
karmaşık karanlık sokaklarda yolunu kaybetmemek için arayış
içinde olmalıdır.
Bir şey arayan ister yavaş davransın ister hızlı, sonunda
aradığına kavuşur.
74
İki dest ile taleb kıl daima
Kim yola sıdk-ı talebdir reh-numa
Sen de bunu unutma. Dalgınlığa gaflete düşme. Atıl hareketsiz
kalma. Aramakla yetinme. Aramaya bütün gücünle yapış.
Bütün melekelerin, bütün yeteneklerin senin arayışına hizmet
etsin. Dikkatini topla öyle ara. Arıyor görünmek için arayış
içinde olma. Elin işte gözün oynaşta olmasın. Bütün benliğinle
kendini o arayışa ada. İçten ol, kendine karşı dürüst ol.
Biliyorsun ki ana caddeye çıkan yolu bulmak zorundasın. Eğer
ana caddeye bir çıkabilirsen o cadde dosdoğru seni
anayurduna çıkaracaktır. Ara sokaklara dalmadığın müddetçe
kaybolma ihtimalin kalmayacak, emin olacaksın. Emin olmak,
emniyet içinde olmak için arayışını asla bırakmamalı bütün
içtenliğinle ve bütün gücünle aramaya devam etmelisin.
İçtenliğine “sıdk” denir. Unutma sıdk, yani sadakat ihanetin
zıddıdır ve kendine karşı duyman gereken sorumluluğundur.
Kendine karşı samimi değilsen başkalarına karşı sadakatin çok
da anlamlı olmayacaktır.
Daima iki elinle de ara, zira aramak yol için en iyi rehberdir.
Haste vü bi-dest ü pa vü beste-leb
Ana azm it eyle matlubu taleb
Dünya hayatı içinde sana verilen sayılı nefesleri arayış içinde
tüketeceksin. Ki o var oluşunun sadece bir kesitidir; nasıl
varlığın bir hâlden diğerine geçiş şeklinde gerçekleşti ise
dünya hayatı içinde sen, hâlden hâle durumdan duruma
75
geçeceksin. Bazen çok farklı sebeplerden hasta olacaksın. Bir
taraftan o farklı sebepleri arayacak diğer taraftan hastalıktan
kurtuluşun yollarını şifanı arayacaksın. Yine çok farklı
sebeplerden elsiz ayaksız kalacaksın. Yapamayacak
edemeyecek yürüyemeyecek koşamayacaksın. Güçsüz
kalacaksın.
Yeniden
gücünü
toplamanın
çarelerini
arayacaksın. Belki uykusuzluktan bitap düşecek belki sürekli
bir uyku hâline duçar olacaksın. Bitkisel hayata girmiş dahi
olsan, beyninin son kırıntısıyla dahi olsa asıl aradığını
aramaktan vazgeçme. Onu istemeye devam et. İstikametin
hep ona doğru olsun.
Hasta, elsiz, ayaksız uyur gibi de olsan aradığına doğru git, onu
talep et.
Vakt-i güftar ü hamuşi gah gah
Su be su kıl sa’y-i şemm-i buy-i şah
Gâh konuşarak gâh susarak her tarafta o şahın kokusunu
almaya çalış.
Eğer hayatının ana eksenini belirlersen durumların değişmesi
bağlandığın eksenin değişmesine sebep olmaz. De ki,
“sapasağlam bir kulpa tutunmak” gibi olsun. De ki, açık
denizde demirlemiş bir geminin çapası gibi olsun. De ki bir
pergelin sabit kalan ayağı gibi olsun. Nasıl olursa olsun
aramaktan vazgeçme. İster konuş, ister sus, ister ağla ister
gül, ister hüzün bir bulut gibi çökmüş olsun üstüne, ister
neşeden ayakların yerden kesilmiş olsun. Hangi durumda
olursan ol aramaya bir lahza olsun ara verme. Bir meleken
76
dünya işleriyle meşgulse diğer meleken hakikati aramaya
devam etsin. Ağzın konuşmakla meşgul ise burnun hakikat
kokusunu arıyor olsun. Dikkatini o tarafa verirsen burnun
ötelerden gelen kokuları duyacaktır. O hakikat arayışın bir
şekilde yolunu istikametini bulacaktır.
Didi evladım yakub-ı nebi
Yusuf’un bî-had gerekdir matlebi
Yakup Peygamber çocuklarına Yusuf’u haddinden fazla arayın
dedi.
Hatırlarsan eğer Yusuf’un hikâyesi de bir yönüyle böyle bir
arayışın hikâyesidir. Yakup Peygamber ötelerden gelen
hakikat ışığını Yusuf’un güzelliğinde bulmuştu. Bu yüzden
Yusuf’un gözünün önünden bir an olsun ayrılmasına
tahammülü yoktu. Kardeşleri Yusuf’u gezmeye götürmek
istediklerini söylediklerinde, “onu kaybedersiniz, kurtlara
yedirirsiniz diye korkarım” demişti. Hakikat arayışını
kaybetmiş nadanlar, hırslarının ve nefretlerinin çölünde
kaybolmuş olan kardeşleri Yusuf’u kuyuya atarsak babamızın
ilgisi ve sevgisi bize döner diyerek batıl bir kıyasın peşine
düşmüşler şeytanın mesleğine girmişlerdi. Yusuf’u kuyuya atıp
eve döndüler. “Kardeşimizi kurt yedi” dediler. Yakup
peygamber onlara “geri dönün, Yusuf’u aramaya devam edin,
durmadan, ara vermeden, bırakmadan Yusuf’u arayın” dedi.
Çünkü aramak aradığını bulduğundan emin oluncaya kadar
devam etmek zorundaydı.
77
Eyleyip her su talebde sa’y u cîd
Emr-i lazımdır size olmak mucid
Siz de talebiniz için gayret edin, çalışın. Zira onun için çalışma
lüzumludur.
Sende Yakup Peygamber gibi ol. Çık ortaya Yusuf’unu ara.
Yusuf’un hasretinden ağla. Gözlerin hiçbir şeyi görmez
oluncaya kadar ağla. Gözlerin ağlamaktan Yusuf’u
göremeyecek hâle gelirse Yusuf’un kokusunu duyacaksın.
Mısırdan bile olsa o kokuyu duyacaksın, hissedeceksin. Ama
aramaktan asla vazgeçmezsen bu kokuyu duyabilirsin. Hadsiz
sınırsız, dursuz duraksız armaya devam edersen Mısırdan
gelen kokulardan Yusuf’un kokusunu alacaksın.
Didi hak “min revhina la tey’esu”
Kıl taleb güm-geşte oglu su be su
Cenabı Hak “Hakk’ın lütfundan ümidinizi kesmeyin” buyurdu,
sen de Yusuf’u kaybetmiş Yakup gibi her yanı ara.
Asla umudunu kaybetme. Artık bulamam diyerek aramayı
bırakma. Aradığın eğer hakikatin ışığı ise er geç bulacaksın.
Aradığın basit sıradan bir şey ise, olsa da olur olmasa da olur
bir meta ise zaten sen bir şey arıyor sayılmazsın. Hakikat
arayışında umutsuzluğa yer yoktur. Çünkü Cenabı Hak;
“umutsuzluğa kapılmayın” fermanını buyurmuştur. Onun
fermanına karşı çıkmak, onun rahmetinden umut kesmek
küfürdür. Bunu unutma, umudunu kesmeden Yusuf’unu
arayan Yakup Peygamber gibi sürekli aramaya devam et.
78
Rah-ı hissi eyleyüb vakf-ı revan
Guşu çar etrafa eyle pâsbân
Ağzınla sorup soruştur, kulağın dört bir yanı dikkatle dinlesin.
Bütün benliğini bir yere toplayıp öyle ara. Sadece gözlerinle
araştırma. Gözün, kulağın, ağzın, dilin, elin ayağın, burnun
neyin varsa hepsini arayışın için kullan. Aklını, düşünebiliyor
oluşunu, mantığını, konuşabiliyor oluşunu, kulağını, sesleri
algılayabiliyor oluşunu sadece arayışın için hasret. Konuştuğun
zaman konuştukların, aradığın hakikati sorup soruşturmak
olsun. Kulakların sadece aradığın hakikati nerede
bulabileceğini söyleyen fısıltılara açık olsun. O fısıltıları
önemsemeyip dinlememezlik etme sakın. Kulaklarınla, yani
dinleyerek birçok hakikate ulaşabileceğini unutma.
Kande hoş bu oldu istişmam kıl
Vakıf-ı raz olmaga ikdam kıl
Nereden güzel bir koku alırsan kokla o sırrı anlamak için o
tarafa doğru git.
Günahın kokusuna burnunu tıka. Evet, günahın da kendine
has bir kokusu vardır. Günahın kokusu pis müstekreh insana
rahatsızlık veren bir kokudur. Sen güzel kokulara doğru git.
Kötü kokulardan mümkün olduğu kadar uzaklaş. Çünkü
biliyorsun, kötü kokulu bir yerde duranın üzerine o kötü koku
siner. Bir müddet çıkmaz üzerinden. O kokuyu veren şey
kendisinde olmasa bile kokusu kalır. Tıpkı kötü kokular gibi
güzel kokularda siner insanın üstüne. O yüzden kokuları
79
araştırmak gerekir. Güzel kokulara yakın kötü kokulara uzak
durmak gerekir. Güzel bir koku gelirse burnuna o hakikatin
kokusudur. O tarafa doğru yürü. Güzel kokunun kendisi
değilse bile kaynağı hakikate yaklaştırabilir seni. Bunu
unutma.
Kande görsen lütf-i manadan eser
Aslı-ı lütfa talib ol buldun zafer
Nerede lütfun manasından bir iz görürsen aslını ara muvaffak
olursun.
Hakikat arayışın kolay olmayacak. Kendisini bir anda
bulamayacaksın. Çünkü hakikat kendine tahammül
edebilenlere gösterir kendini. Onu aramak için gösterdiğin her
çaba ona tahammül gücünü artıracak seni ona biraz daha
hazırlayacaktır. Onu bulabilmek için ona giden izleri
araştıracaksın. O izleri bulabilirsen izleri sürmeye devam et,
izin seni götürdüğü aslı iste sürekli. Yoksa aslın izini bulmak
kendini bulmak zannedersen yanılırsın.
Bir yem-i bî-gayretindir ol kemal
Cüzi terk et külle eyle iştigal
Bütün bu kemal nihayetsiz bir denizdendir, cüzden geç külle
git.
Bu arayış da aradığın da aradığını buluşun da sınırsız bir
okyanustan gelmektedir. Bütün feyiz kaynakları o okyanustan
doğar bütün hakikat çağlayanları o okyanusa doğru gider. Sen
de parça olmaktan kurtulmak için bütüne giden yolları ara.
80
Unutma o yolların her biri de kendi içinde yine aynı bütünün
parçasıdır. Arayışın öyle bir raddeye gelsin ki artık parçalardan
geç bütüne ulaş.
Cengi halkın zinet-i zibayadır
Berg-i bî-bergî ise tubayadır
Halkın mücadelesi hep süse püsedir. Yapraksızlık yaprağı
tubanın alâmetidir. (Yoksulluk nimeti asıl saadetin nişanıdır.)
Şu dünya hayatı içinde gördüğün ne kadar savaş, çatışma,
kavga, rekabet, hırs ve açgözlülük varsa hepsi bir hiç
uğrunadır. Dökülen kanlardan sonra kan dökenin eline geçen
kazanç takıp takıştırdığı süsler hükmündedir. Bir müddet
sonra sıkılacak yeni bir duruma daha uygun daha farklı bir
süsün peşine düşecektir. Sen bunların bir parçası olma. Süsün
olmadığı yer süse ihtiyaç duyulmayan mutlak güzelliğin
hüküm sürdüğü yerdir. Cennetteki Tuba ağacı görenleri
kendinden geçirecek kadar güzeldir. Ama onun yaprakları
yoktur. Yapraklar bu dünyadaki ağaçların süsü olabilir ancak.
Tuba ağacının dalları mutlak güzellik olduğu için yaprakla
süslenmeye ihtiyacı yoktur. Senin arayışın süs püs için
olmasın. Halk bunun için istedikleri kadar birbirlerini
boğazlasınlar. Sen onlardan olma. Mutlak güzelliğin arayışı
içinde olursan mutlak güzelliği bulacağın için süslenmeye
ihtiyaç duymayacaksın.
81
Sulh içindir hışmı halkın ey refik
Rahata bî-rahat olmakdır tarik
Ey dost halkın hışmı hep sulh içindir. Fakat rahatın yolu hep
zahmet çekmektir.
Sürekli arayış içinde olmak hem de bütün yeti ve yeteneklerle,
bütün melekelerle ara vermeden aramak insanı yormaz mı?
Bir yerde tıkanıp kalmaz mıyız? Bu cirim bu yüke takat
getirebilir mi? Beşeri ve insani ihtiyaçlarımız olmayacak mı?
Diye soracak olursan;
Bu ve benzeri soruların veya çekincelerin temel sebebi insanın
asude yaşamak arzusudur. Nedense insan bir gün rahat ve
huzur içinde yaşayabilmek için olmadık kavgaların olmadık
çatışmaların içine girer. Bunu neden yaptığı sorulduğu zaman
vereceği cevap hep aynıdır. “Bir gün bir köşeye çekilecek
kafamı dinleyeceğim” der. Hangi şiddette bir kavgaya
tutuşmuş olursa olsun kafasının bir tarafında rahat, huzur,
barış, dinginlik içinde yaşamak arzusu saklı kalır. Ama bu hamhayaldir. Çünkü hayatın özünde çatışma vardır. Şair bu yüzden
şöyle demiştir. “Asude olam dersen eğer gelme cihane /
Meydana düşen kurtulamaz seng-i kazadan” Asude bir hayat
sürmek mümkün değildir. Hayat meydanına düşenin kafasına
mutlaka kaza taşı değecektir. Çünkü asıl rahat rahatsızlıktadır.
Zahmetsiz rahmet olmaz. Her zahmet, her sıkıntı, her
musibet, her bela, her kaza taşı insanı biraz daha rahmete
yaklaştırır. Asıl rahmet ise ömrü boyunca araması gereken
hakikate ulaşması olacaktır.
82
Tevil
“Hazreti Âdem'in gözü öyle pâk bir nur ile gördü ki
isimlerin sırları ve ruhu ona aşikâr oldu”
Hazreti Âdem'e isimler öğretilmişti. Dünyadaki olmuş ve
olacak bütün varlıkların isimleri, o varlıkların isimleriyle
beraber akıbetlerinin ne olacağını da görmüştü.
“O varlıkların hakikatine de ermiş, ruhanî nurların ve
sırların sonuna kadar varmıştı”
“Melekler onda Hakk'ın nurunu bulunca secdeye
kapandı, onun hizmetine koşuşturdu”
Hazreti Âdem'in; Allah'ın nuru ile gördüğü, o görüşüyle
varlıkların sırrına erdiği şuradan da anlaşılır. Hak Teala
Hazretleri meleklere ferman buyurduğunda melekler "ona
isimler öğretildi – ALLEMEL ESMA" sırrındaki nurların
kendilerine aşikar olduğunu görmüşler ve Hazreti Âdem'e
secde etmekten iftihar etmişlerdi.
“Adını anmakta olduğum Hazreti Âdem'i kıyamete
kadar överim desem yine de noksan kalırım”
Bütün insanlığın babası olan Hazreti Âdem'in üstün özellikleri
o kadar çok, o kadar büyük, manevi faziletinin derecesi o
83
kadar yüksektir ki bir insan değil ömrü boyunca kıyamete
kadar bunları sayabilse yine hakkıyla tamamlanamaz. Bir tarafı
noksan kalır. Bu onun şu dört özelliği dikkate alınarak
düşünülürse daha iyi anlaşılır:
Birincisi; Hazreti Âdem hakkında, Kuran-ı Kerimde Hicr
Suresinin yirmi dokuzuncu ayeti kerimesinde "ona ruhumdan
nefhettim" ferman buyrulmaktadır.
İkincisi; Ona bütün isimler öğretilmişti. Ve o bütün varlıkların
hakikatine muttali idi.
Üçüncüsü; Melekler ona secde etmişlerdi.
Dördüncüsü; O akıl ve irfan sahibi olmak gibi üstün özelliği
olan bütün insanlık türünün atasıydı.
“O bütün isimleri hakikatleriyle biliyordu ama kaza
gelince bir yasağın bilgisi hataya dönüştü”
Bahsi geçen "yasak" cennette yaklaşılması yasaklanan ağaçtır.
Hazreti Âdem isimleri ve hakikatlerini bildiğine göre o yasağı
da biliyordu. Ama kaza gelince o bilgisi hata yapmasını
engelleyemedi. Bilmesine rağmen ağaca yaklaştı. Cenneti terk
etmek zorunda kalmak gibi bir mihnete düştü.
“Acaba bu yasak "tahrim" için mi, "tenzih" için mi diye
tevile başvurdu”
Burada iki türlü yasaktan bahsediliyor. "Nehy-i Tahrim" ve
"Nehy-i Tenzih" Nehy-i Tahrim, haram kılınmış olan yasak, bu
yasağa uymayanın ceza göreceği davranış demektir. Nehy-i
Tenzih ise daha iyiye ve daha güzele yönlendirmek için
84
yasaklanmış olan şeylerdir. Bunların yapılmaması güzeldir.
Ama yapılması hâlinde insana bir ceza terettüp etmez.
Mesela; soğan sarımsak yiyenlerin mescide girmemesiyle ilgili
yasak nehy-i tenzihtir. Yapılmaması gerekir, yapılırsa herhangi
bir ceza terettüp etmez. Hazreti Âdem cennette malûm ağaca
yaklaşılmamasıyla ilgili yasağı bilmesine rağmen, “acaba bu
yasak nehy-i tahrim mi, yoksa nehy-i tenzih mi?” diye bir
tereddüde düştü. Bu tereddüt onu tevil yapmaya götürdü. O
tevil ise şeytanın kendilerini iğfal etmesine yol açtı. Ağaca
yaklaştılar. Yasağı çiğnediler. Sonuç "Ey Rabbimiz nefsimize
zulmedenlerden olduk" feryadına kadar gitti.
“Gönlüne tevil tercihi düşünce tabiatı buğday tarafına
koşmaya başlar”
İnsan apaçık yasak olan bir şeyi tevile yeltenirse devreye
yaratılıştan var olan toprak ve tane düşkünlüğü girer. Akıl bir
yasağı çiğnemeye meyleden insana tevillerle yorumlarla
yardım eder, gerekçelerini hazırlar. Sonra bir gaflet anını bulur
o yasağı çiğneyiverir. Hazreti Âdem de böyle olmuştu.
Cennette yasaklanan ağaca yaklaşmıştı.
İşlerde tereddüt ve şaşkınlık gaflet doğurur. Gafletten de
ortaya musibet çıkar. Akıllı insana düşen bir işi yeteri kadar
düşünmektir. Tefekkürden sonra tereddüde veya teehhüre
(geciktirmeye) meydan vermeden kararı uygulamaya geçmek
gerekir. Gerektiğinden fazla düşünmek tereddüdü, tereddüt
teehhürü doğurur. Gecikmiş bir karar genellikle zarar ve sıkıntı
getirir.
85
Mutlak olarak kusursuz, sırf fayda olan bir iş çok azdır. Her işin
bir tarafında mutlaka fayda diğer tarafında zarar olacaktır.
Kararsız insanlar işlerin faydaları ve zararlarını hesaplarken
zihinleri faydadan daha çok zararlı kısımların tespitine takılır.
Bu ise tereddüt demektir. Tereddütler karar vermekte
gecikmeye, gecikmeler ise fırsatları kaçırmaya sebep teşkil
eder.
“Bahçıvanın ayağına diken batınca, onun acısını fırsat
bilen hırsız onun eşyasını çalar”
İnsanın kalbine veya aklına vesvese girerse tereddüde düşer.
Tereddüt ayağa batmış bir diken gibi insana acı ve eza verir.
İşte tam bu durumdayken şeytan insanın itikadından çalmaya
başlar. Bu yüzden akla ve kalbe gelen her türlü vesvese bilinen
bilinmeyen birçok zarara ziyana yol açar.
“Vesveseden kaçınmak, apaçık hükümlere uymak ise
saadet ve selamet sebebidir”
“Şaşkınlıktan kurtulup yola tekrar girince hırsızın
eşyasını kapıp götürdüğünü fark eder”
Hazreti Âdem de yasağı çiğneyip, yaklaşma denilen ağaca
yaklaştıktan sonra onun sonuçlarını görmeye başlamıştı.
Büyük bir pişmanlık içinde inleyerek, ağlayarak Allah'ın affını
ve merhametini istemeye başlamıştı.
"RABBENA İNNA ZÂLEMNA (Ey Rabbimiz, biz nefsimize
zulmeyledik) vah bize dedi, yani karanlık çöktü, yol kayboldu.
86
Şeytanın gaflete düşürmesiyle yasaklanan ağaca yaklaşan
Hazreti Âdem ve Hazreti Havva'nın pişmanlıkları ve tövbekar
oluşları Araf Suresinin yirmi ikinci ayeti kerimesinde hikâye
buyrulmaktadır. Bu pişmanlıkları ve yalvarışları sonucunda
affedilmişler dünyada ve ahirette her ikisi de yüce ve makbul
kılınmışlardı. Allah saklasın Allah'ın emirlerini ve yasaklarını bir
an için olsa da unutan insanın hemen pişman olması, af
dilemesi, emirlere eskisinden daha sıkı sarılması gerekir.
“Kaza; güneşi örten bulut gibidir, o gelince aslanlar
ejderhalar fareye dönüşür”
Kaza, Allah'ın ezelde takdir ettiğinin vukua gelmesidir. Onun
kazası karşısında insan son derece aciz ve çaresizdir. İnsanın
aklı ne kadar parlak, kalbi ne kadar sağlam ve cesur olursa
olsun kaza geldiğinde akıllar kararır, kalbe ve dehşet ve korku
gelir. Onun kazasından yine ona sığınmaktan başka hiç bir
çare yoktur.
(Manzum Nahifi Tercümesi C2 S38 B981-B998)
*
87
Tahtadan Kılıç
“Cevizler kırıldı. Ceviz kırılmadan önce içinde ilik vardı,
kırıldıktan sonra ortaya latif ruh çıktı”
Cevizin en dışında yeşil kabuğu onun altında sert kabuğu onun
altında da cevizin içi bulunur. Asıl olan cevizin yenilecek kısmı
olan içidir. Ceviz içinde insan vücuduna faydalı maddeler,
kendine mahsus tadı ayrıca dikkatimizi çekmelidir. Ki insan
beynine en çok benzeyen meyve cevizdir. Beynin ihtiyacı olan
gümüşle ilgili kimyasal maddenin doğal olarak sadece ceviz de
bulunduğu söylenmektedir.
İnsanların tıpkı ceviz gibi içlerinin özellikleri yani ruhları
ölümden sonra ortaya çıkacaktır. Cevizin kabuğu kırılmadan
nasıl içine ulaşılamazsa insanın sahip olduğu manevi değerlere
de öldükten sonra ulaşılabilir. Ölüm bir bakıma cevizin
kabuğunun kırılmasıdır.
“Ölüm bedenin nakşında olur, nar kırmak elma
kesmek gibi”
Makbul olan narın ve elmanın kabuğu değil içidir. Elmanın ve
narın içine ulaşmak için kırmak ve kesmek gerekir. Ölüm
insanın içine ulaşmak için gerekli olan bir şeydir. Ancak ölüm
anında insanın içinin iyi mi kötü mü olduğu ortaya çıkacaktır.
88
“Ey sûretperest! Git manaya çalış, çünkü mana, baş
üstündeki kına gibidir”
Bu dünyada ki varlıkların biçimlerine takılıp kalan, onların
sırlarını, içlerindeki anlamları merak etmeyen kişi,
sûretperesttir. Onlar hep kabukta kalır içe nüfuz edemezler.
Oysa kabuk içi saklamaktan başka bir işe yaramaz. İçe, öze
ulaşabilmek için kırılması gereken kabukta kalanlar o asıl olan
içten, özden mahrum kalırlar. Kuşa göre kanat neyse varlığa
göre anlam odur. Yükselebilmek için anlamlara yönelmek
gerekir.
Ey sûretperest! Maddi âleme, varlığın şekline biçimine ne
kadar çok takılırsan, onlara ne kadar çok ülfet eder, muhabbet
gösterirsen o kadar çok alçalırsın. Süflileşirsin. Manalara
ulaşabilmek için ne kadar çok çaba gösterirsen o kadar çok
yücelir, arınırsın.
“Mana ehlinin dizinin dibinde otur onlara muhabbet
göster, böylece onlardan ihsanlar görürsün, adam
olursun”
Varlığın maddi kısmını aşıp, anlamlara ulaşabilmenin yolu
düzgün bir hayat yaşamaktır. Bunun çaresi ise mana ehli olan
üstün insanlarla beraber olmaktır. Kalbini ve aklını diri tutmak,
onları öldürecek durumlardan kaçınmakla mümkün olacaktır.
89
“Teninde taşıdığın ruh; manasız ise, şüphesiz kınında
tahtadan bir kılıç taşımaktasın”
Bir kılıcı kınında görürsek verdiğimiz değer kının içinde gerçek
bir kılıç bulunduğunu zannetmektendir. Tıpkı bunun gibi
insana gösterdiğimiz itibar da içinde değerli bir ruh taşıdığına
hükmetmemizdendir. Karşımızdaki insanın içinde aklı, gönlü,
ruhu, övülmüş ahlakı, değerli inancı saklı olduğunu
zannettiğimizden itibar gösteririz. Kılıç kınından sıyrıldığında
karşımıza demirden emek verilerek üretilmiş, işe yarar, güzel
bir kılıç yerine tahtadan kılıç şeklinde yapılmış bir ağaç parçası
görünce verdiğimiz değer biter. Bir ağaç parçasının itibar ve
faydası olmayacaktır. İnsanın içindeki ruhu manasız ve
gayretsiz ise önemsiz ve değersiz bir tahta kılıç hükmünde
olacaktır.
“Tahtadan kılıçlar kınlarının içinde saklıyken kıymet
verilir, kınından sıyrılmış tahta bir kılıcın değeri ne olur
ki, sadece yakmaya yarayacak bir tahta parçası”
Sûretperestlerin kılıcın kını hükmündeki tenleri kırılınca
değersiz bir tahta parçası oldukları ortaya çıkar. Hakikat
ortaya çıkınca verilen itibar düşer. Artık o yakmaktan başka
hiçbir işe yaramaz bir ağaç parçasıdır. Manevi feyizlerden
nasipsizlerin hissesine düşecek olan cehennem ateşidir.
90
“Savaşa gireceksin, tahtadan kılıçla gitme oraya,
önceden durumuna bir bak sonra işin figan olmasın”
Bu beyitten şu üç ince noktayı anlamalısın;
Birincisi, Salih amelin, ilmin ve irfanın olmadan bir dünya
savaşından binlerce kat fazla şiddeti olan ahiret âlemine
gitme. Sonun hüsran olur.
İkincisi; dünya işlerinde de tedarikli olmak işin esasıdır.
Tedarik ve hazırlık yapmadan hiçbir işe, hele savaş gibi zorlu
bir işe kalkışma. Sebeplere sarılmadan başarıya ulaşamazsın.
Üçüncüsü; dirayet ve iktidarın yoksa tasavvufun derinliklerine
dalma, ince işlere girme, zira sonunda mağlup olur mayup
(ayıplanmış) kalırsın.
“Eğer kılıcın tahtadan ise yürü git işine bak, yok eğer
elmas gibi keskin ve parlak bir kılıcın varsa beri gel,
ilerle”
Üstün özelliklere sahip değilsen, tahtadan bir kılıç isen, aklın
ve ruhun mananın peşinde değilse, suretlere takılıp kalmış
isen, ahlakın zayıf, bedenin güçsüz ise ümitsizliğe kapılma.
Önce durumunu bil. Sonra o durumdan kurtulmak için çalış,
çabala, gayret et. Sakın kendini yeterli görüp kibre düşme.
Kılıcı keskinlerin arasına katıl. Onların sohbetlerinde bulun.
Onlardan güzel ahlakın kokusunu duy. O koku senin de
üzerine sinsin. Değiş. Dönüş. Kömürken elmas ol. Elmas gibi
keskin ve parlak bir kılıç gibi ol.
91
Eğer kılıcın zaten elmas gibi keskin ve parlak ise, o zaman
korkma, çekinme, tereddüde düşme, meydan senindir. Atıl ve
ilerle. Ten kının kırıldığı zaman ortaya çıkan kılıcın sana
zaferlerin haklı saadetini getirecektir.
*
92
Ağaçların Fısıltısını Dinle
“Bir gün; Muhammed Mustafa *ALEYHİ EFDALÜ'TTAHİYYA+ Efendimiz kabristana gitti. Dostlarından bir
adamın cenazesiyle beraberdi”
Dostluk ölümle bile bitmez. Ölen dosta son görev değildir
onunla mezarlığa kadar gitmek. Çıktığı uzun yolculuğa
uğurlamak içindir. Bir gün tekrar buluşmak umuduyla gidilir
mezarlığa.
“Onun mezarına toprak attı, toprağın altında onu
canlı bir tohuma dönüştürüp diriltti”
Onun elinin değdiği toprak ölüye hayat, cansıza can,
kurumuşa tazelik verirdi. Bedeni görünüşte ölmüş o insan
onun mucizeler dökülen elinden üstüne atılan toprakla
görünüşte gömülmüş gerçekte hayat bulmuştu. Hatta sadece
hayat da değildi bulduğu; maneviyat burcunun en yüksek
noktasına yükselmişti.
“Bu görünen ağaçlar; toprak insanlar gibidirler.
Ellerini yeryüzünden yukarı doğru kaldırmışlardır”
“Toprak insan” bir yönüyle toprağa girmiş, toprağa karışmış,
toprak olmuş insandır. Onlar bu dünya hayatını bitirmiş, diğer
âleme geçişin köprüsündedirler. Artık hırslarından,
nefislerinden, nefsi emarelerinin zorbalığından kurtulmuş
93
sükûnete ermişlerdir. Beklemektedirler. Ölüm esnasında
gözleri açıldığı için, o bekleyişleri ellerini gökyüzüne kaldırmış,
merhamet ve af isteyen bir aciz görünümündedir. Bir diğer
yönüyle toprak insan, alçak gönüllü, mütevazı, gözü yerde
olmanın erdemine yükselmiş insandır. Toprak; insanoğlunun
aslıdır. Hep yüzü yerdedir. O olmadan hayat olmamasına
rağmen diklenmez, başı yükseklerde değildir. Cömerttir. Sessiz
bir itaat içinde verilen görevi yerine getirir. Bir insan toprak
gibi olmayı başarabilirse “toprak insan” olursa kibrinden,
isyanından, hırslarından kurtulur, ellerini gökyüzüne doğu
açar, yalvarır.
Ve eğer dikkatli bakarsan, görürsün, ağaçlar da tıpkı bunun
gibidir.
“Ağaçlar insanlara yüzlerce işaret gönderir, kulağı
olana öğütler verir”
Sen ağaçların yanından farkında bile olmadan yürüyüp
geçersin. Ağaç işte diyecek kadar bile dikkatini çekmez çoğu
zaman. Ağaçlar, düşüncesi, duygusu, konuşması olmayan
varlıklardır gibi gelir sana. Oysa böyle değildir. Ağaçlar kendi
dillerinden bir şeyler anlatır sana. Belki fısıltıyla konuştukları
için duymuyorsundur onları. Belki kulaklarında bir sıkıntın
vardır. Kulak verirsen ağaçların sana söylediğini duyabilirsin.
Mesela; ağaçların dua, zikir ve tesbihlerini duyabilirsin. Her
varlığın Allah’ı tesbih ettiğini biliyorsun. Öyleyse ağaçların
Allah’ın adını andıkları fısıltılarını duyabilirsin de. Gökyüzüne
uzanan dalları Allah’a yalvaran elleridir. Kalın, ağır gövdeleri
94
azametin imasıdır. Beslenmek için, kalkıp gidecek, isteyecek,
takas edecek, satın alacak güçleri yokken toprağın altında
yüzlerce kilometre uzayıp, kendine gereken suyu ve besini
bulan kökleri Huda’nın merhametinin nişanesidir. Köklerinden
aldığı suyu ve besini onlarca metre yükseklikteki yapraklarına
çiçeklerine taşıması, o yaprakların çiçeklerin neşvünema
buluşu Âlemlerin Rabbinin cömertliğinin işaretidir.
“Ağaçların uzun elleri, yeşil yaprakları, kendi lisanı ile
toprağın içinden sırlar anlatır”
Bir tohum toprağa düşer. Küçücük bir parçacık içinde akıl
almaz sırlar taşır. O küçük tohumların içinde, çınar ağaçları,
elma ağaçları, hurma ağaçları gizlenmiştir. Toprağın altındaki
sır uygun şartları bulunca yeryüzüne çıkarır başını. Uzun elleri,
yeşil yaprakları toprağın altında saklanmış sırlardan bir şeyler
fısıldar. O fısıltının içinde ne hikmetler, ne gerçekler, ne
öğütler saklıdır, bir bilsen.
Dikkatli dinlersen duyabilirsin.
“Bu ağaçlar bir zaman gelir, kazların başlarını suya
sokması gibi gözden kaybolur, sonra tavusların
tüylerini germesi gibi açılır, serpilir, sonra zaman
geçer kış gelir, karga gibi kupkuru kara dallarıyla
görünür”
Tohumlar toprağın altındayken ağaçlar kafasını suya sokmuş
kazlar gibidir. Kışın soğuk vurunca ölü gibi kurur kalırlar. Bahar
gelir dalları, yaprakları neşvünema bulur. Açılır, gelişir,
95
büyürler. Ağaçların zaman içindeki bu değişimi de fısıltıyla
anlattığı sırlardan bir kısmıdır. Devir geçer, zaman ilerler, her
şey değişir. Hiçbir şey aynı kalmaz. Bu değişim bazen kederli
bazen neşelidir. Zamanın geçtikçe durumlar da değişir,
üzüntü-mutluluk, umut-umutsuzluk, letafet-bürudet, gamsürur birbirini takip eder. Zaman değişir, durum değişir
ağaçlar aynı kalır. Dış görünüşlerindeki farklılığa rağmen hep
ağaç olarak kalırlar. Biz onlara ne zaman baksak, işte bir ağaç
deriz. Bir de bu hâlleriyle fısıldadıklarını duyabilsek.
Belki şöyle demektedirler: “Dur ey insanoğlu, bana bak, beni
dinle. Böyle kendini olayların akışına bırakıp gitme. Zamanın
getirdikleri seni kendine ram etmesin. Kalbin, imana kök
salmış gibi sağlam dur. Hangi durumda olursan ol ayakların
sabit kalsın. Zaman sana keder, zaman sana yalan, ihanet,
umutsuzluk, hasret ve hüsran getirmiş olabilir. Bunun böyle
kalmayacağını bil. Her şey değişecektir. Yeter ki sen, şükrünü,
vazifeni, duanı ve zikrini unutma.
“Kudret eli, onları toprağın içinde hapseder, toza
çevirir sonra o tozu tutar tavusa çevirir”
İçinde ağaçları saklayan küçük tohumlar kış geldiğinde
toprağın içinde mahpus gibidir. Letafetten, neşvünemadan
mahrum bir toz zerresi. O mahpus ve mahrum toz zerresi
kudret eli değince, o sonsuz merhametin o sınırsız cömertliğin
esintisi ulaşınca açılır, serpilir, letafet ve neşvünema
manzarası bir tavusa döner. O kudret eli bir gün mezarlarında
toza dönüşmüş ölülere ulaşacak onlar hayat bulup
mezarlarının içinden doğrulacaktır.
96
Ağaçların bize fısıldadığı hikmetlerden birisi de budur.
Ölüleri dirilten, yeryüzünü çoraklığından kurtarıp gül
bahçesine çeviren, kışın ölen dalları bahar gelince canlandıran
o kudret elini sakın unutma. Bedenin hastalıktan çökmüş,
ruhun gamdan, kasavetten, dertten, acıdan ve kederden
bitmiş bile olsa sakın umutsuzluğa kapılma. O kudret eli seni
bir anda lütuflara, nimetlere gark edebilir. Onunla olan
irtibatını kesme. Ondan istemekten vazgeçme.
“O kudret eli, kış vaktinde ağaçlara ölüm verdiyse de
baharda hayat verdi, dallandı, yapraklandı”
Ağaçların kışın kuruyup ölmesi bahar gelince yeniden dirilip
yapraklanıp çiçeklenmesi de şöyle fısıldıyor sana; “Ey bu
dünyanın garip yolcusu! Bu dünya hayatında yüzlerce gam
keder dert meşakkat bela musibet açlık hastalık ölüm acizlik
yalnızlık çaresizlik kimsesizlik kötülük savaş yalan iftira ile
beraber yaşamak zorundasın. Her şeyin sınırlı. İdrakin, iraden,
gücün, görüşün duyuşun mahdut. Adeta bir zavallısın. O kadar
zavallısın ki ağaçların fısıltısını bile duymayacak kadar
kendinden geçmişsin. Acıktın doymak istersin. Susadın su
istersin. Üşüdün giyinmek, hararet bastı serinlemek istersin.
Sahip olmak istersin. Biriktirmek istersin. Elinde yoksa
başkalarının elindekileri almak istersin. Korkarsın güven
istersin. Yalnız kalır yanına arkadaş istersin. Hâlden anlar bir
dost, sırtını dayayacağın güvence, geleceğe umutla bakacağın
birikim istersin. Bütün bunların peşinde koşar durur ama bir
türlü bulamazsın.
97
Çünkü kış vaktinde ölmüş, kupkuru dallarıyla baharı bekleyen
ağaçlar gibisin. Senin baharın ancak cennete girmekle
gelecektir. Bu dünya hayatında verilmeyecek şeylerin peşinde
koşma. Bedenin kuruyup kalsa bile kalbini canlı tut. Kalbin
hiçbir şeyden huzur bulmaz. O ancak nereden geldiğini ve
nereye gideceğini hatırlamakla tatmin olacaktır. Baharını,
umudunu kesmeden bekle. Gerçekten dirileceğin şu anda seni
yakıp kavuran bütün dertlerinden tamamen kurtulacağın gün
o gündür. O gün geldiğinde bir boş söz bile duymayacaksın.
Dirilecek, dallanacak, yapraklar dökecek, çiçekler açacaksın.
Umudunu kaybedersen ne olur?
Bahar gelince dirilme kabiliyetini hepten kaybedersin. Kışın
geçici kuruluğu değil gerçekten kurumakla karşı karşıya
kalırsın.
“Bahar yağmurunun faydası dirilecek ağacadır. Nefesi
keskin olanların feyzi de bahtı güzel olanlara ulaşır”
Bazı ağaçlar dirilme yeteneğini kaybetmiştir. Artık onlar bir
ateşe yakıt olmak, odun olmak durumundadır. Onlara bahar
yağmurlarının hiçbir faydası olmaz. Ne kadar yağarsa yağsın
bütün ağaçları diriltecek kadar da yağsa yağmurun onlara
hiçbir faydası yoktur. Kalpleri dirilten nefesi keskinlerin
faydası da bu faydayı almaya layık olanlar içindir. Misafir
gelmeden evlerin temizlenmesi lazımdır. Misafiri beklemeyen,
istemeyen, durumunda hiçbir hazırlık emaresi olmayana o
nefesi keskinlerin ne faydası olacak. Bahtını güzelleştir, her
devirde Allah’ın özel güçlerle donattığı, nefesi keskinler vardır.
98
Onların feyzine ulaşacak bir ön hazırlığın olsun. Hiç değilse
iste. Eğer bahar yağmurlarının diriltici iksirinden yararlanma
kabiliyetini kaybetmiş ağaçlar gibiysen her şey çok vahim
demektir.
İşte bak, bu da sana ağaçların fısıldadığı bir uyarıdır.
“Bir yerde, kuru ağaç yığınıyla karşılaşırsan, hayat
veren rüzgârları ayıplama”
Buraya o rüzgâr hiç uğramamış mı, o rüzgâr burada esmiş de
bu ağaçları diriltmeye gücü yetmemiş mi gibi sorular aklına
gelmesin. Ayıp hayat veren rüzgârda değildir. Kurumuş
ağaçlara hayat veren rüzgârlar da, kurumuş dalları yeşerten
yağmurlar da hayat bulma dirilme kabiliyetini kaybetmemiş
ağaçlara fayda verir. Bu kabiliyetini kaybetmiş olanlar için
ellerinden bir şey gelmez.
Tıpkı ağaçlar gibi dirilme kabiliyetini kaybeden insanlar için de
durum böyledir. Onlar işledikleri günahlarla kalplerini gelecek
her türlü esintiye karşı yalıtmışlardır. Kalpleri kabuk
bağlamıştır. Ne nefes ne ilham ne rahmet geçmeyecek bir
kılıfla kaplanmış kalpler hiçbir yağmurun ve rüzgârın
diriltemeyeceği kuru odunlar gibidir.
*
99
Kanın Süte Dönüşmesi İçin Zaman Gerekir
“Mesnevi bir müddet gecikti / Kanın süt olması için
zaman gerekti”
Mesnevi’nin birinci cildi bittikten sonra, ikinci cilde birkaç
sene sonra başlanmıştı. Giriş olarak bu gecikme dile
getiriliyor. Malum olduğu üzere hazreti Mevlana söylüyor,
manevi evladı Hüsamettin Çelebi ise yazıyordu. Gecikmenin
görünen sebeplerine geçmeden önce her şey gibi şiirin ve
hikmetin de bir oluş sürecinden geçme, bir demlenme, bir
kemale erme zaruretinden bahsediliyor. Her şeyin bir vakti ve
zamanı vardı. Vaktinden önce hiçbir şey meydana gelmez
hiçbir şey zuhura çıkmazdı. Vaktin ve zamanın geçişi Âlemlerin
Rabbinin “yaratma” sıfatının “ol” deyince “oluşun” yine onun
sünnetine uygun bir yoldan geçme zaruretine bağlıydı. O oluş
sebepler ve sonuçlar zinciri içinde tahakkuk ediyordu.
Sebepler ve sonuçlar zinciri sünnetullahın diğer ifade şekliydi.
Olan hiçbir şey esasında gecikmemiştir ve erken de
olmamıştır. Bir şeye gecikme veya vaktinden önce gelme
sıfatını veren insanın sabırsızlığıdır. İşte tam burada süt
metaforuyla dikkatlerin toplanması isteniyor. İçilen süt nasıl
meydana geldi? Birdenbire ve kendiliğindenmiş gibi gelen
yavaşlığı insanın gafletiyle birleşince öncesi yokmuş gibi gelir.
Oysa vücudun sütü üretmesi bir fabrika donanımının hassas
dengeleri içinde yavaş bir o kadar da olağanüstüdür.
100
Anne sütü doğumdan sonraki ilk yedi günde bebeğin emeceği
kıvama gelir. Bu süte ilk süt (kolostrum) denir. Bu süt protein,
mineral ve vitamin bakımından çok zengindir. Sarımsı rengi
yüksek beta karoten düzeyinden kaynaklanır. Emen bebeği
hastalıklardan koruyucu antikorlar içerir. Böylece bebek;
annenin geçirdiği hastalıkların hepsine karşı doğal yoldan
aşılanmış, bağışıklık kazanmış olur. İlk yedi günden sonraki
sütte protein miktarı azalır. Yağ ve kalori artar. Annede
doğum öncesinden başlamak üzere laktasyon, (vücudun süt
üretmesi) üç ayrı merhalede gerçekleşir. Her merhale
metabolik hormonlar tarafından denetlenir. Bebeğin emmesi
annenin hipofiz ön lobunu uyarır. Bu uyarıdan etkilenerek
prolaktin hormonu salgılaması artar. Süt alveollarında süt
yapımı başlar.
Artık annenin hayatiyetini sağlayan kan süte dönüşerek bir
başka varlığın hayatını devam ettirmesine başlamıştır.
Şiir ve hikmetin bir başkasının manevi diriliğine, ruhuna gıda
olmasına başlayabilmesi için bir zaman geçmesi gerekir. Bu
zaman bazen uzun sürebilir. Ama sabırla beklemek, vakti
zamanı gelince o gıdadan hayat bulmak doğru olandır.
Bahtın bir çocuk doğurmadıkça / Kan tatlı süte dönüşemezdi
Kanın süte dönüşmesi için bir zamana ihtiyaç var. Ama daha
öncesinde bir anneye ihtiyaç var. Annelik için bahtın bir çocuk
nasip etmesini bekleme süresi var. Bahtın sana bir çocuk
doğurursa annelik başlayacak, annelik gerçekleşince kan süte
dönüşecek.
101
“Hakkın ışıltısı Hüsamettin / Dizginlerini göklerden
çevirdi”
Hüsamettin Çelebi, dünyevi olarak eşini kaybetmiş, manevi
olarak o hüznü ile inzivaya çekilmişti. Onun inzivası mana
âleminin göklerinde at koşturmak gibi bir tefekkür ve zikir
hâliydi. Artık atının dizginlerini yeryüzüne doğru çevirdi.
“Hakikatler burcuna miraç etmişti / Bahar gelmeden
gonca açılmaz”
O hakikat burçlarına yükselmişti. Gündelik işlerin içine
dönünce Mesnevi yazılmaya başlanacaktı. Bahar gelmeden
gonca açılır mı? Mesnevi goncasını açacak bahar gibi geldi
aramıza, göklerden atını aramıza sürdü artık, Hüsamettin
Çelebi.
“Deryadan sahile eriştiğinde / Mesnevinin şiirinin ritmi
de girdi düzene”
Onun inzivasında dolaştığı maneviyat âleminin okyanusundan
buraya, sahile ulaştı. O buraya ulaşınca Mesnevi de terennüm
ettiği bestenin ritmini buldu.
“Mesnevi ruhların cilası idi / Siftah günü onunla
döndü”
Ruhların da cilaya ihtiyacı olur. Ayna nasıl paslanır veya
buğulanır da aksedeni doğru göstermezse, paslanmış veya
102
buğulanmış ruhlar da doğruyu gösteremez. Ruhların cilası şiir
ve hikmettir. Mesnevi paslı ve buğulu ruhlara ciladır. Bu
cilanın siftahı Hüsamettin Çelebi’nin dönüş günü oldu.
Açılış tarihi uğurlu gelir / Altı yüz atmış iki yılında
Siftah kelimesi “istiftah: feth: açmak” kökünden gelir. Esnafın
alışveriş için dükkânı açtığında ilk kazandığı paraya siftah
parası denmekteydi. Bu para besmeleyle alınır, bereketli
olması, arkasından bol hayırlı kazanç gelmesi için dua edilirdi.
Mesnevi’nin ikinci cildine başlama tarihi zikredilerek (Hicri:
662 Miladi: 1264) hayırlı ve uğrulu olması dileği beyan
buyruluyor.
“Giderken bülbüldü dönünce doğan / Anlam avı için
kanatlar çırpan”
Hüsamettin Çelebi; giderken bülbül gibiydi. Gittiği inzivasında,
vahdet denizine dalmıştı. Manevi âlemin sırlarına muttali
olmuş, manevi makamı yücelmiş olarak geri döndü. Anlam
avına çıkmış bir doğan gibi.
“Şahın bileği yurdu mekânı olsun / Ebede kadar halka
bu kapı açık kalsın”
Doğan Kuşları avcı kuşlardır. Eğitilir, eldiven takılmış bileklerin
üzerinde taşınır, onunla ava gidilir. Av görününce bırakılır.
Serbest kalan Doğan Kuşu uçar, avı yakalar, pençesinde
taşıyarak sahibine getirir. Ey Doğan Kuşu gibi mana avına
çıkmış Hüsamettin Çelebi, bulunduğun yer Padişahın bileği
olsun. Padişahın bileğinde taşınacak kadar değerin yüksek
103
kadrin yüce olsun. Bu Mesnevi ile açtığımız mana okyanusuna
giden yola çıkan kapı ebediyen açık kalsın.
“Bil ki heves ve şehvet bu kapının afeti / Kurtulursan,
hadsiz hesapsız şerbeti”
Ey bu kapıdan mana deryasına geçmek isteyen kişi! Tek başına
bu kapıda durman sana bir fayda sağlamaz, Bil ki, içinde
taşıdığın şehvet ve heves tortusu ile bu kapıdan geçersen
onlar da bu kapının afetidir. Ama onlardan azade olur da
gelirsen bu kapıdan geçtiğinde sana sunulacak şerbetin haddi
hesabı yoktur.
“Ağzını kapat da o âlemi temaşa eyle / Ağız
gözbağıdır zira onu görmeye”
Ağzını kapat. Sadece Mesnevi dinlemek veya okumakla olmaz.
O şerbeti içmen, sana kapısı açılan manevi âlemi temaşa
edebilmen için, ağzını kapaman gerekir. Soru sorma,
lüzumsuz, boş ve gereksiz konuşma. Dinle, can kulağıyla dinle.
Ağzının başına açtığı her türlü beladan uzaklaşabilmen için
onu kapalı tutman gerekir. Az ye, gerekli olmadıkça konuşma,
sus. Heves ve şehvetini besleyen ağzındır. O iki canavarı
ağzınla besliyorsun. Beslendikçe azgınlaşan heves ve şehvet
canavarı senin manevi âlemi görmeni engelliyor. Ağzın; sana
hakikatleri görmeni engelleyen bir gözbağıdır. Bu yüzden
ağzını kapa.
104
“Ey ağız cehenneme sebep sensin / Ey cihan berzaha
götüren rehber sensin”
Ey ağız! Cehennemin kapısı sensin. Öncelikle cennetten
kovulma, yasaklanmış ağaca yaklaşma sebebi sen olduğun için
cehennemin yolu seninle açıldı. Cennetten bu dünyaya sürgün
edilişimiz senin yüzünden. Bu dünya bize neyin yolunu
gösterebilir? Hangi hakikate ulaşmamıza rehberlik edebilir?
Onun rehberliği ancak berzahı gösterecek kadardır. Berzahtan
cehenneme giden yolu da ağız döşüyor. Küfür, şirk, yalan,
iftira, gıybet, nemime gibi büyük günahların hepsi ağız
vasıtasıyla işleniyor. O yüzden ağız cehennem alevlerini saçan
bir dehliz gibidir. Eğer ağzını kapalı tutmayı başarabilirsen
bütün bunlardan emin olursun.
Hazreti Musa’nın şeriatında “savm-ı kelam: söz orucu” vardı.
Hazret-i Meryem; kucağındaki Hazret-i İsa’yı soranlara “Ben
Allah için savm-ı kelama niyet ettim, bugün kimse ile
konuşmayacağım” ,Meryem - 26- demişti.
“Ebedi nur, alçak dünyaya yakın / Saf süt, kan
ırmağına yakın”
Ebediyetin nuru ile dünya, süt ile kan birbirine çok yakındır.
Dünya alçaktır, kan ise necaset. Sen ebediyet nurunu ve saf
sütü istemelisin.
105
“Orada ihtiyatsız bastığın bir adımla / Saf sütü
karıştırdın kötü kana”
Bu iki zıddın arasında ince bir perde var. Tıpkı tatlı suyla acı
suyun arasına çekilen set sebebiyle birbirine karışmadığı gibi
iki zıt da birbirlerine yakın olmakla beraber aynı değildir.
Ebediyet nurunu bu dünyada görebilirsin. Ebediyet nuru ile bu
sefil dünya birbirinin içinde. Saf süt de kan ırmağına yakın
damarlardan akıyor. Çok dikkat etmelisin. Hatalı bir adımın
seni bir taraftan diğer tarafa geçiriverir. Ebediyet nurunu
görmek yerine dünyanın cifesine batabilirsin. Mesneviden
içeceğin saf ve temiz şiir ve hikmet sütü yerine kan akan
ırmağa dalabilirsin. Adımını sakın ihtiyatsız atma. Tedbiri
elden bırakma.
“Âdem nefsine zevki için bir adım attı / Cennetin
hicranını boynuna taktı”
Âdem de böyle ihtiyatsız bir adım atmıştı. Yasak denilen yere
gitmekten kendini alıkoyamamıştı. Bir adım attı o adım
cennetin hasretini bir köle tasması gibi boynunda taşımasına
sebep oldu. O adımı atmasaydı cennetten sürgün
edilmeyecekti. İndiği bu sefil dünyada ömrü boyunca cennetin
hicranıyla yanıp tutuşmayacaktı. Ama ne yazık ki ihtiyatsız
adımı attı.
106
“Melekler ondan kaçınır oldu / Ağzı yüzünden ağladı
durdu”
Birden her şey değişiverdi. Bir baktı ki bulunduğu yerden uzak,
çok uzak bir yere sürgün edilmiş. İstediği her şeyi hiçbir çaba
sarf etmeden elde edebileceği anavatanından, kan, yalan,
gözyaşı, ihanet dolu yeryüzüne indirilivermiş. Ne cennet
kalmış ne de Havva. Yasağı çiğnemiş. Cezası sadece sürgün
olarak kalmamış. Kendisine secde eden melekler de artık saygı
ve itibar göstermez olmuşlar. Âdem büyük bir pişmanlık içinde
ağlayıp durmuş.
“Gerçi onun günahı bir kıl kadardı / Amma öyle bir kıl
ki iki gözünde de vardı”
Onun günahı bir tek defa yasağı çiğnemekti. Günah bile
denemezdi. Af edilmeyi hak edecek küçük bir ayak sürçmesi,
küçük bir hataydı. Peygamberlerin böyle ufak hatalarına
“zelle” denilirdi. Bütün peygamberlerin böyle “zelle” denilen
küçük hataları olacaktı. Mükemmel “subhan: bütün
noksanlılardan münezzeh” olanın yalnızca âlemlerin Rabbi,
olmasını izhar eden bir hikmeti de vardı. Fakat bu kıl kadar
küçük hata tıpkı insanın gözüne kaçmış bir kıl kadar azap
vericiydi.
107
“Âdem Hakkın nurunun gözüdür / Gözde bir kıl dağ
gibi görünür”
Âdem Ezeli Olan Allah’ın nurunun gözüydü. İnsan (Bu
kelimenin aslı, lügat âlimlerince "ins" den gelmektedir.
Kamusta da "Nisyan" kelimesinden geldiği zikredilmektedir.
Akıl, şuur ve iman ile diğer canlılardan ayrıdır. Cenabı Hakk'ın
en mükerrem yarattığı mahlûku olup, Rabbanî nimetleri
unutkanlığı dolayısıyla insan denilmiştir. ) Bütün mahlûkatın
içinde hakkı görebilme kabiliyeti insana verildiği için Allah’ın
nurunun gözü denmektedir. İşte Âdem’in o küçük hatalı adımı
aslında gözünde çıkan bir kıl gibiydi. O kıl verdiği azap
itibariyle dağ gibi büyüktü.
“Orada Âdem eyleseydi meşveret / Ona pişmanlığı
olmazdı mazeret”
Meşveret, bir konu hakkında fikir alışverişinde bulunma diğer
adıyla istişare etmek demektir. Hakkında ilahî hüküm
bulunmayan konular için farzdır. İstişare usul ve adabı ile
yapılmalıdır. Hazreti Âdem’in orada istişare edeceği makam
elbette meleklerdi. Yukarıdaki beyitte meleklerin ondan yüz
çevirmesinden bahsedilmişti. Eğer meleklerle meşveret etse
idi, aklını meleklerin aklıyla birleştirmiş olacaktı. Böylece o
ihtiyatsız adımı atmayacak, yasağı çiğnemeyecek, pişmanlık
içinde kalmayacak, pişmanlığını mazeret olarak ileri
sürmeyecekti.
108
“Eğer aklın bir başka akıl ile yar olur / Kötü işe, kötü
söze mânia olur”
İşte ortak akıl teklif ve öğüdü yüzlerce yıl öncesinden geliyor.
Akıllar birleşince kötülüklerin ortaya çıkma ihtimali azalır.
Akıllar birleştiğinde ortaya çıkan karar, kötü işlere, kötü
sözlere engel olacaktır.
“Ama nefsin bir başka nefis ile yar olur / O azıcık aklın
durur bî-karar olur”
Akıllar değil nefisler birleşirse, işleri tedvir etmeye yetmeyen
azıcık aklın da gider elinden. Aklın az, nefsin çok iken azı
çoğaltman gerekir. Ama sen çoğu çoğaltırsan az tamamen işe
yaramaz hâle gelecektir.
“Yalnız başına Zühre yıldızı gibisin / Ama bir sevgilinin
gölgesinde güneşsin”
Tek başınayken gökteki Zühre Yıldızı gibi yalnız kalırsın. Yalnız
kalırsan aklını birleştireceğin hiç kimseyi bulamayacaksın. Ama
gölgesinde kendini emniyette hissedeceğin bir dost bulursan
yalnız başına bir yıldız değil etrafını aydınlatan, ısıtan bir
güneşe dönüşürsün. Aklın o dostun aklıyla birleşir.
“Evliyadan birini eylersen yârin rehberin / Eğer buysa
isteğin Huda’dır yaverin”
O halde durma hemen Evliyadan bir rehber edin kendine. Bir
insanı kâmilin dostluğunu kazan. Onun gölgesine sığın. Onun
irşadına aç gönlünü. Böyle yaptığında Allah’ın yardımı hemen
yanı başında olacaktır.
*
109
Yalnızlık Da Ustasından Öğrenilir
“Halvete girip gözünü kapayan varsa / Bunu bir
dostun talimiyle yapar yaparsa”
Halvete girmek, yani yalnızlığı seçmek insan-ı kâmil olma
yolunda olmazsa olmaz bir şart, bir merhaledir. Büyük
insanların hepsi bir halvet merhalesinden geçmişlerdir.
Halvetin esası ibadetlerden biri olan itikâfa dayanır. İtikâfa;
genellikle ramazan ayının son on gününde girilir. İtikâfa
girmeye niyet eden kişi on gün boyunca camiden ayrılmaz.
Sadece kendine ayrılmış yerde kısa uyku dinlenmeleri dışında
bütün vaktini ibadetle geçirir. Konuşmaz. Hiç kimseyle
görüşmez. Hayatını devam ettirecek kadar az miktarda yemek
ve suyu kendine getirilir. Bu ibadet dervişlik yolunda “halvet,
çile, erbain çıkarmak” gibi adlarla anılan bir talim şeklidir.
Hemen bütün tarikatlarda kırk gün süren bu talim şekli vardır.
Kendiyle baş başa kalan insan, algısını bozan dış etkenlerin
hepsinden kurtulur. Ömrü boyunca sınırsız bir şekilde
konuşan, yiyen, içen veya hayatın diğer gereği saydığı her
türlü fiile hiçbir kısıtlama getirmeden yaşama alışkanlığı olan
insanlar için tatbiki çok da kolay görünmeyen “halvet”
“dünyaya gözünü kapamak” şeklinde tanımlanıyor. Dünyaya
gözünü kapayıp da bakışını kendi içine çeviren insan “hakikati
görme” yeteneği kazanacaktır. Ruhu incelecek, görüşü
keskinleşecektir. Bir bakıma hakikati görmenin yolu dünyaya
110
gözünü kapamaktır. Çünkü dünya –ve içindekiler- hakikati
görmeye engel olan bir perde gibidir. Bakışın perdenin
arkasına nüfuz edebilmesi için perde olanlardan bir vazgeçiş
gerekmektedir.
Yalnızlık ister tercih edilmiş, ister zorunlu düşülmüş olsun
tahammülü oldukça zor bir hâldir. Yalnızlığın insanın ruhunu
çökerten bir baskıya dönüşmemesi için –her ne kadar tenakuz
gibi görünse de- bir dostun talimine ihtiyaç vardır. Yalnızlık
bile ancak ustasından öğrenilir.
“Halvet ağyardan uzaklaşmaktır yardan değil / Kışlık
elbise kışın gerekir baharda değil”
Sana yalnızlığı öğreten usta senin dostundur. Senin yârindir.
İşte bu yüzden yalnızlığı bir ustadan öğrenmek tenakuz
değildir. Halvet ağyardan uzaklaşmaktır. Eğer ustasının
talimine girmeden kendi başına bir köşeye çekilip dünyaya
arkanı dönmeyi, ibadetle meşgul olmak yerine miskinliği,
tefekkür yerine hayal kurmayı halvet zannediyorsan
yanılıyorsun. Bu yaptığın yaz günü kürk giyip de güneşin
altında terlemek gibi münasebetsiz bir iş olur. Mevsimin
hangisinde olduğunu, hangi elbiseyi giyeceğini işin
uzmanından görüş alarak yapmalısın. O zaman bir fayda elde
etmiş olursun.
“Akıl başka bir akılla mahirdir / Işık saçıldığında yollar
görülebilir”
Hayat; nereye çıkacağı belli olmayan dört yol ağzındaki
bekleyiş gibidir. Birçok yol vardır. İnsan bu yolların hangisine
111
girerse nereye çıkacağından asla emin değildir. Yolun biri bir
ateş deryasına çıkmaktadır. Diğeri dipsiz uçurumlarla dolu
sarp bir dağ yoludur. Bir başkası dev gibi dalgaların çarptığı
her şeyi yutan ürkünç boğuculuğuna çıkar. Birisi attığın adımın
nereye gittiğini, ayağını nereye bastığını görmeyecek kadar
karanlık içindedir. İnsan bu tercihler ve her tercihinin
kendisinin ne olacağını belirleyen keskinliği içinde çaresizdir.
Aklını kullanmak zorundadır. Aklını geliştirmesi, doğru
düşünmeyi öğrenmesi lazımdır. Bu o kadar kolay değildir.
Çünkü her akıl kendini beğenmişlik ve yeterlilik gibi bir yanılgı
hastalığına müpteladır. Aklın tabiatı kendini beğenmek, doğru
düşündüğünü zannetmektir. Oysa çoğu zaman doğru
düşünmeyi beceremez. Doğru gibi gelen, hatta
doğruluğundan emin olduğu yanlışlıkların bataklığına saplanır
kalır. Bu bataklığa saplandığını gördüğünde “Ah! Ben kendi
kendimi kandırmışım. Ah! Ben aldanmışım” diyebilmesi bile
doğru düşünmeye giden ilk adımı sayılmalıdır. Bu yüzden
doğru düşünmeyi, kurallarıyla birlikte öğrenip de başaran
insan, elindeki sopasını ateşte yakıp karanlığı aydınlatmayı
başarmış demektir.
Ama bu yetmez. Karanlığı aydınlatmak yine tercihlerin sayısız
çokluğu içinde pek de işine yaramayacaktır. Hangi yola
düşmesi, doğru seçimin hangisi olacağını yanılgısız şekilde
bulabilmesi için aklı yeterli değildir. İşin çözümü bir başka aklı
kendi aklına eklemlemektir. Akıl bir başka akılla birleştiği
zaman gücü geometrik şekilde artar. Akılları birleştirmek her
konuda gücün ele geçirilmesi demektir. Dünya üzerinde
nerede bir başarı, zenginlik, güç, kudret, zafer ve istiklal var
ise o birleşik aklı başarmak sayesindedir. Akıllarını
112
birleştirmeyi başaranlar zaferlerin sahibi olurlar. İlmin fazileti
bile başkalarının aklını kendi aklına eklemleyebilmektedir.
Hatta Hazreti Âdem’in cennetten çıkarılma macerası bile
kendisine secde eden, değer veren, itibar eden meleklerle
istişare etmeyi başaramamış olmasındadır.
Bir başka aklı kendi aklınla birleştirmeyi başardığın zaman
gideceğin yolları aydınlatan şuleler parlayacak. Korkmadan,
endişeye kapılmadan, acaba bir felakete doğru mu yürüyorum
demeden yola koyulacak, menzili maksuduna emin adımlarla
yürüyeceksin demektir.
“Nefis bir başka nefisle yaran olunca / Karanlık yayılır,
yollar kaybolur”
Hazreti Âdem, kendisine itibar eden meleklerle istişare etmeyi
başaramamıştı. Bunu başarsaydı aklını meleklerin aklıyla
birleştirmiş olacaktı. Tam aksine o nefsini Hazreti Havva’nın
nefsiyle birleştirmişti. Nefisler bir başka nefisle birleştiği
zaman aydınlık değil karanlık artar. Karanlıkta yollar kaybolur.
İnsan kendini helak edecek, insanlıktan çıkaracak yanlış
yollara sapar. O yanlış yollarda öylesine kaybolur ki çıkışı
bulabilmek için binlerce kilometre yolu, yıllarca sürecek bir
zaman diliminde dönüp durması gerekir.
İnsanoğlunun en acıklı yanılgılarının başında bu gelir.
İnsan insanın şeytanıdır. Şeytan hem cinlerden olur hem
insanlardan. Bazı insanların sureti insan gibidir yanıltır. Çoğu
zaman öyle söz söyler, öyle bir fiil işler ki emri doğrudan
şeytandan almıştır. Şeytan onun aklının değil nefsinin
113
üzerinde egemenlik kurar. Nefsi şeytanın uzaktan kumandası
altına girmiş insan çoğu zaman bunun farkına bile varamaz.
Yaptığı fiilin söylediği sözün kendi tercihi kendi iradesi
olduğunu zanneder. Ama aslında şeytan onun iradesiyle nefsi
arasına küçük bir kontrol mekanizması yerleştirmiştir. O
mekanizmadan gelen sinyaller iradesi üzerinde etkili olur. O
etki altındaki her insan şeytanlaşmıştır. Karşısındaki ise kendi
aklıyla onun aklını birleştirdiğini zanneder. Aslında olan biten
iki nefsin birleşmesidir. İki nefis birleşince güçlü bir karanlık
üretim merkezi devreye girer. Koyu, yoğun karanlıklar
üretilmeye başlanır.
İki insan aynı ortamı paylaştığında aynı şeyleri sever, aynı
şeylerden korkarlar. Bu durum onları birbirine yaklaştırır. Bu
yakınlaşmanın adı arkadaşlıktır. Arkadaşlık aynı durumu
paylaşan iki insanın arasındaki beraberliğin adıdır. Ama
dostluk ve yaran olmak böyle değildir. Çünkü arkadaşlıkta
paylaşılan durum ortadan kalktığında arkadaşlık da ortadan
kalkar. Fakat dostluk böyle değildir. Ebedidir, durumların
değişmesiyle değişmez. Arkadaşlıkta birbirlerine eklemlenen
genellikle nefislerdir. Onun için insan gördüğü zararların
çoğunu arkadaşlarından görür. Ama dostlukta birleşen
akıllardır. Bu yüzden dosttan zarar görülmez. O kadar ki
dosttan gelen ve zarar gibi görülen şeyler bile aslında
faydadır. İşte bu yüzden insan için en değerli varlık gerçek
dostudur. Gerçek bir dost bulabilmek ne kadar zor ise
bulduktan sonra o dostluğu devam ettirmek de o kadar özen
ve emek gerektirir.
114
“Ey hakikat avcısı! Dostun gözün gibidir / Gözünü
tozdan çöpten korumalısın”
Hakikat aramaya çıkmış insanın yolunu aydınlatacak, aklını
onun aklına katacak, nefsinin iradesini esir almasına izin
vermeyecek şekilde güçlendirecek dostu gözü gibidir. Doğruyu
onunla görecek hakikati onunla bulacaktır. İşte bu sebepten
bir taraftan hakikatin peşinde koşar, onun yolunda her türlü
badireleri göze alırken diğer taraftan dostun dostluğunu
korumaya özen göstermelidir. Dostu kıracak bir söz, onu
dostluğunu zedeleyecek bir itiraz, bir küçük hata kendi gözüne
çöp girmesi, toz kaçması gibidir. Gözüne toz çer çöp kaçmışsa
hakikati nereden nasıl göreceksin?
“Dilini tozlar saçan kürek gibi kullanma / Çer çöple
gözünü zarara uğratma”
Gözüne kaçan toz çer çöp dostunu kırdığında başına gelecek
kötülüktür. Dostunu ise genellikle dilinle kırarsın. Kötü bir söz,
amacını aşan bir şaka, özensizliğinden dolayı maksadından
uzaklaşmış bir cümle dostunu kırabilir. Hatta bazen dostuna
“neden, niçin” diye sormak bile kırıcıdır. Eğer gerçekten
dostun ise teklif ettiği, istediği, talep ettiği bir şeye kayıtsız
şartsız “peki” demen gerekir. Büyükler, “dostluk; peki
demekle kaimdir” demişleridir. Eğer dosttan geliyorsa “kalk
gidelim” talebine “Nereye?” diye sorman bile abes olur.
Dilini tutmalısın. Dilin bazen tozun toprağın, çerin çöpün
atıldığı kürek gibi olur. Konuştukça ortalığa gübür saçılır. O toz
toprak dostu kırar, dostun gözün mesabesinde olduğu için
115
kendi gözüne çöp sokmuş gibi olursun. Artık ne hakikati arayıp
bulma çaban kalır, ne de hakikat gözünün önüne kadar gelse
bile görebilmek imkânın kalmış olur. Gözüne kaçmış çöpün
derdine düşer, her şeyi unutursun.
“Mümin müminin aynası olduğu için / Ayna tozdan
arınmış saf ve cilalı olmalı”
Dostunun yüzünde kendini görürsün. Dostun seni yansıtır.
İyiysen iyi, cesursan cesur, cömertsen cömert, ahdine vefalı
isen ahdine vefalı, dürüst isen dürüst bir insan görürsün
karşında. Gördüğün senin aksindir. Dostun seni yansıtan bir
ayna gibidir. Bu yüzden Hadisi Şerifte “Mümin müminin
aynasıdır” buyrulmuştur. Karşındaki ayna, nefesinle buğulanır.
Dostun ise abes sözlerin, nefsine uygun fiilin ile buğulanır.
Nefsinin emir ve komutasındaki hiçbir sözün hiçbir fiilin
dostuna karşı olmamalı. İşin doğrusu hiçbir sözün de hiçbir
fiilinde nefsinin iradene koyduğu tazyik bulunmamalı. Ama
özellikle dostuna karşı, seni hakikat deryasına doğru götüren,
seni uçurumlu yollardan geçirip selamet sahiline ulaştıracak
olan dostuna karşı asla olmamalı. Dostun seni yansıtan ayna
olduğuna göre, onun buğulanması senin yansımanı
kaybedecektir. Belki sen de kendini kaybedeceksin. Zararın
sadece yolu kaybetmekle kalmayacak. Yolunu kaybettiğinin
bile farkına varamayacak kadar kendini kaybedeceksin.
116
“Yar ki ruhunun hüznüne aynadır / Nefesinle onu
buğulandırmaktan sakın”
Sadece seni yansıtmakla sınırlı değildir dostun. Sen ne
hâldeysen, mesela hüzün içinde isen senin hüznünü de sana
yansıtacak olan aynadır. Hüznünü gördüğünde hüznünün
meserrete dönüşmesinin çaresini de dostun yüzünde
bulacaksın. Nefesini tut, ayna buğulanmasın.
Nefesinle seni sana göstermez hâle gelmesin / işte bu yüzden
nefesini tutmalısın her zaman
*
117
Ashabı Kehf
“Sen topraktan daha mı aşağısın?
Bak bahar gibi bir dost bulunca nasıl süslenir,
çiçeklenir”
“Ağaç; dostunu bulup bahara erer
Dostun dostluğu ile bahtı yücelir”
“O ağaç dostu olmayan hazanı görünce
Yüzünü yorganın altına çeker”
“Ve der ki: dost olmayan âleme beladır
Öyle birini görünce âdetim uyumadır”
“Uyumak ashabı kehf gibi olmaktır
Ashabı kehfe uyku Dikyanus’a hizmetten evladır”
“Uyanıkken Dikyanus’un korkusu vardı
Uyku Ashabı Kehf’e Allah’ın korumasıydı”
“Âlimin uykusu şüphesiz uyanıklıktır
Uyanık bile olsa cahille arkadaş olanın vay hâline”
“Kargalar kış gelince coşar da coşar
Bülbüller ise bir köşeye çekilir de susar”
118
“Gülşen yoksa bülbülde şetaret yoktur
Güneş gurub edince verdiği his uykudur”
Sen topraktan daha mı aşağısın? Sen topraktan yaratıldın
evet, ama Allah ruhundan nefhetti, artık toprak değilsin.
Toprağa nasıl olman gerektiğini anlamak için ibret nazarıyla
bak. Mademki aslını aştın, ondan daha ileri özelliklerle
bezendin de o sana hizmetkâr olarak görevlendirildi o zaman
sen ondan daha aşağı olmaya razı olamazsın. Toprağa bir bak,
dön de ibret nazarıyla bak bakalım. Bak bahar gibi bir dost
bulunca nasıl süslenir, çiçeklenir. Bahar toprağın dostudur.
Baharla toprak buluştuğu zaman iki dost hemhal olduğunda
ortaya çıkan güzellikler gibi güzellikler çıkar ortaya. Bahar
toprağa gelmiş toprak bahara kavuşmuştur. Bahar kışın
şiddetli soğuğunu uzaklara kovalayan ılık nefesini gezdirince
toprağın yüzünde; toprak içinde saklı güzellikleri ortaya
çıkarıverir. Ağaçlara su yürür yaprakları yeşerir. Pembeli morlu
envai çeşit çiçek boynunu uzatır gökyüzüne doğru. Bu
yeşillikler, çiçekler, dallar, yapraklar dostunu gören toprağın
süslenmesine benzer. Toprakla beraber su yürümüş ağaçlar
da boylanır, poslanır, süslenir öyle arzı endam eder bakanlara
ve de özellikle bakmayı bir adım geçip de görebilenlere. Ağaç
dostunu bulup bahara erer . Artık asık suratı gitmiş yerine
mutlu gülümseyişi gelmiştir. Biz bahar geldiğinde toprağın
neşesini içimizde hissederiz. Toprak dostuna kavuşmuş
olmanın saadetini bizim geçirgen ruhumuza zerk etmiştir.
Ağaç da topraktan nasibini almış dostuyla buluşmanın vuslatın
neşesini dışa vurmuştur. Toprak ağaç ve diğerleri baharla
buluşmaktan mutlu oldukları için bizde aynı mutluluğu
119
içimizde hissederiz. Ağacın; Dostun dostluğu ile bahtı yücelir.
Biz o baht yüceliğini de içimizde hissederiz.
Oysa aynı toprak çok kısa bir müddet önce böyle değildi. O
ağaç dostu olmayan hazanı görünce, Yüzünü yorganın altına
çekerdi. Hazan dost değildi, bir felaket habercisiydi. Sanki
gelmekte olan kışın vereceği zahmet ve meşakkat ona bir haz
veriyor gibi onu taklit ederdi. Bahar ne kadar dost ise
sonbahar o kadar uzak hâlden bilmez bir ağyar idi. Ağaçlar
onu görünce sevinmek şöyle dursun saklanırdı. Yorganın
altına girer, yüzünü göstermez, uyur gibi görünmeye çalışırdı.
Saklanır Ve der ki: dost olmayan âleme beladır,
Öyle birini görünce âdetim uyumadır”
Uyumasın da ne yapsın? Uyku insanın bütün acılarından kaçıp
saklanmaya çalıştığı bir sığınak değil mi? Böyle ağyar ile
hemhal olmaktansa uyumaya sığınmak en doğrusu değil mi?
İnsanın aklının başında olması esastır. Uyku gaflettir, yarı
ölümdür. Uykudayken ruhlar bedenden çıkar, gezerler.
Uykudayken insan dünya zevklerinden mahrumdur. Ama
dünya dertlerinden, meşakkatlerinden, eziyetlerinden de
masundur. Belki uykudayken sevinemez ama üzülmez de,
hatta bir uyku vakti kadar üzüntülerinden kurtulur. Böylece
dimağı, bedeni dinlenir rahat bulur.
Geçmiş zamanlarda yaşamış yedi genç saklandıkları mağarada
üç yüz yıldan daha fazla uyumuşlardı. Bu yüzden onlara
“mağara ashabı; ashabı kehf denmişti. Yedi uyurlar da denirdi
onlara. Yaşadıkları ülkenin kralı Dikyanus’tan kaçarak
saklandıkları mağarada Allah’ın nimetine kavuşmuşlar
120
yüzlerce yıl uyutulmuşlardı. Bu yüzden bizim için Uyumak
ashabı kehf gibi olmaktır. Uykudayken ağyarın zulmünden
kurtulur kendi içimize saklanırız. Böylece putperest kral
Dikyanus gibi olan nefsimizin baskısından emin olduğumuz bir
zaman dilimine ermiş oluruz. Çünkü Ashabı kehfe uyku
Dikyanus’a hizmetten evladır.
Dikyanus Putperest bir kraldı. Tevhit inancına tahammülü
yoktu. Kendi gibi düşünmeyen kendi gibi inanmayanları böyle
olmaya zorlardı. Yedi genç köpekleri Kıtmir ile birlikte bir
mağaraya saklandılar. Bu gençler mağaranın dışında yani
uyanık kalmaları halinde zalim kralın baskısına maruz
kalacaklardı. Uyanıkken Dikyanus’un korkusu vardı. O yüzden
mağaraya saklanmayı tercih ettiler. Boyun eğmektense günlük
hayatın nimetlerinden mahrum kalmayı yeğlediler. Mağarada
üzerlerine gelen uyku hâli onları korktuklarından emin eyledi.
Uyku Ashabı Kehf’e Allah’ın korumasıydı.
Bu macera Kuran-ı Kerim’de Kehf Suresi’nin 9. ve 14. Ayet-i
kerimelerinde şöyle hikâye edilir.
~9~ “(Resulüm) Yoksa sen, bizim ayetlerimizden
Ashabı Kehf ve Ashabı Rakim’in durumlarını
şaşırtıcı mı buldun?”
~10~ “O gençler mağaraya sığınmışlar ve
Rabbimiz! Bize tarafından rahmet ver ve bize (şu)
durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla!
Demişlerdi.
~11~ “Bunun üzerine biz de o mağarada onların
kulaklarına nice yıllar perde koyduk (uykuya
daldırdık)”
121
~12~ “Sonra da iki gruptan hangisinin kaldıkları
müddeti daha iyi hesap edeceğini görelim diye
onları uyandırdık.”
~13~ “Biz sana onların başından geçenleri gerçek
olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar Rablerine
inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetini
artırdık.”
~14~ “Onların kalplerini metin kıldık. O yiğitler
ayağa kalkarak dediler ki bizim Rabbimiz göklerin
ve yerin rabbidir. Biz ondan başkasına tanrı
demeyiz. Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.”
İşte böyle bazen uyku uyanıklıktan daha iyidir. Hatta bazı
insanların uykuları diğer bazılarının uyanık hâlinden daha
bereketli daha güzel daha faydalıdır. Mesela âlimler ile
cahiller arasında öylesine büyük bir fark vardır ki âlimlerin
uykusu cahillerin ibadeti sayılır. Çünkü Âlimin uykusu şüphesiz
uyanıklıktır. Âlimin gözü uyusa kalbi uyumaz. Âlimin dili sussa
kalbi zikrine devam eder. Âlim uyuduğunda zihninde ilmine
katacağı yeni şeylere yer açmaktadır. Fakat cahiller böyle
değildir. Âlim uyanıkken Salih amel ile iştigal eder, cahilin
uyanıklığı günah kazanmasının vesilesidir. İşte bu yüzden
ahaliye zulmüyle maruf şerli bir padişah âlim bir zata
kendisine Allah’ın rızasını kazanacağı bir amel tavsiye etmesi
talebinde bulunur. Bu zat o şerli şahsa “sizin için en hayırlı
amel uyumaktır” diye cevap verir. Bu cevaba öfkelenen
Padişaha o zatın izahı şöyle olur. “Etrafınızdaki ahaliye o kadar
şerriniz dokunuyor ki, ancak uykudayken sizin şerrinizden
emin oluyorlar. Bu yüzden uyumaktan çok sevap tahsil
edersiniz” Böyle şerli, salih bir amel işlemekten mahrum,
122
lehinde ve aleyhinde olanı bilemeyecek olanlara cahil denilir.
Uyanık bile olsa cahille arkadaş olanın vay hâline!
İşte böyle, bazen bir köşeye çekilip uzlete girmek gerekir. Ama
uzlet ağyardan ve ağyarın vereceği zarardan kaçıştır. Dosttan
uzlet olmaz. Dost olmayınca uzletin bir anlamı olmaz. İnsan
kışın meşakkatine baharın vuslatı için katlanır. Uzletin gayesi
dosta visal olmalıdır. Ağyar kış gibidir. Soğuktur. İnsana eziyet
verir. Eza çektirir. Ağaçların hazan gelince yüzünü yorganın
altına saklaması gibi ağyardan uzaklaşmak saklanmak hatta
uyumak gerekir. Çünkü kışın karı yağmuru soğuğu bülbülleri
mutlu etmez. Kış gelince coşan bülbüller değil kargalardır.
Kargalar kış gelince coşar da coşar. Kış gelince coşan karga gibi
olma. Bülbül gibi ol. Kış gelince, Bülbüller ise bir köşeye çekilir
de susar. Bülbülün ötüşündeki o nağme zenginliğinin, o hiçbir
bestekârın ulaşamayacağı musiki kudretinin sebebini biliyor
musun? Bir seher vakti bülbül sesiyle uyanmadıysan
bilemezsin. Gürültüye müptela kulağın o sesteki inceliği,
doğallığı, etkiyi ve insan ruhuna geçiveren duyguyu ayırt
edemez. İşin mahirleri bülbülün ötüşünde yedi bine yakın
birbirinden farklı nağme olduğunu ve bülbüllerin sürekli bu
nağmeleri artırdığını tespit etmişler. Bülbülün sesindeki
kudret onun minicik kalbindeki aşktan doğar. Onun sesindeki
her bir nağme esmanın birinin tecellisini izhar eder. Ama
Gülşen yoksa bülbülde şetaret yoktur. Gülzarı kaybeden
bülbül susar. Ona o musiki kudretini veren gül bahçesinin aşkı
olduğundan kış gelince bülbüller uzlete çekilir. Meydan
kargaların bet sesine kalır. Onun sesi şarkı değil bir
homurtudur. Belki bir ihtiyacını belki öfke veya bencilliğini
dışa vurmaktadır.
123
Mağaraya sığınmış yedi genç nasıl zalim kralın zulmünden
korundu iseler, uzleti de onların uykusu gibi bilmek lazım.
Nefsimiz putperest kral Dikyanus gibi bize hep kötülüğü
emreder. Ondan kaçıp bir mağaraya sığınmak gerekir. Dost
çekilince kış gelir, kargalar doluşur etrafımıza. Uzlet baharı
beklemek gibidir. Zaten dosttan ayrı düşünce bir karanlık
çöker ruhumuza. Güneş gurub edince verdiği his uykudur.
Uykunun güvenli kucağına kendimizi bıraktığımızda tıpkı o
gençler gibi “Rabbimiz! Bize tarafından rahmet ver ve bize (şu)
durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla!” demeli ve onun
rahmetini beklemeliyiz.
*
124
Işığı Bulma Işık Ol Eğer İskender İsen
Ey güneş! Terk edip gülşeni gittin
Arzın başka yüzünü tenvir ettin
Ama marifet güneşi asla batmaz
Onun şafak yeri akıllar ruhlar kalpler
Hele o; hurşid kemal makamındaysa
Işığı gece gündüz cemalden gelen nurdur
Güneşin doğduğu yere gel İskender isen
Sonra ele geçir fethet nereyi istersen
Artık nereye gidersen git orası “doğu”dur
Hatta “batı”n bile “doğu”ları kendine âşık eder
Yarasa duyguların seni batıya çeker
İnci saçan duyguların ise doğuya doğrudur yönü
Zahir gözüyle gördüğümüz, bildiğimiz güneş, dünya döndükçe
yer değiştirir. Bizim dünyadaki konumumuza göre güneşin ilk
göründüğü yöne “doğu” gözden uzaklaşıp kaybolduğu yöne
“batı” deriz. Dünya döner, her turunda bir yarım küresi
güneşe doğrudur. Diğer yarım küresi aksi istikamettedir.
125
Güneşin ışığını aldığı zaman dilimine “gündüz”, alamadığı
zaman dilimine “gece” deriz. Doğu, batı, gündüz, gece gibi
tanımlar her ne kadar bize güneşin konum ve durumunun
değişikliğine göre verilen farklı isimler gibi görünse de işin aslı
güneşin değişimi değil bizim güneşe göre değişimimize göre
ortaya çıkıyor olmasıdır.
Buna rağmen bir diğer hakikat de aslında güneşin de kendi
etrafında dönmesine dair bir ayrı hareket olduğudur. Bundan
başka güneş sisteminden içinde kalan bütün gezegenlerin ve
uydularının topluca dönüşü olan bir üçüncü hareket daha
vardır. İnsanoğlu bu birbirinden farklı aynı zamanda birbiri
içine geçmiş hareketlerin arasında hakikatleri arama, anlama,
algılama çabası içindedir. Nasıl güneş olmasa evrende hayat
olmazsa insanı hakikatlere ulaştıran rehberler de olmasa insan
olmaz. İnsanı hakikate ulaştıran rehberler güneş gibidir. Işık
verir, ısı verir. İnsana düşen o ışıktan yararlanarak hakikati
bulabilmesidir.
Peki, hakikat nedir?
Hakikat; birinin eline tutuşturuvereceği kadar kolay ve basit
bir şey değildir. Sürekli arayışı içinde olman, sürekli peşinde
koşman, sürekli ona giden yolları araştırıyor olman
gerekendir. Hakikati bulabilmen için önce hakikat
zannettiklerinden vazgeçmen sonra doğru bildiğini
zannettiklerini sorgulaman atacağın ilk adım sayılabilir.
Mesela, gece, gündüz, doğu, batı gibi yönünü bulmaya
yarayan araçları mutlak gerçek olmadığını anlaman iyi bir
başlangıçtır. Belki daha sonra diğer adımlara sıra gelecektir.
Şeklin, biçimin, rengin, kokunun ve tadın da görünen varlığı
126
anlaman için araçlar olduğunu mutlak hakikat olmadığını
anlamana da sıra gelecektir.
“Ey güneş! Terk edip gülşeni gittin” mısraında giden güneşten
kasıt “Şemsi Tebrizi” olabilir. Onun hem adının “Şems: Güneş”
olması hem Mevlana’nın hakikati bulmasında onun rehberi
olması bunu akla getirmektedir. Arzın dönüşüyle güneşin
diğer yarım kürede kalması, güneşin başka bir arza gitmesi
şeklinde tarif ediliyor. Ki halk arasında da olayın tarifi bu
şekildedir. “Güneş battı”, “Güneş doğdu”, “güneş kayboldu”
gibi ifadeler her ne kadar aslında mesele arzın güneşe göre
hareketi ise de doğrudur. Güneş gitmiştir, arz karanlık olmuş,
gece gelmiştir. “Arzın başka yüzünü tenvir ettin” mısraı da
ayni şekilde Şemsi Tebrizi’nin hakikati gösteren bir rehber
oluşu gittiği yer her nere ise orayı aydınlatmak da olduğu
anlatılmış oluyor.
Bu beyitten sonra hem bir teselli hem bir başka hakikatin
beyanı olan “Ama marifet güneşi asla batmaz
Onun şafak yeri akıllar ruhlar kalpler” mısraları geliyor.
Marifet hakikati bir dereceye kadar bulmayı ifade eden
terimdir. İlim sahiplerine âlim, marifet sahiplerine irfan ehli
dendiği malumdur. İlim ve irfan arasındaki farka kabaca ilim,
varlığın bilgisi, irfan hikmete sahip olmanın ifadesi diyebiliriz.
Güneş bir başka arza giderse ne olacak? Eğer sahip olduğun
ilim ise şartları kaybolduğun da o da kaybolur. Ama marifet ise
o seninle beraber var olan bir bilgi türü olduğu için “Marifet
güneşi asla batmaz” deniyor. Marifet güneşi, doğunun,
batının, güneşin ve arzın bilgisinin hep itibari -duruma göreolmasından marifetin ise mutlak hakikatin bir parçası
127
olmasındandır. Çünkü marifet güneşi, arzın güneşe göre
dönüşünden belirmez veya kaybolmaz. “Onun şafak yeri
akıllar, ruhlar, kalplerdir”
Kalplere doğan irfan kazanılmış değil verilmiş bir bilgidir. Her
ne kadar onu alabilmek için bazı şartlar gerekiyor, bazı
merhalelerden geçmek şart koşuluyor, kalp ona
hazırlanmadan o verilmiyor ise de sonuçta insanın irade ve
çabasıyla sahip olamayacağı bir şey olduğu için verilmiştir. Bu
şafağı insanın ruhu ve kalbi olan marifet güneşini sana
ulaştıran rehber, onun sana verilmesine aracılık eden kâmil bir
rehber ise artık gece ve gündüz iki itibari durum bilgisine
ihtiyacın kalmamış demektir. Değil ışık gözlerin bile olmasa
fark etmez. Sen ışığa ışık sana kavuşmuştur. “Hele o; hurşit
kemal makamındaysa / Işığı gece gündüz cemalden gelen
nurdur” mısralarında perde biraz daha aralanıyor. Sana
rehberlik eden güneş sana ulaştırdığı ışığı “cemal” sıfatından
almıştır, deniyor. “Cemal” sıfatı Allah’ın bütün sıfatlarının ve
doksan dokuz isminin varlığa sebep olanıdır. Her varlık
varlığını onun cemal sıfatına borçludur. Cemal sıfatı olmasaydı
bu âlem, bu evren ve bu insan olmazdı. Ondan gelen ışık
geceni ve gündüzünü aydınlatacak mutlak güneştir. Ona
kavuştuğun zaman maddi güneşe ve hayatını borçlu olduğunu
zannettiğin diğer maddi şeylere ihtiyacın bitecektir. Cemal
sıfatından gelen ışığı bulunca her güzeli o mutlak güzelin bir
tecellisi olarak görmeyi başaracaksın. Ne gözünde ne ruhunda
hiçbir karanlık kalmayacak.
“Güneşin doğduğu yere gel İskender isen / Sonra ele geçir
fethet nereyi istersen” mısralarında geçen “İskender olmak”
128
fütuhatlar yapan, çok uzak ülkeleri fetheden güçlü komutan
anlamları yüklenen bir mecazdır. Tarihte bu isimle yaşadığı
bilinen ve bu özelliklere sahip gerçek kişiler vardır. Bunlardan
biri Makedonyalı İskender diğeri Yemenli İskender’dir. Ayrıca
Kuran-ı Kerim’de nereli olduğu sarih zikredilmeyen
“Zülkarneyn” isimli bir komutanın kıssası olduğu malumdur.
Zülkarneyn kelime olarak “iki boynuzu olan” demektir. İki
boynuz, başında gücü simgeleyen iki boynuzlu miğfer taşımayı
ifade ediyor olabilir. Fakat müfessirlerin çoğu bilinen miğfer
veya benzeri somut bir varlığa işaret etmediği “son derece
güçlü” anlamına mecaz olduğunu beyan ederler. Hatta işari
tefsir sahipleri “zahir” ve “batın” gibi iki büyük gücü kendinde
toplamış bir komutandan bahsedildiğini, iki boynuzun hem
zahir hem batına hâkim oluşu simgelediğini söylemişlerdir.
Hangisi olursa olsun bütün İskenderlerin; ordusunu hep
doğuya doğru sevk ederek önlerine çıkan bütün ülkeleri
fethettiği, neredeyse dünyanın tamamına yakın bölümünü
egemenliği altına aldığını biliyoruz. İşte bu yüzden “İskender
olmak” ülkeler fetheden son derecede güçlü bir komutan
olmayı ifade eder. “Güneşin doğduğu yere gel İskender isen
/Sonra ele geçir fethet nereyi istersen” mısrasında üç temel
vurgu vardır:
Birincisi İskender olmaktır. Bu kişiye hakikat karşısında gerekli
olan güçlü olmayı, cesur olmayı, çaba ve gayret içinde olmayı,
kararlı olmayı, özgüven içinde olmayı, her insanın kendi
ülkesinin sultanı olmasını tavsiye etmektedir.
İkincisi güneşin doğduğu yere gitmesidir. Yine hakikat
karşısında ne yapması gerektiğini öğütleyen anlamdır. Güçlü
129
olmak yetmez hedefin ve amacın da olmalı. İskender olmayı
başardı isen sürekli doğuya gitmek gibi bir hedef, amaç ve
gayen de olmalı. Elbette sürekli doğuya gitmek tabiri bir
taraftan tarihi şahsiyet olarak İskender’in yaptığı şeydir.
Mecaz olarak; hakikat ülkesini fethetmek için hakikat
güneşine doğru hareket halinde olmayı ifade etmektedir.
Üçüncüsü istediğin yeri fethet, ifadesidir. Bir yeri fethetmek,
ele geçirmek, sahibi ve hâkimi olmak, egemenliği altına almak,
bir hamlede veya tesadüfen veya kendiliğinden olmaz. Uzun
zaman boyunca hazırlanmak, kuvvet toplamak, hedefe
ulaştıracak planlar yapmak gibi maddi sebeplere başvurmak
gerektirir. Ama hepsinden öncesi ve önceliklisi İskender
olduğuna karar vermen ve hedefini belirlemendir. Bu iki şartı
yerine getirirsen artık bundan sonrakiler kendiliğinden
gelecek istediğin yeri fethedebileceksin demektir.
Kendini kendi hakikat ülkenin sultanı olarak ilan ettin mi?
Hakikate sahip olmayı, ışığı bulmayı, karanlıkta yaşamayı
reddetmeyi içinde tam, kesin ve şüphesiz olarak kararlaştırdın
mı? Evet, o zaman sen bir İskendersin. “Artık nereye gidersen
git orası “doğu”dur” Bu mısra ile daire tamamlanır. Varlığın
bilgisi itibaridir. Doğu derken kendimize göre güneşi
gördüğümüz yeri kast ediyoruz. Oysa güneş ne doğar ne
batar. Dünya güneşin etrafında döner. Biz dünyanın neresinde
isek güneşi gördüğümüz yere doğu deriz. Oysa hakikat bilgisi
itibari değil mutlaktır. O duruma göre değişmez. Her yerde
hakikat güneşi seninle beraber olacağı için doğu batı, karanlık
ışık ayrımı kalkar. Karanlıktan korkmana gerek kalmaz.
130
Karanlığın sana kısıtlayıcı bir etkisi kalmaz O kadar ki, “Hatta
“batı”n bile “doğu”ları kendine âşık eder”
Elbette bu söylendiği kadar kolay değildir. Çünkü seni
hakikatin mutlak ışığına gitmeni engelleyen karanlık tarafın,
yarasa duyguların önünde engeldir. Yarasaların ışıktan
rahatsız olduğunu, onların ancak karanlıkta görebildiğini
biliyorsun. Şehvet, kin, öfke, haset, nemime, mevki ve makam
tutkusu gibi içinde taşıdığın duyguların yarasa duygularındır.
Ve “Yarasa duyguların seni batıya çeker” batının karanlığına
çeker. İskender olabilmek için önce onlarla savaşman, önce
onları egemenliğin altına alman gerekir. Bunun yolu ise tıpkı
onlar gibi içinde mevcut ışıltılı, parlak, inciler gibi değerli
duygularını güçlendirmektir. Çünkü “İnci saçan duyguların ise
doğuya doğrudur yönü.”
*
131
Beş Duyu İle Yetinmek
Ey Süvari! His yolu eşeklerin yoludur
Sakın eşeklere karışma insanlığından utan!
“His yolu” insanın bilgi kaynaklarının en alt katmanı olan beş
duyuyu ifade etmektedir. Beş duyu insan ve diğer canlılar
arasında müşterek olduğu için “eşeklerin yolu” olarak
nitelendirilmektedir. Hatta diğer canlıların duyuları
insanlardan daha gelişmiştir. Köpeklerin insan kulağının
algılayamayacağı frekanstaki sesleri duyabildiği, kartalların
gözlerinin çok uzak mesafeden bile görebildiği bilinmektedir.
Keza, koku alma, dokunarak cismin tüm özelliklerini
belirleyebilme, tadarak yenilebilir nesnelerin zararlı veya
faydalı olduğunu anlayabilme gibi özelliklerin, hayvanlarda
insanlardan daha gelişmiş olduğu malumdur. Beş duyu insan
için tek bilgi kaynağı değildir. Hayvanlardan farklı olarak
insanlar muhakeme –aklı kullanma- ile bilgi sahibi olurlar. Akıl
beş duyudan farklı, ondan daha yukarıda bir konumda olan
bilgi kaynağımızdır. Bu ikisi dışında bir üçüncü bilgi kaynağı
daha vardır. Bu, insanın “ruh”, “gönül” “kalp” gibi isimler
verilen manevi gücüdür.
Bilgi kaynaklarının bu üç katmanı aynı zamanda varlıkların
katmanlarıyla ilgilidir. Somut varlıkları algılamak için beş duyu
yeterlidir. Keza somut olan ama beş duyunun algı alanı içinde
olmayan varlıkların bilgisine akıl ile ulaşılır. Somut olmayan
132
varlıkların bilgisine ise hem beş duyu hem aklın katılımıyla
beslenen “ruh” ile ulaşılır. “Ruh akıl ve ilimle dost olduğunda /
Artık Türkçeyle Arapçayla işi olmaz” mısralarında, bu üçüncü
katman olan bilginin (anlamların) temel taşıyıcısı olan
sözcüklere bile ihtiyaç kalmayacağı söylenmektedir.
Beş duyu ile yetinmek, aklın ve ruhun beslenmemesi, insanı
bedenin kalın duvarları içinde mahpus eder. Sadece yemek,
içmek, sıcaktan ve soğuktan korunmak gayesi gütmek, keyif
aldığı şeylerden başka hiçbir şeyle ilgilenmemek, insanı
hayvanlık derecesine düşürür. Çünkü işin özünde beş duyu
bedenle alakalıdır. Bedenin ihtiyaçlarını gidermek için vardır.
Bedenle sınırlıdır. Beş duyu ile gerçeğe ulaşılmaz. Ötelerden
haber alınmaz. Beş duyu ile ulaşılan varlık bilgisi sadece
insanın hayatını devam ettirecek kadar işe yarar. Bu ise
hayvanlarla müşterektir. İnsan olmak için öteye geçmek
lazımdır.
Bir başka beş duyu daha var bildiğin gibi değil
O beş duyu kırmızı altın bunun gibi bakır değil
Mahşer yerinde kurulmuşsa pazarın
Altının yanında değeri olur mu bakırın
İnsan içinde –manevi âleminde- bu beş duyudan başka
yetenekler saklamaktadır. Göze ihtiyacı olmadan görebileceği,
kulağa ihtiyacı olmaksızın duyabileceği deruni hassalara
sahiptir. Bunlar o bilinen beş duyudan çok daha değerli çok
daha önemlidir. Çünkü hakikate bunlarla ulaşılır. Bu âlem bir
133
gün terk edilecek, yeniden yaratılma anında yani mahşerde
kâr ve zarar hesabına oturulacaktır. İşte orada bu beş
duyunun ancak bakır değerinde olduğu görülecektir. Oysa
deruni hassaları ona nispetle altın gibidir. “Altının yanında
değeri olur mu bakırın” mısraında beş duyu ile edilen kârın hiç
değil ama diğerine göre daha az değer ifade ettiği beyan
edilmektedir.
Bedenin hisleri, karanlığın kalın duvarlarında esir
Ruhun hisleri parlak güneşten beslenir
Çünkü beş duyu bedenle sınırlıdır. Beş duyuyu çok da doğru
sonuçlara götürmeyen beden besler. Bu yüzden beş duyu bilgi
kaynağı olarak çok güvenilir değildir. Göz şaşabilir, kulak yanlış
duyabilir. Beş duyunun karanlığın kalın duvarlarında esir
olması hakikate uzaklığını ifade eder. Manevi âlemin hakikati
bu âleme göre güneş gibidir. Bu âlem oraya göre karanlık
duvarların arkasıdır. Ruh o büyük hakikat güneşinden beslenir.
Duyular ona göre çok kısıtlıdır.
Ey bu gaybi hissi gayb âleminde tutan
Musa’nın eli gibi olan gönlünü koynunda nurlandır
Hazreti Musa’nın mucizelerinden bir tanesi parlayan eli idi.
Elini koynuna sokar, çıkardığında teninin esmer rengi, zıddına
beyaz bir ışıkla parlardı. O kadar parlar idi ki gece karanlığında
onun nuruyla yolunu bulması mümkündü. Hazreti Musa’nın
134
eli “Yedi Beyza” tabir edilirdi. “Musa’nın eli gibi olan gönlünü”
mısraında insanın gönlü Yedi Beyza’ya teşbih edilmekte ve bu
teşbih her ikisinin de insanın koynunda “beyazlaşacağı”
noktasından yapılmaktadır. Koynundaki gönlünü arındırırsan
nurlanır, onun parıltısı karanlıklar içinde sana yol gösterir
denmektedir.
Ey marifet güneşi sıfatı olan
Gökteki güneş ona nispetle zerre gibidir
Kâinatta esas olan zulmettir. Karanlık içindeki kâinatı
aydınlatan güneştir. Eğer güneş olmasa sürekli bir karanlık
içinde olacaktık. İnsan algısı her ne kadar doğal seyri içinde
bunun aksi olduğu yanılgısı içinde ise de her sabah güneşin
doğuşu başlı başına bir mucizedir. Güneşin nuru bize
görmediklerimizi gösterir, bilmediklerimizi öğretir. Görmek ve
bilmek de varlıklar gibi katmanlar hâlindedir. “Şeriat – Tarikat
– Marifet – Hakikat” basamaklarında “marifet” beş duyumuzla
algıladığımız güneşten daha büyüktür. Öyle büyüktür ki
“Gökteki güneş ona nispetle zerre gibidir” Çünkü onun
ulaştırdığı hakikat, somut varlıkların bilgisine nispetle öyle
büyük, öyle tasavvuru mümkün olmayandır.
Bizim tasavvurumuz beş duyumuzla algıladığımız kadarıyla
sınırlıdır. Bu yüzden haberi gelen o büyük hakikati gerektiği
gibi anlamaktan aciziz. Çoğu zaman çelişkiler içinde kalırız.
Çelişki içinde kalışımız o âleme ait değil bizim algımızın sınırlı
oluşundandır. İşte bu yüzden beş duyu ile yetinmek eşeklik
yoluna giriş ve ona razı oluştur.
135
Bazen güneş bazen derya oluruz
Gâh Kaf Dağı gâh Anka kuşuyuz
Ne o ne bu zatına nispet edilmez
Ne vehim ne zan seni anlamaz
Ruh akıl ve ilimle dost olduğunda
Artık Türkçeyle Arapçayla işi olmaz
Varlıkların derecelenmesinde yapılan tanımlardan biri,
“mahiyeti malum, hakikati meçhul varlıklar” “hakikati malum,
mahiyeti meçhul varlıklar” şeklindedir. “Kaf Dağı” ve “Anka
Kuşu” birinci kategoriye örnektir. Bunların hakikati malum
mahiyeti meçhuldür. Kaf Dağı dünyada olan ve dünyadan
büyük olan efsanevi bir dağdır. Keza Anka Kuşu da oraya
gidebilecek cesamette bir kuştur. Güneş veya derya olmak,
Kaf Dağı veya Anka kuşu olmak, hakikati bilinen ama mahiyeti
algılanamayandır. Çünkü insan aklı ve tahayyülü tasavvurunun
sınırları dışındadır. Ona ulaşmak için bu dünyaya, bedene,
maddi varlığa ait bütün tanım ve tariflerden vazgeçmek
lazımdır. Bunun yolu ise beş duyuya hapsolmaktan kurtulmak,
insan bilincini özgürlüğe kavuşturmaktır. İşte o zaman lafızlara
ihtiyaç kalmayacaktır. Sessiz ve sözsüz bir dil kazanılacak
anlamlara o dil ile ulaşılacaktır.
136
Ey suretleri yaratan zat-ı pak!
Muvahhit de müşebbih de hayran sana
Bazen müşebbih tevhit ehlidir
Tevhit ehli bazen tehdit edilir
“Muvahhit” terim olarak; tevhit ehli Allah’ı şirkten ve
teşbihten tenzih ederek iman etmeyi başaran insan demektir.
İman da esas olan bu mertebedir. Çünkü her insan bir şekilde
yaratıcısına ulaşır. İman etmek doğru olarak iman etmeyi
gerektirir. O tektir, eşsiz ve benzersizdir. Zamandan,
mekândan, cisimden, tariften, tasvirden münezzehtir. Onun
tekliğine halel getirecek bir tasavvur şirk –ona ortak koşmakolur. Ayeti kerimelerin ve hadisi şeriflerin sınırlarına riayet
edilerek teşekkül etmiş iman ehline “muvahhit” denir. Onu bu
sınırların dışına taşarak, aklının ve algısının aczine mağlup olup
da yaratılmış herhangi bir varlığa benzetenler,-mesela Allah’ın
eli vardır, yürümesi vardır, cismi vardır diyenler- ise
“müşebbihe” denir. İnsan ister müşebbihe ister muvahhit
olsun sonuçta ona hayrandır, onun büyüklüğüne karşı boyun
eğmiştir. Kaldı ki bu meselenin sınırları yazılı tariflerle veya
dışarıdan bir ölçme biçme ile de tayin ve tespit edilemez.
Muvahhit öyle bir hata yapar ki, müşebbihden daha çok
cezayı hak eder. Bununla tehdit edilir. Müşebbih
tasavvurundaki noksana ve hataya rağmen öyle muhabbet
besler ki, muvahhitten daha muvahhit olabilir. Çünkü o bütün
bu tariflerin, tasvirlerin, tabirlerin ötesindedir.
137
Gâh mestane olur da Ebul-Hasan der
Gâh Ey Yaşı küçük, bedeni taze! Diye seslenir
Gâh kendi nakşını viran eder
Böylece sevgiliyi her şeyden tenzih eder
Onun tabir, tasvir ve tariflerin ötesinde oluşunu hisseden
insanı kâmiller kendilerini kaybederler. Cezbeye düşerler.
Adeta ötelerden gelen mesaj, onları bilindik bütün tabiat
kanunlarının dışına çıkarır. Mesela, kendi etraflarında
dönmeye başlarlar. O dönüş kendilerinden vazgeçiş
mertebesine çıktı mı ayakları yerden kesilir. Özgür kalan
bilincin peşine düşen beden maddi olmaktan çıkar, manaya
dönüşür. Beden ruh olur. O insanların hayranlığı mestanelik –
kendini kaybediş- verir. Ne söyleyeceğini bilemez. Bir bakarsın
“Ey Hasan’ın babası” demiş, bir bakarsın “Ey küçük yaşlı, taze
bedenli” diye seslenmiş.
Bu
hitaplar
Hazreti
Mevlana’nın
manevi
evladı
Hüsamettin’edir. Hallaca ait Arapça bir şiirin bir mısraını
tekrar etmektedir. “Ya sağires-sinni ve ya ratibel-beden” İşte
bu mestane oluşun ileri merhalesi kendi suretini yıkabilmektir.
“Kendi nakşını viran etmek” mısraı onun aşk ve muhabbetiyle
düşülen cezbeyi, bedeninden vazgeçip onda yok olmayı ifade
eder. İşte o zaman gerçekten tenzih etmiş gerçekten tevhit
ehli olmuş olur.
138
His gözüyle görmek mutezile yoludur
Akıl gözü ise Sünniliktir, visale ermektir
Hislerinin maskarası olan muteziledir
Sünni gibi görünse de dalalettedir
Hissi geçemeyen muteziledir bunu bil
Gerçi Sünni’yim der amma ki değil
Hislerinle sınırlı kalmamaktır Sünnilik
Ruh ve akıl gözüyle görenler görüş sahibidir
Kendi nakşını viran edip visale erebilmek için beş duyu ile
yetinmeyi bırakmak gerekir. Dünya gözünü aşıp akıl gözüyle
görebilmektir esas olan. Mutezile ve Ehli Sünnet mezheplerini
de böyle anlamak gerekir. Yoksa kayıtlı tarifler üzerinden
kendini tanımlamak yanıltıcı olur. Ben Sünni’yim demek veya
ben Mutezileden değilim demek çok bir şey ifade etmez. Asıl
beş duyun ile yetiniyor musun yoksa onu aşmak için bir çaba
içinde misin? Ona bakmak lazım. Eğer beş duyunu aşmak için
bir çaba içinde değilsen, sadece maddi âlemin içine kendini
hapsetmişsen, varlıklarla kurduğun ilişki, karnını doyurmak,
şehvetini gidermek, keyif ve haz almak, böbürlenmek, mal
sahibi olmak, güçlü olmak düzeyinde ise ben Ehli Sünnet
mezhebindenim, doğru yoldayım, Mutezile değilim demenin
hiçbir anlamı yoktur. Gerçekte Mutezile olan sensin.
Mutezile mezhebi, insan iradesini yok sayan Cebriye
mezhebine karşı olarak ortaya çıkmıştır. Kuran ayetlerini akıl
139
çerçevesinde yorumlayan metotlarına bağlı olarak insan
iradesini mutlak kabul etmişlerdir. “Kul Kendi fiilinin
yaratıcısıdır” “Allah cüzziyatı yaratmaz” “Allah adildir o
yüzden kötülere ceza iyilere mükâfat vermek ona vaciptir”
“Kuran mahlûktur, Allah’ın kelamı denmesi onun ezeli ve
ebedi saymak olduğu için şirktir” gibi temel görüşlerine “usul-i
hamse” (beş esas) denir. İki yüz yıl kadar hâkimiyet kurmuşlar,
siyasi iktidarın eliyle kendileri gibi düşünmeyenlere zulüm ve
işkence uygulamışlar daha sonra tarih sahnesinden
çekilmişlerdir. Ancak köklü fikirlerinin birçoğu bugüne kadar
taşınmıştır. Akılcı oldukları için batılı düşünce tarzının
etkisinde kalanlar günümüzde de onların yöntemlerine
başvurmaktadır. Hâliyle aklı aşmayı teklif eden tasavvufla
birçok yönden çelişir hatta çatışırlar. Ehli Sünnet ise insan
iradesini yok sayan hatta bunu insanın hiçbir sorumluluğu
yoktur derecesine götüren cebriye ile mutezile arasında bir
orta yoldur. “Maturidilik” ve “Eş’airilik” gibi iki ana kaynaktan
gelir.
Hayvani his şevketli şahı görebilseydi
Öküz de eşek de görürdü o hazreti
Eğer sende o hususi his olmayaydı
Hayvan hissi değil hissin diğeri
Âdemoğlu histe müşterek ise neden daha yüce olsun?
Nasıl hayvanla ortak bir hisle sırra mahrem olsun?
140
Onun sureti vardır veya yoktur demek
Suret ehlini şek içinde bırakıp mağlup etmektir
Onun sureti var mı yoksa sureti yok mu bahsi bil ki
Suretten kurtulanlar içindir kabukta kalanlar için değil
Kör isen körlere teklif yoktur yok kör değilsen
Sabır darlıktan kurtuluşun anahtarıdır
Sabır gözden perdeyi bertaraf eder
Göğsü açar da kıymet ve şeref sahibi eder
Bu bölümdeki mısralar konuyu başlangıç noktasına geri
döndüren mısralardır. Beş duyu ile yetinmenin insanlıktan
uzaklaşma olduğuna işaret edilmekte, insan olmanın farkının
ancak bu beş duyuyu aşma çabasıyla ortaya çıkacağı
söylenmektedir. Beş duyu ile hakikat bulunabilse öküzler ve
eşekler de hakikate ulaşabilirdi, senin bunlardan hiçbir
üstünlüğün kalmazdı ifadeleri sert bir analojidir. Çıkış yolu ise
“sabır” terimiyle gösterilmektedir. Bu bir mertebe yükselişidir.
Birdenbire ve kolayca olmaz. Bir üst mertebeye göre bir alt
mertebe “ferec-sıkıntı, bela, musibet”tir. Sabır ise bunlardan
kurtuluşun yegâne anahtarıdır.
*
141
Suyun Sesini Dinleyen Adam
Irmak boyunca yüksek bir duvar
Üstünde gönlü dertli bir susuz var
Duvar yüksekti, susuza engeldi, perdeydi
Adam, susuz balık gibi ıstırap içindeydi
Hasret içindeydi, suya kerpiç parçası attı
Sudan çıkan ses sanki ona gaipten hitaptı
Suyun sesi sevgilinin seslenişiydi
Sarhoş oldu, hurma şarabı içmiş gibiydi
Suya sürekli kerpiç atmaya başladı
Adam, suyun sesinden zevk almadaydı
Kerpiç atarken sudan bir ses geldi susuza
“Bu kerpiç atmanın ne faydası var bana ve sana?”
Susuz adam suya şöyle bir cevap verdi
“Senin sesini duymak o kadar güzel ki
Faydanın birincisi şudur; su sesi
Susuzlar için dünyanın en güzel bestesi
142
O ses tıpkı İsrafil’in surunun sesidir
Ölüler o sesle kalkar dirilir
Ya da baharda gök gürültüsünden gelen sestir
Bahçeler o sesle canlanır, çiçeklenir, süslenir
Ya da fakire zekât dağıtma zamanını haber verir
Ya da mahpusa hapsinin bittiğini müjdeleyiştir
Ya da Yemen tarafından ağızsız gelen feyizdir
Hazreti peygambere ulaşan rahman nefesidir
Ya da asilerin günahkârların tam şefaat zamanı
Fahri âlemden gelip onlara ulaşan kokusu
Ya da Yusuf’un gömleğidir onun kokusunu taşıyan
Yakup Nebi’nin canına ulaşıp da gözlerini açan
İkinci faydası şudur; koparıp temiz suya
Attığım her kerpiç parçasında
Eksiliyor çevremdeki yüksek duvar
İyi oluyor alçaldıkça azaldıkça duvar
Suya hasret çeken bir susamışın ona ulaşamayıp da sesiyle
teselli bulması bütün yoksunlukları ve yoksullukları kapsar.
Her hasret bir acı her ses bir tesellidir. Acı çeken insanın
hasretini çektiği şeye dair duyduğu, gördüğü, kokladığı,
143
dokunduğu ne varsa bir taraftan hasretini ve acısını artırır
diğer taraftan acıyı ona kanıksatan bir teselli noktası verir.
Bergüzar diyerek saklanan değersiz şeylerin –hatta bir tutam
saçın- onu saklayan için anlamının büyüklüğünün sebebi bu
olsa gerektir. Bu teselli noktası aynı zamanda bir yetinme
duygusu da verir mi?
Eğer çektiği acı onu yücelten ve yükselten bir şey ise yetinme
duygusu ile işi olmaz. Çünkü yetinme duygusu hasretini
çekmediği sahip olduğu, elinin altında tuttuğu şeylerle ilgilidir.
Yetinmesi gereken elinde olanlar ise ayrıca ona hasret
çekilmemesi gerekir. Böylece “hasret çeken insan” tanımı aç
gözlülüğü, hırsı ve tamahı dışarıda bırakmış olur. Elindekilerle
yetinmesini bilmeyenlerin hasret çektiğinin bahsi de olmaz.
Suya hasret çeken susuz o suyun sesini sadece teselli noktası
olarak görmemektedir. Aynı zamanda kendisini değiştiren,
dönüştüren bir etken olduğunu söylemektedir.
“Su sesi; susuzlar için dünyanın en güzel bestesidir.” “Tıpkı
İsrafil’in suru gibi, ölüleri diriltecek” bir etkisi vardır. İsrafil’in
surunun sesi birincisinde her şeyi öldürecektir. Öylesine bir
öldürüş ki ölüm de ölecektir. Surun ikinci sesiyle ölenler
dirilecek, mezarlarından kalkacaktır. Hayat bulacaktır. Sonsuz
hayatın müjdecisi bir sese benzer susamış için suyun sesi.
Susuz o sesle suyun orada olduğunu unutmayacak, ona
ulaşmak için ümidini hep canlı tutacaktır. Ölüleri dirilten su,
sesiyle gelir. “Baharda gök gürültüsünden gelen sesten”
sonra yağan yağmurla “Bahçeler canlanır, çiçeklenir,
süslenir” Su ölüleri diriltir. İşte bu yüzden suyun sesi susuzluk
çeken bir insan için; “Fakire zekât dağıtma zamanını haber
144
verilişi” veya “Mahpusa hapsinin bittiğini müjdelenişi” gibi
sevinç ve mutluluk kaynağıdır. Hatta daha da fazlasıdır.
“Günahkârların” cehenneme doğru yollandığı, bütün
çarelerin tükendiği, günahların hesabının verilme vaktinin
geldiği bir zamanda “Şefaat zamanını” müjdeleyen “Fahri
âlemden gelip onlara ulaşan kokuyu” hissettikleri anın sevinci
gibidir. Yusuf’un hasretiyle ağlamaktan gözlerini kaybeden
Hazreti Yakup’un “Yusuf’un kokusunu taşıyan gömleği”
kendisine yaklaştığında, o kokuyu duyup da gömleği gözlerine
sürdüğünde “Gözlerinin açılışı” gibidir.
Susuzluk veya hasret çekmek insanoğlunun fıtratından
getirdiği bir duygudur.
Bu duygunun adını bilemez. Çaresini hiç bilemez. Nereden
geldiğini, nasıl biteceğini, nasıl sükûna kavuşacağını da
bilemez. Bu duygunun verdiği acıyı nasıl dindireceği, neyin
çare olacağı, nasıl kurtulacağı hakkında da genellikle hiçbir
fikri yoktur. Bununla beraber bu duyguyu hissetmeyen,
yaşamayan, acısıyla gözyaşı dökmeyen de yoktur.
Herkes kendince bir ad, kendince bir çare bulur.
Duygularını en kesif şekilde yaşayanlar şairler olduğu için en
çok şairler uğraşmıştır bununla. Kimi “yalnızlık” der, kimi “can
sıkıntısı”. Bazısı için “aşkın hüsranıdır”, diğer bazıları için
“hayatın ağır yükünün omuzlarını çökertmesidir” Mesela, biri
“içinde uluyan bir çakaldan” bahseder. Bir başkası “sürekli
kıpırdayan bir şeytan” gibi görür. Bazıları bu acının
şiddetinden canına kıyar. Birçoğu “beyninde kıpırdayan
kurtçuğu uyutmak” için aklını uyuşturmayı çare gibi görür.
145
Kimi melâmet tacını giyer, kimi ar u namus şişesini taşa çalar.
Büyük bir çoğunluk bir faniye duyduğu meyli bu zanneder de
“aşk” der sözün gelimi. Bir bakıma hepsi aynı dertten
muzdarip hepsi aynı hasretin pençesinde biçaredir. Amma
adını bilemediklerinden başka adlar takmışlardır.
İnsanoğlu ne kadar mutlu, mesrur, kadir, nimetlere gark
olursa olsun içinde hep bir eksiklik duygusu ile yaşar. Neyi
arzu etmiş ve neye sahip olmuşsa olsun gönlünün ücra
köşesinde bir yerde mahiyetini bilemediği bir noksanlık
hisseder. Eğer bu dünya hayatından gelen bir hayal kırıklığı
yaşarsa o duygusuyla birleşir toplu hâlde hücum eder insan
ruhuna. Böylece birçok acı, asıl acıyı ya tetikler, ya körükler, ya
uykudan uyandırır, ya ikiye katlar, şiddetlendirir. Asıl acı
fıtratından getirdiği “hasret” duygusudur.
“Mesnevinin ilk mısraı “dinle neyden nelerden hikâyet
etmekte / ayrılıklardan şikâyet etmekte” şeklinde başlar. İlk
on sekiz beyit “ney” ve “insan” arasındaki benzerliği simgesel
bir dille anlatır. İnsan ve ney “ayrılıklardan” şikâyet eden,
acıklı sesler çıkaran, acıları terennüm eden iki varlıktır. Bunun
temel sebebi her ikisinin de ana yurdundan kopup gurbete
düşmüş olmalarıdır. İnsan bu dünyaya ait değildir. Bu yüzden
içinde, gönlünün ücra köşelerinden bir yerde ana yurdunun
özlemini taşır. Oradan gelmiştir. Oraya dönecektir. Hayat bu
dönüşün yolculuğundan ibarettir. Yolculuk ne kadar sürerse
sürsün, hangi şartlarda olursa olsun nihayeti oraya dönüştür.
Bu yüzden insan bilincinde olmasa da hep o dönüşün
hasretinde, hep o hasretin acısındadır.
146
Eğer anlam arayışına çıkmaz, sorup soruşturmaz, merak
etmez, hayret etmez de “eve dönüşü” unutursa, sokakta
arkadaşlarıyla oyuna dalıp eve gitmeyi unutan çocuk gibi
misketlerinin derdine düşer. O eksiklik duygusunu misket
toplamakla gidereceğini zanneder. Artık o sahih hasret
duygusu “bozunmuş” bu dünyaya ait şeylere yönelmiş,
başkalaşım geçirmiştir. Hırs, açgözlülük, mal toplama tutkusu,
yetinme duygusunun kaybı gibi eve dönüşü zorlaştıran, asıl
vatana ulaşmayı engelleyen bir başka duyguya dönüşmüştür.
Belki üstünü başını kirlettiği için annesinden işiteceği azardan
korkan çocuğun eve gitmekten içtinap etmesine benzer bir
karşı duruşa duçar olacaktır. Ama ne yaparsa yapsın çare
yoktur. Dönüş onadır, gidiş orayadır.
Yapılması gereken tek şey suya kerpiç atmaktır.
Önce suya hasret çektiğinin yani “aslında ne istediğinin”
farkına varmalıdır. Sonra o suya ulaşmasına engel olan yüksek
duvarların. Eğer susamışken susuzluğunu giderecek başka
şeylerin peşine düşerse sudan gittikçe daha çok
uzaklaşacaktır. Eğer suya ulaşmasını engelleyen yüksek
duvarların farkına varmazsa engeli aşmak için ne yapması
gerektiğini, nasıl bir çaba harcaması gerektiğini
bilemeyecektir. Bunlardan sonra sıra suya kerpiç parçaları
atmaya gelir.
Her parçayı atınca suyun sesi gelir insanın kulağına. Adeta
sevgilinin seslenişi gibi o sesi dinlemenin lezzetine kaptırırsa
insan kendini hem suyu daha çok özleyecek hem suyu
özlemenin tarif edilemez hazzına erecektir.
147
Su insanın dönüşü olan ana yurdudur.
Duvar ise insanın benliğidir.
Atılan her kerpiç parçası benliğiyle yaptığı savaştan kazandığı
küçük zaferlerdir. Bu küçük zaferler ödülsüz kalmaz. Sudan bir
karşılık gelir, suyun kendisine ulaşamasa da sesini duyar insan.
Kazancı bununla sınırlı da değildir.
“Koparıp temiz suya, attığı her kerpiç parçasında, eksilir, iyi
olur alçaldıkça azaldıkça çevresindeki yüksek duvar”
***
148
Download

Mesnevi Dersleri - M. Sait Karaçorlu