4. HAFTA PFS105 TÜRK EĞİTİM TARİHİ Prof. Dr. Zeki TEKİN [email protected] KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi PFS105 2 TÜRK EĞİTİM TARİHİ
İçindekiler OSMANLILAR DÖNEMİ TÜRK EĞİTİMİ ............................................................................. 3 Medreseler .............................................................................................................................. 3 Medresenin Elemanları .................................................................................................... 5 İlmiye Mensublarının Hizmet Alanları ......................................................................... 6 Umûmî Medreseler ........................................................................................................... 8 Yirmili (Haşiye‐i Tecrid) Medreseler ............................................................................. 8 Otuzlu (Miftah) Medreseler ............................................................................................ 8 Kırklı (Telvih) Medreseler ............................................................................................... 8 Ellili Medreseler ................................................................................................................ 9 Sahn‐ı Seman Medreseleri ............................................................................................... 9 Altmışlı Medreseler .......................................................................................................... 9 Sıbyan Mektepleri ............................................................................................................... 13 Eğitimin İdari Teşkilatlanması .......................................................................................... 14 Askeri Eğitim Müesseseleri: .............................................................................................. 15 Enderun Mektebi ................................................................................................................. 16 Osmanlı Hükümdarlarının Yetiştirilmesi ....................................................................... 19 Eğitim Düşünürleri ve Yaygın Eğitimciler ...................................................................... 24 Yaygın Eğitim Müesseseleri ve Eğitimciler ..................................................................... 25 Camiler ............................................................................................................................. 26 Tekkeler ............................................................................................................................ 26 Kütüphaneler ................................................................................................................... 26 Sahhaflar ........................................................................................................................... 27 Loncalar ............................................................................................................................ 27 Saraylar ............................................................................................................................. 28 Evler .................................................................................................................................. 28 Kıraathaneler ................................................................................................................... 28 Muvakkithane ve Rasathaneler .................................................................................... 29 Matbaanın Girişi .................................................................................................................. 30 Mühendishane Matbaaı ................................................................................................. 32 Üsküdar Matbaası ........................................................................................................... 33 Takvimhane Matbaası .................................................................................................... 33 Taşbasmacılığı ................................................................................................................. 34 Vilâyet Matbaaları ........................................................................................................... 34 KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi PFS105 3 TÜRK EĞİTİM TARİHİ
OSMANLILAR DÖNEMİ TÜRK EĞİTİMİ Türkler olağanüstü bir insan bulduklarında değerli bir nesne edinmişçesine coşku duyarlar ve özellikle de savaşa yatkın biriyse onu yetiştirmek için hiçbir emek ve çabadan kaçınmazlar. Bizim (Batı Avrupalıların) yaptığımız ise çok farklıdır. Biz iyi bir köpek, şahin ya da at bulduğumuz zaman çok sevinir ve onu türünün en mükemmeli durumuna getirmek için elimizden geleni yaparız. Ama bir insanda olağanüstü nitelikler varsa, onu geliştirmek için kendimizi zahmete sokmaz, onu eğitmenin bize düşen bir iş olduğunu düşünmeyiz. Oysa Türkler, iyi yetiştirilmiş insandan büyük zevk alırlar. Klasik Dönemde Osmanlı yönetimi, halkı bulunduğu mekânda yaşamaya yönlendirmişti. Kuruluş Döneminde okuma yazma halk için zorunlu bir ihtiyaç değildi. İnsanlar kendileri için gerekli bilgileri bulunduğu bölgede yaşayarak öğrenmek durumundaydılar. Bu anlayışla kişiler, kendine yetecek kadar bilgi ve beceri edinecek, okuma yazmayla temel dinî bilgileri öğrenecekti. Her insanı kendisine yetecek kadar bilgilendirmek Osmanlı eğitiminin ilk hedefiydi. Okuma yazmayı geliştirmek, düzenli bilgi edinmek ve bunu kullanma hakkı ulemaya verilmişti. Osmanlı eğitim anlayışının bir başka hedefi de topluma öncülük ve rehberlik yapacak, yöneticilik vasıfları bulunan insanlar yetiştirmekti. Bu yüzden devletin eğitim faaliyetleri XVIII. yüzyıla kadar genel olarak ilmiye, seyfiye ve kalemiye için yetişmiş eleman kazandırmaya yönelikti. Osmanlı Devletiʹnin eğitim anlayışı ideal insan tipini yetiştirmek temeline dayanmaktadır. Hedeflenen insan itaatkâr, vatanını seven, dindar, sevecen ve vefakâr olmalıdır. Osmanlıda eğitim faaliyetleri, düzenli eğitim kurumları (örgün eğitim kurumları) ve sosyal kurumlarda (yaygın eğitim) yapılmaktadır. Medreseler İslam tarihinde medrese, orta ve yüksek seviyelerdeki eğitim ve öğretim yapan örgün müesseselerin müşterek adıdır. Medrese, memleketin ihtiyaç duyduğu kültürü veren KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi PFS105 4 TÜRK EĞİTİM TARİHİ
ve elemanları yetiştiren bir eğitim ve öğretim kuruluşudur. Daha önceki devirlerde olduğu gibi Osmanlı’da da şahıslar tarafından tesis edilen ve yaşaması için vakıflar kurulan medreselerin hocalarına müderris, yardımcılarına mu’îd, talebelerine dânişmend, talebe ve sûhte denirdi. Osmanlılar medreseyi Selçukluları ve Anadolu Beyliklerini örnek alarak kurdular. Bununla beraber Osmanlı medreseleri, naklî ilimlerde Şam‐Mısr; aklî ilimlerde Bağdat‐Semerkant bölgelerinde yetişmiş ulemadan istifade etmişlerdir. Orhan Gazi, 731/l33l’de İznik’te Osmanlı medresesini inşa ettiğinde Kayseri ve Kahire’de tahsil görmüş olan Davûd‐i Kayserî’yi ilk müderris tayin etmişti. Yine bu medresenin ilk müderrislerinden Alaeddin Esved de tahsilini İran’da tamamlamıştı. Murad Hüdavendigar devrinin meşhur müderrislerinden Kadızade‐i Rûmî Bursa’da tahsilden sonra Mâverâünnehir ulemasından tahsil görmüş, Semerkant’ta Seyyid Şerif Cürcânî’ye talebe ve Uluğ Bey’e hoca olmuştu. Kezâ Yıldırım Bayrezid, Bursa’da Osmanlı’nın ilk Dâru’l‐kurrasını tesis ettiğinde 798/l395 tarihinde Şemseddin Muhammed Cezerî’yi Kahire’den Bursa’ya davet ederek ilk müderrisliğini ona vermişti. Yıldırım Bayezid devrinin büyük âlimi Molla Fenârî de İznik’ten sonra Karaman ve Kahire’de tahsil görmüştü. KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
Şekil.1 Medrese Eğitimi II. Murad da Edirne’de yaptığı bir medresesine o sırada Halep’ten gelen Siraceddin Muhammed Halebî’nin adını vermiş ve ilk müderrisliğini ona vermişti. Aleddin Tûsî de bu devirde Bursa’ya gelmişti. II. Murad ve II. Mehmet devri müderrislerinden Alaeddin Ali Fenârî ise Anadolu’dan Herat ve Semerkant’a giderek yetişmiş ve döndüğünde kendisine müderrislik verilmişti. Yine Fatih Sultan Mehmet, büyük matematikçi ve hey’etçi Ali Kuşçu’yu, her menziline l000 akçe ödeyerek İstanbul’a getirtmiş ve kendisine Ayasofya Medresesi müderrisliğini vermişti. Osmanlı’nın eğitim ve öğretimdeki Anadolu dışına açık politikasını sonuna kadar devam ettirdiği anlaşılmaktadır. Osmanlı medrese sistemi, ilk devirde Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beylikleri medrese sisteminin devamı olarak ortaya çıkmışsa da Yıldırım Bayezid devrinde bir düzenlemeye gidildiği; II. Murad devrinde Edirne’deki Halebiye Medresesi’ndeki Tetimme ve yine Dâru’l‐hadis Medresesi’nin açılmasıyla geliştiği ve nihayet asıl Osmanlı medrese sisteminin Fatih Sultan Mehmet devrinde ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu sistem, Osmanlı medrese sisteminin omurgası olmakla beraber, Kanûnî Sultan Süleyman devrinde ve l9l3’te yeni düzenlemeler yapılmıştır. İster Klasik dönemde olsun, ister Yenileşme döneminde olsun Osmanlı medreselerini Umûmî Medreseler, Meslekî Medreseler olarak iki ana gruba ayırarak inceleyeceğiz. Medresenin Elemanları Müderris: Belirli bir tahsilden sonra icâzet ve mülazemetten sonra beratla medreselerde ders verenlere müderris denir. Tek dershaneli medreselerde bir, Sahn‐ı Seman ve Süleymaniye gibi çok dershaneli medreselerde her dershanede bir müderris bulunurdu. Osmanlı medreselerinde Hâric ve Dâhil derslerini okuyan talebeler, mezun olarak Anadolu cihetinde vazife alacaksa Anadolu kadıaskerinin, Rumeli cihetinde vazife alacaksa Rumeli kadıaskerinin Matlab denilen defterine (Ruznamçe) mülazim kaydedilir ve mülazemet (Staj) dönemini hangi âlimin yanında KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 5 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
geçirecekse onun yanında süresini tamamlardı. Bu süre genel olarak üç yıldı. Bu süreye növbet denirdi ki süreyi tamamlayanlar en aşağı seviyede medrese olan Yirmili Medrese’ye (Haşiye‐i Tecrid Medresesi) müderris tayin edilirdi. Müderrisliğin dışında bir hizmete girmek istiyorsa en alt seviyedeki bir basmaktan işe başlardı. Bu seviyeden işe başlayan bir müderrisin maaşının kapıcıların almakta olduğu yevmî 2 akçe asgarî ücret kabul edilirse onun en az on misli olduğu görülür. Muîd: Müderrisin derslerini tekrarlayarak açıklayan kişi Müderris yardımcısı Danişmendler arasından seçilen muîd, talebelerin en liyakatlılarından biri olup hem onların disiplini ile uğraşır hem de müderrisin derslerini onlara açıklardı. Sahn‐ı Seman muîdlerinin ise, bunlara ilaveten külliye içindeki Tetimme Medreseleri’nde sûhtelere ders verdikleri görülmektedir. Muîdlik, l908 inkılâbından sonra Sultanilerde de ayni vazifeleri görmek üzere ihdas edilmiş ise de sonradan kaldırılmıştır. Danişmend: Arapların tâlib ve Tilmiz dedikleri talebelere Selçuklular, Fakîh ve Mülazim derlerdi. Osmanlılarda ise, Talebe ve Tüllab denildiği gibi Farsçada âlim ve âkil manasına gelen Dânişmend ve yine Farsçada yanmış manasına Sûhte ve bundan muharref olarak softa denilmekteydi. Osmanlı medreselerinde talebelerin Sıbyan mektebi mezunlarından veya o seviyede husûsî bir eğitim görenlerden oluştukları anlaşılmaktadır. İlmiye Mensublarının Hizmet Alanları Müderrislik: Medrese mezunlarından mülazemet dönemini tamamlayanlar, Yirmili bir medreseden sonra Otuzlu bir medreseye, oradan Kırklı bir medreseye, takiben Ellili bir medreseye ve nihayet Altmışlı bir medreseye yükselirlerdi. Buradan da isterlerse ilmiyenin diğer istihdam sahalarına geçerler ve tekrar eğitim sahasına dönebilirlerdi. Ancak, her kademe değişikliğinde o kademeye tâlibler arasında bir musabaka imtihanı geçirirlerdi. KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 6 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
Kadılık: İlmiye tabakasının istihdam sahalarından biri de kadılık yoludur. Osmanlıda medreselerde olduğu gibi kadılıklar da kendi arasında derecelere ayrılmışlardı. Mülazemet süresini tamamlayan kadı adayı en aşağı seviyedeki bir kadılıktan başlayarak Kadıaskerlik, hatta Şeyhülislamlığa kadar yükselebilirlerdi. Dilerlerse de diğer hizmet sahalarına geçebilirlerdi. Müftülük: Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde iftâ, kadılık ve müderrislik tek şahısta toplanırken daha sonraları bu görevler ayrı ayrı şahıslara verilmiştir. İlmiye mensubları, isterlerse müftülük yolunu seçerek bu sahada vazife alabilirlerdi. Tabiblik: Ulemadan sayılan tabibler de Dâru’ş‐şifadan mezun olarak mülazemetlerini tamamladıktan sonra tıb sahasında hizmet için tıb medresesi veya hastahane olarak hizmet veren Dâru’ş‐şifalarda görev alırlardı. Cami Hizmetleri: Osmanlı’da cami hizmeti gören vâiz, hatip, imam‐hatp ve müezzinler de ilmiyedendirler. Medrese mezunları isterlerse bu sahada da görev alabilirlerdi. Özellikle meslekî medrese olan Dârru’l‐kurra mezunları camilerde imamlık ve müezzinlik görevlerini alırlardı. Askerî Hizmetler: İlmiye mensublarından askerî sahada hizmet etmek isteyenlere, növbetten sonra 20.000 akçelik zeamet verilirdi. 982/l574‐75’te 50.000 akçelik tımar verilmekteydi. Diğer Hizmetler: Osmanlı Devleti’nde bürokratlar da medrese veya askerî mensublardan seçildikleri için devletin çeşitli hizmet birimlerinde ilmiye mensubları görev alırlardı. Nişancılar, Defterdarlar ve bunların teşkilatında çalışanların büyük bir kısmı ilmiye mensublarıydı. KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 7 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
Umûmî Medreseler Bu medreseler, aklî, naklî ve tabiî ilimlerin birlikte okutuldukları medreselerdir. Buralarda meslek ağırlıklı bir eğitim ve öğretim yerine birçok alanda hizmet edebilecek elemanları yetiştirecek bir eğitim verilirdi. Osmanlı’da medreseler, Selçuklu, Gazneli ve Karahanlılardan farklı olarak, aşağıdan yukarıya kademelere ayrılmıştır. Medreselerin, müderrislerin aldıkları yevmiyelere ve okutulan kitaplara göre tasnif edilmeleri Osmanlılara has bir tasnif şeklidir. Bu tasnif şudur: Yirmili (Haşiye‐i Tecrid) Medreseler Müderrisine yevmî 20 akçe verilen medreselerdir. Bu medreselere Haşiye‐i Tecrid Medresesi denilmesinin sebebi, Seyyid Şerif Cürcânî’nin, Nasuriddin Tûsî’nin Tecrîdü’l‐İ’tikad adlı eserine Haşiye‐i Tecrîd adıyla yazdığı haşiyesinin burada okutulmasıdır. Bu bize, medresede okutulan diğer eserler yanında Haşiye‐Tecrid’in önemini göstermektedir. Otuzlu (Miftah) Medreseler Müderrisine yevmi 30 akçe verilen medreselerdir. Bu medrese de, Sadeddin Teftezânî’nin belagata dair eseri olan Şerh‐i Miftah’ının ismini taşımaktadır. Kırklı (Telvih) Medreseler Müderrisinin yevmî 40 akçe aldığı medreselerdir. Medreseye adını veren Telvih ise, Sadeddin Teftezani’nin fıkha dair eseridir. KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 8 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
Ellili Medreseler Müderrisine yevmi 50 akçe alan medreselerdir. Bu medreseler, Hariç Ellili ve Dahil Ellili olarak iki gruba ayrılırlar. Sahn‐ı Seman Medreseleri Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’da kurduğu sekiz medresedir. Sahn‐ı Seman, Osmanlı medrese sisteminde önemli bir kademedir ve Kanûnî Sultan Süleyman’ın Süleymaniye Medreselerini inşaasına kadar da bu önemini korumuştur. Altmışlı Medreseler Müderrisine yevmi 60 akçe verilen medreseler. Süleymaniye Medreselerinin inşasından sonra Osmanlı medrese kademelerinin şu şekli aldığı anlaşılmaktadır: 1‐ İbtida‐i Hariç Medreseleri, 2‐ Hareket‐i Hariç Medreseleri, 3‐ İbtida‐i Dahil Medreseleri, 4‐ Hareket‐i Dahil Medtreseleri, 5‐ Mûsıle‐i Sahn Medreseleri, 6‐ Sahn‐ı Seman Medreseleri 7‐ İbtida‐i Altmışlı Medreseleri, 8‐ Hareket‐i Altmışlı Medreseleri, 9‐ Mûsıle‐i Süleymaniye Medreseleri, KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 9 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
10‐ Süleymaniye Medreseleri, 11‐ Dâru’l‐Hadis Medreseleri. Klasik Dönem Osmanlı Medreselerinde Okutulan Dersler A‐ Haşiye‐i Tecrid Medreseleri (Yirmili Medreseler) İlmin Adı Okunan Kitaplar 1‐ Belagat Mutavvel (Teftezani ö. 471‐1389) 2‐ Kelam Haşiye‐i Tecrid (Seyyid Şerif Cürcânî ö. 816‐1413) 3‐ Fıkıh Şerh‐i Feraiz (Seyyid Şerif Cürcânî) B‐ Miftah Medreseleri (Otuzlu Medreseler) İlmin Adı Okunan Kitaplar 1‐ Belagat Şerh‐i Meftah (Teftezânî’nin el‐Mutav‐vel ale’l‐Miftah’ının şerhlerinden) 2‐ Kelam Haşiye‐i Tecrid (Sadeddin Teftezânî) 3‐ Fıkıh Tenkih ve Tavdih (Sadru’ş‐Şeria, Ubey‐dullah b. İshak el‐Buhârî) C‐ Telvih Medreseleri (Kırklı Medreseler) İlmin Adı Okunan Kitaplar 1‐ Belagat Miftâhu’l‐Ulûm (Seyyid Şerif Cürcânî)Meânî Şerh‐i Miftah 2‐ Kelam Şerh‐i Mevakıf (Seyyid Şerif Cürcânî) KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 10 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
3‐ Fıkıh Sadruşşeria 4‐ Hadis Mesabih (Bagavî ö. 516‐1122) D‐ Ellili Medreseler a) Haricî Medreseler İlmin Adı Okunan Kitaplar 1‐ Fıkıh Hidaye (Burhaneddin b. Ebi Bekir Merginânî ö. 650‐1253) 2‐ Kelam Şerh‐i Mevakıf (Seyyid Şerif Cürcânî) 3‐ Hadis Mesabih (Hüseyin b. Mes’ud Bagavî ö. 516‐1122) b) Dahil Medreseler İlmin Adı Okunan Kitaplar 1‐ Fıkıh Hidaye 2‐ Usul‐i Fıkıh Telvih (Teftezânî) 3‐ Hadis Buhârî (Muhammed b. İsmail Buhârî ö. 194‐809/256‐869) 4‐ Tefsir Keşşaf (Mahmud b. Ömer Zemahşeri ö. 538‐1143) Beyzâvî (Nasıruddin Abdullah b. Ömer Beyzâvî ö. 685‐1286) c) Sahn‐ı Seman Medreseleri İlmin Adı Okunan Kitaplar 1‐ Fıkıh Hidaye KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 11 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
2‐ Usul‐i Fıkıh Telvih, Şerh‐i Adûd 3‐ Akaid Şerhu Akaidi’n‐Nesefiyye Şerhu Akaidu’l‐Adûdiyye Devvânî 4‐ Hadis Buhârî 5‐ Tefsir Keşşaf, Beyzâvî d) Altmışlı Medreseler İlmin Adı Okunan Kitaplar 1‐ Fıkıh Hidaye Şerh‐i Ferâiz (Seyyid Şerif Cürcânî) 2‐ Usul‐i Fıkıh Telvih 3‐ Kelam Şerh‐i Mevakıf 4‐ Tefsir Keşşaf 5‐ Hadis Buhârî Medreseler, ulemâ sınıfını (şeyhülislâmlar, müderrisler, kadılar...), devlet memurları ve ilkokul öğretmenlerinden bazılarını, din görevlilerini vs. yetiştirerek etkili oluyorlardı. Ayrıca cer yoluyla medrese öğrencilerinin Recep, Şaban, Ramazan aylarında köylere dağılıp halka dinî bilgiler vermeleri, ulemânın, padişahların yanında bulunmaları ve Ramazan geceleri Sarayda padişahın huzurunda huzur dersleri denen, Tefsir ile ilgili tartışmalar yapmaları da medrese mensuplarının etkinliğini artırıyordu. Medreseler XVI. yüzyılın ortalarından itibaren şu alanlarda bozulmaya başladı: KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 12 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ

Mülâzemet [müderrisliğe atanma] yöntemi bozuldu. Örneğin, bazı ulemâ çocuklarına pek küçükken müderris unvanı verildi [beşik ulemâsı]. 
Öğretim ve yöntemleri bozuldu ve taşlaşmaya başladı. 
Öğrencilerin ve müderrislerin disiplini ve ciddiyeti bozuldu. Koçi Bey, IV. Murat’a sunduğu Risale1 sinde (1631) medreselerin bozulmalarını ve düzeltilme yollarım da dile getirir. Sıbyan Mektepleri İlk tahsil veren bu mektepler, 5‐6 yaşlarındaki çocuklara okuyup‐yazmayı, ilm‐i hal bilgisi denilen bazı dînî bilgileri ve dört işlemden ibaret olan basit matematik bilgilerini vermek üzere kurulmuş okullardır. İslam’dan önce Küttab adıyla Hire’de mevcudiyetine şahit olduğumuz bu okulun Müslüman Türk devletlerinden Karahanlı, Selçuklu’da Sıbyan Mektebi Osmanlı’da ise Dâru’t‐ta’lim, Dâru’l‐‘ilm, Muallimhâne, Mekteb, Mektephâne, Mahalle Mektebi, Taş Mekteb, Mekteb‐i ibtidaiye ve Sıbyan Mektebi adlarıyla anıldığı görülmektedir. Bu mekteblerin hocasına Muallim, yardımcısına Kalfa, öğrencilerine de Talebe, Sûhte, Tilmîz, Puser ve Şâkird denilmekteydi. Osmanlı’nın kuruluşundan İlkokulların açılışına kadar bu okulların proğramları çeşitli değişikliklere uğramıştır. F. Sulan Mehmed’in İstanbul’un ilk ilkokulunu Dâru’t‐ta’lim adıyla açtığında, vakfiyesine’ta’lîm‐i kelâm‐ı kadîm ve Kur’ân‐ı azîm’ okunmasını şart koşmuştu. II. Bayezid de İstanbul’daki külliyesindeki Sıbyan Mektebi’ndeki muallim ve kalfanın sıbyâna Kur’an okumayı ve ilm‐i hâl bilgilerini öğretmelerini şart koşmuştu. I. Mahmut ise l5 Şevval ll52/4 Aralık l739 tarihli vakfiyesinde muallimhanesine bir de hat hocası tayin ederek çocuklara güzel yazı öğretilmesini istemişti. I. Abdulhamid’in Bab‐ı âlî’deki Hamidiye Mektebi’nde de Arapça ve Farsça sıbyan mektebi programına girmiştir. II. Mahmut tarafından l824’te ısdar edilen ‘ta’lim‐i sıbyan hakkında ferman ‘da ise, öncelikle zarûret‐i dîniyyenin öğretilmesi şart koşulmuş ve muallimlerden çocuklara Kur’an ta’lîmi, tecvîd ve ilm‐i hâl okutulması istenmişti. Tanzimat’ın îlanından bir KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 13 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
müddet önce l838’de Umûr‐i Nâfia Meclisi’nde mektepler için hazırlanan bir lâyihada mektepler küçük ve büyük olmak üzere ikiye ayrılmış küçük mahalle mekteplerinde hece ile iki hatim indirilmesi; büyük mekteplerde (Sınıf‐ı sânî) ise kulak dolgunluğu olması için Türkî inşâ, Tuhfe, Subha‐i Sıbyan gibi eserlerin ve Birgivî’nin akâid risâlesi, ahlak risâleleri, hat ve hitabet okutulması öngörülmüştü. 1846’da ise dört yıllık eğitim veren sıbyan mekteplerinde elifba, Kur’an, ilm‐i hâl, tecvid, harekeli Türkçe, Muhtasar Ahlâk‐ı Memdûha Risâlesi, lügat okutuluyor, sülüs ve nesih yazıları öğretiliyordu. Tanzimat’tan sonra üç yıllık Mekteb‐i İbtidâi olarak faaliyet gösteren bu mekteplerin proğramında elifba, Kur’an‐ı Kerim, tecvid, ilm‐i hâl, ahlak, sarf‐ı Osmani, imla, kıraat, mülehhas tarih‐i Osmani, muhtasar coğrafya‐ı Osmani, hesap ve hüsn‐i hat okutuluyordu. Eğitimin İdari Teşkilatlanması Fatih Kanunnamesinde, ‘Şeyhülislâmın ulemânın reisi olduğu’ belirtilir. Şu halde, medrese ve sıbyan mekteplerinin bağlı olduklan en üst organ Şeyhülislâmlık, yani Meşihat makamıydı. Fakat XVI. yüzyılın başlarından itibaren Şeyhülislâmlık içinde Ders Vekâleti denen bir daire kurulmuş ve bu konu ile o ilgilenmişti. Taşralarda, müftüler bu görevi de ifa etmişlerdi. Özellikle XVI. yüzyılda kaza sisteminde yeni düzenlemelere giderek Rumeli’de dokuz, Anadolu’da on ve Mısır’da altı olmak üzere tamamiyle Osmanlı’ya has dereceler teşkil edildiği gibi, medrese sisteminde de üç ve beş dereceli iken yeni gelişmeler dikkate alınarak biraz daha sonra on iki dereceli medrese teşkilatı geliştirilmiş ve bunlar arasında yatay geçişleri de düzene koyan entegre bir yapı oluşturulmuştu. Klasik dönem Osmanlı teşkilatında orta ve yüksek derecedeki eğitim faaliyetlerinin yürütüldüğü medreseler şeyhülislâmlığa bağlı bulunmaktaydı. Medreselerde görev yapan müderrislerin tayinlerinden 982/1574’e kadar tamamen sadrazam ve kadıasker sorumluyken, bu târihten itibaren yevmiyesi kırk akçadan yukarı olan müderrisliklerin ve yüz elli akçayı aşan mevleviyet kadılarının tayin için arz edilme görevi şeyhülislâmlara bırakılmıştı. KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 14 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
Hatta bu görevin fetvâ meşgûliyeti yanında zor olacağını söyleyen Şeyhülislâm Ebussu‘ûd Efendi, Sadrazam İbrahim Paşa’ya bir tezkire yazarak iş yükünün arttığını ifade etmişti. Yine Ebussu‘ûd Efendi’nin Rumeli Kadıaskerliği’nden başlayarak uygulanan usûle göre, medreseden mezun olanlar Rumeli veya Anadolu Kadıaskeri’nin defterine isimlerini yazdırarak “mülâzemet” dönemi denilen bir hazırlık safhasını geçirirlerdi. Mülâzemet dönemi bittikten sonra yevmiyesi kırk akçayı geçen hâric müderrisliğinden en yüksek derece olan Süleymaniye Dârü’l‐
Hadis Medresesi’ne kadar tayini düşünülen zevâtın isimleri şeyhülislâmın telhisiyle sadrazama arz edilir, pâdişâhın onayıyla da resmî muâmele tamamlanmış olurdu. IV. Mehmed dönemi şeyhülislâmlarından Çatalcalı Ali Efendi, hâric ellili Sayyâdbaşı i
Medresesi’nden Süleymaniye’ye kadar düzenlediği 1092/1681 târihli tayin telhisini Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa (ö. 1095/1683) vasıtasıyla pâdişâha arz etmiş, “vech‐i meşrûh üzere verdim” şeklindeki hatt‐ı hümâyûn ile tayin onaylanmıştı. Askeri Eğitim Müesseseleri: Türk devlet geleneğine uygun olarak Osmanlı Devleti de askerî teşkilata ve Askerî eğitime önem vermiştir. Osman Gazî ve Orhan Gazî’nin ilk zamanlarında gönüllülerden oluşan ilk Osmanlı ordusu yerine, Bursa’nın fethi sırasında görülen eksiklikler üzerine yevmlü (maaşlı) yaya ve atlı (müellem) ordular kurulmuştur. I. Murad devrinde Yeniçeri teşkilatının kurulmasıyla Osmanlı Devleti eğitimli bir orduya kavuştu. l826’da Yeniçerilğin ilgasından sonra da Osmanlı’da askerî eğitim müesseseleri açılmaya devam etti. Bu müesseseleri şöyle özetlemek mümkündür: 1. Acemioğlanlar Ocağı: Pençik ve Devşirme usulleriyle toplanan çocuklar, yetiştirilmek amacıyla önce bir Türk âilesine verilir ve oradan da Acemioğlanlar Ocağı’na gelirlerdi. Bu çocuklar, burada bir taraftan Sıbyan Mektebi seviyesinde eğitim verilirken diğer taraftan da askerî disiplinle Yeniçeri Ortası’na hazırlanırdı. KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 15 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
I.Murad devrinde Çandarlı Kara Halil Paşa ve Molla Rüstem’in çalışmalarıyla ilk defa Gelibolu’da kurulan Acemioğlanlar Ocağı sekiz ortadan oluşuyor ve başlarında yayabaşı’lardan biri bulunuyordu. İstanbul’un fethinden sonra ikinci Acemioğlanlar Ocağı, İstanbul Şehzâdebaşı’nda açıldı ve bu ocak, l826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar devam etti. 2‐ Yeniçeri Ocakları: I.Murad’ın Edirne’yi fethinden sonra l362’ Edirne’de kurulmuştur. Acemioğlanlar arasından seçilen kıdemli oğlanlar, Cemaat Ortaları, Sekbanlar ve Ağa Bölükleri’nde eğitime tabi tutulurlar. Bu eğitimin orta seviyede bir eğitim olduğu anlaşılmaktadır. Enderun Mektebi Enderun Mektebi, esas olarak Hıristiyan tebaadan alınan yetenekli çocukları (devşirme oğlanları) iyi ve güvenilir devlet adamı ve asker yapma amacını güdüyordu. İlk teşkilâtı II. Murat’a kadar çıkar, fakat düzenlenme ve geliştirilmesi Fatih ile başlar. Çalışmasını 1909’a kadar sürdüren Enderun Mektebi, Türk eğitim tarihinde çok önemli bir yer tutar ve dünya eğitim tarihinde de Türklerin bir katkısı olarak belirtilir. Osmanlı devlet yönetimi bir yandan medrese çıkışlı ulemâya, öte yandan Enderun Mektebi’nin kul sistemine dayanıyordu. Başka deyişle, en önemli yönetim makamlarına ancak bu iki kanaldan yetişenler getiriliyordu. Bu iki kanaldan kul sisteminin özel bir önemi vardı. Padişah, devlet gücünü yalnızca kendisine mutlak şekilde bağlı, sadık, minnet duygularıyla dolu, aynı zamanda çok iyi yetişmiş ve yetenekli kişilere teslim edebilirdi. İşte Enderun bu amacı gerçekleştiren, yöneticilerin bir kısmını yetiştiren bir okul idi. Yoksa bu mektep, Hıristiyan halkı İslâmlaştırma amacı gütmüyordu. Öğrencilerin sağlandığı devşirme usulü aşağıda görülecek bazı sınırlılıklarla dar KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 16 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
tutulduğu için, bunun Hıristiyanların İslâmlaşması ve Türkleşmesindeki etkisi pek az olmuştur. Aynca Osmanlılar, özellikle yükselme dönemlerinde, ırk ve dini ne olursa olsun, yetenekli insanlara daha çok değer verip onlara gelişme ve yararlı olma imkânları tanımışlardır. Bu, OsmanlIların sadece devlet yönetimi ile ilgili düşünce ve tutumlarını değil, genel olarak insan anlayışlarını, insanın eğitimine verdikleri önemi de gösterir. Devşirme usulünde ortalama 40 evden 1 çocuk alınır, evli gençler, ana‐babası ölenler, bir evin tek çocuğu olanlar vs. alınmazdı. Zekâ durumları ve fizikî görünüşleri özellikle göz önünde tutulurdu. Zamanla Türklerden de devşirme yapıldı. Devşirme oğlanları ya da acemi oğlanlar denen bu çocuklar, Türk‐İslâm hayatını öğrenmeleri için Anadolu’da Türk çiftçi ailelerinin yanına verilirdi. 3‐5 yıl sonra acemi oğlanlar mekteplerine getirilir, askerî ve temel eğitimden geçirilir, yapılan bir seçme sınavı sonunda ancak bir kısmı, Topkapı Sarayı içinde bulunan Enderun Mektebine alınır, bunlara iç oğlanlar denirdi. Sarayın Enderun halkını devşirme denilen bazı hırıstiyan tebaa çocukları ile harplerde esir alınıp yetiştirilen gençler ve gönüllüler meydana getirmekteydi. Bunlar devşirme kanununa göre sekiz ilâ onsekiz yaşları arasında toplanıp, bunlar içerisinden boylu, gösterişli, ahlâklı ve zeki olanları önce Edirne Sarayı, Galata Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı gibi saraylarda tahsil ettirilip Türk‐İslâm âdet ve geleneklerine göre yetiştirilir, bundan sonra Enderun’daki ihtiyaca göre büyük ve küçük odalar verilerek orada da tahsile devam edip saray âdap ve erkânını öğrendikten sonra yeteneklerine göre Seferli, Kiler ve Hazine odalarına, zamanları gelince de kapıkulu süvarisi olarak dışarıya çıkarılırlardı. Bu odaların en ilerisi Hasoda idi ki, asıl Enderun ağaları bunlardı. Enderun halkından olan rikâbdarlar, padişahın çizme ve pabuç hizmetlerini; çukadarlar, kaftan, kürk ve yağmurluğunu KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 17 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
taşıma ve giydirme hizmetlerini görürler, ayrıca çaşnıgirler, padişahın yemek işlerinde; cündiler, kemankeşler ve silahtarlar ise ata binme, yay çekme ve silah kullanma sanatlarını öğrenirlerdi. Enderun’da asıl teşkilâtın başlangıcı II. Murad zamanında yapılmış, Fâtih Sultan Mehmed devrinde de teşkilât genişletilmiştir, Burada yapılan eğitim, iyilik, doğruluk, dini konular ve fen bilgileri şeklinde yürütülmüştür. Dolayısiyle burası devletin mülkîye mensuplarının yetiştirildiği bir okul hüviyetini taşımıştır. Acemi oğlanlar anadillerini, asıllannı, ailelerini unutmazlardı. Onlar devşirilirken adı, baba ve annesinin adı, köyü vs. bir deftere yazılırdı. Bu konuda en çarpıcı örnek Sokullu Mehmet Paşa’dır. O, 1557’de Sırp Patrikhanesiʹni yeniden canlandırmış, kardeşini de patrik olarak atamıştı. Görülüyor ki, iki Sırp kardeşten birisi devşirilip Müslüman ve Osmanlıya Sadrazam olmuş, devşirilmeyen ötekisi kendi dininde kalmış ve Sırp kilisesinin başına patrik olarak geçmiş, iki kardeş arasında ilişki sürmüştür. Enderun Mektebinde eğitim üç şekilde yapılırdı: • Hizmet yoluyla: Sarayda yedi oda içinde çeşitli hizmetler yoluyla yapılan eğitim öğretimdir. Bu odalar şunlardır: Küçük, Büyük, Doğancılar, Seferli, Kiler, Hazine, Has oda. • Kuramsal alanda: Enderun’da, yüksek medreseler düzeyinde kitabî bir eğitim öğretim de yapılırdı. Ayrıca, medreselerde bulunmayan Türkçe, Farsça, Edebiyat, Tarih, Matematik de okutulurdu. • Beden ve sanat eğitimi: İç oğlanlarına, yeteneklerine göre ok ve cirit atma, ata binme, güreş gibi sporlar yaptırılır, musikî, şiir, hat, minyatür, resim, cilt gibi sanatlar öğretilirdi. KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 18 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
Enderun mektebi pek çok sadrazam, vezir, ordu komutanı, vali, hatta şeyhülislâm yetiştirmiştir. Osmanlı Hükümdarlarının Yetiştirilmesi Osmanlı Devleti’nde adı geçen dönemde tahta geçerek sultan unvanını alan şehzadelerin hepsinin, sultanın oğlu olduğu görülür. Klasik Dönem Osmanlı döneminde taht babadan oğula geçmektedir. Burada, daha devletin kurucusu Osman Bey’in başa geçmesi sırasında amcası ile arasında yaşanan kabilenin başına geçme mücadelesi ve Osman’ın, Ertuğrul’un oğlu olması dolayısıyla, hakkı elinde bulundurduğunu ve kabilenin ileri gelenlerinin bu yönde tavır takındıklarını belirtmek gerekir. Böylece henüz devletin kuruluşunda tahta geçme konusunda, tahtın babadan oğluna geçmesi ile ilgili kuralın konmuş olduğunu söylemek pek yanlış olmasa gerektir. Osmanlı Devleti’nde hükümdarların oğullarına verilen genel adıyla şehzade, Farsça bir kelime olup hükümdar oğlu, prens demektir. Bu adlardan başka şehzadelere; Paşa, Emir, Çelebi ve Sultan gibi unvanlar verilmiştir. “Ferzand‐ı ercümend es’ad ü emced varis‐i mülk‐i Süleyman, nûr‐ı hadaka‐i sultan, tâc‐ı ru’üsü’s‐selâtini sâhibü’l‐
izz ve’t‐temkin, mahz‐ı lütfullahi’l‐ekrem oğlum sultan Cem edâmallahu te’ala bekahu”,ii “Pür‐ı dülbend ve ferzend‐i ercümen” şehzadelere verilen elkabdandır. Osmanlı Devleti’nde padişah çocuklarının gelecekteki hükümdar adayları olmaları dolayısıyla on beş yaşına gelince, devletin önemli merkezlerinden bir sancağa gönderilerek burada devlet yönetimini tecrübe etmeleri ve zamanı gelip tahta oturduklarında devlet yönetiminde zorlanmamaları düşünülürdü. Ancak her ne kadar bir şehzadenin sancağa çıkması için on beş yaşına gelmesi gerektiği söylense de bunun böyle olmadığı görülür. Bunun bir kural olmadığı ve daha erken yaşlarda şehzadelerin sancaklara çıkarıldıkları tarihi kayıtlarda sabittir. Gelibolulu Ali, Çelebi Mehmet’in on dört yaşındayken Amasya sancağında olduğunu belirtirken Hüseyin KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 19 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
Hüsamettin, II. Mehmet’in sekiz yaşında ve II. Bayezit’in ise yedi yaşında Amasya’ya sancak beyi olarak gittiğini söyler. Sancağa çıkarılacak olan şehzadeler, genelde gerek Osmanlı öncesi gerekse Osmanlı Devleti ile birlikte önemli bilim, kültür ve ticaret merkezleri olan sancaklara gönderilirlerdi. Osmanlı Devleti’nde ilk sancaklar, Liva‐i Karasi, Liva‐i İnönü, Liva‐i Hüdavendigar, Liva‐i Kocaeli ve Liva‐i Karahisar’dır. I. Bayezit’in Amasya’yı fethetmesiyle artık şehzadelerin sancağı olarak Amasya önem kazanmıştı. İbn Kemal, Amasya şehrinin şehzade şehri olduğunu vurgular. I. Selim’e kadar şehzade sancağı olan Amasya şehrinde, Osmanlı padişahlarından, I. Bayezit, I. Mehmet, II. Murat, II. Mehmet ve II. Bayezit, şehzadeliklerinde sancak beyliği yapmışlardır. I. Bayezit, Manisa’yı fethetmiş ve II. Murat’tan sonra Manisa önem kazanmış, ilk olarak I. Bayezit’in şehzadeleri Ertuğrul ve Süleyman, II. Mehmet, I. Süleyman ve daha sonra bir kural olarak II. Selim, III. Murat ve III. Mehmet Manisa sancak beyliği yapmışlar, tahta buradan çıkmışlardır. Osmanlı’nın iki önemli Şehzade sancağından başka başlıca Şehzade sancakları şunlardır: Antalya, Akşehir, Aydın, Balıkesir, Çankırı, Çorum, Hamideli, Isparta, Karaman, Karasi, Kastamonu, Kefe, Kocaeli, Kütahya, Konya, Niğde, Sinop, Sivas, Şarkikarahisar, Tokat, Teke, Trabzon.iii I. Selim’e kadar Amasya’nın şehzade sancağı olarak ön planda olması ve daha sonra Amasya’nın bu önemini yitirerek Manisa’nın ön plana çıkmasındaki en önemli etken, tahta geçme konusunda İstanbul’a yakınlık‐uzaklık olgusudur. Bunun en güzel örneği, Şehzade Selim ile ağabeyi Şehzade Ahmet’in taht mücadelesinde ortaya çıkmış, Selim’in oğlu Şehzade Süleyman’a Bolu sancağının verilmesine Şehzade Ahmet karşı çıkarak, Bolu’nun kendisi için İstanbul’a gidiş yolu üzerinde olmasından dolayı itirazlarını İstanbul’a bildirmiş ve bu itirazı kabul görmüştür. Osmanlı şehzadelerinin çıkarıldıkları sancaklar rastgele seçilmiş bölgeler değildi. Her şehzade istediği sancakta, sancak beyliği yapamazdı. Osmanlı Devleti’nin kuruluş KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 20 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
döneminde uç bölgeler, sancak olarak devlet ileri gelenlerine paylaştırılmış ve böylece fetihle ele geçen bölgelerin Türkleştirilmesi sağlanırken bu uç bölgeler, savaşan beylerin ve şehzadelerin gelir kalemleri olarak değerlendirilmişti. Yine kuruluş döneminde, şehzadelere verilen sancaklar için “Bey Sancağı” tabiri kullanılmıştır ki Osmanlı Devleti’nde Şehzade Sancağı demek olan bu tabir, ilk kez Orhan Bey tarafından Bursa’nın fethedilerek burasının oğlu Şehzade Murat’a verilmesiyle Bursa, Bey sancağı olarak kabul edildi. II. Murat ile birlikte Osmanlı şehzadelerinin atandığı sancaklar dikkate alındığında, özellikle Batı Anadolu sancaklarında, bu sancakların eski beylik merkezleri olduğu göze çarpmaktadır. Böylece Osmanlı hanedanı ile eski beyliklerin önde gelenlerini ve halkını yakınlaştırmada, tepkileri dengelemede önemli roller oynadığı, böylece hanedan ile eski beyliklerin bütünleşme sürecinde hanedanın meşruiyeti ve tanınması amaçlanmış oluyordu. Osmanlı hanedanı şehzadeleri göndermekle aynı zamanda o bölgeye hem önem verdiğini gösteriyor hem de şehzadenin o bölgenin huzurunu temin etmede ve yöre halkının hanedan üyesi bir yöneticiye itaat gösterme konusunda daha hassas davranacağını düşünüyordu. Diğer taraftan bir şehzadenin bir sancağa çıkması için o sancağın önemli bir kültür, medeniyet ve ticaret merkezi olması gerekliydi. Zira ileride devletin başına geçecek olan bir şehzadenin her anlamda gelişmiş bir sancakta idarî, sosyal ve ticari faaliyetleri tam hakkıyla öğrenmesi ve devlet işlerinde tecrübe sahibi olması gerekiyordu. Burada şunu da ilave etmek gerekir ki şehzadenin, atandığı bölgenin gelirinin de sahibi olduğu düşünülünce, gittikleri sancakların gelirinin ve ticari faaliyetlerinin yoğun olduğu bir bölge olması gerekliliği göz ardı edilmemelidir. Özetle, Osmanlı Klasik Dönemi’nde bir bölgeye şehzadenin atanması için, incelediğimiz dönem içerisinde başlangıçtan sona doğru, uç bölge olması, eski beylik merkezleri olması ve de önemli bir kültür, medeniyet ve ekonomik anlamda KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 21 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
gelişmişlik gösteren yerleşim yeri olması gerekmekteydi. Böylece hem şehzadenin fiili uygulamalarında başarı ve tecrübe kazanması amaçlanmakta hem de bölge halkının hanedan üyesine bağlılıklarını gösterecekleri dolayısıyla asayişin sağlanacağı düşünülmekteydi. Sancağa çıkarılan şehzadelerin görev ve yetkileri nelerdi? Özellikle sancak beyi olarak atanan şehzadenin yetki bakımından sorumluluk alanları ve sınırları nelerdi? Bu konuyla ilgili ileri sürülen fikirlerde farklılıklar vardır. Bu konuda fikir ileri sürenlerden biri, Yaşar Yücel’dir. Yücel, bir makalesinde şehzadelerin yetkileri açısından şunları söylemektedir. “… elimizdeki belgeler şehzadelerin bulundukları sancakların bağımsız yöneticileri olduklarını ortaya koymaktadır. İsimleri ile tuğra çeken, hükümler yazan şehzadeler, kendi idareleri altındaki bölgelerde bir hükümdar gibi hüküm sürmekte idiler. Bunların merkez ile ilişkileri, bağımsız irade ile yaptıkları tayinleri ve verdikleri dirlikleri devlet merkezine bildirmekten ibarettir. Hatta içlerinde II. Mehmet gibi para bastıran da vardı. Yücel, bunları söyledikten sonra sancak beyi olan şehzadenin yetkisini göstermesi bakımından bir belgeyi yazısında vermektedir. Diğer taraftan Feridun Emecen, özellikle XVI. yüzyıl Manisa sancağı örneğinden yola çıkarak, şehzadelerin söylendiği gibi geniş yetkilere haiz olmadığı hatta yaptıkları en küçük bir tayin işini bile ancak merkeze bildirdikten ve olur aldıktan sonra yapabildikleri söylemektedir. Bu iki görüşün ışığı altında, Klasik Dönem’de, şehzadelerin sancaklarda geniş yetki sahibi olup olmadığını incelemek gerekmektedir. Yücel’in makalesinde geçen belge göz önüne alınırsa ve bunun dışında diğer bilgiler değerlendirilirse ki birazdan biz de şehzadelerin yetkileri konusunda bilgileri değerlendireceğiz, Yücel’in söylediklerinin kabul edilebilir olduğu görülmektedir. Bunun yanında Emecen’in fikirleri de, özellikle Mühimme kayıtlarında hükümlerin lalalara yazıldığı çok defa geçmektedir, doğru kabul edilmelidir. Ancak burada şunu belirtmek gereklidir ki, bu KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 22 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
iki farklı gibi görülen durum, asılda doğru olup bu değişikliğin I. Selim sonrasında ortaya çıkan köklü bir değişim olduğunu söylemek gerekir. Sancağa çıkarılan şehzadelerin tıpkı İstanbul’daki divana benzer bir divan teşekkülüne sahip oldukları bilinmektedir. Şehzadeler, sancağa çıkarlarken maiyetlerinde saray tarafından görevlendirilen kişiler bulunmaktaydı. Bunlara birkaç örnek vermekle şimdilik kifayet edeceğiz. II. Selim’in oğlu Şehzade Süleyman, maiyetinde annesi (Hafza Sultan), kızkardeşi, süt annesi, hareminde on kişi, hadım ağası (tavaşi) ve gulam hocası Hayrettin, nişancısı Mehmet Bey, üç tane hazine katibi, dört divan katibi ve diğer başka görevliler olmak üzere toplam 458 kişi bulunduğu halde Kefe sancağından Manisa sancağına naklolunmuştu. Şehzadelerin eğitimi konusunda ise şurası muhakkak ki; Osmanlı şehzadeleri, devrin en ileri hocalarından en iyi eğitimi almaktaydılar. Şehzade henüz sancağa çıkmazken sarayın üçüncü avlusunda iç oğlanlarla birlikte hem fiziksel hem entelektüel eğitim görürlerdi. Özellikle binicilik ve dövüş sanatları eğitimini iç oğlanlarla birlikte alırlardı. Hatta saray içinde şehzadelerin eğitimine ait bir de “Şehzade Okulu” bulunmaktaydı. Diğer taraftan kendilerine devrin en büyük âlimleri, hoca olarak tayin edilirdi. II. Mehmet’in şehzade hocalığını yapanlar arasında Molla Güranî ve İnbü’t‐Tercid, oğlu Şehzade Bayezit’in hocalığını Molla Salahaddin ve bilahare Mevlana Kâsım Hatib b. Yakub, Şehzade Korkut’un hocalığını Mevlana Seyyid İbrahim ve I. Süleyman’ın oğlu Şehzade Selim’in hocalığını Şeyh Nurullah bin Akşemseddin yapmıştı. Bununla birlikte Celalzâde, I. Selim’in şehzadeliğinde aldığı çok iyi eğitime atıfta bulunarak bu eğitimden dolayı bütün ülkeleri bildiğini ve buralarla ilgili ne var ne yoksa hepsinden haberdar olduğunu ayrıca dünyanın tavrını ve dünya halkını da tanıyıp bildiğini söylemektedir. Şehzadelerin eğitimlerinin bir diğer ayağı da sancaklara çıkarılmalarıdır. Osmanlı şehzadesi, ülkenin kaderinde söz sahibi olabileceği düşünülerek gerekli beceri ve KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 23 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
tecrübeyi alması için kendilerine yardımcı olarak atanan lalalar nezaretinde sancaklara çıkarılırlardı. Şehzadeler ile ilgili değinilmesi gerekli bir diğer konuda ekonomik durumlarıdır. Şehzadeler, hayatlarını ve de ailelerini geçindirmek için gerekli olan parayı nasıl karşılıyorlardı? İlk bakışta padişahın çocukları olmaları ve gelirlerinin hazineden karşılandığı düşünülebilir. Bu durum kısmen doğrudur. Ancak Şehzadelerin asıl parasal kaynakları, tıpkı padişahlarda olduğu gibi kendilerine verilen haslardır. 1603’te I. Ahmet’in tahta geçmesinden sonra meydana gelen iki önemli olay, bu çalışmanın sınırlarının belirlenmesinde etkendir. Bunlardan ilki ve önemlisi, şehzadelerin sancağa çıkarılma usulünün terk edilerek bir nevi zindan hayatı da diyebileceğimiz Kafes Hayatı’nın başlaması, ikincisi ise I. Ahmet’ten sonra artık tahtın babadan oğluna geçmesi usulünün ortadan kalkması ve hanedanın en büyük üyesinin tahta geçme hakkına sahip olduğu Ekberiyet Usulünün tahta geçmede etken olmasıdır. Bu uygulama, devlet hayatında köklü bir değişiklik olmakla birlikte devletin yıkılışını Eğitim Düşünürleri ve Yaygın Eğitimciler Osmanlılarda, eğitim ‐ öğretim konusunda görüşler ileri süren, hatta eğitmek için çaba harcayan düşünür ve eğitimciler vardır. Osmanlı Devletinde ilk eğitimci ve düşünürü olarak Şeyh Edebali gösterilebilir, çünkü o düşünce ve birikimleriyle Osmanlı Devletini kuranları eğitmiş ve bir kutup olmuştur. Amasyalı Hüseyinoğlu Ali, Kâtip Çelebi, Erzurumlu İbrahim Hakkı vb. Bunlardan yalnız ilki üzerinde duralım: Amasyalı Hüseyinoğlu Ali: Sıbyan mektebi öğretmenidir ve 1453’de Tarikuʹl Edeb başlıklı bir kitap yazmıştır. Başlığı “terbiye yolu” anlamına gelen bu eserde, bugünkü çağdaş eğitim ‐ öğretim ilkelerini hatırlatan görüşler yer alır. Bazılan özetle şöyledir: KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 24 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
“Çocuk yavaş yavaş ve yumuşak davranışlarla mektebe alıştırıldıktan sonra az az eğitim ve öğretime geçilmelidir. İlk yapılacak şey çocuğun yaratılışını tanımaktır. Eğer uyanık, zekî ve anlayışlı ise dersi yavaş yavaş artırmalıdır. Geç ve zor anlar yaratılışta ise yapabildiği kadar ders verilmelidir. Verilen bir ders öğrenilmeden ötekine geçilmemeli, bir harf ya da kelimeyi bilemediği için çocuk dövülmemeli, anlatımı kolaylaştırarak öğretmeye çalışmalıdır. Bazı zihinler birçok tekrardan sonra anlayabilir. Hiçbir çocuktan ümit kesilmemeli. Birçok zor anlayan çocuk, alıştırma yapa yapa zekî olanları bile geçebilir. Öğretmen usanmadan çaba göstermeli, zihinleri geç gelişen öğrenciler üzerinde daha çok durmalıdır.” Selim Sabit Efendi (1829‐1911): İstanbul Dârülmuallimîni’nin mezunlarındandır. Paris’te de öğrenim görmüştür. Tanzimat Dönemi eğitiminin çağdaşlaşması için çalışmıştır. O, Rehnümâ‐yı Muallimin Öğretmenlere Rehber başlıklı eserinde (1870) öğretmenleri öğretim yöntemleri konusunda vs. aydınlatır. Ceza konusunda uygulanmasını gerekli gördüğü iki değerli ilke şöyledir: 
Öğretmen, cezaya lâyık gördüğü öğrenciye hemen değil, öfkesi geçince ceza vermelidir. 
Bir sınıfın tüm öğrencileri, kimin yaptığı bilinmeyen bir kabahatten dolayı tümüyle cezalandırılamazlar. Yaygın Eğitim Müesseseleri ve Eğitimciler Yaygın eğitim, her yaş ve seviyedeki insanlara medrese ve mekteplerin dışında verilen eğitimdir. Bu müesseselerin de kendilerine has teşkilatı bulunmaktadır. Klasik dönem Osmanlıda bunların başlıcaları şunlardır: KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 25 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
Camiler İslâm’ın ilk dönemlerinden beri câmilerin önemli fonksiyonlarından biri de eğitim ve öğretim olmuştur. Örgün eğitim müesseseleri ortaya çıkıncaya kadar camiler aynı zamanda örgün eğitim yeri olarak da hizmet ettikleri gibi Osmanlı’da Klasik dönemde genellikle yaygın eğitim müessesesi olarak kullanılmışlardır. Bununla beraber Dâru’l‐Kurra ve Dâru’l‐Hadis medreselerinin birçoğu camilerde açılmışlardır. Yenileşme döneminde ise çeşitli sebeplerden dolayı medreselerin ihtiyacı karşılayamamaları neticesinde camiler içinde Dersiye adı verilen örgün eğitim müesseseleri açılmıştır. Tekkeler Osmanlı câmiasında ülkenin her yerinde câmilerden sonra Tekke yer alır. Tapu Defterleri ve vakfiyeler incelendiğinde bunu açıkça görmek mümkündür. Tekkeler, tarikat âdab ve erkânının tedris ve icra edildiği yerler olmakla beraber, aynı zamanda birer eğitim ve öğretim yerleridir. Fütüvvetnameler ve meşayihin biyografileri incelendiğinde tekkelerde Tefsir, Hadis, Fıkıh, Siyer‐i Nebî, Türkçe, Arapça ve Farsça gibi birçok ilimlerin okutulduğu görülür. Kütüphaneler Osmanlı’da câmilerin birçoğunda, tekkelerde ve medreselerde kütüphaneler bulunduğu gibi müstakil kurulmuş kütüphaneler de bulunmaktadır. Kütüphaneler, bir yandan halkın okuma ihtiyacını karşılarlarken diğer yandan da buralara tayin edilen liyakatlı Hafız‐ı Kütüpler vasıtasıyla eğitim ve öğretim faaliyetleri yürütülürdü. Fâtih vakfiyesinde Hâfız‐ı Kütüb’ün esma‐i kütüb‐i mu’tebereyi ârif ve müderrisîn ve muîd ve müstaıddînin muhtaç oldukları kütübün tafsiline vâkıf olması şart koşulmuştu. KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 26 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
Sahhaflar Eski kitap satıcılığı olan sahhaflığın Osmanlı’da ilk olarak XV. asırda Bursa’da ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Daha sonra sahhaflığın Edirne ve İstanbul’da da yaygınlaştığı görülmektedir. İstanbul’da Kapalıçarşı’nın tamamlanmasından sonra sahlar, bugünkü kilimci esnafının bulunduğu bölüme yerleştiler. Bununla beraber daha önce olduğu gibi bazı sahhaflar, cami avlularında sahhaflıklarını devam ettirdiler. Bunlar, sergilerini daha çok, Eyyub, Fatih ve Bayezid camileri avlularında açarlardı. Matbaanın Türkiye’ye gelmesinden sonra daha önce sadece yazma eserler satan sahhaflar, onlarla birlikte matbu eserler de satmaya başladılar. Matbû eserlere rağbet eden sahhaflar Bab‐ı Âlî Caddesi’ne taşınınca eski eser sahhaflığını devam ettiren sahhaflar, Bayezid Camii yanındaki Hattatlar Çarşısı’na yerleştiler ve burası, yangın ve tamirden sonra Sahhaflar Çarşısı olarak anılmaya başladı. Ulema, talebe ve kitap meraklılarının uğrak yeri olan Sahhaflarda ilmî sohbetler ve müzakereler yapılırdı. Bu muhit içinde yaşayan Sahhaf esnafı da çok kitap tanımaları ve geniş kültürleriyle buraya gelenlere faydalı olurlardı. Loncalar Fütüvvet ve ahiliğin devamı olarak XV. asırda Osmanlı camiasında ortaya çıkan loncalar, birer esnaf kuruluşudur. Ahîliğin meslekî ve iktisadî yönlerini devam ettiren Loncalar, Osmanlı’da meslek mensublarının yetiştirilmelerine âid eğitimleriyle önemli bir yaygın eğitim kuruluşudur. Eseyyid Mehmed b. Alaeddin’in l524’te yazdığı Fütüvvetnâme‐i Kebîr’inde ahilikteki özelliklerin loncalarda da devam ettiği görülmektedir. Kezâ Münîrî’nin Nisabu’l‐İhtisâb ve âdâbu’l‐İktisâb adlı eserinde de Loncalardaki âdâb ve erkânı bulmak mümkündür. Osmanlı esnafı, ll82/l768 tarihine kadar müşterek loncalara bağlı iken bu tarihten sonra bu tarihten sonra Müslüman, Hristiyan ve Yahudiler ayrı ayrı loncalar kurdular. KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 27 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
Saraylar Saraylardaki eğitim ve öğretim faaliyetleri, İslâm tarihinde Emevilerden beri devam etmektedir. Osmanlı’da bu gelenek, Osman Gazî ile başlamış ve Osmanlı’nın sonuna kadar devam etmiştir. Padişah hocaları bir taraftan padişahlara müşavirlik ederlerken diğer taraftan da şehzadelerin eğitim ve öğretimiyle meşgul olmuşlardır. Sarayda bunların dışında saray erkânına ve davetlilere Kur’an‐ı Kerim merkezli dersler yapılırdı ki bu derslere Huzur Dersleri denirdi. Sultan III. Mustafa ll72/l758 Ramazan ayında bu dersleri bir irade ile resmî hale getirmiştir. Huzur dersleri, konuyu takdim eden (Mukarrir) bir müderris ve karşısında akademik münakaşaya katılacak yeteri kadar müzakereciden (Muhatab) meydan gelmekteydi. Evler Daha önceki dönemlerde olduğu gibi Osmanlılar döneminde de başta ulema evleri olmak üzere varlıklı âilelerin konaklarında zaman zaman dersler ve sohbetler yapılırdı. Ulema evleri öğrenmek isteyen herkese açık yerlerdi. Hatta ulema, bilgisini sadece kendi kafasında tutmanın vebalinden kurtulmak için kendisine talebeler bulurdu. Kıraathaneler Halkın, dostlarıyla görüşmek, sohbet etmek ve kahve içmek için toplandıkları yerler olan Kıraathaneler de birer yaygın eğitim mekânıydı. Buralardaki açık raflarda bulunan kitaplar herkese açık olduğu gibi, ulemanın da uğrak yeri olmaları sebebiyle birer edebî muhitti. Buralara gelen şairler, meddahlar ve saz şairleri ise buralara devam edenlerin kültürlerinin gelişmesine hizmet ederlerdi. KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 28 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
Muvakkithane ve Rasathaneler Osmanlıların Bursa ve Edirne dönemlerinde muvakkithaneler tesis ettiklerine dair bir bilgiye sahip olmamakla beraber, İstanbul’un ilk muvakkithanesinin 1470’te Fatih Camii ile birlikte inşâ edildiği bilinmektedir. Vakfiyede külliye görevlileri ile birlikte bir de muvakkit vazifesi yer almaktadır. Muvakkithanenin l799’da mevcut olduğu tamir kitabesinden anlaşılmaktadır. Ancak Osmanlıların en meşhur muvakkithanesi, II. Bayezid Muvakkithanesi’dir. Evliya Çelebi, bu muvakkithaneyi şöyle tanıtmaktadır. Cümleden muvakkitin ulûfesi şart‐vâkıf üzere ziyadedir. Zira memâlik‐i İslam’da ne kadar keştîbân, (gemiciler) ve mellâhân (denizciler) varsa cümlesi Sultan Bayezid Han muvakkitine muhtaçtır. Zîra cümle‐i reislerin kıble‐
nümaları ve saat ayarları bu cami mihrabında tashih olıunduğundan muvakkite muhtaçtırlar. Ve cemî‐i Frenkistan’da ilm‐i nücûma sâlik olan üstad kefere, mikyaslarını ve kıble‐nümalarını Câmi‐i Bayezid Hân’da tashih ederler. Böylece muvakkithanelerin insanlara yaygın bir eğitim verdiği, İstanbul’daki II. Bayezid Muvakkithanesi’nin bu eğitimi milletlerarası bir seviyede verdiği anlaşılmaktadır. Rasathaneler ise, muvakkithanlerden daha ileri seviyede akademik müesselerdir. Osmanlı’da bu alandaki çalışmaların daha erken devirlerde başladığı görülmektedir. I. Murad Devri müderrislerinden Kadı‐zâde‐i Rûmî Semerkant Rasathanesi’ne giderek Uluğ Bey’i, Uluğ Bey. Ali Kuşçu’yu, Ali Kuşçu da Mîrim Çelebi’yi yetiştirmişti. Bunlarla beraber Osmanlı’da ilk rasathane, XVI. asrın sonlarında İstanbul’da Cihangir’de açıldı ve şansız bir şekilde kısa bir süre sonra kapandı. Cihangir Rasathanesi, kütüphanesi, rasat âletleri ve başında yetişmiş bir astronomi âlimi olan Takıyyyüddin Mısrî ile seviyeli bir müessese idi. KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 29 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
Matbaanın Girişi Matbaacılık, basma, yani bir kalıp ve boya vasıtası ile bir şeklin bir satıh üzerine çok miktarda kopyesinin çıkarılması tekniği ve bu tekniğin kitap meydana getirmede kullanılması, insanoğlunun, yazıdan sonra ortaya koyduğu en önemli buluşların hemen başında gelir demek, her halde yanlış olmasa gerek. Bu buluşun ilk olarak kullanılma şerefinin Uzak Doğu’ya ait olduğu, bazı buluntular gözönüne alınarak söylenebilir. Müteharrik harfler (dağıtılıp tekrar be tekrar yeni terkipler yapmak için tek tek harflerin kullanılması) tekniği ile basım işinin başlamasını, bugüne kadar tekâmül yolu ile kullanılagelmesi de göz önüne alındığında, bugünkü Almanya’da Mainz şehrinde 1440 yılında Johann Gütenberg’in bastığı ve 42 satırlık İncil adı ile bilinen kitap ile başlatmak ve bu işi tarihin dönüm noktalarından biri olarak görmek, Batı dünyasında umumî kabule mazhar olmuştur. Yalnız rönesans için değil, aynı zamanda Batı’nın reform hareketleri için de tarihî bir merhale olan basım işi, çok kısa bir zamanda Avrupa’da yayılmış, birçok yerde matbaa açılmış ve basma kitap, yazma kitabın yerini almağa başlamıştır. Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın göreve başladığı 1718 yılından 1730 yılındaki Patrona Halil İsyanına kadar imparatorluk, (İran savaşı hariç) uzunca bir barış dönemi yaşamıştır. Lâle Devri diye de adlandırılan bu dönem aslında bir uyanış ve çeşitli alanlarda Avrupa’yı yakalama dönemi olarak görülebilir. Çünkü bozulmuş olan askeri, idari ve ekonomik sistemin düzeltilmesi için ciddi girişimler başlatılmıştır. En önemlisi de bilim ve sanatta görülen hareketliliktir. Bu önemli buluşun 15. yüzyıl içinde ulaştığı coğrafyada Osmanlı şehirlerini de görüyoruz. 1486 veya 1493’te de, İspanya’dan muhaceret eden Yahudiler’in İstanbul’da, Sultan II. Bayezid’den aldıkları ferman ile matbaa tesis edip kitap bastıkları bilinmektedir. Kısa zamanda Selânik, İzmir ve Halep’te Yahudi teb’a matbaa kurmuşlardır. KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 30 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
Osmanlı topraklarında Yahudiler kendileri için kitap basmak üzere matbaa tesis ederlerken, bazı Batı merkezlerinde de İslâm kültürünün mahsullerinin aslî dillerinde basıldıklarını görüyoruz. 1514’te İtalya’da Fano’da basılmaya başlayan eserlerden sonra 1584’te Kardinal Ferdinando de Medici, Papalığın arzusu üzerine sadece İslâmî eserleri basmak üzere Roma’da bir basımevi kurmuş, İbni Sînâ’nın yıllarca Batı üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulan el‐Kânûn fî’t‐Tıb isimli meşhur eserinin Arapçası ilk defa 1594’te bu matbaada basılmıştır. Osmanlı’nın aynı zamanda ilim ve kültür bakımından da âsitanesi olan İstanbul’da Yahudiler’den sonra Ermeniler (1567’de Tokatlı Abgar ile oğlu Sultanşah Ermenice gramer basmışlar) ve Rumlar (Rahip Nikodemos Metaksas, Londra’dan getirttiği âlet ve edevat ile 1627’de Rumca kitap basmıştır) da kendi matbaalarını tesis etmişler ve cemaatlerinin ihtiyacı olan kitapları basmışlardır. Azınlık cemaatlerinin zaman içinde daha başka matbaalar açtıkları bilinmektedir. Hattâ, “neşir yolu” ile iki cemaat arasında çıkan niza sebebi ile matbaa tatili vuku bulmuştur. Osmanlı coğrafyasında gayrimüslim cemaatler kendi ihtiyaçları için faal iken, Batı’da basılan İslâm medeniyetine ait bazı eserlerin Osmanlı dünyasına, ticarî meta olarak geldiği bilinmektedir. 1588’de iki İtalyan tâcir, Branton ve Orazio Bandini, III. Murad’dan aldıkları fermanla hariçte basılan Türkçe kitapları gümrük resminden muaf olarak ithal izni almışlardır. İstanbul sahhaflarını sık sık ziyaret eden seyyahlardan biri, Farsça bir divânın Avrupa’da basılmış bir nüshasının aylarca müşteri bulamadığını, aynı eserin yazmalarının birkaç kat fiyatla defalarca alınıp satıldığını zikreder. 17. asrın değerli kitabiyatçısı, ilim ve fikir adamı Kâtip Çelebi’nin, Cihannüma’sında, bizde de matbaanın kullanılması Avrupa’daki gibi taammüm etmiş olsa idi, daha çok harita koyacağını, fakat istinsah sırasında haritaların bozularak faydasını kaybedeceğinden eserinde az miktarda harita kullandığını nakledilmektedir. KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi ifade ettiği 31 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
Nihayet, aslen bir Macar olan ve Osmanlı Devleti hizmetinde Müteferrikalığa kadar ulaşabilmiş Basmacı İbrahim Efendi 1719 yılında tahta kalıp ile bastığı birkaç haritadan sonra, kaynaklarda israrla zikredildiği üzere, babasının Paris sefareti esnasında maiyetinde bulunan Yirmisekiz Mehmed Çelebizâde Saîd Efendi’nin de yardımı ve devletin himâyesinde ve muâveneti ile Müteferrika Matbaası meşhur adı ile bilinen Basmahane yahut Daru’t‐Tıbâati’l‐Âmire’yi kurmuştur. Müteferrika’nın kurduğu matbaayı, “bir İslâm ülkesinde, kendini İslâmî kabul eden bir devletin himâyesinde ve yardımı ile Müslümanların ihtiyacı olacak ve onların te’lif, tertip ve tercüme yolu ile meydana getirdikleri eserleri basmak üzere kurulan ilk matbaa” olarak tarif ve tavsif etmek doğru bir yaklaşım olacaktır. Müteferrika’dan Sonra1742’de yayınlanan Ferheng‐i Şuûrî ile Müteferrika devri basım ve yayıncılığı sona ermiş, bu eserin basımından üç yıl kadar sonra vefat eden İbrahim Müteferrika’nın terekesinde, bastığı eserlerden pekçoğu satılmamış olarak bulunmuştur. Matbaayı faal hale getirmek isteyen damadı İbrahim Efendi sadece Van Kulu’nun ikinci baskısını yapmıştır (1169‐1170/1755‐1756). Bundan sonra otuz yıl kadar âtıl kalan matbaa, Beylikçi Râşid ve Vak’a‐nüvis Vâsıf Efendiler tarafından satın alınıp yenilendikten sonra tekrar faaliyete geçmiş ve 1198/1784’te Sâmi, daha sonra Suphi ve Şakir Tarihleri ile İzzî Tarihi basılarak tekrar faal hale gelmiştir. Bundan sonra bazı kısa aralıklar da olsa basım faaliyeti devam etmiştir. Basım işinin yaygınlaşması 19. asırda olmuştur. Başta Mühendishâne olmak üzere bazı kurumlar kendi matbaalarına sahip oldukları gibi gazete neşriyatının başlaması ile de resmî matbaaların yanında özel matbaalar da faaliyete geçmiştir. Mühendishane Matbaaı Van Kulu Sözlüğü’nün İbrahim Müteferrika tarafından basımına başlanmasından takriben yetmiş sene sonra, Mühendishane Matbaası/Dar’üt‐Tıbâa, ilk devlet KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 32 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
matbaası olarak faaliyete geçmiştir. Hasköy’de, Mühendishane bünyesi içinde; Râşid Efendi uhdesinde bulunan Müteferrika Matbaası’ndan kalma âlet, edevat ve basılı kitaplar devlet tarafından satın alınarak Hendese Muallimi Abdurrahman Efendi nezaretinde tesis edilen bu matbaa, âlet ve edevatının da tecdidi ile matbaacılık tarihimizde önemli bir yere sahiptir. Matbaanın ilk bastığı eser Mütercim Âsım Efendi’nin Farsça‐Türkçe Burhân‐ı Kaatı‘ Sözlüğü’dür 1798. Reisülküttab Mahmud Raif Efendi’nin Tableau des nouveaux règlemens de l’Empire Ottoman adlı büyük boy ve resimli eseri de Mühendishane Matbaası’nda basılmıştır (1798). Üsküdar Matbaası Müteferrika Matbaası ve Mühendishane Matbaası’ndan sonra üçüncü matbaa olarak Üsküdar Matbaası adı ile bilinen Dar’üt‐Tıbâat’il‐Cedide adı altındaki matbaa 1803’te, Mühendishane Matbaası’nın nâzırlığını yapan Abdurrahman Efendi’nin nezaretinde faaliyete geçmiştir. Bu matbaada basılan ilk eser, birinci cildi Mühendishane Matbaası’nda basılan Van Kulu sözlüğünün ikinci cildidir. Takvimhane Matbaası Osmanlı Deblet‐i Aliyyesi’nin resmî gazetesi olan Takvîm‐i Vekâyi’nin neşri meselesi ortaya çıkınca; günün faal matbaaları olan Mühendishane Matbaası ile Üsküdar Matbaalarının iş yükü ve âlet ve edevat durumları göz önüne alınarak, yeni bir matbaa tesisi kararlaştırılmışdır. 1247 h./1831‐32 yılında Vak‘anüvis Es’ad Efendi’nin nezaretinde faaliyete geçen Takvimhane, Bayezid’de şimdiki İstanbul Üniversitesi Eski Eserler Kütüphanesi’nin bulunduğu, Kaptan İbrahim Paşa Camii yanında bulunan bir konak satın alınarak tesis edilmiştir. Bu matbaada haftalık yayınlanan Takvîm‐i Vekâyi yanında kitap basımı da yapılmıştır. Bu matbaa, daha önce aynı mıntıkada açılmış olan Dar’üt‐Tıbâat’il‐Âmire ile muhtemelen 1264 h./1847’de birleştirilerek Matbaa‐i Âmire tesis edilmiştir. KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 33 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
Taşbasmacılığı On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında matbaacılık teknolojisindeki gelişmelerden biri de taşbasmacılığının ortaya çıkmasıdır. Bu teknoloji Osmanlı çevrelerinde hemen benimsenmiştir. İlk Osmanlı taş‐tezgâhı 1831’de Serasker Mahmud Hüsrev Paşa’nın gayreti ve Marsilyalı Caillol’ların becerisi ile Harbiye Nezareti’nde faaliyete geçmiştir. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren çoğalmaya başlayan hususî matbaaların pekçoğu taşbasması tekniği ile çalışan matbaalardır. Vilâyet Matbaaları Matbaacılığın Devlet‐i Aliyye coğrafyasında yaygınlaşması Vilâyet Matbaalarının kurulması ile başlamıştır. Bidayette vilâyetler için lâzım olan kırtasiyenin hazırlanması için kurulan bu matbaalarda daha sonraları on dokuzuncu asır Osmanlı coğrafyasının muhtelif açılardan en değerli referanslarını teşkil eden Vilayet Salnameleri ile gene kaynak‐belge değeri bakımından ehemmiyetli mahallî matbuatın, vilâyet gazetelerinin basıldığını görüyoruz. Osmanlıda matbaanın gecikmesinin en önemli sebebi “kitabın arzı ve kitaba olan talep” meselesidir. Osmanlı ilim ve kültür adamları talep ettikleri kitabı her zaman için temin etme imkânına sahip olmuşlardır. Yukarıda ifade edildiği gibi kütüphanelerde veya diğer vasıtalar ile arîyet edilen kitabın istinsahı yanında sahhaflar çarşısı da kitap temin etme merkezlerinden birisi olmuştur. Sahhaflar çarşısında kitap alım‐satımı, kitap ticaretinin yanında, kitap îmâli de faaliyet sahalarından biri olagelmiştir KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 34 PFS105
TÜRK EĞİTİM TARİHİ
Kaynakça Akyüz, Yahya. Türk eğitim tarihi. Ankara: Pegem Akademi Yayınları (2008). Binbaşıoğlu, Cavit. Türkiye’de eğitim bilimleri tarihi. İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları 2795 (1995). Güven, İsmail. Türk eğitim tarihi. Naturel yayıncılık, 2010. Özkan, Selim Hilmi. Türk eğitim tarihi ders notları. İstanbul, 2014. Sağlam, Mustafa. Türk eğitim tarihi. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayını, 2007. KBUZEM Karabük Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi 35 
Download

PFS105 - Fen Edebiyat Fakültesi