DİYANET AYLIK DERGİ’NİN ÜCRETSİZ EKİDİR
ölüm öldü mü?
biz kadınlar
çanakkale muharebelerinde cephe gerisi
talha uğurluel ile söyleşi
MART 2015
Mü’min erkekler ve
mü’min kadınlar birbirlerinin
dostlarıdır. İyiliği emreder,
kötülükten alıkoyarlar.
Namazı dosdoğru kılar, zekatı verirler.
Allah’a ve Rasulüne itaat ederler.
İşte bunlara Allah merhamet
edecektir. Şüphesiz Allah
mutlak güç sahibidir, hüküm
ve hikmet sahibidir.
Tevbe Suresi,71.
takdim
Teknolojinin bize sunduğu yeni imkânlar, ulaşabileceğimiz insan sayısını
artırırken; ilişki ve iletişimlerimizin içini boşalttı, tanıdıklarımız artarken
dostlarımız azaldı. Dünyanın farklı ülkelerinde neler olduğunu bilir iken
evimizdeki çocuğumuzun, mahallemizdeki kimsesizin hâlini bilemez olduk.
M
odern zamanların yeni bir mahrumiyet biçimi olan ve içinden sıyrılamadığımız
yalnızlık; kişinin, istediği hâlde başka insanlarla paylaşımda bulunamamasıdır.
Modern yaşam, kentleşme ve farklılaşan yaşam biçimlerimiz; fiziki olarak yalnızlığa
imkân vermese de manevi anlamda yalnızlığa itmektedir bu çağın insanını. Bir yandan kendi
kabuğunda, kendine yeten bireyler olma iddiasıyla hareket ederken; diğer yandan samimi,
içten dostlukları, akrabalık ve arkadaşlıkları özlüyoruz.
Duyguda, histe, acı ve sevinçte samimi birliktelikler; yerini sanal ve geçici paylaşımlara
bıraktı. Teknolojinin bize sunduğu yeni imkânlar, ulaşabileceğimiz insan sayısını artırırken;
ilişki ve iletişimlerimizin içini boşalttı, tanıdıklarımız artarken dostlarımız azaldı. Dünyanın
farklı ülkelerinde neler olduğunu bilir iken evimizdeki çocuğumuzun, mahallemizdeki
kimsesizin hâlini bilemez olduk. Tüketim alışkanlıklarımız, sahip olma dürtümüzü beslerken;
umursamazlık, bencillik ve bireyciliğimiz aidiyet duygumuzu neredeyse yok etti. Bütün bu
değişimler, sadece içine hapsolduğumuz yalnızlık duygusunu değil aynı zamanda yaşam
biçimimizi, ev, iş, aile tasavvurumuzu da derinden etkiliyor.
Bu sayımızda modern insanın çıkmazını, yalnızlığını ele aldık. Dr. Lamia Levent,
bireyselleşmenin, modernleşmenin getirdiği bir tercih iken yalnızlığın zamanla modern
mahrumiyetin bir tezahürü, içine hapsolduğumuz bir cendere olarak karşımıza çıkışını anlattı
araladığımız pencerede. Yalnızlığın, tek başına olmaktan farklı olduğunu ve bütün hayatımıza
yayılmaması için neler yapmamız gerektiğini uzmanlara sorarak gözler önüne serdi. Zuha
Seven, günlük hayatın koşuşturmasında çoğu zaman unutmaya çalıştığımız ve unuttuğumuz
ölümü yazdı. Yrd. Doç. Dr. Lokman Erdemir ise ölümle unutulmayanları, Allah katında ölse
de diri kalanları, Çanakkale şehitlerini ve onlara destek olan Anadolu halkını anlattı. Biz
Bize’de evlerimizde ihya edeceğimiz, yuvamızı mutlu kılacak sünnetlere yer verdi Hüseyin
Arı, “Yuvamızı Mutlu Kılacak Sünnetler” yazısıyla. Sedar Ertaş ise, “Doğru mu söylüyoruz?”
yazısıyla çocuklarımıza doğru söylemeyi öğretmenin ve beraberinde öğrenmenin yollarını
izah etti. Ve Talha Uğurluel söyleşisine yer verdik bu sayımızda; tarih ve kültürümüzün saklı
kalmış zengin mirasını fark edelim diye hep birlikte. Daha pek çok yazı, faydalı bilgi ve haber
bulacaksınız içeriğimizde.
Aile Dergimiz bu ay da hepimizin büyük bir aile olduğundan hareketle mutlu, huzurlu ve
güçlü aileler olmamız hedefiyle hazırlandı. Şiddetin, öfkenin, yapayalnızlığın hiç olmadığı
büyük bir aile temennisiyle…
Dr. Faruk Görgülü
04
10
12
15
18
20
Kısa Kısa
Ölüm Öldü mü?
Zuha Seven
Yuvamızı Mutlu
Kılacak Sünnetler
Hüseyin Arı
Serbest Kürsü
Sevde Nur Özkan
Diyanet İşleri Başkanı Adına
Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni
Dr. Yüksel Salman
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Dr. Faruk Görgülü
Mali İşler ve Dağıtım Sorumlusu
Mustafa Bayraktar
2 AİLE 2015 MART
23
26
30
Pencere
Modern İnsanın Çıkmazı
Yalnızlık
Dr. Lamia Levent
Biz Kadınlar
Dr. Zekiye Demir
Doğru mu
Söylüyoruz?
Sedar Ertaş
Talha Uğurluel
ile Söyleşi
Merve Gül Olgun
İlerlemek
Hasan Karaca
Arşiv
Yayın Koordinatörleri
Ali Duran Demircioğlu
Dr. Elif Arslan
Dr. Fatma Bayraktar Karahan Tasarım
Merve Gül Olgun
www.aral.org
Sevde Nur Özkan
Tashih
Mesut Özünlü
İletişim
Dini Yayınlar Genel Müdürlüğü
Üniversiteler Mah. Dumlupınar Blv.
No: 147/A 06800, Çankaya/Ankara
Tel: 0.312 295 8661-62
Faks: 0.312 295 6192
[email protected]
www.facebook.com/diyanetailedergisi
Ölüm Öldü mü?
15
32
Mutfak Dolapları
36
Azdan Çoğa Gidilir
38
“Ölünün yıkanma, kefenlenme
ve kabirde ziyaret adabı,
insana verilen değeri ve
evrenin doğal akışının ölüm
sürecinde de nasıl devam
ettiğini gösterir niteliktedir.”
12
40
42
44
46
32
48
Saliha Dilmaç
Selim Gündüzalp
Çanakkale
Muharebelerinde
Cephe Gerisi
Yrd. Doç. Dr. Lokman Erdemir
Müslümanlığı Fetih,
Yöneticiliği Rahmet:
Hz. Ömer (r.a.)
Hale Şahin
Boğazın Su
Perisi; Kayıklar
Bekir Erdem
Akıllı ve Basiretli
Kişi Acele Etmez
Dr. Şerife Nihal Zeybek
Gözdeki Glokom
Hastalığı Nedir?
Dr. Hakan Eren
Kırkambar
MART 2015 AİLE 3
YALNIZLIK
4 AİLE 2015 MART
MODERN
INSANIN
ÇIKMAZI
Dr. Lamia LEVENT
Diyanet İşleri Uzmanı
pencere
“Geniş, siyah gölgesi hayatımı kaplayan
Tepemde kanat germiş bir kartaldır yalnızlık
Kalp çarpıntılarıyla günleri hesaplayan
Bir benim, benim olan bir masaldır yalnızlık.”
C. Sıtkı Tarancı
S
özlükler, nesnenin bağlı olduğu coşkudan kopup
ayrılması olarak tarif ediyorlar yalnızlığı. Hayata,
insana ve kendine yabancılaşmanın coşkuyu, neşeyi ve hayatla kurduğumuz bağları kopardığı muhakkak. Her geçen gün yalnızlığın melankolisine saplanıp
buhranlar içinde yitip gidenler artıyorken, durup kendimize sormamız gereken soru şu olmalı zannımca:
Neden insan yitirir yaşama sevincini ve coşkusunu?
Şairin ifade ettiği gibi neden siyah bir gölge gibi kaplar
tüm benliğimizi yalnızlık?
Belki biraz dışardan baksak kendimize, ilişkilerimize
ve hayatımıza, yalnızlığın bilinçli tercihlerimizden öte
bize dayatılan ama bizim olmayan hayatların eseri
olduğunu görebiliriz. Modernizmin değer alanlarımızı
parçalamasıyla hayatımızda her geçen gün daha fazla yer bulan bireyselleşme, modern dünyanın insanını
aynı hızla yalnızlığa da mahkûm ediyor. Uzman Psikolog Serhat Yabancı, günümüz insanını yalnızlığa iten
nedenlerin; ben merkezli durum, fedakârlık yapmak
istememe, sorumluluktan kaçma, sağlıksız ve sorumsuz özgürlük arayışı, insanlara karşı güvensizlik duyma, mükemmeliyetçi kişilik yapısı, hataya tahammül
edememe, kusursuz dost arama vb. olarak sıralarken,
bunların bireyselleşmenin yansımaları olduğunu anlıyoruz. “Beni” önceleyip yücelten bu düşünce yapısı
yalnız ve mutsuz bireyler üretiyor diyor.
Buna ilaveten konunun uzmanları yalnızlaşmanın en
büyük nedeni olarak kitle iletişim araçlarını gösteriyorlar. “Sosyalleşmek” kavramının geçirdiği değişim sonucu artık birebir iletişim kurma, tanış olma, konuşma
yerine sanal dünyada oluşturulan sosyal platformları
kullanıyor günümüz insanı. Sanal dünyada binlerle
ifade edilen arkadaşlara sahip olduğu halde, derdini
sıkıntısını, sevincini, üzüntüsünü paylaşacağı gerçek
arkadaş ve dostlara sahip olamayan insan derin bir
ruh yalnızlığı yaşıyor.
Özellikle TV’yi, interneti, akıllı telefonları, sosyal paylaşım sitelerini yalnızlaşmanın temel unsurları olarak
MART 2015 AİLE 5
pencere
değerlendiren Uzman Psikolog Mehmet Kılıç: “Bir
anlamda TV, bilgisayar ya da telefon ekranında zihni
oyalanan ve uyuşturulan birey, sahte bir mutlulukla
gerçek bir ilişkiye ihtiyaç duymadan yaşamını sürdürebilmektedir. Bunu şu şekilde de düşünebiliriz; abur
cubur yiyerek karnınızı doyurabilirsiniz. Evet, karnınızın doyduğunu hissedersiniz ancak vücudunuz sağlıklı
beslenmediği için uzun dönemde farklı sağlık sorunları
yaşarsınız” ifadeleriyle bu araçların zaman içerisinde
insan ruhunda nasıl yaralar açtığına dikkat çekiyor.
Kılıç, insanın sosyal destekten yoksun olmasının bir
takım psikolojik sorunlara sebep olacağını ifade ederek; yakın çevresinde sıkıntılarını paylaşacağı, ihtiyaç
duyduğunda yanı başında bulacağı insanlara sahip
olmanın psikolojik olarak insanı daha güçlü kıldığını
ifade ediyor. Bunun aksine yalnızlaşan insanlarda depresyon, kaygı bozuklukları ve sosyal beceri eksikliği
gibi sorunların görülme sıklığının daha fazla olduğunu
ekliyor.
Sahip olduğumuz iletişim araçlarını kullanmak ve
onların hayatımıza kattığı kolaylıkları göz ardı etmek
mümkün değil. Ama sosyal hayatımızı onlar üzerinden düzenlerken bizi yalnızlaştırmasına da izin vermemek gerek. Muhatap olduğumuz kişiyi görmeden,
duygularını, düşüncelerini hissetmeden; yüzündeki
mimiklerden sesinin tonuna, beden dilinden bakışlarındaki ifadeye muttali olmadan kurulan iletişimin de
6 AİLE 2015 MART
ne kadar sağlıklı olduğunu sorgulamak gerekiyor.
Bazen de insanlar hayatın kötülüklerine ve sıkıntılarına karşı bir savunma aracı olarak sarılırlar yalnızlığa.
Kılıç bu durumu şöyle açıklıyor: “Yalnızlığa sığınmak
aslında bir güçten öte, savunma hâlidir. Kontrol altına alınmaktan korkma, duygularının sömürüleceğini
düşünme, yönetilme, sömürülme, terkedilme, kullanılma gibi bilişsel algılar, kişiyi yalnız kalmaya teşvik
eder. Yalnızlıktan korkmak gibi yalnızlığı tercih etmek
de bir yorum ve algı hatasıdır.” Hayatta iyi ve kötüyü
tecrübe ederek öğreniriz. Yaşadığımız her olay, karşılaştığımız her sıkıntı bize bir şeyler katar ve bizi hayata
karşı daha donanımlı kılar. Hayatın zorluklarına karşı
yalnızlığı çıkar yol olarak görüp kabuğuna çekilmek ise
devekuşu misali kafayı kuma gömmekten başka bir
şey ifade etmez.
Değerli Yalnızlık
Zaman zaman hayatımızı çevreleyen kalabalıklar bizi
sıkar, köşemize çekilmek, içimize dönmek ve kendimizi dinlemek isteriz. İnsanın kendi iradesiyle aldığı
yalnız kalma kararı makul süreler içerisinde gerçekleşirse “değerli yalnızlık” dediğimiz durum gerçekleşir. Zira hayatın akıp giden hengâmesinde kendimize
ayırdığımız zamanlar yok denecek kadar azdır. Hâlbuki kendimize ayırdığımız böyle zamanlarda olaylara
değişik açılardan bakarak farkındalık oluşturur ve hayatımıza değer katabiliriz.
pencere
Kılıç, bu durumu “tek başınalık” olarak isimlendiriyor,
‘yalnızlık’ ile ‘tekbaşınalık’ arasındaki farkı şöyle açıklıyor: “Tek başına olmak bir seçimdir. Kişi diğer şeyler
ya da insanlarla birlikte olmak yerine bir başına bir
şey yapmayı ya da bir başına kalmayı kişisel bir tercih
olarak gerçekleştirdiğinde tek başına kalmış olur. Ancak bu tek başınalığını istediği zaman sonlandırıp diğer şeyler ya da insanlarla birlikte olmayı seçebilir. İşin
özü, bunun bir seçim ya da tercih olmasıdır. Örneğin
bir ev arkadaşı ile birlikte yaşama olasılığınız varken
bunu tercih etmeyip tek başınıza bir evde yaşamayı tercih ettiğiniz takdirde tek başına olmayı seçmiş
olursunuz.”
Diğer insanlarla sosyal ilişkilerimizi bir süreliğine askıya alarak kendi başımıza geçirdiğimiz yalnız zamanları
iç dünyamızın zenginleşmesine katkı sağlayan zaman
dilimlerine dönüştürebiliriz. Kendi içimize dönüp hayatımızı sorguladığımız, ilişkilerimizi gözden geçirdiğimiz
bu dönemler, tekrar hayatın rutinine enerji toplayarak
çıkmamızı sağlar. Bu hayatımızı gözden geçirip, hayatla hesaplaşma ve muhasebe yapmak, kendimizle
yüzleşmek demektir. Önemli olan bu sürenin çok uzamaması ve bizi dış dünyadan tamamen soyutlamamasıdır.
Diğer taraftan her insan, gün içerisinde yalnız geçireceği zamanlar ayırmalıdır kendine. Bu zamanlarda
sevdiği bir aktiviteyi yapabileceği gibi kitap okuyarak, hobiler edinerek de değerlendirebilir zamanını.
Psikolog Mehmet Kılıç, insana artı bir değer katan
ve öğretici olan yalnız zamanlar konusunda şunlara
dikkatimizi çekmektedir: “Yalnız başınıza kaldığınız
zamanlarla, diğer insanlarla geçirdiğiniz kaliteli zamanın dengesini sağladığımız sürece bir sorun yok.
Mountein ‘yalnızlık insanın arka bahçesidir, bir gün
herkes ve her şey gidebilir ve kişi yalnız kalabilir. Bu
nedenle kişi günde bir kaç saatini tek başına kalmaya alıştırmalı’ der.”
Modern Yalnızlar Ya da Kalabalıklar Arasındaki
Yalnızlar
Pek çoğumuzun çocukluğunun geçtiği mahalleler,
iletişimin en yalın ve sıcak hâlinin yaşandığı yerlerdi.
Kendi çocukluğumun geçtiği mahalleye dönüp baktığımda; mahallemizde yalnız kimse var mı diye düşündüm. Ne de olsa yalnızlık modern zamanların bir fenomeniydi ve 20-30 yıl önce esamesi bile yoktu. Sonra
prefabrik barakasında yalnız yaşayan Halime Nine
geldi aklıma. Kimi kimsesi yoktu, küçük evinde yalnız başına yaşardı. Yalnız başına yaşardı ama yalnızdı
diyemem, çünkü annelerimiz daha sofrayı kurmadan
elimize tutuşturdukları yemekleri önce ona gönderir,
evini temizler, arada yoklar, korur, kollarlardı Halime
Nineyi. O bizim ninemiz değildi ama hepimiz ninemiz
gibi sever, saygı gösterirdik. Sonra bir gün hastalandı
ve tüm mahalle seferber oldu onun için. Ölüm vakti yaklaştığında onu annesi, ninesi gibi gören herkes
başındaydı. Kur’an okundu, telkinler
verildi. Ailesi gibi gördüğü ve
sevdiği mahalleli gözyaşları içinde uğurladı
onu son yolculuğubir nefesasıhhat
dolu
a
l
r
l
na…
z ruh
Yalnı
ama
Şimdi olsa belmız
ünya n kimseye
d
ki de çöp eve
ok
eni
kims k vakti y
dönen barakaa
es
c
ayıra se. Herk kes
sında haftalar
n
r
nede eşgul, he
sonra bulunam
üz
öyle ğun ki y
cak, bir kimseyo
sizler mezarına
öyle else bile or
g
liy
görevliler tarafınyüze zden ge
e
dan gömülecekti.
görm kini.
te
Halime nine gibi nice
biri ö
Asiye Nineler, Şevket
Amcalar, Ayşe Teyzeler var
bir başına yalnız dünyalarında
kapılarını çalacak birini bekleyen… Ne gelen olur, ne
arayan, ne de soran…
Modern çağın inkıtaya uğrattığı komşuluk, akrabalık
ve dostluk ilişkileri insanı âdeta yalnızlığa sürüklüyor.
Çalışma hayatının yorucu temposu ve büyük şehirlerde yaşanan ulaşım problemleri ve üstüne bir de bireyselleşmenin umarsızlığını eklediğimizde söz konusu kavramlar anlamlarını yitirip çoktan hatıralardaki
yerini almış bile… Bırakın akrabalık, dostluk, arkadaşlık ilişkilerini, aynı mahallede, aynı apartmanda, aynı
işyerinde çalışıp da bir selamı bile esirgeyen insanlarla
çevrili etrafımız. Yalnız ruhlarla dolu dünyamız ama
kimsenin kimseye ayıracak vakti yok nedense. Herkes öyle meşgul, herkes öyle yoğun ki yüz yüze gelse
bile görmezden geliyor biri ötekini. Şairin dediği gibi
kalabalıklar içinde yapayalnızlık yaşıyoruz…
MART 2015 AİLE 7
pencere
İster ahir zaman ister modern zaman alameti diyelim
yalnızlık ve bir başınalık sosyal bir varlık olan insanın
fıtratına uymayan bir durum. Uzman Vaize Zeynep
Candan bu durumu şöyle açıklıyor: “İnsan sosyal bir
varlık olarak yaratılmıştır. İnsanı sosyal yapan sadece toplumun bir ferdi olması değil, çevresindekilerle
paylaşımda bulunabilmesidir. Samet olan Allah, insanı
muhtaç yaratmıştır. İnsan Yaradana muhtaç olduğu
gibi yaratılana da muhtaçtır. Hüzünlerini, sevinçlerini,
sıkıntılarını, başarılarını hatta bilgi ve deneyimlerini
paylaşacak kendisi gibi birilerine ihtiyaç duymaktadır.
Tıpkı Hz. Âdem’ in cennette yalnız olmamasına rağmen duygu ve düşüncelerini paylaşacak kendisi gibi
bir insanı arzulaması gibi…”
Esasında güzel dinimizin temel öğretilerinde hep toplumsal vurguların yapıldığını; kardeşliğin, birlikteliğin,
cemaatleşmenin, selamlaşmanın, tebessümün teşvik
edildiğini ve bunları gerçekleştirecek pratiklere yer
verildiğini görürüz. “Komşusu açken tok yatan bizden
değildir” buyuran Hz. Peygamber, komşularımızdan
haberdar olmamız gerektiğini de öğretmiş oluyor
bizlere. Tanıdık tanımadık herkese selam vermek,
hastaları ziyaret etmek, taziyede bulunmak, yardım
etmek, dert dinlemek ve daha pek çok sünnet esasında birbirinizle ilginizi, bağınızı kesmeyin demiyor
mu? Özellikle Müslüman cemaatinin bir parçası olmak
adına cemaatle namazların tavsiye edilmesi ve Cuma
namazının farz kılınması da hep bu gayeye matuf değil mi? Bu nedenle iyi gününde olduğu gibi zor ve sıkıntılı günlerinde de birlik ve dayanışma içinde olmak,
Müslüman kardeşini yalnız bırakmamak İslam ahlakının temel umdeleri arasında sayılır. (Buhari, Mezâlim, 3)
Yalnızlığın karanlığında yitmemek ve tahribatından
korunmak; insan insanın kurdudur anlayışı yerine insan insanın yurdudur, demekle ve mahalle kültürünü,
komşuluk ilişkilerini, kardeşlik ahlakını yeniden yaşatmakla ve birbirimize ülfet etmekle mümkün. Modern
hayatın keşmekeşi ve kalabalığı içinde kaybolmamak
için insan olmanın sıcaklığına ve samimiyetine sığınmaktan ve birbirimizi sevmekten başka yolumuz yok!
8 AİLE 2015 MART
Kimi kimsesi yoktu,
küçük evinde yalnız
başına yaşardı. Yalnız
başına yaşardı ama
yalnızdı diyemem,
çünkü annelerimiz
daha sofrayı kurmadan
elimize tutuşturdukları
yemekleri önce ona
gönderir, evini temizler,
arada yoklar, korur,
kollarlardı Halime Nineyi.
Yalnızlığın hayatımızın
tümüne yayılmasını
engellemek için;
Hoşgörülü olmak, ait olmaktan korkmamak, hata yapmanın doğal olduğunu kabul etmek, birlikteliğin özgürlüğün düşmanı olmadığını fark etmek, yalnızlığın
sadece durumsal olarak sağlıklı olduğunu sürekli olduğunda sağlıksız olduğunu
kabul etmek.
Aile bağlarını güçlendirmek, aidiyet duygusunun, boşlukta olma duygusundan
daha sağlıklı zihinsel, duygusal, bedensel olduğunu kabul etmek.
Sosyal mekanizmalara üye olmak. Dini,
sosyal ve kültürel kurum-kuruluşlara
İhtiyacı olanlar için fedakârlıklar yapmak.
İnsanları değerlendirme kriterlerini azaltmak, kusursuz ilişkiler yerine kusur ile
baş etme bakış açısı kazanmaya çalışmak.
Kendine güvenme telkini yapmak. Ben
aslında ilişkileri yürütebilecek potansiyele sahibim.
Özel olduğunu kabul etmek. Benim de
rahatça anlaşabileceğim kişiler ve olduğum gibi sevilebileceğim ilişkiler ve insanlar mevcut.
Ait olmaktan korkmamalıyım. Ait olmak,
kontrol altına girmek değil, bağlı olmaktır. Bağlı olduğum sürece istemediğim
şeyleri yapma hakkına yine sahibim.
MART 2015 AİLE 9
kısa kısa
Bir Çay Olsa Da
İçsek…
Her Gün Bir Avuç Sağlık
Ceviz, fındık, badem ve diğerleri… Severek tükettiğimiz yiyeceklerin başında gelen
kuruyemişleri daha yakından tanımaya ne dersiniz? Birbirinden farklı lezzetleriyle kuruyemişler vücudumuzun ihtiyaç duyduğu pek çok vitamin ve minerali muhtevasında bulunduruyor. Sağlığımız açısından son derece faydalı besinler olan kuruyemişlerin
günlük beslenmemizde önemli bir yeri olduğunu dile getiren uzmanlar, özellikle tuzsuz ve kavrulmamış kuruyemişlerin sodyum içeriklerinin düşük ve tansiyonu
dengeleyici olduğunu vurguluyor. Bununla birlikte beslenme uzmanları,
kuruyemişlerin yapısında bulunan bitkisel kaynaklı kaliteli proteinlerin ve vitaminlerin cildin yaşlanmasını geciktiren enerji kapsüllerine sahip olduğunu önemle hatırlatıyor. Kuruyemişlerin öne
çıkan özelliklerini ise şu şekilde sıralamak mümkün: Örneğin
badem; beden ve zihin yorgunluğunun giderilmesine, ceviz; kan
dolaşımının düzenlenmesi ve stresin azaltılmasına, fındık; vücudun güç ve enerjisinin artırılmasına fayda sağlıyor. Yine, kurutulmuş erik; sindirim sisteminin düzenlenmesine, kayısı; içeriğindeki
antioksidanlar sayesinde kansere karşı korunmaya yardımcı oluyor.
Lezzetli bu yiyeceklerin uzmanların tavsiyeleri doğrultusunda kontrollü bir
şekilde, her gün bir avuçtan fazla olmamak kaydıyla tüketilmesi sağlık açısından oldukça önem taşıyor.
10 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
Fotoğraf: Metin Öztürk
“Bizler fark etmesek de günler çay dolu bardaklarla kovalar birbirini… Mevsimler, çayları bir dolup bir boşalan bardaklarla dönüp durur…” Günün hangi saati olursa olsun
avuçlarımızda sıcaklığını hissettiğimiz bir bardak taze çay
ile yüzümüz gülebilir aniden. Kısacası onun buğusuyla uçar
gider başımızın telaşı, gönlümüzün darlığı… Mevzuya bu kadar duygusal yaklaşmamızda elbette çaya olan sevgimizin
bir payı olsa da çaya dair ortaya konulan bilimsel veriler,
bu sevginin kanıtlanmış olduğunu gösterir nitelikte... Hollandalı bilim adamlarının yaptığı bir araştırmaya göre iş
yerlerinde verilen çay molaları, çalışanların motivasyonu
ve dikkatleri üzerinde olumlu etkiler sağlıyor. Dünyanın
pek çok ülkesinde olduğu gibi kültürümüzün de en kıymetli
içeceklerinden olan çayın yapılan pek çok araştırmada da
stresi azalttığı, konsantrasyonu artırarak öğrenme
yetenekleri üzerinde faydalar sağladığı ortaya konulmuştu. Dinlenme molalarında çaylarımızı yudumlarken; dinimizin iyilik ve takvayı konuşun (Mücadele, 9.) tavsiyesi gereğince
faydalı sohbetlerde bulunabilmek dileğiyle…
Son verilere göre ülkemizde bugün, geri dönüşü olmayan yaşamsal organ kaybı veya yetmezliği sebebiyle
hayati tehlikesi süren 23.560 kişi organ bekleme listesinde yer alıyor. (http://www.organdonationproject.com/) Ülke
genelindeki bu verilere baktığımızda, organ bekleyen bu
hastaların hayata yeniden tutunabilmek için çırpındığını,
ancak rakamların bu ihtiyacın oldukça altında seyrettiğini görüyoruz. Bu konuda toplumsal bilincin uyandırılması, halkın doğru bilgilendirilmesi, duyarlılık ve sorumluluklarımızın daha geniş kitlelere duyurulması oldukça
önem arz ediyor. Geçtiğimiz günlerde Sağlık Bakanlığının
yürüttüğü bir proje kapsamında organ bağışı ve naklinin
standartlarının geliştirilmesi ve oranlarının yükseltilmesi amacıyla Diyanet İşleri Başkanlığıyla gerçekleştirilen toplantıda konunun önemine bir kez daha dikkat
çekilmiş oldu. “Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” (Maide, 32.) ayeti uyarınca, organ
bağışının dini ve ahlaki yönleriyle millî bir sorumluluk
olduğu ifade edilen toplantıda; dünyayla iletişimimizin
kalmadığı bir durumda, organlarımızı bağışlamamızın
dinî, ilmî, tıbbi ve hukuki açıdan -şartları yerine getirildikten sonra- candan cana yapılacak en büyük sadaka
olduğu vurgulandı.
II. Uluslararası
Aile Konferansı
İstanbul’da
Yapıldı
biz bize
Candan Cana
En Büyük Sadaka:
Organ Bağışı
Dini, ahlaki ve hukuki yönleriyle toplumun en temel kurumu olan aileyi etkisi altına alan pek çok faktör bulunuyor.
İnancımızın, kimliğimizin inşasında önemli bir konumda bulunan ailenin, sosyokültürel dinamikler ve tüketim
zihniyetlerindeki farklılaşmalar başta olmak üzere birçok
etken sebebiyle, seküler görüşlerin yer aldığı mecralara
sürüklendiğini gözlemliyoruz. Bu durumda sosyal bir kurum olarak ailenin günümüz taleplerine uygun çözüm yollarıyla yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. İslam’ın aile
ve toplum düzeninden ve değerlerimizden kopuk olmayan
değişiminin gerçekleştirilebilmesi adına toplumsal bir duyarlılığa sahip olmak önem arz ediyor. Konuyla bağlantılı
olarak “Değişen dünyada aile ile ilgili sorunları tespit etmek ve uygulanabilir çözümler üretebilmek” amacıyla İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (İDSB) ve Aile
ve Sosyal Politikalar Bakanlığı işbirliği ile yeni bir konferans
daha düzenlendi. Farklı kültürlere sahip Müslüman STK
temsilcileri, akademisyen ve ilim adamlarının katılımlarıyla gerçekleştirilen toplantıda; şefkat, hürmet, nezaket ve
paylaşım başlıkları ile işlenen değerlerimiz aile esaslı yaklaşımlarla ele alındı. Aile içi iletişimdeki temel sorunlara;
modernleşme ve küreselleşme sürecinin aileye etkisi gibi
pek çok alanda çözüm odaklı yaklaşımlar sunuldu.
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 11
biz bize
Zuha SEVEN
Diyanet İşleri Uzmanı
İ
lk yurt dışı görevimdi. Bu görev, hayatımda
birçok ilklere tanıklık etti. Firdevs Nora ile o
tarihlerde tanıştım. Tanışıklığımız etkili ve
özel bir vesile ile oldu. Norveç vatandaşı mühtedi bayanın cenaze töreniydi. Onu tanımak durumunda kaldım. Görevli imamın, “Hocahanım bir
cenaze yıkanması gerekiyor!” demesiyle bu işi
benim yapmam gerektiğini anlamam biraz zaman
aldı. Kabulüm ise daha uzun zamanı gerektirdi.
Ölümün Algılanışı
?
ÖLÜM
ÖLDÜ MÜ
Bu olayı hatırladıkça ölüm üzerinde tekrar
düşünürüm: İnsanların ve medeniyetlerin ölüme
bakışları farklı olduğu gibi ölümü değerlendirilişi
de zamanla farklılık göstermektedir.
İslam medeniyetinde, hayatın içinde bir süreç
ve geçiş olarak algılanan ölüm, Kur’an’da ifade
edildiği; her canın ölümü tadacak olması (Âl-i İmran,
3/185.), nerede ölüneceğinin bilinmemesi, (Lokman,
31/34.) dünyanın tekrar dönme imkânı olmayan bir
mekân olması noktaları düşündürücüdür. Ölüm olgusunun doğru okunması, hayatta uyanık olmayı
ve hayatı iyi değerlendirmeyi gerektirmektedir.
(Münafikun, 63/9-11; Müminun, 23/99-105.) Aynı şekilde, hadislerde, sınırlı ve geçici imkân ve nimetlere
muhatap olunduğu hatırlatılıp, ölümün ansızın geleceği vurgulanarak var olan durum ve şartların
en iyi şekilde değerlendirilmesi salık verilmektedir. (Tirmizi, Zühd, 3.) Ölünün yıkanma, kefenlenme
ve kabirde ziyaret adabı, insana verilen değeri ve
evrenin doğal akışının ölüm sürecinde de nasıl devam ettiğini gösterir niteliktedir.
Batı’da eski toplulukların ölümü bekleyişlerinden ve sevinçle karşılayışlarından söz edilmektedir. (Becker, Ernest, Ölümü İnkâr Çev: Arzu Tüfekçi, İz
Yayıncılık, İstanbul 2013, s. 19.)
12 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
Ölülerimizi görmemeye
o denli çalıştık ki
onları anımsatan
öldükleri oda, yatak
ve mevta ile ilgili olan
bütün eşyalar, ölümle
beraber imha edildi.
Ölü ile ilgili anıları ve
hatıraları da sildik ya da
silmek istedik, her şeyi
tüketme çılgınlığının bir
uzantısı olarak.
muz
u
ğ
u
nd
bulu yaşamını
e
d
İçin klarda
arın
nlbize
biz
a
s
a
n
r
i
top ndiren
algısı
m
e
l
l
ü
i
l
şek rında ö mlenen
a
e
kodl da gözl fade
i
ın
k
hakk , ölümü e de açı
a
d
sapm terkipler a çıkar.
y
eden ilde orta
k
bir şe
İzlerine yakinen şahitlik ettiğimiz, hatta bizlerin de
etki alanına girdiği çağdaş algılar ve uygulamalar ise
ölüm yokmuş gibi davranmayı ya da ölümün kesinlikle üzerinde düşünülmemesi ve hatta çoğu zaman
konuşulmaması gereken bir olguymuş gibi yaklaşılmaktadır.
Belki de böyle bir arka planın etkisinde ölüye bakmak, onu yıkamak ve kefenlemek sorumluluğu,
üstesinden gelemeyeceğim, hele ki gönüllü hiç olmayacağım bir durumla beni karşı karşıya bıraktı. Çünkü böyle bir şeyi yaptığım takdirde, rahat
uyuyamayacağımı, konforumun bozulacağını ve bu
durumun hayatımı inkıtaya uğratacağını düşündüm.
Ölümün İtibarsızlaştırılması
Şehrin merkezinde cami, caminin bahçesine
konuşlandırılmış kabristan şeklindeki yerleşim tarzı
zamanla yerini, minareleri görmekte zorluk çektiğimiz çok katlı meskenlere, AVM’lere ve en iyi
ihtimalle bir yakınımız vefat ettiğinde defni için
uğradığımız şehir merkezinden uzakta mezarlıklara
bıraktı. Ölünün yıkanması, kefenlenmesi işleri profesyonel elemanlara devredilen sorumluluklar
oldu. Böylece, ölü ve ölüm hayatımızdan çekildi. Ölülerimizi görmemeye o denli çalıştık ki onları anımsatan öldükleri oda, yatak ve mevta ile
ilgili olan bütün eşyalar, ölümle beraber imha edildi. Ölü ile ilgili anıları ve hatıraları da sildik ya da
silmek istedik, her şeyi tüketme çılgınlığının bir
uzantısı olarak. Ancak bütün bunlara rağmen ölüm
fikri hiçbir zaman insanın aklından çıkmadı. (Becker, age. s. 19.)
Göçmekten Ölmeye…
İçinde bulunduğumuz topraklarda yaşamını şekillendiren insanların kodlarında ölüm algısı hakkında
gözlemlenen sapma, ölümü ifade eden terkiplerde
de açık bir şekilde ortaya çıkar. Ölüme dair bu isimlendirme farklılıkları sadece zamanın geçişine bağlı
olmayıp, aynı zamanda farklı düşünce yapılarına sahip olan kişilerin durdukları ya da kendilerini
konumlandırdıkları yer ile de ilişkilidir.
Şeb-i Arus; Mevlana’nın ölüme yüklediği anlamı;
‘göçmek, ahirete irtihal etmek, rahmete kavuşmak’
şeklinde kullanımlar benzeri bir anlam düzleminde
ölüme bakışı göstermektedir. Ölümün, farklı bir
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 13
biz bize
nun
u
s
u
olg
ası,
Ölüm okunm
ru
ık
doğ a uyan
tt
haya ı ve
ay
olm
tı iyi irmeyi
a
y
a
h
nd
.
erle ektedir
ğ
e
d
ktirm
gere
boyuta geçiş, göç, Yaradan’a kavuşma olduğu
İslam medeniyetinde bu
olgunun okunuş şeklidir.
Diğer yandan, ‘yaşamını
yitirmek ve kaybetmek’ şeklinde ölümün isimlendirilişi ise
farklı bir kompartımandan ölümün
konumlandırılışını ifade etmektedir. Bu durum ise bir son, kayıp, kavuşma ihtimali olmayan
bir veda ve yok oluş içeriklerine sahiptir ve bu terkipler, ahiret olgusunu ihmal eden kullanımlardır.
Acaba ben, ilk ve ani tepki olarak Firdevs Nora’nın
cenazesi ile ilgilen(e)meyeceğimi söylediğimde nerede durmaktaydım? Tabii ki bu cevap içime sinmedi. Aldığımız eğitim, sorumluluğumu yerine getirip
getirmediğim kaygısı beni yapıp yapamayacağımdan emin de olamadığım cenazeyi yıkama hususunda olumlu bir cevaba mecbur kıldığında, Allah
bu işi bana kolaylaştırdı.
14 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
İmam-Hatip ve ilahiyat
eğitimlerine
farklı
kes-
imlerce yüklenen değişik
misyonların ötesinde, söz
konusu bu eğitim süreçlerinin muhatabına verdiği dünya,
yaşam ve ölüm algısı ölüden ve ölü
ile ilgili hususlardan kaçma sonucunu
değil, ölüye karşı İslam düşüncesinin bize yüklediği
sorumlulukları algılamış ve içselleştirmiş bir sonucu beslemeliydi. İfade etmeye çalıştığım bu durum
ölüme hak ettiği yeri vererek telafisi mümkün olmayan bir lütfun ömrün gerektiği mevkide değerlendirilmesine imkân sağlayacaktır.
Allah’ın yardımı ramazanda geldi. Bir iftarda yanıma
mavi gözlü, nur yüzlü, uzun boylu beyaz başörtülü
güçlü bir kadın oturdu. Tanıştığım bu bayan yıllardır
cenaze yıkarmış. Konu Firdevs’e nasıl geldi bilmiyorum. Ama Firdevs’i Hanife Teyze yıkadı.
biz bize
Hüseyin ARI
Yuvamızı
Mutlu Kılacak
Sünnetler
DİYK Uzman Yrd.
H
er peygamber gibi Allah Rasulü de getirdiği
dini yaşayarak ve ilahî mesajı yorumlayarak
toplumuna açıklamıştır. Peygamber Efendimizin bütün uygulamalarına ve yorumlamalarına,
kısacası yaşayış tarzına “sünnet” adını veriyoruz.
Onun bu sünnetleri vasıtasıyla biz, hayatımızı ilahî
irade doğrultusunda şekillendirmiş ve böylece dünya ve ahiretimizi aydınlatacak işler yapmış oluyoruz.
Hz. Peygamber’e tabi olmayı emreden ayetler de (Âl-i
İmran 3/31; Nisa 4/80.) aslında bu gerçeğe dikkatlerimizi çekiyor.
Hadis kitaplarında ve Hz. Peygamber’in siretini anlatan eserlerde Rasul-i Ekrem’in evine girişinden
uyumasına, yemek yiyişinden giyim kuşamına, oturmasına, kalkmasına kadar ev hâlini anlatan sayfalarca bilgi var. Hatta bunlar için müstakil kitaplar telif
edilmiş. Bunları okuduğumuz zaman görüyoruz ki;
hayatın her alanıyla ilgili Efendimiz’in bir sünneti var.
Belki de bu konuda yapılacak en doğru şey; öncelikle
bu tür eserlerden istifade ederek Hz. Peygamber’in
yaşayışına vakıf olmak, sonra da karşılaştığımız her
olayda “Acaba Allah Rasulü burada olsaydı ne söyler ve
nasıl davranırdı?” sorusunu kendimize sormak olmalı.
Peygamber Efendimizin bütün uygulamalarına ve yorumlamalarına, kısacası yaşayış
tarzına “sünnet” adını veriyoruz.
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 15
biz bize
Böyle yaparsak hem Hz. Peygamber’in o konudaki sünnetini öğrenmiş hem de davranışlarımızı
sünnete uygun hâle getirmiş oluruz.
Allah Rasulü’nün aile hayatındaki sünnetlerinde
temel değer saygıydı. Onun; eşlerine iyi davranması, onlarla istişare etmesi, çocuklarının sevinç
ve üzüntülerine önem vermesi, kendisine kim
seslenirse “Lebbeyk” (Buyur!) diye hitap etmesi,
kimseyi incitmemesi onun eşsiz saygısının tezahürleridir. O, çok yüce makamların sahibi olmasına rağmen inanılmaz bir tevazu içinde ev işlerine
yardım eder, elbisesini yamar, ayakkabısını tamir
eder ve kendi işini kendi yapardı. Davet edildiği
yere eşi olmadan gitmez, bazı seferlerinde de
eşiyle yarış yapar ve onlarla şakalaşırdı. (Müslim,
Eşribe, 19.)
16 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
Hz. Peygamber’in en önemli sünnetlerinden biri
de komşulara ve misafirlere ikramdır. O, çorbanın
suyunun çoğaltılıp bir kâse de komşularına verilmesini ve fakirlerin doyurulmasını tavsiye etmiş
ve misafire ikram etmenin Allah’a ve ahiret gününe iman etmenin bir neticesi olduğunu söylemiştir. İnsanların yalnızlaştığı, asosyalleştiği ve aile
fertlerinin bile odalarda ayrı hayat sürdüğü günümüzde soframızda misafire, komşuya ve fakire
yer vermek yuvamıza ne kadar da huzur verir.
Ailede sünneti yaşama ve yaşatma işi, tabi ki
anne babanın uhdesine verilmiş bir görevdir.
Bundan ötürü anne ve babanın, Rasul-i Ekrem’in sünnetlerini çocuklarına yaşatabilmeleri
için emek sarf etmeleri gerekiyor. Malumdur ki;
davranış oluşturma bir eğitim işidir ve eğitime
biz bize
ştığı,
bir nefes sıhhat
a
l
z
ı
n
l
rın ya i ve
a
l
n
a
ğ
İns alleşti bile
y
asos ertlerinin hayat
aile f arda ayrı müzde
odal ğü günü isafire,
ü
sürd mızda m kire yer
sofra şuya ve fa ıza ne
kom ek yuvamur verir!
verm r da huz
kada
bebiyle Allah’ın evlere hayır
ve bereket ihsan edeceğini
bildirmiştir. Ayrıca o, Allah’ın zikredildiği evle, zikredilmeyen ev arasındaki
farkı, ölü ile diri arasındaki
farka benzetmiştir. (Müslim,
Salatu’l-müsafirîn, 29.)
Hz. Peygamber’in sünnetinden bahsedilir de onun dualarına değinmemek olur mu? O,
bir dua insanıydı: Yatarken, kalkerken, elbisesini giyerken, yemek yerken, su
içerken, evden çıkarken ve eve girerken kısacası hayatının her anında Allah’ı anmış, O’na
dua etmiş ve ümmetine dua etmelerini tavsiye
etmiştir. Onun ümmeti de bu tavsiyelerini emir
telakki etmiş ve Anadolu’muzun tabiriyle “ağzı
dualı” insanlar yetişmiştir. Biz de ailemizde dua
atmosferini oluşturabilir ve çocuklarımıza erken
yaşlarda bazı kısa duaları öğretebiliriz. Hz. Peygamber (s.a.s.) konuşmaya başlayan çocuklara, İsra suresinin 111. ayetini yedi kere tekrar
ettirir, aynı yaştaki bazı çocuklara da “La ilahe
küçük yaştan başlamak gerekir. Çocuğa, yemeğini hangi elle yiyeceği, eve girince ne söyleyeceği gibi sünnete uygun birtakım davranışlar
erken yaşlardan itibaren öğretilirse; çocuk, farkında olmadan bu davranışları kazanmış olur.
Esasen bu, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in metodudur. Zira o, çocuklara selam vermeyi ihmal
etmeyerek (Müslim, Selam, 5.) ve yemeğin nasıl
yeneceğini (Buhari, Et’ıme, 28.) öğreterek bazı
davranışların çocukluktan kazanılmasını arzu
ederdi.
Allah Rasulü evlerde namaz kılınmasına ve Allah’ın adının anılmasına çok önem verirdi. O,
namaz kılınmayan evleri mezara benzetmiş;
camide farz namazları kıldıktan sonra nafile namazların evlerde kılınmasını ve bu namazlar se-
illallah” gibi kısa tevhid cümlelerini ezberletirdi.
Biz de çocuklarımıza bazı zikir ve duaları bu şekilde ezberletebileceğimiz gibi oyunu bir öğretim
metodu olarak kullanıp duaları öğrenmeyi zevkli hâle getirebiliriz. Örneğin, kartelalar üzerine
uykudan uyanma, yemeğe başlama gibi bazı
durumları yazarak bu durumlarda hangi duanın
okunacağını birbirimize sorabiliriz. Evimizin belli
yerlerine duaların yazılı olduğu yapışkan notlar
asmak suretiyle de duaları zihnimizde kalıcı hâle
getirebiliriz.
Hz. Peygamber’in sünnetlerini evde hayata geçirdiğimizde; sevgi, saygı ve bereketin yuvamıza hâkim olduğunu görecek ve modern dünyada
aradığımız ve bulmakta zorlandığımız huzuru,
onun örnekliğinde ve sünnetlerinde bulacağız.
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 17
GENÇLERE sorduk...
Yalnızlığı tercih ettiğiniz zamanlar
oluyor mu? Bu konuda ailenizle
sorun yaşıyor musunuz?
serbest kürsü
Sevde Nur ÖZKAN
Hatice Kulaçoğlu (19)
Bazı zamanlar moralim bozuk olabiliyor
ve kimseyi görmek istemeyebiliyorum.
Böyle durumlarda bende yalnız kalma
isteği oluşuyor. Çevremdeki insanlarla
iletişimimi kesiyorum. Ailem bu durumdan
hoşlanmasa da beni anlamaya çalışıyorlar
diye düşünüyorum.
Ayşenur Saral (17)
İletişim araçlarının artmasıyla yalnızlığın
artmasının doğru orantılı olduğunu
düşünüyorum. Benim de bu durumu tercih
ettiğim zamanlar oluyor. Özellikle bilgisayar
başında vakit geçirmek istediğim için yalnız
kalmayı istiyorum. Ailemle zaman zaman bu
konularda anlaşamıyorum.
UZMANINA
SORDUK
Nazlı ÖZBURUN
Uzman Aile Terapisti
Mustafa Akıncı (22)
Yalnızlığı tercih etmek bir yana insanlar
bazen kendilerini kalabalıklar içerisinde yalnız
hissedebiliyor. Kimi zaman böyle duygular
bende de oluşuyor. Elimden geldiği kadarıyla
bu ruh hâlinden sıyrılmaya çalışıyorum. Ailemle
bir arada kalmıyorum fakat onları ziyarete
gittiğimde bir problem yaşamıyorum.
Haldun Eğir (19)
Yalnızlığı özellikle tercih ettiğim zamanlar
olmuyor değil ancak bir süre sonra
yalnızlıktan da bunalıyorum. Yakın
çevremde dertlerimi paylaşabileceğim,
eğlenebileceğim insanlarla bir arada
olmayı daha çok isterim. Ailemle bazen bu
konularda sorun oluyor.
İnsan sosyal bir varlıktır, onun yalnız yaşaması mümkün değildir. Bu yalnızlığı ne internet, ne alışveriş, ne de çok kazanmak doldurabilmektedir. Bağlar ve bağlılıklar azalırken
bağımlılıkların arttığı modern çağda, insanlar sıcak ilişkilere
ihtiyaç duymaktadır. Yirminci yüzyılın en büyük sorunlarından
birinin yalnızlık duygusu olduğu söylenebilir. Kişi yalnızlık ve
boşluk duygusuyla yüzleşmemek için amaçsız uğraşlarla zaman geçirir.
Modern zaman insanı; komşuluk, akrabalık, dostluk kavramlarını yaşanılır olmaktan çıkarmış, nostaljiye mahkûm etmiştir.
Kalabalıklar içinde yalnız kalınmaya başlanmış ve bu durum
18 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
ANNE-BABALARA sorduk...
Modern insan yalnızlığı niçin tercih
ediyor? Günümüz şartlarının
getirdiği yalnızlığa karşın ailenizde
nelere dikkat ediyorsunuz?
Ümran Oduncu (40)
Modern yalnızlığı insanların içindeki kara delik
olarak tanımlayabilirim. İnsanların toplum
içerisindeki hata yapma korkusu ve herkese
anlayış göstermek istemeyişi bu sebeplerden olabilir. Ailemizde yalnızlığın artmasının
sebeplerinden olan sosyal ağları gereğinden
fazla kullanmamaya çalışıyoruz.
Sıdıka Erdem (48)
Bence yalnızlığı tercih edenler kendilerini
özgür, rahat ve takıntısız hissediyorlar.
Sosyallik içerisinde asosyallik yaşıyorlar.
Yalnızlığı seçme sebebi olan başka
insanlara yardım etmek istememe,
sorumluluk altında bulunmayı reddetme
vs. gibi duygulardan aile olarak uzak
kalmaya ve aile bağlarını güçlü tutmaya
dikkat ediyoruz.
serbest kürsü
Ali Yenel (43)
Kimseyle iletişime geçme gereksinimi olmayan
kişilerde yalnızlık isteği olduğunu düşünüyorum.
Her ne kadar teknolojinin beni ve ailemi bu tip
yalnızlığa sürüklemesini istemesem de bir şekilde
etkileniyoruz. Neyse ki bu durumun biraz da
olsa farkındayız. Bu yüzden ev içinde sohbet
etmek için, arkadaş çevremizle, akrabalarımızla
görüşmek için vakit ayırıyoruz.
Eymen Kırbaş (52)
Zamanın şartlarıyla değişen aile yapısı, akraba
ilişkileri, komşuluk ilişkileri gibi sosyal hayatımızın
olmazsa olmazlarındaki kopukluğun insanları
yalnızlığa ittiği fikrindeyim. Bu durumun hayatımızı
etkilememesi için sosyal çevremizle olan ilişkilerimize
önem veriyoruz, ailemle birlikte akrabalarımızla
ilişkilerimizi koparmamak adına sürekli iletişim
halindeyiz. Aynı şekilde komşularımızla da olumlu
ilişkiler geliştirmeye çalışırız.
uyku ve yeme bozukluğu, depresyon gibi nevrotik süreçlerin gelişmesine
neden olmuştur.
Modern insan yalnızlık problemiyle baş edebilmek için internete yönelmektedir. Ne yazık ki yalnızlığını sanal ilişkiler üzerinden gidermeye
çalışan insan, yalnızlığını daha da artırmaktadır.
Bununla beraber yalnızlık insanın varoluşsal gerçekliği içinde bulunan ve
zaman zaman da yaşaması gereken bir duygudur. Tek başına kalmak,
kendisiyle yüzleşebilmek, kendini doğru tanımak yalnızlığın yaşanması
gereken bir duygu olduğunu göstermektedir. Fakat insanın yalnız kalmayı tercih etmesiyle buna zorunlu olması arasında patolojik bir fark vardır.
Bu durumu keşfetmede en önemli şey ise farkındalıktır.
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 19
Biz
Kadınlar…
Biz kadınlar neslin emanetçisiyiz.
Gelecek bizim ellerimizde şekillenir.
20 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
bir nefes sıhhat
ızı
i
ınlığım neliğimiz
d
a
k
Kimi r, kimi an zgürlük
kutsa . Eşitlik, ö mezler
ır
il
yads r. Ama b daki
derle im toplum imizi,
n
ki biz ş serüve
u
l
varo mumuzu n
e
konu üzerind almak
le
k
eşitli ak ve e i ortadan
m
z
tartış uriyetimi ez.
m
mağd maya yet
r
kaldı
Dr. Zekiye DEMİR
Diyanet İşleri Uzmanı
B
iz kadınlar dünya nüfusunun yarısını oluştururuz.
Bazılarının büyükannesi,
annesi, kardeşi, halası, teyzesi,
yengesi, karısı, kızıyız. Ne de
çok sıfatımız var. Bunlardan
hangisi üzerimizdeyse Allah hakkını verebilmeyi nasip etsin. Yok
mu standarttan sapan? Vardır elbet. Ama bizim duamız, umudumuz anne olduğumuzda emanete
sahip çıkmak, emaneti hem dünyasını hem ahiretini düşünerek
sarıp sarmalamak. Eş olduğumuzda yol arkadaşımıza destek, dayanak, göz aydınlığı olmak. Kız evladı olduğumuzda ‘of’
demeden anne babamızın gözünü ışıldatmak. Kız kardeş olduğumuzda ise o minicik anne karnının
bize sunduğu imkânları paylaştığımız gibi, bu koskoca dünyayı da
paylaşabilmek.
Biz kadınlar ideolojilerin konusuyuz. Hatta başlı başına bir ideolojiyiz: Feminizm! Kimi liberal olarak
ön ad takar bu ideolojiyle çekiştirir bir ucumuzdan, kimi marksist, radikal, sosyalist, modern
ve postmodern daha da neler
neler ekler ön ad olarak çekiştirir
öbür ucumuzdan. Kendi düşüncelerini bizim üzerimizden sunarlar
bilgi piyasasına. Kimi kadınlığımızı
kutsar, kimi anneliğimizi yadsır.
Eşitlik, özgürlük derler. Ama bilmezler ki bizim toplumdaki varoluş serüvenimizi, konumumuzu
eşitlik üzerinden tartışmak ve ele
almak mağduriyetimizi ortadan
kaldırmaya yetmez. Biz hiç eşitlik
adına bir yaşındaki çocuğumuzla
on bir yaşındaki çocuğumuza aynı
şeyleri yedirir miyiz? Eşit davranılmak değildir sadece ihtiyacımız
olan toplumda, bir o kadar hatta
ondan da önemlisi adaletle muamele görmektir.
Biz kadınlar siyasi tartışmaların,
siyasi çalışmaların objesiyiz. Seçsek mi, seçilsek mi? Yoksa ikisi de
gereksiz mi, ya da tam tersi. Kimi
bizim babamızdan, eşimizden
hatta oğlumuzdan bağımsız hareket edemeyeceğimizi, duygusallığımızı, anneliğimizi öne sürerek
karşıdır, kimi de topluma katacağımız kadın değerlerinin dünyayı
daha barışçıl ve yaşanabilir kılacağından taraftardır siyasi alanda
var oluşumuza.
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 21
aile-ce
çabuk da ağlarım. Ama bir elde üç
karpuz taşıyabilir: Bebeğimi beslerken ayağımda abisini sallayabilir,
bu arada elimdeki kitabı da okuyabilirim. Kızlarımın saçlarını örerken
onlara hayatı da örer, öğretirim.
Biz kadınlar neslin emanetçisiyiz.
Gelecek bizim ellerimizde şekillenir. Kadın ya da erkek, her insan
bir annenin yani bir kadının torBiz kadınlar dinî literatürün, yaşamın gündemindeyiz. Biz değil
miyiz, ilk Müslüman olan, ilk şehit olan. Hacca giden kadın-erkek
herkes İsmail’i için koşan Hacer
olmaz mı Hac’da? Biz biliriz, bizi
neyin yücelttiğini neyin metalaştırdığını.
Biz kadınlar cennetle müjdeleneniz. Ancak Hz. Asiye, Hz. Meryem, Hz. Hacer ve Hz. Hatice’den
tövbeyi, takvayı, teslimiyeti, iffeti,
sadakati, cesareti, feraseti biraz
da olsun örnek alabildiysek ve o
örneklikle annelik yapabildiysek.
Biz kadınlar daha
neler nelerin öznesi,
yüklemi, nesnesiyiz. Biz
kadınlar kimiz, neyiz,
bunun farkında mıyız?
22 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
Biz kadınlar daha neler nelerin
öznesi, yüklemi, nesnesiyiz. Biz
kadınlar kimiz, neyiz, bunun farkında mıyız? Farkında olmalı insan,
hayatın, yaratılışının, sınırlarının.
Farkında olmalı neyi iyi, neyi kötü
yaptığının. Ben kaç yüz metre yerin altında maden kazamam, on
kilodan fazla yük taşıyamam, karanlıkta ıssız yolda yürüyemem,
nasında tesviye olur. Onları biz
terbiye ederiz. Yani biz mürebbiyeyiz. Bu sorumluluğumuzun da
farkındayız.
Biz kadınlar karşı cinsle olan farkımızın farkındayız. Kadın-erkek
herkes bu farkı fark etmeli ki,
farklılığın birini diğerine üstün kılmadığını, üstünlüğün ancak takva
ile olabileceğini...
Biz kadınlar cevheri mücevhere
dönüştürme, usta ellerde de cevherken mücevher olma potansiyeline sahibiz. Ama asla eksik
etek ve kaşık düşmanı değiliz.
Biz kadınlar, ne kabımıza sığarız
ne de birkaç kelime ile tanımlanmaya…
Biz kadınlar her şeyden önce insanız. Biz sıfatların, tartışmaların
dışında tutulup bir birey, bir insan,
yani yaratılmışların en şereflisi
olarak görülmek isteriz.
?
aile-ce
DOĞRU MU
SÖYLÜYORUZ
Ç
ocuklara hep yalanın ne kadar kötü olduğunu
anlatan masallar anlatırız, pinokyo gibi burnu
uzar mesela yalancının, herkes anlar yalan söylediğini, utanır. Ya da yalancı çoban gibi başına
kötü şeyler gelir ve üzülür. Bu yüzden yalan kötüdür, çocuk yalan söylememelidir. İyi, peki o zaman
biz niye yalan söyleriz çocuklara. Ama bizimki masum yalanlar diyenleri duyar gibiyim. Peki, öyle olsun. Gelin beraber yalana ve çocukların neden yalan
söylediğine bakalım. Baştan özetleyeyim, siz neden
yalan söylüyorsanız çocuğunuz da o yüzden söylüyor
olabilir.
Sedar ERTAŞ
Psikolog
Çocukların yalan söylediğini düşünmeden önce dikkatli olmak ve bazı şeyleri bilmek çok önemlidir, mesela beş yaşına kadar çocuğun yalan söylediğinden
endişe etmek gerekmez. Evet, doğru okudunuz. Beş
yaşına kadar çocuk biz yetişkinlerin düşündüğü anlamda yalan söyleyemez, çünkü henüz soyut düşünme yeteneği dediğimiz karmaşık düşünce yeteneği
gelişmemiştir. Soyut düşünmenin olmadığını daha
küçük çocuklarda rüyalarını anlatırken de görürüz.
Beklentisi yüksek aileler
çocuğu sık sık eleştirir,
kızar, başka çocuklarla
kıyaslar ve bazen doğruyu
söylese de “Yalan
söylüyorsun” diye azarlar,
hatta maalesef çocuğu
fiziksel olarak incitir.
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 23
Ailenin yalan
söyleme şeklini
izleyen çocuk
elbette bunu
taklit edecektir.
Buna bir örnek vereyim; Çocuk
rüyasında “Seninle evdeydik”
diye başlar anlatmaya, biz de
“Ne yapıyorduk” diye sorarız, çocuğun cevabı sen de oradaydın
ya olur. Küçük çocuklar rüya ve
gerçek ayrımını yapmakta zorlanabilir ve rüyadaki kişilerin de
aynı şeyi yaşadığını sanabilir.
Bu yaşlarda çocuk hayal gücüyle
olmamış şeyleri olmuş gibi de anlatabilir, gerçekle hayali ayıramayabilir, gördüğü-duyduğu şeylerden etkilenmiş olabilir. Bu yüzden
okul öncesi dönemde çocuğun
yalan söylediğini düşünmeden
önce bunları hatırlamak gerekir.
Sonra çocuk büyümeye başlar ve
taklit etmeye çalışır etrafındakileri, böylece sosyal ilişkileri çevresindekilerin davranışlarından
öğrenmeye başlar. Unutmayın
çocuk sizi örnek alır.
Ailenin yalan söyleme şeklini izleyen çocuk elbette bunu taklit
edecektir. Hastayım diye yalan
söyleyip işe gitmediğinizde veya
işe geç kalmanızı trafiğe bağladığınızı evde anlattığınızda çocuğa da okula gitmemesi veya
geç gidince söyleyebilmesi için
bu tür bir yalan söyleyebileceği
mesajını verirsiniz. Çocuğunuzun
24 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
yalan söylediğini düşünüyorsanız
sadece onu izleyin ve ne kadarı
evdeki diğer aile üyelerinin mazeret ve yalanları, siz karar verin.
Okul çağındaki çocuklar kendini
korumak, savunmak için de yalan
söyleyebilirler. Bu, ceza almamak
için de olabilir. Beklentisi yüksek
aileler çocuğu sık sık eleştirir, kızar, başka çocuklarla kıyaslar ve
bazen doğruyu söylese de “Yalan
söylüyorsun” diye azarlar, hatta
maalesef çocuğu fiziksel olarak
incitir. Bu çocuklar tüm bunlara
karşı kendini savunmak için yalana sığınabilir ve tıpkı sıcak demirin dövüle dövüle sertleşmesi gibi
alışkanlığa dönüşebilir.
Örneğin sınavlara hazırlanan bir
çocuğu düşünün. Eğer aile yüksek beklentisi olan bir aile ise
sık sık evde şu cümleler duyulabilir: “Benim oğlum/
kızım çok akıllı, sınıfının
birincisi olacak. İleride
doktor olacak, çok
para
kazanacak.”
Beklentisi yüksek
aileler çocuğa sürekli baskı uygular, bu baskı bazen sözle değil
davranışlarla da
aile-ce
olabilir. Sık sık ders çalışıyor mu
diye bakmak, komşu veya akraba çocuklarıyla kıyaslamak gibi.
Birçoğunuza bu son cümle tanıdık gelebilir, “Komşunun oğlu
Mehmet sınavda sadece bir yanlış yapmış...” Bu sözden ailenin
mesajını almayan ve sıkılmayan
var mı? Peki ya çocuk bu beklentiyi karşılayamıyor veya ailenin
istediği mesleği seçmek istemiyorsa ne yapar? Savunma türü
yalanlar burada kendini gösterebilir.
Aileden, okuldan ve çevreden
yeteri kadar onay, takdir, beğeni almayan çocuklar da bunlara sahip olmak için yani kısaca
beğenilmek için yalan söylebilir.
Kültürümüzün eleştiride eli çok
açık ama güzel şeyler söyleyip
onaylamakta pinti. Asıl bam
teli ise şu, siz çocuğunuza neyi ne kadar söylüyorsunuz?
Sürekli eleştiri duyduğu ve övgüyü az
aldığı için beğenilmediğini düşünen çocuk onay
almak için bu
yalanlara başvurabilir.
Çocuğunuzun Yalan Söyleme
Sebepleri:
Çok küçük çocuklarda ve okul
öncesi dönemde hayal,
Aileyi ve çevreyi model alma ile
ortaya çıkan sosyal yalanlar,
Baskıdan kurtulma ve ceza almamak için savunma.
Tüm bu yazdıklarım olmadığı
halde çocuk yalan söylüyorsa bir
uzmandan yardım almakta fayda
vardır. Bu çocuklar etrafına ilgisi
az, duygusal olarak kayıtsız ve
gelişmemiş olabilir, bu çocukların
yalanları bencilce bir amaca yönelik bilerek ve planlı olabilir.
Ailelere Bazı Önerilerle Bitirelim:
Yalan söylemeyin. Çocuğun yanında hiç söylemeyin.
Ona yalan söylettirmeyin.
Çocuğa katı, sert ve kaba davranmayın.
Başaramayacağı şeyler istemeyin.
Kardeşleriyle ve diğer çocuklarla
kıyaslamayın.
Sevin, onaylayın,
onunla oynayın.
kucaklayın,
Çocuklar mayasını sizin davranışlarınızdan alır bunu unutmayın.
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 25
‘‘
‘‘
ne
Kendimi bir defi
iyorum.
d
e
s
is
h
i
ib
g
ı
ıs
c
v
a
ince
Ama define denil
esin
altın, elmas gelm
kimsenin aklına.
Talha Uğurluel
Manisa/Demirci
doğumlu Talha
Uğurluel; 1997
r
yılında Celal Baya
Üniversitesi’nden
iz
mezun oldu. Sek
a
yıl özel radyolard
tarih programları
yaptı. Tarihin
izinde yol almayı
sevenler için
çok sayıda kitap
çalışmasına imza
ve
attı. Bilgi birikimi
tarih sever kişiliği
ile tanıdığımız
Talha Uğurluel
ile Diyanet Aile
rı
Dergisi okuyucula
için bir söyleşi
gerçekleştirdik…
Merve Gül OLGUN
26 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
söyleşi
T
alha Bey, tarihimize, kültür ve medeniyetimize
olan ilgi ve merakınız
hangi yıllara uzanıyor, bu
serüven ne zaman başladı?
Çocukluk yıllarında tarihe çok
meraklı bir anne babam olmasının çok etkisi oldu. Nereye
gitsek oradaki tarihî cami ve
hanlar, müzeler gezilirdi. Sekiz
yaşında Afyon Kalesine çıkışımı,
Karaman müzesindeki mumyaların başında dakikalarca duruşumu, Mevlana’nın türbesini
ziyaretlerimizi, Ermenek dağlarındaki mağaralara tırmanışımızı
unutamam.
Liseyi Bursa’da okudum ve her
hafta sonu Bursa yatırlarını dolaşırdım. Bu insanların çoğunun
Orta Asyalardan gelip buralarda
ilim irfan kaynağı olmaları beni
çok etkilerdi. Fedakârlık, ilim,
tevazu, ubudiyet ve daha nice
meziyeti üzerinde barındıran
yüce ruhlardı onlar.
Aynı zamanda sanat tarihi ile
ilgilendiğinizi biliyoruz. İslam
sanat eserlerini bizzat inceliyor
olmanız sizi bu alana yöneltti diyebilir miyiz?
Önce tarih okudum. Baktım tarih bilmek yetmiyor. Olayları ve
şahısları biliyorsunuz ama onların sanatını ve emeğini bilince
iş daha bir netlik kazanıyor. Ayinesi iştir kişinin meselesi. Zaten
annemin resimle ilgisi ileri düzeydedir. Çocukluğumdan beri
çevremde bunları görüyordum.
Ardından sanat tarihi uzmanlığına başladım. Akademik kariyerimi sanat tarihinden devam ettirmem ufkumu muazzam açtı.
Hele İslam sanatları... Dünyanın
en eski ülkesi Yemen’de Tahirîler
ve Resulîlerin, Mısır’da Eyyübi
ve Memlüklülerin eserlerini görmek, bu sanatlarda Müslüman
kimliğine sahip kişilerin nasıl
tekâmül ettiğini seyretmek anlatılamaz.
Ecdadımızın asırlar boyu sayısız
kültür zenginliğine ev sahipliği
yaptığı bu topraklarda onların
izinde, tarihe yolculuk yapabilmek nasıl bir duygu?
Kendimi bir define avcısı gibi
hissediyorum. Ama define denilince altın, elmas gelmesin
kimsenin aklına. Bir dağ başında kalenin kapısındaki kitabenin
orada yaşayan insanların estetik
anlayışlarını görmek, ücra bir
köydeki türbede puşidenin desenlerinde onları yakından tanımak bambaşka. Anadolu’muz
çok zengin bir kültüre sahip.
Birkaç dönümlük bir arazi içinde
Selçuklu ile Roma’yı, Kommagene ile Helenistik dönemi, İlhanlı
ile Osmanlı’yı yan yana görebiliyorsunuz. Bunların tamamını bir
arada yorumlamak ve kıyas yapabilmek çok önemli ve insana
çok şey kazandırıyor.
Bir zamanlar hilafetin temsilcisi
olmuş Osmanlı devletinin, Hz.
Peygamber ve ashabına duyduğu eşsiz sevgiyi anlatmaya
kelimeler yetmez. Bu sevgi ve
hürmete dair düşüncelerinizi
alabilir miyiz?
Sahabeden sonra sanıyorum
hem Peygamber Efendimiz
(s.a.s.)’e hem de ondan kalan
emanetlere bu derece saygıyı Osmanlı göstermiş. Hem bu
emanetleri, hem de onun getirdiği değerleri koruyabilmek
için canla başla mücadele etmiş.
Gül-i Muhammedi’yi (s.a.s.)
dünyanın dört bir yanına ulaştırmak için ciddi bir mücadele
sergilemiş. Yönetime ait her bir
program ve ritüelde de bunu
göstermekten geri kalmamış.
Bu bağlamda aklınıza gelen tarihten bir hatıratı bizimle paylaşabilir misiniz?
Size son çıkan Sarayın Kutsalları
kitabından bir anekdot sunayım.
I. Ahmet padişah olur. Babası
III. Mehmet’ten ceviz büyüklüğünde elmas taşı olan bir yüzük
kalır. Padişah bunu parmağına
takar ve der ki; “Ben köleyim.
Bunu üzerinde bulundurmaya ben değil Efendim layıktır.”
1605 yılında dünyanın efendisi I. Ahmet idi. O’nun Efendisi
kimdi peki?.. Peygamber Efendimizi (s.a.s.) kastediyormuş.
Bu sebeple Sultan I. Ahmet,
parmağındaki yüzüğün dev elmas taşını söktürüyor. Sarayın
O gün bize ait son
toprak parçasını,
inancımızı,
namusumuzu birçok
değerimizi müdafaa
için oradaydık.
Bedir Savaşındaki
sahabe gibi, eğer
kaybetselerdi İslam’ı
savunacak başka bir
güç kalmayacaktı.
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 27
söyleşi
kuyumcularına altın bir tabak
yaptırıp ortasına mıhlatıyor. İdareci böyle olur da halk durur
mu? Bir elmas yağmuru başlıyor
saraya. Bu mücevhere Kevkeb-i
Dürri adı veriliyor. O yılın Sürre Alayı ile Medine’ye gönderiliyor ve Peygamber Efendimiz
(s.a.s.)’in türbe sandukasının
üzerine konuyor.
Son çıkan “Sarayın Kutsalları”
isimli eserinizde zamanda bir
yolcuğa çıkarak pek çok önemli
şahsiyetin dünyasına ve yaşadığı döneme konuk oluyoruz. Bu
kitabın içeriği ile ilgili olarak bize
ipuçları verebilir misiniz?
Biliyorsunuz günümüzde insanlarda yeniden bir tarihe merak
başladı. Doğru kaynaklardan
tarihî şahsiyetleri daha yakından tanıma arzusu. Bir insanı
en kestirmeden ve doğru tanımanın yolu o kişinin eserleri ve
bıraktığı izlerle olabilmektedir.
Topkapı Sarayı depolarında bugün binlerce eşya sergilenmeyi
ve hikâyesini insanlara anlatılmayı bekliyor. Bizler de bu eserlerden yola çıkarak Osmanlı insanını daha doğru tanıyabilmek
için Sarayın Kutsalları kitabı ile
bir yola çıktık. Onların tuttuğu
bir kumaş, dayandığı bir duvar,
beline astığı bir kılıç, parmağına taktığı bir yüzüğün şahsında
nice hikâye devşirdik.
İslam medeniyetimizin sahip
olduğu kültürel değerlerine ve
zengin mirasa bugün yeterince
sahip çıkabildiğimizi söylemek
mümkün müdür?
Bir şeye sahip çıkabilmek için
önce o şeyin farkına varmak gerekir. Ben toplumumuzun önem-
28 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
Topkapı Sarayı
depolarında
bugün binlerce
eşya sergilenmeyi
ve hikâyesini
insanlara
anlatılmayı
bekliyor. Bizler
de bu eserlerden
yola çıkarak
Osmanlı insanını
daha doğru
tanıyabilmek için
Sarayın Kutsalları
kitabı ile bir yola
çıktık.
li bir kesiminin bu değerlerimizin
farkında olduklarını düşünmüyorum. Cami mi! Hepsi aynı kubbe
ve minareden oluşuyor. Mezar
taşı mı! Hepsi beyaz bir mermer parçası... Halı, kumaş, takı
vb. Hâlbuki her birindeki sanat
değerleri, incelik ve estetiği
görebilseler, arkasındaki İslam
Medeniyetinin büyüklüğünü çok
daha iyi anlayacaklar. Bilinmediği için sahip çıkılmıyor ve bu
zenginliklerimiz her geçen gün
biraz daha tahrip oluyor.
Sözü Çanakkale’de hafızalara kazınan şanlı mücadelemize getirmek istiyorum… Bir milletin varlık ve yokluk mücadelesi olan bu
zaferi nasıl okumak gerekiyor?
Karşı taraf Osmanlı’yı ilk kez bu
kadar zayıf bir şekilde yakalamıştı ve düşman hiç olmadığı
kadar çok güçlü idi. Paylaşma
konusunda hemen hepsi hemfikirdi. İşte bu nedenle varlık ve
yokluk savaşı sayılır Çanakkale.
O gün bize ait son toprak parçasını, inancımızı, namusumuzu
birçok değerimizi müdafaa için
oradaydık. Bedir Savaşındaki
sahabe gibi, eğer kaybetselerdi
İslam’ı savunacak başka bir güç
kalmayacaktı. O gün Bedir sahabileri gibi Osmanlı’da İslam’ın
son kalesi idi ve bu savaşın kaybedilmek gibi bir durumu söz
konusu olamazdı.
Savaş sonrası hatıralarında İngiliz kumandan Churchill’in dikkat
çeken bir cümlesini okuyoruz;
Churchill: “Biz Çanakkale’de Osmanlılar ile değil Tanrı ile savaştık ve hâliyle de yenildik.” diyor…
Aslında bu bir tek cümle bile o
kadar çok şey anlatıyor ki...
biz bize
Bu toplum bu yüce dine tam bin
sene civarında bayraktarlık yapmış, canını dişine takarak mücadele etmiş bir toplum idi. O
günlerde kötü düşmüştü. Ve çakallar sürüsü üşüşmüştü başına.
İşte bu zor günlerde biz yalnız
bırakılmadığımızı düşünüyoruz.
Yurt içi ve yurt dışındaki kültür gezilerinizde tarih severlere
rehberlik ediyorsunuz. Yapılan
ziyaretler sonrası turlara katılan
kişilerin tarih algılarında ve gösterdikleri ilgide ne gibi değişiklikler gözlemliyorsunuz?
Gezi ile öğrenmek bence en etkilisi ve en kalıcısı. Çünkü hem
o tarihi mekânı adımlıyor, hem
görüyor, dokunuyor, fotoğraflıyor, hem de ortamında dinliyorsunuz. Dikkatin dağılma durumu yok. Algı had safhada…
Ayrıca insanlarımız son dönemde tarihe müthiş bir ilgi besliyor.
Gezilerde tarih, sanat tarihi ve
mekân algısı birlikte sunulduğu
için ortaya bambaşka şeyler çıkıyor ve insanlar çok etkileniyor.
Son olarak tarihine, kültür ve
medeniyetine sahip çıkabilen bireylerin yetişebilmesi için gençlere ve ailelere düşen görevleri
sıralamanızı istesek hangilerine
yer verirdiniz?
İnsan her zaman sevdiği ve
merak ettiği şeyin peşinden gider. Siz tarihi sevdirirseniz ilgisi
branşı ne olursa olsun onu takip
edecektir. Bu nedenle tarihten
ders çıkarılması gereken konular, takip edilmesi ve örnek
alınması gereken şahsiyetler
anlatılmalı, merak ettirilmeli ve
özendirilmeli.
İkinci olarak gençlerimiz bugün
Avrupa’da nice topçu ve popçunun posterleri ile süslüyor odalarının duvarlarını. Neden? Çünkü hayran ve özeniyor. Demek ki
bize ait değerler de özendirilebilir. Bir sahabi, bir din büyüğü, bir
kahraman öyle bir anlatılmalı ki
rüyalarına girsin, onun gibi olmayı arzu etsin. Bunun olması
için de okutulmalı. Dünyasına
yabancı şeyler girmeden bize ait
değerler girmeli. Okuduğu beslendiği şeyler çok önemli.
Özendirmek sevdirmek ve okutmak dedik. Bir de gezdirmek diyorum ben. Doğru mekânlarda
öyle şeyler anlatmak ki hiç sıkılmadan o mekânın, yapının, sanat detayının şahsında yine hep
o büyükleri ve onların takdire
şayan yaşantılarını görüp örnek
alabilsin.
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 29
yuvarlak köşe
K
bana, kuyrukta beklemenin sıkıcı olduğunu anlatmauyrukta beklemek çok eğlenceli… Yok bunu
sın. Hâsılı biz de kalabalığa karıştık. Tabii en arkada,
gerçekten söylüyorum. Öylesine değil. Aslında bence herkes kuyrukta beklemeyi seviyor.
piramidin en geniş kısmında yer aldık önce. Sonra
Bunu söylemiyorlar ama davranışlara bakınca bu
yavaş yavaş ilerilere doğru yaklaştık. İhtiyaç piramidinin zirvesinde kuyruğa girmek vardı. Sonunda oraböyle. Örneğin geçen gün arkadaşlarla bir kuyruğa
ya ulaşacaktık. Ulaştık da. Bizimle birlikte de birçok
denk geldik. Oldukça kalabalık bir kuyruktu. Hemen
kişi daha bu şerefe nail oldu. Kalabalığı arkada bırakıp
merakımız uyandı. Aaa, ne kuyruğu bu? Kuyruk merak uyandırıyor. Kuyruk bir ilgi odağı...
kuyruğa girdiğimizde ne kadar rahatladık
Öğrendik ki açılışa özel ücretsiz hızlı
bir bilseniz. Tabii her uzun kuyrukta
tren bileti ön satış kuyruğuyolduğu gibi sağdan soldan yatay
i
bir nefes sıhhat
muş. Hemen sıraya girdik tageçiş yapmaya çalışanlara da
is
n bir
a
t
bii. Şunun şurasında açılışa
şahit olmadık değil. Adamlar
k
ı
l
a
iye
Kalab yelim!” d ün
ne kalmıştı ki? Birkaç gün.
sırf kuyruğa girebilmek için
t
e
l
ü
r
e
b
l
Tam olarak bilmiyordum.
kavga ettiler. Kuyruktakiler
“İ
mı, ı
ı
d
r
ı
Arkadaşlarım da bilmide bu imtiyazlarını paybağ alık, yar e
l
t
b
yordu. Bu arada, hemen
laşmamak için adamları
ü
a
kal n bir k r.
sıraya girdik dedim ama
dışladılar. Arkaya, kalaa
akışk e ilerliyo kta
balığa
gönderdiler onları.
hiç de öyle hemen gireind kuyru
l
â
h
medik. Bir kere kuyruğun
Yerini bildirdiler. Hiç kuybu
l.
Oysa kün deği
rukta bekleyenle beklemenerede bittiğini bulmak
yen bir olur mu?
zordu. Bu kuyruk nerede
müm
bitiyor? Arkada… Harika. SanBir de yaşlı teyzeler var. Yaşlıki biz bilmiyoruz. Fakat kuyrulıklarından ötürü kuyruğa VIP’den
ğun arkası neresi belli değil. Bir süre
girme hakları olduğunu düşünüyorlar.
kuyruk düzenli gidiyor. Oldukça düzenli.
Herkesin de onların VIP olduğunu algılaması
Çizgisel. Bir noktadan sonra dağılıyor. Nehrin deltagerektiğine dair bir ön kabulleri var. Bu yüzden izin
sı gibi arkaya doğru genişleyen bir insan akını. Ben
isteme gibi bir teşebbüsleri olmuyor, tenezzül etmimantıken kuyruğun sonunun bu dağılmanın başladıyorlar. Fakat kuyruk sahipleri bu tarz imtiyazları kağı yer olduğunu düşündüm. Kuyruk burada bitiyor,
bul etmekten çok uzaklar. Onlar adalet ve eşitlikten
ondan sonra başka bir şey başlıyor. Bir kalabalık, bir
yana. Bu yüzden de yaşlı teyzeyi arkaya gönderiyorizdiham. Ona kuyruk denemez. Fakat gidip de kuyruğun arkasına ve kalabalığın önüne duramıyorsunuz tabii. Sizin gibi kuyruğa girmek isteyen bir yığın
insan var. Evet, evet; o insanlar bilet için değil, kuyruğa girmek için orada toplanmışlar. Bu kadar
insan sırf kuyruğa girmek için bekliyorsa, kimse
ilerlemek
Hasan KARACA
yuvarlak köşe
lar. Arkada, kalabalıkta farklı kurallar geçerli. Daha
doğrusu kuyruğun kuralları katı bir şekilde işlemiyor.
Orada bu tarz teyzeleri aralarına alan kişiler olabiliyor. Bu da teyze için bir teselli, bir mansiyon ödülü oluyor. Kalabalık içinde anılmış oluyor. Bu da bir
imtiyaz. Aslında kalabalıklar arasına girince amiyane
tabirle kaynakçı diye tarif edilen, hızlı yoldan kuyruğa
girme gayretinde olanlara da fırsat doğabiliyor. Onlar da piramidin taşlarını iteleyerek, delikler açarak,
gedikler yakalayarak, diğer kişilere göre daha çabuk
ilerleyebiliyorlar. Böylelikle mansiyon sahibi teyze ile
aynı seviyeye bile gelebiliyorlar. Bu kalabalıkta geçerli, kuyrukta değil. Çünkü kalabalık kitle hâlinde
hareket ediyor. Bir kişi izin verdi mi, herkes adına konuşmuş oluyor. Teyze herkesten izin almış sayılıyor.
Bu ilginç bir durum aslında. Kalabalığın kitleselliği, ya
da kütleselliği mi demeli, bir başka bağlamda daha
da belirginleşiyor. Kalabalıktan birisi “İlerleyelim!”
diye bağırdı mı, bütün kalabalık, yarı akışkan bir kütle hâlinde ilerliyor. Oysa bu kuyrukta mümkün değil.
Orada herkesin yeri belli. En öndekinin yeri ise daha
bir imtiyazlı. Arkasındaki kişi en az bir adım, fakat
çoğu yerde üç, dört adımlık mesafe koyarak bekler.
Bu önemli bir ayrıntı. Kuyruğu başlatan kişi ile kuy-
ruk arasında garip bir çelişki oluşuyor. En öndeki kişi,
yani sırası gelmiş olan, kuyruğun bir parçası mı, değil
mi? Aslında değil. Fakat bütün kuyruk onunla başlıyor. Bu felsefi bir soru: Bir şeyi başlatan, başlattığı
şeyin gerçek elemanı olabilir mi? Yoksa onunla sair
elemanlar arasında hep üç, dört adımlık fark mı kalır? Bunu hayatın her alanına aktarabilirsiniz. Yönetim kurulu başkanı, sair üyeler gibi midir, felsefenin
kurucusu felsefeci midir, Gutenberg matbaacı mıdır?
Biz bunları düşünürken kuyrukta nasıl ilerlediğimizi
neredeyse unutuyorduk. Bir de baktık, mahrem durumda bulunan kuyruk başının hemen arkasındayız.
Derken sıramız geldi. Kuyruktan ayrıldık. Veznedeki
adam nereye gitmek istediğimizi sordu. Bilmiyorduk.
Biz sadece bilet almaya gelmiştik. “Nereler var?” dedik. İstanbul kalmadı, Eskişehir var, Konya da var. İstanbul’un kalmamış olması ne kadar acı. Yazık, koskoca bir şehir... Bilet almadan çıktık. Çok
eğlenceliydi. Arkadaşlar gülüp duruyordu.
Sen o kadar kuyrukta bekle, sonra da bilet
almadan git. Oysa amaç kuyrukta beklemekti. Biz giderken hâlâ onlarca insan sırf
kuyruğa girebilmek için birbirleriyle itişiyorlardı…
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 31
evimiz
K
ahvaltıların, yemeklerin, çayların, kahvelerin, ikramların en önemli araçları olan
tabakların, bardakların, çatalların, bıçakların, tencerelerin evleridir mutfak dolapları. Kimi evin
ahalisi gezmeye pek meraklıdır,
sık açılır evlerinin kapıları. Misafir
bekleyen ev sahipleri gibidir, bazısının pek nadir kapanır kapıları.
Bardak ve tabaklar daha disiplinli olduklarından daha düzenlidir
evleri. Çay bardakları ve su bardaklarının nüfusları fazla olduğu
için büyük aileler misali birlikte
yaşarlar. Gelin, görümce, elti gibidir kimisi. Farklı modellerde; kimi
kalın, kimi zarif, kimi modern bir
MUTFAK
DOLAPLARI
Saliha DİLMAÇ
32 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
Bazen yöresel
bir yemeği
getiren komşu
tabağı, evde
özel bir
yemek yapıp
gönderilene
kadar misafir
olur bu evlere.
evimiz
kupadır ve karışıktır ev. Bir düzen
yoktur çoğu zaman. Evin hanımı
bilge bir kayınvalide misali idare
eder hepsini. Fazla olanlar bir sıraya, tek tük kalan cam bardaklar, markaların promosyonu olan
kupalar tek tüklerin önüne konur.
Burada da bir hiyerarşi vardır elbet. Takım üyelerine günlük yaşamda pek dokunulmaz, tek kalanlar ve gözden çıkarılan kupalar
kullanılır genellikle.
Yemek tabağı, servis tabağı, pasta tabağı ve kâselerdir evin bir
diğer ahalisi. Hepsi kendi türü
üzerine yerleşir, mekân kısıtlıysa
kâseler bu türlerden birinin üzerinde durur. Bazen yöresel bir yemeği getiren komşu tabağı, evde
özel bir yemek yapıp gönderilene
kadar misafir olur bu evlere. Bu
tabağın evin beyefendisi tarafından sıklıkla kullanılması panik yaratır evin hanımında. Kırılmadan,
emaneti teslim için hemen pasta,
börek yapılır ve iade edilir komşuya.
Tencereler ve tavalar da yaşar bu
mahallede. Bazen birlikte, bazen
ayrıdırlar. Evin hanımı dağınıksa
sık sık görüşürler. Yemek tenceresinin üzerinde bir yumurta tavası, pilav tenceresinin üzerinde
çorba tenceresinin kapağı… Kimi
evde ise öyle bir düzen vardır ki,
bir santim bile şaşılmaz. Dünya
yıkılsa o düzen bozulmaz. Yemek
tencereleri, hele bir de boyutları büyükse en kıdemlilerdendir.
Onda yemek pişiyorsa misafir
vardır muhtemelen ve pişen ana
yemektir. Kraliçe arıdır o. Sonra
pilav tenceresi, sonra tavalar gelir. Tavalar pratiktir, çabuk ve kolay yemekler sunarlar. En sevilen
ise küçük yemek tenceresidir. Bu
arkadaş işçi arı gibidir. Her gün ya
çorba pişer ya da yemek. Bazen
de ana tencereden artan yemekleri ısıtır. Evin hanımının dostudur
âdeta.
Mahallenin gözde ailesi, en merak edilenidir kahve fincanları.
Onların yerleşim düzeni bir başkadır. Genelde iki farklı takım vardır ve bu takımlar kendi aralarında ikişer gruplar halinde üst üste
dururlar. Onların mekânları; sayıları az olmalarına rağmen geniş,
duruşları şaşaalıdır. Kimisi moderndir, her biri ayrı renk ve kelebeklidir. Kimisi de asil bir soyun
modernize versiyonudur. Ailenin
her üyesi çok kıymetlidir. Birine
gelecek bir zarar, Allah muhafaza bir takımı bozar. Çünkü o ikili
duruş yapılamaz bir daha. O ikili
duruşu sağlayacak yeni bir takım
aranır hemen. İnsanlar gibi…
Kimi zaman temizlik yapılır ve tam
bir cümbüştür mutfak. Evvela dolaptaki nüfus, tezgahın ve masanın üzerine konulur. Boş kalan
dolaplar güzelce deterjanlı bezle
silinir, durulanır ve açık bırakılır
kapakları kurusun diye. Bayramda
şenlik yeri gibidir mutfak, kendini
sokağa atmış insanlar misali... Mis
kokulu evlerine yerleştirilirken bazen değişiklik yapar evin hanımı.
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 33
Her gün
yorulan kahve
fincanı, o
gün hizmet
etmezse
“Evin hanımı
nerde?” diye
hayıflansın.
İzleyen günlerde bardağı almak
için eski alışkanlıkla tabak dolabını
açar. Gülümserler tabaklar muzipçe. Gülümsemeyle karşılık verir
evin hanımı.
Kimi dolaplar ise kiler vazifesi
görür. Kuru fasulye, mercimek,
nohut, buğdaya yuva olur. Eski
zamanlarda bez torbalar içinde,
böceklenmesin diye defne yaprağı eşliğinde beklerlerken sıralarını, sonraları cam kavanozlara
terfi etmişlerdir. Mercimeğin kırmızısının, fasulyenin beyazının
renkleri, kaplarının mor, kırmızı,
yeşil kapaklarına bırakmışlardır
renklerini.
Evin mobilyalarının değiştiği gibi
mutfak dolaplarının da dekoru
değişmiştir. Bir zamanlar krem ve
beyaz renklerde danteller süslemiştir bu dolapları. Hele açık rafı
34 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
olup da dantel örtmeyen hanımlar
tembellikle suçlanmışlardır. Yıkanıp kolalanan bu danteller özenle
ütülenir ve halı misali serilir kap
kacağın altına. Model modeldir;
yuvarlak, kare, dikdörtgendir.
Her hanımın çeyizinde mutlaka
vardır mutfak takımı. Zamanla
modernleşen, kimi tembelleşen,
kimi pratikleşen, bakış açısını değiştiren hanımlar kaldırmışlardır
dantelleri. Bir zaman boş kalan
dolaplar, sonraları tam ölçüleri
alınarak kapitone örtülerle donatılmıştır.
Zamanla değişen her şey gibi
mutfaktaki karakterlerimiz de değişime açıktır. Yuvarlak tabaklar
bazı evlerde karelere dönüşmüştür. Yaşam şekillerinin değişmesiyle birlikte, değişen araçlar da
yerlerini alır dolaplarda. Patates
soyucu, meyve sıkma, waffle
yapma makinelerinin parçaları,
kullanma kılavuzları da yer bulurlar kendilerine. Bakır cezve
tezgâhta duran kahve makinesine takmıştır kafayı. Gerçi süt
ısıtmak için de olsa kullanılır ara
sıra ama onun aklı köpüklü kahve
yapmaktadır. Havan ve tokmağı da sarmısak eziciye yan gözle
bakmaktadır. Daha sessizdir belki
ama havanda dövülen sarımsak
gibi özlü olur mu ezicide! Daha
pratiktir belki ama, havanda dövüleni kadar lezzet verir mi yemeğe! Bir dokun, bin ah işit misali
ne bakır tencereler saltanatlarına
göz diken çelik tencerelerden, ne
çelikler teflonlardan, ne teflonlar
seramiklerden hoşlanır. Rekabet
buraya da nüfuz etmektedir bir
bakıma, kıdemli ev hanımları göz
evimiz
ardı etmezler bu kıdemli eşyaları. Çeyizden kalan tek bir tabak
misali saklarlar onları. Bilirler ki
onların yeri ayrı, emekleri daha
tatlıdır.
Bu küçük kasabada yaşayan bu
dostların evidir mutfak dolapları. Kimi ahşap, kimi sunta, kimi
ankastre; kimi ucuz, kimi pahalı.
Tabaklar, bardaklar ve diğerleri
için hiç önemi yoktur bunların.
Yeter ki o dolapların kapakları sık
sık açılıp kapansın, o arkadaşlar
sofralarımızı donatsın, gelen misafirleri ağırlasın, yoğurtla beslenen bebeği evine döndüğünde
kâse, o bebeğin tatlılığını ailesine
anlatsın. Çay bardağı akşam yemeğinden sonra evin beyine hazırlansın. Her gün yorulan kahve
fincanı, o gün hizmet etmezse
“Evin hanımı nerede?” diye hayıflansın. Kaşıklar, çatallar her gün
masalarda şıngırdasın. Günün
bitiminde kapıları huzurla kapansın. Bir aileyi mutlu etmek üzere
ellerinden geleni yapmanın huzuruyla uyusun bu dostlar. Ve sabah
güneşiyle kapıları tekrar açılsın.
Zamanla
değişen her şey
gibi mutfaktaki
karakterlerimiz
de değişime
açıktır.
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 35
AZDAN
-
COGA
gidilir
Selim GÜNDÜZALP
Ağaçlar, kuşlar, yollar, taşlar
‘Hoş geldin’ derler.
‘Hoş geldin ey eski dost’ derler.
36 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
hayatın içinden
A
“
zdan çoğa gidilir.” Öyle derdi annem... Nedense bu söz bana iki dilim kızarmış ekmeğin ve üzerine sürülmek için bekleyen tereyağının, rafadan bir yumurtanın, bir avuç peynir,
bir de yedi tane zeytinin, güneşin bütün haşmetiyle
vurduğu bir sabah sofrasının neşesini, gülümseyen
davetkâr yüzünü, şen şakrak hâlini hatırlatır.
İnsan misafirdir, her yerde misafirdir. Evinde de
dünyada da hayatta da... Ama bildiğimiz gibi değil.
Allah’ın davetlisi bir misafirdir. Hayalim, ne hikmetse, bu söz ve bu manzaraya takılır kalır. Bozuk bir
plak gibi bu fotojenik manzara hayalimden silinmez.
Kaç tane mutluluk vardır? Say sayabilirsen... O kızartılmış ekmekten sıçrayan kırıntılar da dâhildir
buna. İşaret parmağını dudağınıza götürüp, ıslatıp,
tek tek topladığınız o kırıntılar da dâhildir.
Ne bereketli sofralardı... Anne, çocukların yüzüne
bakar, şefkatle ve sevgiyle. Çocuklar pürtelaş ama
neşeyle ve iştahla yemeklerini yerdi.
Sofrada dört çocuk, bir hala, bir babaanne vardı.
Babaanneyi ahirete yolladık, halayı evlendirdik, yolcu ettik. Babayla amca erkenciydi zaten. Sadece
akşam sofrasında görebilirdik yüzlerini. Dört kardeşin görülebilirdi yüzleri.
Dört kardeşten biri kızdı, en küçüğüydü. En erken
evleneni o oldu. Ardından diğerleri bir bir uçtular yuvadan. Anne tek kaldı. Rumeli’den göçmüş bir ailenin yüz yıllık ocağını şimdi o tüttürüyor. Bekliyor
her sabah, kapılara bakıyor büyük oğlu gelsin de o
kızartılmış iki dilim ekmeği, yapmış olduğu reçeli yesin diye bekliyor. Özellikle de pazar sabahları… Onun
için mayaladığı yoğurdu bir kenarda hazır tutuyor.
İlla özel bir şey olmalı. O da bulunur. Mesela bir sütlaç ya da bahçedeki cevizden saklanmış bir avuç hediye; ayıklanmış, temizlenmiş, çıkıverirdi karşımıza.
Yemez, yedirirdi bu insanlar. Bir oğul değil, bin oğul
gelse, tok kalkardı bu sofralardan. Peygamber duası
ve Hz. Fatıma’nın eli değmişti bu nimetlere herhâlde.
Şimdi o çocuk, bir sabah namazı sonrası adımlarını
anneciğinin evine doğru yönlendirmişken o küçük
mutlulukların nasıl da hayatını renklendirdiğini düşünüyor. Dalga dalga yayılan çay kokusu muydu onu
çeken; yoksa anneciğinin duası mıydı, sevgisi miydi, şefkati miydi? Kuvvetli bir duygu, -ana duası mı
acaba- ayaklarını doğduğu eve doğru çekiyordu. Ne
de olsa insan doğduğu yere aittir, geldiği yere aittir.
Ayaklar çocukluğunun geçtiği sokaklara tekrar yürümekten yorulmuyor, zorlanmıyor. İstikamet ana ocağı, daha doğrusu ana kucağı… Haydi, bismillah…
Ne kadar çok hatıralar vardı yollarda. Hangi gün,
hangi saat bu yollardan geçip de içi coşmamıştı ki?
Hangi zaman bu ziyareti yapmak için yola koyulduğunda daha ilk adımında o mutluluğu tatmamıştı ki?
Ey kalbim! Sen yeter ki böyle çocuk gibi saf, temiz
kal; inan göreceğin çok ama çok mutluluk var. Kaybolan değerlerin geride kaldığı, unutulmaz anıların
bizi beklediği nice kapılar var.
Azdan çoğa gidilir. Küçücük bir mutluluk, çoğala çoğala o kadar büyür ki, insan olduğunuza, mü’min
olduğunuza şükredersiniz. Ağaçlar, kuşlar, yollar,
taşlar ‘Hoş geldin’ derler. ‘Hoş geldin ey eski dost’
derler. Mahalle, sokak ve evler bir koca gönül olur,
“Buyurun içeri” derler. Yerler ve gökler mesaj verir
birden:
“Ey gönlü sevgiyle çarpan adam! Dünün minnacığı,
bugünün yaşlısı, sen bizim nazarımızda hiç büyümedin ki… Üzerimizden besmeleyle, duayla geçeni
tanırız. Adımların sahiplerini biliriz. Nereye yönlendiğini, hangi duygularla geçtiğini... Üzerimizdeki taşlar, kaplamalar değişse de biz eskimeyen yollarız.
Eh, olacak o kadar… Eskimeyen dostları da tanırız.
Hoş geldin vefalı dost! Duanı, selamını unutmadık.
Yürü, geç doğduğun eve doğru, anacığının şefkatli
kollarına doğru…”
Yollar yürütür, yollar götürür seni varmak istediğin
yere doğru. Yollar dürülür, yollar da koşar; sizinle
gitmek istediğiniz, varmak istediğiniz yer, gönlünüzde taşıdığınız yerse eğer.
Küçük bir mutluluk buldunuz mu, kaçırmayın. Azdan
çoğa gidilir. Bir adımla Fatih, İstanbul’un fethine çıktı.
Bir adımla siz de yollarla beraber gönüllerin fethine
çıkın. Kendinize bu sabah bir iyilik yapın. Bir adımınız bin olsun. Uzansın ta ötelere, Mescid-i Haram’a
varsın, Mescid-i Nebevi’ye ulaşsın. Ve o kutsal adımlar Mekke’ye vardığında, o mübarek mekân o siyah
örtülerin içinden bir ses size yönelsin, size kendini
duyursun, ‘Evinize hoş geldin’ diye. Anne evinden ta
Kâbe’ye, Allah’ın evine kadar uzanıp gider mutluluklar…
Azdan çoğa gidilir. Hatıralarla, dualarla gidilir. Hiçbir
şey götürmesen bile yanında, bir salât-u selam yeter Rasulûllah’a… (s.a.s.) Bir gözyaşı armağanı bıraksan yeter oralara. Kimi döner gelir, kimi oralarda
kalır. Dönse de aklı ordadır, gelse de hep oralardadır.
İki dilim kızarmış ekmeğin yanına bir hurma, bir
de zemzem eklenir şimdi. Güzel hatıralar birikir ve
bardağı taşıran son damla olur. Bir dua yükselir gönüllerden…
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 37
hayatın içinden
Ç
anakkale muharebeleri sadece Osmanlı Devleti için
değil tüm İslam dünyası ve
hatta insanlık tarihi açısından oldukça önemli bir hadisedir.
Çünkü bu muharebeler bir medeniyetin tarihini ve kaderini tayin
etmiş, Türk milletinin âdeta var
olma mücadelesi verdiği bir dönüm noktası olmuştur.
Çanakkale muharebelerinin kazanılmasında cephede düşman kuvvetlerine karşı göğüs göğse çarpışan Mehmetçiğin civanmertliğine
denk bir fedakârlık ve gayret de
neredeyse cephe gerisinde yaşanmıştır. Mehmetçik cephede dinini,
mukaddesatını, vatanını, bayrağını ve namusunu savunmuş; canını
bu uğurda siper etmiştir. Anadolu
halkı da yediden yetmişe, genci
yaşlısı, erkeği kadını, işçisi, memuru, öğrencisi; toplumun bütün
katmanları ile bu uğurda seferber
olmuştur. Çanakkale’de Türk askeri zor şartlarda savaşırken ardında; cephede sırtının yere gelmemesi için var gücüyle gayret
sarf eden, elindeki tüm imkânları
kullanan, ayni ve nakdî yardımdan bir an dahi geri durmayan
fedakâr Anadolu halkı olduğunu
biliyordu.
Bu yıllar, Anadolu için çok çetin
geçmiştir. Savaşın getirdiği sıkıntılar yavaş yavaş ortaya çıkmaya
başlamış; çalışan, üreten erkekler
silâh altına alınmış, Anadolu’da
ciddi bir iş gücü açığı ortaya çıkmıştır. Ancak bütün bu zor şartlar,
bu fedakâr halkı cephedeki askeri
düşünmekten alıkoymamıştır. Bu
yardımlar, mevcut cemiyet ya da
savaş sırasında kurulan cemiyetler tarafından organize edilmiştir.
38 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
Çanakkale
Muharebelerinde
Cephe Gerisi
Yrd. Doç. Dr. Lokman ERDEMİR
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi
Bu teşkilatların başında Hilal-i
Ahmer ve Müdafaa-i Milliye cemiyetleri gelmektedir. Bu cemiyetlerden Hilal-i Ahmer bünyesinde
kurulan Hanımlar Heyet-i Merkeziyesi, Rumeli’den hicret eden
muhacirlerin yetim ve kimsesiz
çocuklarının bakımını gerçekleştirmiştir. Diğer irili ufaklı yardım
kuruluşları da çatı görevi gören
bu iki kuruluşla birlikte faaliyette bulunmuşlardır. Bu amaçla
kurulan yardım teşekkülleri sadece askerlere değil, askerlerin
gözlerinin arkada kalmaması için
onların evlat ve yakınlarını da gözetmiştir.
Muharebeler esnasında toplumun
sosyal dokusunun korunması için
özellikle kadınların öncülük ettiği
birçok cemiyet de teşekkül etmiştir. Türk Kadınları Biçki Yurdu, Teali-i Nisvan, Cemiyet-i Hayriye-i İslamiye ve İstihlak-ı Millî gibi kadın
cemiyetleri bunlardan birkaçıdır.
Cephede yaralanmış askerler
hastanelere taşınmış, ancak hastanelerin ihtiyaçlara cevap verememesi üzerine halk seferber
olmuş, bir hastanede bulunması
gerekli olan malzemelerin temin
edilmesi ve yaralı Mehmetçiklerin
sağlıklı bir ortamda tedavi imkânına kavuşması için ellerinden ne
geliyorsa yapmışlardır.
Ayni yardımların başında askerlerin
ihtiyaç duyduğu giysiler gelmektedir. Özellikle soğuk kış günlerinde
askerin üşümemesi için Anadolu
insanı askere giysi tedarik etmeye
çalışmıştır. Askere kalın yünlü elbiseler, çorap vb. malzemelerin
temininde Hilal-i Ahmer Cemiyeti bünyesinde faaliyet gösteren
Daru’s-Sınaa müessesesini zikretmek gerekir. Bu müessese, faaliyetinin üzerinden üç ay geçmesine rağmen 135 bin kat çamaşır
hazırlamış ve Müdafaa-i Milliye
Cemiyeti’ne teslim etmiştir. Bunun yanında askere gömlek, terlik, çarşaf, hastane malzemesi
vb. daha birçok ihtiyaç kalemini
tedarik etmeye çalışmıştır. Askerlerin ihtiyaç duyduğu malzemelerin karşılanması için halkta
duyarlılık oluşturmak amacıyla
basın yoluyla ilanlar verilmiştir.
biz bize
Dikiş nakış kursları açılarak buradan elde edilen ayni ve nakdî
gelirler gerekli mercilere teslim
edilmiştir.
Yardım kuruluşları tarafından,
hastaneler ihtiyaca cevap veremediği zamanlarda, hastane
amacıyla kullanılan mekânlarda
yaralı askerler için yatak yorgan
ve battaniye gereksinimleri karşılanmıştır.
Hanımların oluşturduğu cemiyetler, icra ettikleri birbirinden farklı
etkinliklerle cephedeki askere ve
onların geride bıraktıkları emanetlere sahip çıkmaya çalışırken;
aynı zamanda bu hanımlar bizzat
yaralı olan askerlerin tedavi edildiği hastanelerde hasta bakıcılık
görevini yerine getirmişlerdir.
Yaralanan askerlerden yazı yazamayacak durumda olan ya da
okuma yazması olmayan askerlerin imdadına ise tatil günlerinde
öğrenciler yetişmiş, yaralı askerlerin memleketleri ve yakınları
ile irtibatlarının sağlanmasına
yardımcı olmuşlardır. Bununla
birlikte asker yakınlarının erzak
ihtiyaçları giderilmeye çalışıldığı
gibi kirada oturanlara kira yardımında bulunulmuştur. Ayrıca
İstanbullular üç ayların girmesi
ile birlikte yaralı askerleri hastanelerde ziyaret etmiş, öğrencilerin de katıldığı bu ziyaretlerde
askerlere çeşitli hediyeler takdim
edilmiştir. Bayramlarda babaları
şehit düşen çocukların bayramı
buruk geçirmemeleri için onlara
da çeşitli hediyeler hazırlanmıştır. Öğrenciler, babaları tarafından kendilerine verilen harçlıkları
babaları cephede şehit düşmüş
yetim çocuklarla paylaşmışlardır.
Bütün Anadolu halkı bu yardım
kampanyalarına katılmıştır.
Yardım kuruluşları
Halk; cephedeki asker kardeşinin ihtiyaçlarını temin etmek, vatanın ve milletin selamet ve bekası için sahip olduğu mücadele
azmini ve zafere inancını yüksek
tutmak için elinden gelen her fedakârlığı göstermiştir.
askerler için yatak
İşte Çanakkale Savaşı, böylesi
bir ruha sahip necip bir millet tarafından kazanılmıştır.
karşılanmıştır.
tarafından,
hastaneler ihtiyaca
cevap veremediği
zamanlarda,
hastane amacıyla
kullanılan
mekânlarda yaralı
yorgan ve battaniye
gereksinimleri
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 39
sahabe hayatları
Hale ŞAHİN
Diyanet İşleri Uzmanı
Hz. Ömer (r.a.):
Müslümanlığı Fetih, Hicreti
Zafer, Yöneticiliği Rahmet
M
ekke’de zorlu geçen günlerdi. Allah
Rasulü peygamberlikle görevlendirildiği ve bunu insanlara tebliğ etmeye başladığından beri bu şehirde yaşamak
daha da güçleşmişti. Müşrikler alaycı tavır,
hakaret ve saldırılarının şiddetini gün geçtikçe arttırıyor, özellikle de Müslüman olan köle
ve cariyelere dayanılmaz işkencelerde bulunuyorlardı. Türlü teklifler sundukları hâlde
Muhammedü’l-Emin’i peygamberlik davasından vazgeçirememenin acısını çıkarmaya
çalışıyorlardı âdeta. Bu şartlar altında Müslümanım diyebilmek cesaret istiyordu.
Rasulûllah’ın en yakınındakiler sevgili eşi Hatice ve kızları, amcasının oğlu Ali, azatlı kölesi
Zeyd ve yakın dostu Ebu Bekir’in ardından
onlarca Mekkeli İslam’ı kabul etmiş, gizlice
toplandıkları Erkâm b. Ebu’l-Erkâm’ın evinde
tebliğ faaliyetlerine destek oluyorlardı. Hz.
Peygamber bütün engellemelere rağmen her
yaştan, her kesimden insanın kendisine iman
ettiğini gördükçe umudunu yitirmiyordu.
Amcası Hamza da artık Müslüman olmuştu.
Bununla birlikte Rabbinden niyazı Kureyş’in
ileri gelenlerinden Ömer b. Hattab ve Ebu
Cehil’den birinin hidayeti ile tebliğin daha da
güçlenmesiydi. (Tirmizi, Menakıb, 17.)
40 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
Peygamberliğin altıncı yılı bir gün kılıcını
kuşanıp Hz. Peygamber’i öldürmek üzere
Erkâm’ın evine giden Ömer b. Hattab, Allah
Rasulü’nün duasından nasibini almış ve o evden İslam’la şereflenerek çıkmıştı. Müşriklerin baskılarının tüm şiddetiyle hissedildiği o
günlerde Müslümanları bundan daha fazla
sevindirecek bir olay olamazdı. Cahiliye inancı ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı sert mizaçlı Ömer, bâtılı terk ettiğini ve artık haktan
yana olduğunu müşrikler karşısında açıkça
dile getirmekten asla çekinmedi. Doğru bildiğinden şaşmayan Ömer’i bu yoldan geri çevirmeye müşriklerden kim cesaret edebilirdi!
Yıllar sonra Hz. Ömer’in Müslüman oluşunu
fetih, hicretini zafer ve yöneticiliğini rahmet
olarak nitelendiren Abdullah b. Mes’ud, o
güne dek namaz kılamadıkları Kâbe’de ancak Hz. Ömer Müslüman olduktan sonra namaz kılabildiklerini ifade etmiştir. (İbn Sa’d,
Tabakat, III, 204.)
Hz. Ömer, Rasulûllah’ın sadık dostu Hz. Ebu
Bekir’den sonra en yakın ikinci arkadaşı,
önemli kararlar alacağı zaman istişarede
bulunduğu, ilmine güvendiği kıymetli şahsiyetlerden biri oldu. Hz. Peygamber’in vefatına kadar gerek canıyla gerek malıyla hiç
sahabe hayatları
Hz. Ömer, Rasulûllah’ın sadık dostu Hz. Ebu Bekir’den sonra en yakın ikinci arkadaşı, önemli kararlar alacağı zaman
istişarede bulunduğu, ilmine güvendiği kıymetli şahsiyetlerden biri oldu. Hz. Peygamber’in vefatına kadar gerek canıyla gerek malıyla hiç tereddüt etmeden ona destek oldu.
tereddüt etmeden ona destek oldu. Bedir’de,
Uhud’da, Hendek’te, Huneyn’de Allah Rasulü
ile birlikte düşmana karşı korkusuzca çarpıştı. Katıldığı seriyyeler dışında onun yanından
hiç ayrılmadı. Rasulûllah’ı sevindiren her şey
onu da sevindiriyordu. Rasulûllah’ın üzülmesine ve ona saygısızlıkta bulunulmasına ise
hiç tahammül edemiyordu. Yeri geldiğinde,
müminlerin annesi olma şerefine nail olan
kızı Hafsa’yı bile Hz. Peygamber’i incitmemesi gerektiği hususunda ikaz etmişti. (Buhari,
Mezalim, 25.)
Allah Rasulü ile Hz. Ömer’in son derece içten ve mütevazı bir dostlukları vardı. Bir gün
umreye gitmek için kendisinden izin istemeye gelen Hz. Ömer’e Rasulûllah “Kardeşim,
duana bizi de ortak et ve bizi unutma!” (Tirmizi, Deavat, 109.) dedi. O gün Hz. Peygamber’in kendisine “kardeşim” diye hitap etmesi kadar değerli başka hiçbir şey olamazdı
Hz. Ömer için. Memnuniyetini “Bu söz, bana,
üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha
sevimlidir.” sözleriyle dile getirdi. (İbn Hanbel, I, 30.) Başka bir defasında ise Hz. Ömer
elinden tutmakta olan Hz. Peygamber’e “Ya
Rasulûllah! Seni canımdan başka her şeyden
daha çok seviyorum.” dedi. Hz. Peygamber,
“Canımı elinde bulundurana yemin ederim
ki beni canından da çok sevmedikçe olmaz!”
buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Vallahi,
şu andan itibaren seni canımdan daha çok
seviyorum!” dedi. Hz. Ömer’in cevabı üzerine
Rasulûllah, “İşte şimdi oldu ey Ömer.” buyurdu. (Buhari, Eyman, 3.)
Bu dünyadaki her güzel şey gibi Allah Rasulü ile Hz. Ömer’in imrenilecek dostlukları hiç
beklemediği bir anda Peygamber’in vefatıyla sona erdi. Onun yokluğu karşısında sarsılan Hz. Ömer’i ancak Hz. Ebu Bekir teskin
edebildi. (Buhari, Fedailü Ashabi’n-Nebi, 5.) Hz.
Ömer onsuz geçen on iki yılda Rasulûllah’ın
öğretilerine sıkı sıkıya bağlı kalmaya çalıştı.
Gerek Hz. Ebu Bekir’in halifeliği zamanında
yürüttüğü kadılık görevinde gerek kendi halifeliği esnasındaki icraatlarıyla adaleti titizlikle ayakta tutmak için çaba gösterdi. Tarihe ismi “âdil” sıfatıyla kazınan Hz. Ömer’in
ölmeden önce tek arzusu vardı. Rasulûllah’ın ve Hz. Ebu Bekir’in yanı başına gömülmek istiyordu. Bunun için kendisinden
izin istenen Hz. Âişe, Hz. Ömer’in arzusunu
seve seve yerine getirdi ve âdil halife çok
sevdiği iki dostunun yanında defnedildi. (Buhari, Cenaiz, 96.)
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 41
geçmiş zaman olur ki
B
oğaziçi, Bizans’ın uzun tarihi
boyunca farkına bile varamadığı unutulmaz güzellik... Bizim nice zamandır bütün
imkânlarımızı seferber ettiğimiz
hâlde, tahrip ede ede bitiremediğimiz, Yahya Kemal’in deyişiyle,
hâlâ som zümrüt ortasında akıp
giden firuze nehir…
Boğaziçi’nin eski hâlini bilenler,
mehtap gezilerinin o zamanlarda
insanlar için büyük bir coşkunluk
kaynağı olduğunu söylerler. Öyle
ki kayık ve mehtap birbirinden
ayrı düşünülemeyecek iki kelime
idi. Boğaziçi’nde kayık safaları yalnız mehtap âlemlerinden ibaret
değildi.
Kayıkları kâh titrek gönülleri efsunlu güzelliklere sürükleyen,
şehzade doğumlarının, saltanat
müjdelerinin habercisi bir su perisi olarak görürüz. Kâh devletlerarası dostlukların, düşmanlıkların, sırların, azillerin, saltanat
değişmelerinin şahidi olarak görürüz.
Geçmişe ait pek çok şahane güzelliği hususunda yerli yabancı herkes
birleşmiştir. 1874 yılında İstanbul’a
gelen İtalyan yazar De Amicis:
“Kayık hakikaten suları yaran en
hoş vasıtadır.” der.
De Amicis ve dostlarının bindiği,
eskilerin piyade dedikleri cinsten
bir kayıktı. Semiha Ayverdi, “Boğaziçi şiirinin şah beyiti piyadelerdir.” der. Her Boğaziçi yalısının
kayıkhanesinde mutlaka bir veya
birkaç piyade bulunurdu. Piyadelerin, en hafif olanları iki yolcu taşıyacak şekilde yapılırdı. Fakat 4-6
yolcu alacak kadar büyük yapılanları da vardı.
Kayıkçılığın bir usulü de vardı. Kürek çekecek birinin her şeyden
önce işinin ehli olması gerekirdi.
Talimli ve terbiyeli hamlacıların
vazife başındaki tavırlarına, hele
kürek çekişlerine, başlı başına bir
sanat denebilirdi. Piyadeler zengin
ve kibar beylerin, hanımefendilerin
özel araçlarıydı. Peki, bu lüks araçlarla yolculuk yapamayan halk,
boğazın sularını neyle geçiyorlardı?
Önce peremeler... Yolcu ve yük
taşımak için yapılmış, piyadelere
göre daha geniş, daha kısa, burnu
kalkık ve yassı teknelere pereme
deniyordu. Yelken de açabilen bu
tip kayıkların taşıyabilecekleri yük
ve yolcu miktarı, hatt-ı hümayunla tespit edilirdi. Ne var ki, 18.
boğazın su perisi
kayıklar
42 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
Bekir ERDEM
geçmiş zaman olur ki
yüzyıla girildiğinde, peremelerin
yerini büyük Pazar kayıkları aldı.
50-60 kişiyi rahatlıkla kaldırabilen
koca gövdeli kayıklar. Çeşitli sebze, meyve ve yiyecek maddesiyle
dolu olan bu kayıklar, İstanbul’dan
boğaza gelerek orada oturan halkın alışveriş etmesini sağlıyordu.
Pazar kayıklarının köprüde hususi iskeleleri vardı. Geçen yüzyılda
Haliç, Boğaz ve Marmara’da onyedi iskeleye 1458 pazar kayığının
kayıtlı olduğunu biliyoruz. Sadece
Pazar kayıkları… Bir de diğerleri.
Yani; kikler, kırlangıçlar, mavnalar,
mumhane sandalları, elçi kayıkları, ateş kayıkları, yangın kayıkları,
çete kayıkları, odun kayıkları, balıkçı kayıkları, alet kayıkları, safra
kayıkları, at kayıkları, mezbele
kayıkları, uçurtmalar, salapuryalar, çektirmeler, Varna beş çifteleri, şaykalar, kutalar, kancabaşlar…
Gözlerinizde yoğun bir Haliç ve
Boğaz trafiği canlandırın. Gravürlerde bu yoğunluk açık bir şekilde
görülüyor.
Kimlerin kayıklarında kaç kürekçi
olacağı, kesin ve yazılı kurallara
bağlanırdı. Kayıkçıların kıyafetlerini, kayıklar ve iskelelerini kontrol
altında tutan bir lonca düzeni vardı. Her kayık bir iskeleye bağlıydı.
Ancak kendi yük ve yolcusunu
taşıyabilirdi. Tespit edilen ücret
dışında akçe alan kayıkçı derhâl
cezalandırılır ya da meslekten çıkarılırdı. Her iskelenin bir kethüdası, bunların da bağlı bulunduğu
peremeciler kethüdası bulunurdu.
Bir gün İstanbullular boğazda, o
zamana kadar gördüklerine hiç mi
hiç benzemeyen, acayip bir gemi
gördüler. Yıl 1827 idi. Bu ilk buharlı geminin İstanbul’a gelişinden
onyedi yıl sonra 1844’de Marmara’da İzmit, Gemlik ve Tekirdağ
arasında Mesiri Bahri boğazda
ise Eseri Bahri adlı gemiler sefere
başladı. Kayıkçılar telaşa kapılıp,
yer yer engellemeye çalıştılar ama
başaramadılar ve kayıklar yerlerini Şirket-i Hayriye vapurlarına
bıraktılar.
İstanbulluların rüyalarını süsleyen,
onları masalsı bir dünyaya götüren kayıklar artık geçmişin sır dolu
sayfalarına gömüldü, onların yerini
ise günümüzün ulaşım vasıtaları
aldı.
n
Bir gübullular
İstan azda, o ar
boğ ana kad
zam üklerine
görd i hiç n,
hiç mzemeye mi
ben ip bir ge
acay üler.
görd 7 idi.
182
M A R T 2 0 1Y
5ıl A İ L E 4 3
bilgelik hikayeleri
Akıllı ve Basiretli
Kişi Acele Etmez
İ
nsanlar, makam mevki sahiplerine özenir de
bilmez onlar neler yaşar? Ne ağırdır sorumlulukları, ne büyüktür veballeri, ne de çoktur düşmanları! İnsanın fıtratıdır bu; değişmez zamanlar değişse bile, mekânlar değişse bile! Beydebâ anlatıyor
yüzyıllar öncesinden insani zaafları, hayvan temsilleri
üzerinden.
Bir zamanlar yemyeşil ormanların birinde yaşayan
öyle bir çakal vardı ki o, diğer yırtıcı hayvanlardan
çok farklıydı. Bütün gün kurtlarla, çakallarla, tilkilerle
birlikte gezmesine rağmen asla onlar gibi yaşamazdı.
Hiçbir hayvana saldırmaz, kan dökmez, et yemezdi.
Arkadaşları buna anlam veremez, avlanmaya gücü
yettiği hâlde ona neden böyle yaptığını sorarlardı.
Çakal durumunu şöyle izah ederdi: “Ben bedenimle
sizin yanınızdayım ama ruhum sizden uzakta. Ben
amellerimi neticelerini düşünerek yapıyorum bu sebeple zahidane bir yaşam sürüyorum. Kimseye zarar vermiyorum. Ben zulmetmedikçe, sizin ettiğiniz
zulüm beni etkilemez. Çünkü günah mekâna ve arkadaşlara göre değil, kişinin bizzat o işi işleyip işlemediğine göredir.” Çakalın yaşadığı ortama rağmen
yaşadığı sıra dışı zahitliği dilden dile dolaştı, ormanda
onun namını duymayan kalmadı. Çakalın dünyaya
değer vermemesi, hak yemekten sakınması, asaleti ve güvenilirliği hakkındaki konuşmalar ormanın
hükümdarı aslana kadar ulaştı. Çakalı merak eden
aslan, onu huzuruna çağırdı ve onunla uzun uzun
sohbet etti. Çakalı tanıdıkça hakkında söylenenlerin
eksiğinin olup, fazlasının olmadığını fark etti ve bu
yüksek şahsiyetli çakalı, adamları arasına katmaya
karar verdi. Aslanın pek çok yardımcısı ve memuru olduğu hâlde bu çakal gibi güvenilir bir kimseye, yüksek mevkilerde çok ihtiyacı vardı.
Çakalın dünyalıkta gözü olmadığından o,
bu teklifi kabul etmek istemedi. Böyle
bir görev için ne isteği vardı, ne de
tecrübesi. Ama aslan bir türlü
itirazları kabul etmiyor;
44 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
Dr. Şerife Nihal ZEYBEK
çakal, aslanı ikna etmek için açıklamalar yapmaya
devam ediyordu: “Ben size hizmet edecek vasıfta
değilim. Zira hükümdara iki tip kişi hizmet eder. Birinci tip, yağcılık yapan ikiyüzlü kimselerdir. İkinci tip
ise verilen her emre koşulsuz itaat eden ahmaklardır.
Bu iki gruba da dâhil olmayan kimsenin bu işi yürütmesi çok zordur. Çünkü böyle bir kimseye hem
hükümdarın düşmanları cephe alır, hem de kıskanmalarından ötürü, hükümdarın dostları...”
Çakalı dikkatle dinleyen aslan, bu hususlarda onun
arkasında olacağını söyledi. Hükümdarın ısrarlarına
dayanamayan çakal, aslandan bir konuda söz alarak görevi kabul etti. Söz almak istediği hususu şöyle
açıkladı: “Eğer benimle ilgili size olumsuz bilgiler gelirse, hakkımda karar vermekte acele etmeyiniz. İddiaları mutlaka araştırınız. Eğer bu konuda size güvenebilirsem ben de tüm gücümle sizin için çalışırım.”
Çakalın şartını memnuniyetle kabul eden hükümdar
onu, hazinelerden sorumlu baş görevli yaptı.
Aslanın çevresindekiler, çakalın hızlı ilerleyişini kıskanmaya başladılar. Çakalın korktuğu başına gelmişti. Aslanın adamları elbirliğiyle ona tuzak kurdular.
Günlerden bir gün aslan, çok sevdiği bir et parçasını
çakala vermiş, kendisi geri isteyene kadar eti muhafaza etmesini istemişti. Bunu fırsat bilen aslanın
adamları çakalın depoya koyduğu eti gizlice alıp çakalın odasına sakladılar. Aslan eti isteyince çakal
eti bulamadı. Aslanın adamları ‘eti çakalın almış
olabileceğini, hemen çakalın odasının aranması gerektiğini, eğer et orada bulunursa bunun
büyük bir ihanet anlamına geleceğini’ uzun
uzun anlatarak, aslanı kışkırttılar. Aslan, bu
sözler üzerine harekete geçti ve gerçekten
et çakalın odasında bulundu. Bu süreçte
aslanın adamları çakal aleyhinde konuşmalarına sürdürdüler. Aslan, çakala son bir şans vermek için ona
bir elçi gönderdi. Fakat elçi de
fitneci gruba dâhildi
biz bize
ve aslana kendi yazdığı düzmece bir mektup getirdi.
Mektupta yazılanları okuyan aslan iyice çileden çıktı
ve çakalın öldürülmesini emretti.
Hâdiseleri uzaktan izleyen anne aslan, bu emir
karşısında sessiz kalamadı: “Yavrum neden acele
ediyorsun? Akıllı ve basiretli kişi acele etmez. Pişmanlıktan kurtulmanın yolu tedbirli davranmaktır.
Bu özellik en çok da hükümdarlara lazımdır. Sen çakalı tanıdın, ona güvendin, şimdiye dek hiçbir yanlış
hareketini görmedin. Bugüne kadar hiç et yememiş bu çakalın senin etini aldığına nasıl inanırsın?
En güvenilir adamını nasıl bir parça et için gözden
çıkarırsın?” diyerek oğlunu uyardı. Tam bu sırada
aslanın güvenilir bir adamı gelerek çakalın suçsuz
olduğunun anlaşıldığını söyledi. Artık gerçekler ortaya çıkmış, yaptığı hatayı anlayan hükümdar pişman
olmuştu. Aslan, çakaldan özür dileyerek onun vazifesinde kalmasını rica etti. Çakal da üstün ahlakına
uygun davranarak bu özrü kabul etti ve hükümdarın
vazgeçilmez adamı oldu.
Karar verirken herkes dikkatli olmalıdır, herkes adil olmalıdır muhakkak. Sıradan bir insanın kararı sadece
kendi hayatını etkiler, ama söz sahibi bir kimse nicelerin yaşamını değiştirir. Bir idareci, eğitimci, ebeveyn
‘söz sahibidir’ başkalarının hayatında. Acele karar verilmemeli, hâdise enine boyuna anlaşılmalıdır önemli
mevzularda. “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber
getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu
araştırın.” (Hucurat, 49/6.) ayetine uygun davranmalıdır
mümin. Bu ayeti ilke edinen, hem Allah’ın emrini yerine getirir, hem de isabetli kararlar alır.
n
nede n?
m
u
u
r
“Yav ediyors tli
acele ve basire z.
e
Akıllı ele etm
c
kişi a nlıktan
a
Pişm lmanın
kurtu tedbirli
”
yolu nmaktır.
a
davr
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 45
bir nefes sıhhat
Gözdeki
Glokom
Hastalığı
Nedir?
Dr. Hakan EREN
H
alk arasında “göz tansiyonu” veya “ karasu”
adıyla da bilinen glokom, milyonlarca insanı
etkileyen yaygın bir göz hastalığıdır. Tedavi
edilmezse görme kaybına neden olabilir. Glokomda,
göz içindeki sıvı basıncı, görme yeteneği için gerekli
olan göz sinirine zarar verecek düzeyde yüksektir.
Sıklıkla kırk yaşın üzerinde oluşan glokom, genellikle
yıllar içinde çok sinsi ilerler. Bu, en sık görülen glokom tipi olup “açık açılı glokom” olarak adlandırılır. Bu
süre içinde glokomlu kişilerin bir bölümünde de hastalığa ait herhangi bir belirti görülmez. Glokom, birçok hasta tarafından ancak ileri dönemde ve belirgin
görme kaybı ortaya çıktığında fark edilebilir. Glokomda, görme kaybı oluştuktan sonra geri dönüş olmadığından erken tanı önemlidir. Normal göz muayenesi
sırasında tespit edilen anormal göz içi basınç artışı,
hastalığın ilk belirtisi olabilir. Diğer bir glokom türü ise
yine ileri yaşlarda ani olarak krizle ortaya çıkan, “dar
açılı glokomdur”. Şiddetli göz ağrısı, görme azalması,
gözde kızarıklık ve bulantı, kusma ile karakterize bir
tablodur. Acil tedavi gerektirir. Bebeklikte ve çocukluk
çağında izlenen türlerinde gözde sulanma, ışığa karşı
hassasiyet ve gözde büyüme izlenir.
46 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
da, ı
m
o
Glok e kayb
görm uktan
t
oluş a geri
sonr ş
n
ü
dön dığında
a
olm n tanı
erke lidir.
m
öne
bir nefes sıhhat
gözde kanlanma, ışık etrafında hareler görme ve
görmede ani azalış söz konusudur.
Sadece göz tansiyonunun ölçülmesi glokom
hastalığının erken teşhisi için yeterli midir?
Glokom tanısı için artık on beş yıl önce olduğu gibi
göz tansiyonunun muhakkak yüksek olması gerekmeyebilir. Çünkü göz içi basıncı yükselmeden
de görme siniri hasara uğrayabilir. Bu nedenle halk
arasında yaygın olan “göz tansiyonu eşittir glokom”
görüşü doğru değildir.
Glokom riskini arttıran faktörler nelerdir?
Risk artıran faktörler arasında:
Yaş, genetik, ırk gibi kişisel özellikler; şeker hastalığı, kalp hastalığı, retina ayrılması, göz tümörleri,
üveit ve geçirilmiş göz ameliyatları, göz yaralanmaları, gözdeki yapısal anormallikler ve yüksek göz
tansiyonu gibi hastalıklar sayılabilir.
Halk arasında “tedavisi yoktur” veya “sadece damla
ile tedavisi vardır, ameliyatı yoktur” gibi sözler vardır. Bu yaklaşımların hepsi yanlıştır. Glokomun hem
medikal (damla ile) hem de cerrahi tedavisi mümkündür.
Hastada ne gibi belirtiler görülür?
Olguların %85’ini oluşturan “açık açılı glokom” adını
verdiğimiz glokom tipinde hasta özellikle erken ve
orta dönemde hiçbir şey hissetmez yani hiçbir şikâyeti yoktur. Çünkü görme siniri hasarı yavaş ve sinsi
ilerler. Bu nedenle hastalar ağrı, sızı veya rahatsızlık
duymazlar. Biz göz hekimleri, o yüzden kırk yaşından sonra herkese senede bir kez göz muayenesi
öneririz. Basit bir muayene ile kişide glokom olup olmadığı veya glokoma bir yatkınlık olup olmadığı anlaşılabilir. Glokomda yaş çok önemlidir. Çünkü “açık
açılı glokom” yaşla birlikte görülme sıklığı artan bir
hastalıktır. Dar açılı glokom hastaları ülkemizde glokomlu kişilerin yaklaşık %10’unu oluşturur. Bu tipte
göz tansiyonu krizi dediğimiz akut/acil bir durum
söz konusudur. Bu, gürültülü bir klinikle seyreder.
Göz ve göz çevresinde aniden ortaya çıkan bir ağrı,
Glokom iyileştirilebilir bir hastalık mıdır?
Glokomun tedavisinde kullanılan birçok damla mevcuttur. Bunlar değişik mekanizmalarla göz içi basıncını düşürürler. Göz sıvısının yapımını azaltmak veya
dışa çıkışını arttırmak yoluyla etki ederler. Önce bir
ilaçla tedaviye başlanır, yetmezse ikinci ilaç eklenilir, yine glokom ilerlemeye devam ediyorsa ameliyat edilir. Bu tedavi şekli, “açık açılı glokom” ve kriz
geçirmemiş dar açılı glokom için geçerlidir. Glokom
ameliyatı, mevcut görmeyi koruyabilir, ancak kaybedileni geri kazandırmaz. Bazen tek bir cerrahi
müdahale, göz tansiyonunu yeteri kadar düşürmeyebilir. Bu durumda glokom damlalarının ek olarak
kullanılması, hatta bazen ikinci ameliyat olunması
gerekebilir. Erişkinlerde ilk ameliyat başarısı %85 civarındadır. Ameliyat olan hastanın mutlaka düzenli
aralıklarla hekimine kontrol olması şarttır.
M A R T 2 0 1 5 A İ L E 47
kırkambar
SESSİZLİK
SIRRI SAKLAR
KISSADAN HİSSE
Bir ülkede iyi huylu bir adam vardı.
Ziyaretine gelen insanlar etrafında
pervane oluyorlardı. Bir gece:
- İnsan dilinde gizlidir, demiş
kendi kendine. Niçin susuyorum?
Konuşmazsam insanlar bilgili
olduğumu nereden bilecekler, diye
düşünür.
Sükûnetini bozmaya karar verir
ve insanlarla konuşmaya başlar.
Konuşmaya başlamasıyla adamın
gerçek yüzü ortaya çıkar. İnsanlar
adamın aslında ne kadar cahil
olduğunu anlarlar. Kısa sürede ne
olduğu anlaşılan adam ülkesinde
daha fazla kalamaz ve ülkesini
terk etmek zorunda kalır. Ayrılırken
mescidinin bir köşesine şöyle yazar:
- Aynada kendimi görseydim eğer,
aptallık edip perdemi yırtmazdım.
Çirkin olduğumu bile bile perdeyi
araladım.
Ey akıllı insan!
Sessizliğin olgunluğunu göster.
Bilgiliysen yüceliğini kaçırma,
bilgisizsen perdeni yırtma.
BİR İNCİ
Âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.
Mehmet Akif Ersoy
İLGİNÇ BİLGİLER
Bir kilogram limonda bir kilogram çilekten
daha fazla şeker vardır.
Bir insan günde 28-33 bin litre hava,
500-700 litre oksijen, 2 kilogram yiyecek tüketir.
Yer çekimi olmayan bir yerde mum alevi
küre şeklinde olur.
Bir bardak sıcak su, buzdolabında
soğuk sudan daha çabuk donar.
Baykuş mavi rengi görebilen tek kuştur.
BİR DUA
“Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye
imana çağıran bir davetçi işittik, hemen
iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı
bağışla. Kötülüklerimizi ört.
Canımızı iyilerle beraber al.”
Âl-i İmran, 3/193.
48 A İ L E 2 0 1 5 M A R T
Merhametliler, Rahman’ın
merhamet ettiği kimselerdir.
Siz yeryüzündekilere merhamet edin
ki göktekiler de size merhamet etsin.
‘Rahim’ Rahman’(dan) bir bağdır.
Kim onunla irtibatını sürdürürse
Allah da onunla irtibatını sürdürür;
kim de onu kopartırsa
Allah da o kimseyle
ilişkisini kopartır.
Tirmizi, Birr, 16.
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
‘Bu, taşındır’ diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Ebr-i nîsânı açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
…
Mehmet Akif Ersoy
Download

Aile - Diyanet İşleri Başkanlığı