15 Ekim 2014 tarihinde İstanbul’da
düzenlenen “İslam-Hıristiyanlık Kavramları Sözlüğü”
tanıtım toplantısı vesilesiyle
eski Almanya Federal Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı
Sayın Christian WULFF’un
“Hürriyet, Din, Devlet – Entegrasyona ilişkin Düşünceler”
konulu konuşması
Değişiklik yapma hakkı saklı tutulmuştur. Konuşmada söylenenler geçerlidir.
Hanımefendiler, Beyefendiler,
Değerler bütününe göre dünyanın en İslami üç ülkesi sırasıyla hangileridir acaba? Sırayla bunlar
Yeni Zelanda, Lüksemburg ve İrlanda’dır. İslamiyet’in bu üç ülkede en iyi şekilde uygulandığı
söylenmektedir. Bu söylem, ABD’de bulunan Georg Washington Üniversitesi’nin iki profesörü
tarafından yürütülmüş olan bir araştırmanın sonucunda elde edilmiştir. Ancak 33. sırada çoğunluğu
Müslüman olan Malezya ve 48. sırada Kuveyt yer almaktadır.
Bu çalışma ile ilgili elbette birçok eleştirel yaklaşım olabilir ve sonuç tabii ki çok da ciddiye
alınmamalıdır. Ancak bu çalışmaya yine de yakından bir göz atmakta yarar vardır. Profesörler ilk
önce Kuran ve Sünnetin devletlerden beklentilerini irdelemişlerdir. Bu çerçevede örneğin sosyal
adalet, faizlerin kaldırılması, yolsuzluğa karşı mücadele, hukukun üstünlüğü, genel insan hakları,
azınlıkların hakları ve çevrenin korunması gibi kavramlar incelenmiştir. Profesörler bir sonraki
adımda bunların hangi ülkelerde en iyi şekilde uygulandığını araştırmışlardır. Kriterler bilinince,
sonuç tamamen şaşırtıcı olmamaktadır.
Aslında İslamiyet’in pek etkisinde olmayan ve vatandaşlarının İslamiyet’i sıkça keskin bir şekilde
eleştiren batı değerler topluluğu ülkelerinin İslami değerleri temsil etmeleri nasıl mümkün
olabilmektedir?
Radikal Müslümanların batıyı İslami olmadıkları gerekçesiyle reddetmeleri nasıl mümkün
olmaktadır? Belki de birbirimiz hakkında fazla bilgiye sahip olmadığımız için bu böyledir. Hâlbuki
herkesin de tahmin ettiği gibi, şimdiden iç içe geçmiş ve sıkı bağlar kurmuş durumdayız. Bütün
bunlar, toplumlarımızın istediği küreselleşme, göç ve uluslararası ağların bir sonucudur. Artık şimdi,
birlikte yarattığımız gelişmelerin sonuçlarını yine birlikte yapıcı bir şekilde düzenlemek önem arz
etmektedir.
I.
Şu sıralarda terör örgütü IŞİD tüm dünyada korku ve endişe yaratmaktadır. Her gün vahşice infaz
edilmiş insanları, ölüm korkusu içinde aşağılanan rehineleri ve küçük çocuklarıyla kaçmak zorunda
kalan aileleri televizyonlarda izlemekteyiz. Burada, Türkiye’de ise terörün etkileri doğrudan
hissedilebilmektedir. Şimdiden bir milyonu aşkın sayıda sığınmacı kabul edilmiş olup, bu sayı
gittikçe artmaktadır. Türkiye, zor durumda olan insanlara yardım etmek için inanılmaz düzeyde çaba
göstermektedir. Türk dostlarımızın bu başarılarını son derece takdirle karşılıyoruz.
Teröristler bu vahşi suçları İslamiyet adına işlemekte ve kendi din devletlerini kurma çabası
içindedirler. Bütün bunların daha önce bahsettiğim İslami değerlerle bağdaşması mümkün değildir.
Teröristlerin bir dinin adını kötüye kullandıklarını görmek, hiç de zor değildir. Bu teröristler sadece
Müslüman ülkelerden değil, dünyanın tüm bölgelerinden gelmektedirler. Böylece dini istismar
...
-2-
ederek genç insanların yanlış yönlendirilmesi ve kandırılmaları, küresel boyutta bir sorun haline
gelmiştir.
Bütün bunlara rağmen, son zamanlarda terör eylemlerinden ötürü Müslümanlara karşı olan
çekincelerinin doğru olduğunu düşünen endişeli vatandaşlardan mektuplar alıyorum. Aralarında
İslamiyet hakkında çok okumuş böyle bir şiddeti sözde meşrulaştıracak Kuran surelerini alıntı olarak
veren kişilerden ciddiye alınması gereken mektuplar da bulunmaktadır. Tahminen teröristler de tam
da bu Kuran ayetlerine atıfta bulunmaktadırlar. Ancak, Eski Ahitte de şer adına kötüye
kullanılabilecek cümleleri bulmamız mümkün değil mi?
Günümüzde Müslümanların çoğunun sünnet yoluyla aktarılan tüm hususlara harfiyen uymadıklarını
kabul görmüş Müslüman bilim insanlarının açıklamalarından biliyoruz. Bunlardan bazılarının
zamana bağlı olduğu şeklinde yorumlanmalı ve tarihsel bağı içinde ele alınmalıdır. Bu husus, kitabı
mukaddeste yer alan birçok cümle için de geçerli olup, Hıristiyanların büyük bir çoğunluğu
tarafından harfiyen yerine getirilmemekte ve bu şekilde kendi hayatlarına adapte edilmektedir.
Yine Müslüman bilim insanlarının açıklamalarına göre İslamcı teröristler Kuran ve Sünnete aykırı
davranmakta ve İslam’ın en başından itibaren geçerli esaslarını çiğnemektedirler. Bu hususlar
özellikle Müslüman ülkelerde açık bir şekilde dile getirilmelidir. Özellikle dini liderlere büyük bir
görev düşmektedir. Almanya’daki Müslüman birliklerin bunu sesli ve açıkça dile getirmelerinden ve
bu kanaat ile Alman meydanlarında gösteride bulunmalarından memnunum. Biz onların yanındayız
ve birlikte diyalog ve barışçıl beraberlik için mücadele ediyoruz. Çok net bir şekilde şunu
söylüyoruz: Ülkemizdeki havra, cami ve kiliselere zarar verilmesine ve saygısızlık edilmesine göz
yummayız. İnsanların inançlarından ötürü hakarete uğramalarına izin vermeyiz. Biz Almanya’da
birlikte yaşıyoruz; dini ve kültürel çeşitliliğimizi birlikte şekillendireceğiz.
II.
Bana Kuran ile ilgili olarak endişelerini yazan insanlara sadece kitaplara ve kutsal yazıların
tefsirlerine güvenmemelerini tavsiye ediyorum. İslamiyet’e yeni ilgi duyan ve bu konularda okuyan
herkes için seviniyorum ancak sonuçta sadece İslam dinine mensup insanlarla konuşanlar tutarlı ve
tam bir fikir sahibi olabileceklerdir. Ve Müslümanlar da Hıristiyanlar, Museviler, Hindular,
hümanistler ve inançsız insanlar gibi birbirlerinden farklıdır.
Bu tür sohbetler için Avrupa’da yeterince fırsat vardır. Birkaç on yıldır burada tüm dünya dinleri ve
mezheplerine mensup insanlar yaşamaktadır. Avrupa’da 14 milyonu aşkın Müslüman yaşamaktadır.
Böylece İslamiyet, Hıristiyanlıktan sonra en büyük ikinci dini cemaat haline gelmiştir. Bu durum
bundan sonra da devam edecektir. Artık Berlin’de Katoliklerin sayısı Müslümanların sayısı kadardır.
Alman başkenti gibi metropoller dünya kültür ve dinlerin vatanı haline gelmiştir.
Bir zamanlar “misafir işçi” olanlar, zamanla göçmen sıfatını aldılar ve sonuç itibariyle haklı olarak
ülkede eşit konum için ısrar eden ve dinlerini, Avrupa ülkelerinin kendilerine bizzat tanıdıkları temel
ve insan hakları çerçevesinde tatbik etmek isteyen azınlıklar haline geldiler. Çoğunluklar azınlıklarla
birlikte yaşar; çoğunluk olarak azınlıkların yaşam şekilleri konusunda sorumluluk taşır ve azınlıklar
da kanunlara uymak zorundalar.
...
-3-
Bu, Almanya’da açık bir şekilde Anayasada düzenlenmiştir: “İnsanlık onuru dokunulmazdır. Her tür
devlet erki insanlık onuruna saygı göstermek ve onu korumakla yükümlüdür”. Alman Anayasası’nın
birinci maddesi bu şekilde ifade edilmiştir. Bu, en üst ilkemizdir; birlikte yaşamımızın temelini
oluşturmaktadır. Bunu herkes kabul etmelidir. Almanya hukukun üstünlüğünün, düşünce
özgürlüğünün ve ayrımcılığa karşı korumanın esas alındığı yeni görüşlere de açık bir ülkedir.
Almanya, hem eşit hem de farklı olarak birlikte yaşadığımız bir ülkedir. Her bir insan, kendine özgü
onuruyla dokunulmazdır. İstisnasız olarak onur ve saygıyla birbirimize yaklaşıyoruz.
Medeniyeti kesintiye uğratan Nazi soykırımından dersler çıkardık ve artık anayasamızın 4.
maddesiyle yaşıyoruz: “Din ve vicdan özgürlüğü ile din ve dünyevi inanç özgürlüğüne
dokunulamaz.” Bu ilke, kim neye inanır veya inanmazsa da, herkes için geçerlidir. Hiç kimse
inancından dolayı dezavantajlı duruma düşürülemez. Devlet, bireysel temel hakların korunması
anlamında dinlerin ve dünya görüşlerinin yan yana ve birlikte olmalarını düzenleme ve hoşgörü
ortamı temin etme görevini üstlenmiştir. Yine Eugen-Biser Vakfı tarafından Kasım ayında
yayınlanacak “Almanya’daki Hıristiyanlık ve İslamiyet El Kitabı”nda bununla ilgili olarak şu
denilmiştir: “Devletin bu işlevini herkese karşı adalet içinde yerine getirebilmesi için kendisini
dinlerden ya da dünya görüşlerinden sadece bir tanesi ile özdeşleştirmemesi gerekir. Bu nedenle din
özgürlüğü ile ilgili insan hakkının somut olarak gerçekleştirilmesi, devlet ile dini cemaatler
arasında, mesafeden ötürü sonuçta ikisinin de kazanacağı bir ilişkisizlikten ziyade, bir ayrışmayı
gerektirmektedir. Deneyimlere göre insanlar, azınlık konumunda oldukları zaman din özgürlüğünün
önceliklerini daha kolay algılayabilmektedirler.
Milli günümüzde Almanya’da İslamiyet’in de artık Almanya’nın bir parçası olduğunu ve birkaç
hafta geçtikten sonra TBMM’de Hıristiyanlığın da şüphesiz Türkiye’nin bir parçası olduğunu
söylediğimde bu izlemimi edinebildim. Türkiye’de hiçbir Hıristiyan ve Almanya’da hiçbir
Müslüman bunu eleştirmedi. Ancak bu kavrayış henüz ilgili çoğunluk toplumunun her kesiminde
yerleşmiş ve kabul görmüş değil.
Şunu açıkça anlamamız gerekmektedir: Sadece biz kendi ülkemizde diğer dinlere karşı hoşgörü
uygularsak, başka yerlerde de bunu inandırıcı bir şekilde talep edebiliriz. Sadece hoşgörülü olanlar,
haklı olarak başkalarından hoşgörü bekleyebilir. Sadece karşısındakini eşit seviyede görenler,
kimliklerine ilişkin arzu ettikleri saygıyı görebilirler.
En iyisi, bizim bunu, anne-baba ve eğitici olarak çocuklarımıza aktarmamızdır. İnsanlar, ileride
başka insanlara karşı sergileyecekleri davranışlarını genç yaştayken edinirler; davranışların güvensiz
ve korku dolu ya da buna karşın açıklık, merak ve temel güven ile olup olmayacağı belirlenir. Aile,
kreş, dernek, dini cemat ve okuldaki sosyalleşme kişisel tutumun temelinde iz bırakır.
Okullarımızdaki din dersinde çocukların sadece kendi dinleri hakkında değil, diğer dünya dinleri
hakkında da biraz bilgi edinmeleri iyidir. Böylece baştan önyargılar oluşmamaktadır. Örneğin
eyaletlerimizden Aşağı Saksonya’da eğitim gören İslam din dersi öğretmenlerinin öğrenimleri
sırasında Hıristiyan ilahiyatçılar ile karşı karşıya gelmeleri ve dinler arası diyalog konusunda
yetkinlik kazanmaları iyidir.
...
-4-
Almanya’da da imam ve İslam din dersi öğretmenlerin eğitilmesi önemlidir. İslam din dersinin
başlatılması ve dört üniversite bünyesinde İslam İlahiyat Merkezlerinin kurulması, İslamiyet’in eşit
haklara sahip dini cemaat olarak kabul edilmesi ve böylece anayasal olarak garanti edilen dini
uygulama özgürlüğünün temin edilmesi açısından atılmış çok sevindirici adımlardır.
Türkiye’de, örneğin Heybeliada’da Ortodoks Hıristiyanların rahip eğitiminin yeniden mümkün
kılınması da aynı şekilde önem arz etmektedir. Bu, Hıristiyan inancının serbestçe uygulanması için
vazgeçilmez bir unsurdur. Bu konuda telafi ihtiyacı bulunmaktadır.
III.
Alman Anayasası, hiç kimsenin dini nedeniyle ayrımcılığa tabi tutulamayacağını garanti etmektedir.
Ben şahsen, ayrımcılığın bulunmamasından daha fazlasını, daha olumlu ifade etmek gerekirse,
hoşgörü istiyorum. Ben, hem Almanya’da hem dünyada dinlerin beraberliğini istiyorum.
Bunun önkoşulu, birbirimize ciddi bir şekilde ilgi duymamız ve birbirimizi kabul etmemizdir. Hâlâ,
her iki tarafta da bilgi edinme ihtiyacı vardır. Bir çoğulcu ve çok dinli toplumda birlikte yaşamın
sürdürülebilmesi, herkesin samimi bir şekilde karşı tarafın görüşüne saygı göstermesi ve ondan
öğrenmesine bağlıdır. Çeşitliliği ve birbirine bağlılığı ortak bir değerde bulundurma gücüne haiz
toplumların potansiyeli işte buna dayanmaktadır. Çalışmalarıyla bizler için harika bir temel yaratmış
olan Ankara Üniversitesi’ne, Eugen-Biser Vakfı’na, Herder Yayınevine ve sözlüğün
oluşturulmasında katkıda bulunan herkese teşekkür ederim ve Tarabya Konferansı için başarılar
dilerim.
Kültürler arası çalışma, kültürler arasındaki paylaşımda karşılaşma imkânları yaratmak, karşılıklı
anlayış süreçlerini teşvik etmek ve dünyamızı yaratıcı bir tarzda birlikte şekillendirebilmek için
mesleki ve sosyal değişimi ilerletecek öğrenme süreçlerinden oluşmaktadır.
Diyalog, ortak yönlerimize odaklanmamız ile başlatılabilir. Museviler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar
dünyayı ve insanları yaratan tek bir Tanrıya inanmaktadırlar ve yaratılışa saygı duymak ve muhafaza
etmek görevini paylaşmaktadırlar. Hepsi kıyamet gününe inanmaktadır. Müslümanlar, Hıristiyanlar
ve Museviler bir gün dünyadaki yaptıklarının hesabını vereceklerine inanmaktadırlar.
Elbette dinler arasında birçok fark da bulunmaktadır. Bu farkları eşitlemek değil, tam tersi söz
konusudur. Harikulade bir başarı ile oluşturulmuş İslam-Hıristiyanlık Kavramları Sözlüğü’nde
farklılıklardan hareket ederek anlama sürecine ulaşmak için ilk bakışta benzerlik gösteren Tanrı,
vahiy ve kanun kavramlarında mevcut farklılıklar ortaya konulmaktadır. Bunlar dinler arası diyalog
için temeli oluşturmaktadır; öyle bir diyalogdur ki bu, her zaman eşit hak ve düzeyde yürütülmesi
zorunludur. Burada asıl olan, kültürel farkı işlemeyi mümkün kılan öğrenme süreçlerini harekete
geçirmek ve taraflara kültürel çeşitlilik dünyasındaki kendi hayat tarzını bulabilmek üzere yapıcı
çözüm yolları sunmaktır. Kültürel farklılığın ele alınması, sadece çoğunluk ile azınlığın birlikte
hareket etmesi neticesinde beraberce üstesinden gelinebilecek bir görevdir. Bu yollarla yeni bakış
tarzları bulunur ve çözümler yaratılır.
...
-5-
Hepimiz şunu biliyoruz: Çeşitlilik her zaman güzel ve zenginleştirici değildir, sorunları da
beraberinde getirir ve bazen yorucudur. Eğer samimi bir diyalog istiyorsak, bu konuyu örtbas
etmemeliyiz ancak yaralamayan ya da genelleştirmeyen doğru sözleri bulmalıyız. Bunlar öyle sözler
olmalıdır ki, Müslümanları İslamcı teröristlerle aynı kefeye koymasın ve insanları sınıflandırarak
dışlamasın.
Tam da toplumsal dönüşümün ve kültürel çeşitliliğin ortasında, diğerleri ile birlikte her türlü ulusal,
dil, kültür ve din sınırlarının ötesinde, çeşitlilik ile birleşmiş Avrupa’da bir kimlik bulmak üzere
insanlara yetkinlik kazandırmak, acaba nasıl mümkün olabilir? Biz “ duvarların yıkıldığı” bir
dünyada yaşıyoruz. Ciddi düşünen hiçbir kimse, insanların ulusal ve dünya görüşleri sınırları
çerçevesinde sınıflandırıldığı eski düzeni arzu etmemektedir.
Dinlerin sosyal yaşam ile ilgili olarak ağır kurallar koyduğu yerlerde önemli boyutta sorunların
ortaya çıkması olasılığı bulunmaktadır. Ben, dini gelenek ile insan hakları arasındaki hassas
dengenin başarıyla yerine getirilebilmesinin insan haklarının seküler karakterine ve özgürleşim
yönüne dokunulmadığı zaman mümkün olacağına inanıyorum. Aksi takdirde özgürlük tehlike
altındadır.
Gerçek diyalog, birleştirilecek ya da entegre edilecek mevcut konseptlere dayanmamakta, tüm
katılanlara yeni kavrayış süreçleri sunabilmektedir. Burada önemli olan, hiç kimseyi dışlamamak,
farklılığı benimsemek ve birlikte yeni sonuçlar çıkarmaktır. Diyalog, bilgi ve ilgilerini ortak bir
benimseme sürecine dahil etmeye hazır olan insanları bir araya getirir.
Cumhurbaşkanı iken Bellevue Sarayındaki çalışma odamda büyük bir duvar resmi asılıydı. Resimde
memleketimin Aydınlanma Çağındaki insanlarının Müslümanlar, Museviler, hümanistler ve
Hıristiyanların İstanbul’daki, yani batı ile doğu arasındaki diyaloğu nasıl tasavvur ettikleri
yansıtılmakta: İnsanlar birbirine yönelmiş ve yeni anlayışlara gerçek bir ilgi sergilemektedirler. Bu
resimde barış ve ilerleme olguları ön plana çıkmaktadır.
Berlin’de “House of One” diye adlandırılan ilginç bir proje bulunmaktadır. Museviler, Hıristiyanlar
ve Müslümanlar, üç monoteist semavi dinin yer aldığı ve günün birinde Museviler, Hıristiyanlar ve
Müslümanların ayrı mekânlarda olsa da, aynı çatı altında dua edebilecekleri bir ibadethanenin
kurulmasını planlamaktadırlar. Dördüncü bir mekân olan “Karşılaşma Salonunda” ise, inançlı
olmayan ve farklı inançlara sahip olanlarla diyalog oluşturulabilecektir. Proje henüz
gerçekleşmemiştir ancak şunu göstermektedir: Toplumun temelini oluşturan insanlar artık yola
çıkıyor. Alman parlamentosu Bundestag’daki ibadethane şimdiden bu şekilde düzenlenmiştir.
Bir zamanlar Hans Küng şunu söylemişti: “Dinler arasında barış olmadan uluslar arasında barış
olmaz.” Bu barışı elde etmek için yola çıkalım. Çatışma ortamını karşılıklı anlaşma ortamına
dönüştürülebilmek ve inananlara içsel ruhlarını geliştirebilmek konusunda ilham verebilmek için bir
din ve kültürler ittifakı kuralım. Bu çerçevede insanlık onuru herkes için geçerli, birleştirici bir unsur
oluşturacaktır.
Papa II. Johannes Paul 1986 yılında Assisi kentinde düzenlenen “Barış için Dünya Dinler
Buluşması” ile iki önemli niyeti ortaya koymuştur: Bir taraftan dini motifleri sürgün etmeye meyilli
bir kültür karşısına barışta bulunan manevi boyutu ön plana çıkarmayı, öbür taraftan dinlerin
...
-6-
temsilcilerine barışın tesisine katkıda bulunma konusundaki sorumluluklarına işaret etmeyi ve dini
mensubiyetin sıklıkla çatışmalara malzeme olarak araç haline getirildiğini hatırlatmayı. Her iki görev
güncelliklerinden hiçbir şey kaybetmemişlerdir.
Konuşmamın başındaki araştırmayı düşününce beni bir başka soru da meşgul etmektedir: Acaba
Hıristiyan devletleri nedir? Belki de, insan sevgisinin uygulanması önemli bir kriter olarak kabul
edilebilir. Hıristiyanlığın bu emri farklı din, kültür veyahut renk arasında özellikle bir ayırımı
öngörmemektedir ve Hıristiyanlığın Tanrıya saygı duymak emrinden sonra en yüksek mertebedeki
emridir. Bu konuda yapılacak bir araştırmanın sonucu da bizi şaşırtacağından eminim. Böyle bir
çalışmada acaba Vatikan birinci sırada yer alır mıydı? Papa Franziskus bu konuda çalışmalarda
bulunuyor gibi ve çok da şeyler yapıyor.
Böylece, kültürel ve dini çeşitliliği barındıran çağdaşlık yolundaki tüm ülkeler kendi görevlerini
yerine getirmelidirler. Başta dünyamızın iç içe geçmesi ile ilgili söylediklerim sonuçta genç neslin
medya ortamındaki karşılaşmalarında da kabul buluyor. Şarkıları milyonlarca kişi tarafından dünya
çapında, Avrupa’da ve bütün Müslüman dünyasında dinlenilen çağımızın en başarılı Müslüman pop
şarkıcısı İngiliz Sami Yusuf’tur. Sanatçının dinleyicileri İngilizce, Arapça, Farsça ve Türkçe
şarkılarını, karşılaşma ve hoşgörüde kendi kimliğini bulma yönünde bir davet olarak görmektedir.
Konserlerinde dini bir ilham havası bulunmakta ve sufi ilahiler ve Fars mutasavvıflar ile yeni bir
tarzla İslamiyet’in spiritüalizmine davet etmektedir. Sami Yusuf, inancın bu merkezinden hareketle
“Sorun, din değil, onun yitirilmesidir.” diyerek Londra’da da karşılaştığı dini fundamentalistlerin
sorununu dile getiriyor.
Download

Hürriyet, Din, Devlet – Entegrasyona ilişkin Düşünceler