Ocak 2013 Yıl : 78
Sayı : 913
Ocak 2013 Yıl : 78
ISSN : 1300-1450
Sayı : 913
ISSN : 1300-1450
YIL : 78 SAYI : 913
Ocak 2013
Başyazı
1
Turgut AĞIRNASLIGİL
TÜRKİYE'DE TARIMSAL KOOPERATİFÇİLİĞİN
GELECEK VİZYONU VE PANKOBİRLİK MODELİ
3
Prof.Dr. Harun TANRIVERMİŞ
Doç.Dr. Mehmet ARSLAN
Doç. Dr. M.Akif ÖZER
Nurettin PARILTI
Ahmet BAYANER
Muharrem ÇETİN
Rasih DEMİRCİ
Hikmet KAVRUK
Mehmet Akif ÖZER
Adnan TEPECİK
Eriman TOPBAŞ
1271 sk.
www.koopkur.org.tr
adm
[email protected]
Ömer AYDEMİR
KAMUDA KOOPERATİFÇİLİGİMİZİN
GELECEK VİZYONU VE İLAVE GÖRÜŞLER
10
Kadriye SEZER
S. S. NAL-ETİK KOOPERATİFİ
14
Erol DEMİR
NASIL BİR KOOPERATİFÇİLİK
PLANLAMALIYIZ?
15
Hikmet YILMAZ
KAMUDAKİ ATIL PERSONELİN
DEĞERLENDİRİLMESİ MÜMKÜN MÜ?
24
Özlem ÇATLI
BİLGİ ÇAĞI VE ENTELEKTÜEL SERMAYE
27
Yavuz KOCA
SOYA: UZUN İNCE BİR YOL
33
Selma AYTÜRE
TÜRK DÜNYASININ BAŞI SAĞOLSUN
Prof. Dr. Turan YAZGAN Son Yolculuğa Uğurlandı
38
Osman OKTAY
Prof. Dr. CEMAL KURNAZ'DAN BİR
SERDENGEÇTİ BELGESELİ
39
Kutalmış Devlet İSMİHAN
21 ARALIK KOOPERATİFÇİLİK GÜNÜ
NALLIHAN’DA KUTLANDI
43
Geçm
ş Zaman Olur K
...
47
Doç.Dr. Mehmet Akif ÖZER
Veli ÇELEBİ
Osman BOSTAN
20.01.2013
Dergimizde yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına
aittir.
Turgut AĞIRNASLIGİL
Hüsnü POYRAZ
Prof.Dr. İhsan ERDOĞAN
Özdemir ÜNSAL
Başyazı
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre; Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk
Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının temel ilkeleri: Atatürk İlkelerine Bağlı Devlet İlkesi, Demokratik Devlet
İlkesi, Hukuk Devleti İlkesi, Laik Devlet İlkesi, Sosyal Devlet İlkesi, İnsan Haklarına Saygılı Devlet İlkesi, Eşitlik İlkesi ve Güçler Ayrılığı İlkesidir.
Sosyal Devlet İlkesi: Sosyal devlet, fertlerin sosyal durumlarıyla ilgilenen, onlara asgari bir hayat düzeyi sağlamayı, sosyal adalet ve sosyal güvenliği gerçekleştirmeyi ödev sayan devlettir. Sosyal devlet, devletin, sosyal barışı ve sosyal
adaleti sağlamak amacıyla sosyal ve ekonomik hayata aktif olarak müdahalesini gerekli gören bir anlayıştır. Sosyal devletin en belirgin özellikleri, kişiyi ekonomik hayatta yalnız bırakmaması, ekonomik hayata müdahale etmesi, herkes
için insanlık onuruna yaraşır bir hayat seviyesi sağlamaya yönelik bir devlet biçimi olmasıdır. Sosyal devlet, sosyal adaleti gerçekleştirmek, bireyin ve toplumun refahını sağlamak ve sosyal güvenliği oluşturmak amaçlarını taşır. Sosyal
devletin ana öğeleri: a)Millî geliri artırmak; bunun için yatırım yapmak, sosyal
adalet kuralları içinde kalkınmayı sağlamaktır. b)Millî gelirin adaletli dağılımını
sağlamaktır. c)Özgürlüklerin gerçekleşmesi için maddi imkân sağlamaktır. d)
Bireyleri sosyal güvenliğe kavuşturmaktır.
Sosyal devlet ilkesi, piyasa ekonomisi uygulamalarında orta sınıfın korunmasına ilişkin olarak, sosyal ekonomi kavramını da beraberinde getirmektedir. Çünkü, giderek daha karmaşık bir hal ve çeşitlilik arz eden gelişen dünyada, devletler gittikçe artan bir şekilde toplum tabanlı faaliyetlere yönelmek ve yerel
problemlere yerel çözümler üretmek durumundadırlar. Bu bağlamda sosyal
ekonomi; hanehalkı temelli, kar amacı gütmeyen, demokratik temellere dayalı
ve toplumun sosyal, ekonomik ve çevresel şartlarını iyileştirme amacı güden
bir girişimdir.
Sosyal ekonomi girişimleri, piyasa ekonomisi için mal ve hizmet üretirler. Fakat, faaliyetlerini ve karlarını sosyal ve toplumsal amaçları gerçekleştirmek için
yönlendirirler. Tipik olarak sosyal ekonomi girişimleri, vatandaşları, hükümetleri, gönüllü sektörleri, şirketleri, eğitim kurumlarını ve diğer ortakları da içeren geniş tabanlı olarak toplumu geliştirme stratejilerini gerçekleştirmek için
oluşmuştur.
1
Sosyal ekonominin amaçları; iş yaratmayı ve yetenek gelişimini teşvik etmek,
sosyal yardımlar için toplum kapasitesini geliştirmek, ekonomik büyümeyi desteklemek, komşuluk ilişkilerini yeniden canlandırmak, çevreyi korumak, yardıma ve desteğe muhtaç tüm grupları bir araya getirerek harekete geçirmek ve girişimleri toplumun kendi amaçlarına ulaşmasına yardımcı olacak esnek ve güçlü
araçlar sağlamak olarak sıralanabilir.
Nitekim, Dünyanın tek kutuplu hale gelmesi, adeta tek pazar haline gelmesi ve
giderek artan ve keskinleşen rekabet şartlarında; kooperatif işletmeler, esnaf
ve sanatkarlar ile küçük işletmeler sosyal ekonomi kapsamında kabul edilmeye
başlanmıştır. Genel kabul görmüş bir tanımı yapılmamış ve sınırları belirlenmemiş olan sosyal ekonomi kavramı piyasa ekonomisindeki gelişmeler paralelinde
çalışma / ilgi alanını belirlemektedir.
Birleşmiş Milletler (BM) istatistiklerine göre; dünya nüfusunun beşte biri çok
yoksul (günlük geliri 1 ABD Doları altında) ve beşte biri yoksul (günlük geliri
2 ABD Doları altında) iken yani dünya nüfusunun % 40’ı yoksulluk sınırı altında
yaşamakta iken ve bu kapsamda Türkiye’de her dört kişiden birisinin yoksulluk
sınırı altında gelir sahibi olduğu ve özellikle açlık sınırı altında gelir sahibi olup
da Türk Milletinin geleneksel yardımlaşma kültürü ile aç kalmalarının önlendiği gerçekleri dikkate alındığında; piyasa ekonomisinde sosyal ekonomiyi etkin
kılmak için, milli gelirden toplumun her kesiminin pay almasını sağlamak için,
devlete güven, saygıyı ve bağlılığı muhafaza etmek ve geliştirmek için ve bütün
bunların tabi sonucu olarak demokrasinin gelişimine katkı sağlamak için; sosyal
devlet ilkesinin gereğinin yerine getirilmesi ve sosyal ekonominin desteklenmesi şarttır. Bunun için gerekli araçlardan olan kooperatiflerin yeri, önemi ve değeri tartışmasızdır. Gereği ise devlet kooperatif ilişkilerinin anayasal dayanakları
ile birlikte yeniden ve ivedilikle ihdasıdır.
Bu bağlamda, kooperatif davranışın ve kooperatif işletmelerin misyonlarının
anlaşılması sonucu T.C.Gümrük ve Ticaret Bankalığı önderliğinde hazırlanarak
17.Ekim.2012 tarihinde yürürlüğe giren ve 2013-2016 yılları arasında uygulamaya konulacak olan Türkiye Kooperatifçilik Stratejisi ve Eylem Planı, Türk Kooperatifçilik camiasının memnuniyeti ve umudu iken; 1961 ve 1982 Anayasaların
da olduğu gibi planlanan yeni anayasa’da da Türk Kooperatifçiliğinin anayasal
güvenceye alınması da haklı beklentileridir.
2
TÜRKİYE’DE TARIMSAL
KOOPERATİFÇİLİĞİN GELECEK
VİZYONU VE
PANKOBİRLİK MODELİ
Turgut AĞIRNASLIGİL *
KIRSAL KESİMDE
ÖRGÜTLENMENİN ÖNEMİ
VE GEREKLİLİĞİ
Tarımsal üretimi arttırmanın, kaliteli ürün
elde etmenin ve tarım ile uğraşanların yaşam düzeylerini yükseltmenin en önemli
yollarından biri, üreticilerin etkili bir biçimde örgütlenmesidir. Gelişmiş ülkeler incelendiğinde, tarımın gelişip sanayileştiği ve
üreticilerin de örgütlendiği görülür. Çünkü
tarım politikalarını oluşturmak, uygulama
koşullarını belirlemek ve böylece politik
mekanizmaları etkileyebilmek, pazarda etkin olabilmek, çağdaş üretim yöntemlerini
kullanıp verimliliği arttırarak kırsal alan kalkınmasını gerçekleştirmek, ancak örgütsel
güçle yani örgütlü üreticilerle olmaktadır.
Var olan sosyal yapı içinde birlikte karar
alma ile sorumluluk anlayış ve mekanizmalarının oluşturulması; tüm insan ve fizik
kaynaklarının bir araya getirilmesi ve her
türlü birlikte davranma, tutum ve alışkanlıklarının geliştirilmesine olanak sağlayan bir
yapılanma olan örgütlenme, aynı zamanda,
tarımın ve kırsal topluluğun kalkınmasında
kendi kendine yardım edebilmenin de en
önemli öğesidir.
Demokratik bir ülkenin hedeflediği amaç* PANKOBİRLİK APK Müdür Yardımcısı
([email protected])
lara ulaşabilmesinde ülke halkının ve meslek gruplarının örgütlenmesinin sağlanması ve oluşturduğu organizasyonların ülke
ihtiyaçlarına uygun hizmetler sunabilmesi
önemlidir. Bu nedenle gelişmiş demokratik
ülkelerde yöneticiler, ülke halkının ve çeşitli ekonomik kesimlerde faaliyet gösteren
grupların örgütlenmesini desteklemekte ve
hükümet politikalarıyla örgütlerin amaçlarını bütünleştirerek sosyal ekonomik politikalar üretiminde sorumlulukları geniş kitlelere
dağıtmaktadır.
Ülkenin sosyo-ekonomik politikalarının üretim ve uygulama maliyetini asgari düzeye
düşürmede ve politikaların uygulamadaki
etkinliklerini artırmada söz konusu bu organizasyonlardan yararlanmaktadırlar. Ayrıca, çeşitli sosyo-ekonomik beklentileri olan
gruplar kendi aralarında, yasal ve idari yollardan diyaloglar kurarak sosyo-ekonomik
sorunların çözümüne geniş kitleleri katarak,
onların toplumun yönetilmesinden ve yönlendirilmesinden sorumluluk duymalarını
sağlamaktadır. Böylece fertler, organizasyonları aracılığıyla sosyo-ekonomik politikaların oluşmasına katkıda bulunmakta ve
uygulamalara bu organizasyonları aracılığı
ile katılmaktadırlar (Çıkın, 1992).
Türkiye’de tarım işletmelerinin yaklaşık %65
oranındaki büyük bir kısmı 1-50 dekar arasında işletme büyüklüğüne sahiptir. Bunun
yanı sıra, topraksız aileler de tarımda önem-
3
li yer tutmaktadır. Gerek az topraklı, gerekse
topraksız olan bu kesim çoğunlukla gereksinim duydukları tarımsal girdileri kendi adlarına alıp kullanamadıkları gibi, ürün pazarlarında da etkili olamamaktadır. Bu durum,
örgütlenme gereğini açıkça ortaya koymaktadır. Tarımda üretici örgütlenmesinin ana
amacı: Bu kesimde verimliliği yükseltmek
ve üretimden tüketim aşamasına kadar tarımsal ürünlerin değerlendirilmesi suretiyle
üreticinin gelirini ve pazardaki konumunu
yükseltmektir. Bu nedenle, tarımda üretici
örgütlenmesi ve örgütlerinin;
- Üreticilerin çıkarlarını koruma,
- Yenilik ve gelişmeleri izleme ve yaymada
her türlü bilgi alışverişini sağlama,
- Politik baskı grubu oluşturma,
- Demokratik karar alma sürecini hızlandırma,
- Verimlilik ve kalitenin arttırılması için gereken girdileri ve teknolojileri sağlama,
- Kırsal alanın ekonomi içindeki etkinliğini
arttırma,
- Tarım üreticisinin gelir ve yaşam düzeyini
yükseltmek gibi amaçları vardır.
Örgütlenmenin ülkemizde nüfusun yaklaşık
%30’unu bünyesinde barındıran tarım kesiminde gerçekleşmesi; üreticinin her türlü
bilgi ve deneyim alışverişi ile iletişim ve etkileşim yoluyla yenilik ve gelişmeleri izlemesi,
kamuoyu yaratma ve baskı grubu oluşturarak katılımcı demokrasinin yerleşmesine de
katkıda bulunacaktır.
Küçük üreticilerin üretim girdilerini uygun
koşullarda temin edebilmeleri ve ürünlerini
en uygun fiyattan satabilmeleri ancak etkili
bir demokratik örgütlenme ile sağlanabilir.
Üreticilerin devletin teşvik ve yardımlarından kolay yararlanabilmesi, sahip olunan
4
hayvan varlığının ıslah edilmesi ve buna üreticilerin katılımının sağlanması, yönlendirilmesi, küçük ve dağınık bir yapıdaki işletmelerin rasyonel bir yapıya kavuşturulması
ancak yetiştiricilerin etkili bir organizasyon
içinde örgütlenmeleri ile gerçekleşebilir.
AB’DE KOOPERATİFLERİN
TARIM VE SANAYİDE Kİ YERİ
VE ÖNEMİ
Gelişmiş Avrupa ülkelerinde tarımsal faaliyetlerde mekanizasyonun artması, teknik
bilginin işletmelerde kullanımının zorunlu
hale gelmesi ve büyük üretim gücüne sahip
üreticilerle rekabet sorununun giderek artması sonucunda tarımsal teşkilatlanmaya
duyulan ihtiyaç daha da artmıştır. AB entegrasyonu ile birlikte sanayi alanında Gümrük
Birliği vasıtası ile bütünleşen Avrupa’nın tarımsal alanda da Ortak Tarım Politikası ile
bütünleşmeye çalışmıştır.
Ortak Piyasa Düzenleri çerçevesindeki uygulamalar, ilgili tüzüklerdeki şartları yerine
getirmek koşulu ile özel sektör yanında, kooperatifler gibi resmen tanınmış olan Üretici Örgütlerince de yapılmaktadır. Bu anlamda Ortak Tarım Politikalarının belirlenmesi
ve uygulanması sürecinde, tarımsal kooperatiflerin hem ülkeler bazında, hem de AB
düzeyinde rolleri ve etkileri büyüktür.
Hükümetlerde yöresel ve toplumsal kalkınmada, kooperatifleri önemli bir araç olarak
görmektedir. Özellikle tarımın, tarım dışı
sektörlerle bütünleşmesinde, tarımsal pazarların iyileştirilmesinde ve tarımsal pazarların önemli bir kısmının denetimlerinde
kooperatifler önemli görevler üstlenmektedirler. Ayrıca birçok sektör içerisinde elde edilen iş hacimlerinin önemli bir kısmını yine
kooperatifler idare etmektedir.
Ekonomilerinde kooperatif işletmelerin yer
aldığının gözlemlendiği 96 ülkede, kooperatif üye sayısı 1 miyara ulaşmıştır. Çok uluslu
şirketlerden %20 daha fazla istihdam yaratan kooperatiflerin istihdam ettiği insan
sayısı 100 milyonu aşmıştır. Dünyadaki en
büyük 300 kooperatifin yıllık iş hacmi 1,6
trilyon ABD doları civarında olup dünyanın
9. büyük ekonomisine (İspanya) eşdeğer bir
iş hacmine sahiptirler.
Bu kooperatiflerin %99’u ekonominin 7 ana
sektöründe yoğunlaşmışlardır. Bunlar: Tarım-gıda/ormancılık (%29), Finans kurumları (%26), Tüketim/perakende satış (%22),
Sigorta (%17), Emek/Sanayi Kooperatifleri
(%2), sağlık kooperatifleri (%2), kamu hizmetleri (%1) ve diğerleri (%1).
Kooperatif üyeleri, dünya nüfusunun %13,8
düzeyini temsil ederken, sermaye şirketlerine doğrudan veya dolaylı olarak ortak
olanların sayısı ise 893 milyon olup dünya
nüfusunun %5’i düzeyinde temsil edilmektedirler. Sermaye şirketlerine doğrudan üye
olanların sayısı ise, kooperatif üyelerinin
1/3’ü kadarıdır.
Kooperatif üye sayısının ülke nüfuslarına oranı bakımından ilginç ülkeler bulunmaktadır. Kooperatife katılım oranı olarak bilinen
ve ülkelere göre kooperatifçiliğin gelişme
düzeyi göstergesi kabul edilen bu oran bazı
ülkelerde şöyledir: İrlanda %70, Finlandiya %60, Avusturya %58 ve Singapur %50.
Türkiye’de bu oran % 1,0 civarındadır.
Kooperatif bankalar, dünyadaki banka şubelerinin %23’ünü temsil etmekte, 870 milyon
üye/müşteriye bankacılık hizmeti sunmaktadırlar. Ticari banka şubelerinin %26’sı kırsal bölgelerde iken kooperatif bankaların
şubelerinin %45’i kırsal alanlardadır.
Tarım aynı zamanda, pek çok ülkede kooperatif faaliyetten en çok yararlanan sektör olmuştur. Tarımsal faaliyetlerin sanayileşmesi
ve tarımsal sanayi faaliyetleri yönündeki
kırsal sanayi politikalarının uygulamalarında
ağırlık çiftçi kuruluşlarına, özellikle de kooperatiflere verilmektedir. Bugün AB genelinde bulunan toplam 125.000 birim kooperatifin 32.000’i tarımsal amaçlıdır. Toplam 70
milyon kooperatif ortağının ise 24 milyonu
tarımsal kooperatif ortağıdır.
Kooperatifler işletmeleri vasıtasıyla istihdam yaratılmakta ve istihdama süreklilik
kazandırılmaktadır. Tüm Avrupa kıtasında
kooperatifler 5 milyon insan istihdam etmektedir. AB’de ise kooperatifler bünyesindeki kuruluşlarda 600 bin devamlı statüde
işçi çalıştırılmaktadır. İş hacimleri 210 milyar
Avro’yu aşan bu kuruluşlar tarımsal girdilerin %55’inden, tarımsal ürünlerin %60’ından fazlasını temin etmekte, üretmekte ve
pazarlamaktadırlar.
Bu yapılaşmanın en belirgin özelliği olarak
kooperatifler tarımsal sanayinin gelişmesinde en önemli rolü üstlenerek, başta Almanya ve Fransa olmak üzere ülke ekonomilerinin gelişiminde aktif rol oynamışlardır. Örneğin Almanya’da tarımsal kooperatiflerin
tarımsal üretim, tarımsal sanayi ve pazarlama açısından pazar payları;
- Tohumda %95,
- Sütte %80,
- Hububatta %70,
- Yemde %50,
- Gübrede %75,
- Şaraplık üzümde %70,
- Suni tohumlamada %70’dir.
Fransa’da ise:
- Şarapta %60,
- Gübre tedarikinde %60,
- İlaç tedarikinde %65,
- Yemde %70,
- Tavukta %35,
- Yumurtada %40,
- Tütünde %100,
- Zeytinyağında %48’dir.
5
DÜNYA ŞEKER
SEKTÖRÜNDE
KOOPERATİFÇİLİĞİN YERİ
VE PANKOBİRLİK
Gelişmekte olan ülkelerde tarıma dayalı sanayiler genellikle kamu işletmeleri şeklindedir. Bu nedenle yapılandırma ve özelleştirme
uygulamaları da bu ülkelerde yapılmıştır. Batı
Avrupa, ABD ve Kanada gibi gelişmiş ülkelerde bu alanda özel sektör ve özellikle tarımsal
kooperatifler etkin konumdadır.
ABD de Pancar Kooperatiflerinin yani, şeker
pancarı üreticilerinin şeker fabrikalarındaki payı %100’dür. İngiltere’de British Sugar,
Danimarka’da Danish Sugar ülkelerindeki
pancar şekeri üretiminde %100 paya sahiptir.
Almanya’da yine bir kooperatif kuruluşu olan
Nordzucker ve Sudzucker ülke şeker pancarı
şekeri üretiminin %75’ini karşılamaktadırlar.
Tablo. AB’de Şeker Pazarının Dağılımı
Südzucker
Nordzucker
Tereos
Cosun
Cristal Union
TOPLAM
Reform
Öncesi(%)
22.1
9.3
6.5
3.1
3.0
44.0
Reform
Sonrası(%)
24.8
10,4
9.5
5.6
4.0
54.3
Tablo. AB’de Şirketlerin Şeker Pazarındaki Payı
Reform
Öncesi(%)
British Sugar
7.6
Danisco
6.0
Pfeifer&Langen 5.0
TOPLAM
18.6
Reform
Sonrası(%)
8.5
5.8
5.7
20.0
Buna göre pazarın; %54,3’ü kooperatifler,
%20,0’si özel şirketler, %25,7 ise bağımsız
6
olarak sözleşmeli şeker üreticileri ve diğer
tarımsal işletmelere aittir.
Tablodan da anlaşılacağı üzere: AB genelinde şeker kotasının % dağılımı dikkate
alındığında Reform sonrasındaki en önemli
gelişme; Kooperatiflerin elindeki şeker üretim kotaları %10,3 artarken, özel sektöre ait
en önemli şirketlerin kotaları sadece %1,40
artmıştır.
Pancar Kooperatifleri ve üst kuruluşu Pankobirlik; yaklaşık 60 yıldır modern tarımın ülke
geneline yayılmasına öncülük eden, sağladığı girdi destekleri ve dünyadaki gelişmelere
paralel sunduğu teknik imkânlarla tarımın
sürdürülebilirliğine ve sürekliliğine hizmet
eden tarımsal faaliyette bulunan 4,1 milyon
tarımsal işletmenin yaklaşık 1,6 milyonunun
ortak olduğu, örgütlendiği kuruluşlardır.
Pankobirlik; Şeker pancarı tarımı ve diğer üretim faaliyetlerinde Türk çiftçisinin modern
tarım teknik ve teknolojilerini kullanmasını
destekleyen, nitelikli tohum, gübre, ilaç gibi
girdilerle verimliliğin artması yönünde çalışmalarını sürdürmektedir. Ülkemizde sözleşmeli tarım uygulamasının ilk, en yaygın
ve en başarılı uygulama alanını oluşturan
Pankobirlik, bu işlevlerinin yanı sıra artık
modern dünyadaki benzerleri gibi sanayici
olarak da ekonomik sistemde yerini almıştır.
Türk tarımında öncü olan Pancar üreticileri,
kooperatifçiliğin bu klasik işlevlerinin yanı
sıra gelişmiş ülkelerdeki benzerleri gibi artık sadece pancar tarımı yapmamaktadır.
Ürünlerini mamul madde haline getirecek
yatırımları da gerçekleştirip, katma değer
yaratmak, artan refahtan daha fazla pay almak, ihracat yapmak, istihdama katkıda bulunmak istemektedir.
Pancar Kooperatifleri ve üst kuruluşu Pankobirlik; Ülke Şeker Sanayi ve ortağı olan
pancar çiftçilerinin ülkenin değişen ve gelişen ekonomik ve sosyal şartları gereği,
dışa bağımlı olmadan ihtiyaçlarını karşılaması prensibi dahilinde kendi içerisinde
bir entegrasyon sağlamıştır. Bu amaçla ortaklarının ürünlerinin değerlendirilmesi ve
ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik yeni
yatırımlar gerçekleştirmiş veya kurulmuş tesislere ortak olunması yönünde çalışmalar
yapılmıştır.
Bunun sonucu olarak Pankobirlik’in sahibi
olduğu veya ortağı bulunduğu kuruluşları
faaliyet konuları itibarıyla ele aldığımızda;
- 6 Adet Şeker Fabrikası,
- 1 Adet Etanol Tesisi,
- 1 Adet Alkol Tesisi
- 1 Banka Hissedarlığı,
- 1 Adet Sigorta Şirketi,
- 1 Adet Dondurulmuş Parmak Patates ve
Cips Fabrikası
- 1 Adet Yağ Fabrikası
- 1 Adet Damla Sulama Fabrikası,
- 1 Adet Tohum Üretim Tesisi
- 2 Adet Damızlık Hayvan İşletmesi
- 1 Adet Et Entegre Tesisi
- 1 Adet Sıvı Şeker Tesisi,
- 1 Adet Su Dolum Tesisi
- 1 Adet Süt ve Süt Ürünleri Fabrikası,
- 1 Adet Sert Şekerleme Tesisi,
- 1 Adet Çikolata Tesisi,
- 13 Adet Yem Fabrikası,
- 16 Adet Tarımsal Amaçlı İştirak,
- 18 adet çeşitli konularda faaliyet gösteren kuruluşu,
- Çeşitli Kömür İşletmelerinde Değişik Oranlarda Hissedarlık
olmak üzere 50’nin üzerinde iştiraki ile ortaklarına hizmeti ve ekonomiye olan katkısını aralıksız sürdürmektedir. Milli Ekonomi
içerisindeki yerini ve yaptığı katkıyı da 2011
faaliyet yılı rakamları olarak ifade edersek;
-
-
-
-
626 Milyon ABD Doları Sermaye,
1,65 Milyar ABD Doları Aktif Toplam,
1,47 Milyar ABD Doları Ciro,
4.860 Kişiye Sağladığı İstihdam,
- 265 Milyon ABD Doları Ortağına Sağladığı
Ayni ve Nakdi Destek,
- 86 Milyon ABD Doları Hazineye Ödediği Vergi,
ile tarımının güçlü olması yönünde ülkemize
önemli kazanımlar sağlamaktadır. Pankobirlik bunu Devletten bugüne kadar herhangi
bir destek almadan, tamamen üyelerinin
kendi imkânlarıyla oluşturduğu sermayeleri
ile başarmıştır.
KOOPERATİFLERİN
GELECEK VİZYONU NASIL
OLMALIDIR?
Güçlü bir Kurumsal Yapı;
Kooperatiflerin kurumsal olarak güçlü bir
yapıya kavuşturulması için mevcut mevzuatların yeniden gözden geçirilmesi ve ihtiyaç duyulacak yeni düzenlemeler hayata
geçirilerek, 21. yüzyıl şartlarına uygun, gelişen teknolojilere açık bir kurum modeli
oluşturulmalıdır.
Bu model, kooperatiflerin dinamiklerini katılımcı bir yaklaşımla harekete geçirerek, ortaklarının temel ihtiyaçlarını daha hızlı, rasyonel ve tatminkâr biçimde cevap verecek
ve daha rekabetçi bir işletme stratejisine
kavuşacaktır.
Güçlü Bir Finansman Yapısı;
Gelişmiş Ülkelerde olduğu gibi kooperatifler bankacılık hizmetlerinde de rol almalı,
sistem kendi bankasına kavuşmalıdır. Kooperatif Bankasıyla kırsal kesimin tasarrufları kendi bankalarında toplanarak, kredi
kaynakları yeterli düzeye getirilmiş ve çiftçi
uygun koşullarda finansman teminine kavuşturulmuş olacaktır.
Girdi Tedarikinde Söz Sahibi Olma;
Kooperatifler toplu alım gücünü kullanarak
7
tarımsal girdi konusunda öncü kuruluşlar
konumuna gelmelidir. Dağıtım kanalları sayısı azaltılarak girdi maliyetlerinin düşürüleceği bir yapı oluşturulmalıdır. Dış alım
işlemlerini hızlandırıcı yeni yasal düzenlemeler yapılması için ilgili meslek kuruluşları
ve Hükümet nezdinde girişimlerde bulunulmalıdır.
bir yönetim anlayışı oluşturmalıdır.
Güçlü ve Dinamik Pazarlama Ağı;
Güçlü Bir Devlet – Kooperatif İşbirliği;
Üst Kuruluşların koordinasyonunda birim
kooperatifler girdi tedariki yanında ürün
toplama ve depolama konusunda uzmanlaşmalı, bazı ürünlerin işlenmesi konusunda
gerekli teknik altyapı hazırlanmalı ve iştiraklerin vasıtasıyla ortak üreticilerin ürünlerinin değerlendirilmesine öncelik projeler
oluşturulmalıdır. Pazarlama tekniklerinin ve
kabiliyetinin kurumsal gelişimi için yetkili
personel uzmanlık eğitimlerinden geçirilmeli, üniversiteler ve ilgili kuruluşlar ile ARGE, ürün geliştirme ve pazarlama konularında sürekli işbirliği sağlanmalıdır.
Mevzuat altyapısının güçlendirilmesi, eğitim, desteklemeler ve diğer konularla ilgili
hükümetlerle sürekli diyalog ve işbirliği içerisinde bulunulmalıdır. Tarımsal Kooperatiflerin kırsal kalkınma projelerinin hazırlanması ve uygulanmasında etkinliği artırılmalı, Devletin kooperatiflerin birikimlerinden
yararlanması sağlanmalıdır.
Ulusal ve Uluslararası Marka Oluşturulması;
Kooperatifler bünyesinde kurulan iştiraklerin yönetimleri uzmanlaştırılmalı, kendi
kendilerine yeter ve kooperatiflere yük olmayan aksine kaynak sağlayan bir yapıya
kavuşturulmalıdır. Kooperatiflerin sahibi
olduğu iştiraklerin ürettiği ürünlerde markalaşma sağlanmalıdır. Şirketlerin bilişim
altyapısı kurularak, teknolojik eksiklikleri giderilmeli, Kooperatif - Şirket ilişkileri rasyonelleştirilerek, şirketlerin özel sektör kurallarına uygun olarak çalışması sağlanmalıdır.
Güçlü İnsan Kaynakları Yapısı;
Kooperatifler geleceğe dönük insan kaynaklarıyla ilgili stratejiler ortaya koymalı ve
insan odaklı bir politika benimsemelidir. Kooperatifler, insan kaynakları politikasını aynı
zamanda bir “yetenek yönetimi” olarak algılamalı, yönetmeliklerle bunu öne çıkaran
8
Etkin İç Denetim(Teftiş) Sistemi;
Teftişin eğitim ve rehberlik işlevi ön plana
çıkarılmalı, bunun için müfettiş ve kontrolörlerin kapasiteleri geliştirilmelidir. Performans denetimine ağırlık verilerek ve bir iç
denetim ile risk sistemi geliştirilmelidir.
Ulusal ve Uluslararası Kooperatif İşbirliği;
Ülkemiz kooperatifçiliğinin en önemli sorunu, mevzuatın getirdiği dağınıklık ve kooperatifler arası işbirliği kabiliyetinin son derece
zayıf olmasıdır. Bu sorunu giderecek hukuki
altyapı oluşturulmalı, dünyadaki gelişmelerin takip edilebilmesi ve gelişimin sürekli kılınabilmesi amacıyla Uluslararası kooperatif
kuruluşlarına üyelikler sağlanmalıdır.
SONUÇ
Tarımımız da teşkilatlı ve ne yaptığını bilen
planlı tarım hareketinin önemi büyüktür. Bu
ise tüm dünyada olduğu gibi ülkemiz için
de modern kooperatifçiliğin geliştirilmesi
konusunu gündeme getirmektedir. Çiftçinin
dolayısı ile ülkenin ortak ilgi ve çıkarlarını
gözetmek amacını gerçekleştirebilmek için
örgütlü bir topluma sahip olmak şarttır.
Bu dönüşümün tarım kesimi ile milli ekonominin bütünleştirilmesi anlamında çok daha
önemli olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Buradan hareketle; uluslararası rekabete hazır
olmak ve bilgi toplumunu tarım kesiminin
katkısı ile de yakalamanın stratejik önem
arz ettiği gerçeğine ulaşabiliriz.
lü ve kurumsallaşmış yapısıyla Pankobirlik
olarak bu beklenti ve idealler doğrultusunda milli ekonomiye ve istihdama sağladığımız katkının, tüm kooperatiflerimize örnek
teşkil ettiğini de bu vesile ile belirtmek istiyoruz.
AB gibi sosyal organizasyonları destekleyerek çiftçilerin ülke yönetimine demokratik
müdahalelerini ve kamuoyu etkinliklerini
artırmalarında yardımcı olarak sosyal psikoloji alanında da kontrollü tepki vermelerine
vesile olmak, milli güvenliğimiz açısından
önemlidir. Bu durum radikal akımların çitçilerimizi dolgu malzemesi olarak kullanılmasını da engelleyeceğinden, kooperatiflerin
sanıldığından çok daha önemli görevleri olduğunu da ortaya koymaktadır.
KAYNAKÇA
Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde olan ülkemizin Ortak Piyasa Düzenlerine uyumu
sağlanırken, çiftçi örgütlerimizin de Avrupa
Birliği’ndekilere benzer bir şekilde, üstlenebilecekleri sorumlulukları, yapabilecekleri
görevleri ortaya koymak gerekmektedir.
ERASLAN, Sultan “Göçün Önlenmesinde
Kooperatifçiliğin Rolü” Master Tezi, Ankara,
2002
Sonuç olarak; Kooperatifçiliğin tüm dünyada gördüğü ilgiyi ülkemizde de görebilmesi,
faaliyetleri ile üretimde ve ekonomide ki payının artması en büyük beklentimizdir. Kök-
ÇIKIN, Ayhan Prof. Dr. Ekonominin Yeniden
Yapılanmasında Sosyal Ekonominin Rolü,
Makale
İNAN, Hakkı Prof. Dr. Türkiye’de Tarımda Kırsal Kesim Örgütlenmesi, Makale
ERTAN, Adnan “Türkiye’de Tarımsal Kitlerin
Özelleştirilmesi Sorununa Kooperatiflerle
Yaklaşım Önerisi ve Türkiye Şeker Sanayiinde Pankobirlik Örneği” Yüksek Lisans Tezi,
Isparta, 1996
9
KAMUDA KOOPERATİFÇİLİGİMİZİN
GELECEK VİZYONU VE İLAVE
GÖRÜŞLER
Ömer AYDEMİR *
21 Aralık Dünya Kooperatifçilik Günü vesilesiyle biraya geldiğimiz bu Panelde konumuz
“2023’te Nasıl Bir Türk Kooperatifçiliği öngörüldüğü”. Ben de, Türk Kooperatifçilik Kurumundaki Mevzuat ve Üye İnceleme Kurulunun
bir üyesi olarak, sizlere Kamunun (Devletin)
Kooperatifçilik Vizyonu, gelecekte nasıl bir kooperatifçilik beklediği konusunda bilgi vermeye ve bazı irdelemeler yapmaya çalışacağım.
Kamuda kooperatifçilikle ilgili en temel vizyon,
Anayasanın 171’inci maddesinde ifadesini
buluyor. Anayasa; “Devlet, milli ekonominin
yararlarını dikkate alarak öncelikle, üretimin
artırılmasını ve tüketicinin korunmasını amaçlayan kooperatifçiliğin gelişmesini sağlayacak
tedbirleri alır.” hükmünü içeriyor.
Konuya 2000’li yıllar itibariyle baktığımızda,
Devletin kooperatifçilikte önemli bir görevi
üzerine aldığını, bu konuda bir temel amacının
ve vizyonunun olduğunu görüyoruz. Bu vizyon
2023’ü de, sonrasını da kapsıyor. Fakat özellikle 1990’lı yıllar sonrasında ülkelerde yaşanan
gelişmelere bakıldığında, kamunun yeterli
mesafeyi alamadığımız gibi bir düşünce içinde
olduğunu görüyoruz. Nerede görüyoruz derseniz, biliyorsunuz bu yıl “Türkiye Kooperatifçilik
Stratejisi ve Eylem Planı 2012-2016” açıklandı
ve yürürlüğe konuldu.İşte bu Belgede görüyoruz.
Bu Belge ve Eylem Planının içeriğinde de, gerçekten de ülkemizde kooperatifçilikle ilgili yeterli mesafe alınamadığı tesbitinin yapıldığı görülüyor. Bir durum tespiti var Belgede ve dünya ülkeleri ve bizde kooperatifçiliğin gelişimi
* Türk Kooperatifçilik Kurumu Mevzuat ve Üye İnceleme
Kurulu Üyesi ([email protected])
10
karşılaştırılıyor. Örneğin, Dünyanın büyüklük açısından ilk 300 kooperatifinin bir yıllık cirolarının 1 trilyon 300 milyar ABD Doları olduğu vurgulanıyor. Ve derinden bir “Niçin bu ilk üçyüz
içinde, Dünyanın 17. büyük ekonomisi olan, 75
milyon nüfusa sahip Türkiye’nin bir kooperatifinin yer almadığı” sorgulaması yapılıyor.
Nitekim, bugünkü konuştuğumuz anlamıyla
ilk kooperatif 1844 yılında İngiltere’de kuruldu. Bizde de, bundan 19 yıl sonra ilk örnekler
Memleket Sandıkları ile görüldü. Arada sadece
19 yıllık bir gecikme olmasına rağmen 150 yılda
aldığımız mesafe başarılı diğer ülkelerin aldığı
mesafenin çok çok gerisinde kalmıştır. Hatta,
75 milyon nüfusumuza karşın bizim 1/10 nüfusumuza sahip İsviçre’nin Global 300 büyük kooperatif arasında iki kooperatifinin bulunması,
hakeza Hollanda’nın benzer şekilde oldukça az
nüfusuna karşın yine listeye her yıl sigorta ve
kooperatif bankalarının dahil edebilmesi bunu
yansıtmaktadır.
Bunun yanında Belgede temel olarak Dünya
ülkelerine göre karşılaştırmamız yapılarak bizde niçin bu işin beklenen potansiyeli yansıtmadığı tartışılmış ve Temel Zayıflıklar olarak şu
sonuçlara ulaşılmış:
• Eksik üst örgütlenme nedeniyle, kooperatiflere yönelik eğitim, finansman, denetim,
danışmanlık, teknik ve yasal destek sunumu
yetersizdir.
• Türkiye’de kooperatiflerin, “Milli Gelir, Üretim, İstihdam, Yatırım, Dış Ticaret” rakamları
içindeki payı ile faaliyet gösterdikleri sektör
içerisindeki payları yeterince bilinememektedir.
• Türkiye’de kooperatifler ancak sayısal açıdan (kooperatif sayısı) bir gelişme gösterebilmiş, güçlü bir kooperatifçilik yapısı ve anlayışı
oluşmamıştır.
• Toplumun kooperatifleşme oranı düşüktür.
• Türkiye’de daha çok konut yapımı ve tarım
alanında yoğunlaşan kooperatifçilik, diğer ülke
uygulamalarında olduğu gibi perakende, kredifinans, sigortacılık, enerji üretimi, eğitim, sağlık gibi sektörlerde yer alamamıştır.
• En önemlisi de toplumda kooperatifleşme
ile ulaşılabilecek sonuçlar bakımından yeterli
bir idrak ve farkındalık mevcut değildir (Belge’deki Swot Analizi).
Bu potansiyeli yansıtamama durumunun yanında, kamu kuruluşlarının Strateji belirleme
yükümlülüğü ile Dünyanın ilk 10 ekonomisi
arasına girmeyi hedefleyen, bu suretle de şöyle böyle 2 trilyon dolarlık bir Gayri Safi Yurtiçi
Hasıla’ya ulaşması beklenen Türkiye ekonomisinde kooperatifçiliğin gelirin adil dağılımı ve
ekonomiye sektörün katkılarının artırılması
amaçlarıyla Strateji belirleme çalışmasına girişildiği ortaya çıkmaktadır.
Bu çerçevede hazırlanmış Türkiye Kooperatifçilik Strateji Belgesinin ülkemiz kooperatifçiliğine yönelik vizyonu şöyle tanımlanmıştır:
“Güvenilir, verimli, etkin ve sürdürülebilir ekonomik girişimler niteliğini kazanmış bir kooperatifçilik yapısına ulaşmak”.
Tabii bu vizyonun oluşturulmasında kooperatifçiliğimizin zayıf yönlerinin giderilmesinin
hedeflendiği hemen göze çarpmaktadır. Güvenilir olmanın ilk sırada yer almasının toplumda kooperatifçilik imajı ile ilgili olduğu, verimli
olmayan, yeterli etkinlikten uzak işletmecilik
anlayışının, mevcut haliyle sürdürülebilirliği
tehlikede olan bir kooperatifçiliğe sahip olduğumuz kaygısının taşındığı anlaşılabilmektedir.
Belgedeki Genel Amaç bölümü de benzer unsurlar taşıyor:
“Kooperatifçiliğe daha elverişli bir ortam sağ-
lamak; toplumda olumlu bir kooperatifçilik
imajı oluşturmak ve sektöre güveni artırmak;
verimli ve etkin uygulamaları ortaya çıkarmak;
sürdürülebilirlik, rekabet edebilirlik ve yenilikçiliği sağlamak; kooperatiflerin ekonomik kalkınmaya ve gelirin daha adil paylaşımına olan
katkılarını arttırmaktır.”
Genel Amaç’taki “kooperatifçiliğe daha elverişli bir ortam sağlamak” unsuru, çok isabetli
belirlenmiş durumdadır. Şöyle ki;
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 2001 yılında
A/RES/56/114 sayılı İlke Kararı aracılığıyla dünyadaki tüm hükümetlerden bazı taleplerde bulunmuştur. Bunlardan başlıcası; hükümetlerin
kooperatiflerin gelişmesi için destekleyici bir
ortamı oluşturmalarıdır. Bu talepler hazırlanan
bir rehberle duyurulmuştur. Rehber kooperatiflerin desteklenmesi için gerekli yasal, adli
ve idari hükümler, eğitim faaliyetleri ve kamu
fonlarından faydalanma imkânlarını ele almaktadır.
Bu İlke Kararı’nın iki, üç ve beşinci fıkraları aşağıdaki şekildedir:
Genel Kurul
2. Üye Devletlerin dikkatini, kooperatiflere
ilişkin ulusal politikaların geliştirilmesi veya revize edilmesinde göz önünde bulundurulması
gereken ve kooperatiflerin gelişmesi için destekleyici bir ortamın yaratılmasını hedefleyen
taslak rehbere çekmektedir;
3. Hükümetlerin kooperatifler için destekleyici
bir ortamı temin etmek ve amaçlarına ulaşmalarına yardımcı olmak için potansiyellerini
korumak ve geliştirmek maksadıyla kooperatiflerin faaliyetlerini idare eden yasal ve idari hükümleri uygun düşen şekilde revizyon altında
tutmalarını teşvik etmektedir.”
5. Hükümetleri, uygun durumda, kooperatifçilik hareketi ile birliktelik içerisinde ortakların,
seçilen önderlerin ve profesyonel kooperatif
yönetiminin eğitimini teşvik edecek ve güçlendirecek programlar geliştirmeye ve kooperatiflerin gelişimi ve ulusal ekonomilere katkılarına
11
ilişkin istatistiksel veritabanları yaratmaya veya bunları iyileştirmeye davet etmektedir;”
Bir ülkede kooperatifçiliğin gelişiminin hazırlanacak ortamın uygunluğuyla birebir bağlantılı
olduğu açıktır. Hükümetlerin etkili, arzulu bir
kooperatifçilik politikaları olmalı, bunun yanında devlet kuruluşlarının da bu politikayı etkin
şekilde uygulamaya koyması gereklidir. Bizde
maalesef bu yönde önemli sıkıntılar olduğunu
görüyoruz. Parasal destek sağlamak tek başına kooperatiflere destek olmak anlamına her
zaman gelmemektedir. En önemlisi niyettir. Bu
sıkıntının ülkemizde yaşandığı görülerek politika oluşturulmasının önemi Belgede vurgulanmış ve 1 no’lu tedbir ve tartışmalarına da
yansıtılmıştır. Hatta Belge’de kooperatiflerden
tek bir kamu kurumunun sorumlu olması, çok
başlılığın önlenmesi konusu bile ayrıntılı şekilde değerlendirilmiştir.
Vizyon ve Genel Amaç’taki ikinci önemli unsur,
kamunun 2016’da ve giderek te Cumhuriyetin
100’üncü yılında kooperatiflerimizi güvenilir,
etkin ve verimli kooperatifler olarak görmek
istemesidir. Evet, bir vizyon olarak bu hususlar
da bir sıkıntının ve yaşanan tecrübelerin sonucudur.
Özellikle yapı kooperatifçiliğinde parasal desteklerin hızla arttığı 1980-1990’lı yıllar, belki
de kooperatifçiliğimizin en çok gündeme gel-
12
diği, diğer taraftan en çok da yara aldığı yıllar
olmuştur. Desteklerin artması, sektöre olan
ilgiyi artırmış, inşaat sektörünün tabiri caizse
“uyanıkları”nı da kooperatifçiliğin içine çekmiştir. Sonuçta olumsuz örnekler yaşanmış, bunlar
halkın zihninde kooperatifçiliğin imajını bozmuştur. Ayrıca sektörel bir güvensizliğe yol açmıştır. Belgeye ve kamunun gelecek vizyonuna
göre bu olumsuz imaj, “olumlulaştırılacak”tır.
Bu suretle de güven tesis edilecektir.
Verimli ve etkin uygulamaların ortaya çıkarılması meselesini de isabetli tercihler olarak
değerlendirmek gerekir. Çünkü, kooperatifler
sonuçta birer ekonomik işletmedir ve işletmecilik kurallarına göre hareket etmesi, yöneticiler tarafından ettirilmesi zorunlu kuruluşlardır.
Çünkü ortaklarına, üyelerine fayda sağlamak
kooperatiflerin temel hedefi ve varlık nedenidir. Eğer bu faydayı sağlayamazsanız ortaklar, üyeler kooperatifte kalmak istemez. İşte
bu faydayı sağlayabilmek, konuyu çözebilmek
için de bilgili ve profesyonel kooperatif yöneticilerinin varlığı gereklidir. İşletmecilik bilgisi,
hukuk bilgisi, ekonomiyi doğru okuyabilmesüzebilme bilgisi, sezgisi gelişkin profesyonel
yöneticilere ihtiyaç vardır. Bu konu bir yandan
bazı yöneticilerin sertifikasyonuna, bir yandan
da bu bilgiyi verecek eğitim mekanizmaları ve
kurumlarına ihtiyaç gösteriyor. Biraz sonra yer
verileceği üzere Belge ve Eylem Planında bu
konularda adımlar atılması öngörülmüştür.
13
S. S. NAL-ETİK KOOPERATİFİ
Kadriye SEZER *
Tarihi Nallıhan iğne oyaları; Halk Eğitim Müdürlüğü tarafından 3 boyutlu çalışmalarla başlatılmış olup, daha sonra;
Nallıhan Turizm Gönüllüleri Derneği tarafından
2005 yılından itibaren iğne oyları takılara dönüştürülerek Nallıhan’lı kadınlar ile çalışmalar
yapmış ve bu çalışmalar sonucunda da ulusal
ve uluslararası Pazar yaratmıştır. İğne oyası yapan kadınları kendi örgütlenmelerini kurmaları
için kooperatifçilik konusunda eğitim çalışmaları ile örgütlenmenin kendilerine sağlayacağı
faydaların farkına varılması sağlanmış, 2009
yılında Nallıhan’lı kadınlar kar payı dağıtmayan
S.S. Nal-Etik Kooperatifini kurmuşlardır. 2012
yılı itibariyle 497 kadın kooperatif de ve diğer
işletmeler de olmak
üzere
Nallıhan’da toplam 650 civarında kadın İpek İğne Oyalarını evlerinde yaparak hem ev ekonomisine, hem de Nallıhan’ın ekonomisine katkı
sağlamışlardır.
* S.S: NAL-ETİK Kooperatifi Başkanı
([email protected])
14
S.S.Nal-Etik Kooperatifi her yıl Nallıhan da düzenlenen Uluslararası Tapduk Emre ve İğne
Oyaları Festivali kapsamında açmış olduğu takı
tasarım yarışmasında kadınlar hayallerini ve
duygularını iğne oyalarına yansıtarak takıya
dönüştürmüşlerdir. Bunun sonucunda dereceye giren kadınlara ödül verilerek teşvik edilmeleri sağlanmıştır. Kooperatifin şuan 700’ ü
geçen tasarımı var.
Nallıhan’lı kadınlar sabırla iğne ile kuyu kazarcasına yaptığı ipek iğne oyaları takılara yöresel
isimler verilmiştir. Hoşebe, Kocahan, Adalet
Ağaoğlu, Ardıç …gibi.
Kocahan Kolye, Nallıhan’ın adını hanı temsil
eder.
Hoşebe, ilçeye 3km mesafede asırlık ardıç ağaçlarıyla ve yörede yaşayan hoşgörülü bir yaşlının türbesinin bulunduğu mesire yeridir.
NASIL BİR KOOPERATİFÇİLİK
PLANLAMALIYIZ?
Erol DEMİR *
TARIM KREDİ
KOOPERATİFLERİ
Ülkemizde tarımsal kredinin ilk kooperatifleşme hareketi 1863 yılında Mithat Paşa tarafından Niş Valiliği sırasında Pirot Kasabasında
kurduğu “Memleket Sandıkları” ile başlamış
bulunmaktadır.
Modern kooperatifçilik anlayışının kurumsallaşması ve temel hukuki normlara kavuşturulması Cumhuriyetin ilk yıllarında özellikle 1924
yılında çıkarılan “İtibari Zirai Birlikler Kanunu”,
1929 yılında yayınlanan 1470 sayılı “Zirai Kredi
Kooperatifleri Kanunu” ve takiben 1935 yılında
yürürlüğe giren 2836 sayılı “Tarım Kredi Kooperatifleri Kanunu” ile gerçekleştirilmiştir.
Batı Almanya Raiffeisen Kooperatifleri örnek
alınarak hazırlanan 2836 sayılı kanun, Tarım
Kredi Kooperatiflerine; çiftçi ortaklarının üretimlerini düzenlemek, artırmak ve kıymetlendirmek için ucuz tarımsal üretim kredisi temin
etmek ve tarımsal girdi, alet ve makine tedariki sureti ile ortaklarını zararlı kredi yollarına
başvurmaktan alıkoymak ve böylece yurt içi ve
yurt dışı rekabet gücünü geliştirmek gibi görevler yüklenmiştir.
Daha sonra bu kanun, gelişen ve değişen ihtiyaçlara göre yerini 1972 yılında çıkarılan 1581
sayılı Kanuna bırakmıştır. Bu kanunla, Tarım
Kredi Kooperatiflerine yeni bir teşkilatlanma
sekli getirilmiş, kooperatiflerin Bölge Birlikleri
ve Merkez Birliği organizasyonu içinde teşkilatlanması gerçekleştirilmiştir.
* Tarım Kredi Kooperatifleri merkez Birliği Fon Yönetimi
daire Başkanı([email protected])
Tarım Kredi Kooperatifleri teşkilatının giderek
büyümesi, ortak ihtiyaçlarının artması ve değişiklik kazanması, ülkemizin sosyal, idari ve iktisadi yapısının gelişmesi, Tarım kredi Kooperatifleri teşkilatının temel yapısında bir takım değişiklikler yapılması gereğini ortaya koymuştur.
Bu doğrultudaki sıkıntıların aşılması amacıyla;
1581 sayılı Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri Kanununun bazı maddelerini değiştiren
237 sayılı kanun hükmündeki kararnamenin
değiştirilerek kabulü hakkındaki 3223 sayılı kanun 07.06.1985 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Yine 1581 Sayılı tarım kredi Kooperatifleri ve
Birlikleri kanununun bazı maddelerinde değişiklik yapılması hakkındaki 28.06.1995 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe giren 553 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname gereğince mevzuat dâhilinde gerekli düzenlemeler yapılarak
teşkilat daha demokratik bir yapıya kavuşturulmuştur.
Son olarak 12 Nisan 2005 tarihinde 5330 sayılı
Kanun yayımlanarak yürürlüğe girmiş ve Tarım
Kredi Kooperatiflerini özel banka ve finans kuruluşları ile çalışabilir hale getirmiştir.
BANKACILIĞININ TARİHSEL
GELİŞİMİ
14.Yüzyılda büyük ailelerin faiz karşılığında
borç vermesi, borç verme işleminin kurumsallaşması bankacılığı ortaya çıkarmıştır. Zaman içerisinde devletler ortaya çıkan olumsuzlukları gidermek için bu yapı içerisinde yer
almıştır.“Casa Di San Giorgio (Cenova 1407)”
15
“Banko Giro (Venedik 1617)” v.b.
18.Yüzyıla gelindiğinde bankalar tüm Avrupa’
da yaygınlaşmış olup, 18. Yüzyıl ile 20. Yüzyıl
arası Avrupa ülkelerinin köklü bankaları kurup
geliştirdikleri, merkez bankacılığına geçtikleri
ve bankaya ilişkin hukuki düzenlemeler yaptıkları dönemdir.
19.Yüzyılda ticaret sermayesinin gelişimi ve sanayi devrimi, banka sistemini büyük hızla geliştirmiş ve bankaları önemli bir kurum haline
getirmiştir.
Bankacılığın; esasen tarımsal kredi ihtiyacı nedeniyle doğduğunu söyleyebiliriz. Çünkü sanayi devrimine kadar tarımsal faaliyet toplam
faaliyetlerin neredeyse tamamını oluşturmaktaydı.
1929 büyük ekonomik kriz sonucu bankacılık
çok büyük bir darbe almış, özellikle tarım kesimini kredilendiren bankalar krizden daha fazla
olumsuz etkilenmişlerdir. Bu durum artan oranda bankaların tarımsal krediden imtina etmesine neden olmuştur. Diğer yandan, sanayi
ve ticaretin hızla gelişmesi bu alandaki potansiyelin daha cazip imkanlar sunması bankaları
süratle bu alana yöneltmiştir.
Tarımsal kredi ihtiyacının karşılanması amacıyla devletlerin bir dizi önlemler aldığı görülmektedir. Özellikle tarımsal kredi kooperatifçiliğinin geliştirilmesi yönünde önemli adımlar atılmıştır. Bu kooperatifler mali yönden
desteklenmiş ve çeşitli mali (vergi muafiyeti
vb.) ve hukuki avantajlar sağlanmıştır. Zaman
içerisinde bu kooperatif kuruluşlarının girdi
temini-finansman temini-pazarlama olarak ihtisaslaştığı, finans temini konusunda bankacılık
faaliyetine girdikleri görülmektedir. Avrupa’da
tarımın finansmanı büyük ölçüde bu örgütler
tarafından sağlanmaktadır.
Almanya’da Raiffeisen ve Schulze-Delitsch modellerine göre finansal yapı oluşturulmuş yerel
bankalar, bölgesel bankalar (GZB Bank, SGZ
Bank) ve tarım merkez bankası (DG Bank).
Hollanda’da Rabobank.
16
Fransa’da Credit Mutuel, Banques Popularies,
Credit Agricole.
Osmanlı imparatorluğu döneminde 1847 yılında Galata Bankerleri tarafından İstanbul
Bankası (Banque de Constantinople) adıyla bir
banka kurulmuş, bu banka kısa bir süre sonra
iflas etmiştir.
1856 yılında İngiltere’de kurulan daha sonra
Fransız ortakların da katıldığı Osmanlı Bankası
1863 yılında Padişah fermanı ile kurulmuştur.
1863 yılında Pirot Kasabasında ilk kooperatifçilik denemesine başlanmış ve tarımsal kredi
veren sandıklar faaliyete geçmiştir.
1867 yılında memleket Sandıkları Nizamnamesi yayınlanmıştır. Bu sandıklar tarım kredisi ile
uğraşması bakımından önem arz etmektedir.
1883 yılında Menafi Sandıklarına dönüşmüş,
15 Ağustos 1888’de Ziraat Bankası resmen
kurulmuş, o tarihte faaliyette bulunan Menafi Sandıkları da Banka şubelerine dönüştürülmüştür.
1923 yılına gelindiğinde 22 tanesi ulusal 13
tanesi yabancı olmak üzere 35 banka faaliyet
göstermekte, bu bankaların toplam 139 şubesi
bulunmaktaydı.
Yabancı sermayeyle kurulan bankalar sayıca az
olmalarına karşın sektöre hakim olmuşlardır.
Milli sermaye ile kurulan bankalar ise çoğunlukla Anadolu’da kurulmuş ve yöresel faaliyet
göstermişlerdir.
1924 yılında İş Bankası, 1932 yılına kadar Türkiye Sinai ve Maadin Bankası, Emlak ve Eyyam
Bankası kurulmuş ayrıca çok sayıda tek şubeli
banka sayısında artış olmuştur.
20 Eylül 1931 tarihinde 1715 sayılı T.C. Merkez
Bankası Kanunu Resmi Gazete’de yayımlanmış,
Merkez Bankası 03 Ekim 1931 tarihinde faaliyete geçmiştir.
Türkiye de 1984-1990 yılları arasında bankacılık kanunundaki değişmeler ve mali liberalleşme politikaları bankacılık sektöründe köklü de-
ğişikliklere neden olmuştur. Bazı Devlet Bankalarının özelleştirilmesi gündeme gelmiştir.
lemelerin bulunması, 4389 sayılı Bankalar Kanununun getirdiği yenilikler olmuştur.
1985 yılında yürürlüğe giren 3182 sayılı Bankalar Kanunuyla; tek düzen hesap planı uygulaması başlatılmış, banka bilançoları dış denetime tabi tutulmuş Tasarruf Mevduatı Sigorta
Fonu Kurulmuştur.
2000 Kasım ve 2001 Şubat krizleri sonrasında
mali bünyesi zayıflamış bazı bankalar Tasarruf
Mevduatı ve Sigorta Fonu’na (TMSF) devredildi. Örneğin İnterbank, Egebank, Yaşarbank,
Esbank, Yurtbank, Sümerbank, Bankkapital,
Pamukbank, Etibank, Demirbank, Ulusalbank,
İktisat Bankası, takip eden yıllarda Bayındırbank, Sitebank, Tarişbank, EGS Bank, Toprakbank, Atlas yatırım, Okan yatırım... vb.
Bankaların geçici likidite ihtiyaçlarının giderilmesi veya fazla likiditelerinin değerlendirilmesi
amacıyla organize bir piyasa olan İnterbank piyasası faaliyete geçmiştir (1986). Piyasa likiditesi ile ilgili diğer bir gelişme de T.C. Merkez
Bankasının açık piyasa işlemlerine başlaması
olmuştur (1987).
1989 yılında yürürlüğe giren kararlar ile Türk
lirasına konvertibilite yolu açılmıştır. Sektörün
uluslararası piyasalara açılması ve özellikle
uluslararası piyasalardan kaynak edinmesinin
serbestleşmesi gündeme gelmiştir. Para piyasaları ve döviz piyasaları kurulmuş ve yatırımcılar Türk lirasından çıkıp dövize yönelmeye
başlamıştır.
1990-2000 dönemini kapsayan 10 yıllık süreci,
yeni banka girişlerinin ve holding bankacılığının arttığı ve hatta bazı holdinglerin birden fazla bankasının olduğu bir dönem olarak adlandırmak mümkündür. Nitekim, 10 yıllık süreçte
toplam 22 yeni banka sisteme girmiştir.
1999 Yılından itibaren Türkiye de bankacılık
alanındaki yasal ve kurumsal düzenlemelerin
değişen koşullara ve uluslararası standartlardaki gelişmelere uyumu konusunda önemli
adımlar atılmıştır.
Bankacılık açısından Haziran 1999 da yürürlüğe giren 4389 sayılı Bankalar Kanunu önemli
bir dönüm noktasıdır. Sektörü denetlemek ve
gözetlemekle sorumlu olan idari ve mali açıdan özerk Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun kurulması, kredi sınırlamaları,
risk grubunun tanımlanması ve belli kısıtlamalar konulması, TMSF’nin bankaların sistemden
çıkışında devreye girmesini sağlayacak düzen-
2001 Şubat krizi, Türk ekonomisi ve bankacılık
sektöründe gerçekleştirilen bir çok reformun
itici gücü olma özelliği de taşımaktadır. BDDK
“Bankacılık Sektörü Yeniden Yapılandırma
Programını” kamuoyuna duyurmuştur. Söz konusu program; kamu bankalarının operasyonel
ve finansal açıdan yeniden yapılandırılması,
TMSF bünyesindeki bankaların çözümlenmesi,
özel bankaların daha sağlıklı bir yapıya kavuşturulması ve gözetim ve denetim çerçevesinin
güçlendirilmesi ve sektörde etkinliğin artırılması olmak üzere 4 temel unsurdan oluşmuştur.
4389 sayılı Kanun ve kriz sonrası uygulamaya
konan programlarda temel olarak; belli bir risk
grubuna veya ana ortaklığa kullandırılan kredilerde yoğunlaşmayı önlemek amacıyla kredilere ve iştiraklere özkaynakla ilişkilendirilen
sınırlamalar getirilmiştir.
2005 Yılında çıkarılan 5411 sayılı Bankacılık Kanununa göre bankacılık sektörüne giriş zorlaştırılmış, özellikle ana ortaklıklara verilen krediler ve satın alınacak iştiraklerin özkaynaklarla
ilişkisi pekiştirilmiştir.
Banka kurmak için halen 30 milyon lira ödenmiş sermaye şartı 350 milyon liraya çıkarılma
aşaması tamamlanmak üzere olup, bu diğer
şartlarla birlikte 500 milyon lira gibi sermaye
gerektirmektedir.
Bilindiği üzere 2008 ekonomik krizini daha önce alınan önlemler ile Türkiye’de faaliyet gösteren Banka ve finans kurumları diğer ülkelere
oranla daha az etkilenmişlerdir.
17
GENEL ANLAMDA
BANKACILIK
Bankalar özünde para ticareti yapan, borç para
vermek isteyenlerle, borç almak isteyenler arasında aracılık görevini üstlenen kuruluşlardır.
Kredi ise bir malın bedelinin ileride ödenmesi
vaadi anlamındadır. Bankalar verdikleri kredi
karşılığında faiz alırlar. Kredilerin temel kaynağı ise tasarruflardır.
Bankalar, bir taraftan farklı kesimlerin tasarruflarını ekonominin farklı kesimlerine yönlendirirken, para hacmini etkileyerek ekonomiyi,
özellikle yöneldiği sektörün ve toplumsal grupların ekonomik davranışlarını yönlendirmektedirler. Bu nedenle sektör ya da ihtisas bankacılığı giderek önem kazanmıştır. Son yıllarda özel
sektör ve kamu sektörünün yanında üçüncü
sektör olarak nitelenen kooperatif sektör, genellikle sermaye güçlüğü içerisindedir. Gerek
özkaynakları, gerekse kredi olanakları yetersizdir. Hâlbuki kooperatif ve üst örgütlerinin,
yarıştıkları özel sektör kadar sermayeye ihtiyaçları vardır.
Türkiye’de kooperatif ve üst örgütlerinin sermaye ve kredi gereksinimlerini gidermek için
bir kooperatifler bankası kurulması ihtiyacı yıllardır tartışılarak dile getirilmiş, ancak gerçekleşmesi yolunda ciddi adımlar maalesef atılamamıştır.
Kooperatifçilik, bugün bütün dünyada ve özellikle de ekonomik ve sosyal yönden gelişmiş
demokratik ve çağdaş batı ülkelerinde büyük
gelişme göstermiştir. Bunlar ekonomik ve sosyal hayatta çok etkili, güçlü üst örgütlere ve
finans kurumlarına sahip ve tümüyle demokratik kuruluşlardır. Aynı durum Türkiye için hiç
de öyle değildir. Türk kooperatifçiliği ülkenin
ekonomik ve sosyal gelişmesinde, sanayileşmesinde, iç ve dış ticaretinde ve demokratikleşmesinde kendisinden beklenilen görevleri
yerine getirememektedir.
Uzun yıllar yapılan araştırma sonuçları, Türk
kooperatifçiliğinin temel sorunlarını başta fi-
18
nansman olmak üzere üst örgütlenme, eğitim,
mevzuat ve denetim olarak göstermektedir.
KOOPERATİFLER BANKASI
Türk kooperatifçilik hareketinin finansman ve
kredi sorunu çözülmeden başarılı ve etken
olması mümkün değildir. Bu sorunun çözümü
için, yönetim ve finansmanına kooperatifler ve
kooperatif üst örgütlerinin egemen olacağı bir
kooperatifler bankası kurulmalıdır. Bu özellik,
kooperatifçiliğin demokratik yönetim ilkesinin
de bir gereğidir. Böyle bir banka, kooperatif ve
üst örgütlerine kredi veren, onlar tarafından
kurulup işletilen bir banka olmalıdır. Böyle bir
bankaya ülkemizde ihtiyaç duyulması, en başta ülkemiz kooperatifçiliğinin finansman sorununu çözme ihtiyacından kaynaklanmaktadır.
Çünkü ülkemizde var olan tüm kooperatifler,
gerek öz sermayeleri, gerekse kredi olanaklarının yetersizliği nedeniyle, genellikle finansman güçlüğüyle karşılaşmaktadırlar. Ülkemizde kooperatiflerin öz sermayeleri; ortakların
düşük ortaklık payı yüklenmeleri, yüklenilen
bu ortaklık paylarını bile tam ödeyememeleri
ve kooperatiflerde sermaye birikimini özendirecek unsurların sınırlı oluşu nedeniyle ciddi
bir biçimde yetersizdir. Türkiye’de kooperatiflerin kredi olanakları ise; kooperatifleri yeterli krediyle destekleyecek özel bir finansman
kuruluşlarının olmayışı, kooperatiflerin kendi
finansman kuruluşları vasıtasıyla mevduat kabul edememeleri gibi nedenlerle yetersizdir.
Diğer taraftan kooperatiflere verilen kredilerin
süreleri kısa, faizleri ise oldukça yüksek ve özel
sektöre yöneliktir.
Türkiye’de kurulacak bir kooperatifler bankası,
kooperatifler ve üst örgütlerinin mülkiyet ve
yönetiminde bir banka olmalıdır. Çünkü ülkemizde halen kooperatiflere kredi veren devlet
mülkiyetinde ve yönetiminde iki banka (T.C. Ziraat Bankası ve Halk Bankası) zaten vardır. Kooperatifler bankası, verdiği krediden dolayı kooperatif ve üst örgütlerini denetleyebilecektir.
Kurulacak kooperatifler bankasına tarım kredi
kooperatifleri mutlaka ortak olmalıdır. Diğer
var olan her türlü kooperatif ve üst örgütleri,
kendi olanaklarıyla anonim şirket şeklinde kurulacak kooperatifler bankası pay senetlerinden birer miktar alabilirler. Devletin, kooperatif ve üst örgütlerinin, kurulacak bir kooperatifler bankasının tüm sermayesine sahip olmaları
için yeterli miktarda bağışta bulunması ya da
düşük faizli kredi ile desteklemesi gerekmektedir. Hatta bazı yabancı ülkelerde yapıldığı gibi
başlangıçta kuruluş sermayesini tümden devlet sağlayabilir. Tarım kredi kooperatiflerinin
banka sistemi içerisinde yer almasında özellikle mevduat toplama ve fiziki altyapı açısından
(otomasyon, bina, personel vb.) büyük yararlar vardır.
KOOPERATİFLER
BANKASININ KAYNAKLARI
Kooperatifler Bankası, devletin tahsis ettiği
fonlardan, T.C. Merkez Bankasınca mevduat
munzam karşılığı ayrılacak paylardan, devlet
güvencesinde çıkaracağı tahvillerden, diğer
kredi kuruluşlarından elde edeceği kredilerden ve uluslararası kredi kuruluşlarından sağlayacağı fonlardan da kaynak sağlayabilir. Kooperatifler bankası, ortak ve ortak dışı her türlü
bankacılık işlemi yapmalı, ortak ve ortak dışı
tüm şahıs ve kooperatiflerden mevduat toplamalıdır.
KOOPERATİFLER
BANKASININ GÖREVLERİ
Merkezi kooperatifler bankasının örgütlendiği
gelişmiş ülkelerde ana kredi kooperatiflerine
sağlanan başlıca hizmetler şunlardır:
a) Tasarrufları, ihtiyacı olan kooperatiflere
aktararak kredi ihtiyaçlarını karşılamak,
b) Tasarrufları, kooperatif kesiminin dışında
ihtiyacı olan kişi ve kuruluşlara borç vererek
veya yatırımlara yönelterek kullanmak.
c) Senet iskonto etmek, kooperatif bankaları ana kredi kooperatiflerinin iskonto ettikleri
senetleri yeniden iskonto (reeskont) ederler.
d) Takas (clearing) işlemleri: Kooperatif bankaları ana kooperatif ile öteki bankalar arasında fonların hızlı bir şekilde değişimini düzenler.
Aynı zamanda kooperatif çeklerinin kullanımını kolaylaştırır.
e) Likiditenin korunması: Kooperatif bankaları kooperatif sektörü içinde yer alan birimlerin kredi taleplerini karşılamak için yeterli miktarda likit varlıklar bulundurarak, ortaklarının
likit kaynağı olmaktadırlar.
f) Kooperatif bankaları, kooperatiflere işletme sermayesi ve iskonto kredisi verir. Fazla
fonlar için yatırım olanakları yaratır. Ayrıca çek,
bono, döviz işlemleri, hisse senedi ve öteki değerli belgeleri saklama, ekonomik gelişmelere
ilişkin bilgiler verme, finansal konularda danışmanlık yapma gibi her türlü bankacılık hizmetini kooperatif sektöre sunar.
YABANCI ÜLKELERDE
KOOPERATİFLER BANKASI
Gelişmiş birçok yabancı ülkelerde kooperatif
sektörün finansman ihtiyacının önemli bir bölümü kooperatif bankaları vasıtasıyla karşılanmakta ve bu ülkeler kendi banka sistemlerini
oldukça erken dönemlerde kurmuşlardır.
Bu ülkelere kısaca bakıldığında,
İngiltere’de tüketim kooperatiflerine ait banka,
Kooperatif Toptancı Mağazası (Co-operative
Wholesale Society)’nın ikrazat ve tevdiat bölümü (Loan and Deposit Department) olarak
1872 yılında kurulmuştur. Kooperatifler Bankası 1971 yılında Kooperatif Toptancı
Mağazasından ayrılmış ve şirketler yasasına
göre “Kooperatif Bankası Limited Şirketi” adı
altında tescilini yaptırmıştır.
Almanya’da Alman Raiffeisen birliğinin 13
merkez kasası (sandığı) vardır. Merkez Kasaları, “Laendliche Zentralkassen”, “Raiffeisen
Zentralkassen” ya da “Landesgenossenchaft-
19
bank” adları altında faaliyet göstermektedirler.
Almanya’da çeşitli alanlarda faaliyet gösteren
bu bölgesel merkez kooperatifler bankaları
1949 yılında yatay birleşme yoluyla Frankfurt
kentinde ulusal düzeyde Alman Kooperatifler
Bankasını (DG Bank) kurmuşlardır.
miş altyapısı nedeniyle tarımsal kredi kullandırmakla birlikte sektörde çok geri durumdadır. Bankanın hisse yapısı ve kredi politikası göz
önünde bulundurulduğunda kooperatif (tarımsal kredi) bankası olma özelliğini kaybetmiş
durumdadır.
Fransa’da tüketim kooperatifleri bankacılık merkezi, 1946 yılında Fransız Kooperatifler Merkez Bankası (La Banques des
Cooperatives)’nı kurmuştur. Bu banka kooperatiflere kısa ve orta vadeli kredi vermekte ve
mevduat toplamaktadır.
BİR KOOPERATİF BANKASI
TARİŞBANK
Hollanda’daki “Rabobank Nederland” adını
taşıyan Merkez Kooperatifler Bankasına tüm
tarım kredi kooperatifleri bağlıdır. Tarım kredi
kooperatifleri, bulundukları yerlerde tüm bankacılık işlemlerini yapmaktadırlar.
Danimarka’da kooperatifler bankası, kooperatiflerin finansman ihtiyacını karşılamak için kurulmuş olup ülkedeki 5 büyük bankadan biridir.
Bu ülkede kooperatifler bankası ile sendikalar
arasında sıkı bir ilişki vardır.
ABD’de tarımsal kooperatifleri finanse etmek
üzere, ilk bölge kooperatifler bankası 1933 yılında St. Louis’de kurulmuş ve aynı yılsonuna
kadar bunların sayısı 12’ye yükselmiştir. Aynı
zamanda bir de Merkez Kooperatifler Bankası
(Central Bank for Cooperatives) kurulmuştur.
BİR TARIMSAL KREDİ
BANKASI ŞEKERBANK
1953 yılında Şeker Pancarı üreticisinin finansal
ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla 14 ortaklı
olarak Pancar Kooperatifleri Bankası adı altında Eskişehir’de kurulmuştur. Pancar kooperatiflerindeki küçük birikimlerden yola çıkan
banka 1956 yılında merkezini Ankara’ya taşımış ve Şekerbank adını almıştır. 1997 yılında
hisseleri halka arz edilmiştir. Bu günkü hisse
yapısı % 33,98 Şekerbank sosyal güvenlik vakfı,
% 33,98 BTA grup(Kazakistan), % 31,96 halka
arz, % 0,08 Pankobirlik sahiptir.
Ülke çapında 250 şubesi bulunmaktadır. Geç-
20
1913 Yılında Kazım Nuri Çörüş Bey’in girişimleri ile 1913 yılında incir üreticisinin sorunlarını
çözmek üzere Milli Aydın Bankası A.Ş. olarak
kurulmuş ilk kooperatif bankası olma özelliği
taşımaktadır. Tarımsal kredi ihtisas bankacılığı
olarak faaliyet göstermiştir.
2001 yılında BDDK’nın belirttiği sermaye yeterliliğini sağlayamaması, mevcut sermaye
yapısını (52 milyon TL) 20 milyon lira daha
arttırmasını gerçekleştiremediği için özkaynak
yetersizliğinden dolayı TMSF’ye devredilmiştir.
TMSF’den ise DENİZBANK satın alarak bünyesine dahil etmiştir. Denizbank’ın tarımsal kredi
altyapısı böylece oluşmuştur.
TARİŞBANK Ülkemizin ilk kooperatif bankası
olmakla birlikte profesyonel yönetim gösterilememesi nedeniyle kapatılması acı bir örnek
olarak tarihteki yerini almıştır.
TARIMSAL KREDİ VEREN
BANKALAR
Günümüzde tarımsal krediye bir çok bankanın
girdiğini görüyoruz. Sektör liderliğini T.C. Ziraat
Bankası A.Ş. çekmektedir, Denizbank özel bankalar içerisinde en fazla tarımsal kredi kullandıran banka konumundadır. Şekerbank, İş Bankası, Halkbank, Vakıfbank, Akbank, Fortisbank,
Yapı Kredi gibi bankaların bu alana ilgi gösterdikleri, hasatkart, çiftçikart, başakkart, üreticikart gibi kredi kartı ile sektörde yer edinmeye
başladıkları görülmektedir.
Sektördeki bankaların mali olarak çok güçlü
olmaları nedeniyle küçük sermayeli bankaların
bu alanda rekabet etme imkanı bulunmamak-
tadır. Çünkü tarımsal kredi geri dönüşü her
zaman sorunlu ve riskli olan kredi gurubudur.
Bazı bankalar bu risk karşısında Tarım Kredi
Kooperatifleri ile işbirliğine girmek istemiş ve
Tarım Kredi Kooperatiflerine kredi açma yoluna gitmişlerdir.
Çizelge 1- Bankaların tarımsal kredi bakiye tutarları (09/2012)
(000.-TL)
T.C. ZİRAAT BANKASI A.Ş.
TARIM KREDİ KOOPERATİFLERİ
DENİZBANK
VAKIFBANK
TEB
İŞ BANKASI
YAPI KREDİ (KOÇ)
GARANTİ
HALKBANK
ŞEKERBANK
FİNANSBANK
DİĞER BANKALAR TOPLAMI
GENEL TOPLAM
21.052
4.039
2.666
1.499
1.431
1.254
1.129
922
740
808
252
3.152
38.942
Çizelge 3- Yıllar İtibariyle Tarım Kredi Kooperatiflerince Kullandırılan Krediler
YILLAR
2002
2003
2004
2005
2006
2007
2008
2009
2010
2011
2012
KREDİ TUTARI (TL)
302.000.000
528.000.000
907.000.000
1.155.000.000
1.650.000.000
1.543.000.000
1.880.000.000
1.650.000.000
2.658.655.000
3.872.524.000
4.325.020.000
ÖZEL BANKALARIN
TARIMSAL KREDİYE
ÇEKİMSER KALMA
NEDENLERİ
• Tarımda çiftçilerin kredi talebinin, oldukça
düşük miktarlarda olması, kredi ihtiyaçlarının
periyodik olarak ortaya çıkması,
• Tarımsal kredi geri dönüşlerinin, genellikle yılda bir kez hasat vadeli olması,
Çizelge 2- Rakamlarla Türk Bankacılık Sektörü
(09/2012)
Banka sayısı
Şube sayısı
Çalışan sayısı
Toplam aktifler
Özkaynaklar
Toplam mevduat
Toplam krediler
Menkul değerler
44
10.111
184.832
1.242 milyar TL
161 milyar TL
740 milyar TL
733 milyar TL
271 milyar TL
• Kullandırılacak krediye yeterli teminatın
verilememesi,
• Kredi konusu emtia ve/veya üretimin risk
faktörünün yüksek olması, fiyat istikrarı ve üretim öngörüsünün doğal şartlara bağlı olması,
gibi nedenleri sıralayabiliriz.
Ancak, Son yıllarda özel bankaların tarım kredilerine önem vermeye başladığı, çiftçi kart adı
altında çeşitli önerilerle bu kesime yöneldiği
görülmektedir.
Özel bankaların tarımsal krediye yönelmesinin
nedenlerine bakacak olursak;
21
• Tüketim, konut, taşıt vb. kredilerinin doygunluk noktasına ulaşması, geçmişte olduğu
gibi devlet borçlanmalarının kısıtlı ve cazip olmaktan çıkması nedeniyle bankaların ellerindeki fonları başka alanlarda (tarım alanında)
kullanmak istemeleri,
•
Bazı bankaların satın alma ve birleşme
yoluyla elde ettiği birikimleri değerlendirmek
istemesi (TARİŞBANK-DENİZBANK örneği),
• Rakip bankalar ile her alanda rekabet etmek, müşteri portföyüne sahip çıkmak veya
muhafaza etmek amacıyla ürün yelpaze çeşitleme ihtiyacından, gibi nedenleri sıralayabiliriz.
BANKA KURULMA
GEREKÇELERİ
1- Kooperatiflerin ortaklık yapısı ve yönetim
şekli gereği, tahsilatta yeterli baskı ve kararlılığı sağlayamadığı, Bankacılık sistemi ile bunun
kolay aşılabileceği,
2- Altyapısı ve potansiyeli bulunan kooperatiflerin, kısa sürede banka şubesine dönüştürülebileceği,
3- Kredilerin, banka üzerinden direkt olarak
çiftçi ortaklara kullandırılması imkanı olacağından kooperatiflerin tahsilat sıkıntısı olmayacağı, tahsilatın tamamen bankacılık kuralları
(BDDK) çerçevesinde işleyeceği,
4- Bankacılık sistemi ile mevcut kredi sisteminin ülke standartlarına uydurulacağı,
5- Bankacılık kuralları sayesinde erteleme, taksitlendirme, faiz affı gibi uygulamaların bir daha gündeme gelmeyeceği,
6- Bankacılık sisteminin, politik etkilerin tamamen dışında olduğu,
7- Ticari kültürün kurumda köklü değişime uğrayacağı,
8- Küçük yerleşim yerlerindeki üreticilerle
ilişkilerin, daha da artacağı, mali gücü olan
22
çiftçilerin bankacılık işlemlerine ait bilgileri
sayesinde kooperatiflere yeni ortak müşteri
potansiyeli sağlanacağı, dolayısıyla operasyon
maliyetlerinin düşeceği,
9- Uluslararası mali piyasalarda geçerli olan
finansman yöntemlerini kullanma imkanının
doğacağı,
10- Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birliklerinin
mevcut mali aktivitesinin küçük çaplı bir bankayı çevirme yetisinin varlığı,
11-Banka ve Kurum sinerjisinin, mevcut faaliyetleri artırmasından dolayı hem kurumun
hem de iştiraklerinin verimliliğinin artabileceği,
12- Temel amacın daha ucuz ve kolay kredi temini olduğu,
13- Tarım Kredi Kooperatifleri fonksiyonlarını
birleştirerek kırsal kesime finansal hizmetlerin
(kredi, bankacılık hizmetleri,vb.) daha kolay
sunulması,
SONUÇ
Türkiye’de kooperatifler için bir bankanın kuruluşunun gerçekleştirilmesiyle hem T.C.Ziraat
Bankası A.Ş.’nin yükü hafifleyecek ve böylece
üreticilere daha fazla kredi sağlayabileceklerdir. Böyle bir bankanın kuruluş sermayesi diğer
ülkelerde görüldüğü gibi başlangıçta devletçe
karşılanabilir. Daha sonra ise Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birliklerinin mevduat toplamaları
ve tahvil ihraç etmeleri ile (ki bunların yapılabileceği 1581 sayılı kanunda açıkça gösterilmektedir) ödünç verilebilecek fonlar yeteri kadar
elde edilebilecektir.
Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birliklerinin finansman ihtiyacı, yukarıda adı ve numarası
zikredilen kanun hükmünce uzun yıllar sadece
T.C. Ziraat Bankası’nca karşılanmıştır. Serbest
piyasa ekonomisi kurallarına tezat teşkil eden
bu uygulamaya son verilmesi Tarım Kredi Kooperatiflerinin gelişmesine, daha düşük maliyetli kredi imkanı bulmasına, mevcut vadeli
mevduatlarını daha iyi şartlarda değerlendir-
mesine imkan sağlayacaktır.
12 Nisan 2005 tarih ve 5330 sayılı Tarım Kredi
Kooperatifleri ve Birlikleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına ve Tarım Kredi Kooperatifleri ve
Birlikleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında 553 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulüne Dair Kanunun
6.Maddesinde “... Kooperatifler, Bölge Birlikleri ve Merkez Birliğinin her türlü kredi ihtiyaçları yurt içi banka, finans veya kredi kuruluşları
ile 3 üncü maddeye göre kurulacak bankaca
karşılanır” denilmektedir.
1581 sayılı Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri Kanununun 3223 sayılı Kanunla değişik
son şeklinin “Amaç ve Çalışma Konuları” başlıklı 3.Maddesinin Merkez Birliği ile ilgili bölümünün son paragrafında “...Merkez ve Bölge
Birlikleri ile Kooperatifler, kendi ihtiyaçlarını da
karşılamak üzere, banka ve sigorta şirketi kurabilir veya bu gibi kuruluşlara iştirak edebilir”
denilmektedir.
Yukarıda belirtilen Kanun hükümleri doğrultusunda, Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birliklerinin piyasa koşullarından daha düşük maliyetli finansman ihtiyaçlarının temin ve tedarik
edilebilmesi, mevduat toplama ve bankacılık
hizmetleri görevlerinin ifası için Tarım Kredi
Kooperatifleri ve Birlikleri olarak bir bankaya
sahip olmamız Teşkilatımız ve hizmet götürdüğümüz çiftçi ortaklarımız açısından oldukça
önem arz etmektedir. Bu sayede çiftçi ortaklarımız ile kooperatiflerimiz yakın ilişki içerisinde
olarak, çiftçi ortaklarımızın borçlarını zamanında yatırdıkları takdirde kendilerine yeterince
kredi verilebileceği güveni verilebilecektir. Bu
güven sağlandığı takdirde Tarım Kredi Kooperatifleri Ana sözleşmesinde belirtilen mevduat
toplama yetkisi de etkin hale getirilerek çiftçi
ortaklarımıza ait mevduatların büyük bir kısmı
kooperatiflerimize yönelebilecektir.
Sonuç olarak geleceğin kooperatifçilik vizyonu,
• Kırsal kesimde yaşayanların temel ihtiyaçlarını karşılayan bütüncül tarımsal girdi hizmeti,
•
Dinamik bir pazarlama ağı,
•
İhtisaslaşmış iştirak ve bağlı ortaklıklar,
• Kooperatif kültürünü bir yaşam biçimine
dönüştürmeyi amaçlayan insan kaynakları yönetimi,
• Geleneksel yöntemlerini ötesine geçen
rehberlik, teftiş ve denetim,
• Topluma saygılı, kadın ve gençlere istihdam sağlayan kurumsal sosyal sorumluluk,
• Kırsal yaşamın iyileştirilmesi ve destek
hizmetlerinin geliştirilmesini kapsayan kooperatifçilik eğitimi,
• Ulusal ve uluslar arası kooperatiflerle işbirliği
ilkeleri çerçevesinde şekillendirilmelidir.
23
KAMUDAKİ ATIL PERSONELİN
DEĞERLENDİRİLMESİ MÜMKÜN MÜ?
Hikmet YILMAZ *
Tarihin her döneminde insan gücü, kalkınmanın belirleyicisi ve lokomotifidir. Gerek
kamuda gerek özel sektörde insan gücü
planlamasında verimlilik; Avrupa’da iyi eğitim ve bilgi donanımı ile sağlanmaktadır.
Japonya’da ise halkın kişilik özellikleri, kuruluşların ortamına veya kültürüne uyum
ile elde edilebilmektedir. Sorumluluk alma,
cezalandırma ve ödüllendirme Avrupa Sisteminde yöneticiye, Japon sisteminde ise
gruba ait olup, verimlilik konusunda ki sorumluluk ta aynı kişilere aittir. Hem Avrupa
kültüründe hem de Japon kültüründe görülen ortak yön ise her iki kıt‘ada da başta işgücü planlaması olmak üzere çalışma hayatının
tüm alanlarında verimlilik bilinci ve kültürünün çok artmış olmasıdır.
İngiltere kamu hizmetlerinde verimliliği sağlamak üzere yüzyılımızın son yarısında en
etkin ve en önemli çalışmalar Thatcher hükümetinin işbaşına gelmesi ile başlamıştır.
Aynı dönemde ABD başkanı olan Reagan ‘da
ülkesinde kamu hizmetlerinde hızlı reformlara başlamış, kamu hizmetlerinde tasarruf
ve verimliliği ön plana çıkaran çalışmalar, araştırmalar ve programlar gerçekleştirmiştir.
Gerek ABD‘ de gerekse İngiltere’de gerçekleşen kamu yönetimindeki reform ile daha
önce mevcut olan “görevlere göre yönetim”
şeklinden vazgeçilerek, sonuç elde etmeye
yönelik olan “hedeflere göre yönetim” ilke
ve anlayışına geçilmiştir. Hedeflere göre yönetim anlayışının kabul edilmesi büyük bir
* Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Müşaviri
([email protected])
24
reform olmuştur. Bunun sonucunda, vatandaşın devletten yapılmasını beklediği işleri
en az maliyette, etkin ve verimli bir şekilde
hızlı yapma düşüncesi bütün bürokrasiye hakim olmuştur.
Ülkemizde kamuda çeşitli mesleklerden olup, kamu yönetiminde tecrübe sahibi olan
personelin değişik nedenlerden dolayı atıl
halde olanlarının bilgi ve deneyimlerinden
istifade ederek, onları ülke ekonomisinin hareketlendirilmesinde görevlendirmek hedeflemelidir. Ancak bu hedefe tam olarak ulaşılabilmesi için bilinçli ve köklü hükümet politikaları ile reforma gidilmesi kaçınılmazdır.
Özelleştirme uygulamaları sebebiyle atıl kalan personelin yeterli gelmeyebileceğini dikkate alan kanun koyucu 30.000 adet kadro
oluşturulmuş ve özelleştirme uygulamalarına paralel olarak kamu kurumlarına nakil
çalışmaları 1993 yılında başlamıştır. 1993
yılı dahil 2003 yılı sonuna kadar 36.769 kişi
başka kurum ve kuruluşlara nakledilmiştir.
Nakil işlemleri hala devam etmektedir. Buna
karşın, artık verimli olmadıkları için gözden
çıkarılan özelleştirme kapsamındaki kamu
kuruluşlarına bile, eleman alınabilmektedir.
Türkiye’deki kamu istihdamını net olarak
görebilmek için nüfusun 16 milyon olduğu
1931 yılında bütün kamu kurumlarında dairelerde istihdam edilen 90 bin kamu personeli l6 milyon kişinin bütün kamusal hizmetleri gerçekleştirilmiştir.
Bugün kamu hizmetlerini yürütmekle görevli olan personel kadro sayısı 4.500.000.’den
fazladır. Bu rakam ülkemizde çalışabilir nüfusun (25 Milyon kişi ) %20’sine yaklaşmaktadır. Oysa 70 milyonluk İngiltere’de olanca
geniş kamu hizmetlerine rağmen Kamu’da
istihdam edilenlerin sayısı 600.000.’e düşürülmüştür.
Ülkemizde de sonuç elde etmeye yönelik bir
sistem olan hedeflere göre yönetime geçiş
bize göre kamu hizmetlerinde insan gücü
planlamasının verimliliği için ilk adım olacaktır.
Tabii yollardan (emeklilik ve kendi isteği ile
istifa gibi) hızlı bir şekilde devlet kadrolarında indirimlere gidilmeli, hiç bir şekilde nitelik
gerektirmeyen işler için yeni eleman istihdam edilmemelidir.
Kamu kurum ve kuruluşlarda örgütsel hiyerarşi içinde insan gücünden daha az zamanda daha fazla ve daha verimli çalışma
bekleyebilmek için görev-yetki-sorumluluk
yapılaşmasının iyi yapılması gerekmektedir.
Kamu hizmetlerinde daha çok çalışan ve daha iyi performans gösteren kamu çalışanlarının maaşlarının belli bir yüzdesi kadar ek
maddi ödül verilmesi yoluna gidilmelidir.
Devlet yönetiminde kırtasiyeciliğin asgariye indirilmesi için standart, form dilekçe ve
işlem belgeleri hazırlanıp, bütün kamu hizmetlerinde homojen ve standart başvuru ve
işlemlerin yapılabilmesi sağlanmalıdır.
İhtiyaç bulunan alanlarda ve nitelikli olmak
kaydıyla personel alımı yoluna gidilmelidir.
Devletin merkezi idaresine bağlı olmakla
birlikte farklı idari birimler arasında yer alan
ancak aynı işlevi gören bütün kamu idareleri
birleştirilmelidir.
Kamu personeli, vatandaşının işini hızlı, etkin ve verimli bir şekilde bitirmesi yönünde
yeni bir anlayış çerçevesinde eğitime tabi tutulmalıdır.
Kamu yönetiminde esas ilke vatandaşı müşteri gibi görme olmalı, tüm kamusal işlemlerde tasarruf ve verimlilik ön plana çıkarılmalı,
idarecilere sonuçlardan sorumlu olacak şekilde geniş yetki verilmelidir.
Mahalli idarelere ve hükümetin taşra örgütlerine geniş bir yetki ve sorumluluk verilmesini sağlanacak düzenlemelere gidilmelidir.
Ülkemizde kamu hizmetlerinde otomasyona
gidilmesi ile hem aşırı istihdam önlenecek,
hem de bu hizmetlerden yararlanan vatandaşların kamuya olan güveni artacaktır.
Ülkemizde kamuda istihdam edilen mesleğinde tecrübeli, çeşitli nedenlerle atıl kalan
personelin kısa ve orta vadede aktif hale getirilmesi için aşağıdaki tedbirler alınabilir:
-Kamu kurum ve kuruluşlarında kanunla verilen görevlere tam olarak yerine getirildiğinde atıl kalan personelin meslek ve ihtisas
konularına göre sayılarının bilinmesi ve bunların yeni projelere yönlendirilmesi ilk adım
olarak benimsenmelidir.
-Devlet kamu yatırımları dışında üretim ve
hizmet tesisleri projeleri üretip bünyesindeki
tecrübeli personeli bu yatırımlara rehberlik
yapması için yönlendirebilir. Hem yatırımda
hem de üretim dönemlerinde belirlenecek
kurallarla bu kamu personellerinin istihdamı
sağlanabilir.
-Orta ve küçük sanayicilerin devlet ile ilgili
faaliyetlerinin kısa sürede sonuçlandırılmasını sağlayacak, öğretici olacak, işletmelerin
karşılaştığı problemleri çözecek şekilde atıl
kamu personeli görevlendirilebilir.
-Her kamu kurumu veya kuruluşu, yapmış
olduğu faaliyet alanlarında, yatırımcıları, esnafları, çiftçileri, turizmcileri vb. meslek sahiplerinin neleri üreteceğini, hangi alanlarda
faaliyetlerinin karlı olabileceğini, üretimlerinin ve hizmetlerinin nasıl verimli olabileceğini, nasıl pazarlanacağını, nasıl ihraç edilece-
25
ğini bilgilendirmek amacı ile onlarla birlikte
olacak ve yönlendirecek atıl kamu personelini görevlendirebilirler.
-Kamu kurum ve kuruluşlarına ait olan özellikle sahil kenarlarındaki tesislerin sezondan
sonrada verimli olarak kullanılması için gençleri, Türk cumhuriyetlerindeki öğrencileri ve
vatandaşları çeşitli konularda eğitip ufuk açmaya yönelik projeler üretilip atıl personel
de bu faaliyetlerde öğretici olarak değerlendirilebilir.
-Kamu kurum ve kuruluşlarının kendi aralarında sinerji yaratılmasına gayret edilip
özellikle belediyeler, il özel idareleri ve sivil
toplum örgütleri projeleri üzerinde ortak çalışmak, yeni projeler üretmek için raporlar
düzenlenebilir.
-Sendika, meslek kuruluşları, vakıf, dernek
gibi oluşumların işbirliği sağlanarak üretilecek yeni projelerde atıl personel için de istihdam imkânları yaratılabilir.
-Konusunda uzman ve atıl hale getirilmiş olan personeli özel sektörde 1-2 yıllığına özlük
hakları korunarak çalıştırmak bunlardan kendi işini kurmak isteyenlere maddi ve manevi
destekler vererek yatırımları, ticareti, tarım
ürünlerini artırmayı, turizmi daha da canlan-
26
dırmayı dolayısı ile istihdamı da destekleyici
tedbirler alınabilir.
-Bakanlığımız kredileri ile kurulması desteklenen ve özel olarak da kurulabilen küçük
sanayi siteleri yönetimlerine yatırım, işletme
ve pazarlama konularında; yine organize sanayi bölgeleri ve endüstri bölgelerinde bulunan orta ölçekli işletmelerin faaliyetlerinde
yardımcı olmak üzere elemanlar gönderilip
istihdamları sağlanabilir.
-Üniversite- sanayi işbirliğini tesis etmek
amacıyla Bakanlığımıza müracaatla kurulan
teknoloji geliştirme bölgelerinde bilimsel
araştırmalara destek için atıl personelin istihdamı gerçekleştirilebilir.
Ülkemiz yer altı ve yer üstü kaynaklarında
diğer birçok ülkelere göre daha verimlidir.
Bu kaynakların ekonomiye kontrollü olarak
kazandırılması da önemlidir. Atıl personel bu
kaynakların ekonomiye kazandırılması projelerinde ve üretimlerinde görevlendirilebilir.
-Yasalarla verilmiş olduğu halde tam olarak
yapılamayan iş ve görevlerin yapılabilmesi
için atıl personelin bir hizmet içi eğitim ile
desteklenerek çalıştırılması sabırla uygulanmalıdır.
BİLGİ ÇAĞI VE ENTELEKTÜEL
SERMAYE
Özlem ÇATLI *
Bilgi Çağı’nda sermaye donanımına yapılan
yatırım, fiziksel malzemelerin ve varlıkların
yerine bilginin geçmesi, iş piyasalarının bilgi
işini ödüllendirmeye yönelmesi fiziksel sermayeyi değil entelektüel sermayeyi anlatmaktadır. Bir şirketi geleceğe taşıyacak olan
unsur, bünyesinde çalışan insanların yarattığı değerlerin, şirket stratejilerinin, yapısının,
sistem ve süreçleri ile şirketin müşterileri ve
toplumla kurduğu ilişkilerin toplamından
oluşan entelektüel sermaye olacaktır. Entelektüel sermaye şirket ağacını besleyen, onu
yetiştiği toprak olan sektör ortamına sıkıca
bağlayan, ama görünür olmaktan uzak olan
köklerdir. Entelektüel sermayeyi oluşturan
insan sermayesi, müşteri sermayesi ve yapısal sermaye çevreyle olan etkileşimlerini
kendi bünyelerinden süzerek şirkete akıtmakta, küreselleşen dünya pazarlarında şirketlere rekabetçi avantajlar kazandırmaktadır.
yüksekderecede eğitim görmüş kimse ya da
aydın kişiyi ifade etmek amacıyla kullanılmaktadır.
Entelektüel sermaye kavramı bu anlamıyla,
bir kurumun sahip olduğu çalışanların zihinsel düşünce ve birikim kapasitesinin tamamı
olarak ifade edilebilir. Bununla birlikte entelektüel sermaye yalnızca beşeri sermayeden
ibaret olmayıp, bunun yanı sıra işletme yapısı ve işletmenin ilişkide bulunduğu kişi ve kurumlarda birer entelektüel sermaye değeri
oluşturmaktadır.
Entelektüel
kelimesinin
kökeni
“interlectio”dur ve Latinceden gelmektedir. “Inter” arasında anlamında olup ilişkiyi
içermektedir.“Lectio” ise elde edilen, ulaşılan, toplanan bilgi anlamındadır. Entelektüel
kelimesi bilim, sanat ve kültür alanlarında
İlk kez 1060’lı yıllarda kullanılmaya başlanan
entelektüel sermaye kavramı, uzun yıllar boyunca gündeme gelmemiş ve popüler olan
diğer örgütsel konuların arkasında dikkat
çekmemiştir. Organizasyonlar için yeni değerler yaratma ve bu değerleri rekabet gücüne yansıtabilme noktasında kaynakların
kaynakların daha etkin nasıl kullanabileceği
ve mevcut kaynaklarla daha etkin sonuçların nasıl yaratılabileceği sorusuna yanıt arama çerçevesinde 1980 yılında konu tekrar
Japonya’da tartışılmaya açılmıştır. Entelellektüel sermaye bu tartışmada ana ekseni
oluşturmuş ve Mobililinzg Invısıble Assets
adlı çalışma, organizasyonlardaki görülmeyen varlıkların görünen sonuçlar üzerindeki etkilerini entelektüel sermaye kavramı
içerisinde incelemişlerdir. Bununla birlikte
entelektüel sermaye kavramının uygulama
alanında gündeme gelmesi ve yaygın biçimde tartışılması 1990’lı yılların sonlarında gerçekleşmeye başlamıştır2.
* Gazi Üniversitesi, TTEF, İşletme Eğitimi Bölümü.
([email protected])
2 Hüseyin Kanıbir, Yeni Bir Rekabet Gücü Kaynağı
Olarak Entelektüel Sermaye ve Organizasyonel
Rekabetçi üstünlükler yaratmanın yolu entelektüel sermayeden, üstün değerli entelektüel sermaye yaratmanın yolu ise farklı bilgi,
beceri ve donanıma sahip olan insan kaynağı
sağlamaktan ve bu kaynakları işletmenin lehine kullanabilecek bir örgüt havası oluşturacak şekilde motivasyondan geçmektedir.
27
Bilginin, çağdaş işletmecilik anlayışında sermayenin önemli bir unsuru haline gelmesi,
sermaye ile ifade edilen çok çeşitli maddi olmayan varlıklara sahip olma, onları kullanma
ve yönetme gibi konuları gündeme getirmiştir3.
Günümüzde entelektüel sermaye organizasyonel performans için bir anahtar stratejik
değer olarak kabul edilmektedir ve entelektüel sermayenin yönetimi organizasyonların
rekabet gücü açısından oldukça kritik öneme
sahiptir. Ross ve Marr’a göre entelektüel sermayenin yönetimi aşağıdaki unsurları içermektedir4.
Entelektüel sermaye bir organizasyonun
stratejik performansını yöneten tanımlayıcı
bir rol oynar.
Entelektüel sermaye değer yaratma yollarını ve dönüşümlerini göz önüne serme rolü
oynar.
Performans ve özellikle dinamik dönüşümleri ölçer.
Bilgi yönetimi süreçlerinin kullanılmasında
geliştirici rol oynar.
Performansın içsel ve dışsal raporlamasını
yapar.
Entelektüel sermaye unsurları farklı biçimlerde sınıflandırılabilmektedir. Bunlardan birisi de Keenan ve Aggestam (2001)’ın entelektüel sermaye ile kurumsal yönetim konusundaki çalışmalarında yaptıkları sınıflandırmadır. Bu sınıflamada entelektüel sermaye
unsurları; insan sermayesi, yapısal sermaye,
Performansa Yansımaları, Hava Harp Okulu Havacılık
ve Uzay Enstitüsü, Havacılık ve Uzay Teknolojileri
Dergisi, Ocak 2004, Cilt 1, Sayı 3, s.78.
3 Birol Yıldız, Berrin Tenekecioğlu, Entelektüel
Sermayenin İşletmelerin Piyasa Değeri
Üzerindeki Etkisi ve İMKB 100 İşletmelerinde Görgül
Bir Çalışma, Osmangazi Üniversitesi, s.580.
4 Hüseyin Ali Kutlu, Entelektüel Sermaye : Türkiye
Muhasebe Sisteminde Raporlanabilir mi? Hacettepe
Üniversitesi İİBF Dergisi, Haziran 2009, s.237.
28
yenilik sermayesi, müşteri sermayesi ve sosyal sermaye olarak incelenmektedir5. Genel
olarak ise entelektüel sermaye unsurları; insan sermayesi, yapısal sermaye ve müşteri
sermayesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
İNSAN SERMAYESİ
İnsan sermayesi; kurum çalışanlarının sahip
olduğu bilgi birikimi, yaratıcılık, problem
çözme yeteneği, girişimcilik, güvenilirlik,
bağlılık, tavır, zekâ düzeyi, bilgi paylaşma ve
gruba adapte olma isteği ile liderlik yetenekleridir28. Bugün kurumlar için maliyet olma
unsurundan soyutlanan beşeri sermaye artık
en önemli ve gözde kaynak olarak yetkinlik
ve uzmanlık düzeyleri geliştirilmeye çalışılmaktadır. Gerek kurum içerisinde ve gerekse
kurum dışı sertifikasyon çalışmaları ile insan
unsuruna yatırım, kurumlar arası rekabette
ön plana çıkmıştır. Bugün dünyanın en ünlü
yazılım şirketi olan Microsoft’un değeri 450
milyar dolardır. Oysa, bu şirketin fiziksel varlıklarının değeri sadece 10 milyar dolardır. Bu
şirketi değerli kılan, çalışanların sahip olduğu
entelektüel sermayedir29. İnsan sermayesi,
kurumda yeniliklerin ve ilerlemelerin sağlanmasında temel unsurdur. Çalışanların sahip
oldukları bilgi, yetenek ve becerilerden yararlanılabilmesi ve bunun kurum varlıkları
arasına dahil edilebilmesi ile mümkündür.
Bir başka ifade ile çalışanlara ait bilgi, kurumsal değer yaratmak için kullanıldığında
veya paylaşıldığında katma değer yaratan
bir unsur olarak kurumun entelektüel sermayesine dahil olur. Birbiriyle ilişki kuran ve
paylaşmayı seven çalışanların yeteneklerinin
toplamı insan sermayesini oluşturmaktadır.
Dolayısıyla, kurum içerisinde var olan tüm
zeki ve yetenekli çalışanlar entelektüel sermaye unsuru niteliği taşımamaktadır. Burada önemli olan, kuruma zenginlik katabilen
5 Mutlu Başaran Öztürk, Kartal Demirgüneş, Kurumsal
Yönetim Bakış Açısıyla Entelektüel Sermaye, Selçuk
Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl 2008, Sayı, 19.
s.401.
insan sermayesi unsurunun entelektüel varlığıdır. İnsan unsuru, kurum içerisinde bilgi
toplama ve işleme yeteneğine sahip, üretkenliği ortaya koyabilecek yegâne unsudur.
Bu çerçevede, insan kaynağı ve onun sahip
olduğu bilgi, beceri ve yetenek son derece
önemlidir. İnsan sermayesi ücret karşılığında
çalıştırıldığı için kurumdan ayrılma söz konusu olduğunda, bu entelektüel değer kaybedilmiş demektir Bugün entelektüel sermayenin önemini kavrayan kurumlarca amaçlanan, insan sermayesini kurumun yapısal
sermaye unsuruna dönüştürebilmektir. Aksi
takdirde, kurumdan ayrılmalar söz konusu
olduğunda, yeri doldurulamaz bir maliyet ile
karşılaşılmaktadır6.
Günümüz isletmeleri insana yapılan yatırımın, fiziki araçlara yapılan yatırımdan çok daha değerli olduğunu belirtmektedir. Zamanla
yıpranan, bozulan, çalınan ve kaybolan fiziki
araçların yerine belli bir maliyetle yenileri
alınabilecekken; isini sevmeyen, isinde mutlu olmayan ve bunun sonucunda isinden ayrılan insanların yerine yenilerinin bulunması
oldukça zor olacaktır. İsletme içerisinde yetişen, örgüt kültürünü benimseyen, isine ve
işyerine alışan bir işgörenin isten ayrılması,
tekrar yeni bir kişinin bulunup ise ve işyerine
alıştırılması çabalarını gündeme getirmektedir. Bu tür bir çaba isletme açısından hem
çok maliyetli hem de çok zaman alıcı olacaktır. Zaman ve maliyet bir isletmenin rekabet
üstünlüğü, karlılık ve verimlilik gibi temel
amaçlarını gerçekleştirebilmeleri üzerinde
etkin rol oynayan iki kritik faktördür. Bilgi
toplumundan söz edilen ve bilginin ön plana
çıktığı günümüzde insan sermayesi anahtar
kelimedir. İnsan sermayesinden yoksun olan
mali veya fiziki bir yatırım eksiktir, risklidir
ve er ya da geç kaybetmeye mahkumdur.
İnsana yatırım yapmak, bilgiye ve örgüte yatırım yapmaktır. İşletme sahiplerinin yılların
birikimi olan trilyonluk yatırımlarını ihtisas
sahibi olmayan, ucuz ve yetersiz işgören ve
6 Toraman, Abdioğlu, İşgöden, a.g.e., s.99.
işgücüne emanet etmeleri kaynak israfıdır.
Bir isletmeyi başarıya ya da başarısızlığa götüren temel faktör, isletme sahibi, yönetici
ve işgörenin niteliğidir. Ucuz ve ihtisas sahibi
olmayan işgücü pahalıdır. İşletmelere ve toplumlara günümüzün acımasız rekabet ortamında üstünlük ve ayrıcalık sağlayan temel
kriter;sahip olunan bilgili, yetenekli ve uzman insanların sayısal olarak yoğunluğu ve
nitelik olarak da kalitesidir7.
YAPISAL SERMAYE
Yapısal sermaye, organizasyon üyelerinin
entelektüel çabalarının tüm organizasyonel
platforma yansımasını sağlayan düzenlemelerdir. Organizasyonun bütününü kapsayacak
şekilde oluşturulan bu düzenlemelerle üyelerin entelektüel birikim ve potansiyelleri kalıcı ve sistemli olarak organizasyona transfer
edilebilecektir. Organizasyon üyelerini cesaretlendirici, teşvik edici ve aidiyet duygusu
yaratıcı bir örgütsel atmosferin oluşmasına
yönelik yönetim ve uygulama yaklaşımlarının, açıkça bir sistem olarak kabul edilmesi
ve bunun gerektirdiği örgütsel yapılanmanın dizayn edilmesi, yapısal sermaye olarak
ifade edilmektedir. Ancak bu yapısal özelliklerdeki bir organizasyon, sahip olduğu insan
sermayesini örgütsel hedefler doğrultusunda harekete geçirebilecektir. Bu bağlamda
organizasyonun her alanında yapılandırılmış
olan süreçler, rutin uygulamalar, kavramlar,
modeller, hiyerarşik ve informel mekanizmalar, yapısal sermayeyi yaratmada temel
bileşenlerdir. Yalın bir ifadeyle “insan sermayesini biçimlendiren, yönlendiren, yetkilendiren destekleyici altyapı” bütün nitelik
ve boyutlarıyla bir organizasyonun yapısal
sermayesini oluşturur. Yapısal sermayenin
organizasyon için “kalıcı bir sermaye” niteliğinde olduğu dikkate alındığında organizas7 Derya Şerbetçi, 21.. YY İşletmelerinin Gerçek
Zenginlik Kaynağı: İnsan Sermayesi, Dumlupınar
Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Haziran 2003,
Sayı : 8, s.11.
29
yonun asıl başarısı, mevcut ve potansiyel her
türlü entelektüel kaynak ve birikimi bu kalıcı
sermayeye aktarabilmesi ve yansıtabilmesi
olacaktır. Diğer bir ifadeyle, yetenek ve birikimlerin kurumsallaştırılabilme düzeyi, son
tahlilde organizasyonların performansında
önde gelen belirleyicilerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü işleyişleri ve ulaşılacak sonuçların niteliğini belirleyen temel araç, organizasyonun yapılanma biçimidir. Bu
yapılanma biçimi süreçlerin şekillenmesini
ve süreç kalitesini doğrudan etkileyecektir.
Dolayısıyla yapısal sermayenin niteliği ve düzeyi, organizasyonların rekabetçi avantajlar
yaratabilme potansiyelini açığa çıkarabilme
açısından temel bir kritik faktördür8.
müşteri sermayesi yalnızca müşteri sayısıyla
ilgili olmayıp, müşterilerle olan ilişkileri kapsayan bütün bir sistemi ifade etmektedir. Bu
sistem, mevcut veya potansiyel müşterilerle
var olan veya olması. gereken iyi düzey ilişkilerin kurulması korunması ve geliştirilmesi için diğer sermaye unsurlarının desteğini
alarak kurulmalıdır9.
ENTELEKTÜEL SERMAYE VE
MOTİVASYON
Müşterilerle olan ilişkilerin değerinin isletmeye olan katkısı. olarakda tanımlanabilen
müşteri sermayesi, müşteri portföyünün arttırılmasını amaçlayan süreçleri, araçları ve
sistemleri içerisine almaktadır. Bu anlamda
Sanayi devrimi sonrası insan kaynaklarında
azalma ve makineleşme eğiliminin yoğunlaşması ilk başlarda üst/orta/alt düzey personelin nicelik de olduğu kadar nitelikte de
(quantity and quality) değerinin azaldığını
düşündürmüşse de daha sonraları neoklasik akım başta olmak üzere çeşitli akımlar
en başta artan rekabetçi koşullar ışığında
bunun tam tersi istikamette olduğunu, yani;
insan kaynaklarının nicelik ve bilhassa nitelik
(keyfiyet ve kemmiyet) olarak, daha üst seviyelerde olması gerektiği ve getirilmesi gerekliliğini -tecrübelerle de sabit olarak ispatlamıştır. Elbette makineleşme insan sayısının
azalımı demektir. Ama bu düz mantıkla böyle
görülecek bir vakıadır. Oysa lokal analizden
çıkıp küreselleşen dünyanın mecbur bıraktığı daha kapsamlı bir makroanalizin bize daha
farklı sonuçlar çıkarttığını görürüz. Örneğin
bir üretim tesisinde ambalajlama ve nakliye
insan gücü ile yapılırken ambalaj makineleri
ve naylon (makineleşmiş nakliye elemanları) sistemi kurulunca insan gücü gereksinimi
kalmamış görünür. Oysa ki bu sadece insanın
gelişmesidir ve daha gerekli işler için istihdamıdır. Şöyle ki; alınan ambalaj makinesi için
taşıyıcılar, kurucular, çalıştıracak alt ve üst
kademe çalışanlar, mühendisler, teknik elemanlar, kontrolörler, tamir bakım servis elemanları, yedek parça hizmeti sunacak insanlar vs birçok kalemde birçok sektörde birçok
eleman istihdamıdır. Belki hepsi –işletmenin
8 Kanıbir, a.g.e., s.81-81
9 Kutlu, a.g.e., s.246.
MÜŞTERİ SERMAYESİ
İsletme açısından mal ve hizmetler müşteriye satılmak üzere üretilir. Bir dönemler aynı
semt veya şehirde yasayan veya kuruluşlardan oluşan müşteri profili, iletişim ve ulaşım
teknolojilerindeki hızlı gelişmeler sonucunda yerel olmaktan çıkmış, küresel bir kimliğe bürünmüştür. Böylece dünyanın en ücra
kösesinde yasayan insanlar bile isletmeler
açısından potansiyel müşteriler olmuşlardır.
Böyle bir ortamda kaliteli mal/hizmet üreterek müşteri memnuniyetini sağlayan isletmeler bağımlı müşteri yaratmakta ve her bir
bağımlı müşteri de isletme açısından ilişkisel
bir sermaye değeri taşımaktadır. Müşteri
sermayesi, organizasyonun müşteri, tedarikçi ve diğer toplum kesimleriyle olan ilişkilerinin değerini temsil etmekte ve bu kişilerin
organizasyona bağımlılıklarını ifade etmektedir. Müşteri sermayesinin unsurların aşağıdaki gibi sıralayabiliriz
30
kapasite ve bütçesine bağlı olarak- doğrudan bünyesinde istihdam edeceği personel
olmasa bile dolaylı da olsa mecburi ücret ödemesi gereken çalışanları olmak durumundadır. Nakliyede de yine sadece tırlar, kamyonlar, gemiler vs çalışacak insanlar olmayacak gibi görünse de, aynı şekilde; şoförler,
makinistler, akaryakıt sağlayıcılar, yine yedek
parçacılar, tamir bakım servisleri, bu taşıyıcı
elemanlara yükleyiciler (kepçe, ekskavatör,
vinç, vs) –yine bu yükleyicilerle ilgili benzer
nitelikte unsurlar- olmak üzere birçok alanda
belki öncesi insan istihdamından daha fazlası belki daha az sayıda olmak üzere istihdam gerektirir. Bu şekilde ilerleyen bir işletme kendini geliştireceğinden N.Ş.A.(Normal
Şartlar Altında)’da ya ek üniteler ya da yeni
sektörlere girer ki bu yeni yatırımlar demek
de ilave istihdamlar ile eşanlama gelir. Ayrıca
bu durum insan sayısından daha çok insanları (personel adaylarını) daha nitelikliliğe, müteşebbisliğe ve ayrıca bir istihdam ve işletme
yönetimine itmektedir.
Günümüzün ağır rekabet koşulları, işsizlik
-işletmeler için de- riski, daha iyisini bulamama kaygısı ve benzeri kapitalist eğilimler,
insanları (çalışan ve işveren) idare-i maslahatçılığa yani yönetmeye, yeni ataklara, girişimciliğe ve gelişime değil idare etmeye,
olanı olduğu gibi kabullenerek günü geçirmeye sürüklemiştir. İşbu ahvalde, özellikle
çalışan işçi ben olsam da olmasam da aynı iş
yürür, yerime kim gelse aynı işi yapar mantığına ve bu mantıkla birlikte atıl ve pasifliğe
ve er nihayetinde çürümeye sürüklenmektedir. Bilhassa vasıfsız iş emeği gerektiren
sektör işçilerinin bu mantaliteye itilmesi, ilk
bakışta işçinin aleyhine görünse de en menfi
durumu işe yani işletmeye yaşatır. Zira vasıfsız işçiler de bile entelektüel boyut; kültür,
ahlak, zeka, akıl, pratik gelişim vs normalin
üstü seviyelerde seyrettiğinde en başta o işçi
işini en iyi yapabilmenin hırsı, sorumluluk bilinci, emanet mesuliyeti ve en önemlisi inisiyatif alma ve doğru kullanma hevesine girer
ki bu belki kısa vadede olmasa da işletmeyi
markalaşmaya götürecek orta ve uzun vade
dinamiklerinden birisi olur. Bunun için motive edilmesi zaruret olan işçi, seçiminden
emekliliğine dek gözetilecek ve beslenecek
olan bu entelektüel boyutu işletme yönetiminin aradığının ve verdiğinin dışında kendisi de bunu beynine ve ruhuna sindirerek
pratikte de iç dünyasında da yaşar ve yaşatır.
Bu durum onun yeni arayışlarla kendini geliştirmesinde olduğu kadar işletme taksisinin
tekerleri olarak adlandırırsak; yüzeyle birebir
temas edici olarak bizatihi olumsuzlukları,
başarıları, tehdit ve fırsatları görmesine yardımcı olan gözlemsel bir yetenek geliştirmesine hatta işletme politikasına bağlı olarak
söz sahibi olabildiği ölçüde bu raporlamanın
üstüne çıkarak çözüm önerileri sunumuna
dahi sevk edebilir.
Bu durumla ilgili uluslararası arenadan bir
devlet örneği verecek olursak, sanırım en
büyük örneği Çin Halk Cumhuriyeti olur. Sonuç itibariyle devletlere de işletme gözüyle
bakmak bir noktaya kadar mahzursuzdur.
Mao’nun komünist devriminin sefaletinde
90’lara kadar boğuşan Çin (hali hazırda komünist ibaresi ismi devlette resmi ideoloji
sıfatını korumakla beraber fiilen tamamen
kaybolmuştur), 1.800.000 nüfusuna rağmen
motivasyonla ki bu sadece devlet eliyle oluşmuştur- çalışan bir çöpçüsünü –aldığı maaş
20dolar ve Çin Yuan i ABD dolarının 8’de 1’i
kadardır- şu konuşmaya itmiştir; ben burayı temizlemeliyim ki devlet her yerini temiz
tutsun, ben işimi iyi yapmalıyım ki devlet
gelişsin ve halk gelişsin ve maaşım artsın,
eminim devlet elinde olsaydı bana daha çok
verirdi ve yine eminim ki devletimin bir gün
elinde daha çok olacak ben ve benim gibilerin sayesinde, ve bu durumda bana da daha
çok verecektir… Bugün Çin’in geldiği durumu anlatmaya gerek yoktur ama gezildiğinde görülecektir ki birçok şehri New York’u
gölgede bırakır, dolar milyoneri sayısı ABD’yi
şimdiden geçmiş olan Çin’de bizim konumuz-
31
la alakalı irdelememiz ve manidar bulmamız
gereken yer bu işçinin konuşmasındaki bilinçaltıdır. Bu bilinçaltını yakalattıran motivedir.
İster konuşarak ‘kal’ ile ister gördükleri ve
yaşam ‘hal’ dili ile ama sorun da çözüm de
tam olarak buradadır.
SONUÇ
Kullanıldıkça değeri artan bir varlık olan entelektüel sermaye, bilgiye dayalı rekabetin
yaşandığı günümüz dünyasında uyandırılması gereken bir devdir. Bunun farkına varamayan şirketler gün geçtikçe entelektüel
erozyona uğramakta ve bir noktada verimsiz, katma değer üretemeyen bir şirket haline dönüşmektedir. Bu durumu engellemek
için önce entelektüel sermaye tanımlanmalı
ve ortaya çıkarılmalı, sonrasında ise sürekli
gelişimi sağlanmalıdır.
İşletmelerde bireyleri daha iyisini yapma,
var olan bilgi ve becerisini kullanarak yenilikler üretmesini sağlamak ve dolayısıyla entelektüel bir birikim sağlamak çalışanları motive etmekten geçmektedir. Çalışanları motive
etmek, onların ihtiyaçlarının iyi belirlenerek
o ihtiyaçları giderecek motivasyon araçları
kullanarak onları güdülemek yüksek entelektüel birikim ile sonuçlanacaktır.
KAYNAKÇA
KANIBİR Hüseyin, Yeni Bir Rekabet Gücü
Kaynağı Olarak Entelektüel Sermaye ve Or-
32
ganizasyonel Performansa Yansımaları, Hava Harp Okulu Havacılık ve Uzay Enstitüsü,
Havacılık ve Uzay Teknolojileri Dergisi, Ocak
2004, Cilt 1, Sayı 3.
KUTLU Hüseyin Ali, Entelektüel Sermaye:
Türkiye Muhasebe Sisteminde Raporlanabilir mi? Hacettepe Üniversitesi İİBF Dergisi,
Haziran 2009.
ÖZTÜRK Mutlu Başaran, DEMİRGÜNEŞ Kartal, Kurumsal Yönetim Bakış Açısıyla Entelektüel Sermaye, Selçuk Üniversitesi Sosyal
Bilimler Dergisi, Yıl 2008, Sayı, 19.
ŞERBETÇİ Derya, 21.. YY İşletmelerinin Gerçek Zenginlik Kaynağı: İnsan Sermayesi,
Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler
Dergisi, Haziran 2003, Sayı : 8.
TORAMAN Cengiz, ABDİOĞLU Hasan, İŞGÖDEN Burcu, İşletmelerde İnovasyon Sürecinde Entelektüel Sermaye ve Yönetim Muhasebesi Kapsamanında Değerlendirilmesi,
Afyon Kocatepe Üniversitesi, İ.İ.B.F. Dergisi,
2009.
YILDIZ Birol, TENEKECİOĞLU Berrin, Entelektüel Sermayenin İşletmelerin Piyasa Değeri
Üzerindeki Etkisi ve İMKB 100 İşletmelerinde Görgül Bir Çalışma, Osmangazi Üniversitesi.
SOYA: UZUN İNCE BİR YOL
Yavuz KOCA *
Giriş
Tarihçe
Bu yazıyı kaleme alırken, 1986 yılının Şubat
ayında “Ziraat Mühendisliği” dergisinde yayınlanan “Soya Fasulyesi ve Küspesinin Önemi”
başlıklı yazımı hatırladım. Benim de 15 yıl süreyle çalıştığım Yem Sanayi Genel Müdürlüğü
vardı o zamanlar. Bu kurum, Türkiye yem sektörüne önderlik etti ve görevi başarıyla özel
sektöre devretti. Bahse konu yazının üzerinden
26 yıl geçmiş. Sadece 1986’dan günümüze değil, soya’nın Türkiye’deki yarım yüzyıllık uzun
ince yolunda neler değişti sorusuna cevap arayalım, dünyayla kıyaslayarak.
Dünya’da 5000 yıllık bir geçmişi olan soya,
bugün dünyanın en büyük soya üreticisi ülkesinde (ABD, 1804) yaklaşık 200 yıllık bir ömre
sahip. Ülkemizde ise 1950’lerde gündeme gelen soya üretimi maalesef mehter adımlarının
dahi yanına yaklaşamadı. Durum böyle olunca
Türkiye olarak soya ürünlerinin tamamında
net ithalatçıyız.
Soya fasulyesi harika bitkilerden. Üretimi ve
kullanım alanları dünyada çığır açtı. Dünya’da
soya yüzlerce sanayi ürününün üretiminde /
imalatında kullanılan ender bitkilerden oldu.
Özellikle amino-asitler (ki neredeyse olmayan
aminoasit yok içinde), vitaminler ve mineraller yönünden çok zengin bir bitki olduğundan
bire-bir alternatifi yoktur. Bu nedenle gerek
insan gerekse hayvan beslemesinde aranan
ürünlerdendir soya. Hatta bazı yemler için olmazsa olmazlardandır.
Durum böyle olunca, özellikle beyaz et (broiler) sektörünün ülkemizde gurur duyulacak bir
hızla büyümesi sonucu artan talebe paralel olarak, soya ve ürünlerindeki net ithalatçı konumumuz her geçen yıl daha da pekişmektedir.
Tohumu yaklaşık olarak; %18-24 yağ, %35-45
protein, % 30 karbonhidrat ve % 5 oranında
da vitamin mineral, amino asit vd. besin maddelerinden oluşur. Bilimsel çalışmalar göstermiştir ki, 1 ons (453 gram) soya ununda 31
yumurtanın, 6 büyük şişe sütün veya 900 gram
kemiksiz etin eş değeri protein vardır (1).
Özellikle son yıllarda, bio-teknoloji ve bio-dizel
çalışmalarında kaydedilen mesafe soyayı daha
da aranılan ürünlerden kıldı. Görünen o ki, soyanın çok değişik alanlardaki etkinliği artan bir
hızda devam edecek.
* Emekli T.M.O. Genel Müdür yardımcısı
([email protected])
Şimdiye kadar Türkiye’de en yüksek rekolte,
1987 yılında 250.000 ton olarak gerçekleşmiştir. 1990 yılında ise ikinci pik değere (162.000
ton) ancak ulaşılabilmiştir.
Türkiye ölçeğinde değişen ne var sorusuna verilebilecek en sağlıklı cevabı sanırım 26 sene
evvelki yazıda bulabiliriz. Muhtaciyet ve üretim yönünden o zamandan bu zamana değişen
bir şey. Soya serüveni uzun ve ince bir yolda
üretim bakımından aksak, ithalat bakımından
depar pozisyonunda istikrarını(!) koruyor. Ancak her geçen yıl bizlere, soyadaki muhtaciyetimizin bir şekilde çare bulmamız gereken bir
konu olduğunu göstermektedir.
Gıda Krizlerindeki Etkisi
2012 yılın Haziran ortasından itibaren hububat
ve yağlı tohumlar, hatta hemen bütün tarımsal
emtia borsalarında tabir yerindeyse deprem
yaşandı. Depremde özellikle soya fasulyesi, mısır ve buğday öne çıkmıştır. Ancak burada bir
şeyi unutmamak gerekir. Bu zikzaklar bazen,
hatta çoğunlukla büyük riskleri de beraberinde
taşır. Yakın geçmişte bunun en bariz örneği pa-
33
mukta yaşandı. Gerçekten pamukta yaşanan
inanılır gibi değildi. 2011 yılında pamuğun vadeli kontratlarında pound fiyatı 70 cent’lerden,
üç kattan fazla artışla 220 cent’lere yükselmiş
ve sonra tekrar 70 cent’lerin bile gerisine düşmüştü. Bu arada doğal olarak aşırı kazananlar
yanında aşırı kaybedenler de olmuştu. Şimdi
bu kadar olmazsa da benzer bir durum hububat ve yağlı tohumlarda yaşanıyor.
2012 yılının Haziran ortalarından itibaren başlayan ve Ağustos başı itibariyle hafif fren yapan
koşuşturmayı rakamsal olarak incelediğimizde
(Tablo 1) durum daha belirgin hale gelmektedir.
TABLO 1- Dünya borsalarında 4 önemli üründe meydana gelen fiyat değişimi (2)
Soya Fasulyesi
Buğday(ABD)
Mısır(ABD,3)
Arpa(AB)
18/6/2012
Fiyatı ($/Ton)
536
281
271
261
19/7/2012
Fiyatı ($/Ton)
679
380
351
306
Bunda, özellikle soya ve mısır üretiminde ve
dış ticaretinde lokomotif ülke olan, hatta toplam ihtiyacın yarıya yakınını karşılayabilen
ABD’de 1956 yılında meydana gelen kuraklıktan sonra, yani son elli yedi yılın en ciddi kuraklıklarından birisinin yaşanmasının yanında,
dünyanın diğer üretici ülkelerinin çoğunda da
benzer durumun olmasının etkisi vardır. Bu sene ABD’nin bazı eyaletlerinde 1988 yılından,
bazılarında da 1934 yılından sonraki en sıcak
günler yaşandı.
Şunu da unutmamak gerekir. Borsa dediğinizde, ister menkul kıymetler ister emtia fark
etmez her zaman spekülasyon riski vardır. Ve
emtia borsalarında yaşanan rallide spekülatif
değerlendirmelerin payını da göz önünde tutmak gerekir.
Diğer taraftan, göz ardı etmememiz gereken
başka gerçekler de var. Dünyada su kaynakları
hızla tükeniyor. ABD öksürdüğü zaman dünya
grip olur deyişini doğrularcasına ABD’de yağış
ve tarımsal üretim perspektifi çok şeyi etkiliyor. Su kaynaklarında sorun yaşayabilecek ülkelerin başında, tarımsal emtiaların çoğunda
büyük üretici olan ABD’nin olabileceği iddiası
bile tusinami oluşması için yeterli olabilir. Bu
seferki dalgalanmanın yakın geçmişteki (2007-
34
Artış (%)
26,7
35,2
29,5
17,2
30/8/2012
Fiyatı ($/Ton)
685
367
336
305
2008) gıda krizine hiç benzemediğini unutmamak gerekir. Zira dünyanın bazı bölgelerinde
son 60 yılın en kurak yılının yaşanması, -spekülasyon ihtimali olsa da-, kuraklık olgusu meteorolojik verilerle desteklendiğinden ciddiye
alınmak durumundadır.
Küresel Üretim ve Etkileşim
Artan dünya nüfusu, küreselleşmenin dünyayı
küçültmesi(!), beslenme alışkanlıkları ve kalitesindeki pozitif değişim soya ve ürünlerine
olan ihtiyacı artırmıştır.
2012 / 2013 sezonunda dünya soya üretiminde aslında ciddi yükseliş bekleniyordu. Zaten
bir ara %9’luk bir sıçramada olmuştu. Ancak
özellikle Güney Amerika’da, 2012 yılının dördüncü diliminde yapılan hasata yönelik gelen
keskin üretim düşüklüğü haberleri tahminleri
tamamen değiştirdi. 2012/2013 dönemi soya
üretimi tahminen 255 milyon ton olacaktır, ki
bu rakam geçen yılın üzerindedir.
Dünya nüfusu geometrik olarak artarken, gıda
üretimi daha ziyade aritmetik olarak artmaktadır. Bu da ülkeleri her geçen yıl daha fazla
üretmeye zorlamaktadır. Gıda fiyatlarındaki artışın zincirleme etkiler doğurması ve bu etkinin
giderek artması piyasa aktörlerini farklı arayışlara itmektedir. Gıda arzının yeterince artmaması, gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelerde
yeni kriz sahalarının oluşmasına yol açabilir.
Dış Ticaret
Tabiat yani doğal şartlar yüzde yüz kontrol edilemediğine göre, stok politikalarının önemi son
zamanlarda daha da artmaya başladı. Ülkeler,
dünya borsalarındaki değişimden aleyhte etkilenmemek, eğer net ihracatçı ve güçlü bir ülke ise piyasalara yön verme veya iç talebinin
karşılanmasına öncelik verme adına ihracat
kotaları koyabiliyorlar. Bazen de kota söylemi
ile spekülasyon yaparak stoklarını daha yüksek
değerden pazarlayabiliyorlar.
deki büyümeyi desteklemektedir. Her ne kadar
Uzak Doğu Asya’dan ve özellikle de Çin’den
gelen yoğun soya talebi küresel soya ticaretinkuraklığın etkisiyle diğer ürünlerle etkileşim
olacak ise de 2012/2013 döneminde de global
soya dış ticareti yaklaşık olarak aynı seviyelerde kalacaktır. Son dört yıl itibariyle dünyanın
en büyük soya ihracatçısı (Tablo-2) ve en büyük soya ithalatçısı ülkeler (Tablo-3) ile ihracat
ve ithalat rakamları aşağıda verilmiştir.
TABLO 2-EN BÜYÜK 3 SOYA FASULYESİ İHRACATÇISI ÜLKE (MİLYON TON)(2)
ÜLKE
2009/2010
2010/2011
2011/2012
ABD
Brezilya
Arjantin
Diğerleri
Toplam
41.7
28.6
13.0
5.1
93.3
40.2
30.0
9.2
6.2
91.1
36.8
37.2
7.9
9.9
91.8
2012/2013 (T)
(23.8.2012)
30.2
37.5
13.0
13.3
94.0
TABLO 3- EN BÜYÜK 10 SOYA FASULYESİ İTHALATÇISI ÜLKE (MİLYON T0N) (2)
ÜLKE
Çin
AB-27
Meksika
Japonya
Tayvan
Türkiye
Endonezya
Mısır
Tayland
İran
Diğerleri
Toplam
2009/2010
53.9
12.4
3.6
3.4
2.4
1.9
1.9
1.6
1.5
0.8
9.9
93.3
2010/2011
52.5
12.2
3.6
3.0
2.3
1.1
2.1
1.6
1.8
0.6
10.3
91.1
2011/2012
56.8
11.0
3.1
2.7
2.4
1.0
1.9
1.4
1.6
0.4
8.7
91.0
2012/2013 (T)
59.0
11.0
3.4
2.7
2.4
1.2
2.0
1.6
1.7
0.6
10.9
94.7
35
Tablo-2 incelendiğinde Brezilya’nın özellikle
son yıllarda çok ciddi bir atak yaparak dünya
dış ticaretinde ABD’yi yakaladığı, hatta geçtiği
görülmektedir. Zaten dünya soya ihracatının
yıllar itibariyle değişmekle birlikte % 70-80’ini
bu iki ülke gerçekleştirmektedir. ABD, Brezilya
ve Arjantin’in yanına bir de dördüncü büyük
ihracatçı olan Paraguay’ı ilave ettiğimizde dünya ihracatının neredeyse tamamının (%90’dan
fazla) bu dört ülke tarafından yapıldığı görülmektedir.
İthalatta ülkelerin ağırlığı ihracattan pek farklı
değildir. Yani ihracat tekeli iki ülkenin (Brezilya
ve ADB) kontrolünde iken, ithalatta da iki ülkenin (AB-27’yi tek ülke olarak dikkate aldığımızda) Çin ve AB-27’nin tekeli söz konusudur.
Dünya soya ithalatında yıllar itibariyle yaklaşık
olarak Çin % 57-62, AB-27 ise % 11-13 paya sahiptir. Türkiye’de dahil olmak üzere 10 civarında ülke ise 0.5-4.0 milyon ton aralığında yıllık
ithalatıyla toplam 10 milyon civarında bir ithalat yapmaktadır.
Türkiye’nin Dış Bağımlılığı
Türkiye’nin soya fasulyesi ve ürünlerinde dışa
bağımlılığı Tablo 4’de verilmiştir. 2000, 2005,
2011 ve 6/2012 itibariyle incelenen dış ticaret,
daha doğrusu ithalat rakamları bağımlılığın gittikçe artan seyrini gözler önüne sermektedir.
Şöyle ki; soya fasulyesi, soya yağı, soya küspesi
ve soya lesitin için 2000 yılında 249.5 milyon
dolar ödeme yapılmışken, beş yıl sonra 2005
yılında bu rakam iki kattan fazla artarak 538.4
milyon dolara ulaşmıştır. Hakeza 2011 yılında
dört kalem için yapılan ödeme 940.7 milyon
doları bulmuş, 2012 yılının ilk 6 ayında tonaj
olarak geçen yılın %60’ı parasal değer olarak
da 551 milyon dolarla geçen yılın %59’unu
yakalamıştır. Bu rakamlar bize soyada dış bağımlılığımızın her geçen ay arttığını göstermektedir. Tablo-3 ve Tablo-4 arasında Türkiye’nin
dış ticaret rakamlarındaki farklılıklar, tamamen
kaynaklara bağlı kalmaktan kaynaklanmaktadır. Bana göre doğru olan ve dikkate alınması
gereken rakamlar Tablo-4’teki verilerdir. Zira,
Tablo-3’teki verileri çok sayıda ülkeden derlenen verilerin birleştirilmesi sonucu elde edildiğinden farklılıklar olabilmektedir.
TABLO 4- Soya ve Ürünleri İthalat Verileri (3)
Ürün Grubu
Soya fasulyesi
Soya yağı
Soya küspesi
Lesitinler
36
Haz.12
Haz.12
2011
2011
MİKTAR (KG)
DEĞER ($)
MİKTAR (KG)
DEĞER ($)
574.080.569 301.700.211 1.297.759.460
164.000
687.468.353
573.840
2.005.750
2.710.149
548.405.287 243.854.359
541.643.699
243.029.289
4.548.160
7.492.164
1.125.610.480 550.932.021 1.845.957.069
940.699.955
2.960.624
4.803.611
2005
2005
2000
2000
MİKTAR (KG)
DEĞER ($)
MİKTAR (KG)
DEĞER ($)
1.154.504.228
328.533.229
386.705.798
82.937.404
131.770.650
72.302.337
127.663.975
49.260.543
511.920.458
134.366.341
539.335.394
115.563.510
3.015.498
3.148.644
2.254.641
1.728.519
1.801.210.834
538.350.551
1.055.959.808
249.489.976
Sonuç
Soyanın insan ve hayvan sağlığı için tartışmasız
sayılı ürünlerden birisi olmasının nedeni onun
çok yönlü özellikleridir. Yüksek protein ve proteinin yapı taşları olan aminoasit zenginliği,
yağ kalitesi, enerji verimliliği, biyo-dizel üretimindeki gelişme için gerekliliği, kanatlı rasyonları için henüz birebir alternatifinin olmaması
çok yönlü özelliklerinden sadece başlıcalarıdır.
Bu nedenle Türkiye soya üretimini bir şekilde
artırmak durumundadır.
Şimdiye kadar üretememe sorunun çözülememesinin mutlaka haklı gerekçeleri vardır.
Ancak bu meselenin bir öncelikli ülke projesi
haline getirilemediğini de kabul etmek durumundayız. Soya ve ürünleri ithalat verilerine
bakıldığında, 2011 yılı ithalatının 1 milyar dolara yaklaştığı, 2012 yılının yarısında ise 550
milyon doları geçerek yıllık 1 milyar doları geçeceğinin sinyalini verdiği görülmektedir. Bu
rakamlar çok önemlidir.
2003 yılından itibaren sertifikalı tohum kullananlar desteklemeden % 20 daha fazla fayda-
lanmaktadır. Bu tercih de dahil olmak üzere,
mevcut teşviklerin soyanın çiftçilerimiz tarafından tercih edilmesine yetmediği görülmektedir. Kısaca fazla prim yetmiyor, alan ıslahı yetmiyor ise neyin yetebileceğinin ulusal bir proje
olarak yeniden ele alınmasında fayda vardır.
Önceden sağlanacak gerçekçi finans desteği,
soya yetiştiriciliğine yönelik toprak ıslahı, sulama alt yapısının daha da geliştirilmesi ve uzun
vadeli fiyat politikası paralelinde alım garantisi
çıkış kapılarından sadece birkaç tanesi olabilir.
Toprak yapımızı, yağış potansiyelimizi, sulama
alt yapımızı, girdi maliyetlerimizi, destekleme
modülümüzü ve daha başka faktörleri de kabul hanesine yazarak, yine de farklı arayışlara
girmek zorundayız.
KAYNAKLAR
• Soya Sektör Raporu, Tuba Öner, Ekim
2006, www.ito.org.tr
•
International Grain Council, www.igc.int
•
www.tuik.gov.tr
37
TÜRK DÜNYASININ BAŞI SAĞOLSUN
Prof. Dr. Turan YAZGAN Son Yolculuğa Uğurlandı
Selma AYTÜRE *
Kanser hastalığı nedeniyle 22 Kasım 2012’de
vefat eden Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı kurucusu Prof. Dr. Turan Yazgan (74) için İstanbul
Üniversitesi (İÜ) ve vakıfta tören düzenlendi.
Prof. Dr. Yazgan için ilk tören, İÜ Rektörlük
Binası’nda gerçekleştirildi. Törende konuşan
Rektör Prof. Dr. Yunus Söylet, sadece Türk dünyasının değil, İstanbul Üniversitesi’nin de ismi ve
ülküsüyle hep aynı yönde giden bir büyüğünü
kaybettiğini söyledi.
Turan Yazgan’ın hizmetlerinin devamının herkesin üzerine vazife olması gerektiğini ifade eden
Söylet, Turan Yazgan’ın, ömrüne bir çok eser sığdırdığını, bir çok kişinin hayal bile edemediklerini
gerçekleştirerek dünyadan ayrıldığını dile getirdi.
Söylet, Yazgan’ın arkasında Türk dünyasına hizmet edecek bilim insanları bıraktığını ifade etti.
Törene Türk Dünyasından pek çok katılım oldu.
Katılanlar arasında bulunan Kazakistan Çimkent
Miras Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bolat Mirzaliyev, Kırgızistan Celalabad İktisat ve Girişimcilik
Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kantörü Şaripoviç
Toktamamatov, Azerbaycan Devlet Üniversitesi
Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Hasan Abidoğlu, Azerbaycan Milletvekili şair Sabır Rüstemhanlı, Kırım
Meclis Başkanı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu,
Türk dünyasının büyük bir insanını kaybettiğini
belirterek, Türk Dünyası için yaptığı çalışmaları
anlattılar, Türk dünyası çocuklarını okuttuğunu,
hayatının tüm gençlere örnek olması gerektiğini
söylediler ve onun açtığı yolda yürümeye devam
edilmesi gerektiğini vurguladılar.
Cenaze aracının arkasından Türk cumhuriyetlerine ait bayraklar taşındı.
Turan YAZGAN kimdir?
Isparta’nın Eğirdir ilçesinde 1938 yılında doğan
Turan Yazgan, ilk ve orta öğreniminin ardından 1959 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat
* Yrd. Doç. Dr. - Aksaray Üniversitesi
([email protected])
38
Fakültesi’nden mezun oldu.
İmar ve İskan Bakanlığı Bölge Planlama Daire
Başkanlığı’nda “İktisadi Araştırmacı” ve “Bölge
Plancısı” unvanlarıyla beş yıl görev yapan Yazgan,
1963 yılında İtalya’ya, Güney İtalya Bölge Planlaması konusunda staj yapmak üzere gitti.
Yazgan, 1966 yılında İktisat Fakültesi’ne asistan
olarak girdi. “Şehirleşme Açısından Türkiye’de İş
Gücünün Demografik ve Sosyo-Ekonomik Bünyesi” adlı tezle doktorasını tamamlayan Yazgan,
1971 yılında “Gelir Dağılımı Açısından Sosyal Güvenlik” konulu teziyle doçent oldu.
Turan Yazgan, 1977 ve 1978 yıllarında Güneydoğu
Anadolu Bölgesi Planının Genel Koordinatörlüğü
görevini üstlendi. Bölgede yapılan araştırmaları müteakip ortaya çıkan yedi ciltlik Güneydoğu
Anadolu Gelişme Planı’nı, Başbakanlık Tarım ve
Toprak Reformu Müsteşarlığı’na sundu. İktisat
Fakültesi’nde 1979 yılında profesör olan Yazgan,
üniversite senato üyeliği, üniversite yönetim kurulu üyeliği ve anabilim dalı başkanlığı yaptı.
Prof. Dr. Turan Yazgan, 2000 yılında istifa ederek
üniversiteden emekliye ayrıldı. Prof. Dr. Turan
Yazgan, 1980 yılında kurduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın genel başkanlığını yürütüyordu. Türkiye’de ve Türk Dünyasındaki hizmetleri
nedeniyle 200’den fazla plaketle ödüllendirildi.
Ayrıca yurtiçi ve yurtdışındaki pek çok üniversiteden verilmiş fahri doktora unvanları bulunmaktadır. Evli olan Turan Yazgan, üç çocuk babasıydı.
Allah hepimize böylesine dolu dolu bir ömür ve
faydalı işler yapma imkanı versin, kalanlara ve sevenlerine sabırlar versin. Amin.
KAYNAKÇA
• www.biyografi.net
• www.turan.org.tr
• www.turkdunyasi.org
• www.posta.com.tr
• www.habererk.com/haber
• tr.wikipedia.org/wiki/Turan_Yazgan
Prof. Dr. CEMAL KURNAZ’DAN BİR
SERDENGEÇTİ BELGESELİ
DELİ RÜZGAR/Osman Yüksel Serdengeçti
Osman OKTAY *
Serdengeçti… 12 Mart 1971 muhtırasının
verildiği gün MHP Genel Merkezi’nde tanışıp TRT radyolarından okunan muhtırayı
birlikte dinlediğimiz,
muhtıradan tam iki ay
sonra bu defa Denizciler Caddesi’ndeki yazıhanesinde bulunduğumuz sırada memleketim Burdur’da vuku
bulan deprem haberini birlikte aldığımız,
lise yıllarında yazdığım
şiirleri gösterdiğimde
“Sen şiiri bırak da şuura bak; yazı yaz, yazı!”
diyerek beni yazmaya teşvik eden kabına sığmayan, “volkan
gibi lav atıp ne susan
ne sönen”, milletinin
dertleriyle dertlenerek dillendirdiği için
“bir kere mebus” ama
“kırk kere mahpus” olan, adam. Etlik aşağı Eğlence’de oturduğumuz eve misafir olup Ekim 1976 doğumlu
kızımı kucağına aldığında minicik elleriyle
yüzünü okşarcasına tokat kondurunca “Bu
kız beni dövdü, bu kız beni dövdü” diyerek
çocukla çocuk oluveren uysal, duygulu, içli,
sevecen adam…
Hakkında, “Serdengeçti İle Birlikte” ve
* Araştırmacı - Yazar ([email protected])
“Serdengeçti’yi Anlamak” başlıkları altında
birkaç yazı yazmıştım ve dergilerde yayınlanmıştı. Geçen zaman içinde sohbetlerimizde, başka yazılarımızda mutlaka
O’ndan söz ettik
ama aziz dostum,
Serdengeçti ’nin
hemşerisi Prof. Dr.
Cemal
Kurnaz’ın
yaptığı gibi oldukça
muhtevalı bir çalışma içine giremedim.
Cemal
Hoca’nın,
Serdengeçti’nin 30.
Ölüm yıldönümüne
rastlayan günlerde
“Kurgan Edebiyat”
yayınları arasında
çıkan “Deli Rüzgâr
Osman Yüksel Serdengeçti”
isimli
eseri doğrusu beni
kıskandırdı, hayıflandırdı. Böyle eserler bizim camiada
neden az, neden yazılmıyor ve Serdengeçti
misali pek çok değerimiz gelecek nesillere
neden aktarılmıyor diye söylenip durdum.
“Serdengeçti” malum, “Bir ülkü – ideal uğruna canını malını esirgemekten çekinmeyen” insanlara verilen insanlara verilen bir
sıfat. Hakkında kitap yazılan zatın ömrü bu
yola feda edildiği için Serdengeçti sıfatını
hak ederek aldı. Kitabın adını ise aslında
39
Serdengeçti kendisi veriyor:
“Ben dağların oğluyum
Tarihim, Niğbolu’yum,
Fetih, zafer doluyum
Deli Rüzgâr içimde.” (1)
Cemal Hoca, Serdengeçti’nin “Cihan
İmparatorluğu’nun yıkıldığı bir dönemde
dünyaya geldiğine” işaret etikten sonra,
“O, fetihler çağında gelmeliydi! Eski çağlarda gelse ordular sevkedebilir, serhat boylarında at koşturabilir, ülkeler fethedebilirdi” dedikten sonra ilave ediyor: “Huzur ve
sükun dönemlerinde gelse fethe yönelmiş
bir derviş olabilirdi. Dağlar ile taşlar ile,
kurtlar ile kuşlar ile yelin esişine, suyun
akışına uyup ruhunun derinliklerinde kulaç
atabilirdi….. Şartlar O’nu Serdengeçti yaptı. ‘Müslümanlar bu kadar ezilmeseydi, bu
kadar zulüm görmeseydi belki de ben hiç
mücadele hayatına atılmazdım’ demesi
bunun ifadesi.” (2)
Deli Rüzgâr, Tam 7 bölümden oluşan 731
sayfalık dev bir eser. Bölüm Başlıkları şöyle sıralanıyor: Sayfalara Sığmayan Ömür,
Yayın Hayatı, 3 Mayıs Tufanı, Politikanın
İçinde, Serdengeçti’nin Mahkemelerle İmtihanı, Kişiliği – Daima Bir Yanı Açıkta kalan
Adam, Düşünce Dünyası.
Hayat hikâyesinin anlatıldığı birinci bölümü
okurken ve 35. Sayfada Akseki’deki evinin
resmini görünce yeniden 1970’li yıllara
gittim. Bucak’tan birkaç arkadaşımla birlikte Akseki’ye gitmiş ve o evde kendisini
ziyaret etmiştik. Resmin hemen üstünde
Günlüğü’ne 23 Haziran 1976’da düştüğü
notlardan satırlar var: “1975… Senenin en
güzel ayındayız: Mayıs… Fakat ben hastanedeyim. Akseki’m çok uzaklarda… Dut,
ceviz, badem ağaçlarının yeşillikleri arasında… Dut ağaçlarının o ipek gibi parlak
yaprakları… Cevizlerin yeşilden kırmızıya
40
doğru çalan renk renk baygın kokulu yaprakları… Badem çiçekleri, çağlalar……”
Evet, ille de badem çiçekleri. Onları çok
sever, Akseki özlemini dile getirirken mutlaka badem çiçeklerinden söz ederdi. 12
Eylül Tufanı beni de Ankara’dan koparıp
Isparta’ya savurduğu için Ankara’daki cenazesine katılamamış, ölümünden 3 – 4 ay
sonra ruhuna ithaf ettiğim “Akseki’de Bahar” isimli şiirimde de bunu ifade etmiştim:
“İlkbaharı severdin
Gel Ağabey gel hadi.
Bahar gelse bir derdin,
Gel Ağabey gel hadi.
Bademler açtı şimdi,
Ördekler suda çimdi
Akseki’yi gör şimdi
Gel Ağabey gel hadi…”
Serdengeçti’nin böylesine sevdiği Akseki Toroslarda küçük bir dağ kasabasıdır ve
O’nun deyimi ile “dağlık, kayalık bir yerdir.
Gökten kuş düşse başı yarılır; bir şey yetişmez, adam yetişir!”
Orada yetişen adamlardan biri de aynı zamanda Serdengeçti’nin akrabası olan ünlü
İslam âlimi ve Diyanet İşleri Başkanlarımızdan Ahmet Hamdi Akseki’dir. Konumu
gereği kendi söyleyemediği bazı sözleri Osman Yüksel’in yazılarından okuyunca gözleri yaşaran Hoca, “Yaz Osman yaz!” diye
O’nu teşvik eder. Kitaptan öğrendiğimize
göre, İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı sırasında Hacca gitmek için izin isteyen Ahmet
Hamdi Akseki’ye bu izin verilmez. Hoca
Hacca gitmeyi erteleyince Serdengeçti sözünü esirgemez: “Allah gel diyor, İnönü gitme diyor. Siz hangisine uyacaksınız?”
Bu söz bana, rahmetli Galip Erdem Ağabey
hasta yatağında iken kendisinden zoraki
yazı koparmaya çalışan İbrahim Metin Ağa-
bey için söylediği, “Bir yanımda Hz. Azrail;
ver canını diyor, öbür yanımda bizim İbrahim ver yazını!” İbrahim Ağabey kendine
has metotlarıyla yazı almayı başarıyordu
ama bu izin alamayıştan bir süre sonra
emr-i Hak vaki olduğu için Ahmet Hamdi
Akseki’ye Hac nasip olmuyor.
Aslında, kitabın sayfalarında ilerlerken Osman Yüksel Serdengeçti ile Galip Erdem’in
hayat hikâyelerindeki ortak yanlar hemen
kendini gösteriyor.
Her ikisini de tanıma şerefine eriştiğim için
Bunu fark etmem
zor olmadı. Hastalığı ve Ölümü
başlığı ile kitabın
75. Sayfasında yer
alan iki paragraf
şöyle:
“Sağlığına ve beslenmesine dikkat
etmez.
Öğünü
peynir,
zeytin,
pekmez, badem,
leblebi ile geçiştirir. Zihni Hızal
O’nun zeytin – ekmek yemesinden
dolayı dükkânına
‘Zeytuniyye Tekkesi’ adını takar.
Bir keresinde Necip Fazıl’a da pekmez ikram eder. Üstad
kuru ekmeği pekmeze batırıp ağzına atınca
damağı yaralanır. Serdengeçti, ‘Üstad kuru
ekmek yeme tekniğini nerden bilsin’ diye
dalga geçer.”
“Musa Çağıl’ın anlattığına göre, Serdengeçti bir zaman Denizciler Caddesi’ndeki yerinde üç gün bir şey yemez, hiç dışarı çıkmaz.
Bir kilo yeşil erik alıp yiyince rahatsızlanır,
hastanede midesini yıkarlar.”
Galip Erdem de bir aralar Serdengeçti’nin
Denizciler Caddesi’ndeki yazıhanesine çok
yakın olan otellerden birinde kalıyordu.
O da tıpkı Serdengeçti gibi en az üç gün
yemek yemediği için bitkin düşmüş, İbrahim Metin’in imdadına yetişmesi ile hiç
de âdeti olmadığı halde porsiyon porsiyon
kebap yiyerek kendisine gelmişti. Biri “Serdengeçti”, öbürü “Kendini
Unutan Adam!”
onlar müstesna
insanlar ve böyle garip halleri
olabiliyor.
O hallerden birini görelim…
Yıl 1983’ün sonbaharı. Yatağa
düşmüş, kalkamıyor. Eli sıkılığı devam ediyor ve hastane
masrafları için
bankada duran
parasının çekilmesini bile istemiyor. Yemeyip
yediren, giymeyip giydiren ve
benim de ikisini
tanıma imkânı
bulduğum on – on iki öğrenci okutan bu
müstesna adam kendisine bakmıyor. Tam
bu noktada O’nun zaaflarını iyi bilen yeğeni Emine Bağlı ortaya bir fikir atıyor: “Amca, bir mecmua çıkarsak!” İşte bu kadar;
hemen “Çıkartalım!” diyor ve bunun için
yeğenine verdiği vekâletle bankadaki parasının bir bölümü çekilerek hastane masrafları karşılanıyor.
41
Ölüm döşeğinde bile milletini düşünen,
kendi derdini unutup onlarının dertlerini
dile getirecek bir neşriyat için heyecanlanarak varını yoğunu harcamaktan çekinmeyen bir adam ve 10 Kasım 1983 Perşembe günü saat 15.30’da Hakk’a yürüyüş.
Kitabın 83. Sayfasında Prof. Dr. İsmail Yakıt
tarafından ölümüne düşülen tarihi okuyoruz:
Kaybetti hayfa bir yiğit evladını artık vatan
Nisyan olunmaz bir kişiydi taht-ı toprakta yatan.
Hem sohbetiyle hem kalemle verdi hem hizmeti
Daim teşekkür etse layıktır O’na Türk Milleti.
Kıvrak zekâ, hem nüktedan hem bir kalender idi
O
Osman Yüksel hem de bir serden geçer idi O.
Yakut, bu tarih-i düta’dan bir dua olsun murad
Anın durağı Cennetü’l-firdevs olsun, ruhu şad.
1404 (1983)
Sonra, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler, Bu Millet
Neden Ağlar, Gülünç Hakikatler, Mabetsiz
Şehir, Hasana Mektuplar, Mevlana ve Mehmet Akif, Radyo Konuşmaları gibi bana verdiği kendi eserlerinden yayınlananların,
ardından da yayınlan(a)madığı halde başkalarının yayınlanıp piyasaya sürülen pek
eserinden daha meşhur olan eserlerinin
tanıtımı. Aralarında ismini ilk defa duyduğum eserleri de var. Sonra tarih ve yayın
yerlerinin de belirtildiği oldukça uzun bir
makale ismi, süreli yayınlarının ve özellikle
“İlan almaz parti tutmaz” sloganıyla çıkan
Serdengeçti Mecmuası’nın tanıtımı.
Ve 3 Mayıs Tufanı…
3 Mayıs 1944’te devletin, kendini yüceltme ve komünizmin pençesine düşürmeme
42
gayretinde olan evlatlarına karşı takındığı
tavır büyük bir infial yaratmıştı ve o gün
tutuklananlar arasında Osman Yüksel Serdengeçti de vardı. Cemal Kurnaz Hoca kitabında bu konuya oldukça geniş yer veriyor.
Olay, bulunabilen bütün belgeler ve o zamanın gazete kupürleriyle ortaya konmuş.
Yaklaşık 3,5 ay tutuklu kalan Serdengeçti
bu arada Felsefe Bölümü öğrencisi olduğu
DTCF’den de atılmıştır. Beraat ettikten sonra zamanın Milli Eğitim Bakanı’na dilekçe
yazar, görüşür ama sonuç alamaz. Serdengeçti Mecmuası’nı 2. Sayısında yazdığı yazıda Hasan Ali Yücel’i, “Ağzının sağ yanıyla
Kur’an okuyan, sol yanıyla kızıl ıslıklar çalan
Bakan” olarak nitelendirmesi başına yeni
bir iş açar. Bu defa 300 lira para cezasına
ve yine 3,5 ay hapis cezasına çarptırılmıştır.
Sonra davalar, mahkeme kapılarında sürünmeler ve kendi ifadesiyle “Bir defa mebus,
kırk defa mahpus!” oluş, siyasi faaliyetleri,
yazıları… Kitapta bütün bunların hikâyesi
etraflıca ve belgelerle anlatılıyor. Kitapta
oldukça kapsamlı olarak verilen kaynakçada yararlanılan kaynaklar, Serdengeçti ile
ilgili olarak yayınlanan kitaplar, yazılar, röportajlar belirtilmiş. Resmi ve özel pek çok
arşivden derlenen belgeler, resimler okuyucuyu alıp geçmişe götürüyor ve hatıralar
canlanıyor. Velhasıl ibret-i alem olaylarla
ve bu olaylara dair vesikalarla dolu bu kitap
alınıp okunmalı.
Bu değerli eseri hazırladığı için aziz dostum
Prof. Dr. Cemal Kurnaz’ı ve kitabı basarak
kamuoyuna kazandıran Berikan Yayınevi
(Kurgan Edebiyat)’ni tebrik ediyorum.
21 ARALIK KOOPERATİFÇİLİK GÜNÜ
NALLIHAN’DA KUTLANDI.
Kutalmış Devlet İSMİHAN*
Türk Kooperatifçilik Kurumu Başkanı
Prof. Dr. Nevzat AYPEK
Nallıhan Belediye Başkanı
Dr. Ahmet Adnan OKUR
Türk Kooperatifçilik Kurumu 21 Aralık Kooperatifçilik Günü’nü bu yıl Nallıhan Belediyesi ile müşterek hazırladıkları bir program
çerçevesinde Ankara’nın güzel bir ilçesi olan
Nallıhan da kutladı.
Türk Kooperatifçilik Kurumu Yönetim Kurulu
ve üyelerinden oluşan grup 22 Aralık sabah
saat 09:00 da otobüsle Nallıhan’a hareket
etti. İki buçuk saatlik bir yolculuktan sonra
Nallıhan’a ulaşıldı. Nallıhan Belediye Başkanı Dr. Ahmet Adnan OKUR’un verdiği öğle yemeğinden sonra Nallıhan hanımlarının
Nallıhan yöresine özgü birbirinden güzel iğne oyaları ve el ürünlerini yaptıkları ve bu
ürettikleri ürünlerle aile bütçelerine katkı
sağlamak hem ürünlerini pazarlamak hem-
de yöre tanıtımında katkı sağlamak amacıyla
bir araya gelerek kurdukları ve başkanlığınıda Kadriye SEZER’in yapmış olduğu NALETİK
isimli kooperatifin sergi salonu gezildi. Nallıhan hanımları tarafından üretilen bu ürünler
konuklar tarafından çok beğenildi.
* ([email protected])
Saat 14:00 de Ayhan Sümer Kültür Merkezinde panel başladı. Oturum başkanlığını
Tarım Bakanlığı emekli müsteşarı Hüsnü
POYRAZ’ın yaptığı panelin konusu “Cumhuriyetimizin 100. Kuruluş Yıldönümünde Nasıl
Bir Kooperatifçilik Düşünüyor ve Bekliyoruz”
seçilmiştir. Konuşmacılar; Gümrük ve Ticaret
Bakanlığından Ömer AYDEMİR, Tarım Kredi
Kooperatiflerinden Dr. Erol DEMİR, Pankobirlikten Turgut AĞIRNASLIGİL ve Nal-etik
Kooperatif başkanı Kadriye SEZER’dir.
43
Törene katılanlar saygı duruşunda.
Panelin açılış konuşmasını Türk Kooperatifçilik Kurum Başkanı Prof. Dr. Nevzat AYPEK
tarafından yapılmış ve Kooperatifçiliğin toplum hayatındaki önemini vurgulamıştır. Daha
sonra Nallıhan Belediye başkanı Dr. Ahmet
Adnan OKUR panelin Nallıhan da yapılmasından duyduğu memnuniyeti belirtmiş ve
konuklara hoş geldiniz demiştir. Konuşmacıların konuşmalarını tamamlamasından sonra plaket takdimine geçildi.
İki saati aşkın devam eden panelin arkasından topluca şehir gezisi yapılmış ve Tarım
Kredi Şube Müdürlüğü ziyaret edilmiştir.
Geceyi Nallıhan da geçiren grup 23 Aralık
sabah kahvaltıdan sonra Beypazarı’nın tarihi
ve turistik yerlerini gezen Kurum mensupları öğleden sonra Ankara’ya dönmek üzere
Beypazarı’ndan ayrılmışlardır.
2012 Yılı Birleşmiş Milletler tarafından “Kooperatifler Yılı” olarak ilan edilmesini de dikkate alan Türk Kooperatifçilik Kurumu bu yılı
en iyi şekilde değerlendirmiş ve başarılı bir
faaliyet dönemini tamamlamıştır..
Hüsnü POYRAZ (Oturum Başkanı)
44
Gümrük ve Ticaret Bakanlığı Müşaviri
Ömer AYDEMİR
PANKOBİRLİK APK Müdür Yard.
Turgut AĞIRNASLIGİL
NAL-ETİK Başkanı
Kadriye SEZER
T.K.K. Merkez Birliği Fon Yön.D.Bşk.
Dr. Erol DEMİR
45
Panelistler : Kadriye SEZER, Hüsnü POYRAZ, Erol DEMİR, Turgut AĞIRNASLIGİL
Prof.Dr. Rasih DEMİRCİ, Turgut AĞIRNASLIGİL’e
Plaketini veriyor
46
Çayırhan Belediye Başkanı Ömer BAYRAK
Ömer AYDEMİR’e plaketini veriyor
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ...
47
48
Download

İndir (PDF, 6.69MB) - Türk Kooperatifçilik Kurumu