HABERANALİZ / SEÇMEN DAVRANIŞLARI
Prof. Dr.
Ali T. Akarca
Chicago Illinois
Üniversitesi
Öğretim Üyesi
TÜRK SEÇMEN DAVRANIŞI VE
30 MART
YEREL SEÇİMLERİ
SONUCU
30 Mart seçimi milletvekilleri için olsaydı,
beklenen iktidar partisi oy oranı 2,8 puan
daha yüksek olacaktı. Ekonomi şimdi
hiç de fena değil, ama 2011’deki kadar iyi
olsaydı, AK Parti oy oranının 3,4 puan
daha fazla olması beklenecekti.
Kısacası, seçimin yerel olması ve
ekonomik şartların 2011’deki kadar iyi
olmaması beş puanlık farkı izah ediyor.
112 EKOV‹TR‹N MAYIS 2014
EKOV‹TR‹N MAYIS 2014
113
HABERANALİZ / SEÇMEN DAVRANIŞLARI
Doğru analiz
edebilmek için önce
Türk seçmeninin
davranışını anlamak
gerekir
İlk olarak 1950’den bu yana yapılan
28 milletvekili (genel ve ara), yerel ve Senato
seçimini ekonometrik metotlarla inceleyerek
elde ettiğim örüntüleri kısaca özetleyeyim.
3
0 Mart Yerel Seçim sonuçlarını doğru analiz edebilmek
için önce Türk seçmeninin
davranışını anlamak gerekir.
Onun için ilk olarak 1950’den
bu yana yapılan 28 milletvekili (genel
ve ara), yerel ve Senato seçimini
ekonometrik metotlarla inceleyerek
elde ettiğim örüntüleri kısaca özetleyeyim. Ancak en baştan Türk seçmen davranışının Amerikalı ve
Avrupalılarınkinden hiç de farklı olmadığını belirtmemde fayda var.
Seçmen tercihini belirleyen etmenleri
altı guruba ayırabiliriz: Taraf tutma,
taraf değiştirme, stratejik oy verme,
iktidar yıpranması, iktidar avantajı ve
ekonomik performans.
TARAF TUTMA VE
DEĞİŞTİRME
Seçmenler kendi ekonomik çıkarlarını ve dünya görüşlerini temsil
ettiğine inandıkları bir partiyi tutuyorlar ve oylarını bir önceki secimde
tercih ettikleri partilere verme eğilimi gösteriyorlar. Ancak tuttukları
parti değişir ve artık onları temsil etmeyen bir duruma düşerse veya göç,
şehirleşme, küreselleşme, gelir ve
eğitim artışı gibi etkenlerle seçmenlerin menfaatleri ve dünyaya bakış-
114 EKOV‹TR‹N MAYIS 2014
ları değişir ama partileri buna ayak
uyduramazsa, seçmenler başka partilere kayabiliyorlar. Partilerinin kronik olarak yolsuzluklara bulaşmaları ve kötü idare göstermeleri de taraftarlarını bıktırıp başka partilere yöneltebiliyor. Bunların hepsi oldu
1990’larda. Seçmen tüm partileri değişik koalisyon kombinasyonları içinde denedi. Her biri hakkında ciddi
yolsuzluk suçlamaları yapıldı,
Susurluk ve Örtülü Ödenek skandalları gibi. Her biri altında en az bir
ekonomik kriz yaşandı. En son DSP
ve MHP’yi iktidara getirdi seçmen.
Onlar da 1999 depremleri ardından
yapılan yardımlarla ilgili yolsuzluklara
bulaştılar.
Depremzedelerin yardımına gitmekte de epeyce acizlik gösterdiler.
Depremlerde yıkılan çürük binalar,
yapıldıkları sırada iktidarda olan ve
yerel idareleri ellerinde tutan diğer
partilere de birer leke daha yapıştırdı. Derken 2001 krizi meydana geldi. Artık yolsuzluğa bulaşmayan ve
kötü idare göstermeyen parti kalmamıştı. AK Parti’nin kuruluşu bu esnada oldu. Partiye geçen FP’li belediyelerin etkin çalıştıkları ve bunlarda rüşvetin işlemediği inancı, ve partinin kendini dönüştürerek Milli
Görüş çizgisini terk etmesi, pek çok
sağ seçmene kayabilecekleri bir alternatif sundu.
Taraf değiştirme 2002’den sonra
da devam etti. Bunda darbe karşıtı bir
gelenekten gelen DYP ve ANAP’ın
28 Şubat ve 27 Nisan darbelerine destek sağlamalarının da etkisi oldu.
ANAP ve DYP, tabanlarına ters yönde değiştikleri için, Saadet Partisi ise,
İslamcı tabanda Özal reformları ile
başlayan büyük değişime rağmen,
değişmediği için, taraftarlarını AK
Parti’ye kaçırdılar. 2002’den itibaren
AK Parti her seçimde geriye kalan diğer sağ parti taraftarlarının ortalama
beşte bir kadarını daha transfer etmeyi başardı.
1950’den günümüze
Türkiye’deki seçimler
2002 sonrası saf değiştirmelerde
Türk seçmenlerin de uzun dönemlerden beri gözlenen belli çatılar altında toplanma eğilim ve arayışlarının rolü de gözden kaçırılmamalı.
Buna benzer bir taraf değiştirme
çok partili demokrasiye geçiş esnasında yaşanmış ve sonucunda
Türkiye’deki ana siyasi eğilimleri
gösteren bir tablo ortaya çıkmıştı.
Şimdiki tablo da o zamankinden çok
farklı değil. Tek fark, sağ-muhafazakar, sol-devletçi ve Türk-milliyetçi
partilerin yanına bir de Kürt-milliyetçi
partinin eklenmiş olması. Bir de sağmuhafazakar partinin başında liberal
kanattan biri yerine İslamcı kökenden
gelen bir kişinin olması. Türk seçmenlerinin yaklaşık yarısı bu hareketlerin en büyüğü olan sağ-muhafazakar partileri tutuyor. Ancak darbeler, parti kapatmaları, siyaset ya-
sakları, gibi yapay müdahaleler sonucunda Türk siyasi hayatında sıkça
bölünmeler yaşandı Her seferinde yeniden olağan koşullara geri dönüldü
ve her gurup tekrar kendi çatısı altında toplandı. Ama bu süreç, alınan
zorlaştırıcı tedbirler yüzünden, gittikçe daha uzun sürmeye başladı.
1950 ve 1954 seçimlerinde yüzde
50’nin üstüne çıkan ve 1957’de yüzde elliye çok yakın bir oy oranı elde
eden Demokrat Parti, 27 Mayıs darbesi ile kapatılınca, 1961’de taraftarları dağıldı. Ne var ki bu partinin
devamı olan Adalet Partisi 1965’de
yüzde elliyi tekrar geçti ve 1969’da da
yüzde ellinin biraz altında kaldı. 12
Mart darbesi sonrası parçalanan
Adalet Partisi oyları 1970’lerin sonunda tekrar bir araya gelmek üzereyken, 12 Eylül darbesi ile yeniden
darmadağın edildi. Bu sefer sol parti de kapatılınca, o yanda da uzun süren bir dağınıklık yaşandı. Gerçi
1983’de sağ-muhafazakar bir parti
olan ANAP yüzde elliye yakın oy aldı ama diğer partiler ve liderler üzerindeki yasaklar kalkınca bölünme
daha önce yaşananlardan da şiddetli oldu. Seçmenlerin yarısının gene
bir sağ parti altında toplanması 2011’i
buldu.
Taraf tutma ve değiştirme uzun
vadede seçmen tercihlerini belirlese
de, kısa vadede partiler arasında görülen oy trafiğinin dinamiklerini anlayabilmek için bahsettiğimiz diğer etmenleri ele almamız lazım.
EKOV‹TR‹N MAYIS 2014
115
HABERANALİZ / SEÇMEN DAVRANIŞLARI
manını belirleyebilme, yardım ve
kredi dağıtabilme, işe alabilme, sesini medyada kolayca duyurabilme
ve bu gibi imkanlar, iktidar partisine
taraftar çekebilme imkanı da sunuyor. Bu avantaj tüm oyların yüzde 7’si kadar.
STRATEJİK OY VERME
Stratejik oy vermeden kastedilenin seçmenlerin birinci tercihlerine
değil de ikinci hatta üçüncü tercihlerine oy vermeleri. Böyle davranmalarının ise iki sebebi var.
Birincisi, iktidar partisi taraftarlarının yüzde 11 kadarının, iktidarın
gücünü dengelemek için başka bir
partiye oy vermeleri. Örneğin DYP
yerine ANAP’ı veya AK Parti yerine
SP’yi seçmeleri. Ancak iktidar partisinin kapatılma veya darbeye uğrama tehlikesi ile karşı karşıya olduğu durumlarda, seçmenin demokrasiyi kollamak için hükümeti değil
de karşısındaki güçleri dengeleme ihtiyacı duyduğu da oluyor, 2007’de olduğu gibi. O zaman iktidar partisi taraftarlarının daha küçük bir kısmını
kaybediyor veya hiç kaybetmiyor.
Ayrıca muhalefet taraftarlarından
da destek alıyor.
Stratejik oy vermenin diğer sebebi
ise milletvekili seçiminde uygulanan
yüzde 10 barajı. Bunu geçemeyecek
olan küçük partilerin taraftarları
milletvekili seçiminde onlara değil de
kendilerine en yakın gördükleri büyük partilerden birine oy veriyorlar.
Böyle bir barajın uygulanmadığı yerel seçimlerde tekrar birinci tercihlerine dönüyorlar. Ayrıca seçmen
yerel seçimlerde iktidarı değiştirmeden ona bir uyarı yapma imkanı da elde ediyor. Dolayısıyla iktidar partisinin stratejik oy kaybı yerel seçimlerde daha yüksek oluyor. Tipik olarak iktidar partisi oylarının yüzde 11’i
yerine yüzde 17’si kadar.
ABD’de cumhurbaşkanlığı döneminin ortasına düşen kongre se-
116 EKOV‹TR‹N MAYIS 2014
SEÇİM TAHMİNİ YÜZDE 100 TUTTU
S
eçimden önce, yukarıda bahsedilen faktörlerin etkilerini ekonometrik metotlarla hesaplayıp topladığımda, AK Parti’nin 2014 oy
oranı tahmini yüzde 44.93 çıkmıştı. Yani 2011 seçimine göre beş
puan kadar bir düşüş öngörmüştüm. Bu, 1950-2011 arası yapılan yerel, milletvekili, ve Senato seçimlerinde görülen örüntülerin devam edeceğini ve 17 Aralık sonrası meydana gelen olayların etkilerinin olağanüstü
olmayacağını varsayıyordu. Şayet 30 Mart seçimi milletvekilleri için olsaydı, beklenen iktidar partisi oy oranı 2,8 puan daha yüksek olacaktı. Ekonomi şimdi hiç de fena değil, ama 2011’deki kadar iyi olsaydı,
AK Parti oy oranının 3,4 puan daha fazla olması beklenecekti.
Kısacası, seçimin yerel olması ve ekonomik şartların 2011’deki kadar
iyi olmaması beş puanlık farkı izah ediyor. Daha yüksek bir düşüşün
gerçekleşmemiş olması da yolsuzluk iddialarının AK Parti taraftarlarını etkilemediğini gösteriyor. Etkilemesinin beklenmemesi gerektiğini
ve bunun bir ilmi açıklaması olduğunu seçimden önce belirtmiştim. Diğer
ülkeler üzerine yapılan çalışmalar ve ODTÜ’den Prof. Aysıt Tansel ile
2002 seçimleri üzerine yaptığımız bir araştırma, yolsuzluk iddialarının
seçmen tercihlerinde önemli bir değişiklik meydana getirmesi için bir
çok başka koşulla bir araya gelmesi gerektiğini gösteriyor.
çimlerinde ve Avrupa Birliği ülkelerinde yapılan Avrupa Parlamentosu
seçimlerinde de aynı etki görülüyor.
O seçimlerde hükümetteki partiler oy
kaybediyorlar. Yani sadece bize has
bir durum değil bu.
İKTİDAR YIPRANMASI VE
AVANTAJLARI
İktidar olmanın bir maliyeti var.
Amerikalıların deyimi ile “yumurta
kırmadan omlet yapmak mümkün
değil”. Yönetmek, herkesin hoşuna
gitmeyecek bazı kararlar almayı, bazı uzlaşılarda bulunmayı, verilen bazı sözleri yerine getirememeyi, hatalar
yapmayı da kaçınılmaz kılıyor. Bunlar
da bir kısım taraftarın küstürülmesine
yol açıyor. Hükümet edilen süre boyunca iktidarın politik sermayesindeki erime devam ediyor. Yıpranma
yılda yüzde 6 kadar (tüm seçmenlerin değil, bir önceki secimde iktidar
partisine oy verenlerin yüzde altısı).
İktidarda olmanın avantajları da
var tabii. Yatırımların yerini ve za-
SEÇMENİN ÖNCELİĞİ
EKONOMİ
Bir kere suçlamalar sadece bir
partiye yöneltilmişse ve hele iddia
seviyesinde kalmışsa, o parti taraftarlarınca partizanca yapılmış ithamlar olarak görülüyor. Hatta
yolsuzluklar doğrulansa bile ilgili
politikacıların oy kaybı çok fazla olmayabiliyor. Seçmen yolsuzlukları
olumsuz karşılıyor ama tercihini etkileyen faktörlerden sadece biri
olarak ele alıyor. Eğer idare ve ekonomi iyiyse ve yolsuzluk da çok büyük bir boyutta ve yaygın değilse, bir
miktar oy kaybına sebep oluyor
ama bu çok kere bir adaya seçimi
kaybettirecek derecede olmuyor.
Literatürde bununla ilgili çarpıcı örnekler var. Yolsuzluklar karşısında
seçmenden radikal bir reaksiyon
bekleyebilmek için gerekli olan en
önemli şey ise, seçmenin kayabileceği temiz ve yetenekli bir alternatifin olması. Şayet yolsuzlukların diğer partiler altında da olacağına, hele o partilerin bir de
yeteneksiz olacaklarına inanırsa,
seçmen oyunu
değiştirmesinin
faydadan çok
zarar getireceğini düşünüyor.
Bu kadar şartın bir araya gelmesi sıkça gerçekleşmiyor. 1994’de
“temiz eller” operasyonu ile
İtalya’da oldu. O zaman mevcut
milletvekillerinin üçte biri hakkında yolsuzluk soruşturmaları açılmıştı. Bunlar değişik partilere mensuptular ve aralarında beş tane de
eski başbakan vardı. Yapılan secimde bir önceki mecliste yer alan
milletvekillerinin üçte ikisi yeni
meclise giremedi. Eski partiler yok
oldu ve ortaya yeni bir parti sistemi çıktı. Buna benzer bir durum
bizde de 2002’de yaşandı. Yukarıda
da anlattığım gibi, o zamanki yolsuzluk iddiaları birçok partiyi içine
alıyordu. Susurluk ve 1999 depremleri ile ortaya çıkanlar hiçbir
şüpheye yer bırakmıyordu.
Suçlanan partilerin her biri altında
kötü bir idare yaşanmıştı. En önemlisi, seçmenin temiz ve yetenekli olduğuna inandığı bir parti çıkmıştı
ortaya. Sonuçta bizdeki tepki
İtalya’dakinden bile fazla oldu.
1999’da meclise giren partilerden
hiç biri 2002 meclisine giremedi.
Milletvekillerinin yüzde 89’u yenilendi.
17 Aralık sonrası ortaya atılan
yolsuzluk iddiaları ise sadece bir
partiye yöneltilmiş durumdaydı,
ortaya çıkış şekilleri ve zamanlamaları şüphe uyandırıyordu ve kesinleşmiş değillerdi. Ayrıca ekonomi de iyi idi. Muhalefet partilerinden birisi iktidara gelirse yolsuzluk olmayacak
gibi bir kanaat da oluşmuş değildi seçmende. Bir de seçmen
AK Parti iktidarının
alternatifinin başka bir
tek-parti iktidarı değil,
ancak bir koalisyon hükümeti olabileceğini biliyordu. 1970’lerde ve
1990’larda elde ettikleri
tecrübelere dayanarak koalisyon hükümetlerinde idarenin daha kötü ve yolsuzlukların daha çok olacağına inanıyorlardı.
Ekonomik
performans
Seçmen miyop.
Ekonomiyi
değerlendirirken
sadece seçimden
önceki bir yıla bakıyor.
Seçmen ekonomi iyiyse iktidarı
ödüllendiriyor, kötüyse cezalandırıyor. Ancak hükümetin ekonomik
performansını değerlendirirken, seçmenin büyümeye verdiği önem enflasyona verdiğinin 6-7 misli. Kişi başına düşen reel GSYH’da yüzde birlik bir büyümenin oy getirisi yüzde
0.80 ama enflasyonda meydana gelen
yüzde birlik artış, oyların sadece
yüzde 0.12’sini götürüyor. Bir de
seçmen miyop. Ekonomiyi değerlendirirken sadece seçimden önceki
bir yıla bakıyor. Bu iki şey hükümetleri secim ekonomisi uygulamaya özendiriyor, politik konjonktürel
dalgalanmalar yaratabiliyorlar. AK
Parti bunu şimdiye kadar uygulamadı
zira iktidarı kaybetmesi hiç söz konusu değildi. Ancak iktidarların birkaç puanla el değiştirdiği 1990’larda
bu çok kullanıldı. Böyle bir potansiyel hala daha var.
EKOV‹TR‹N MAYIS 2014
117
Download

Prof. Dr. Ali T. Akarca yazısının devamı