TOPRAK KİRLETİCİLERİN TÜRLERİ VE NİTELİKLERİ
Kirlilik, insan sağlığını tehdit eden, canlılara ve ekolojik sistemlere zararlı yapılara
veya rahatlık sağlayan unsurlara zarar veren veya çevrenin yasal kullanımını engelleyen
çevresel değerlerin ve enerji formlarının insanlar tarafından çevreye sunumudur.
Kirliliğin temel kaynağı ise insanlar tarafından gerçekleştirilen ve kirleticilerin toprağa
intikaline neden olan aktivitelerdir. Bunlar noktasal kaynaklar olabildiği gibi alan yüklemeleri
de olabilmektedir. Kirlilik kirleticilerin toprağa atılması ve lağım sularının sprey sulaması gibi
istenerek gerçekleştirilen uygulamalardan veya sızmalar veya akıntılar gibi elde olmayan
faktörlerden kaynaklanabilmektedir.
Toprak kirleticileri genellikle iki ana grupta toplanabilir. Bunlar normal olarak
toprakta çok büyük miktarlarda olmak üzere kendiliğinden oluşan veya toprağa dışardan
intikal ettirilen makro kirleticiler, ve genellikle toprakta küçük veya iz miktarda oluşan ya da
toprağa dışardan intikal ettirilen buna karşın toprak biyotasının bazı kilit biyokimyasal
reaksiyonlarının doğasını değiştirecek pozisyonda olan mikro kirleticilerdir. Mikro kirleticiler
çok düşük konsantrasyonlarda toksik veya çoğunlukla da kronik etkiye sahip olabilmektedir.
Topraktaki ana kimyasal kirleticiler:
Makro Kirleticiler
Asit yağışlarından kaynaklanan asitler ile gübreleme tuzları ve iyonlardan oluşur.
Bunlar genellikle normaldeki ilk yapılarından farklılık gösteren bir biçimde toprak
kompozisyonlarına neden olan ve doğal olarak oluşan veya yerel ve geçici moleküller dağılım
olarak tanımlanırlar. Daha önce de belirtildiği gibi bitki makro besinlerini içeren gübreler bu
gruba dahildir (N, P ve K gibi). Bu gübrelerin topraktaki yokluğu çok çeşitli faktörlere
bağlıdır. Ancak aşağıda sıralanan 5 olasılık genelde gübrenin verildiği topraktaki alternatif
kayboluş yollarının hemen tümünü kapsamaktadır:
1. Bitki ve hayvan tarafından alınım
2. Topraktaki absorpsiyon ve değişim
3. Eriyik biçiminde drenaj yolu ile yıkanarak kayboluş
4. Buharlaşma ve atmosfere intikal suretiyle kayboluş
5. Katı biçimde erozyon ve taşkınlar yoluyla yüzeydeki kayıplar
Bitkiler aslında tüm besin maddelerini kullanmazlar. Kullanım oranının derecesi
verilen gübrenin cinsi kadar toprak ve bitkinin özelliklerine de bağlıdır. Ancak, Dünya’nın
hemen her yerinde yoğun bir biçimde kullanılmakta olduklarından ve yer altı sularını
kirletmek suretiyle karasal ve kıyısal suların kirletilmesine yol açtıklarından dolayıdır ki,
azotlu gübreler en ciddi çevre sorunlarına yol açabilen gübrelerden birisidir. Fosfatlı gübreler
de çok ciddi çevre sorunu yaratabilmektedir. Çünkü fosfatlar normalde küçümsenmeyecek
kadar kadmiyum içerir. Kadmiyum yoğun biçimde fosfatlı gübre kullanımı durumunda
toprakta birikim yapabilmektedir.
Topraktaki kadmiyum konsantrasyonu muhtemel olarak fosfatlı gübre kullanımı
nedeniyle ikiye katlanmış bulunmaktadır. Bunun yanında büyük boyutlara varan fosfat ise
deterjanlardaki polyfosfat asıllı maddelerle ve hayvansal atıklar gibi diğer kaynaklarla toprağa
intikal etmektedir.
Lağım atıklarının gübre olarak kullanımları durumunda kirlilik problemleri
pestisitlerin ve poli klorlu bifenil (PCB) gibi inatçı kimyasalların varlığı nedeniyledir ki, çok
fazla artış gösterecektir. Bu tür kimyasallar lağım çamurunda konsantre olabilmektedir.
Çünkü bunlar çamur içerisindeki hidrofobik lignin grupları ve humuslu maddeler tarafından
absorbe edilmeye yatkındırlar. Lignin veya humuslu maddelere tutunmuş gruplar kimyasal ve
biyokimyasal bozulma işlemlerine bağlıdır.
Mikro Kirleticiler
Ağır Metaller ve Tuzları
Topraktaki ağır metaller eğer miktarları topraktaki normal başlangıç değerlerinden
fazlaysa topluca mikro kirleticiler olarak bilinirler. ‘Ağır metal’ deyimi genellikle atom
yoğunluğu 6 g/cm3’ten daha büyük olan metaller metaloidler (metalimsiler) için kullanılır. Bu
elementlerin pek çoğu bitki ve hayvan besin maddelerinin esasını oluştururlar. Bu konuda
örnek vermek gerekirse, bitki metabolizması için esas olan bor, demir, manganez, molibden,
silikon, vanadyum ve çinko ile hayvanlar
için gerekli olan bakır, kobalt, iyot, demir,
manganez, molibden, selenyum ve çinko gösterilebilir. Bu göstermektedir ki, topraktaki ağır
metaller fazlalığı ise sadece çevresel problemlere neden olmakla kalmayıp bunların
yetersizliği ile de toprak-bitki-hayvan sistemindeki ciddi dengesizliklere yol açabilmektedir.
Ancak ağır metallerin topraktaki aşırı konsantrasyonları toksik etki yaratmaktadır.
Topraktaki ağır metallerin doğal konsantrasyonları ise esas olarak toprağı oluşturan
ana materyalin türüne ve kimyasına bağlıdır. Ancak antropojenik (insanlar tarafından oluşan)
girdiler, başlangıçtaki konsantrasyon değerlerinin çok üstüne çıkmasına neden olabilmektedir.
Antropojenik faaliyetler sonucu toprakta en çok bulunan metalik kirleticilerin kurşun,
kadmiyum, kalay ve civa olduğunu görürüz. Kadmiyumun topraktaki konsantrasyonu, yer
kabuğundaki konsantrasyonundan altı kat daha fazladır. Kurşun, civa ve kalayın topraktaki
konsantrasyonları ise yer kabuğundaki temel konsantrasyonlarının iki katıdır.
Demir, titanyum, manganez, kalay, galyum, gümüş ve civanın ana materyal ile toprak
konsantrasyonu arasındaki yakın bir ilişkiye karşın talyum, kobalt, bakır, nikel, krom ve
vanadyumun ise ana materyale göre bir bakıma azalma göstereceğini sergilemektedir.
İndiyum, bizmut, kadmiyum, kalay ve arseniğin ise orijinal materyale göre zenginleştiği
görülür.
Toprak profilindeki dikey dağılıma ilişkin, yapılan çeşitli çalışmalarda, gerek ormanlık
arazilerde gerekse açık arazilerde metallerin pek çoğunun toprak horizonlarının üst
katmanlarında yığılma eğiliminde olduğu bildirilmektedir.
Toprak yüzeylerindeki metaller açısından zenginleştirme, rüzgarlarla taşınan
kirleticilerin daha alt katmanlardaki metallerin bitkiler tarafından konsantrasyonlarının veya
organik katkılarla metallerin kimyasal birleşiminin bir sonucu olabilmektedir.
Alüminyum, berilyum ve flor gibi elementler toprakta fazla miktarda bulunmaları
durumunda çevresel kirleticiler olarak kabul edilir. 1988 yılının Temmuz ayında 20 ton
alüminyum Sulfat’ın Cornwall’ın Camelford District olarak adlandırılan bölgedeki su
kaynaklarına yanlışlıkla verilmesi nedeniyle, tüm dikkatler alüminyum üzerine çevrilmiştir.
Bu olay balıklar ve suda yaşayan diğer canlılar üzerinde ciddi bir toksik etki yaratmıştır.
Sudaki aşırı aluminyum ve flor konsantrasyonu bu iki elementin bazı bitkilerde anormal bir
biçimde birikmesine neden olmaktadır. Çay bitkisi, alüminyumun olduğu kadar florun da
doğal olarak üzerinde biriktiği bitkilere örnek olarak gösterilebilir. Alüminyum Alzheimer
veya böbrek fonksiyon bozukluğu gibi bazı hastalıklara neden olmaktadır. Flor ise diş
sağlığına katkıda bulunması açısından pek çok toplumsal içme suyu kaynaklarına atılmasına
karşın içme sularında 3-6 mg/l’den fazla olması durumunda kol, bacak vb. organların uç
bölgelerinde bozulmalara neden olan 10 mg/l’den daha fazla olması durumunda felç olayları
ortaya çıkmaktadır.
Toprakların radyoaktifler tarafından kirletilmesi olayında 1954 yılından beri bir artma
vardır. Bunlar doğal ya da teknik olarak üretilmiş rastgele ve bir dizi peş peşe nükleer
reaksiyonlardaki radyoaktif bozulma ile kompozisyonlarını değiştirerek sonuçta stabil bir
konfigurasyona erişen, stabil olmayan elementlerdir. Stabil olmayan elementin aşağıda
sıralanan mekanizmalarının birbirine göre bozulması söz konusudur:
1. Gamma ışınlarının emisyonu
2. Alpha partiküllerinin emisyonu
3. Nükleer nötron tarafından elektron emisyonu
4. Nükleer proton tarafından elektron emisyonu
5. Nükleer proton tarafından pozitron emisyonu
Topraktaki yapay radyoaktivite kaynaklarından farklı olarak, kozmik radyasyon gibi,
yer kabuğundaki bazı elementlerin radyoaktif parçalanmalarından kaynaklanan doğal
radyasyon kaynakları da radyasyon yayılmasına katkıda bulunur. Endüstri devriminin
başladığı 200 yıl öncesinden bu yana topraklardan doğal radyoaktif yayılmaların yoğun bir
biçimde artmakta olduğu tahmin edilmektedir. Bu artış çoğunlukla madencilik aktiviteleri, yol
yapımı veya diğer yapım çalışmaları nedeniyle üst katmanlardaki sedimentin yerinden
kaldırılmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca çimento üretimi gibi endüstriyel aktiviteler ve
metal işleme endüstrisi de atmosfere ve üst topraklara radyonükleidlerin yayılmasını artıran
etmenlerdendir. Belli bölgelerde, su havası veya besinsel maddeler yoluyla insanlar veya canlı
organizmalar tarafından doğal olarak oluşan radyoaktif partiküllerin absorpsiyonu nedeniyle
eşit radyoaktivite dağılım değerleri gözlenmektedir. Belli bir bölgedeki radyasyonun
yoğunluğu genellikle jeolojik koşullar kadar topografik ilişkilere de bağlı olmaktadır. Ancak
yapay olarak üretilmiş olan radyoaktivitelerden kaynaklanan toprak kirliliği, nükleer
materyalin savaşlarda ve endüstride kullanımı, taşınması, test edilmesi gibi işlemler ile
oluşmaktadır. Bunun için ana kaynaklar ise nükleer enerji santralleri , atomik testler, savaş
olayları ve büyük nükleer kazalardır.
Silah Testleri ve Savaşsal Aktiviteler
II. Dünya Savaşı sonrasında Amerikan hava kuvvetleri tarafından Hiroshime ve
Nagasaki’ye gerçekleştirilen nükleer bombardıman dolayısıyla atmosferin ilk kez termo
nükleer araçlarla kirletilmeye başlanmasından bu yana nükleer kalıntı dağılımı tüm Dünya’da
artış göstermektedir.
Federal Agency of Environmet in Berlin-Germany tarafından bir çalışma
gerçekleştirilmiştir. 1958-2002 yılları arasında bir dizi atmosferik radyoaktivitelerin
ölçümünü içeren bu çalışma atmosferdeki günlük ortalama radyoaktivite ile yeryüzünde
gerçekleştirilen nükleer testler arasında yakın bir ilişki olduğunu gözler önüne sermektedir.
Örneğin 1963 yılı atmosferde oldukça yüksek düzeyde radyoaktivitenin olduğu ayrıcalıklı bir
yıldı. Bu durum 1961/1962 yıllarında yeryüzünde gerçekleştirilen ve hidrojen bombalarının
patlatıldığı nükleer testlerin bir sonucu olarak açıklanmaktadır. Berlin’deki radyoaktivitenin
artışı ile testler arasındaki bir yıllık gecikme, artıkların atmosferin daha üst katmanlarında
kalış süresini dikkate almamız durumunda kolaylıkla anlaşılabilir. 1970’li yıllarda daha
yüksek değerdeki radyoaktivite değerleri Çin’de ve Fransa’da gerçekleştirilen nükleer testlere
bağlanarak açıklanabilir. 1980’lerde ilk kez atmosferik radyoaktivitede bir düşüş periyodu ile
karşılaşıyoruz. 1963 yılındaki radyoaktivite 1982-1985 yılları arasında saptanan değerlerden
bin kez daha yüksekti. Daha sonra 1986 yılında ise büyük Chernobil kazası isimli tek bir
kazanın neden olmasıyla radyoaktivite düzeyinde bir artış yaşanarak test yıllarındaki düzeye
ulaşılmıştır.
Büyük Nükleer Kazalar
1957-1993 yılları arasında nükleer kalıntılar nedeniyle toprağın ve atmosferin
kirlenmesine yol açan önemli nükleer kazalar meydana gelmiştir. Bu kazaların bazıları
Uluslar Arası Atom Enerjisi Komisyonu’nun skalasına göre belirlenen risk düzeyleri ile
birlikte aşağıdaki tabloda sunulmuştur. Skalada risk sıralaması 1’den 7’ye doğru artmaktadır:
Düzey
Nükleer Kaza
7
Chernobyl, 1986
6
Ural Dağları, atık patlaması, 1958
5
Three Mile Adası’nda (USA) 1979 yangınları
4
Wood River’da ölümlü kazalar (1945-1964)
3
Vandellos (İspanya) 1993 yayılımlar
2
Magnox istasyonlarında 1989 olayları
1
Windscale’de 1986 yıllarında atık işlemede eksiklikler
Tabloya göre Chernobil kazası en önemli kazadır. Bu kaza Avrupa’daki son derece
modern araştırma olanaklarına sahip çok sayıdaki merkezlere olan yakınlığı nedeniyledir ki,
belki de araştırması en çok yapılan kazadır.
26 Nisan 1986 tarihinde Chernobyl’de reaktörlerden birisinde, atmosferin 1500 metre
yüksekliğine kadar ulaşan çok büyük bir ısı ve radyoaktif emisyon artışına neden olan yangın
çıkmıştır.Radyoaktif döküntü çok hızlı esen rüzgarın da yardımıyla orta ve güney Avrupa’da
Chernobyl’nin binlerce kilometre uzağındaki oldukça büyük bir alana yayılmıştır. İlk iki gün
boyunca doğu istikametine doğru esen etkin rüzgarlar, nükleer döküntünün çoğunlukla
Macaristan ve Avusturya’ya doğru taşıdı. Mayıs Ayı’nın 2’sinde rüzgar güneye doğru yön
değiştirdiği için taşınma olayı Almanya’nın bazı bölgelerini de etkiledi. Nisan Ayı’nın 27’si
ile Mayıs Ayı’nın 12’si arasında Berlin’de gerçekleştirilen atmosferdeki radyoaktivite
ölçümleri 1962/1963 yıllarında ölçülenlerle kıyaslandığında yaşanan bu kazanın atmosferdeki
radyoaktif maddelerin yükünü maksimum düzeye getirmiş olduğunu göstermektedir.
Yağışlarla yıkanma olayı da topraklara ek bir radyoaktif yük getirir. Kazayı izleyen ilk
yağıştan sonra Berlin’deki bazı istasyonlarda yapılan ölçümlerde yağışın yoğunluğuna bağlı
olarak radyoaktif maddelere rastlanmıştır.
Kirlenmenin Kaynakları
Toprakların kirlenmesi olayına yol açan kaynaklar, çok geniş bir yelpaze oluştururlar.
Bunlar uç ya da yaygın kaynaklar olabildikleri gibi, kirlilik olgusu, gübreleme ya da bilinçli
olarak veya radyo nükleer kazaların ya da akaryakıt sızıntıları gibi beklenmeyen olaylar
ortaya çıkabilmektedir.
Agrokimyasal Kaynaklı Kirleticiler
Agro kimyasal kaynaklardan oluşan kirleticiler doğal ya da yapay gübreleri ve
pestisitleri kapsar. Bunlara tarım araçlarında kullanılan akaryakıt gibi hidrokarbonların ara
sıra rastlanan sızmalarını da dahil edebiliriz. Esas kirlenme doğal ve yapay gübrelerin
kullanımıyla, ağır metallerin ve bunların türevlerinin toprağa intikal etmiş olmasıdır. Örnek
olarak bazı fosfatlı gübreler ile Cd, Mn, U, Zn gibi metallerin toprağa intikali veya domuz ve
tavuk gübresinin kullanılması durumunda Zn, Cu gibi metallerle toprağın kirletilmesi
gösterilebilir.
Pestisit olarak kullanılan organik bileşikler, toprak ekolojisi bakımından tüm toplumu
daha da büyük oranda etkilemektedir. Tarımda pestisit kullanımı son 40 yıldan bu yana
istikrarlı bir biçimde artmaktadır. 1990’lı yılların başlarındaki dünya genelinde satışlardaki
kısa süreli düşüşün dışında bu pazardaki 1992 yılından beri yaşanan büyümeyi
göstermektedir. 1985 İngiltere Gıda ve Çevre Yasası’na göre, pestisit, aşağıda sıralanan
amaçlar için hazırlanan ve kullanılan herhangi bir işlenmiş veya işlenmemiş bir maddedir.
a) Bitkilere, ağaçlara veya diğer bitkisel ürünlere zararlı olan organizmaların bertaraf
edilmesi
b) İstenmeyen bitkilerin yok edilmesi
c) Zararlı otların yok edilmesi
Bitkilere uygulanan pestisitler absopsiyon ve yıkamalarla kafes yapıya sahip kil
mineralleriyle bağlantı sağlayabilecekleri veya topraktaki organik maddeler tarafından
absorbe edilebilecekleri yer olan toprağın derinliklerine doğru hareket edebilirler.
Eğer aktif maddeler uygun tarzda uçucu iseler bunlar ayrıca toprak suyuna veya gazlara da
karışabilirler. Pestisitlerin bitki ya da hayvan olabilen canlı hedeflerinin dokulara girmesi
veya absorbe olmasının derecesi, onların sınıflandırılmalarındaki temel nedenlerden biridir.
Buna göre etkileşimi sadece lokal temastan ibaret olan kontakt pestisitler, yaprakların üst
dokuları veya hayvanların epidermleri içinde hareket edenler ise yarı sistemik pestisit olarak
bilinir. Dış katmanlardan direk olarak girerek hedef organizmalara ulaşanlara ise sistemik
pestisitler denir.
Pestisitler, etki etme biçimlerine göre gruplara ayrılır:
1)
İnsektisitler: Bunlar belirlenen bir türdeki haşereleri öldürmek için kullanılan
kimyasal bileşiklerdir.
2)
Herbisitler: Tüm bitkilerin veya belirli bir tür bitkinin yok edilmesinde veya
bunların büyümelerinin bastırılmasında kullanılan kimyasallardır.
3)
Fungusitler: Tüm mantarların veya belirli tür mantarların yok edilmesinde ve
bunların büyümelerinin bastırılmasında kullanılan kimyasallardır.
Dünya genelinde insektisitlerin tarımda ve diğer alanlarda kullanımı, ikinci dünya
savaşından beri büyük oranda artmaktadır. Son zamanlarda çok sayıda ticari formüllere sahip
olmasına karşın bu ürünler prensip olarak sınıflandırılması için temel bir çerçeve oluşturan
dört organik bileşik grubuna dahil edilebilirler. Bu gruplar organofosforlar, organoklorinler,
carbamate’ler ve pyrethroid’lerdir.
Organofosfor Bileşikler
Teknik açıdan sinir zehir olup, temel teknolojileri II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’da
ve Britanya’da geliştirilmiştir. Tarımda ve hayvan hijyeni konularında çok farklı biçimlerde
kullanılır. Bazıları kontakt zehir bazıları da sistemik pestisit olarak kullanılırlar.
Bu grubun iki belirgin örneklerinden birisi tetrahedral fosfat, sarindir. Bunların her ikisi
de memeliler için toksik niteliktedir.
Organofosforun toksik etkisi enzimler tarafından tutulmak suretiyle sinir sistemindeki
tahribatından kaynaklanır. Karışık fonksiyonlu oxidases olarak bilinen bunlar, sadece yüksek
düzeyde özel enzimler salgılayan hayvanlar için toksiktirler.
Çok sayıda organo fosfor pestisitler iki alkil, metil ve etil grubundan oluşan genel yapısal
formule sahiptirler.
Organoklorinler
II. Dünya Savaşı sırasında malaria ve sarı humma gibi hastalıklara son derece etkili
olan bir bileşiktir. Bu bileşikler ucuz, üretimi kolay, insanların ve sıcak kanlı hayvanların
sağlığı açısından güvenli olarak bilinen, insanoğlunun o ana kadar bulduğu en iyi pestisit
olarak kullanılmıştır. Temel olarak bunlar üç kimyasal familyanın mensubudur. DDT
familyası, BHC ve Cyclodieve familyası.
BHC familyasının ana temsilcisi genellikle Lindane olarak adlandırılır. Lindane, UV
ışınlarıyla aktive edilen benzene üç klorin molekülü ilave edilerek hazırlanır ve toprak
zararlılarının kontrolünde DDT’den daha etkilidir.
Organoklorin bileşiklerinin geçmişte tarım ve hijyen konularında etkin bir biçimde
kullanılmış olmasına rağmen çevrede uzun süre kalma ve zararlı böceklerin yanında
zararsızları da öldürme eğiliminde olmalarına ilişkin sonraki buluşlar, bunların bazı kalkınmış
ülkelerde kullanılmasının yasaklanmasıyla sonuçlanan hararetli tartışmalara yol açmıştır.
Carbamateler
Bunlar, carbamik asit’in yaklaşık 40 kadar olan ve insektisit veya nematosit olarak
kullanılan ve piyasada satılan ticari türevleridir. Bunların toksik etkileri organofosfatlarınki
gibi tutularak sinir sisteminde dağılmasından kaynaklanır.
Carbamates’ler nematod’ları ve salyangozları kontrol etmek veya bitkide yerleştikten
sonra bir sistemik pestisit olarak görev yapması için yabani otların kök sistemleri tarafından
absorbe edilmek üzere direk olarak toprağa uygulanırlar. Bunların toksik ve sağlığa zararları
pek çok yazar tarafından bildirilmektedir. Normal bir carbamate zehirlenmesi, mental
konsantrasyonu azaltmak ve öğrenme yeteneğini yavaşlatmak gibi davranış kalıplarını
etkileyebilir. Protein yetersizliği bu septomları daha da belirginleştirir. Etkileri ise özellikle
beslenme zorluğu ve protein eksikliği ile karşı karşıya olan fakir tarım işçileri ve üçüncü
dünya ülkelerindeki çocuklar açısından tehlikeli hale gelir.
Sentetik carbamatelerin yanında bir de doğal olarak oluşan carbamateler vardır. Bu
bileşiklerin toksik etkileri haşereler ve diğer organizmalar üzerindeki etkilerinin incelenmesi
için kullanılmıştır.
Diğer Bazı İnsektisitler
Uzak doğu’da ve Güney Amerika’da insektisit olarak bitkilerden elde edilen diğer bazı
bileşikler de kullanılmıştır. Bunlara örnek olarak nikotin metil 1-2 ve rotenone verilebilir.
Herbisitler
Kimyasal yabani ot kontrol araçlarının kullanımı, çevreciler arasında tartışılabilir bir
problem durumundadır. Çünkü bu maddelerin kullanılabilirliği henüz tam olarak
benimsenmemiştir. Ancak 1945 yılından sonra kullanılabilirliği bir dereceye kadar
benimsenmiş olan küçümsenmeyecek sayıdaki ticari organik bileşik, bakır sülfat eriyikleri,
derişik sülfürik asit, petrol gibi klasik herbisitlerin yerini almıştır. Her bir gruba dahil olan
temel herbisitler:
Organoklorlu Bileşikler
Amerika Birleşik Devletleri ve EPA kanserojen özelliklerinden dolayı kullanımlarını
1987 yılında yasaklamıştır. Birleşik Devletler silahlı kuvvetleri Vietnam Savaşı sırasında
orman arazilerine kod adı agent orange olan karışımı püskürtmüşlerdir.
Organofosforlu Pestisitler
Yıllık ve çok yıllık bitkiler üzerinde etkinliği ve kanserojen olmayan özellikleri
nedeniyle geniş bir kullanım alanına sahiptir. Toprakta yaklaşık 60 günlük bir ayrışma
süresine sahiptirler ve memeliler tarafından değişmeksizin atılırlar.
Triazine Türevleri
Triazin’ler içinde üç nitrojen atomu benzen halkasına bağlanmış bulunan bileşiklerdir.
Bunların atrazin ve simine gibi türevleri memeliler için nispeten düşük toksik değerli
sistematik yabani ot maddeleri olarak kullanılırlar. Bileşiminin suda çok daha kolaylıkla
eriyebilir hale geldiği saptanmıştır. Thames Vadisi’ndeki su kaynaklarını kirlettiklerinin
ortaya çıkmasından sonra İngiltere Hükümeti her iki bileşiğin kullanımını da yasaklamıştır.
Avrupa Birliği Üye Ülkeleri de aynı şeyi yapmaktadırlar.
Pyredine Türevleri
Pyredine’de bir nitrojen atomu benzen halkasına bağlıdır. Sistematik bir pestisit olarak
kullanılmaktadır.
Aliphatic Bileşikler
Herbisit olarak kullanılan çok sayıda aliphatic bileşik vardır. Bunların dalapon, adıyla
bilinenin çok yararlı olduğu bilinmektedir. Bu ürün pyruvic asite kolaylıkla hidrolize olduğu
içindir ki, kalıcı da değildir.
Download

toprak kirleticiler