AHMET HAMDİ TANPINAR’IN SAATLERİ AYARLAMA
ENSTİTÜSÜ ROMANININ İNGİLİZCE ÇEVİRİSİ ÖNSÖZ’Ü VE
TÜRK MODERNİZMİ ELEŞTİRİSİNE BİR CEVAP
Prof. Dr. Oya Batum MENTEŞE
Atılım Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi
Tanpınar’ın ünlü romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü, (1962)
İngilizce başlığı ile The Time Regulation Institute, 2013’te Orhan Pamuk
çevirmenlerinden Maureen Freely ile Alexandre Dawe tarafından
İngilizce’ye çevrilerek Penguin yayınevince yayınlanmış. Eserin
İngiltere’de “çok satan” listelerine girdiği söyleniyor. Çeviri ülkemizde
de satışa çıktı.
Cumhuriyet döneminin en önemli yazarlarından birisi olan
Tanpınar’ın eserinin yabancı bir dile çevrilmesi gerçekten gurur verici.
Batı dünyasında son yıllarda “dünya edebiyatı”na ilgi artarken, bu ilginin
içinde Türk edebiyatı da önemli bir yer aldı. Şüphesiz ki bu ilgi artışında
Orhan Pamuk’un Nobel edebiyat ödülü almasının etkisi büyük. Nitekim
Maureen Freely de, Pamuk’un Tanpınar’ın Beş Şehir kitabının “İstanbul”
bölümüne bol atıflarda bulunduğu İstanbul, Hatıralar ve Şehir anıromanının da çevirmeni. Her iki çevirmen de önsözlerinde Pamuk’un
eserlerinde ve konuşmalarında, Tanpınar’a verdiği önemden
etkilendiklerini de ifade ediyorlar. Ayrıca Freely’nin Türk Edebiyatına
özel bir yer veren, Warwick Üniversitesinde Hoca oluşu da bu seçimde
etkili olmuş olabilir. Sonuç olarak doğru bir seçim ve başarılı bir çeviri.
Tanpınar romancılığının tanıtımı ve romanın bir okumasının
yapılması görevi, Pankaj Mishra adlı bir kişiye verilmiş. Kitabın iç
kapağında Pankaj Mishra’nın roman ve makale yazarı olduğu, The NewYork Review of Books, The Guardian ve London Review of Books, dergi
eklerinde kitap tanıtımları yazdığı bilgisi veriliyor. Bu da kendisine bu
görevin kitap tanıtılsın kaygısı ile verildiği kanısını uyandırıyor, çünkü
önsöz Tanpınar romancılığı ve bu roman ile ilgili yer yer doğru görüşleri
içeriyorsa da yazarın Osmanlı tarihi, Cumhuriyet tarihi veya OsmanlıTürk edebiyatı ve kültürü bilgisinin sığlığı nedeni ile bekleneni hiç
vermiyor. Yüzeysel ve öğrenilmiş kesin bir takım yargılarla dolu bu
önsözün bir değerlendirilmesinin yapılması en azından Tanpınar’ın yanlış
anlaşılmaması açısından zorunlu. Türk tarihi ve edebiyatı uzmanlarının
alanlarına umarım fazla girmeden bunu yapmaya çalışacağım.
Pankaj Mishra önsözünde son yıllarda sıklıkla duyduğumuz “antikemalist” söylemi kullanıyor. Bu söylemi rahatlıkla kullanabilmek için
öncelikle Tanpınar’ın eserlerinde Kemalist devrimin başarısızlığından
sözettiğini, Türk modernizmini yergili bir dille eleştirdiğini ve Türk
1
modernizminin yanlış zamanlamasından ötürü (kullanılan sözcük
“belatedness”) Cumhuriyetten sonra ülkede doğu batı kültürel sentezine
ulaşmanın imkansız olduğunu söylediğini ifade ediyor. Ona göre
Tanpınar her ne kadar batılılaşmaya tam anlamı ile karşı değilse de bunun
doğu-batı sentezi içinde yapılması gerektiğini, Huzur romanının sonunda
kahramanın intiharı ile bu senteze ulaşılamayacağını ve Şark’ın
taklitçiliğe “inauthencity” mahkum olduğunu dile getirirken, Saatleri
Ayarlama Enstitüsü’nde ise yukarıdan empoze edilen devrimler her alanı
kirlettikleri için de (kullanılan kelime “contaminated”) geçmişin
devamının mümkün olamadığını vurgulamakta diyor ve kendi görüşlerine
geçiyor.
Ona göre, “soulless” ruhsuz Kemalist devrim başarısız olmuştur.
Atatürk tıpkı Mao-Tse-Tung, Nehru, Rıza Pehlevi gibi Batı modernizmi
karşısında kendisini aşağılanmış hisseden bir lider olarak, ülkesinin insan
kaynaklarının yeterli olup olmadığına bakmadan, saf “gullible” Anadolu
insanını da inandırarak dağınık köylü kitlelerinden ve esnaf sınıfından
milli bir kimlik yaratmaya çalışmıştır. Hele hele, eski ile yeninin sentezi
olan İstanbul’un yerine Ankara’nın başkent olması; Kemalist elitin
yaşama getirdiği “endüstrileşme, demografik değişim ve orta sınıf
taklitçiliği”; Kültür alanında örneğin Türk müziğinin yasaklanması; aruz
vezninin ve divan edebiyatının dışlanması; son aruz şairi olan Yahya
Kemal’den sonra icad edilen bir takım yeni nazım türlerinin ve ritimlerin
başarısız oluşları (burada dolaylı olarak dil ve harf devrimleri de
eleştiriliyor) kısacası Cumhuriyetin başarısız “kültür mühendisliğinin”
bugün ülkenin “ılımlı İslam”a dönüşmesi sonucunu yarattığını ve böylece
köklerinden koparılan tüm halklar gibi Türk halkının da iki kültür
arasında sonsuza dek “araf” da kalmaya mahkum olduğunu ifade ediyor.
Adından da anlaşılacağı üzere Pankaj Mishra gibi uzak doğu
kültüründen gelmiş ve bir batı ülkesinin demokratik ve çok kültürlü
ortamında yaşam kurmuş ve o kültürün bütün avantajlarını kullanma
şansını yakalamış birisinin iki kültür arasında sıkışmışlıktan söz etmesi
gerçekten çok ironik. Yazarın Atatürk devrimleri ile ilgili görüşlerine
gelince; doğrudur devrimler yukarıdan aşağıya yapılmışlardır. Aksi, o
günkü koşullarda mümkün olamazdı. Yenik ve tükenmiş bir ülke, Balkan
ve 1. Dünya savaşlarında ordan oraya savrulmuş, yoksul ve yaralı bir halk
ancak yukarıdan aşağıya bir güçle yeni ve inandırıcı bir idealle, yeniden
ayağa kaldırılabilirdi. Burjuvazisi, teknik imkanları ve parasal gücü
olmayan, okumuş bir kuşağını Çanakkale’de, cephelerde yitirmiş bir
ülkenin bu uyanışı, bu ayağa kalkışı yapması bir mucizedir. Bu Atatürk
devrimlerinin ve Cumhuriyetin mucizesidir ve bu Türk Modernizminin
zaferidir.
2
Türk modernizminin geçikmiş olduğu yargısına gelince,
“modernizm” kronolojik değil, koşullara bağlı bir olgudur. Modernizm
endüstri-bilim-teknoloji devrimlerinin birlikteliğinin ve sürekliliğinin
kaçınılmaz sonucudur. Batı dünyası da modernizmi öncelikle
seçmemiştir; endüstrileşme ve sonuçları ile kaçınılmaz bir şekilde
gelmiştir. Mishra’nın Kemalizm’i sorumlu tuttuğu “demografik değişim”
ve orta sınıf taklitçiliği (oluşumu diyelim) endüstrileşmenin kaçınılmaz
sonucu olan kırsaldan kentsele dönüşüm sonucunda gerçekleşir. Onu da
sekülerleşme ve demokratikleşme süreçleri izler. Ancak Cumhuriyet’in
ilk on onbeş yılında endüstrileşme tüm süreçleri ile yaşanamadığı için
modernizmin diğer süreçleri de tam anlamı ile yaşanamamıştır. Düşünce
olarak “modernizm” bugünün geçmişten farklı olduğunun ve geleceğin de
daha farklı olacağının bilincine varmaktır, çünkü “gelişim” durmaz ve
yaşantımızı değiştirmeye, gelenekleri, öğretileri ve otoriteyi sorgulamaya
zorlar bizi. Geleceği geçmişin değerleri ile yaşayabilirmiyiz sorusu
çağdaşlaşmanın temelinde yatar. Çelişkilerle doludur şüphesiz, senteze
ulaşmak kolay değildir. Ayrıca, hangi yolla gelirse gelsin değişim her
zaman farklı tepkileri hatta çelişkili tepkileri içerir; eskinin terk
edilmesine karşı olanlar kadar, yeninin gelmesinden memnun olanlar da
vardır.
Bu anlamda Türkiye ilginç bir örnektir. Sayın Mishra, Türkiye’nin
“Ilımlı İslam”a dönüşünü çağdaşlaşmanın başarısızlığı olarak görüyor.
Öncelikle Türkiye “Ilımlı İslam” değildir, halkının büyük bir kısmı
Müslüman olan, “İslamcı” bir siyasi parti tarafından yönetilen, seküler ve
demokratik! Bir ülkedir. Kemalizm’in başarılı olduğuna inanan büyük
kitleler vardır. “Ilımlı İslam” diye bir tanım da yoktur, o ABD’nin Orta
Doğu politikasının siyasi terminolojiye bir katkısıdır. Ayrıca çağdaşlaşma
inançları yaşamaya, manevi değerlere sahip olmaya engel bir durum
değildir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında, devrimlerle gelen modernizm, önce
entelektüel yapıda düşünce ve sanattaki dinamizimle kendini gösterdi.
Kemalizm kendi “entelektüel” sınıfını yarattı. Endüstriyel, teknolojik,
ekonomik ve siyasi gelişim aydınlanmanın gerisinde kaldığı için,
aydınlanma tabana inemedi, feodal yapı süregeldi. Bugün %85’i
kentleşmiş, okur yazarlık ve eğitim düzeyi sürekli yükselen, teknolojik
gelişmeleri yakından izleyen, endüstri devriminin en ilkel aşamaları ile
(Soma ve Ermenek örneklerinde olduğu gibi) sanayi-bilim devrimini ve
vahşi-kapitalizmi bir arada yaşayan ülkemizde, gecikmiş modernizmin
“seküler” yanı, düşündüğümüzden de daha güçlü vardır. Siyasi İslam’ın
tüm dini söylemine, geriye dönüş zorlamalarına karşın, en mütedeyyin
3
kesimlerin bile yaşam taleplerinin başında lüks tüketim, lüks yaşam, yurt
dışı eğitim, yabancı dil öğrenme ve yurt dışı seyahat gibi fevkalade
dünyevi ve parasal güçle elde edilebilecek olanaklar gelmektedir. Ancak
aydınlanmanın getirdiği rasyonel akıl, özgür ve bilimsel düşünce ile
sanayi devriminin maddi olanaklarının birleştiği yerde Türkiye gerçek
“modernizm”i belki de doğu-batı sentezinde bulacaktır.
Son olarak, Tanpınar’ın romanındaki “modernizm” eleştirisinin de
yeni olmadığından söz etmek gerekir. III. Selim ve II. Mahmut
dönemleri, Osmanlı Batılılaşmasının başlangıç noktaları olarak sayılsa
da 19.yy. Tanzimat Fermanı ilk modernleşme talebidir. Tanzimat ve
Servet-i Fünün edebiyatları, modernleşme ve batılılaşma hareketlerine
yakın olmakla birlikte 19.yy. ve erken 20.yy. romancıları, Batı yaşam
tarzı özentilerini eserlerinde eleştirmişlerdir. Recaizade Mahmut
Ekrem’in Araba Sevdası romanı buna bir örnektir. Demek ki burada da
bir gelenek söz konusudur. Tanpınar’ın Türk modernizminin bir
parodisini yaptığı doğrudur ama ilk değildir. Ancak, Tanpınar’ın
romanlarındaki “hüzün” ve “melankoli” temalarını geçmişe dönüş isteği
olarak değerlendirmek ise yanlıştır. Geçmiş yaşamı “tembel ve boş geçen
zaman” ve köhnelik, miskinlik gibi terimlerle tanımlayan ve durmuş eski
çalar saatlerle simgeleyen bir yazarın geçmişe dönmek istediği savı pek
kabul görmez. Hele hele herkes fakir olduğu sürece “fakirliğin hiç de
zannedildiği kadar korkutucu ve tahammül edilmez” bir şey olmadığı
ifadesi sadece ironik olarak değerlendirilebilir. Tanpınar’a göre geçmiş
bitmiştir ama gelecek henüz tam anlamı ile görünmemektedir; acaba
yıkıntılardan yeni yaratılabilirmi sorusu devrime karşı çıkış değil,
geleceği hızlandırma isteğidir. Şiirle ilgili eleştirilere gelince, Yahya
Kemal’in son aruz şairi olduğu doğrudur, ancak Yahya Kemal Fransız
sembolizm’inden de etkilenmiş bir şairdir. Divan nazım türlerinin
kalkmasından sonra iyi şiir yazılamadığı görüşü ise cahilcedir. Öncelikle
divan nazım türlerinin kullanımı yasaklanmamış, zamana yenik
düşmüştür. Ancak, Divan Şiiri hiç bir zaman halkın şiiri olmamıştır.
Halkın edebiyatı Türk Halk Edebiyatı geleneğindedir. Yunus, Pir Sultan
Abdal, Karacaoğlan, en az Divan Edebiyatı kadar Cumhuriyet şairlerinin
şiir geleneğinin bir parçasıdır. Cumhuriyet şiirinde, 19.y.y. Osmanlı
edebiyatında da görülen Fransız edebiyatı etkisi de vardır. Değişen bir
dünyada 20.yy. dünyasında aruz vezni ile şiir yazmakta israr etmek ne
denli sürekli olabilirdi. Aruzdan serbest nazıma geçiş, değişimle
uyumludur. T.S. Eliot’un modern şiiri tanımlarken, yeni bir dünya için
yeni bir şiir dilinin gerekli olduğunu vurgulaması boşuna değil.
Cumhuriyet döneminde devrimlerden sonra hiç şüphesiz yanlışlar
yapıldı. Bir dönem Türk müziğinin radyoda çalınmasının yasaklanması
4
bu yanlışlardan birisidir. Her dönem, bu dönem de dahil kraldan çok kral
taraftarı olanlar vardır. Ancak klasik müzik Türk kültür yaşamına
Cumhuriyetle gelmemiştir, Cumhuriyetle saraydan topluma indirilmiştir.
19.yy. da II. Abdülhamit’in klasik müziğe çok düşkün olduğu ve sarayda
klasik müzik konserleri verildiği bilinmektedir.19.yy. İstanbul burjuvazisi
kadar, genç sultanlar ve Şehzadeler de klasik müzik, yabancı dil derslerini
almışlar ve dolayısı ile Batı kültürüne açılmışlardır. Bugün Atatürk’ün
sevdiği şarkıları hala dinliyorsak, Klasik Türk müziği, Türk sanat ve halk
müziği konservatuarlarda, müzik topluluklarında, kentlerde ve
kasabalarda şevkle çalışılıyorsa, demek ki Türk müziği bu yanlıştan zarar
görmemiştir.
Yazarın dil devrimi ile ilgili eleştirilerine gelince, hiç şüphe yok ki
alfabe ve dil devrimleri çağdaşlaşmanın ve modernleşmenin önünün açan
en önemli devrimlerdir. Okuma yazma oranları yükselmiş,
Cumhuriyetten önce İstanbul azınlıklarının ve elitlerinin elinde olan
yabancı dil öğrenme ve yabancı ülkelerde eğitim yapma ayrıcalığı,
Anadolu insanına ulaştırılarak yepyeni bir dünyanın kapıları açılmıştır.
Bugün mütedeyyin kesimin elitleri de bu avantajı sonuna kadar
kullanmaktadırlar.
Türkçeleştirmenin zoraki bir dil yaratma çabası olduğu hep söylene
gelmiştir. Lisan-ı Osmani de Arapça, Farsça ve Türkçe terkiplerden
oluşan zorlama bir dildir. Türklerin Müslümanlığı kabul etmesinden bu
yana Arapça bilim, Farsça da edebiyat dili olarak kabul görmüştür.
Anadolu Selçuk’luların da resmi dilinin Farsça olduğu bilinir. Osmanlı’da
Arapça ve Farsça “elit”lerin dilidir, sonradan buna Fransızca da
eklenmiştir. Lisan-ı Osmani devletin ve sarayın dili idi. Halkın dili, halk
şairlerinin dilinden de anlaşılacağı gibi Türkçedir. Atatürk’ün Dil
Devrimi her şeyden önce Türkçe’nin devrimidir ve tarihimizde ikinci kez
gerçekleşmiştir. Anadolu beylikleri döneminde Karamanoğlu Mehmet
Beyi’in ünlü “Bundan böyle sarayda, çarşıda, pazarda Türkçe’den başka
bir dil kullanılmayacak” beyanı belki de Farsça ve Arapça karşısında
Türkçe’nin kullanılması talebinin ilkidir. Dil devriminin Farsça ve
Arapçayı tümü ile ortadan kaldırdığı yargısı da en azından artık doğru
değil. Bugün Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde Osmanlıca, Arapça ve
Farsça çalışmaları yapılıyor, münferit veya kurumsal çabalarla kaybolan
metinlerin yeryüzüne çıkarıldığını, çevirilerinin yapıldığını izliyoruz.
Ayrıca, Arapça ve Farsça öğrenme imkanı her isteyene açıktır.
Her ne kadar dilde sürekli yeni kelime türeterek yapay değişim
yapılmasının nesiller arası yabancılaşmayı getirdiği çok yanlış bir yargı
sayılmasa da 21.yy. da bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi ve
5
“küreselleşme” ile yayılması dil bazında kuşaklararası yabancılaşmayı bu
kez başka bir şekilde gerçekleştirmekte ve gündeme getirmekte. Belli bir
yaşın üzerindeki kuşak yeni teknolojik dili ve görsel medyanın dilini
anlamıyor. Gençler e-kitap okurken bir üst kuşak kitaplar kaybolmasın
diye savaş veriyor. Ellerinde ipadlerle doğan Z kuşağının gelecekte nasıl
bir “kuşaklararası
yabancılaşma” getirebileceklerini şimdiden
kestiremiyoruz. Modern dünyada değişmeyen bir şey varsa, o da
değişimin kendisidir.
Sayın Mishra yazısını, Tanpınar’ın romanına atfen, köklerinden
koparılmış toplumların sonsuza dek tarihin bekleme odasında (yine kendi
tabiri ile “waiting room of history”) kalmaya mahkumdurlar diye
tamamlıyor. Sayın Mishra “tarihin bekleme odası” derken tarihi salt Batı
dünyasının tarihi olarak algılıyor şüphesiz, tıpkı 20. yy.ın başında Afrika
kültürünün Batı kültüründen ne denli farklı olduğunu gören Hegel’in
Afrika için “outside history” tarihin dışındadır demesi gibi. Atatürk
Türkiye’yi uygar dünyanın bir parçası olmaya davet etmiştir, o günlerin
zor koşulları, ekonomik sıkıntılar, eğitimsizlik ve bir dönem yapılan
yanlışlar karşı devrimi özendirse de, bugün ekonomisi ve sanayisi ile
gelişmiş ilk 20 ülke içerisinde yer alan Türkiye’nin, “tarihin bekleme
odasında” kalması çok uzun sürmeyecektir. Maureen Freely’e kitabın
bundan sonraki baskıları için daha bilgili ve yansız bir önsöz yazarı
bulmasını öneririm.
(Tanpınar’ın romanlarına yapılan atıflar önsözdeki atıfların
İngilizcelerinden yazar tarafından çevrilmiştir)
6
Download

I was asked to prepare a paper on that huge topic “women and