29 Ocak 2014 Çarşamba Sayı: 70
Okuma notlarım
Halka yalan
söylemek
suçtur!
AHMET CEMAL
Özgürlüğü
okumuş muyduk? S.7
Korku ‘duvar’ından
açılan pencere
Adasız deniz
FARUK DUMAN
Ormanı
yürütmek S.9
NE OKUMALI?
Marksizm dahilindeki mayınlı arazinin
bir uğrağı: Antonio Gramsci S.13
Talihsiz
Dostluk
Jose Marti
Jose Marti’nin ilk ve
tek romanı Talihsiz
Dostluk, detaylı
ve uzun anlatım
cümlelerine rağmen
hızlı okunan, romantik
bir eser. S.7
Emek Yoksa
Ben de Yokum
Atilla Dorsay
Atilla Dorsay,
Beyoğlu’nun
adım adım
yozlaştırılmasında
kritik bir direnç
noktası olan Emek
Sineması’nın
yıkımının, öyküsünü
anlatıyor. S.11
Haziran
Direnişi’nden çok
önce yazılmasına
ragmen direnişteki
olaylarla şaşırtacak
kadar benzerlikler
taşıyan ve bir
ilk roman olan
“Duvar” üzerine
yazarı Mustafa
Angın’la konuştuk.
Sükut suikasti sona erdi
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın biyografik
yaşam öyküsünü bir kurgu içinde
sunan roman, bildik biyografilerden
farkıyla dikkat çekiyor. S.6
ÇOCUK KİTAPLIĞI
Pal Sokağı
Çocukları 112 yaşına
basarken...
Pal Sokağı
Çocukları’nın Islığını
Duyun: Arsa için
müdafaa vakti!
Arsalar hep
çocukların olsun!
S.14
KAPAK
4
29 Ocak 2014 Çarşamba Sayı: 70
Kırılmayı bekleyen bütün ‘duvar’lara...
Ancak milattan önce yaşananlar milattan sonra
yaşanacaklara set olamadı. Topuklu ayakkabılı,
kravatlı ve kredi kartlı kölelere dönüştük. Milat öncesi
olsa bile Spartaküs, kime karşı kılıç savuracağını
bilmekteydi. Milat sonrası ise, özgürlüğümüzü
kuşatanın kim olduğunu seçemez duruma düştük.
GÖRÜŞME: TIJEN SUCU
Bahar aylarını anımsatan bir
günde, Kadıköy Nâzım Hikmet
Kültür Merkezi’nde yazarımızın
imza gününde kendisiyle bir araya geldik ve bu keyifli söyleşiyi
yaptık. Umuyorum sizler de en az
bizim kadar keyif alacaksınız.
“Duvar” adlı romanla edebiyat dünyasına giriş yaptınız.
Sizi tanıyabilir miyiz? Kimdir
Mustafa Angın?
Günlük irade, gündelik düşünen
insanların iradesidir. Ben, bu
günlük deyiminin zarını delebilmek kavgasındayım. Kimdir,
sorusuna verilecek en kısa yanıtı
başkaldırılarda görebilirsiniz.
İnsanı ters yürüten bir romanı
kaleme almışsınız. Bunu başkaldırıya bağlayabilir miyiz?
Şöyle düşünün… Bir ülke işgal
edilir. Kim tarafından, nasıl işgal
edildiğini bilirsiniz. Tutsak düştüğünüz bellidir. Ancak zihniniz
işgal edilmişse ne yaparsınız?
Hem de haberiniz bile olmadan
ve ömür boyu esaret çekerek,
daha da kötüsü, esaret çektiğinizi bile bilmeden ve ondan da
kötüsü, durumunuza şükrederek
yaşamak. Siz olsanız boyun mu
eğerdiniz?
Kesinlikle eğmezdim. Bu yüzden mi romanın omurgasını
sorgulama üzerine oturttunuz? Romanlarda pek rastladığımız bir durum değil. Zor bir
seçim olmadı mı?
Böylesi bir ülkede her şey zor.
Kolay çiğnenecek bir lokma bile
yok. Zoru seçmem bu yüzden
olsa gerek. Bunun yanı sıra
genellikle roman, anlatıcının düş
ve düşünüş dünyasıyla çevrilidir.
Bu kadar çok kaynakçaya ihtiyaç
duyulmaz bu romanda olduğu
gibi.
Sizi böyle bir roman yazmaya
iten neden ne oldu ki, böylesi
bir çıkış yaptınız?
Bu soruyu Spartaküs’e sorsaydınız kılıcına bulanmış isyanını
gösterirdi size.
Özgürlüğün ve eşitsizliğin ilk
başkaldırısını Spartaküs’te
görmekteyiz. Savaşmak için
kılıç, savaş için köleler yeterliydi.
Tasması, damgası ve zincirleriyle
kölelik tarihinde bir ilki başlattı.
Yenilmesine karşın ne ihanete
takılan korsanların, ne de onu
yenilgiye uğratan generallerin
adı bilinir ezbere. Ancak milattan önce yaşananlar milattan
sonra yaşanacaklara set olamadı.
Topuklu ayakkabılı, kravatlı ve
kredi kartlı kölelere dönüştük.
Milat öncesi olsa bile Spartaküs,
kime karşı kılıç savuracağını
bilmekteydi. Milat sonrası ise, özgürlüğümüzü kuşatanın kim olduğunu seçemez duruma düştük.
Daha da ötesi, köle olmadığımızı
kanıtlamak için Spartaküs’ün
zincirlerini gösterdik; renkli
kredi kartlarımıza bakınarak
Duvar’ı yazma nedenim, nasıl
saygılı bir köleye dönüştüğümüzü görmelerini sağlamaktır.
Bu yüzden olsa gerek, romanın oluşumunu ilkel çağdan
alıp günümüze taşımışsınız.
Arada ne fark gördünüz ki,
iki farklı dünyayı yan yana
getirdiniz?
Aslında fark değil de benzerlik
dememiz daha yerinde olur.
İlkel çağın sorunu ilkel olmasıydı. Korkusunu yenecek gücü
keşfedememişti, çağdaş insan ise
keşfettiği korkusuna yenik düştü.
Korkunun temelini de inanca
dayamış gibisiniz. Bu duvar da
korkunun bir sonucu mu?
İlkel insan tarihte korkusunu
bastıracak birçok yöntem bulmuş. Çeşitli tapınma biçimleri,
adaklar, tehlikeyi savuşturmak
için sunaklar gibi. Milyon seneleri aşıp buzul çağları atlatıp,
günümüze geldiğimizde ise bir
şeyler değişmiş olsun istiyoruz.
Ancak ilkel insanın korunmak
için kurduğu barikata karşın,
çağdaş insan, -bu terime de
karşıyım- kendi duvarlarını
kurup o duvarın içinde yaşıyor.
Acınası durum şu ki, duvarlar
arasında yaşadığının ayrımında
bile değil. Sorunuzun cevabı da
açığa çıkmış oluyor. Duvar, kendi
korkumuzun duvarlarıdır. Ne
aşılabilinir ne de yıkılabilinir.
Biraz daha romanın içine
girersek, romanınız Çin Seddi
gibi. Git git bitmiyor. Ama her
tepeye çıktığımızda ayrı bir
manzarayla karşılaşıyoruz.
Örneğin, zaman konusundaki
rim. Ama bir soru da ben sormak
isterim onlara: “Ya yoksa!”
Duvar
Mustafa Angın
“Ya yoksa!”dan yola çıkarsak,
yazgısına boyun eğen insanlardan çok, inanç kavramını
hedefe almışsınız. Doğru mu?
Yolda Kitap, 2014, 690 sayfa
görüşleriniz… Neden zaman
yok?
Yalnızca zaman değil… Bir örnekleme yaparsak, doğada inanç
yoktur, kibir yoktur, kendini
beğenmişlik yoktur. Kin, nefret
yoktur. İntikam ve sadakat yoktur. Ahlaksız bir ağaç, namusuna düşkün bir yaprak parçası
yoktur. Bir kirpinin eve dönme
zamanı geldi, gibi gelen bir
zaman kavramı yoktur. Bir arının
bir çiçekle birlikteliğinde, nikah
ve nikah memuru yoktur. Özcesi,
insan dışında, “bu, benim” diyen
hiçbir canlıya rastlayamazsınız.
Romanda görülen zaman
kaymaları ve geri dönüşler,
gezimize ayrı bir renk katmış.
Biraz da buna değinsek.
Sorun şu ki, evrende hiç kimse
bulunduğu o anı yaşamıyor. Bir
adım sonrasında neler yapacağını tasarladığı gibi, geçmişe
yönelik “keşke”lerini de yanında
taşıyor.
Düşlerimiz ise akıl almaz boyutlarda seyahat eder. Kimi zaman
ağaçlardan kayısı kopardığımız
günlere döner, kimi zaman
düşlerimizle yıldızları yakalarız.
Ve hiçbir mutlak güç, kuracağınız hayallerin önüne geçemez.
Bulunduğunuz en zorlu mekandan bile rahatça sıyrılabilirsiniz.
Kayma dediğiniz şey insanın
doğasında olan bir durum. Nasıl
pişmanlıklarımızla yaşıyorsak,
geri dönüşlerin işlenme mantığı
da bu şekilde oluşmuştur.
Sıra geldi sorgulamanın temel
eksenine. Fizikötesi varsayımları önce toplamış, sonrasında
ise bir kasırga gibi süpürmüşsünüz?
Nedeni söylediğiniz gibi. Varsayımlara dayalı örnek olmaz. Adı
üzerinde Var-saymak. Ve varsayılan bir temel üzerinde bir
iddia da olamaz. Çünkü bunun
devamı, ya-varsa sorusuna dayanır. Çünkü bilmediğimiz bir şeyi
açıklamak için kanıt aramaya da
ihtiyacımız yoktur… Siz ne derseniz deyin, karşıdaki yine 0-4
yaş aralığında ezberletilmiş şeyi
söyleyecektir: “Ya varsa!” Aslında
ironik bir serzeniş. Doğrudur,
cennetin var olması için cehenneme; buna benzer soru soranların kendini kurtulmuş hissetmesi
için de imansızlara gerek vardır.
Ancak bu basit diyalektiğin ayrımına bile varamayan, böylelikle
kendini inkara kalkışanlara şu
kadarını söylemek isteriz ki,
başkalarının günahından kendine cennet müjdeleyen birinin
içindeki huzursuzluğu taşımaktansa, kendi adıma, söyledikleri
cehennemde yanmayı tercih ede-
Aslında doğrular birbirinden çok
farklı değil. Özcesi, bir insan yazgısına teslim olmuşsa neye inandığının bir hükmü yok. Çünkü
inanmaya giden yol, mutlak itaat
etmekten geçiyor. Ancak yazgı,
daha evren oluşmadan belirlenmiş, daha kitaba yazılmadan
önce irade edilmiş ve ol demeden
önce oluşmuş bir karar. Eğer bu
kararı doğrulamışsanız, inanışın
statik ve sabit olduğunu, soru ve
sorgulamaya kapalı olduğunu,
katılık ve önkabul içerdiğini de
doğrulamış olursunuz.
Roman kahramanlarınızın
adları ilginç. Kimisinin adı
Türkçe, kimisinin yabancı. Bir
de yaşları epey küçük. Mesela
“Wint” karakteri 10 yaşında.
Bunun amacı nedir?
Aslında romanda ad kullanmadım. Bu, şu anlama geliyor: Adlara ya da kahramanlara takılarak
kitap okumak, adı ya da kahramanı yüceltir. Bu ise romanın
özünü kaçırmanıza sebeptir. Ben
yalnızca serpiştirme yaptım. Siz,
hiçbir ad yokmuş gibi algılayın.
İnanın daha çok hoşunuza gidecek. İkinci sorunuza gelince…
Yaşları da küçük! Küçük ya da
büyükten anladığımız şeyi açmak
istersek, Hiroşima’ya atom
bombasını atan adamlar büyük
adamlardı, değil mi? Ne kadar
büyük? Aradan bir asır geçecek
olmasına karşın yaraların azalmadığı bir büyüklük? Bu yüzden
büyüklerin doğruları yerine küçüklerin hatalarını kabullenmek
bana çok daha akılcı geliyor.
5
29 Ocak 2014 Çarşamba Sayı: 70
Romanınızda anlatının ne
zamanda geçtiği de belirsiz.
Yakın bir gelecekte olduğu
kesin ama mekanı da belirsizleştirmişsiniz. Bu öğeler
romana bilimkurgu özellikleri
kazandırmış. Ne dersiniz?
Romanda, belirttiğim gibi zaman
diye bir şey yok. Zaman olmayınca da geçen şeyin ne olduğu
sorulamaz Çünkü “geçen” diye
tanımlamaya çalıştığınız şey,
soyut bir kavramdır. Ben size
sorayım: Bu sözünü ettiğiniz
şey hızlı mı geçmiştir? Ya da ne
kadar yavaş geçmiştir? Gördüğünüz gibi bir yanıtı yok. Geçen bir
şeyin olmadığı bir yerde zaman
da olmaz.
Elbette ismin, zamanın, geçen
şeyin olmadığı bir yerde mekanın da önemi yoktur. Romanda
mekanın Meksika ya da Kanada
olmasının ne önemi olabilir ki?
İnsanlar mutlaka tutunacak bir
yer ararlar. Örneğin “Aa, romanda
benim adım geçmiş” gibi. Evrende benim diyebileceğiniz herhangi bir mutlaklık var mıdır? Kaldı
ki isim, eşyaya göre daha soyut
bir kavramdır. Benim adım? Ne
acınası bir ego? Benim burcum,
benim şansım gibi…
Eğer roman, Mecdiyeköy Gülbahar Sokak’ta geçmiş olsaydı,
oralı birisi, “Aa, bizim sokaktan
söz etmiş” diyerek çığlığı basmaz
mıydı? Şimdi de sokak onun
olmuş oldu.
Bence tutunmak, tutunmak
istediği yeri bilemeyen insanların
boşluktaki öyküleridir.
Biraz soluklanmadığıma pişmanım. “Duyarlı evre,” alışık
olmadığımız bir terim. Ama
romanda neredeyse her köşe
dönemecinde karşımıza çıkıyor. Biraz açabilir miyiz?
Yaşamımızda en duyarlı olduğumuz bir evreden söz edeceksek,
umarım yetmiş yaşı parmakla
göstermeyeceğiz. Tam tersi, başlangıç evresinden söz ettiğimiz
anlaşılacaktır. Bu basamak 0-4
yaş aralığını kapsar. Hayvanlarda
bu süre çok daha kısadır. Peki,
nedir bu duyarlılık? Yaşama
tutunabilme için öğrenme ve
algılama süresini kapsar. Eğer bu
duyarlılık evresinde, öğrenerek
yaşama tutunma şeması değil de
ezber ve enjekte bir öğretme süreci yaşanırsa, çocuk duyarlı evre
aşamasını öğrendiği ezberler
üzerine kurar.
4+4+4: Bu sürecin siyasi arka
planı da buna benzer. Şükreden
bir nesil yaratmak bu duyarlı
evreyi kontrol etmekten geçer.
Aslında duyarlı evre yalnızca
romanda değil, inanç sömürüsünün kol gezdiği tüm ülkelerde
köşe başı edilir.
Romanı okurken hepimizin
çok iyi bildiği bir yere gönderme yapmanız dikkatimi çekti:
İstiklal Caddesi. Özellikle
Haziran Direnişi’ni anımsatan çok fazla öğe içermekte.
Ancak bildiğim kadarıyla siz
bu kitabı Haziran Direnişi
gerçekleşmeden çok önce kaleme almıştınız. Bu durumda,
sizin bir tür öngörünüz vardı
diyebilir miyiz?
Kapitalizm açısından olaylara
bakarsanız bir sömürü mekanizmasının işlediğini görmeniz için
öngörülü olmanıza gerek yoktur.
Bir başkaldırıcı düşünceye sahipseniz, bu kez de isyan hareket-
KAPAK
lerine sebep olan nedenler için
öngörülü olmanıza gerek yoktur,
zaten o vardır. İstiklal Caddesi de,
Türkiye’nin en kalabalık caddesi.
Bu ne demek? Her türlü acının,
korkunun, zekanın işlediği; kin,
öfke ve her türlü altüst oluşun
ayak sesidir… Yenginin, yenilginin, palavranın, güvensizliğin,
komedinin kendisidir… Palyaçonun dramı, Sezar’ın kaderidir. Tutku, gıpta, hırs, çatışma
kadar paylaşımın da şaheseridir
sokak…
istediğiniz bir şey var mı? Ya
da okuyucuya ne önerirsiniz?
Artık son sorum… Gerçi siz
“son” diye bir şey yoktur dersiniz ama roman dışı eklemek
Sohbet mükemmeldi. Bize
vakit ayırdığınız için teşekkür
ederiz…
Öngörü şurada saklıdır: Bu
kadar tezatlığın yaşandığı bu
daracık alanlar kaçınılmaz olarak
başkaldırının da mekanları olacaktır. Geriye yalnızca mekan içi
süslemeler kalır. O da başta belirttiğimiz gibi, kapitalist sömürü
nasıl tahmine dayalı bir gözlem
değilse, başkaldırı yöntemleri de
gözlem dışılıkları ifade eder. Tek
sorun, başkaldırının, başkaldıracak doluluğa erişmesidir. Gezi’de
yaşanan şey bu doluluğun
taşmasıdır.
Akıldışı bir tarihe tanıklık ediyoruz. Çağlar ötesinden günümüze taşınan dinsel doktrinler
toplumları köle-inanç ekseninde
hizalamaya çalışıyor. Bu tarihsel
sapkınlık, balıkçıların, toprak
emekçilerinin, sanayi işçilerinin,
kafa emekçilerinin ve maden
emekçilerinin tarihsel birikimlerini zenginlerin, tefecilerin,
bankerlerin sofraları için ve
onların işlediği suçları örtmekte kullanılıyor. Patrikhaneleri
ve Ortodoksluğu, yoksulluk ve
cehalet besliyor. İnsanın doğasını, aklını, geleceğini, sevgisini
ve birikmiş emeğinin hırsızlığını
sürdürenlere, yine şükredenler
“şükür” dileyerek sahip çıkıyor.
Oysa şükredilecek bir dünya,
yerini, başkaldıran bir dünyaya
bırakmalıdır. Okuyucu, roman
kurgusu içinde bunu sıkça görecektir. Ayrıca romanın sorguladığınız ölçüde sizi neşelendirecek
bir gücü var.
Başkaldıracak bir öykün varsa yaşam güzeldir...
Roman günümüze
DENIZ AKINCI
fazlasıyla benzeyen bir
Duvar; bir roman adı için oldukça
takım olayları işlemiş ki,
düz bir isim olmasına rağmen,
sanırsınız kitap Haziran
kitabın ilk sayfasından itibaren
Direnişi’nden hemen
kendinizi bambaşka bir dünya
sonra kaleme alınmış.
içerisine tutsak ediyorsunuz. MerAncak biliyoruz ki,
diven basamaklarını tırmanırcasıDuvar’ın beş yıl öncesine na, her sayfada adeta Everest’in
tepesine yaklaştığınızı düşünüyor,
uzanan bir geçmişi var.
ancak zirveye bir türlü varamıHaziran Direnişi ile
yorsunuz.
arasında çeşitli
Roman, bilimsellikten
benzerlikler
felsefeye, ateizmden
görüyoruz.
kadere, popülizmÖrneğin,
den kapitalizme
“duran
varana kadar her
şeyi elekten geçirmiş,
adam”
daha da ötesi filtreleeylemi…
miş diyebiliriz…
Fazlasıyla gerçek ve
aynı zamanda gerçeküstü gelen temalar
ustalıkla işlenmiş.
Kişilerin kendi iç
çatışmaları ve
sorgulamaları,
bilimsel deneyler ve kobaylar,
belirsiz bir zaman - mekan
örgüsü içinde
işlenmiş…
Aslında
yazara göre
zaman da
yok; çünkü
zaman,
madde
değişi-
minin insanca adlandırılmasından
başka bir şey değildir. Kendinizi
bilimkurgu fabrikasında işlenmeye
hazır bir ürün gibi hissederseniz şaşırmayın, derim. Aklıma
gelen bir örnek var konuyla
ilgili: Samsun’da 12 Eylül sonrası,
“malum” filmlerin oynatıldığı bir
sinema vardı. (Sümer Sineması)
12 Eylül cuntasının sinema önüne,
belediyeye astırdığı pankart şöyleydi: “Saat 18.00’den sonra, 18
yaşından küçüklerin film izlemesi
yasaktır.” Burada yasak olan
aslında nedir? Diye sormamız
gerekiyor, çünkü saat 18.00’e
kadar her yaş grubu sinemaya
giriş yapabiliyorken, 18.00 sonrası
“18” yaş ve üstü girebiliyor. Sizce
de aslında belediye, astığı o pankartla zamanı yasaklamış olmuyor
mu? Yazarımızın zaman değerlendirmesi de bu şekilde, bu yüzden
romanda sıkça karşınıza “Zaman
nedir?” şeklinde soru – sorgulamalar çıkmakta.
Yazara artık kuşkuyla bakmam
gerekiyor; çünkü roman aynı
zamanda günümüze fazlasıyla benzeyen bir takım olayları
işlemiş ki, sanırsınız kitap Haziran Direnişi’nden hemen sonra
kaleme alınmış. Ancak biliyoruz
ki, “Duvar” bundan çok önce
yazılmış bir roman ve beş yıl
öncesine uzanan bir geçmişi var.
Haziran Direnişi ile arasında çeşitli
benzerlikler görüyoruz. Örneğin,
“duran adam” eylemi. Taksim’de
bir kişiyle başlayan bu eylemi, ro-
manda binlerce kişi Gezi Caddesi
denilen yerde gerçekleştirmiş ve
durarak alanı kapatmışlardı. Diğer
bir benzerlik ise, park alanına
yapılması planlanan inşaatın
önünde, Çiğdem’in –baş karakterlerden biri– gitarlı protestosu,
ki az kişiyle başlayıp tüm Gezi
Caddesi’ne yayılan binlerce kişilik
bir eyleme dönüşmüştü. Son bir
ipucu daha verelim: Kitapta da
“Gezi Caddesi” ve “Gezi Alanı”
var.
Kitabın ilk sayfasında başlayan
sorgulama, kitabı bitirdiğiniz halde
devam ediyorsa, kitap bitmemiş
demektir. Yazar da buna değiniyor. Son diye bir şey yoktur,
diyerek. Hemen her bölümde
ise, “Meryem” yani “Mery” ve yan
karakterlerden biri olan “Julie”
(rahibe) arasında geçen Tanrı ile
ilgili tartışmaları merakla okuyacağınızı düşünüyorum. Akıl tahtanızı
silecek ve yeniden yazacak türde.
(Bir şeyin sonsuzluğu içine, ikinci
bir zıtlığı koyarsanız, o şey sonlu
olur. Eğer ki sonsuz merhamet
içine cehennem azabını koyarsanız, sonsuz merhametinizi
kuşkuya düşürürsünüz. Ve eğer
yarattığınız tuzağa bir de iblisi ortak ederseniz, merhametiniz yırtılır
ve sökülür.)
Böylesine ayrıntılı bir anlatıma
sahip, edebi dili mükemmele yakın bu kitabın yazarı olan Mustafa
Angın kimdir peki? Kendi cümleleriyle tanıyalım onu:
“Yaşamöyküsü deyince akla
gelen ilk şey, senelerin sıralandığı
okul karnesini andırır.
Doğduğu yer, okuduğu okullar,
görev aldığı birimler sıralanır bir
bir. Oysa yaşam, başkaldıracak
bir öykün varsa güzeldir.
Herkes yaşamaya hükümlü
doğar. Ancak kimi hükümlü, kimi
hükümsüz yaşar. Hükümsüzlerin
hüküm sürdüğü bu koca evrende,
onları birbirinden ayıran tek şey,
hükümlü yaşayanların adlarıdır
daima…
Okunacak bir anı görürsen bir
yerde, mutlaka hükümsüzlerin
hükmüne karşı bir başkaldırı, bir
altüst oluşum yaşanmıştır.
Bu yüzden yaşam, sorguladığın ölçüde güçlü, kabullendiğin
ölçüde güçsüzsündür. Ve bu
nedenden ötürü, yaşamın nasıl
yaşanması hakkında hüküm verecek olanlar, yine hükümlü insanlar
olacaktır, der. Hükümsüzlerin
hükmü sona erene dek.”
Bunun yanı sıra Mustafa Angın’ın
sorgulamayı seven biri olduğunu
öğreniyoruz. Ancak her sorgulama yeni bir çatışmayı ve her
çatışma yeni bir sorgulanmayı
göze alacağı kapıları aralar.
26 yaşından 36 yaşına kadar, araladığı bu kapı boşluklarında yaşar.
Yaşamından, gençliğini kapsayan
bir kesit, 12 Eylül diktası tarafından sökülüp alınmıştır. Bu yüzden
sokağı çok sever. Anlattığı öykü
de bir sokak hikayesidir. Hem de
direnişten direnmeye uzanan bir
öykü…
Download

soLKitap_2013_06_12 (2)