bilig
GÜZ 2014 / SAYI 71
281-290
Yayın Değerlendirme / Book Reviews
Osman Gümüşçü (2010). Tarihi Coğrafya.
İstanbul: Yeditepe Yayınevi
Halil İbrahim Gök
Bir süre önce üniversitede, Tarihi Coğrafya dersi için kaynak aramaya başladığımızda
Osman Gümüşçü’nün Tarihi Coğrafya adlı kitabı karşımıza çıktı. Yaptığımız ön
değerlendirme neticesinde bu kitabın da dersin kaynakları arasında yer alabileceğine karar
verdik. Ne var ki dikkatli bir şekilde gözden geçirince, ders kitabı olarak yararlanmak bir
yana, kitabı amatör ilgiyle bile okumanın güçlük doğuracağını gözlemledik. Çünkü eser
oldukça iddialı bir isim taşımasına karşın daha çok yazarın coğrafyacılık üzerine endişelerini
yansıtan indî ve iddialı yorumları, gereksiz ve uzun aktarmalarıyla dolu sayfalardan
müteşekkil olup, dikkatli bir okuyucunun aradığını bulamadığı bir çalışma olarak karşımıza
çıktı. Dahası, kimi anakronik hatalar, cümle bozuklukları, kullanılan dilin keyifli bir
okumayı sağlamaktan uzak oluşu da cabası idi. Eser bizi hayal kırıklığına uğratmıştı. Ayrıca
kendimize sorduğumuz başka bazı sorular da oldu. Mesela bilim insanlarının güzel bir
Türkçe ile eserlerini kaleme alma sorumluluğu yok mu idi? İşte bu ve daha başka sorular,
önemli bir konuyu kendine başlık edinen ancak içeriğiyle okuyucuyu umutsuzluğa sevk
eden böyle bir eserin bizi hayal kırıklığına uğratma sebeplerini paylaşmaya sevk etti.
Kabul etmek gerekir ki bir eseri tenkit etmek, onu kaleme almaktan nispeten daha
kolaydır. Ancak bir benzetmeyle ifade etmek gerekirse; herhangi bir insan terzi olmadığı
halde, giydiği elbisenin üzerine uyup uymadığını bilebilir; bunu terziye söylemesi sadece bir
marifet değil, aynı zamanda gerekliliktir de.
Burada sözünü ettiğimiz eser, beş bölüm olarak hazırlanmış olmakla birlikte, temelde iki
kısımda değerlendirilecektir: Başlangıçtan itibaren Birinci Bölüm’e kadar olan ilk kısım ve
Birinci Bölüm’den kitabın sonuna kadar olan ikinci kısım. Bunlardan özellikle Giriş
bölümünün dâhil olduğu ilk kısmın oldukça problemli olduğu göze çarpıyor. Bu yüzden
burada, daha çok bu ilk kısımda yer alan yazar tarafından yapılan değerlendirmelerin
mahiyeti, yazım hataları ve metodolojik yanlışlıklar üzerinde durulacaktır. Meselâ, yazarın
ileri sürdüğü “tarihi coğrafya” kavramının hangi alana ait olduğu hususu; yazarın, eserde
_____________

Yrd. Doç. Dr., Kırıkkale Üniversitesi, Fen – Edebiyat Fakültesi – Kırıkkale / Türkiye
[email protected]
281
•
bilig
GÜZ 2014 / SAYI 71
• Gök, Yayın Değerlendirme / Book Reviews •
benimsediği bilimsel yaklaşım ve bilim kavramına ilişkin görüşleri ile kitabın yöntem
sorunları bu çerçevede ele alınacaktır.
Öncelikle eserin fiziki hususiyetlerini aktarmakta yarar var. Buna göre, eser iç kapakta
Tarihi Coğrafya başlığının yanı sıra, Kavramlar-Tarihçe-Kaynaklar-Mekan-Metod alt
başlığını taşımakta ve İçindekiler, Şekiller Listesi, Önsöz, II. Baskı İçin Önsöz, Giriş, 5
Bölüm, Sonuç, Seçilmiş Kaynakça ve Dizin’den oluşmaktadır. Bunlardan, “Giriş” kısmında
yer alan konuların uzunluğu ve sayfa miktarları arasında ana bölümlerle karşılaştırıldığında
büyük farklar görünmektedir. Kısacası, bu bölümümün bu alt başlıkları arasında sayfa
miktarı bakımından bir denge gözetilmemiştir. Mesela, Giriş başlığından itibaren “1Coğrafya” başlığına kadar 14 sayfalık bir değerlendirme yer alır. 1-Coğrafya başlığından “2Tarih” başlığına kadar 40 sayfa yer alır (s. 15-56). 2-Tarih başlığından “3. Coğrafya Tarihi”
başlığına kadar 16 sayfa yer alır (s. 56-72). “4.1-İlkçağ’da Coğrafya” başlığı 7 sayfa, bundan
sonra “4.2-Ortaçağ’da Coğrafya” başlığı 15 sayfa, bundan sonraki “4.3-Yeni ve Yakınçağ’da
Coğrafya” başlığı 43 sayfa, sonraki başlık olan 4.4-Modern Coğrafyanın Türkiye’ye Girişi
ise 42 sayfadan oluşmaktadır. Görüldüğü gibi Giriş Bölümü toplamda 158 sayfadan
oluşmaktadır
Giriş’ten sonra yer alan ve kitapla aynı adı taşıyan Tarihi Coğrafya Bölümü ise Birinci
Bölüm olarak 159. sayfada bulunmaktadır. Bu bölümde de “1-Tarihi Coğrafyanın Tanımı”
başlığı 11 sayfadan, “2-Tarihi Coğrafyanın Amacı ve Öğeleri” başlığı 10 sayfadan, “3Tarihi Coğrafyanın Konusu ve Sınırları” başlığı 9 sayfadan, “4-Tarihi Coğrafyanın
Coğrafya İçindeki Yeri ve Önemi” 6 sayfadan oluşmaktadır. Görüldüğü gibi Birinci Bölüm
olan Tarihi Coğrafya Bölümü toplamda 37 sayfadan oluşuyor.
Birinci Bölüm’den sonra, 197. sayfada İkinci Bölüm olan Tarihi Coğrafyanın Doğuşu ve
Gelişimi yer almaktadır. Bu bölümde yer alan “1-Dünya’da Tarihi Coğrafya” başlığı 9
sayfadan, “2-Türkiye’de Tarihi Coğrafya” başlığı 18 sayfadan, “3-Türkiye Tarihi Coğrafya
Araştırmalarından Çağ Taksimi” başlığı 5 sayfadan oluşmaktadır. Yani, İkinci Bölüm
toplamda 34 sayfadan oluşmaktadır.
Üçüncü Bölümü oluşturan Tarihi Coğrafyanın Kaynakları başlığı ise 231. sayfada yer
almaktadır. Bu bölüm ise toplamda 78 sayfadan oluşur.
309. sayfada yer alan Tarihi Coğrafya Araştırmalarında Mekan başlığı Dördüncü Bölüm’ü
oluşturmakta ve 32 sayfadan oluşmaktadır.
333. sayfadaki Beşinci Bölüm ise, Tarihi Coğrafya Araştırmalarında Metot başlığını taşır ve
46 sayfadan oluşur.
Görüldüğü gibi, bölümlere tahsis edilen sayfaların farklı uzunluklarda olması, bölümler
arasında bir dengesizliğe yol açmıştır. Özellikle Giriş bölümüne ayrılan sayfa miktarı, diğer
bölümlerin kat kat üzerindedir. Oysa bir kitaptaki Giriş bölümünün, ana bölümden daha
uzun olmaması beklenir. Kitap, incelemeyi hedeflediği “Tarihi Coğrafya” kavramına ise
başlangıçtan 160 sayfa sonra yer vermektedir. Bu da dikkate şayandır. Bu ahenksiz dağılım,
çalışmanın ilgisini ana konunun dışındaki mevzulara teksif etmiş olduğundan, okuyucuyu
282
•
• Gök, Yayın Değerlendirme / Book Reviews •
bilig
GÜZ 2014 / SAYI 71
asıl mevzudan uzaklaştırarak zihin dağılmasına yol açmaktadır. Bu yaklaşım, çalışmanın
biçim ve içeriğinin aşağıda belirtildiği üzere dikkatli bir metodolojik süzgeçten
geçirilmeden hazırlandığını ortaya koymaktadır.
Giriş bölümü içerisinde yer alan “Coğrafya Tarihi” başlığını taşıyan kısım, kanaatimizce
bütün eksikliğine rağmen bu bölümün en yararlı kısmıdır. Bununla birlikte, Coğrafya
Tarihi kısmı, daha detaylı ve müstakil bir bölüm olarak ele alınabilirdi. Bu kısmın alt
başlıklarından olan “Ortaçağ Tarihi”ne ait bilgiler de sistematik olmaktan uzaktır. Başta
değinilen bir konu, araya bazı notlar girildikten sonra yeniden ele alınıp tartışılmakta
dolayısıyla bu tekrarlar, konu bütünlüğü açısından kopukluk oluşturmaktadır. Yine, aynı
alt başlığa ait yerde, Ortaçağ dönemindeki çalışmalar hakkında verilen bilgiler arasında
takdim-tehir problemi göze çarpar.
Yazar, tarihi coğrafya kavramına geçmeden önce yoğun bir şekilde Coğrafya’nın bir bilim
dalı olup olmadığı üzerinde durur. Ona göre bu durum coğrafyacılar arasında bile hala
tartışılıp durmaktadır. Yazarın sürekli hatırlattığı bu konudaki temel görüşlerini şu cümle
özetler: “Coğrafyanın ne olduğu ve hangi konuları incelediği kamuoyunca doğru
değerlendirilememiş ve sonuçta coğrafyanın bir alt dalı durumundaki tarihi coğrafya da hak
ettiği yeri bulamamıştır…” (s. 10). İyi de, tarihi coğrafyanın hak ettiği yerin neresi olduğu
nasıl anlaşılacaktır?
Yazar, bilim tanımı yaparken Batı’lı bir bilim adamının yorumundan yararlanır ve bir
bilimin “keşfetme, doğruluğu saptama, karşılaştırma yapma, genelleme ile meşgul” olması
gerektiğini savunur. Dolayısıyla Türkiye’de coğrafyanın hala bir bilim olup olmadığının tam
manasıyla bir eksiklik içinde bulunduğunu, bu eksikliği de Türkiye üniversitelerindeki
coğrafyacı akademisyenler arasındaki iletişim eksikliğine bağlar (s. 11). Coğrafyacıların kendi
aralarındaki mesleki problemleri de ısrarla vurgular (s. 15-18).
Bununla birlikte yazar, tarihi coğrafya kavramının doğru bir isimlendirme olduğunu
savunur (s. 11). Tarihi coğrafya tabirine ilişkin ilk tanımı 13. ve 14. sayfalarda yapmakla
birlikte, bu tanımlar daha çok başka eserlerden yapılmış olan alıntılardır. Aşağıda bu
noktaya yeniden döneceğiz.
Yazar, 15. sayfada yer alan “Coğrafya” başlığını taşıyan bölüme kadar, coğrafya konusunda
abartılı dipnotlarla desteklediği değerlendirmeler yapar. Bu değerlendirmeler daha çok
insiyakî yaklaşımlar olarak göze çarpıyor. Bu ve sonraki bölümde yazarın üslubu son derece
serbesttir ve oldukça iddialı görüşler taşır. Bilimsel çalışmalarda mümkün mertebe tolere
edilmesi gereken öznel değerlendirmeler, birbirini izleyen cümleler içerisinde yer alır.
Burada okuyucu, konuya olan dikkat bakımından olumsuz etkilenmektedir.
Yazar Türkiye’de coğrafyanın kamuoyu tarafından pek bilinmediği iddiasından hareketle,
gereksiz bir şekilde, coğrafyacıların kendilerini ifadede zorluk çekmelerini; coğrafyacıların ne iş
yaptığı gibi hususları açıklamaya girişir. Üstelik bu açıklamaların yersiz olduğunu fark
ederek şu cümleyi sarf eder: “Elbette bu konular aslında Tarihi Coğrafya adını taşıyan bir
kitabın bahsi olamaz” (s. 16-17).
283
•
bilig
GÜZ 2014 / SAYI 71
• Gök, Yayın Değerlendirme / Book Reviews •
Yazar, coğrafyanın ve coğrafyacıların günümüzde olumsuzluk içinde bulunduğunu ve bunun da
sorumlularının, ısrarlı bir şekilde tekrar ederek, üniversite hocaları olduğunu iddia
etmektedir (s. 18, 28). Sıklıkla tekrarladığı bu gibi görüşlerini şu cümle ile sürdürür:
“Akademisyen coğrafyacıların düşünce tarzları, yaptıkları çalışmalar ve hata kabul
etmezlikleri, ülkemiz coğrafyasını iyiye değil belirsizliğe ve karmaşaya sürüklemektedir” (s.
18). Bu iddialara bir tarihçiden ziyade bir coğrafyacının cevap vermesi daha isabetli
olacaktır. Ayrıca bu bölümdeki dipnotların da son derece uzun ve konuyla doğrudan ilgili
olmayan gereksiz açıklamalara yer verdiğini belirtelim. Netice itibariyle, Türkiye
coğrafyacılığının meselelerinin bu kitapta bu denli tartışılması gerekli midir?
Yazarın, coğrafyacılığın sorunlarının çözümü hakkında önerme olarak ileri sürdüğü
yaklaşımın da problemli olduğu görülüyor. Nitekim yazarın şu ifadeleri bu problemi teyit
etmektedir: “Aslına bakılırsa bir bilimsel araştırma yöntem hatası olan bu durum ne yazık
ki coğrafya için de önemli sakıncaları olan yaşanan bir gerçektir. Aslında biraz araştırılsa,
biraz okunsa, geçmişten ders alınsa, daha yüzlerce yıl önce İbn Haldun tarafından sayfalar
dolusu örnekler verilen bu hastalığın ne kadar eski ve yaygın olduğunu göstermeye
yeterlidir.” (s. 18-19). Yazar burada “tarihi coğrafya” araştırmasını bir yana bırakmış
“tarihten ders çıkarma” işlemine soyunmuştur. Bir Ortaçağ filozofunun kendi şartları
içerisinde değerlendirilmesi gereken düşüncelerinin salt doğrular olarak kabul edilip olduğu
gibi günümüze uygulanmasının salık verilmesi gerçekten şaşırtıcıdır. Dahası, bir coğrafyacı
olmadığı halde İbn Haldun’un yöntem ve görüşlerinin bugünkü coğrafyacılığın temel
meselelerine çözüm olacakmış gibi savunulması da tarihin arkaik yorumunun bir yansıması
olarak göze çarpar. Bu bakımdan yazarın, kitapta serdettiği görüşlerinden yola çıkarak,
yöntem; coğrafyanın bilim olup olmama durumu ve Türkiye coğrafyacılığının meseleleri
gibi konularda zihin karışıklığı içinde olduğu sanılmaktadır.
Yazarın, Coğrafya’nın bilimsellik özelliğine vurgu yaparak sürekli “bir bilim dalı” olduğunu
ispat etme çabası içinde olduğu gözlemlenmektedir. Çeşitli yazarlardan aktarmalar yaparak
“sağlıklı bir bilimin hususiyetleri”ni hatırlatmaya çalışması bunu teyit eder (s. 28, 32).
Buna göre, bir dalın bilimsel olabilmesi için taşıması gereken şartlar arasında “Öğrencilere
kapılar açması” da gerekmektedir (!). Böyle sıradan ve soyut bir ifadenin vurgu yapılarak
önemsenmesi tuhaftır. Coğrafyacılıkla alakalı bilimsel bir nihaî hedefin bu kadar basit
olmaması gerekir.
Yazar, “Coğrafya” başlığı altında, bizce gereksiz bir şekilde temas ettiği Türkiye’deki
coğrafyacılığın meselelerinden epeyce sonra coğrafya tanımlarına geçer. Nitekim kitapta,
“Coğrafya” başlığı 15. sayfada yer almakla birlikte, coğrafya ile ilgili ilk tanım, on üç sayfa
sonra, 28. sayfada yer alır. Yani, yazar sayfalar dolusu, Türkiye’deki coğrafyacılık
sorunlarını tartışmıştır. Bundan sonra tanımlara girişmekte, ancak bu kez de ipin ucunu
kaçırmış görünmektedir. Zira literatürde bulunan hemen hemen bütün coğrafya
tanımlarına burada yer verir. Yazar, burada verdiği tanımları başta sözlük ve ansiklopediler
olmak üzere konuyla alakalı değişik yazarlara dayandırır. Tespit edebildiğimiz kadarıyla bu
bölümde 20’den fazla coğrafya tanımı yapılmıştır. Şu tanım galiba en çarpıcısıdır:
“Coğrafya bir görüştür; ilim değildir” (s. 32). Dolayısıyla, coğrafya tanımı yapan bilim
284
•
• Gök, Yayın Değerlendirme / Book Reviews •
bilig
GÜZ 2014 / SAYI 71
adamlarının görüşlerinin neredeyse tamamının aktarılması, eserin bu bölümünü bir
tanımlar yığını haline sokmuştur.
Oysa bu kadar çok coğrafya tanımının verilmesi, okuyucuyu sıkmaktan başka ne işe yarar?
Kanaatimizce, bu tür gereksiz bilgiler, yazarın, tarihi coğrafya kavramını kesinkes Coğrafya
dalının bir alt konusu olarak görmek istemesinden ve bunu ispat gayretinin neticesinden
kaynaklanmaktadır ve bu yaklaşım ister istemez bir taassubun izleri olarak yansır. Öyle ki
“tarihi coğrafya, Coğrafya’nın konusudur” vurgusu, kitapta o kadar çok yapılır ki, adeta
okuyucunun farklı bir şey düşünmesi istenmez.
Yazarın, Paleocoğrafya’nın Batı’da Jeoloji biliminin bir alt dalı olduğunun kabul edildiğini
belirtmesine karşın, kendisinin bunu herhangi bir gerekçe ileri sürmeden Coğrafya’nın bir
alt dalı olduğunu kabul ettiğini söylemesi (s. 70), ön kabulleri olduğunu göstermektedir.
Yazar, ekol ve okul kavramları konusunda da kafa karışıklığı içindedir. Ortaçağ İslam
dünyasında coğrafyacılığın gelişiminden bahsederken (s. 86) Irak’ta ortaya çıkan ortak
yaklaşımı “okul” olarak tavsif ettiği halde, biraz aşağıda, aynı akımı “Irak coğrafya
ekolü/okulu” (!) şeklinde ikili bir düzenleme ile tanımlar. Benzer bir ifade, Belh’te ortaya
çıkan akım için de kullanılmaktadır: “Belh tarih ekolü/okulu müellifleri…” (s. 88).
Yazarın Ortaçağ Müslüman dünyasındaki bilimsel eserler konusunda değerlendirmeler
yaparken ileri sürdüğü görüşlerine katılmak da mümkün değildir. Nitekim Ortaçağ
Müslüman coğrafyacıların Eski Yunan düşünürlerinden etkilenerek ortaya koydukları
eserler hakkında bilgi verirken, bu çalışmaların özgün bir üretim olmadığını ileri sürmek
gibi bir yaklaşımı benimsemesi bu konuda yanlı davrandığına delalet eder. Oysa Türk
kültürünün de mebzul miktarda beslendiği Ortaçağ Müslüman coğrafyacıların eserlerini
değerlendirirken daha insaflı olmak gerekmez mi? Zira bilim dünyasında birbirinden
etkilenmeden yazılmış kaç tane eser vardır? Bilim adamlarının da bu çerçevede
birbirlerinden etkilenmesi son derece doğal değil midir? Bu durum onların eserlerinin
özgünlüğüne niçin halel getirsin? Dolayısıyla Ortaçağ Müslüman coğrafyacıların eserlerinin
özgün olmadıklarını iddia etmek, bu eserlerin yeterince tanınmadığı anlamına gelir. Yazar,
“İslamlar, Batlamyus’un esas fikirlerinden ayrılmamışlar ve asırlar boyunca o telakkileri
asırlar boyunca sadakatle saklamışlardır” (s. 95) cümlesiyle, Müslüman coğrafyacıların
eserlerinin körü körüne Eski Yunan anlayışının devamından ibaret olduğunu varsaymakta;
coğrafyacılık hakkında yeni bir unsur ortaya koymadıkları gibi, herhangi bir gelişmeye dahi
katkı yapmadıkları tezini ileri sürmektedir. Yazarın bu ifadesi, eğer kastı bu değilse bile,
Müslüman coğrafya ulemasının mutaassıp bir şekilde Batlamyus’a sadakat gösterdikleri
şeklinde anlaşılmaktadır. Müslüman âlimlerin Batlamyus’tan etkilenmiş olmaları
eserlerinin özgün olmadığını ileri sürmek için yeterli bir gerekçe değildir. Kaldı ki
Batlamyus’un verilerinin başka âlimler tarafından kullanılması bilimsel bir gerçekliğin
paylaşılması anlamına gelip, bir referans yöntemi olarak “bilgi”nin mahiyeti itibariyledir.
Yine de bu kısımda yer alan Ortaçağ’a ait malumat yararlı olmakla birlikte yetersizdir. Zira
yazar, bu dönemin İslam coğrafya çalışmalarının en velut dönemi olduğunu kabul etmekle
beraber, bu çağa ait verilerin kitapta meşhur birkaç eser ve müellifi anmakla geçiştirildiğini
285
•
bilig
GÜZ 2014 / SAYI 71
• Gök, Yayın Değerlendirme / Book Reviews •
itiraf eder. Tam bu noktada dikkatimizi çeken bir husus daha vardır. O da yazarın, bu
zengin literatüre ait eserlerin mahiyetini başka kaynaklar üzerinden anlamaya çalışmasıdır.
Nitekim yazar, görüşlerini ağırlıklı olarak Batılı kaynaklara dayandırır. Bu da gösteriyor ki
yazar Ortaçağ İslam dünyasındaki ilmî eserlerin dili olan Arapça’ya vakıf değildir. Oysa
sayfalar dolusu değerlendirmelerinde, Batılı eserlere son derece titizlik gösterirken aynı
hassasiyeti İslâm dünyasının ilmî diline göstermekten sarfı nazar etmektedir. Buna
oryantalistik ögelerin tesirini de dâhil ettiğimizde, bu eserlerin özgün olmadıkları
değerlendirmesine muhatap kılınmaları doğal olarak kaçınılmazdır. Bir başka husus, kitapta
kronolojik bir dönemleme üzerinden coğrafya tarihine ilişkin değerlendirmeler
yapılmasıdır. Kanaatimizce burada da kronolojik dönemleme yerine bölgesel ve kültürel
alan itibariyle bir ayırma ve mukayese daha yararlı olurdu.
Yazarın çoğu kez karşılaştığımız ön kabulleri, bazı yorumlarında uç noktalara varmaktadır.
Bunlar bazı bilgi ve düşüncelerin ya kendi içinde yeterince tartışılmamasından, ya da
yazarın samimi olarak bunların kesin doğrular olduğuna inanmasından kaynaklanıyor.
Mesela “Ortaçağ sonrası dönemde Avrupa, her sahada dünya çapında tartışmasız önder ve
üstün olduğundan, coğrafya tarihi açısından bu dönemde elbette Avrupa’daki gelişmeler ön
plana çıkmaktadır” (s. 97) cümlesinden hemen sonra Osmanlı dönemindeki çalışmaların
ele alınacağından bahisle, “Ama burada Avrupa’ya değinmeden önce ülkemizdeki
coğrafyanın geçmişini daha iyi öğrenmek adına Osmanlı coğrafya bilimi üzerinde
durulacak ve yeri geldikçe Avrupa’daki duruma göz atılacaktır” demektedir.
Burada cümlenin ilk bölümünde yer alan “Ortaçağ sonrasında Avrupa’nın her sahada
tartışmasız üstünlüğü” fikrinin, tarihi ve ilmi gerçeklik bakımından doğruluğu
tartışmalıdır. Batı dünyasının yeni dönemde yeni arayışlar içine girdiğini belirtmekle, her
yönden üstün olduğunu iddia etmek aynı şey demek değildir. Bu yaklaşım daha çok
teslimiyetçi bir zihin dünyasını ve bir ön kabulün varlığını gösterir. Yazar Yeni ve
Yakınçağ’da Coğrafya başlığı altında serdettiği yukarıdaki ifadesinden sonra Osmanlı
döneminin coğrafya çalışmalarından bahsetmek yerine, bir müsteşrikin değerlendirmelerine
başvurarak, Osmanlı coğrafya çalışmalarının Osmanlılar ve Türkler tarafından nasıl
değerlendirildiğini tartışmakta ve sözü kitapta sıkça atıf yaptığı “coğrafyacı olmayanların
coğrafya eserlerini çalışması” problemine getirmektedir. Öyle anlaşılıyor ki yazarın
tahammül etmekte zorlandığı en önemli olgulardan biri, coğrafyacı olmayan bilim
adamlarının coğrafya tarihi alanına ait eserler üzerinde çalışmasıdır. Zira bu kimseler yazara
göre, “coğrafya bilimini derinlemesine bilmemeleri dolayısıyla eksik veya yanlışlıklar
yapmaktadırlar” (s. 98). Bu da yine tamamen öznel bir değerlendirme olmaktan başka bir
mana ifade etmez.
Yazar bu kısımda Osmanlı coğrafya tarihinden ziyade “Osmanlılarda Bilim” konusunu işler
gibidir. Bunu yaparken de hemen hemen tek bir makaleye atıf yaparak genellemelerde
bulunur. Oysa tek bir makaleyi göz önünde tutarak Osmanlılarda bilim kavramını
irdelemeye imkân olmadığı açıktır. Böyle bir yaklaşımın son derece dar kapsamlı bir bakış
doğuracağını belirtmeye lüzum da yoktur (s. 96-100).
286
•
• Gök, Yayın Değerlendirme / Book Reviews •
bilig
GÜZ 2014 / SAYI 71
Yazar, İslam coğrafya ekollerini tasnif etmiş ve bu tasnifte, Ortaçağda coğrafyacılık
konusunda da geçtiği üzere Belh ve Irak ekollerine yer vermişti. Ancak, Osmanlı coğrafya
çalışmalarından bahsederken, Osmanlıların “Semerkant astronomi ve coğrafya ekolü”ne
dayandığını ileri sürmektedir ki burada da takdim-tehir hatasına düşmüş görünmektedir.
Zira İslâm coğrafya ekollerinden bahsederken bir Semerkant ekolünden bahsetmemiş fakat
her ne hal ise Osmanlıların böyle bir ekolden etkilenmiş olduğunu ileri sürmüştür. Şayet
coğrafya çalışmaları açısından Semerkant ekolünün kayda değer bir özelliği var idiyse, Belh
gibi daha önceki tasnif sırasında vurgulanması icap ederdi. Acaba yazar, Belh ekolü ile
Semerkant ekolünü aynı ekol olarak mı görmektedir? Aynı görmekte ise, bunu neden
belirtmemiştir? Nitekim yazar, “burada ortaya çıkan klasik İslam astronomi ve coğrafya
eserlerinin Osmanlı haritalarına yansıdığını” kaydediyor. Oysa kendisinin klâsik dönem
diye andığı XI-XIII. yüzyıllarda ortaya çıkan akımlar arasında Semerkant’ta bir ekol
bulunmamaktadır (s. 86-87).
Yazarın iddialı ibarelerinden biri şudur: “Tabi burada söylenecek olanlar, mümkün
olduğunca objektif bir bakış açısıyla Osmanlı coğrafya eserlerinin genel bir
değerlendirilmesini yapmaktır. Başka bir amacımız yoktur ve olmamalıdır da” (s. 101).
Burada söz konusu olan cümlenin düşüklüğü değil, yazarın kendi öznel bakış açısını
“objektif” olarak ileri sürmesidir. Bir müellifin, kendi çalışmasının “objektif” olduğunu ileri
sürmesi, “subjektif” bir değerlendirmeden başka bir anlam ifade etmez. Bir çalışmanın
objektif olup olmadığına bilim dünyası karar verir. Öte yandan, cümlede sarf edilen “başka
amaç”, ne olabilir? Yazar, bu ibareden sonra Osmanlı bilim tarihine ilişkin gereksiz, uzun
alıntılarla sözüne devam eder. Yukarıda alıntılanan cümlede olduğu gibi, daha pek çok
cümlede düşüklük göze çarpmaktadır (mesela s. 102).
Yazarın tarihsel olguları değerlendirirken yaptığı problemli değerlendirmelerden biri de şu
ifade ile açığa çıkar: “Osmanlı döneminde coğrafya bilimine gerekli önem ve ilginin
gösterilmediği, doğurdu birçok sonuçtan da anlaşılmaktadır…” (s. 102). Bu basit cümleyle
ifade edilen sav yanlış ve kısmen önyargılar bulunduran bir genelleme olduğu kadar
ideolojik bir yaklaşımı da yansıtmaktadır. Burada geçen ilgi ve önemin, “gerekli” olup
olmadığına kim karar verecektir? Günümüzden geçmişe bakıldığında, bize görünen
veçhenin tek doğru olduğunu nasıl ispat edebiliriz? Geçmişe ait bir olguyu kendi tarihi
şartları içerisinde değerlendirmek gerekmez mi? Tarihin yöntem bilgisi böyle bir konuda
nasıl hareket edeceğimizi bize öğretmektedir. Üstelik yazarın, kitapta “Tarih” kavramına
ilişkin açıklamalar yapmış olması, tarihsel olguların yorumu konusunda nasıl bakılacağının
farkında olduğunu gösterir. O halde, Osmanlı coğrafya çalışmaları hakkında böylesine
yargılayıcı bir genel ve kesin hüküm vermek için acele etmiş olmuyor mu? Buna paralel
olarak, yazarın Osmanlı coğrafya literatürünün sayısal azlığı üzerine yaptığı yorumları da
şaşırtıcıdır. Mesela, sayfalar dolusu “Osmanlılar coğrafya alanında eser üretememiştir;
metodik bakımdan etkili olamamışlardır ama istisnaları da vardır” gibi cümleleri uzatıp
durur (s. 98-104). Osmanlı bilim tarihine ilişkin bu tür bir yaklaşım kanaatimizce, ancak
“oryantalist” bir bakış açısının ürünü olabilir. Belki de bunu teyit eden en önemli delil,
yazarın bir Batılı tarihçinin Osmanlı bilim tarihi üzerine kaleme aldığı değerlendirmesini
287
•
bilig
GÜZ 2014 / SAYI 71
• Gök, Yayın Değerlendirme / Book Reviews •
mutlak bir veri olarak kabul etmesidir (s. 104). Bu bakış açısının yazar tarafından çok
beğenildiği anlaşılıyor. Nitekim şu ifadeleri bunun delili sayılabilir: “Dolayısıyla
Cihannüma, Ortaçağ şark bağlılığının darlığından kurtulup Avrupa milletleriyle geniş
kültür birliği içine girmeyi hedefleyen çalışmaların bir sembolü, bir temayülün ifadesi
olmuştur” (s. 129). Şayet bu cümle yazar tarafından başka bir eserden alıntılanmış bile olsa,
metinde geçen “şark bağlılığının darlığı” ibaresinin ifade ettiği mana, kendi kültürümüzün
küçümsenmesi ve aşağılanması anlamına gelmektedir. Bunun gibi daha pek çok ibare
edebî, ilmî ve kültürel bilinç süzgecinden geçirilmeden aynen benimsenmiştir. Bunun,
Osmanlıların yanı sıra bütün İslâm dünyasındaki entelektüel çalışmaları küçümseyen,
beğenmeyen bir bakış açısı olduğu açıktır. Denebilir ki bu yaklaşıma göre bilimsel bir
çalışma, Avrupa kültürüyle beslenirse makul, yetkin ve bilimsel; değilse eksik, işe yaramaz
ve “dar”dır!
Yazarın başka eserlerden alıntı yaparken uzun metinler aktarması, konuyu dağıtmaktadır.
Zaman zaman da konuyla ilgili olmayan pasajlara yer vermektedir. Mesela Osmanlı
müelliflerinden aktardığı bir metnin coğrafya kitabının yazımıyla alakası olmadığı gibi
tarihi coğrafyayla da bir münasebeti yoktur. Buradaki metin, doğrudan doğruya Osmanlı
dönemindeki kitap yazımına ilişkin bir değerlendirmedir. Üstelik belgesel bir metin olması
bakımından transkripsiyon işaretlerine uygun olarak verilmesi de icap ederdi. Yazar burada
yaptığı aktarmalarda coğrafyacı veya tarihi coğrafyacı olmayan başka müelliflerden
yararlandığını söylüyor (s. 108-110). Yazarın bu merakı, tarihi coğrafyayı anlatmayı bir
yana bırakarak, Osmanlı müelliflerinin hangi maksat ile kitap yazdıklarını veya medrese
hayatının işleyişini vuzuha kavuşturmaya girişmesine yol açmıştır! Dolayısıyla, yazarın
Osmanlı coğrafyacılığı hakkında bilgi vermek yerine, uzun uzadıya Osmanlılarda coğrafya
kitaplarının noksanlığına eleştiri getirmesi ve tasnif teşebbüslerinde bulunması gereksiz bir
çabadır. Yazarın muhtemelen okuyucuya yararlı olmak maksadıyla sıkça yaptığı bu alıntı ve
aktarmalar, çoğu kez birbirini tekrar eden cümle ve ibarelerle dolu olduğundan, sıkıcı bir
hale dönüşmekte ve eserin kalitesini düşürmektedir.
Yazarın benimsediği coğrafya dalının seçkin bir konuma sahip olma vurgusu, coğrafyanın
yüceltilmesinin baskın hale geldiği bir duruma dönüşmüştür. Tarihi Coğrafya adını taşıyan
bir kitabın amacı, sırf “coğrafyanın yüceltilmesi” amacına hizmetten ibaret olmamalıdır;
herhangi bir bilim dalının mensuplarının kendi bilim dallarıyla ilgili olarak yapacakları en
önemli şeyin onun övgüsüyle avunmaktan ibaret olmadığı gibi... Bilim dallarından,
ilgilendikleri alanın özü ve esasına ilişkin tespitler yapmaları beklenir; anlamsız meydan
okumalar değil!
Yazarın, Osmanlı dönemindeki tercüme faaliyetleri ile ilgili olarak ileri sürdüğü şu görüş de
ilginçtir: “Bilimsel ortam oluşmadan, başkalarının verdiği siparişlerle yapılan bu çalışmalar
gerçek anlamda bilimsel bir araştırma sayılamazlar” (!) (s. 134). Buna benzer çok sayıda
öznel değerlendirme yer alıyor. Hepsi üzerine yorum yapmak, kitabın hacmi kadar bir
tenkit metnini gerektirir. Ancak şu kadarını söyleyelim: Şayet ortaya konmuş herhangi bir
eser, kendi zamanının ilim anlayışına uyun olarak telif ya da tercüme ediliyorsa, bu niçin
bilimsel sayılmasın?
288
•
• Gök, Yayın Değerlendirme / Book Reviews •
bilig
GÜZ 2014 / SAYI 71
Osmanlı coğrafya çalışmalarını değerlendirirken kullandığı “yetersiz/ne yazık ki/ var
ama…” gibi ibareler, yazarın bu eserlere bakışının menfiliğini göstermektedir. Bu vurgular,
Osmanlı müelliflerinin çalışmalarına yukarıdan bakan ve dolayısıyla küçümseyen bir bakış
açısını ifade etmektedir. Dahası bu cümlelerden sonra çok sayıda müellif ve eser adı
zikrederek, Osmanlı bilim adamlarının yaptığı ilmî çalışmalara katkıya gönderme yapmak
suretiyle kendi kendisiyle çelişkiye düşmesi de şaşırtıcıdır (s. 136). Oysa yazarın, bu
eserlerin ya da müelliflerin sayısal bakımdan azlığı, geç kalmışlığı veya yokluğu üzerine
nesnel olmayan yorumlar yapmak yerine, durumu tespit ile yetinmesi gerekirdi.
Eserde göze çarpan anakronik hatalardan biri de şudur: Avrupa’da coğrafyanın gelişmesinde
rol oynamış olan A. Humboldt’un 1766-1859 yılları arasında yaşadığı vurgulandıktan
sonra, onun 1862’de Kosmos adlı eseri yayımladığı ifade edilmektedir. Esasen, eser müellifin
ölümünden sonra yayımlanmış olabilir; ancak metinde buna dair bir kayıt olmadığı gibi,
mezkûr tarihte eseri Humboldt’un kendisinin (!) yayımladığı kaydedilmektedir (s. 125).
161. ve 162. sayfalarda yer alan 25 satırlık bölümde “interdisipliner” tabirinin 8 defa
geçmesi, yazarın bu kelimeyi çok sevmiş olmasıyla izah edilebilir. Tabir, bir defa da
“disiplinler arası” anlamıyla birlikte verilmiştir.
Yine, anlamakta güçlük çektiğimiz yaklaşımlardan biri de “Latife Hanım’ın
Belgeleri”dir. Latife Hanım’ın Belgeleri’nin tarihi coğrafya ile ne tür bir münasebeti
olduğunu kavrayamadık. Bu tür örneklemelerin son derece yersiz olduğu açıktır; çünkü
bunlar konuyu dağıtmakta ve birçok kez olduğu gibi gereksiz bir şekilde uzatmaktadır.
Aynı şekilde, I. Bölümde, Tarihi Coğrafyanın Tanımı başlığı altında, tanımlardan
bahsederken aniden Arşiv’e geçilip, Arşiv’le alakalı mevzuattan aktarmalar yapılmaya
başlanması da böyledir. Bu mevzuata ait kayıt ve bilgilerin yerinin de burası olup olmadığı
tartışmalıdır. Hiç değilse, burada Arşiv’le ilgili bir başlık konabilirdi.
Eserde, sayfa altı dipnotu olarak gösterilen bazı kaynakların künyelerinin “Kaynakça”
kısmında yer almadığı görülmektedir. Mesela 87. Sayfada 222 nolu dipnotta verilen A.
Ertuğrul-S. Özkaya, 2004, “İslam Coğrafya Literatürünün Teşekkülü ve Tercümesi Yapılan
Eserler” adlı çalışma, Kaynakça’da yer almamaktadır.
Eserde, bir genel Dizin yer almış olmakla birlikte, bu bölümün hazırlanmasında da titiz
davranılmadığı ortaya çıkmaktadır. Nitekim kimi cins isimler Dizin’e dâhil edilirken kimi
yer adları ihmal edilmiştir. Meselâ s. 100’de yer alan “Semerkant” adı Dizin’de
bulunmamaktadır.
Tarihi Coğrafya adını taşıyan bir kitabın amacı kanaatimize göre “Coğrafya biliminin
bugün ülkemizdeki durum ve seviyesinin nerede olduğunu görmek” ve “ülkemizdeki
bugünkü coğrafya biliminin geri kalması neden kaynaklanmıştır?” sorusuna cevap aramak
olmamalıdır. Hâlbuki bu kitapta bu türden sorulara sıkça gönderme yapılır ve elden
geldiğince bu sorulara cevap aranır. Türkiye’de coğrafya biliminin geri kalması meselesi,
Tarihi Coğrafya kitabının konusu mu olmalıdır? Bu bakımdan ele alınacak olursa, bizce bu
289
•
bilig
GÜZ 2014 / SAYI 71
• Gök, Yayın Değerlendirme / Book Reviews •
kitabın adı, Tarihi Coğrafya yerine, Coğrafya ve Tarihi Coğrafya Üzerine Düşünceler
olmalıydı.
Yazar tarihi coğrafya konusunu Coğrafyanın bir alt dalı olarak kabul ettiği için, bu tür bir
kitabın acaba sadece “coğrafyacıların” mı ilgi alanına girdiğini sanmaktadır? Hâlbuki “çoğu
kimse tarafından tarihi coğrafya dersleri Tarih’in bir konusu gibi algılanmış” ve “birçok
üniversitede Tarih bölümlerinde ders olarak okutulmakta” ifadesiyle, esasında tarihçilerin
de bu konudan uzak kalmadıkları gerçeğini vurgularken, “tarihi coğrafya” derslerinin Tarih
bölümlerinde ders olarak okutulmasına karşı olduğunu mu ifade etmektedir?
Gerçekten bu kitapta karşılaştığımız ve özellikle coğrafyacılar arasında sıkça görüldüğü
anlaşılan, coğrafyanın bir bilim dalı olduğu iddiası sürekli hatırlatılmadığı takdirde ihmal
edilebilirmiş gibi bir düşünceye kapılmak, gereksiz bir endişenin tezahürüdür. Ne coğrafya,
ne de başka bir disiplinin sırf iddia edildiği için bir bilim haline gelmeyeceği açıktır; bilim
dalına dönüşmüş bir disiplinin bilim olmadığı iddiasıyla, bilim dışı sayılamayacağının bariz
oluşu gibi.
Yazarın satırlarına yansıyan düşünceleri, tarihsel olgulara ideolojik bir açıdan bakmakta
olduğunu da gösteriyor. Dahası, eserinin bizzat “objektif” olduğunu savunması da ciddi bir
yöntem sorunu ile karşı karşıya olduğumuzu ortaya koyuyor. Tarihsel olanın
yorumlanmasında öznel davranılmış olabilir. Farkında olmadan tesis edilen ve benimsenen
bu ideolojik bakış ile yöntemin çerçevesini oryantalizm ile Batı’ya öykünmeci bir
yaklaşımın izleri oluşturmaktadır. Bize göre, konuyu değerlendirirken, bakış açısının
yerellik olması lazım gelirdi. Zira yerel olanın aynı zamanda evrensel olduğu ve evrensel
olanın da aslında yerel olanların bileşkesi olduğu göz önünde tutulmalıydı.
Yazarın, tarihi coğrafya konusunda teorik bir çerçeve çizmeyi amaçladığı kabul edilse bile,
ortaya konan çalışma bakımından bunun tam manasıyla tutturulamadığı görülmektedir.
Yukarıda belirtilen noksanlıklar bunu teyit ederler. Sistematik olmaktan uzak, yazarın
tekrarlardan kurtulamadığı, değişik cümle formülasyonlarıyla tekrar edilen açıklamaların
sayfaları doldurduğu, taşıdığı tarihi coğrafya başlığından ziyade coğrafyacılık meselelerini
tartışmayı önemseyen böyle bir çalışmanın ders kitabı olarak benimsenmesi için ciddi
biçimde gözden geçirilmesi icap etmektedir. Bu çerçevede, kitabın diğer bölümleri nispeten
daha belgesel bir metin özelliği gösteriyorsa da bunların da yukarıda vurgulanan dil ve
anlatım problemleri barındırdığını belirtmeliyiz. Gözden geçirilmesi halinde kitabın Giriş
bölümünün tamamen çıkarılması da yerinde olacaktır. İkinci Bölüm olarak yer alan Tarihi
Coğrafyanın Doğuşu ve Gelişimi başlığı Giriş olarak düzenlenebilir. Bu bölüm içerisinde
Coğrafya Tarihi başlığına da yer verilebilir.
Son olarak, önemli ölçüde anlatım sorunları taşıyan böyle bir eserin TÜBA tarafından
ödüle layık görülmesi de şaşırtıcıdır. Bu durumda ilgili komisyon, eseri ya okumadan
değerlendirmeye almış veya okumuş ise ciddi bir dil sorunu olduğunu fark edememiştir.
Sonuncu ihtimale göre bu durum, komisyon üye ya da üyelerinin de ciddi bir dil problemi
içinde bulunduğunu gösterir.
290
•
Download

Yayın Değerlendirme / Book Reviews