TIP GEZGİNİNİN DEVR-İ ALEMİ
Prof. Dr. Berna Arda
ANKARA
2014
1
DOI no: 10.1501/ankara-25416
2
“ Kişiliğimi biçimlendiren Alleben’ in
suladığı topraklarda yaşamış olanlara”
3
İçindekiler
Sunuş
5
1. Tıp eğitimi ve duvarsız Berlin’de on gün
7
2. Maastricht, Brüksel ve Avrupa Birliği’nin Türk kruvasanları
12
3. Sidney – Avustralya
18
4. Eilat; Kızıldeniz kıyısından dünya nasıl görünür ve Kudüs
21
5. Prag ve Karlovy Vary
31
6. Riyad’da kadın gözüyle bir hafta
35
7. Varşova’dan izlenimler
40
8. Londra günlüğü
43
9. Liverpool’da Beatles izleri
100
10. Marsilya’da Haziran’da birkaç gün
103
11. Tunus ve Kahire; Kuzey Afrika’nın iki güzel kenti
106
12. Windhoek - Namibya
110
13. Addis Ababa – Etiyopya
113
14. Washington DC - ABD, Pubmed’in kaynağında
116
15. Brezilya - Maceio, İspanya - Barselona, Portekiz - Lizbon;
Futbolun etkileri
120
16. Taşkent – Özbekistan
125
17. Bakü – Azerbaycan
130
Sonsöz
133
4
Sunuş
Göbeğinizi nereye koymuşlardır?
Hatırlıyor musunuz?
Eğer bilmiyorsanız ve anneniz hayattaysa hemen ona sorun. Size mutlaka bir öykü
anlatacaktır.
Yeni doğan çocuğun göbek bağının, onun ileride ne olması, nasıl bir hayat sürmesi
isteniyorsa ona uygun bir yere bırakılması Anadolu kültüründe yaygın bir gelenektir.
Anneme kalırsa, benimkini bıraktıkları Gaziantep’ te doğduğum evin çatısından bir
leylek alıp uçurmuş olmalı. Belki de, azıcık da bu nedenle, ben oldukça gezgin
yaradılışlı bir insan olmuşum. Toplantılara katılmak, konferans vermek, panel
konuşması yapmak, ders anlatmak gibi gerekçelerle o kadar çok farklı yere gittim ki.
Her zaman işimi çok severek yapan birisi oldum. Sanırım buna katkısı olan öğelerden
birisi de gezgin ruhumu besleyebilen bu yandır. Beni herzaman çok desteklemiş bir
eşim ve evde sürekli bir yolculuk havasını soluyarak büyümüş bir genç kızım var.
Eğer onların anlayışlı ve kolaylaştırıcı yaklaşımları olmasaydı, hiç kuşkusuz böyle bir
kitabın altyapısı da hiç gerçekleşmeyecekti. Onlara gönülden teşekkür borçluyum.
Farklı yerlerde bulunmak, oralardaki yaşamı gözlemlemeye çalışmak ve olabildiğince
yazıya dökmek, akademik hayatımın yoğunluğuna karşın hiç vazgeçmediğim
uğraşlardan. İşte, karşınızdaki kitap da bu gözlemlerin ürünü.
2008 yılının ilk beş ayını geçirdiğim Londra’ nın kitapta hemen fark edilecek önemli
bir ağırlığı var. Bu, tek başına o günleri anlatan bir kitap olsaydı, adını hiç tereddütsüz
“Ekmek Elden Su Hyde Park’tan” koyardım. Bu ad hem doğrudan günlük yürüyüş
mekanım olan Hyde Park’ ın Round Pond ve civarını, hem de akademik olarak
yedinci yıl iznimin kısa bir bölümünü nihayet kullanabildiğim eşsiz olanağı hatırlatıyor
bana. Güzelim Türkçe’ nin, o çok sevdiğim deyimlerinden birinin ucuna Hyde Park’ ı
eklemek de, biraz muzipliğimden kaynaklanıyor olsa gerek.
Yazılar; Berlin ve Maastricht ile İsrail’ in Akabe Körfezi kıyısındaki liman kenti Eilat’
tan başlıyor, dönüp dolaşıp yine bir deniz kıyısında, ama bu kez Hazar kıyısındaki
Bakü’ de sonlanıyor. Elbette gidilmiş de henüz yazılamamış yerler de var; Meksika’
5
nın Yukatan bölgesi, Osaka, San Fransisko, Saygon, Pekin, Kişinev, Odesa, Kiev ya
da Balkan coğrafyası gibi.
Albenisini yitirmemesi ve kuru metinler olmaması için, biraz tıp kökenli ama
“tarihsellikten de haberdar etikçe”, aynı zamanda o sırada olan bitenden haberli bir
üslup kullanmaya, akademik bakışımın da satır aralarına sızmasını sağlamaya çaba
harcadım. Umarım, bu birbirinden farklı yerlere ait yaşanmışlıklar ilginç bulunacaktır.
Dünyanın değişik bölgelerine gerçekleştirilmiş bu mesleki yolculukları hekim gözüyle
tanımlamak; tıbbın tarihini ve etik değerlerini, bu gezilerin deneyimlerine bir arka fon
oluşturacak şekilde paylaşmak bu metnin ana çıkış noktasıdır. Çoğu kez kısa
sürelerle görevli olarak bulunduğum farklı ülkelere ve kentlere ilişkin gözlemlerim
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 2014 bahar yarıyılında Dönem 4 öğrencileriyle
birlikte yürütülecek seçmeli bir ders halini alınca, bütün bu gözlemleri kitaplaştırmanın
tıp öğrencilerine kolaylaştırıcı olacağını düşündüm. Bu deneyim paylaşımının genç
meslektaşlarıma ufuk açıcı olmasını, en azından onları da yazmaya yöneltmesini
diliyorum. Bu bağlamda üniversitemin Kütüphane ve Dokümantasyon Daire
Başkanlığı’ na teşekkür ediyorum. Onların katkısı olmasaydı, bu kitaba “sadece bir
dokunuşla” ulaşamayacaktınız.
Biyoetik ve Kadın dersimi 2013 bahar yarıyılında alan ve verdiği sözü tutarak dar
zamanda kitabın redaksiyonunu yapan Kadın Çalışmaları’ ndan sevgili öğrencim
Hüseyin Yılmaz; sağol.
Grafikerliğini ve sanatçı ruhunu yansıtan bir çalışmayı gerçekleştirdiği için, sevgili
arkadaşım İdil Aba’ ya kapak tasarımı için teşekkür ediyorum.
Bütün bu yolculuklar eğer Tayfun’ un ve Aslı’ nın desteği ve sabrı olmasaydı elbette
gerçekleştirilemezdi. Eşim için Esenboğa şehrin en sık gidilip gelinen yerlerinden
birisi olmuş; kızım da hemen kapının yanında holde duran küçük siyah valizi evimizin
değişmez bir aksesuarı gibi algılayagelmiştir. İkisine de gönülden teşekkür ediyorum,
onlar için ne yazsam eksik kalır.
Sıhhiye
27 Ocak 2014
6
1
* TIP EĞİTİMİ VE DUVARSIZ BERLİN’DE ON GÜN
Alman
Akademik
Değişim
Programı
(Deutschland
Akademischer
Austauschdienst, DAA) çerçevesinde 3-13 Temmuz 1996 tarihleri arasında Ankara
Üniversitesi Tıp Fakültesi (AÜTF)’nden sekiz öğrenci, bir araştırma görevlisi ve bir
öğretim üyesi olarak da benim katıldığım grup, Berlin’de tıp eğitimine ilişkin
incelemelerde bulundu. Söz konusu gezi AÜ Tıp Fakültesi’nde Sosyal Komisyona
bağlı olarak etkinliklerde bulunan öğrenci topluluklarından birisi olan Aktif Eğitim
Grubu (AEG)’nun DAA ile yazışmaları sonucunda gerçekleşmişti. Bu aşamada
okuyucuya AEG’yi tanıtmakta yarar var. AEG Ekim 1989’da özelde tıp eğitimine,
genelde eğitim olgusuna çok cepheli ve alışılmışın dışında bir gözle bakabilen tıp
öğrencileri ile birkaç genç öğretim üyesi tarafından AÜTF’de kurulmuş bir gruptur.
Genel olarak sadece didaktik nitelikler taşıyan ve “öğretim” olgusu ve anlayışıyla
eşdeğer
algılanan
eğitimin,
üretim
ilişkileri
başta
olmak
üzere
toplumsal
değişkenlerden ayrı düşünülemeyecek bir olgu olduğu grubun ortak görüşü ve belki
de temel çıkış noktasıdır.
Buradan hareketle grup başlangıçtan beri klasik tıp eğitimi yerine öğrencinin
edilgen değil etkin olduğu ve eğitim sürecinin temel belirleyicilerinden biri olduğu
seçenek eğitim modelleri üretmekte, tıp eğitiminin farklı aşamalardaki öğrenciyi bu
sürece olabildiğince aktif bir biçimde katabilmenin formüllerini aramaktadır. Bu yolda
çeşitli projeler hazırlayan tıp öğrencileri arasında seminer yarışmaları düzenleyen
AEG’nin bir de yayın organı bulunmaktadır. Grubun adını taşıyan “Aktif” çıkma
aşamasında ekonomik güçlükler yaşasa da, oldukça istikrarlı bir yayın politikası
yerleştirmeyi başarmış bir dergidir. Aktif, derginin kapak içinde duyurduğu gibi, “Kafa
yormaya üşenenleri”; bilip, görüp, duyup da “bilmiyorum, görmedim, duymadım
diyenleri”; “bir şeyler üretip yayınlansın diye göndermeyenleri” dışında tutmakta ve
7
dopdolu içerikli bir dergi sunmak çabasını sergilemektedir. Böylece, 1989’dan beri
çalışmakta olan öğrenci grubumuzu tanıttıktan sonra, Berlin’e doğru yola çıkabiliriz.
Berlin özelinde Alman yüksek öğrenimi için neler söylenebilir? Berlin 150
binden fazla öğrenciyi ve 20 binin üzerinde akademisyeni barındıran bir kent. Hür
Üniversite (Freie Üniversitat), Teknik Üniversitesi ve Humboldt Üniversiteleri öğrenci
sayılarına göre en büyük üç kurum. Bunların yanı sıra, Berlin’de 220 civarında
araştırma enstitüsü bulunmaktadır.
Almanya’daki tıp eğitimine ilişkin kısaca neler söylenebilir? Burada da hekim
olmak, öncelikle bizdeki gibi 6 zorlu yılı göze almayı gerektirmektedir. Tıp eğitiminin
ilk iki yılı fizik, kimya, biyoloji, fizyoloji, biyokimya, gros anatomi, histoloji, tıbbi
psikoloji, tıbbi terminoloji ve ilk yardım derslerini içermektedir. Bu dersler sonunda
“Physicum” adlı sınavı geçme başarısı gösterenler için eğitimin 3. Yılı başlayacaktır.
Bu dönem genel patoloji, mikrobiyoloji, biyomatematik, klinik beceriler, klinik kimya,
radyoloji, farmakoloji ve acil hekimlik derslerinin yer aldığı 300 saatlik zorunlu dersi
kapsayan bir dönemdir. “Birinci Basamak Sınavı” bu derslerden sonra verilmesi
gereken bir baraj sınavıdır. Bu sınavı başaran öğrenciler için okulun 480 zorunlu saati
içeren 4. ve 5. Yılları başlar. Bu iki yıllık dönemde özel patoloji, terapötikler, dahiliye,
çocuk hastalıkları, dermatoloji, üroloji, genel cerrahi, kadın hastalıkları ve doğum,
ortopedi, göz hastalıkları, KBB, üroloji, psikiyatri, psikosomatik tıp ve psikoterapi,
koruyucu hekimlik, adli tıp, sosyoloji, aile hekimliğine giriş gibi dersler bulunmaktadır.
40 haftalık bu dönemin ardından “İkinci Basamak Sınavı”nı geçen öğrenciler için tıp
eğitiminin 18 aylık son dönemi başlayacaktır. Bizdeki intörnlüğe denk sayılabilecek
bu dönemde öğrenciler sadece cerrahi ve dahiliye klinikleri ile kendi seçecekleri bir
başka alanda 16’şar hafta süreyle çalışır ve nihayet bu dönemin sonunda “Üçüncü
Basamak Sınavı”nı da başarıyla geçen öğrenci hekim olarak mezun olmaktadır.
Hür Berlin Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin eğitiminden sorumlu öğretim
üyelerinden birisi olan Nöroloji Profesörü Dr. Peter Marx, yaptığımız söyleşide
sorularımızı yanıtlarken kimi ilginç rakamlar da verdi. Buna göre Almanya’da her
dönem için planlanan öğrenci sayısı 200 idi. Hasta başına 3, pratik başına 8 ve
seminer başına 20 olarak belirlenmiş öğrenci sayılarını, bu idealin 3 katı ile
uygulamak zorunda kaldıklarını belirten Dr. Marx, kütüphanelerin ve gör-işit
merkezlerinin öğrenci kullanımına açık ve yeterli donanımda olduğunu söyledi. Sonuç
8
olarak da bizdeki gibi klasik bir öğretim sistemi vardı, ama öğrencilerin kürsü dersi
gibi formel derslere bile, oldukça aktif biçimde katıldığını kendi girdiğimiz derslerde de
gözlemleyecektik. Peter Marx probleme dayanan tıp eğitimi veren fakültelerin sayıca
az olduklarını, Almanya’da özel bir üniversitede uygulanmakta olduğunu, İsveç ve
Hollanda’da ise bu yöntemden geriye dönüşlerin başladığını belirtti.
Hür Berlin Üniversitesi’nde bütün öğretim üyeleri tam zamanlı olarak
çalışıyorlardı ve 137 profesör bulunmaktaydı. Bunlardan sadece 4 tanesinin kadın
olduğunu,
bu
durumun
salt
tıp
fakültelerine
özgü
olmayıp
genel
olarak
akademisyenlikte kadınların kendilerine kariyer şansı bulmalarının son derece güç
olduğunu öğrenmek şaşırtıcıydı. Bu tablo karşısında, akademik kariyerdeki kadın
oranının neredeyse yüzde 40’lara yaklaştığı bir ülkenin kadın öğretim üyesi olarak
Kemalist Devrimlere beslediğim saygıyı tazelememem olanaksızdı.
Hür Berlin Üniversitesi’nde öğretim üyeleri için özel bir pedogojik formasyon
söz konusu değildi. Peter Marx eğitici olma özelliğinin de “hoca-asistan”, “usta-çırak”
kalıbı içinde öğrenilip aktarıldığını söyledi.
Öğrencilerin okul yönetimine bir ölçüde katılıyor olmaları, Berlin’deki tıp
eğitiminin olumlu noktalarından birisiydi. Eğitim komisyonunda öğrenciler yüzde 50
gibi bir oranda yer alıyor, iki yıl için seçilen yönetim kurullarında 7 profesör için, bir
asistan ve bir öğrenci bulunuyordu.
Almanya’daki sağlık sisteminde de genel olarak koruyucu hekimlik yerine
tedavi edici hekimliğin belirgin olduğu, ancak bütçeden sağlık için ayrılan payın
neredeyse yüzde 20’lere yaklaştığı ve tüm vatandaşların sosyal güvenceden
yararlandıkları da dile getirilmesi gereken noktalarda birkaçı. Hekimler arasında
işsizliğin kendini belirgin biçimde hissettirir olduğunu da vurgulamak gerekli
görünüyor. Hür Berlin ve Humboldt Üniversitelerine bağlı kliniklerde dolaşır ve birkaç
girişime “dahil ve tanık” olurken; gözlemlenen başlıca noktalar; temizlik, teknik
donanımın mükemmele yakınlığı, hasta sayısının azlığı olarak sayılabilir. FU Kadın
Doğum Kliniği’nde bulunduğumuz beş saat içerisinde, neredeyse tüm kliniğin üzerine
titrediği bir tek anne adayının bulunması, harcadığımız insan değerlerimiz için uzun
boylu düşünmemiz gerektiğini bir kez daha anımsatıyordu. Rastlantıyla konuştuğum
bir Türk hasta da kendi ülkesindeki hastane ortamı ve yaklaşım için “hoş
serzenişler”de bulundu. Söz konusu ortamı yaratan sistemi, o sistemin her biri
9
neredeyse kendi başına buyruk onlarca değişkenini, hangi birini tartışmalıyız?
Önceliği hangi kördüğüm olmuş sorun yumağını çözmeye vermeliyiz? Anlaması
oldukça güç, ama her halde “unique” (biricik) çözümler hiçbir zaman kolayca
bulunamayacak ya da oldukça aldatıcı olacaklar. Ama yine de ülkemizde tıp
eğitiminin de topluma sunulan sağlık hizmetinin de bir gün şu anda olduğundan çok
daha nitelikli ve yüz güldürücü olacağına ilişkin inancımızı hiç yitirmemek ve bu yolda
çok çalışmak zorunda değil miyiz?
Üniversitelerin Dışındaki Berlin
Tıp
eğitimiyle
ilgili
gözlemlerde
bulunmanın
dışında
kalan
süreyi
de
iyi
değerlendirdiğimizi sanıyorum. Bu, yüzlerce müzeyi barındıran kentte, zamanımızı ve
enerjimizi zorlama pahasına olabildiğince çok yeri görmeye, karşılaştırmalar
yapmaya ve düşünmeye çabaladık. Neleri gördüğümüzden, nelerin cazibesine
kapıldığımızdan kısaca söz etmek isterim.
Bergama Müzesi’nde Zeus Sunağı’nı gördük. Koca sunak içine sığabilsin diye özel
yapılmış bir binaya yerleştirilmiş “dev bir tutsak” gibiydi. Bu coğrafya için, uzak bir
başka kültürün ürünleri de Mısır Müzesi adı altında, muhteşem bir koleksiyon
biçiminde sergileniyordu. Potsdam’a ayırdığımız saatlerde imparatorluk dönemine ait
saraylarda ve bahçelerde dolaşırken, bu “altın suyuna batırılmış abartılı şaşaa
merakı”nın saltanat sürmüş tüm hanedanlarda ortak bir öğe olup olmadığı konusunda
meraklanıyorduk. Potsdam Konferansı’nın toplandığı binada, Churchill’in muhtemelen
purosunun dumanını savurmuş olduğu salonları, müttefiklerin Almanya’ nın teslim
olmasından sonra II. Dünya Savaşı’nın yazgısını yönlendirdikleri, barışın nasıl
sağlanabileceğine ilişkin “müzakere” mekanını dolaştık. Alman Tarihi Müzesi’nde,
oradaki zaman dilimimizin hoş bir rastlantısı olarak karşımıza çıkan “Art and Power”
başlıklı sergi, 1930 - 1945 yılları arasında Avrupa’nın dört egemenine - Stalin, Hitler,
Mussolini ve Franco’ya- ve kendi dönemlerinde sanatı nasıl etkilediklerine ayrılmıştı.
Doğa Tarihi Müzesi oldukça zengin ve özellikle türlerin evrimi, canlılığın kökenleri
konusunda ufuk açıcıydı. Ya Berlin Hayvanat Bahçesi’ne ne demeli? Gülhane
Parkı’ndaki ya da Atatürk Orman Çiftliği’ndeki permeperişan durumla karşılaştırınca;
öylesine donanımlı ve görkemli ki; neyse ki bizdekiler buradaki hemcinslerinin ne
koşullarda olduğundan habersizler. (Yoksa, yaşamayı, kaldırılması güç bir yük gibi
algılamaları an meselesi gibi görünüyor). Bertolt Brecht’in yalın ve alçakgönüllü
10
eşyalarıyla döşeli müze evi ve adını taşıyan tiyatro binası ile Marx - Engels Meydanı
grubu heyecanlandıran mekanlardı. Brandenburg Kapısı çevresi “duvar” parçalarının,
eski döneme ilişkin orak - çekiçli rozetlerin, flamaların, üniforma ve şapkaların, Lenin
ve Stalin figürlerinin anı objesi olarak satıldığı bir yerdi. Benzerlerini Sofya’da,
Budapeşte’de rahatça bulabileceğiniz bu “tezgaha düşmüş malları” görmek insanı
hüzünlendiriyordu. Benzer duyguları “Checkpoint Charlie Müze Evi”ni gezerken de
yaşadık.
(Angelopoulos’un
hatırlayacaklardır.
Ulyses’in
Bakışı
filmini
izleyenler
hemen
Tuna boyunca taşınan dev bir Lenin heykeli vardır. Liliputien
çağrışımlara açık, iplerle sıkı sıkıya tekneye bağlanmış bu görünüm beni hep
derinden etkilemiştir. Çaresizlik, umutsuzluk… Belki de bunlardan çok daha belirgin
bir boşunalık duygusu)
Berlin’ deki son öğleden sonramızı Botanik Bahçesi’nde açık havada verilen bir flüt,
çembalo, viyolonsel üçlüsü konserini içkilerimizi yudumlayarak izledik. Orada güzel
dostluklar geliştirdik. Kendileri de FU’nun tıp ve hukuk öğrencileri olan Hilmi’ye,
Selma’ya ve Nurali’ye ve onları tanımamızı sağlayan Berlin Türk Bilim ve Teknoloji
Merkezi Başkanı Kenan Kolat a, bu on günlük sürede bizimle ilgilenen DAA görevlisi
sevgili Gabriele Schneider’e buradan teşekkürlerimizi iletmek isterim.
* Bu yazı, Bilim ve Ütopya Dergisi’ nin Eylül 1996 sayısında s.64 de yayınlanmış bir
makaleme dayanmaktadır.
11
2.
MAASTRICHT,
BRÜKSEL
VE
AVRUPA
BİRLİĞİ'NİN
TÜRK
KRUVASANLARI
Maastricht ve Brüksel adları yan yana geldiğinde bugünlerde doğrudan akla gelen
kavram, kaçınılmaz biçimde Avrupa Birliği. Belki hangi yanda, hangi yönde bir ülke
olduğumuza ilişkin toz bulutu henüz dağılmadığından. Belki de iç politika malzemesi
olarak AB konusunu hep karşımızda bulduğumuz için. Belki de bunların tümünü
aşkın
bir
biçimde
ve
sadece
zaten
bu
kentler
kendilerini
Avrupa'nın
"entegrasyonunda" son derece önemli kilit mekanlar olarak tanımladıkları için.
Nihayetinde bir Ağustos başında genel seçim kararı alınmış, birçok kişinin kendine
seçilebileceği bir çatı arayışlarında bulunduğu bir tabloda iken Türkiye'den
ayrılıyorum.
Yolum
Maastricht
ve
Brüksel'e
doğru.
Öncelikle biraz, katıldığım toplantıdan söz etmek isterim. Hollanda'nın Maastricht
kentinde yapılan 14. Dünya Tıp Hukuku Kongresi; 60 kadar ülkeden 500'ü aşkın
katılımcı ile gerçekleştirildi. Beş tanesi oditoryumda olmak üzere toplam 52 oturum
gerçekleştirildi. Bu oturumlar, hasta haklarından genetikteki patent kullanımına,
gizlilikten yaşamın başlangıcı ve sonuçlanmasına ilişkin yasal - etik sorunların
tartışıldığı oldukça zengin bir konu çeşitliliğine sahipti. Klonlama - kök hücrelerin tıpta
kullanımı ile "tele - tıp" kavramının tartışıldığı oturumlar bence en ilgi çekici olanlardı.
Özellikle Hollanda'nın bir başka kentine canlı bağlantı yapılarak bir "laparoskopik
kolesistektomi" ameliyatının izletilmesi, cerraha o sırada katılımcıların da soru
yöneltmeleri genel olarak en heyecan uyandıran oturum oldu. Elbette, dev salondan
yükselen ilk soru hastanın onayının olup olmadığı idi. (Cerrah bir yandan safra yolları
çevresinde diseksiyonunu sürdürürken, "elbette, hem de yazılı" dedi; tahmin
edeceğiniz gibi) Ama bunun yanısıra sadece tek başına o oturumun, tıbbın nereden
nereye geldiğine, hekim kimliklerimizi nasıl "silkelediğine" ve mevzuatın bu devingen
12
yapıyı yakalamak için, en azından zaman kazanmak adına, neler yapmak zorunda
kaldığına
tanıklık
etme
fırsatı
verdiğine
inanıyorum.
Bu anlamda; 9 Eylül 2001 günü New York' ta yapılan ve Strazburg'taki bir hastaya
yönelik robotik cerrahi girişimi, gerçekten son derece önemli bir ilk olarak akıllarda
yer edecektir. Bu, neredeyse tıbbın tarihselliğinde kilometre taşı niteliği taşıyan
girişimden iki gün sonra New Yorklu o cerrahın neler hissettiğini kestirmek, neler
yaşadığını bilmek olanaksız; ama kongrede 11 Eylül saldırısının genel olarak "sağlık
hakkı"na vereceği zararın da tartışıldığı bir başka oturum son derece ilgi çekiciydi.
İkiz kulelere yönelik saldırı çok konuşuldu, en az bir o kadar daha konuşulacağı,
bilimsel tezlere konu olacağı kesin ama, en fazla zedelediği kavramların başında
"haklar" kavramının bulunduğu da. Bireysel haklara ve onların yaşama geçirilmesine
dair yüzlerce yıllık geleneği olan ülkeler bir tarafa bırakılırsa, bu türden bir köklü
deneyimi bulunmayan, daha emekleme aşamasındaki coğrafyalarda, bireysel
hakların
çok
daha
fazla
zarar
göreceğine
kesin
gözüyle
bakıyorum.
"Türkiye'de kürtaj politikasına etik açıdan bakış; Biz neredeyiz?" başlıklı bildiriyi
sunuyorum. Konuşma ardından başlıca sorular; neden sonlandırma tarihi için
İngiltere'de olduğu gibi 12. gebelik haftasının değil de, 10. haftanın tercih edilmiş
olduğu gibi son derece teknik; ya da neden eşin de imzasının rahim tahliyesinde
gerekli olduğu gibi feminist açılımlar içeriyor. Kongreye İstanbul' dan katılan Prof.
Özsunay'ın sunuşunun da "Türkiye'de yardımcı üreme tekniklerinin kullanımı" gibi
yakın bir konuda olmasıyla, her iki bildirinin birbirini tamamladığını düşünüyorum.
Kongrede aynı zamanda "World Association of Medical Law" Genel Kurulu da
yapıldı.
Gelecek
kongreye
evsahipliği
yapmaya
aday
olan
Avustralya'nın
"sansasyonel" gösterimi izlendi ve 2004 etkinliğinin düzenlenmesi Sidney'e verildi. İki
yıl sonra hayatta olup olamayacağımızı bilemezken elbette, dünyanın bize bu çok
uzak köşesine gidebilmeyi gönülden dileyerek yeniden Hollanda'ya dönelim.
Ufak bir ülke, nüfus başına düşen zengin olanaklar, gündelik hizmetlerin sizin
ruhunuz bile duymadan tıkır tıkır işleyen ritmi... Tüm bunlar bu coğrafyada son
derece olağan görünüyor. Ama beni en çok etkileyen öğelerden birisi sanırım
"sınırların kalkmışlığı". Arabayla Belçika' dan Hollanda' ya doğru yol alırken nerede
13
olduğunuzu, ne zaman öteki ülkeye geçtiğinizi anlamanız mümkün değil. Ne
durduran var arabanızı, ne sınır kapıları, ne de pasaport ya da gümrük denetimleri.
Yol boyunca aynı manzara sürüp gidiyor. Temiz ve sessiz sokaklar, benzer mimaride
evler, ille de balkon ya da pencere kenarlarından sarkan (Ankara'da bir türlü
yetiştirmeyi başaramadığımı hatırlatarak beni hasetimden çıldırtan) nar rengi ya da
beyaz
çiçeklerin
bolluğu.
Yükseltisiz bir doğa karşılıyor sizi Hollanda'da. Daha uçağınız alçalırken, göz
alabildiğine uzanan yemyeşil ve çok düzenli olarak ekilmiş - dikilmiş tarlaları
görüyorsunuz. Deniz seviyesinde hatta daha altında olan bir kuzey batı Avrupa ülkesi
için, nelerin yetiştirildiğini bilmiyorum ama, devlet eliyle üreticiye önemli destekler
sağlandığı okuduğum bir gazetenin satırları arasında kafamda kesinlik kazanıyor.
Özellikle, ilk günlerde kaldırımda yürürken bir zil sesiyle irkilebilirsiniz. Ya bir bisiklet
yolunu ihlal etmektesinizdir ya da bizzat bir bisiklet kazasına neden olacaksınızdır.
Her durumda bisikletin genel olarak burada ne denli yaygın kullanılan bir taşıt aracı
olduğunu hatırda tutmalı. Evet, gerçekten hemen tek yükseltisi, sadece ve sadece,
120 metrelik "St. Pieter dağı" olan Maastricht'te vitessiz bisiklet bile yeterli görünüyor.
Dağdan panoramik bir kent manzarası izlemek mümkün. St. Pieter'in en önemli
özelliği buradaki mağaralar. Labirenti andıran yapıdaki bu irili ufaklı sayısız mağara,
tur rehberlerine bakılırsa, kentin tarihindeki birçok kuşatma sırasında savunma
amaçlı olarak halkın kullanımındaymış. Ama en çok 2. Dünya Savaşı sırasında
işlevsel
olduğu
hala
belleklerdeki
tazeliğini
korumaktaymış.
Burada yaşayan Türk olmak ne anlama gelmektedir? Maastricht'te bir dönerci ustası,
ya da Brüksel'in lokantalar sokağında bize sürahiler dolusu buzlu sular taşıyan
Afyonlu
garsona
bakılırsa,
orada
geçirilen
onca
yıla
rağmen,
yine
de
içselleştirilememiş bir yaşam tarzına "oldukça yakından ama -her şeye rağmendışarıdan" bir bakış geliştirmek belki. Burada doğan ve sadece bizden olanların
yaşamadığı ortamlara da girip çıkan, onların dilini konuşup dünyasını anlayabilen ve
kendi bireysel - toplumsal çözümlerini örgütleyebilen Türkler çoğaldıkça bu durum
değişecek, ama şimdilik hala Bolvadin'den kaymak getirtmekle meşgul olabiliyoruz.
Dünya Kupası'ndaki üçüncülükle gelen tanınırlığımız üzerinde de kısaca durulabilir.
14
Kongre katılımcılarından maçlar boyunca Türkiye'yi desteklediklerini dostane bir
biçimde
söyleyenler
olduğu
gibi,
sokağa
çıktığınızda
da
hediyelik
eşya
pazarlayıcılarının elbette Türkiye'nin formalarından da yaptırtmayı unutmadıklarını
görüyorsunuz. Sırtında Hakan Şükür yazılı kırmızı beyaz formalara hemen her yerde
rastlamak mümkün. Hele bir de oradaki ikinci günümüzde Süreyya Ayhan'ın
tartışmasız üstün koşusu bu tanınırlığı perçinleyen bir sportif başarıydı. Bütün
bunların sistemli ve azimli çalışmaların sonucu olduğunu içtenlikle söyleyebilmek ve
"sporadik”
başarılar
olarak
kalmayacaklarını
umabilmek
isterim.
Kurallara uyum, hiçbir kuralın hiç kimse için ayaklar altına alınmayacağını bilmenin
verdiği rahatlık duygusu öyle belirgin ki. Arabalarını uzun süre bıraktıkları için
çevredeki restoranlarda oturanlarca, alkışlarla protesto edilen bir polis ekibine,
meydana bakan bir kafenin müşterileri olarak tanık olmak, ilginç gözlemler hanesine
yazılacak
bir
öğe.
Belçika çocuklar için biraz Tenten, biraz da Red Kit olmalı diyerek; iki saatimizi de
"Belgian Center for Comic Strip Art"a ayırıyoruz. Gerçekten bir dönem uzun süre
Belçikalıların çizgi roman piyasasında belirgin bir egemenlikleri olmuş görünüyor.
Morris, Herge bizler için son derece tanıdık; ama bu "müzede" onların dışında bir
çoğu Türkiye'de bilinmeyen birçok çizgi roman kahramanıyla ilgili objeler, çevresinde
nice uykusuz geceler geçirilmiş çizim masaları, yığınla karakalem taslak da
sergileniyor. Tümüne bakarak, aralarında dolaşarak çocukluğunuzun kurabiye kokan
günlerine
dönebilirsiniz.
Atomium mu? O da ne? Yapıldığından bu yana kentin simgesi olarak bilinen atom
modelinin sadece seyir teraslarından oluştuğunu öğreniyoruz. Brüksel'i farklı
yüksekliklerden seyretmek pek cazip gelmiyor açıkçası. Kızımıza eve dönüş
yolumuzda, İstanbul'da Boğaz Köprüsü'nden geçerken onu uyandırıp muhteşem
manzarayı göstereceğimize söz verip -bu sözün tutulduğuna emin olabilirsiniz- "Mini
Europe"a
yöneliyoruz.
Mini Europe, yapım düşüncesi 1987'ye uzanan Avrupa Birliği'ne üye ülkelerin
karakteristik yapılarının birebir küçültülmüş modellerinin barındığı bir açık hava parkı.
Hollanda'daki Madurodam da bu tür turistik bir başka örnek. İstanbul'un Haliç
15
kıyılarında 2003 içerisinde açılması planlanan "Miniaturk" da bu tür gezi alanlarından
olacak gibi. Belçika'daki Mini Europe yapılırken 1:25 ölçeği kullanılmış ve muazzam
emek - söz gelimi Santiago de Compostela Katedrali'ni yapmak için 24 bin iş saatiharcanmış ve bu rakam tek bir kişinin 13 iş yılına eşdeğer süreymiş. Elimize verilen
oldukça ayrıntılı broşür eşliğinde dolaşıyoruz. Her ülkeye ait bölümün yakınına
gelince ulusal marşının çalınabileceği ve birtakım aparatları da harekete geçiren
düğmeler var. Söz gelimi Fransız ulusal marşını dinlemeye başladığınızda aynı
zamanda bir TGV modeli de, Paris'ten Brüksel'e doğru yola çıkıyor ve siz daha o
bölgeyi
dolaşmadan
kendi
turunu
tamamlıyor.
Avrupa Birliği'nin bayraklarında yer alan dairenin 12 sarı yıldızla çevrelenmiş olması,
aslında üye ülke sayısını göstermemekte; yetkinliğin simgesi olarak kullanıldığı
vurgulanmış. Avrupalılık ruhunu temsil eden yapıların seçiminde merkeze konulan
AB'nin temel ilkeleri 7 başlıkta toplanmış; Demokrasi, Hristiyanlık, Serüven, Gelenek
ve Kültürel Etkiler, Girişim Ruhu, Teknoloji, Sosyal Düşünceler. Türkiye bu altmış
sayfalık broşürde doğrudan iki kez karşımıza çıkıyor. Birisi yeni başvuran ülkelerden
birisi olarak; Bulgaristan ve Romanya ile birlikte haritanın kıyısında. Öteki de
Avusturya ile ilgili açıklamaların yer aldığı sayfalarda oldukça ilginç bir biçimde.
Avusturya ile ilgili "spot" bilgiler birkaç başlıkta toplanmış; ilki konuşulan diller ve
inançlar ile ilgili. İkinci başlıkta her tür kış sporunun rahatça yapıldığı bir ülke
olmasına ilişkin. Üçüncü maddede "Kahvaltılık kruvasanlar Avusturya' nın 1683'te
Türklere karşı elde ettiği zaferden sonra icat edilmiştir" biçiminde bir açıklama
okuyorsunuz. Bayrağımızdaki hilalin, 17. yüzyıl sonlarından itibaren Avrupa
mutfağına ilham veren bir öğe olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz böylece. Peki ya
dolaylı olarak Türkiye ile ilgili neler var broşürde? AB'nin neden genişleme
gereksinimi duyduğu söz gelimi. Buna gösterilen temel gerekçeler üç tane. İlki,
Avrupa üzerinde barışı ve demokrasiyi sürdürebilme güvencesi. İkincisi, üye ülkelerin
ekonomik gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun dayanışma yaratılması . Ve nihayet
büyük bir pazar yaratma arzusu. Ve yine bu broşürün yer verdiği bir başka konu da
yeni üyeler için söz konusu olan güçlükler. Buna göre AB'nin genel amaçları
tanımlandığında; üyeliğe hevesli ülkelerin niyetinin politik bir birlikteliğe doğru mu,
yoksa sadece büyük bir pazara yönelik mi olduğu sorusuna yanıt arandığı belirtilmiş.
Bu sorunun yanıtı da hemen bir alt satırda broşürü hazırlayanlarca verilmiş zaten.
Pek çok ülkenin büyük bir pazar olma gibi "işin sadece ticari tarafıyla ilgili" olduğu
16
vurgulanmış. Dolayısıyla bütün ülkelerin demokrasi ölçütünü karşılamaktan uzak
olduğunun, üstelik buna yönelik etkin bir yasal ve yönetsel yapıya da sahip
bulunmadıklarının altı özenle çizilmiş. "Sosyal, ekonomik ve siyasal profilleri
birbirinden son derece farklı görünen çoğu ülkenin entegrasyonu zahmetli ve uzun bir
süreci gerektirmektedir" bu bölümün bitiriş vurgusu. Burada tanımlanmaya çalışılan
ülke
size
tanıdık
geliyor
mu?
"Ya o, ya bu, başka seçenek yok!" sarmalı neredeyse kendimizi bildik bileli farklı
biçimlerde karşımızda değil mi? Başkalarına, ülke olarak kendimizi beğendirmek
kaygımız oldukça eskilerden beri öyle ön plana çıkıyor ki. Bizim, sadece ve sadece
kendimiz için yapabileceklerimizi geliştirmek, üzerinde düşünmek yerine; göze
girmek, sevimli görünmek çabası. Kongrede tanıştığım Yeni Zelandalı yaşlı katılımcı
ile konuştuklarımızı hatırlıyorum. Türkiye'yi duyunca önündeki kağıda ta yirmi otuz yıl
öncesinden, ülkemize yaptığı uzun geziden hatırladığı, çoğu Ege bölgesindeki yer
adlarını; Çanakkale'yi, Efes'i, Milet'i Türkçe olarak yazmaya çalışan Wellington'dan
Dr. Lewis'i.
Belki de onunla konuştuğumuz gibidir: " Bridge is always a bridge, it doesn' t change"
Biz belki de bir köprüyüz, hep öyle kalacak bir geçit.
Sahi, biz neredeyiz? (07 Ekim 2002)
17
3.
SİDNEY- AVUSTRALYA
2004 yılının yazı.
Dünya Tıp Hukuku Kongresi’ne gidiyorum. Singapur aktarmalı bir yolculuk yapmayı
planlamıştım. Kongrede ilk gün konuşmam var, uçuşta uzun süreli bir gecikme
olacağı İstanbul’da ortaya çıkınca; yetişebilmem için beni Pekin üzerinden Sidney’e
gönderiyorlar. Pekin’e ulaştığımızda uçaktan transit vizesi için inmemiz gerekiyor,
toplam bir - bir buçuk saatlik duraklama, sürüklenerek uçaktan inme ve yeniden
zombi biçiminde uçağa binme.
Yeniden yola çıktık, saatler geçmiş olmalı. Pilotun anonsu ile uçağımızın artık
Avustralya kıtası üzerinde olduğunu anlıyorum. Kuzeyinden güneyine kadar baştan
sona katediyoruz kıtayı, elbette bu beş saat civarında sürüyor. Ne zaman aşağıya bir
göz atsam kayalık, çorak uçsuz bucaksız bir arazi görüyorum. Tevekkeli değil bu
uzak kıtanın yüzölçümünün çok büyük bir bölümü yerleşime uygun değil.
Sidney’e ulaştığımda hemen otelime ulaşıp çok güzel bir uyku çekiyorum. Beni
uyandırmalarını istiyorum. Uyandırmak için telefon ettiklerinde hangi günde ve
nerede olduğumu kavramam için biraz süre geçtiğini itiraf etmeliyim. Otelden kısa bir
yürüyüş ile kongrenin yapıldığı kültür kongre merkezine ulaşıyorum. Resmi
konuşmalar ve açılış kokteyli. Benim yaşadığım ülkeye o kadar uzaktayım ki, Türkiye’
nin yerini bilmeyen genç bir doktora öğrencisi ile tanıştım orada. Ben de ona nereden
geldiğini sordum. “Tazmanya” diye yanıtladı. Doğrusu ben de sadece “Tazmanya
Canavarı”nı biliyordum oraya ait (!)
Kongrede iki sözel bildirim ve bir tane posterim vardı. Konuşmalarımdan birisi 11
Eylül saldırılarının etik açıdan önemli bir kavram olan “hak” olgusunu nasıl
etkileyebileceği üzerine idi. Beni epeyce germişti. Oturum başkanım, aynı zamanda
kongre başkanı da olan Prof. Roy Beran idi. Konuşmamı tamamladım, soru ve
katkılara geçmeden önce, Roy sağ elinin baş parmağı yukarıda olacak şekilde bana
bir işaretle sunuşumu beğendiğini belirtti. Dolayısıyla bu sınavdan yüzümün akıyla
çıkınca, kendime bir ödül vererek Sidney Opera Binası’nda sergilenecek bir opera
için bilet aldım.
O akşam otelden bir taksi ile bu, mimarisi şehirle özdeşleşmiş binaya gittim. 1973
yılında açılışını Kraliçe II. Elizabet’ in yaptığı bina benim gibi mimarlıkla ilgisi olmayan
bir insan için son derece etkileyiciydi. Salona girmeden önce video, fotoğraf makinesi
gibi görüntü kayıt cihazlarının vestiyere teslim edilmesi gerekiyordu. Uzakdoğulu,
muhtemelen Japon, turistlerinki ufak çaplı bir dağ yığını oluşturmuştu. Gösteri
18
harikaydı; dekorlar, kostümler, akustik. Başlar başlamaz “iyi ki gelmişim” dedim,
dünyanın bir ucundayım, konuşmam iyi geçmişti, sağlıklıyım ve operadayım. Daha
başka ne istenebilirdi ki?
Burası Avustralya’ nın başkenti değil, ama en canlı ve en bilinen kenti. Kıtada
18.Yüzyıl sonunda başlamış olan ilk koloni yerleşimlerinden birisi. Yerli halkın
yerinden yurdundan edilmiş olduğunu ve başka nelerle karşılaşmış olabileceğini de
tahmin etmek zor değil.
İlginç bir nokta; ilk yerleşimin İngiliz hapishanelerinden getirilen sekiz yüz kadar
mahkum ile başlaması, suç ve suçlu kavramları üzerinden tanımlanan bir kent
olması. İngilteredeki hapishanelerde yaşanan sıkışıklık ve yoğunluk nedeniyle böyle
bir çözüm bulunmuş, mahkumları getiren donanmanın yerleşmesiyle şehir kurulmaya
başlanmış. Belki Sidney’in ilk elli altmış yılı “criminal city” olarak anılsa da, 1788’den
günümüze kadar çok şey değişmiş. Şu anda suç oranının yüksek olmadığını, 2004
itibariyle 35 bin USD’nin üzerinde bir kişi başı milli gelirlerinin bulunduğunu yazmak
gerekli. 2000 yılında son derece başarılı bir olimpiyat ev sahipliği yapmışlar. Sidney
Yaz Olimpiyatları 200’e yakın ülkenin katıldığı dev bir organizasyon olmuş, açılış ve
kapanışında beklenildiği gibi son derece çarpıcı görsellikte düzenlemeler yapılmış.
Bu olimpiyatlarda sıra dışı ilginç bir yarışmacı varmış: Ekvator Gine’sinden yüzücü
Moussambani. Özelliği olimpiyatlardan sadece altı ay önce yüzmeyi öğrenmesi. Yaz
oyunları tarihinin şimdiye kadar görünen en yavaş yüzücüsü seçilmesi, 100 metre
yarışında çok yorulduğu, yarışın son 15 metresini bırakmayı düşündüğü, onun
yavaşlığı yüzünden sonraki yarışların ertelendiği bu olimpiyatlara ilişkin ilginç notlar
arasında yer alacaktır.
Sidney’in güzel bir şehir olduğunu söylemek isterim. Opera binası dışında Sidney
Köprüsü, Sidney Kulesi görülmesi gereken yerler. Şehrin batı tarafına düşen Darling
Limanı’nı dolaşmak için de zaman ayırmak gerekli. Burası 1988 yılında yeniden
düzenlenmiş; içinde büyük bir akvaryum, park ve bahçeler, eğlence merkezleri ve bir
deniz müzesi bulunuyor.
Yaşayanlar açısından da şehrin fark edilir bir güzelliği olduğunu sanıyorum. Çünkü
ulaşım rahat, günlük çalışma ritmi içerisinde nefes alabileceğiniz yığınla ortam var,
kendinizi helak etmeden ve saatlerinizi yollarda harcamadan rahatça işinize, oradan
evinize gidip gelebilirsiniz. O kadar çok gösteri, konser vb. etkinlik ve insanların
bunlara ulaşmasını destekleyen bir anlayış var ki, bunun için belediye otobüsleri
sabaha kadar çalışıyor. Dolayısıyla günümüzde Sidney, son derece modern, temiz,
canlı ve hareketli, sanat ve kültürel açıdan da yirmi dört saat yaşayan bir kent.
Bu dört milyonluk kentteki en önemli sıkıntılardan birisi su azlığı. Sohbet ettiğim bir
taksi sürücüsü hayatta en çok yapmak istediği şeylerden birinin arabasını akarsu
altında yıkamak olduğunu söylemişti. Ama elbette bu mümkün değildi, nihayetinde
orası da dev bir adaydı, tüm adalarda olduğu gibi su kıttı.
Yola çıkmadan önce, evdeki yan komşumuz Hukuk Fakültesi’ nden Aydoğan Hoca ile
konuşmuştuk, bana oradan bir dünya haritası almamı önermişti. Gittiğim yerlerden
pek fazla bir şey satın alıp taşımayı sevmiyorum, magnetler dışında. Ama gerçekten
bu harita o kadar ilginçti ki, hemen ilk fırsatta alıp rulo yapıp valizime yerleştirdim.
Bu ters bir dünya haritasıydı.
19
Burada resmedilen de, bana Gazi Ortaokulu’ nda öğretilen dünyaya hiç benzemeyen,
o günlerde öğrendiğim hiçbir şeyin de doğru görünmediği, herşeyin tepetaklak
olduğu bir dünyaydı.
Karadeniz kuzeyde değil, güneydeydi söz gelişi, Kıbrıs Türkiye’ nin kuzeyindeki
Akdeniz’de uzanan bir adaydı.
Ankara’ ya döner dönmez çerçeveletip fakültedeki odama astım. Herkesçe somut
olduğu kabul edilen, başkalarının gözünden bakıldığında da değişmeyeceği
düşünülen coğrafyanın bile farklı algılanabileceğini hiç unutmamak için. Daha sonraki
yıllarda, soruşturmacı sıfatıyla uğraşmak zorunda kalacağım pek çok dosya için
fezlekelerimi yazarken bu haritaya son bir bakış atmayı hiç ihmal etmedim. Kimseye
haksızlık etmemek için.
20
4.
EILAT: KIZILDENİZ KIYISINDAN DÜNYA NASIL GÖRÜNÜR?
Bir Şubat Pazarı
İstanbul’u geride bırakalı henüz uzun zaman geçmedi. Zaten topu topu 1.5 saatlik bir
uçuşla Tel Aviv’de olabileceğim. Bu İsrail’ e ikinci gidişim. Farklı yollar izleyerek, ama
aynı şehre ulaşacağım ikinci yolculuğum olacak. Belleğimin tazeliğine artık daha
fazla güvenmemem gerektiğine inanarak kağıda-kaleme sarılmaya karar veriyorum.
Çok soğuk geçmeye kararlı, zorlu bir kış mevsimini geride bırakarak Kızıldeniz’e
doğru gidiyorum. Sıfırın altındaki derecelerden kalkıp 20 derecelik bir iklime yol almak
bile, başlıbaşına heyecan veriyor insana. Ben - Gurion Havaalanı’na inip valizimi
aldıktan sonra, Eilat’ a ulaşmanın öyle pek de kolay olmadığını görüyorum. Tel Aviv’e
geçen gelişimde bir araba kiralayarak yola çıkmıştım. Yoldaki tabelaların İbranice ve
Arapça
dışında
İngilizce
de
yazılı
olduğunu
öğrenmek,
güvenlik
sorunu
yaşanmayacağını daha önce İsrail’de kalmış ve araba kiralamış arkadaşlarımdan
biliyor olmak bana yetmişti. Sonuçta Ankara - İstanbul arası kadar bir mesafeydi.
Beer - Sheva’ya kadar gidiş geliş ayrı bir karayolu vardı. Daha sonra Necef Çölü
başlıyordu ve Eilat’a kadar başka büyük bir yerleşim merkezi yoktu.
Eskiden beri adını işittiğim Necef Çölü’ nün( sahi bizim kuşağın pek aşina olduğu
“necefli maşrapa” kavramından mıdır acaba bana bu kadar yakın gelmesi?) Orta
Anadolu bozkırından farklı olmadığını da böylece kendi gözlerimle görmüştüm. Yani
ne kum tepecikleri vardı, ne gözleri kör eden hortumlar, ne de hayvan iskeletleri.
Necef’in bana en ilginç gelen yanlarından birisi kuşkusuz Alpaka Çiftliği. Türkiye’de
göremeyeceğiniz alpakalar, insana bir filmin kurgulanmış dünyasından sıçramışlar
21
gibi geliyor. Onları besleyebilir, hatta - eğer kıyıp da üzerlerine binebilirseniz- onlarla
kısa bir tur atabilirsiniz bile.
Ama bu kez, İsrail’e gitmemin bile başlı başına cesaret örneği olarak algılandığı bir
hengame ortamında, hemen herkesin “pizzacıların yakınından bile geçme” ya da
“sakın otobüs duraklarında bekleme”, “otobüse asla binme” biçimindeki sıkı
tembihlerini dinlemeye, bu kez Eilat’a hava yoluyla, bir iç hatlar uçağıyla gitmeye
kararlıydım.
Ben - Gurion Havaalanı’nda uygun saatte bir uçakta yer bulamadığım için, önce,
oradan iç hat uçuşlarının yapıldığı, Dov Havaalanı’na gitmem gerekti. Taksinin
sürücüsü de, daha sonraları pek çok İsrailli’ de göreceğim gibi, “neredensiniz?”
sorusuna verdiğim yanıttan sonra, içten bir “Ah İstanbul! Ne güzeldir” biçiminde bir
serzenişte bulundu. Tel Aviv’in yoğun öğlen trafiğinde yarım saat boğuştuktan sonra
Dov’dayım. Evet; Ben Gurion Havaalanı’ndan telefonla biletimi ayırtmıştım, kredi
kartı numaramı vermiştim, ama geleneksel sağlamcılığım nedeniyle biletimi elimde
tutmayınca içi rahat edemeyenlerdenim. Ama uçuş kartımı alabilmek pek kolay değil,
çünkü daha önce genç bir görevliyle güvenlik kontrolü için uzun süre konuşmam
gerekli. Önce, uçağın kalkış saatini de göz önüne alınca paniğe kapılır gibi oluyorum.
Çünkü gerçekten uçak sadece beni bekliyor olmalı. Bütün bu sorgulama faslı, bana
rahmetli anneannemin “kabir suali” tanımını hatırlatıyor. Tam ona uygun bir şey
çünkü yaşadığınız. Hemen her havaalanında karşılaştığınız “Valizinizi siz mi
hazırladınız? Hep yanınızda mıydı?, Gözünüzü hiç üzerinden ayırmadınız , değil mi?
İçinde herhangi bir silah var mı?” türü alışılmış sorular burada o denli azınlıkta ki. Kim
olduğunuz, nerede çalışıyor olduğunuz, varsa kimlik kartlarınız, hangi amaçla
geldiğiniz, burada ne yapacağınız, İsrail’den kimleri tanıdığınız, ne kadar ve nerede
kalacağınız, neden biletinizi yola çıkmanızdan on gün önce değil de üç gün önce
almış olduğunuz... Yazılı belgelerle sözlerinizi desteklemeniz tercih ediliyor, ama
sanırım samimi olmanız herşeyden çok daha önem verilen bir öğe.
Az sonra,
aslında sadece bu sorgu-sual nedeniyle uçağa gecikiyor olduğum gerçeğini kendime
hatırlatıyorum. Bu beni rahatlatıyor. Alabildiğine ayrıntılı cevaplarla soruları
yanıtlıyorum, asla savuşturma kaygısı gütmeksizin. Sonuçta, geçen yılki tatilini
Marmaris’ te geçirmiş ve bizim oralara pek bayılmış olduğunu söyleyen genç güvenlik
görevlisi de eşyalarımı, pasaportumu... benimle beraber koşturma pahasına uçağa
yetiştiriyor. Yaşamımda ilk kez “sakil bir VİP yolcu” gibi sallanarak uçağa biniyorum,
22
hemen havalanıyoruz. Neyse ki, öteki yolculardan homurtu ya da söylenme bile yok,
olsa da buna aldırmama/umursamama hakkım olduğunun farkındayım. Hemen
aklıma geliveren bir soru, “terörden bu kadar çok çekmiş” olmanın, bir ülkeye,
akademik amaçla gelen bir öğretim üyesi de dahil olmak üzere herkese terörist
muamelesi yapmayı haklı çıkarıp çıkaramayacağı. Bilemiyorum. Eğer öyle ise, bizim
de Türkiye’ye giriş ve çıkışta “benzer eziyeti” herkese yapmamız fazlasıyla gerekli
gibi gözüküyor. Dört gün sonra dönüşte, benzer seremoniyi bir kez daha geçireceğimi
düşünmemeye çalışarak, kitabımı okumaya kaptırıyorum kendimi. Yaklaşık bir saat
sonra Eilat’tayız. Bakalım iki yıl içinde burada neler değişmiş?
Bir Şubat Pazartesisi
Gecenin 10’u oldu. Burada, oteldeki odamda, pencerenin tam önündeyim. Eilat’ın
ışıklarını, marinada demirlenmiş irili ufaklı tekneleri, yandaki lunaparkın rengarenk
şamatasını izliyorum. Limanın girişindeki ışıklara takılıyor gözüm. Önce yeşil yanıp
sönüyor. Ardından karşıdaki kırmızı yanıt veriyor, sonra yine yeşil ve yine kırmızı...
Birbirini bekleme ritmi, bir an bana öyle duygusal bir hava yaşatıyor ki. Aynı duyguyu
çok yıllar önce, en azından, bir kez daha duyumsadığımı hatırlıyorum. Eski bir filmin
son karelerinde, bir koca devin, King Kong’un ölüm anını; kalp atışlarının giderek
yavaşlamasını ve artık duyulmaz olmasını...
Burası öyle “asude” bir yer ki; aynı ülke topraklarında daha kuzeyde çok ciddi bir
gerginliğin yaşandığını ve ciddi kayıplarla sonuçlanan çatışmaların olduğuna insanın
inanası gelmiyor. Ya burası sanal bir alem olmalı, ya öteki.
Akabe Körfezi’nin kıyısında, hemen bir kaç kilometre solda Ürdün, bir kaç kilometre
sağda ise Mısır toprakları başlıyor. Kırk bin nüfuslu bu küçük kıyı kenti, hem sahip
olduğu 46 adet çok yıldızlı oteliyle bir tatil merkezi, hem de taşıdığı serbest bölge
ünvanını haklı çıkaracak yoğunlukta bir ticaret merkezi. Doğal bitki örtüsünün
bulunmamasını yılda metrekare başına sadece 25 mm. yağış düşmesiyle açıklamak
mümkün. O kadar kurak ve sıcak bir bölge ki, tüm sulamalar buharlaşmayı önlemek
için akşamları gece karanlığında yapılıyor ve görebileceğiniz tüm ağaçlar yoğun
emekle, insan eliyle yetiştirilmiş. Yoğun buharlaşmadan akıllıca yararlanmanın bir
yolu olarak tuz üretiminin yapıldığını Eilat çıkışında görebilirsiniz. Granit dağlarının
23
oluşturduğu fonda granit taşlarının bina yapımında kullanıldığını, bu son derece dar
kıyı şeridinde bile balık üretme çiftliklerinin bulunduğunu vurgulamalıyım. Bu ülkenin
1958’ te kişi başına 706 Dolar olan ulusal gelirinin, 1997’de 15.800’e tırmanmasını
açıklayabilecek etkenlerden birisi de bu yaratma ve üretme azmi değil midir? Acaba
çok zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip olmakla birlikte, kabul edilmesi güç
sayısız gerekçeye sığınarak, bunları kendi insanının refah düzeyini yükseltmeye
dönüştürememiş ülkeler bu tablo karşısında ne düşünmektedirler? Bu bağlamda
kibutzlar üzerinde durulması gerekli örnekler gibi görünüyor. İsrail’e özgü bu “kollektif
üretim ve yaşama biçimini ve örgütlenme yapısını” kendi yerinde gözlemlemeniz
mümkün. Örneğin bu kibutzlardan Necef’te bulunan bir tanesi İsrail Devleti’nin ilk
başbakanı olan David Ben Gurion’un adını taşıyor. Onun ölümünden sonra, bir
müzeye dönüştürülmüş ve anısını korumak için de yaşamındaki haliyle korunmuş.
İsrail’de Eilat çevresinde bile ziyarete açık kibutzlar var. Üretim biçimleri ve “alt yapı üst yapı” ilişkileri konularında kafa yoranlara.
İki yıl önce kongrenin sosyal programında Timna Park gezisi vardı. Yola çıkılmadan
önce, sürekli buranın ne denli özel bir bölge olduğunu ve ne çok etkileneceğimiz
söylenmişti. Eilat’tan kuzeye doğru karayoluyla yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra,
toprak rengi griye yaklaşan bir vadiye ulaşmıştık. Uzakta çitle çevrilmiş bir tane
peribacası benzeri oluşum görünüyordu. Ve inanın başka hiç ama hiç bir şey yoktu.
Güneşin altında sıcakta otobüslerden inip çevrede dolaşmayı reddetmiştim. Rehber
neden gelmediğimi sorduğunda, Türkiye’den geldiğimi ve burasının benim için ilginç
olmadığını söylemiştim. O da, Kapadokya’yı bilen birisi için bu vadinin bir anlam
taşımayacağına ilişkin bana hak vermişti. Nerede Kapadokya, nerede Timna Vadisi?
Yine de, din turizmi açısından kutsal kitaplarda adı geçen yerleri görmek isteyen
meraklısı, Exodus’ tan yola çıkarak Tabernacle’a baktığında kendisine yakın çok şey
bulacaktır, eminim.
Üçüncü Gün
Sabah bir ara şehre inip Tel Aviv’e dönüş biletimi alıyorum. Burada havaalanı Eilat’ ın
o kadar içinde ki. Adana Şakirpaşa Havaalanı bile daha sapa gelebilir size Eilat’tan
sonra. Öyle ki bagajınız yoksa otelinize yürüyerek kolayca ulaşabilirsiniz. Uçuştan 2,5
24
saat önce havaalanında olmam gerektiği hatırlatılıyor yeniden. Şehirde biraz dolaşıp
“Sabra” arıyorum, portakallı kahveli bir tür likör bu. Otele dönüp konuşma metnime bir
göz atmaya ve Sabra’yı dönüşte havaalanından satın almaya karar veriyorum.
( Kongreden akademik düzeyde biraz söz etmek okuyucuyu aydınlatacaktır sanırım.
“Tıp
Fakültelerinde
Tıbbi
Etik
Eğitimi”
başlıklı
uluslararası
2.
Kongrenin
düzenlenişinden Hayfa Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin Uluslararası Sağlık, Hukuk
ve Etik Merkezi sorumluydu. Aynı zamanda UNESCO, WAML, EUGB, WPA, WFME,
CIOMS, ICHLE, SMLI ve Avrupa Konseyi gibi uluslararası birçok kurumun da
desteğini alarak hazırlanmış bir toplantı idi.
Sözü edilen toplantının bir boyutu, arasında Türkiye’ nin de Ankara Üniversitesi
tarafından temsil edilerek katıldığı, UNESCO (Chair in Bioethics) şemsiyesi altında
yürütülen uluslararası etik eğitimi projesi idi. Kongre süresince 30 - 35 temsilcinin
katılımıyla iki yuvarlak masa toplantısı gerçekleştirildi, ancak projenin öngörülerin
gerisinde kaldığı saptandı. Projeyle ilgili daha gerçekçi hedeflerin belirlenmesi
gerektiği vurgulandı. Ancak, bunun dışında ikili anlaşmalar çerçevesinde Ankara ve
Hayfa Üniversitesi arasındaki ilişkinin gelişerek süreceği beklentisi Kongre Başkanı
Prof. Amnon Carmi tarafından bir çok kez dile getirildi, görülen tablo da bu yönde
iletişime açık olunduğu ve Ankara’nın evsahipliğinde 2003 yılında benzer bir
uluslararası toplantı yapılma beklentisinin bulunduğu yönündedir.
Kongrenin ikinci boyutu, on yedi farklı oturumda gerçekleştirilen geleneksel kongre
formatına uyan bölümüydü. Bu bölümde bir yandan tıbbi etik eğitimi konusunda hem
içerik, hem de yöntem açısından güncel gelişmelere ilişkin yanıtlar bulmak olanaklı
iken, öte yandan da tıp etiğinin abortus gibi, özellikle Naziler döneminde Yahudilerle
yapılan araştırmalar gibi, ya da tıbbi kayıtların elektronik ortamlarda saklanması ile
ilgili özel süreçlerde yaşanan sorunlarına ayrılmış oturumlara katılmak da mümkün
idi. Dr. Arda’nın aynı zamanda yönlendiricisi olduğu bir oturumun da bulunduğu
kongrede “Ethics education in medical schools in Turkey” ile “Human rights in
medical ethics education- Results of a pilot study” başlıklarında iki bildirisi vardı. Her
iki sözel bildiri de oldukça ilgi çekici bulundu ve katılımcıların katkı ve sorularıyla
zenginleştirildi.)
Kongre alabildiğine yoğun devam ediyor. Farklı coğrafyalardan gelen eğitimcilerin tıp
fakültelerinde etik eğitimini tartıştığı bu uluslararası ikinci kongrede, Türkiye adına, en
25
azından çoğu ülkeden, bir kaç adım önde olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü en
azından zorunlu olarak hekimler tıbbi etik adında bir ders almak ve sınavında başarılı
olmak durumundalar. Bilseniz yığınla tıp okulunda bu durumu başarmak, yani tıp
etiğini müfredatta zorunlu kılmak için bile çok büyük çaba harcanıyor henüz. Bizim
işimiz onlara kıyasla “biraz daha kolay” görülebilir. Çünkü elimizdekinin niteliğini daha
yukarıya çekmek, içeriğini gereksinime göre düzenlemek ve işlevsel duruma
getirmek, bir tür “yoktan var etme” durumundan daha kolay ulaşılabilir gözüküyor.
Toplantı sonrası “coral beach”e bir geziye katıldık. Denizaltındaki gözlemevi ilginçti,
yığınla farklı renk ve biçimdeki balık sürüsü, göz alıcı mercanlar… Kısaca kendinizi
Jules Verne’in Nautilius’unda kaptan köşkünde hissetmeniz için her koşul mevcut
bulunuyor. En azından ben kendimi öyle hissettim. Dalgıçlıkla ilgilenenler için
Kızıldeniz son derece uygun bir yer olmalı. Akabe Körfezi’nin açıklarında dikkat
çekecek kadar gösterişli, iki tane yolcu gemisi var. Bunların uluslararası sularda
gezinen yüzer kumarhaneler olduğunu söylüyor rehberimiz.
Akşam, Kore grubuyla birlikte bir balık restoranındayız. Kasıtlı olarak deniz ürünü
değil balık demek durumundayım. Çünkü kabuklu ürünler burada tüketilmiyor,
“denizden babam çıksa yerim” ifadesi İsrail’de geçersiz bir başka deyişle. Türkiye’nin
güney mutfağına, Mersin ve Antakya çeşnilerine; Lübnan yemeklerine benzer
aromalar, baharatlar ve bizimkine hiç de uzak olmayan bir damak tadı bulabilirsiniz.
Koreli meslektaşlardan ikisi Seul’e dönmeden önce beş günlerini İstanbul’a
ayırmışlar. Onlarla bolca İstanbul hakkında konuşuyoruz. Otele dönünce onlara
ayrıntılandırılmış bir program hazırlamaya ve ertesi gün de kendilerine İstanbul’ da bir
otelde rezervasyon yaptırtmaya söz veriyorum.
Sondan bir önce
Toplantılar öyle yoğun geçti ki bugün, konferans salonları dışında hiç bir şeyin
farkında değilim. Gala yemeğine hazırlanmak için sadece yarım saatim kalmıştı.
Yıldırım hızıyla odama çıkıp, duş alıp giyiniyorum. Koreli arkadaşlara, üzerindeki
renkli postitlere önerilerimi yazdığım İstanbul haritasını götürmeyi de unutmuyorum.
Onlara beş günlük bir program hazırladım. Nereleri görmeliler, nerede yemek
yemeliler, neler satın alabilirler? Sıra geldi otelden yer ayırtmaya. Evet, dört gün
sonra bile olsa yeniden Türkçe konuşabilmek ne güzel. Kendi dilimi hemen ne çok
özlemiş olduğumun farkına varıyorum. İstanbul’ daki otel görevlisiyle konuşup yer
26
ayırtıyorum. Umarım memnun kalırlar, Ankara’ya dönünce ilk işlerimden birisi
gezilerinin nasıl geçtiğini öğrenmek olacak. Evet, artık yemek salonuna inebiliriz.
Dönüş yolu
Sabah daha Eilat’ta gün ağarmadan uyanıyorum. Eşyalarım geceden hazır. Otelden
çıkış işlemlerimi yaptırıp bir taksi ile havaalanına gidiyorum. Havada sabah serinliği.
Geçtiğimiz yolların kaldırımlarında sabah yürüyüşüne çıkmış tek tük turistler var.
Otelin kahvaltı servisi bile açılmadan yollardayım. Havaalanında yine güvenlik
görevlisinin karşısındayım. Bagajım, omuz çantam, pardesüm... hepsi önünde
durduğu masanın üzerinde. Yine en başa dönmüş gibiyim. Gözümde sıcak bir
kahvenin dumanı tütüyor. Sakince yanıtlıyorum sorularını. Bu kez kongre kitabı da
hemen yanımda. Programda adımı ve konuşma başlığımı da gösterip okumasını
sağlıyorum. (Acaba aynı sunuşu bir de orada yapsam, bu onu daha çabuk ikna
edebilir mi? Bilemiyorum) Pasaportumdaki yığınla damgadan, sadece ve sadece
Tunus’a ait olan ilgisini çekiyor ve o nedenle sorgulanıyorum. Neden oradaydım?
Elbette akademik gerekçelerle. Hem başka bir gerekçem olsaydı, bu ne farkettirecekti
ki? Ne dersem diyeyim, yıllar önce bir hafta Tunus’ta bulunduğum gerçeğini
değiştiremez. Az sonra bir fotokopi yapılmış kağıttaki isimleri gösterip, bunlardan
tanıdığım olup olmadığını soruyorlar. Bu kongrenin düzenleme ve bilimsel kurulunun
adlarını içeren bir liste. Elbette kongre başkanını tanıdığımı, isterlerse kendisine
danışabileceklerini söylüyorum. Hepsi ne kadar sürdü bilemiyorum, ama valizimi de
teslim edip biniş kartımı aldıktan sonra mükellef bir kahvaltıyı silip süpürecek
haldeyim.
Kısa bir uçuştan sonra Tel - Aviv’deyim. Bu kez uzun kuyruklarda bir bekleyiş
dönemim olmuyor. Güvenlik kontrolünden, buraya gelmeden daha önce alnımın
akıyla geçmiştim çünkü. Zamanımı armağan olarak götürmeye söz verdiğim Sabra’ yı
bulmaya ve Gelibolu’yu okumaya ayırıyorum. Uçağımız için duyuru yapıldığında
1915’ te Çanakkale’de yaşanmış savaşın ne kadar anlamsız, ama ne yazık ki, bir o
kadar da evrensel bir olgu olduğunu düşünüyorum.
Ayrılmak üzere olduğum coğrafya parçası! Bir sonraki gelişimde, üzerinde yaşayan
insanları artık barış içinde görmek istiyorum. Bunu bilesin. (Mart 2002)
27
Kudüs Yollarında
Bu ülkeye dördüncü gelişim. Bir önceki yazımı bitirirken tuttuğum dilek ne yazık ki
gerçekleşmedi henüz; yani kalıcı bir barış ortamı bir türlü sağlanamadı; kan ve
gözyaşı halen ve ne yazık ki çırılçıplak bir gerçek burada. Ne zaman
değişebileceğine ilişkin gerçekçi bir beklenti bile geliştirilmekten çok uzakta
görünüyor bana. Yaser Arafat’ın ölümünün üzerinden dokuz - on ay geçmiş olduğunu
ve onunki gibi bir liderliğin Filistin halkı için ne büyük anlam taşıdığını anladığımı
sanıyorum. Tüm iyimser yaradılışıma karşın, Filistinlileri bekleyen sıkıntıların onun
gibi bir başka önder olmaksızın çözümlenmesinin ne kadar güç olduğunu
görebiliyorum.
Bu kez, nihayet, şeytanın bacağını kırarak Kudüs’ü görebileceğim. Hayfa’dan sabah
erken yola çıkıyoruz. Bir Azerbaycanlı ve bir Amerikalı ile birlikte üç kişiyiz. Arabayı
rehberimiz kullanıyor. Yolumuz kabaca iki saat kadar sürüyor. Ramallah’tan
geçiyoruz. Televizyon ve gazete haberlerinden sık duyduğum bir ad; Yaser Arafat’ ın
karargahı ile özdeşleşmiş kafamda. Yol boyunca Filistinlilere ve Yahudilere ait
yerleşimlerin yanından geçiyoruz. Alabildiğine sıcak altında kavrulan derme çatma,
hemen hepsi çatısız evler bir yanda... Öte yanda çanak antenleri, bakımlı doğru
düzgün yapılarıyla neredeyse taban tabana zıt yerleşimler. Bu belirgin fark herhalde
sadece sosyokültürel etkenlerle açıklanamaz; ekonomik bir boyutu da olduğu
görmezden gelinemez.
Tam teçhizatlı bir İsrail askerinin önünde ve silahların gölgesinde Fatiha suresi
okumanız gerekir mi? Buralara gelmeden bilemezsiniz. Benim de aklımın ucundan
geçmezdi. Mescid-i Aksa tarafına geçmek için Müslüman olduğunuzu belgelemeniz
gerekiyor. Yıllar önce Amsterdam’da pasaportunu çaldırmış biri olarak ilke kararım şu
ki; hangi ülkeye gidersem gideyim yanımda pasaport taşımıyorum; gelir gelmez
otelime bırakıp yeniden dönüş için havaalanına gelmeden dokunmuyorum bile artık
pasaportuma. Azerbaycan’dan arkadaşımın da yanında pasaportu yok; o hızla
okuyor duayı. Ben bir yandan neden böyle bir şeye zorunlu olduğumu düşünüyorum,
bir yandan da hiçbir zaman yüksek sesle Arapça bir dua okumadığımı. Belirgin bir
şekilde kendimi baskı altında hissediyorum. Dini inaçlarından dolayı hesaba
çekilmek, sınava alınmak... gibi bir şey bu. Duaya başlıyorum önce, ama hemen
28
ikinci sözcükte duruyorum, çünkü cebimdeki ehliyetim geliyor aklıma. İmdadıma
yetişen ayyıldızlı ehliyetimi çıkarıp gösterince “tamam” diyorlar, “Türksünüz, daha
fazla okumanıza gerek yok”. Rahatlıyorum. Ceketim ve pantolonumla geçiyorum
revaklı kapıdan Kubbet-üs Sahra tarafına. Yanımda oldukça enli bir şalım var; onu
saçlarıma örtüyorum. Umarım bu kutsal yerin kurallarına uygun bir hale gelmişimdir
diyorum içimden kendi kendime.
Aslında öncelikle birtakım yanlış bilgilerimi düzeltmeliyim. Aksa "en uzak" anlamına
gelen bir sözcük, Mekke’ ye ne kadar uzak olduğunu anlatmak için Mescid-i Aksa’ ya
bu ad verilmiş olabilir. Hz. Ömer döneminde M.S. 638 yılında inşa edilmiş olan
caminin,
Hz. Süleyman mabedinden kalan batı duvarına bitişik bir yapı olması,
Kudüs’ün inançlar açısından ne kadar önemli bir tarihsel merkez olduğunu hatırlatıyor
bana.
Harem-i Şerif yapılarının içerisinde Kubbet-üs Sahra’ nın içinde Hacer-i
Muallak taşı ("Asılı Duran Taş") bulunmaktadır. Hz. Muhammed’in Miraç’a çıktığı
kabul edilen kaya işte burasıdır. Teknik açıdan bilgi vermek gerekirse; “bu kayanın en
geniş yeri 18, en dar yeri ise 13.5 metredir. Bu kayanın içine on bir basamak
merdivenle inilebilmektedir. Kayanın iç kısmı yaklaşık 1.5 metre yüksekliğinde ve 4.5
metre x 4.5 metre boyutlarında boş bir mekandır. İçeriden tavana bakıldığında
havada asılı olduğu izlenimi verir, bundan dolayı Hacer-i Muallak olarak
anılmaktadır”. Günlük hayatta “muallakta kalmak” deyimini sıkça kullanan biri olarak,
bundan böyle her söylediğimde artık gözlerimin önünde Kubbet-üs Sahra’nın bu
köşesi de canlanacak.
Ağlama duvarı da burada mutlaka görülmesi gereken yerlerden birisi. Süleyman
Peygamber’in yaptırdığı ve Babilliler tarafından yıkılan Birinci Tapınağın yerine
yapılan ve bu kez de Romalıların yıktığı İkinci Tapınağın sadece batı kanadındaki
duvarı sağlam kalmıştır. Bu duvara ağlama duvarı ya da batı duvarı denmekte ve
Yahudiler kutsallığına inanmaktadır. Hemen her inançtan insanın Tanrıdan
istediklerini ufak kağıtlara yazıp, bu binlerce yıllık duvarın taşları arasına
sıkıştırdığını; bu ritüelin inanma ihtiyacının 21. Yüzyıldaki görünümlerinden birisi
olarak karşımıza çıktığını söylemek yanlış olmasa gerektir.
29
Zeytin Dağı, Kudüs’ ün doğusuna düşen bir tepe. Arapça’ da “Cebel ez-zeytun”,
İbranice’ de “Har- ha - zeitim” deniyor. Kudüs’ ün bu bölgesindeki ev fiyatlarının
“kıyamet günü”ne dayalı hesaplar sonucunda astronomik boyutta ve ulaşılmaz
olduğunu da rehberimiz ekliyor. (Ağustos 2005)
30
5.
PRAG VE KARLOVY VARY
Bahar sonunda Prag’daydım.
İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında kalmış olduğuna inanamayacağınız, ama yıkıcı
etkilerden tümüyle korunmuş bu kent, çarpıcı güzelliğiyle sizi kucaklıyor. Birbirinden
alımlı heykellerle bezeli Charles Köprüsü’yle, hemen her gece Smetlana Salonu’nda
izleme olanağı bulabileceğiniz sayısız klasik müzik konserleriyle, Kafka Müzesi’yle
şiir gibi bir kent Prag.
Oradan yaklaşık iki saat süren bir otobüs yolculuğuyla Karlovy Vary’ye ulaşıyorsunuz.
Burası 19. Yüzyılda tedavi edici, esenlendirici ünlü bir sağlık kasabasıymış. Halen
turistik bir ambalaj içerisinde bu özelliğini kısmen koruyor gibi. Ama bunun ötesine
taşan özelliği, 1’den neredeyse 20’ye kadar numaralanmış çeşmeleriyle içmecelerin,
çamur banyolarının dışında özgün ve korunmuş bir mimariye sahip olması. Dar
cepheli ve yan yana her biri farklı renklerde boyalı iki-üç katlı binalarıyla bir masal
havası içinde buluyorsunuz kendinizi.
Binaların bir başka özelliği ön taraflarında, oralarda bir vakitler kalmış ünlü kişilerin
adlarının ufak bir levhada yazılarak belirtilmesi. Yazarlar, ozanlar, besteciler, devlet
adamları… İşte bunlardan birisinde de
“Kemal Atatürk, 1918” yazılı. Burası,
günümüzde 5 yıldızlı bir içmece, (yoksa spa mı demeliyim?) oteli olarak işletiliyor.
Giriş katında “Atatürk lounge” adıyla on iki kişilik bir toplantı için kullanabilecek ufak
bir salon var. Burada camekanlar içerisinde Mustafa Kemal’e, Kurtuluş Savaşı’na ve
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş serüvenine ilişkin fotoğraflar bulunmakta. Otel
görevlisi Türkiye’ den burayı görmek için gelen çok sayıda ziyaretçi olduğunu
belirtiyor (Aynı binada Churchill’in ve Kennedy’nin adlarını taşıyan başka “lounge”lar
31
da bulunmakta, meraklısına). Kısa bir yürüyüşle, onun öğle ve akşam yemekleri için
tercih ettiği, 18. Yüzyıl başında inşa edilmiş ve halen kasabanın en görkemli yapısı
olan Grand Hotel Pupp’ın restoranında mola verilebilir.
Türkiye’ ye döndükten sonra 1918’de Mustafa Kemal’in burada kalışına ilişkin tarihsel
bilgiye ihtiyaç duyuyorum. Bir arkadaşım imdadıma yetişiyor ve bana Afet İnan’ın
hazırladığı bir kitabı veriyor(1). M. Kemal şimdinin Karlovy Vary’sinde, o dönemin
Karlsbad’ında yaklaşık bir ay süreyle kalmış (30 Haziran Pazar ile 28 Temmuz
Pazar). Bu sürede bir yandan tedavisini yürütürken, bir yandan da altı tane defter
doldurmuş, onları günlük olarak kullanmış. Afet İnan’ın yayınladığı kitap, işte bu
günlüklerden oluşuyor. Kitabın en başında, onun, o her zamanki zarif giyimli; şimdi
ata yaka dediğimiz gömlekli, elinde bastonu ve hasır şapkasıyla Karlsbad’da 37
yaşındaki halini gösterir bir resmiyle karşılaşıyorsunuz.
Bu aslında kısacık dönem içinde pek çok kitap okuduğunu, onlara ilişkin notlar
aldığını, orada sosyal hayatta kadının yerini gözlemlediğini, bu konudaki bize ilişkin
ideallerini kaleme aldığını, bu arada Almancasını geliştirmek için Karlovy Vary’ de
kendisine bir öğretmen tuttuğunu öğreniyoruz. Hatta bu öğretmenlerden ilkini
kendisine pek yararlı bulmadığı için, bir başkasıyla değiştirecek kadar da zamanını
etkin kullanmaya titizlendiğini görüyoruz.
Kimi zaman Fransızca olarak yazılmış bu altı defter, son derece kararlı ve gerçekçi
yaradılışlı bir insanın gün be gün, hatta pek çok kez saatlerini bile belirterek
kaydettiklerini yansıtıyor ve şöyle bitiyor:
“Karlsbad’da geçen günlerimin anılarını bütünüyle ve olduğu gibi bu defterlere
geçiremedim. Bunun iki nedeni var, birincisi yeterince yazı yazmak için vaktim
olmadı. İkincisi her düşündüğümü, her yaptığımı, yani bütün fikirlerimi ve hayatımla
ilgili sırları bu defterlere nasıl emanet edebilirdim? Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün,
ihtimal pek yakın bir günde yok etmeyecek miyim? Şimdiye kadar hep öyle olduğu
içindir ki, anılarımı toplayan bir derlemem yoktur”
(Yurda döndükten sonra M Kemal Filistin’deki 7. Ordu Komutanlığı’na ikinci kez
atanacak, Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olacak, bu komutanlığın lağvı ardından
İstanbul’a gelecek, 15 Kasım ve 20 Aralık 1918’de Padişah Vahdettin’le iki kez
32
görüşecek ve 1919 Baharında da, dönüşü olmamacasına, kendi çizdiği yolda
yürümeye başlayacaktır).
Mustafa Kemal’in daha 1919 Mayıs’ında Anadolu’ya giderken kafasındaki kurtuluş
savaşının sınırlarını nasıl çizdiğini, öngörülerinin neler olduğunu kestiremeyebiliriz.
Ancak Bandırma Vapuru’nda yanında olanlardan bir hekimle, ilerideki sağlık
politikasının temellerini oluşturan konuşmalar yaptığı da muhtemeldir. Dr. Refik
Samsun’a çıkış yolundan itibaren hep Mustafa Kemal’in yanında olan - daha sonra
çalışkanlığı ve dürüstlüğü nedeniyle Saydam soyadını alacaktır.- Dr. Refik ile
kurtuluştan sonrasının sağlık önceliklerini, “merkez- i siklet” in ne olması gerektiğini
tartışmış, netleştirmişler olsa gerektir. Nitekim Dr. Refik Saydam’ın Sağlık Bakanlığı
yaptığı dönemlerde bütün bu konuşulanların aşama aşama yaşama geçirildiğine,
hemen hiçbirinin teoride bırakılmadığına tanık oluruz.
Mustafa Kemal Atatürk’ün sağlık politikasında “koruyucu hekimlik” uygulamaları
ağırlıklı olmuştur. Tek tek bireylerin, hasta olduktan sonra oldukça masraflı bir
biçimde tedavi edilmelerine öncelik verilmesi yerine, çok daha geniş toplum
kesimlerinin oldukça düşük bütçelerle daha hastalıklar ortaya çıkmadan korunması
yaklaşımı çok daha mantıklıdır kuşkusuz. Bu nedenle Genç Cumhuriyet kıt
kaynaklarını tedavi edicilikten daha çok koruyucu hekimliğe seferber etmiştir. Bu son
derece akılcı, ayık ve aynı zamanda gerçekçi bir sağlık politikasının yürütüldüğünü
göstermektedir. Bir yandan imara yönelik çalışmalar sürdürülürken, sıtma ve verem
gibi hastalıkların ortadan kaldırılmasına yönelik çabalara da hep ön planda yer
verilmiştir. Cumhuriyet tarihimizin en geniş bütçelerinin, sağlığın önceliği gözetilerek
ayrıldığı bu dönemde, bütün bu çalışmaların sonuçları oldukça yüz güldürücü
olmuştur. Bu durumun, genç bir cumhuriyetin uluslararası planda da takdir gören ve
saygı duyulan başarıları olarak kabul edildiğini eklemeliyiz.
Peki ya Mustafa Kemal’in kendi sağlığı konusunda neler söylenebilir? 1938
Kasım’ında onu bu dünyadan ayıranın siroz zemininde gelişmiş bir karaciğer koması
olduğunu biliyoruz. Ama ya Kurtuluş Savaşı günlerinde, cephelerde, kongreler
boyunca bu “büyük adam”ın sağlığı nasıldı? Bunu araştırdığımızda karşımıza çıkan
tabloda “doğmalık strabismus externus”, Trablus’ da yakalanılmış trahom, ardından
geçirilmiş
sıtma
nöbetleri”
ile
karşılaşırız.
Karlsbad’a
gitmesini
gerektiren
rahatsızlıkları yanında, İspanyol Nezlesi salgınından etkilendiğini biliyoruz. Samsun’ a
33
ayak bastıktan sonra Havza’ da bir süre kalmasının bir nedeni bir miting
organizasyonu ve halkın aydınlatılmaya çalışılması iken, öteki nedeninin de böbrek
taşının yarattığı dayanması güç sancılar olduğunu nereden bilebilirdik? 1927’ de
Nutuk’ un hazırlanış döneminde aşırı yorgunluk ve uykusuzluktan kaynaklanan bir
palpitasyon ya da vagotoni krizinin ortaya çıktığını kayıtlardan buluruz. Ve nihayet
Dr. Nihad Reşad Belger’in tanı koymasıyla siroza yakalanmış olduğunu, O’nun bir
yandan bu hastalıkla mücadele ederek, kimi zaman da onu görmezden gelerek çok
yoğun tempoda çalıştığını görürüz. Ve bir Kasım sabahı onu sonsuzluğa yolcu
ederken istemeden sorarız kendimize: Hangi dönemde yaşayacağımızı, hangi
hastalıklara tutulacağımızı ve o dönemde tıbbın gelişmişlik düzeyinin ne olacağını
bilemeyiz. “Bazılarının hastalıklarına” bu çerçeveden bakınca hayıflanmamak elde
midir? Hele de özellikle sevdalılarımız söz konu ise…
Yolu
Prag’a
düşeceklere;
döneminin
emperyalist
güçlerine
karşı
yürütülen
bağımsızlık ve kurtuluş savaşını başlatan öncü düşüncelerin kısmen sentezlendiği,
çağdaş bir ülke özleminin pekiştiği ve kaleme de alındığı bu küçük, huzurlu kaplıca
kasabasını görmeleri önerilir.
1. Afet İnan: M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih
Yüksek Kurumu TTK Yayınları, XXIII. Dizi- Sa.7/ 1, TTK Basımevi, Ankara, 1991.
(Mayıs 2007)
34
6.
RİYAD’ DA KADIN GÖZÜYLE BİR HAFTA
“UNESCO’nun, ilkini 2006’ da Romanya’da, başkent Bükreş’ te düzenlediği “Ethics
Teacher Training” Kursu’nun ikincisi 3-7 Kasım 2007’de Suudi Arabistan’ın Riyad
kentinde düzenlendi. Eğitici kadrosu Hollanda Nijmegen Üniversitesi’nden Doçent
Bert Gordjin, Suudi Arabistan Kral Saud Bin Abdulaziz Üniversitesi’nden Profesör
Amin Kashmeery, UNESCO’nun etik bölümü direktörü Prof. Dr. Henk ten Have ve
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ nden Prof. Dr. Berna Arda’dan oluşan kursta,
Suudi Arabistan’ın farklı üniversitelerinden ve çevre birkaç ülkeden katılan 12
akademisyen, interaktif bir eğitim programı çerçevesinde etik eğiticiliği konusunda
dört gün boyunca bilgilendirildiler. Kursun son gününde de kendi belirledikleri
konularda bireysel sunumlar yaparak sertifikalarını almaya hak kazandılar. Söz
konusu kurs, interaktif eğitim tekniklerini kullanarak hazırlanmış, eğiticilerin
kendilerinin aynı zamanda birer rol modeli olarak da görev aldığı öğrenci merkezli bir
etkinlikti. UNESCO çatısı altında düzenlenmiş olan bu uluslararası etkinlikte,
Türkiye’nin eğitici kadrosunda temsil edilmesi, ileriki etkinlikler açısından da cesaret
verici ve yararlı oldu.” (UNESCO’dan Etik Eğiticileri Eğitimi Kursu, Ankara UniHaber
97: 12, 1-15 Aralık 2007)
Bu Riyad’ın resmi boyutu.
Aylar önce Prof. Have bana bu kursta ders anlatmamı teklif ettiğinde, aklıma gelen ilk
soru orada nasıl giyinmem gerektiği olmuştu. Ama kısa süre sonra, bu öneriyi kabul
etmeye karar verdim, hatta kararımı ona yazarken “eminim, Suudi Arabistan’dan
dönüşte Türkiye’yi eskisinden de daha fazla seveceğim” diye eklediğimi de
hatırlıyorum.
35
Bir yandan anlatacağım dersler için hazırlıklar yaptım, slaytlarımı yazdım,
düzenledim, ayrıca grup çalışmaları yaptırmak üzere hazırlandım. Ama tüm bunları
yaparken hep bir taraftan da nasıl bir kıyafete bürünmem gerektiği düşüncesi beni
meşgul ediyordu. İçimdeki anarşist ruhlu kadın başımı örtmeme karşı çıkıyordu, ama
bunun mümkün olmadığını elbette biliyordum. Bir yandan annemden giysi desteği
aldım, uzun etekler, türlü türlü renk ve uzunlukta şallar… Kendi etek-ceketlerimden
de yanıma aldım ve siyah süet çizmelerimi giymeye karar verdim. Bir de “matriks
kıyafeti” adını verdiğim, ve daha sonra Ankara’ da da günlük hayatımda
kullanabileceğim siyah, kapişonlu ve uzun bir pelerin aldım.
Havaalanına inmek
üzereyken saçlarımı topladım, zaten hep atkuyruğu yapacaktım bir hafta boyunca;
uçaktan iner inmez kapişonumu da üzerine geçirdim. Açılış töreninde eğreti biçimde
örttüğüm şalı da bir daha hiç kullanmadım buradaki günler boyunca.
Beni alanda karşıladılar ve bir yerde oturmamı istediler; ne pasaport kontrolünde ne
de valizimi alırken hiç kimseyle muhatap etmeyip, tüm bu işleri kendileri hallettiler.
Kadınlar için burada neyi yapmanın yasak olduğunu bilmiyorum, upuzun bir liste
bulunduğunu tahmin etmek zor değil, ama aslında umursamıyorum da. Burası için bir
yabancıyım, “başımın üzerinde Unesco’nun çatısı var” diye hatırlatıyorum kendime,
böylece beni otelime götüren şoför ile konuşuyorum biraz. Onun ilk sorusu dinimin ne
olduğu, “Müslüman” olduğumu duymaktan dolayı mutlu olduğunu anlıyorum, yüzü
aydınlanıyor. Daha sonra, Riyad’a daha önce gelip gelmediğimi soruyor.
Kursta ilk gün; sabah otelin lobisinde Prof. Amin Kashmeery ile tanışıyoruz. Elim
havada kalmıyor. Dostça tokalaşıyor benimle. Yılın bir kısmını İngiltere’de geçiren bir
akademisyen. Eşinden ve artık yetişkin, evlilik çağındaki çocuklarından konuşuyoruz.
Londra’ya gitme planımdan söz edince, benimle orada da görüşmek isteyeceklerini,
iletişimimizi korumamız gerektiğini tembihliyor, öyle de yapıyoruz geçen
yıllar
mertebesinde.
Açılışta genel olarak Unesco’nun etik konusuna bakışından ve perspektifinden söz
ediliyor. Etik eğitimi konusunda yaptıklarımız, verdiğimiz tüm dersler teker teker
dokumante edilmiş durumda ve gerçekten önemli bir yekün oluşturuyor. Bazı
katılımcılar “Türkiye’yi neden Avrupa’da sayıyorsunuz?” diye soruyorlar. Prof.
Have’nin yanıtı son derece açık: “Öyleler, Avrupa’ dalar çünkü”.
36
İlk gün öğleden sonra tümüyle benim anlatacağım konular var. Oldukça iyi gidiyor.
İkinci derste katılımcıları üç alt gruba ayırarak onlara birer sunum da yaptırıyorum.
Günün değerlendirmesini yapıp bizi otelimize götürecek arabaya bindiğimizde kuşlar
kadar hafiflemiş hissediyorum kendimi.
Kursun son günü katılımcıların da sunumları bitip, sertifikalar dağıtıldıktan sonra bize
Üniversitenin hastanesini gezdiriyorlar. Her bir bölümün sorumlusu bizi kapıda
karşılayıp bilgi vererek dolaştırıyor ve bir başka bölümün yetkilisine devrediyor.
Gerçekten de tek katlı ve geniş bir alana yayılmış hastane son derece gelişmiş
teknoloji kullanan, eminim üst düzeyde bir merkez. Neredeyse Suudi Arabistanlılar
kadar, hatta daha fazla sayıda yabancının da çalışıyor olduğunu gözlemliyorum.
Malezyalılar gibi güney Asyalılar ağırlıkta görünüyor.
Hastane koridorlarında rastladığım ve gideceği yeri bana soran sadece gözlerini
gördüğüm bir kadından çok etkileniyorum. Elindeki laboratuar istem kağıtlarıyla
nereye gitmesi gerektiğini benim tarif etmemi istiyor, hareketlerinden anlıyorum, ama
orada çalışmıyor olduğumu İngilizce söylüyorum. Belli belirsiz biçimde “şükran”
dediğini işitiyorum, tam o anda yenidoğan bölümü yetkilisi yanımıza geliyor ve oraya
doğru yöneliyoruz. Kadın ise elinde kağıtlarıyla bekleme bölümlerinde sadece
kadınlar için ayrılmış paravanın gerisine gidiyor.
Trafik oldukça sıkışık. Benzin tahmin edileceği gibi ucuz ve çok büyük motor hacimli
arabalar kullanılıyor. Bizi otelden alıp yemeğe götüren Doktor Bey önce benzin
alması gerektiğini söyleyip bir istasyona gelince, cipin kocaman deposunun kaç
Riyal’e dolduğuna petrol yoksulu ülkelerden gelen hepimiz de dikkat ediyoruz.
Her akşam farklı bir restoranda yemekte ağırlanıyoruz… İlk gece bir gökdelendeyiz.
Ortasında oval biçiminde bir açıklık var, “El - Kaide saldırılarından korunmak için,
uçaklar isterlerse bu aradan geçebilirler” diyorlar, şaka yollu. Bütün Riyad ışıl ışıl
ayaklarımızın altında. Sanki inişe az kala bir uçağın kokpitindeyiz,
az sonra
ineceğimiz ve bizim için ışıklandırılmış dümdüz arazideki kilometrelerce uzayan piste
bakmaktayız.
Bir başka gece Hint, bir diğerinde Japon, son gece de İtalyan restoranına
götürüyorlar bizi. Her seferinde uzun masadaki tek kadın benim, üstelik örtünmeyen,
yüzü gözü ortada olan birisi. “Kadın desen kadın değil, çünkü kadın olsa böyle
37
olmaması gerekir” diye düşünmüşler midir bilemiyorum, ama ben kendimi bu
dünyaya ait olmayan bir tür varlık gibi hissettim, orası muhakkak. Ben rahatım, ama
benim bu halim acaba başkalarını rahatsız etmekte midir düşüncesi ilk gece beni
biraz meşgul ediyor. Prof. ten Have “başkalarına aldırmamamı, kendimi sıkıntıya
sokmamamı” salık veriyor.
Kursiyerlerle yine bir yemek çıkışı bizi alacak arabaların gelmesini beklerken
konuşuyoruz. İnanılmaz bir hızla gelişen teknolojiden, cep telefonları ile gençlerin
bulundukları ortamlardan kendilerine arkadaş bulduklarından söz ediyor bir yaşlı
katılımcı. Kendi çocuklarından örnekler veriyor.
Kadınların tek başlarına dolaşamaması, araba kullanamaması, sadece çölde böyle
bir şanslarının olması; yine de yakalanmamak koşuluyla… Bunların tümü bana çok
ağır görünüyor. Geleneklerin belki erkekler üzerindeki dayatmalarından, çizdiği
çerçevelerden de söz edilebilir ama, kadınlar için bu “vasiye muhtaç edildiğ”i
atmosferin kolay solunabilir bir ortam sunmadığı çok açık.
Dersler arasında kahve içerken ya da yemek sırasındaki sohbetlerde bizim
1920’lerden beri Latin alfabesine geçmiş olmamızın ya da artık Arap alfabesini
kullanmıyor olmamızın sanki acınacak bir durummuş gibi algılandığını görüyorum.
Neden oysa? Nature’da Müslüman dünyasının bilim üretimini konu eden oldukça
yakın tarihli yayınlanan yazıya bakılırsa Türkiye bilimsel makale sayısında en başı
çekiyor. Üstelik petrol geliri olmamasına rağmen. Dergi bu durumun Türkiye’nin
yaşadığı 1923 Devrimi’nin başarısı olarak açıklanabileceğini vurguluyor. Bu konuyu
2007 Mayısında Berlin’de çağrılı olduğum bir panelde konuşmuştum. Öte yandan
Arap alfabesini öğrenmek araştırıcı beyinlere, hele de tarihçilere hiç de kapalı değil.
1989’da bana Osmanlıca alfabesini öğretmiş olan Fuat Hocamı bir kez daha
gülümseyerek saygıyla anıyorum buralarda.
Burayı Türkiye ile hiç mi hiç karşılaştırmıyorum. Buna kalkışmıyorum bile. Sokaktaki
günlük hayatı öğrenecek kadar çok kalmadım burada, hele bir başıma hiç.
Dolayısıyla yeterince gözlem biriktiremedim. Okuduklarıma göre, burada kültürle iç
içe geçmiş bir din anlayışı var, gelenekler hemen her yerde. Benim için, yetiştiğim
Anadolu Müslümanlığının tanrı sevgisine dayalı yaklaşımı farklı bir din algısı
oluşturuyor. Çocukluğumun tanrısı bulutlara gizlenmiş bir “Allah Baba” idi. Yıllar
içerisinde bu konuda bir çok şey okumuş olmama rağmen de, halen aynı özelliğini
38
korumakta. Lise sona kadar Antep’te geçmiş bir çocukluğun, annemle babamın
kardeşlerimin bana kazandırdıklarının, Fatey Bacımın anlattıklarının, bana verilen
emeğin… hepsinin bu algıda katkıları ve ciddi etkileri var elbette. Bütün bu, güven
içerisinde geçen yılların, sonsuz biçimde desteklenmiş kendini geliştirmesine olanak
tanınmış kişiliğimin inanç sistemi de çok çalışmak ve sadece dürüst olmak üzerine
inşa edildi. Dolayısıyla sizi her taraftan kurallarla sıkı sıkıya kuşatmış bir din
anlayışını, nefes almayı bile zorlaştıran bir biçimde algılıyorum.
Sadece kadınlara açık olduğu için Çarşamba adıyla “Kadın Krallığı”na götürmeyi
teklif ediyorlar, ama alışveriş etmeyi istemiyorum. Bir sonraki gün için Varşova’da
yapacağım konuşmamın slaytlarını hazırlamakla, romanımı okumakla geçiyor
Riyad’daki son günüm. Buraya çok büyük bir valizle geldim; yazlık giysileri,
ayakkabıları Polonya’ya taşımasam ve kargo ile Ankara’ya göndersem diye
düşünüyorum.
Bana
bir
koli
ve
yapışkan
bant
göndermelerini
istiyorum
resepsiyondan. Yazlıkları ayırıp kutuya yerleştiriyorum, ancak tartılıp kargo
masrafının neredeyse 300 Euro tutacağı anlaşılınca vazgeçiyorum, kutuyu yeniden
odama getirmelerini istiyorum.
Gün sonunda slaytlarım hazır; artık yolum Polonya’ya doğru.
Riyad’ dan gece yarısını geçerek Paris’e uçuyorum önce; 8 Kasım 2007 sabahı
Charles De Gaulle Havaalanı’ndayım. Orada üç saate yakın zaman geçirdikten sonra
da ver elini Varşova.
39
7.
VARŞOVA’ DAN İZLENİMLER
“Ankara, 25 Aralık 2007
Prof. M. Kleber,
Polonya Bilimler Akademisi Başkanı
Sayın Prof. Kleber
Öncelikle, beni, düzenlediğiniz “The advancement of science and the dilemma of dual
use: Why we can’t afford to fail” adlı uluslararası konferansa konuşmacı olarak davet
ettiğiniz için teşekkür ederim. Bu, bana, Osmanlı döneminden beri ilişkimizin
bulunduğu ülkenizi ilk kez görme ve son derece etkileyici Başkanlık Sarayı’nda
bulunma şansını verdi.
Öte yandan Polonya Bilimler Akademisi’ nin neredeyse on yıla yayılan bir süreçte
bilim ve etik konularının gerçek gündemini yakalama, üretken bir tartışma ortamı
yaratma ve tartışmaları sürdürmeyi yüreklendirme konusunda bir bilim geleneğine
sahip olduğunu da gözlemledim. Toplantının sonunda bildirilerin hakemli bir dergide
yayınlanacak olması da gerçekten takdire değer bir başka noktadır. Eminim başta
Prof. Gorski ve tüm bilimsel kurul üyeleri, toplantının başarısını sağlayan temel
öğelerdir.
Saygılarımla
Prof. Berna Arda”
40
1991’de İstanbul ile kardeş kent olmuş “Warszawa”.
Bu yazılış benim çocukluk anılarımda önemli yer tutar. Çünkü cızırtılı sesle çalışan bir
kocaman gövdeli radyoyu, o radyoda kış geceleri aranan istasyonları hatırlatır bana.
İşte böylece, bu bir buçuk milyondan fazla nüfuslu Slav başkente, Arap
yarımadasındaki sıcak ve güneşli günlerden hemen sonra, hızlı bir mevsimsel
dönüşümle, bir kış günü ulaşıyorum. Yine devasa valizimle havaalanı binasını terk
edip merkeze inen bir otobüse biniyorum. O sabah solundan kalkmış olduğunu
düşündüğüm sürücü, bilet almamda yardımcı olmuyor. Aksine, uzattığım parayı
bozamayacağını ifade ediyor. Ön koltuklarda oturan gençlerden birisi bana bir bilet
veriyor, ama ona verecek param yok. Çantamda Riyad’daki eğitimde grup
çalışmalarında kullandığım şekerlerden birkaçı kalmış, onları uzatıyorum. Nerede
inmem gerektiği de bir başka konu; otelimin adını söyleyince bir genç kız aynı
durakta ineceğini, onu izlememi söylüyor. Öyle yapıyorum. Neredeyse otuz kiloluk
valizimle otelime oldukça yakın durakta yağmurlu bir havaya iniyorum. Tekerlekli
valizler her zaman bana birer tasarım harikası olarak görünmüştür. Yürürken benzer
düşünceler geliyor aklıma yine. Odama ulaşıp biraz dinleniyorum. Polonya Bilimler
Akademisi’nin düzenlediği bir toplantı bu. Akşamüzeri otelde konuşmacılar onuruna
bir resepsiyon var. Oraya katılıyorum.
Toplantı bilimsel ve teknolojik gelişmelerin, üretilen araçların kötü amaçla
kullanımlarıyla ilgiliydi.
Dünya üzerinden farklı alanlardan ve farklı tarihlerde
gerçekleşmiş yığınla örnek üzerinde konuşuldu. Nükleer güçten, biyolojik silahlara
varıncaya kadar pek çok ayrı başlık vardı. Hem nasıl önlenebileceği, hem de insan
doğasının nasıl olup da entelektüel ürünlerini böyle amaçlara alet edebileceği
tartışıldı. Bilim dünyasının iç denetimini gerçekleştirmekten başka pek çıkar yol yok
gibi görünmekteydi.
Düzenleyicilerden Prof. Gorski’yi katıldığım önceki toplantılardan hatırlıyorum.
Varşova’ daki başkanlık sarayı gerçekten etkileyici bir atmosferdi. Kahve aralarında
demokrasinin gerçek anlamda olup olmadığı gibi konuları bile konuştuk. Siyasal
partilerde başkanların tek belirleyici olmasından ve pek çok kurumun iç işleyişlerinde
41
demokrasi kavramından uzakta bulunulmasından söz ediyorum. “Özgür seçim
yapılmıyor mu? Meclisiniz yok mu? Eğer bunlar varsa yeterlidir, parti içi demokrasiyi
o kadar da çok önemsememeli” diyor konuştuğum Polonyalı meslektaş. Dile getirdiği
öğelerin Türkiye’de elbette bulunduğunu ve çağdaşlaşma çabalarının 19. Yüzyıla
dayandığını söylüyorum.
Yahya Kemal Beyatlı 1926’da buraya gelmiş ve genç cumhuriyetin büyükelçisi olarak
çalışmış, “Kar Musikileri” adlı şiirine Varşova izlenimlerinin yansımış olduğu
belirtiliyor:
“Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu,
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.
Bir kuytu manastırdan dualar gibi gamlı,
Yüzlerce ağızdan koro halinde devamlı.
Bir erguvanın ahengi yayılmakta derinden…
Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden.”
Varşova dönüşü uçaktaki koltuğuma oturur oturmaz hemen gazeteleri istiyorum.
Bakalım on günde ülkemde neler olmuş neler?
Elbette en fazla dikkatimi çeken, Suudi Arabistan Kralı’nın geçen haftaki Türkiye
ziyaretinde karşılanma ve ağırlanma biçimi üzerine haberler. Benim açımdan ilginç
bir rastlantı oluyor, daha bir hafta bile olmadı Suudi Arabistan’ı göreli, ama üzerinde
durmak istemiyorum, daha fazla okumak içimden gelmiyor, canım sıkılıyor. Gazeteyi
yandaki koltuğa bırakıyorum. (Aralık 2007)
42
8.
LONDRA GÜNLÜĞÜ
Bu bölüm 2008 yılının Ocak ile Haziran ayları arasını kapsamaktadır. Söz konusu
dönemde
Londra’da
yaşadım.
Öğretim
üyeliğinin,
kendini
zenginleştirme
olanaklarından birisi olan yedinci yıl iznimin (teknik olarak “sabatical” deniyor,
mevzuatta da böyle) beş ayını University College of London’da geçirdim. Bölümdeki
seminerler, araştırmalar, üretken tartışma ortamı bir tarafa; uzun süredir yazmak
istediğim makalelerime de, istediğim gibi okumaya da Wellcome Library’nin sakin
atmosferinde dilediğimce zaman ayırabildim. Bu süreçte yayınlanmaya kabul edilen
her yeni makale mutluluk verdi bana. Londra’nın, İstanbul’a benzettiğim oldukça
eskiye dayalı zenginliği; bunun yanında kıskandığım titizce ve özenle korunmuşluğu;
dinginliği ve aynı zamanda canlılığı, müzeleri, galerileri, sergileri, tiyatroları,
konserleri; parkları ve bahçeleri bana üretmek için eşsiz bir ortam sağladı. Bu süre
içerisinde her ay düzenli olarak, birkaç günlüğüne de olsa Ankara’ya evime geldim ve
ardından yeniden döndüm Londra’ ya. Okuyacaklarınız, bu dönemin biriktirdikleridir.
Nerede mi yaşadım? South Kensington ve Hyde Park bölgesinin kuzeyinde ve
hemen bitişiğinde; Bayswater Road civarında. Achille Oteli’nde.
Londra’ya ulaştığımız ilk hafta kiralamak üzere dairelere baktık eşimle. Pek çok
emlakçı ile konuştuk, on kadar eve gittik baktık. Bir bölümü doğrudan sokaktan
girilen, bana pek de güvenli görünmeyen yerlerdi. Bir bölümü oldukça izbe görünümlü
ve kasvetli eski yapılardı, sanırım oralarda kalmaya kalksam, ilk haftadan depresyona
girebileceğimi düşündüm. Kapısında sürekli görevlisi bulunan danışma girişli şık
43
daireler ise altı aydan fazla kiralamayı gerektiren yerlerdi. Temiz - paktı, ancak hem
oldukça tuzluya çıkacaktı, hem de benim kalış süreme uygun değildi.
O nedenle bir Türk kadına ait olan ve onun işlettiği bu otelde kalmak bana çok daha
makul göründü. Böylece güvenlik açısından sıkıntı duymayacağım. Sabah kahvaltım,
hem de Türk usulü, hazır olacak. Temizlik, çamaşır gibi tüketici işlerle
uğraşmayacağım. Sürekli internet bağlantım da olacak. Daha ne isterim? Dolayısıyla
çalışmak, okumak – yazmak için böyle bir ortam çok daha işlevsel olacaktı.
Gerçekten de daire tutmayıp burada kaldığım için, son güne kadar isabetli bir karar
vermiş olduğumu düşünecektim. Kitaplarım, sözlüklerim pencerenin önündeki nişte.
Düzenli bir biçimde dizilmiş. Buzdolabım, televizyonum, yatağım, çalışma masam,
giysi dolabım, banyo ve tuvalet, abajurun yanında kızımın ve eşimle benim
fotoğraflarım ayrı ayrı çerçevelerde duruyor… Her gece ufak bir mum yakıyorum.
Gelirken yaşayacağım ortamı süslemek amacıyla bavuluma iki tane süs feneri bile
koymuştum, ama sonra otelde kalmaya karar verince onları Ankara’ya geri yolladım.
Vazoda çiçeklerimi de eksik etmiyorum.
İşte benim Londra’daki küçük dünyam.
13 Ocak 2008, Pazar
Kendimi bildim bileli Pazar günlerini hep sıkıcı bulmuşumdur. Bir kasvet vardır
nedense Pazarlarda. Hele öğleden sonraları iyice yerleşir bu durum. (Uzun yaz
tatillerinin son Pazarlarını hatırlayın. Herşeyin son birkaç saate sıkıştığını, o günkü
maç
sonuçlarının
da
verilmesiyle
yarının
Pazartesi
olduğunu
artık
iyice
duyumsadığımız zaman dilimini. Okul önlükleri ya da formaları aylardır atılmış
oldukları dolap köşelerinden çıkmış olur, beyaz gömlekler, uygun çoraplar da.
Ortamda duyulan hafiften nemli bir sıcak ütü kokusu da tamamlayıcı öğedir. Altmışlı
yıllarda doğanlar, akranlarım, ne demek istediğimi çok iyi anlamışlardır.)
“Bu ilk Pazar” diyerek kahvaltıdan sonra kendimi dışarılara atıyorum. Ama heyhatınız!
Önce Circle Line’ın bugün çalışmadığını öğreniyorum. (Londra’da bulunduğum
sürece Circle Line’ı Çingene vapuruna benzeteceğim, zira pek çok kez aynı durumu
yaşayacağım) Sonra da kütüphanenin kapalı olduğu tek günün Pazar olduğunu.
44
Dikkatimden kaçmış. Dolambaçlı bir yoldan Euston Road’a Wellcome Binası’na
ulaştım. Kütüphanede düşündüğüm çalışmayı yapamayacağımı anlayınca, girişteki
galeriye, oradaki “uyku ve rüyalar” hakkındaki ilginç sergiye zaman ayırmaya karar
verdim. Onu dolaştım. Vestiyer görevlileri galerinin soğuk olduğunu, üşüyebileceğimi
söylüyorlar. Sözlerini dinleyip kabanımla dolaşıyorum, zaten onlarla aylar içerisinde
iyice pekişen dostane bir iletişimim olacak. Bir taraftan uyku-ölüm benzerliği, rüyalar,
uyku araştırmaları, öte yandan sanatta uykunun yeri, anestezi ile uyku benzerliği,
Mesmerizm…vs.
Uyku – ölüm benzerliği bana dördüncü sınıfta adli tıp dersleri sırasında katıldığım ilk
otopsiyi hatırlatıyor hemen. Gerçekten, fakültede öğrenciyken, bizi ilk kez otopsi
salonuna aldıklarında mermer masa üzerinde yatan genç adam sanki derin bir
uykuda gibi görünmüştü bana. Rengi halen pembe – beyazdı. O nedenle elinde
elektrikli testere ile ona doğru yaklaşan beyaz önlüklü görevli, bu ortam dışında olsa,
uyuyan birine zarar verecek birisi gibi algılanabilirdi. Daha ilk saniyelerde testerenin
canhıraş sesinden ve onun kafatasının açılmasından hiç etkilenmemesinden ölü
olduğu gerçeğini kendi kendinize tekrarlıyordunuz hemen: “O, sadece hayatını yeni
kaybetmiş biriydi, uyumuyordu”.
Kısacası, uyku, hemen tüm boyutlarıyla irdelenmişti bu sergide. Etkileyici ve oldukça
profesyonelceydi. Birkaç gün önce eşimle dolaştığımız Florance Nightingale
müzesinden çok daha deruni, çok daha boyutluydu.
Bayswater Road ve Queensway’e, daha şimdiden benim mahallemmiş gibi
benimsediğim bölgeye döndüm. Burası gerçekten de oldukça canlı bir bölge. Circle
Line ve Central Line’a binebileceğiniz iki ayrı metro istasyonu, hemen her tür
gereksiniminizi karşılayabileceğiniz irili ufaklı dükkanlar, çeşitli dünya mutfaklarından
örnekler tadacağınız restoranlar, kafeler ile Bayswater’dan döner dönmez çılgın
temposuyla, hareketli renkleriyle sizi sarmalayan bir cadde.
Zamanla burada çiçekçi, fotoğrafçı, postane memurları ve Hintli hediyelik anı eşyaları
satıcılarıyla ahbap olacağım. Her yerde olduğu gibi esnafla sohbet etmeye elbette
burada da devam edeceğim. Tesco Londra’da yaygın bir market zinciri, salt bu
caddede birisi büyük olmak üzere iki tane var. Sık uğrayacağım yerlerden birisi
olacak. Hatta alışverişlerde puan biriken kartımı, Türkiye’ye dönerken, kullanması
için Liverpool’da yaşayan arkadaşım Gillian’a vereceğim.
45
Kısacası sadık tüketici alışkanlıkları burada da yakamı bırakmayacak.
16 Ocak Çarşamba
Dizüstü bilgisayarımı da taşıyorum yanımda. Buradaki derdim zamanı iyi kullanmak
olduğu için, doğrudan bilgisayara yazmak; her tür düşüncemi, ister taslak ya da
isterse son hali olsun; alıntılarımı, kaynak listemi, özetlerimi, mektuplarımı… Çok
daha iyi olacak. Çanta taşımaktan hoşlanmayan biriyimdir, ama yapacak bir şey yok.
(Kısa süre sonra tekerlekli bilgisayar çantamı buraya getirip çekerek kullanmaya
başlayacağım, öylesi çok daha rahat olacak.) Kahvaltıdan sonra metroda işe
giderken kızımdan cep telefonuma mesaj geldi, az kalsın ağlayacaktım. Canım,
matematik ve geometriden alacağı notları, ilk dönem sonu karnesine ne geleceğini
yazmıştı. Öylesine duygulandım. Ben de ona hemen cevap yazdım. Ne olursa olsun
aslında hiçbir önem taşımadığını, onu çok sevdiğimi yazdım. Cep telefonu ile mesaj
göndermeyi burada öğrendim sayılır, soru işaretinin yerini bile yeni keşfettim.
Circle Line’a bir haller olmadığı sürece Achille’den Wellcome’a gelmek çok kolay.
Buraya girişte çantanız kontrol ediliyor, sonra da vestiyere malzemelerinizi teslim
edip, size gerekli olanları şeffaf bir torbaya koyup kütüphaneye çıkıyorsunuz. İkinci ve
üçüncü katlarda. Güzel sistematize edilmiş, tüm kataloğa ve bazı eserlerin
tarayıcıdan geçirilmiş biçimlerine de internet üzerinden ulaşmak mümkün. Açık
raflarda bulunmayan kitap ve belgeleri yine internet üzerinden isteyince yaklaşık bir
saat
içerisinde
gelmiş
oluyor.
Gidip
kütüphaneciden
alıyor,
gün
boyunca
çalışabiliyorsunuz. Eğer işiniz bitmezse de neredeyse on gün süreyle, yeniden
depoya göndermeden sizin için tutuyorlar. Kitapları ve belki de temelde işini seven
insanların çalıştığı bir ortam kısacası…
Binanın girişinde oldukça modern çizgili, akçaağaçtan masa ve sandalyelerle
döşenmiş bir kafe-restoran var. Öteki tarafta da alışveriş yapabileceğiniz bir başka
bölüm. Wellcome görsel kataloğundan tasarlanmış posta kartları da var, kitaplar da,
DVD filmler de. Bir çorba içtim. Bana göre oldukça kremalı ve kolesterol yükseltici
kıvamda idi. Kütüphane soğuk olduğu için iyi geldi ama. Akşamları genelde kendime
ton balıklı ya da peynirli bir salata hazırlıyorum, badem ya da ceviz ama ille de
fesleğen koymayı da hiç ihmal etmiyorum; öyle ki, eve döndükten sonra ne zaman
46
fesleğen kokusu duysam kendimi yeniden Londra’daki o ufak odada, o üniversite
öğrencisi ruh durumunda hissedeceğim.
Londra’da yemek alışkanlıkları üzerine ayrıca yazmalı… Burası 13 bine yakın
restoranın bulunduğu bir kent. Dolayısıyla İtalyan’dan Hint’e, Çin’den Fransız’a
varıncaya kadar neredeyse dünya mutfaklarının hemen her türlü örneğine
rastlamanız mümkün…
Muhteşem bir duygu, inanılmaz bir tazelenme olanağı. Yirmi yıldır üniversitede deliler
gibi çalışmanın, kendime nihayet verebildiği bir ödül Londra’da bulunmak. Yine de
zaman zaman mirasyedi gibi hissediyorum, burada para kazanacak bir iş
yapmıyorum diye muhtemelen. Oysa yılların emeğinin sonucu olarak buradayım
aslında, Türkiye’deki bir profesör maaşı bana Londra’da hiç de fena sayılmayacak bir
yaşam düzeyi sağlıyor. “Allah devlete zeval vermesin” dileğindeki şükrediciliğin ne
demek istediğini çok iyi anlıyorum. (Aylar sonra, Ağustos sıcağında, tüm öteki
kurumları gibi maliyesi de çökmüş bir son dönem Osmanlı nazırının yaşamına ilişkin
notları Kahire’de okurken, bu bir kez daha aklıma düşecek.)
17 Ocak Perşembe
Sabah
bilgisayarımın
elektrik
kablosunu
almadan
çıkmışım
otelden.
Önce
fotoğrafçıya uğrayıp basılacakların siparişini verdim, sonra yeniden odama dönüp
kabloyu aldım, yeniden yola koyuldum. Gün boyu çalışmama yetmeyeceği çok açıktı
(Fotoğraflarımızı bastırmaz olduk, dijital makineler albüm oluşturma alışkanlıklarımızı
darmadağın etti. Evet, bilgisayarlarımızda binlercesini saklayabiliyoruz ama sayfaları
çevrilecek, ailece diz dize bakılacak albümler, çerçeveler içinde başucunda tutulacak
fotoğraflarımız giderek azalıyor. Seksenlerden sonra doğanlara ekrandan bakabilmek
yeterli geliyordur muhtemelen, ama benim de dahil olduğum altmışlılar için elle
dokunabilmek yine de halen çok daha anlamlı)
Bu günüm nedense çok verimli
geçmedi. Belki de inat edip, neredeyse hiç ara vermedim ondandır. Nadir eserler
bölümünden iki gündür elimde bir kitap vardı, ondaki bir bölümden belki Kırım Kongo
Kanamalı Ateşi ile ilgili bir şeyler çıkabilir, ama tam emin değilim.
“Jamie at Home” 4. Kanaldaki bir yemek programı. Jamie genç, sarışın, oldukça
sevimli ve aynı zamanda pratik. Öteki Şef gibi “kasıntı” değil (Gordon Ramsey’i
kastediyorum. Buradaki Şefler Savaşı’nın baş aktörlerinden her ikisi de) Dönünce
47
evde yapmayı deneyeceğim. Adına “Jamie’nin yemeği” diyelim; bir dana budu alınır.
Üzerine biberiye ve kabukları soyulmamış diş sarımsaklarla birlikte önceden hafif
yağlanmış fırın kabına konur, üzeri iki kat aliminyum folio ile kapatılıp dört saat
süreyle fırında 150
0
C’de pişirilir. Bir tarafta havuç ve patates haşlanır bu arada,
üzerine tuz, karabiber ve biraz zeytinyağı ile karıştırılıp püre haline getirilir. Yemeğin
sosu için; biraz un, kıyılmış taze nane, bir avuç kapari az sıvı yağda karıştırılıp
öldürülür, sonra fırın tepsisine dökülür, üzerine bir su bardağı tavuk suyu eklenir,
kısık ateşte 15-20 dakika pişirilir.
18 Ocak Cuma
Sabahları kahvaltıda demleme çay, iki farklı çeşit zeytin ve peynir türleri var. Değil
sadece Londra’ da, Avrupa’ nın hiçbir yerinde kolay kolay bulamayacağınız türden bir
muhteşemlik bence. Her sabah odamdan çıkıp merdivenlerden aşağıya inerken,
kahve ve kızarmış ekmek kokusu beni daha bir kat yukarıdayken karşılıyor.
Kütüphaneden taranmasını istediğim bölümlerle ilgili olarak o bölümün sorumlusu bir
e-posta göndermişti. Kitabın bir önceki baskısının internetten ulaşılabilecek hazır
taranmış olanına bakmış, istediğim bölümün orada olduğunu yazmıştı bana. Bunun
üzerine teşekkür edip taratmaktan vazgeçtim. Bilgisayar üzerinden halledebileceğim
sanırım. Öğle yemeğimi de Wellcome’ da yedim, akşamı da mahallemdeki Bella
İtalia’ da. Tek başınıza iken en iyi arkadaş elbette kitabınız. Siparişimi beklerken
bulduğum en iyi çözüm bu oldu. Yarın ne yapacağıma karar vermedim henüz. Hem
Circle Line, hem de District Lane bakımda hafta sonu. Gece biraz harita çalışıp,
yarına nereye gideceğime karar vereceğim. Tate Modern’ e mi, yoksa National
Portrait Gallery’ ye mi? Cumartesi yağmurlu, ama Pazar açık olacakmış hava.
Dolayısıyla Pazar’ ın bir bölümünü Hyde Park’a ayırabilirim.
19 Ocak Cumartesi
Kahvaltıda harita ve metro planı üzerindeki son incelemeleri yapıp National Portrait
Gallery’ ye gitmeye karar verdim. Queensway durağından Eastbound yönünde
Central Line’a bindim, Tottenhaim Court Road’ da hat değiştirdim. Northern Line’a
geçip güneye indim, Charing Cross durağı, Trafalgar meydanına çok yakın. Orada
inip yürüdüm.
48
Muazzam büyük bir galeri…Üst katta Tudorlar döneminden başlıyor, kronolojik olarak
günümüze kadar geliyor portreler. 20. Yüzyıldan itibaren neredeyse iki katı işgal
edecek kadar çok İngiliz devlet adamı, sanatçı, müzisyen… kısacası İngiltere’ yi
bugünkü İngiltere yapan portreler hayranlık verici bir sergileme anlayışıyla
yerleştirilmişti. Sanırım buranın en popüler bölümü de burası. Özellikle “Bloomsbury
Grubu” benim için önemliydi. Charles Dickens, Karl Marx, Bernard Shaw, Vanessa
Bell… gibi sanatçı ve düşünürlerin biraradalığı ve yürüttükleri entellektüel açıdan çok
zengin tartışma ortamı dikkatimi çekmişti. Düşünce tarihinde yer tutmuş olan
“informel çevreler” bende hep ilgi uyandırmış ve bir yazıma konu oluşturmuştur:
“Çevreler oldukça eski dönemlerden beri varlıkları bilinen, enformel, yarı akademikbilimsel oluşumlardır. Viyana Çevresi, Londra Çevresi gibi son derece popüler
olanların yanı sıra, adlarına ancak kişisel notlarda ya da sosyal tarihçilerin yazılarında
rastlayabileceklerimiz de bulunmaktadır. 1600’lü yıllara gelinceye kadar yapılanların
ve üretilenlerin hemen hep felsefi düşünce adına olduğunu ve bugün bilimsel
düşüncenin ürünleri olarak algılanabilecek her konunun felsefe çatısı altında yer
aldığını, ancak aynı yıllarda bir yol ayrımında bulunduğunu; Newton’un “Philosophiae
naturalis principa mathematica” adlı eserinin de bu yol ayrımında oluşu çarpıcı bir
biçimde yansıttığını söylemek mümkündür. Andrade modern fizikle ilgili kitabının
girişinde “eski günlerde felsefe teriminin genel anlamda kullanıldığını; hatta
İskoçya’da 1950’lerde bile fiziğin hala “natural philosophy” olarak kavramlaştırıldığını
belirtmektedir. Bilimsel çevrelerin belirli dönemlerdeki gelişimlerine ilişkin çok sayıda
çalışma üretilmiştir. Örneğin; bilimsel bilgi üretiminde 17. Yüzyılda yaşanmaya
başlanan belirgin artış, “The Role of Scientific Societies in the Seventeen Century”
gibi kitaplara konu olabilmiş, Royal Society gibi köklü oluşumların “ The Royal Society
Concept and Creation” çok daha yakın tarihlerde de incelemeye alındığı görülmüştür.
Russel’ın, Whitehead’in katılımcılarından olduğu Londra Çevresi analitik felsefenin
oluştuğu ya da temellerinin sağlamlaştırıldığı bir çevre olarak karşımıza çıkmaktadır.
Buna karşılık Viyana Çevresi matematikçilerin, tarihçilerin, Moris Schlick, Karnap,
Popper gibi adların çevresinde yoğunlaşan bir oluşumdur. Karl Popper'’n bilimsel
bilginin doğrulanamazlığına ve bilimin hipotetikodedüktif yapısına ilişkin görüşleriyle
beslenen itirazlarının Viyana Çevresinin gelişmesinde son derece belirleyici olduğu
da söylenebilir. Bourbaki Çevresi de, Sorbonne’da kurulan ve kendini oluşturan genç
matematikçilerin adlarının baş harflerinden oluşturulan bir başka çevre olarak dikkat
49
çekmektedir. Westfall bilimsel
girişimciliğin örgütlenişinin üniversiteler dışında ve
enformel çevrelerde olduğu gerçeğinin altını çizerken, hatta Rönesans’ta normal
üniversite öğreniminin “papanın belirlediği rektörler” nedeniyle laik yapısının soru
işaretli olduğunu ve üniversitelerin tartışmaya kapalı ortamlar olduklarını da
belirtmektedir.
Günümüzün bilimi için çok çeşitli tanımlar belirlemek mümkündür kuşkusuz. Öyle ki,
bu tanımların her biri farklı bir düzeyden, farklı bir bakış açısından, sınırları oldukça
belirlenmiş bir çerçeve getirmeye yöneliktir. Bilimsel bilgi üretimini “toplumsal bir olay”
olarak görürsek, onun gelişimini sağlayan etkenler arasında belki de anonim bir
pazara açılmanın gerektirdiği “sınırları aşmak” özelliğinin bilimi evrensel kılan başlıca
nitelik olduğunu görebiliriz. Ancak, yapılacak olan üretim doğaya egemen olmayı
sağlayabilecektir. Bu açıdan, çevrelerin kuruluşunu ve devam etmelerini sağlayan
başlıca öğe, belirli sınırlamalar olmaksızın düşünce üretimine ve karşılıklı etkileşime
olanak vermesi midir? Belki de bu belirgin özellikleri, onları, aynı zamanda
derneklerden ayırt ettirici, bir ölçüde grup terapilerindeki açık grupların dinamiklerine
yakınlaştırıcı ortamlar biçiminde algılamamızı sağlayabilir. Çevrenin “amacı dışına
sapması”, önlenmesi gereken bir durum olarak görünmektedir. Bu bağlamda, Von
Humbold’un da üyesi bulunduğu ve 18. Yüzyıldan beri yaşamış, Hitler’in cerrahı
Sauerbruch’un da dahil olduğu bir çevrenin, bu çevreye mensup bazı generallerin
katılımcıları olduğu, Hitler’e yönelik bir suikast sonrasında “zan” altında kaldığı,
yığınla idam ve baskı sonucu 1944’de dağıldığını anımsatmak mümkündür.
Çevre adı altında örgütlenmeler sadece Batıda değil, Doğu dünyasında da
benzerlerine rastlanan oluşumlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Abbasiler döneminde
imzasız olarak çeşitli risaleleri yayınlanan “İhvan-ı Safa” (Temiz Kardeşler Örgütü) bu
başlık altında dile getirebilir. Cumhuriyet döneminde yarı sosyal, yarı sanat ve kültür
çevrelerinin varlığı bilinmektedir. “Meydan Palas”ın Çarşamba Toplantıları, Ahmet
Cevad Emre’nin önayak olduğu Strazburg Çevresi, Beyazıt’ta Küllük Çevresi... kırklı
hatta ellili yılların sosyal tarihi açısından, hiç olmazsa adlarını zikretmemizi
gerektirmektedir” . (Arda B: Konukevi Çevresi’nden 10. Yıl Seçkisi( Yayına
hazırlayan), Cumhuriyetin 75 Yaşına Armağan, Biyoetik Derneği Yayınları No: 4,
YÖK Matbaası( 102 sayfa), Ankara, 1998. )
50
Ankara’ da 1988’ den beri yürüttüğümüz bir çevremiz var: Konukevi Çevresi. Her ayın
son perşembelerini Ankara Tıp Fakültesi’ nde söyleşi ve tartışmalara ayırdığımız
bilim tarihi ve metodolojisi konularına irdeleyen bir yapı. Tıp dışında veterinerlik,
dişhekimliği, eczacılık alanlarının tarihi ve etiği - deontolojisi üzerinde çalışan
akademisyen arkadaşlarımızın katkılarıyla ve varlıklarıyla zenginleşen bir tür okul (A
model from Turkey on the history of the health sciences as seen from the point of
view of scientific societies and their contributions-the Guest House Society Vesalius
2003; 9(1):38-40.)
Adı neden mi Konukevi? Çünkü ilk kez 1988 yılı başında, Üniversitemizin o zamanlar
Nenehatun’ da Konukevi olarak hizmet veren binadaki bir akşam yemeğinde
gündeme gelmişti. Fikir ve isim babaları sevgili hocalarım Fuat Aziz Göksel ile Ferruh
Dinçer’ dir. 1988’ den 2003’ e kadar her yıl ortalama 7-8 seminerin verilmesiyle yüzü
aşkın konuyu gündeme getirmiştik. Sonra tıp eğitiminde entegre programa geçişle
ders yükümüzün inanılmaz artması, ardından anabilim dalının taşınacak olması…
nedeniyle aylık program düzenlemek zorlaştı, yılda bir - iki etkinlikle yetinilmek
zorunda kalındı. Ama yakın gelecekte aylık seminer düzenine yeniden geçmek isteği
ile dönüyorum buradan.
Yeniden galeriye dönecek olursak; acaba Türkiye’ de böyle bir galeri yapmaya
kalkışsak kimleri ulusal portrelerimiz arasına yerleştiririz? Kimlerin olacağına karar
versek, acaba hepsinin resimlerini ya da büstlerini bulabilir miyiz diye düşündüm.
Elbette “Türk kimdir?”, “ Türk olmak için ne gibi ölçütler… gerekir?“ gibi bir dolu
“tehlikeli” tartışmanın böyle bir galeri kurmak düşüncesinden önce bizleri uzun süre
meşgul edeceğini, kavga çıkabileceğini de hemen kestirebiliriz.
O sırada galeride iki özel sergi vardı; “pop-art portraits” ile “photographic portrait prize
2007”. Bu ödüllü fotoğraflar arasında iki tanesi, Türkiye’ de çekilmişti. İlki bir hafta
sonu İstanbul’ da Topkapı Sarayı’ nı dolaşan fotoğraf sanatçısının, orada bir Türk
ailesinden daha doğrusu babadan izin alarak çektiği bir ana- kızın resmiydi.
Kız
genç ve çok güzeldi, hoş bir makyaj yapmış ve pembe can alıcı renklerden bir türban
takmıştı. Dikkatle ve gülümseyerek poz vermişti fotoğrafçıya. Ama aynı karede
bulunan annesi bir yandan sigarasını içmeye devam etmiş ve fotoğrafın çekimiyle hiç
ilgilenmemişti. İkisinin bu birbirinden çok farklı tavırlarını aynı karede görmek ilginçti.
51
Öteki fotoğraf da, sanırım Marmara Bölgesi’ nde deniz kıyısında çekilmişti. Erdek’ te
olabilir. Özlem adında olduğu belirtilen 12-13 yaşlarında mayolu esmer bir kız
çocuğunun, çakılların üzerine açılmış plaj yaygısı üzerinde otururken çekilmiş siyahbeyaz resmiydi.
Pop sanatın portrelerinin irdelendiği bölümde beni en fazla etkileyen Andy Warhol’ ün
eserleriydi. Bir de Fantasy adlı üçüncü bölümde Mel Ramos’ un eşi Leta’ yı model
olarak kullandığı “Hunt for the Best” adlı çalışması, kadının tüketim çılgınlığının
başladığı
andan
itibaren
medyada
nasıl
bir
cinsel
tüketim
objesi
haline
dönüştürüldüğü ve kişiliksizleştirildiği üzerine yaptığı 1965 tarihli eserini…
Ayaklarıma kara sular ininceye kadar dolaştım. Sonra asansörle üçüncü kata Portrait
Restoran’a çıktım. Ama girişinde muazzam bir kuyrukla karşılaştım, herkes sırasının
gelmesini bekliyordu. Yemek listelerine kabaca göz attım. Ana yemekler 20
pounddan başlıyordu, yeniden alt kata indim. Oradaki kafede de bir özellik yoktu,
hem kuyruk vardı, hem de oturacak yerler pek rahat görünmüyordu. Oraya da burun
kıvırıp kendimi dışarılara attım. Önce Pall Mall caddesine yürüdüm. THY ofisi
kapalıydı. Geri dönüp Trafalgar meydanına yakın küçük bir İtalyan lokantasına gittim:
Little Frankie’s. Sabah önce babamla, ardından eşimle konuşmuştum, müze
çıkışında da arkadaşım aradı, çok mutlu oldum. Çıkışta yine aynı yoldan
Queensway’e döndüm.
Odamda biraz internet üzerinden araştırma yaptım. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi ile
ilgili olarak pazartesi kütüphanede başka nelere bakabilirim diye. Temelde konu
Gürcani’ nin yazdıklarında kilitleniyor gibi gözüküyor. “Bir kenenin peşinden kalkıp
Londra’ ya gelmek”; işte, tam bana göre bir iş. Aradıklarımı da bulamayınca kendime
kızıyorum. Ama sanırım burada konuyu geliştirebileceğim kaynaklar bulabilsem bile,
öncelikle Farsça’ dan Türkçeye çevirtmek, daha sonra üzerinde çalışmak gerekecek.
20 Ocak Pazar
Kahvaltıdan sonra Queensway’e gidip gazetelerimi aldım. Kucağımda bir tomar
gazete ile döndüm odama. Biraz onlara göz atıp, biraz da ütü yaptıktan sonra Hyde
Park’a yürüdüm. Kızkardeşimle telefonla konuştuk. Yine parkın Bayswater’ a bakan
dış duvarı boyunca resimler sergileniyordu, her Pazar olduğu gibi. Realist-sürrealist,
naturmort, portre…yığınla farklı tür, bir bölümü açıkça kitsch, resmin yanından
52
yürüyerek Achille’e
döndüm. Odamın temizlenmesini bekledim, lobide oturdum,
internete bağlandım, mesajlarımı kontrol ettim. BBC2 de Agatha Christie uyarlaması
bir film izledim. Ardından yeniden çıkıp birkaç eksik aldım. Eşimle ve kızımla
konuştum. Aslı’ nın sınavları bitmiş, artık yarıyıl tatili öncesi son haftaya giriyorlar.
Kocaman bir Lise 3 öğrencisi genç kız. Buraya yanıma gelmesine de az kaldı. İple
çekiyorum.
Gazetelerde Başbakan Brown’ ın organ politikasının pek de kabul görmediğine ilişkin
haberler vardı. Hatta “Brown’ ın organ planı doku reddine uğradı” gibi kinayeli bir
başlık gördüğümü hatırlıyorum. Geçen haftalarda, “kesin karşı rızası” bulunmayan
ölülerden organ alınmasına izin veren önerisi dile getirilmişti. Öneri, organ nakline
karşı olduğunu belirten bir kayıt bulunmayan kişilerin peşinen organ vericisi kabul
edilmesine dayanıyordu. Bu öneriye karşı çıkan bir grup, zorunlu organ nakli ortamı
yaratmak yerine İngiltere’ de kök hücre araştırmalarına daha fazla olanak ve destek
ayrılması gerektiğini savunmaktaydı. Böylece çok daha güvenli ve daha sağlıklı bir
ortamda organ gelişimi sağlanabilecekti. “Başbakanın ironisi; şimdiye kadar
başbakanın bizimle olan ilgisi sadece canlı olduğumuz dönemle ilgiliyken, artık/
bundan böyle öldüğümüzde geride bıraktıklarımızı da istiyor” biçiminde yorumlara da
rastlamak mümkündü. Genel olarak “gönüllülüğe dayalı onam” kavramından “varlığı
varsayılan onam” kavramına geçişin Ulusal Sağlık Sistemi’ ne dahil olan insanlarda
güvensizlik yaratacağı dile getiriliyordu. Yatağının başucunda bekleyen bir doktorun
kendisini gerçekten tedavi etmeyi mi istediği, yoksa kendisini potansiyel bir organ
vericisi olarak mı gördüğü sorusu akla geliyordu. Kısacası Gordon Brown’ ın bu
konudaki politika değişikliği girişimi ciddi tartışmalara yol açmıştı. İngiltere’ de
hükümetin geri adım atmasıyla sonuçlanmış olan benzer girişimin Türkiye’ de
1990ların başlarında da teorik olarak gündeme getirildiğini, ama kendisine pek de
taraftar bulamadığını hatırlıyorum. Doğruluk - yanlışlık tartışmasına girmeksizin
sadece bir saptama bu. Birbirinden çok farklı iki kültürde de olunsa, toplumların
benzer tepkiler verebildiği bir olgu, organ aktarımı konusu.
21 Ocak Pazartesi
Queensborough Terrace boyunca yürüyüp postaneye gittim, mektuplarımı attıktan
sonra ver elini Wellcome Library. Bugün yeni kaynaklar buldum. Bakalım nasıl
geçecek bundan sonrası?
53
Saat altı’ yı geçerek Achille’e ulaştım. Önce bir yorgunluk kahvesi, sonra biraz
mahallede dolaşma. Bermutad Tesco’ dan bir şeyler aldım. Tuz, nihayet tuz buldum;
kayatuzu ama ne yapalım artık, bununla idare edeceğim.
Hava 9 - 10 derece burada, Ankara ise buz gibiymiş. Londra çok rüzgarlıydı bugün,
şemsiye düşmanı bir durum yani. Yolda - belde o kadar çok kırık şemsiye ile ya da
düşmüş şemsiye teli öbekleri ile karşılaşıyorsunuz ki…. Londra’ nın cilvesi işte…
Buraya geldiğim ilk hafta satın aldığım, katlanınca ufacık olan siyah şemsiyem
çantamın demirbaşı halinde. Her gece ertesi günün hava durumunu televizyondan
izliyorum, genelde de odada bırakmam gerekmiyor, çantamda benimle beraber
UCL’e gidip geliyor.
22 Ocak Salı
Dün gece e-postalarım arasında University College of London, Center of History of
Medicine’ den gelen postayı gördüm. Birkaç gün önce Prof. Cook’ a burada KKKA ile
ilgili daha fazla bir şey yapamayacağımı görüp, ona yeni bir araştırma konusu
önermiştim.
Kütüphanenin
bana
sunduğu
çalışma
ortamından
memnunum,
dolayısıyla merkezden ayrıca oda, bilgisayar… istemedim. Sonuç olarak, gelen kabul
yazısında merkeze giriş kartımı önceden hazırlamak için sekreteryaya iki vesikalık
fotoğraf göndermemi istiyorlardı. Sabah postaneye uğrayıp fotoğraflarımı şehir içi
postaya verdim. Oradan Pall Mall Street’ teki THY bürosuna gidip, Şubat başında
Aslı’ yla Türkiye’ ye dönüşte birlikte uçabilmek için biletimi upgrade ettirdim. Oradan
National Museum’a gittim.
National Museum muazzam bir resim galerisi. 1250 yılından itibaren Avrupa’ da
resim sanatının seçkin örnekleri toplanmış. Leonardo’ nun “Kayalıklar Bakiresi” ( The
virgin of the rocks), Rafael’ in “The Madonna of the Pinks”, Caravaggio’ nun “The
Supper at Emmaus”, Rembrandt’ ın kendi portreleri, Monet’ nin, Cezanne’ ın, Van
Gogh’ un, Sevrat’ nın, Velasquez’ in, Boticelli’ nin, Bellini’ nin… enva-i çeşit resmi,
koca bina dolaşmakla bitecek gibi değil.
Özellikle birinci katta dört ayrı kanatta sergilenen toplamı iki bini geçen resim
arasında kaybolmamak için neredeyse mihmandar gerekli. Arada Sainsbury Kanadı’
ndaki restoranda bir mola verip meydana bakarak salata yedim, müze turumu
tamamlayıp daha sonra da odama döndüm. Erken olduğu için çalışmaya kararlıydım.
54
Geçenlerde kaybettiğimiz Ege Üniversitesi’ nden oldukça kıdemli ve benim de değer
verdiğim bir hocamız için anı yazısı istiyorlardı. Önce onu tamamlayıp gönderdim,
ardından internette Wellcome kataloğunda taramalar yapmaya devam ettim.
23 Ocak Çarşamba
Kütüphanedeydim. Cürcani ve onun Kırım Kongo Kanamalı Ateşi’ ne benzer
vakalarıyla ilgili son araştırmalarımı yapıyorum. Hangi bölümlerin fotokopilerini
çektireceğimi belirledim. Farsça olduğu için saptamak pek de kolay olmadı, ama
başardım, Türkiye’ ye dönünce çevirisini yaptırabilirim sanırım. Böylece 2007’ de
Springer’ in yayınladığı Kırım Kongo Kanamalı Ateşi kitabında yazdığımız bölümdeki
bilgileri genişletebileceğim, yeni yorumlarla zenginleştirebileceğim. Ama artık burada,
daha fazla bu konuya zaman ayırmayacağım, “1918 influenza pandemisi”
yeni
araştırma konum olacak.
Bugün gazetenin birinde Londra’ daki “Michelin yıldızlı restoranlar” yer alıyordu.
Meraklısına;
3 yıldızlı;
Royal Hospital Road’ daki Gordon Ramsey’ in restoranı.
2 yıldızlılar;
Pied a Terre
Petrus
Le Gavroche
The Square
Capital
Tek yıldızlılar;
La Trompette, Chiswick
55
Hibiscus, Mayfair
Wild Honey, Oxford Circus
Rhodes W1, Marble Arch
The Quilon, Victoria
Elbette bir de efsanevi Fat Duck var, tıpkı İspanya’ daki El Bulli gibi “aşmış” bir
restoran. Beckshire tarafında, Bray adlı kasabada. www.fatduck.co.uk Sadece birkaç
fotoğrafını internetten bilgisayarıma indirdim. Elbette gitme şansım olamayacak kadar
sınırlı bir bütçem var burada. Belki bir başka zaman? Neden olmasın?
24 Ocak Perşembe
Bugün odamda çalışma günüm, Wellcome’ a gitmeyeceğim. İstemiş olduğum nadir
eserler bölümünden gelecek materyali yarın incelemeye karar verdim. Öncelikle,
çektirmiş
olduğum
fotokopilerden
yarına
neyi
araştırmam
gerektiğini
iyice
belirginleştirmeyi düşünüyorum.
Kahvaltıdan sonra Hyde Park’a gittim. Niyetim bir banka oturup, okumaktı. Ama
oturunca üşüdüm. Biraz round pond çevresinde dolaştım. Yürüyenler, bisiklete
binenler, paten kayanlar, köpekleriyle gezenler… vardı.
Yanımdan Türkçe konuşarak üç genç kız geçti. Ah! dedim içimden. Aklıma klasik
yazarlarımızdan Refik Halid Karay’ ın Eskici adlı öyküsü geldi. 20. Yüzyıl başlarında
geçen bir öykü. Babasından sonra, annesini de kaybettiği için İstanbul’ dan ayrılan
ve Filistin’ deki halasının yanına gönderilen, Arapça bilmediği için orada çok yoğun
biçimde yalnızlık duyan küçük bir çocuğun öyküsü. Bir gün eve gelen ayakkabı
tamircisinin çalışmasını sessizce izlerken, onun ağzına aldığı çivileri görür görmez
“ağzına batmaz mı çiviler senin? ” diye gayri ihtiyari anadilinde soran çocuğun
öyküsü.
Çok üşüyünce odama döndüm. Biraz İngilizce, anneme yazılacak mektup ve sonra
da KKKA meselesi, mutad.
25 Ocak Cuma
56
Kütüphanede aradığım iki kitabı da buldum. Paulus’ un kafa kırıklarıyla ilgili bölümü;
fotokopisini kendi ellerimle mutlulukla çektim. ( Bu fotokopiler, 2009’ un ilk aylarında
Neurosurgical Review tarafından yayınlanacak bir makalenin ilk araştırmalarını
oluşturacaktı. Latince bölümünden arkadaşların da katkısıyla yazacaktık) Bir de
Cürcani’ nin uzun zamandır peşinde olduğum elyazması. Depodan çıkartılan yazma
eseri ayrıntılı inceleyip, indekslerle karşılaştırıp hangi bölümünün fotokopisinin
çıkartılması gerektiğini işaretledim. Yarına hazır olur, en geç pazartesi elime geçer.
Gillian aradı. Kütüphanede olduğum için sessizlik kesin kural tabi ama, arka taraftaki
ufak odalardan birindeydim, çok sevindim, fısır fısır konuştum Gillian’ la tabi. Nasıl
konuşmam? O benim çok eskiden beri yazıştığım mektup arkadaşım. Sanırım 1975
ya da 76’ dan beri. Ben o zamanlar Gaziantep’ te Gazi Ortaokulu’nda öğrenciydim, o
da ben yaşlarda Liverpool’ da yaşayan “muadilim”. Bizler büyüdük, pek çok şey
yaşadık, yıllar geçti, adreslerimiz değişti, soyadlarımız da. Ama yine de birbirimize
yazmaktan vazgeçmedik. Ben buradayken Londra’ ya gelecek; en azından şu anki
düşüncemiz böyle.
Kök hücre uygulamalarını etik açıdan irdeleyen makalemiz British Medical Journal
grubundan Journal of Medical Ethics’ de yayına kabul edildi. Danışmanların ufak
değişiklik önerileri var. Kısa sürede gerçekleştirmeli. Sonra da ilk fırsatta bunu öteki
yazar arkadaşım Hafize ile kutlamalı elbet.
Yarına ne yapmalı?
Gezecek bir müze belirlemeli, belki Tate Modern, belki de
History of Science.
26 Ocak Cumartesi
Bugün önce metro ile Harrods’a gittim. Cary Grant’ ın “Arsenic and Old Lace” adlı
filminin DVD si çıkmıştı. Dünkü gazetede haberini görünce eski bir dost görmüş gibi
olmuş ve ilk fırsatta edinmek istemiştim. Onu arayıp buldu satıcılar. Bir de Jack
Lemmon ile Walter Matthau’ nun “Odd Couple” adlı filmlerini aldım. İndirimin son
günleri diye nasıl kalabalıktı Harrods. Bir koridora girince karşıdan sel halinde
insanlarla karşılaşıyorsunuz, akın havasında geliyorlar. Türk parasıyla hesaplayınca
her şey oldukça pahalı zaten, bir “bedavaya verme durumu” da olmadığına göre,
sadece dolaştım, “haute couture” bölümlerinde gönlümü gezdirdim. Orhan Pamuk’ un
Yeni Hayat’ ını aldım. Burada “The New Life” adıyla satılıyor.
57
Raflar arasında dolaşırken bizden bir yazarın kitabını aramak, Nobel ödülü almış
olanlar arasında onlardan birisiyle karşılaşmak, beni mutlu etti. Tüm çalkantılı arka
planına karşın, en basit deyimiyle benim naif milliyetçilik anlayışıma seslendi.
Harrods’ taki kafelerden birinde oturdum, biraz sayfaları karıştırdım. Bu kitap Londra
günlerimde hep çantamda dolaşacak, her fırsatta okunacak ve nihayet Türkiye’ ye
dönüşümün ilk haftası bitecekti.
Harrods’ tan Victor Albert Müzesi’ ne yürüdüm. Yakın sayılır. Buradaki çoğu müze
gibi para vermeden dolaşıyorsunuz. Sadece özel sergiler için bilet almak gerekiyor.
Ayrıca bedelsiz turlar da var. Ben ulaştığımda onlardan birisi başlamak üzereydi. İşini
sevdiği anlaşılan bir sanat tarihçisi hanım bizi dolaştırdı, uzun uzun anlattı. Topu topu
dört kişiydik, bir kız da yarı yolda havlu attı zaten. Bir buçuk saatin sonunda buraya
yeniden gelmek istediğimi düşündüm. Gerçekten de öyle olacak ve Victor Albert
Müzesi en beğendiğim Londra müzesi halini alacak, sık sık gelecektim.
Oradan çıkıp Cromwell Road boyunca yürüdüm, Kensington Gardens’ a ve Hyde
Park’ a geçtim. Odama ulaşınca bir sütlü kahve yapıp Cary Grant’ ın filmini izledim.
7.30 a doğru yeniden çıktım. Akşam yemeği için Bella Italia’ ya gittim.
Odama döndüğümde eşimle konuştuk. Kızım matematik sınavından kötü not aldığını
söyledi. Ben orada olsam sonuç değişir miydi bilemiyorum, ama aklımdan bu
düşüncenin geçtiğini itiraf etmeliyim. Lise 3 değil de daha ufak olsaydı, yanımda
olurdu hiç kuşkusuz. Ama Türkiye’ deki üniversite sınav sistemi en az bir yıl önceden
dershaneye gitmeyi gerektiriyor. Dolayısıyla onu birlikte getiremedim Londra’ ya.
Belki de bir sonraki yedinci yıl iznimde, o da üniversiteyi bitirmiş, master eğitimini
yapan bir genç olarak benimle birlikte olur, bakalım zaman ne gösterecek?
27 Ocak Pazar
“Yaşlı ve sağlıksız olanları tedavi etmeyin”
Bir grup doktor böyle diyor gazeteye göre… Londra’ ya gelmeden önceki aylarda
bizim kardiyoloji kliniğinde bir seminer vermiştim. “Sağlıklı yaşama önerilerine
uymayan hastalara bakma yükümlülüğü” gibi bir konuydu benden istenen.
Seminerden sonra oradaki genç akademisyen arkadaşlarla da tartışmıştık. Bu
tanımın tehlikeli olduğunu, kaygan bir zemin yaratabileceği üzerinde onlarla
hemfikirdik. Doktora öğrencim ve meslekdaşım Murat’ la benzer noktalara değinen bir
58
yazımız var: Yakında BMC’ de yayınlanmış olacak, “serbest piyasaya dayalı sağlık
sistemi” nde hastaların “sorumsuz”luğu üzerine. Burada kastedilen sanki biraz
cumhurbaşkanı
sorumsuzluğuna
benzer
bir
tablo,
yani
hastaların
sadece
tanımlanmış haklara sahip olacakları, ama “hasta” olmanın onları büyük ölçüde
“sorumluluklardan azade” bir konuma getirdiği. Bu demek ki, sağlıklı yaşamak için
önerilere kulak asmasa da, örneğin sigara içmeye devam etse de, kilo vermeye
yanaşmasa da, …hekimler yine önerilerini dile getirip hastalarını ayırmaksızın sabırla
tedavi etmeye devam edecekler.
Pazar gazetelerimi alıp döndüm. Sonra bir kez daha çıktım bir şeyler almaya.
Eşim aradı, onunla konuştuk, yemeğe erkek kardeşimi ve ailesini beklediğini, onlara
lazanya pişireceğini söyledi. Şimdi orada olmak vardı…
28 Ocak Pazartesi
Curcani fotokopilerimi aldım, Ankara’ ya giderken yanımda götürüp Dr. Ahmet’e
ulaştırırım.
29 Ocak Salı
Bugün sabah Hyde Park içinden yürüyerek Science Museum’a gittim. 4. ve 5. Katları
tıp tarihi ile ilgiliydi. Sanırım dört saate yakın dolaşmışımdır. Dönüşte Royal Albert
Hall’e uğradım, program broşürlerinden aldım. Oldukça pahalı. Örneğin Tosca; iyi
yerler 58 pound, sınırlı görüşe sahip yerler en ucuz; 21 pound. Buradayken bir kez
gitmek isterim, ama bakalım. Şubat başında düşünürüm, yeniden Londra’ ya
döndükten sonra.
Gillian aramıştı, 15 – 18 Şubat arasında Liverpool’ dan buraya gelmek istiyor, yarın
onun için otelde oda olup olmadığını soracağım.
30 Ocak Çarşamba
Bugün kızım Aslı geliyor. İstanbul’ dan aradı. Çok mutlu oldum. Kahvaltıdan sonra
odamı değiştirip çift kişilik daha geniş bir odaya geçtim. Eşyalarımı yerleştirdim. İlk
taşıdıklarımdan birisi, vazo içindeki çiçeklerim oluyor, her seferinde Leon filmi ve
Jean Reno’ nun saksı çiçeği geliyor aklıma. Heathrow’a doğru yola çıkmadan önce
biraz kitap okudum.
59
Gillian için oda sordum. Otelin müdürü Sammy, St. Valentine dolayısıyla hiç boş yer
olmadığını söyledi. Zaten Gillian da aynı gerekçeyle trenlerde yer bulamadığını
belirtti. Onunla görüşmeyi daha sonraya ertelemeye karar verdik. Belki de, onun
Londra’ ya gelmesindense, benim Liverpool’a gitmem daha mantıklı olabilir.
Terminal 3’ te Aslı’ yı karşıladım. Onun vizesini alırken “tek başına yolculuk edebilir
çocuk” açıklamasını yazdırmıştık pasaportuna. Heathrow’a inince, yine de bir görevli
karşılanacağından emin olmak istemiş, cep telefonumdan beni aradılar. Karşılamak
üzere geldiğimi, havaalanında olduğumu söyledim. Nihayet kapılar açıldı ve kızımla
kucaklaştık.
31 Ocak Perşembe
Aslı ile Harrods’ a gittik, dolaştık. Spagetti House’ da yedik. Sonra odada Carry Grant’
ın ve Jack Lemon’ un filmlerini izledik. Aslı her ikisini de sevdi. Odd Couple filminin
afişini Ankara’ ya dönünce odasına asmaya karar verdi. Duvarları genelde heavy
metal gruplarının posterleriyle doludur, ama sanırım filmin naifliği ve sürekli çekişme
halindeki sevimli tipleri hoşuna gitti.
1 Şubat Cuma
Kızım sigara içmeye başlamış; buralarda öğreniyorum. Elbette kendimi eleştirmeme
neden oluyor bu. “Eğer hep yanında olsaydım başlamasına engel olabilir miydim”
diye düşünüyorum ister istemez. Cevabın değişmeyeceğini biliyorum aslında. Bir
gruba ait olmak o kadar önemlidir ki, insanlar ölümü bile göze alabiliyorlar bunun için;
sigaraya haydi haydi başlanır. Hiç sigara içmemiş bir annenin çocuğu olarak, bu
konuda örnek alınmadığım çok açık. Yine de tez zamanda bırakmasını ummaya
devam edeceğim, ama onu zorlamadan, sadece zaman zaman “Şirket-i Hayriye
vapuru gibi tütüyorsun” diye eleştirerek.
2 Şubat Cumartesi
Aslı’ yla Oxford Circus’a çıktık. Ankara’ ya dönüşte arkadaşları ile bir yemeğe
gideceklermiş, herkes kırmızı giyecekmiş., öyle kararlaştırmışlar. Onun için bir kırmızı
elbise arayıp bulduk. H&M makul yerlerden. Marble Arch’a yürüdük. Bu kemer
aslında Buckingham Sarayı’na bir giriş kapısı olarak dikilmiş, 1851’de saray
60
genişletilirken kaldırılmış ve Hyde Park’ ın girişlerinden birisi olarak yerleştirilmiş.
Ardından Moscow Road’ da bir pub’a gittik. Ana – kız sohbeti ettik.
3 Şubat Pazar
Bugünü Aslı’ yla Portobello Road’a ayırdık. Achille’ e oldukça yakın, bir duraklık
mesafede. Nothing Hill bölgesi keyifli bir yer, antikacıları dolaşmayı seven bana göre.
Konuşa konuşa rahatça yürüdük. Açık antikacıları, ikinci el eşya satan dükkanları
dolaştık, girdik, çıktık. Çok sevdiğim eski eşya, ahşap ile cilanın karışımı kokuyu
içime çektim. Starbucks’ da oturup bir şeyler içtik. Çok geç olmadan döndük.
Bugünkü gazetedeki, inançlarını gerekçe göstererek ameliyathanelerin hijyen
kurallarına uymayan, dirseklerine kadar fırçalanıp yıkanmaya karşı çıkan “Müslüman
medic”ler hakkındaki yazıya takıldım.
Belirli kurallara uymamanız için inançlarınızı kalkan olarak kullanmanız nereye kadar
mümkündür? Hangi durumlarda buna hoşgörü gösterilebilir? Hangi durumlarda
inançlar ne emrederse etsin, onları ihmal etmek gerekebilir? Bu gazete haberinde
olduğu gibi, eğer bir başkasının bu kurala uymamanızdan dolayı etkilenmesi söz
konusuysa, hele de zarar görme olasılığı varsa, yine de inançlarınızı kurala uymama
gerekçesi gösterebilir misiniz? Ya da siz ısrar etseniz de dikkate alınabilir mi?
Sanırım hayır. Herhangi bir sağlık kurumunda ameliyat olacaksak; sırf kollarını
dirseklerine
kadar
fırçalanmamış…
sıvamak
dolayısıyla
istemediği
gereken
için
düzeyde
gerektiği
gibi
asepsi-antisepsi
yıkanmamış,
koşullarını
gerçekleştirmemiş bir ekip üyesi ameliyathanede bulunsun istemeyiz herhalde…
4 Şubat Pazartesi
Aslı galeri dolaşmak istemiyor. O halde nereye gideceğiz? Benim için Londra bir
anlamda müze ve galeri demek, ama bir genç kız için aynı şeyi ifade etmeyebiliyor.
Kahvaltı sonrası yatakta, kucağında bilgisayar, internette arkadaşlarıyla “konuşuyor”,
pek kalabalıkmış “msn”; öyle diyor ve halinden memnun görünüyor.
Daha sonra çıkıp Oxford ve Regent Street’ de dolaştık. Otele dönüp, biraz dinlendik,
Portobello’ ya yürüdük. Kuki için bir tabela bulduk, Ankara’ ya dönünce bizim
bahçedeki kulübesine asacağız:
“Burası bir Labrador tarafından korunmaktadır”
61
yazıyor, ama Kuki’ nin ödlekliğini hesaba katarsak gerçeği yansıttığı pek iddia
edilemez. Akşam yine bizim mahalledeki bir Yunan lokantasındaydık.
5 Şubat Salı
Bugün London Tower’a gittik. Orada metrodan inip Tower Bridge’ den karşıya geçip,
Globe Tiyatrosu’ na kadar yürüdük. Millenium Köprüsü’ nden yeniden Thames’ in
öteki tarafına geçtik. Bir pub’ta oturduk. Sonra Achille’e döndük. Aslı arkadaşlarının
siparişleri için çıktı, ben de bilgisayarda çalıştım o arada.
Yarın 11.45 ile Ankara’ ya gidiyoruz. Bu gece valiz hazırlayacağız. Umarım sığarız.
Ben büyük valizimi otelde bırakacağım. (Bu beş aylık sürenin sonunda kısa zamanda
hazırlanmak, olabildiğince az eşya ile idare edebilmek ve yine olabildiğince pratik
yaşayabilmek konusunda mahir bir insan haline geleceğim)
Böylece ilk ayımı geride bırakmış oluyorum. Alışmaya, buralı gibi hissetmeye
çalışmakla geçti diyebilirim. İlk hafta eşim, son hafta da kızım burada olduğu için
yalnızlık duymadım. Bu arada KKKA ile ilgili yapabileceklerimi bitirdim. Nadir eserler
bölümünden elde ettiğim kaynakların Farsça’ dan Türkçe’ ye çevrilme işi Ankara’ da
yapılacak, ancak ondan sonra yazdığımız kitap bölümünü geliştirebilecek bir bilgiye
ulaşıp ulaşmadığımızı anlayacağız. Yarın birkaç günlüğüne evime gidiyorum.
Dolayısıyla dönüşte artık yeni konuma, İspanyol nezlesinin Anadolu’ daki tarihçesine
çalışmaya başlayacağım. Umarım sağlıklı ve verimli geçer.
11 Şubat Pazartesi
“Hitler’ in kayıp U- Boat donanması Karadeniz’ de bulundu”.
Bu gün için okumayı seçtiğim gazete haberi buydu. Yıllarca U-19, U-20 ve U-23’ ten
ibaret bir Alman denizaltı filosunun neredeyse bir efsaneye dönüşen macerası
üzerine yazılmış ve konuşulmuştu. 1941 Haziranı’ nda Sovyetler Birliği’ nin
yayılmasına Karadeniz’ den bir saldırıyla cevap vermek amacıyla böyle bir filo
oluşturulmuş, Türkiye’ nin 2. Dünya Savaşı’ na katılmayan bir ülke olması nedeniyle
de, nötralitesinin bozulmaması için boğazları kullanmamak üzere çok farklı bir
güzergah düşünülmüş. Kiel’ den karaya çıkarılan denizaltılar, önce Elbe nehrine
taşınmış,
oradan
nehir
yoluyla
Dresden’e
ulaşan
denizaltılar,
kamyonlarla
İngoolstadt’ ye götürülmüşler. Oradan da Tuna nehri yoluyla Karadeniz kıyısına
62
Constanta’ ya ulaşmışlar. 1941 yılında gerçekleştirilen bu yolculuk her biri 280 tonluk
üç denizaltının katettiği, bir bölümü karadan, bir bölümü nehirden toplam 3300
kilometrelik bir serüven olarak The Independent’ de yer alıyordu.
Denizaltıların 1944 Eylülü’ nde Kızıl Ordu’ nun Romanya’ ya girmesiyle o bölgedeki
işlevini yitirdiği ve mürettebatın denizaltılarını batırarak kara yoluyla Almanya’ ya geri
döndüğü; denizaltıların Zonguldak açıklarında farklı derinliklerde bulunduğu ama iyi
durumda göründükleri, bu serüvenin açığa çıkarılmasında bir gemi mühendisi olan
Selçuk Kolay’ ın yıllarca süren araştırmalarının önemli bir rol oynadığı da
vurgulanıyordu.
14 Şubat Perşembe
Döneli dört gün oldu, ama bir türlü yazmaya fırsat bulamadım. İstanbul- Londra arası
uçarken yanımdaki yolcuların ikisi de Türk’ tü; Ece ve Yalçın. Onlarla o kadar çok
konuştuk ve zevkle sohbet ettik ki, yolun nasıl geçtiğini anlamadım bile. Döndüğümde
postadan gelmiş mektuplarım otelde beni bekliyordu.
Artık her sabah kahvaltı sonrası yaptığım Hyde Park turlarımı 30-40 dakikaya
çıkardım. Ankara’ dan bu kez gelirken ses kayıt cihazımı da yanımda getirdim. Ona
herhangi bir konuda beş-on dakika İngilizce konuşuyorum. Sonra da dinliyorum.
11 Şubat Salı günü UCL’ deki merkezin “affiliation”lardan sorumlu elemanı Sally beni
karşıladı, hazırlanmış olan fotoğraflı giriş kartımı verdi, bölümü dolaştırıp tanıttı.
Direktörle ve birkaç başka öğretim elemanı ile tanıştırdı. Herkesin e-posta adresinin
ve telefonlarının olduğu bir liste verdi. Ayrıca merkezin seminer programını da.
6. Katta ofisler, girişte çay-kahve makinası, mikrodalga, buzdolabı…nın bulunduğu bir
bölüm, tabi bir de Joan’ in koltuğu ( Joan’ le henüz tanışmadık, ama oraların
sorumlusu bir kadıncağız anlaşılan. Kahvenin yanında süt sürahisinin, kurabiyelerin
bulunmasından, ortalığın toparlanmasından o sorumlu imiş. Şaka değil, kesinlikle
oradaki en önemli kişilerden). Ben de Sally’ ye Ankara’ ya gideceğim tarihleri yazıp
verdim. Sally kurbağaları pek seviyor anlaşılan. Bürosu kurbağa biblolarından,
maskotlarından… geçilmiyor. Pirleri Kermit’ in kocaman bir posteri asılı duvarlardan
birinde.
63
Dönüşte Ece arayıp 12 Şubat Salı gecesi Türkiye Büyükelçiliğinin katkılarıyla bir
konser olduğunu haber verdi. Sloan Terrace’ da Cadogan Hall’ de idi. İş çıkışı gittim.
Royal Filarmoni Orkestrası’ nı Gürer Aykal yönetti, Gülsin Onay da solistti. Ahmet
Adnan Saygun’ un eserleriydi. Çok uzun zamandır Aykal’ ı izlememiştim. Arada Ece
beni Konsolos Bey ve eşi ile tanıştırdı. Konser bitiminde metro ile mahalleme döndüm
kolayca. (Bir hafta kadar sonra gazetede konserle ilgili bir eleştiri yazısı
görecektim…)
Uyumadan önce Sarkozy’ yi çok alaycı bir dille eleştiren upuzun bir makale okudum;
beni epeyce oyaladı. Dönem başkanlığı nedeniyle bir süre Avrupa’ nın geleceğinde
de belirleyici olacak Fransa devlet başkanı ile ilgili bir kişilik çözümlemesi yapılmıştı.
Ülkenin yakın tarihinden öteki devlet başkanlarıyla karşılaştırmalar yapılıyordu;
“… Bir an için Charles de Gaulle’ i koyu renk gözlüklerle ve siyah jumperlarıyla
Versailles’ in kahve terasında, yanında yeni evlendiği pop şarkıcısı eşiyle otururken
düşünün. Bir an için “le General”i açık yakalı bir tişört ve kot pantolonla Mick Jagger’
in eski kız arkadaşıyla el ele Mısır’ da gezerken düşünün. Küçük oğlu başkanın
omuzlarına
oturmuş
ve
gazetecilerden
hayli
utanmış
gözüküyor.”
Çeşitli
karşılaştırmalardan sonra ulaşılan sonuç; “Tarzların karışmış, değerlerin arapsaçı
hale gelmiş, kuralların çiğnenmiş, geleneklerin altüst edilmiş” olduğu.
Geçen yıllarda kupa kazanan Fransız Ulusal Futbol Takımı’ nın Elize Sarayı’ na
eşleriyle kabul törenlerini anlatan bir arkadaşım “Hemen hepsinin kara derili olduğunu
ve Fransa’ daki büyük değişimi yansıttığını, belki de bir zamanların aristokrasisinin
hiç kabul etmek istemeyeceği bir manzara olduğunu” söylemişti. Elbette insan
haklarına dayalı demokratik bir ülkenin, hele de bu kavramlara beşiklik etmişse
özenle koruması gereken ne çok şey var; özellikle ayrımcılığa karşı durmak, hele de
göçmenlerin haklarının gözetilmesinde sorumlu davranmak konusunda…
Her şey değişiyor, ama her şey. Sarkozy’ den General de Gaulle’ ün bir benzeri gibi
davranmasını nasıl bekleyebiliriz? Ondan beklenebilecek şey, ancak daha az ırkçı ve
daha fazla demokrat davranması olabilir belki. Ama biz biliriz ki; “olmayacak duaya
amin denmez”. Türklerden pek de fazla hazzetmeyen Sarkozy, Fransa’ nın Avrupa’
daki en fazla Müslüman nüfusu barındıran ülkelerden biri olduğunu ve aynı zamanda
da Kafkas kökenliler dışında azımsanmayacak sayıda başka kökenli vatandaşının
64
bulunduğunu göz önünde tutmalı. Ama politikacıların çoğunda olduğu gibi, o da
populizmin etkisinden pek kurtulabilecek gibi görünmüyor.
İspanyol nezlesini araştırmaya sıkı bir biçimde başladım. Epeyce kaynak buldum.
Ancak hepsi de hastalığın batı dünyasındaki ortaya çıkışı, gelişimi ve sonuçları ile
ilgili. Önce Lancet Infectious Diseases dergisine bir editöre mektup, ardından da
kapsamlı bir makale yazmak hedefimiz.
Türkiye’ nin bu salgından etkilenmemiş olması düşünülemez elbette. Ama doğrudan
bu konuyla ilgili hiçbir yazıya rastlamadım. Neredeyse elliye yakın kitabı elden
geçirdim, makaleler okudum ama, sadece 1919 yılında basılmış üç tane Almanca
makalenin varlığını öğrendim. Bunlar da, anladığım kadarıyla, 1. Dünya Savaşı’ nda
Osmanlı Devleti’ nin müttefiki olan Almanya’ nın, o zamanki adıyla Constantinople’ e
gelen askerlerinin hasta olması üzerine yazılmışlardı.
Bir kütüphaneciyle birlikte önce Wellcome kataloğunu, ardından British Library’
ninkini taradık, ama üçünün de bulunmadığını gördük. İstanbul’daki enfeksiyoncu
arkadaşımla yazıştık, o Almanya’ daki kuzeni Vincent’ in yardımcı olabileceğini
düşündü, ona yazdı. Kısa sürede makalelerden birisi bulundu. Istanbul’ da Almanca’
dan Türkçe’ ye çevrilecek, böylece işimize yarayıp yaramayacağını anlayacağız.
Heyecan verici bir takip.
Bugün Dünya Tıp Hukuğu Derneği Başkanı ile e-mailleştik. 2014 yılındaki 20. Dünya
Kongresi’ ni Türkiye’ de yapmaya aday olma düşüncem var. Bunu yakın çevremle de
paylaşmışımdır. Bu yıl Ekim ayında Dünya Kongresi için Çin’e gidiyoruz, 2010’ dakini
Hırvatistan yapacak; bir sonrakini yine Avrupa’ da yapmak cazip olmayabilir. Belki
2012 ‘ nin bir başka kıtaya gitmesine izin verip, iki yıl sonrakini Türkiye’ de
gerçekleştirmeye aday olmak daha mantıklı görünüyor. Güvenilir bir turizm şirketi
bulmak, hem etikçi, hem hukukçu akademisyenlerin desteğini almak, alandaki
dernekleri de bu düşünceye dahil etmek gerekli. Daha sonra tıp fakülteleri, hukuk
fakülteleri, Türk Tabipleri Birliği ile Türkiye Barolar Birliği, Tıpta Uzmanlık Dernekleri,
Sağlık Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, TÜBİTAK ve TUBA, Kültür ve Turizm Bakanlıkları,
Türkiye Tanıtma Vakfı… Kısaca yapacak çok şey var. Ne zor bir işe girişmek bu bir
anlamda. Ama Türkiye’ nin kaç kez cebinden çıkarabileceği ülkeler yapabiliyorsa biz
neden yapmayalım? Gün doğmadan neler doğar? Yüzümüzün akıyla çıkarız bu işten,
umarım.
65
15 Şubat Cuma
Kütüphane, sonra “evi”me geliş, mutad Tesco alışverişi. “The weakest link”
seyrederken bir sütlü kahve içme ( ne zalim bir program, dayanışma duygusunun
tedavülden kalkmasının ekrandan ilanı) ve sonra yeniden ver elini Queensway.
16 Şubat Cumartesi
Bankside tarafına gittim, kızımla dolaşıp Millenium köprüsünden karşıya geçtiğimiz
yerden bu kez Tate Modern’e gittim. Dolaşmak üç – dört saatimi aldı. Sonra çıkıp sol
yaka boyunca yürüdüm. Kitaplara, DVD’ lere baktım. İkinci el kitap, broşür, harita
sergileri vardı, onlara göz attım. Güneşe rağmen Thames kıyısı soğuktu. Oradan
Charing Cross’ a kadar yürüdüm. Yemek için Akdeniz mutfağı ararken rastlantıyla bir
Türk lokantası buldum. Sonra bana Türk kahvesi pişirdiler, ama daha ısmarlarken
bile “memleketteki gibi olmaz ama” deyip uyarmışlardı beni, haklılardı.
Öğleden sonra uçaktaki yolculuk arkadaşlarımdan Yalçın Bey aradı, hafta sonu eşiyle
beni Surrey’e beklediklerini söyledi, ama doğrusu oraya gitmeye hiç fırsat
bulamayacaktım. Akşamüzeri BBC 1’ de Manchester United - Arsenal maçının
yayınlanacağını haber verdi. Uçakta futbol üzerine epeyce konuşmuştuk. İngiliz
eşiyle tanışıp evlendikten ve yerleştikten sonra Chelsea taraftarı olduğunu söylemişti.
Maçın başlamasına çok az kala odama ulaştım, izledim, gerçekten çok kaliteli bir
seyirlikti.
17 Şubat Pazar
Kahvaltıda Achille’ in sahibesi ile tanıştık. Ankara’ daki ortak bir arkadaşımız
sayesinde buraya gelmiş ve sonuçta da otelde kalmaya, ev tutmamaya karar
vermiştim. Kahvaltıdan sonra Pazar gazetelerimi yüklenip Hyde Park’ ta okudum.
Güneşliydi hava, bizdeki gibi iliklerinize kadar işleyen bir sıcaklık değil elbet, ama
yine de bir buçuk saat kadar orada oturdum.
ITV 3’ te, çok eski bir dost, sevgili Komiser Colombo ile karşılaştık. Zevkle izledim.
Çıkıp Queensway’de biraz dolaştım. Eşimle konuştuk. Ankara’ da kar yağdığını, yarın
okulların tatil edildiğini söyledi; çocuklar bayram etmiştir. Kızım çok eskiden beri ne
zaman pazarları kar yağsa, merakla okulun tatil olup olmayacağını bekler, uyumaya
giderken de, eğer halen bir duyuru yapılmamışsa da söylenirdi: “Buranın valisi evinin
66
camından hiç dışarıya bakmıyor” diye. 7-8 yaşında valiye söylenen bir sarı saçlı mavi gözlü çocuk düşünün. Pek çok evde de benzer manzara yaşanmıştır eminim.
Sunday Times’ da İngiltere’ de doktorların hükümetin poliklinik planını reddettiğine
ilişkin bir yazı vardı. İngiliz Tıp Birliği bu tür merkezlerin boşuna para harcamak
anlamına geleceği kanısında olduğunu açıklamıştı.
18 Şubat Pazartesi
Bu sabah üzerimde biraz kırgınlık hissettim, onun için Park’a yürümeye gitmedim.
Doğrudan Wellcome’ a gittim Circle Line ile. Tüm gün boyunca iki kitapla cebelleştim,
notlar çıkardım, 14.30 gibi mola verip altıncı katta birşeyler yedim. Sally’ nin verdiği
listeden, ben Ankara’ dayken İspanyol nezlesi ile ilgili bir konuşma yapmış olan Mark
H’ ye bir e- mail gönderdim, acaba metni var mı diye sordum. Henüz yazmamış
olduğunu
iletti.
Bakalım
ben
yazmayı
düşündüğüm
metni
ne
zaman
tamamlayabileceğim?
Geçen hafta gittiğim konserle ilgili Times’ ta bir eleştiri yayınlanmıştı;
“Sezon başında bir orkestra programını okumanın kendini genellikle sıktığını hatta
depresyona soktuğunu söyleyen yazar, genelde repertuarlarda aynı dar ve Avrupa
merkezli senfoniler, konçertolar, ufak bonbonlar ile karşılaştığından dem vurarak, bu
kez Royal Filarmoni Orkestrası’ nın coşkulu bir parçaya yer verdiğini yazmıştı. Gürer
Aykal tarafından yönetilen orkestra konserde kendi alışıldık Brahms ve Beethoven
eserlerinin dışına çıkarak Ahmet Adnan Saygun (1907- 1991) çalacaktı. Türk
Hükümeti’ nin Tanıtma Fonu tarafından da desteklenen konser; ilk piyano konçertosu’
ndan, bir senfoniden ve bir dizi orkestral varyasyondan oluşuyordu. Yazar Saygun’ un
tarzını biraz karışık bulmuştu anlaşılan; Türk halk şarkılarıyla beraber vurmalılarda
Prokofyef’ in, Bartok’ un nokturnal müziğinin, Debusy’ nin harmonilerinin hepsi vardı
ve biryerlere serpiştirilmişti ona göre.
Müziği ilginç, ama aynı zamanda biraz tatsız bulmuştu yazar; ve bir o kadar da
gürültülü. Ona göre Saygun eğitim aldığı Paris Konservatuarı’ nda pek çok trik
öğrenmişti, ama Fransız ölçüsünde “klas” olma şansını kaçırmıştı. Yazara göre solist
Gülsin Onay, konçertonun karnival bitiş bölümünde, tüm bu karışık tabloyu
tamamlayıcı bir öğeydi. Saygun’ un işitme sorunu olması, belki de ürünlerini etkileyen
bir öğeydi. Müziğinin çılgınca episodik doğasından bahsediyordu, özellikle 1974’ te
67
yazdığı 4. Senfoni, o dönemde tüm dünyadaki karışıklığın bir yansıması gibi
görünmüştü.
Bütün bu heyecan verici şeyler ve grotesklikler sürüp giderken Royal Filarmoni
elinden geleni yapmaya çaba harcamıştı. Varyasyonlar seyirciden önce sadece bir
kez çalınabilmişti…. Ve Saygun’ un öğrencisi Aykal’ ın sempatik yol göstericiliğinde
en iyisini ve şevkle yapmaya gayret gösterdiler.
Yine de bir molaya gereksinim duyuluyordu. Aslında Saygun’ un üç eseri yerine ikisi
seçilmiş olsa daha iyi olacaktı”.
Yazdıklarını yukarıda kısaca özetlediğim bu eleştirmen, hemen önümde ilk sırada
oturan Mr. G B, konseri beş üzerinden ancak üç yıldızla değerlendirecekti.
Oysa ben dinlerken zaman zaman Anadolu bozkırında hissetmiştim kendimi, zaman
zaman giden bir kağnının sesini duyar gibi olmuştum; dolayısıyla eleştirmeni bir
miktar insafsız bulduğumu belirtmeliyim. Acaba, dedim kendi kendime, Fazıl Say’ ı
ve onun Aşık Veysel yorumunu dinlese neler yazardı?
19 Şubat Salı
Bugün 9 çeyrekte zor bela uyandım. Acele kahvaltımı edip odama döndüm. Burada
kalıp çalışacağım. Belki bir ara Nothing Hill’e yürürüm diye düşünüyorum.
Sabahki gazetede Mamma Mia’ nın ilanını gördüm, “Prince of Wales” Tiyatrosu’ nda.
Mayıs ortasında Londra’ ya geldiğinde eşime sürpriz yapmak üzere şimdiden ikimize
bilet almaya karar verdim; zira ABBA’ ya bayılır. Aynı sayfada Agatha Christie’ nin
Fare Kapanı adlı oyununun 56. Yılı olduğunu duyuran bir ilan daha vardı. Ona da
gitmek isterim ama, bakalım fırsat olacak mı?
Agatha Christie demek benim kendimi yeniden ortaokul günlerimde bulmam demek.
Yaz tatillerinde annem, ablam, ben ve kızkardeşim sırayla okur; sonra kitapları değiştokuş ederdik. Babam ısrarla okuyucuya pek de dürüst davranılmadığını ya da bazı
ipuçlarının açık edilmediğini; ancak kitabın sonuna doğru bir kuru temizleyici etiketi
ya da postadan yeni ulaşan bir mektup… gibi ancak müneccim olmakla bilinebilecek
bir ipucunun ortaya çıktığını söyler, pek de okumak istemez, tercihini siyasal ve
sosyal tarihle ilgili kitaplardan yana kullanırdı. Ama ben ne zaman Agatha Christie
lafını duysam hemen Antep’ te üstün başarıyla bir üst sınıfa geçmiş üç kızkardeşin
68
yaz tatillerini, tarçınlı bisküvi kokusunu ve Miss Marple’ in yün örgü şişlerinin birbirine
çarparken çıkardığı sesleri hatırlar, yine aynı küçük kız olurum.
Saat 4 ’e doğru çıkıp Porto Bello Road’ a yürüdüm, oralarda dolaştım. Antikacılara
girip çıktım. The Fern House adlı yeni açılmış bir kafede oturup kapuçino içtim, bir
mektup taslağı hazırladım, notlar aldım.
21 Şubat Perşembe
Dün yorucu bir gündü, hiçbir şey yazamadım onun için.
Elden geçecek on kadar kitap, üç tane de folyo vardı. Onları gözden geçirmeyi
bitirdim, özetlenecekleri tamamladım, bazı bölümlerinin fotokopilerini çektim.
Merkezdeki seminere katıldım. Vasat bir sunuştu. Tıpta cinsiyetçilikle ilgiliydi. Doğrudürüst yapılandırılmamıştı. Benim görebildiğim kadarıyla katılımcılardan birkaçı
uyumaktan kendini alamadı. Ben direnenler arasındaydım.
Ankara’ da katılacağım şura toplantısının kesin tarihleri dün belli oldu, dosya pdf.leri
de geldi. Ona göre biletimde değişiklik yapıp Londra’ ya dönüşü birkaç gün daha
ileriye ittik. Böylece bir hafta kadar evimde geçireceğim.
Ece’ lerin evleri Pimlico’ daydı. İlk kez Victoria Line’ ı kullandım böylece güneye
inmek için, rahatça ulaştım, beni çaya davet etmişlerdi. Sefertasına benzettiğim tipik
İngiliz evlerindendi. Dar bir zemin üzerinde neredeyse beş katlı; zevkli döşenmiş,
rahat ve aynı zamanda estetik kaygı da güden bir evdi. Çok hoş bir akşamüzeri
geçirdim. Bu ay sonunda sergisini açmak üzere Ankara’ ya gideceğini söyledi Ece,
davetiyelerinden aldım, posta ile ilgi duyabilecek arkadaşlarıma gönderdim. Kim bilir,
belki ben de orada bulunduğum süre içinde uğrayabilirim.
22 Şubat Cuma
Bugün de erkenden kütüphanedeydim. Karpat ve Behar’ ın kitaplarından okuyup
notlar çıkarmakla uğraştım.
Akşam Wellcome Binası’ ndan çıkınca metroya binmeyip Gover Street boyunca
yürüdüm. British Museum’a dönen köşede, Bloomsbury Street’ de, Türklerin işlettiği
bir restoran var; Tas. Güzel bir kuzu şiş, Kapadokya bölgesi şarabı ve sade Türk
kahvesi. Hafta sonuna başlamak için güzel bir geçiş.
69
Oradan Oxford Circus’a kadar yürüdüm. H&M’ ye uğradım, yeni bir şeyler var mı diye
baktım. Metroyla Queensway’e döndüm. Bir banyo, ardından sütlü kahve.
23 Şubat Cumartesi
Dün gece biraz İngilizce gramerle uğraştım. Benzer hataları tekrarladığımı görünce
vazgeçip bıraktım, ama bu kez de uykum kaçtı. Sabah hazırlanıp postaneye gittim,
mektuplarımı attım. Oradan yürüyerek Hyde Parkın içinden geçip Victor & Albert
Müzesi’ ne geldim. 13.30 ta başlayan turu birkaç dakika ile kaçırdım. Ana girişte
bulunan danışmadan beyaz saçlı, hoş yaşlıca bir hanım “sizinle grubun nerede
olduğunu buluruz” diye benimle asansörle müzenin en üst katına kadar çıktı, oradan
geri aşağıya inerek, tur güzergahını birlikte kolaçan ettik. Sonuçta onları beş dakikalık
bir farkla bulundukları heykelin önünde yakaladık. Böylece gruba dahil oldum. İslam
eserleri bölümünde çok güzel Iznik, Kütahya çinileri vardı. Bu müzeyi seviyorum.
Daha gezmediğim pek çok bölümü var, yeniden gelirim diye düşünüyorum.
Kafelerden birinde oturup biraz Orhan Pamuk okudum. Piyano çalınıyordu, süslü
yüksek tavanlı daire biçiminde bir salondu.
Çıkışta müzeye gelirken gözüme kestirdiğim bir restorana gittim. Gloucester Road
üzerinde, yani benim dönüş yolumda, “Med Kitchen”. Garsonum rastlantıyla sekiz
yıldır Londra’ da yaşayan bir Türk kızıydı; Züleyha. Biraz lafladık.
Yemekten sonra yine Hyde Park’ ın içinden geçerek odama döndüm.
24 Şubat Pazar
Önce gidip gazetemi aldım, daha sonra kahvaltımı yaparken göz attım. Buradaki
Pazar sabahı klasiği olarak Komiser Colombo’ yu seyrederken ütülerimi yaptım. O
yine alışıldık ve beklendik şekilde birilerini ifrit etmekle meşguldü. Bitince çıktım,
yürüyerek Baker Street’e gittim. Londra düz bir zemine oturmuş bir şehir,
ayakkabılarınız rahatsa hiç hissetmeden kilometrelerce yürüyebilirsiniz.
Sherlock Holmes Müzesi’ ni dolaştım. Regents Park ile Marylebone Road arasında.
Madame Tussoud Müzesine’ de yakın. Dayandıkları gerçekliğin sorgulanabilir olduğu
bu iki müzeyi ardı arda gezmek isteyenler çıkabilir. Önce ünlülerin mumyalarıyla anı
fotoğrafları çektirip, on dakikalık yürüyüşle bir roman kahramanı için yaratılmış bu
müzeyi de aynı gün dolaşmak mümkün görünüyor.
70
İstanbul’ da bir benzerini kursak? Abdülcanbaz Müzesi olur bence, aklıma Turhan
Selçuk’ un 1957 de yarattığı ve çok uzun ömürlü olmuş kahramanından daha başka,
daha uygun bir edebi kahraman gelmedi. Burası tümüyle romanlara dayalı olarak
kurgulanmış bir müze. Sherlock Holmes ve Dr. Watson 1881-1904 yılları arasında
Baker Street 221 B’ de oturmuş. Bu bölgedeki sefertası evlerden birisi, aslında posta
adresi olarak bulunmasa da, romana sadık kalınarak 221 B olarak numaralanmış.
Viktorya dönemini yansıtan ev, Dr. Watson ile Holmes’ ün, Bayan Hudson’ ın
kullandığı odaları, salonu ile haftanın her günü 9.30- 18.30 arası gezilebiliyor.
Romanlarda yaratılmış bir kahramanın oturma odası, yatağı, kemanı, pipoları,
enjektörleri, banyosu, giysileri, yanan şöminenin önünde karşılıklı duran iki eprimiş
kadife kaplı berjer koltuk, Holmes’ ün şapkaları…Binanın giriş katında anı eşyaları
satılıyordu, bir yakmazlık (nihale) ile bir kutu kibrit aldım.
Oradan çıkınca Duke Street’e yürüdüm. Bir maç kalabalığının, şamatacı gençlerin,
kutu bira yığınlarının yanından geçerek kendime linguini marinara ve kırmızı trevini
ısmarladım. Yine yürüyerek Queensway’e döndüm.
The Sunday Telegraph’ da Liverpool’ un 3-2 galip ayrıldığı Middlesborough ile maçı
hakkında bir yazı vardı. İngiltere’ de sevilen ve başarılı bir oyuncu Tuncay Şanlı. Ben
de göz ucuyla da olsa Londra’ dan, onun burada ne yaptığını izliyorum.
25 Şubat Pazartesi
Reproductive Biomedicine Online ve Journal of Science and Engineering Ethics
dergilerinin bekleyen makale eleştirileri, TUBA’ ya yetiştirilecek yazı …derken bugün
de geçti. Akşamüzeri geç saatte başlayan bir de seminer vardı. Dönüşte yine Circle
Line’ ın azizliğine uğrayıp, Hammersmith ile Edgwer Road’a oradan District Line ile
odama geldim.
Guardian’ da Türkiye’ de başörtüsü konusu ile ilgili uzun bir yazı vardı. Genel olarak
seküler yaklaşım ile kadınların başını örtmesi hakkındaydı. Bu açıdan Avrupa’ nın
etkisinde bir gidişe sahip olduğunu, çünkü ülkede hakim seküler yaklaşımın Fransa’
nınkiyle benzer, daha doğrusu oradan ithal edildiğini vurguluyordu. İngiltere’ nin
deneyiminden örnek veren yazar, 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren dinsel
inançların da tıpkı boş zaman geçirme hobileri gibi bir şey haline geldiğini belirtiyor.
Tabi Avrupa’ da aydınlanma hareketinin ne kadar önce yaşandığı, endüstri devriminin
71
toplumu nasıl dönüştürdüğü… gibi önemli olgulardan söz edilmiyor. Bu bağlamda
Türkiye’ ye ciddi bir haksızlık yapılıyormuş gibi geliyor. Kurtuluş Savaşı yürütmüş,
dönemin hemen tüm emperyalist uluslarını dize getirmiş bir ülke olduğumuzdan,
üstelik bu savaşı daha uygar yaşayabilmek, bağımsız olabilmek için yaptığımızdan
bihaber, bizi sadece Müslüman bir ülke olarak tanımlıyor yazar. Evet Müslüman, ama
onun ötesine geçen ne çok özelliğimiz var, demokratikleşme adına yürütülmüş,
zaman zaman “coupe d’etat” larla kesintiye uğrasa da, ilerici- aydın kuşaklarının
tırpanlanmasını ne yazık ki önleyememiş olsa da, … yine de başta insan gücüyle ve
her anlamdaki potansiyeliyle muhteşem bir ülke Türkiye. Bu duygumu sanırım hep
koruyacağım, ülkeme olan sevgimi ve onun her geçen gün daha da iyi olacağına olan
inancımı. Eğer halen bazı konularda parıltısı olan bir yıldızsak, Kurtuluş savaşının
kazanımlarının, Mustafa Kemal’ in öngörülerinin ve bu doğrultuda yapılıp edilenlerin
katkısı herhalde ihmal edilemez. Yazıda hiç üzerinde durulmayan bir başka konu da
tartışmanın neden ve sadece kadın üzerinden yürütüldüğü. Cinsiyetçi yaklaşımlar
açısından bakıldığında ihmal edilmemesi gereken bir konu bu, ama nedense yazar
hiç rağbet etmemiş bu boyuta. Bu kılık kıyafet işlerinin artık iyicene takıntı haline
geldiğini düşünüyorum.
İlerleme için yapılması gereken yığınla şey varken, çok değerli zamanın, bir o kadar
değerli enerjinin… kısır tartışmalarda boşa harcanmasına üzülüyorum. Bir sihirli
değnek olsa elimde, belki yıllar öncesine gidip bu konuda da bizi kamplara bölen, “ya
o, ya öteki” olmaya zorlayan, ötekini anlamaya bile yanaşmayan, hatta ifrit olan
noktaya gelmemizi önlemeye çalışırdım.
26 Şubat Salı
Bugün Londra’ da olduğumu hissedebileceğim hiçbirşey yoktu. Odamda çalıştım,
sadece akşamüzeri Tesco’ ya çıktım.
Geçen haftaki gazetelerde Anglikanların lideri Canterbury Başpiskoposu’ nun
İngiltere’ de yaşayan Müslümanların Şeriata göre yargılanmaları gerektiğini ileri süren
görüşlerine yer verilmişti. Aynı ülke sınırları içinde farklı hukuk sistemlerinin
çelişmeden ve çatışmadan yan yana yürümesi mümkün olabilir mi? Müslüman olan
bir ailede doğmuş ve büyümüşseniz, onlarla birlikte yaşıyorsanız evlilikten
boşanmaya, mirastan tanıklığa varıncaya kadar sizin için karar verici olacak olan
sadece doğal ve kaçınılmaz olarak şeriat hukuku mu olacaktır? “Ben onların yerine,
72
İngiltere’ deki yasaların bana uygulanmasını istiyorum” deme hakkı size tanınacak
mıdır?...Yığınla soru geliyor insanın aklına ve elbette bunun neye hizmet edeceği de?
Bir ulusun emperyal düzeyde kendini gerçekleştirme hedefine olabilir mi? Ülkenin
öteki inanç sahiplerine de benzer talepleri olursa bir cevap oluşturmak gerekecek
midir? Ana inanç grupları içerisindeki öteki alt başlıkların farklı yorumlarının hepsini
kapsamak gibi bir iddiada bulunmak mümkün müdür? Mümkün olduğunu varsaysak
bile aynı sınırlar içerinde bu kadar çokbaşlı bir hukuk sistemi yürüyebilir mi? Kısaca,
yazının bende uyandırdığı sorular bunlar.
27 Şubat Çarşamba
Sabaha karşı 02.00 yi geçerek uyandım. Bir huzursuzluk hissetmiştim havada. Meğer
bir deprem olmuş. Londra’ dan epey uzakta ama, deprem kuşağında bir ülkenin
vatandaşı olarak uyku sırasında hissetmiş olmalıyım. Gün boyunca haberlerde sık
sık buna yer verildi. Birkaç evin çatısı zarar görmüş, şöminelerden tuğlalar
düşmüş…vs. Depremin ne kadar yıkıcı olabileceğini hiç bilmiyorlar elbette.
Bugünü de kütüphanede geçirdim. İngiliz ordu kayıtlarıyla uğraştım. 1. Dünya Savaşı
ile ilgili o kadar ayrıntılı belgeleri var ki. İngiliz askerlerinin kaçının hangi cephede
savaşırken influenzaya yakalanmış olduğu belli. Savaş esirlerine ne yediriyorlar,
kalem kalem listelenmiş. Bir Türk askerin ameliyatı da fotoğraflanmış, ama adı nedir?
Hangi ameliyat yapılmaktadır? Savaşın hangi aşamasında ve hangi cephede esir
düşmüştür?... gibi soruların hiçbirisine yanıt yok bu fotoğrafla ilgili. Bizim 1.Dünya
Savaşı’ na ait kayıtlarımız nasıldır acaba? Umarım vardır, varsa askeri arşivlerde
bulunur sanırım.
Seminere katıldım. Yine “cinsiyet ve tıp” grubundan bir sunumdu. Bir öncekinden
daha doyurucuydu ve çerçevesi de iyi belirlenmişti. Norveç’ li bir akademisyendi,
daha sonra onunla konuştuk. Üniversitemizin kadın çalışmaları anabilim dalında
danışmanlığını yürüttüğüm Dr. İlknur’ un yaptığı bir master tezi vardı. Ben buraya
gelmeden önce jüri karşısında savunulmuş ve kabul edilmişti. “Türkiye’ de tıpta gerek
uzmanlık alanlarının seçiminde, gerekse tıp fakültelerinde akademisyen olarak kalma
ve kariyerinizi sürdürme şansı bulmanızda kadın olmanın yeri/ rolü” araştırılmıştı.
Rakamlar da gösteriyordu ki kimi alanlar kadınlara kapalı, tek tük sıra dışı örnekler de
bu gerçeği değiştirmiyor. İlknur ile bu çalışmayı kısaltıp çarpıcı bir makaleye
dönüştürmeliyiz. Bu yönde ona bir e-posta gönderdim, hemen yanıtladı; o da benim
73
gibi, çalışmanın basılması için elimizden geleni yapalım diye düşünüyormuş. Kolları
sıvamak lazım.
Metro gazetesinde “pet of the day” köşesinde o günün en sevimli kedisi, köpeği kimi
zaman da çok daha ilginç alışılmamış evcil hayvanların resimleri ve özellikleri
yayınlanıyor. Yaşı, türü, sevdikleri, sevmedikleri, sahiplerinin kimler olduğu ve küçük
bir çerçeve içerisinde. Ankara’ da bıraktığım köpeğimiz geliyor aklıma.
Middlesborough ile Sh. United arasındaki kupa maçını izledim. Tuncay da Boro’ da
oynuyordu, 1-0 kazandılar. Vasat bir maçtı.
28 Şubat Perşembe
Bugün anlamsız bir gün gibi geçti neredeyse. Kahvaltıdan sonra yürüyerek Natural
History Müzesi’ ne gittim. Yolun başında Kensington Palace’ ın bahçesindeyken orayı
ziyaret etme fikrimden vazgeçtim. İngiliz Kraliyet ailesinin kullandığı ve halen de
zaman zaman kullanmakta olduğu birtakım odaları, yaldızlı – varaklı- gösterişli eşyayı
görmek bana birşey katmayacak diye düşündüm.
Natural History Müzesi’ nde dört temel bölge var; Turuncu, Mavi, Yeşil ve Kırmızı.
Turuncu bölge’ de Darwin Merkezi ve Vahşi Yaşam Bahçesi var.
Mavi Bölge; dinozorlar, balıklar, sürüngenler, insan biyolojisi, deniz invertebralıları,
memeliler ve mavi balina bölümlerini kapsıyordu.
Yeşil bölgede kuşlar, böcekler, ekoloji, fosil deniz sürüngenleri, mineraller,
primatlar… vardı.
Kırmızı bölgede ise yer laboratuarı, bugün ve yarın yeryüzü, yeryüzünün hazineleri,
başlangıçtan bugüne, son izlenimler, huzursuz yüzey.. gibi adlar verilmiş bölümler
düzenlenmişti.
Doğa Tarihi Müzesi’ nin özellikle binası çok etkileyici. Burası, Cromwell Road’ daki
tüm müzeler arasında bence, dışarıdan en görkemli ve etkileyici olan bina. Ama,
bana kalsa, yine de Victor ve Albert Müzesi’ ni tercih ederim. Herhalde
sergilediklerinden ve tarzından olsa gerek.
74
Müzelerin en önemli özelliklerinden birisi de hafta içi dolaşırken okul gezileriyle
karşılaşmak oluyor benim için. Bugün de yığınla ilkokul öğrencisi vardı. Onlar için
oldukça öğretici olarak düzenlenmiş yerler müze atmosferi; gırgır - şamata geziyorlar.
Eğer aralarında Pıtırcık gibi günlük tutan birileri varsa, muhtemelen bugünü şöyle
yazacaktır:
“ Bugün Doğa Tarihi Müzesi’ ne gittik. Çok matraktı. Balinaların seslerini işittik, fillerin
ve atların ayaklarının gücünü karşılaştırdık… Haydi biz okulla geldik, mecburduk. Ya
dolaşan büyüklere ne demeli? Bir mecburiyetleri yokken neden geliyorlar? Hayret bi
şey!!” gibi.
Oradan çıkıp Kensington’ da Old Brompton Road 60’ daki Bella Italia’ ya gittim. Bir
menü aldım, güzeldi. Yürüyerek döndüm, biraz dinlenip evle konuştum.
Yarına TÜBA metnimi bitirip yollayacağım. Biraz İngilizce çalışıp uyuyacağım.
29 Şubat Cuma
Sabah kahvaltı sırasında iki hanımla tanıştım. Tiyatro oyunları izlemek için Istanbul’
dan gelmişler. Teyze-yeğen imişler, yıllardır bunu yaptıklarını, böylece hiç olmazsa
yeni oyunları izleyebildiklerini söylediler. Bana da birkaç oyun adı verdiler, çok
beğenmişlerdi.
TUBA’ nın Aralık ayında, buraya gelmeden onbeşgün kadar önce İstanbul’ da yaptığı
sempozyumdaki konuşma metnimi yazıp gönderdim. Ama tahminimden uzun
zamana ve epeyce uğraşmaya neden oldu. “Söz uçucudur, yazı kalsın” diyoruz ama,
yazmak hiç kolay iş değil; yani Antep ağzında denildiği gibi “çaput çirişi” hiç değil.
1 Mart Cumartesi
Kahvaltı sonrası Piccadily Circus’ a gittim. Mamma Mia için biletleri aldım. Turistik,
popüler…. ama yine de güzel olacağını düşünüyorum. Daha sonra Oxford ve Regent
Street’de dolaştım.
2 Mart Pazar
Gazetemi aldım, 11.00 e kadar Hyde Park’ taydım, sonra Columbo saati. Ardından
ütü ve yine Tesco alışverişi, salatamı yapıp yedim. 15.30 da Poirot başladı. David
75
Suchet en başarılı Hercule Poirot bence. O da bittikten sonra biraz İngilizce
çalışacağım. Durağan bir Pazar kısacası.
3 Mart Pazartesi
Olağan bir Wellcome günüydü. Akşama doğru da seminer vardı. Geç çıktım Euston
Road’ dan.
4 Mart Salı
Yarın Ankara’ ya gidiyorum. Kızımın birkaç siparişi vardı, onları aldım.
Regent Street’ deki Özer’ de bana güzel bir akşamüzeri sofrası donattılar. Çay,
sıcacık pideler, hellim peyniri, zeytin ve humus. Çocukluğumdaki annemin kabul
günleri gibiydi. Garsonlara bunu söyledim, “ne iyi” dediler, “size birazcık memleket
havası yaşatabildiysek…” Camın hemen önünde oturmuştum, çift katlı kırmızı
otobüsler dönerken bana değecek kadar yakınlaşıyorlardı, ama elbette hiç istifimi
bozmadan keyifle çayımı içtim.
17 Mart
Uzun bir aradan sonra yine Londra’ da odamdayım. Ailemle, arkadaşlarımla birlikte
oldum, Ankara’ da toplantılara katıldım, iki günlüğüne annemle babamı görmeye
Antep’e gittim. Kısaca Türkiye’deki günlerim de hareketli geçti. Orada, yeni açılmış
bir kafe restoranda arkadaşlarımla otururken bir kez daha kendimi çok mutlu
hissettim, Londra’ ya gelme işini, bu yıllardır düşünüp istediğim ama bir türlü
gerçekleştiremediğim
hayalimi,
profesörlüğümün
neredeyse
onuncu
yılında
gerçekleştirmiş olduğum için. Ah özgürlük! Sen ne büyük değersin.
Bu arada Avrupa Kupalarındaki kuralar çekildi, Fenerbahçe’ nin rakibi, benim
istediğim gibi bir İngiliz takımı oldu: Chelsea. Teorik olarak bu maça gitmek istiyorum,
8 Nisan’ da. Bakalım…
Sabah yine işe gitmeden postaneye uğradım. Hintli olduğunu düşündüğüm memur
çocuk beni binbir komplimanla karşıladı. 5 pence bulamadım, “ziyanı yok, kalsın, siz
bizim sürekli müşterimizsiniz” dedi.
Bugün tüm yazı – çizi işlerini bitirip tamamladığım bir makalemi Journal of Medical
Ethics’ e gönderdim. Umarım yolu açık olur.
76
Yazacağım mektuplarımı tamamladım; başsağlığı, emeklilik mektupları ve başarı
dileği. Yarın Fulham Broadway’e bir eve bakmaya gideceğim, iki ay için değiştirmeye
değecek mi bilemiyorum.
Ralph Fiennes’ in başrolünde olacağı yeni bir oyun başlıyormuş: “God of Carnage”
Rastlantıyla fark ettim. Ay sonuna doğru oyuna gitmek isterim. Dünya o kadar küçük
ki, belki de böylece hayranı olduğum bu oyuncuyla belki Londra’ dayken tanışabilirim.
18 Mart Salı
Pandemik influenza ile ilgili yazmaya başladığım taslağa devam ettim. Fena
görünmüyor, Almanca’ dan çevrilecek makale de eklenince daha iyi olacak.
Yanıtlanması gereken daha pek çok soru var.
Anahtarlarını alıp, gidip eve baktım. Chelsea Stadı’ nın tam karşısındaki köşede.
Altında bir bar var. Sokaktan doğrudan eve girilen bu daireyi çok beğenmedim.
Değiştirmeye değmeyeceğini düşündüm ve kendimi Fulham Broadway’e bıraktım.
Metro istasyonuna yürürken, girişteki kocaman F ve B harflerini fark ettim. Chelsea
maçı için buraya gelecek Fenerbahçeli taraftarların da, görürlerse bu rastlantıya ne
çok mutlu olacaklarını düşündüm. Şimdiden semti fethetmiş sayabilirler kendilerini.
Chelsea Stadı burada turistlere gezdirilen yerlerden birisi. Altında satış mağazaları
var. Tüm dünyada futbolun bir endüstri olma özelliği, bu spora beşiklik yapmış ülkede
de değişmeyecekti elbet. Bakalım 8 Nisan’ da FB ne yapacak burada?
Oradan Gielgud Tiyatrosu’ na gittim. Fiennes’ in oyununa önlerden bir bilet aldım,
sonra Argyl Street’ de bir restorana girdim, açlıktan neredeyse bayılmak üzereyken
yemek ısmarladım. Hemen pencere yanındaydım. Kapalı bir Londra göğü altında
karikatür gibi tipler geçiyordu. Nedense, Galip Tekin burada olsa bunları nasıl çizerdi
diye düşünerek oturdum.
Liverpool’a gidiş biletimi yarın Euston istasyonundan
alacağım. Gece internet üzerinden almayı bir türlü halledemedik, resepsiyondaki
Deniz’ le.
19 Mart Çarşamba
Sabah Tottenham Court Road’ da kötü bir şey oldu.
Euston’a giderken o istasyonda trene binecekken cep telefonum elimden kaydı ve
trenle platform arasındaki açıklıktan rayların üzerine düştü. Geçmekte olan genç bir
77
çocuğa alıp alamayacağını sordum. Tren yeni ayrılmıştı o istasyondan daha, son
vagonu henüz uzaklaşmıştı. Çocukcağız yüzükoyun platforma uzandı, elini uzatınca
ancak raylara ulaşabildi ve alıp telefonumu verdi bana. Nasıl müteşekkir oldum
anlatamam, “thank you very much indeed” deyince kızım, Aslıkuşum, “BBC spikerleri
gibi konuşuyorsun” diyor bana ama, bu durum gerçekten “indeed”likti. Ya tarife dışı
bir tren gelseydi? Benim dalgınlığım yüzünden, hiç tanımadığım bir delikanlı telef
olabilirdi.
Sonuç olarak Mayıs başında Liverpool’ a gidiş-dönüş biletlerimi aldım, Gillian’ a
haber verdim. Sonra da işimin başına gittim, zaten Euston istasyonu ile Wellcome
Binası neredeyse karşılıklı iki yapı, birbirlerine çok yakınlar. Sinirlerim bozuldu,
akşama kadar telefonumu hep kapalı tuttum.
Bugün klinik etikle ilgili bir vaka üzerinde çalışmaya başladım. Seminer vardı,
katıldım. Yarın UCL tatile giriyor. Kütüphanenin açık olacağı son gün de yarın. Sonra
neredeyse bir hafta kapalı olacaklar. Bakalım bu arada ben günlerimi nasıl
değerlendireceğim?
20 Mart Perşembe
Bugün sıkıcı geçti. Biraz üzerinde çalıştığım yeni makalemin notları, biraz da kadın
çalışmalarından master öğrencim Salime’ nin tezinden yola çıkarak birlikte
yazacağımız makale taslağı ile oyalandım. Üzerimde bir sıkıntı vardı, hava da
kasvetliydi. O da durumu daha fenalaştırdı. Öğlen, yarından sonra beş gün tatil
olduğunu ve burada yakın bir arkadaşımın olmadığını düşünüp iyice bunaldım. Yarım
saat kadar oyalanıp yeniden bilgisayarımın başına oturdum.
Yarın kızımın matematik sınavı varmış okulda. Özellikle ortaokul dönemindeki kendi
bocalamalarımı hatırlıyorum.
Umarım başarılı olur, şeytanın bacağını bir kırsa
kendisi de görecek üstesinden gelinebilir olduğunu. Aksi takdirde “Kim korkar hain
matematikten? Ben, ben, ben de” durumu. Tam anlamıyla bir kısır döngü
gerçekleşiyor. Onun Londra’ da yanımda kaldığı hafta çektiğim fotoğraflarından birini
yaptırdım. Yatağımın başucunda duran çerçevedekini değiştirip yeniledim böylece.
21 Mart Cuma
Bugün Easter.
78
Heryerde belirgin bir tatil havası var. Oxford Street’e gidip dolaştım. Andrea Bocelli’
nin bir CD’ sini aldım. Uçaktaki klasik müzik kayıtlarından Londra’ ya her geliş
gidişimde dinlediğim ve pek sevdiğim “Con te partiro”yu böylece dizüstü
bilgisayarıma kaydetmiş vaziyetteyim. İngilizce de değil, İngiltere ile de alakası yok
ama; benim için Londra günlerimin müziği.
22 Mart Cumartesi
Yine yağmurlu bir gündü. Birara iyice yoğun ve aralıksız alabildiğine yağdı. Ardından
güneşin çıktığını görünce Queensway’e çıktım, yürüdüm. Satıcılarla sohbet ettim.
Ufak tefek ihtiyaçlarımı aldım.
23 Mart Pazar
Sabah kar yağıyordu. Ona rağmen gidip öncelikle gazetemi aldım, ama parkta
okuyamadım elbet. Kahvaltıya indim, sessiz görevli kadın benim sevdiğim
ekmeklerden kalmadığını söyleyip özür diledi. Önemli olmadığını söyledim, ama
demek ki hangi ekmeklerden yediğime dikkat etmiş hep. Farketmiş olmasına
sevindim.
Bugünün gazetedeki en ilginç haberi, 57 yaşında üremeye yardımcı teknolojileri
kullanarak “mucizevi” ilk bebeğini dünyaya getiren kadınla ilgi olandı. Anneannemin
sık söyleyegeldiği laflardan birisi “her şey zamanında olmalı” idi. Bu haberi duysa “bu
kadın bu çocuğu ne zaman büyütecek şimdi?” diye sorardı kuşkusuz. “Çocuğunun
büyüdüğünü görebilir mi?” onun kastettiği. Herşey değişiyor. Çok daha ileri yaşlarda
anne olunuyor artık. Tıp fakültesi öğrencisiyken, kadın doğum stajında bize anlatılan
“primipar agee”, yani ilk doğumunu oldukça ileri yaşta yapmış olan anne, olsa olsa
35’ inde idi. Şimdilerde neredeyse 40’ ını devirmiş bulunuyor. Hem çalışmak, hem de
analık duygusunu tatmaktan vazgeçmemek istiyorsanız durum zorunlu olarak bunu
gerektiriyor. Öte yandan tıp da doğum öncesi tanı yöntemlerini ve araçlarını
geliştirmiş durumda; herhangi bir sakatlık, hastalık durumunu önceden belirlemeye
ilişkin eskiye göre çok daha donanımlı (“müçehhez”). Ama yine de “tüm bu gelişmeler
bize bazı kavramları ters - yüz etme hakkını verir mi?” diye sorgulamak gerekli.
Doğacak çocuğun herhangibir hak gaspına uğramaması için anne- babasının kim
olduğunu bilmeye hakkı var elbette.
Tıpkı sağlıklı bir ortamda büyümeye, iyi
beslenmeye, iyi eğitim almaya… hakkı olduğu gibi. Ama İngiltere’ de de tartışıldığı
79
gibi gay ya da lezbiyen çiftlerin çocuk sahibi olma istekleri, tanımları alt- üst ediyor ;
annelik, babalık tanımlarını öncelikle. Kısacası son derece hararetli bir etik tartışma
konusunu oluşturuyor.
Columbo eşliğinde ütümü yaptım. Daha sonra odamı temizleyen Litvanyalı kızla
sohbet ettik. Temmuz ayında Türkiye’ ye tatile gelecekmiş. Gitmek istediği yere göre
uçakla Londra’ dan Marmaris’e mi, yoksa Antalya’ yaya mı gelmesi daha doğru olur
diye konuştuk. Bir Türkiye haritasından bakıp ona bilgi vermeye söz verdim. Böylece
daha önceden ucuz bir uçak bileti alabilir herhalde. Türkiye hakkında oldukça fazla
şey biliyor, hepsi de olumlu, dört gözle Temmuz’ un gelmesini bekliyor.
Fotoğrafçıma uğradım, annemle çekilen fotoğraftan iki tane yaptırdım, birini ona
postalayacağım, ötekini de günlüğümün arasında tutacağım. Dönerken biraz parkta
yürüdüm. Kar yağışı durmuştu, ama oldukça soğuktu, kısa kesip odama döndüm.
Ralp Fiennes’ in oyunu hakkında bir yazı vardı; “Farce Par Excellence”.
Yasmine Reza’ nın bu tek perdelik komedisi iki evli çiftin, aynı okulda okuyan
çocuklarının kavga etmesi nedeniyle tanışmalarını ve böylece başlayan olayları konu
ediyormuş. Yazarın Fransız kökenli olmasından ve bunun özellikle oyunun ilk yirmi
dakikasındaki etkisinden söz ediyordu.
Bungun bir Pazar olarak geçti, akşam günlüğüme sağlık durumumla ilgili genel bir
değerlendirme yaptım; Burada yeyip içtiklerime dikkat ediyorum, her şey ölçülü ve
basit. Araba kullanmıyorum, sık sık yürüyorum. Hafiflemiş ve zinde hissetmek için
birebir kısacası.
24 Mart Pazartesi
Sabah kar yağıyordu. E- maillerime lobide pencerenin önünde oturup bakayım
demiştim. Ne göreyim? Olcay ölmüş. Bir önceki dekan yardımcımız, dahiliyeci bir
profesördü. Fakülte yönetim kurulunda 1999-2002 döneminde profesör temsilcisi
olduğum dönemde her Cuma günü birlikte toplantımız olurdu. Olacak iş mi? Evinde
öldürülmüş, kızı jandarmaya haber vermiş. Onun, tanıdığım en yakın arkadaşına eposta ile hemen başsağlığı diledim, ne demekse?
Kendimi çok fena hissettim. Herşey çok anlamsız göründü gözüme.
80
İçimde derin bir sıkıntı ile kendimi dışarı attım. Niyetim Victor& Albert Müzesi’ nin dost
atmosferine sığınmaktı, ama yürürken Kensington Palace hizasında günlerden
pazartesi olduğunu ve müzenin kapalı olacağını hatırlayıp geri döndüm. Central Line
ile Oxford Circus’a gittim. Zaman zaman içimden ağlamak geliyordu. Dolaştım, girdim
çıktım mağazalara. Kendimi mi avuttum, kandırdım mı yoksa, hiç bilemiyorum.
Dönünce bir banyo yaptım, kendime bir sütlü neskafe hazırladım, müzik dinliyorum.
Kafam boşaldı biraz. Artık çalışabilirim sanırım.
Gece Tayfun’ la konuşurken, Olcay’ ı eve giren hırsızın değil, kendi kızının, Başağın
öldürmüş olduğunu öğrendim. İp gibi ağlamaya başladım.
Ne diyebilirdim? Yazık, çok yazık. Baktığım hiçbir yer, eskisi gibi görünmüyordu,
önceki gibi değildi, olamazdı da artık.
Aylar sonra Chicago Sanat Enstitüsü’ nü gezerken, galerilerden birinde Gilles Peres’
nin 1974’ te Belfast’ da çektiği bir fotoğrafla karşılaşacaktım:
“Mother and Daughter” ile. Ana ile kızının arasındaki kavgayı, aynı ev içindeki
birbirine yönelmiş, o yok edici öfkeyi çok iyi anlatan siyah-beyaz bir fotoğraftı. Hemen
aklıma düştü rahmetli Olcay ve hapishanedeki Başak elbet. Beylik hiçbir laf yazmak
istemiyorum, eminim kimse de okumak istemeyecektir. Buna başta ben de dahilim.
25 Mart Salı
Wellcome Building müdavimi bendeniz bugün yine çalışmaya başladı. Yazdıklarımın
bir bölümünü İngilizceye çeviriyorum. Etik ve demokrasi konulu makalemi internetten
izliyorum, henüz editoryal aşamada gözüküyor. Araya Easter tatili girdiği için
normaldir. Bu yazının şansının yaver gitmesini gönülden diliyorum.
Kızımın matematik sınavı iyi geçmiş, çok sevinçliydi sesi. Çalışınca her şeyin
üstesinden gelinebileceğini hissetti sanırım.
26 Mart Çarşamba
Bugünkü çalışmama başlamadan, önce Üniversitelerarası Kurul’ un doçentlik sınav
jürilerinde görev alacak profesörler için hazırladığı bilgi formunu doldurup Ankara’ ya
anabilim dalı sekreterine gönderdim. Neredeyse iki saatime mal oldu. Sanırım yeni
bir veri tabanı oluşturuyorlar.
81
Günün geri kalanında tek bir sayfayı yazmakla uğraştım, ama sonuçta çıkarabildiğim
metni de pek beğenmedim. Bazen böyle oluyor işte. Binadan 17.30 gibi çıktım, şimdi
Ankara’da hava iyice kararmıştır diye düşündüm. Yağmur yağıyordu. Şemsiyemi
açtım, Gover Street boyunca yürüyüp Oxford Street’ e çıktım. Kalabalıktı, bir yandan
şemsiye bir yandan da tekerlekli bilgisayar çantasıyla çok rahat yürüyemeyince
metroya binip mahalleme geldim.
Yemeğimi yerken yarın havanın yine yağmurlu olacağını öğrendim, seminer yok
programda. Belki de Wellcome’a gitmeyip, geçenlerde rastlantıyla keşfettiğim buraya
yakın bir kafede çalışmayı tercih etmek daha iyi olabilir. Kablosuz internet bağlantısı
olan, klasik müzik çalınan, havasında birbirinden güzel farklı kahve kokularının asılı
durduğu küçük bir yerdi.
Cuma gecesi gideceğim oyunla ilgili bir eleştiri vardı gazetede, göklere çıkararak beş
yıldız vermişlerdi. Bakalım, göreceğiz, bol keseden atılıp atılmadığını.
Antep’ teki yeğenim Bora’ ya bir Pıtırcık kartı yazdım. Yarın postaya vereceğim.
Benden istediği bilgisayar oyunları henüz piyasada yok. Ara ara bakacağımı yazdım
ona.
27 Mart Perşembe
Sabah uyandığımda biraz ateşim vardı. İlaç aldım.
Kahvaltıdan sonra bilgisayarımı alıp mahalledeki kafeye gittim. Orada çalıştım.
Verimli geçti sayılır.
28 Mart Cuma
Günün benim için en önemli olayı “God of Carnage” idi. Ralph Fiennes oyunculuk
etkisini beğendiğim bir aktördür. Filmlerini kaçırmamaya çalışırım. İngiliz Hasta’ daki,
Constant Gardener’ deki oyunculuğunu beğenmiştim.
Yeni oyunundan haberim
olmuştu ve salondaki yerimi aldım.
Oyun günlük hayata ilişkindi. Kentli ana - babaların kendi çocukları üzerinden
çekişmeleri, sonra işin neredeyse kıyasıya bir kavgaya dönüşmesi sahneleniyordu.
Başarılıydı. Tiyatrodan serin bir Londra gecesine çıkıp metroya doğru yürüdüm.
82
Aslında, çocuklarımız, kendi yapıp edemediklerimizi gerçekleştirmeye koşullanmış ve
her birisi neredeyse bir tür projeye dönüşmüş( ya da dönüştürülmüş) durumdalar
birçok kez. Ne yazık.
Çocukluğunu, Anadolu Liseleri açılmadan önceki bir dönemde özgürce yaşayabilmiş,
annemin deyimiyle “gece altlarına kadar” Antep sokaklarında haylazlıkla ve
akranlarıyla
geçirebilmiş,
yıllara
yayılan
bir
sınav
gerginliği
de
görmemiş
şanslılardanım.
1 Nisan Salı
Yeni bir aya başlıyorum. Sabah biraz odamda çalıştım. Oteldeki kat görevlisi ile
sohbet ettik biraz. Hep çalıştığımı, odanın kitaplar, sözlüklerle dolu olduğunu söyledi.
“Hiç gezmiyor musunuz?” diye sordu. Genelde hafta sonları dolaştığımı, Londra’ da
sevdiğim pek çok yer bulunduğunu söyledim. Burada o kadar farklı milletten insan var
ki, “çok karmakarışık bir yer” dedi. Kendi ülkesinde hiç böyle olmadığını, sadece
Litvanyalıların bulunduğunu söyledi, Türkiye’ yi sordu. Londra’ nın bu kadar farklılığın
rahatça bir arada yaşayabilmesine fırsat veren bir yer olduğu için, ikimizin de burada
bulunabildiğimizi söyledim.
2 Nisan Çarşamba
Tüm gün Wellcome’ da geçti. Aylık iş listemi yenileyip, çalışmalarımı toparlamaya
çalıştım. 1919 yılına ait ilk Almanca makalenin Türkçe çevirisi geldi, enfeksiyoncu
arkadaşım bir şeyler sormuştu, onlara burada ulaştığım kaynaklar ışığında cevaplar
yazdım. Mesajlarım birikmişti, Paulus’ un kafa travmaları ile ilgili makalemizin taslağı
üzerinde çalıştım. Biraz da etik vaka tartışması yazım için makale taradım, dergileri
yarın çıkarıp bakacağım.
Sabah çıkarken, resepsiyondan İstanbul’ dan gelen posta kartını vermişlerdi. Metro
beklerken okudum, beni mutlu etti, yengem yazmıştı.
Bu civarın emlak piyasasında ne kadar fazla rağbette olduğuna ilişkin yazılar
çıkıyordu gazetelerde zaman zaman. “Eğer Claudia Schiffer ile komşu olmak
istiyorsanız Bayswater’a gelin” diyen başlıklarla. Hem ulaşımın rahatlığından, hem de
Hint, Lübnan, Fas gibi farklı mutfaklardan, kafelere, ucuzdan pahalıya geniş bir
yelpazede alışveriş olanaklarından bahseden bu yazılar, Hyde Park’ ın hemen
83
kuzeyindeki bu bölgenin asla kaybetmeyeceği cazibesinden dem vuruyordu. Elbette
Myfair, Kensington ve Nothing Hill’e komşu olmaktan dolayı Bayswater her zaman
belli bir düzeyin üstünde çekim alanıydı, bu değişmezdi ama, son zamanlardaki
hareketlilik emlak piyasasında da canlılığa yol açmıştı.
Dönüşte annemin yeni mektubunu aldım. Kısacası herkesi yazmaya seferber etmiş
durumdayım, bugünkü sonuçları ortada.
Bugün Chelsea ile Fenerbahçe’ nin maçı İstanbul’ da. Bakalım ne olacak? Sonuç
belli olunca eşim haber verecektir.
3 Nisan Perşembe
Dün FB 2-1 yenmiş Chelsea’ yi. Umarım burada da gülen yine onlar olur.
Ülkenden uzak olunca seni sen yaptığını düşündüğün, memleketle ilgili birçok şey ilgi
alanına girmeye başlıyor. Söz konusu olan Türkiye’ den futbol takımıysa da benzer
durum geçerli benim için. Miami’ ye doktora sonrası çalışması için giden bir
arkadaşımın, aslında dini ritüeller ile pek ilgisi olmamakla birlikte, neredeyse ta
oralardan bize kandil kutlaması gönderdiğini hatırlıyorum. Bu, herhalde kendini bir
yere ait hissetmekle, koca bir bütünün bir parçası olduğunu duyumsamakla ilgili olsa
gerek. Çocuksu da bulunabilir, naif bir milliyetçilikle de bağlantılı bulunabilir elbette.
Londra’ daki rövanş maçına gitmek isterdim, ama o günlerde burada olamayacağım,
maçı Ankara’ da evimizde televizyondan ailecek izleyeceğiz herhalde.
Herhalde
öylesi daha keyifli olacak.
4 Nisan Cuma
Yine Wellcome Building, yine yaklaşık yedi saatlik çalışma… Farklı bir şey yok.
5 Nisan Cumartesi
Güzel bir Londra havası. Hyde Park’ tan yürüyerek V&A müzesine gittim. Müzede
dolaştım…Bir kahve içtim. Oradaki hediyelik eşya dükkanlarından bir püsküllü
anahtarlık aldım; “purple emperyal” Ankara’ ya dönünce fakültedeki dolabımın
anahtarlarını
takacağım,
onu
her
elime
alışımda
Cromwell
Road
civarını
hatırlayacağım.
84
Yarın Ankara’ ya gidiyorum bir haftalığına. Ailemle, bizim kızlarla hasret giderme,
gibi şeyler… Bahçedeki iğde ağacının ilk kokusunu kaçırıp kaçırmadığıma bakmak,
her akşam yemekten sonra Kuki’ yi dolaştırmak….özlediğim kimi alışkanlıklarım işte.
Elimi kolumu sallayarak, valizsiz gidip, yine aynı şekilde valizsiz geleceğim. Ne büyük
rahatlık, anlatamam. Hemen her ay böyle asude biçimde yolculuk ettim. …
14 Nisan Pazartesi
Sabah Ankara’ dan çok erken bir uçakla İstanbul’a geldim, oradan da ilk uçağa
bindim. Böylece öğle gibi Londra’ da oldum. Alçaldığımızda güneşli bir Londra’ yı
havadan, ama olabildiğince yakın mesafeden izledim. Heathrow’a giderken Thames
boyunca her şey pırıl pırıl görünüyordu; West Minister Abbey de, London Eye
da…Oturduğum sokağa varıncaya kadar, parkın kuzeyinde çok kısa bir süre bile olsa
bizim sokağın girişindeki yuvarlak çatılı ilginç binayı fark etmemek mümkün değildi.
Heathrow Express ile döndüm merkeze. Birkaç saat uyudum. Sonra bir çorba içip
müzik dinledim. E –postalarıma baktım. Akşamüzeri çıkıp her zamanki gibi çiçek
alacağım. Bir pub’ın hemen bitişiğinde seyyar bir çiçekçi var. Onunla da ahbap olduk,
önceleri hemen her hafta taze çiçek alıyordum. Casablanca’ ları severim, ama satıcı
kızın önerisiyle mor kırçiçekleri almaya başladım, onların çok daha uzun ömürlü
olduklarını söylemişti. Gerçekten de dediği gibiydi, neredeyse onbeş gün canlı
kalıyorlardı. Böylece beni her zaman çiçeklerim, vazoda bıraktığım yerde karşılıyordu
odamda. Bu alışkanlığımdan beş ay boyunca hiç vazgeçmedim.
15 Nisan Salı
Wellcome’ daki vestiyer görevlisi yaşlı zenci beni görünce memnuniyetini saklamadan
“ne kadar uzun zamandır yoktunuz” diye karşıladı beni, her zamanki gibi özenle aldı
pardesümü, askıya yine özenle üst düğmelerini ilikleyerek yerleştirdi, numaramı
verdi, “iyi çalışmalar” diyerek beni asansöre uğurladı.
Gazeteden embriyo araştırmaları ile ilgili bir yazıyı kesmişim. Aynı cinsiyetten “anababa”nın çocuk sahibi olmaları üzerine. Tanımları yenilemek, yeni tanımlar bulmak
gerekli belki. Laboratuvarların duvarları içerisinde yapılması mümkün olanların, o
duvarlar dışında toplum karşısına geldiğinde nasıl algılanacağı önemli bir satır başı
gibi gözüküyor.
85
Bilim insanları bir taraftan embriyodan ya da sıradan hücrelerden kök hücre
yapmanın yolları üzerine çalışırken, öte yandan da onları laboratuar ortamında tüp
bebek tedavilerinde kullanabilecekleri olgun sperm ve yumurtalara dönüştürüyorlar.
Bu aşamada gerçek etik sorun bilimin devam edebilirliği üzerine emin olup
olmadığımız. Toplum tüm bunlara hazır mı? Bunu tam bilemiyoruz, elbette değilse,
bunun makul bir süre tartışılabilir olması gerekli. Profesör Harris’e göre herhangi bir
aracın kullanımına ve onun olası uygulamalarına insanlar açıkça karşı durabilirler,
kullanımlarına itirazları olabilir; bu mutfak bıçağı da olabilir, çok daha gelişmiş bir araç
da…… belki de başlıkta olduğu gibi: “Önde gelen bilim insanları, politikacılara
embriyo araştırmalarının etiğine karışmayı/ müdahale etmeyi durdurmaları gerektiğini
söylüyorlar”. Bir kaç yıl sonra, ESHRE’ nin Temmuz 2012’deki kongresinde benzer
konuda benden bir konuşma isteyeceklerdi.
17 Nisan Perşembe
Elimdeki makale taslaklarımdan birisinin yazımını daha tamamladım. Dil açısından
düzeltmeler gerekli. Bakalım Türkiye’ ye dönmeden bir başka konu üzerinde daha
yoğunlaşmam mümkün olabilecek mi? Bir süre önce üzerinde düşünmeye
başladığım, bir miktar kaynak araştırması ve okumalar yaptığım konulardan şu ya da
bu biçimde bana daha öncelikli görünen bir tanesini seçeceğim.
Gazetelerden
birinde
bugün
Halil
Mutlu’
nun
sevimli
yüzüyle
karşılaştım.
Olimpiyatlardaki şampiyonluklarından sonra neredeyse üç yıldır bulunmadığı
podyumlara, İtalya’ daki Avrupa Halter Şampiyonası nedeniyle yeniden dönen Mutlu’
nun performansı üzerine bir yazı idi Times’ daki. Anabolizan steroid kullanımı
nedeniyle iki yıllık bir ceza döneminin ardından, yeniden tebeşir tozuyla buluşmasına
oldukça geniş bir yer ayrılmıştı. Bacaklarının kalınlığını İngiltere’ nin posta kutularıyla
karşılaştıran ve Mutlu’ yu oldukça heybetli bir halterci olarak bulan yazar, başarılı
kaldırışından sonra “ Bunu, ancak olimpiyat şampiyonları yapabilirdi. O, geri döndü”
diye özetliyordu.
18 Nisan Cuma
Bugünü kafede yazarak geçirdim. İranlı garson Ziya bana su ve kahve taşımaktan
helak oldu. Enstitüdeki bilim etiği dersini alan doktora öğrencilerimin yayın etiği
konusundaki görüşlerini irdeleyecek yeni bir yazı üzerinde düşünmeye ve kaynak
86
taramasına başladım. Unesco’ nun ilk vakasını hazırlamaya devam ettim. Bu arada
eşini kaybetmiş olan arkadaşıma bir başsağlığı mektubu yazdım. Londra’ dan
yazdığım kaçıncı taziye olduğunu unuttum.
Hava çok soğuktu. Kafeden odama olan mesafeyi hızla yürüdüm. Arada DVD’ lere
bakmak için kısa bir mola verdim sadece. Ankara’ ya dönmeden önce almayı
istediğim Hercule Poirot serisinin fiyatlarını karşılaştırıyorum. Burada müzik albümü
ya da film satın almak için en uygun yer HMV; Bu ad bizde “sahibinin sesi” (His
Master Voice) olarak bilinmektedir. Bir gramofonun başındaki köpekli amblemiyle
tanınan şirket, yüz yaşını çoktan gerilerde bırakmış olan EMI aslında. HMV’ ler 1921’
den beri EMI’ nin kendi satış mağazaları olarak işbaşında. Oxford Street’ deki başta
olmak üzere Londra’ da sıkça uğradığım yerlerden birisi “sahibinin sesi”.
19 Nisan Cumartesi
Bungun bir gündü. Sabah bir film izledim. Duygusaldı, yer yer sabır zorlayıcı
uzunlukta diyaloglarla, kavuşmaları hayli yürek burkan aşıkları anlatıyordu.
Akşamüzeri çıktım, burada ilk kez bir kuaföre gittim. Queensway’ da neredeyse adım
başı denebilecek sıklıkta kuaför dükkanı var. Çalışma saatleri son derece sıkı bir
biçimde belirlenmiş, asla altıdan sonra çalışmıyorlar, 5’ten sonra da pek müşteri
kabul etmiyorlar. Bizde öyle mi oysa? Ne bayram - seyran tatili vardır kuaförlerin, ne
de hafta sonu. Vincent adında bir Fransız çocuk yaptı saçlarımı. Elbette her alanın
kendine özgü terminolojisi var, saç tuvaletleriyle de ilgili olanlardan hiç haberim yoktu
açıkçası. Neredeyse beden diliyle anlaştık, sonra kataloglardaki resimler imdadıma
yetişti. Topuz yaptırmanın “up-do” demek olduğunu da öğrenmiş oldum böylelikle.
Ateş pahası… zaten sık gidilecek gibi değil.
20 Nisan Pazar
“In Bruges” başlamış. Bugün gitmeye karar verdim. En geç seansı gözüme kestirdim;
20.45
Bir çift kiralık katil, Belçika’ nın Brüj kentine her zamanki işleri için giderler. Ama,
zamanları olduğu için öncelikle kenti gezmeye karar verirler. İçlerinden daha yaşlı
olanı iflah olmaz bir “müzekoliktir” , katedraller, kiliseler, ören yerleri… hepsini
önceden okuyarak dolaşmak niyetindedir; oysa genç olanın hiç mi hiç o taraklarda
bezi yoktur. Gününü gün etmektir onun niyeti, hatta belki de aşık olmak. Filmin ilk
87
yarısı bu ufak masal kentinin sanki turistik bir biçimde ve yer yer komik olaylarla
anlatımı; ancak ikinci yarıda hangi amaçla orada oldukları işverenleri tarafından
hatırlatılınca tatilleri sona eriyor. Böylece ikinci bölüm ilkinden alabildiğine zıt bir
yapıda, hızlı tempoda ve basit bir örgüyle akıyor. İlk ve ikinci bölüm demem lafın
gelişi aslında ve “In Bruges” in kendi iç yapısı ile ilgili. Filmler baştan sona hiç ara
verilmeden gösteriliyor burada.
21 Nisan Pazartesi
Wellcome’ da işime yarayacak dergileri kısmen taradım. Birkaç fotokopi çektim.
Yarına daha verimli geçecek sanırım.
23 Nisan Çarşamba
Bugün öğleden sonra UCL’ deki dinlenme odasına çıktığımda yeni hazırlanmış hoş
bir pano ile karşılaştım. Merkezde çalışan akademik personelin bebeklik, çocukluk
resimleri ile hazırlanmıştı. Prof. Hardy’ ye bugün Türkiye’ de çocuk bayramı
olduğunu, seksen yıldır resmi olarak kutlandığını ve büyük bir rastlantıyla hazırlanan
bu kolajın beni çok mutlu ettiğini söyledim. Tabi benim gibi konuklardan da
isteyebilirlerdi, fena mı olurdu? Dönüşte ilk 23 Nisan’ da işyerimdeki çalışma
arkadaşlarımla böyle bir pano hazırlamayı önermeye söz verdim.
Sabah yağmurluydu, öğleden sonra çıktığımda açmıştı hava. Bugün bölümde bir
seminer de vardı, katıldım.
Odamda biraz okudum, yarın eğer yağmurlu olmazsa Hyde Park’a gideceğim. Bu
hafta başka seminer yok, sanırım iki gün Fern House’ da çalışmayı tercih edeceğim
yine.
24 Nisan Perşembe
Kahvaltı sonrası planladığım gibi Hyde Park’a gittim. Sakindi, çünkü hava kapalıydı.
Round Pond’a ulaştım, yağmur başladı. Yine de istifimi bozmadan bir tur yürüdüm.
Achille’e ulaştığımda Antep tabiriyle “sudan çıkmış sıçan”lara dönmüştüm. Saçlarımı
yıkadım, kuruttum. Bilgisayarımı, notlarımı yüklenip Fern House’a gittim. Herzamanki
gibi öncelikle e-postalarımla uğraşmak bir süremi aldı tabi. Unesco’ nun geçen
Kasım’ da Riyad’ da verdiğimiz etik eğiticileri kursundan tanıdığım Prof. Amin, eşinin
Lancaster’ de olduğunu, eğer bir hafta sonu gidersem beni konuk etmekten mutluluk
88
duyacağını yazmıştı. Çok zor olduğunu, Mayıs sonuna kadar tüm hafta sonu
programlarımın şimdiden belli olduğunu, arada da üç günlüğüne Türkiye’ ye
gideceğimi yazdım. Bu hafta sonu Londra’ da tek başıma geçireceğim son hafta
sonum olacak. Cumartesiyi Oxford Street’ te ve oraya açılan sokaklarda, pazarı da
kısmen Victor & Albert Müzesi’ nin henüz gezemediğim bölümlerinde geçireceğim.
Bir yemek kitabı yazmış olan benim çok eski arkadaşlarımdan birisi için ısmarladığım
komik şef şapkası gelmiş olmalı, onu alacağım. Londra’ dan uzaklaşmak istemiyorum
kısacası.
Bugün kafede çalışırken yaşlıca bir adam geldi. Gazetesini okuyup kahvesini içti.
Çalışırken arada gözlerim takıldı ona. Biraz Fuat Hocayı, biraz da Diyarbakır’ dan Dr.
Mahmut Ortakaya’ yı hatırlattı bana. Sonra yeniden çalışmaya daldım. Bir ara
bilgisayardan başımı kaldırdığımda baktım oturduğu masaya, gitmişti.
Dün annemden mektup aldım. Antep’ te olan bitenden, aile işlerinden haberler
veriyor. Bugün bir fırsat yaratıp yazacağım ona. Biz yine birbirimize yazmaya devam
edeceğiz böyle, soyu tükenmekte olan mektup severlerden bir ana - kız olarak.
Annemler Hasırcı Sami adında bir sokakta oturuyorlar, her seferinde zarfın üzerini
yazarken, “belki kendi karısı bile Hasırcı Sami’ nin adını benim kadar çok
yazmamıştır” diye geçiriyorum içimden.
Gillian ile haberleştik. Liverpool’a geleceğim hafta sonu yapmak istediğim özel bir şey
olup olmadığını soruyor. “Yok”, dedim, “ben sadece en eski mektup arkadaşımı
ziyarete geliyorum”.
25 Nisan Cuma
Kafede garson Ziya ile biraz sohbet ettik. İranlıymış, bir kardeşi Bakü’ de yaşıyormuş.
Türkçe bildiği birkaç sözcük varmış, pek çok benzer gelenek ve alışkanlık olduğunu
da söyledi.
Ekim ayında Çin’ de yapılacak Dünya Kongresinde sunmayı düşündüğüm bildirinin
metnini yazıyorum. Bu, Azerbaycan ile Türkiye’ nin ana- çocuk sağlığı konusunun tıp
hukuğu
açısından
karşılaştırılması
olacak.
Türkiye
açısından
yazacaklarımı
tamamlayıp Bakü’deki arkadaşıma yolladım. Onun da birkaç gün içerisinde
tamamlayıp bana göndermesi gerekiyor. Sonuç bölümü yazıp ay sonuna kadar bütün
89
metni kongre düzenleyicilerine göndermek, bu arada kayıt ücretini de yatırmak
gerekiyor.
26 Nisan Cumartesi
Muhteşem bir bahar havası.
Round Pond çevresinde üç tur yürüdüm. Sonra biraz şezlonglarda, daha sonra da
sırtımı gövdesine dayayıp büyük bir meşe ağacının altında toprağa oturdum. Oradaki
bir saat bana çok iyi geldi. Odama dönüp bir miktar İngilizce metinlerle uğraştım.
Sıkılınca Oxford Street’e gittim. Sipariş ettiğim şef şapkası gelmişti, üzerinde “queen
of the kitchen” yazıyor. Yemek kitabı yazmış, hakikatli bir arkadaşa almak için çok
uygun göründü bana. Akşam üzerine yakın Duke Street’ te birşeyler yedim. Üzerine
de bir cafe late.
Çıktığımda da hava öyle güzeldi ki, şurup gibiydi. Oradan rahatça Achille’e kadar
yürüdüm. Bu gece televizyonda Jurassic Park varmış, yıllar önce kızım ilkokuldayken
Ankara’ da bir sinemada seyretmiştik; tüm çocukların etçil ve otçul dinozor türlerini
neredeyse ezbere sayabildikleri, gazetelerin dinozor maketleri verdikleri dönemdi.
Bunları hatırlayıp güldüm, zamanın ne kadar hızla aktığını düşündüm.
27 Nisan Pazar
Sabah Hyde Park’ ta üç-dört tur yürüdüm, sonra ağaç altında gazetemi okudum.
Hafiften yağmur başlayınca şemsiyemi açıp damlaların seslerini dinleyerek biraz
daha oturdum.
Öğleden sonra Whiteleys’ deydim. Resim galerisi dolaştım, sonra Tiffany’ de Kahvaltı
filminin DVD’ sini aldım. Akşam seyrettim. Ne hoş kadınmış Audrey. Masumiyeti,
dürüstlüğü… güzel duyguları hatırlatıyor. Giderken Ankara’ ya götüreceğim filmi,
kızım unutmamam için sıkı sıkı tenbihledi. Kısacası, o büyüdü, artık Jurassic Park
dışındaki filmlerden hoşlanan güzel bir genç kızın annesiyim.
28 Nisan Pazartesi
Sabah öncelikle postaneye uğrayıp Çin’e faks göndermeye uğradım, terslik oldu, bir
türlü gitmedi, Ekim’ deki kongre kayıt ücretimi almalarına ilişkindi. Metroya yürürken
ayağım kaydı ve pek fena düştüm.
90
Wellcome’a ulaştığımda e-postalarımı kontrol ederken Journal of Medical Ethics’ ten
etik ve demokrasi konulu makalemin anlatımını yeterli bulmadıklarını, “native english
speaker” bir akademisyenin ele alarak yazılmasına ihtiyaç olduğunu ve bu nedenle
yayınlamayı reddettiklerini bildiren bir ileti aldım. Şimdi danışman eleştirilerini okuyup
sil baştan hemen birçok şeye yeniden başlamak gerekecek. Her zaman gönderilen
metnin ilk seferde kabul edilmesi diye bir durum yok tabi. Ama yine de olumlu yanıt
gelseydi ne çok sevinirdim. Güne pekiyi başlamadım sayılır. Yayın etiğiyle ilgili
kütüphaneden çıkardığım iki kitaptan notlar çıkardım.
Kütüphanede bazen “science and society”, bazen süreli yayınlar bölümünde oturup
çalışıyorum…. Hep alıştığım bir yer oluyor, doğrudan oraya götürüyor ayaklarım beni.
İşte bu da benim en muhafazakar yanlarımdan birisi herhalde. Oturduğum masayı,
kahvemi içtiğim köşeyi, 6. Katta gazete okurken tercih ettiğim kahverengi koltuğu
kolay kolay değiştirmiyorum. İnsanın kendini güvende hissetmesini sağlıyor belki.
Ekim 2008’ de Çin’ deki Dünya Kongresi’ nde sunacağım bildiri metnini yarına bitirip
göndermeliyim. Akşamüzeri postane kapanmadan yeniden uğradım. Bu kez gitti
faksım nihayet. Odama döndüğümde kendimi yorgun hissettim.
29 ve 30 Nisan
Salı Fern House’ da çalıştım. Ara verdiğimde biraz garson Tahran’ lı Ziya ile sohbet
ettik. Annesinin ziyarete giderken hediye götürme alışkanlığından, bazen babasıyla
bu konuda tatlı bir tartışma ortamı yaşadıklarından söz edip, bizde de benzerinin olup
olmadığını sordu. Beni iyi yolculuk dilekleriyle uğurladı.
Çarşamba seminere katıldım. Vestiyerdeki yaşlı zenci görevli bana “yine uzun
zamandır yoktunuz” dedi, oysa pazartesi gelmiştim, o gün beni görememiş meğerse,
merak etmiş. Yola çıkmak için eşyalarımı hazırlıyorum. Bu beş aylık süredeTürkiye’
ye son gidişim olacak. Londra’ ya yeniden geldikten sonra yaklaşık bir ay kalıp kesin
dönüş yapacağım.
4 Mayıs Pazar
Bugün Londra’ ya yeniden geldim. Bunun son oluşunu bilmekten dolayı bir miktar
hüzün hissettim. Zamanı sadece kendime göre ayarlayabilmek ve kesintisiz
91
çalışabilmek, yeniden üniversite öğrenciliği yaşamak güzel bir ruh haliymiş, burada
bunu daha iyi anladım ve kendimi çok iyi hissettim.
Geçen Perşembe Türkiye’ ye giderken günlerden 1 Mayıs’ tı, Heathrow’ da beş saat
bekledik. İstanbul’ daki mutad gerginliğin, havaalanı polislerinin bile şehirde
görevlendirilmiş olmasının bunda etkisi olabilir mi diye konuşuldu yolcular arasında.
Alanda beklerken benim gibi yolcu bir kadınla tanıştım, önce onu yaşlı biri gibi
düşünmüştüm. Uzunca sohbet ettik. Sonuçta yakın yaşlarda olduğumuzu anladım.
Oğlu Londra’ da master yapıyormuş, torununun doğumuna gelmiş, şimdi memlekete
geri dönüyormuş. Bizim Londra’ dan kalkışımız geciktikçe, o da bağlantılı Trabzon
uçağını kaçırmaktan korkuyordu. Merak etmemesini, benim Ankara uçağımın
onunkinden bile erken saatte olduğunu söyledim. Sanırım sohbetle biraz rahatlattım
onu.
Herşey zincirleme biçimde kötü gitti ve Ankara’ da eve ancak 02. 00 gibi ulaştım.
06.30da uyandım hemen toplantıya gittim. O gece Ankara’ da arkadaşlarla yemekte
buluşup eski günlerimizi andık, çok güldük. Sonra bize gittik, beraber olmamızın
şerefine bir şampanya açtık, sohbet ettik. Ertesi gün cumartesiydi, arkadaşım eşim
için sürpriz bir yaşgünü hazırlamıştı. Ev ortamında dostlarla birlikte olmak, yeni
yapılmış yiyeceklerle özenle hazırlanmış bir sofrada oturmak…tümü beni mutlu etti.
Akşamüzerini de eşimle epeydir gidemediğimiz Kuğulu Park’ ta geçirdik. Banklarda
oturup çay içtik. Ne kadar ufak da olsa, yoğun trafiğin arasında kuşatılmış gibi de
dursa, yine de Ankara’ da bir vaha gibiydi Kuğulu Park.
Ertesi sabah havaalanına gitmeden önce Morfoloji Binasına uğrayıp tabip odası
seçimleri için oy kullandım. Oradan Tayfun beni uçağıma yetiştirdi, hatta bir önceki
İstanbul uçağında biraz gecikme olduğu ve henüz kalkmadığı için beni oraya
kaydırdılar. O yanımda olmasaydı ben “hayatta yetişemem” diyerek oy vermeye falan
gitmezdim, ama eşim zaman-mesafe ayarını öyle güzel yapar ki, her zaman dediği
dakikada söylediği yere ulaşırsınız. Ailemizde yıllardır böyle olmuştur bu, yani yirmi
yıldır onun sayesinde hep olmamız gereken yerlerde, hep olmamız gereken zamanda
olmuşuzdur. Uçakta koltuğuma oturduğumda aklımdan bunları geçirdim.
92
5 Mayıs Pazartesi
Bugün “bank holiday”miş. Önceleri ne olduğunu anlamamıştım, ama sonra
Queensway’ deki fotoğrafçı açıkladı, yılda birkaç kez bankaların da aralarında
bulunduğu resmi dairelerin kapalı olduğu günlermiş. Hyde Park’ ta Gloucester Road’
da, Oxford Street’ te geçirdim bugünü. Meşe ağacımın altında oturdum bir ara. İlk
fırsatta resmini çekeceğim ağacın.
6 Mayıs Salı
Alışıldık bir UCL günüydü. Çıkışta Oxford Street’e kadar yürüdüm. Hava çok sıcaktı,
botlarla piştim.
Bora’ nın mektubunu aldım. Kuzenim, Antep’ te yaşayan sekiz yaşında cin gibi bir
oğlandır. Akranları gibi ekran karşısında çoğu zaman. Ama öte yandan insan
ilişkilerinde o kadar başarılıdır ki, hayranlığımı toplar her seferinde. Onu görünce,
onunla konuşunca ileriye yönelik umutlarım tazelenir.
7 Mayıs Çarşamba
Sabah erkenden Wellcome Binası’ na geldim. Günüm, seminere kadar dergilerden
notlar çıkarmakla, daha sonra da yazı - çizi işleriyle geçti. Birkaç gündür odama
dönerken çiçek almayı unutuyordum. Bu kez ihmal etmedim ve yine mor kır
çiçeklerinden aldım. Akşam yemeğinden sonra Hyde Park’ ta dolaştım, fotoğraflar
çektim. Bir sincap eni - konu poz verdi bana, ben de onu akşam güneşinde çektim.
Bugün etik ve demokrasi makalemle işimi kendi açımdan bitirdim. Bir önceki
danışmanların eleştirilerini dikkate alarak yeni bir biçim verdim, bazı bölümlerinden
vazgeçtim, ama yine de temel vurgumdan yani demokrasinin etiksiz olamayacağı
düşüncesini işlemekten vazgeçmedim. Böylece yeni biçimiyle bir başka İngilizce
dergiye gönderdim. Bakalım yolu açık olacak mı bu kez? ( 2009 da yayınlanacaktı;
Ethical bodies: Are they possible under democratic systems? The Turkish example.
Journal of Medicine and Law 28(3): 531-539, September 2009.)
“Kök hücre – etik” makalemizi de danışmanların eleştirilerini de gözeterek düzenledik
ve Journal of Medical Ethics’ e yolladım. (Bu makale 2008 yılı bitmeden yayınlanmış
ve SCI(Science Citation Index) aracılığıyla ulaşılabilir olacaktı. )
93
8 Mayıs Perşembe
Wellcome’ da olağan bir gün daha.
Artık kendimi “buralı” gibi hissediyorum. Metro gazetesini okurken, postanede sıra
beklerken, satıcılarla ya da taksi sürücüleriyle konuşurken…
Şu anda Ankara’ da olsam neler yapıyor olurdum diye düşünüyorum…Rektörlük
seçimleri hazırlıkları orada son hızla gidiyor. İnternetten bana ulaşan propaganda
bombardımanı bile ne yoğunlukta bir kampanyanın yürütüldüğüne ilişkin fikir veriyor.
Uzaktayım
tüm
bunlardan
ve
bölünmeksizin
kendi
zamanımın
hakimiyim.
Muhteşem… Kızım ODTÜdeki bahar konserlerine gitmeye başlamış. Eşimle
konuştuğumuzda, birazdan gidip onu stadyum çıkışından alacağını söyledi.
Bugün sıradan bir Wellcome Building günüydü. Çok uzundu ama, seminer oldukça iyi
geçti, 17.30- 19.00 arasındaydı. Odama ulaştığımda epeyce yorulmuştum.
13 Mayıs Salı
The Independent’ de “Tıbbın umulmadık masalları” başlıklı bir yazı vardı. Okumuş ve
gazeteden kesmişim. Botoks’ tan viagra’ ya, penisilin’e… rastlantıyla ya da “kazara”
bulunan çok etkili birtakım ilaçların öyküleriydi anlatılan. Bu yazı beni doksanlı yıllara
götürdü. “Tıp gezgini” adlı bir televizyon programı için metinler yazmıştım bir
zamanlar. “Churchill ve Penisilin”, “Çiçek hastalığının kökünü kazımak”, “Tıp Tanrısı
Eskülap ve Kızlarının Öyküsü”, “Söyle Vesalius! Gözlem Otoriteden Üstündür”…
bunlardan birkaçı. Sanırım Londra günlüğünde Churchill’ le ilgili olana yer vermek
okuyucuya da ilginç gelebilir.
Churchill ve Penisilin:
Günümüzde en sık tüketilen ve hekim reçetelerinde çok ağırlıklı bir yer tutan ilaçlar
olarak biliriz antibiyotikleri. Bir yandan mikroorganizmalara karşı önemli bir silahtırlar,
ama öte yandan da giderek bu mini canlıların direnç geliştirdikleri dolayısıyla sürekli
yeni donanımlarla geliştirilmeyi gerektiren bir yapıdadırlar. Dolayısıyla akılcı bir
kullanımı gerçekleştiremediğimiz için, bir yandan yerli yersiz kullanımla antibiyotiklere
direnç geliştiren, öte yandan da daha geniş bir yelpazedeki mikroorganizmalara karşı
daha öldürücü antibiyotikleri bulmak adına çaba harcamaktayız. Mikroorganizmalar
94
ile insanoğlu arasındaki bu kıyasıya mücadele sonlanacak gibi gözükmüyor henüz.
Ama biz biraz gerilere uzanarak bu ilaçların bulunuş öykülerini özetleyelim.
“19. yüzyıl sonlarında, İngiltere’deyiz.
O sırada henüz sade bir milletvekili bile
değilken Winston Churchill bir İskoçya gezisine çıkmıştır. Bu gezi sırasında dereye
düşen bir çocuğun boğulmaktan kurtarılmasında bizzat katkısı olur. Aradan uzun
yıllar geçecek ve ilk antibiyotik olan penisilini, boğulmaktan son anda kurtarılan bu
çocuk, Alexander Fleming izole etmeyi başaracaktır. İzole edilen bu yeni ilaç, İkinci
Dünya Savaşı’ nın zorlu günlerinde Chuchill’ in İngiltere başbakanı iken hayatını
kurtaracak, belki de savaş sonrası tablosuna dolaylı olarak katkıda bulunarak
dünyanın yazgısını belirleyen bir yan etken olarak hatırlanacaktı.”
Bu bir tür şehir efsanesi haline gelmiş gibi görünmekte; zira bu öyküde birkaç maddi
hata var. Bunlardan en önemlisi de, Chuchill’ in Fleming’ ten sadece yedi yaş büyük
olması. Ancak, anlatının bu biçimiyle, en azından tıp öğrencileri için akılda kalıcılık
öğesi taşıyan bir başarı öyküsü olduğu açıktır.
Alexander Fleming (1881- 1955) parlak bir tıp öğrencisiydi. Önceleri cerrah olmaya
niyetlenmişti. Ama daha sonra Londra’ da St. Mary Hastanesi’nde seçkin bilim
adamlarıyla bir süre çalıştığı laboratuvar ortamı onu büyüleyecek ve araştırıcı bir
hekim olmaya karar verecekti. 1928 yılında, Fleming bir kültür kabındaki küf
sporlarının,
yakınındaki
bakteri
kolonisini
öldürmüş
olduğunu
farkedecekti.
Rastlantıyla küflenen bu stafilokok kültüründe, küfle temas eden streptokokların
ortadan kaybolduğunu görüp, giriştiği deneyler sonucunda bunun oldukça güçlü bir
antibiyotiğin etken maddesi olduğu açıkça ortaya çıkmıştı. Fleming Penicillium
notatum adlı küften esinlenerek, bu ilk antibiyotiğin adını Penisilin koymuştu. Fleming
bu yeni numuneyi birkaç ay denedi, penisilinin bir grup ciddi enfeksiyonun etkeni olan
mikroplara karşı etkili olduğunu bulmuştu. Hatta sağlıklı hayvanlar üzerinde de zehirli
olmadığını göstermişti, ama ne yazık ki bir adım daha ileriye giderek ölü bakterilerin
verildiği hayvanlar üzerinde laboratuvar çalışması yapmamıştı. Tüm bunlara karşın
1929 yılında, içerdiği tüm belirsizliklere ve yanıt bekleyen sorularla birlikte Fleming bu
buluşu kısa bir yayınla bilim dünyasına duyurarak laboratuvarına, öteki işlerine
döndü.
95
Böylece, penisilinin sahip olduğu iyileştirici potansiyelin farkına varılamayarak,
1930’lara gelindi. Oxford’ dan bir patolog olan Howard Florey ile Nazi baskısından
kaçmış bir Alman Yahudisi biyokimyacı olan Ernst Chain anti bakteriyel maddeler
üzerinde çalışıyorlardı. Öncelikle o güne değin benzer konuda yapılmış ikiyüz kadar
makaleyi gözden geçirdikten sonra, Fleming’ in çalışması üzerinde yoğunlaşarak,
Penisilin için daha ileri deneyleri yapmaya başladılar. Etken maddenin izole
edilmesinin son derece güç olduğu teknik koşullarda ve savaş ekonomisinin hüküm
sürdüğü ve araştırma bütçelerinin iyice kısıtlandığı 1940’lar İngilteresi’ nde bir Mayıs
sabahı Florey öldürücü dozda streptokok enjekte edilmiş olmasına rağmen, penisilin
verilen farelerin canlı kalmasını “Bu bir mucizeye benziyor” sözcükleriyle özetler. Bu
mucize, aralarında Churchill’ in de bulunduğu binlerce, milyonlarca insanın yaşamını
kurtaracak ve aynı zamanda 1945 yılında da Fleming, Florey ve Chain’ in bu ortak
başarıları bir Nobel Ödülü ile taçlandırılacaktır”
20 Mayıs Salı
Epeydir günlüğümü yazamadım. Son günlerin karışık trafiğinden ve hüznünden biraz
da.
Herşey çok güzel, huzurlu ve dingindi. Cumartesi gündüz Portobello Road’
daydık. Hafif yağmur yağmasına rağmen, tezgahlar kurulmuştu. Hem onları dolaştık,
hem pasajların içini. Eve almayı düşündüğüm şamdanları bulup aldık antikacılardan .
Euston Road benim için öyle farklı şeyler ifade ediyor ki artık. Hemen her gün Circle
Line ile Euston Square’a ulaşıp bilgisayarımı – tekerlekli çantamı çekerek geldiğim
bina. Resepsiyon görevlileri, hemen girişteki kafe, oradaki açık renkli ahşaptan
masalar ve renkli sandalyeler, satış bölümü…2. ve 3. Katlardaki kütüphane, 5.
Kattaki seminer salonları, 6. Kattaki dinlenme odası, Joan ve girişteki mavi koltuğu,
boş zamanda çözmek için ayırdığı gazete çengel bulmacaları….Ne çok şey var.
Sonra Hyde Park, benim için önemli bir başka yer. Round Pond ve çevresi, ağaçlar,
sincaplar, yeşil boyuna çizgili şezlonglar benim buradaki günlerimin sessiz ama en
yakın tanıkları her biri. Dışıma da yansıyan huzuru, sevinci, coşkuyu onlar bilebilirler.
Bunu anlatmak o kadar zor ki, kelimelere dökmek. Ama kendimi nasıl hissettiğimi
öyle net biliyorum ve bu ruh durumundan öyle memnunum, öyle dinginim ki..
Dün Ankara’ dan Deniz ve Nalan geldiler Londra’ ya. Deniz benim ortaokul birinci
sınıftan beri sıra arkadaşım. Liseyi de, ardından Tıp Fakültesini de birlikte okuduk,
96
yani birlikte büyüdük, kişiliklerimiz birlikte biçimlendi demek yanlış olmayacaktır.
Nalan’ ı da fakültenin ilk sınıfından beri tanıyorum. O da, tıp fakültesinde benden bir
sınıf üstte olup, Karanfil sokaktaki Yenişehir öğrenci yurdunda edindiğim, has
arkadaşlarımdandır. Onlar da beni çok sakin, gerginliklerden uzaklaşmış, arınmış
buldular. Birlikte güzel gezi programları yaptık, dolaştık benim parkurlarımı, onlar
müzeleri
dolaşırken
ben Wellcome’
da
son
bir
seminere
daha
katıldım,
çalışmalarımla ilgili son toparlamalarımı yaptım.
22 Mayıs Perşembe
Bugün Deniz’ le Nalan Oxford’a gittiler. Ben Londra’ dan ayrılmak istemedim. Onları
uğurladıktan sonra Hyde Park’a gittim, yürüdüm, her zamanki ağacımın altında uzun
uzun oturdum, kitap okudum. Öğlen odama döndüm, ufak bir sandviçle çay içtim.
Kalan eşyalarımı valize nasıl sığdıracağımı düşündüm. Öğleden sonra yeniden
parktaydım. Yine elimde Orhan Pamuk’ la. Sonra biraz yazdım, not defterime kısa
paragraflar karaladım. Denizler de oraya geldiler Oxford dönüşü, birlikte çay içtik.
Achille’e gittik biraz sohbetten sonra, herkes odasına çıkıp hazırlandı.
Akşamüzeri birlikte Trafalgar Meydanı’ na gittik, National Portrait Gallery de “Brilliant
Women” sergisi vardı. “Bakalım bizler kadar parlak başka hangi kadınlar varmış?(!)”
diye dolaştık sergiyi. 18. Yüzyıl İngilteresi’ nde “bluestocking circle” (mavi çorap
çevresi diye Türkçe’ ye çevirebiliriz sanırım) adıyla anılan entelektüel kadınları
anlatıyordu. Tarihçi, ressam, ve de “erkenci” feminist kadınlardı; Elizabeth Carter,
Elizabeth Robinson Montagu, Catherine Talbot, Hester Chapone’ un öncülüğünü
yaptığı, daha sonra onları ikinci kuşak mavi çoraplıların izlediği anlatılıyordu. Kitaplar
okumaya, tartışmaya ve ardından da yazmaya ve yazdıklarını bastırmaya birbirini
teşvik eden grupla ilgili bir resim aklımda kalmış; “İngiltere’ nin Yaşayan 9 İlham
Perisi Apollo Tapınağında” Kısacası bu çevre, Londra başta olmak üzere, kadının
entelektüel dünyadaki değerini vurgulayan, öne çıkaran bir katkı yapmış.
Kadınların toplumda etkililiği arttıkça, söz söyler ve sonuçları biçimlendirir hale
geldikçe yaşamın daha anlamlı hale geleceği çok açık. Mavi Çorap Çevresi de buna
İngiltere’ den bir örnek.
97
Galeri çıkışı yine bir İtalyan lokantasında ve Akdeniz mutfağında karar kıldık. Yemek
sonrası, ben yine her zamanki gibi tatlıyı atlayıp doğrudan sert bir kahveye geçince
Nalan tanısını koydu: “Kızım, sende şeker geni eksik olmalı”. Haklı herhalde.
İyi geceler Londra, son aylarımı biçimlendiren güzel şehir.
23-24 Mayıs 2008
23 Mayıs Londra’ daki son günümdü. Hep Queensway’ deydim. Hyde Park’ ın
şezlongları, kumruları, ağaçları objektifime takıldı. Tüm çağrışımlarıyla yeniden
hatırlamak üzere fotoğrafladım onları.
Günlük hayatlarımızın ne kadar çok ayrıntıya boğulmuş olduğunu düşündüm sonra.
Sadece sabahtan akşama bile ne kadar çok ayrıntının bombardımanı altındayız.
Bunların bir bölümü kullandığımız eşyalarla ilgili. Küçüklüğümüzden beri hemen pek
çok şeyin hayatımızı sürdürmemiz için gerekli olduğunu duyarak büyüyoruz. Onlara
sahip olmak bizi mutlu etmeye başlıyor. Belki bazıları yaşamımızı kolaylaştırıyor da,
ama sonuçta bütün o eşyaların neredeyse kölesi olarak, onlarsız yaşamın hiçbir şeye
benzemeyeceğinden korkarak, onlara ulaşmak için ve hatta salt bunun için yaşamaya
başlıyoruz. Tahsin Yücel “Kumru ve Kumru” da ne güzel anlatmıştır demek istediğimi.
Evimize kattığımız her yeni eşya, gardrobumuza astığımız her yeni giysi bir süre
sonra anlamını yitirmiyor mu? Burada öyle mütevazi koşullarda yaşadım ve öyle
mutlu oldum ki, tüm o eşyaların her birimizi bağlayıcı olduğuna, bir tür ayakbağı hatta
belki de göbek bağı yarattığı sonucuna vardım.
Öteki ayrıntılarsa günlük sosyal hayatımızın gerektirdikleri; nelerin hangi sırayla ve
hangi ritüelle birlikte, hangi davranışsal ve hangi iletişim kalıplarıyla yapılacağı,
nelerin – kimlerin atlanmayacağı, nelerin asla ve kesinlikle ihmale gelemeyeceği,
nelerden kaçmanın ayıp, neleri unutmanın görgüsüzlük olacağına ilişkin. Bütün bu
ayrıntı sağanağı altında yıllarca bitap düşmüş olan ruhumdu belki de Londra
sokaklarında, parklarında, galerilerinde hafiflemiş dolaşan. Yollarda, son günlere
kadar hangi tarafa bakılması gerektiğine ilişkin hala tereddütler yaşayarak karşıya
geçen.
Bütün gece valiz toplamakla geçti neredeyse. Sonuçta, dolaşmaktan artık başı
dönmüş valizim Türkiye’ ye gitmeye hazır görünüyordu. Peki, ya ben? Ben hazır
mıydım eski hayatıma dönmeye? Burada sürdürdüğüm üniversite öğrencisi
98
hayatından, kendimi muhteşem hissettiğim bu uçarı, kısmen sorumluluklardan azade
oluştan uzaklaşmaya? O gece hemen hemen hiç uyuyamadım.
Yola çıkacağım cumartesi sabahı “eyvah, bu son gün” diye düşünerek uyandım.
Güneşli, açık bir gündü. Kahvaltıdan sonra hemen bir koşu Bayswater istasyonuna
gidip Oyster kartımı iade ettim. Tıbbiyeyi bitirirken kütüphaneyle ilişik kesmek,
medikososyalle bağının kalmadığını belgelemek… gibi bir şeydi. Bitişlerin hüznü ve
başlangıçların belirsizliği vardı bence. Yeniden Achille’ e dönüp personelle
vedalaştım. Nalan’ la Deniz akşamüzeri uçağıyla döneceklerdi. Bugünü nasıl
geçireceklerini konuştuk, Ankara’ da görüşmek üzere öpüşüp ayrıldık.
Bir taksiyle Paddington istasyonuna geldim. Oradan koca valizimi Heathrow
Express’e sürüklemek bile fena halde zor oldu. Trene bindiğimde çok yoğun bir
hüzün hissettim. Valizim o kadar ağırdı ki, toparlanıp Terminal 3’ te inemedim.
Kapının önüne ulaşabildiğimde yeniden kapanıverdi ve tren hareket etti. Yeni açılan
ve epeyce sıkıntı yaşanan 5 numaralı Terminal’ e kadar gidip, yeniden dönüşte indim.
THY’ ye ulaştım, benim devasa valiz 33.5 kg gelince içinden bir miktarı çıkarıp el
bagajıma ekledim. Böylece ondan kurtulup zamanımın geri kalanını uçağın
yanaşacağı kapıdaki bekleme salonunda oturarak geçirdim. Bitirişlerin hüznünü
duydum derinden. Kendi evime, aileme, can dostlarıma yeniden kavuşacak olmama
karşın, yine de; burada yaşadığım beni zenginleştiren, kendimi iyi hissettiren bir
dönemin bitmekte oluşu gerçeğini değiştiremiyordu. Hemen hemen son yolcu olarak
bindim uçağa. Yanımda, orta yaşlı ekonomist bir İngiliz kadın oturuyordu. Kızıyla
birlikte bir haftalık tatil için ilk kez Turkiye’ ye geliyordu. Sohbet ettik, kartvizitlerimizi
verdik birbirimize. Bir sonraki ay, ondan çok güzel izlenimlerle ülkemizden ayrıldığını
ve tatil anılarını anlatan ayrıntılı bir e-posta alacaktım. Türkiye’yle ilgili her şey çok
güzel ve onun ifadesiyle üst düzeyde geçmişti; tek istisnanın Antalya’ daki
sivrisinekler olduğunu yazıyordu. İnternetten benim yayınlarıma da ulaştığını
ekliyordu, kendi abisi de İngiltere’ de çalışmakta olan bir doktor olduğu için, tıbbın
etiği ve tarihiyle uğraşan bu Türk kadın akademisyeni ve yaptıklarını son derece
ilginç bulmuştu.
Döndüm, 6 Haziran’ da yeniden fakültede, Sıhhiye’ deki odamda çalışmaya
başladım.
99
9.
LIVERPOOL’ DA BEATLES İZLERİ
12 Mayıs 2008 Pazartesi
Bu hafta sonu Liverpool’ daydım.
Pazar gecesi 23.30 gibi Euston’a ulaşmıştım.
Gillian beni Liverpool’ dan Londra’ ya yolcu ederken sıkı sıkı tembihledi, “mutlaka
taksiyle dön, o saatte metro güvenli olmaz” dedi. Sözünü tuttum, ama 13 paunda
patladı bana. Yani Londra’ dan Liverpool’a gidiş parasına. Her neyse. Arkadaş
hatırına çiğ tavuk yenirken, paranın lafı mı olur?
Gillian benim 1978’ den beri mektup arkadaşım. O vakitler bir ortaokul öğrencisiydim
Gaziantep Gazi Ortaokulu’ nda. İngilizceyi yeni yeni öğrenmeye başlamıştım.
Dönemin en popüler işlerinden birisi, biz yaşlardaki yeniyetmeler açısından yani,
dünyanın farklı yerlerinden mektup arkadaşları edinmekti. Bu furyada benim de pek
çok ülkeden mektup arkadaşım olmuştu; Finlandiya’ dan Pekka, Güney Afrika’ dan
Sadieka, Yunanistan’ dan Maria. Hemen hepsiyle oldukça uzun süren mektup
arkadaşlıklarım oldu, yıllar boyu, en azından üniversiteye gelinceye kadar birbirimize
yazmayı sürdürdük, ama üniversiteye başladıktan sonra koptuk sanırım. Fakat
Gillian’ la karşılıklı olarak, anneannemin deyimiyle “öyle hakikatli çıktık ki” halen,
aradan geçen otuz yıla rağmen, artık kocaman kadınlar olmamıza, birer çocuk annesi
olmamıza rağmen, farklı farklı işler yapıp, arasında iki saat zaman farkı bulunan iki
ayrı ülkede yaşamamıza rağmen halen yazışmaya devam ediyoruz. Üstelik de
hemen hiç e-posta kullanmadan yine pullu zarflar ve kartlar yoluyla. Yaşgünlerimizi
de hiç unutmuyoruz. O 28 Mayısları hiç atlamıyor, ben 25 Aralıkları.
100
Ben tıp fakültesinde okurken o Ankara’ ya, kaldığım yurdun adresine Karanfil sokağa
yazardı. 1987’ de mezun oldum, aynı yıl evlendim, düğünüm için en güzel kutlama
kartını bana yine o İngiltere’ den göndermişti. Yaş günlerimizde, yeni yıllarda cicili
kartlar göndermeye ve havadisler biriktikçe de yazmaya devam ettik. 1989 yazında
Gillian evlendi ve eşiyle balaylarını Türkiye’ de Marmaris’ te geçirmeye karar verdiler.
Bu bizim tanışmamız için muhteşem bir fırsattı. Onların tatilinin sonuna doğru eşimle
Ankara’ dan otobüse atladık ve bir geceliğine Marmaris’e gittik. Böylece onunla
yazışmaya başladıktan 11 yıl sonra ilk kez tanışma fırsatı yakalamıştık. Sonuçta
aradan 19 koca yıl daha geçmişti. Bu süreye ben oldukça üretken bir akademik
kariyer, yığınla makale, tonla ders, mutlu bir evlilik ve 17 yaşında bir genç kız
sığdırmıştım. Gillian’ ın da bir oğlu olmuştu, ama doğumdan bir süre sonra eşinden
ayrılmış, Stephan’ı tek başına büyütmüş, yine Liverpool’ da kendine yeni bir düzen
kurmuş, çalışmaya devam ediyordu. Mektuplardan Ste’ nin 15 yaşına geldiğini
biliyordum, ufaklık fotoğraflarını göndermişti Gill bana. Şimdi kadet çalışmalarına
katıldığını uzaktan izliyordum.
Böylece o hafta sonunda, benim için yıllardır sadece zarfların üzerine yazdığım bir
adres olan Eastbourne Road’ u ilk kez üç boyutlu olarak gördüm. Gill beni Liverpool
istasyonunda karşıladı, evine gittik, Gill bana kendi yatak odasını hazırlamıştı. Ste ile
tanıştık. Günün çoğunu ekran başında geçiren bir zamane çocuğuydu. Biz şehri
gezmeye gittik, “hop on-hop off” denen üstü açık bir turist otobüsüyle Liverpool’ u
dolaştık. Canada Boulvard, Chapel Street, Victoria Street ile başlayan tur toplam 12
durakla devam ediyordu. Gower Street’ de Albert Dock’ da indik ve önce bir kahve
molası verip ardından Beatles Story’ yi dolaştık.
Liverpool denince hemen akla gelen bu efsanevi grup için hazırlanan müzede
kulaklıklardan beş - altı farklı dilde bilgi almak mümkündü. Gillian hemen Türkçe olup
olmadığını sordu, görevliler “maalesef yok” dediler. Birgün dünya dillerinden birisi olur
mu Türkçemiz bilemiyorum, pek sanmıyorum da, ama Gillian’ ın bana doğrudan bir
İngilizce kulaklık istemeksizin önce Türkçe’ nin olup olmadığını sorması çok hoştu
doğrusu.
John Lennon’ un yuvarlak gözlükleri, 60’ lı yılların modasına uygun hazırlanmış sıfır
yakalılar, üstü dar boru paçalı pantolonlar, ilk toparlanışlar, Cavern Club’ deki ilk
sahneye çıkışlar, ilk 45likler, ilk tepkiler ve ardından fırtına gibi esen bir efsane gruba
101
dönüşmeleri… tümü oldukça güzel sergileniyordu. Beatles dağıldıktan sonra
elemanların teker teker ne yaptıklarına da bir bölümde ayrıca yer verilmişti. Kızıma ve
arkadaşlarıma ufak hediyeler alarak ayrıldık, eve döndük.
O cumartesi gecesi 8’e doğru Gillian’ ın arkadaşlarıyla bir uğurlama partisine gittik.
Uğurlanan kişi Colette adında, bundan sonra İngiltere yerine Yeni Zelanda’ da
yaşama kararı alan bir arkadaşlarıydı. Böylece bir veda (“buggering off” ) partisine
katılmış oldum. Canlı müzik, balonlar ve ışıklarla süslenmiş sıcak- samimi bir salon.
Biraz şarap içtik, bir ara kalkıp pop ritmlerine uyarak dans bile ettik. Colette’ in anne
ve babası da pistten pek uzak durmayanlardan, çok sevimli yaşlı bir çiftti. Oldukça
eğlendik, geç saatte eve döndük.
Ertesi sabah anneler günü kutlama mesajlarıyla uyandım, ben de hemen anneme
yolladım. İngiltere’ de anneler günü Mart ayı içerisindeydi bizdekinden farklı olarak.
Eşim aradı, Formula 1 yarışlarını izlemek için İstanbul’a geldiğini söyledi.
O pazarı Liverpool’ un biraz dışında bir tür “kır yaşamı” atmosferinde geçirdik. South
Port’ a gittik. A Pier’ de kilometrelerce yürüdük Hava çok sıcaktı, insanlar
güneşleniyordu, çocuklar için envai çeşit eğlence, hatta eşeklere binme ve öylece
eşek sırtında çevrede bir tur atma olanağı bile vardı.
Daha sonra arabayla botanik parkına gittik. Dolaştık, çay molası verdik, fotoğraflar
çektik. Oralardaki klasik bir İngiliz pub’ ında yemeğimizi yedik.
Eve dönüş yolunda yağmur başladı. Güzel zamanlama.
Akşamüzeri evden çıkıp yeniden istasyona gittik, trenime uğurlarken Gillian’a, onu
oğluyla birlikte Ankara’ ya beklediğimizi söyledim, benim ve eşimin cep telefonlarını
yazıp verdim.
Bakalım bir daha birbirimizi nasıl ve ne zaman göreceğiz?
102
10.
MARSİLYA’ DA HAZİRAN’ DA BİRKAÇ GÜN
Öncelikle katıldığım toplantıdan söz etmeliyim:
“TEDDY (Task Force in Europe For Drug Development for the Young)
grubunun Marsilya’da gerçekleştirdiği Etik ve Pediatrik Klinik Araştırma Avrupa
Sempozyumu,
Hopital
Adultes
de
la
Timone
içerisinde
Espace
Ethique
Mediterraneen (EEM)’de 18- 20 Haziran 2008’ de yapıldı. TEDDY, 6. Çerçeve
Programı bağlamında, Network of Excellence başlığında desteklenmiş bir projedir.
Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi, EMAE, EGE, ulusal
kurumlar, ticari ve ticari olmayan sponsorlar, araştırıcılar ve hasta derneklerinden;
nihai olarak on bir ülkenin katılımından oluşmaktadır. TEDDY Haziran 2005’te
başlamıştır ve 2010’da tamamlanması umulmaktadır. Etik alanında TEDDY’nin temel
amacı farkındalığı arttırmak, etik ve yasal sorunlar üzerinde tartışmaya katkıda
bulunmak, çocukların katıldığı araştırmalarla ilgili olarak da, olabilecek en üst
düzeyde korumanın güvencesini sağlamaktır.
Sempozyumda öncelikle “Avrupa ve Pediatrik Araştırma” başlığı, şu anki
durum ve ileriye yönelik perspektifler tartışılmıştır. Yapılmakta olan araştırmaların
tümünün gerekli olup olmadığı; pediatri çalışmalarında yeterli farkındalık bulunup
bulunmadığı, yeterince etik sorgulama yapılıp yapılmadığı öncelikli sorular olarak dile
getirilmiştir.
“Etik, Bilim ve Sağlık” oturumunda “pediatrik grupta ilaç denemeleri için etik
görüşleri”, “AB direktifleri ve düzenlemeleri çerçevesinde ilaç araştırmalarında etik
hedefler”, “TEDDY ve etik”, “Pediatri protokollerinde risk-yarar değerlendirmesi”,
103
“klinik araştırmalarda kişisel verilerin korunması”, “sigortalanma”, “pediatristlerin rolü”
konulu konuşmalar yapılmıştır.
“Etik, Bilim ve Toplum” oturumunda da “EC 1901/2006’nın aydınlatılmış onam
sürecindeki rolü”, “çocuklara bilgi vermekten reddetme hakkına”, “biyobankalar”, “yeni
doğan dönemi araştırmaları: riskler ve yararlar” konulu bildiriler sunulmuştur.
Kısa süreli olmasına karşın, oldukça yoğun ve verimli geçen ve bir Avrupa
Sempozyumu niteliği taşıyan bu etkinlikte Türkiye’nin de temsil edilmiş olması daha
sonraki iletişim açısından yararlı olmuştur”.
Ayrıca bir not da toplantıda tanıştığım Prof. Grosche – Woerner’ in eşiyle birlikte
2009 başında Ankara’ ya gelecek olmaları. Orada bir evleri olduğunu ve daha önce
de birkaç yıl kaldıklarını söylüyor Berlinli meslekdaşım. “Yabancı bir şehir değil bizim
için Ankara” diyor. Telefonlarımı veriyorum Ilsa’ ya, Türkiye’ de görüşmek üzere
ayrılıyoruz.
Marsilya’ nın bu kadar büyük olduğunu bilmezdim. Benim için Nice daha büyüktü her
nedense, öyle algılamışım yanlış olarak. Oysa, buraya gelince, Fransa’ nın Paris’ ten
sonraki en kalabalık şehirlerinden birisi olduğunu öğrendim.
Havaalanı merkeze oldukça uzak, 30 kilometre kadar bir mesafe var. Oradan
otobüsle Saint Charles Garı’ na gelirken büyüklüğünü fark ediyorsunuz. Gar’ daki
hediyelik eşya satan dükkanlarda lavanta keseleri ve sabunlar satıldığını görüyorum.
Ankara’ da ufak bahçemizde yetiştirmeye çalıştığımız lavantalar, burada özellikle Aix
en Provence’ de göz alabildiğine uzanan mor renkte tarlalar halinde anlaşılan. Fakat
oraya gitmeye zamanım olmasa da, Cezanne’ ın tablolarına esin kaynağı yarattığını
kestirmeme engel değil.
Burası Provence bölgesi olarak adlandırılıyormuş.
Bir yandan dağ sırası ile
kuşatılmış, öte yandan da oldukça uzun bir Akdeniz kıyı şeridiyle çevrilmiş durumda.
Limandan, daha doğrusu Eski Liman’ dan,
gezi tekneleriyle Monte Kristo Kontu
romanının da geçtiği If adasına gitmek mümkün. Şato 16. Yüzyılda yapılmış, sonraki
yüzyılda hapishaneye dönüştürülmüş; adalar zaten denizin kuşattığı, karadan
yalıtılmış halleriyle doğal anlamda birer hapishane gibi görülebilirler. Ama, metaforlar
bir tarafa, somut olarak da üzerine hapishane binası yapılmış olan pek çok
104
hapishane adasını hemen hatırlarız; Elbe, Alkatraz, ya da İmralı… gibi. Ne hazin bir
tarafı var.
Marsilya’ nın Fransa tarihi açısından ilginç bir özelliği de ulusal marşa adını vermiş bir
kent olması; ulusal marş olan “La Marseillaise” devrim için burada toplanıp Paris’e
doğru yola çıkan gönüllü ordu’ nun söylediği bir marş imiş. Devrim’ den altı yıl sonra
da ulusal marş olarak kabul edilmiş. Burası jet sosyetenin pek fazla rağbet ettiği bir
şehir değil, suç oranının yüksekliğinden ve uyuşturucu trafiğinin etkisinden de olsa
gerek; St. Tropez ya da Nice ve Cannes kadar fazla turist ağırlayamadığı açık.
“Korniş” adı verilen bölgeyi çok beğendim, yer yer oldukça kayalık, sıradışı bir kıyı
şeridiydi. Bir suikaste kurban giden John Fitzgerald Kenedy’ nin adını taşımaktaydı.
Tarih Müzesi’ nin adını duydum, ama gitmeye zaman bulamadım.
Fonfon adlı bir restoranda düzenlenmişti toplantının akşam yemeği. Bana en ilginç
gelen yemek, okumakta zorlandığım bir adı olan balık çorbasıydı. En az yedi farklı
balıkla yapıldığı söylenen “bouillabaise”. Buraya özgü imiş.
Türk Milli takımının 2008 Avrupa Kupası’ ndaki maçlarını da buradaki toplantı
boyunca akşamları izlemekten vazgeçmedim. Dün gece de, Hırvatistan ile
karşılaşmada yine son dakikalarda yapmıştı yapacağını bizimkiler.
Ankara’ ya dönmek için sabah otobüsle Marsilya havaalanına giderken yol boyunca
radyodan maçın eleştirisini yapan bir programı dinliyordu şoför, tabi hemen arkasında
oturan bendeniz de…. İyi bir Fransızcam yok ama, “au la la la” nın “seni kerata seni”
gibi; muzip, ele avuca sığmayan ama sevimlilik barındıran bir anlamı işaret ettiğini
biliyorum. Sanırım, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’ ndaki hepsini elimiz
yüreğimizde seyrettiğimiz, neredeyse tüm maçlarını birer basketbol seyirliğine
dönüştüren milli takımın durumuna da oldukça uygun düşüyor.
105
11.
TUNUS VE KAHİRE;
KUZEY AFRİKA’ NIN İKİ GÜZEL KENTİ
Tunus’a 1990ların sonlarında gitmiştim. Uluslararası tıp tarihi kongresi vardı. Türkiye’
den oldukça kalabalık bir ekiple katılmıştık.
Mevsimlerden yazdı, hava son derece güzeldi. Özellikle şehrin mavi-beyaz boyalı
Sidi Beau Said tarafını, yasemin çiçeğinden yapılma kolyeler satan çocukları, onların
bahşiş alma konusundaki ısrarlarını, ağır yemekleri, nakışlı cam bardaklara oldukça
yüksekten akıtılan çayları ve elbette üzerine konan nane yapraklarını, sırça zarif
şişelerde satılan şekerli ağır kokulu parfümleri, bir herc ü merc havasındaki Pazar
yeri Medina’ yı unutmak mümkün mü?
O zaman devlet başkanı Zeynel Abidin bin Ali’ ydi. Kurucu başkan Habib Burgiba
ilerlemiş bir yaştaydı ve bakıma muhtaç durumda Manastır kentinde ikamet ediyordu.
Burgiba’ nın Tunus için Mustafa Kemal’ in Türkiyesi’ ni kendine model aldığı
söyleniyordu. Ancak o zaman gördüğüm Tunus, bir polis devleti gibiydi.
Bardo mozaik müzesi bahçesinde turistlere bilezikler satan bir satıcı ile sohbet
etmiştik. Zeynel Abidin’ i polislikle ve ceberrutlukla tanımlayan da bu adamdı, evinin
geçimini sağlamaya çalışan bu yoksul Tunusluydu; (acaba Zeynel Abidin 23 yıllık
iktidarını yasemin devrimi ile kaybedip ülkeden kaçarken bu satıcı ne durumdaydı? O
da sevinç gösterileri yapan kalabalığın içindeydi muhakkak). Ben de bileziklerden bir
tane aldım, kıt Fransızcamla da idare ettim konuşmaları. “S’acut combien?” en sık
kullandığım sözcükler olmuştu; ya da “je vais dois combien?” Pazarlık son derece
yaygındı Tunus’ ta, inanılmaz indirimler yapılıyordu, demek ki satıcıların ilk
söyledikleri rakamlar gerçekle ilgisiz uçuk rakamlardı.
Bardo Müzesi gerçekten çok etkileyiciydi. Biz dolaşırken, yani doksanların sonunda
dünyanın en büyük mozaik müzesi idi. Zeugma’ nın bulunmasına ve Gaziantep
mozaik müzesinin Bardo’ yu tahtından indirmesine daha uzun yıllar vardı. Çingene
mozaiğinden de habersizdik henüz.
Oradaki Büyükelçimiz, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ nden bir akademisyendi, güzel bir
jest yaparak, elçilik konutunda bize bir kokteyl vermişti. Duvarlarında Türk
ressamların tabloları bulunan, klasik döşenmiş geniş bahçeli tek katlı beyaz müstakil
bir ev olduğunu hatırlıyorum.
106
Ankara’ daki en geniş ve merkezi caddelerden birisi Tunus caddesidir, hele de hafta
sonları gençlerin sokaklara taşan toplanma yerlerindendir. Ama Tunus’ taki Atatürk
Caddesi ne o kadar merkezidir, ne de o kadar canlı.
Kuzey Afrika’ nın ve genel olarak Afrika’ nın en önemli ülkelerinden birisi olan Mısır’a
görev gereği iki kez yolum düşmüştü. Mısır’ ın başkenti ve Afrika’ nın en kalabalık
şehri Kahire resmi olarak 15 milyonun üzerinde nüfusa sahip. Mezar şehir denen
kısmı yoksulluğun net bir biçimde göründüğü bölgesi. Burada inanç sitemi ağırlıklı
olarak Müslüman, azınlıkta da Kıpti ya da Kopti denen Hristiyan inanış var.
Mısır’ ın en önemli üniversitesi El-Ezher. Ayrıca Kahire Üniversitesi, Ayn Şems ve
Kahire Amerikan Üniversiteleri bulunmakta. Mısır dışındaki Arap ülkelerinden de
öğrencileri bulunuyor.
Kahire’ ye önce 2008 Ağustosu’nda araştırma etiği ile ilgili bir toplantı için ve
ardından 2010’ da tıp tarihi kongresi için gitmiştim. İlkinde bilim etiği konusunda
Ankara Üniversitesi’ nde beş yıldır sürdürmekte olduğumuz bir doktora dersimizden
söz etmiştim, pek ilgi çeken bir deneyim aktarımı olmuştu. Halen bu ders devam
etmekte ve sanırım 2003ten beri tıp, dişhekimliği, eczacılık ve veteriner
fakültelerinden mezun ve farklı alanlarda doktora yapmakta olan sayıları 400’e
yaklaşan doktora öğrencisi bu dersi almıştır.
İkinci gidişimde uluslararası kongrede 1918-19 influenza salgınının o dönemin
Osmanlı territoryalitesini nasıl etkilediği üzerine bir bildiri sunmuştum. Birkaç yıl önce
Londra’ da University College of London’ da konuk öğretim üyesi olarak kabul edilip
beş ay kaldığımda çalışma konu önerim bu başlık idi. Dolayısıyla oradaki
kütüphanede muazzam eserlerden yararlanma olanağım olmuştu. Türkiye’ ye
döndükten sonra da Başbakanlık Osmanlı Arşivi ile Kızılay Arşivlerinden de ilgili
belgelere ulaşarak meslekdaşım Ahmet Bey’ le birlikte bir makale hazırlamıştık. Bu
konu o kadar beğenildi ki, İngilizcesi bir yabancı dergide yayın sırası beklerken
kısaca Türkçesi yayınlanmıştı bile; “Arda B, Acıduman A: Türk’ün H1N1’le İlk
İmtihanı: 1918-19 İnfluenza Pandemisinin Ülkemizdeki Görünümü. Klinik Gelişim
23(3): 28- 35, 2010.”
Elbette inanılmaz yoğunluktaki ve kuralsız trafiği, Kahire’ den aklımda öncelikle kalan
konuların başında geliyor. Çok kalın gözlükleriyle Şoför Eşref; beni kendilerinde
kalmakta olduğum arkadaşlarımın evinden aldı ve Kahire Müzesi’ nin kapısına
bıraktı, “ne kadar sonra gelip alayım?” diye sordu. “2 saat sonra” deyince, bu kadar
uzun sürede ne yapacağımı, canımın sıkılıp sıkılmayacağını sordu. Görecek çok şey
olduğunu, zamanın ancak yeteceğini düşündüğümü söyledim.
Orada kaldığım üç - dört gün boyunca Eşref beni hep toplantı merkezine, oradan eve
götürüp getirdi. Yolda Mısır’ daki hayat pahalılığından, bu nedenle bir türlü
evlenemediğinden söz etti. Uzun süredir nişanlıydı, para biriktiriyordu ev eşyası
almak için ama bir türlü haline - yoluna koyamamışlardı. Hayat pahalıydı, hem de
çok. Sürekli zam geliyor, eşya parasını denkleştiremiyorlardı. Trafik öyle kural
tanımaz bir biçimde işliyordu ki, Eşref alışkanlıkla arabayı sürerken “şimdi bir başka
arabaya çarpacağız, ha sürtündük ha sürtüneceğiz” duygusundan kurtulmaya, bunun
için de yola bakmamaya, bir şeyler okumaya çalışıyordum.
Kahire Müzesi son derece zengin bir koleksiyona sahip. Daha güzel sergileme
olanakları bulunabilir, daha genişve modern tasarımlı bir binayı hak ediyor ama yine
107
de birkaç saatlik bir ziyaret gerekli. Süleyman Paşa Camisi, Mehmed Ali Paşa Camii,
En-Nasır Camisi kahire’ deki güzel yapılardan.
Han el Halili oldukça geniş bir alanda kurulmuş olan bir kapalı çarşı. Evlerinde
kaldığım arkadaşımla toplantı çıkışı çarşının girişinde buluşmuştuk. Önce Necip
Mahfuz kahvesi’ne gittik, Mısır’ ın Nobel ödüllü yazarının fotoğraflaruyla süslü bu kafe
– pastanede oturduk, sohbet ettik, kahvelerimizi içtik. Ardından ibis kuşları bibloları
ve ısmarlanmış sürme almak için dolaştık; satıcılar Türk olduğumuzu öğrenince
hemen o sıradaki poüler dizilerden ya da Galatasaray’ lı futbolculardan birkaçının
adını söylüyorlardı. Kahire’ de 1950lerden beri tasarım mücevherler yapan Mahmoud
Khalil’in atölyesine gittik, oradan bir yüzük satın aldım.
Nil kıyısı gece serinliğinde iyi bir seçenek; trafiğin inanılmaz gürültüsü ve o saatte bile
hemen hiç ara vermeden çalan kornaların sesleri kıyıdaki kafelere - restoranlara
kadar ulaşıyor.
Bir öğleden sonramı piramitleri dolaşmaya ayırdım. At sırtında piramitleri dolaştım.
Mihmandarım öndeki atta, benim atımla birlikte eğerini tutarak yürüyen 11-12
yaşlarında bir çocuk ve ben at sırtında Giza piramitlerini gezdik. Son derece
etkileyiciler. Sanırım geceleri de turistlere yönelik ses ve ışık gösterileri yapılıyor.
Mısır Uygarlığı’ na ait en önemli eserlerden birisi hiç kuşku yok İskenderiye
Kütüphanesidir. İskenderiye(Alexandria) M.Ö. 332de Büyük İskender tarafından
kurulmuş bir şehir. Daha sonra Ptolemaios hanedanı döneminde merkezi bir önem
kazanan şehirde kurulan müze, kütüphane, botanik bahçesi ve gözlemevi son derece
zengin kaynaklara sahiptir. Antik dönemin en önemli kütüphanesi olan İskenderiye
Kütüphanesi’ nde sayıları bir milyona yaklaşan el yazmasının bulunduğu, bu unique
eserlerin papirüs rulolar halinde saklandığı ve muazzam bir çalışan kadrosu
bulunduğu yazılıdır. Antikitenin hemen tüm ünlü bilginlerinin, Herofilos’ un, Euklides’
in, Batlamyus’ un bu kütüphanede çalıştığı bilinmektedir.
İskenderiye Kütüphanesi’ nin ömrü çok uzun olamaz ne yazık ki. Büyük olasılıkla
pagan tapınaklarının imha edilmesi sırasında Kütüphane de yıkılır. Hristiyanlığın
yayılması sırasında çıkan din savaşlarında şehirde büyük bir kıyım yaşandığı,
kütüphanede de pagan dönemine ait eserlerin bulunduğu söylentisi üzerine
İmparator Theodosius’ un bütün eserlerin yok edilmesini emrettiği ve şehrin
hamamlarında bütün bu antikite kültür birikiminin günlerce yakılarak yok edildiği
rivayet edilmektedir. Roma İmparatoru Sezar’ ın şehri işgali sırasında kütüphanenin
kısmen zarar gördüğüne ilişkin bir başka görüş de bulunmaktadır.
Her durumda ne yazık ki 4. Yüzyıldan sonra İskenderiye Kütüphanesi’ nin yerinde
yeller estiğini kabul etmek durumundayız. Yıkılışından 17 yüzyıl sonra, 2002 yılında
eski kütüphanenin yerinde hemen aynı büyüklükte Yeni İskenderiye Kütüphanesi’ nin
açılışı yapılmıştır.
Kuşkusuz dünya da, bilginin üretiliş, akış ve toplanma biçimleri de öylesine değişmiş
ve dönüşmüştür ki, yeni kütüphanenin eskisiyle aynı ağırlığa sahip olması mümkün
değildir. Ama yine de, tarihsel olarak o kadar önemli bir mirasın üzerinde inşa
edilmiştir ki, bu satırların yazarının 2011 yılında basılmış olan İngilizce bir kitabı
İskenderiye Kütüphanesi’ne de gönderilmiştir. Şu anda British Library, Wellcome
Library, Washinton DC Congress Library gibi Alexandria Library kataloglarına da
108
girildiğinde raflarda “B Arda, V Rispler Chaim(Eds): Islam and Bioethics” adlı kitabın
bulunduğunu bilmek tarihsel olarak çok anlamlı görünmektedir.
109
12.
WINDHOEK’ TE (NAMİBYA)
Namibya “nereye düşer”?
Namibya, Güneybatı Afrika’ da, Atlas Okyanusu kıyısındadır.
İstanbul’ dan 9, 5 saatlik uçuşla Johannesburg’a, oradan da iki saat sonra Namibya’
nın başkenti Windhoek’e ulaşılır. “Google’ ın Ankara’ dan arabayla yol tarifine göre;
karayoluyla 16.079 km.lik bir yol vardır ketedilecek ve 9 gün 16 saatlik sürüşe
karşılık gelmektedir.
Namibya’ nın kuzeyinde Angola ve Zambiya, doğusunda Botsvana, güneyinde
Güney Afrika Cumhuriyeti bulunur. Kuzey-güney doğrultusunda ülkenin kıyısına
paralel Namib Çölü uzanmaktadır.
Küçük bir çocukken karıştırmayı pek sevdiğim Hayat Ansiklopedilerinde Namib
çöllerinin bir tasviri vardı, bu isim oradan aklımda kalmıştır. Yıllar sonra bu uzak
ülkeye yolumun düşeceğini hiç ummazdım.
Namibya için “Birleşmiş Milletler’ in çocuğu” gibi bir tanımlama yapılıyor. Burası 19.
yüzyılda, "Güneybatı Afrika" adıyla bir Alman sömürgesidir. 1990 yılında Güney
Afrika’ dan ayrılarak bağımsız bir ülke olmuştur.
Ülkenin nüfusu 2 milyondur, nüfus yoğunluğu da kilometrekare başına 2 kişi.
Başkenti Windhoektir. Kişi başına ulusal gelir; 7400 USD olarak kaydedilmiş, resmi
dil: İngilizce olmakla birlikte; Afrikaanca ve Almanca da konuşulmaktadır. Zorunlu
eğitim 10 yıl sürmektedir.
Namibya’ nın bir vakitler sömürgeleştirilmiş olmasının nedenleri arasında ülkenin
zengin maden varlığı olsa gerektir. Burası dünya uranyum üretiminde 5. sırada yer
almaktadır; ayrıca elmas ve altın yatakları bulunmaktadır. Tarıma uygun alanlar
sadece %1lik genişliktedir, tarım geliri ülkenin ulusal gelirinin %10unu
oluşturmaktadır, ancak nüfusun %70i tarımla geçinmektedir.
Namibya’ da kadın olmak, çocuk olmak üzerine; Beyaz kadınların yaşam
beklentisi 87 iken, siyahlarınki sadece 38 yıldır. Bu rakam toplumda ciddi eşitsizlikler
olduğunu çok çarpıcı bir biçimde göstermektedir. Gelenekler, örfler ve modern
kanunlar yan yanadır bu ülkede. Bir yandan resmi olarak kaydedilmemiş evlilikler ve
dolayısıyla kayıtdışı kalan çocuklar vardır. Kırsal bölgede sağlıkla ilgili sorunların
çözümü hiç de kolay görünmemektedir. Yılan ısırması nedeniyle hastaneye getirilen,
110
ancak daha kuyrukta beklerken ölen çocuklardan söz ediliyorsa katedilmesi gereken
çok uzun bir yol var demektir.
Benim bu ülkede bulunma gerekçem; Unesco’ nun GEOBS veritabanı için Tıp
Hukuğu - Etik Projesinin 8-10 Aralık 2010 tarihinde Windhoek’ te düzenlediği proje
toplantısına katılmaktı.
Yolculuk için ön hazırlıklar gerekiyordu. Bir kere Namibya Türk vatandaşlarından yeşil
pasaportları olsa dahi, vize istiyor; üstelik Ankara’ da büyükelçilikleri bulunmuyordu.
O nedenle pasaportum vize için Berlin’ deki Namibya Büyükelçiliği’ ne gönderildi, kısa
sürede vizelenmiş olarak elime geçti.
Bize oldukça uzak bir coğrafyaya gitmeden önce elbette enfeksiyon hastalıkları
açısından bir araştırma yapmak gerekli. Bu amaçla Hudut ve Sahiller Sağlık Genel
Müdürlüğü’ nün web sayfası son derece bilgilendirici; http://www.hssgm.gov.tr/
Namibya yolculuk öncesi özel bir aşı olmanızı gerektirmiyor. Ancak koruyucu olarak
ilaç almanız öneriliyor. “Plazmodium falciparum” sıtmasına karşı önlem olarak
tetradoks, yolculuktan bir gün önce günde bir tane almaya başlayıp, 4 hafta süreyle
kullanacaksınız.
Unesco’ nun GEOBS veritabanı; GEOBS(Global Ethics Observatory) veritabanı için
etikle ilgili ulusal mevzuat örneklerinin tematik analizine dayanan projesi; “Database
on Ethics Related Legislation and Guidelines” adını taşımaktaydı. GEOBS’ un beş
veritabanından birisi olan bu projenin birinci aşaması için öngörülen çalışma biçimi
kabaca şöyle özetlenebilir;
Her bir ülkenin “insanla ilgili tıp araştırmaları”, “temel sağlık bakımına ve ilaçlara
ulaşım”, “genetik danışma”, “gelecek kuşakların korunması” ve “bilimsel
araştırma özgürlüğü” başlıklarında var olan mevzuatının hiyerarşik dizilişle tematik
olarak işlenmesi, uluslararası değerlendirme kurulunun eleştirisine açıldıktan sonra
da düzeltmelerle son biçiminin verilmesine dayanmaktadır.
Dolayısıyla önce ülkenin yasal sistemi hakkında kısa bir bilgi verilmesi; ardından o
ülkenin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmelerin ne olduğunun bilgisinin
eklenmesi ve ardından biyoetik temaların o ülkenin mevzuatında yer alıp almadığının
ayrıntılı bir biçimde işlenmesi gerekmektedir. Bu işleyiş içerisinde her bir biyoetik
temanın önce o ülkenin anayasasında, ardından sıra ile kanunlarında, tüzük ve
yönetmeliklerinde yer alıp almadığını incelemek ve eğer mevzuatta bir karşılığı varsa,
orada nasıl geçtiğini alıntılayarak ve resmi bir web sitesini de kaynak göstererek
yazmak gerekmektedir.
Her ülke için bu dizgeye uyan bir çalışmanın yapılması istenen bir etikçi - tıp
hukukçusu bulunmaktadır, Türkiye için benden istenmişti. Dolayısıyla projenin ilk
aşamasına ilişkin çalışmamı 2011 Şubat ayı sonunda bitirdim, projenin farklı biyoetik
temaların kullanıldığı 2. aşamasının taslağını da, 5 Eylül - 30 Kasım 2011 arasında
tamamlayarak değerlendirme kuruluna ilettim. Değerlendirme kurulu; Avustralya,
Japonya, Almanya, Macaristan ve Brezilya’ dan uzman akademisyenlerden
oluşmaktaydı.
Doğal güzellikler açısından elbette Namibya harika bir ülke. Eğer birkaç hafta kalma
şansınız varsa Etosha Ulusal Parkı, Fish River Kanyonu, Sesriem Kanyonuna
düzenlenen turlara katılmak mümkün. Zebra ve timsah eti günlük mutfakta kullanılan
111
malzemeler. Sizi havaalanına götüren arabanın camından yol boyunca zürafaları,
filleri görebilir, buranın Orta Anadolu bozkırından farklılıklarını hemen sezersiniz.
112
13.
ADDİS ABABA– (ETİYOPYA)
“Bir zamanların Habeşistan’ı ” günümüzün Etiyopyası İstanbul’ dan 5 saatlik uçuşla
ulaşılabilen bir Doğu Afrika ülkesidir, Sudan, Eritre, Cibuti, Somali, Kenya ve Uganda
ile çevrilidir.
Bir kara devletidir günümüzde Etiyopya.
1960-90 dönemi Eritre sorunu nedeniyle çatışmalar ve gerginliklerle geçmiştir.
Yaklaşık otuz yıllık bu iç çatışma döneminin ardından, ülkenin Kızıldeniz boyunca
uzanan sahil bölgesi, 1993’te halk oylaması sonucunda Eritre adıyla bir devlet olarak
bağımsızlığını ilân etmiştir. Böylece Etiyopya'nın Kızıldeniz ile bağlantısı kesilerek
ülke bir kara devletine dönüşmüştür.
Ülkenin kuruluşu M.Ö. 13. yüzyıla dayanmaktadır. 1936-41 yılları arasında Mussolini
dönemindeki işgal sayılmazsa, bağımsızlığını koruyabilmiş ve Avrupa devletlerince
sömürge yapılamamış Afrika’ nın hemen tek ülkesi Etiyopya’ dır.
Nüfus; 85 milyon, kişi başına ulusal gelir 1370 USD, resmi dil Amharca, para birimi
Birr’dir. Ülkenin başkenti Addis Ababa’ dır, yerel dilde "yeni çiçek" anlamına
gelmektedir.
Tarım ülkesi sayılan Etiyopya’da ulusal gelirin % 50'si, ihracatın %90'ı ve
istihdamın %80'i tarıma dayanan bir ekonomisi bulunmaktadır. Ekilebilen alanların
yalnızca 1/5'i ekilip biçilmekte ve bu alanlar için yağmur dışında bir sulama yöntemi
bulunmamaktadır. Bölgeler, yağış miktarı açısından farklılık göstermektedir. Tarım
üretiminin %80'ini tahıl, mısır, arpa, darı oluşturmakta ve tamamen iç tüketimde
kullanılmaktadır. Etiyopya ekonomisi için kahve son derece önemli bir üründür. Ulusal
gelire katkısı yaklaşık %10dur. Nüfusun %25'i geçimini kahve sektöründen
sağlamaktadır.
1990’ lardan itibaren Etiyopya serbest pazar ekonomisine dayalı stratejiler izlemiş ve
yapısal reformlar başlatmıştır. İç fiyatların yeniden düzenlenmesi, dış ticaretin
liberalizasyonu, devlet işletmelerinin özelleştirilmesi, iç ve dış özel yatırımların
desteklenmesi ve özel sektörün geliştirilmesi hükümetin öncelikleri arasında yer
almıştır.
Çocukluğumun “Habeşistan” algısını oluşturan iki kişi hatırlıyorum. Bunlardan birisi
ülkedeki Son İmparator olan ve 1930-74 arasında 44 koca yıl hüküm sürmüş olan
Haile Selasiye (1892-1975)’ dir. Onun Hayat Ansiklopedisi’ nde ve Resimli Bilgi’
deki sarayında aslanlarını beslerken çekilmiş fotoğraflarını çok net bir biçimde
hatırlıyorum. Hemen arka sayfalardaki yerel halkın açlıktan sayılan kemiklerini
gösteren fotoğraflarını da çocuk aklımla karşılaştırmış ve Selasiye’ nin neden o etleri
113
halkına yedirmediğine kafa yormuştum o vakitler Antep’ te geçen çocukluk
günlerimde.
Öteki kişi de Abebe Bikila (1932-1973) dır. Çıplak ayaklı maraton koşucusu. 1960’
da Roma’ da maratonu birincilikle tamamlayan Bikila olimpiyat oyunları tarihinde altın
madalya kazanan ilk siyah Afrikalıdır.
Vize almak gerekiyordu, Ankara’ da büyükelçilikleri olduğu için bir sıkıntı yaşamadım.
Yola çıkmadan on gün önce sarıhumma aşısı oldum, aşı cüzdanımı da
pasaportumun yanına ekledim. Dr. Johnston’ ın
“Tetradoks’a ne hacet, Addis
yükseklerde bir şehir, burada sivrisinek falan yok” demesine rağmen; yine de ben
nizami ve kitabi bir biçimde sıtmaya karşı ilaç başlamayı ihmal etmedim.
Önce 2011, ardından 2012de Addis Ababa’ daydım, her seferinde üç dört gün
kaldım.
“Kıtanın kuzeyindeki Arap baharı” acaba kıtanın doğusunu da etkiler mi, karışıklıklar
var mıdır sorusu ilk kez giderken aklıma gelmedi değil. Ama beni davet eden Dr.
Johnston orada seçimlerin daha yeni yapıldığını ve stabil bir durumun söz konusu
olduğunu, endişeye yer olmadığını belirtti. Devrimci Demokratik Halk Cephesi
önderliğinde tek partili bir yönetim sisteminin geçerli olduğu bir ülkeydi, kaygısız yola
çıkmıştım böylece. Uçak hemen tümüyle doluydu. Aynı sırada oturan Türkiye’ den
işadamları vardı, onlarla konuştuk, Etiyopya da aralarında olmak üzere Afrika’ nın
hemen her tarafına ürün satıyorlardı.
“Legal Medicine and Medical Ethics Conference”, 24-25 Mart 2011 yapıldı ve iki
konuşma yaptım; “The meaning of medical ethics” ve “Neuroscience and medical
ethics”. Bu toplantı için gelmiş olan Dr. D. Paul ve Dr. L. Wallstedt ile birlikte tıp
etiğinin belli başlı bir çok başlığı orada sanıyorum ilk kez konuşuldu. (WAML Bulletin,
2011)
Dr. Johnston ile Addis Ababa Üniversitesi için bir etik programı geliştirmek üzerine
düşündük ve bunu 1-3 Mayıs 2012 tarihinde Pittsburgh’ ta Duqesne Üniversitesi’nde
yapılan International Ethics Education Conference için “Legal Medicine and Medical
Ethics in the Third World: The Ethiopian Experience; JC Johnston, B Arda” olarak bir
sözel bildiri olarak sunduk.
Şubat 2012’ de yeniden Addis’ teydim; bu kez Dr. Johnston Etiyopya Hekimler Birliği
ile beraber “2nd Legal Medicine and Medical Ethics Conference” i düzenlemişti.
Norveç’ ten beyin cerrahı Dr. Knut Wester’ in de katıldığı konferansta beş tane ders
anlattım.
Sanırım “Etiyopya’ daki nörologların birçoğunu tanırım” desem yanlış olmayacaktır.
Ülkenin tek kadın nöroloğu; Dr. Mehila’ yı ve daha kıdemli bir hekim olan Dr. Guta’ yı
biliyorum. Bütün ülkede toplam 8 nöroloji uzmanı olduğuna göre, demek ki %25ini
tanıyorum.
Mehila daha sonra TND’ nin bursuyla Ankara’ ya geldi, bir ay kalarak eğitim aldı
burada. Onunla birlikte Mart 2012’ de Hacettepe Tıp Fakültesi’ nde ortak bir seminer
verdik.
O nöroloji açısından ülkesinin durumunu anlattı, ben de geçen yıl
bulunduğum Addis Ababa’ ya ilişkin kendi izlenimlerimi.
114
Etiyopya için sağlık hizmetine ulaşmakta önemli sıkıntılar olduğu açık. Ülkenin sağlık
altyapısında ve donanımında ciddi eksiklikler var. Beriberi, skorbit… ne yazık ki halen
yaygın görülen hastalıklar arasında.
Başkentin görülmesi gereken noktalarından birisi Ulusal Müze. Burada ilk geçici sergi
1936’da yapılmış, 1958’ de de Arkeoloji Enstitüsü kurulmuş. 1976 yılında da müze
bugünkü durumunu almış. Elbette en önemli öğe Lucy.
Donald Johnson ve ekibi tarafından 1974’ te Hadar’ da bulunmuş olan bu en yaşlı ve
görmüş geçirmiş insan, 3.5 milyon yaşında. Onu bulan ekip keşiflerini Beatles’ ın
“Lucy in the Sky with Diamonds”
şarkısıyla kutlamış oldukları için adının Lucy
olmasına karar vermişler.
Aynı müzenin giriş katında sergilenen ve ilk çocuğa ilişkin kalıntılar da bir başka
önemli buluntu. 3.3 milyon yaşında olduğu tahmin edilen bu Australopithecus
afarensis örneği bilinen bu en yaşlı çocuğa Selam adı verilmiş. 3 yaşında bir kıza ait
olduğu düşünülen bu kalıntı da, 2000 – 2004 yılları arasında Dikika kazılarında
bulunup Addis Ababa’ daki ulusal müzenin envanterine kaydedilmiş.
Birçok gelişmekte olan ülke için, kendi yetişmiş evlatlarını kendi ülkesinde
tutamamaktan ve gelişmiş ülkelere bir beyin göçü yaşandığından söz edilir. Burada
“beyin göçü” yerine, daha doğrusu onun yanısıra bir de “kas göçünden de söz etmek
gerekli.
Türkiye’ de ay yıldız altında koşan atletleri hatırlayalım; Elvan Abeylegesse, Alemitu
Bekele, ya da İlham Tanui Özbilen’ i. Kenya doğumlu olanlar da var aralarında , ama
birçoğunun Etiyopya kökenli olduğunu göreceğiz.
“Zira, ulusal forma Etiyopya’ da o kadar da yakın ve ulaşılır değil ”
115
14.
WASHINGTON DC’ DE, PUBMED’ İN KAYNAĞINDA
PubMed’ in ne anlama geldiğini sanırım ilk kez tıp öğrencisiyken Morfoloji binasındaki
kütüphanede düşünmüşümdür. O zamanlar bilgiye ulaşma yolları oldukça sınırlıydı,
birtakım makale taramaları yapmak için Bilkent sırtlarına tırmanıp YÖK’e kadar
gitmek, orada oturup istediğiniz dergilerin depolardan gelmesini beklemek, hepsinin
bulunmadığını
gördükten
sonra
elinize geçenlerden fotokopiler
yaptırmanız,
neredeyse bir tam gününüzün Bilkent tarafında geçmesi demekti.
Elbette daha sonra akademik ortamda çalışmaya başlayınca dizinler, impakt
faktörleri, atıf indeksi, h faktörü…vb. yığınla farklı terimle karşılaştım. Bilimsel
yayıncılık ciddi biçimde değişiyordu, sizin de akademi çatısı altında bu değişimin
farkında olarak, bu oyunu kurallara göre oynamanız gerekiyordu.
Washington’a ilk kez 1995’ te tıp eğitimi hakkındaki bir kongreye katılmak için
gitmiştim. O zaman bir poster sunmuştum.
Hazırlama aşamasında da posterin
boyutlarının bizdeki ve Avrupa’ daki benzerlerine göre bir hayli büyük olduğunu,
taşımanın bile pek kolay olmadığını hatırlıyorum. Çok net hatırladığım başka birkaç
nokta da, toplantıların çok erken saatte başlaması, salonların dondurucu soğuk
olması ve aynı zamanda aralarda servis edilen içecekler için de neredeyse
bardakların yarısına kadar buz dolu olmasıydı.
Ancak Amerika bu ilk görüşümde beni hiç şaşırtmamış, gördüğüm her şey çok tanıdık
gelmişti. Zira o kadar uzun bir süredir Amerikan tarzı bir kültürün bombardımanı
altındaydık ki. Filmlerden, edebiyat ürünlerinden, günlük hayatta pompalanan yığınla
başka örnekten hareketle gördüklerim hep bende “deja vu” izlenimi yaratıyordu.
116
Binalar, sokaklar, yürüyen insanlar, taksiler… hepsi bir Hollywood filminde daha önce
bir biçimde karşıma çıkmış gibiydi. Yabancılık çekmedim.
2012 yılı Mayıs ayı sonunda ve sonra da 2013 Mayıs ayı başında Maryland’ de
National Institute of Health (NIH) “karargahı”na gittim. İnsanı bunaltan güvenlik
kontrollerinden geçtikten sonra,
son derece geniş bir arazi üzerine kurulu NIH
topraklarına ayak basıyordum. Büyük bir keyifle NIH tabelasının önünde fotoğraf
çektirecektim.
2012 Şubatı’ nda Harvard Tıp Fakültesi’ nden Prof. Kerim Munir’ den bir e-mail
almıştım. NIH’ e bir grant almak üzere başvurmayı düşünüyordu. Proje konusu
araştırma etiği eğitimi ile ilgiliydi, eğer kabul edilirse beş yıl sürecekti. Türkiye merkez
olmak üzere, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan da dahil edilecekti.
Kerim Hoca’ yla şahsen tanışmıyorduk. Grant başvurusu fikri üzerine önce
asistanından Türkiye’ den etikle ilgili olarak kimlerle işbirliği yapılabileceğini bulmasını
istemiş, dediğine göre birkaç gün sonra asistanı bir internet araştırması yaparak
benim yayınlarıma ulaşmış, makalelerimin birer çıktısını toplayarak kendisine
gelmişti. Dolayısıyla e-posta yoluyla eğer kendisine destek olabilirsem memnuniyet
duyacağını belirtmekteydi.
Katkıda bulunmaya karar verdim.
Bunun, eğer kabul edilirse, hem Türkiye adına prestijli bir proje olduğunu, hem de etik
alanından sınırlı sayıda da olsa genç akademisyen adayı için kaçırılmayacak bir fırsat
yaratacağını düşündüm.
Proje başvuru takvimine göre önce kendim bir niyet mektubu, yaşam öyküsü ve yayın
listesi hazırladım; ardından Azerbaycan, Kırgızistan ve Özbekistan’ dan tanıdığım
akademisyenlerden cv ve destek mektupları istedim. Tüm bunlar oldukça kısa sürede
tamamlanması gereken işlerdi, internet başında bekleme pahasına yaptım. Böylece
her biri uzak bir ülkede yaşayan profesör arkadaşlarım da gereken mektupları, yayın
listelerini ve yaşam öykülerini dar zamanda hazırlayıp bana gönderdiler. Sonuç
olarak
Kerim
Hocanın
başvurusu
zamanında
tamamlandı
ve
NIH
Grant
komisyonunun karşısına eksiksiz çıktı.
Böylece 2012 Mart ayında bir gün Ankara’ da ziyaretime gelmeleri üzere
randevulaştık; Kerim Hoca ve projenin koordinatörlüğünü yapacak olan Beverley ile
117
Sıhhiye’ deki odamda birer kahve içerek yüzyüze tanışmış olduk. Kerim Hoca Kıbrıs
kökenli bir Türk idi. Tıp eğitimini Londra’ da yapmıştı, yıllardır Boston’ da Harvard’da
tıp fakültesinde çalışmaktaydı. Birkaç gün için Ankara’ ya gelmişti. “Duyduğuma göre”
dedi, “bizim projeye büyük olasılıkla destek verilecekmiş. Ama elbette kesin olarak
ilan edilmeden bilemeyiz”. Amerika’ ya dönüşlerini izleyen ikinci haftaydı sanırım, eposta ile müjdeli haberi verdi Kerim Hoca. Proje desteklenmeye değer bulunmuştu.
Birkaç hafta sonra da NIH merkezine mayıs sonunda yapılacak iki günlük bir
toplantıya çağrıldım. Hali hazırda yürütülmekte olan projeler hakkında bilgi verilip
görüş alışverişinde bulunulacaktı.
28 Mayıs 2012 günü Washington’a ulaşmış, pasaport polisinin karşısındaydım.
Pasaportumu kontrol ettikten sonra, “Bu ay Amerika’ ya ikinci gelişiniz” dedi. “Evet”
dedim, “Mayıs başında Pittsburgh’ da toplantım vardı; şimdi de burada. Yoksa emin
olun yaşgünümü ailemle geçirmek isterdim” dedim. O günün doğum günüm olduğunu
gören polis bana bir kuple “happy birthday” şarkısını söyledi ve otelime ulaşınca
kendime bir pasta ısmarlamamı da eklemeyi ihmal etmedi. Böylece Amerika’ ya pek
bir dostane karşılama ile girmiş oldum.
NIH Yerleşkesi (“NIH HQ” ) oldukça geniş bir arazi üzerinde yer alan bir araştırma
üssü. 27 farklı merkez ve enstitü ile direktörlüğe ait binalar burada yer alıyor. Başlıca
binalar; NIH Klinik Merkezi(10 numaralı bina), NIH Ziyaretçi Merkezi ve Nobel Ödülü
Sergileme Alanı(45 nolu bina), Lipsett Amfitiyatrosu ve Masur Oditoryum’u (10 nolu
bina), Natcher Binası (45 nolu bina), Claude B. Pepper Binası (31 nolu bina), NIH
Kütüphanesi (10 nolu bina), Ulusal Tıp Kütüphanesi (38 nolu bina)
Burası Washington DC’ ye sadece 15 kilometre uzaklıkta Bethesda’ da yer almakta.
Amerika Birleşik Devletleri’ nde NIH’e ait başka araştırma tesisleri de bulunmakta;
Frederick Kanser Araştırmaları Merkezi ile Baltimore Bayview Yerleşkesi Maryland’
de, Ulusal Çevresel Sağlık Bilimleri Enstitüsü North Carolina’ da, Rocky Mountain
Laboratuarları Montana’ da, Phoenix Epidemiyoloji ve Klinik Araştırma Şubesi
Arizona’ da kurulmuş.
NIH 1887 yılında kurulmuş, yüz yaşını oldukça gerilerde bırakmış bir merkez. Bugün
tıp araştırmalarına verilen grantler ve araştırma destekleri bağlamında son derece
önemli bir merkez. Hem kendi laboratuarlarında yapılan araştırmaları, hem de ülke
118
dışındaki üniversitelerde ya da enstitülerde çalışan ABD vatandaşı olmayan
araştırmacıları da desteklemektedir. Grantlere başvuru için son derece titiz bir
biçimde
izlenen
başvuru
koşullarına
ve
takvimlere
internet
üzerinden
ulaşılabilmektedir. http://www.grants.nih.gov/grants/oer.htm
NIH sağlık ve hastalıkla ilgili istatistiksel bilgiler açısından da önemli. Kanser,
tamamlayıcı ve alternatif denen tıp, sağırlık ve öteki iletişimsel bozukluklar, diş
sağlığı, diyabet ve sindirim sistemi ve böbrek hastalıkları, ilaç kullanımı, göz
hastalıkları, obezite ve ruh sağlığı başlıkları altındaki rakamlara NIH aracılığıyla
ulaşmak mümkün görünüyor.
Sadece sağlıkla ilgili araştırmalar konusunda 126 yıldır etkin olan NIH ile kendi
ülkemizin araştırma olanaklarını karşılaştırdığımızda elbette, bizim açımızdan
oldukça yetersiz bir tablo bulmaktayız. Türkiye’ de araştırma geleneğinin olup
olmadığı; araştırma ruhunu hem hakir ve hem de aykırı gören “başımıza icat
çıkarma”, ya da “eski köye yeni adet mi getireceksin?” biçimindeki yığınla özlü sözü
üretmiş bir kültürde; bir vakitler rasathanesini açık tutamamış hatta gerici
kalkışmalarla yıkılmasına göz yumabilmiş bir toplumda yaşıyoruz. Dolayısıyla bilimsel
çalışmalara, araştırma-geliştirmeye kısıtlı bir bütçe ayırmış olmamıza şaşırmamak
gerekli.
NIH merkezine yeniden gidişim 1 - 3 Mayıs 2013’teki biyoetik toplantısı için idi.
Araştırma etiği eğitimi için ders programı geliştirme konusunda neler yapılabileceği
konuşulup tartışıldı. Benim önerim; farklı ülkelerden gelip Harvard’ da sınırlı süre
eğitim alıp dönecek genç akademisyen adayların eğitim süreçlerinde yazma
becerileri üzerinde duran, bunları geliştirmeye ve işlemeye yönelik formel bir dersin
de bulunması idi. Neredeyse ilkokul düzeyinde çoktan seçmeli test sınavlarıyla
yetişen, hiç mektup yazmamış ve pulunu yapıştırarak postaya vermemiş, kimi harfleri
bile kullanmaksızın sadece kısa mesajlarla yaşayan genç bir kültürün yazılı akademik
ürünler vermesine böyle bir dersin katkısı olacağını düşünüyorum.
119
15.
BREZİLYA MACEİO, PORTEKİZ LİZBON VE İSPANYA BARSELONA;
FUTBOLUN ETKİLERİ
Futbolun, spor olma özelliğinden daha çok, zevkli bir “gösteri” olduğunu düşünürüm.
Burada belki de “temaşa” demek daha doğru olacaktır. Hem dev bir endüstridir futbol,
hem de çok farklı boyutları bulunan bir seyirliktir. Tanıl Bora’ nın “Futbolun, sadece
“kazanma” duygusunu tatmin etmeye hapsedilmiş 90 dakikalık bir itiş kakış olmadığı”
görüşüne de yürekten katılıyorum.
Bu yeni bir düşünce değildir benim için. Gaziantep’ te bir ortaokul öğrencisiyken de
futbolla ilgilenir, maçları izlerdim, Sabri Dino’ nun küçük bir hayranıydım. O zamanlar
pazar geceleri akşam yemeklerini ikinci bir zengin kahvaltı sofrası kurarak yapmak
gibi bir alışkanlığımız vardı ailece. Dolayısıyla hem çıtır ekmeği, hem zeytinin ve yeni
demlenmiş çayın kokusunu, hem de fonda maçları anlatan o şehirden bu şehre
bağlantı kuran spikerlerin hızlı radyo anlatımını hatırlıyorum. Tıp fakültesini kazanıp
Ankara’ ya üniversiteye gelirken Doğan amcam bana beyaz renkli ufak bir transistörlü
radyo hediye etmişti. Pazar günleri maçların naklen yayınlarını dinlemem için.
2500 yıl kadar önce Çin’ de başladığı düşünülen futbolun, öncelikle Hipokratik Tıp’ la
yaşıt bir spor olduğunu, günümüzde neredeyse 250 milyonu aşkın sporcu tarafından
yapıldığını önce tespit etmek gerekli. FİFA’ya bakılırsa 8. yüzyıldan beridir
oynanmakta olduğu için İngiltere futbolun beşiğidir.
Futbolun dünyanın birçok ülkesi için de son derece hayati önemde olduğunu
söylemek doğrudur. Bunlar arasında Brezilya’ nın mutena bir yeri var elbet ve
ardından Portekiz ve İspanya’ nın. Dolayısıyla bu kısa gözlem yazısı da buna ilişkin.
Brezilya’ya 2012 Ağustos’ unda görevli olarak gittim. Bir haftaya yakın bir süre
Maceio adlı şehirde kaldım. Resmi boyutu şöyle özetlenebilir;
“19. Dünya Tıp Hukuğu Kongresi 6 - 10 Ağustos 2012 tarihlerinde Brezilya’ nın
Maceio kentinde yapıldı. 5 Ağustos Pazar günü 16.30-18.30 arasında yönetim kurulu
hazırlık toplantısı; 6 Ağustos Pazartesi günü saat 8:00-16:00 arasında “Board of
Governors”, “Council of Presidents” toplantıları yapıldı. Bu toplantıda 2016’de 21.si
yapılacak olan Dünya Kongresi evsahipliği için başvuruları bulunan bid dosyaları
görüşülerek oylama yapıldı, sonucu Los Angeles lehine gerçekleşti.
120
Kongre 7 Ağustos Salı günü açılış töreniyle başladı. Prof. Dr. Berna Arda’nın 7
Ağustos günü 10:00-13:00 ve 8 Ağustos günü 15:30-17:30 oturumlarında oturum
başkanlığı görevleri vardı.
8 Ağustos günü 13:00 - 15:00 oturumunda Yüksek Sağlık Şurası kararlarında
kadın hastalıkları doğum alanıyla ilgili bir sözel sunum ve 8 Ağustos günü 15:3017:30 oturumunda klinik araştırmalar ve etik kurullar konulu ikinci bir konuşma Prof.
Dr. Berna Arda tarafından yapılmıştır.
World Association for Medical Law genel kurulu 9 Ağustos Perşembe günü
saat 17:00-18:30 arasında yapıldı. Bu oturumda genel kurul üyeleri tarafından BoG’
un önerdiği yeni governorların seçimi yapıldı. Ardından 18:30-19:30 da yeni yönetim
kurulunun ilk toplantısında da yeni is bolumu gerceklestirildi.
Sonuç olarak, 19. Dünya Tıp Hukuğu Kongresi iki sözel sunum ve iki oturum
başkanlığı da yapılarak oldukça verimli geçen, ülkemizin tıp etiği-hukuğu alanındaki
tanıtımı açısından da yararlı bir toplantı olmuştur.”
Brezilya elbette bize çok uzak bir ülke, bu coğrafi durum nedeniyle tarih boyunca da
ilişkilerimizin son derece sınırlı olduğunu öngörebiliriz. Maceio ülkenin nispeten
yoksul bir bölgesi. Rio de Jenerio ya da Sao Paolo gibi göz önünde de değil. Atlas
Okyanusu kıyısında, geniş ve beyaz kumsalların süslediği kilometrelerce uzun bir
sahili var. Tekneyle biraz yolculuk yapmayı göze alanlara mercan resifleri harika
görünümler sunuyor.
Edison "Edson" Arantes do Nascimento ( 23 Ekim 1940- ) yu tanır mısınız? Kimdir
bilir misiniz? Muhtemelen tanımazsınız, ama Pele’ yi hemen herkes bilir, adını
duymuştur en azından. Yaşayan bir futbol efsanesidir Pele.
Küçük Edison, çocukluk arkadaşları tarafından “Peli”, yani “yaramaz” olarak
çağrılıyordu, bu ad zamanla Pele’ ye dönüştü ve öylece kaldı. 11 yaşında futbola
büyük yeteneği olduğu anlaşılarak oynamaya başladı ve aynı yıl Santos futbol
takımının yıldız oyuncusu haline geldi. Pele futbol tarihinin en çok gol kralı olmuş
futbolcusu olarak kaydedilmiştir. Tüm oyun hayatı boyunca 1281 gol attığı, üç kez
dünya şampiyonluğunu kucakladığı gibi notlar bulmak mümkündür. Ama, sanırım
onun kariyerine ilişkin en ilginç noktalardan birisi 1967-70 yılları arasındaki Nijerya İç
Savaşı( ya da Biafra Savaşı) sırasında Pele’ nin oynayacağı bir maçın izlenebilmesi
için iki günlük ateşkes ilan edilmesi olsa gerek.
Portekiz- Lizbon;
Ülkelerin siyasal tarihleri açısından çok önemli ve iz bırakan dönemler yaşanmıştır.
Portekiz’ i de, İspanya’yı da bu ülkeler arasında saymak gerektir.
Kimi yazarlar “fado, fiesta ve futbol” üzerine kurulu bir yapının Portekiz’ de Salazar’ ın
diktatörlüğü için etkili olduğunu belirtmektedirler. 1932-1968 (hatta kısa bir hastalık
dönemindeki aradan sonra 1974’e kadar) yılları arasında ülkeyi yöneten Salazar’ ın
bu üç unsurun “uyuşturucu” etkisinden yararlandığını vurgulamaktadırlar. Onun
İspanya’ da General Franco ile birçok ortak özelliğin bulunduğu dile getirilmektedir.
121
Nazi yanlısı olmak ve Mussolini hayranlığı her iki diktatör için ortak paydayı
oluşturmaktadır.
Portekiz, Avrupa’ nın en batısında Atlas Okyanusu kıyısında 10 milyon civarında
nüfusa sahip bir ülke. Birkaç günlüğüne Lizbon’ da bulunma şansım olmuştu. Burası
oldukça eski ve güzel bir şehir. Yarım milyon civarında bir nüfus barındırıyor. İki tam
gününüz varsa hemen her tarafını dolaşabilirsiniz. 13. yüzyıldan beri ülkenin
başkenti. Eski binaları, dik ve dar yolları ile buralarda dolaşan sarı renkli tramvayları,
Arnavut kaldırımları, yığınla farklı deniz ürününün bulunabileceği lezzetli yemekleri,
tapasları ve canayakın insanları ile güzel bir kent Lizbon. Kaşif ruha sahip insanları
da, aynı zamanda koloniyal yaklaşımı da barındırmış bir doku.
Lizbon’u görmüş olmak için; “Bairro alto” bölgesinde dolaşmak, fado dinlemek, binbir
çeşit tapaslardan patatas bravas’ ın tadına bakmak gerekli.
“Ocenario de Lisboa” 1998’ de EXPO için yapılmış, halen de Avrupa’ nın en dev
akvaryumu olarak tanıtılıyor. Bencileyin, ergenlik döneminde Jaws filmleri seyredip,
denizden soğuyan ve halen ayağının değmediği yerlere gidemeyen kayıp yüzücü
kuşağı için harika bir deneyim. Gerçekten çok etkileyici. Kaptan Cousteau’ nun ve
onu izleyenlerin büyülü dünyasına yakından bakma; dev köpek balıklarıyla sakin ve
güvenli bir biçimde göz göze gelme fırsatı veriyor.
Belém Kulesi(Torre de Belem), Portekiz'in başkenti Lizbon'un Belém bölgesinde
bulunan tarihi bir kuledir. Gotik stilinin devamı olan Manuelin tarzında olan kule, 16.
Yüzyıl'ın başlarında Portekizli kaşif Vasco de Gama anısına yapılmış. Belem’ de
halen eski dönemde manastır rahiplerinin tarifiyle yapılan bir tür tart son derece
popüler. “Pastel de Nata" ya da “Pasteis de Belem” Bunlar içi kremalı, dışı çıtır
milföylü tatlılar. Lizbon’ un en eski pastanelerine; Nicola (1787), Confeteria Nacional
(1829) ve Pastelaria Suiça (1922) uğramak ve bir kahve eşliğinde yemek için ideal.
25 Nisan Köprüsü (“Ponte 25 de Abril”) Lizbon’ da Tejo Nehri üzerine kurulu. Hem
tren hem de arabaların kullanımına uygun bir asma köprü. 6 Ağustos 1966’ da
dönemin diktatörünün adıyla Salazar Köprüsü olarak açılmış, diktatör devrilince adı
değiştirilmiş. Karanfil Devrimi’ nin yapıldığı günün adını almış. Nehirden yüksekliği
70 m. olan köprüyü San Fransisco’ daki Goldehn Gate Köprüsü ile aynı ekip inşa
etmiş.
Futbola gelince; Portekiz’ in uluslararası düzeyde çok büyük başarıları yok aslında.
1966 yılındaki Dünya Kupası’ nda üçüncülük ve 2004 yılındaki Avrupa Futbol
Şampiyonası’ nda ikincilik derecesi almışlar. Ancak dünya çapında tanınmış ve
Avrupa’ nın belli başlı klüplerinde oynayan önemli Portekizli futbolcuları bulunmakta;
1985 doğumlu Cristiano Ronaldo bunların en başında geliyor.
Bu şehre doğru yola çıkmadan önce Pascal Mercier’ in kaleminden “Lizbon’a gece
treni”ni okuyun. Kitabın tanıtım yazısından alıntı yaparsak;
“Antik diller öğretmeni Raimund Gregorius dersin ortasında birden kalkıp sınıftan
çıkar ve yaşadığı şehri, düzenli hayatını terk edip hakkında hiçbir şey bilmediği
gizemli bir Portekizli'nin, doktor ve yazar Amadeu Prado'nun izini sürmek üzere
Lizbon'a doğru trenle yola çıkar. Tesadüfen eline geçen ve Prado'nun, hayat, aşk,
yalnızlık, arkadaşlık, ölümlülük ve ölümle ilgili notlarının bulunduğu kitabın etkisinden
122
çıkamayan Gregorius, dilini bilmediği, ilk kez gittiği bu yabancı ülkede ve bu
olağanüstü yolculuğu sırasında Prado'nun hayatının değişik evrelerinde yer almış
insanlarla bir araya gelip onun farklı söylencelerle dokunmuş hikâyesinin derinlerine
iner. Bir yandan da kendi içsel yolculuğunu sürdüren Gregorius, Diktatör Salazar'a
karşı savaşmış Amadeu Prado'nun kişiliğinde kendine ve insana ilişkin pek çok
sorunun yanıtını ararken, bir başkası olmanın dayanılmaz çekiciliğine de karşı
koyamayacaktır...”
Bir diktatörün döneminde, olağanüstü koşullar yaşanırken hekimlik yapan bir
meslekdaşın
neler
yaşayabileceğine,
nasıl
kendini
sorgulamalara
sürüklenebileceğine ilişkin düşüneceksiniz sanırım. Romanın kahramanı Doktor
Prado “kalbi tekleyen ve muayenehanesinin kapısına yığılan Salazar’ın insan kasabı
Mendes”i hayata döndürüyor. İtibarı zedeleniyor bu yüzden, hatta saygınlığını
yitiriyor. Bu nedenle ne yaptığını ve hekimliğini sorguluyor Prado. Yaptığının bedelini
ödemek için de direniş örgütüne katılıyor. Yazar hem dilin gücünü, hem de insanın
baskı karşısındaki evrensel savaşımını anlatırken, hekim adaylarının bu satırlardan
çok etkileneceğini sanıyorum.
2013 yılında aynı adı taşıyan bir film de yapılmış: Yönetmen: Bille August /
Oyuncular: Jeremy İrons, Mélanie Laurent, Jack Huston, Martina Gedeck, August
Diehl, Bruno Ganz, Lena Olin, Christopher Lee, Charlotte Rampling / Almanyaİsviçre-Portekiz ortak yapımı.
Yine de öncelikle kitabı okumanızı öneririm. Okuyun ve cast’ in belirleyicisi de siz
olun.
İspanya- Barselona;
General Franco’ nun İspanyası’ na bakarsak Salazar’ ın Portekizi’ yle pek çok ortak
nokta bulmamız mümkün olacaktır. 1936-39 yılları arasındaki iç savaşın ardından
1975’e kadar ülkeyi diktatörlükle yöneten Franco dönemi için Picasso’ nun Guernica
tablosunun öyküsünün anlatılması gerekir.
Guernica İspanya’ da küçük bir kasabadır ve Pablo Picasso 26 Nisan 1937de Nazi
bombardımanı ile yerle bir edilen bu kasabayı anlatan dev bir tablo yapar. Bu tablo
3,5 metre yükseklik ve 7,8 metre genişliktedir. Siyah-beyazdır, başka bir renk
kullanılmamıştır. Guernica’ da çaresizlik, ölüm, gaddarlık, acımasızlık resmedilmiştir.
Mızrakla vurulmuş bir atı da, ölmüş çocuğu kucağında bir anayı da, parçalanmış bir
askeri de, korkuyu da, dehşeti de aynı tabloda görür; hatta çığlıkları duyabilirsiniz.
Guernica ilk kez 1937 Temmuz ayında Paris’ teki dünya fuarında Paul Eluard’ ın bir
şiiriyle birlikte sergilenir, ardından bir dünya turuna çıkar. Avrupa’ da pek çok kente
uğrayan Guernica, General Franco’ nun zaferinin ardından Picasso’ nun isteğiyle
ABD’ ye NewYork’ taki Modern Sanatlar Müzesi’ ne (MoMa) teslim edilir. 1939’ da II.
Dünya Savaşı’ nın başlamasından birkaç ay sonra MoMa’ da sergilenmeye başlar.
Picasso’ nun savaş sırasında Paris’ te bulunurken Gestapo tarafından sorgulandığı,
bir Nazi subayının Picasso’ yu evinde sorgularken Guernica’ nın fotoğrafını görüp
“Bunu siz mi yaptınız?” diye sorduğu, Picasso’ nun ise “Hayır, siz yaptınız” dediği
rivayet edilmektedir.
123
Picasso resmin, ait olduğu ülkeye yani İspanya’ ya diktatörlük sürerken gitmesini
istemiyordu. Dolayısıyla Guernica’ nın ancak ülkesi özgürlüğüne kavuştuktan sonra
dönmesini istemek yönünde bir vasiyeti vardı. Picasso 1973’ te, General Franco ise
1975’te öldü. Guernica böylece 1981’ de MoMa’ dan yola çıkıp anavatanına döndü.
Resim bugün Madrid’ de Reina Sofia Müzesi’ nde, kendisi için özel olarak inşa
edilmiş bir galeride sergilenmektedir.
İspanya tarihi açısından bence çok önemli bir dönüm noktasını simgeleyen bu resmin
öyküsünden sonra Katalan bölgesinin güzel şehri Barselona’ ya uzanalım. Barselona
İspanya’ nın ikinci büyük kenti ve bir Akdeniz kenti. Aynı zamanda 1985ten beri
İstabul’ la kardeş şehir ilan edilmişler.
Gaudi’ nin eserleriyle donatılmış, birbuçuk milyon nüfuslu bu şehrin eski yerleşim
planı kuzeyde Plaza de Cataluna, güneyde Ramblas çevresinde yayılmış
bulunmakta. Şehrin yeni yapılandırılan bölgesi ise birbirini diklemesine kesen
caddelerle bir ızgara görünümünde planlı olarak tasarlanmış olan kuzeye doğru
uzanan bölgesidir. Burada Üniversite Meydanı, Jose Antonio Caddesi’ nin her iki
başında da boğa güreşi arenaları yer almakta. Boğa güreşlerini “ahlaksız” buluyorum,
fazla bir şey yazmayı gerektirmeyecek kadar açık nedenleri. La Sagrada Familia,
Casa Batlo, Barselona Katedrali ve Kristof Kolomb Anıtı şehrin görülmesi gereken
yerleri. Barselona’ da birisi 15. yüzyıla tarihlenen, öteki 1960larda kurulmış iki tane
üniversite mevcut.
Barselona şehrinin en önemli öğelerinden birisi elbet futbol takımı.1889’ da kurulmuş
bu kulüp, bugün dünyanın hemen her yerinde tanınan ve en zengin spor
kulüplerinden birisi. Barselona futbol takımının en önemli figürü de Lionel Messi.
1987’de Arjantin’in Rosario şehrinde dünyaya gelmiş ve futbola 8 yaşında şehrinin
takımı olan Newell's Old Boys' da başlamış. 11 yaşında iken Messi’ ye büyüme
hormonu eksikliği teşhisi konulur. Tedavi oldukça pahalıdır, ailesinin bu masrafın
altından kalması mümkün değildir. Dolayısıyla; aylık 900 USD tutarındaki tedavi
masrafının nasıl karşılanabileceği çok önemli bir sorun olarak ailenin karşısına çıkar.
Barselona futbol takımının yöneticilerinden Carles Rexach’ ın Messi’ nin Katalunya’
daki akrabaları aracılığıyla yeteneğinden haberdar olduğu ve Messi’ nin babasına
oğlu için bir deneme süreci önerdiği, bu oldukça parlak geçen kısa dönemin ardından
Messi'ye, bir sözleşme teklifi geldiği bilinmektedir. Barselona’ nın genç takımında
oynaması durumunda sağlık masrafları da karşılanacaktır. Böylece Messi ailesiyle
birlikte İspanya’ ya taşınarak Barça’ nın genç takımında futbola başlar. Ve ardından
da bütün dünyanın tanık olduğu başarı öyküsü gelir.
Barselona futbolun kendini hemen hissettirdiği bir kent, herhalde Messi’ nin adını
taşıyan 10 numaralı formalar da burada en çok satılan turistik malzemelerin başında
geliyor. “Camp Neu” stadında bir Barselona - Levante maçı seyretmek ve bu 1.69luk
dev adamı yeşil sahada görmek tarifsiz bir duygu.
124
16.
TAŞKENT- ÖZBEKİSTAN
Özbekistan ya da kendi adlandırmalarıyla “O‘zbekiston Respublikasi”;
Nüfus; 30milyon yüzölçümü; 447. 000 km2, yönetim biçimi Cumhuriyet, devlet
başkanı Islam Kerimov.
Denize kıyısı olmayan bu ülkenin başkentine İstanbul’ dan 4,5 saatlik bir uçuşla
ulaşıyorsunuz. Taşkent’e ulaştığınızda saatinizi üç saat ileriye almanız gerekiyor.
Özbekistan 1991’ de bağımsızlığına kavuşmuş, oraya ulaştığımda yaklaşık birkaç
hafta öncesinde yapılan ülkenin 20. yıldönümü kutlamalarıyla ilgili pankartları, afişleri
ana bulvarlar üzerinde görmek mümkündü.
Özbekçe, Karluk grubundan bir tür Türkçe; Çağatay Türkçesi. Ancak tercüman
ihtiyacımız var konuşurken; aşağıdaki alıntıdan da açıkça görüleceği gibi; konuşurken
birbirimizi pek de kolay anlayamayabiliriz.
Özbekçe -
Türkçe
“Barcha odamlar erkin, qadr-qimmat va huquqlarda teng bo‘lib tug‘iladilar. Ular aql va
vijdon sohibidirlar va bir-birlari bilan birodarlarcha muomala qilishlari zarur”( “Bütün
insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler
ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyetiyle hareket etmelidirler) ”
Bu nedenle 2011 Kasım ayı başında Taşkent’ te geçirdiğim beş gün içinde hep
yanımda bulunan çevirmenim Yarkınay, hem üniversitede yaptığım etik eğitimi ile ilgili
konuşmayı, hem de öteki görüşmelerimizi Özbekçe’ ye ve Türkiye Türkçesine çevirdi.
Birkaç yıl önce Gaziantep’ ten gelen işadamı kafilesine de çevirmenlik yapmıştı,
onunla Antep üzerine de ayrıca konuştuk. Tek başına çocuğunu büyütmeye çalışan
genç bir kadındı, Özbekistan’ da yaşam koşullarının çok zor olduğunu, Antep’ ten bir
iş teklifi gelse hemen gözü kapalı gideceğini söylüyordu.
Zengin kültürel ve tarihsel bir arkaplanı bulunmakta. Bağımsızlıktan sonra hemen her
coğrafyada görüldüğü gibi “küreselleşme”, “batılılaşma”, “sosyal ve ekonomik
değişim” burada da kendini hissettirmeye başlamış.
125
Sağlık sistemine ilişkin;
Devletin garantörü olduğu bir yapı, sosyal devlet anlayışı temelinde sağlık bakımı ve
tıbbi hizmete eşit ulaşım, sosyal temellerini halen unutmamış bir yapı ile karşılaşmak
mümkün. Buna ilişkin ayrıntılı bir rapor bulunmakta. (Uzbekistan’s medical situation;
the status of human development, health development goals, public health and
healthcare outlook” UNDP Report, 2006; Abdullahhodjaeva MS; 2007)
Ülkede tıp hukuku ile ilgili temel düzenlemeler
Özbekistan Anayasası, “On the State Control” (1992; revised forms 1995; 1999;
2000); “On the Protection of Patients’ Rights” (1996; 2002); “On the Protection of
Citizens’ Health” (1997); “On Drugs and Pharmaceutical Activity” (1997); “On
Narcotic and Psychoactive Drugs (1999; 2000); “On the Prevention of Diseases
Caused by HIV” (1999), “On Providing Psychiatric Care” (2000);
Özbekistan’ ın ulusal düzeyde bir etik kurulu bulunmaktadır.
Sağlık Bakanlığı’ nın öncülüğünde №370 ile 1 Temmuz 2000 tarihinde kurulmuştur.
Başkanı Prof. Dr. Abdullakhodjaeva Malika Samatovna’ dır. Biyoetik eğitimiyle ilgili
olarak Özbekistan Ulusal Etik Kurulu düzenli bir eğitimin koşullarını düzenlemek,
yerel uzmanları eğitmek gibi işlevlere sahiptir. 2000den beri düzenlenen, bölgesel ve
yerel etik kurul üyelerinin katıldığı biyoetik konulu eğitim seminerleri bulunmaktadır.
İlk Ulusal Kongrelerinde tartışılan konular; “bilim alanında etik sorunlar”, “biyoetiğin
yasal yönleri”, “biyoetik ve eğitim”, “biyoetik ve çevre” olarak karşımıza çıkmaktadır.
Klinik Araştırmalarda Etik Kurulları(AEK);
1990ların sonunda klinik araştırmalarda etik kurul ihtiyacı hissedilmiş olduğu
belirtilmektedir. Buna koşut olarak, 2001’ de “Guidelines on Conducting Clinical Trials
and Determining Clinical Sites” Toplum Sağlığı Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır.
Bu rehberler, özellikle İyi Klinik Uygulama kavramına ilişkin uluslararası beklentileri
karşılayacak şekilde tasarlanmıştır. Bir klinik araştırmanın
yürütülmesi “the
Pharmacological Committee of the Central Department for Controlling the Quality of
Pharmaceuticals and Medical Equipment an the Ministry of Public Health” tarafından
bu dokümana göre izlenmektedir. Bu rehber temel olarak; “ hastaların
bilgilendirilmesi”, “hastalardan yazılı aydınlatılmış onam alınması” , “bağımsız etik
değerlendirme” “işlemlere ilişkin standart uygulamalar” gibi başlıkları içermektedir.
Taşkent’ te 1 Kasım 2011 günü tıpta etik eğitimi ile ilgili bir konuşma yaptım. Ayrıca
orada pek çok toplantıya katıldım. Bir AEK toplantısını izledim. Sağlık Bakanlığında
farmakoloji komitesi (Başkanı Dr. Bahtier Sh. Shaislamov) ve tıbbi ekipman komitesi
(Başkanı Dr. Gulnara U. Tillaeva) üyeleriyle “Department of Drug and Medical
Equipment Quality Control of the Ministry of Health” toplantısı yaptık. Taşkent
Tıbbiyat Akademisi II. Klinik Hastanesi, Göz Hastalıkları’ nda etik kurul başkanı ile bir
görüşmemiz oldu, onam formu örneklerini inceleme fırsatı verdiler. Yarkınay daha
sonra bunları Türkçe’ye çevirerek bana e-posta ile gönderdi. Orada da kendi tıp
fakülteminkiyle aynı adı taşıyan, İbni Sina devlet hastanesinde araştırma planlama
ekibi üyeleriyle görüştüm.
126
Tıp eğitimine ilişkin;
Öncelikle burada eğitimle ilgili olarak iki ayrı bakanlığın bulunduğunu belirtmek
gerekli. Bunlardan Halk Eğitimi Bakanlığı, birinci sınıftan on birinci sınıfa kadar eğitim
veren ve adına “mektep” denen okulların ve pedagoji enstitülerinin yürütülmesinden
ve denetiminden sorumludur. Öteki okullar, enstitüler ve üniversiteler ise Yüksek ve
Orta
Mesleki
Eğitim
Bakanlığı’na
bağlıdır.
Ülke genelinde bir bölümü üniversite ve bir bölümü de enstitü adı altında etkinlik
gösteren toplam 61 tane yükseköğretim kurumu bulunmaktadır, bunlar Türkiye’ deki
fakültelerin karşılığıdır.
Taşkent’ teki başlıca yüksek öğretim kurumları;
Mirza Uluğbek Özbekistan Milli Üniversitesi (Eski adıyla
Taşkent Devlet
Üniversitesi), Taşkent Devlet I. Tıp Enstitüsü, Taşkent Devlet II. Tıp Enstitüsü,
Taşkent Pediatri Ensitütüsü, Taşkent Eczacılık Enstitüsü, Dünya Ekonomisi ve
Diplomasi Üniversitesi, Taşkent Devlet Hukuk Enstitüsü, Taşkent Devlet İslam
Üniversitesi, Taşkent Devlet Ekonomi Üniversitesi, Taşkent Devlet Şarkşinaslık
Enstitüsü, Taşkent Maliye Enstitüsü, Taşkent Devlet Teknik Üniversitesi, Taşkent
Mimarlık ve İnşaat Enstitüsü, Taşkent Kimyasal Teknoloji Enstitüsü, Taşkent
Havacılık Enstitüsü, Taşkent Devlet Pedagoji Üniversitesi,
Taskent Devlet
Konservatuvarı, Taşkent Devlet Sanat Enstitüsü, Taşkent Kültür Enstitüsü, Taşkent
Tarımsal Yapılar ve Sulama Enstitüsü, Taşkent Devlet Ziraat Üniversitesi, Taşkent
Demiryolları Mühendisliği Enstitüsü, Taşkent Elektroteknik Komünikasyon Enstitüsü’
dür.
Tıp fakültesi öğrencilerinin bir dersine katılmıştık. Dönem 3’ telerdi, patoloji
alıyorlardı. Kızlı erkekli küçük bir gruptular, on kişi kadar. Beyaz gömleklerinin üzerine
ayrıca yine beyaz bir şapka takıyorlardı.
“Yediğin içtiğin senin olsun, gördüğün güzelliklerden haber ver”
Bu resmi toplantılar dışındaki ya da toplantı salonlarının ardındaki Özbekistan nasıldı
?
Özbekistan benim için eskiye ait hikayeler ve büyülü masallar demekti. Annemin
mutfağından Pazar günlerinin değişmez lezzeti Özbek pilavı, gizemli Semerkant ve
efsanevi Buhara’ ydı. Aynı zamanda Alamut Kalesi, Hasan Sabbah ve fedaileri
demekti. Tüm bu çocukluk anılarının da etkisiyle Özbekistan bana hep “saklanmış bir
hazine sandığı” gibi gelirdi. Bunun hiç de yanlış olmadığını kendi gözlerimle gördüm.
Dolayısıyla bu kısa gezi kolayca yolunuzun düşemeyeceği bu uzak diyarı görmek için
önemli bir fırsattı. Yola çıkmadan Amin Maaluf’ un Semerkant kitabını okumaya
başladım, son sayfalarını Taşkent’ ten oraya giderken arabada tamamladım ve
gerçek Semerkant’a ulaştığımda kitabı da bitirmiştim.
Sağır sultanın bile haberdar olduğu güzelim Özbek mutfağı elbette ağır, ama lezzetli;
Anadolu mutfağı ile de ortaklıklar taşıyan bir mutfaktı. Sıkça kullanılan “at eti”ni
tatmadım, daha ilk gün sordular yeyip yemeyeceğimi; ben tercihimi klasik ya da bildik
etlerden yana kullandım.
127
Özbek Mutfağı’ nın oluşmasında sürdürülen yaşam tarzının, gelenek ve göreneklerin,
yörenin iklim şartlarının ve diğer ekolojik öğeler ile yiyecek pişirme tekniklerinin etkisi
olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Meyvalar önemli yer tutmaktadır; süt ve süt
ürünlerine ağırlıklı yer verilmektedir. Sütün kımız, ekşimik, çökelek, katık, sızma,
kaymak olarak tüketildiğini söylediler.
Özbek yemekleri çok doyurucu ve oldukça yüksek kalorilidir. Yemeklerde çok
miktarda soğan kullanılmaktadır. Sos ve garnitür geleneksel Özbek mutfağında
neredeyse yok denecek kadar azdır. Özbek Türklerinde hemen her yemek çayla
başlayıp, çayla biter. Yemek öncesinde, geleneksel tatlı yiyecekler ikram
edilmektedir.
Et genelde kemikli olarak pişirilmektedir. Yolumun düşmediği Buhara’ da, farklı bir
adet olarak etin yağda kızartılıp soğanla servis yapıldığını belirttiler. Et ve sütün
türevleriyle, etin sebze ile karışımından meydana gelen zenginlik ve hayvani yağların
sıkça kullanılması "bozkır tarzı beslenme" biçiminin göstergesi olduğunu söylemek
mümkün. Dukancılar ya da karşı kampın diyetçileri buna ne derler bilemem ama,
“Milliy Taomlar” olarak adlandırılan yemekler gerçekten lezzetli. Yemeğin sonunda
geleneksel pilav ya da mantı ikram edilmektedir. Özbek milli yemeklerinde fazla
baharat kullanıldığı görülüyor; anason, çörek otu, safran, taze ve toz biber, karabiber,
maydanoz, dereotu, Orta Asya nanesi, kungut tohumu, reyhan vazgeçilmez
baharatlar olarak belirtiliyor
Açıkhava pazarlarının Özbek halkının günlük yaşamında yeri ve önemi büyüktür.
Bunlardan Taşkent merkezindeki Chorzu Pazarı’ na uğradık.
Taşkent “Toshkent”
Geniş yolları, yeşil alanları, park - bahçeleri, düzenli yerleşimi, düzenli ve sağlam
altyapısı ile Sovyet şehir planlamacılığının en önemli örneklerinden. Moskova,
St.Petersburg ve Kiev’ den sonra SSCB döneminde dördüncü büyük şehir olan
Taşkent’ te bugün 2milyon 800bin kişi yaşıyor.
SSCB döneminde Orta Asya’ nın kültür başkenti olarak adlandırılan şehirde Nevai
Opera –Tiyatrosu, Amir Temur Müzesi, Kukeldaş Medresesi ve elbette Mustakillik
Meydanı görülmeli. Nevai Operasında bir gösteri izleme şansı olmadı ama o sıralar
sergilenen oyunların kataloglarını edindim.
Taşkent–Semerkant yolculuğumuz günübirlikti. Dr. Umirov eşiyle birlikte, Yarkınay’ la
beni sabah erkenden otelden aldılar, yola çıktık. İki şehir arasındaki mesafe 345 km.
Bir şehrin sınırından ötekine geçerken nöbetçi polis kulübeleri ve denetimleri var.
Eski usül, Demirperde alışkanlıkları. Koca bir dörtçeker cipin içerisindeki bizler için
hiçbir sorun çıkaran olmadı, kimlik bile sormadılar.
Imam Buhari Türbesi’ nde mola verdik, bahçeyi ve sandukanın bulunduğu bölgeyi
gezdik, benim için Kuran’ dan bir parça okuttular, dinledik, dualar ettik ve yeniden
yola koyulduk.
Semerkand;
Oradaki yazılışlarıyla “Samarqand / Самарқанд “ eski adlandırmasıyla Semizkent,
2001 kayıtlarına göre 360bin nüfusa sahip bu kadim kent, Unesco’ nun Dünya Kültür
Mirası listesinde yer almakta.
128
Antik Semarkant’ ın kalbi Registan Meydanı “kumlu yer” anlamına geliyor. Meydana
açılan üç tane medrese var; Bunlar yapılış sırasıyla Uluğ Bey Medresesi(1420), Tilla
Kori Medresesi(1660) ve Şir Dor Medresesi(1636) En son 2011 yılında Al Bano
konserinin burada yapıldığını, çok etkileyici olduğunu söylediler. Bir fırsatım
olduğunda internetten bu konseri izledim.
Onun Romina Power’ le birlikte bir zamanlar pek ünlü oldukları “Felicita” şarkısını Al
Bano bu kez Özbek şarkıcı Ziyoda ile Devlet Başkanı Kerimov’ un ve çok kalabalık
bir seyirci grubunun önünde söylüyor, başlarında yerel başlıkları, doppileri olan
dansçılar ve orkestra da eşlik ediyordu. Al Bano ben görmeyeli hayli yaşlanmış, ama
alamet-i farikalarından; ufak gözlükleriyle beyaz şapkasından vazgeçmemişti.
Özbekistan’ dan ne mi getirdim? Semerkand’ dan alınmış kocaman, neredeyse 35
santimetre çapında, yuvarlak bir ekmek. Tadı harikaydı, bizim evdekiler bayıldılar.
Ama ne yazık ki Dr. Umirov’ un hazırlattığı kocaman meyve sepetini yanıma almam
mümkün olamadı, kalbimle birlikte Taşkent’ te kaldı.
Teşekkür
Bu ziyaretin, önce fikir olarak doğmasına ardından da gerçekleşmesine katkılarından
dolayı;
Prof. Zamira Mukhamedova’ ya, Prof. Malika Samatovna’ya ve Dr. İsroil Umirov
başta olmak üzere Taşkent’ li meslekdaşlara;
Araştırma Etik Kurulu üyelerine,
Semerkand yolculuğunda neredeyse tüm gününü bize ayıran KBB uzmanı Dr.
Bahadır’a,
ve elbette sevgili çevirmenim Yarkınay’a gönülden teşekkür ederim.
129
17.
BAKÜ- AZERBAYCAN
Bakü’ ye önce 2008 sonunda, ardından 2013 baharında iki kez gittim. Istanbul’ dan
doğuya doğru kısa, sadece iki saatlik bir uçuş ve Türkiye ile 2 saatlik bir zaman farkı.
Her iki yolculuğumda da sadece birkaç gün kalabildim bu rüzgarlı güzel şehirde.
İlkinde bir eğitici eğitimi programında ders anlatmak üzere gitmiştim. Aylardan Aralık’
tı, son derece soğuktu. Sağlık Bakanlığına ait bir binada onbeş kadar katılımcı ile U
düzeni bir sınıfta iki gün birlikteydik.
Azerice, Azerbaycan Türkçesi ya da Azerbaycanca tüm dünyada otuz milyon kişinin
konuştuğu bir dil. Önceleri Arap alfabesi, kısa bir süre Latin alfabesi kullanıp, 1939 1991 yılları arasında Kril alfabesine geçmişler, 1991den beri yeniden Latin temelli
harfleri kullanıyorlar.
Derslerimi Türkçe hazırlayıp anlatacaktım, ama orada daha farklı bir Türkçe
kullanıldığını, ellili-altmışlı yıllardan beri bizim artık günlük dilde kullanmadığımız
kaide, münasebet…gibi sözcüklerle konuştuklarını biliyordum; Bunlara özen
göstermeye, pot kırmamaya çalıştım.
Bu kursta önce hekimlikte iletişim, ardından yayın etiği ile ilgili dersler anlattım, çeşitli
ısınma egzersizleri ve grup çalışmaları düzenledim. Katılımcılar çok beğendiler,
dersleri etkili buldular. İki günün sonunda dersanede son derece dostane bir ortam
oluşmuştu.
İkinci gidişim beş yıl sonra bir proje gezisi dolayısıylaydı. Baku’ de pek çok hastaneyi
dolaştık, o kurumların yetkili hekimleriyle görüştük. Bu görüşmeler sırasında
genellikle bir zaman tünelindeymişim ve otuz yıl geriye gitmişim gibi hissettim çoğu
kez. Benzer duyguları Özbekistan’ da da yaşamıştım. Sosyal bir devlet ve sağlık
hizmetlerinin sosyal devletin gereği olarak görülmesi, son derece mütevazi koşullarda
çalışan hekimler ve sağlık personeli. Serbest piyasa koşullarına ve vahşi kurallara
terk edilmemiş, en azından henüz bırakılmamış bir sağlık ortamı.
Bizdeki fakültelerin karşılığı Azerbaycan’ da üniversite olarak geçmektedir.
Azerbaycan Tıp Üniversitesi 1919’da açılmıştır. Azerbaycan Cumhuriyeti Meclisi’nin
aldığı kararla Bakü Devlet Üniversitesi’nde açılan dört fakülteden birisidir.
Kaynaklara göre 1919 yılında Prof. İ. Ruzumovski Bakü Tıp Fakültesi’nin gelişmesine
yönelik kapsamlı çalışmalar gerçekleştirerek kısa sürede okul öğrenci almaya
başlamıştır. Bu fakülte, 1922’de ilk mezunlarını vermiştir. Bu fakültenin kuruluşunda
130
Prof. N.Uşinski, Prof. K.Malinovski, Prof. S.Davidenkov, Prof. F.İlyin, Prof.
P.Rostovsev, Prof. L.Levin ve Prof. M.Çlenov gibi akademisyenlerin de önemli
katkılarının bulunduğu bildirilmektedir. 1930’da Sovyetler Birliği yönetiminde olan
Azerbaycan’da iki fakültenin bir arada tıp eğitimi verdiği bir enstitü açılması kararı
alınmış ve bu enstitüsünün de ilk rektörü M. Kadirli olmuştur. Azerbaycan Bakü Tıp
Üniversitesi eğitim alanında birçok çalışmaya imza atarak 1940 yılında 3 fakültesi ve
45 bölümü ile eğitim veren bir okul haline gelmiştir.
Günümüzde Bakü’ de iki tane tıp fakültesi bulunmaktadır. İlkinde ikibine yakın öğrenci
bulunmaktadır. Resmi web sitelerinde “geniş içerikli temel tıbbi eğitim veren fakülte,
bilimsel araştırmaya dayanan ve öğrencilerin pratiklik kazanmasını sağlayan bir
eğitim modeline sahip” olunduğu bildirilmektedir. 31 profesör, 82 doçent, 18 öğretim
görevlisi, 166 asistan ile modern çağa uygun eğitim programları sunduğu belirtilen
fakültede; Mikrobiyoloji, Kardiyoloji, Epidermiyoloji, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları,
Akciğer Hastalıkları gibi alanlarda uzmanlar yetiştirilmektedir.
İkinci tıp fakültesinde 1600 kadar tıp öğrencisi eğitim almaktadır. 86 profesör, 79
doçent, 16 okutman, 80 asistandan oluşan bir eğitim kadrosu bulunmaktadır. Temel
tıp eğitiminin ardından 3. sınıftan sonra uygulamalı eğitime geçildiği ve 6. sınıfta da
yalnızca uygulamaya yönelik eğitim verilmektedir.
Azerbaycan’da tıp eğitimi genel 6 yıl ve üzerine eklenen 1 staj yılı ile birlikte 7 yıldır.
Azerbaycan Tıp Üniversitesi’ ne her yıl ortalama 70 Türk öğrencinin geldiği belirtiliyor.
Türkiye’ de son on yılda son derece belirgin olarak yaşanılan; özelleştirme, emeğin
ucuzlaması, performansa dayalı ödeme sistemlerinin getirilmesi, sağlık çalışanlarının
mesleklerini riskli ortamlarda uygulamak zorunda kalmaları gibi vahim sonuçlara, tanı
ve tedavinin giderek çok daha fazla masraflı hale gelmesi ve giderek daha fazla
cepten ödeme yapılmasına gerek duyulması gibi ekonomik açıdan da sürdürülebilir
görünmeyen bir mecraya sürüklenmeye yol açıyordu. Bakalım eski Sovyet
cumhuriyetlerinin sağlıkla ilgili yapıları zaman içerisinde bu koşullardan “vahşi piyasa
ortamı”ndan nasıl etkileneceklerdi?
Hazar Denizi, haritada bir göl ama o kadar muazzam ki, elbette Azerbaycan için de,
Bakü için de son derece hayati öneme ve güzelliğe sahip. Dünyanın en büyük tuzlu
su gölü olarak geçiyor ansiklopedik bilgilerde. Bunun yanı sıra petrol yatakları
açısından da çok zengin olması değerini arttıran bir etken. Kazakistan, Iran, Rusya
ve Türkmenistan da denize kıyısı olan öteki ülkeler.
Azerbaycan ile o kadar çok ortak noktamız var ki, elbette kullandığımız dil, inanç
sistemi başta olmak üzere kültürel anlamda pek çok başka şey.
1920 ile 1991 yılları arasında SSCB’ye bağlı olan ülke, Sovyetlerin dağılmasıyla
yeniden bağımsızlığını elde etmiş. Nüfusu 9,5 milyon, genişliği yaklaşık 87bin
km.kare. İlham Aliyev devlet başkanı. Petrol ve doğalgaz kaynakları açısından
oldukça zengin bir ülke Azerbaycan.
Ülkenin siyasal tarihini çok da iyi bilmediğimi; örneğin Hocalı’da ne yaşanmış
olduğunu sadece gazete haberlerinden bildiğimi, Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti ve
Dağlık Karabağ Cumhuriyeti hakkında okumam gerektiğini düşündüm. İnsan hakları
ihlaline uğramış, yerinden yurdundan edilmiş ne çok insan vardı.
131
“İmpresif binalar ve depresif binalar”
Bu adlandırma meslekdaşım Dr. Vugar’a ait. İlk gidişimde beni akşam otelime
bırakırlarken kullanmıştı.
Şehirleri geceleri daha iyi gördüğümü, daha iyi algıladığımı düşünürüm. Bütün o
kalabalık; insan ve motorlu araç kalabalığı uzaklaştıktan sonra; el ayak çekildikten
sonra; binalar, yollar, parklar, bahçeler, köprüler…tüm bunlar ne söylemektedir?
Bunu duymaya çalışırım.
Dolayısıyla Bakü’ de de gece ışıklandırılmış bulvarlardan, çok şık binaların, albenili
vitrinlerin kıyısından geçerek etkileyici bir güzergahla şehri keşfetmek mümkün.
Sanırım Vugar’ ın impresif dediği bunlar olsa gerek; ışık altında gerçekten kuyumcu
vitrinindeki pırlantalar gibi parlıyorlar. Öte yandan şehrin hemen her yanında
şantiyelerin yükseldiği, ruhsuz yapıların inşa edildiğini gördüğünüz alanlar da mevcut.
Umarım azınlıkta kalır, şehrin genel havasını bozacak kadar çoğalmazlar.
Azatlık meydanı ile Unesco’ nun dünya kültür mirası listesinde yer alan Kızkulesi ve
eski şehir bölgesi, tarihi şehir surları(“Qala Divarları”), Şehitler Anıtı, Baku’ nun
görülmesi gereken yerlerinden. Sovyet dönemine ait ürünler; askeri kıyafetler,
kalpaklar nostaljik bir biçimde alıcısını bekliyor. El dokuması halıları uygun fiyata
almak mümkün. Bakü’ de trafik günlük hayatta önemli bir sorun, hele bazı saatlerde
inanılmaz bunaltıcı bir yoğunluğu var. Rüşvet meselesi de insanları yıldırmış
buralarda.
İkinci gidişimde Azerbaycan, Eurovision şarkı yarışmasını kazanıp yarışmaya
evsahipliği yapmıştı. Bunu bir gurur vesilesi olarak paylaşıyorlardı. Türkiye’ deki eski
hallerimizi hatırladım. Hevesle puanlama öncesi televizyonlar karşısına yerleştiğimizi,
gerçekçilikten uzaklaşan beklentilerimizi, puanlar açıklanmaya başlandıktan sonra
yavaş yavaş karalar bağlamamızı, üretilen yığınla komplo teorisini….ama artık,
nihayet, bunun sıradan bir yarışma olduğunu anladığımızı sanıyorum. O yılki
yarışmanın yapılıp yapılmadığından bile haberdar olmuyoruz. Sadece bir vakitler ne
çok insanı mutsuz etmişti diye düşünüyorum. Kimbilir ne çok insan yarışma bitip,
puanlamalar tamamlanınca, televizyonlarının düğmesini kapatıp yersiz bir hüsran
duygusuyla yatmaya gitmişti…
132
SONSÖZ
Yolculuklar biter mi? Bitmez, tükenmez elbet.
Hep daha gidilecek çok yer vardır. Kendi gözlerimizle keşfedilmeyi bekleyen daha
çok köşe-bucak bulunmaktadır henüz.
Kıyısında oturulup düşüncelere dalınacak dereler, ufak göller; hiç bilinmedik
zamanlarda inşa edilmiş; hiç tanınmadık taş ustalarının elinden çıkmış ama
günümüzün bütün hoyratlığına ve zalimliğine kafa tutarak halen dimdik ayakta duran;
serin avlusunun gölgesinde çay içilecek hanlar, sessiz kervansaraylar vardır.
Kısaca; sadece bir menzile ulaşmak değildir heyecan veren;
ona doğru çizilen
tasarlanan yolculuk hali de kendi başına bir güzelliktir.
Ya kendi iç yolculuklarımız?
Nereden gelip, nereye doğru gittiğimizi; bu yolu yürürken nasıl değiştiğimizi, nelerin
bizi nasıl etkilediğini, nasıl dönüştürdüğünü düşünelim.
Hem önünde yürüyegeldiğimiz fon değişmektedir, hem de yürümekte olan biz.
Bu yolculuk kimi zaman mutluluk vericidir, kimi zaman hüzün. Yol arkadaşlarımız
değişmektedir, eklenmektedir kimileri, kimilerini hiç vakitsiz yitirmekteyizdir.
Kimi
zaman kalabalıklar arasında, ama aslında bir başınayızdır. Kimi zaman da gerçekten
tek başımıza yürümekteyizdir.
Ne olursa olsun, tüm bu farklı görünümlere rağmen, yol yürünmeyi bekler.
Yollarımızın açık kalması umuduyla
Berna Arda
133
134
Download

PDF Dosyası - Ankara Üniversitesi Kitaplar Veritabanı