YAŞAMA SANATI I
II YAŞAMA SANATI
YAŞAMA SANATI 1
TURGUT ÖZAL ÜNİVERSİTESİ
TIP FAKÜLTESİ HASTANESİ
Sağlık, Kültür, Sanat ve Magazin Dergisi
İçindekiler
Sahibi
Turgut Özal Üniversitesi
Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama
Hastanesi Adına
Prof. Dr. M. Ramazan YİĞİTOĞLU
Sorumlu
Yazı İşleri Müdürü
Prof. Dr. Mikdat BOZER
SÖYLEŞİ / YENİ REKTÖRÜMÜZ
Yayın Kurulu
Dr. Mikdat Bozer
Dr. Şenol Dane
Dr. Mustafa Yıldırım
Dr. Ömer Faruk Karataş
Dr. Kadir Demircan
PROF. DR. ABDULKADİR ŞENGÜN
İLE ÜNİVERSİTEMİZ HAKKINDA...
10
KALP YETMEZLİĞİ VE UYKUDA
SOLUNUM BOZUKLUKLARI
Prof. Dr. Duygu ÖZOL,
Dr. Aslıhan Banu ER
26
Tasarım
İmajans Ltd. Şti.
Cinnah Cad. Kırkpınar Sok. 8 / 4
Tel : 0312 447 1 777
Fax: 0312 465 00 92
www.imajans.com.tr
Matbaa - Baskı
ÇOCUKLARDA YUTMA BOZUKLUKLARI (DİSFAJİ)
6
Dr. Fatma AYDIN, Doç. Dr. Halil İbrahim AYDIN,
Prof. Dr. F. Müjgan SÖNMEZ
13
ŞİİR / UÇUN KUŞLAR
14
Başak Matbaacılık ve Tan. Ltd.Şti.
Macun Mah. Anadolu Bulv. No:5/15
Gimat-Yenimahalle / ANKARA
Tel : 0312 397 16 17
18
20
Fax: 0312 397 03 07
Yayın Türü
Yerel Süreli Yayın
ISSN 1305-3787
22
24
GEBELİK VE DOĞUM İLE İLİŞKİLİ RUHSAL SORUNLAR
Yrd. Doç. Dr. Seçil Özen ALDEMİR
KULAK ÇINLAMASI’NA (TİNNİTUS) AKUPUNKTUR FAYDALI MI?
Prof. Dr. Osman ÖZCAN
GÜNCEL / YÜREKLER YANDI…
ŞİFALI BİTKİLER
Prof. Dr. M. Ramazan YİĞİTOĞLU
HEMOROİDAL HASTALIK (BASUR) NEDİR?
Doç. Dr. Meral ŞEN
Basım Tarihi
05.06.2014
28
ÜNİVERSİTEMİZDEN HABERLER
İdare Adresi
Misket Sokak No: 28/1 Beştepe/ANKARA
Tel: 0312 203 55 55
Fax: 0312 221 32 76
www.turgutozal.edu.tr
34
Prof. Dr. Mehmet GÜNDÜZ, Yrd. Doç. Dr. Asuman ERDOĞAN,
Uzm. Odyolog Selim ÜNSAL
2 YAŞAMA SANATI
İŞİTME CİHAZI İLE YAŞAMAK
37
KELİMELER
Ahmet KARABUDAK
yaşama sanatı
OTİZM NEDİR?
Doç. Dr. Pınar YURTBAŞI
40
38
43
44
46
48
52
SAĞLAM KARAKTERLİ ÇOCUK
YETİŞTİRMEK İÇİN...
Dr. Alper YİĞİTER
Doç. Dr. Hüseyin DEMİRCİ
50
56
ÇOCUKLARDA CERRAHİ SÜNNET
Doç. Dr. Ömer Faruk KARATAŞ
HİZMETE ADANMIŞ BİR ÖMÜR: GALİP DEMİREL
YÜZ FELCİ TEDAVİ EDİLEBİLİR Mİ?
Uzm. Dr. Onur Serdar GENÇLER
DİLİMİZİN GÖREVLERİ
Prof. Dr. Şenol DANE, Dr. Hacı LÜY
AMELİYAT OLDUĞUNUZ BELLİ OLMASIN
Doç. Dr. İlknur İNEGÖL GÜMÜŞ
İÇİMİZDEKİ MAKASLAR
MİSAFİR KALEM / BİR GÜN KAPI ÇALAR
Can DÜNDAR
58
HİKAYE / HATIRALAR
Doç. Dr. Ömer Faruk KARATAŞ
64
Kapak Fotoğrafı
Hamit YALÇIN
Doç. Dr. Kadir DEMİRCAN
55
62
GUATR İLE İLGİLİ SORULAR CEVAPLAR
TÜM YÖNLERİYLE AYAK PROBLEMLERİ
Yrd. Doç. Dr. Seval ERPOLAT
BASINDAN
YAŞAMA SANATI 3
4 YAŞAMA SANATI
EDİTÖRDEN
Prof. Dr. M. Ramazan YİĞİTOĞLU
Gerçek Nerededir ?
M
evlana hazretlerinin mesnevisinde anlatılıyor:
-Bağdatlı bir adam, rüyasında Mısır'da bir hazine olduğunu görür ve rüyanın
etkisiyle yola düşer. Aylar süren sıkıntılı bir yolculuk sonunda Mısır'a gelir.
Mısır'da rüyada kendisine söylenen adresi ararken bir bekçi tarafından yakalanır. Bağdatlı
masumluğunu anlatmak için bekçiye gördüğü rüyayı ve yolda geçirdiği sıkıntıları anlatır.
Bekçi: “-Ben de yıllar önce böyle bir rüya gördüm. Rüyamda bana Bağdat’ta bir hazine
var, git ve hazineye sahip ol” dediler ama bak ben senin gibi ahmakmıyım ki boş yere
Bağdat’a gideyim der. O anda Bağdatlı adam bekçinin tarif ettiği yerin Bağdat’taki kendi
evi olduğunu anlar ve kendi kendine hayıflanarak şöyle der: “-Ey Bekçi Efendi ister bana
ahmak de, ister aklını peynir ekmekle yemişsin de. Ne dersen de. Uzaklarda aradığım
hazine meğer bana ne kadar da yakınmış! Ben hazineye kavuştum ya doğrusu sıkıntıya
değdi.”
•
Evet değerli okuyucular, “Gerçeği bulma ve hazineye sahip olma” yolculuğuna çıkan ve
başı sonu olmayan zaman nehrinde yolculuk yapan her insan hakikati çok uzaklarda arıyor
ama aslında hakikat uzaklarda değil yakında, bizzat insanda... Hakikat, bize bizden daha
yakın hatta “Şahdamarımızdan bile yakın” bulunuyor. Bağdatlı gibi hayıflanmamak için
kendi iç alemimizde yolculuğa çıkmaya kendimizi tanımaya çalışmaya, tefekkür etmeye ne
dersiniz? Yaşama Sanatı sizi bu yolculuğa davet ediyor aslında.
•
Nisan 2014’te Turgut Özal Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Abdulkadir Şengün Bey
atanarak yeni görevine başladı. Sayın Rektörümüze yeni görevinin hayırlı uğurlu olmasını
diliyor, başarılar temenni ediyorum.
•
Mayıs 2014’te Soma’daki maden faciası ile tüm Türkiye sarsıldı. Resmi açıklamaya göre
301 insanımız hayatını kaybetti. Vefat eden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, acılı ailelerine ve tüm milletimize başsağlığı ve sabırlar diliyorum.
•
Yeni sayılarda buluşmak ümidiyle sağlık, mutluluk ve huzur dolu günler diliyorum.
YAŞAMA SANATI 5
»» ÇOCUK HASTALIKLARI
Dr. Fatma AYDIN*
Doç. Dr. Halil İbrahim AYDIN**
Prof. Dr. F. Müjgan SÖNMEZ*
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk Nörolojisi Bilim Dalı *
Çocuk Beslenme ve Metabolizma Bilim Dalı **
Çocuklarda Yutma
Bozuklukları
(D
)
i
j
a
f
s
i
Genel olarak çocuklarda yeme ve yutma problemleri %25-40 oranında, gelişimsel ve nörolojik
problemi olan çocuklarda (%30-80) gibi daha yüksek oranda görülmektedir.
B
eslenme bozuklukları yiyecek
almada ve emme, çiğneme, yada
yutmadaki problemleri içerir.
Örneğin, yiyeceği alamayan ve ağzına
götüremeyen ya da yiyeceği ağzından
düşürmemek için dudaklarını tamamen
kapatamayan bir çocukta beslenme bozukluğu olabilir.
Yutma işleminin ana fonksiyonu; gıdaları sindirime hazırlama ve besinlerin
barsak kanalına geçişini sağlamaktır.
İkinci fonksiyonu ise; salgıları kontrol
etmek, solunum artıklarını temizlemek,
üst hava yollarını korumak, timpanik
membran ve östaki borusu arasındaki
basınç dengesini sağlamaktır.
6 YAŞAMA SANATI
Yutma işlemi 3 aşamada oluşur;
♦♦ Oral aşama: Emme, çiğneme, ve yiyeceği ya da sıvıyı boğaza taşıma
♦♦ Faringeal aşama: Yutmayı başlatma, yiyeceği boğazdan aşağı indirme,
ve yiyeceğin ya da sıvının solunum
yoluna girmesini (aspirasyon) ya da
tıkanmayı önlemek için solunum yolunu kapatma
♦♦ Özafageal aşama: Yemek borusunun
üstündeki ve altındaki sfinkteri gevşetme ve kasma, ve yiyeceği yemek
borusundan mideye indirme
Yutma zorluğu( disfaji): Zor ve anormal yutma olarak tarif edilir ve yutma
işlemindeki farklı aşamalarda ortaya
çıkan problemler sonucu meydana gelebilir.
Sıklık: Çocukluk çağında yeme/yutma
bozukluğu sıklığı; toplumlara, beslenme şekillerine, ölçüm yöntemlerine göre
oldukça değişkenlik gösterebilir. Genel
olarak çocuklarda yeme ve yutma problemleri %25-40 oranında, gelişimsel
ve nörolojik problemi olan çocuklarda
(%30-80) gibi daha yüksek oranda görülmektedir.
Çocuklarda beslenme ve yutma bozukluklarının işaretleri nelerdir ve
hastalar hangi şikayetlerle getirilir?
Beslenme ve yutma problemleri olan
çocuklarda oldukça çeşitli işaret ve şika-
Mazideki esefli ve üzüntülü olaylarla
KALBİNİ doldurma.
Gelecekle uğraşmaya vakit bulamazsın…
Hz. Ali (RA)
yetler vardır. Ancak bütün işaretler ya da
şikayetler çocuklarda bulunmaz.
Çok küçük çocuklarda beslenme ve
yutma problemlerinin işaretleri nelerdir?
♦♦ Beslenme sırasında vücudun kamburlaşması ya da gerginleşmesi
♦♦ Beslenme sırasında rahatsızlık ya da
dikkat yoksunluğu
♦♦ Yiyeceği ya da sıvıyı reddetme
♦♦ Farklı yiyecek dokularını kabul etmeme (örn. yalnızca püre halindeki
yiyecekler ya da mısır gevrekleri)
♦♦ Uzun beslenme süreleri (örn. 30 dakikadan fazla)
♦♦ Çiğnemede zorluk
♦♦ Memeden beslenmede zorluk
♦♦ Yemek sırasında öksürme ya da öğürme
♦♦ Aşırı salya artışı veya yiyecek/sıvının
ağızdan ya da burundan gelmesi
♦♦ Yemekler sırasında aşırı sıkılma
♦♦ Boğuk, hırıltılı ses
♦♦ Sık tükürme ya da kusma
♦♦ Tekrarlayan pnömoni veya solunum
yolu enfeksiyonları
♦♦ Normalden az kilo alımı ya da büyüme gecikmesi olarak belirtilebilir.
Beslenme ve yutma bozukluklarına
neler sebep olur?
Aşağıda çocuklardaki beslenme ve yutma bozukluklarının bazı nedenleri belirtilmiştir;
♦♦ Sinir sistemi bozuklukları (örneğin;
serebral palsi, menenjit, ensefalopati)
♦♦ Gastro-intestinal durumlar (örneğin;
reflü, kısa bağırsak sendromu, gastrointestinal sistem bozuklukları)
♦♦ Prematürite ve/veya düşük doğum
ağırlığı
♦♦ Kalp hastalığı
♦♦ Yarık dudak ve/veya damak
♦♦ Solunum yolunu etkileyen yapısal
bozukluklar veya hastalıklar
♦♦ Otizm veya otistik spektrum bozuklukları
♦♦ Baş ve boyun anormallikleri
♦♦ Yüzde ve boyunda kas zayıflığı
♦♦ Çoklu tıbbi problemler
♦♦ Solunum zorlukları
♦♦ Uykuya eğilim veya azalmış iştaha
neden olabilecek ilaç tedavileri
♦♦ Yemek zamanlarında ebeveyn-çocuk
etkileşiminde problemler
Yutma bozukluğuna bağlı oluşabilecek riskler nelerdir?
♦♦ Dehidratasyon yada beslenme bozukluğu
♦♦ Aspirasyon (solunum yoluna yiyeceklerin kaçışı) veya penetrasyon
♦♦ Kronik akciğer hastalıklarına yol açabilecek pnömoni yada üst solunum
yolu enfeksiyonları
♦♦ Yemek yeme içeren sosyal ortamlarda utangaçlık yada soyutlanma
Yutma bozukluğunun gelişimsel ve
nörolojik nedenleri nelerdir?
Nörolojik problemi olan çocuklarda değişik nedenlerle yutma bozukluğu gelişebilir;
1. Beyin korteks yapısı ile beyin sapı
arasındaki yolaklardaki fonksiyon
bozukluğuna bağlı oluşabilir;
• Yenidoğanın geçici faringeal yetersizliği
• Doğumsal gelişim anomalileri
(Arnold-chiari vb.)
• Sonradan oluşan nedenler (Tümör,
travma, bulber çocuk felci vb. )
• Serebral palsi gibi nedenler yer
alır.
2. Yutma koordinasyonundaki bozukluk
sonucu gelişebilir;
• Serebral palsi
• Travmalar sonucu oluşan beyin
hasarı
• Beyin ve omurilik myelin yapısını bozan veya hücrelerin yıkımına
neden olan hastalıklar (Demyelinizan ve dejeneratif beyin hastalıkları)
• Omurilikte ön boynuz motor hücrelerini etkileyen hastalıklar (Spinal muskuler atrofi)
• Kas hastalıkları (Muskuler distrofiler ve diğerleri)
• Kas sinir kavşağını etkileyen hastalıklar (Botulizm, Myastenia gravis )
• Periferik sinir hastalıkları (Nöropatiler)
• Nörodejeneratif hastalıklar
• Toksik (Tetanoz, kuduz, kurşun
zehirlenmesi)
• İlaçlar
Nörolojik problemi olan çocuklarda
görülen beslenme ve yutma problemleri nelerdir?
♦♦ Oral motor fonksiyon bozukluğu (Yutma bozukluğu olanların %78'inde görülmektedir)
♦♦ Özefageal dismotilite bozukluğu sonucu disfaji
♦♦ Emme güçlüğü
♦♦ Uzamış beslenme zamanı
♦♦ Bağırsak motilite bozukluğu
♦♦ Malnutrisyon (%33)
♦♦ Gastroösefageal reflü (GÖR) (%32)
♦♦ Gecikmiş mide boşalması
♦♦ Kabızlık (%74)
♦♦ Serebral palsili çocuklarda disfaji
oranı %61’dir.
♦♦ Tetraplejik çocuklarda oral ve faringeal faz anormallikleri fazla (%50 )
görülmektedir
YAŞAMA SANATI 7
»» ÇOCUK HASTALIKLARI
Dikkat edilmesi gereken
önemli noktalardan birisi; Oral
ve faringeal faz bozukluğu olanlarda ağır konuşma bozuklukları
görülebilir ve serebral palsili çocukların %78’inde yutma bozukluğu ile birlikte konuşma bozukluğu eşlik edebilir.
Nörolojik problemi olan çocuklarda
sonuçta;
Oromotor fonksiyon bozukluğu, solunum kaslarındaki güçsüzlük, gastroösefageal reflü, kifoskolyoz ve gelişimsel
anomaliler sonucu yetersiz alım oluşmakta ve sonuçta solunum yetersizliği
gelişebilmektedir.
Nörolojik problemi olan çocuklarda
yetersiz beslenme nedenleri nelerdir?
♦♦ Oromotor problemler başta olmak
üzere beslenme problemleri
♦♦ Bakımlarının bakıcı bağımlı olması
♦♦ Kusma ve ishal ile kayıplar
♦♦ Kas tonusu artışı ve istemsiz hareketlere bağlı olarak enerji gereksinimi
artışı
♦♦ Tükürme, kusma ve regurgitasyon ile
olan kayıpların gözetilmeyip kalori
alımının normal gibi kabul edilmesi
Yutma bozukluğu sonrası gelişen beslenme yetersizliği nelere neden olur?
♦♦ Solunum kasları dahil kas gücünde
azalma
♦♦ Pnömoni gelişiminin kolaylaşması
♦♦ Konjestif kalp yetmezliğine yatkınlık
»» Çocuklarda Yutma Bozuklukları (Disfaji)
♦♦ Bağışıklık sistemi fonksiyonlarında
bozulma
♦♦ Serebral fonksiyonlar, algılama ve
motor fonksiyonlarda bozulma
♦♦ Huzursuzluk, aktivitede azalma
♦♦ Yara iyileşmesi, cerrahi sonrası iyileşmede gecikme
Beslenme ve yutma bozuklukları nasıl
teşhis edilir?
Beslenme ve yutma problemi olan çocukların değerlendirilmesi;
Yutma güçlüğü ve beslenme bozukluğu
olan çocukların değerlendirilmesinde;
• Yaşadıkları çevrenin dikkate alınması,
• Ebeveyn-çocuk ilişkisi,
• Ebeveynlerin endişeleri ve
• Çocuğun sağlık durumu önemlidir.
Bu çocukların değerlendirilmesi ve yönetimi yeterli bilgi ve beceri gerektirmektedir. Yanlış tanı ve yaklaşımlar yetersiz
beslenme ve sağlık sorunları riskini artırabilir. Problemlerin çözülmesi çocukların ve ailelerin yaşam kalitesini artırabilir. Çocuklar ve aileler multidisipliner
yaklaşımdan daha çok fayda görebilirler.
Erken teşhis ve sevk
♦♦ Çocuğun boyu ve kilosu aile hekimi/
pediatrist tarafından, rutin “sağlam
çocuk” ziyaretlerinde, bir büyüme
çizelgesinde dikkatlice takip edilmelidir.
♦♦ Beslenme ve yutma problemlerinden
şüphelenildiğinde, çocuk hekimi en
az iki sevk gerçekleştirir:
• Kulak-burun-boğaz uzmanı ya da
gastroenteroloji konsültasyonu
• Beslenme uzmanı konsültasyonu
Kapsamlı değerlendirme; Hastanın
geçmişi, beslenme öyküsü, fiziksel beslenme/yutma değerlendirmesi, yemek zamanı etkileşimlerinin gözlemini kapsar.
Kapsamlı klinik beslenme ve yutma
değerlendirmesi için takip eden doktor, hemşire veya sağlık personelinin
çocuğun beslenme ve yutma problemi
semptomlarını anlamak ve bir uzmana
yönlendirmesine gerek olup olmadığına karar vermek için bazı soruları cevaplandırmalıdır. Bu soruların cevabı
kapsamlı değerlendirmeye ihtiyaç olup
olmadığını belirleyebilir.
Hastanın geçmişi;
♦♦ Çocuğun beslenme geçmişi
♦♦ Yeme süresi uzunlukları; 25-30 dk.yı
aşıyorsa bir problem olabilir. Uzun
beslenme süresi çocuklarda her yaş
grubunda beslenme probleminin ana
belirtecidir ve ileri araştırma gerektirir.
♦♦ Gıda alım kalitesi: gıda reddi çok çeşitli nedenlere bağlı olabilir; yalnızca
gastrointestinal, fizyolojik problemler değil, nörolojik problemler veya
çocuk ebeveyn ilişkisi bozukluğuna
da bağlı olabilir. Besin alımını reddetme yolları; ağız açmama, kafasını
çevirme, kolları ve bacakları ile tepki
veya kusma şeklinde olabilir.
♦♦ Anne sütünden veya biberondan katı
gıdalara geçiş ve kullanılan mamaların geçmişi.
♦♦ Son 2-3 ay içinde çocuğun kilo alımında azalma veya duraklama oldu
mu?
♦♦ Beslenme sırasında tıkanma veya hırıltı oluyor mu?
♦♦ Aralıklı kusmaları var mı ?
♦♦ Beslenme sırasında huzursuz veya
uykusuz oluyor mu?
♦♦ Çocuğun gelişiminin tartışılması;
• Zihinsel ve dil yetenekleri,
• Kaba ve ince motor becerileri,
• Duyu süreçleri ve mizaç
8 YAŞAMA SANATI
Yanlış tanı ve yaklaşımlar
yetersiz beslenme ve sağlık
sorunları riskini artırabilir.
Problemlerin çözülmesi
çocukların ve ailelerin
yaşam kalitesini artırabilir.
Fiziksel beslenme ve yutma değerlendirmesi;
♦♦ Ağız-motor yapılarının fiziksel yapısı,
♦♦ Asimetrik görünüş olup olmadığı,
♦♦ Salya artışı, anormal yapılar ve refleksler,
♦♦ Ağız-motor yapıları birlikte çalışma
düzeni,
♦♦ Güvendeyken görünüş ve gıda alımının yeterliliği ve kalitesi değerlendirilir.
♦♦ Herhangi bir problem görülürse radyografiyle, çocuğun yutma işlemi değerlendirilebilir.
Yemek zamanının gözlemlenmesi; Çocuk, yemek zamanı etkileşimleri sırasında dışarıdan bir uzman tarafından canlı
olarak gözlemlenir.
♦♦ Çocuk-bakıcı iletişimindeki her türlü
bozukluğu ve tehlikeli ya da yetersiz
oral beslenme etkinliğini inceler.
♦♦ Beslenme uzmanı yemeklerin programı, çevre, sunulan besinler ve aile
gelenekleri üzerinde çalışır
• Eğer gerekirse, yutma sürecini
değerlendirmek için özel testler
uygulayabilir; örneğin:
• Modifiye baryum yutma; çocuk
içinde baryum olan yiyeceği yer
ya da sıvıyı içer, sonra yutma süreci X-ray’de görüntülenir.
• Endoskopik değerlendirme; ışıklı
bir osiloskop burundan içeri yerleştirilir ve çocuğun yutması bir
ekranda gözlemlenebilir.
Pediyatrik beslenme ve yutma bozuklukları nasıl tedavi edilir?
Multidisipliner İşbirliği
Ebeveynler ve uzmanlar, tedavinin
etkililiğini temin etmek için işbirliği
içerisinde çalışır (Eşlik eden nörolojik
problemlerin varlığında çocuk nöroloğu, yapısal bozukluklar varlığında KBB
uzmanı, fizyoterapi uzmanları, psiki-
yatrist ekibe dahil
edilmelidir. Hemşire, gelişim uzmanı,
diyetisyen
ekibin
diğer üyeleridir).
Beslenme ve yutma
bozuklukları olan
çocuklar için hangi
tedaviler mevcuttur?
Tedavi, yutma probleminin sebebi ve
semptomlarına göre
çok büyük değişkenlik gösterebilir.
Beslenme ve yutma
değerlendirmesinin
sonuçlarına dayanarak, beslenme ekibi
aşağıdakilerden herhangi birini tavsiye
edebilir:
♦♦ Tıbbi müdahele (örn. reflü ilacı)
♦♦ Bireysel ihtiyaçları karşılamak için
tasarlanmış doğrudan beslenme terapisi
♦♦ Besin öğeleri değişimleri (örn. farklı
yiyecekler, yiyeceğin kalorisini artırmak)
♦♦ Yeni yiyeceklerin ya da dokuların kabulünü artırmak
♦♦ Yiyecek ısısı ve doku değişimleri
♦♦ Postür ya da pozisyon değişimleri
(örn. farklı oturma)
♦♦ Davranış yönetimi teknikleri
♦♦ Başka uzmanlara sevk, örneğin bir
psikoloğa ya da diş hekimine
Eğer bir fizyoterapi ile beslenme terapisi
tavsiye edilirse, müdahalede aşağıdakileri içerebilir:
♦♦ Ağız kaslarını güçlendirmek
♦♦ Dil hareketini artırmak
♦♦ Çiğnemeyi iyileştirmek
♦♦ Farklı yiyeceklerin ve sıvıların kabulünü artırmak
♦♦ Emme-yutma-nefes alma şablonunu
ayarlamak (infantlar için)
♦♦ Güvenli yutmayı temin etmek için
yiyecek dokularını ve sıvı yoğunluğunu değiştirmek
Alternatif ve ilave beslenme
♦♦ Enteral ya da tüple beslenme – sıvı
besin aktarımı bir tüple gerçekleştiri-
lir (Besleme için tek yol ya da ağızdan gıda alımına ilave olabilir)
• Kısa dönemli tedavi: nazogastrik tüp
• Daha uzun dönemli tedavi: gastrostomi ya da jejunostomi tüpü
♦♦ Ayrıca, bakıcı-çocuk beslenme ilişkisine ve oral kabiliyetlerin beslenme
için kullanılmıyorken dahi geliştirilmesine özel destek verilir.
Kaynaklar:
1- Arvedson JC. Assessment ofpediatric dysphagia
and feedind disorders:clinical and instrumental
approaches. Developmental Disabilities Research
Reviews 14: 118 – 127 (2008)
2- Pediatric Feeding and Swallowing Disorders.
Copyright ©2006 by Pearson Education, Inc.
Upper Saddle River, New Jersey 07458
3- Reilly S, Morgan A. Dysphagia is prevalent in children with severe cerebral palsy.
Dev Med Child Neurol. 2008 Aug;50(8):567.
4- Furniva RA, Woodward GA. Evaluation of dysphagia in children
http://www.uptodate.com/contents/evaluation-ofdysphagia-in-children?
5-Otapowicz D, Sobaniec W, Okurowska-Zawada B,
Artemowicz B et al. Dysphaga in children with
infantile cerebral palsy. Advs med Sciens 2010: 55;
222-227.
6- Sullivan PB. Gastrointestinal disorders in children
with neurodevelopmental disabilities.
Dev Disabil Res Rev. 2008;14:128-36.
7-Mahant S, Friedman JN, Connolly B, Goia C, Macarthur C.et al. Tube feeding and quality of life in
children with severe neurological impairment .Arch
Dis Child 2009;94: 668-673.
8-Erasmus CE, Hulst KV, Rotteveel JJ, Willemsen
MAAP, Jongerius PH. Clinical Practice. Swallowing problems in cerebral palsy. Eur J Pediatr
2012; 171: 409-414.
YAŞAMA SANATI 9
»» SÖYLEŞİ
Yeni Rektörümüz
Prof. Dr. Abdulkadir ŞENGÜN
ile Üniversitemiz Hakkında...
Benim hayata bakış açımda şu vardır; herkesin mutlu olması lazım. Üniversitemiz çatısı
altında çalışan, idari, akademik personelimiz kendini burada mutlu hissedecek. Burada eğitim
öğretim alan öğrencilerimiz mutlu olacaklar. Ve bu mutlu öğrencilik yıllarını ömürleri boyunca
hatırlayacaklar. Sağlık hizmeti sunduğumuz hastalarımız, buradan mutlu olarak ayıracaklar.
Belki bir hüzün, acı veya ağrı ile hastanemize gelecekler ama yüzleri gülerek, mutlulukla
hastanemizden ayrılacaklar.
Ü
niversitemizin yeni Rektörü
Prof. Dr. Abdulkadir Şengün
Bey ile üniversitemiz ile ilgili
söyleşi yaparak, Rektörümüzün üniversitemiz ve hastanemizle ilgili düşüncelerini ve planlarını sizlerle paylaşmak
istedik.
Prof. Dr. Abdulkadir Şengün kimdir?
Kendinizden kısaca bahseder misiniz?
1992 yılında İstanbul Üniversitesi Diş
Hekimliği Fakültesi’nden mezun oldum. Doktoramı Diş Hastalıkları ve Tedavisi alanında Selçuk Üniversitesi’nde
1997’de tamamladım. Akademik kariyerime aynı üniversitede devam ettim.
10 YAŞAMA SANATI
Selçuk Üniversitesi Sağlık Bilimleri
Enstitüsü’nde 2004 – 2010 arasında müdür yardımcılığı görevinde bulundum.
Anabilim Dalı Başkanlığı yaptığım
2008-2010 döneminde ise TÜBİTAK
projeleri, yayınlar, araştırmalar gibi
oldukça yoğun bir akademik ve klinik
hizmet faaliyeti içerisinde bulundum.
Nisan 2010’da Kırıkkale Üniversitesi
Diş Hekimliği Fakültesi’ne dekan olarak atanarak 4 yıl bu görevde bulundum.
2014 Nisan ayında ise Turgut Özal Üniversitesi Mütevelli Heyeti’nin teklifi ve
YÖK’ün onayı ile buradaki Rektörlük
görevime başlamış oldum.
Rektörlük sizin için ne anlam ifade
ediyor?
Önemli olan insanın ne iş yaptığından
ziyade, yaptığı işin hakkını verebilmesi
ve o işe layık olabilmesidir. Benim bir
vakıf üniversitesinde rektör olmak gibi
bir beklentim ve hayalim olmamıştı.
Rektörlük ataması için “Bu işin seçimle olmaması lazım, atama ile olması lazım.” diye düşünürdüm. Devlet üniversitelerinde rektörlük atamaları seçimle
olduğu için rektör olmak isteyenler birilerinin adamı, bir grubun mensubu olduktan sonra rektör olabiliyor. Yıllarca
kurulan dostluklar bir rektörlük sebebi
ile bozulabiliyordu. Bu nedenle vakıf
üniversitelerindeki rektörlük atamaları
benim tasvip ettiğim, onayladığım bir
uygulama.
Rektöre düşen, üniversitenin bütün fakülteleriyle, yüksekokullarıyla, enstitüleriyle çağın eğitim, öğretim, araştırma
ve farklı toplumsal seviyelerdeki hizmetlere en üst düzeyde fayda sağlayacak
ortamlar oluşturulmasını sağlamaktır.
Üniversitenin, öğrencilerini dünyanın
neresinde mesleğini icra etmek isterse
onu orada icra edebilecek donanımda
yetiştirebilmesi gerekmektedir. Üniversitede yapılan araştırmalar, insanlığın
saadetine, mutluluğuna hizmet edebilecek, ister sağlık, fen, mühendislik olsun,
ister sosyal bilimlerde olsun, bunlara
hizmet edebilecek araştırmalar olması
lazım.
Yaşama Sanatı dergimizin de kaynağını oluşturan bir hastanemiz var. Oradan
sağlık hizmeti alacak insanların başka
yerlerde kolaylıkla ulaşamayacağı sağlık hizmetlerini buradan alabileceği bir
ortam sağlanması bizim için önemlidir.
Üniversitede bunları sağlayacak bir rektörlük hizmeti, bunlara fırsat sunacak,
üst seviyede bir eğitim imkânı oluşturacak bir rektörlük yönetimi, insanlığa ışık
tutacak, insanlığın rahatına konforuna
imkânlar tanıyacak, ortamlar sağlayacak
bir rektörlük yönetimi, ya da insanlara
birinci sınıf bir sağlık hizmeti verecek,
bunu destekleyecek bir yönetim tarzı,
olması gereken budur.
Üniversitemizi nasıl değerlendirirsiniz? Üniversite için öncelikle bunu
yapmamız gerekir dediğiniz planlarınız var mı?
Üniversitemizin potansiyeli çok yüksek.
Fiziki şartlarımız şu an itibariyle ortalamanın çok çok üzerinde ve bunun daha
da gelişmesi için devam eden projelerimiz var. Üniversitemizin devam eden
yeni bir kampüs projesi var ki şu anki
şartlarımızı çok iyi seviyelere taşıyacaktır. Üniversitede görev alan öğretim
elemanlarımızın, bulundukları bölümlere liyakatleri çok iyi seviyede. Örneğin
Tıp Fakültesindeki öğretim elemanlarımızın alanlarındaki yeterlilikleri ve
halk nezdindeki kabulleri çok yüksek
seviyede. Hatta bir marka olmuş durumda. İnsanların tercihleri bunu ortaya koyuyor ve bir süreklilik arz ediyor.
Mesela bizim hastanemize gelenler bir
kez gelip bir daha gelmemezlik yapmıyorlar. Yine bizim hastanemize gelmeye devam ediyorlar. Tabi bu bizim için
yeterli değil, bunu daha iyi seviyelere
çıkaracak projelerimiz var. Üniversi-
temizin sosyal bilimlerde, fen bilimlerinde, mühendislik bilimlerinde, sağlık
bilimlerinde oldukça yetkin ve genç bir
kadrosu var. Sürekli kendilerini geliştirmek için projelerle uğraşıyorlar. Turgut Özal Üniversitesi’nin önümüzdeki
yıllarda dünya çapında önemli endekslerde üst sıralarda yer alacağına bütün
kalbimle inanıyorum. Bunun olabilmesi
için gerçekten iyi bir potansiyelimiz var.
Üniversite yönetimimiz bu gibi araştırma faaliyetlerini gayet iyi bir şekilde
destekliyor. Akademisyenlerimizin daima yanında yer alıyor, akademisyenlerin
kendilerini ve üniversiteyi geliştirmeleri
için güzel şartlar oluşturuyoruz. Bu saydıklarımı bir arada düşününce gelecekte
dünyanın en iyi en saygın üniversiteleri
arasında yer almamızın hayal olmadığını düşünüyorum.
Üniversitenin geleceğine yönelik, üniversite ve hastane bazında hedef ve
projelerinizden kısaca söz edebilir
misiniz?
Üniversitemizde en önemli kriterlerden
birisi kalitedir. Dolayısıyla mevcut eğitim öğretim, araştırma, hastane hizmetlerimizi daha üst seviye ve kaliteye ulaştırmak için elimizden geldiğince gayret
ediyoruz. 2009’da kurulmuş 5 yıllık yeni
diyebileceğimiz bir üniversite olmamıza
YAŞAMA SANATI 11
»» SÖYLEŞİ
rağmen ilk günden itibaren uluslararası
endekslerde nasıl yer alabiliriz tarzında
bir ufuk ve vizyonumuz var. Biz bu ufkun devamı adına elimizden geleni yapıyoruz. Üniversitemizde böyle bir vizyon
olduğu için, öğrencilerimiz arasında,
uluslararası bilimsel toplantılarda altın
madalyalar alan öğrenci topluluklarımız
var. Yine Türkiye’de ses getirecek kendi
eğitim aldıkları alan ile ilgili toplantılar paneller düzenliyorlar. Buralarda da
hayatın ve o mesleğin içinden kişilerin
tecrübelerinden faydalanma imkânı yakalıyorlar. Öğrenci topluluklarımızın
hayatın içinden örneklerle buluştukları
bu organizasyonların devamını sağlamalarını istiyor ve onları destekliyoruz.
Bilimsel anlamda ulusal ve uluslararası
çapta daha önemli projelere imza atmamız gerekiyor. TÜBİTAK’tan oldukça
yüksek sayıda proje alıyoruz ve bunu
daha da artırma hedefimiz var. Kadromuzda yabancı uyruklu hocalarımız ile
birlikte 46 farklı ülkeden yabancı uyruklu öğrencilerimiz bulunuyor. Hem
12 YAŞAMA SANATI
öğretim elemanı kadromuzda hem de
öğrencilerimiz arasında yabancı uyruklu
sayımızı artırma ve uluslararası kalitede
bir üniversite olma hedefimiz var.
Hastane ile ilgili, yeni bir hastane binası projemiz var. Bunu gerçekleştirmek,
için mütevellimizin de çok büyük desteğini alıyoruz ve bunu en kısa zamanda
hayata geçireceğiz. Bir taraftan tıp eğitimi verdiğimiz için, tıbbın bütün alanlarında hem sağlık hizmeti vermek, bir
taraftan da eğitim öğretim hizmeti vermenin yanında spesifik alanlarda başka
yerde bu hizmeti alamayacak kişilerin
üniversitemizde sağlıklarına kavuşmaları için yeni imkanlar oluşturmaya gayret
edeceğiz.
İyi bir yöneticinin ekibi de iyi olmalıdır? Bu açıdan baktığımızda nasıl bir
çalışma ve ekip anlayışınız var?
Çalışma ekibimi kurarken, birlikte çalışacağım kişilerin kabiliyet ve yeterliliklerine göre onlardan iş beklerim.
Yapılacak işe göre mutlaka o donanıma
sahip kişilerle çalışmayı tercih ederim.
Şu anda üniversiteyi tanıma aşamasındayım. Dolayısıyla kimden ne kadar ne
isteyebileceğim konusunda net değilim.
Fakat birlikte çalışmak istediğim kişilerin en az benim kadar hatta benden daha
fazla işine sahiplenmesini, bunu bizzat
kendi işinin öz benliğinin bir işi olarak
sahiplenmesini arzu ederim. Birlikte çalıştığım kişilerden beklentim yüksektir
diyebilirim bu noktada. Güvenerek bir
işi teslim ettiğim kişinin o işi yaparken
ki icraatlarına karışmam. İşi verdiğim
kişi artık o işle alakalı yetki ve sorumluluğa sahiptir. Fakat birine bir iş emanet edecek olduğum zamanda gerçekten
kırk kez düşünürüm. Bir kere de karar
verdikten sonra da sonuna kadar ona
destek veririm. Çalışırken güvene dayalı
bir tarzım var. Adem-i itimat her zaman
baş ucu argümanı olarak yanımda durur.
Birlikte çalıştığım kişilerin bir eksiklik
yanlışlık varsa lisanı münasip ile bana
hatırlatmalarını, iletmelerini arzu ederim. Ve yanımda çalışan kişilere de ben
aynı açıklık ve gönül rahatlığıyla ifade
ederim. İnsanla çalışmak, insanı yönetmek, insanı istihdam etmek de en önemli hususun güven olduğuna inanıyorum.
İnsanların birbirine karşı güveni çok
önemli ve ben bunu çok önemsiyorum.
İnsanların birbirlerine açık olmasını,
içindeki düşünceyi karşısındakine güzel
bir biçimde ifade edebilmesini, beklentilerini açıkça söyleyebilmesini isterim ki
ben böyle yaparım. Ne ben ne karşımdaki üzülmemiş oluruz.
Öğretim elemanlarımıza, öğrencilerimize, idari personelimize ve hastalarımıza nasıl bir mesaj vermek istersiniz?
Benim hayata bakış açımda şu vardır;
herkesin mutlu olması lazım. Üniversitemiz çatısı altında çalışan, idari, akademik personelimiz kendini burada mutlu
hissedecek. Burada eğitim öğretim alan
öğrencilerimiz mutlu olacaklar. Ve bu
mutlu öğrencilik yıllarını ömürleri boyunca hatırlayacaklar. Sağlık hizmeti
sunduğumuz hastalarımız, buradan mutlu olarak ayıracaklar. Belki bir hüzün,
acı veya ağrı ile hastanemize gelecekler
ama yüzleri gülerek, mutlulukla hastanemizden ayrılacaklar. Böyle bir düşünce ve temennimiz var. Herkesin kendini
mutlu hissedeceği bir üniversite, bir hastane ve bir eğitim öğretim vadediyoruz.
Yaşama sanatı okuyucularımıza nasıl
bir mesajınız olur?
Dergimizin adı Yaşama Sanatı. İnsanın
gök kubbede bırakacağı hoş bir seda,
en güzel eseri olacaktır. Dolayısıyla yaşamak bir sanat gibi ve herkesin hayatı
o hayatın sahibi olan kişinin elinde bir
sanat eseri gibi bir güzellik kazanacak.
Yani bir masum, günahsız bir bebek
olarak dünyaya geldiğimizde bizim hiç
kimse ile sorunumuz, kavgamız, gürültümüz yoktur. Hiç kimseden alacağımız
vereceğimiz yoktur. Eğer biz bir sanat
olarak yaşamı ince ince dokuyarak yaşayabilirsek, en azından doğduğumuz
günün saffetinde, temizliğinde, insanlara herhangi bir borcumuz alacağımız olmadan, hiç kimseyi kırmadan,
insanların bizi gördüklerinde yüzlerini
tebessüm ettirebilecek bir hayat ortaya
koyabilirsek yaşamımızı bir sanat haline getirmişiz demektir. Herkesin bu yaşama sanatını sonuna kadar çevresine de
güzel bir eser olarak sunacağı bir hayat
temenni ediyorum. Bir sanat eseri şeklinde insanların işlerinin sürur ve mutluluk bulacağı bir hayat diliyorum.
Uçun kuşlar uçun doğduğum yere;
Şimdi dağlarında mor sünbül vardır.
Ormanlar koynunda bir serin dere,
Dikenler içinde sarı gül vardır.
O çay ağır akar, yorgun mu bilmem?
Mehtabı hasta mı, solgun mu bilmem?
Yaslı gelin gibi mahzun mu bilmem?
Yüce dağ başında siyah tül vardır.
Orda geçti benim güzel günlerim;
O demleri anıp bugün inlerim.
Destan-ı ömrümü okur dinlerim,
İçimde oralı bir bülbül vardır.
Uçun kuşlar, uçun burda vefa yok;
Öyle akar sular, öyle hava yok;
Feryadıma karşı aks-i seda yok;
Bu yangın yerinde soğuk kül vardır.
Hey Rıza, kederin başından aşkın,
Bitip tükenmiyor elem-i aşkın,
Sende -derya gibi- daima taşkın,
Daima çalkanır bir gönül vardır.
Rıza Tevfik Bölükbaşı (1869-1949)
YAŞAMA SANATI 13
»» PSİKİYATRİ
Yrd. Doç. Dr. Seçil Özen ALDEMİR
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Psikiyatri Anabilim Dalı
Gebelik ve
Doğum İle İlişkili
Ruhsal Sorunlar
Çoğu anne için mutluluk, keyif ve heyecan kaynağı olan
gebelik, bazı anneler için mutsuzluk, endişe ve korku veren
bir süreç olarak yaşanabilir.
G
ebelik ve doğum, kadında bedensel ve ruhsal değişimlere yol
açan bir durumdur. Ruhsal olarak sağlıklı kadınlarda gebelik
kadın olma kimliğini tam olarak yaşamayı sağlayan bir eylem
olarak algılanır. Sağlıklı ve huzurlu bir aile ortamı içinde olan, bebeğini
isteyerek dünyaya getirmek için planlar yapmış bir anne adayı oldukça huzurlu bir gebelik geçirir.
Çoğu anne için mutluluk, keyif ve heyecan kaynağı olan gebelik,
bazı anneler için mutsuzluk, endişe ve korku veren bir süreç olarak yaşanabilir. Özellikle çevresinden yeterli sevgiyi ve ilgiyi
görmeyen, istemeden gebe kalmış olan ve gebelikle ilgili tıbbi
sorunlar yaşayan kadınların mutlu ve huzurlu bir gebelik geçirmeleri mümkün değildir.
Gebelik ve doğum ile ilişkili ruhsal sorunlar, gebelik öncesinde varolan ruhsal bir bozukluğun tekrarlaması şeklinde görülebildiği gibi, gebelik ve doğumla ilişkili olarak da ilk kez
ortaya çıkabilir.
Gebelik dönemi:
Bedensel ve ruhsal yönden sağlıklı olan kadınlarda bile gebelik
esnasında duygusal değişimler görülebilir. Gebelikte duygusal
değişime neden olan etkenler, hormonal değişiklikler, vücut
biçiminin değişiklikleri ve algılanması, gebelikle ilgili bilinçli ya da farkına varılmayan düşünce, duygu, tutum, beklenti
ve çatışmalardır.
14 YAŞAMA SANATI
Gebelik üçer aylık dönemler şeklinde incelendiğinde, her üç ayda kendine özgü
uyum süreçleri yaşanmaktadır:
İlk üç ayda kadın gebe olduğu gerçeğine
uyum sağlamaya çalışır. Eğer istenilen
bir gebelikse mutluluk ve haz duygusu yaşanır. Kadının aile ve iş yaşantısı,
eşiyle ve çevresiyle ilişkisi, bu dönemdeki uyumunu etkiler. Gebeliğin ilk üç
ayında yaşanan mide bulantısı, kusma,
ağız sulanması, iştah değişiklikleri gibi
belirtiler, bu dönemdeki duygusal değişikliklerin şiddetini ve seyrini etkiler.
İkinci üç ayda bebekle olan bağ daha
da derinleşir. Çünkü artık bebeğin hareketleri hissedilmekte ve ayrı bir canlı
varlığın farkına varılmaktadır. Ayrıca
karnın büyümesi ile birlikte gebelik dış
dünyaya ilan edilmektedir. Bu dönem
annenin fiziksel olarak en rahat hissettiği ve ruhsal sorun riskinin de en düşük
olduğu dönemdir.
Son üç ayda bebek annenin bütün sistemlerini etkilemiştir. Doğum yaklaştıkça, doğumun nasıl gerçekleşeceği,
bebeğin sağlıklı olup olmayacağı, doğum sonrası bebeğin bakımı, annelik
rol ve işlevini yeterince yürütüp yürütemeyeceği gibi endişeler ortaya çıkmaya başlar. Karnın büyümesi ile birlikte
sindirim ve solunum sistemi ile ilgili
sıkıntılar ve uykusuzluk eklenir. Gebelikte tıbbi bir sorun ve geçmişte ruhsal
bozukluk öyküsü varsa, sıkıntı, bunaltı,
depresyon riski yükselmektedir. Eğer
annede huzursuzluk, uykusuzluk, sabırsızlık, kaygılı bekleyiş varsa doğum da
zor ve acılı bir deneyim haline gelir.
Gebelikte kadının psikolojisini doğrudan doğruya etkileyen önemli diğer faktörler, eşinin tutumu ve içinde yaşadığı
psiko-sosyal çevredir. Erkeğin destekleyici ve güven veren yaklaşımı, yakın
ilgisi, her iki tarafın da yaşadığı ruhsal
karmaşayı azaltır. Erkek çeşitli zorlamalarla başedebilecek yapıya ne kadar
sahipse, kadının uyum sağlamasını da o
kadar kolaylaştırır. Erkeğin yapısı ve olgunluğu, yardımcı olmaya, paylaşmaya,
destek olmaya uygun değilse, kadının
yükü daha da ağırlaşacaktır.
Gebelikte depresyon:
Gebelik süresince ciddi boyutlarda yaşanan depresyonlara pek sık rastlanılmamakla beraber böyle bir durum varsa
vakit kaybetmeden uzman bir hekimden
yardım alınmalıdır. Gebelikte depresyona giren annelerin çoğunluğu, eşi olmayan, planlanmamış bir gebelik yaşayan,
yeterli maddi imkanları bulunmayan,
gebelik için uygun yaşta olmayan, çocuk
sayısı çok olan, eşinden yeterli desteği
alamayan, daha önceden ya da gebelik
sırasında ciddi sağlık sorunları yaşayan
kadınlardan oluşmaktadır.
Gebe kadınlarda en çok görülen depresyon belirtileri, kendini mutsuz hissetme,
iştahsızlık, uykusuzluk, suçluluk duyguları, bebek veya kendi sağlığı hakkında
aşırı endişeli olma, çarpıntıyla gelen panik ataklar ve nefes darlığıdır.
Gebelik döneminde yaşanan hafif ruhsal
sorunlarda, bebekle konuşma, eşle iletişim kurma, hafif tempolu yürüyüşler, ılık
banyo etkili olabilir. Gebelik psikolojisi
konusunda bilinçli olmak bu dönemin
daha rahat geçirilmesini sağlayacaktır.
Anne ve bebek arasındaki bağın temeli gebelik sırasında kurulduğu için bu
dönemde ortaya çıkan sorunlara zamanında müdahale edilmezse ileride kurulacak anne-bebek ilişkisinde sorunlar
yaşanabilir. Depresyonun ilerlemesi, anne,
bebek ve çevre için sağlıksız koşullara
neden olabilir. Gebenin günlük faaliyetleri engellenir, kendi bakımını ve tıbbi
bakımını aksatır. Depresyon ile başa
çıkabilmek için bazı kadınlar alkol ya
da maddeye başlarlar, bu da bebeğe çok
ciddi bir zarar verebilir. İleri derecede
depresyon gebenin kendine zarar vermesine hatta intihara bile yol açabilir.
Gebe kalmadan önce ciddi psikolojik
sorunlar yaşayan kadının gebe kaldıktan
sonra sürekli bir psikiyatrist tarafından
gözetim altında bulunması gerekmektedir. Anne adayının ciddi bir psikolojik
sorun yaşadığı tespit edilirse psikiyatrist ve kadın-doğum uzmanının birlikte
hareket etmesi gerekmektedir. Gebelik
sırasında ne gibi bir tedavi yapılacağına
birlikte karar vermeleri gerekir.
Doğum sonrası dönem:
Doğum sonrası dönem, yeni duruma ve
annelik rolüne uyum sağlama dönemidir. Bu dönemde biyolojik ve hormonal
dengede ani değişiklikler görülür. Anne
ilk günlerde bebeğinin ağlamasını anne-
Doğum yaklaştıkça,
doğumun nasıl
gerçekleşeceği, bebeğin
sağlıklı olup olmayacağı,
doğum sonrası bebeğin
bakımı, annelik rol ve
işlevini yeterince yürütüp
yürütemeyeceği gibi
endişeler ortaya çıkmaya
başlar.
YAŞAMA SANATI 15
»» PSİKİYATRİ
Gebelikte kadının
psikolojisini doğrudan
doğruya etkileyen önemli
diğer faktörler, eşinin
tutumu ve içinde yaşadığı
psiko-sosyal çevredir.
Erkeğin destekleyici ve
güven veren yaklaşımı,
yakın ilgisi, her iki tarafın da
yaşadığı ruhsal karmaşayı
azaltır. Erkek çeşitli
zorlamalarla başedebilecek
yapıya ne kadar sahipse,
kadının uyum sağlamasını
da o kadar kolaylaştırır.
liğinin yetersizliğine bir tepki biçimde
algılayabilir. Yeni anneye çevreden verilen çelişkili mesajlar da şaşkınlığını
ve endişesini arttırır. Bunun yanında annenin iş hayatı ve kariyer beklentilerine
yönelik kaygıları da rol çatışmasına yol
açabilir. Bebeğin mutlak bağımlılığını
kabul etme güçlüğü ortaya çıkabilir.
Annelik hüznü:
Doğumu izleyen ilk haftada, annede ha-
16 YAŞAMA SANATI
»» Gebelik ve Doğum İle İlişkili Ruhsal Sorunlar
fif huzursuzluk, sinirlilik, ağlama krizleri, unutkanlık ve dikkat dağınıklığı
görülebilir. “Annelik hüznü” denilen bu
durum, annelerin %50-80’inde ortaya
çıkar ve 1-2 hafta içinde herhangi bir
tıbbi müdahale olmadan geçer. Eğer belirtiler 2 haftadan daha uzun süre devam
ederse, annenin major depresyon açısından değerlendirilmesi gerekir.
Doğum sonrası (postpartum) depresyon:
Doğum sonrası depresyon annelerin %
10-15’inde görülen ve tedavi gerektiren
ciddi bir durumdur. Doğumdan sonraki
ilk dört hafta içinde başlar. Klinik tablo
hafif depresif duygudurumdan melankoliye kadar değişebilir. Sıklıkla bedensel
yakınmalar, özellikle yorgunluk vardır.
Hastalarda, bebeğin beslenmesi, uykusuyla ilgili endişeler, konsantrasyon
güçlüğü, unutkanlık, bunaltı, yerinde
duramama, panik ataklar, kendiliğinden
ağlama, sinirlilik, iştahsızlık, uykusuzluk ya da çok uyuma olur. Annelikle
ilgili yetersizlik ve suçluluk düşünceleri
görülebilir. Doğum sonrası depresyon
genellikle birkaç ay içinde düzelir. Orta
ve ağır şiddette ise mutlaka bir uzman
tarafından tedavi edilmelidir.
Doğum sonrası depresyon eğer tedavi
edilmezse uzun sürer ve anneye verdiği duygusal zararın yanında çocuğun
gelişimini de olumsuz etkiler. Çocuğun
psikososyal gelişimi gözönünde bulundurulduğunda, ilk bir yıl anne ile sürekli, tutarlı ve güvene dayalı doyurucu bir
ilişki önemlidir. Bu dönemdeki ruhsal
sorunlar, annenin bebeğe bakım vermesini kısa ya da uzun süreli engellemektedir. Doğum sonrası depresyon saptanan
kadınların bebeklerinin duygusal gelişimleri olumsuz yönde etkilenebilir. Bu
çocuklar okul çağına geldiklerinde daha
fazla davranış bozukluğu gösterebilir.
Uyum yetenekleri daha düşük, içe kapanık, özgüveni düşük çocuklar olabilir.
Bu dönemin sağlıklı geçirilebilmesi için
eşin ve yakınların duygusal desteği mutlaka sağlanmalıdır. Ayrıca anne adayı
mineral ve vitamin ilaçlarını kullanmalı,
düzenli uyumaya, beslenmeye özen göstermeli, eşiyle birlikte vakit geçireceği
zamanlar ayırmalıdır. Arkadaş ve akraba
çevresi ile ilişkilerin devamı da doğum
sonrası sürece uyumu kolaylaştıran etkenlerdir. Özellikle bizim kültürümüz
gibi bazı kültürlerde doğumdan sonraki ilk 40 gün olan lohusalık dönemi
annenin dinlenme dönemi olarak kabul
edilmiştir. Bu dönemde annenin dinlenmesi, bebeğin bakımında anneye destek
sağlanması, annenin fiziksel ve ruhsal
sağlığına daha çabuk kavuşmasına yardımcı olacaktır.
Gebelik, doğum ve doğum sonrası döneme ilişkin verilen eğitim ve gevşeme
teknikleri, anneyi pasif konumdan çıkararak korku ve endişelerini gidermeye
yardımcı olmaktadır. Gebelikte ve doğum sonrasında ortaya çıkan depresyonun tedavisi major depresyon tedavisinden çok farklı değildir. Psikoterapi yada
ilaç tedavileri tek başına yada birlite kullanılabilir. Hafif vakalarda sadece psikoterapi yeterli olabilir. Ancak orta ve şiddetli vakalarda ilaç tedavisi gerekebilir.
Psikiyatrik ilaçların bebek üzerindeki
etkileri konusunda bilinenler azdır. Bu
nedenle zorunlu olmadıkça, özellikle
gebeliğin ilk üç ayında ilaç kullanımı
önerilmemektedir. Her bir olguda tedavinin risk ve yararları tartılarak ve durum hasta ve ailesiyle tartışılarak karar
verilir. Ruhsal soruna bağlı olarak annenin beslenmesi, bakımı önemli ölçüde
bozuluyorsa, kendisi, bebeği ve çevresi
için risk oluşturuyorsa, en düşük risk
grubundan ilaçlar, etkili en düşük dozda
kullanılabilir. EKT (elektrokonvülzif terapi) de gebelerde ilk tedavi seçenekleri
arasında yer alır. Özellikle intihar riski
olan, şiddetli uykusuzluk ve iştahsızlık
gibi fiziksel belirtiler yaşayan, özbakımını ihmal eden hastalarda EKT hızlı,
etkin ve güvenilir bir tedavi yöntemi
olarak kullanılmaktadır.
Doğum sonrası (postpartum) psikoz:
Doğum sonrası psikoz, doğumdan sonra görülen psikiyatrik sorunların en
Psikoz, gerçekle ilişkinin
kaybolması, düşüncede
bozulmanın olması şeklinde
tanımlanabilen ve çeşitli
psikiyatrik durumlarda
ortaya çıkan tablonun ortak
adıdır.
ağır şeklidir. Yaklaşık olarak her 1000
doğumda bir görülür. Psikoz, gerçekle
ilişkinin kaybolması, düşüncede bozulmanın olması şeklinde tanımlanabilen
ve çeşitli psikiyatrik durumlarda ortaya çıkan tablonun ortak adıdır. Doğum
sonrası psikoz sıklıkla doğumun olduğu
günlerde başlar, ortalama 2-3 haftada
ortaya çıkar. Ailede duygudurum bozukluğu öyküsü olması doğum sonrası
psikoz için bir risk faktörüdür ve olguların yaklaşık yarısında mevcuttur.
Annede yorgunluk, uykusuzluk, ağlama, duygusal dalgalanmalar olabilir.
Sonrasında şüphecilik, şaşkınlık hali,
bebeğin sağlığı hakkında saplantılı düşünceler ortaya çıkar. Sanrılar (gerçekle
ilgisi olmayan düşünceler) ve varsanılar
(gerçekte olmayan şeyleri duyma ya da
görme) olabilir. Hasta bebeğin ölü ya
da sakat olduğunu, hiç evlenmemiş ve
doğum yapmamış olduğunu, başkalarından zarar göreceğini düşünebilir. Gerçekte olmayan örneğin kendisine bebeği
öldürmesini söyleyen sesler duyabilir.
Bebeğe bakmayı istememe, bebeği sevmeme ve bazı olgularda bebeğe, kendisine ya da her ikisine de zarar verme
düşünceleri görülebilir. Doğum sonrası
psikoz acil ve uzman desteği gerektiren
bir durumdur. Kendine ve bebeğe zarar
verme riski varsa annenin hastaneye yatırılarak tedavi edilmesi gerekir. Anne
istekliyse bebeğiyle temas etmesi yararlıdır. Ancak bebeğine zarar verme olasılığına karşı dikkatli davranmak gerekir.
Belirtiler yatıştıktan sonra ise psikiyatri
takibi ve psikoterapi gerekir.
Sonuç olarak, hamilelik, doğum ve doğum sonrası dönem, çoğu anne için mutluluk ve keyif verici olmasına rağmen,
bazen anne, bebek ve çevre açısından
olumsuz sonuçlara yol açan ruhsal sorunların kaynağı olabilmektedir. Bu nedenle, annenin, ailenin ve gebeyi takip
eden kadın doğum uzmanının, ortaya çıkabilecek ruhsal sorunlara karşı dikkatli
olması ve gerektiğinde psikiyatri desteğine başvurmaları önemlidir.
Faydası olmayan bahardan yazdan
Yüce dağ başının kışı makbuldür
Cahilin ettiği sohbetten sözden
Alimin hayali düşü makbuldür
Lokma yeme muhannetin elinden
Kurtulaman sonra acı dilinden
Namertlerin kaymağından balından
Merdin kuru yavan aşı makbuldür
Hüdai konuşur bir ince dilden
Hal ehli olmayan bilir mi halden
Bilgisiz görgüsüz duygusuz kuldan
Ölülerin mezar taşı makbuldür
Aşık Hüdai (1940-2001)
Muhannet: Namert, ihanet eden.
YAŞAMA SANATI 17
»» AKUPUNKTUR ve HİPNOTERAPİ
Prof. Dr. Osman ÖZCAN
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı
Akupunktur ve Hipnoterapi Ünitesi
Kulak Çınlaması’na (Tinnitus)
Akupunktur
Faydalı mı?
Tinnitus tek veya çift taraflı,
geçici ya da sürekli olabilir.
Tinnitus, hastaların günlük
yaşantılarını etkilemeyen çok
az şiddetten, 24 saat boyunca
hissedilen çok şiddetli olana
kadar değişen geniş bir
aralıkta görülebilir. Duyulan
ses şiddetli olduğunda
hastanın uykusunu,
konsantrasyonunu, iş
performansını ve sosyal
hayatını önemli ölçüde
olumsuz etkiler.
18 YAŞAMA SANATI
T
innitus, Latince ‘tinnire’ kelimesinden köken alır, ‘zil çalmasıçınlama’ anlamına gelir. Tinnitus
herhangi bir dış uyaran olmaksızın ses
algılanması olarak tarif edilmektedir.
Yetişkin insanlarda tinnitus görülme sıklığı %10-15 oranındadır. Görülme sıklığı yaşla birlikte artar. En fazla 40-80
yaşları arasında görülmektedir. Yaşlılar
arasında görülme sıklığı %33 oranındadır. Çocuk yaşlarda çok seyrektir. Her
iki cinsiyeti eşit oranda etkiler. Tinnitus,
işitme kaybı bulunan hastalarda daha
sık görülür. Yüksek sese veya gürültüye
maruz kalmanın da tinnitus sıklığını arttırdığı belirlenmiştir.
Tinnitus iki kategoride incelenir: Subjektif ve objektif tinnitus. Subjektif tinnitus; sadece hasta tarafından duyulabilen ve tinnitusun %95 gibi çok yüksek
oranda görülen şeklidir. Buna karşılık
objektif tinnitus, hastanın kendisi tarafından duyulduğu gibi bir başkası tarafından da yakından ya da stetoskopla
dinlendiği zaman duyulabilir. Tinnitus
harici bir ses gibi algılanmaz, kulak
veya kafa icinden gelen bir ses olarak
duyulur. Hastalar bu sesleri uğultu, ıslık,
tıkırtı, zil sesi, su sesi gibi farklı şekillerde tarif edebilirler. Tinnitus bazı hastalarda gürültülü, bazılarında ise sessiz
ortamlarda daha fazla hissedilir.
Akupunktur uzun zamandır
tinnitus tedavisinde
kullanılmaktadır. Tinnitus
tedavisinde akupunkturla
yapılan çalışmalarda
oldukça yararlı, rahatlatıcı
sonuçlar bildiren çalışmalar
olmakla birlikte, aksini
bildiren araştırmalar da
yayınlanmıştır.
Tinnitus tek veya çift taraflı, geçici ya da
sürekli olabilir. Tinnitus, hastaların günlük yaşantılarını etkilemeyen çok az şiddetten, 24 saat boyunca hissedilen çok
şiddetli olana kadar değişen geniş bir
aralıkta görülebilir. Duyulan ses şiddetli
olduğunda hastanın uykusunu, konsantrasyonunu, iş performansını ve sosyal
hayatını önemli ölçüde olumsuz etkiler.
Tinnitus gelişimine neden olan farklı
hastalıklar ya da etkenler bulunmaktadır.
Nasıl geliştiği ile ilgili de farklı açıklamalar ileri sürülmektedir.
Tinnitus tedavisinde; ilaçlarlardan, cihazlardan, cerrahi’den ve psikoterapi
yöntemlerinden yararlanılmakla birlikte istenilen düzeyde cevap alınamayan bir çok vaka olmaktadır. Özellikle
uygulanan tedaviden istenilen sonucu
alamamış hastalar, tamamlayıcı tıp uygulamalarına başvurmaktadırlar. Bu
uygulamalardan en yaygın olanlarından
biri de akupunkturdur.
Akupunktur uzun zamandır tinnitus tedavisinde kullanılmaktadır. Tinnitus
tedavisinde akupunkturla yapılan çalışmalarda oldukça yararlı, rahatlatıcı
sonuçlar bildiren çalışmalar olmakla
birlikte, aksini bildiren araştırmalar da
yayınlanmıştır. Akupunktur tedavisinin
spesifik beyin yapılarını uyararak, endojen opioid mekanizmalarını ve nöropeptidleri aktive ederek tinnitus belirtilerinin iyileşmesini sağlayabildiği ile ilgili
açıklamalar görülmektedir.
Güney Kore Kyung Hee Üniversitesi
Otorinolaringoloji Bölümünde, akupunkturun tinnutus tedavisindeki etkileri araştırılmış ve 2012 yılında Alternatif
ve Tamamlayıcı Tıp Dergisinde yayınlanmıştır. Bu araştırmada akupunkturun
tinnitus hastalarındaki etkisi, hastaların
kendi değerlendirmelerine dayanan subjektif iki test ve ölçümlere dayanan objektif iki testle araştırılmıştır. Bu testler
hastalarda, tedavi başlangıcında, bitiminde ve 3 ay sonrasında tekrarlanmıştır. Akupunktur uygulanan hastalarda
tedavi bitiminde ve 3 ay sonundaki testlerde olumlu değişiklikler gözlenmiştir.
Pirinçteki siyah taştan değil,
beyaz taştan çekinin!
A.Nihat Asya
Danimarka Aalborg Üniversitesinde tinnitus tedavisinde akupunkturun etkinliği
ile ilgili yapılan bir araştırma 2010 yılında Tıpta Tamamlayıcı Terapiler Dergisinde yayınlanmıştır. Hastalara 6 hafta
süreyle haftada bir sıklıkta akupunktur
uygulanmıştır. Tinnitus sıklığı, şiddeti,
günlük yaşam kalitesi ve hasta memnuniyeti başlıklarında yapılan değerlendirmelerde akupunktur uygulamalarından
olumlu cevaplar alınmıştır. Aynı hastalarda işitme kaybı ile ilgili ölçümlerde
ise bir değişiklik belirlenmemiştir.
Brezilya’da Sao Paulo Federal Üniversitesinde tinnutusda bir seans, tek nokta
akupunktur uygulamasının etkilerinin
incelendiği bir klinik araştırma, Brezilya Otorinolaringoloji Dergisinde 2007
yılında yayınlanmıştır. Bu çalışmada iç
kulakta fonksiyon bozukluğundan kaynaklanan tinnitusda, bir seans tek nokta
akupunktur uygulamasının olumlu değişikliklere neden olduğu yapılan testlerle
belirlenmiştir.
Günümüzde tinnitus tedavisinde hiçbir
yöntem tek seçenek olma konumunda
değildir. Farklı tedavi yöntemlerinden
yararlanılmaya devam edilirken, akupunktur tedavisinin de dikkate alınmasında yarar olduğu söylenebilir.
YAŞAMA SANATI 19
»» GÜNCEL
YÜREKLER YANDI…
Yerin altından yücelere uçan
güzel ruhlar
Türkiye’yi yasa boğan
Soma’daki maden faciasında
resmi açıklamalara göre
301 kişi hayatını kaybetti. 3
günlük milli yas ilan edilen
maden faciasında hayatını
kaybeden yakınlarını teşhis
etmek için cenazelere tek tek
bakmak zorunda kalan aileler
tarifi imkansız acılar yaşadı.
20 YAŞAMA SANATI
H
alkın büyük bir çoğunluğunun
madenci olarak geçimini sağladığı Manisa’nın Soma ilçesinde 13 Mayıs tarihinde meydana gelen maden faciasıyla milletçe sarsıldık.
Son yılların en büyük maden faciasının
yaşandığı Soma’daki maden ocağında
meydana gelen patlamanın etkisiyle gaz
zehirlenmesinden dolayı 300’den fazla
madenci hayatını kaybetti. Olayın haber
alınmasından sonra arama kurtarma çalışmaları için bölgeye gelen 400 kişilik
ekip zaman zaman çaresiz kalsa da çalışmalarına aralıksız devam etti.
Soma’da en ağır kayıp ise, gençlerin
tarlada çalışmak yerine maden ocağında çalışmayı tercih etmelerinden dolayı
maden havzasına yakın köylerinde yaşandı.
Saatlerdir mahsur kaldığı yerin altından yeni çıkarılmış ve henüz ambulansa
alınmış ince ruhlu madenci Murat Yalçın “Sedye kirlenmesin, çizmelerimi çıkarayım mı?” sözleriyle herkesi ağlattı.
Türkiye’nin dört bir tarafından
Soma’ya yardım eli
Soma’da yaşanan maden faciasında
bütün Türkiye seferber oldu. Çok sayıda yardım kuruluşu ve firma, Soma’ya
gıda ve giyecek gönderdi. Türkiye’nin
çok sayıda ilinden gelen vatandaşlar
hem çalışmalara katkıda bulundu hem
de hayatını kaybeden işçilerin yakınla-
Soma’nın Yiğidine
Soma, ah Soma! Bitmeyen gece. Hafızalardan silinmeyecek facia. Derinden yürüyen utancın nabzı.
Biliyoruz hepimiz suçluyuz. Sizin en tabii hakkınız olan nefes almaktan mahrum bıraktık. Aslında siz suçluyu da aramıyorsunuz.
Gündüzlerini geceye katık yapanların gecelerini hangi zalim ellerin kararttığından şikayetçi olmalarının bir anlamı var mı?
Aradığınız, zannımca, sadece o serin selvilerin yeşil gölgesine çekilmek. Ve okursak bir Fatiha’ya intizar etmek.
Ey Soma’nın evlerine dönememiş yiğitleri! Sizin göremediğiniz güneşi ve yıldızları gördüğümüz için haklarınızı helal edin,
n’olur!
Mustafa Armağan
rına maddi manevi destek oldu. Kimse
Yok mu Derneği de facianın ilk gününden itibaren ASYA kurtarma ekipleriyle
maden ocağında mahsur kalan işçileri
kurtarma çalışmalarına destek verdi.
Ölen işçilerin ve yaralı kurtulan işçilerin
çocuklarına eğitim desteği vereceğini
duyuran dernek, sağlık, gıda ve giyecek
yardımlarına hemen başladı.
TOBB Başkanı: Sorumlular hukuka
hesap vermeli
Soma’daki maden faciasının ardından
Sivil Toplum Örgütleri, Sendikalar ve
İş dünyası olayın biran önce aydınlatılması ve sorumluların ortaya çıkarılması
çağrısında bulundu. Türkiye Odalar ve
Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rıfat
Hisarcıklıoğlu, “Bu dünyada içine kuruş
haram karışmayan bir kazanç varsa, o da
maden işçisinin kazancıdır, zira canları
pahasına kazanırlar. O yüzden bir ihmal
varsa, sorumlu olanlar kamu-özel fark
etmez, cezalarını çekmeli, hukuken bedeli neyse ödemeli” dedi.
Maden faciasından geriye ise maden ocağından çıkarılan işçilerin cansız bedenleri, gözü yaşlı annelerin-babaların, eşlerin,
evlatların fotoğrafları, ihmallere duyulan
öfke kaldı. Maden felaketi ardında birbirinden acı onlarca hikayeler bıraktı…
Madencinin avucundan çıkan not:
‘Oğlum hakkını helal et’
Maden ocağından çıkartılan bir cenazede,
sımsıkı kapadığı avucunun içinde ki kağıtta ‘Oğlum, hakkını helal et’ yazıyordu.
Baba-oğul ölüme birlikte gitti
Patlamanın olduğu gün Fatih Avkaş (19)
ile babası Hüseyin Avkaş (46), aynı vardiyada çalışmak üzere işe gitti. Vardiyanın sonunda eve gitmek için hazırlanan
baba ve oğul, patlamanın ardından dışarıya çıkamadı. Maden ocağının derinliklerinde yan yana can veren baba ve oğlu
ölüm bile ayıramadı.
Aynı gün doğdular, aynı gün öldüler...
İkiz kardeşler İsmail ve Süleyman Çata,
Soma maden faciasında yaşamını yitirdi. İsmail ve Süleyman Çata, baba evlerinde düzenlenen cenaze töreni sonrası
toprağa verildi.
Toprağa verildiği gün oğlu dünyaya
geldi
Maden faciasında hayatını kaybeden
genç teknikerin toprağa verildiği gün,
bir oğlu dünyaya geldi. Hastanede kucağındaki bebeğiyle eşini bekleyen genç
anneye kimse acı haberi vermeye cesaret edemedi.
Oğlunun defnedildiği gün torunu dünyaya gelen Dudu Sidal’ın ağıtları yürek
burktu. Oğlu ve gelininin fotoğrafının
yer aldığı çerçeveyi okşayan anne Sidal,
şöyle konuştu: “Oğlumu bir karabulut
aldı götürdü. Kaybettim oğlumu ben.
1.5 yıllık evliydi. Ah çocuğum, ah yavrum benim biriciğimdin.
Birdin, tektin, evimizin gülüydün.
“Babam, annem hasta” diye
neden bırakıp gittin bizi
yavrum?
“Neden
anne, baba siz
gidin”
demedin. Keşke senin yerine biz gideydik. Benim oğlum elektrik teknikeriydi.
Son gün babası, eşini İzmir’e hastaneye
kontrole götürecekti. ‘Ben işe gideyim,
eşimi babam götürüyor anne’ deyip evden çıktı.”
Oğlunun evinin direği olduğunu söyleyen anne Sidal, “Biz, yeni doğan torunuma, vefat eden oğlumuzun adını
koymak istedik. Fakat oğlumun vasiyeti
var. ‘Oğlum olursa adına babamın adını
koyacağım’ demişti. O yüzden dedesinin adını koyup oğlumun son isteğini
yerine getireceğiz” dedi.
3 arkadaşını kurtardı...
Sağlık teknisyeni Serkan Güneş, mahsur
kalan arkadaşlarını kurtarmak için içeri
daldı. Yanındaki üç maskeyi de kullandığı öğrenilen Güneş, yoğun duman ve
içerdeki zehirli gazlardan etkilenip, son
anda kendini dışarı attı. Buradaki bir
masaya yığılan Güneş, yaşamını yitirdi.
Evlilik hazırlığı yaptığı öğrenilen
Güneş’in cenazesi, yıllar önce kanserden
ölen babasının yanında
toprağa verildi.
YAŞAMA SANATI 21
»» ŞİFALI BİTKİLER
Prof.Dr. M. Ramazan YİĞİTOĞLU
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Klinik Biyokimya A.D.
Karaciğer
Sağlığı İçin
Faydalı Bitkiler
Karaciğer vücudun toksinlerini uzaklaştıran önemli bir organımızdır. Dolayısıyla karaciğer
rahatsızlıklarında vücut zararlı toksinleri yeterince uzaklaştıramaz ve hücreler erkenden
yıpranmaya başlar. Sonuçta erken yaşlanma ve bir çok hastalığa davetiye çıkarılmış olur.
K
araciğer vücudumuzdaki metabolik olayların merkezi konumundadır. Üre, bilirubin, kolesterol,
albumin gibi önemli moleküllerin metabolik yollarında kavşak rol oynar. Kan
şekerini depolar, ihtiyaca göre kana verir.
Kan pıhtılaşma proteinlerinin bazıları karaciğerde sentez edilir. Karaciğer vücudun
toksinlerini uzaklaştıran önemli bir organımızdır. Dolayısıyla karaciğer rahatsızlıklarında vücut zararlı toksinleri yeterince
uzaklaştıramaz ve hücreler erkenden yıpranmaya başlar. Sonuçta erken yaşlanma
ve bir çok hastalığa davetiye çıkarılmış
olur. Karaciğerimize zarar veren alkollü
ve asitli içeceklerden, aşırı tatlı ve yağlı
yemeklerden kaçınarak karaciğeri korumalıyız. Aynı zamanda karaciğer sağlığını
destekleyici bitkilere de önem vermeliyiz.
Alkol ve alkolün yol açtığı sirozdan son-
22 YAŞAMA SANATI
raki sıklıkla görülen karaciğer hastalığı
hepatitlerdir. Hepatit karaciğer iltihabı demektir; başlıca beş tip (A, B, C, D ve E)
olarak bilinen virüs tarafından meydana
getirilir. Alkol ve zararlı kimyasal maddelerin sebep olduğu hepatitler de vardır.
Karaciğer problemlerinde faydalı
olan bitkiler şunlardır:
♦♦ Milk thistle (Sütlü devedikeni; Silybum marianum)
♦♦ Havuç (Carrot; Daucus carota)
♦♦ Dandelion (Kara hindiba; Taraxacum
officinale)
♦♦ Meyan kökü (Licorice; Glycyrrhiza
glaba)
♦♦ Hindiba (Chicory Cichorium intybus)
Milk thistle: Yaklaşık 2000 yıldan beri
milk thistle (sütlü devedikeni) bitkisi karaciğer rahatsızlıklarından şifa bulmak
amacıyla dünyanın çeşitli ülkelerinde,
özellikle Güney Amerika, Avrupa ve
Akdeniz Bölgesinde yaşayan insanlar
tarafında kullanılmaktadır. Alkol ve hepatite bağlı karaciğer harabiyetine karşı
sütlü devedikeninin koruyucu olduğuna
dair bilimsel araştırmalar yayınlanmıştır. Harabiyete uğramış karaciğer hücrelerinin milk thistle kullanımıyla refenere
olduğu (yenilendiği) bildirilmiştir. Milk
thistle bitkisinde bulunan etken madde
silmarinin kimyasal toksik ajanlara karşı
bile karaciğeri koruduğu yayınlanmıştır. Sütlü devedikeni bitkisi karaciğer
fonksiyonunu düzeltici etkiye sahiptir.
Milk thistle kapsülleri (50, 100, 200,
505 mg) halinde piyasada satılmaktadır.
Karaciğer rahatsızlığı olanlara günlük
400-800 mg doz önerilmektedir. İstersek
toz halinde, isterse sabah ve akşam 200-
Söz vardır düşmanı dost, dostu düşman eder
Söz vardır sahibini bir ömür pişman eder
Sözün de insan gibi namerdi var merdi var,
İpek gibi yumuşak, kaya gibi serti var
Söz var zakkumdan acı, söz var baldan tatlı,
Söz var ruha kelepçe, söz var nurdan kanatlı
Söz var kalem güzeli, söz var hüsn-ü hat olur
Söyleyeni sanatkar, sözüyse sanat olur
Bir sözü söylemeden dur düşün ince ince,
Çünkü ölüm çok yakın, bakmaz yaşlıya gence
400 mg’lık doz halinde içilebilir. Milk
thistle kullanan bayan hastaların uteru
stimulasyonu (rahim uyarılması) sonucu
menstruasyon (adet kanaması) başlaması gibi bir yan etkisinin olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır. Erkek ve bayanlarda hafif laksatif (ishal yapıcı) etki de söz
konusudur. Hamile ve bebek emziren
annelerin milk thistle kapsüllerini kullanmaları önerilmemektedir.
Carrot (Havuç): Laboratuvar hayvanlarında yapılan çalışmalarda havucun
karaciğer üzerine koruyucu rolü olduğu
gösterilmiştir. Hayvanlarda kimyasal
maddelerle oluşturulan karaciğer harabiyeti havuç ekstraktı ile hızla düzelmiştir. Havuç içindeki bazı etkili maddeler
karaciğer hücresindeki detoksifikasyon
enzimlerinin aktifliğini artırmaktadır.
Böylece günde 2-3 havuç yiyenin karaciğer detoksifikasyon (toksinleri uzaklaştırma) mekanızması daha iyi çalışacağı ileri sürülmüştür.
Dandelion (Karahindiba): Karahindiba bitkisi de iyi bir karaciğer dostudur.
Kurutulmuş kökleri (2-8 gram, bir litre
suda 10 dakika kaynatılır, süzülür; ılık
ya da soğuk olarak günde 3 kez 1 su
bardağı içilir); Karahindiba aynı zamanda kabızlığa, kalp yetmezliği sonucu
vücutta oluşan sıvı birikmesini (ödem)
çözücü, safra üretimini uyarıcı, tansiyon düşürücü etkilere de sahiptir. Diüretik, tansiyon düşürücü, kan şekerini
düşürücü ilaç kullananların karahindiba
kullanmamaları gerekir. Hamile ve bebek emziren annelerin de karahindiba
kullanmaları tavsiye edilmemektedir.
Karahindibanın romatizma hastalarına
da faydalı olduğuna dair yayınlar bulunmaktadır.
Licorice (Meyan kökü): Çok eski
çağlardan beri tıbbi amaçla kullanılan
meyan kökünde etken madde olarak
glisirizin bulunmaktadır. Bu maddenin
karaciğer hücre zedelenmesini onarıcı
etkiye sahip olduğu bilinmektedir. Meyan kökü özellikle siroz ve kronik hepatite faydalıdır.
Sıvı ekstrakt, çay, tablet, kapsül halinde
kullanım şekilleri mevcuttur. Gastrit ve
peptik ülserli hastalarda 4-6 hafta süreyle
200-600 mg/gün meyan kökü tableti faydalı olmaktadır. 15-20 gram meyan kökü
bir litre suda çay gibi demlenir; ılıtılarak
günde 3-45 kez bir bardak içilebilir.
Meyan kökü ekzema soğuk algınlığı
inatçı öksürük durumlarında da yararlı
olmaktadır. Bazen baş ağrısı, kas ağrısı,
sıvı birikmesi (ödem) gibi yan etkilere
sebep olabilir.
Karaciğer destekleyici özel bir çay
tarifi:
▪▪ 5 çay kaşığı zerdeçal
▪▪ 5 tatlı kaşığı rezene tohumu
▪▪ 15-20 gram hindiba
▪▪ 30-40 adet dut kurusu
1 litre suda demlenir. 10-15 dakika
dinlendirilir, süzülür. Ilık olarak günde
2-3 su bardağı içilir.
Chicory (Hindiba): Hindiba kahveye
benzer tat ve kokuya sahiptir. Kahvenin aksine, hindiba sedatif (uyku verici) etkiye sahiptir. Kökleri kaynatılır ve
tereyağ ile hafif kızartılarak yenebilir.
Yapraklarından çay yapılabilir. Bazı ülkelerde bitter çukulatayı andıran tadından dolayı lezzet katmak amacıyla çay
ve kahveye katılarak içilebilir.
Hindiba kabızlık giderici, ödem çözücü
etkiye de sahiptir. 3-5 gram hindiba bir
litre kaynar suda demlenir, sabah-akşam
1-2 su bardağı içilirse karaciğerin toksin
atıcı etkisini arttırdığı ileri sürülmüştür.
Kalp hastalarının hindiba kullanmamaları tavsiye edilmektedir.
Karaciğer sağlığı açısından unutulmaması gereken önemli bir noktada şudur;
Stresli hayat ve öfke karaciğer için çok
zararlıdır. Zira bu gibi olumsuz durumlarda vücutta hormon dengesi alt-üst
olmakta, metabolizma olumsuz etkilenmekte karaciğerin yükü artmaktadır.
Yumuşak huylu, iyilikten zevk alan, insanların faydası için koşturan bir insan
olmayı fıtratımızın bir parçası haline
getirmeye çalışmalı; öfke, nefret ve korku gibi duygularla vücudumuzu negatif
enerji yükü haline getirmemeliyiz..
Ayrıca, enginar, dut, dut kurusu, arı
poleni, taze nane gibi karaciğer sağlığına faydalı besinleri mevsiminde
bolca tüketmeye çalışmalıyız. Kronik
kabızlık karaciğerin toksin uzaklaştırmasını olumsuz etkiler. Bu yüzden
hastalarımıza kabızlığa karşı stresten
uzak, bol yeşil yapraklı sebze, enginar,
sebze çorbası, kayısı ve üzüm hoşafı
ile kabızlıktan uzak olmaya çalışmaları önerilmektedir.
YAŞAMA SANATI 23
»» GENEL CERRAHİ
Doç. Dr. Meral ŞEN
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Genel Cerrahi Anabilim Dalı
Hemoroidal
Hastalık
(Basur)
Nedir?
Hemoroidal hastalık toplumumuzda
utanma duygusunun ön plana geçmesi
ya da şikayetlerin önemsenmemesi
nedeni ile genellikle ihmal edilir. Oysa
ki hastalık başlangıç aşamasında
operasyona ihtiyaç duyulmadan tedavi
edilebilir.
H
emoroid kalın barsağın son kısmında yer alan ve yoğun toplardamar içeren bağ dokusunun
gevşemesi ve meme şeklinde aşağı sarkmasıdır. Aslında hemoroidal yastıkçıklar
hepimizde olan ve gaitanın normal olarak çıkarılmasında görevleri olan yapılardır, ancak bazı faktörler nedeni ile bu
yastıkçıkların gevşemesi ve aşağı doğru
sarkması ile hemoroidal hastalık orta-
24 YAŞAMA SANATI
ya çıkar. Bu gevşeme,
genellikle birden olmayıp
belli bir zaman geçmesi gerekmektedir. Bu gevşeme aniden
olmadığı için hemoroidli kişilerde şikayetler uzun süre boyunca
kendini değişik şekillerde gösterir. Bazen de ani ıkınma ya da
kabızlık atağını takiben makatta
birden ortaya çıkan son derece
ağrılı hemoroidler olabilir.
Hemoroidal hastalık
kansere dönmez, ancak
rektal kanaması olan
kişilerin mutlaka ayrıntılı
muayenelerinin yapılıp
kalın barsak kanserine
bağlı oluşan bir kanamanın
hemoroidal hastalıktaki
kanamadan ayırt edilmesi
gerekir.
Hemoroidal hastalığının belirtileri
nelerdir?
Hemoroidal hastalığının genel belirtileri
kanama, şişlik, ağrı, kaşıntı ve akıntıdır.
Hastalığın belirtileri genellikle hastalığın derecesine ve tipine göre değişiklik
gösterir.
Başlangıç aşamasındaki hemoroidler
gözle görülmezler, genellikle bu hemoroidler hiç şikayet vermeyebilecekleri
gibi kanama da oluşturabilirler.
İkinci derece hemoroidde, dışkılama esnasında memeler dışarı çıkıp kendiliğinden içeri girerler. Kanama, kaşıntı gibi
rahatsızlıklar olur.
Üçüncü derece hemoroidde, memeler
dışkılama sonrasında ancak el ile içeri
itilebilir. Kanama, şişlik, kaşıntı gibi
şikayetler de artmıştır.
Dördüncü derece hemoroidde, memeler artık tamamen dışarıdadır,
içeri gitmezler. Kanama, akıntı,
kaşıntı ve makatta rahatsızlık
hissi olur.
İç ve dış hemoroid nedir?
Hemoroid yastıkçıkları genellikle içte yerleşirler ancak makatın
dışında, kenarlarda da damar yumakları vardır. Hastalığın ilk evrelerinde iç
hemoroidlerde problem varken zamanla
büyüme ve sarkma sonucunda iç ve dış
hemoroidler birleşirler, birbirinden net
ayrılamazlar.
Tedavi ne zaman gerekir?
Hemoroidal hastalık toplumumuzda
utanma duygusunun ön plana geçmesi
ya da şikayetlerin önemsenmemesi nedeni ile genellikle ihmal edilir. Oysa ki
hastalık başlangıç aşamasında operasyona ihtiyaç duyulmadan tedavi edilebilir.
İlerleyen aşamalarda ise genellikle ameliyata ihtiyaç duyulur.
Hemoroid i̇çin hangi tedavi yöntemleri
uygulanır?
Hemoroidal hastalıkta hastalığın evrelerine göre çeşitli tedaviler vardır.
Birinci derece hemoroidlerde genellike
barsak alışkanlıklarının düzenlenmesi,
acılı yiyeceklerden sakınmak, kabızlığın
giderilmesi ve venöz dolaşımı düzenleyen venoprotektif ajanların kullanılması
yeterlidir.
İkinci derece hemoroidlerde ise yine ilaç
tedavileri, infrared koagülasyon (ışın
tedavisi), lastikle bağlama tedavisi, iğne
ile kurutma tedavisi uygulanabilir. Bu
tedavi yöntemleri genellikle poliklinik
koşullarında lokal anestezi altında rahatlıkla uygulanabilir.
Üçüncü derece hemoroidlerde ise ilaç
tedavisinin yanında diğer tedavi yöntemleri kullanılabileceği gibi; ameliyat
da gerekebilir.
Dördüncü derece hemoroidlerde ise
genellikle cerrahi tedavi uygulanır.
Ameliyatta hastalığı oluşturan memeler
alındığı için hastalık hemen ortadan kaldırılmış olur. Bu tedaviler arasında uzun
vadede en etkilisi ve tekrarlama ihtimali
en düşük yöntem, halen ameliyattır.
Tedavi olmazsam ne olur?
Hemoroidal hastalığın tedavisindeki
amaç şikayetlerin ve bunların oluşturduğu olumsuz durumların (kansızlık gibi)
ortadan kaldırılmasıdır. Hastalık tedavi
edilmezse başlangıç evresindeki hemoroidler ilerleyek dışarıda sürekli duran
memeler haline dönerler. Bunlarda
hastanın şikayetlerini daha da artırır.
Kimlerde Hemoroid Daha Fazla Görülür?
▪▪ Uzun süre ayakta çalışan veya sürekli oturanlarda
▪▪ Ikınarak tuvalet yapan ve tuvalette uzun süre oturanlarda
▪▪ Süreğen öksürük ve kabızlığı olan kişilerde
▪▪ Gebelik sırasında
▪▪ Kronik kabızlık ya da uzamış ishal durumunda
▪▪ Ailesinde hemoroid olanlarda
Herkesin ölümü kendi rengindedir…
Düşmana düşman, dostuna dosttur
ölüm…
Hz. Mevlana
Ağrı nedeni ile dışkılama işlemi son derece ızdıraplı hale gelir, ayrıca dışarıda
duran memelerin çamaşıra sürtünmesi
ile ülser, enfeksiyon ve sürekli ıslaklık
hissi gibi istenmeyen durumlar ortaya
çıkar.
Hemoroidal hastalık kansere döner
mi?
Hemoroidal hastalık kansere dönmez,
ancak rektal kanaması olan kişilerin
mutlaka ayrıntılı muayenelerinin yapılıp kalın barsak kanserine bağlı oluşan
bir kanamanın hemoroidal hastalıktaki
kanamadan ayırt edilmesi gerekir. Özellikle 50 yaş üzerinde makattan kanaması
olan kişilerin ayrıntılı kalın barsak testini (kolonoskopi) yaptırmalarını öneriyoruz.
Ameliyat sonrası dönemi nasıl geçiririm?
Ameliyat sonrası dönemde bir miktar
ağrı normaldir. Yine ilk dışkılama sırasında biraz ağrı ve kanama olağandır.
Zamanla bu şikayetler azalır. Kabızlığın engellenmesi, düzenli sıcak oturma
banyoları ve ödem çözücüler ile hızlı bir
şekilde iyileşme tamamlanır.
Hemoroidal hastalık tekrar eder mi?
Hastalığa neden olan hemoroid pakelerinin çıkarılması ile şikayetler düzelir ve %90-95 hastalık tekrar etmez.
Ancak kabızlık, soğuk, baharatlı yeme
gibi hemoroidi provake eden durumlar
önlenmediği takdirde hemoroid tekrar
edebilir.
YAŞAMA SANATI 25
»» GÖĞÜS HASTALIKLARI
Prof. Dr. Duygu ÖZOL
Dr. Aslıhan Banu ER
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı
Kalp Yetmezliği
ve Uykuda Solunum
Bozuklukları
Horlama, uyku sırasında nefes durması ve gündüz aşırı uyku hali yakınmaları olan hastalarda
yapılan polisomnografi testi ile uyku apnesi tanısı konulabilmektedir.
V
ücudumuz için gerekli oksijeni ve besini taşıyan kan, kalp
sayesinde vücuda dağılır ve
dokulara oksijen ulaştırır. Kalp güçlü
kas yapısı ile bir pompa gibi çalışarak
vazifesini yapar. Kalp yetmezliğinde ise
kalp çalışmaya devam eder, ama yeterli miktarda kanı dokulara ulaştıramaz.
Çeşitli nedenlerle kalbin kasılma yeteneği kaybolur ve kasılamayan kalp, kanı
pompalayamaz. Dokulara yeterli kan
26 YAŞAMA SANATI
ulaşmadığı için oksijen de ulaştırılamaz
ve ciddi sorunlar yol açar. Kan akımındaki yetersizlik sonucu kan akciğerlerde
birikir. Nefes darlığı, çabuk yorulma,
ayakta, bacakta ödem (su toplamasına
bağlı şişme), göğüs ağrısı, halsizlik, çabuk yorulma gibi bulgular ortaya çıkar.
Kişinin yatınca nefes darlığı artar ve
uyku ile ilgili sorunlara yol açar. Yapılan çalışmalarda kalp yetmezliği olan
hastalarda sıklıkla santral uyku apne
sendromu (SUAS) ve Cheyne-Stokes
Solunumu; daha az sıklıkla ise obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) gelişebilmektedir. Yapılan çalışmalarda, KY
hastalarının %5-30’unuda obstruktif ve
%30-60’ında ise santral apne saptanmıştır. Uykuda bozulmuş solunum, kalp yetmezliği hastaların sonuçlarını olumsuz
etkilemektedir.
Doğum yaklaştıkça,
doğumun nasıl
gerçekleşeceği, bebeğin
sağlıklı olup olmayacağı,
doğum sonrası bebeğin
bakımı, annelik rol ve
işlevini yeterince yürütüp
yürütemeyeceği gibi
endişeler ortaya çıkmaya
başlar.
Uyku apne sendromu temel bir halk sağlığı problemi olup, erkekler ağırlıkta olmak üzere toplumun önemli bir kesimini
etkilemektedir. Obezite ile beraber sıklığı artmaktadır. Horlama, uyku sırasında
nefes durması ve gündüz aşırı uyku hali
yakınmaları olan hastalarda yapılan polisomnografi testi ile tanı konulabilmektedir. Uyku apnesi olan hastalar uykularını
alamamakta ve sabah dinç kalkamadığı
için özellikle dikkat gerektiren işlerde
başarısız olabilmektedir. Uyku sırasında nefes durmalarına bağlı sıklıkla oksijen seviyesinde düşme izlenmektedir.
Obstrüktif uyku apne sendromunun en
ciddi komplikasyonları kardiyovasküler
olanlardır. Akut miyokard infarktüsü,
kalp yetersizliği, sol/sağ ventrikül disfonksiyonu, aritmiler, inme, sistemik
ve pulmoner hipertansiyonu içeren tüm
bu komplikasyonlar, hastalığın morbidite ve mortalitesini arttırmaktadır.
Uyku apnesi olan hastalar
uykularını alamamakta ve
sabah dinç kalkamadığı
için özellikle dikkat
gerektiren işlerde
başarısız olabilmektedir.
Uyku sırasında nefes
durmalarına bağlı sıklıkla
oksijen seviyesinde düşme
izlenmektedir.
Daralmış-tıkanmış üst solunum yollarına karşın nefes alma çabasının olması göğüs kafesi içindeki negatif basıncı
çoğaltarak sağ kalbe venöz dönüşü artırarak, hem kalbin işyükünü arttırır hemde kalbin beslenmesini bozabilir. Diğer
yandan yine negatif intratorasik basınç
etkisi ile torasik aortadan kanın geçişinin güçleşmesi, sol ventrikül ardyükünü
artırır. Tüm bunlar kalbin çalışmasını etkiler ve apne sırasında oluşan bradikardi
ise kalbin organlara yeterli kan pompalamasını önler, kardiyak debide düşmeye neden olur. Kalp yetersizliğinde üst
hava yolunda gelişen ödem üst hava yolunu daraltabileceği ve böylelikle havayolu direncini artırarak Obstrüktif uyku
apne sendromuna neden olabileceği ileri
sürülmüştür. Kalp yetersizliği sonucu
gelişen akciğerlerde su toplaması, akciğer içi reseptörlerin uyarılmasına neden
olarak takipne ve hiperventilasyona yol
açmakta ve sonuçta gelişen hipokapniye bağlı olarak apne eşiği düşmekte ve
santral apne ortaya çıkmaktadır. Eşlik
eden uyku apnesi kalp yetmezliğinin
ortaya çıkışını hızlandırıp, şiddetini arttırabilmektedir. Son çalışmalarda uyku
apnesi varlığının kalp yetersizliği için
hipertansiyondan bağımsız bir risk faktörü olduğunu bildirmişlerdir. Çocuklar
üzerinde yapılan bir çalışmada ise habitüel horlaması olan 18 çocuğun %15’de,
Obstrüktif uyku apne sendromu tanısı
olan 28 çocuğun %39’da sol ventrikül
duvar kalınlığı veya kitle indeksinde
anormallik saptanmıştır. İki grup karşılaştırıldığında, Obstrüktif uyku apne
sendromlu grupta sol ventrikül duvar
kalınlıkları istatistiksel olarak anlamlı
düzeyde fazla bulunmuştur. Obstrüktif
uyku apne sendromlu hastaların yarısından çoğunda sol ve/veya sağ kalp yetersizliği rastlanmaktadır.
Kalp yetmezliği olan hastaların uyku
ile ilgili şikayetleri varsa, aldıkları kalp
ilaçlarına rağmen düzelmeyen halsizlik, yorgunluk, gün içi uyku hali olması
durumunda uyku testinin yapılması ve
uyku ile ilgili sorunların tedavi edilmesi,
yaşam kalitelerini arttıracaktır.
YAŞAMA SANATI 27
»» ÜNİVERSİTEMİZDEN HABERLER
70 Üniversiteden 1100 Öğrenci
Tıp Kongresi'nde
Buluştu
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin düzenlediği ‘5. Uluslararası Öğrenci Kongresi’
Kızılcahamam Asya Termal’de 11-13 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirildi.
T
ürkiye ve değişik ülkelerden
70’in üzerinde üniversiteden 1100
öğrencinin katıldığı kongrede;
yurt içi ve yurt dışından katılan alanlarında öne çıkan bilim adamları, öğrencilerin yeni ufuklara yelken açmalarını
sağlayan tecrübelerini katılımcı öğrencilerle paylaştı.
ve sevgi temelli bir buluşmanın olması
olduğun söyledi. Tıp kongrelerinin son
10 yıllık bir süreçte başladığını ve giderek ilginin de arttığını kaydeden Bozer,
“Gelecek yıl daha kaliteli ve insanların anısında güzel bir yer edinecek bir
kongre düzenleyeceğimize inanıyorum.” diye konuştu.
Kongre açılış konuşmasını yapan
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mikdat Bozer,
kongreyi yapma amaçlarının klasik tıp
eğitiminden farklı olarak bir kaynaşma
Turgut Özal Üniversitesi Rektörü
Prof. Dr. Abdulkadir Şengün'de, öğrencilere ilim ve irfan dolu bir hayat
dileyerek kongrenin organizasyonunda
görev alan tüm öğrenci ve öğretim üye-
28 YAŞAMA SANATI
lerini candan tebrik ettiğini belirtti. Prof.
Dr. Abdulkadir Şengün, “Güzel ve verimli bir kongrenin geçmesini temenni ediyorum.” dedi.
Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi
Yaşar ise, Turgut Özal Üniversitesi’nin
Yenimahalle’de önemli bir kampüsünün
bulunduğunu belirterek, “Bölgemizde
bulunan önemli bir üniversitenin böylesine güzel ve geniş katılımlı bir kongreyi gerçekleştirmesinin Yenimahalle’miz
adına çok önemsiyorum.” şeklinde konuştu.
70 ÜNİVERSİTEDEN 1100 KATILIMCI KONGREDE BİR ARAYA
GELDİ
Kongrede yurt içi ve yurt dışından katılan, alanlarında öne çıkan bilim adamları, öğrencilerin yeni ufuklara yelken
açmalarını sağlayacak tecrübelerini
katılımcı öğrencilerle paylaştı. Bu sene
dünyanın en iyi doku mühendisliği laboratuvarları arasında yer alan Wake Forest Enstitüsü’nden Dr. James J. Yoo
kongrede bilimsel açıdan ufuk açıcı bir
sunum yaptı.
Harvard Üniversitesi’nde Prof. Dr.
Gökhan Hotamışlıgil’in laboratuvarında çalışan Dr. Mehmet Furkan Burak
diyabet konusunda dünyanın dikkatlerini üzerlerine çeken buluşlarını ve bu
buluşlarla diyabet tarihinin nasıl değişeceğini anlattı. Söyleşide Doğa Adamı
Serdar Kılıç katılımcılarla bir araya
geldi.
Gala Gecesi’nde ise ünlü kompozitör
New Age müziğin ülkemizdeki başarılı temsilcisi Can Atilla konser verdi.
Kongre süresince, değişik üniversitelerden gelen öğrenciler, yapmış oldukları
bilimsel çalışmalarını sözel sunum ya
da poster sunum şeklinde, öğretim üyelerinden oluşan bir jüri önünde sundu.
Jürinin kararıyla belirlenen dört farklı
kategoriden en iyi üçer sunum ödüllendirildi. Kongre, sadece bilimsel olarak
değil, sosyal olarak da son derece ilgi
çekici bir programa sahipti.
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
öğrencileri tarafından organize edilen
kongre, günümüzde tıp fakültelerinin
sadece doktor yetiştirmekle kalmayıp,
öğrenmeye istekli, araştırma ruhu ve
bilincine sahip bilim insanları da yetiştirdiğinin bir göstergesidir. Tıp eğitiminin sadece hasta bakmayı değil, bilimsel
fikirler üzerine düşünmeyi, araştırmalar
yapmayı ve değişik tecrübeler sonucu
elde edilen birikimleri paylaşmayı da
gerektirdiğinin bilincinde olan öğrenciler ve öğretim üyeleri, bu organizasyonla hem Türkiye’deki birçok öğrenciye
hem de yurt dışından gelen öğrencilere
son derece verimli ve keyifli üç gün geçirtti.
YAŞAMA SANATI 29
Prof. Dr. Mehmet GÜNDÜZ
»» ÜNİVERSİTEMİZDEN HABERLER
Biyonik Kulak ile
İşitme Kaybına Son
Biyonik Kulak cihazı, doğuştan işitme duyusu olmayan veya sonradan işitme duyusunu
kaybeden çocuk veya yetişkinlerde uygulanan bir cihaz.
D
ünyada 1000 çocuktan 2-3 tanesi doğuştan işitme kaybı ile doğuyor. Bu çocuklar da işitmenin
tekrar kazanılması için biyonik kulak
ameliyatı (koklear implant) yapılması
gerekiyor.
Biyonik Kulak ameliyatının işitme duyusunun tamamını veya tamamına yakınını yitirmiş hastalar ile artık kulak
arkasına takılan işitme cihazlarıyla duyu
kaybının giderilemediği hastalara uygulandığını ifade eden Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kulak
Burun Boğaz Anabilim Dalı Başkanı
Prof. Dr. Mehmet Gündüz, operasyonun kulak arkasından bir kesi yapılarak
kulak kemiğini açıp sonrasında da orta
kulak üzerinden iç kulağa inerek burada
yapılan işlem sonucu biyonik kulak cihazının kemiğin üzerine monte edilerek
yapılan bir ameliyat olduğunu belirtti.
Cihazın dışarıdan alınan sesleri implanta ileterek işitme sürecini başlattığını
kaydeden Prof. Dr. Gündüz, “İmplant
salyangoza iletiyor. Oradan da işitme
yolları ile beyne iletiliyor. Beyinden geri
dönüşü olarak, rehabilitasyon ile zaman
içinde hiç duymayan çocuğa gelen seslerin yorumlanması ve kodlanması ile
konuşma öğretiliyor.” diye konuştu.
30 YAŞAMA SANATI
Biyonik Kulak ameliyatının doğuştan
işitme yetisini kaybetmiş, minimum 1,
maksimum 5 yaşını dolduran bireylere
(konuşma yetisi kazanmamış) yapılabildiğini aktaran Prof. Dr. Gündüz, “Kısmi
işitme kaybı olan ve çeşitli cihazlarla
işitme kaybını gidermeye çalışmış ama
sonuçta başarısız olan çocuklara ya da
yetişkinlere, daha ileriki yaşlara kadar
bu operasyon yapılabiliyor.” şeklinde
konuştu. Bu nedenle Prof. Gündüz yeni
doğan işitme taramaları ve bu tarama
sonucu işitme kaybı tespit edilmiş hastaların yakın takibi ve biyonik kulak
ameliyatlarının yapılmasının önemini
vurguladı.
Operasyon yapıldıktan sonra kulak arkasındaki yaranın 1 haftada iyileştiğini
ifade eden Prof. Dr. Gündüz şöyle devam etti:
“2-3 hafta sonra dıştaki aparatı bağlayarak sistemi aktive ediyoruz. Bu 2-3 haftalık süreçte hasta tamamen iyileşiyor,
dikişleri alınıyor ve 3 hafta sonra kulağa
bir sinyal göndererek hiç duymayan bir
bireyin duymasını sağlamış oluyoruz.
Çocuğun konuşma süreci biraz daha
uzun bir süre alıyor. Bu süreçte rehabilite edilme durumu ne kadar iyi olursa
ve işitme kaybı ne kadar erken tespit
edilirse konuşması o kadar hızlı şekilde
gelişiyor.”
İşitme kaybı olan veya hiç duymayan
çocuklarda doğal olarak, psikolojik rahatsızlıkların olduğunu belirten Prof. Dr.
Gündüz, “Bu rahatsızlıklar çocuk duymaya başladığı andan itibaren düzelmeye başlıyor. Sessiz bir dünyadan seslerin
olduğu bir dünyaya geçen çocuklarda bu
durum sevindirici karşılanıyor ve daha
önce muayene esnasında hırçınlık gösteren çocuklar bile bu olumsuz tavırları
sergilememeye başlıyorlar.” diye konuştu.
Yeni doğan çocukların muhakkak işitme
taraması testlerinden geçirilmesi gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Gündüz, bu
testlerin yapılmadığı ve bu konuda emin
olunmadığı takdirde ileriki yaşlarda işitme kaybı rahatsızlığına rastlanabileceğini belirtti.
8. Cumhurbaşkanı Merhum
Turgut Özal Anıldı
Turgut Özal Düşünce ve Hamle Derneği tarafından organize
edilen Turgut Özal’ı Anma Programı, Turgut Özal Üniversitesi
Konferans Salonu’nda gerçekleşti. Anma Programı’na çok
sayıda bürokrat, siyasetçi ve akademisyen katıldı.
P
rogramın açılış konuşmasını gerçekleştiren Turgut Özal Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Abdulkadir
Şengün, Özal'ın dindar bir Cumhurbaşkanı olduğunu ve Türk gençliğinin ufkunu
açtığını söyledi. Sivil devlet adına attığı
adımlar ve üstlendiği rolle demokrasinin
gelişmesine katkı sağladığını dile getiren
Şengün, “Özal'ın milletin gönlünde nasıl
bir yer edindiğini görmek istiyorsak, her
yıl milyonlarca insan tarafından anılmasına bakmamız yeterli olacaktır.” diye
konuştu.
Turgut Özal Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Yıldırım Akbulut ise, Türk
milleti olarak Özal'ı sadece bugün anmadıklarını, vatandaşların türlü vesilelerle,
senenin her gününde, her platformda, her
toplantıda andığını kaydetti. Özal'ın yaptığı el işaretini gösteren Akbulut, ayrışma
değil bir olmayı sürekli Özal'ın vurguladığını ifade etti. Bugünkü yöneticilerin de
konuyu her gün konuştuğunu dile getiren
Akbulut, “Demek ki bunu tesis etmemiz
gerekiyor. Edememişiz ama edeceğiz,
buna mecburuz.” ifadelerini kullandı.
Eski Bakan Hasan Celal Güzel, yaptığı
konuşmasında Özal'ın ülkenin yetiştirdiği devlet adamları arasında birinci sırada
geldiğini ifade etti.
Özal 21. Asra Damgasını Vuran Dünya
Lideriydi
Açılış konuşmalarının ardından Turgut
Özal Düşünce ve Hamle Derneği Başkanı Galip Demirel'in oturum başkanlığını yaptığı ‘Düşünce ve Hizmetleriyle
Başbakan ve Cumhurbaşkanı Turgut
Özal’ konulu bir panel düzenlendi.
Adalet ve Milli Savunma Eski Bakanı
Mahmut Oltan Sungurlu, Özal ile yaşadığı hatırlarını anlattı.
Eski Vali Saffet Arıkan Bedük, Özal'ın
gerçekten 21. asra damgasına vuran, son
derece önemli dünya lideri olduğunu vurguladı. Bedük, “Lider demek, otoriteyi
kullanmak değil; güçlü insan kitlesini
kullanmaktır. Türk insanı kendine inanan ve güvenen haline geldi.” şeklinde
konuştu.
Turgut Özal Üniversitesi Siyaset Bilimi
ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim
Üyesi Yrd. Doç. Dr. Erkan Ertosun da
Özal'ın aktif dış politikasını anlattı.
Soruları cevaplayan Oltan Sungurlu,
Özal'ın öldürülmesi iddialarıyla ilgili
“Öldürülmesi, zehirlenmesine inanmıyorum. Çünkü bir sebep yok. Mezar açıldığında çok üzülmüştüm. Ancak çok üzüldüğümüz mezar açılmasında da bir hayır
çıktı. Özal’ın naaşının bozulmadığını,
onun bir şehit olduğunu anlamış olduk.”
diye konuştu.
Panel sonunda Mütevelli Heyeti Başkanı Yıldırım Akbulut ile Rektör Prof. Dr.
Abdulkadir Şengün, panelistlere hediye
takdim etti. Program sonunda ise toplu
fotoğraf çekimi yapıldı.
YAŞAMA SANATI 31
»» ÜNİVERSİTEMİZDEN HABERLER
Florence Network
Uluslararası Hemşirelik Kongresi
F
lorence Network Uluslararası
Hemşirelik Kongresi bu yıl Turgut Özal Üniversitesi’nin ev sahipliğinde gerçekleştirildi. Açılış Töreni’ndeki semazen gösterisi katılımcılar
tarafından ilgiyle izlendi.
Programın açılış konuşmasını gerçekleştiren Turgut Özal Üniversitesi Rektörü
Prof. Dr. Abdulkadir Şengün, böylesine
büyük bir organizasyona ev sahipliği
yapmaktan memnuniyet duyduklarını
belirterek, “Dünyada Hemşirelik alanında uzman yüzlerce eğitimci, akademisyen ve öğrencinin bir araya geldiği
Uluslararası Hemşirelik Kongresi’ne ev
sahipliği yapmak ve burada bulunmak
Üniversitemiz için ayrı bir gurur.” şeklinde konuştu.
Turgut Özal Üniversitesi Hemşirelik
Yüksekokulu Müdürü Prof. Dr. Şenol
Dane organizasyonun verimli geçmesi
temennilerini iletirken, Florence Net-
work Başkanı Jan D. Haijer ise bu yıl
22’ncisini gerçekleştirdikleri toplantının
katılımcılara mesleklerinde ayrıcalık getireceğini kaydetti.
Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurgun Platin
Hemşirelik ile ilgili bilgiler verirken,
Mevlana Üniversitesi Rumi Barış Enstitüsü adına konuşan Hakan Gök ise katılımcılara Mevlana Celaleddin-i Rumi’yi
anlattı.
İnme Tedavisinde
Fizyoterapi
Yaklaşımları
İ
nme rahatsızlığının tedavisi ile ilgili Fizyoterapi yaklaşımlarının ele
alındığı ‘İnmede Fizyoterapi Yaklaşımları’ sempozyumu Turgut Özal Üniversitesi Gimat Kampüsü’nde yapıldı.
Sempozyuma Fizyoterapi alanında uzman akademisyen ve hekimlerin yanı
sıra birçok öğrenci katıldı. Ölümlerde
kalp hastalıkları ve kanserden sonra en
çok görülen hastalıklardan inmeye karşı
yeni fizyoterapi yöntemleri 2 gün süren
sempozyumda ele alındı.
Sempozyumun açılış töreninde konuşan
Turgut Özal Üniversitesi Fizik Tedavi
ve Rehabilitasyon Yüksekokulu Müdürü
Prof. Dr. Mahmut Kömürcü, inme rahat-
32 YAŞAMA SANATI
sızlığının, Türkiye’deki ölüm sebeplerine bakıldığında kalp hastalıkları ve kanserden sonra üçüncü sırada yer aldığını
kaydetti. İnme rahatsızlığının yapılan
istatistiklerde dört hastadan birinde görülen bir hastalık odluğunu belirten Prof.
Dr. Kömürcü, “Türkiye’de 1,2 milyon
hasta inme rahatsızlığı yaşıyor. İnme rahatsızlığı insan yaşı arttıkça daha fazla
rastlanılabilen bir hastalık.” olduğunu
ifade etti.
Açılış Töreni’nde konuşan Turgut Özal
Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Abdulkadir Şengün ise, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksekokulu’nun sürekli
bir organizasyon halinde olmasının ken-
disini gururlandırdığını ifade etti. Bu
organizasyonların destekçisi olmanın
Üniversite olarak görevleri olduğunun
altını çizen Prof. Dr. Şengün, “Üniversite yönetimi olarak, gerek fakültelerimizin gerekse öğrenci kulüplerimizin bu
türlü faaliyetlerini desteklemeye devam
edeceğiz. Bu toplantıyı dışarıdan destekleyen ve toplantıya konuşmacı olarak
katılan tüm akademisyenlere teşekkür
ediyorum.” şeklinde konuştu.
Turgut Özal'da
‘Hak Hukuk Günleri’
T
urgut Özal Üniversitesi Hukuk ve
Aksiyon Kulübü’nün organize ettiği ‘Hak Hukuk Günleri’ yapıldı.
Açılış törenine çok sayıda akademisyen,
hukukçu ve öğrenci katıldı.
Açılış Töreni’nde konuşan Hukuk ve
Aksiyon Kulübü Başkanı Ayşe Süeda
Ünal, ‘Hak var Hukuk var’ sloganı ile
hazırladıkları Hak Hukuk Günleri için
dört aydır çalıştıklarını ifade etti.
Açılış konuşmasını yapan Turgut Özal
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı
Prof. Dr. Sacit Adalı ise, böylesine büyük bir programın yapılmasını sağlayan
başta Hukuk ve Aksiyon Kulübü üyesi
öğrencileri olmak üzere tüm Hukuk Fakültesi öğrencilerine teşekkür ederek
memnuniyetini belirtti. Prof. Dr. Adalı
konuşmasının sonrasında hukuk topuzu
ile programı resmen başlattı.
Turgut Özal Üniversitesi Rektörü Prof.
Dr. Abdulkadir Şengün ise, kendisinin diş hekimi olduğunu ve bu kadar
hukukçuyu ilk defa bir arada gördüğünü belirterek, “Sacit Hocamız topuzu
vurduğunda çok etkilendim. Hukuk,
toplumumuzda, devlet geleneğimizde
bizi dünyada etkili kılan bir özelliğimiz
haline geldi.” dedi. Türk milletinin binlerce yıllık bir devlet geleneğine sahip
olduğunu kaydeden Prof. Dr. Şengün,
“Bizim hukuk ve adalet anlayışımız yüzyıllar boyunca dünyanın dört bir tarafına
götürdüğümüz medeniyetimizin temelini oluşturmuş, bundan sonra da ilelebet,
dünya var oldukça bu hukuk ve adalet
anlayışımızı gittiğimiz yerlerde yaşatmaya, insanca yaşamaya vesile olmaya
devam edeceğiz.” diye konuştu.
Turgut Özal Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet
Battal ise, öğrencilik yıllarında öğren-
cisi olduğu İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’nde kavganın ve çatışmanın
eksik olmadığını fakat buna karşın Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde
çatışmadan eser olmadığını gördüğünü
söyledi. Daha sonra bunun sebebinin
Boğaziçi Hukuk’ta öğrencilerin daha
fazla konuşabildiği, tartışabildiği ve fikir
alışverişinde bulunabildiği ortamların
bulunduğunu öğrendiğini belirtti.
Açılış konuşmaları sonrası Prof. Dr. Ahmet Battal’ın başkanlık ettiği ‘Neden
Hukuk?’ konulu panele geçildi. Panelde
Yargıtay Üyesi Hüsamettin Makas, Anayasa Mahkemesi Baş Raportörü Bahadır
Kılınç, Uyuşmazlık Mahkemesi Üyesi
Selçuk Memiş Güney ve Danıştay Üyesi
Bekir Sözen konuştu.
Anayasa Kuramındaki
Gelişmeler Tartışıldı
T
urgut Özal Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Kuramı
Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından organize edilen Anayasa Kuramındaki Gelişmeler Hakkında
Uluslararası Konferans geniş bir katılımla gerçekleşti. Konferansa Türkiye’den
ve Kanada’dan yüksek yargı mensupları
katıldı.
Konferansın açılış töreninde konuşan
Turgut Özal Üniversitesi Hukuk Fakül-
tesi Dekanı Prof. Dr. Sacit Adalı, konferansın amacının sadece güncel hukuki
meseleleri tartışmak ve bunlara çözüm
aramak olmadığını belirtti. Konferansı
yapmadaki amaçlarının milletlerarası
tecrübelerden istifade etmek ve karşılıklı etkileşimler sağlamak olduğunun altını çizen Prof. Dr. Adalı, “Konferansta
sadece şimdinin değil gelecek yüzyılın
müstakbel problemlerine eğilebilmek
istiyoruz. Bunun için Hukuk Fakültesi
bünyesinde Anayasa Kuramı Araştırma
ve Uygulama Merkezi’ni kurarak nazariye, teori ve kuram konularına eğilecek
bir yapı ve işleyiş hazırladık.” diye konuştu.
Sonrasında söz alan Turgut Özal Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr.
Muhammet Kösecik ise, böylesine uluslararası bir konferansa ev sahipliği yapmaktan duydukları memnuniyeti dile ge-
tirdi. Anayasaların ülkelerin demokratik
gelişmişliğinin ve toplumsal yapısının
göstergesi olduğunu kaydeden Prof. Dr.
Kösecik, “Anayasalar toplumun ortak
paydalarının üzerine inşa edildiği temel
kuralları koyan birer toplum sözleşmesidir. İçerisinde temel hak ve özgürlükler,
devletin temel organları ve niteliklerini
barındırması dolayısıyla önem arz etmektedir.” şeklinde konuştu.
Açılış konuşmaları sonrası panellere
geçildi. Panellerde Anayasa Kültürü,
Anayasa ve Kimlik, Anayasa ve Özgürlükler, Anayasa ve Kurumlar konulu
oturumlar gerçekleştirildi. Türkiye’den
Anayasa Mahkemesi mensupları ve çeşitli üniversitelerden akademisyenlerin
yer aldığı konferansta Kanada Eyalet
Mahkemeleri hukukçuları da söz aldı.
YAŞAMA SANATI 33
»» KULAK BURUN BOĞAZ
Prof. Dr. Mehmet GÜNDÜZ
Yrd. Doç. Dr. Asuman ERDOĞAN
Uzm. Odyolog Selim ÜNSAL
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı
Odyoloji-Denge ve Konuşma Bozuklukları Kliniği
ı
z
ha
i
C
e
m
t
i
İş
İle
Yaşamak
Medikal ve cerrahi olarak düzeltilemeyen işitme kayıplarında ve sensörinöral tip işitme
kayıplarında işitme cihazı uygulaması yapılmaktadır. İşitme cihazı kullanmak için herhangi bir
yaş sınırlaması yoktur. İşitme kaybı tespit edildiği anda uygulanabilmektedir.
İ
şitme kayıpları değişik nedenlere
bağlı olarak ortaya çıkar ve insanlar
arasındaki iletişimi önemli ölçüde
etkiler. Bazen geçici, bazen de kalıcı
olabilir. İşitme kaybında enfeksiyonlar,
travmalar, ototoksik (kulağa zararlı)
ilaçlar, yaşlılık ve genetik faktörler etkili
olmaktadır. Medikal ve cerrahi tedaviler önemli bir yer tutmaktadır. Ancak,
Goodmann1965/Clark1981
işitme kaybı iç kulakta ya da işitme sinirinde ise bu tedavi şekillerinden yararlanılamamaktadır. Bu yüzden işitme
kayıpları çeşitlilik göstermektedir.
Örneğin, işitme kaybı dış ve orta kulak kaynaklı ise iletim tipi işitme kaybı
olarak adlandırılmakta ve medikal ve
cerrahi olarak tedavi edilebilmektedir.
Özellikle çocuklarda karşılaşılan orta
İşitme kaybının derecesi
-10 dB - 15 dB
Normal işitme
16 dB - 25 dB
Çok hafif işitme kaybı
26 dB - 40 dB
Jerger 1980
kulak iltihabı (seröz otitis media) antibiyotik tedavisi ile düzeltilirken, problem
iç kulak ya da işitme sinirinde ise sensörinöral tip işitme kaybı olarak adlandırılmakta ve medikal ve cerrahi olarak
tedavi edilememektedir. Bu sebeplere
bağlı olarak işitme kayıpları ortaya çıkmakta ve değişik şekillerde derecelendirilmektedir.
İşitme kaybının derecesi
-10 dB - 20 dB
Normal işitme
Hafif işitme kaybı
21 dB - 40 dB
Hafif işitme kaybı
41 dB - 55 dB
Orta derece işitme kaybı
41 dB - 55 dB
Orta derece işitme kaybı
56 dB - 70 dB
Orta-İleri işitme kaybı
56 dB - 70 dB
Orta-İleri işitme kaybı
71 dB - 90 dB
İleri derece işitme kaybı
71 dB - 90 dB
İleri derece işitme kaybı
91 dB ve üzeri
Çok ileri işitme kaybı
91 dB ve üzeri
Çok ileri işitme kaybı
34 YAŞAMA SANATI
Hem medikal ve cerrahi olarak düzeltilemeyen işitme kayıplarında, hem de sensörinöral tip işitme kayıplarında işitme
cihazı uygulaması yapılmaktadır. İşitme
cihazı kullanmak için herhangi bir yaş
sınırlaması yoktur. İşitme kaybı tespit
edildiği anda uygulanabilmektedir. İşitme cihazı, işitme kayıplı kişilere sesleri
yükselterek ileten elektronik cihazlardır.
Doğuştan ya da sonradan kazanılan işitme kayıplarında 25 dB’den fazla işitme
kaybı olan kişilere uygulanabilmektedir.
İşitme kaybına uygun işitme cihazı seçimi çok önemlidir.
İşitme sistemi dış kulaktan başlayarak
beyine kadar olan bölümü kapsamaktadır. KBB hekiminin hastayı muayene
etmesinden sonra odyolojik inceleme
yapılıp hastaya işitme kaybının tipine
ve derecesine göre uygun işitme cihazı
önerilmektedir.
İşitme kaybı her yaştaki insanlarda görülebilmektedir. Dünyada ve ülkemizde
hem doğuştan hem de sonradan kazanılan işitme kayıplı insanların sayısının
artmasından dolayı yenidoğan işitme
tarama programları ile işitme kaybını
erken tespit edip rehabilitasyon çalışmaları başlatılmıştır.
Ülkemizde her yıl 1.300.000 bebek doğmaktadır ve bunların yaklaşık 1-3/1000
işitme kayıplıdır. Dünyada 1995 yılında
400 milyon olan işitme kayıplı sayısının her geçen gün artarak 2025 yılında
1 milyara yaklaşacağı tahmin edilmektedir.
Yenidoğan işitme taramaları ile çok sayıda işitme kayıplı çocuk tanı almış ve
uygun işitme cihazları ile normal dil ve
konuşma gelişimlerini kazanmışlardır.
Bu da işitme kayıplı çocuklar, aileleri ve
toplum açısından önemli bir kazanımdır.
Bunun yanında, yetmiş yaşın üzerindeki insanların %70’e yakını bir dereceye
kadar işitme kaybı yaşamaktadır. Nüfus
yaşlanmaya devam ettikçe işitme kaybı
olan insan sayısı da artacaktır. Bu durum, genellikle sessiz harfler ve çekim
ekleri gibi yüksek frekanslı sesleri etki-
leyen, kademeli olarak gelişen, çift taraflı işitme kaybı ile karakterizedir. İşitme
kaybı, günlük yaşamda sadece işitsel sorunlar değil, işitsel olmayan ek sorunlara
da yol açmaktadır. Gürültülü ortamlara
uyum sağlayamama, konuşmayı algılamada güçlük, konuşmayı ayırt edememe
ve seslerin doğallığındaki bozulmaya ek
olarak, iletişim becerilerinde gerileme,
içe kapanma, yaşamdan zevk alamama
ve sosyal aktivitelerden uzaklaşma gibi
sorunlar da ortaya çıkmaktadır. İşitme
cihazları, bu anlamda işitmenin düzeltilmesinde ve rehabilitasyonunda oldukça
önemli rol oynamaktadır.
İşitme Cihazı çeşitleri
Bir kişi için en uygun işitme cihazı, ihtiyaç duyulan amplifikasyon derecesine
ve türüne, kulak kanalı boyutu ve şekline, talep edilen özelliklere, hastanın
cihazı kullanabilme kabiliyetine ve hastanın tercihine bağlıdır.
İşitme cihazları, analog ve digital olmak
üzere iki kategoride incelenebilmektedir. Mikrofon, amplifikatör (yükseltici),
hoparlör, pil ve kalıptan oluşmaktadır.
Hastanın yaşına, işitme kaybının tipine,
derecesine göre farklılık gösterebilmektedir. İşitme cihazları, cep tipi, gözlük
tipi, kulak arkası, kulak içi, kanal içi,
komple kanal içi olarak hastalara verilmektedir.
Fakat işitme kayıplarında tek tedavi
yöntemi diyebileceğimiz işitme cihazları özellikle ülke insanımız tarafından
benimsenmemektedir. Çünkü, kulak arkası cihazlar estetik açıdan hastada kaygı
uyandırmaktadır. Göz kusurlarında gözlük rahatlıkla ve benimsenerek kullanılmakta, fakat işitme kayıplarında işitme
cihazı kabul görmemektedir. Kozmetik
görünümü bazı hastalar için kabul edilemez olsa da, yakın zamanda bu problemlere firmalar tarafından çözümler
üretilmeye çalışılmaktadır.
İşitme kaybının ileri ve çok ileri derecelere kadar çıktığı durumlarda işitme
cihazlarından görülen fayda azalabilmektedir. Böyle çok ileri dereceli işitme
kayıplarında koklear implant (biyonik
kulak) uygulaması yapılabilmektedir.
Bunun yanında problem dış ve orta kulak kaynaklı ise kemiğe implante cihazlar ile ses direkt iç kulağa gönderilmekte
ve işitme sağlanmaktadır.
İşitme Cihazı temini
İşitme cihazı temini Avrupa çapında
değişkenlik göstermektedir. Pek çok
ülkede (Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda) sağlık sigortası firmaları işitme
cihazı temininden sorumludur. Fakat her
durumda cihazın tüm masraflarını karşılamazlar. Danimarka, Finlandiya ve
İngiltere’de işitme cihazları hükümetin
Ulusal Sağlık Hizmetleri tarafından dağıtılmaktadır. Ülkemizde ve İsviçre’de
işitme cihazları temini kısmen sosyal
güvenlik sistemi tarafından karşılanmaktadır. Yaklaşık olarak yetişkinlerde
500 TL, çocuklarda ise bunun %50 fazlası Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından karşılanmaktadır. Fakat işitme
cihazları 1000-5000 TL arasında değişmektedir.
İşitme Cihazına alışma!
Sahip olduğunuz işitme cihazı ile yeni
bir yaşama başlıyorsunuz. Unuttuğunuz
veya şu ana kadar duymadığınız birçok
sesle belki ilk defa tanışacaksınız. Başlarda kullanımı biraz zor gelse de artık
o sizin bir parçanız. Bu değerli cihaza
sahip olurken ve olduktan sonrada bazı
dikkat edilmesi gerekli noktalar olacaktır. İşitme cihazı alırken hizmet alacağınız firmanın seçimi önemlidir. Firmanın
bu konuda uzmanlaşmış olmasına ve
teknik servis hizmetinin T.S.E standartlarına uygunluğuna dikkat edilmelidir.
Garantisiz ve bilinçsizce satılan cihazların sizlere birçok problemler çıkartacağına emin olabilirsiniz. Hatta sizin
probleminize anında cevap verebilecek
servis ve teknik desteği size en yakın
olan firma tercih edilmelidir. İşitme cihazınızın elektronik ve hassas bir alet
olduğu unutulmamalıdır. Ve bu yüzdendir ki bakımı ve bilinçli kullanımı sizin
rahatlığınız ve cihazınızın ömrü için son
derece önemlidir.
İşitme Cihazı sorunları ile başa çıkma!
Bozuk işitme cihazı hastalar ve onların
bakımı ile ilgilenen klinik uzmanlarca
en sık karşılaşılan sorunlardan biridir.
Böyle bir durumda ilk olarak bataryayı (pil) kontrol etmek gerekir. Batarya boşalmış ya da yanlış yerleştirilmiş
olabilir. İşitme cihazı ve kulak kalıbı
bağlantısını yapan tüp tıkanmış, eğilmiş
ya da bükülmüş olabilir. Dış kulak yolu
kontrol edilmeli kir, buşon ve serümen
varsa temizlenmeli. Günlük konuşma
modundan telefonla konuşma moduna
geçmiş olabilir.
Feedback (ötme-ıslık sesi) yükseltilmiş
sesin sebep olduğu geri bildirimden
kaynaklanmaktadır. Bu durum yanlış
YAŞAMA SANATI 35
»» KULAK BURUN BOĞAZ
İşitme kayıplarında tek tedavi
yöntemi diyebileceğimiz
işitme cihazları özellikle
ülke insanımız tarafından
benimsenmemektedir.
Çünkü, kulak arkası cihazlar
estetik açıdan hastada kaygı
uyandırmaktadır.
yerleştirilmiş ya da tam yerleşmeyen
kulak kalıbından, kulak kalıbı ile tüp ve
dirsek arasındaki bağlantıdaki problemlerden kaynaklanıyor olabilir. Eğer basit
testler ile sorun çözülemezse işitme cihazı tedarikçi firmaya götürülmelidir.
İşitme cihazı teknolojisinde meydana
gelen en yeni ve devam eden gelişmelere rağmen, işitme cihazları tüm işitme
kayıplarının üstesinden gelemeyebilir.
Bu sebeple iletişimin ve yaşam kalitesinin geliştirilebildiği diğer yolları da her
zaman göz önünde bulundurmak önemlidir. Mümkün olan durumlarda, etkileşimler asgari çevre gürültüsünün olduğu
ortamlarda yüz yüze yapılmalıdır. Görüntülü telefon veya kapı zili uyarıları
gibi diğer cihazlar ve bunlarla birlikte
işitme cihazları için geliştirilen kablosuz
bağlanabilirlik özellikleri faydalı olabilmektedir.
Potansiyel faydalarına rağmen, hem ülkemizde hem de dünyada işitme cihazı-
36 YAŞAMA SANATI
»» İşitme Cihazı İle Yaşamak
na sahip olma yetersizdir. Bunun yanında işitme cihazlarını kullanmada da bir
eksiklik söz konusudur. İşitme cihazları
alınsa bile yaklaşık 1/3’ü ya seyrek ya
da hiç kullanılmamakta ve oran yaşlı
kişilerde artarak devam etmektedir. Bu
kullanım azlığı, sonuçlardan duyulan
memnuniyetsizlikten, kullanıma yönelik
tavsiye yetersizliğinden ya da cihazları
doğru bir şekilde kullanabilmek için gereken zihinsel ve fiziksel yetersizlikten
kaynaklanıyor olabilir.
Yaşlı kimselerle ilgilenen kimselerin
işitme cihazları ile ilgili bilgi sahibi olması önemlidir.
İşitme Cihazı kullanıcılarına altın kurallar!
İlk cihaz kullanan kişiler ilk bir ayda kullanımda sıkıntı yaşayabilirler. Cihazın
sesine, kullanımına alışabilmeleri için
en az bir ay zamana ihtiyaçları olacaktır. Cihaz kullanan kişinin yaşına ve sosyal yaşamına göre işitme cihazını seçmesi gereklidir. Örneğin işitme kayıplı
bir çocuğa kanal içi cihaz verilmemelidir. Gürültüden aşırı rahatsız olan veya
yüksek sese toleransı olmayan hastalara
otomatik kazanç kontrolü (AGC) olan
cihazlar önerilmelidir. Kulak arkası modellerde kulak kalıbını aslına uygun olarak kulağa takmalıdır. Aksi halde kulak
kalıbı kulak kepçesini tahriş edecek ve
ses kalitesinde bozulma olacaktır. İşitme
kaybınıza uygun bir cihazın maksimum
ses ayarı 2-2.5 seviyesine ayarlanmalı-
dır. Cihazınızın sesi gerektiğinden fazla
açılmamalıdır. Bu size istenmeyen ekstra gürültüleri kazandıracaktır. Zira sesi
fazla açtığı zaman anlama güçlüğü daha
fazla belirginleşecektir. Trafikte veya
gürültülü ortamlarda cihazınızın sesini
biraz düşürmeniz gerekebilir. Telefonla
konuşmalarda telefon ahizesi cihazın
üzerine tutulmalıdır. Ancak bu şekilde
telefon görüşmesi yapılabilir. Özellikle
anlama problemi olan hastalar için anlamakta zorluk çektikleri zaman sesini fazla açmamalı konuşan kişinin dudaklarından yararlanmalıdırlar. Bunun yanında
total rehabilitasyon dediğimiz, kişinin
kendisinde sağlanabilecek kaynakların
zenginleştirilmesi ve yaşadığı ortamdaki
olanakların maksimum düzeyde kullanılır hale getirilmesi gerekmektedir. Yine
mümkün olduğu kadar işitme kaybının
üstesinden gelebilmek için çift taraflı
işitme cihazı kullanılmalıdır.
Özellikle ülkemizde işitme cihazlarının kulağa zarar verebileceği yönünde
olumsuz bir düşünce vardır. Bu kesinlikle yanlıştır. Çünkü, insanın gözünün
ışığa, midesinin gıdaya ihtiyacı olduğu
gibi kulağının da sese ihtiyacı vardır. İyi
uyarlanmış bir işitme cihazı hastanın hayat kalitesini artıracak ve toplumla barışık yaşamasını sağlayacaktır.
Kaynak: Adrian Davis http://www.giftofsound.
lk/relatedtopics/hearingimpairment.html
»» KELİMELER
Ahmet KARABUDAK
Peşinden
Gitmek…
Peşin-Peşkeş-PeşkirPeşmerge-PeşrevPeşiman Olmak- PaşaPeştamal-Pijama-PeynirPineklemek-Portakal…
G
ünümüzde kullandığımız bir
çok kelimenin diğer dillerde de
kullanıldığını, dillerin birbirini
etkilediğini biliyoruz. Sık kullandığımız
bazı kelimeleri etimolojik kökenleri (soy
ağaçları) üzerine yazmaya çalışacağız.
Peş kelimesi Farsça “paş” (yele, sarığın
veya kemerin sarkan ucu) kelimesinden
geliyor. “Peşe düşmek, peşinden gitmek” deyimlerinde arka anlamına geliyor.
Alış-veriş yaptıktan hemen sonra ücreti
peşin veririz. Peşin (önden yapılan) ödeme, avans anlamına geliyor.
Türkçemizde Peşkeş çekmek diye bir
deyim var. Farsça peş (ön) kaş (çekmek)
demek. Gözümüzün üstündeki kaş, gözün üstüne çekilen çizgi anlamına geliyor. Peşkeş ise küçüğün büyüğe takdim
ettiği hediye anlamındadır. Padişahlara,
başbakanlara, bakanlara görüşme öncesi takdim edilen hediye. Fakat zamanla
peşkeş çekmek tabiri anlam kaymasına
uğramış ve yağcılık, aşırı iltifat yapmak
manasında kullanılmaya başlamıştır.
Günümüzde gençlerin bazılarının bilemeyeceği ama yaşı 50-60 olanların çoğunun bildiği bir kelime var: Peşkir.
Peş (ön), Kir (gir) tutmak hecelerinden oluşan bu kelime hamamda
kullanılan, ön tarafı tutan,
perdeleyen, öne çekilen bez parçası
anlamına geliyor.
Peş ile başlayan bir kelimede Kürtçeye farsça’dan
geçmiş olan Peşmerge kelimesidir. Peş
(ön, önden giden, öncü) Merge (fedai,
önden gidip hayatını feda edebilen) anlamında. Merge ile batı dillerinden dilimize geçmiş “morg” kelimesinin aşağı
yukarı “ölüm” manasında benzerliği
dikkat çekicidir.
Peş peşe yürümek ise “ard arda”, biri
önde diğeri arkada yürümek manasındadır.
Yağlı güreşte pehlivanlar güreşe başlamadan önce ısınmak amaçlı “peşrev”
çekerler. Farsçada peşrev (pişrev, pişrav) kelimesi önde giden, öncülük yapan manasına geliyor. Peşrev çeken ise
önceden meydana çıkıp güreşe öncülük
eden demek.
Peşte (arka) mal (havlu) demek olduğuna göre peştamal arka havlusu demek
oluyor.
Türkçemizde kullanılan argo bir sözcük
olan “puşt” kelimesi ise arkadan iş çeviren, arkadan oyun oynayan manasındadır.
Pişman (Peşiman) olmak; önceden yaptığı bir işten dolayı üzülmek. Buradaki
Peşi (Paşi) kelimesi arka, geri anlamında, man ise düşünmek anlamındadır.
Peşiman ise geri düşünmek, tekrar düşünüp üzülmek anlamına geliyor.
Paşa kelimesi ise muhtemelen peş kelimesi ile ilişkilidir. Paşa Osmanlı Devletinde üst düzey devlet görevlilerine verilen bir isimdi. Muhtemelen “en öndeki”,
“en üstteki” anlamında. Anadolu da hala
bazı köylerde evin en büyük erkek çocuğuna kardeşleri “başa, başam” diye hitap
ederler. Başa (beşe, beççe) Farsçadan
dilimize geçmiş olan eğitmen anlamına
gelen bir sözcüktür. Evin en büyük erkek
çocuğu aynı zamanda kardeşleri için bir
rol model, bir eğitmen olduğu için böyle
bir isimle çağrılması da manidardır. Bazı
yazarlarca paşa sözcüğünün başağa sözcüğünün kısaltması olduğu ileri sürülse
de bunun bilimsel bir dayanağı bulunmamaktadır.
Pijama Hindistana özgü hafif, bol pantolan şeklindeki gece giysisi. İngilizcesi Pyjama. Hind dilinde ve Farsçada
ise Paycama şeklinde kullanılıyor. Pay
(ayak) cama ise giysi demek.
Peynir kelimesinin de Farsçadan dilimize geçtiğini söyleyelim. Farsça “panir”
Türkçeye peynir olarak geçmiş. Ermenice banir, Bengalce de ponir kelimeleride
aynı şekilde dillerin birbirinden etkilendiğini gösteriyor.
Pineklemek kelimesi, Farsçadaki pinage
(uyuklamak) kelimesinden türetilmiştir.
Portakal sözcüğü ise dilimize Portekizceden hediyedir. Portus Cale, İber yarımadasında bir liman şehri. Portakal uzak
doğudan Portekizli tüccarlar tarafından
Avrupa’ya bu limandan getirildiği için
portus cale (portakal) ismi yaygınlaşmış. Ülkemize ise ilk kez 1790 yılında
İstanbul’dan girmiştir bu meyve.
YAŞAMA SANATI 37
»» TOPLUM
Doç. Dr. Ömer Faruk KARATAŞ
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Üroloji Anabilim Dalı
Çocuklarda
Cerrahi Sünnet
Gerçekten de ehliyet ve deneyimden yoksun
şahısların uygunsuz koşullarda yaptığı sünnet,
pek çok çocuğun zihninde önemli bir travma
oluşturmaktadır. Çocukların gerek fiziksel sağlıklarının
korunmasında gerekse ruhsal durumlarının
korunmasında sünneti kimin yaptığı, hangi koşullarda
yapıldığı oldukça önemlidir.
H
iç düşündünüz mü, insanlık tarihinde en eski uygulanan ve
uygulandığı günden bu zamana
kadar devam ettirilen cerrahi işlem hangisidir acaba?
Çıban deşmek? İrin boşaltmak? Yaraları
dağlamak?
Aklınıza gelen pek çok uygulamayı sıralayabilirsiniz.
Tıp ve tarih uzmanları bu konuyu incelediklerinde karşılarına çıkan sonuç karşısında hiç de şaşırmadılar. Şaşırmadılar
çünkü sadece Türk toplumunda değil
dünyanın pek çok ülkesinde çeşitli gerekçelerle pratik hayatın içinde var olan
bir cerrahi müdahale karşılarında idi.
38 YAŞAMA SANATI
Sünnet...
Yunan mitolojisinde Kybele’ye olan
aşkını unutarak Kral Midas’ın kızıyla evlenen Attis; düğüne davetli olan
Kybele’yi karşısında gördüğünde utancından erkeklik organını keserek kanlar
ve acılar içinde kıvranmaya başladığı
anlatılır. Kybele ise sevgilisinin bu ıstırabına daha fazla dayanamayarak onu
bir çam ağacına dönüştürerek acısını
sonlandırır.
İşte tarihteki en eski mitolojide sünnetin
hikayesi.
Bildiğiniz gibi geçtiğimiz yıllarda
Şanlıurfa’da Göbeklitepe denilen mevkide yapılan kazı çalışmaları insanlık
tarihi ile ilgili önemli ipuçları verdi. O
güne kadar ilk insanın milattan önce
daha erken bir zamanda yaşadığına inanılırken, Göbeklitepe kazı çalışmalarından sonra ilk insan yaşamının milattan
önce 11.000 yıllarına ait olabileceği kanıtlandı. En son ziyaret ettiğimde kazı
çalışmaları hâlen devam ediyordu.
Oradan neler çıkacağı, sünnetin tarihini
de bilmemiz açısından önemli olacaktır.
Zira bugüne kadar ilk sünnetin milattan
önce 5.000 yıllarına ait olduğu bildirilmekte idi. Belki Şanlıurfa’daki kazı çalışmalarından elde edilecek veriler bizi
sünnetin tarihçesi konusunda çok daha
eskilere götürebilir.
Öyle veya böyle; kesin olan bir şey var
ki; insanlık tarihinin en eski uygulanan
ve günümüze kadar ulaşan cerrahi işlemi sünnettir. Yazılı tarih başlamadan çok
daha önceleri yapıldığına dair pek çok
kanıt mevcuttur.
Semavi dinlerin etkisi ile zamanla sünnet klasik bir cerrahi işlemin ötesinde
geleneksel bir yapıya dönüşmüştür. Yahudilik ve İslam dinlerinin öğretileri ile
günümüze kadar taşınmıştır.
İslamiyet öncesi eski Türkler’deki uygulamalar konusu ayrı bir araştırma
konusu olarak tıp tarihçilerini beklese
de Osmanlı dönemi ile ilgili pek çok bilimsel makale yayınlanmıştır. Hatta Fatih Sultan Mehmet Han döneminin ünlü
cerrahlarından biri olarak kabul edilen
ve Türk-İslâm tıp dünyasında önemli
tıp kitapları bıraktığı bilinen Şerafeddin
Sabuncuoğlu, minyatür sanatı ile sünneti
ilk olarak yazılı metinlerde resimle anlatan kişi olarak bilinmektedir.
Anadolu’da dini bir gerekçeden öte geleneksel bir ritüel uygulama hâline gelmiştir. Sünnet yapılacak çocuğa güzel
elbiseler giydirmek, kaldığı odayı süslemek, hediyeler almak, misafir çağırmak,
yemek yedirmek, Kur’an ya da mevlid
okutmak, çeşitli eğlenceler düzenlemek
gibi pek çok gelenek günümüzde de uygulanmaktadır.
Geçmiş yıllarda köylerde sünnetlerin
nasıl yapıldığını pek çoğumuz hatırlarız. Köye yaz aylarında, senede bir defa
elinde çantası ile yaşlı bir amca uğrar ve
onu gören bütün çocuklar köşe bucak
kaçışırdı. Anneler, babalar tarlada işlerini bırakıp bir koşuda kaçan çocukları
Sünnetçi Amca’nın önüne getirirler;
kirve çocuğu tutar ve tekbirler eşliğinde
oldu da bitti maşallah yapılırdı. Sünnetçi
Amca ne olduğunu kimsenin pek bilmediği o “sarı tozu” yaranın üzerine döker
ve sıkı sıkıya sarardı. Birkaç gün sonra
acıdan çığlıklar eşliğinde o sargı açılır;
iyileşme olmamışsa üzerine “kara merhem” sürülerek iyileşmeye bırakılırdı.
Bugün şükürler olsun ki ülkemizdeki
sağlık koşulları pek çok gelişmiş ülke ile
aynı düzeye gelmiş durumdadır. Köylerde ya da şehirdeki evlerde uygulanan
işlemin yerini steril koşullara sahip hastaneler almıştır. Sarı toz, kara merhem
yerini herkesin ne olduğunu bildiği ilaçlara bırakmıştır. Yaşlı sünnetçi amcaların sayısı giderek azalmış onların yerini
genç, güler yüzlü alanında yetişmiş hekimler almıştır.
Bundan birkaç yıl evvel ünlü yazar Elif
Şafak’ın “İskender” isimli romanını
pek çoğumuz okumuşuzdur. Romanın
kahramanı olarak tanıtılan İskender;
isyankâr, mutsuz, arayış içinde ve aldatılmış bir ruh hâline sahip karakterdir.
Yazar, İskender’in bu ruh hâlindeki karmaşanın temelini sorgularken onun çocukluğunda geçirdiği sünnet travmasına
dikkati çekmiştir.
Gerçekten de ehliyet ve deneyimden
yoksun şahısların uygunsuz koşullarda
yaptığı sünnet, pek çok çocuğun zihninde önemli bir travma oluşturmaktadır.
Çocukların gerek fiziksel sağlıklarının
korunmasında gerekse ruhsal durumlarının korunmasında sünneti kimin yaptığı, hangi koşullarda yapıldığı oldukça
önemlidir.
Bugün için tıbbi açıdan önerilen sünnetin mutlaka bir sağlık kuruluşunda ve
hatta imkanlar var ise tam teşekküllü bir
hastane koşullarında yapılmasıdır. Zira
gelişmiş ülkelerin tamamındaki uygulamalar bu şekilde olmaktadır.
Sünneti yapacak kişinin bir üroloji uzmanı olması tercih sebebidir. Sünnet öncesinde ve sırasında çocuğun korkusunu
giderecek psikolojik destek hem aile
hem de hekim tarafından sağlanmalıdır.
Çocukların bağıra çağıra, acı ve korku
içinde kıvranarak sünnet olmaları dönemi son bulmuştur. Bunun yerini modern ilaçlar ve cerrahi çözümler ile çocuğa olabildiğince konforlu bir cerrahi
imkânı sağlanmaktadır.
Gözümüzden titrediğimiz çocuklarımızı
sünnet yaptırırken imkanlar dahilinde en
iyi sağlık koşullarını sağlamak tüm anne
ve babalara ait en önemli sorumluluktur.
Çocuklarımızın fiziksel açıdan sağlıklı
olmasının yanı sıra ruhsal açıdan tam bir
iyilik hâli içerisinde büyümelerini sağlamak hepimizin görevidir.
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Hastanesi'nde sünnet; dalında, deneyimli uzmanlar tarafından steril cerrahi aletler ile ameliyathane ortamında
uygulanmaktadır.
Çocuklarımızın erkekliğe ilk adımı attıkları bu mutlu günde, korku ve endişelerini yenebilmeleri için onlara destek
olmaktayız. Tek kişilik odalarda ağırladığımız küçük misafirlerimizi, işlem
sonrası 2-3 saatlik gözlemin ardından
eve göndermekteyiz.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da, okulların
kapanması ile artan sayıda devam eden
sünnet işlemini emin ellerde çocuklarınıza uygulamak için bizler hazır olarak
sizi ve çocuklarınızı bekliyoruz. Hekim
seçme hakkı ile dilediğiniz öğretim üyesi ile tanışarak sizin için en uygun tarihte sünnet planlamasını yapıyoruz.
Tüm çocuklarımıza ve onları yetiştiren
anne babalara; sağlık, mutluluk ve başarı dolu bir ömür geçirmelerini diliyorum.
YAŞAMA SANATI 39
»» ÇOCUK PSİKİYATRİ
Doç. Dr. Pınar YURTBAŞI
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk Ergen Psikiyatrisi A.D.
Otizm Nedir?
Otizm Spektrum Bozuklukları yelpazesindeki bireyler klinik özellikler açısından büyük
farklar göstermektedir. Olguların bazıları ağır derecede zeka geriliği, epileptik nöbetler, hiç
konuşamama, kendine zarar verme ve tamamen bakıma muhtaç olma özellikleri gösterirken,
sadece sosyal ilişki sorunları yaşayan, üstün zekalı, belli alanlarda çok başarılı olan bireyler de
vardır.
O
tizm, en temel bulgusu sosyal
etkileşim yetersizliği olan nörogelişimsel bir bozukluktur.
ma/iletişim sorunlarıdır. Otizm geniş
biçimlerinden birisidir ve sosyal etkileşim anormallikleri olan çocuklar Otizm
Spektrum Bozuklukları (OSB) genel
başlığı altında değerlendirilmektedir.
OSB yelpazesindeki çocukların çoğu klasik otizm kadar ağır olgular değildirler.
bir yelpazedeki bozuklukların en ağır
OSB, gelişimsel bozukluklardır ve tipik
Otizmin diğer ana bulguları, tekrarlayıcı hareketler/kısıtlı ilgi alanı ve konuş-
40 YAŞAMA SANATI
olarak 3 yaşından önce belirtiler başlar.
Olguların belli bir kısmında başlangıçta
bir miktar sosyal ilişki kurabilme ve konuşma becerileri olsa da bunlar zamanla
kaybedilir. Olguların önemli bir kısmında ise bu beceriler hiçbir dönem var olmayabilir.
Otistik çocuklar ortak dikkati
sıklıkla sağlayamazlar.
Ortak dikkatin önemli bir
aşaması, çocuğun ilgilendiği
bir şeyi işaret etmesi veya
başka bir yol kullanarak bir
başkasının da onu görmesini
sağlamaya çalışmasıdır.
Çocuğa erken tanı
konulması önem taşır.
OSB yelpazesindeki bireyler klinik
özellikler açısından büyük farklar göstermektedir. Olguların bazıları ağır derecede zeka geriliği, epileptik nöbetler,
hiç konuşamama, kendine zarar verme
ve tamamen bakıma muhtaç olma özellikleri gösterirken, sadece sosyal ilişki
sorunları yaşayan, üstün zekalı, belli
alanlarda çok başarılı olan bireyler de
vardır. Bozukluğun doğasındaki bu karmaşıklık, nedenlerin ortaya konmasını
da zorlaştırmaktadır. Ayrıca olguların
yaklaşık %85’i idiopatik (henüz nedeni
tam bulunamamış) iken %10-15 kadarı
sekonder (ilişkili olduğu durum saptanabilen) grubuna girmektedir.
OSB Sıklığı:
Bundan yaklaşık 50 yıl önce yapılan çalışmalarda otizm yaygınlığı 100.000’de
4.5 olarak bildirilmekteydi. 1992’de bu
sıklık 10.000’de 19 olarak bildirilirken
yakın zamanda yapılan çalışmalar spektrum içindeki bütün çocukların sıklığının
binde 5 ile yüzde 1 arasında değiştiğini
düşündürmektedir. OSB sıklığındaki bu
artışın nedeni tam olarak belli değildir,
tanı sistemlerinin değişmesine, farkındalığın artmasına bağlı olabileceği gibi,
gerçek bir çevresel etkenin de bu artıştan sorumlu olabileceği öne sürülmüştür.
Ancak OSB sıklığındaki artışın aşılarla
bir ilişkisi olmadığı açık bir şekilde ortaya konmuştur. Yurdumuzda OSB sıklığını ortaya koyan bir çalışma bulunmamakla birlikte sıklığın diğer ülkelerden
çok farklı olduğunu düşündürecek bir
kanıt yoktur.
Otizmde Tarama:
Son yıllar içerisinde OSB’nın genel
toplumda taranması üzerine önemli bir
tartışma yürütülmektedir. Amerikan
Pediatri Birliği 2007 yılında çocuk hekimlerine 18-24 ay arası olan çocukların
OSB açısından taranmasını önermiştir. Ancak,
taramanın önünde ciddi
engeller mevcuttur. Bunların en başında gelenler
ise taramayı gerçekleştirecek geçerli yöntemlerin belli olmaması ve
olası olguların kesin
tanılamasındaki sorunlardır. Sağlık Bakanlığı
da son 3 sene içerisinde
otizm taraması ve tanılaması ile ilgili bu sorunların ülkemizde nasıl
çözülebileceği üzerinde
çalışma yürütmüştür.
Çocuğum Otistik Bozukluğu olan bir çocuk mu?
Çocuk Sağlığı ve İnsan Gelişimi Ulusal
Enstitüsü’ne (The National İnstitute of
Child Health and Human Development)
göre aşağıdaki bulguların varlığında çocuk, hekim tarafından otizm açısından
derhal değerlendirilmelidir.
♦♦ 12 aylıkken “agu’’lamıyorsa veya kuş
seslerine benzer sesler çıkarmıyorsa
♦♦ 12 aylık olmasına rağmen işaret etmiyor, el sallamıyor, anladığını belli
etmiyorsa
♦♦ 16 aylık olmasına rağmen tek tek
kelimeler söylemeye başlamadıysa
(anne, bebek gibi..)
♦♦ 24 aylık olmasına rağmen kendiliğinden (karşıdakinin söylediğini tekrar
etme şeklinde değil) en az 2 kelimelik
kısa cümleler kuramıyorsa
♦♦ Dil gelişimi ve sosyal becerilerinde
hangi yaşta olursa olsun herhangi bir
geriye gidiş ortaya çıktıysa
Otistik Bozukluk ve benzeri diğer bozukluklarda görülebilecek diğer olası
belirti ve bulgular nelerdir?
Bir çocuğun otizm açısından değerlendirilmesine gerek olup olmadığını anlamak için anne-babalar, öğretmenler ve
çocuğa birincil bakım verenlerin (nine,
dede, bakıcı vs.) çocukta arayabileceği
ve tespit edebileceği durumlar vardır.
Aşağıdaki “kırmızı alarm” olarak kabul
edilebilecek belirtiler varlığında, çocuğun otizm açısından derhal bir hekim
tarafından değerlendirilmesi gerekir.
♦♦ İsmiyle seslenince size tepki vermiyorsa
♦♦ Birisi ona güldüğünde gülümsemiyorsa (sosyal gülümsemesi yoksa)
♦♦ Zayıf göz teması kuruyorsa
♦♦ Ne istediğini anlatamıyorsa
♦♦ Dil gelişimi ve konuşması gecikmişse
♦♦ Daha önceden birkaç kelime veya ses
çıkarabiliyorken artık bunları yapamıyorsa
♦♦ Basit yönergeleri izleyemiyorsa
♦♦ Sanki duymuyormuş gibi davranıyorsa
♦♦ Küçük sesleri bile duyabilmesine
rağmen çoğu şeyi duymuyor gibi tepkisizse
♦♦ Sanki kendi dünyasındaymış gibi görünüyorsa
♦♦ İşaret etmiyor veya güle güle manasında el sallamıyorsa
♦♦ Oyuncaklar ile nasıl oynanacağını
bilmiyorsa
♦♦ Bazı eşyalarla ve durumlarla aşırı uğraşıp diğerleri ile hiç ilgilenmiyorsa
♦♦ Eşyalarını kimseyle paylaşmıyorsa
(getirip vermiyor ya da kimseye göstermiyorsa)
♦♦ Kendi yaşıtlarına ilgisiz, kayıtsız
davranıyorsa
♦♦ Diğer çocuklarla sosyal bir ilişki başlatamıyorsa
♦♦ İnsanlarla uyum sağlayamıyorsa
♦♦ Diğer çocuklara göre ilgilendiği şeyler kısıtlıysa
♦♦ Dışarıdan bakıldığında garip gelen
davranış şekilleri gösteriyorsa (el
çırpma, kanat çırpma, sallanma gibi)
♦♦ Parmak ucunda yürüyorsa
YAŞAMA SANATI 41
»» ÇOCUK PSİKİYATRİ
♦♦ Nesnelere, oyuncaklara veya belli sırayla yapılan davranışlarda (örneğin
mutlaka pantolonunu giymeden önce
çorabını giymek gibi) ısrar ediyorsa
♦♦ Zamanının büyük kısmını bir şeyleri
kendince sıraya dizmek veya koymak
ile uğraşıyorsa
♦♦ Yoğun ve şiddetli öfke nöbetleri yaşıyorsa, aşırı tepkiler gösteriyorsa
Bir hekim çocuğu ne zaman otizm açısından değerlendirmeli?
Hekimler okul öncesi her sağlıklı çocukta ve bebekte rutin gelişimsel tarama
muayenelerini yapmak zorundadırlar.
Bu taramalarda doktorun normal gelişimle ilgili soracağı sorular çocuk gelişimiyle ile ilgili özel ölçümlere imkân
tanımalıdır. Bu soruların ayrıntıları “kırmızı alarm” listesinde sıralanmıştı. Hekim
sorular neticesinde çocukta herhangi bir
sorun fark ederse, bunu hemen otizmin
değerlendirmesinde önemli bulgu olarak
dikkate almak durumundadır.
Eğer doktor çocuğunuzun otizm ve benzeri bozukluklar açısından bir risk taşıdığını düşünürse daha spesifik testlerle
değerlendirmesi amacıyla, bu konuda
uzman bir hekime yönlendirmelidir. Çocuk Ergen Psikiyatristi olan hekimler
diğer bozuklukları ayırt ederek otizme
spesifik değerlendirmeleri uygulayacaktır. Bunların ardından Otizm Spektrum
Bozukluklarının kesin tanısının konulması ve ayrıntılı incelenmesi aşamalarına geçilir.
Çocuklar genellikle ne zaman otizm
bulgularını gösterir?
Zayıf göz teması, benzetmelerle veya
taklit ile (mahsusçuktan) oynanan oyunları oynamaması, iletişim kurmada gecikme ve ortak dikkat problemleri gibi
ciddi belirtiler 18 aylıkken fark edilebilir. Otistik çocuklar ortak dikkati sıklıkla
sağlayamazlar. Ortak dikkatin önemli
bir aşaması, çocuğun ilgilendiği bir şeyi
işaret etmesi veya başka bir yol kullanarak bir başkasının da onu görmesini
sağlamaya çalışmasıdır. Çocuğa erken
tanı konulması önem taşır. Ne yazık ki
otizm tanısının konulduğu ortalama yaş,
3 yaş civarıdır. Ebeveynler ve hekimler,
bir çocuk 2 yaşını geçmesine rağmen
halen konuşmuyorsa problem olabilece-
42 YAŞAMA SANATI
»» Otizm Nedir?
ği konusunda dikkatli olmalıdır. Yapılan
çalışmalar, Otizm Spektrum Bozukluğu
olan çocukların bir kısmında regresyon
(gerileme) olarak isimlendirilen bir durum görüldüğünü ortaya koymaktadır.
Bu durum, önceden kazandığı dil becerisi, oyun oynama veya sosyal yeteneklerin durması ya da geri gitmesi manasına
gelir. Gerileme genellikle 1 ve 2 yaşları
arasında ortaya çıkar.
Otizmde Tanı:
Tanı için önce şüphelenme ve bir başvuru olması gerekir. Bu aşamada bebeklik
ve erken çocukluk döneminde çeşitli
vesilelerle başvuru yapılan Pediatristlere ve Aile Hekimlerine önemli rol düşmektedir. Erken fark etmek, erken yönlendirmek için son derece büyük öneme
haizdirler.
Otizm tanısı Çocuk Ergen Psikiyatristleri tarafından konulmaktadır. Tanı, özellikle yaşı küçük ve bulguları hafif vakalarda ciddi bir deneyim ve uzmanlık
gerektirmektedir. Tanı aşaması, kapsamlı bir süreci beraberinde getirmektedir.
Ayrıca eksiksiz değerlendirme yapılması, multidisipliner bir ekip işidir. Bu ekip
içerisinde:
♦♦ Çocuk Ergen Psikiyatristleri: OSB
tanısı ve ayırıcı tanısı için genel anlamda psikopatoloji bilgisi gereklidir.
Sadece otizm konusunda özelleşmiş
bir değerlendirme ve tedavi şekli uygun değildir.
♦♦ Olguların yaklaşık %15’inde etiyoloji saptanabildiği, OSB olgularının
belli bir kısmı Frajil X başta olmak
üzere genetik bozukluklara bağlı olduğu ve OSB’na diğer bozukluklar
da sıklıkla eşlik ettiği için Çocuk Nöroloğu, Pediatrik Genetik ya da Tıbbi
Genetik uzmanı,
♦♦ Ayırıcı tanı için her olguya işitme
değerlendirilmesi yapılması gerektiği için Odyolog, olguların büyük bir
kısmında konuşma sorunları olduğu
için Konuşma Terapisti,
♦♦ Bütün olgularda çocuğun ayrıntılı bir
bilişsel değerlendirilmesi gerektiği
için Psikologlar,
♦♦ Çocuğun ve ailenin desteklenmesi ve
eğitim kurumlarına yerleştirilmesi,
aradaki bağlantının kurulması için
Sosyal Hizmet Uzmanı bulunması
gereklidir.
Ayrıca hem Pediatristlerin hem de Aile
Hekimlerinin bu konunun farkında olması çok önemlidir. OSB tanısı özellikle
hafif ya da atipik olgularda ciddi zorluklar içerebildiği ve erken teşhis ve rehabilitasyondan en iyi bu grup yararlandığı
için bu konudaki eksiklerin giderilmesi
gereklidir.
Otizmde Tedavi:
OSB gösteren çocuklarda hem psikiyatrik eşhastalanımlar (katatoni, depresyon, anksiyete, hiperaktivite, ajitasyon,
kendine zarar verme …vb) hem de diğer medikal eşhastalanımlar (epilepsi,
gastraointestinal sorunlar …vb.) kural
olarak sık görülürler.
OSB’da tedavi iki boyutludur:
♦♦ Medikal tedavi: Hastaların ilaçla
tedavisi daha çok eşlik eden durumlara (epilepsi, davranış sorunları,
dikkat ve hareket sorunları, uyku
sorunları, psikiyatrik bozukluklar,
gastrointestinal sorunlar gibi) yöneliktir.
♦♦ Rehabilitasyon-Eğitim: Şu ana kadarki tıbbi gelişmelerde henüz çekirdek belirtileri düzeltecek küratif
bir tıbbi tedavi bulunamamış olduğundan ana belirtiler için rehabilitasyon/özel eğitim çalışmaları ön
plandadır.
Hizmete Adanmış Bir Ömür
Galip Demirel
Güler misin Ağlarmısın: İbretlik Fişleme Hikayeleri…
M
eslek hayatımda pek çok fişleme olayı ile karşılaşmışımdır.
Fişleme hadisesi o yıllarda,
insanların hayatlarını karartan sonuçlara yol açmaktaydı. Fişlenmeye görün,
bütün hayatınızın altüst olması içten
değildir. İşin garip tarafı söz konusu
fişlenme kayıtlarının silinebilmesi çok
zordur kişinin hayatının her safhasında
karşısına çıkabilir. Mesela yeni bir işe
gireceksiniz veya bulunduğunuz görevde terfi edeceksiniz kurumunuz mutlaka güvenlik soruşturması yapacaktır. O
kişinin emniyet kayıtlarında böyle bir
dosyası mevcut ise vay haline… Meslek
hayatımda karşılaştığım birkaç olay söz
konusu hadiselerden birkaç tanesidir sadece…
Zonguldak Valiliğimde, 12 Eylül öncesinde sayısız kanunsuz yürüyüşler,
mitingler, konuşmalar doğru veya yanlış
emniyet kayıtlarına geçirilmiştir. 12 Eylül ihtilalinden sonra bir gün genç bir kız
bana geldi. Kız lise mezunu, anlattığına
göre bir kurumun memur imtihanına giriyor ve kazanıyor. Bir süre sonra kendisini çağırıyorlar, imtihanı kazandın ama
yaptırdığımız güvenlik soruşturmasında
birtakım kanunsuz olaylara karıştığın
(Emniyet kayıtlarına göre) anlaşılmıştır. Bu sebeple sizi memurluğa alamayacağız diyorlar. Sebebini soruşturmuş
12 Eylül öncesi lisede öğrenci iken bir
kanunsuz yürüyüşe katıldığı söylenmiş.
Kızcağız haklı olarak diyor ki, “Ben o
zaman 15-16 yaşlarında bir çocuktum
siz ve yahut bana bu mazereti gösterenler hayatlarında hiç hata yapmadılar
mı?” Ben kızın Emniyetteki kayıtlarını
getirttim kayıt doğruydu ama böyle bir
hata için insanları mahkum etmek olacak şey değildi. Talimat verdim; emniyetteki kayıt düzeltildi ve ilgili kuruma
adı geçenle ilgili herhangi bir kaydın
bulunmadığı bildirildi: kızcağız göreve
başladı…
Bu anlatacağım ikinci olay ise çok
daha ilginç. Gürün Kaymakamı iken,
emniyetten bir gün bir yazı getirdiler.
Yazıda, “Gürün’ün Akdere köyünden
komünizm propagandası yapmaktan
takipli olan ilgili kişinin durumunun
incelenerek raporun gönderilmesi…” istenmekteydi. Sözü edilen bu raporlar üç
ayda bir il merkezlerine gönderiliyordu.
Merak ettim yıllardan beri takip edilen
bu şahsı, jandarmaya talimat verdim,
adamı getirdiler. Yaşlı başlı sakallı, nur
yüzlü, kendi halinde bir adamdı. “ Sen
komünizmin propagandasını yapıyormuşsun bu nasıl oluyor?” dedim. Adamcağız şaşırdı, küçük dilini yutmak üzere
idi. “ Efendim ben beş vakit namazında
niyazında olan bir insanım. Hacca bile
gittim. Komünizmin ne olduğunu bile
bilmem.” Dedi. Adamcağız bunca yıl
haberi olmadan takip edilmiş… Olacak
şey değildi, aslında bu yaşlı hacı amcadan çok şaşkınlık yaşayan bendim. Talimatı verip durumu düzelttim ama…
Üçüncü ve daha ilginç bir fişlenme
hadisesini ise meslektaş bir arkadaşım
anlattı. İzlendiğini ve takip edildiğini
anlayan solcu bir genç, bir baskın durumunda evinde sol kitaplar yakalanmasın diye, kitaplarını dedesinin evine
yerleştiriyor. Dedesine de “Dede, polis
yahut jandarma gelip sorarsa, bu kitaplar benimdir de.” Diye de tembih ediyor.
Torunun düşündüğü gibi bir baskında,
yasak olan bu sol kitaplardan dolayı
dede karakola götürülüyor. Dede, torununun hapse düşmemesi için sorguda,
“ Bu kitaplar benim, ben okuyorum.”
Diyor. Dedeyi mahkemeye veriyorlar.
Şaşkınlık sırası hakimdedir, hakim bir
dedeye bakıyor, bir kitaplara… Soruyor; “Efendi bu kitaplar senin mi? Sen
mi okuyorsun? “ evet ben okuyorum.”
Yanıtı karşısında iyice afallayan hakim,
ikinci bir soru yöneltiyor: “Mao’yu tanır
mısın? Dede, evlere şenlik bir yanıtla
şöyle diyor: “Hakim Bey, sözünü ettiğinizi Maho eğer şehrin içinde yaşıyorsa
mıhhakkak tanıram. Eğer köylerinde yaşıyorsa Maho’yu ancak görürsem tanıram…” hakim kahkahayı basıyor tabii,
adamı beraat ettiriyor…
Galip DEMİREL
1931 yılında Malatya’da dünyaya
geldi. İlk, orta ve liseyi Malatya’da
bitirdi. 1958 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden
mezun oldu. 1958 yılında Malatya
Maiyet Memurluğu ile göreve başlayan Galip Demirel, daha sonra sıra ile,
Doğanşehir, Pütürge, Akdağmadeni,
Arsin (Kaymakamlığın yanı sıra aynı
zamanda İlçe Jandarma Komutanı
ve Belediye Başkanı), Gürün (Eylül
1963- Ekim 1966), Tuzluca, Hozat ve
Balya Kaymakamlığı, Mülkiye Müfettişi, Urfa Valisi, Teftiş Kurulu Başkanı, Müsteşar, Zonguldak Valisi, İçişleri
Bakanlığı Müsteşarlığı (2. kez) görevlerini yürüttü. 1987 tarihinde Milletvekili seçimlerinde Turgut Özal’la
birlikte TBMM’ye giren Demirel,
TBMM İçişleri Komisyon Başkanlığı
ve eş zamanlı olarak Anavatan Partisi
Genel Başkan Yardımcılığı görevlerini
sürdürdü. Ülker Gurubu İstişare Kurulu üyesi olan Galip Demirel, Türkiye
Parlamenterler Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı, Turgut Özal
Düşünce ve Hamle Derneği Yönetim
Kurulu 2. Başkanlığı ve Turgut Özal
Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkan
Yardımcılığı görevlerini de yürütmektedir.
YAŞAMA SANATI 43
»» NÖROLOJİ
Uzm. Dr. Onur Serdar GENÇLER
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Nöroloji Anabilim Dalı
Yüz Felci
Tedavi Edilebilir mi?
Periferik yüz felcinin kesin sebebi henüz belli değilse de genellikle viral enfeksiyonlara bağlı
olduğu düşünülmektedir.
P
eriferik yüz felci (Bell paralizisi),
İskoç anatomist Charles Bell tarafından 1821 yılında tanımlanmıştır. Muhtemelen viral bir enfeksiyona
bağlı olarak yedinci kafa siniri olan fasiyal sinirin fonksiyon kaybı sonucu gelişen, genellikle yüzün tek taraflı kaslarında görülen güç kaybı ile karakterizedir.
Bu sinirin etkilenmesi aynı zamanda tad
duyusunu, tükrük salgısını ve göz yaşını
da etkileyebilir. Yılda yaklaşık 5000 kişide 1 kişiyi etkiler ve genellikle 15-60
yaş arasında olup, kadın ve erkeklerde
eşit oranda görülür.
44 YAŞAMA SANATI
Belirti ve bulguları:
Periferik yüz felci geçiren çoğu
kişi bu durumun bir inme olduğunu
düşünmektedir. Ancak bu durum inmenin bir sonucu değildir. Yine de tek taraflı yüz felci ani gelişen hastalar, daha ciddi durumların ekarte edilebilmesi amacı
ile ilgili uzman hekime bir an önce başvurmalıdırlar.
Hastalığın başlıca belirtilerini şu şekilde sıralayabiliriz:
 Yüzün bir tarafının ani başlangıçlı
(saatler veya birkaç gün içinde gelişebilir) güç kaybı (paralizisi). Etkile-
nen tarafta gülümseme zorludur, göz
kapağı kapatılamaz ve alın kırıştırılamaz.
 Yüzde eğilme ve yüz mimiklerini
gerçekleştirmede zorlanma
 Etkilenen taraftaki çenenin çevresinde ve kulakta veya kulak arkasında
ağrı
 Baş ağrısı
 Etkilenen tarafta ses hassasiyetinde
artış
 Tad almada azalma
 Gözyaşı ve tükürük salgısında azalma söz konusu olabilir.
 Ayrıca
nadir
de olsa yüzün çift taraflı etkilendiği
kişiler de vardır.
Nasıl oluşur?
Periferik yüz felcinin kesin sebebi henüz
belli değilse de genellikle viral enfeksiyonlara bağlı olduğu düşünülmektedir.
Çoğu vakadan uçuk etkeni olan herpes
simpleks virüs ile suçiçeği etkeni varisella zoster virüsünün sorumlu olduğu
kanısı vardır. Bu virüsler, hastalık oluştuktan hemen sonra aktive olmazlar.
Sinir köklerinde aylarca hatta yıllarca
inaktif kalırlar. Ancak bulundukları bölgeye zarar vermezler ve herhangi bir belirtiye yol açmazlar. Daha sonra sebebi
tam açıklanamayan durumlarda yeniden
aktive olurlar. Fasiyal sinir beyinden kafatasına dar bir kemik aralıktan geçer.
Oluşan inflamasyon (yangı) nedeni ile
sinir sıkışır ve Bell paralizisine yol açar.
Periferik yüz felci ile karışabilecek
durumlar nelerdir?
Bell paralizisi yüz felcinin en önemli nedenidir. Ancak bazı nadir durumlarda fasiyal sinirde zedelenmeye neden olarak
yüz felcine neden olabilirler. Kafa travması, sarkoidoz, İnme hastalığı, kulak,
parotis bezi (tükrük bezi) ve beyindeki
tümörler gibi. Ancak bu durumlarda ek
olarak başka belirtiler de meydana gelmektedir. Bunun yanında inme gibi be-
yin damar hastalıklarında ise alın ve
göz çevresi kasları etkilenmemiştir.
Bu kişiler gözlerini kapatabilir ve
alnını kırıştırabilir. Ayrıca birçok
farklı nörolojik belirtileri de vardır. Bu şekilde ekarte edilebilir.
Kimlerde risk daha yüksektir?
Özellikle gebeliğin son üç ayındaki hamileler veya doğum
sonrası ilk haftasını yaşayan
kadınlar ile grip gibi üst solunum yolu enfeksiyonu geçirenlerde risk daha yüksektir.
Komplikasyonları nelerdir?
Eğer yüzde hafif değil de tam
bir güç kaybı meydana gelmişse,
düzelme süresi değişkenlik gösterebilir ve çeşitli komplikasyonlar içerebilir:
♦♦ Fasiyal sinirde geri dönüşümsüz bir
hasar olmuş olabilir.
♦♦ Sinirlerin yeniden büyümesi sırasında yanlış yönlenme sonucunda bazı
kaslarda istem dışı kasılmalar olabilir. Buna sinkinezi adı verilir. Örneğin gülümserken etkilenen taraftaki
göz kapanabilir.
♦♦ Göz kapağındaki kapanmamaya bağlı meydana gelen gözdeki aşırı kuruluk ve korneanın etkilenmesi sonucu
kısmi veya tam bir görme kaybı oluşabilir.
Tanısı nasıl koyulur?
Özel bir tanı testi yoktur. Başvurulan hekim, muayenesi sırasında hastadan aldığı hikaye ile ve hastaya çeşitli hareketler
yaptırarak tanıyı koyar. Gülümse, dişlerini göster, kaşlarını kaldır, gözlerini sıkıca kapat, yanaklarını şişir gibi direktifler verilerek yüzün iki tarafı arasındaki
asimetri saptanarak tanı konur. Hastalar
inmeden korktukları için genellikle bir
nöroloğa başvururlar ve nörolog da tanıdan emin dahi olsa nörolojik muayene
yapar. Ayrıca elektromiyografi (EMG)
ile sinirin hasarı ve derecesi tespit edilebilir. Bell paralizisinin karışabileceği
bazı durumlar için ise beyin tomografisi
veya beyin MR’ı çekilerek ayırıcı tanı
yapılabilir.
Tedavisi nasıl yapılır?
Çoğu vaka ve özellikle hafif seyirli olanlar tedavi edilmeden dahi 1-2 ay içinde
iyileşme gösterebilmektedir. Ancak tıb-
Akıllı zengin kazancını cömertlikle
arttıran kimseye derler…*
bi tedavi ile özellikle daha ileri vakaların
tam iyileşme olasılığı daha yüksek olup
çeşitli tıbbi ve fiziksel tedavi olanakları
hekimler tarafından verilmektedir.
İlaçlar
Spesifik bir tedavisi olmamasına rağmen
hedef fasiyal sinir hasarını azaltmak, sinirin fonksiyon görebilirliğini artırmak
ve etkilenen gözü korumaktır.
♦♦ Prednizon gibi kortikosteroidler, fasiyal sinirdeki yangı ve şişmeyi azaltarak etki eder ve olabildiğince erken
başlanması önerilir.
♦♦ Asiklovir veya valasiklovir gibi antiviral ilaçlar hastalık seyrini kısaltmada etkili olabilmektedirler.
♦♦ Asetaminofen, ibuprofen gibi analjezikler ağrıyı rahatlatmakta kullanılabilir.
Göz bakımı
Periferik yüz felci, göz kapağının kapanma sorununa yol açıp gözde irritasyona
ve kurumaya yol açabilir. Ayrıca gözyaşı
bezi de normal fonksiyon görmeyebilir.
Bu nedenle özellikle geceleri gözü nemli
tutmak ve hasarlanması önlemek önemlidir. Bunu sağlamak için gündüz göz
damlaları, gece merhemler kullanılır.
Ayrıca göz pedleri de kullanılabilir.
Diğer tedaviler
Fasiyal sinirin uyarılması ve kas tonusunun korunması açısından fizyoterapi yararlı olabilir. Yüz masajı ile egzersizleri,
botulinum toksin uygulaması, vitamin
terapileri (B12, çinko, B6 gibi) diğer tedavi seçenekleridir. Cerrahi ise kozmetik amaçlı uygulanabilir.
YAŞAMA SANATI 45
»» TOPLUM
Prof. Dr. Şenol DANE*
Dr. Hacı LÜY
*Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Fizyoloji Anabilim Dalı
Dilimizin Görevleri
Kemiği olmayan ve sadece kaslardan yapılmış olan dil, ağız boşluğuna kibarca yerleştirilmiş
bir organdır. Ağız kapalı olduğu zaman aşağı yukarı bütün ağız boşluğunu doldurur. Normal
pozisyonda dilin ucu serbest, yan kenarları diş kavisleri ile üst yüzü sert damak ile temastadır.
İ
lkokul çağlarındaydım. Amcamın
oturduğu dede evinde tüp patlaması sonucunda yangın çıkmıştı. Can
kaybı yoktu şükür. Tüm köylü evin etrafında toplanmıştı. Rahmetli halam
çocukluk yıllarının geçtiği baba ocağının yandığını görünce çok üzülmüştü.
Birden yere yığılıvermişti. Hemen müdahale ettiler. Nefes alamıyordu. Ben
ne olduğunu anlamaya çalışırken “dili
boğazına kaçmış” diyorlardı. Anında
müdahale edilmeliydi. Diğer bir halam
hemen parmaklarını ağzına sokup dilini geriye alarak kız kardeşinin mutlak ölümden geriye dönmesine sebep
olmuştu. O zaman çok düşündüm. Dil
nasıl boğaza kaçabilir diye. Hatta kendimde denemeler yapıyordum dilimi
arkaya iterek. Halamın yaşadığı üzüntü
ile tüm kaslarıyla birlikte dil kasları da
felç olmuştu. Bunun neticesi olarak dil
arkaya itilerek nefes almayı engellemişti. Dilde tahmin edemeyeceğimiz kadar
çok sayıda farklı kas vardır. Bu kaslar
46 YAŞAMA SANATI
hem onu yerinde tutuyor ve hem de çok
sayıda farklı ve son derecede hayati birçok dil hareketinin yapılmasında görev
alıyorlar. Kemiği olmayan ve sadece
kaslardan yapılmış olan dil, ağız boşluğuna kibarca yerleştirilmiş bir organdır.
Ağız kapalı olduğu zaman aşağı yukarı
bütün ağız boşluğunu doldurur. Normal
pozisyonda dilin ucu serbest, yan kenarları diş kavisleri ile üst yüzü sert damak
ile temastadır.
Dil, gövde ve kök olmak üzere iki parçaya ayrılır. Gövdenin her tarafı ağız
boşluğunda serbest görülebilir. Dil kökünün serbest yüzü arkaya boğaza (yutak) bakar ve gırtlak (larinks) aynası
ile muayenede görülebilir. Bu iki parça
birbirinden tersine çevrilmiş V (^) harfi
şeklinde bir olukla ayrılmıştır. Dil kökünün alt yüzü boğaza yapışıktır. Buradan
iskeletten gelen kaslar, dilin damarları
ve sinirleri geçer. Dil kökünün yan yüzleri bademciklerle komşudur. Dil kö-
künde bulunan tükürük bezleri kaygan
bir salgı (muköz salgı) salgılar. Bu koyu
salgı dil kökünü ıslatarak yutma sırasında lokmaların yutağa daha kolay kaymasını sağlar. Aslında küçük bir organ
olmasına rağmen kaslarının çokluğu, bu
kasların yapışma yerlerinin ve kas liflerinin yönlerinin çok çeşitli olması, liflerin kasılma ve esnemesini kolaylaştıran
yağ dokusunun bolluğu, dilin çok çeşitli
hareketler yapabilmesini sağlamaktadır.
Yine bu saydığımız faktörlerden dolayı
dil, şeklini değiştirebilme hususunda
şampiyon organdır.
Dile yerleştirilen bütün bu anatomik
özellikler dilin çok çeşitli görevler yapabilmesini mümkün kılar. Çiğneme, yutma, emme, ve konuşma gibi işlerde çok
önemli roller verilmiştir.
Çiğneme: Dil, çiğneme sırasında yemek
parçalarını alt ve üst dişlerin arasına yerleştirmekle görevlidir. Babamın kışlık
odunları parçalarken bir eliyle odunu tu-
tup diğer eliyle de odunun ortasına baltayla vurmasını hatırladım. Balta her an
diğer elinize kayar ve elinizi kesebilir.
Bunun için usta olmak lazımdır. Dil de
lokmayı dişlerin arasında tutarken kesilmekten kurtulması lazımdır. Çiğnerken
bu hep olur ancak biz buradaki sanat-ı
ilahiyi hep unuturuz. Bazen lokmaları
çiğnerken yanlışlıkla dilimizi ısırınca
derin bir “Allah!” çeker ve ustayı hatırlarız. Dilin üst yüzeyinde bulunan, sert ve
dayanıklı doku (epitelyum) ile örtülü kabarcıklar dişler tarafından parçalanmış,
tükürükle ıslatılmış yemek parçalarının
daha fazla ufalanması ve ezilmesinde
görevlidir. Bu şekilde, ezilmiş yemek
parçaları tükürükle karıştırılarak kolay
yutulabilecek lokmalar haline getirilir.
Yutma: Yutma sırasında dil sert damağa
dayanarak lokmalar üzerine yavaş yavaş önden arkaya doğru basınç yapmak
suretiyle, lokmaların arkaya ve aşağıya,
yutağa kaymasını sağlamakla görevlidir.
Bu yutmanın iradeli safhasıdır. Bundan
sonra lokma otomatik hareketlerle mideye indirilir. İşte yemek yeme de bile
irademiz bu kadardır. Ondan sonra midede bağırsaklarda olanlara hiçbir iradi
katkımız yoktur. Hepsi şuun-u ilahi ile
gerçekleştirilir.
Emme: Emme sırasında her tarafı kapalı
olan ağız boşluğunda, dil arkaya ve aşağıya doğru yaptığı hareketlerle, bir pompanın pistonu gibi iş görür. Sütü içeriye
çeken bir vakum oluşmasında rol alır.
Konuşma: Konuşma sırasında, ağız
boşluğundaki değişik hareketleriyle ve
şekil değiştirmesiyle çeşitli büyüklükte
ve şekilde boşluklar ve aralıklar oluşturarak, gırtlaktan çıkan sesin değiştirilmesinde ve çeşitli harflerin telaffuzunda
önemli rol oynar.
Tat duyusu: Dil üzerinde çeşitli şekillerde küçük kabartılar görülür. Bu
kabartılara tat tomurcukları (papilla)
denir. İnce iplik şeklinde olan tomurcuklar, sayı bakımından en çok olanlardır.
Bunlar sert örtü dokusu ile kaplı olup,
tad duyusu ile birlikte yemek parçaları
üzerinde mekanik parçalayıcı kabiliyetle de donatılmıştır. Vahşi hayvanlarda
bu papillaları örten epitelin üst tabakası
çok serttir. Bundan dolayı bu gibi hayvanlarda dilin üst yüzü adeta bir törpü
gibidir. Şekil bakımından mantara benzeyen ve renkleri kırmızı olan papillalar
sayıca daha az olup özellikle ön kısımda
bulunurlar. Dil üzerinde acı, tatlı, tuzlu
ve ekşi başta olmak üzere sayısız farklı tat çeşidini algılayabilen tomurcuklar
yerleştirilmiştir.
Temizlik: Dilin ucu sanki bir kürdanmış
gibi inceltilerek ve sivriltilerek ağız boşluğunda bulunan dar köşelere ve ufacık
çukurlara ve hatta diş aralarına bir manivela gibi yerleştirilir, bu suretle yemek
kırıntıları ve yabancı cisimler uzaklaştırılır ve bu şekilde ağız içi ve dişler
temizlenir. Eğer dil olmasaydı ağız yaraları ve diş çürükleri hayatı çekilmez
kılacaktı. Dilimizde çok sayıda kas bulunur ve çok çeşitli hareketler yapılabilir.
Her kasın tıp dilinde ayrı bir ismi vardır.
İskeletten gelen kaslar, dilin ağız boşluğundaki durumunu değiştirir ve dili
dışarıya çıkarmak veya içeriye çekmek
gibi hareketleri yaptırır. Alt çene kemiğinin iç yüzünden başlayan kasın (m.
genioglossus) lifleri yelpaze şeklinde
açılarak dilin ucuna, sırtına ve köküne
doğru uzanırlar. Bu kasın dil köküne giden lifleri kasıldığı zaman arka kısmını
öne çekmek suretiyle bütün dili öne iter.
Diğer lifleri kasıldığı zaman, bu kas dili
aşağıya, ağız döşemesine doğru çeker.
Bu kasın sürekli hafif kasılı tutulması
ile sırt üstü yatıldığı zaman bile dilin arkaya gitmesi ve nefes yolunu kapatması
engellenir. Çene altındaki küçük kemikden başlayan kasın yukarıya ve öne doğru uzanarak dilin içine giren kas lifleri
iki taraflı kasılırsa dil aşağıya ve arkaya,
tek taraflı kasılırsa, kasılan tarafa çekilir.
Kulağın içinde bulunduğu şakak kemiğindeki dikensi çıkıntıdan uzanan kas
kasılınca dil arkaya doğru çekilir. Dilin
üst kısmında uzanan kasın kasılması ile
dil arkaya çekilir ve dilin ucu yukarıya
kaldırılır. Dilin alt kısmında uzanan kasın kasılması ile dilin ön kısmı arkaya
çekilir ve dilin ucu aşağıya çekilir. Dilde
içinde lifleri enine yatay seyreden kasın
kasılması ile dilin ucu uzatılır ve sivriltilir.
Dilde lifleri enine dikey seyreden kas
kasıldığı zaman dil inceltilir.
Ağzımıza çok ustaca yerleştirilmiş olan
bu organımız bize sonsuz ve sınırsız ilmiyle her şeyi mükemmel ölçüler içinde
yaratan, şekil veren Yüce Yaratıcıyı anlatıyor.
Doruk beyaz, dere mavi;
Etekler, yeşil çuhadan..
Dağlar, koskoca dünyayı
İkiye böler ortadan...
Ki nesi kalır dünyanın
Dağları çeksen aradan?
Kartal, süzülür yuvadan;
Yuvası vardır kayadan.
Dağlarda kartopu diye
Birbirine ay atan
Kızlar... ki dudakları al...
Alları, değil boyadan.
Dağ uykularıyla mahmur
Yüzlerini, gün doğmadan,
Seyrederler, ya suyun ya
Ayın tuttuğu aynadan.
Yaratırken şu dünyayı
Yeri, göğüyle yaradan,
Dağı sahiden yaratmış,
Geri kalanı şakadan!
Kurtlarına helâl olsun
Ne alırlarsa ovadan!
Arif Nihat Asya (1904- 1975)
YAŞAMA SANATI 47
»» KADIN HASTALIKLARI ve DOĞUM
Doç. Dr. İlknur İNEGÖL GÜMÜŞ
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Kadın Hastalıkları ve Doğum A. D.
Ameliyat Olduğunuz
Belli Olmasın
Artık günümüzde açık yapılan çoğu ameliyat laparoskopi dediğimiz yani kapalı ameliyat
yöntemi ile yapılabilmektedir. Bu laparoskopik yani kapalı ameliyatlar kadın hastalıkları ile ilgili
ameliyatlarda da başarılı bir şekilde uygulanmaktadır.
H
alk arasında kansız, bıçaksız ya
da kapalı ameliyat olarak bilinen
laparoskopi ile yapılan ameliyatlar, yüzyıllar önce cerrahların ve hastaların
hayallerini süslemiş, günümüzde de hızla
gelişen teknoloji ile beraber gelişmiş cihazlar sayesinde, deneyimli cerrahlar tarafından yapılagelmektedir.
Artık günümüzde açık yapılan çoğu
ameliyat laparoskopi dediğimiz yani
kapalı ameliyat yöntemi ile yapılabilmektedir. Bu laparoskopik yani kapalı
ameliyatlar kadın hastalıkları ile ilgili
ameliyatlarda da başarılı bir şekilde uygulanmaktadır.
48 YAŞAMA SANATI
Laparoskopi yani kapalı ameliyat, anestezi altında yapılan ve göbek deliğinden
ince bir teleskopun karın içine sokularak
karın içi organlarının görüntülenmesi
prensibine dayanan bir ameliyattır. Böylelikle karın içindeki hastalık veya problemleri doğrudan gözlemleme, gerekirse aynı anda yardımcı aletler ile tedavi
etme olanağı da vermektedir.
Kadın Hastalıkları ile ilgili hangi ameliyatlarda Laparoskopi uygulanabilir?
Uterus, yani rahimden kaynaklanan
myom ya da yumurtalıklardan kaynaklanan kistler, rahimde sarkıklık veya
idrar kaçırma gibi nedenlerden dolayı
ameliyat olmanız gereken durumlarda
laparoskopik yani kapalı şekilde ameliyatlar günümüzde deneyimli cerrahlar
tarafından yaygın olarak yapılmakta ve
hastanemizde de başarılı bir şekilde uygulanmaktadır.
Laparoskopik ameliyatların açık
ameliyatlara göre ne gibi avantajları
vardır?
Hastanın ameliyat sonrası kısa zamanda
hastaneden taburcu olması dolayısıyla
oluşabilecek hastane enfeksiyonlarına maruz kalmama, daha az kan kaybı,
Sözün Özü
Kusuru çok olan, çok kusur arar.
C. Şahabettin
Etme ar, öğren oku ehlinden
Herşeyin ilmi güzel cehlinden.
Şair Nabi
daha az ağrı, yara izi olmaması, kısa
zamanda iyileşme süreci, nekahat döneminin kısalması ve daha hızlı gündelik yaşama adapte olabilme gibi birçok
avantajları vardır.
Her hasta kapalı ameliyat olabilir mi?
Bunun için bir yaş sınırı yoktur. Her
yaş ve hasta grubuna yapılabilir. Ancak
ameliyat tercihi sırasında “ Açık cerrahi
mi? Kapalı cerrahi mi?” sorusuna yanıt
ararken, hastanın bazı risk oluşturabilecek özel durumları sorgulanmalıdır.
Hastanın aşırı kilolu olması, daha önceden birkaç defa açık karın ameliyatları
geçirmiş olması, tamamen engel teşkil
etmemekle birlikte, hastaya ve hastalığına ait özel durumların iyi bir şekilde
değerlendirilmesini gerektirir.
Laparoskopik cerrahinin riskleri nelerdir?
Laparoskopik cerrahide de diğer açık
ameliyatlarda olduğu gibi damar ya da
organ yaralanmaları olabilir. Karın içi ya
da yara yerlerinde iltihaplanma olabilir.
Bazen karın içi yapışıklıklar, beklenmeyen kanama gibi durumlarda açık ameliyata geçmek durumunda kalınabilir. Bu
bir başarısızlık olarak kabul edilmemelidir. Önemli olan hastalıklı organ veya
dokuların tedavisidir. Cerrahın sorumluluğu ve arzusu da hastayı en sağlıklı
biçimde tedavi etmektir. Bu nedenle gerekirse açığa geçilebilir.
Laparoskopik (kapalı) cerrahinin,
açık cerrahiye üstünlükleri nelerdir?
Kapalı ameliyatların başlıca avantajları; Ameliyatların derin kesiler yapılmadan gerçekleştirilebilmesi ve estetik açıdan rahatsız eden izler kalmaması, daha
az kanama, daha az ağrı, hastanın nekahat döneminin kısalması, kısa zamanda
hastaneden taburcu olması ile hastanın
enfeksiyon riskinin azalması, ve daha
çabuk gündelik yaşama adapte olma gibi
bir çok avantajları vardır.
Bu laparoskopik ameliyatlar, özel zaman ayrılması gereken, başta cerrahlar
olmak üzere ilgili ameliyathane ekibinin
eğitimli olması ve teknolojik açıdan da
yeterli cihaz ve aletlere sahip donanımlı
olmayı gerektirmektedir. Teknolojinin
hızla gelişmesiyle, bilgi birikimi ve deneyim arttıkça Laparoskopik ameliyatlar
da rutin ameliyatlar haline gelecektir.
Üzülmek yarının sıkıntısını azaltmaz,
sadece bugünün gücünü azaltır!
A. J. Cronin
Dostlarına iyi davran ki sevgileri artsın.
Düşmanlarına iyi davran ki,
düşmanlıkları azalsın.
Hz. Ali RA.
Saatin zinciri bitince eylemez tık tık,
Vakt-i merhunu gelince ruha derler çık çık!
Eyleme kusur Hakk'a kullukta asla,
Bilmiş ol ki, ahirette demezler hık mık!
Gönenli Mehmet Efendi
Problemi kendinde aramayan insanlar
çözümü başkalarının huzurunu bozmakta
ararlar, ama her zaman yanılır ve çözümü
karmaşık hale getirirler.
***
İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül misali taşa benzer.
Taş gönülden ne biter dilinde ağu tüter!
Nice yumşak söylese sözü savaşa benzer...
Yunus Emre
YAŞAMA SANATI 49
»» AİLE
Dr. Alper YİĞİTER
Sağlam Karakterli
Çocuk Yetiştirmek
…
n
i
İç
İlkokul çocuklarında yapılan araştırmalarda hırsızlık yapan, saldırgan
davranışlarda bulunan, tembellik yapan, derslerde başarısız çocukların
genellikle anne ve babaları tarafından anlaşılamadığına inanan çocuklar
olduğu görülmüştür.
A
nne babaların çocuklarına karşı
sıklıkla yaptığı bir hata var: onlardan yaşlarının üstünde olgun
davranış beklerler. Oysa çocuk adı üstünde çocuktur, belli bir yaşa gelinceye
kadar giderek olgunlaşacaktır. İlkokul
çocuklarında yapılan araştırmalarda
hırsızlık yapan, saldırgan davranışlarda bulunan, tembellik yapan, derslerde
başarısız çocukların genellikle anne ve
babaları tarafından anlaşılamadığına
inanan çocuklar olduğu görülmüştür.
50 YAŞAMA SANATI
İlgiden, şefkatten yoksun çocuklarda
“antisosyal kişilik” gelişimi söz konusu
olmaktadır. Küçük yaşlarda iken kardeşinin oyuncaklarına kasıtlı olarak zarar
veren bu çocuklar büyüdükçe problemlerinin çözümünü aile içinde değil, dışarıda yabancı kişilerde bulmaktadır. Zamanla inatçı, içe kapanık, aşırı kıskanç,
etrafına zarar veren bir insan haline gelmektedir. Anne ve babalar olarak çocuklarımıza karşı şefkatli, ilgili ve tatlı dilli
olmak gerekir.
Çocuğa hitap şeklimiz çok önemlidir.
Bunun için de çocuklarımıza her şeyden
önce “güzel isim” vermek anne-babaların en temel görevlerinden biridir. Kötü
anlamlar çağrıştıran isimler çocuğun ruh
dünyasında olumsuz etkiler bırakmaktadır. Afrika’da bir kabilede bazı çocuklara “yaramaz-saldırgan” anlamına gelen
bir isim verildiği, bu çocukların diğer
çocuklara göre daha çok suç işledikleri
tespit edilmiştir.
Ünlü şair Arif Nihat Asya bir şiirinde
şöyle der;
“Hastalık, sevgisizlik, öksüzlük
Neler geçirdim ben!
Çıkabilseydi bir, “güzel” diyecek
Güzelleşirdim ben! “
Evet, bir çoğumuz şuuraltımızı yokladığımızda böyle bir çok ilgisizlik, sevgisizlik gibi olumsuzluklara sahip olduğumuzu görürüz. Oysa değil insanın,
hayvan ve bitkilerin bile ilgiye, sevgi ve
şefkata muhtaç oldukları bilinmektedir.
Hatta su moleküllerinin bile konuşmalarının olumlu ya da olumsuz olmasından
etkilendiği bilinmektedir. Yapılan çalışmalarla bu ispatlanmıştır. Sahibi ölen
kedi ve köpeklerin depresyona girdikleri, sulanırken sevgi sözcüklerine muhatap olan bitkilerin daha canlı ve parlak
renkli çiçek açtıkları artık bilinen bir
gerçektir. Fizyologların tespitlerine göre
insanın yemek, içmek uyumak kadar
takdir edilmek, şefkat ve sevgiyle muameleye tabi olmak gibi ihtiyaçları da
vardır. İlgisizlik çocuk ruh sağlığını çok
etkilemektedir.
Anne-babalar çocuklarıyla güç çatışmasına girmemelidirler. Güç çatışmasından
kastımız illa benim dediğim olacak diye
diretmektir. Çocuklar mağlup oluyormuş gibi yapsalar bile asla pes etmezler.
Kendisine baskı yapan ebeveynlerinden
bir şekilde mutlaka intikam almaya çalışırlar. Tatlı dil yılanı bile deliğinden
çıkardığına göre tatlı dil, güler yüz ve
şefkatle çocukların daha iyi olgunlaşmalarına yardımcı olabiliriz. Sık sık kırılan
çocuk zaman içinde kendine olan özgüveni kaybeder kendini değersiz, itibarsız
ve yetersiz biri olarak görmeye başlar.
Çocuk yetiştirmek büyük bir mesuliyet
işidir. Sabır ister, iyi niyetli olmak, sevgi
ve şefkatle beslenmek ve çocuklarımızı
bu duyguyla beslemek ister.
İyi anne-baba olmak için bazı noktalara
özellikle dikkat etmek gerekir:
Kararlı olmalıyız: Bazı kararlar aldığımızda, çocuğun ağlaması, kendini yerlere atması ile kararımız değişmemelidir.
Çocuk şunu bilmeli veya çocuğa şunu
hissettirmeliyiz; Anne-babam bir şeye
karar vermişse benim huzursuzluk çıkarmamla kararından dönmez. Onları
kararından döndürebilmem için güzelce
anlatıp, konuşup ikna etmem gerekir.
Tutarlı olmalıyız: Birgün ak dediğimize
diğer gün kırmızı ya da yeşil dememeliyiz. Çocuk siz de düzgün, dürüst, tutarlı ve karakterli anne- baba tipine şahit
olmalıdır. Anne- babaları tutarsız davranışlar sergileyen çocuklarda ikiyüzlü
hareketler daha çok görülür.
Sabırlı olmalıyız: “Sabırla koruk helva
olur” demişler. Ekşi olan bir bitki bile
zaman ve sabırla tatlanıyor. Öyleyse Çocuk da zamanla gelişecek, olgunlaşacak,
olumlu yönde değişecektir. Yeter ki biraz sabırlı olalım.
Evde sevgi olmalı: Anne- babanın birbiriyle sık sık çatışma, sürtüşme hatta kavga yaşadığı ailelerde büyüyen çocuklar
sorunlu olmaktadır. Ne ekersek onu biçeriz. Sevgi eken sevgi biçer. Karamuk
eken buğday hasat edemez.
Karşılıklı saygı çok önemlidir: Saygı da
sevgi kadar önemlidir. Çocuğun odasına
girerken kapısını tıklatırsanız, o da sizin
yanınıza girerken önce kapıyı vuracaktır.
Çocuklarımıza zaman ayırmalıyız: Çocukla beraber gezmek, onlarla vakit geçirmek aranızdaki sevgi – saygı bağlarını güçlendirecektir. Şair Cahit Külebi
“Bir nazlı kuşa benzer çocuk dediğin /
ev ister, ekmek ister, öpülmek, okşanmak ister” der. Ne kadar haklıdır.
Bu ve benzeri hususlara dikkat ettiğimizde, daha olgun, daha kişilikli,
problemlerini çözen, dışa açık, sosyal
ve sağlam karakterli çocukları topluma
hediye edeceğimiz görülecektir. Annebaba olmuşsak sorumluluğumuzu yerine
eksiksiz getirebilmek için bu hususlara
titizlikle uymamız gerekiyor.
Anne-babalar çocuklarıyla
güç çatışmasına
girmemelidirler. Güç
çatışmasından kastımız illa
benim dediğim olacak diye
diretmektir. Çocuklar mağlup
oluyormuş gibi yapsalar bile
asla pes etmezler. Kendisine
baskı yapan ebeveynlerinden
bir şekilde mutlaka intikam
almaya çalışırlar.
YAŞAMA SANATI 51
»» BİYOLOJİ ve GENETİK
Doç. Dr. Kadir DEMİRCAN
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Tıbbi Genetik Uzmanı
Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı
İçimizdeki
Makaslar
Gen cerrahlığının olmazsa olmazı
moleküler makaslardır. Bu teknoloji
ile kutuplarda yaşayan bir balığın geni
makaslarla çıkarılıp alınarak yine makaslar
sayesinde bir bitkiye aktarılabiliyor ve o
bitkinin donması engellenebiliyor. Aslında
bir nevi organ nakli gibi, genler canlıdan
canlıya transfer edilebiliyor. Yani “moleküler
makaslar olmasa moleküler biyoloji ve
biyoteknoloji de olamazdı” dersek çok
abartmış sayılmayız.
B
abam ağzında iğne, bazı yerleri iğneler bazı yerleri
kuru sabun kalemiyle işaretlerdi. Müşteriler babamın dediği şekilde ellerini, kollarını kaldırır, sağa
sola dönerlerdi. Birkaç sefer tekrarlanan bu provalar, ceketin vücuda oturması ve giyenin içinde rahat edebilmesi
için yapılırdı.
Sonradan öğrendim ki canlı hücrelerde de makaslar varmış.
Hem de binlerce. Peki vücudumuza yerleştirilmiş, hücrelerimizde çalışan bu moleküler makaslar neyin nesiydi?
Hangi hücresel ceketlerin provalarında kullanılıyorlardı?
Belki de babamın ceket provalarının gizemli etkisiyle, doktora ve doktora sonrası çalışmalarımı mikro makaslardan
biri olan ADAMTS genleri üzerine 2000-2010 yılarında
Japonya’da yaptım. Şimdi de TÜBİTAK destekli bir proje
ile hâlâ moleküler makasların sırlı dünyasını -romatizma ve
beyin yaralanmaları gibi çeşitli hastalıklarda- araştırmaya
devam ediyorum.
52 YAŞAMA SANATI
Moleküler makas dediğimizde, kesme
işlemi yapan nano büyüklükte proteinler
aklımıza gelir. Hücrenin büyüklüğünün
yaklaşık iki mikrometre olduğunu kabul
edersek, bu alanda yüzlerce mikro makas iş görüyor demektir. Gerçek bir makas gibi olmasa da, aslında yaptıkları iş
aynıdır: Kesmek ve biçmek. Bu yüzden
araştırmacılar hücre ölçeğindeki kesme işleminden sorumlu bu moleküllere
moleküler makas ismini vermiş. Kesme
derken, DNA’daki nükleik asitler ve
proteinlerdeki amino asitler arasındaki
bağların koparılmasını kast ediyoruz.
Örneğin asparajin (N), izolösin (I), treonin (T), gulatamin (E), glisin (G) ve glutamin (E) amino asitlerinden oluşan altı
amino asitlik bir diziyi (NITEGE) tanıyıp kesen ve ADAMTS adı verilen makaslar var. Kesme işlemi sonucu ortaya
çıkan parçalar, hastalıkların tanısında,
teşhisinde ve ilaç keşif çalışmalarında
çok işe yarıyor. Proteinleri kesen proteazlar ve DNA’yı kesen endonükleaz
enzimleri verebileceğimiz ilk örnekler.
Proteaz makasları, vücudumuzdaki biyokimyasal etkinliklerde proteinleri parçalar. Enzimin aktif yapısında kalsiyum
ve çinko gibi iyonlar olan makaslara
“matriks proteazlar”, serin amino asidi
olanlara da “serin makaslar” adı verilir.
Makaslar bazen kanın pıhtılaşması için
gerekli bir maddeyi kesip biçerek uygun büyüklüğe getirirken, bazen de bir
bakterinin hastalık oluşturduğu hücrenin
haberleşme hatlarını keserek hücreyi
ölüme sürükler.
Makassız Mikrop hastalık oluşturabilir mi?
Yersinia pestis adlı bakteri, insana pirelerle bulaşarak kara ölüm diye de anılan
veba hastalığına sebep olur. Yersin adlı
araştırmacının adını verdiği bu bakteri
vücudumuza girince, saldırı birliklerini
serbest bırakır. Yersinia bakterisinin öldürücü ve en önemli saldırı birliklerinden olan “yersinia dış proteini” (YOP)
öldürmek istediği canlının akyuvarlarına
saldırır.YOP bünyesinde sistein amino
asidi bulunan moleküler bir makastır.
Vücudun savunma sisteminin haberleşme ağlarını keserek sistemi işlevsiz hale
getirir. Bağışıklık sistemine SOS sinyali
gönderecek olan savunma birimleri hem
SOS sinyali gönderemez hem de makaslarca kesildiği için ölür. Araştırmacılar
YOP makası elinden alınan bakterinin
hastalık oluşturmadığını tespit etmiştir.
Gen Cerrahlığı
Son yıllarda klasik genetik mühendisliği yöntemlerinin yerini hızlı ve daha
az hata ile çalışan genetik cerrahi yöntemleri almaya başladı. Gen cerrahlığı
DNA’nın kesilmesi, kırpılması, genetik
maddeye eklemeler ve çıkarmalar yapılmasıdır. Gen cerrahlığının olmazsa
olmazı moleküler makaslardır. Bu teknoloji ile kutuplarda yaşayan bir balığın
geni makaslarla çıkarılıp alınarak yine
makaslar sayesinde bir bitkiye aktarılabiliyor ve o bitkinin donması engellenebiliyor. Aslında bir nevi organ nakli gibi,
genler canlıdan canlıya transfer edilebiliyor. Yani “moleküler makaslar olmasa
moleküler biyoloji ve biyoteknoloji de
olamazdı” dersek çok abartmış sayılmayız.
Vücudumuzda binlerce farklı
tür makas var. Kalp damar
hastalıklarından romatizmaya,
diyabetten kansere kadar
çok farklı hastalıklarda rolleri
olduğu biliniyor. Hatta DNA
tamirinde bile rolleri var. DNA
tamir mekanizması olmasaydı
hayat imkânsız olurdu.
Makas çalışmazsa?
Vücudumuzda binlerce farklı tür makas
var. Kalp damar hastalıklarından romatizmaya, diyabetten kansere kadar çok
farklı hastalıklarda rolleri olduğu biliniyor. Hatta DNA tamirinde bile rolleri
var. DNA tamir mekanizması olmasaydı
hayat imkânsız olurdu. DNA, hücre bölünmesi sırasında yeni nesillere aktarılır.
Bunun için replikasyon denilen bir mekanizma ile kendini kopyalar. Bu kopyalama işlemi sırasında milyarlarca hata
oluşur. DNA tamir sistemi ile bu hatalar
onarılır. DNA tamir sistemi çalışmazsa
insan da yaşayamaz. ADAMTS13 makası, pıhtılaşma sisteminde görevli bir
proteini kesiyor. Kan pulcuklarının kanama yerine yapışmasını sağlayan bu
protein (vWF) yaranın kapatılmasında
görev alan, yapışma özelliği olan bir
madde. ADAMTS13, pıhtılaşma için
gerekli proteini, belli amino asitler arasından kesiyor. Böylece pıhtılaşmada
görevli protein ideal büyüklükte ortaya
çıkıyor. ADAMTS13 makasının bozuk
olması durumunda (mutasyon) büyük
ve hayli yapışkan bir özelliğe sahip olan
pıhtı proteini kesilip uygun büyüklüğe getirilemiyor ve sonuçta trombotik
trombositopenik purpura hastalığı ortaya çıkıyor. Kalıtsal purpura hastalığında,
alyuvarların damar içinde parçalanması,
damar tıkanması ve kansızlık görülüyor.
Başka bir makas olan ADAM10’un Alzheimer hastalığı riski ile ilişkisi olduğu
bulundu. ADAM10, Alzheimer hastalığının oluşumunda rol aldığı düşünülen
YAŞAMA SANATI 53
»» BİYOLOJİ ve GENETİK
amiloid proteinini kesen moleküler bir
makas.
Yeni Nesil, Çinko Parmak Makaslar
Birkaç örneğini verdiğimiz moleküler
makasları ne saymakla bitirebiliriz ne
de detaylı bir şekilde açıklayabiliriz.
Çünkü henüz çoğundan haberdar değiliz. Haberdar olduklarımızı da yeni
yeni anlamaya başladık. Sadece bakterilerde 3000’in üzerinde moleküler makas detaylı olarak araştırılmış, bunların
600’ünden fazlası ticari ürün olarak piyasaya sürülmüştür. Gözle görülmeyen
bu mini aletler, bilim insanlarının elinde birer makas olarak, laboratuvarlarda
DNA ve protein çalışmalarında çok sık
kullanılır. Özellikle çinko atomu içeren
“çinko parmak makaslar” yeni nesil makaslar olarak dikkat çekmeye başladı.
Yüksek hassasiyette genom makası da
denilen çinko parmaklar tarımda, biyoteknolojide, tıpta ve eczacılıkta yeni
pencereler açmaya başladı. Kısacası,
seslerini duymasak da içimizde şıkır şıkır çalışan makaslar var. Nasıl provası
iyi yapılmamış bir ceket kişinin üzerine
tam oturmazsa, içimizdeki makaslar da
görevlerini yerine getirmezse hayatımızı sürdürmek çok zor olur. İçimizdeki
makasların sesleri birçok araştırmacıyı
kendine çekiyor. Kim bilir, belki bir gün
siz de bu seslerin büyüsüne kapılır ve
moleküler biyolojinin kapısından içeri
giriverirsiniz.
Makası çok olan savaşı kazanır
Kanser hücresi yaşamak için besine
ihtiyaç duyar. Beslenmek için kan damarlarını kullanır. Bulunduğu yerden
başka yerlere yayılırken (metastaz) damar duvarlarının kesilmesi ve ilerlediği
yolun açılması gerekir. Bunu nasıl yapar? Örneğin prostat kanser hücresi, göç
ederken geçeceği yolları temizlemek
için özel makasını kullanır. uPA adı verilen bu özel makas, kanser hücresinin
yayılması ve kolay göç edebilmesi için
ortamda bulunan proteinleri keser. uPA
gibi makaslar bir çok dokuda vardır,
ama kanser hücresinde miktarları artar.
Benzer şekilde, kanserli sinir hücreleri
bu makasla hücre dışı matriks ve bazal
tabakayı keserek yolunu temizler ve temizlenmiş yol üzerinde rahatlıkla ilerler.
54 YAŞAMA SANATI
»» İçimizdeki Makaslar
2009 yılında “Moleküler makaslar akciğer kanserinde tedavi kalitesini belirliyor” başlıklı bir makale yayımlandı. Akciğer hücresi ne kadar fazla plazminojen
makasa (uPA) sahipse, kanseri tedavi
etmek için verilen ilaç o kadar etkisiz
oluyordu. Kanser hücresi, genetik bir
aldatma ile kandırılarak makas üretimi
azaltılınca, kanser ilacının etkinliğinin
arttığı bulundu.
Makas Tıkaçları
Aklınıza şöyle bir şey gelebilir: “Canlıların vücudunda binlerce makas var.
Bunlar her şeyi kesmek ve parçalamak
için programlanmış. Bunlardan nasıl
korunacağız veya korunmalı mıyız?”
Vücudumuzda homeostasis denilen bir
denge var. Makaslar yerine göre çalışmalı, yerine göre durmalıdır. Fazla çalışmaları da, az çalışmaları da dengeyi
bozar. Makasları durduran tıkaç görevini
“makas engelleyiciler” denilen proteinler yapar. Bu ket vurucular, makasların
ağzını kapalı tutarak programsız ve gelişigüzel bir kesme işi gerçekleşmesini engeller. Tıkaç bozulur ve görevini
yapamazsa ne olur? Alfa-1-antitripsin
yetmezliği bu duruma örnek olarak verilebilir. Kalıtsal hastalıklardan biri olan
antitripsin yetmezliği yani eksikliğinde
siroz, astım, kronik bronşit, amfizem ve
KOAH gibi akciğer hastalıkları ortaya
çıkabilir. Elastaz, akciğer bronşlarındaki elastik liflerin kesilmesinden sorumlu
bir makastır. Elastazlar yaşlı ve bozuk
hücreleri de parçalayarak imha eder.
Normal şartlarda elastaz ile alfa- 1-antitripsinin etkinlikeri denge halindedir.
Alfa-1-antitripsin, dokuları fazla kesilmekten korur. Antitripsin eksikliğinde
denge bozulur, elastaz makasının ağzı
kapatılamaz. Makasların fazla çalışması
sonucunda akciğer dokusunda hasar oluşur. Nefes alıp vermek zorlaşır. Sigara
da elastaz üretimini artırır, antitripsinin
etkinliğini azaltır. Bir günde yaklaşık
yirmi bin kere nefes alıp verdiğimizi
düşünürsek bu küçük makasların hayatımız için önemini daha iyi anlarız.
Nobel Ödülü Moleküler Makasların
Klonlamanın ve gen transferinin 1970’li
yıllarda başladığı kabul edilir. İlk moleküler makaslardan biri, Haemophilus
influenzae bakterisinden elde edilen
HindIII makası. Bu makas DNA’nın
AAGCTT dizisini görünce iki A (adenin) arasındaki bağı keser. 1978’de üç
araştırmacı HindIII makasını keşiflerinden dolayı Nobel Tıp Ödülü’nü aldı.
Bu önemli buluş, rekombinant DNA
dönemini başlatmış oldu. Bu teknoloji
ile şeker hastalarının kullandığı birçok
madde, örneğin insülin, moleküler makaslarla çok miktarda, ucuz ve hızlı bir
şekilde bakterilere ürettiriliyor. Genetiği
değiştirilmiş ürünler de yine moleküler
makaslara bağımlı bir teknoloji. Şu an
10 milyar dolar olan bu pazarın değerinin 2025 yılında 50 milyar dolara çıkacağı tahmin ediliyor.
Kaynak: Bilim Teknik Dergisi
»» MİSAFİR KALEM
Can DÜNDAR
BİR GÜN
KAPI ÇALAR!!!
Kapının her çalışında sanki mutluluğa koşmaktasınız. Huzur tüter gözlerinizden. Her sessizlikte
kulaklarınız zil sesi arar...
S
abahın erken saatlerinde…
Kapı çalar...
Kapı çalar…
Kapıya koşarsınız. Yıllardır görmediğiniz bir dost gelmiştir. Sevinirsiniz.
Açarsınız kapınızı Sütçünüzdür
gelen. Sütçünün litreliğinden kabınıza
dökülen beyazlıkta sabahın güzelliğine
kavuşursunuz.
Gözünüzde pırıl pırıl bir sabah kahvaltısı canlanır. İçinizden "Bugün kahvaltıyı
bahçede yapalım" diye geçirirsiniz.
Kapı çalar...
Gelen postacıdır. Kucağında büyükçe
bir paket. Uzattığı kağıda imza atarsınız.
Daha önceden ısmarladığınız kitaplara
kavuşmanın sevincini yaşarsınız. Zaten
tatilde olduğunuzdan bu kitaplara çok
ihtiyacınız vardır.
"Artık canım sıkılmayacak " deyip keyiflenirsiniz. En çok merak ettiğinizi
alıp şezlonga uzanırsınız.
Sohbetleriniz saatler boyu hatta bütün
gün sürer. "Yaşamak ne güzel" dersiniz
içinizden. Hele böyle dostlar varken.
Kapı çalar...
Dürbünden bakarsınız. Kimseyi göremezsiniz. Dönüp yeniden koltuğa gömülürsünüz. Bir daha çalar. Bakarsınız,
yine kimse yok. Tam o sırada bir daha
çalınca kapıyı açarsınız. Komşunuzun
oğlu, elindeki sopayla zile uzanmakta.
Meğer tuzları bitmiş. İçeriden tuz getirirken kendi kendinize söylenirsiniz.
"Elbette göremem. Keratanın boyu bir
metre." Bu küçük hadise neşelendiriverir ortalığı.
kerdeki oğlunuz haber vermeden izne
çıkmıştır. "Oğlum benim" diye hasretle
kucaklarken göz yaşlarınızı zaptedemezsiniz. Mutluluğunuz oğlunuzun izni
kadar uzar...
Kapının her çalışında sanki mutluluğa
koşmaktasınız. Huzur tüter gözlerinizden. Her sessizlikte kulaklarınız zil sesi
arar...
Ve kapı çalmaz...
O gün en büyük misafiriniz gelir. Adeta
kapıyı kırmıştır.
Alıp gider sizi, şaşırırsınız. "Niye haber
vermedi?" diye içinizden geçirirken;
"Doğduğundan beri zile basmaktayım"
der.
Bir şeyler söylemek istersiniz o an.
Kapı çalar...
Ama o andan sonra diliniz dönmez.
Düşüp bayılacak kadar şaşırırsınız. As-
Ölüm sessiz sedasız gelivermiştir...
YAŞAMA SANATI 55
»» ENDOKRİNOLOJİ
Doç. Dr. Hüseyin DEMİRCİ
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Endokrinoloji Bilim Dalı
Guatr
ile ilgili Sorular - Cevaplar
Guatrda erken teşhis çok önemlidir. Geç kalınması durumunda hastalık ilerler, tedavi zorlaşır ve
sistemlerde yaptığı hasarlar da artar.
G
uatr, boynun ön kısmında iki
taraflı olarak yer alan tiroid bezinin normalden fazla büyümesi
olarak tanımlanır.
Guatr çeşitleri
Büyüme; düzgün ( diffüz guatr ) ya da
yumrulaşmalar şeklinde ( nodüler guatr) olabilir. Nodüller sintigrafik olarak
soğuk (hipoaktif), sıcak (hiperaktif), ılık
(normoaktif) olabilirler. Tiroid nodülü
tiroid bezi içinde veya üzerinde oluşan kitlelerdir. Nodüller kistik, solid ve
mikst yapıda olurlar. Kistik nodül, içinde sadece sıvı olan kapsüllü nodüllerdir.
Solid nodüller hücrelerin büyümesi ve
çoğalması sonucu oluşur. Mikst nodüller
ise içerisinde kistik ve solid bölümleri
olan nodüllerdir. Tiroid içerisinde tek
bir nodül mevcutsa soliter nodül, birden
fazla nodül mevcutsa multinodüler guatr
denir. Tek (soliter) nodüllerde kanser
olma ihtimali daha fazladır.
Fonksiyonuna göre; her iki halde de ya
guatr normal çalışıyor (ötiroid guatr
veya basit guatr) ya fazla çalışıyor
56 YAŞAMA SANATI
(toksik guatr veya zehirli guatr) ya da
az çalışıyor olabilir (hipotiroidik guatr
veya tembel guatr).
İç-dış, erkek-dişi guatr ifadeleri ne
anlama gelmektedir?
İç-dış, erkek-dişi guatr ifadeleri halk
tarafından kullanılır. Kişinin boyun yapısına göre bezin büyümesi dışardan
görünüyorsa (zayıf ve boynu uzun olanlarda görülür) buna ‘dış guatr’ denir. Bezin büyümesi görünmüyorsa (şişman ve
kısa boyunlularda görülmez) buna da ‘iç
guatr’ denir. Bazen fazla çalışan guatrlar
için de halk tarafından bu terim kullanılmaktadır. Ameliyattan sonra tekrar eden
yani nüks olanlar ‘dişi guatr’, tekrar etmeyenlere de ‘erkek guatr‘ denir. Ancak
tıbbi açıdan bakıldığında bu terimlerin
doğruluğu yoktur.
Basit Guatr nedir?
Tiroid fonksiyonları bozulmadan (ötiroid) tiroidin simetrik ve asimetrik olarak
yaygın büyümesi durumuna basit guatr
denir. Bu tür guatrlarda nodül mevcut
değildir.
Plonjan veya substernal guatr nedir?
Tiroidin büyüyüp sternum (iman tahtası
kemiği) altına doğru uzaması durumuna substernal ya da plonjan guatr denir.
Daha fazla yaşlı hastalarda görülür. Genelde nodül içerir. Çok defa sıkıntı ve
nefes darlığı yaptığından tedavisinde
cerrahi girişim gerekir.
Guatr nedenleri nelerdir?
●● İyot eksikliği
●● Guatrojen maddeler (kara lahana-thioglucosid-, şalgam gibi)
●● Kimyasal maddeler (tionamidler
gibi)
●● Bazı ilaçlar (amiodaron, lityum, aminoglutatimid, aşırı iyotlu öksürük şurupları, boyar maddeler)
●● Otoimmunite (bağışıklık sisteminin
düzensiz çalışması)
●● Bazı mineraller (Kalsiyum, Flor, Selenyum, Kobalt gibi)
●● A vitamini eksikliği
●● Bazı mikroplar
●● Sigara
●● Genetik faktörler
●● Ayrıca tiroid bezinin iltihapları, tü-
mör ve kanserleri de guatr yapar.
Guatr belirtileri nelerdir?
Guatrlar büyüklük ve fonksiyonlarına
göre bir takım şikayet ve belirtilere yol
açar. Genelde basit (diffüz) guatr herhangi bir şikayete neden olmaz.
Fonksiyonlarına göre:
♦♦ Hormonlar fazla salgılanıyorsa (Hipertiroidi): Çarpıntı, sinirlilik, ellerde
titreme, fazla terleme, ince ve nemli
cilt, sıcağa tahammülsüzlük, çok yemek yeme, zayıflama, uykusuzluk.
♦♦ Hormonlar az salgılanıyorsa (Hipotiroidi): Kabızlık, iştahsızlık, şişmanlık, kuru cilt ve saç, unutkanlık,
depresyon, nabız yavaşlığı, tansiyon
düşüklüğü, kas krampları, soğuğa tahammülsüzlük, artmış uyku... Tiroid
hormonlarının düşüklüğü (hipotiroidi) bebekte olursa; zeka geriliği, boy
kısalığı vb. ile giden bir tablo gelişir
(kretenizm).
Büyüklüğüne göre (bası belirtileri):
●● Büyük ve nodüllü guatrlar, soluk
veya yemek borusu üzerine olan baskı nedeniyle nefes darlığına veya yutma güçlüğüne neden olabilir. Ancak
bu durum nörotik hastalarda görülen
ve globus histerikus denilen boğazdaki sıkışma hissi ile karıştırılmamalıdır.
●● Büyük guatrlar, ayrıca boyun toplardamarları üzerine baskı yaparak
bu damarların genişlemesine neden
olabilir.
●● Bazen boyunda ağrı şikayeti olabilir.
●● Tiroidin ani olarak büyümesi, ağrılı
ve hassas olması tiroid nodülü içine
kanamada veya ani olarak büyüyen
tiroid kanserlerinde görülür.
Guatr için şüpheli
durumlarda ultrasonografi
ile tanı konmalıdır. Özellikle
bazı kadınlarda boyun
yapısı nedeni ile tiroid bezi
normal olarak ele gelebilir.
Dolayısıyla her ele gelen
tiroid bezi guatr olarak
değerlendirilmemeli ancak
ultrasonografik ölçümlerle
kesin tanı konmalıdır.
Guatr Teşhisi
Guatrda erken teşhis çok önemlidir. Geç
kalınması durumunda hastalık ilerler,
tedavi zorlaşır ve sistemlerde yaptığı hasarlar da artar. Guatr teşhisi;
●● Elle muayene,
●● Kan testleri (T3, T4, TSH hormonları
tetkiki),
●● Tiroid ultrasonu ve gereğinde tiroid
sintigrafisi ile konur.
Çok büyük guatrlar el veya gözle muayene sırasında kolaylıkla tespit edilebilir. Ancak şüpheli durumlarda ultrasonografi ile tanı konmalıdır. Özellikle
bazı kadınlarda boyun yapısı nedeni ile
tiroid bezi normal olarak ele gelebilir.
Dolayısıyla her ele gelen tiroid bezi
guatr olarak değerlendirilmemeli ancak
ultrasonografik ölçümlerle kesin tanı
konmalıdır. Nodüllü guatr hastalarında
ince iğne biyopsi yapılarak nodülün iyi
huylu mu yoksa kötü huylu mu olduğu
anlaşılır.
Nodullerde kanser riskinin arttığı durumlar;
●● Ergenlik çağından önce çocuklarda
nodül oluşması veya çok yaşlılarda
ani olarak nodulün ortaya çıkması
tiroid kanserini akla getirir. Boyun
bölgesine radyoterapi (ışın tedavisi)
uygulanan hastalarda nodül görülmesi daha dikkatli araştırmayı gerektirir.
●● Ani olarak ses değişikliği oluşması ve yutma güçlüğü ortaya çıkması
tiroid kanseri yayılışını düşündürür.
Tiroid nodülünde ani olarak büyüme
ve ağrı öncelikle kist içine kanama ve
nadir olarak da tiroid kanseri belirtisidir.
●● Erkeklerde tek nodülün görülmesi
kanser kuşkusunu artırır.
●● Ailede tiroid kanseri oluşu özellikle
medüller tiroid kanseri olması tiroid
kanser ihtimalini artırır.
●● Bazen sadece muayene ile kanser tanısı koymak mümkün olabilmektedir.
Bu hastalarda nodül çok sert olarak
ele gelir, etraf dokuya yapışıktır ve
aynı bölgede metastaza bağlı olarak
ele lenf bezi gelir. Ancak her lenf
bezi şişkinliğinde kanser metastazı tanısı koymak mümkün değildir.
Çünkü lenf bezi şişkinliği enfeksiyon
sonucu da ortaya çıkabilmektedir.
●● Çok sayıda nodül olanlarda kanser
olma ihtimali az olmasına rağmen
özellikle nodüller arasında büyük nodül varsa (dominant nodül) bu nodül
de soliter (tek) nodüller gibi kanser
açısından incelenmesi gerekir.
Guatr Tedavisi
Tedavi yöntemleri;
ilaç tedavisi, radyoaktif iyot tedavisi
(atom tedavisi), cerrahi tedavidir.
Tedavi yöntemlerinden hangisi veya
hangilerinin seçileceği hastadan hastaya
değişir. En uygun tedavi şeklinin cerrah,
endokrinolog, radyolog ve patologdan
oluşan bir ekip tarafından planlanması
ve takip edilmesi gerekir.
Basit guatr çok büyük değilse ve baskı
yapmıyorsa hastanın durumuna göre
ilaçsız veya tiroid hormonu (levotiroksin) tedavisi (Tefor, Euthyrox veya Levotiron) uygulanarak takip edilir. İlaç
verilmesinde amaç TSH’yı baskı altına
alarak tiroidi uyarmasını önlemektir. Bu
tedavi şekline supresyon (baskılama) tedavisi denir. Nadir olarak nodülsüz büyük basit guatrlı hastalarda baskı nedeni
ile cerrahi girişim gerekebilir. Gerektiği
takdirde yine büyük basit guatrlarda radyoaktif iyot tedavisi (atom tedavisi) de
denenebilir.
Nodüllü hastalarda öncelikle ince iğne
biyopsi ile nodülün kanser olup olmadığı anlaşılır. Bu nodüllerin ancak çok
az bir kısmında kanser olduğundan her
nodülün cerrahi olarak çıkarılması doğru değildir. Biyopside selim (iyi huylu)
hücre görülmesi halinde uygun hastalarda tiroid hormon tedavisi uygulanabilir
ve belirli aralıklarla düzenli olarak takip
edilir. Şüphe durumunda veya nodülün
anlamlı olarak büyümesi halinde tekrar ince iğne biyopsisi yapılarak nodül
kontrol edilir.
Tiroid kistlerinde ince iğne aspirasyonu
ile kist içindeki sıvı tamamen boşaltılır.
Sıvı boşaltıldıktan sonra kist tamamen
ortadan kalkabilir. Bazı kistler boşaltıldıktan bir müddet sonra tekrar dolar.
Bu kistlerde tiroid kanseri olma ihtimali
çok az olmasına rağmen (%3) operasyon
tavsiye edilir. İnce iğne biyopsi sonucunda kanser veya kanser şüphesi saptanması halinde tiroid bezinin tamamının geciktirilmeden cerrahi operasyon
ile çıkarılması gerekir.
YAŞAMA SANATI 57
»» HİKAYE
Doç. Dr. Ömer Faruk KARATAŞ
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Üroloji Anabilim Dalı
Hatıralar
Bu kanad çırpış neden? Cama vuracak ne var Ey eski hâtıralar Sanmayın güller açar, Bülbül değildir öten; Bu rüzgâr başka rüzgâr Cahit Sıtkı Tarancı
A
ğır çekim ilerleyen bir rüyanın
tam ortasındayım.
Sesim yarı iniltili, yarı boğuk;
hırıltılarla arada bir yükselip alçalıyor. O
gürültüye uyanır gibi oluyor sonra tekrar
uykunun dipsiz kuyularına yuvarlanıyorum.
Rüyamda eski bir tren istasyonundayım.
Burnumu sızlatan güçlü bir paslı demir
kokusu mevcut. Dışı kirli sarı renkte,
tek katlı, küçük, baraka tarzı, istasyon
binasının tam önündeyim. Vakit sessiz-
58 YAŞAMA SANATI
liğe gömülü bir ikindi vaktine benziyor.
Güneş birazdan tepemizde kayboldu
kaybolacak. Tüm kırmızısı ile gökyüzünü kaplamış durumda. Hava ne soğuk ne
sıcak. Mevsimi sorsanız; tam olarak yaz
diyemem ama yaz ertesi sıcak bir gün
olduğundan eminim. Üzerimdeki kıyafetler de bunu doğrular tarzda. Severek
uzun yıllardan beri giyindiğim kırmızı
bir tişörtün altında ağarmış mavi renkte
bir kot pantolon var. Olabildiğince rahat.
İstasyonda benden başka kimse yok. Bir
başımayım. Sessizliğin tam ortasında.
Ama içim kıpır kıpır. Yeni, sevinçli bir
haber alacak gibi. Etrafımdaki boşluk,
ve sessizlik, ve kimsesizlikle ilgilenmiyorum. Belli ki kendi içimin gürültüsü
ve coşkusu beni ziyadesi ile oyalıyor.
İstasyon binasının önünde bir o yana bir
bu yana gidip geliyor, yerimde duramıyorum. Evet, evet, beklediğim biri var ve
onun heyecanı beni böyle yerinde duramaz kılıyor.
Az sonra acı bir çığlıkla tren kendi sesini,
önce demir raylara oradan da içime savuruyor. Ben o çığlığı içimde tutuyorum.
Bıraksam istasyonun kirli sarı duvarlarına çarpacak ve bütün heyecanım kaybolacak diye düşünüyorum. O çığlık içimde birikmeli. Onu içimden boşalttığımda
tren bana getirdiği hediyesini vermeyecekmiş gibi geliyor. O zaman beklediğimi alamamış olacağım ve hiç kavuşamayacağım. Ancak tren tek bir siren sesi ile
yetinmiyor. Peş peşe ve acı acı çığlıklar
şeklinde istasyona yaklaşıyor. O yaklaştıkça içimdeki siren sesinin çığlıkları da
büyüyor, büyüyor, büyüyor. İçimde tutamayacak oluyorum. Trenin tam olarak
bulunduğum noktadan gözükür olduğu
ve bana yakınlaştığı bir anda, göğsüm
daralıyor, nefesim kesilecek gibi oluyor
ve yüreğimin başı çırpınmaya başlıyor.
Çığlıkların yüreğimden taşma vakti bu,
anlıyorum. Trenin henüz yanıma yaklaşmadığı işte o anda, bir yanardağın tepesinden önce dışarı sızan ateş denizi gibi
ağzımın ve burnumun içini yakarak dışarı bir iniltili şeklinde püsküren çığlıkların
benden taşmasına engel olamıyorum. Sonrasında tren sesini kesmiş olarak yanıma kadar yaklaşıyor. Ben treni duracakmış gibi zannediyorum. Duracak ve
bana getirdiği muştuyu sunacak. Oysa
durmuyor. Hızla geçip gidiyor önümden.
Kayıp gidiyor ellerimden. Vagonlar bir
bir sıra ile gözlerimin önünden uzaklaşıyor. Şaşırıp kalıyorum. Öylece bakıyorum vagonların pencerelerine. Upuzun
trenin akıp giden gürültüsüne, siyah ve
koyu yeşil dalgalı renklerine. Neyi beklediğimi bilmiyorum ama dedim ya; bir
muştu beklentisi içindeyim. Son vagon
da yaklaşırken içimi garip bir hüzün kaplıyor. Yok, beklediğim bu trenin içinde
değilmiş diyorum içimden.
Tam o sırada son vagonun istasyona bakan tarafındaki açık penceresinde, bir
yüz beliriyor. Bembeyaz bir ten ve bir
çift siyah göz. Tren ne kadar siyah ise
gözleri de o kadar siyahlıkta. Yarı savruk
ve dağınık uzun saçları gözlerinin birini perdelemiş bir kadın yüzü. O perdenin altında parlayan gülücükler ve sıralı
beyaz dişler. Baş kısmından arta kalanı
göremiyorum. Ama gördüğüm yüz beni
ziyadesi ile heyecanlandırıyor. İçimdeki
kıpırtı büyük bir çarpıntıya dönüşüyor.
Ellerimi uzatıyorum. Boşlukta ellerim.
Vagon demir rayların üzerinde hızla
kayıyor. Hafızama kazınan o gülüş hızla benden uzaklaşıyor. Beklediğim işte
buymuş diyorum ve koşuyorum trenin
ardından. Son vagonun ardından. Nefes
nefese. Koşuyorum ama tren benden
uzaklaşıyor. Soluksuz kalana dek koşuyorum. Dizlerim yorgunluktan kırılır
gibi oluyor. Anlıyorum ki yetişemeyeceğim.
Derin bir hüzün bulutu kaplıyor içimi.
Çaresizim. Boğuk sesler çıkarıp duruyorum. Belli ki gidenin arkasından sesleniyorum. Sesim trenin gürültüsünden
duyulmuyor. Ben daha çok bağırmaya
başladıkça daha yüksek seste bir hırıltı
duyuyorum. Yataktaki yönümü sağdan
sola çeviriyor yeniden kayıp giden trenin arkasından naçar bakıyorum. Sonra
ansızın bir şeyler oluyor bana. Birileri
iki elimi birden kaldırıp trene uzatıyor.
Uzamaya başlıyor kollarım. Hızla ve
trene doğru. Son vagona tutunduğu anda
bedenim uzayan kollarımı kısaltmak için
ışık hızıyla trene adeta yapışıyor ve kapıdan içeri giriyorum.
Uzun tren koridorundayım. Ama o yok.
Olsun bir koşuda bulurum diye seviniyorum. Tam koşmaya hazırlanacak iken
tren duruyor ve geldiği istasyona doğru
hızla gerisin geri ilerlemeye başlıyor.
Aldırmıyorum. Aksi istikamette, trenin
önde bulunan lokomotifine doğru koridorda koşmaya başlıyorum. Kimseler
yok. Diğer vagon ve bir
sonraki vagon. Ben koşuyorum ama kimseler
yok. Tren bomboş ve
sanki benden başka hiçbir yolcusu yok.
Geri geri gelirken, kirli sarı renkli istasyon
binasına yaklaştığımız
bir noktada ben tren
içinde aksi istikamete
doğru koşarken ansızın
pencereden dışarı gözüm takılıyor. Az önce
gülümseyen bir çift göz
şimdi istasyon binasının
tam önünde. Bana doğ-
ru bakıyor ve tebessüm ediyor. Şimdi
daha önce göremediğim yüzünün kalan
yarısını ve dışa yansıyan tüm bedenini
de görebiliyorum. Yirmilerinde. İnce ve
uzuna yakın bir boy. Giysileri dikkatimi
çekmiyor ama bedeni ve yüzü, ve saçları, ve tebessümü, ve gençliği, ve diriliği,
ve albenisi olabildiğince ortada. Şimdi
ben trendeyim o ise istasyon durağında.
Hareket halindeki bu demir kütleden nasıl çıkacağım?
Vagonun içinde geldiğim yönün aksine
daha da hızlı koşmaya başlıyorum. O
heyecan ve koşuşturmaca içinde ayağım
tökezleyip sendelediğimde cebimdeki
aynayı düşürüyorum. Durup aynayı elime aldığımda kırık parçalar arasındaki
yüzümü görüyorum. Kendi gerçek yüzümü gösteriyor bana. Aynadaki adam
kırkını çoktan devirmiş. Saçlarının yarısından çoğu kayıp. Alnında ve göz
çevresindeki kırışıklıklar belli ki yılların
yorgunluğunu üzerinde taşıyor. Aynayı
elimden bırakıp aynada göremediğim
vücudumun diğer bölümlerine bakıyorum. Biraz göbek ve biçimsiz kalın bacaklar. İçimden bir kaya kopuyor gördüklerim karşısında. Sanki kendimi ilk
kez görüyorum, ilk defa seyrediyorum.
Donup kalıyorum. Bitkin ve şaşkınım.
Belli ki yalnızca yüreğim yirmili yaşlarında. Oysa bedenim gün ışığı gibi
apaçık ortada kırklı yaşlarını yaşıyor.
Sonra istasyondaki kadının hayali gelip
zihnime fotoğrafını çektiğim kendi siluetimin yanında duruyor. İşte o zaman
yıkılıyorum. Dizlerimin üstüne çöküp
kalıyorum. Tren duruyor ama kalkıp da
pencereden dışarı bakacak takatim yok.
YAŞAMA SANATI 59
»» HİKAYE
Kalbi diriltmede ikinci adım
ise kimi zaman insanlardan
uzak durmaktır. Kendi
Hira’nı aramaktır. Bu küçük
bahçe de benim Hira’mdır.
Hira’nı bulamazsan yârini
bulamazsın.
“Ben bu trene ait”im artık diyorum. Nereye giderse beni de götürsün. Ne kendime ne de başkasına bakacak halim var.
O tren koridorunda öylece iki büklüm
oturup bekliyorum. Ve tren geldiği yönün aksi istikametinde hızla istasyondan
uzaklaşıyor benimle birlikte.
Rüyadan uyandığımda yastığın neredeyse yarısına yakını terle ıslanmış. Sadece
başım ve saçlarım değil tüm bedenim ter
içinde. Günışığı sarı hüzmeleri ile yüzümü yalıyor. Pencerenin perdesinden
üzerime akan ışıklar bir elekten süzülüp
damlayan pırıltıları serpiyor yüzüme.
Rüyanın etkisindeyim. Her bir anı satır
satır aklımda. “Allah hayra tebdil etsin”
diyorum kendi kendime. Yataktan doğrulup önce serine yakın ılık su ile duş
alıyorum. Yatağımı toparlıyorum. Evin
kapısını açtığımda veranda da beni bekleyen yeşil, sarı, kırmızı, pembe ve beyaz
renk cümbüşünün ortasında kahvaltılık
hazırlarken buluyorum kendimi. Radyoyu açıyorum ve spiker yanık bir melodi
eşliğinde “aşk hatıralara uğramaktır” şiirini okuyor.
Tek katlı, iki odalı çocukluğumun geçtiği
bu toprak ev şimdilerde yeni sığınağım.
Bir bağ evi. Yeşili ve suyu bol olan bir
köyün tam merkezinde. Köydeki evlerin
neredeyse tamamı bağ evi şeklinde. Yerleşimleri bir birlerine uzak. Evin dört bir
yanında renk cümbüşü var. Veranda da
ayrı hazırlanan bir bölmede saksıda bulunan boy boy çiçekler mevcut. Onların
tam önünde birkaç basamakla aşağı inildiğinde evin ön cephesini saran kırmızı,
sarı ve beyaz güller mevcut. Güllerin
bitimindeki köşede ise dalları verandaya uzanan peygamber çiçeği ağacı var.
O ağacın altında dağdan gelen su gürül
gürül akıyor.
Veranda da birkaç eski, küçük, dizleri
kırarak oturabileceğiniz tahta iskemle ve
60 YAŞAMA SANATI
»» Hatıralar
o iskemle boylarında tahtadan bir masa
bulunuyor. Buraya oturduğunuzda tam
karşınızda yeşil çimlerin ortasında içi
mavi boyalı ve etrafı sarı turuncu kasımpatılarla kaplı bir havuz var. Havuzun az
ötesinde ise kayısı, elma, kiraz, beyaz ve
karadut ağaçları sıralanıyor. Bu ağaçların
az ilerisinde ve hemen sol yanında uzayıp giden üzüm bağları gün ışığını yeşil
yapraklarına davet ediyor. Sağ yanda çimenlerin bitiminde bahçenin çıkış kapısı.
Kapı da ağaç dallarından yapılma ve bir
halat ile bir başka ağaç dalına tutunarak
açılıp kapanıyor. Bahçenin etrafı ise kuru
ağaç dallarından oluşan çitlerle çevrili.
Oturduğum evin arka tarafında ise armut,
erik ve vişne ağaçları yaz güneşinin bol
olduğu günler için geniş gölgelik alanlar oluşturmakta. Evin kalan iki yanı ise
yine üzüm bağı ile birlikte küçük toprak
alanlarına serpili domates, biber, salatalık, çilek, taze soğan, maydanoz, nane ve
reyhan gibi sebzelerin ekili olduğu alanla
çevrili.
Son iki yıldır neredeyse her hafta sonu
bu bahçeye, baba ocağına geliyorum.
Büyük şehrin teknolojisi, gürültüsü,
hengâmesi ve itiş kakışından uzak bir
hafta sonu geçiriyorum. Ev telefonu ya
da cep telefonu yok. Televizyon yok.
Eski günlerden kalma büyük kutu şeklinde, hırıltılar çıkararak çalan bir radyom
var yalnızca. Onu da sabahları açıyorum
o kadar. Sabahtan akşama kadar çiçekleri
ve ağaçları suluyor, diplerini kazıyor ve
aralarda yetişen ayrık otları ayıklıyorum.
Kimi zaman da bahçe için tuttuğum özel
bahçıvan ile her bir ağacı tek tek ziyaret
ediyor ve bakıcıya günlük yapılacak işleri tarif ediyorum. Sonrasında bir bardak
demli çay ile birlikte verandaya oturup
geçmiş günleri yani hatıraları, yani beni
ben kılan o eski anları demlenerek anıyorum.
Akşamları, çoğu zaman verandada oturuyorum. Elektrikli lambaları kapatıp
yalnızca ışığı ayarlanabilir bir gaz lambası yakıyorum. Gökyüzü simsiyah ve
o parlak derin siyahlığın içinde pırıl
pırıl ışıldayan yıldızları seyrediyorum.
Böylece gökyüzündeki yıldız ziyafetinin tadına daha çok varabiliyorum. Öte
yandan karanlığın yeryüzündeki korkunç
yüzünü bir bıçak gibi gaz lambasından
süzülen ince sarı ışıkla parçalıyor, etra-
fımı o ışıkla aydınlatıyorum. Karanlığın
korkusundan ziyade gaz lambası ve yıldızların ince ışıklarının akışına ruhumu
kaptırıyorum. Tıpkı eski çocukluk günlerimdeki gibi.
Eşim ve çocuklarım bir iki haftadan sonra
benimle birlikte buraya gelmeyi terk ettiler. Onlar şehrin ışıklarına ve teknolojisine hayran. Ben ise şehirden kaçıp buraya
sığınıyorum. Onlar bana bir anlam veremiyorlar. Benim bu bağın ortasında ne
aradığımı soruyorlar. Arkadaşlarımdan
kimileri de beni gördüğü zaman “Allah
akıl fikir versin sana” diye yüzüme karşı
dua ediyor. Ben de onlara şakayla karışık
gülerek Ziya Paşa’dan beyit okuyorum:
“Düştü bir kez damla gözden neyleseniz
boş artık / Tadı kalbe indi derdin, dertli
olmak hoş artık” Dostlarımdan ciddi ciddi beni sorguya çekenlere de: “Kalbimi
yoğun bakıma aldım, diriliyorum” diyorum. Ya da gerçekten ısrar eden olursa
bir parça içimden geçenleri sunuyorum
ona, anlayabileceğini umarak:
“-Bak güzel kardeşim. “Herkes yahşi
men yaman / Herkes buğday men saman” dediğin zaman evvela nefsini hor
ve hakir görerek yola koyulmuşsun demektir. Bu ilk adımdır.
Kalbi diriltmede ikinci adım ise kimi zaman insanlardan uzak durmaktır. Kendi
Hira’nı aramaktır. Bu küçük bahçe de
benim Hira’mdır. Hira’nı bulamazsan
yârini bulamazsın. Ki o zaman yarını da
göremezsin. Dosta ihtiyaç duyduğunda
toprağa, taşa, ağaca sarıl. Otur örümceklerle, kuşlarla, böceklerle yarenlik et
de etrafında tek bir insan arama.
Kalbi diriltmenin üçüncü adımı ise
sükûnet içinde tefekkürdür. Fikr eyleyen;
zikr eyler, sabr eyler, şükr eyler ve dahi
dirilir, diri kalır. İşte bunun için ben buradayım” diyordum.
Söylediklerimden kim ne kadar, ne anlıyordu bilmiyorum. Ama ben kendi
lisanımca görevimi yerine getirdiğimi
ve gereken açıklamayı yaptığımı düşünüyordum. Aslında o veranda da, sessiz ve kimsesiz akşamlarda, bahçeden
kopardığım taze domates, salatalık ve
taze soğan, ve taze maydanoz, ve ateşte
közlenmiş biberden oluşan bir akşam yemeği sonrasında, bir bardak demli çayın
buğusu gaz lambasının alevine doğru yol
aldığında, gökteki yıldızlar bir lamba gibi
tepemi aydınlattığında yalnızca bunları değil daha çok tadına doyamadığım o
eski günleri anıyordum.
Bu sabaha yakın gördüğüm rüyadan
sonra açtığım radyodaki spiker hala
“Aşk hatıralara uğramaktır” diyor. Diline pelesenk oldu bu cümle. Çaldığı her
müzik parçasının arasında tekrarlıyor bu
cümleyi. Üzerinde konuşuyor ve yorum
yapıyor. Şimdi daha net anladım niçin bu
bağ evinde huzur bulduğumu. Soranlara
söylenebilecek yepyeni bir güzellik keşfettim: “Hatıralara uğramak için buradayım: Adı Aşk”
Mesela bu küçük bağ evin duvarlarının
her bir karışına bir kahkaha bulaşmıştır.
Dedemden, babamdan, amcalarımdan.
Az ötedeki veranda babaannemi ve annemi binlerce kez eteklerindeki çiçeklerle
karşılamıştır. Bu verandadan yükselen
neşeli sesler, çocuk sesleri bir ilahi terennüm gibi binlerce kez göğün yedi kat
yukarısına taşınmıştır. Sabahları ağaç
sulamak, dut silkelemek, taze sebze ve
meyveleri dalından koparmak ve akıp
giden buz gibi suda yıkayarak kahvaltıya
oturmak gibi alışkanlıkları vardı bu bağ
evini ziyarete gelenlerin. Günün ilerleyen
saatinde suyun altında saatlerce bekledikten sonra kesilen kıpkırmızı bir karpuz,
peynir ve köy ekmeğinin ardından her bir
ağacın altına atılan hasırın üzerinde öğlen
şekerlemeleri de alışkanlıklarından biridir bu ahalinin. Akşamın karanlığında ise
verandada küçük tahta masanın etrafında
ay ışığı soluyarak demli çay yudumlamak
da bir bir başka alışkanlık. İnsanların bu
alışkanlıkları yüzünden hiç boş kalmayan
bir ev. Birliktelikler, kahkahalar, şenlikler, mutluluklar, ve benim çocukluğum,
ve bende kalan hatıralar.
Ve o karadut ağacı. Üzerine çıkıp yüzümü gözümü karadutun kırmızı lekesi
ile boyadığım zamanlar. Sonra buz gibi
akan dağ suyunun altında dişleri zıngırdatarak yıkandığım anlar. Sarı ve kırmızı
kirazlar. Paşa armudu ve güzelim altın
sarısı kayısılar. İçinden çıkılmaz girift
sorularla zihnimi meşgul ettiğim o zamanlarda gün ışıklarına saldığım saçlarımın arasından gördüğüm rengârenk bir
dünya. Ben o vakit sanıyordum ki dünya
tam benim durduğum yer ve merkezi de
işte şu ayağımı koyduğum bağ evindeki
her bir nokta.
Tıpkı göçmen kuşların bir dönem durup
eğleşmeleri gibi o kalabalığın da kısa
bir an dilimi için orada olduğunu çok
sonra anladım. Önce büyükler terk etti
bu büyülü bahçeyi. Ölüm ve hastalıklar
bir karabasan gibi çöktü üzerimize ben
büyüdükçe. Ve alıp götürdü benden sevdiklerimi. Geride kalanlar hep o günleri
yeniden yaşamak için tekrar tekrar toplandılar. Eski alışkanlıklarını sürdürmek
için sık sık bir araya geldiler. Ama hiç
biri aradığını bulamadı. Ve yine göçmen
kuşlar gibi birer birer terk etti bu bağ
evini, eski müdavimleri. Kimse bir daha
o eski günlerini bulamadı. Önce kahkahaları sustu sonra da kendileri sır olup
uzaklaştılar buradan.
Bir ben kaldım burada. Hep o eski günleri yeniden yaşamayı umarak buradayım.
Hiçbir zaman geri gelmeyecek bir mutluluğun peşinde koşan avenenin biriyim.
Başlarda sanmıştım ki kendi çocuklarım
da çok sevecek. Benim gözlerimle görecekler bu manzarayı. İlk birkaç günlük
heyecanın ardından onlar da sıkıldılar.
Bunu fark ettiğim gün yıllar önce okuduğum kitaptan bir bölümü hatırladım.
Yazar dayısını anlatıyordu kitapta.
Paris’te bir sokağı, ışıltılarını, renklerini
ve muhteşemliğini dayısı yazara çocukluğunda anlatıyormuş. Bu yüzden bir
gün büyüdüğümde mutlaka o sokağı ziyaret etmeliyim diyormuş yazar. Aradan
geçen yılların ardından dayısı ölmüş ve
yazar büyümüş. Soluğu Paris’te almış.
Büyük bir heyecan ile çocukluk günlerinde dayısının anlattığı o muhteşem sokağa atıvermiş kendini. Ama büyük bir
hayal kırıklığı yaşamış. Çünkü dayısının
ballandıra ballandıra anlatarak bitiremediği o sokak aslında her zaman gördüğümüz sıradan sokaklardan biri imiş. Yazar
işte tam o an “anladım ki dayım hep kendi düşlediği sokağı bana anlatmış” diyerek konuyu bitiriyordu.
Çocuklarım bağ evinden en son ayrıldıklarında, yazarın kitabındaki o bölümü
hatırlayıp gülümsedim. Ben yıllarca onlara kendi hayalimdeki bağ evini, bahçeyi, yeşillikleri, ağaçları, çiçekleri, suları,
kahkahaları, mutlulukları anlatmıştım.
Kim bilir belki de onlar, kitaptaki yazar
gibi düş kırıklığına uğradılar ve uzun
zaman sırf benim hatırım için buraya
gelmek zorunda kaldılar. Ben kendi yaşadığım ama bir düş gibi olan hayata,
çocuklarımı inandıramadım. Ama bütün
bu güzellikler yaşandı, ben yaşadım, size
yemin ederim.
Radyodaki spiker hala “Aşk hatıralara
uğramaktır” diyor.
Haklısın diyorum.
Çünkü en büyük hatıram o karadut ağacının içinde açılan kovukta gizli.
Bir ince siyah bileklik. Ağaçtan yapılma,
üzeri işlemeli el yapımı küçük bir hediyelik kutunun içerisinde. Onu size anlatmadım.
Bu bir sır çünkü yalnızca iki kişi biliyor.
Biri ben diğeri ???
YAŞAMA SANATI 61
»» DERMATOLOJİ
Yrd. Doç. Dr. Seval ERPOLAT
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi
Dermatoloji Anabilim Dalı
Ayak
Problemleri
Tüm
Yönleriyle
Ayak sağlığımızı olumsuz yönde etkileyen nedenlerin
başında hareketsizlik, aşırı kilo, küçük sorunları
önemsememe, uygun olmayan ayakkabı seçimleri ve
bazı kronik hastalıklar gelmektedir.
B
irçok kemik, kas ve eklemlerden oluşan karmaşık yapısı ile
ayaklarımız tüm ağırlığımızı
taşıyan vücudumuzun destek noktasıdır.
Bir ömür boyu vücudun yükünü taşıyan
ayaklarda zaman içinde farklı sağlık sorunları ortaya çıkabiliyor. Batık tırnak,
nasır, siğil, tırnak ya da deri mantarı ve
terlemeye bağlı sorunlar en sık rastlanan
ayak sorunları arasında yer alıyor. Ayak
sağlığımızı olumsuz yönde etkileyen
nedenlerin başında hareketsizlik, aşırı
kilo, küçük sorunları önemsememe, uygun olmayan ayakkabı seçimleri ve bazı
kronik hastalıklar gelmektedir. Ayaklarda ortaya çıkan sorunların dizlerde, tüm
omurga sisteminde hatta başta ağrıların
meydana gelmesinde rol oynadığı da
bilinen bir gerçektir. Ayak sorunları
kadınlarda daha sık görülüyor.
Bunda kadınların giymiş ol-
62 YAŞAMA SANATI
dukları yüksek topuklu ve ucu sivri
ayakkabılar önemli rol oynuyor.
Nasır (Kallus):
Basınç ve sürtünmenin olduğu
yerlerde derimizde kalınlaşmalar olur. Bu kalınlaşan
yapıya Nasır denir. Ayağa
uymayan ayakkabılar en
önemli nasır sebebidir.
Eğer ayakkabılarınız
çok darsa, ayağınızı
artan bir basınçla
sıkıştırır. Çok
bolsa, bu
kez de
ayağınız ayakkabının içinde kayabilir
ve ayakkabıya sürtünebilir. Ayakta basınç artışına neden olan yüksek topuklu ayakkabılar da nasıra neden olabilir.
Ayağa uygun olmayan ayakkabılar, dar
ve sert derili ayakkabılar ayak tabanında
parmak üzerinde ve aralarında nasırlara
yol açarlar. Çekiç parmak ve pençe parmak gibi ayak parmağı deformiteleri,
ayakta düz tabanlık veya yüksek kavis
gibi bir ortopedik problemler de nasır
sebeplerindendir. Nasırı meydana getiren etmenler yok edilmediği sürece yapılan tedaviler sonuç vermemekte, nasır
sürekli kendini yenilemektedir. Ilık suya
soktuktan sonra törpüleme periyodik
olarak yapılabilir. Salisik asit veya üre
gibi dışarıdan sürülecek tedaviler nasırı
yumuşatmaya yardımcıdır. Ayağı günlük
nemlendirmek nasır oluşumunu azaltır.
Yumuşak yastıklar (silikon tabaka, koyun derisi) sürtünmeyi azaltır. Ayağınıza
uygun ayakkabı seçimlerinizlede nedeni
ortadan kaldırarak nasır oluşumunu engellemiş olursunuz.
Tırnak Batması:
Sert tırnağın yumuşak dokuyu sıkıştırıp
tahriş etmesi sonucu oluşan iltihaplanma
ve kronik yaraya tırnak batması denir.
Genellikle ayak başparmak tırnağında
görülür. Parmakları sıkıştıran dar ayakkabı giyme, yanlış tırnak kesimi (çok
kısa ve derin kesmek ve törpülememek),
darbeler ile oluşan tahriş, kilo sebebiyle
tırnağın derinde kalması ve ailevî yatkınlık sebepler arasındadır. Parmakta
kızarıklık, şişlik ve şiddetli ağrı olabilir.
İltihaplanma ve apse oluşabilir. Hafif
batma durumunda tırnağın batan kısmının altına bir pamuk parçası koymak
ve bunu günlük değiştirmek uygundur.
Böylece tırnak ile cilt arasında bir tampon alan oluşturup tırnağın ete batmadan
buradan büyümesi sağlanır. Tırnak büyüyünce kavisli değil düz şekilde kesilir.
Parmağı sıkıştırmayan geniş ayakkabı
veya ucu açık ayakkabı giymek gerekir.
Bu sırada batma sebebiyle iltihap varsa
antibiyotikler (ağızdan veya merhem
şeklinde) kullanılabilir.
İlerlemiş vakalarda ise tırnağın çekilmesi, anormal şiş dokunun alınması ve
tırnak kökünün kazınması uygun bir işlemdir
Ayak Mantarı (Tinea Pedis):
Ayak mantarları dermatofit dediğimiz
mantar türlerinin oluşturduğu enfeksiyonlardır. Ayak tabanının ve ayak
parmak aralarının enfeksiyonudur. Islaklık ve nem ayağın mantar enfeksiyonunu kolaylaştıran faktörlerdir. Havuzlar, plajlar, jimnastik kulüpleri, güzellik
salonları, yatılı okullar ve camiler gibi
ortak kullanım alanları ve ortak kullanılan havlu, terlik, ayakkabı gibi eşyalar mantarların çoğalması ve bulaşması
için çok uygundur. Klinik olarak ayak
kenarlarında kızarıklık, kaşıntılı sulu
lezyonlar, ayak tabanında kızarıklık ve
pullanma veya özellikle dördüncü ve
beşinci parmak arasındaki deri de pullanma, sulanma ve beyazlık gibi değişik
şekillerde ortaya çıkar. Ayak tırnaklarında da mantar hastalığı görülebilir ve
bunun tedavisi güçtür. Tırnak mantarı
tırnakta kalınlaşma, ufalanma, sarı renk
değişikliği ve hatta tırnak kaybı ile sonuçlanabilir. Mantar tedavisinde öncelikle ayakların kuru tutulması, pamuklu
çorap giyilmesi gerekir.Tedavide genellikle topikal mantar tedavisi kullanılır
ama dirençli,yaygın olduğu durumlarda
ve tırnak mantarında ağızdan mantar tedavisi vermek gerekebilir.
Siğiller (Verruka):
Siğiller human papilloma virus (HPV)
neden olduğu derinin üst tabakasının
bir viral enfeksiyondur. Kişilerin kullandıkları ortak ıslak zeminden; havuz,
spor salonu, duş ve banyolar gibi alanlarda çıplak ayakla dolaşmakla kolaylıkla bulaşabilir. Hatta bu virusu taşıyan kimselerin dokunduğu eşyalardan
bile bu virusu kapabilirsiniz. Siğiller
çok farklı gelişim gösterebilir.Tek veya
çoklu gruplar (mozaik warts) halinde
olabilir. Diğer siğillerden farklı olarak
ayak tabanında oluşan siğilller deri içine
gömülü görünümdedirler ve ağrı yapabilirler. Vücut ağırlığının basısına bağlı
olarak bu şekilde gelişirler. Üzerlerinde
kanama odaklarını gösteren kırmızı/
siyah noktacıklar olabilir. Ağrı, siğilin
büyüklüğüne ve derinliğine (basıya)
göre değişir. Tedavide kimyasal ilaçlarla
tedavi, elektrokoter ile yakma, kryoterapi (dondurma) tedavileri yapılmaktadır.
Ayakta Aşırı Terleme ( Hiperhidroz):
Vücudumuzun ısı ayarlamasında gerekli
olan terlemenin aşırı olmasına hiperhidroz denir.Terlemede vücudun genelinde
olabileceği gibi bölgeselde olabilir. Aşırı
Yağmurdan sonraki toprak
kokusunu sevmeyen mi var?
Herkesin mayası topraktandır
da onun için herkes toprak
kokusunu sever…
Tolstoy
terleme altta yatan herhangi bir sebep
olmadan oluşabileceği gibi, bazı ilaçlar, birtakım hastalıklara (tiroid bezinin
fazla çalışması, bazı enfeksiyonlar, bazı
kanser hastalıkları, bazı tür romatizmal
hastalıklar, menapoz, şeker hastalığı gibi) bağlı oluşabilir. Ayaktaki aşırı
terlemenin sebebi ter bezlerini uyaran
sempatik sinir sisteminin aşırı çalışması ile oluşur. Ayakta aşırı terleme sonucu mantar enfeksiyonu,kaşıntı, ayak
kokusu, sosyal aktivitelerde kısıtlanma
ve psikolojik rahatsızlıklar gelişebilir.
Tedavide alüminyum klorlu kremler,
iyontoforez,botox ve cerrahi tedaviler
bulunur.
Psöriazis (Sedef Hastalığı):
Sedef deri hastalıklarının en önemlilerinden olup kronik, tekrarlayıcı ve sık
rastlanılan bir rahatsızlıktır. Deri örtüsünün olduğu tüm bölgeleri tutabilir. Psöriazis ayak tabanında iki farklı şekilde
karşımıza çıkabilir; ya yaygın kızarıklık,
pullanma ve çatlamalar simetrik olarak
ayak tabanlarında oluşur ya da kızarık
zeminde sivilce benzeri iltihaplı yaralar
şeklinde olabilir. Ağrı, kaşıntı ve ileri
derecede pullanırsa hareket kısıtlılığına
yol açabilmektedir. Kronik ve tekrarlayıcı olmasına rağmen tedavi edilebilmektedir. Genelde ayak tabanında topikal tedaviler dirençli olursa ağızdan
tedaviler verilir.
YAŞAMA SANATI 63
BASINDAN
64 YAŞAMA SANATI
YAŞAMA SANATI 65
66 YAŞAMA SANATI
Download

yükle - Turgut Özal Üniversitesi