13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Özetler / Abstracts
1
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
2
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
A Salonu
B Salonu
( İngilizce )
C Salonu
D Salonu
E Salonu
(Aile Sağlığı
Elemanı
Oturumları)
23 Mayıs 2014 Cuma
16:00 17:30
17:30
–
18:00
18:00
–
18:50
Kayıt
Açılış Töreni
Oturum
Başkanı:
Prof. Dr.
Mehmet
UNGAN
Aile
Hekimliğinde
Akut ve Kronik
Sorunların
Eşzamanlı
Çözümü
Prof. Dr. İlhami
ÜNLÜOĞLU
19:30
Akşam
Yemeği
24 Mayıs 2014 Cumartesi
09:00
–
10:00
Oturum Başkanı:
Prof. Dr. Nezih
DAĞDEVİREN
Chair:
Prof. Dr. Selçuk
MISTIK
Sağlık Ekonomisi ve
Sağlık Politikaları
Perspektifinden
Türkiyeve Avrupa
Entegrasyonu
Prof. Dr. Mehtap
TATAR
Family Physicians is the
Key for Fighting Noncommunicable
Diseases
Prof. Dr. Mohammed
İbrahim TARAWNEH
Aile sağliği
merkezlerinde
kadin-çocuk
takibi
Oturum
Başkanı:
Prof. Dr. Ayfer
TEZEL
3
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Türkiye’de Aile
Hekimliği
Uygulamalarını
İyileştirme
Stratejileri için
Gelecek
Projeksiyonu ve
Öneriler
Prof. Dr. Nafiz
BOZDEMİR
10:00
–
10:45
10:45
–
11:15
11:15
–
12:00
Aile Sağlığı
Merkezlerinde
Aile Sağlığı
Elemanlarının
Yeri
Prof. Dr. Ayfer
Tezel
Oturum Başkanı:
Prof. Dr. Kamile
MARAKOĞLU
Chair:
Assoc. Prof. Dr. Ayşe
ÇAYLAN
Antihipertansif
Tedavilerde
Geleceği Yakalamak
Doç .Dr. İsmet
TAMER
Social Changes in the
Middle East and the
Spread of Tuberculosis
Prof. Dr. Mehmet
UNGAN
Oturum Başkanı:
Prof. Dr. Rengin
ERDAL
Anemik Hastaya
Birinci Basamak
Yaklaşım
Yrd. Doç. Dr. Süheyl
ASMA
Oturum
Başkanı:
Yrd. Doç. Dr.
Ahmet
YILMAZ
Sözel Bildiri
Sunumları
Aile Sağlığı
Merkezlerinde
Kadın Takibi
Oturumları
Doğum Öncesi
ve Doğum
Sonrası İzlem
Doç.Dr. Evşen
NAZİK
Birinci
Basamakta Aile
planlaması
Danışmanlığı
Yrd.Doç.Dr.
Funda
ÖZDEMİR
ARA
Oturum başkanı:
Prof. Dr. Dilek
ÖZCENGİZ
Laktüloz:
Konstipasyon ve
Ötesi
Doç. Dr. Tarkan
KARAKAN
Chair:
Prof. Dr. Esra SAATÇI
Oturum
Başkanı:Doç.Dr.Meh
met UĞURLU
Comprehensive
Approach – Its Past,
Present and Future in
Family Medicine - A
new Model of Family
Practice in
Slovenia
Prof. Dr. Janko
KERSNIK
Bel Ağrılarında Tanısal
Algoritma ve Güncel
Tedavi Yaklaşımları
Prof. Dr. Erkan
KOZANOĞLU
Oturum
Başkanı:
Prof. Dr.
Cahit Özer
Sözel Bildiri
Sunumları
Aile Sağlığı
Merkezlerinde
Çocuk Takibi
Oturum
Başkanı:
Yrd. Doç.Dr.
Sevban
ARSLAN
Çocuk İstismarı
ve İhmali
Yrd.Doç.Dr.
Sunay FIRAT
Sağlıklı çocukta
büyüme ve
gelişmenin
takibi
Yrd. Doç.Dr.
Şenay
ÇETİNKAYA
4
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
12:00
–
13:30
13:30
–
14:00
Öğle Yemeği
Oturum Başkanı:
Yrd. Doç. Dr.
İbrahim BAŞHAN
Boy Önemli mi?
Prof. Dr. Ersin
AKPINAR
14:00
–
15:00
Oturum başkanı:
Prof. Dr. Ertan
Mert
İlişkide Erkekler ve
Kadınlar: Farklar ve
Benzerlikler
(Erkekler Marstan
Kadınlar Venüs’ten
mi?)
Prof. Dr. Mehmet
Z. SUNGUR
Meet the
Experts:
Chair:
Assist. Prof.
Ayşecan
TERZİOĞLU
Kronik
Hastalıklarda
Bakım ve
Yaşlılık
Sorunları – I
School Based
Screening of
Students
Dr. Ali
CERRAHOĞLU
Oturum
Başkanı:
Doç. Dr. Gürsel
ÖZTUNÇ
Chair:
Assist. Prof.
Dr. Kenan
TOPAL
Metabolic
Sydrome in
Women
Dr. Işık
GÖNENÇ
Oturum Başkanı:
Doç. Dr. Haluk Mergen
Ölmekte Olan Hastaya
Yaklaşım
Uzm. Dr. Çiğdem
GEREKLİOĞLU
Oturum
başkanı:
Yrd. Doç. Dr.
Mustafa Haki
SUCAKLI
Psikososyal
Sorunların
Yönetimi
Doç. Dr. Sevgi
Özcan
Kronik
Hastalıkların
Yönetimi
Öğr.Gör.Dr.
Gülşah
TANRIVERDİ
Kronik
Hastalıklarda
Yaşam Kalitesi
Öğr.Gör.Dr.
Sibel ÖNER
YALÇIN
Kronik
Hastalıklarda
Etik Sorunlar
Yrd.Doç.Dr.
Serap TORUN
15:00
–
15:30
15:30
–
16:30
ARA
Oturum
başkanı:
Prof. Dr. Nafiz
Bozdemir
Tip 2 Diyabette
Kişiselleştirilmiş
Yönetim
Öğr. Gör. Dr.
Aydan Ünsal
Aksöyek
Chair:
Assoc. Prof.
Dr. Serdar
ÖZTORA
Oturum Başkanı:
Prof. Dr. Adem ÖZKARA
Teletıp ve Akıllı telefon
Uygulamaları
Aile Hekimliği
Uygulamalarını Nasıl
Değiştiriyor?
Yrd. Doç. Dr. Yücel UYSAL
5
Oturum
başkanı:
Doç. Dr.
Mustafa Çelik
Hekimlikte
Geleceğe
“Yenilik” ve
“Yaşam
Döngüleri”
Penceresinden
Bakmak: Güç,
Kronik
Hastalıklarda
Bakım ve
Yaşlılık
Sorunları – II
Oturum
Başkanı:
Doç. Dr. Gürsel
ÖZTUNÇ
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Oral
Antidiyabetikler:
Kazandıklarımız Kaybettiklerimiz
Yrd. Doç. Dr.
Okan BAKINER
İnsülin
Tedavisindeki
Engeller
Yrd. Doç.
Dr.Emre
BOZKIRLI
16.30
–
17:30
Oturum
Başkanları:
Dr. Lütfi TIYEKLI
Dr. Fadıl
AKDENİZ
Aile
Hekimliğinde
Hukuksal Süreç:
Malpraktis ve
Raporlar
Prof. Dr. Necmi
ÇEKİN
Jordan
Experience in
Integrating the
Management of
Chronic Diseases
in the Primary
Health Care
Settings
Prof. Dr. Oraib
ALSMADI
Güven ve
Kırılganlık
Doç. Dr. Çağrı
Kalaça
Kronik
Hastalıklarda
ve Yaşlılıkta
Akılcı İlaç
Kullanımı
Arş.Gör. Dr.
Zehra ESKİMEZ
Chair:
Assist. Prof. Dr.
Erhan YENGİL
Oturum Başkanı:
Yrd. Doç. Dr.
Mehmet Halis TANRIVERDİ
Health Care for
All? : Rethinking
Globalization and
Health
Inequalities in
the Turkish
Context
Assist. Prof.
Ayşecan
TERZİOĞLU
Polifarmasi ve Akılcı ilaç
Kullanımı: Aile Hekimlerinin
Sorumluluğu
Yrd. Doç. Dr.Ayşe Neslin
Oğuzhan AKKOCA
Uygulamada
Yaşanan
Zorluklar
Dr. Osman
Murat FIRAT
Aile Hekimliği
Uygulamalarında
Kalite
Dr. Cengiz
DAĞLARAŞTI
17:30
–
19:00
Yaşlılık Süreci
ve Etkileri
Doç. Dr.Gürsel
ÖZTUNÇ
Oturum
Başkanları:
Dr. Gürbüz ŞEN
Dr. Hacı Yusuf
ERYAZGAN
6
Oturum
Başkanı:
Yrd. Doç. Dr.
Süheyl ASMA
Sözel Bildiri
Sunumları
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Aile Hekimliği
Uygulamalarında
ki Son
Değişiklikler
Dr. Adem
KUCUR
Av. Halil ŞEN
Aile Hekimliği
Uygulamalarında
Hayaller ve
Gerçekler
Dr. Kadir Can
TUNCEL
19.00
–
19:30
Kapanış
25 Mayıs 2014 Pazar (KURSLAR)
09.30
–
13.00
09.30
–
15.00
KURS – I
EKG Değerlendirme Kursu
Eğitici:
Yrd. Doç. Dr. İbrahim BAŞHAN
KURS – II
ASM’ye Başvuran Hasta Acil mi, Değil mi?
(Hayati Tehlike Belirleme)
Eğitici:
Prof. Dr. Yüksel GÖKEL
09.30
–
17.30
KURS – III
Aile Hekimliğinde Yenidoğan Sağlığı Kursu
09.30
–
17.00
KURS – IV
NLP ve Koçluk Bakışının Aile Hekimliğinde
Uygulanması
Eğiticiler:
Prof. Dr. Nejat NARLI
Prof Dr Hande GÜLCAN
Prof. Dr. Hacer YAPICIOĞLU
Doç. Dr. Ümit ÇELİK
Yrd. Doç. Dr Ferda ÖZLÜ
Eğitici:
Uzm. Dr. Zerrin BAŞER
13:3015:30
Vasco da Gama (Avrupa Genç Aile
Hekimleri) Hareketi - VdGM TOPLANTISI
Dr. Berk GEROĞLU – VdGM Türkiye
Temsilcisi
-Vasco da Gama Hareketi’nin Dünü,
Bugünü, Yarını
-Genç Araştırmacılar
-Uzak Ufuklara Yelken Açmak
-Asistan Karnesi
Dr. Demet MERDER COŞKUN – VdGM
Türkiye Değişim Koordinatörü
Dr. Fikret Merter ALANYALI – VdGM
Türkiye Araştırma Koordinatörü
Dr. Canan TUZ – VdGM Türkiye Eğitim
ve Öğretim Koordinatörü
7
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Konuşma Özetleri / Keynote Abstracts
8
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Aile Hekimliğinde Akut ve Kronik Sorunların
Eşzamanlı Çözümü
Prof. Dr. İlhami ÜNLÜOĞLU
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi,
Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
Tıp
Bir hastalığın toplumsal önemi, o hastalığın
sıklığı ile ilgilidir. Kuşkusuz, bir kişi için en
önemli sağlık sorunu kendi hastalığıdır. Ancak;
toplumsal açıdan bakıldığında bir hastalık; ne
kadar sık görülüyorsa, ne kadar çok ölüme, iş
ve güç kaybına yol açıyorsa, o ölçüde önemli
sağlık sorunudur. Kronik hastalıklar Barbara
Starfield tarafından yirmi birinci yüzyılın
“Major epidemisi” olarak belirtilmiştir.
Sağlık Bakanlığı istatistikleri ve diğer çalışmalar
kronik hastalıkların toplumumuzdaki önemini
çok açık bir şekilde vurgulamaktadır. Elde
edilen verilere göre, 1990’lı yıllarda
yaşlılardaki hastalık yükünün yarısının nedeni
bulaşıcı hastalıklar iken; 2020 yılında yarıdan
fazlasının kronik hastalıklara bağlı olacağı
düşünülmektedir. Yapılan bir araştırmada;
kronik hastalıkların maliyetinin, Türkiye
ekonomisinin % 10'una karşılık geldiği
belirtilmiştir.
Türkiye’de
yapılan
“Hastalık
Yükü
Çalışması”nda 60 yaş ve üstü nüfusta hastalık
yükü, en fazla olan 10 hastalığın dokuzunun,
15-59 yaş grubunda ise 10 hastalığın yedisinin,
kronik hastalıklar olduğu saptanmıştır. Birden
çok kronik hastalığı olanlar yoğun bir takip
programına alındığı bir başka çalışmada; genel
olarak; birinci basamak başvuruları %162
artarken; akut poliklinik başvuruları %62,
hastaneye yatışlar %53 azalmış olup, bu
program maliyetlerde de % 41 azalma
sağlamıştır.
Aile Hekimliği disiplininin özellikleri arasında;
“hastaların akut ve kronik sağlık sorunlarının
aynı anda yönetimi” önemli bir yer
tutmaktadır. Aile hekimliğinde; rahatsızlıklar
toplumda görüldüklerine benzer bir örüntü
sergilerler. Bu benzerlik: akut, kısa süren ve
çoğunlukla
kendi
kendini
sınırlayan
rahatsızlıkların, kronik rahatsızlıkların ve
tanımlanabilir
organik
bir
patoloji
saptanamayan rahatsızlıkların sıklığının yüksek
olduğu anlamına gelir. Geleneksel bakış
açısının aksine hastalar her zaman fiziksel veya
psikolojik sorunlar ile başvurmazlar. Başvuru
nedenleri sıklıkla fiziksel, psikolojik ve sosyal
elementlerin karmaşık bir bileşimidir.
Aile hekiminin geliştirilmesi gereken çekirdek
yeterlilikleri; içinde; kapsamlı yaklaşım yani;
“bireyin hem akut, hem de kronik sorunlarını
aynı anda yönetebilme, sağlığın geliştirilmesi
ve hastalıkların önlenmesi stratejilerini uygun
bir şekilde uygulayarak sağlığı ve iyilik
durumunu geliştirebilme” önemli bir yer tutar.
Hastalarımızın
deneyimlerini
anlamayı;
öncelikle onların deneyimlerine dikkat ederek,
zor bir sanat olan dinlemeyi öğrenerek, uygun
literatürü okuyarak ve kendi uygulamalarımız
üzerine düşünerek başarabiliriz. Bu süreçte;
düzenli izleme çok önemlidir. Belirtilerin
yaşlanma sürecine bağlı olduğu fikrine
kapılmamak gerekir. Standart sorulardan
kaçınmalıdır. Sosyal ve ekonomik öykü ayrıntılı
sorgulanmalıdır. Spesifik olmayan belirtiler
dikkatle
ele
alınmalıdır.
Öneriler
bütünleştirilmelidir. İlaç etkileşimleri mutlaka
göz önünde bulundurulmalıdır. Birden çok
sağlık sorunu olan hastanın izlenmesi için en
iyi donatılmış ve konumlanmış olan hekim aile
hekimidir.
9
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Sağlık Ekonomisi ve Sağlık Politikaları
Perspektifinden
Türkiye
ve
Avrupa
Entegrasyonu
Türkiye’de Aile Hekimliği Uygulamalarını
İyileştirme
Stratejileri
için
Gelecek
Projeksiyonu ve Öneriler
Prof. Dr. Mehtap TATAR
Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari
Bilimler Fakültesi Sağlık İdaresi Bölümü
Prof. Dr. Nafiz Bozdemir
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği Anabilim Dalı Başkanı
Türkiye’ de sağlık politikaları 2003 yılından bu
yana Sağlıkta Dönüşüm Programı kapsamında
önemli bir değişim göstermiş ve sağlık
hizmetlerinin sunumu ve finansmanında
hizmete erişim, hizmet kalitesi, etkililik ve
verimliliği odaklayan bir süreç gelişmiştir.
Dönüşüm sürecinde, genel olarak diğer
ülkelerde de uygulaması görülen bazı
yaklaşımlar da benimsenmiş ve sağlık politika
belirleme sürecinde ilk kez yeni kavramlar ve
yaklaşımlar
uygulanmaya
başlamıştır.Bu
dönemin en önemli özelliklerinden biri sağlık
politikalarını belirleme sürecinde sağlık
ekonomisi
tarafından
geliştirilen
yaklaşımlardan daha çok yararlanılmaya
başlanması olmuştur.
Bu sunumda Türkiye’nin Avrupa’da sağlık
politikalarını belirleme sürecinde 1980’li
yılların başından bu yana sağlık teknolojileri ile
ilgili karar verme sürecinde kullanılan ve
Türkiye’de de 2008 yılından itibaren gündeme
gelen
ve
uygulamaya
geçen
Sağlık
Teknolojilerinin
Değerlendirilmesi
(STD)
konusu ele alınacak, STD kullanılarak verilen
kararların Türkiye’de sağlık hizmetleri ve sağlık
sonuçları üzerine etkisi sunulacaktır.
Aile hekimliği uygulamalarını iyileştirme ve
gelecek projeksiyonunu gerçekçi yapabilmek
için, aile hekimliğinin önemi, yararları,
toplumun ve bireyin aile hekimliğinden
beklentileri
vb.
konularında
bilimsel
yöntemlerle elde edilmiş bilgilere gereksinim
bulunmaktadır.
Aile hekimliği uygulamaları; toplumun sağlığını
iyileştirme, hastanın bakım deneyimini
arttırma, kişi başı sağlık hizmet maliyetini
düşürme vb. amaçlarından sapmadığı sürece
sağlık sisteminin vazgeçilmez bir parçası
olmaya devam edecektir.
Dünya’da aile hekimliği tartışmalarının
sürdüğü yıllarda, “Genel Sağlık Uzmanlığı”
ismiyle bir uzmanlık alanı tanımlanan
Türkiye’de, birinci basamak ve aile
hekimliğinin
geleceğinin
projeksiyonunu
yapacak, bilimsel yöntemle elde edilmiş
verilerimiz var mı?
10
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Family physicians is the key to fight
Noncommunicable diseases
Aile Sağlığı Merkezlerinde
Elemanlarının Yeri
Moh’d TARAWNEH, MD, Family Physician
Consultant
Jordan Society of Family Medicine, General
Secretary
Prof. Dr. Ayfer TEZEL
Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi
Hemşirelik Bölümü
Noncommunicable diseases (NCD) represent a
major morbidity and mortality worldwide,
about two thirds of deaths were caused by
NCDs. also they are considered the leading
causes of death in all WHO regions except in
Africa, and they are subject to increase in the
next 10 years with greatest increases in Africa
and East Mediterranean region.
Four major groups of diseases make the
largest contribution to mortalities in the
majority
of
countries,
these
are
cardiovascular, cancers, diabetes and chronic
lung diseases where they share the same risk
factors so far, which are tobacco use,
unhealthy diet, physical inactivity and the
harmful use of alcohol. In addition to the fact
that they are responsible for the majority of
deaths worldwide also they share the same
preventive strategies in a comprehensive and
integrated approach.
World Health Report 2008, had been focused
on that primary health care was needed now
more than ever, in order to achieve equitable
access to health for all to reach universal
health coverage, and had been recognized
that the heart of health services delivery that
puts people first is primary care, where family
doctors are the heart of primary care in many
health systems.
“Sağlıkta Dönüşüm Programı” adı verilen
küresel dönüşüm, Türkiye’de de uygulamaya
girmiş ve sağlık hizmetlerinde önemli
değişikler
olmuştur.
Bu
değişiklikler
kapsamında ülkemizde birinci basamak sağlık
hizmeti tamamen yeniden yapılandırılmış ve
aile hekimliği sistemine geçilmiştir. Aile
hekimliği sisteminin hizmet sunum alanı olan
Aile Sağlığı Merkezi (ASM) ve hizmet sunan
sağlık personelini ve görevlerini tanımlayan
bazı yasal düzenlemeler yapılmış olmakla
birlikte; yönetmeliklerde aile hekimliği
sisteminde çalışan Aile Sağlığı Elemanı’nın
(ASE) özlük hakları, görev, yetki ve
sorumluluklar ile ilgili konular yeterli düzeyde
ele alınmamıştır.
Uygulamada ASE, aile hekimi ile birlikte hizmet
veren, sözleşmeli olarak çalıştırılan veya
Bakanlıkça görevlendirilen hemşire, ebe, sağlık
memuru (toplum sağlığı) ve acil tıp
teknisyenini ifade etmektedir. Çalışma
alanlarında sağlık personelinin net olmayan
görev, yetki ve sorumlulukları sağlıkta
dönüşüm ile birlikte daha da belirsizleşerek,
özlük hakları
ve istihdam açısından da
problemleri beraberinde getirmiştir. Aile
sağlığı elemanı olarak istihdam edilen bu
meslek grupları, mesleki eğitimleri sonucu
kazandıkları unvanlarını kullanamamakta ve
aile sağlığı elemanı unvanı ile istihdam edilip,
kimliksizleştirilmektedirler.
11
Aile
Sağlığı
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Birinci Basamakta Doğum Öncesi ve Doğum
Sonrası İzlem
Doç. Dr. Evşen NAZİKÇukurova Üniversitesi
Adana Sağlık Yüksekokulu Hemşirelik Bölümü
Ülkemizde sağlık personeli tarafından kaliteli,
standart, güvenli ve nitelikli hizmet sunulması,
uygulamada
birlikteliğin
sağlanması
amaçlanmıştır. Bu kapsamda Sağlık Bakanlığı
tarafından 4 rehber geliştirilmiş olup
bunlardan ikisi “Doğum Öncesi Bakım Yönetim
Rehberi” ve “Doğum Sonrası Bakım Yönetim
Rehberi”dir. Rehberlerin uygulanması ile her
gebenin en az; 4 kez nitelikli izlenmesi, doğum
sonrası hastanede 3, evde 3 olmak üzere 6 kez
lohusa izleminin yapılması, normal doğum
sonrası 24 saat, sezaryen sonrası 48 saat
hastanede takip edilmesi, her doğumun
hastanede gerçekleştirilmesi, acil obstetrik
vakaların yönetimi ve gerektiğinde stabilize
etmek kaydıyla bir üst düzey hastaneye
sevklerinin gerçekleştirilmesi beklenmektedir.
Kadının sağlığını ve yaşam kalitesini olumsuz
etkileyen en önemli sağlık sorunları gebelik,
doğum ve doğum sonrası dönemlerde ortaya
çıkmaktadır. Bu dönemlerde oluşabilecek
sağlık sorunları, kadının kendisinin yanı sıra
çocuklarının, ailelerinin ve toplumun sağlığını
da etkilemektedir.
Dünyada yılda yaklaşık 200 milyon kadın gebe
kalmakta, gebelik ve doğumla ilgili
komplikasyonlar sonucu 500-600 bin kadın
hayatını kaybetmektedir. Bu ölümlerin %1’i
gelişmiş ülkelerde, %99’u ise gelişmekte olan
ülkelerde meydana gelmektedir. Gelişmekte
olan ülkelerde kadınların gebelik, doğum ve
doğum sonrası döneminde yaşamlarını
yitirmeleri önemli bir sağlık sorunudur. Bu
nedenle anne ve bebek ölümlerinin azaltılması
için WHO “21.yy. sağlık hedefleri” ve Birleşmiş
milletler “Bin yıl kalkınma hedefleri” içinde
üreme sağlığı, antenatal, perinatal ve çocuk
sağlığı hizmetlerine ulaşılabilirliğinin ve
niteliğinin arttırılması gerektiğini belirtmiştir.
Ülkemizde
2003
yılından
bu
yana
uygulanmakta olan Sağlıkta Dönüşüm
Programı'nda anne ve çocuklara özel önem
verilmesi öncelikli konular arasında yer
almıştır. Bu çerçevede yapılan çalışmalar
sonucunda anne ve bebek ölümlerinde önceki
yıllara göre çok daha yüksek oranlarda
azalmalar sağlanmıştır. 2002 yılında anne
ölüm oranı yüz bin canlı doğumda 64 iken,
2005 yılında yapılan Ulusal Anne Ölümleri
Çalışmasında 28.5’e, 2012 yılında 15.4’e,
bebek ölüm hızı ise 2002 yılında binde 31.5
iken 2012 yılında 7.4’e düşürülmüştür.
Üreme sağlığı alanında doğru işin yapılması
sunulan hizmetin niteliğini belirler. Niteliğin
sağlanması için doğum öncesi ve doğum
sonrası dönemde; yaygın hizmet sunulmalı,
sağlık çalışanlarının bilgi ve becerisi yeterli
olmalı, sağlık personeline sürekli eğitim
verilmeli ve hizmette standardizasyon
sağlanmalıdır. İyi planlanan ve nitelikli verilen
doğum öncesi ve sonrası bakımla anne ve
bebek ölüm hızları düşürülebilmektedir. Bu
nedenle anneyle daha fazla zaman geçirebilen
ve anneye bakım veren ebe ve hemşirelerin
doğum öncesi ve doğum sonrası dönemde
anne sağlığını koruma ve yükseltmeyle ilgili
sorumluluklarının bilincinde olması gerekir.
Ayrıca doğum öncesi ve sonrası dönemde
annelerin yaşadıkları sorunların hemşireler ve
ebeler tarafından sürekli olarak
değerlendirilerek, verilecek kapsamlı bir bakım
ile kadının bu dönemlerde yaşayabileceği
komplikasyonlar önlenebilir.
Doğum öncesi ve doğum sonrası bakım, kadın
ve çocuk sağlığına yönelik koruyucu sağlık
hizmetleridir. Amaç anne ve bebeğin sağlığının
korunması ve geliştirilmesi, önceden var olan
ya da bu dönemde oluşabilecek sağlık
sorunlarının erken tanı ve tedavisinin
sağlanmasıyla maternal, fetal ve neonatal
mortalite ve morbiditeyi en aza indirmektir.
12
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Aile Planlaması Danışmanlığı
Yrd. Doç. Dr. Funda ÖZDEMİR
Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi
Hemşirelik Bölümü
Aile planlaması danışmanı, güvenilir ve tüm
doğum kontrol yöntemleri konusunda bilgili
olmanın yanı sıra, danışmanlık becerisini
kazanmış olmalıdır.
Bu beceri, başvuran
kişinin yöntem seçmesine yardımcı olacak
ortamın hazırlanması
(başvuran ile
danışmanın karşılıklı rahat bir şekilde
oturabilmesi, danışmanlık vermek için gerekli
tüm malzemelerin hazır bulunması vb.) ve
kişilerarası iletişim tekniklerinin (uygun beden
dilinin kullanılması, göz teması kurmak, aktif
dinlemek, anlaşılır sözcüklerin kullanılması,
anladığından emin olmak vb.) etkili bir şekilde
kullanılmasını gerektirir.
Danışmanlık gerek iyileştirici gerekse koruyucu
sağlık hizmetleri alanında, özellikle de aile
planlaması
hizmetinde çok önemlidir.
Danışmanlık, herhangi bir konuda, kişiye
güvenilir, bilgili ve konu hakkında ustalaşmış
kişiler tarafından bilgi verilmesi ve kişinin
bilinçlendirilerek
kendi
düşüncesini
oluşturabilmesine –Yönlendirici Olmadanyardım edilmesidir. Kişiye yöntemlerle ilgili
seçenekler sunarak, kendisine en uygun olan
yöntemi seçmesine yardım etmektir.
Aile Planlaması Danışmanlığının Önemi:
Evolution of comprehensive approach and
interprofessional collaboration in family
medicine
•
Aile planlaması yöntemlerinin kabul
edilebilirliği artar
•
Uygun yöntemin seçimi sağlanır
•
Yöntemin etkin kullanımı sağlanır
•
Yöntem kullanımında devamlılığı artırır
Professor Janko Kersnik, MD, MSc, PhD,
Department of Family Medicine, Ljubljana
University
Medical
School,
Slovenia,
president of EURACT and honorary Secretary
WONCA Europe
•
Personelin zamanının etkin ve yeterli
kullanılması sağlanır
Primary care is high on the agenda of every
country. Family practice should play a key role
in delivering high quality primary care to the
whole population. The health care systems of
many countries were largely focused on
specialist and hospital care. The European
definition of General practice has been
adopted and academic position of family
practice has improved. There are considerable
differences in organization of health care
services, family physicians’ task profiles and
development of training programmes. The full
benefit of primary care can only be achieved if
the fundamental characteristics of up-to-date
primary care are in place. Comprehensive and
community based care are the characteristics
of family medicine and can be achieved by
interprofessional collaboration and team
work. A Slovenian example of introducing
nurse practitioners in family practice team is
presented in the paper.
Aile Planlaması Danışmanlık Çeşitleri:
1.
Genel danışmanlık,
2.
Yönteme özel danışmanlık,
3.
İzlem danışmanlığı
Danışmanlık süreci KAYNAK akrostişi ile
simgelenen şekilde özetlenebilir.
Karşılayarak selamlayınız
Alaka göstererek sorular sorma
Yöntemler konusunda bilgi verme
Ne tür yöntem seçeceğine yardımcı olma
Açıklayıcı bilgiler verme
Kontrole çağırma
13
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
ve kullanılan nesnenin boyutu gibi pek çok
etkene bağlı değişebilmesiyle ilgilidir.
Çocuk İstismarı ve İhmali
Yrd. Doç. Dr. Sunay FIRAT
Çukurova
Üniversitesi
Adana
Yüksekokulu Hemşirelik Bölümü
Kız çocuklarında gelişimsel olarak normal olan
değişiklikler ile cinsel istismar nedeniyle
oluşanları ayırt etmek zor olabilir. Cinsel
istismara bağlı oluşan doku hasarının eritem
(kılcal damarlarda kan toplanması sonucunda
derinin kızarması) ve ödem bulgularının ne
kadar zamanda yok olduğunu, bunların
temasla oluşma olasılığını bilmek önemlidir.
Erkek çocukların genital bölgesinde cinsel
istismara bağlı yaralanmalar göreceli olarak
nadirdir. Penis ya da skrotumda (penis ile
anüsün arası) ezikler kazara ya da fiziksel
istismar sonucu oluşabilir. Düşme ya da
vurmadan
kaynaklanan
bacak
arası
yaralanmaları da bu dokuların ezilmesine
neden olabilir. Cinsel istismarının travmatik
etkileri kısa ve uzun dönemde farklı biçimlerde
görülebilir. Travmayı izleyen kısa dönemde
yapılan girişimlerin kalıcı gidişi azaltabileceği
gösterilmiştir.
Tedavi
çok
yönlü
gerçekleştirilmeli; çocuk, aile ve çevresel
etkenlerin üzerinde ayrı ayrı durulmalıdır.
Sağlık
Yirminci yüzyıl, örseleyici yaşantıların çocukları
en fazla etkilediği bir zaman dilimi olarak
geride kalırken, bilim dünyasına ruhsal
travmaların trajik sonuçlarını gözleyebilme
olanağı da vermiştir. Şimdiye kadar ruhsal
travma ile ilgili yapılan çalışmaların büyük bir
çoğunluğunun gelişmiş batı toplumlarıyla ve
erişkin nüfus ile ilgili olduğu görülmektedir.
Oysa, gelişmekte olan ülkelerde ve özellikle
çocuklar ruhsal örseleyici yaşantılara çok daha
yoğun olarak maruz kalmaktadırlar.
Çocuk istismarı her yaş, renk, sosyal sınıf, etnik
grup ve dinden çocuğu etkilemektedir.
İstismarın inkar edilmesi, çocuk istismarının
farkına varılmasını ve tanı konulmasını
zorlaştırmaktadır.
Suçu
işleyen
kişiler
genellikle suçu inkar ederken bazen çocuk da
suçu inkar edebilmektedir.
Günümüzde çocuk istismarı ve ihmalinin
giderek artması ve önem kazanması bu
konuda verilmesi gereken tedavi ve
rehabilitasyon hizmetlerinin profesyonel ve
işlevsel olarak planlanmasını gerektirmektedir.
Dolayısıyla çocuk istismarının ve ihmalinin
değerlendirilmesi,
risk
faktörlerinin
belirlenmesi, mağdur çocukların tanı, tedavi ve
izlenmesi için ilgili kurumlarla işbirliğinin
sağlanması çok önemlidir. Bu alanda yasal
sorumlukları olan meslek grupları özellikle
hemşireler (ruh sağlığı, toplum sağlığı, acil,
doğum ve kadın hastalıkları, çocuk ve okul
hemşireleri
vb.),
tıp
doktorları,
psikologlar/psikolojik danışmanlar, sosyal
hizmet uzmanları, öğretmenler, hukukçular ve
emniyet mensuplarıdır. Özellikle birinci
basamak sağlık hizmeti veren sağlık
profesyonellerine bu tür olgulara yaklaşımları,
çocuk istismarı ve ihmalinin erken tanılanması
ve önlenmesi açısından, büyük görevler
düşmektedir.
Son yıllarda istismar ve ihmal olgularında
aşamalı bir artış gözlenmektedir. Bunun
nedeni, istismar ve ihmale uğrayan çocuk
sayısı ve/veya bildirilen vaka oranındaki
artıştır. İstismar ve ihmale uğrayan çocukların
cinsiyet oranının birbirine yakın olduğu,
istismarın %80’inin aile bireyleri, yakın çevre
ya da bakıcı tarafından gerçekleştirildiği
bildirilmektedir.
İstismar ve ihmali tanımlayabilecek fiziksel,
emosyonel belirtileri dikkate alma ve
kaydetme, çocuk ile birlikte gelen yakınlarının
da davranışlarını gözlemleme ve psikososyal
faktörleri tespit etmeye çalışmak gerekir.
Özellikle cinsel istismar şüphesi olan çocuğun
fizik muayenesi yapılırken; hemşire/hekim
hem yaralanma nedenlerini hem de doku
yenilenmesinin fizyolojik değişikliklerini iyi
bilmelidir. Cinsel istismarın genital bulgularının
değişken olması; kullanılan güç miktarı, ağrı,
kanama, olaydan sonra geçen süre, istismarın
süreğen olup olmadığı, etkilenen vücut parçası
14
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Hastanelere/Anne-Çocuk Sağlığı Merkez’lerine
herhangi bir nedenle başvuran, şüpheli
çocukların ihmal ve istismar açısından
değerlendirilmelerinin yapılması ve sağlık
personelinin, endişelerini ekibin diğer üyeleri
ile paylaşması, kesinleşen istismar ve ihmal
olgularının ilgili birimlere bildirilmesi, çocuğun
en az zarar görecek şekilde desteklenmesi
mesleki sorumluluğumuzdur.
Olgunlaşma, kişinin doğuştan getirdiği
potansiyelin zaman içinde ortaya çıkmasını
ifade eder. Gelişme biyolojik olgunlaşmadan
büyük
ölçüde
etkilenir.
Olgunlaşma
kendiliğinden meydana gelen bir süreçtir.
İnsanoğlunda yürüme ve konuşma yetileri
doğuştan bir yeti olarak vardır. Bunlar belli bir
sürede öğrenmenin katkısı olmaksızın
belirirler.
Büyüme ve gelişme; genetik, hormonal ve
çevresel faktörlerin etkisinde seyreden, invaziv
olmayan antropometrik ölçümlerle doğrudan
ve dolaylı izlenebilen bir süreçtir.
Sağlıklı Çocukta Büyüme ve Gelişmenin Takibi
Antropometrik ölçümler kullanarak çocuğun
büyümesini değerlendirmek fizik muayenenin
hiç ihmal edilmemesi gereken ilk basamağı
olmalıdır. Büyümenin izlenmesi UNICEF ve
DSÖ’nün Dünya çocuklarına sağlıklı yaşam
sloganı “GOBI-FFF” in en başında yer
almaktadır. İzlem için elde geçerli ve güvenilir
referansların ulusal ya da uluslararası
standartların bulunması gerekir. Bu standartlar
kesitsel ya da sürekli verilerden oluşabilir. Bu
iki yöntem metodolojik açıdan farklılıklar
içerdiğinden kullanım alanları açısından da
farklılıkları olabileceği düşünülebilir.
Yrd. Doç. Dr. Şenay ÇETİNKAYA
Çukurova
Üniversitesi
Adana
Yüksekokulu Hemşirelik Bölümü
Sağlık
Çocuk bir toplumun geleceğinin güvencesidir.
Sağlıklı toplum, sağlıklı aile ve çocuklardan
meydana gelir. Çocukların sağlıklı büyümesi
aile ve toplum açısından önemlidir. Sağlıklı
çocuk; hastalık belirtileri göstermeyen,
kronolojik yaşına uygun vücut büyümesi,
fizyolojik olgunlaşma, ruh ve zeka gelişimi
gösteren çocuk olarak tanımlanır.
Büyüme, hücre sayı ve büyüklüğünün
artmasına bağlı olarak vücut hacminin ve
kütlesinin artması demektir, konsepsiyondan
başlayarak adolesan dönemin sonuna kadar
devam eder. Boyun uzaması, kilo artışı, baş ve
göğüs çevresinin genişlemesi büyüme
göstergeleri arasındadır. Vücut boyutlarının
ölçülmesi tekniğine antropometri ölçümü
denir. Normal yaşıtlarına göre bir çocuğun geri
kalıp kalmadığını saptamada bu antropometrik
ölçümler kullanılır.
Büyümenin
değerlendirilmesi;
ulaşılan
büyümenin
(o
andaki
ölçümün)
değerlendirilmesi ve büyüme hızına göre
değerlendirme olarak iki şekilde yapılmaktadır.
DSÖ tarafından 2000’li yılların başında MGRS
(Multicenter Growth Referance Study-Çok
Merkezli Büyüme Referans Çalışması) yapıldı.
Amerikan Pediatri Akademisi 2006 yılından
itibaren iki yaşından küçük çocukların büyüme
izlemleri için DSÖ büyüme standartlarının
kullanılmasını önerdi. DSÖ verilerine göre
2010 tarihinde 101 ülkede MGRS eğrileri
kullanılmaktadır.
Gelişme,
büyüyen
bir
organizmanın
dokularının
yapısında,
biyokimyasal
bileşiminde oluşan değişiklikler sonucu
olgunlaşması ve biyolojik fonksiyonlarının
farklılaşması olarak tanımlanmaktadır. Dişlerin
çıkması ve değişmesi, kemiklerin olgunlaşması,
sinir ve kas kontrolünün sağlanması gelişimin
göstergelerindendir.
Zamanında
doğmuş,
sağlıklı
çocuklar
hayatlarının 6-18. ayları arasında genetik
potansiyelleri nedeniyle takip ettikleri büyüme
eğrilerinde aşağı veya yukarı yönlü sapmalar
yaşayabilirler. Vücut ağırlığında meydana
gelen bu değişiklikler iki majör persentil eğrisi
içinde kalır. Bu duruma bazı kaynaklarda
“büyüme varyasyonu” denir ve FTT (Failure to
15
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Thrive) ile karıştırılmamalıdır. Bu çocuklar
genetik potansiyellerine ulaştıktan sonra
yeniden uygun şekilde büyümeye devam
ederler. İngiltere’de yapılan bir çalışma
pratisyen hekimlerin %54’ünün çocuk iki majör
persentil
kaybetse
bile
FTT
tanısı
koymadıklarını göstermiştir. Krugman ve
arkadaşlarının aile hekimlerinin FTT tanısı
koydukları çocuklarda yaptıkları bir başka
çalışmada ise çocukların hepsinin büyüme
grafiklerinde yanlış işaretlemeler yapıldığı ve
bu yanlış işaretlemeler sonucunda hastaların
%41’inde tanının geciktiği gösterilmiştir.
Büyüme gelişmenin izlenmesi yalnızca hasta
çocukların saptanması ve izlenmesi değil; aynı
zamanda sağlık görevlisinin belirli aralıklarla
çocuk ve aile ile karşı karşıya gelmesini
sağlayan bir süreçtir. Büyüme gelişmenin
izlenmesi ile anne ve babalarla iletişim kurma,
beslenme ve aşılama gibi konularda yol
gösterme, çocuğun diğer sağlık sorunlarının
çözümlenmesi fırsatı elde edilmiş olur. Sağlıklı
büyüme gelişme sürecinde sürekliliğin
sağlanması önemlidir.
Büyüme izlemini yapacak kişi çocuğun
izleminden sorumlu sağlık personeli ve
annedir. Hemşire çocuğun büyüme ve gelişme
sürecini anlama ve değerlendirmesinde aileye
yardım etmelidir. Ok tarafından (1998) yapılan
araştırmada;
annelerin
anne
sütüyle
beslenmenin önemi, bebek beslenmesi, bebek
büyüme-gelişmesi hakkında bilgi almalarının,
bebeğin
büyüme-gelişmesini
etkilediği
görülmüştür (p<0.05). Annenin bebek
büyüme-gelişmesi hakkında bilgi almasının,
bebeğin sağlık kontrolüne götürülmesini
olumlu yönde etkilediği saptanmıştır (p<0.05).
Aynı çalışmada, çocukların sağlığını korumakta
çok önemli bir yeri olan büyüme-gelişmesi
izlemesi uygulamasının hizmeti sunacak sağlık
görevlilerinin; bu konuda bilgili, deneyimli ve
bireysel yaklaşımlarında aileleri etkileyici
olmaları gerektiğinden; bu konuda detaylı,
uygulamalı, sürekli eğitim programları
düzenlenmesi önerilmiştir.
Gelişmenin değerlendirilmesi, büyümenin
değerlendirilmesinden daha karmaşık bir
süreçtir. Gelişimsel
ilerlemenin doğru
değerlendirilmesi için hemşireler gözlem,
görüşme, fiziksel muayene, çocuk ve ailesiyle
iletişimde bulunma ve değişik standart
değerlendirme materyallerini içeren birçok
kaynaktan veri toplamalıdır. Brazelton
Yenidoğan Davranışsal Değerlendirme Ölçeği,
Dubowitz ölçeğinin bir uyarlaması olan Ballard
Skorlama Sitemi, yenidoğan döneminde
kullanılabilen tarama testlerinden bazılarıdır.
Süt çocukları ve küçük çocuklar için sıklıkla
kullanılan tarama testi de Denver Gelişimsel
Tarama Testi’dir. Bunlardan başka, farklı
alanlardaki gelişimi değerlendirmek amacı ile
kullanılan farklı ölçütler de vardır.
Çocuk, ideal bir gelişme için, duygusal desteğe
ve bilişsel uyarıma gereksinim duyar. Anababaların ve çocuklara bakan diğer kişilerin,
bebeklerin davranışlarına ve gereksinimlerine
yanıt verme açısından büyük önemleri vardır.
Çocuk sağlığı ve hastalıkları hemşireliği,
doğumdan adolesana kadar (0-18 yaş
dönemlerinde)
normal
büyüme-gelişme
özellikleri ve çocukta sağlıktan sapma
durumlarını sistemlere göre inceleyerek
hemşirelik bakımında holistik yaklaşımı içerir.
Çocukla ilgili birimlerde çalışanların sağlıklı
çocuk büyüme ve gelişmesini bilmesi
önemlidir. Bu bağlamda çocuk hemşirelerine
önemli görevler düşmektedir.
DSÖ tarafından 0-1 yaş bebeklerin her ay, 2.
yılda 2 ayda bir, 3-5. yıllarda 3-4 ayda bir
büyüme hızlarının değerlendirilmesi ve bu
bebeklerin vücut ağırlıklarının ölçülüp
kaydedilmesi önerilmektedir. Ülkemizde Sağlık
Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı Aile Planlaması
Genel
Müdürlüğü
izlem
dönemlerini
doğumdan sonra ilk 48. saat, 15. gün, 41. gün,
2, 3, 4, 6, 9, 12. aylar, 1-3 yaşlar arasında en az
6 ayda bir ve 4-6 yaşlar arasında ise yılda bir
olarak belirlemiştir.
16
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Boy Önemli mi?
-Çocuklarda Boy KısalığıProf. Dr. Ersin AKPINAR
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Adana
durumunda boy kısalığı bakımından etyolojik
araştırma yapılmalıdır.
Büyüme,
çocuğun
genel
sağlığının
belirlenmesinde önemli bir göstergedir. Bazen
normal ve anormal büyüme arasındaki farkı
belirlemek zor olabilmektedir. Bebeklik ve
çocukluk döneminde büyüme izlemi, yüz yılı
aşkın süredir koruyucu çocuk sağlığı
programlarının bir parçasıdır. Boy kısalığı ve
büyüme geriliği bozulmuş sağlığın göstergeleri
olarak kabul edilir. Büyüme geriliği tüm
dünyada görülür, primer ve sekonder gelişme
geriliğinin patolojik sebeplerinin prevelansı
ülkeler arasında farklılık göstermez. Ancak
malnutrisyon sosyoekonomik şartlara bağlı
olduğu için bu genellemenin dışındadır.
Büyüme geriliği, dünyanın farklı bölgelerinde
benzer klinikle ortaya çıkmasına rağmen boy
kısalığına tanısal yaklaşıma dair ulusal
rehberler farklılıklar göstermektedir. Normal
büyüme genetik, hormonal ve çevresel
faktörlerin etkisi altındadır. Genetik faktörler
büyümenin her döneminde etkili olmasına
rağmen, intrauterin yaşamdan başlayarak
hayatın ilk yıllarında beslenme, daha sonra ve
özellikle ergenlik döneminde hormonal
faktörler ön plana çıkmaktadır. Diğer yandan
kronik sistemik hastalıklar, radyasyon, travma,
ilaçlar ve psikososyal nedenler gibi diğer
çevresel faktörler de çocukluk çağının her
döneminde büyümeyi olumsuz yönde
etkileyebilmektedir. Boy kısalığı, genel olarak o
andaki durumu yansıtan bir terim olup, yaş ve
cinsiyete göre çocuğun boyunun 3. persentil
altında veya ortalama boyun iki standart
sapma (2 SD) altında saptanması durumudur.
Çocuğun tahmini erişkin boyunun (PAH), anne
ve baba boyuna göre hesaplanan hedef
boyundan (MPH), 1.5 SD altında saptanması
durumunda (erkekler için 7.5 cm, kızlar içim 6
cm) boy kısalığından söz edilir. Yıllık büyüme
hızının 1-2 yaş arası <10cm, 2-3 yaş arası <8cm
ve 3-4 yaşları arası <6cm ve 4 yaş-puberte
arası ise <4cm’nin altında saptanması
Tanısal yaklaşımda üç soru önemlidir:
1) Büyümesi bozulmuş çocukları yönlendirmek
ve tanısal işlemleri başlatmak için hangi
ölçütler kullanılmalıdır?
2) Yönlendirilmiş çocuklarda nasıl bir tanısal
yaklaşım izlenmelidir?
3) Aile Hekimleri, boy kısalığı olan bebek ve
çocukları saptamada ne gibi engellerle
karşılaşmaktadır?
School Based Screening of Students
Dr. Ali Cerrahoğlu
Aile Hekimliği Uzmanı
School medicine is a developing area of
primary care. School life is the best
opportunity to develop healthy behaviors and
promote health of children. Trying to change
unhealthy lyfe style at adulthood is harder and
not always succesful.
Schools’ healthcare team is responsible for the
health of students (daily and boarding),
teachers and staff. Besides medical care,
effective communication is essential with all
shareholders such as parents, school services
contractors, board and local authorities.
School health includes; health education,
health services, evaminations for team sports,
vaccination, healthy environment, counseling,
psychological and social services and
screening for main health concerns such as
obesity/overweight, hypertension, diabetes
and smoking.
Childhood obesity has more than doubled in
children and quadrupled in adolescents in the
17
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
past 30 years in USA. Turkey needs more
studies at schools. Our example is one of the
few studies done in Turkey regarding
childhood obesity.
Tarsus American School has a tradition of
school medicine starting with the foundation
of the school. The health care team consists of
a school doctor (family medicine speacilist)
and two nurses for kindergarden to 12th
grade. There are 3 infirmaries at two
campuses. The main infirmary has 6 patient
beds, emergency room and an examination
room. The second infirmary is in the primary
school building and the third one is in the
boarding facility.
The following services are included in the
medical
practice;
health
education
(reproductory health, hygiene, healthy eating,
smoking/addictions,
healthy
lifestyle…),
grade) are measured, recorded and processed
electronically in terms of both weight/height
percentiles and body mass index (BMI) growth
charts since August 2003. They are monitored
twice a year; in October and April and are
compared with those of their peers using body
mass index charts. Growth monitoring and
physical examination results are sent to
parents annually and class statistics are shared
with teachers and administrators.
Among 455 primary school students (k-8) only
3 students are underweight (0,7%) while 203
students are either overweight (85 percentile
or above) or obese (44,6%). 96 students have
bmi>95 and are considered as obese (21,1%).
56,3% of boys are either overweight or obese
while this rate among girls is 32,6%. Obesity
rate for boys is 33% while it is 10,3% for girls
Total 332 students are examined at high
<5 percentile
(underweight)
5 – 84
percentile
(normal)
85 - 94
percentile
(risk of
overweight)
> 95
percentile
(overweight)
2004
1,2%
59,8%
22,9%
16,2%
2013
0,7%
54,7%
23,5%
21,1%
reports for team sports, growth monitoring,
occupational
health,
environment,
communication with shareholders on health
issues, health services for students, staff,
teachers and families, data keeping and
processing.
Main health concerns at the school are;
unhealthy eating habits, obesity/overweight,
tobacco use, sedentary lifestyle. More
emphasis is needed for high blood pressure
starting with childhood.
Elevation of blood pressure gets more
common with the increase of obesity rates,
high salt intake and inactive life style. High
blood pressure used to start at older ages but
recently more high blood pressure cases are
seen at school settings. Blood pressure
screening shoul also be part of school health
programs.
Weight and height measurements of all
students in the school (kindergarten to 12th
school. 7 students are underweight (2,1%). 87
students are either overweight or obese
(26,2%). 38 students are obese (11,4%).
Overweight and obesity rates are significantly
higher with boys than girls (Overweight boys
39,2%, Overweight girls 20,5%, Obese boys
15,6%, Obese girls, 6,2%
BMI values for primary school (k-8)
Families, teachers, administrators and school
health care providers should work together
and put further emphasis on implementing
healthy eating habits and lifelong physical
activity programs to prevent and cure
childhood obesity.
18
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Metabolic Syndrome in Women
Dr. Işık GÖNENÇ
Haydarpaşa Numune Training and Research
Hospital, Istanbul
reasons like, women participation in working
life, technological developments making life
easier and not participating in sports activities
are threats especially for the urban
women.3,4
After noticing, clustering of some metabolic
abnormalities in some patients for the first
time in 1923, it took about half a century to
name the situation as "Syndrome X" in 1988
by Raven. Characterized by obesity, central
obesity, insulin resistance, dyslipidemia, and
hypertension, metabolic syndrome (MetS) a
disease of modern times, is a collection of
cardiovascular risk factors.
The lack of a consensus definition for MetS
causes confusion today, but its fatal outcomes
cause increasing interest and raise concern
worldwide.
CVD, The most important result of MetS,
account for one third of female deaths all
across the world and half of deaths in women
over 50 years of age in industrialized countries
and is the primary reason of mortality and
morbidity.5
MetS is showing a rapid increase all over the
world as a major public health problem. It is
estimated that 17-25% of the world
population has MetS.
In the last 20 years, a significant increase more
in women regarding MetS especially in people
over 20 years of age is observed.1,2
Diabetes often found along with additional
risk factors in women, such as obesity,
hypertension and high cholesterol levels;
increase the risk for heart disease more
compared to men. In presence of diabetes the
advantage of developing heart disease
normally 10 years after men disappeare in
women and diabetes doubles the risk of
having a second heart attack in women who
had a heart attack before and increases the
risk of heart failure.6
This rapid increase especially among women
shows that MetS and heart disease as its
consequence are no longer “men’s diseases".
Definitions and classifications made by many
organizations emphasize the differences
between men and women. When we look at
the literature, we see that there are studies
done from many countries especially to reveal
the gender differences.
These studies show us that women are at risk
for MetS components throughout their lives
as they go through periods such as pregnancy,
perimenopause and menopause, which bring
about results such as inactivity, poor nutrition
and many stress factors.
Studies show that exercising has a more
protective effect in women compared to
men.7
Raising awareness about women being at risk
for MetS in the future and the formation of a
new point of view are very important in terms
of prevention of diabetes and cardio-vascular
diseases, especially in primary care settings
During their life cycle, as women experience
many changes in terms of MetS, other factors
such as eating disorders, physical inactivity
and other burdens brought about by modern
life joins the process. Consequences of
modern city life such as sedentary lifestyle and
quickly consumed high-calorie foods due to
lack of time, accelerate this trend and also
19
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Ölmekte Olan Hastaya Yaklaşım
Uz. Dr. Çiğdem GEREKLİOĞLU
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Adana
Uygulama ve Araştırma Hastanesi
1967 yılında Londra’da hemşire Cicely
Saunders kendisinin kurduğu ve ölüme
yaklaşan hastaların bakımının verildiği bir
kurum ile “hospis” hareketini başlatmıştır.
Gelişmiş ülkelerde daha da geliştirilen bu
sistem şu anda terminal hastaların rutin evde
bakımı, evde günlük vizitler, evde hemşirelik
hizmetleri ve gerektiğinde hospitalizasyon
hizmetlerini de sağlamaktadır. Son yıllarda
ülkemizde evde sağlık hizmetleri hızlı bir
gelişim göstermiş ve çeşitli hasta gruplarına
yaşadıkları ortamda sağlık hizmeti verilmeye
başlanmıştır. Aile hekimleri bu hizmetin
önemli bir parçasını oluşturur. Temel özelliği
hastalarına kişi merkezli ve hastanın
gereksinimine göre sürekli sağlık hizmeti
vermeyi sağlamak olan aile hekimliğinde;
kendisine ulaşamayan hastalarda ev ziyareti
yaparak hizmetin devamlılığını korumak esas
olmalıdır. Bulantı, kusma, ağrı, yorgunluk,
emosyonel bozukluklar, febril nötropeni,
kaşeksi ve beslenme problemleri terminal
hastalarda mücadele edilmesi gereken başlıca
sorunlardır. Hastalar ve yakınlarıyla yaşam
sonu tedavi ve bakım konusu konuşulmalı,
önemli kararlar alırken mutlaka hasta ve
ailesine danışılmalıdır. Ayrıca terminal
dönemde olan hastalar ve ailelerinin dini inanç
gibi manevi gereksinimleri de olabilir. Hasta ve
hasta yakınlarının bu gereksinimleri de dikkate
alınarak dini inançlarını uygulayabilecek ortam
sağlanmalıdır.
Son yıllarda tıp alanındaki önemli gelişmelere
rağmen bazı hastalıklar ölümcül olmaya
devam etmektedir. Ölümcül hastalıklar
psikolojik ve fizyolojik olarak, hem hasta ve
ailesi, hem de sağlık ekibi açısından zorlayıcı
bir durumdur. Yaşam sonu bakımda
hedeflenen yaşam kalitesini artırmak, ağrı ve
diğer sorunları azaltmak ya da ortadan
kaldırmak, bireyin mümkün olduğunca
bağımsızlığını
sürdürmesini
sağlamak,
saygıdeğer bir ölüm ortamı sağlamak ve aile
üyelerini desteklemektir. Terminal dönemdeki
hasta hastalığı ile savaşma çabasındayken
birçok aşamadan geçer: inkar, öfke, pazarlık,
depresyon ve kabullenme.
Hastanın ölümü aile için bir yıkım olabilir.
Ölümle ilgili tepkiler bireylerin duygusal ve
bilişsel gelişim düzeyine ve sosyokültürel
yapının özelliklerine bağlı olmakla beraber
bireyler ölümle ortaya çıkan yoksunluğu dört
aşamada yaşarlar.1-şok ve duygusallık dönemi
2-araştırıcı olma ve özlem duyma dönemi 3düzenin bozulma dönemi 4-yeni bir düzen
kurma dönemi.
Bu dönemde aile hekimliği yaklaşımı ile
hastaya destek olmak için yapabileceklerimiz
şu şekilde sıralanabilir: Aile bireylerinin
yaşadıkları duyguların doğal olduğunu
anlamalarına yardım etme, uygun ağrı
kesicilerin hastaya verildiği konusunda aileye
güvence verme, hastanın nasıl rahatlayacağını
aileye öğretme, hastalarını gördüklerinde ne
bekledikleri ve hastanın durumu bozulurken
görebilecekleri değişiklikleri aile ile konuşma,
hastanın görünüşüne özen gösterme, aile
bireylerinin yitirdikleri kişiyi görmelerini
destekleme, öfkeyi anlama ve iletişim kurma,
etkin dinleme, güven duygusunu sürdürme,
zor kararlarda aileye yardım etme, aileyi
destek gruplarına yöneltme, stresi azaltmaya
yardım etme.
20
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Psikososyal Sorunların Yönetimi
Doç. Dr. Sevgi ÖZCAN
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği Anabilim Dalı
Diğer
bir
sorun
zaman
kısıtlılığıdır.
Avustralya’da yapılan bir çalışmada; birinci
basamakta bir görüşmenin ortalama 14,6
dakika olduğu, bir problemin 10 dakikada,
dört problemin 20 dakikada çözülebildiği,
psikososyal problemlerin ortalama 18,3
dakikada, sosyal problemlerin ise ortalama
23,2
dakikada
değerlendirilebildiği
saptanmıştır.
Aile hekimleri bireylerin ve ailelerin tüm sağlık
sorunlarıyla karşı karşıyadır. Aile hekimleri
tarafından görülen hastaların yarısından fazlası
fiziksel problemlerinin üzerine eklenen
psikososyal
veya
mental
sorunlar
yaşamaktadır. Kişilere aileleri, toplumları,
kültürleri bağlamında ve yaşam süreleri
boyunca kapsamlı bakım sunan aile hekimleri,
hem disiplinin temel özellikleri gereği hem de
insanlarla en sık, en yakın ve en uzun süreli
ilişki kuran sağlık çalışanı olmalarından dolayı
psikososyal sorunların saptanmasında ve
yönetiminde en uygun konumda olan
hekimlerdir. Ancak uygun tanı ve yönetim için
aile hekimlerinin sosyal ve davranış
bilimlerinde bazı temel bilgilere sahip
olmasının yanı sıra, kendisi, hastaları, nüfusu
ve bakım hizmetleri hakkında da bazı bilgilere
ve değerlendirmelere gereksinimi vardır.
Bunun için aile hekimlerinin:




Birinci basamakta psikososyal değerlendirme
ve hizmet özellikle şu durumlarda önem
kazanmaktadır.





Ciddi medikal bir tanı
Kronik hastalıkları olan hastalar
Aile yaşam döngüsünde değişim
Sağlığı etkileyen uyum veya yaşam
tarzı konuları
Hastanın semptomlarında dramatik
değişiklikler
Hekimin eğitimine, ilgisine ve zamanına bağlı
olarak geniş bir yelpazede gerçekleştirilebilen
psikososyal görüşmelerde farklı teknikler ve
yöntemler kullanılabilmektedir. Bu sunumda,
aile hekimlerinin sık karşılaştıkları psikososyal
sorunlardan ve psikososyal sorunların
yönetiminde kullanılabilecek bazı yöntem ve
yaklaşımlardan (BATHE, sosyal sorun çözme
terapisi, stres yönetimi, bilişsel davranışçı
terapi, aile danışmalığı vb.) bahsedilecektir.
Kendi bilgi, beceri ve tutumlarını
dürüst
olarak
değerlendirerek
kendileri hakkında bilgi sahibi
olmaları, kendi sınırlarını bilerek ileri
eğitim
almaları
ve/veya
diğer
profesyonellerle
işbirliği
ilişkileri
geliştirmeleri,
Kendilerine bağlı nüfusun demografik,
sosyoekonomik,
kültürel
ve
epidemiyolojik özellikleri dolayısıyla
sorunları ve ihtiyaçları hakkında bilgi
sahibi olmaları,
Güncel sağlık, bakım ve sosyal hizmet
uygulamaları hakkında bilgi sahibi
olmaları,
Psikososyal sorunu olan hastaların
yaşam
stresleri,
baş
etme
mekanizmaları, kişilikleri ve sosyal
kaynakları hakkında bilgi sahibi
olmaları gerekmektedir.
21
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Kronik hastalıkların Yönetimi
Öğr. Gör. Dr. Gülşah TANRIVERDİ
Çukurova
Üniversitesi
Adana
Yüksekokulu Hemşirelik Bölümü
Sağlık
Hastalıklar
akut
ve
kronik
şeklinde
sınıflandırılır. Kronik hastalıklar fizyolojik,
psikolojik ve sosyolojik yönden bireyin sağlığını
bozan, yıllarca tedavi ve bakım gerektiren
hastalıklardır.
Yaşamın
herhangi
bir
döneminde ortaya çıkabilir, ancak yaş arttıkça
kronik hastalık insidansı artmaktadır. DSÖ
kronik hastalığı “uzun süren ve yavaş ilerleme
gösteren hastalıklar” olarak tanımlamıştır.
Kardiyovasküler hastalıklar, diyabet, obezite,
bazı kanserler ve kronik solunum sistemi
hastalıkları gibi bulaşıcı olmayan hastalıklar
insan sağlığını etkileyen önemli sorunları
oluşturur. Bu hastalıklar her yıl tahminen 35
milyon ölüme neden olmakta (küresel tüm
ölümlerin %60) ve bunların % 80 i düşük ve
orta gelirli ülkelerde gerçekleşmektedir. DSÖ
öngörülerine
göre
bulaşıcı
olmayan
hastalıklara bağlı ölümlerin dünya çapında
%17 artış göstereceği ve 388 milyon kişinin
kronik
hastalıklar
sebebiyle
yaşamını
kaybedeceği tahmin edilmektedir.
insidansı yüz binde 156 olduğu görülmektedir.
Kronik hastalıklarla mücadelede primer,
sekonder ve tersiyer korunma, sağlık
hizmetlerinin önemli bir unsurudur. Bu
bağlamda her basamakta hemşirelere büyük
sorumluluk düşmektedir. Nitekim Uluslararası
Hemşirelik konseyi (ICN) Kronik hastalıklar ve
bakım konusunda yayımladığı 2011 raporunda
kronik hastalıkların önlenmesi ve bakımın
geliştirilmesinde ulusal hemşire birliklerinin
rollerinin önemini ele almıştır.
DSÖ, kronik hastalık yönetimini "hastalıkların
yıllar veya on yıllar süren yönetimi“ şeklinde
tanımlamaktadır. Hastalık yönetimi daha iyi
sağlık sonuçlarına, daha verimli bir şekilde
erişebilmek için hizmet sunumu süreçlerini
entegre
eder.
Kronik
hastalıkların
yönetiminde geliştirilen en önemli yöntemler;
1. Hastalık yönetimi, 2. Bakım koordinasyonu,
3. Hasta-odaklı “sağlık evi” uygulamaları ve 4.
Gelişmiş elektronik hasta kayıt sistemidir.
Kronik hastalık yönetiminde sık görülen
sorunlar ise; parçalı hizmet sunumu,
sürekliliğin sağlanamaması, erişim güçlükleri,
etkisiz ve verimsiz olma, hasta güvenliği
sorunları, pahalı hizmet, koordinasyon eksikliği
olarak sıralanabilir.
Ülkelerin gelişmişlik düzeylerine ve sosyal
sınıflarına bakılmaksızın kronik hastalıkların
günden güne arttığı konusuna dikkat
çekilmektedir. Türkiye’de kronik hastalıklardan
korunmaya yönelik çalışmalar Sağlık Bakanlığı
tarafından sürdürülmektedir. Türkiye’deki
Kronik Hastalıklarla ilgili bazı sonuçlara
baktığımızda: Koroner Arter Hastalığı (KAH);
35 yaş üstü erkeklerde %13.9, kadınlarda
%12.1, her yıl 200 000 yeni vaka, DİYABET; her
yıl 360.000 yeni vaka, kadınlarda daha yüksek,
OBEZİTE; 12 yıl içinde 20 yaş ve üzeri nüfusta
ciddi oranda artmakta (kadınlarda %34,
erkeklerde
%107),
HİPERTANSİYON;
kadınlarda % olarak daha fazla, hastaların
%6’sında kronik böbrek hastalığı ve %27’sinde
mikroalbuminüri var, Kronik Obstrüktif Akciğer
Hastalığı (KOAH); KOAH’lı hastaların %8.4 ü
KOAH tanısı almakta, Adana’da 40 yaş üstü
nüfusta KOAH prevalansı %19.2, KANSER;
Kronik hastalıklar sağlık sisteminin en önemli
sorunu haline gelmiştir. Bu hastalıkların
yönetilmesi
için
değişik
modeller
geliştirilmiştir,
ancak
çoğu
birbirini
tamamlamaktadır.
Kronik
hastalık
yönetiminde kullanılan modeller;
Kronik
bakım modeli, Hastalık yönetimi, Güdümlü
bakım modeli “guided-care model”, Bakım
koordinasyonu, Hasta odaklı “sağlık evi”
uygulamaları, Entegre-elektronik hasta kayıt
sistemi en çok kullanılan modellerdir. Kronik
bakım modeli, hastalık yönetimi ve bakım
koordinasyonu birlikte kullanılması gereken
yöntemlerdir. Hepsinde “kanıta dayalı tıp
22
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
uygulamaları” temel dayanaktır. Entegre
elektronik hasta kayıt sistemleri, kronik
hastalık yönetimini kolaylaştıran, klinik,
ekonomik ve humanistik sonuçları iyileştiren,
hasta güvenliği ve kalite iyileştirme alanlarında
etkili olan sistemlerdir.
öğrenmeye çalışan bireyi değil, ailesini ve
ilişkide olduğu diğer toplum kesimlerini de
ilgilendiren sağlık sorunlardan oluşmaktadır.
Günümüzde sağlık; bireyin çevresi ile bir bütün
olarak, mevcut sorunları ile baş edebilir,
sınırlılıkları içerisinde en üst düzeyde sağlıklı
olması, üretkenliği ve yaşam kalitesi ile ele
alınmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO)
tarafından yaşam kalitesi; kişinin kendi
durumunu, kültürü ve değer sistemi içerisinde
algılayış biçimi olarak tanımlanmıştır. Yaşam
kalitesi, sezgilerle anlaşılmakla birlikte, sosyal
bilimciler, sağlık hizmetleri çalışanları ve
klinisyenler için tanımlanması oldukça güç bir
kavramdır. Bu doğrultuda hastaların yaşam
kalitesinde meydana gelen değişiklikleri
saptamak önem taşımaktadır. Bu değişiklikleri
ortaya koymak için özellikle son otuz yılda
giderek artan bir oranda, öznel-subjektif
göstergeleri nesnel hale getirerek, bireylerin
sağlık ve hastalık hakkında geliştirdikleri kişisel
deneyimleri nicel olarak tariflemeyi olanaklı
kılan sağlıkla ilgili yaşam kalitesi ölçümlerine
başvurulmaktadır. Bu ölçülmeden elde edilen
verilerin klinik kararları ve tedavi sürecini
şekillendirilebileceği ve hastalar için bunun
faydalı olduğu savunulmaktadır. Yaşam kalitesi
ölçekleri çok çeşitlilik gösterse de ölçekler
genel olarak bedensel, zihinsel ve sosyal iyilik
haline odaklanmıştır.
Bireysel, toplumsal ve ulusal ölçekte kronik
hastalık uzun süre birçok sorunla baş etmeyi
gerektiren karmaşık sağlık problemleridir.
Hastaların yaşam kalitesi değerlendirmeleri ve
sağlık algılarına göre bir yaşam planı
oluşturmak
konusunda
sağlık
profesyonellerinin daha etkili bir yol
izlemelerine olan gereksinim her geçen gün
artmaktadır.
Hemşireler hasta bakımında anahtardır ve
kendi potansiyellerine katkıda bulunacak
gerekli bilgiye, yeteneklere ve davranışlara
sahip olmalıdırlar. Bunun için yapılacak eğitim
ve hazırlık programları hastalık tiplerine göre
ve hastalığa özgü olmalıdır. Hemşire, hastanın
ilaçları önerildiği gibi kullanması, önerilen
yaşam tarzı değişikliklerini gerçekleştirmesi ve
hastalığın sürecini izleme, ilaçların ya da
hastalığın
komplikasyonlarının
değerlendirilmesi
için
düzenli
sağlık
kontrollerine gelmesi konusunda hasta ve
ailesini desteklemeli ve gerekli eğitimi
vermelidir. ICN’e göre hemşirelik bakımının
devamlılığı, çerçevesi ve yetkinlikleri uygun
bilgiyi, yetenekleri ve davranışları ölçmeyi
sağlamalıdır ve yetkinlikler hemşirelik
bakımının
devamlılığını
geliştirmelidir.
Hemşireler kronik hasta bakımını en iyi şekilde
yönetmelidir.
Kronik Hastalıklar ve Yaşam Kalitesi
Öğr. Gör. Sibel ÖNER YALÇIN
Çukurova
Üniversitesi
Adana
Yüksekokulu Hemşirelik Bölümü
Sağlık
Hastaların yaşam kalitelerini korumak veya
geliştirmek geçmişten günümüze tıbbi
eylemlerin
önemli
bir
bölümünü
oluşturmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü yirminci
yüzyılın sonlarına doğru, sağlığa getirdiği
bütüncül bakış açısıyla; hasta ve sağlık
profesyonelleri ilişkisinde hastanın giderek
daha katılımcı ve paylaşımcı bir role
bürünmesi, gelişen tıp teknolojileri, ömrün
uzamasına neden olmuş, buna paralel olarak
kronik hastalıklar tıbbın gündeminde daha çok
yer almaya başlamıştır. Kronik hastalıklar,
kişiye ve topluma ekonomik ve sosyal yükü
fazla olan, sadece hastalıkla birlikte yaşamayı
23
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Kronik Hastalıklarda Etik Sorunlar
hastalıklarının
şiddeti
ve
uygulanacak
tedavinin seçimi yarar-zarar dengesinin
gözetilmesinde ikilemler yaratabilmekte,
yaşamın sonuna dair sorunlar ortaya
çıkarabilmektedir.
İlerleyici
kronik
hastalıklarda zamanla gerek duyulacak olan
palyatif bakım hizmeti sunumunda ve ileri
tedavi gerektiren
durumlarda
bilginin
paylaşımı, hastanın izin verdiği oranda gizliliğe
riayet edilmelidir. Sağlık bakım hizmetinin
kendisi de sınırlı bir kaynaktır ve sunumunda
adil ve eşit dağıtımda sorunlar ortaya çıkabilir.
Multidisipliner çalışma ve bütüncül bir bakım
yaklaşımı gerektiren kronik hastalıklarda
bakım ve tedavi hizmeti sunumunda
eylemelerin, yapıp etmelerin felsefesi olan
etiğin ilkelerinin çatışması ya da sorunların
ortaya çıkması sık rastlanan bir durumdur.
Birinci basamak sağlık hizmeti sunumunda
kronik hastaların iyiliği ve yararı ilk sırada
olmalı, hastaların etik sorunlardan ve ilke
çatışmalardan
mümkün olduğunca
az
etkilenmelerini
sağlamak
üzere
hasta
savunucu rollerine ağırlık verilmelidir.
Sunum kapsamında başta yukarıda kısaca
değinilen durumlar olmak üzere olgular
üzerinden kronik hastalıklarda rastlanan etik
ikilem ve sorunlar üzerine değerlendirmeler
yapılacaktır.
Yrd. Doç. Dr. Serap TORUN
Çukurova
Üniversitesi
Adana
Sağlık
Yüksekokulu Hemşirelik Bölümü Fizyoterapi
ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı
Yaşamın herhangi bir noktasında başlayan ve
uzun bir zaman diliminde çoğunlukla da yaşam
sürecinin sonuna kadar süreklilik gösteren
bedensel ve ruhsal olarak tam iyilik halinin
ortadan kalkması durumu kronik hastalık
olarak adlandırılmaktadır.
Kronik hastalıkların doğası gereği tedavi ve
bakım hizmetleri sunumu süreklilik arz
etmektedir. Uygulanan tedavinin hastada
beklenen etkisi, tedavinin planlanan şekilde
sürdürülmesine ve takibin sürekliliğine
bağlıdır.
Sağlık
bakım
sistemimizde
uygulanmakta olan hastanın istediği kurumda
muayene ve tedavi olabilme serbestliği takip
ve tedavi sürekliliğinde sorunlar ortaya
çıkarabilmektedir. Sağlık sektöründe kapitalist
rekabet politikaları sonucunda rastlanmakta
olan bu durum, kronik hastalığı olan bireyde
sağlık bakım hizmeti sunanlara ve önerdikleri
tedavilere karşı güven duygusunda sorunlar
yaratmakta, umut yönetimini olumsuz
etkileyebilmektedir.
Sürekliliğin
sekteye
uğraması durumunda “nafile tedavi” etik
sorun olarak ortaya çıkabilmektedir. Bununla
birlikte hastanın meta olarak görülmesi
nedeniyle özellikle akçe amaçlı suistimali de
kronik hastalıkların malpraktis açısından
değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Uzun süreli fiziksel yada psikososyal travma
olarak kabul edilebilen kronik hastalıklarda
rastlanmakta olan kaderci yaklaşım; inanç ve
değerler
sisteminin
baş
etme
mekanizmalarından sayılabilecek teslimiyet
duygusuna
yansıması
olarak
değerlendirilebilir. Kronik hastalığı olan
bireyde bu teslimiyet paternalist tutumun ön
plana çıkmasını olanaklı hale getirerek
özerkliğe saygı ilkesinin göz ardı edilmesine yol
açabilir.
Çağdaş tıbbın bilim ve teknoloji desteği ile
insanlığa sunduğu ölümü öteleme hizmeti
beraberinde düşünülmesi gereken önemli
noktaları da getirmektedir. Sistemlerin kronik
Tip 2 Diyabette Kişiselleştirilmiş Yönetim
Öğr. Gör. Dr. Aydan ÜNSAL AKSÖYEK
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Adana
Uygulama ve Araştırma Hastanesi
Diyabet, insülin eksikliği ya da insülin
etkisindeki defektler nedeniyle organizmanın
karbonhidrat (KH), yağ ve proteinlerden
yeterince yararlanamadığı, sürekli tıbbi bakım
gerektiren,
kronik
bir
metabolizma
hastalığıdır. Hastalığın, akut komplikasyon
riskini azaltmak ve uzun dönemde tedavisi
pahalı ve kronik (retinal, renal, nöral, kardiyak
ve vasküler) sekellerinden korunmak için sağlık
çalışanları ve hastaların sürekli eğitimi şarttır.
Genellikle insülin direnci tip 2 diyabetin
24
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
öncesinden başlayarak uzun yıllar tabloya
hakim olmakta, insülin sekresyonunda ciddi
azalma ise diyabetin ileri dönemlerinde veya
araya giren hastalıklar sırasında ön plana
geçmektedir.
Çoğunlukla 30 yaş sonrası ortaya çıkar, ancak
obezite artışının sonucu olarak özellikle son
10-15 yılda çocukluk veya adolesan çağlarında
ortaya çıkan tip 2 diyabet vakaları artmaya
başlamıştır. Polidipsi, poliüri, polifaji, kilo
kaybı, bulanık görme, vulvovajinit, idrar yolu
enfeksiyonları, mantar enfeksiyonları, kaşıntı,
ciltte kuruma, yorgunluk, ayaklarda uyuşma
gibi semptomlar genellikle eşlik etmektedir.
Tüm dönemlerde vazgeçilmez tedavi bileşeni
yaşam tarzı değişikliğidir. Yaşam tarzı
değişikliğinin yerini tutacak hiçbir ilaç
bulunmamaktadır.
Diyabet
tedavisinde
öncelikli hedef yüksek riskli bireylerde T2DM
gelişiminin önlenmesidir.
T2DM tedavisinde en önemli nokta bireysel
tedavinin sorunlara yönelik planlanmasıdır.
Yaşam tarzı değişiklikleri yalnız kan glukozu
üzerine değil, tüm risk faktörleri üzerine de
olumlu etki gösterir Yaşam tarzında gerekli
değişimler
ve
öneriler
her
vizitte
tekrarlamalıdır Yaşam tarzı değişikliğinin iki
bileşeni olan beslenme alışkanlıkları ve fiziksel
aktivite düzeyi için öneriler, hastanın
özelliklerine
göre
bireysel
olarak
belirlenmelidir.
İyi glisemik kontrolün erken sağlanması
mikrovasküler
ve
makrovasküler
komplikasyonları azaltır. Glisemik hedefler
bireyselleştirilmelidir. HbA1C hedefi Tip 2
diyabette ≤ %7, genç ve kardiyovasküler risk
taşımayan hastalarda %6.5, kardiyovasküler
risk taşıyan yaşlı grupta ise %7.5’tir.Yaşam
beklentisi
düşük,
diyabet
süresi
uzun,tekrarlayan ciddi hipoglisemi atakları,
eşlik eden mikro ve makrovasküler
komplikasyonları veya eşlik eden diğer
hastalıkları var ise ya da diyabet kontrolü uzun
süredir kötü ise daha esnek glisemik kontrol
hedefleri tercih edilmelidir.
Tip 2 diyabette oral antidiyabetik tedavinin
kazandırdıkları ve kaybettirdikleri
Yrd. Doç. Dr. Okan BAKINER
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Adana
Uygulama
ve
Araştırma
Hastanesi
Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları
Kliniği
Oral antidiyabetik ilaçlar tip 2 diyabette yaşam
tarzı önerilerine ilave olarak kullanılırlar.
Uygulama kolaylıklarının yanında kanıtlanmış
etkinlikleri
ve
farklı
kombinasyonlara
uygunlukları tip 2 diyabette yaygın olarak
kullanımlarını günümüze kadar getirmektedir.
Antihiperglisemik etkinlik dışında bazı
grupların ek metabolik ve kardiyovasküler
faydaları da gösterilmiştir. Bunun yanında
özellikle bazı gruplar başta olmak üzere uzun
dönem kullanımda etkinlik ve güvenilirlikleri
açısından halen günümüzde devam eden
tartışmalar mevcuttur. Oral antidiyabetik
tedaviden maksimum verimlilik almak için
patogeneze uygun ilaç seçimini veya
kombinasyonu belirlemek gerekir.Tip 2
diyabette başlıca dört ana sorun vardır: 1.
Periferde (başlıca karaciğer, yağ ve kas
dokusunda ) azalmış insülin duyarlılığı, 2.
pankreasta defektif insülin sekresyonu ve
kontrolsüz glukagon salınımı ile karakterize
adacık hücre disfonksiyonu, 3.karaciğerde
artmış glukoneogenez ve artmış hepatik
glukoz çıkışı ve4. bozulmuş inkretin etki. Bu
dört ana sorunu çözmeye yönelik oral glukoz
düşürücü ajanlar geliştirilmiştir. Biguanidler
karaciğerde
artmış
glukoz
salınımını
düzeltirken , glukozun periferde kullanımını
arttırır, yine sulfonilüre ve meglitinid grubu
ilaçlar insülin sekretogogu olarak etki ederken,
pioglitazon periferde insülin duyarlılaştırıcı
etki gösterir. Ayrıca dipeptidil peptidaz enzim
inhibisyonu yapan gliptin grubu ilaçlar ve GLP1 analogları bozulmuş inkretin etkiyi
düzeltirler. Bunların dışında alfa glukozidaz
inhibitörleri prandiyal glukoz absorbsiyonunu
azaltırlar. Her bir grubun glisemi ve HbA1C
üzerine monoterapide ve kombinasyon
tedavisinde etkinliği farklıdır. Tedaviyi
25
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
belirlerken hangi grubun ne zaman, nasıl , ne
miktarda ve ne ile kombine edilerek
verilebileceğini bilmek tedavi etkinliğini ve
güvenliğini optimum kılacaktır. Bunun için
değişik uygulama kılavuzları Avrupa, Amerika
ve Ülkemizde geliştirilmiş olup her yıl
yenilenmektedirler. Güncel kılavuzlarda bu
grupların antihiperglisemik etkilerinin yanında
diğer olumlu metabolik, kardiyovasküler gibi
etkileri de göz önüne alınmakta bunun
yanında olası yan etkileri ve fayda-fiyat
oranları da bilinerek tedaviye başlanması
önerilmektedir. En önemli sorun gösterilmiş ,
iyi bilinen yan etkilerin yanında özellikle
nispeten yakın zamanda kullanıma giren ilaç
gruplarının henüz kanıtlanamamış ancak
önemli şüpheler barındıran olası uzun dönem
yan etkileridir. Bu konularda henüz yeterli veri
birikimine ulaşılmış değildir. Tüm bunlardan
yola çıkarak tip 2 diyabetik hastalarda oral
antidiyabetik tedavi, hasta özelliklerine ve
eşlik
öden
özel
durumlara
göre
bireyselleştirilmeli ve takip özellikle etkinliğin
yanında olası yan etkilerin gözlenmesini de
içerecek şekilde yapılmalıdır.
aşamada; diyabet tedavisinin her aşamasının
en önemli basamağı olan eğitimin, diyabet
hemşireleri veya insülin eğitmenleri gibi ehil
kişilerce hastanın anlayabileceği şekilde
sağlanmasıdır. Bu eğitim sırasında hastalara
insülin preparatını ne zaman, ne şekilde ve
vücudun hangi bölgelerine uygulayacakları
anlatılırken, hastalar insülin preparatlarının
saklama ve taşıma koşulları hakkında da
mutlaka bilgilendirilmelidir. Bunun yanında
daha önce diyabet, ayak bakımı ve egzersiz
eğitimi almamış hastalarda bu eğitimler
mutlaka tamamlanmalıdır. Yine hastalar için
hayati önem arz eden bir husus olan
hipoglisemi eğitimi tüm hastalara anlaşılır
şekilde verilmeli, bu sırada hastalar rölatif
hipoglisemi
kavramı
konusunda
da
bilgilendirilmelidir. İnsülin tedavisi alan tüm
hastalar için evde kan şekeri monitorizasyonu
yapabilme mutlak bir zorunluluktur. Hem
insülin tedavisinin takip eden hekim
tarafından düzenlenmesi, hem de ciddi
hipoglisemiden korunmada evde kan şekeri
monitorizasyonu büyük önem taşır.
Hastalığın zorlu doğası nedeniyle tüm bu
koşulların optimal olarak sağlandığının
düşünüldüğü hastalarda bile tedavide sıkıntılar
yaşanması muhtemeldir. Tedavide araya giren
stres, enfeksiyon, glukoz metabolizmasına etki
eden ilaçların kullanımı gibi bir çok faktör bu
tür problemlere neden olabilir. Burada
hekimlerimize düşen en büyük görev; bütün
hastalar için tedavinin bireyselleştirilmesi,
hastaya uygun tedavi hedeflerinin belirlenmesi
ve bu hedeflere uygun olarak tedavi
rejimlerinin düzenlenmesidir.
İnsülin Tedavisindeki Engeller
Yrd. Doç. Dr. Emre BOZKIRLI
Başkent Üniversitesi Adana Uygulama ve
Araştırma
Merkezi
Endokrinoloji
ve
Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı
Artan sıklığı, yol açtığı morbidite ve mortalite
nedenleriyle
önemli
halk
sağlığı
problemlerinden birini oluşturan Diabetes
Mellitus hastalığının tedavisinde, insülin halen
vazgeçilmez yapı taşlarından bir tanesini
oluşturmaktadır. Ancak uygulama ve saklama
koşullarının oral antidiyabetiklere göre daha
zor olması, toplum içerisinde yanlış
bilgilendirmenin çok fazla olması gibi
sebeplerden dolayı hastaların büyük bir kısmı
insülin kullanımına ön yargılı olarak
yaklaşmaktadır.
İnsülin kullanımında birinci basamak; uygun
hastaya- uygun zamanda- uygun insülin çeşidi
ve uygun insülin tedavi rejiminin hastanın
hekimi tarafından belirlenmesidir. Sonraki
Hekimlikte Geleceğe “Yenilik” ve “Yaşam
Döngüleri” Penceresinden Bakmak: Güç,
Güven ve Kırılganlık
Dr. Çağrı Kalaça, Aile Hekimliği Uzmanı
Hekimliğin geleceği üzerinde düşünürken,
mesleki olarak çok aşina olmadığımız bazı
kavram veya yaklaşımlara biraz daha yakından
bakmak yol gösterici katkılar sağlayabilir mi?
Örneğin, inovasyon...
26
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Örneğin ne tür bir inovasyona ihtiyaç
duyulduğuna karar verirken önemli olabilen,
sistem, ürün veya hizmetlerin yaşam döngüleri
analizi...
İnovasyonun yalın tanımı, “toplumsal, kültürel
ve
idari
ortamda
yeni
yöntemlerin
kullanılmaya başlanması”dır.
Türkçe’de bu kavramı “yenilik” ile karşılamaya
çalışıyoruz. Oysa her yenilik inovasyon değildir.
İnovasyonun uluslar arası alanda geçerli kabul
edilen teknik tanımı Oslo Kılavuzu yer
almaktadır: “İnovasyon, yeni veya önemli
ölçüde değiştirilmiş ürün (mal ya da hizmet),
veya sürecin; yeni bir tanıtım/pazarlama
yönteminin; ya da iş uygulamalarında, işyeri
organizasyonunda veya dış ilişkilerde yeni bir
organizasyonel yöntemin uygulanmasıdır.”
İnovasyon ekonomik değere sahip yenilikler
anlamına geliyor.
Bu süreç basitçe iki temel basamaktan oluşur.
1. İnovasyon sürecini başlatması bakımından
önem taşıyan ilk basamak; yani yeni ve
yaratıcı fikirlerin ortaya çıkmasıdır.
2. Emek ve yatırım gerektiren ikinci basamak ise
ortaya çıkartılan yeni ve yaratıcı fikirlerin
katma değer yaratan ürün, yöntem veya
hizmetlere dönüştürülmesidir.
Yaşlılık Süreci ve Etkileri
Prof. Dr. Gürsel ÖZTUNÇ
Çukurova
Üniversitesi
Adana
Yüksekokulu Hemşirelik Bölümü
“Yaş da sevgi gibidir; saklanamaz!” Thomas
Dekker
“Yaşlılık” sözlük anlamı olarak yaşlı olma,
artmış yaşın etkilerini gösterme hali, Dünya
Sağlık Örgütü’ne göre ise, “çevresel faktörlere
uyum sağlayabilme yeteneğinin azalması”
olarak tanımlanmaktadır. Tüm dünyada
doğum
oranlarında
düşme,
yaşam
standartlarının iyileşmesi ve buna bağlı olarak
insan ömrünün uzamasıyla birlikte yaşlı
nüfusun toplam nüfus içindeki payı hızla
artmaktadır.
Yaşlılık, fiziksel ve bilişsel fonksiyonlarda
gerileme, sağlığın, üretkenliğin, rol ve
statünün, bağımsızlığın, sosyal yaşantıların,
desteklerin azalması ve kaybı gibi döneme
özgü pek çok sorunun ve kayıpların yaşandığı
fizyolojik, psikolojik ve sosyolojik değişikliklere
neden olan bir süreçtir . Bu değişiklikler her
bireyde aynı şekilde gerçekleşmemekte,
bireysel bazı farklılıklar göstermektedir. Bunun
yanı sıra artan yaş ile meydana gelen
değişikliklerin tümü yıkıcı olmayıp yaşlanmanın
,
bireyin deneyimlerinde artma ve
bilgeleşmesine
katkıda
bulunduğu
da
söylenebilir. Yaşamını olumlu şartlarda
sürdüren bireyler için yaşlılık, yaşam boyu
geliştirilen yetenek ve birikimler ile üretimde
doruğa tırmanılacak yolun başlangıcı olabilir.
İnovasyon türleri neler?




Sağlık
Ürün inovasyonu
Süreç inovasyonu
Tanıtım-pazarlama inovasyonu
Organizasyon düzeyinde inovasyon
Üzerinde çalışılan sistem, ürün ve/veya
hizmetlerin ne tür bir inovasyona ihtiyaç
duyduğuna ilişkin kararı verirken, söz konusu
ürün ve/veya hizmetlerin kendi yaşam
döngüleri içinde hangi evrede yer aldığına
yönelik analiz önemli olmaktadır.
Bu konuşmada yukarıdaki kavram ve
yaklaşımlar tanıtılırken, katılımcılarla birlikte
bu kavramlardan yararlanarak hekimliğin
geleceğine ilişkin olarak birlikte düşünme
imkanı aranacaktır.
Yaşlanma sürecinde meydana gelen fizyolojik
değişiklikler; genetik programlamaya uygun
olarak, bireysel özellikler ve dış etkenlere bağlı
olarak meydana gelmektedir. Bu dönemde
üzerinde durulması gereken en önemli unsur;
yaşlılara sağlık ve bakım hizmetlerinin en iyi
şekilde verilerek, yaşa bağlı fiziksel kayıplarını
gidermektir. Çünkü fiziksel güç kaybı, yaşlı
bireyin umutsuzluk duygusunu artırmakta ve
yaşlılığı; toplumdan uzaklaştıran, üretkenliği
bitiren ve kişiyi başkalarına bağımlı kılan bir
durum
olarak
algılamalarına
neden
olmaktadır. Yaşlılığın psikolojik yönü, genel
olarak bilişsel beceriler ve ruhsal davranış
27
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
değişimleriyle ilgilidir. Bu değişimlere bağlı
olarak ise motivasyonun eksildiği, uykusuzluk,
çabuk
sinirlenme
gibi
problemlerin
yaşanabildiği, yalnızlık ve soyutlanma, kişinin
hareketlerinde kısıtlılık, başkalarına olan
bağımlılığın artması gibi durumların ise
psikolojik olarak depresyona zemin hazırladığı
söylenebilir. Yaşlıların yaşadığı sosyo-kültürel
sorunların
başında;
yalnızlık,
barınma
sorunları, rol kaybı ve ulaşım gibi faktörler
gelmektedir. Modernleşme çağının getirisi
olarak geniş aile yapısının çekirdek aile
yapısına
dönüşmesi
bu
sorunların
yaşanmasına neden olabilir. Özellikle eğitim,
meslek, gelir durumu ve çevre gibi faktörlere
bağlı olarak yaşlının sosyal uyumu değişmekte
ve yaşlılar toplumla sosyal uyum problemi
yaşayabilmektedirler.
Yaşlılık sürecinde, yaşlı birey ile uzun süreli
ilişkiye izin veren konumları ve savunucu
rolleri ile hemşireler, yaşlı sağlığının
korunması, geliştirilmesi ve hastalık halinde
iyileştirilmesinde etkin olabilecekleri gibi sağlık
hizmetlerinin hasta yararına düzenlenmesinde
de önemli rollere sahiptirler. Hemşirelerin
yaşlanma sürecinde etkili olan faktörlerin
belirlenmesinde;
sorunların
saptanıp,
çözümlenmesinde; eğitim ve danışmanlık
hizmeti verilmesinde; yaşlılıkla ilgili projeler
üretip uygulanmasında; sağlıklı bir çevre
oluşturulmasında;
yaşlıların
bireysel
becerilerinin geliştirilmesinde; profesyonel
olarak bakım verilmesinde; sağlığın korunması
ve geliştirilmesinde; kronik hastalıklarının ve
yaşa
bağlı
fonksiyon
kayıplarının
azaltılmasında sorumlulukları bulunmaktadır.
Bu süreçte hemşireler, yaşlı bireyin fizyolojik
olarak
tüm
sistemlerine
ilişkin
değerlendirmesini yaparak genel ve özel
bakım gereksinimlerini saptamalı ve bu
değerlendirmeleri yaparken yaşlılarda görülen
normal fizyolojik değişikliklerin varlığını
unutmamalıdır. Bu amaçla yaşlı bireyi
değerlendirme yaklaşımları; sağlık ve tıbbi
tedavi öyküsü, sistemlere ilişkin fonksiyonel
durumu ve kayıpları, günlük yaşam
aktivitelerini yerine getirme düzeyi/ yeterliliği,
fiziksel ve hareket kapasitesi gibi başlıkları
içermelidir.
Hemşirelerin hızla artan yaşlı nüfusun
ihtiyaçlarına ve yaşlıların yaşlılığa uyum
süreçlerinde karşılaştıkları fizyolojik, psikolojik,
sosyal
güçlüklere
karşı
diğer
sağlık
profesyonelleri ile işbirliği içerisinde, yaşlıların
topluma daha aktif katılmalarına olanak
sağlayacak ulusal ve uluslararası düzeyde
yaşlılık politikalarının geliştirilmesinde aktif rol
almaları gerekmektedir.
Kronik Hastalıklarda ve Yaşlılıkta Akılcı İlaç
Kullanımı
Dr. Zehra ESKİMEZ
Çukurova
Üniversitesi
Adana
Yüksekokulu Hemşirelik Bölümü
Sağlık
Gelişen dünyada, sağlık teknolojileri ile birlikte
modern tıbbın imkanları ve insan yaşamında
hem ekonomik hem de sosyokültürel koşullar
gelişme göstermektedir. Bu gelişmelerle insan
ömrü uzarken bunun aksine, tüm dünyada her
yıl artan yüzdelerde doğum oranında
gerileme/azalma görülmekte ve bu durum
toplumlarda yaşlı birey nüfusunda artmaya
neden olmaktadır.
İnsanın yaşam süresindeki uzama ile birlikte
kronik
hastalık
sayısında
da
artış
gözlenmektedir.
Ulusal
Hastalık
Yükü
raporunda, ülkemizde tüm ölümlerin %71’inin
kronik hastalıklar nedeniyle olduğu ve Türkiye
Kronik Hastalıklar ve Risk Faktörleri Sıklığı
(2013) çalışmasında 65 yaş ve üstü bireylerin
kronik hastalık nedeni ile ölüm oranlarının
%63 olduğu, Sağlık Bakanlığının verilerine göre
ise ülkemizde 65 yaş üzerindeki yaşlıların
%90’nında genellikle bir kronik hastalık,
%35’inde iki, %23’ünde üç ve %14’ünde dört
veya daha fazla hastalığın bir arada bulunduğu
belirtilmektedir.
Yaşla birlikte kronik hastalık sayısında artma
durumu, beraberinde birçok sorunun da
ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu
sorunlardan birisi de bir ya da birkaç kronik
hastalık ile yaşamını sürdüren yaşlı bireylerde
ilaç kullanımıdır. Yaşlılık sürecinde kronik
hastalık sayısının artması sonucunda hekim
tarafından reçete edilen ilaçların sayısı
artmaktadır. Buna ek olarak reçetesiz ilaç
kullanımının
ve
alternatif
tedavilerin
28
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
yaygınlığının da artması, yaşlılarda birden fazla
ilaç kullanımı ve ilaç etkileşimlerinin
görülmesinin
en
önemli
nedenlerini
oluşturmaktadır. Bu konuda gerçekleştirilen
Dedeli ve Karadakovan’ın çalışmasında (2011)
yaşlıların hastaneye yatma nedenlerinin
%28’ini ilaca bağlı sorunların oluşturduğu
bulgulanmıştır.
İlaç kullanımı ile ilgili yanlışların, hastalık,
sakatlık
ve
ölüm
ile
sonuçlandığı/sonuçlanabileceği
dikkate
alındığında yaşlı bireyde ilacın akılcı
kullanılması oldukça önemlidir. Dünya Sağlık
Örgütü (DSÖ), Akılcı İlaç Kullanımını (AİK)
“hastaya kendi klinik gereksinimlerine en
uygun ilacın, uygun endikasyonda, uygun
dozda/sürede ve maliyeti en düşük olanın
verilmesi” olarak tanımlamıştır. Diğer bir ifade
ile akılcı ilaç kullanımı, hastaya doğru tanının
konması, sorununun dikkatlice tanımlanması,
tedavi amaçlarının belirlenmesi, değişik
seçenekler içinden etkinliği kanıtlanmış
(güvenilir) tedavinin seçilmesi, uygun bir
reçete yazılması, hastaya açık bilgiler ve
talimatlar vererek tedaviye başlanması,
tedavinin
sonuçlarının
izlenmesi
ve
değerlendirilmesini kapsayan sistematik bir
yaklaşım biçimidir.
Bu sistematik yaklaşımın bilimsel/profesyonel
yaklaşımın içinde yer aldığı bilinci ile
bakıldığında, hekim, hemşire ve tüm sağlık
profesyonellerinin akılcı ilaç kullanımında
sorumluluklarının varlığı kaçınılmazdır. Sağlık
profesyonelleri,
yaşlılıkta
görülen
biyofizyolojik değişimler hakkında bilgi sahibi
olmalı, yaşlı bireyin kullandığı ilaçlara
uyumunu sağlamak için kullanılan ilaçlarla ilgili
hasta ve ailesine sağlık eğitimi vermeli, ilaç yan
etkileri-etkileşimleri hakkında bilgi edinmeli,
gerekli izlemleri yapmalı ve sürdürmelidir.
Aile Hekimliğinde Hukuksal Süreç: Malpraktis
ve Raporlar
Prof. Dr. Necmi ÇEKİN
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp
Anabilim Dalı
Adli Tıp Kurumu Adana Grup Başkanlığı
Mesleki uygulamaları nedeniyle, hekimler
hakkında açılan soruşturma ve davalar giderek
artmaktadır. Son 10-15 yıl öncesine göre Adli
Tıp Kurumu (ATK) 3. İhtisas Kuruluna
gönderilen dosya sayısı yaklaşık 100 kat
artmıştır. 2013 yılında, ATK 1. İK’a ölümlerle
ilgili hekim kusuru sorulan yaklaşık 1000 dosya
gönderilmiştir.
Sorumluluk; kişinin kendine ve başkalarına
karşı
yerine
getirilmesi
gereken
yükümlülüklerin,
gerektiği
şekilde
ve
zamanında yerine getirilmesi zorunluluğudur.
Hekimlerin sorumlulukları; adli, cezai, hukuki,
mesleki ve idari sorumluluk başlıklarında ele
alınmaktadır. Bu konuşma için belirlenen 2 ana
başlığın, ayrılan sürede ayrıntılı olarak
aktarılması mümkün olmadığından, alanınızla
ilgili bazı ana başlıkların aktarılması
planlanmıştır.
Öncelikle
hekimlerin
neden
şikayet
edildiklerinin
üzerinde
durulması
gerekmektedir;
Önemsenmeme-kötü
davranış-iletişimsizlik
“yeteri
zaman
ayrılmaması,
açıklama
yapılmaması,
anlaşılmama”,
beklentilerin
yüksekliği,
yönlendirme, tazminat elde etme, medya, hak
arama vb. pek çok sebep söz konusudur.
Bununla birlikte doğru iletişim kurulmaması ve
beklentilerin yüksekliği ön plana çıkmaktadır.
Hasta ya da yakınları kendileriyle ilgilenildiğini
ve gerekenin yapıldığını düşündüklerinde pek
şikayet etmemekte, dolayısıyla yargı süreci
başlamamaktadır.
Adli görevlerle ilgili olanlardan biri; doğal
olmadığı düşünülen ölümlerde defin ruhsatı
düzenlemeyip adli makamlara bildirimi
sağlamaktır. Bir diğeri ise; muayene edilen
hastada
suç
belirtisine
rastlanması
durumunda, sağlık çalışanlarının ihbar
29
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
yükümlülüğünün gereği olarak adli vaka olarak
bildirimin yapılmasıdır. Bu bildirimler, en kolay
bulunan yerin karakolu üzerinden yapılabilir.
Bu kapsamda, ihmal edilen (Barınma, eğitim,
sağlık “aşı takvimine uyulmaması gibi”)
çocuklar için, Cumhuriyet Savcılığı yanı sıra
Aile ve Sosyal politikalar İl Müdürlüğü’ne
bildirim unutulmamalıdır.
Mesleki uygulamalarda tarafların izni olsa da
yasalara aykırı işlem yapılamaz. Tüm muayene
ve girişimler “acil olgular, yaşamı tehdit eden
durumlar, kendi ve çevresine zarar veren
olgular hariç” aydınlatma sonrası izin alınarak
yapılmalıdır. İnvaziv girişimler ve cerrahi
işlemlerde bu durumun yazılı olması
gerekmektedir.
İlaç
kullanımlarında
aydınlatma
yükümlülüğü
unutulmamalı,
özellikle uzun süreli kullanımlarda daha
dikkatli olunmalıdır.
Estetik amaçlı girişimler hariç, hekimlik sonuç
garantisi veren bir meslek değildir. Hastanın
zarar görmesi durumunda, zarara yol açanzararla doğrudan ilişkili kusurlu davranışın
varlığı araştırılır. Anahtar soru, zararın
önlenebilir olup olmadığıdır. Önlenebilir
durumlarda kusur var kabul edilir. İlaç
enjeksiyonu gibi durumlarda, olası sonuçlar
için tedbir alınıp alınmadığı sorulacaktır.
Kaçınılamaz-önlenemez durumlar için kusur
verilmemektedir.
Tıbbi evrak ve rapor düzenleme işinin, mesleki
bilgiler ışığında tanıklık olduğu, düzenlenen
belgenin hukuki ve cezai sorumluluk
doğurduğu bilinciyle, mutlaka muayene
sonrası ve kurallarına uygun düzenlenmelidir.
Koşullarımız
ve
bilgilerimiz
ışığında
düzenleyebileceğimiz belgeleri düzenlemekten
kaçınmamalıyız.
Suçlama
ile
karşılaşıldığında
“ifadeler
verilmeden” hukuki destek alınması, zorunlu
mesleki sigortamızın yapıldığı şirketin 10 gün
içinde bilgilendirilmesi gerekmektedir. İyi
hekimlik
ve
koşulları
hedeflenerek,
eksikliklerin
giderilmesi
konusunda
yetkililerden yazılı talepte bulunulmalıdır.
Aile Hekiminin İş Yükü Analizi
Dr. Cengiz DAĞLARAŞTI
Osmaniye Aile Hekimleri Derneği Yönetim
Kurulu Başkanı
Son 10 yılda gelişen sosyoekonomik düzey,
eğitim düzeyinde artış, hijyen koşullarının
iyileşmesi, nitelikli ve geniş kapsamlı koruyucu
sağlık hizmeti verilmesi, sağlık hizmetlerine
erişimin kolaylaşması gibi faktörlerin etkisi ile
bulaşıcı hastalıkların mortalite ve morbiditesi
azalmış, temel sağlık verilerinde ciddi
düzelmeler sağlanmıştır, ortalama insan ömrü
8-10 yıl uzamıştır. Aile Hekimliği uygulaması ile
aşılama oranları %77’den %98’e çıkmış, anne
ve bebek ölümleri yarı yarıya azalmıştır.
Günümüzde beklenen yaşam süresinin
artması, aşırı ve dengesiz beslenme kaynaklı
kronik hastalıklarla ve kanser sıklığında artışla
mücadele sağlık politikalarının önceliğini
oluşturacak görünmektedir. Bu bağlamda Aile
Hekimlerinin Obezite ile mücadele edilmesi,
hareketli yaşamın teşvik edilmesi, kronik
hastalıkların gelişiminin önlenmesi, kronik
hastalıkların takiplerinin yapılması, risk
gruplarının kanser taramalarının yapılması gibi
öncelikli görevleri olacaktır.
Bu nedenle öncelikli olarak bir Aile Hekiminin
iş yükü analizinin gerçekçi bir yaklaşımla
yapılması gerekir.
Türkiye’de Aile hekimi başına düşen ortalama
kayıtlı kişi sayısı 3550 olarak görünmektedir.
Zorunlu düşük nüfus ve entegre hastanelerde
çalışan Aile Hekimlerinin 2000-3000 arası
nispeten düşük nüfusları nedeniyle ortalama
düşük görünmektedir, ancak Altın Ordu, Fatsa,
Ünye gibi büyük ilçelerimizde 4000’in
üzerindedir.
Kısa bir iş Yükü analizi yaparsak, 4040 kesin
kayıtlı nüfus için, 2013 yılı içerisinde 224 iş
gününde
1- Poliklinik hizmetleri: 9606 adet poliklinik
(yapılan diğer işlemler bu sayının içinde
değildir, sadece muayene sayısı).
2- Sağlık Raporları: 1240 adet, Ehliyet sağlık
muayenesi, Askerlik öncesi sağlık muayenesi,
Sporcu lisans muayenesi, Genel Sağlık
Durumunu belirtir belge talebi, Av tüfeği
ruhsat muayenesi, Evlilik öncesi sağlık
30
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
muayenesi, Okul Sağlık muayeneleri, Okula
giriş sağlık muayeneleri olmak üzere sağlık
raporları.
3- 15-49 yaş grubu kadın izlemleri: 1918 adet
15-49 izlemi,
4- Bebek izlem ve aşıları: 1070 bebek aşısı,
356 bebek izlemi,
5- Çocuk İzlemleri: 418 çocuk izlemi,
6-Gebe izlem ve aşıları: 193 gebe izlemi, 81
gebe aşısı,
7- Lohusa izlemleri: 189 lohusa izlemi,
8- Laboratuvar hizmetleri: 930 kan alma,
9- Tedavi hizmetleri: 940 enjeksiyon, 353
pansuman,
10- Obezite izlemleri: 418 obezite izlemi
11- RS 30 izlemleri: 23 adet RS30 izlemi
12- Kronik hastalık izlemleri: Kayıtlı nüfus
içerisinde 770 Hipertansiyon, 244 Diyabet , 70
KOAH hastası mevcuttur. Normal poliklinik
muayenesi içerisinde takipleri yapılmaktadır.
Bakanlığımız kronik hastalık takipleri ile ilgili
bir standart henüz oluşturmamıştır.
13- Kanser taramaları: Kayıtlı nüfus içerisinde
serviks CA açısından izlenmesi gereken 1259,
Meme CA açısından izlenmesi gereken 784,
kolon CA açısından izlenmesi gereken 1162
kayıtlı kişi mevcuttur. Bakanlığımız 2013
yılında izlem protokollerini oluşturmuş ancak
uygulama konusunda net bir tanım henüz
yoktur.
Risk
grupları
KETEM’e
yönlendirilmektedirler,
ne
kadarının
başvurarak
taramalarını
yaptırdığı
bilinmemektedir ve tarama sonuçları ile ilgili
bir geri bildirim yapılmamaktadır.
14- Ev ziyaretleri: haftada 4 saat olan ev
ziyaret saatlerinde 65 adet yaşlı, 24 adet 15-49
izlem, 9 adet gebe, 8 adet bebek izlemi, 33
adet ESH kapsamında, toplam 139 ev ziyareti
yapılmıştır.
15- TSM tarafından talep edilen işler: yılda
320 adet form, 21 kızamık temaslısı takibi, 6
haç dönüşü izlemi, özel gün ve haftalara ait
faaliyet raporları, Okulda yapılamayan aşıların
ASM de yapılması, RS 30 bildirimleri,
16- İzin vekaleti: 2013 yılında 24 iş günü İzinli
arkadaşlara vekalet edilerek tüm işleri
görülmüştür.
17- Adli Nöbetler - ÖBS nöbetleri: 6 hafta içi,
3 hafta sonu, 2 bayram nöbeti ( toplam 168
saat icap nöbeti )
18- Sekreterya: 450 gelen evrak, 25 giden
evrak yazışması
19- İşletme faaliyetleri: 2 büyük onarım ( çatı
tesviyesi, doğalgaz dönüşümü ) , 21 küçük
onarım, 247 adet satın alma-ödeme,
224 iş gününde, muayene, rapor tanzimi, 1549 yaş izlemi, bebek izlem ve aşısı, çocuk
izlemi, gebe izlem ve aşısı, loğusa izlemi, kan
alma, pansuman, enjeksiyon, obezite izlemi,
RS 30 izlemi, ev ziyareti, yazışma, raporlama,
özel sağlık durumu takibi, otopsi, defin izni,
işletme faaliyetini kapsayan 18658 işlem
gerçekleştirilmiştir.
Gün başına gerçekleştirilen işlem 83.29’dur.
Bu işlemler bir Aile Hekimi ve bir ASE
tarafından ifa edilmiştir. 40 saatlik haftalık
çalışma süremin 36 saatini ASM’de 4 saatini
ise sahada geçirmekteyim. Mevcut iş yükümü
takdirinize bırakıyorum.
İş yükünü oluşturan bu faaliyetlerin büyük
bölümü
AHBS
ile
Sağlık-net
e
gönderilmektedir, ancak KDS’den bu veriler
doğru olarak sorgulanamamaktadır. Örneğin
2013 yılı kasım ayında 13 loğusa için 26 lohusa
izlemi yapılarak AHBS ile Sağlık-nete
gönderilmiş ancak KDS’de 3 lohusa 2 lohusa
izlemi görülmektedir. Başka bir örnek 2013 ilk
6 ay için 1048 adet 15-49 grubu kadın için
yapılan ve AHBS ile Sağlık net e gönderilen
izlem sayısı 1018’dir ancak KDS de 640 olarak
görülmektedir.
Aile Hekimlerinin iş yükü KDS üzerinden
değerlendirildiğinde sağlıklı bir iş yükü analizi
yapılamamaktadır. Bu nedenle sahada Aile
Hekiminin nasıl bir iş yükü ile mücadele ettiği
yeterince gözlemlenememektedir.
A.B. ülkelerinde Aile hekimi başına en fazla
hasta sayısının olduğu ülkeler de dahi kayıtlı
hasta sayısı 2200 ü geçmemektedir. Bu
ülkelerde verilen hizmet kişinin talebi ve
başvurusu ile gerçekleşmekte, sorumluluk
kişinin aile hekimine değil bizzat kendisine
verilmektedir,
başvurmayan
hastanın
yapılamayan işlerinden Aile Hekimi sorumlu
tutulmamaktadır.
Biz ise yeri geldiğinde aramamıza rağmen
izlemine gelmeyi kabul etmeyen bir gebe için
31
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
5-10 telefon görüşmesi, adresine ziyaretler,
tutanaklar,
performans itiraz
formları
doldurmak zorunda kalmaktayız ve bunu bu
kadar iş yükü altında yapmaktayız ve gerçek
sağlık hizmeti verebileceğimiz bu zamanımızı
bürokratik işlemlerle harcamaktayız.
Bölge dışına taşınan kayıtlı hastamızın taşındığı
yerde 15 gün içinde Nüfus ve Vatandaşlık
Müdürlüğü’ne başvurup ikamet değiştirmesi
yasal zorunluluktur. Aile Hekimliği Uygulama
yönetmeliği uyarınca bölgeye yeni taşınan
kişilerin bir ay içinde yeni bir Aile Hekimine
atamasının yapılması gerekirken ancak
defalarca bölge dışı göç formu doldurulmasına
rağmen kişi kesin kayıtlı hasta listelerimizden
çıkartılmamaktadır. Yapılmayan işler için ücret
ödenmeye devam edilmekte ve yapılamayan
izlem aşı gibi performansa tabi işlerde sorumlu
tutulmaktayız, her ay performans itirazı
hazırlamakla zaman kaybetmekteyiz.
Aile Hekimliğine 3 yıl önce tüm Türkiye’de
geçilmiş olmasına rağmen Toplum Sağlığı
Merkezleri hala işlevselliğine kavuşamamış,
bireysel sağlık hizmeti – toplumsal sağlık
hizmeti ayrımı tam yapılamamış, ayrım
yapılamayan her konuda iş Aile Hekimine
havale edilmiştir. Ölüm bildirim sistemi, adli
nöbetler, bazı illerde okul taramaları ve okul
aşıları, hatta Sosyal Yardımlaşma ve
Dayanışma Vakfı’na internet ortamı üzerinden
yapılan başvurularda aile hekiminin vatandaşa
yardımcı olması bile istenmektedir (Adana–
Seyhan).
Aile Hekimliği Uygulama Yönetmeliğinin 4.
maddesi
Aile hekiminin görev, yetki ve sorumlulukları
MADDE 4 – (1) Aile hekimi, aile sağlığı
merkezini yönetmek, birlikte çalıştığı ekibi
denetlemek ve hizmet içi eğitimlerini
sağlamak, Bakanlıkça ve Kurumca yürütülen
özel sağlık programlarının gerektirdiği kişiye
yönelik sağlık hizmetlerini yürütmekle
yükümlüdür.
(2) Aile hekimi, kendisine kayıtlı kişileri bir
bütün olarak ele alıp kişiye yönelik koruyucu,
tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini bir
ekip anlayışı içinde sunar.
(3) Aile hekiminin Kurumca belirlenen usul ve
esaslar çerçevesinde görev, yetki ve
sorumlulukları aşağıda belirtilmiştir.
a) Çalıştığı bölgenin sağlık hizmetinin
planlamasında bölgesindeki toplum sağlığı
merkezi ile işbirliği yapmak.
b) Hekimlik uygulaması sırasında karşılaştığı
toplum ve çevre sağlığını ilgilendiren
durumları bölgesinde bulunduğu toplum
sağlığı merkezine bildirmek.
c)
Kendisine
kayıtlı
kişilerin
ilk
değerlendirmesini yapmak için altı ay içinde ev
ziyaretinde bulunmak veya kişiler ile iletişime
geçmek.
ç) Kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri ile
birinci basamak teşhis, tedavi, rehabilitasyon
ve danışmanlık hizmetlerini vermek.
d) Sağlıkla ilgili olarak kayıtlı kişilere rehberlik
yapmak, sağlığı geliştirici ve koruyucu
hizmetler ile ana çocuk sağlığı ve üreme sağlığı
hizmetlerini vermek.
e) Periyodik sağlık muayenesi yapmak.
f) Kayıtlı kişilerin yaş, cinsiyet ve hastalık
gruplarına yönelik izlem ve taramaları (kanser,
kronik hastalıklar, gebe, lohusa, yenidoğan,
bebek, çocuk sağlığı, adolesan (ergen), erişkin,
yaşlı sağlığı ve benzeri) yapmak.
g) Evde takibi zorunlu olan engelli, yaşlı,
yatalak ve benzeri durumdaki kendisine kayıtlı
kişilere evde veya gezici/yerinde sağlık
hizmetlerinin yürütülmesi sırasında kişiye
yönelik koruyucu sağlık hizmetleri ile birinci
basamak teşhis, tedavi, rehabilitasyon ve
danışmanlık hizmetlerini vermek.
ğ) Aile sağlığı merkezi şartlarında teşhis veya
tedavisi yapılamayan hastaları sevk etmek,
sevk edilen hastaların geri bildirimi yapılan
muayene, tetkik, teşhis, tedavi ve yatış
bilgilerini değerlendirmek, ikinci ve üçüncü
basamak tedavi ve rehabilitasyon hizmetleri
ile evde sağlık hizmetlerinin koordinasyonunu
sağlamak.
h) Tetkik hizmetlerinin verilmesini sağlamak ya
da bu hizmetleri vermek.
ı) Verdiği hizmetlerle ilgili olarak sağlık
kayıtlarını tutmak ve gerekli bildirimleri
yapmak.
i) Kendisine kayıtlı kişileri yılda en az bir defa
değerlendirerek sağlık kayıtlarını güncellemek.
j) Gerektiğinde hastayı gözlem altına alarak
tetkik ve tedavisini yapmak.
32
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
k) Entegre sağlık hizmetinin sunulduğu
merkezlerde gerektiğinde hastayı gözlem
amaçlı yatırarak tetkik ve tedavisini yapmak.
l) İlgili mevzuatta birinci basamak sağlık
kuruluşları ve resmî tabiplerce kişiye yönelik
düzenlenmesi öngörülen her türlü sağlık
raporu, sevk evrakı, reçete ve sair belgeleri
düzenlemek.
m) Kurumca belirlenen konularda hizmet içi
eğitimlere katılmak.
n) Kurumca ve ilgili mevzuat ile verilen diğer
görevleri yapmak.
Aile hekiminin görev yetki ve sorumluluklarını
düzenlemektedir. Maalesef bu kadar geniş bir
görev tanımı yapılınca evrensel anlamda bir
Aile Hekiminin yapması gereken asli görevleri
(bebek izlem ve aşıları, çocuk izlemleri, 15-49
yaş aile planlaması, gebe izlem ve aşıları,
lohusa izlemleri, kronik hastalık takipleri,
kanser taramaları, 1. basamak tanı-tedavi
hizmetleri)
yapacak
yeterli
zaman
kalmamaktadır.
Ancak mevcut iş yükü altında verilecek ek
görevlerin realizasyonu, gerçekçi bir bakışla
pek mümkün görünmemektedir. Öncelikle
Aile Hekiminin görev tanımını yeniden
tanımlamak ve Aile Hekiminin çalışma
süreleri içinde verimliliğini arttıracak
düzenlemeler yaparak Bakanlığın sağlık
politikalarına hizmet eder hale getirmek
gerekir düşüncesindeyim.
Bakanlığımızın Obezite izlemleri, kronik
hastalık takipleri, kanser taramaları gibi
ülkemizin sağlık öncelikleri olan konulara
öncelikli yaklaşımını taktirle karşılıyorum. Aile
hekiminin iş yükünün iyi analiz edilmesi ve
öncelikli görevi olan koruyucu sağlık
hizmetlerine daha fazla zaman ayırabilmesini
sağlayacak önlemlerin alınması ile Aile
Hekimlerimizin bu alanlarda harcayacakları
çaba halkımızın sağlığına ciddi katkı
sağlayacaktır.
Aile hekiminin iş yükü mevcut haliyle bile çok
fazladır, son 3 yılda eklenen 5 farklı aşı, çocuk
izlemleri ASE’nın iş kapasitesinin üstüne
çıkmıştır. Aile hekiminin iş yükünü içinde
ağzına kadar taş ve su dolu bir kovaya
benzetirsek, yeni eklenecek görevler mutlaka
bir şeylerin bu kovadan taşmasına neden
olacaktır, yani yapılması gereken bazı işler
yapılamayacaktır. Eğer ben bu işleri eksiksiz
yapıyorum, yapabiliyorum, buna zamanım var
diyen bir Aile Hekimi varsa bilin ki yalan
söylüyordur.
Obezite izlemleri, kronik hastalık takipleri ve
kanser
taramaları
Bakanlığın
mutlaka
gerçekleştirmesi gereken projelerdir ve Aile
Hekiminin asli işidir.
Aile Hekiminin bu asli işini yapacak zaman
bulabilmesi için kanaatimce 3 çözüm yolu
vardır:
1-Yeni kovalar almak ve dolu kovaların bir
kısmını bu boş kovalara taksim etmek. Yani
yeni birimler açarak Aile Hekimi başına düşen
nüfusu azaltmak. Mevcut konjonktürde
yetersiz hekim sayısı nedeniyle mümkün
görünmüyor.
2-Mevcut kovaları büyütmek, bir ASE ile
mevcut izlem ve aşılar zorlukla yürütülüyor,
Aile Hekimi temini zor ancak yardımcı sağlık
personeli temini daha kolay. Aile hekimliği
uygulama yönetmeliğine de konulan her 3 aile
hekimi
için
bir
personel
daha
görevlendirilebilmesini sağlayan düzenlemenin
alt
mevzuatını
çıkartarak
bu
görevlendirmelerin yapılması. Personel temin
edilebilecek yerlerde her Aile hekimi için,
temini zor olan yerlerde ise en fazla 2 Aile
hekimi için bir personel görevlendirilmesi.
Görevlendirme yapmak mümkün olamıyorsa
Aile Hekiminin cari gideri arttırılarak dışarıdan
çalıştıracağı eleman alabilmesinin sağlanması.
3-Kovaların sayısı arttırılamıyor veya kovalar
büyütülemiyorsa, mevcut kovalardaki iş akışını
hızlandıracak önlemlerin alınması.
*Belediye hekiminin olmayışı gerekçe
gösterilerek defin nöbetleri tutturuluyor,
belediyenin işini alile hekimi yapıyor,
* Adli tıp şube müdürlüğü olmasına Adli tıp
Uzmanı bulunmasına rağmen Aile hekimleri
otopsi nöbeti tutuyor.
* TSM’lerde Evde Sağlık hizmetleri birimleri
kurulmadığından evde sağlık hizmetlerini aile
hekimleri vermek durumunda kalıyor.
* Bulaşıcı hastalık temaslılarını TSM’nin takibi
gerekirken aile hekimleri takip ediyor.
*Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’nün spor
hekimi olması gerekirken Sporcu sağlık
muayenelerini aile hekimi yapıyor
33
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
*6631 sayılı yasanın 15. maddesi ile işe giriş
raporu düzenleme yetkisi işyeri hekimlerine
veya hizmet alınan OSGB’de çalışan işyeri
hekiminden alınması gerekirken aile hekimi
yetkisi olmayan bu raporu vermeye zorlanıyor.
*Aile hekimleri kendisine başvurmayan kişilere
hizmet verebilmek için onlara ulaşmaya
çalışıyor, 4000 kayıtlı hastadan, adres
değişikliği telefon değişikliği vs. nedenlerle
ulaşamadığı
kişilerin
peşinde
koşmak
dedektiflik yapmakla zaman kaybetmemek
yerine bu kişileri sadece TSM’lere bildirmesi
yeterli olmalı, TSM’ler ulaşmaya ve Aile
Hekimine yönlendirmeye çalışmalı.
* Hastanelerin sağlık nete veri göndermesi
sağlanmalı, hala doğum bildirimleri, hepatit 1
aşıları hastaneler tarafından sağlık net e
gönderilmiyor.
* Aile Hekimi kendi çalışma planını
oluşturamıyor, 8 saatlik çalışma süresinden
efektif yararlanamıyor hastanın yoğun
başvurduğu 10.00-12.00 ve 13.00-15.00
saatleri arasında yığılma yaşanıyor, diğer
saatlerden
gereğince
yararlanılamıyor,
randevulu ( randevusuz gelenide mağdur
etmeyin yaklaşımı ile değil gerçekten
randevulu hasta bakılması) çalışmaya izin verip
kolaylaştırılmalı. MHRS ile randevulu çalışmak
imkansız çünkü sistem çalışmıyor. Ev ziyaret
saatleri arttırılmalı 4 saat yeterli değil.
*Çok küçük önlemlerle Aile Hekiminin daha
efektif çalışması sağlanabilir. Kanser taraması
yapacağımız, kronik hastalık takibi yapacağımız
saatlerimizi
maalesef
işini
yapmayan
kurumların işini yapmakla harcıyoruz.
*Mevcut zaman içinde yapılamayacağını
bilebile, iş tanımını geniş tutup yasal
sorumluluğu Aile Hekimine yüklemek ilerde
Aile hekimlerine ciddi malpraktis davalarının
açılmasına neden olabilecektir.
*Uygulamalar konusunda Aile hekimlerinin
sahadan yapacağı geri bildirimlerin Bakanlıkça
dikkate alınması yararlı olacaktır.
AİLE HEKİMLERİ VE ACİL NÖBETLERİ
Yılda 90 milyon acil başvurusu olduğu ve en
iyimser tahminle bunların ancak %30 unun
tıbbi acil tanımına girdiği bilinmektedir.
Acillere bu kadar yoğun başvuru olmasının 2
temel sebebi vardır,
1-Çalışan insanların çalışma saatleri içinde izin
alarak sağlık kuruluşuna başvuramaması
2-Acillere yapılan başvurulardan muayene
ücreti katkısı alınmadığı gibi yanlış bir bilginin
halk arasında yaygın olmasıdır, yeşil alan
hastalarından katkı payı alınmaktadır.
Acile başvuran bu yeşil alan hastalarının büyük
bölümü, vital bulguları stabil hale getirilip
ertesi gün Aile Hekimine yada uzman hekime
başvurması istenmektedir.
Sayın Bakanımızın belirttiği gibi sağlık
hizmetinin 7 gün 24 saat devamlılığı esastır.
Ancak başvurunun yoğun olduğu, il
merkezlerinde ve büyük ilçe hastanelerinde
acil olmayan vakalara bu hizmetin acillerde
verilmesi, gerçek acil hastaların alması
gereken
öncelikli
sağlık
hizmetini
aksatmaktadır. Büyük hastanelerde pek çok
uzmanlık dalında sayıları 7-8’i bulan uzman
hekim çalışmaktadır, mesai saatleri dışında
poliklinik hizmeti organize edilebilir ve
Bakanlığımızın bu konuda yayınlanmış
genelgeleri
mevcuttur.
Küçük
ilçe
hastanelerinde, hekim sayısının gerçekten
yetersiz olduğu (başhekim dışında hastanedeki
tüm hekimlerin nöbete girmesine rağmen),
durumlarda KHB’ne bağlı diğer hastanelerden
ihtiyacın karşılanması doğru olacaktır. Buna
rağmen ihtiyacın karşılanamadığı durumlarda
THSK’na bağlı öncelikle TSM hekimlerinin,
yeterli gelmediği durumlarda Aile Hekimlerinin
mesai saatleri dışında İş kanununda belirtilen
yıllık 270 saati aşmamak kaydıyla nöbet
tutmaları şeklinde düzenleme yapılabilir.
Aile hekimleri yukarıda da bahsettiğimiz yoğun
iş yükü nedeniyle asli işlerini bile çalışma
saatleri
dışına
taşırmakta,
mernis
güncellemelerini, Ölüm bildirimlerini, Evde
Sağlık Hizmeti raporlarını, performans
itirazlarını,
ASM’lerin
işletmesinden
kaynaklanan
bakım
onarım,
yazışma,
muhasebe gibi işleri zaten çalışma saatleri
dışında yapmaktadırlar. Sanıldığının aksine pek
çok aile hekiminin çalıştığı süre haftalık 40
saatin çok üzerindedir, birçok aile hekimi için
çalışma süresini belirleyen çalışma saatlerine
sığdıramadığı işlerdir.
Aile hekimleri 5258 sayılı kanuna bağlı olarak
idari hizmet sözleşmesi ile çalışmakta ve
34
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
ödemeleri hizmet satın alma kaleminden
yapılmaktadır.
5258 sayılı kanunun 1. maddesi ‘Kanunun
amacı olarak birinci basamak sağlık
hizmetlerinin geliştirilmesi, birey ihtiyaçları
doğrultusunda koruyucu sağlık hizmetlerine
ağırlık verilmesini’ öngörmektedir. 2. maddesi
ise ‘Aile hekiminin tanımını kişiye yönelik
koruyucu sağlık hizmetleri ile birinci basamak
teşhis, tedavi ve rehabilite edici sağlık
hizmetlerini kapsamlı ve devamlı olarak belli
bir mekânda vermekle yükümlü, gerektiği
ölçüde gezici sağlık hizmeti veren ve tam gün
esasına göre çalışan aile hekimliği uzmanı
veya Sağlık Bakanlığının öngördüğü eğitimleri
alan uzman tabip veya tabiptir.’ şeklinde
tanımlamıştır. Aile Hekiminin acil servislerde
nöbet tutması kanunun amacı ve aile
hekiminin tanımına uymamaktadır.
Gerekçe olarak ileri sürülen eğitim eksikliğinin
giderilmesi şeklinde bir açıklama biz pratisyen
hekimlerin onurunu kırmıştır. Şu an Aile
hekimliği yapan hekimlerin bir bölümü yıllarca
acillerde
çalışmışlardır.
Hastaneden
kopmasınlar şeklinde bir yaklaşımda çok doğru
değildir, birçok hekim meslek hayatları
boyunca hiç hastanede çalışmamışlardır,
çünkü sağlık hizmetinin verildiği tek yer
hastaneler değildir, meslek hayatı boyunca 1.
basamak sağlık hizmeti vermiş hekimler vardır.
Aile hekimlerinin Acil nöbetlerine karşı
olmalarının nedenleri:
1- Aile hekimleri 5258 sayılı kanunun tanımına
uygun olarak, sözleşmeleri gereğince Aile
hekimliği yapmak istemektedirler. Aile hekimi
olarak zaten ciddi bir iş yükü vardır. Zorunlu
nöbet kavramına bu nedenle karşıdırlar.
Gönüllülük esas olmalıdır.
2-Acil tıp disiplini tamamen farklı bir alandır,
ayrı
bir
eğitim
ve
sertifikasyon
gerektirmektedir. Birçok Aile Hekimi bu
disiplinde çalışmamıştır ve sertifikasyon
eğitimi yoktur. Oluşabilecek mesleki kötü
uygulamaların
hukuki
ve
vicdani
sorumluluğunu Aile Hekimi üstlenmek
istememektedir.
3- Farklı bir birimde ayda 8 saat zorunlu nöbet
tutulması hedeflenen amacı sağlamayacaktır.
Birimin çalışma disiplinine uyum sağlamak
imkansız olacaktır. Ne görevlendirilen Aile
Hekimi nede görevlendirildiği birim bu
görevlendirmeyi benimsemeyecektir.
4-Özellikle il merkezleri ve büyük ilçelerde Aile
Hekimlerinin yaş ortalaması çok yüksektir,
birçok hekim nöbet olmadığı için aile hekimliği
yapmaya devam etmektedir, çünkü ileri yaş ve
kronik hastalıkları nedeniyle nöbet tutabilecek
durumda değillerdir.
5- ZMSS sigortası yapılırken, Sağlık Bakanlığı
Aile Hekimleri ile organik bağının olmadığını
sadece hizmet satın aldığı serbest hekim
oldukları gerekçesi ile ZMSS ücretinin % 50 sini
ödememiştir. Aile Hekimi olarak ve çalışma
yeri ASM olarak beyan edilerek yapılan
ZMSS’ler acilde gerçekleşecek tıbbi kötü
uygulamaların
tazminatlarını
karşılamayacaktır.
Acillerde
çalışılırken
yapılması gereken ZMSS için ödemeyi kimin
yapacağı konusu belirsizdir.
6- Nöbetler karşılığı 657 sayılı kanun
çalışanlarına ödenen nöbet ücretlerinin (8 saat
için net 70 TL civarında) Aile hekimlerine de
verilmesi öngörülmektedir, ancak kurum
çalışanlarına
ödenen
kurum
döner
sermayesinden yapılan ek ödeme Aile
hekimlerine verilmeyecektir, oysa ki KHB
mevzuatı dışarıdan çalıştırılacak hekim ve
personele kurum döner sermayesinden ek
ödeme yapabilme imkanı tanımaktadır. Eşitlik
ve hakkaniyet ilkesine aykırıdır. Kurum
çalışanına ödenen döner sermaye ek ödemesi
aile hekimine de verilse beklide acil deneyimi
olan pek çok hekim gönüllü olarak bu
nöbetleri tutmak isteyebilecektir. Bu haliyle
Aile Hekimlerinde KHB ne ucuz iş gücü arandığı
algısı oluşmuştur.
Aile Hekimine zorunlu acil nöbetleri
tutturulmasının olumsuz etkileri:
1- İleri yaşta olup, kronik hastalığı bulunan
nöbet tutamayacak durumda olan hekimlerin
emekliye ayrılmayı düşünmeleri. Kamu dışında
gündüz çalışabilecekleri iş alanları mevcuttur.
2- Aile hekimliği artan iş yükü azalan gelirler
nedeniyle, cazip bir iş olmaktan çıkmıştır. Şu
an il merkezleri ve büyük ilçe merkezlerinde
çalışan 4000 hasta üzerinden en fazla
alınabilen ücret 5500 TL’dir. Kiralama ile
kurulan ASM’lerde cari gider ancak masrafları
karşılamaktadır. Hastane acillerinde bu ücretin
daha fazlası, TSM’lerde ve 112’lerde ise 450035
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
5000 TL civarındadır. Özel hastanelerde ise
6000-7000 TL ücretler önerilmektedir. Aile
Hekimliği Ücret ve sözleşme yönetmeliğinde
yapılması düşünülen katsayı çarpanlarının
düşürülmesi ile gelirler daha da düşecek ve
Aile Hekimliğine geçen pek çok acil deneyimi
olan hekim Aile Hekimliğinden istifa ederek
özel sağlık kurumlarına ya da 657’ye dönerek
Sağlık Bakanlığına bağlı diğer kurumlara
yöneleceklerdir. Bu yolla Acillerdeki hekim
eksikliğine bir çözüm bulunmuş olur ama Aile
Hekimliği uygulamasının sonunu getirir.
3- Zaten iş yükü fazla olan Aile Hekimi bu
nöbetler nedeniyle motivasyon kaybına
uğrayacak, asli görevini gerektiği gibi
yapamayacak, hasta memnuniyetinin en
yüksek olduğu Sağlık hizmet sunucusu olan
Aile hekimliğinden hasta memnuniyeti
azalacaktır.
4- Aile Hekimi yabancı olduğu bir birimde
çalışma düzenine uyum sağlamakta güçlük
çekecek, alışana kadar ( ayda 8 saat nöbetle
çok zor) ortaya çıkabilecek uyum sorunları ve
tıbbi kötü uygulamaların vicdani ve ciddi
hukuki sorunları ile karşılaşacaktır.
Acillerde yetersiz hekim sorununa çözüm
önerileri:
1- Sağlık Bakanlığına hizmet veren 35.500
pratisyen hekimin 21.000’i Aile Hekimidir,
diğer 14500 pratisyen hekimin dengeli dağılımı
ve Acillerde bu hekimlerden yararlanılması.
2- Büyük hastanelerde 16.00 – 24.00 saatleri
arasında ana branşlarda poliklinik hizmeti
verilmesi, acillere başvuruyu azaltacaktır. Son
yıllarda özellikle il hastanelerinde uzman sayısı
ciddi oranda artmıştır. Örneğin 8 iç hastalıkları,
6 KBB uzmanının olduğu bir hastanede mesai
dışında da ihtiyaç duyulurken tüm hekimlerin
mesai içi poliklinik yapmaları işletme
mantığına uygun değildir, zaten acile gelen
yeşil alan hastaları vital bulgularına bakılıp
stabil hale getirildikten sonra gündüz bu
polikliniklere
başvurması
için
yönlendirilmektedir. Mesai saatleri dışında
yapılacak 2. bir başvurunun önüne geçilmiş,
ertesi gün için işgünü kaybı engellenmiş ve
hasta memnuniyeti sağlanmış olacaktır. Aile
Hekimlerinin ASM’lerinde uyguladığı esnek
mesai benzeri bir uygulama yapılabilir.
3- KHB acillerde ya da hastanelerin diğer
birimlerinde ihtiyaç duyduğu alanlarda
gönüllülük esasına göre sözleşme ile hekim ya
da yardımcı sağlık personeli çalıştırabilir. Şu an
Acillerde çalışan hekimlere ödediği nöbet
ücreti ve ek ödemeyi ödemesi yeterlidir, acil
deneyimi olan hekimlerden ciddi talep
olacaktır.
4- Aile Hekimleri gönüllülük esasına göre,
karşılığı hakkaniyetle ödenerek hafta sonu ve
resmi tatil günlerinde (08.00 – 17.00)
saatlerinde
hizmete
uygun
birimler
düzenlenerek 1. basamak tanı ve tedavi
hizmeti verilmesi sağlanabilir.
5- Aile Hekimlerine ek cari gider ve saat ücreti
ödenerek gönüllülük esasına göre çalışma
sürelerini uzatmaları önerilebilir. Bu yolla
Acillere
başvuru
azalacağı
gibi
aile
hekimlerinin asli işlerini yapmak için zamanları
da artacaktır.
6- Hekimlik bir sanattır, zorlama ile bir
sanatçıya iyi bir eser ürettirmek imkansızdır,
ancak üretilen eserin sayısını arttırabilir. Eserin
niteliğinin iyileşmesini ise gönüllülük, tatmin
ve motivasyon sağlayabilir.
AİLE HEKİMLİĞİ ÜCRET YÖNETMELİĞİ
DEĞİŞİKLİĞİ
13.12.2010
tarihinde
tüm
Türkiye’de
30.12.2010 tarihinde yapılan yönetmelikle Aile
Hekimleri ve ASE’larının ücretlerinde katsayı
düşüşlerinden kaynaklı %12-15 civarında bir
azalma olmuştu. Ayrıca ASM cari giderlerinin
ödemesi yarıya düşürülerek, diğer %50’lik
bölümün ödemesi sınıflandırma kriterlerine
bağlanmıştı.
Aile
Hekimliği
Ücret
ve
sözleşme
yönetmeliğinde
yapılmak
istenen
son
değişiklikle kişi başına yapılan ödemelerin
katsayıların düşürülüp, kanser taramaları,
kronik hastalık takipleri ve acil nöbetlerine
endeksli pozitif performans uygulaması
getirilmek istenmektedir.
Pozitif performansın ücretlere etkisi
Hastane nöbetleri, 8 saatten oluşan 3
nöbetten ayda 24 saat hastane acillerinde
nöbet tutulması halinde Aile Hekimi için her
sekiz saat için brüt 82 T.L. net 60 T.L. pozitif
performans ücreti verilmesi, A.S.E. için 8 saat
46 T.L. net
36
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Kanser taramaları, Kolon CA, Serviks CA,
Meme CA için hedef kitlenin % 70 den
fazlasının taranması halinde ( ayda 200-250
civarında tarama ) halinde Aile Hekimi için en
fazla brüt 204 T.L. net 149 T.L. pozitif
performans ücreti. A.S.E. için net 98 T.L.
Kronik
hastalık
izlemleri,
kapsamı
belirtilmemiştir. Hedef kitlenin ne olduğu belli
değildir ancak tümünün yapılması halinde Aile
hekimine brüt 204 T.L. net 149 T.L.
performans ücreti verilmesi.
A.S.E. için net 98 T.L.
Aile hekiminin ayda 24 saat acil nöbeti
tutması, tüm kanser taramalarında ve kronik
hastalık takiplerinde hedefi gerçekleştirmesi
halinde toplam net ödeme 478 T.L dir ve
katsayılarda düşüşten kaybı karşılamaktan
uzaktır.
Aile Sağlığı Elemanları için ise ayda 24 saat
acilde
nöbet
tutması
tüm
kanser
taramalarında ve kronik hastalık takiplerinde
hedefi gerçekleştirmesi halinde toplam net
ödeme 336 T.L dir.
Bu yapılacak düzenleme ile katsayılar
düşürülmesinden kaynaklanan kaybın pozitif
performans ile telafisi düşünülmüş ancak
getirilen ek işlerin tamamı yapılsa bile ücretler
yine de düşmektedir.
Aile Hekimlerinin Durumu
Türkiye’de son 3 yılda iş yükü artarken geliri
azalan başka bir meslek grubu maalesef
yoktur. Aile hekimliğine geçişte TSM, 112 ve
Hastanelerde çalışan hekimlerin gelirlerinin
üzerinde bir kazancı olan Aile Hekimlerinin
gelirleri maalesef aynı düzeye veya altına
düşecektir.
Özellikle İl merkezleri ve merkezi büyük
ilçelerde çalışan, şahıstan kiralama ile ASM
kuran hekimlerin net gelirleri TSM de çalışan
emsal hekimlere çok yakındır.
ASM cari giderleri istenen fiziki altyapıya
yapılan harcamalar, yüksek kiralar ve stopaj
ödemeleri, artan işletme maliyetleri nedeniyle
yeterli olmamaktadır, amortisman giderleri
hesaplandığında işletme mantığı ile bakarsak
zarar etmektedir.
İlçelerde kamu binalarında çalışan A.H. leri
nispeten harcamaları daha az olduğundan, cari
gider harcamasından arta kalan ve bölge
tazminatı, mobil ödeneği gibi ek ödeme
kalemleri ile nispeten daha iyi bir gelire
sahiptirler.
Aile
hekimlerinin
ücretleri
değerlendirilirken bu grubun kazancının baz
alınması, şahıstan kiralama ile ASM kuran, kira
ve işletme maliyetleri çok yüksek olan
merkezlerdeki hekimlerin içinde bulunduğu
zor durumun gözden kaçırılmasına neden
olmaktadır.
Aile Sağlığı Elemanlarının Durumu
Aile Sağlığı elemanları Aile Hekimliğine geçişte
TSM de çalışan meslektaşlarından 500-600 T.L.
fazla ücret alıyorlardı. Şu an bu fark 250-300
T.L.’dir. Yapılacak düzenleme ile aynı ücreti
alabileceklerdir.
A.S. Elemanının iş yükü gerçekten çok ağırdır.
Sağlık ocağı döneminde dar bir alanda 20002300 kişiye hemşire, ocak ebeleri, tıbbi
sekreterler ve Sağlık memurlarının sağladığı
lojistik destekle hizmet verirken şimdi tek
başlarına çok geniş beklide tüm ili kapsayan bir
alanda 4000 nüfusa iki kat artmış aşı ve izlem
yapmaktadırlar.
Aile Sağlığı Elemanlarının ücretlerinde
yapılacak bir düşüş zaten zorlukla yürüttükleri
ASE görevinden istifa ederek TSM’lerine ve
diğer sağlık kuruluşlarına dönmelerine neden
olacaktır. Toplum Sağlığı Merkezlerinden
görevlendirme ile gönderilecek personelin,
sözleşme ile performansa dayalı çalışan A.S.
Elemanlarımızın
yaptığı
işi
yapması
imkansızdır. A.S. Elemanlarımızın istifası
halinde bizlerinde A.H. yapabilmemizi imkansız
hale getirecektir.
Ücretlerde düşüş olmasa dahi iş yüküyle başa
çıkamamaktadırlar, motive edilmeleri için A.S.
Elemanlarının 657 ye tabi emsal personelden
en az % 20 fazla bir gelir elde etmesi gerekir.
A.H. ve A.S. Elemanlarının emeklilikle ilgili
sorunları
A.H. ve ASE’ları 657’den ücretsiz izne ayrılmış
olup,
idari
hizmet
sözleşmesi
ile
çalıştıklarından
Emekli ikramiyesine esas kıdem yılı
ilerlemediğinden Aile Hekimliği yaptığımız her
yıl için emsalimiz olan diğer doktorlardan 2400
T.L eksik emekli ikramiyesi alabileceğiz. Söz
gelimi 20 yıllık hekimken A.H ne geçen ve 10
yıl sonra emekli olan Doktor 48.000 T.L. emekli
ikramiyesi alırken A.H. ne geçmeyen Doktor
37
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
72.000 TL emekli ikramiyesi alacaktır. A.H. nin
10 yıl için kaybı 24.000 T.L.dir.
Emekli maaşına esas SGK primlerimiz eski
maaşlarımız üzerinden yatırılmaktadır, 23 yıllık
bir hekim için 2393 T.L dir, Oysaki A.H.
olmayan doktorlar için maaş+sabit ödeme
tutarı olan 3395 T.L. üzerinden yatırılmaktadır.
Emeklilik günlerimizde ciddi hak kaybı söz
konusu olacaktır.
Bu konuda çalışma yapılması ve bu hak
mağduriyetinin giderilmesi gerekir.
AİLE HEKİMLİĞİ VE KANSER TARAMALARI
Aile Hekimliği Uygulama yönetmeliğinin 4.
maddesinin f bendi Kanser taramalarını Aile
Hekimlerinin görevleri arasında saymıştır.
(f) Kayıtlı kişilerin yaş, cinsiyet ve hastalık
gruplarına yönelik izlem ve taramaları (kanser,
kronik hastalıklar, gebe, lohusa, yenidoğan,
bebek, çocuk sağlığı, adölesan (ergen), erişkin,
yaşlı sağlığı ve benzeri) yapmak.)
Bu madde ile maalesef kanser taramalarının
hukuki
sorumluluğu
Aile
Hekimlerine
bırakılmıştır, halbuki kanser taramaları
multidisipliner bir yaklaşım gerektirmektedir
ve bir ekip işidir.
Serviks CA için; patoloji uzmanı ve Kadın
doğum Uzmanı, Kolon CA için; radyoloji
uzmanı, patoloji uzmanı, gastroenteroloji
veya genel cerrahi/ iç hastalıkları uzmanı,
Meme CA için; radyoloji uzmanı, patoloji
uzmanı ve genel cerrahi uzmanı ile birlikte
yürütülebilecek bir taramanın tüm hukuki
sorumluluğu bu madde ile Aile Hekimlerine
verilmiştir. Yarın kanser olan biri bu maddeye
istinaden Aile Hekimim benim kanser
taramalarımı yapmadı, yapsaydı erken teşhisle
kurtulabilirdim şeklinde bir tıbbi kötü
uygulama davası açabilecektir.
4040 nüfusum için kanser taramalarında
hedef kitlem
* Serviks CA için 30 yaş üstü kadınlar 1259 kişi
* Meme CA için hedef kitlem 40-69 yaş
kadınlar 784 kişi
( elle meme muayenesi için 1450 kadın)
* Kolon CA için 50 yaş üstü kadın ve erkek
1162 kişi
Bakanlığın hazırladığı mevzuata göre 1 yılda
yapmam gereken işlemler,
1450 klinik meme muayenesi, 392 mamografi,
630 PAP-smear, 252 HPV testi, 581 Gaitada
gizli kan, 232 kolonoskopidir.
Yukarıda iş yükü analizinde belirtildiği gibi
4000 kayıtlı hasta ile zaten mevcut iş yükü
zorlukla
karşılanabilmektedir.
Kanser
taramalarının
gerekliliğine
yürekten
inanıyorum ancak mevcut iş yükü ile sadece
bir yardımcı sağlık personeli ile bu işlemlerin
takibini beklemek oldukça iyimser bir yaklaşım
olacaktır, yapılması imkansızdır, yaparım veya
yaptım diyen yalan söylemiş olur.
Kanser taramaları için gerekli fiziki altyapı ve
tıbbi
donanım
A.S.
Merkezlerinde
bulunmamaktadır, bunun için ciddi bir
organizasyon gerekir, yukarıda belirttiğim
ekiplerin oluşturularak, Aile Hekimlerinin bu
ekiplerle birlikte çalışması gerekir.
Aile hekimlerinin kayıtlı hedef nüfuslarına
kanser ve kanser taramaları ile ilgili bilgi
vermeleri, aydınlatılmış onam almaları,
taramaların yapılacağı birimlere sevk evrakı ile
yönlendirmeleri, bu birimlerin aile hekimine
geribildirimde bulunması şeklinde bir düzenin
işleyiş
açısından
yararlı
olacağını
düşünüyorum.
Maalesef 15-49 izlemleri, gebe izlemleri,
bebek izlemleri, bebek aşılarında olduğu gibi
kanser taramalarında da vatandaşa bir
sorumluluk verilmeden, kendi başvurusu
olmadan sadece Aile Hekiminin onu araması,
taramaya ikna etmesi, gelmiyorsa evine
gitmesi ret tutanağı tutması,
gibi bir
yaklaşımda
bulunulması
ciddi
sorun
yaratacaktır.
Bu
taramalar
neredeyse
nüfusumuzun
yarısını
2000
kişiyi
ilgilendirmektedir. 1050 kişiyi ilgilendiren 1549 yaş kadın izlemlerini bile güçlükle
yapıyoruz.
Vatandaşımız Sağlık Kurumlarını sadece
hastalandıklarında gidecekleri yerler olarak
görüyor, bebeğini izleme çağırdığımızda bile
‘hasta değil ki neden getireyim?’ şeklinde bir
yaklaşımda bulunuyor, çoğu kez 3-5 kez
telefon açmak ikna etmek durumunda
kalıyoruz, bazen evine gitmemize rağmen
izlemi yapamıyoruz.
Kanser taramalarının yapılması gereklidir
ancak bilgilendirici kamu spotları ve
vatandaşın bilgilendirilmesi, A.S.M.’lere
38
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
başvurusunun sağlanması şarttır. ASM’ye
başvurmayan ve kendisine bilgi verilmesine
rağmen izlemlerini yaptırmayan kişilerin
hukuki
sorumluluklarını
üstlenmek
istemiyoruz, kimseye zorla kanser taraması
yaptıramayız, hasta haklarına aykırıdır.
Sosyal Güvenlik Kurumu mevzuatına, Genel
Sağlık Sigortası’ndan yararlananların en az
yılda bir kez Aile Hekimine başvurmaları
zorunludur
ibaresi
eklenmelidir,
bu
başvuruyu yapmayanların GSS’sı askıya
alınmalıdır. Aynı şekilde Kanser taramalarını
yaptırmayanların gelişecek kanser ilişkili
hastalıkları GSS sigortası kapsamından
çıkartılmalıdır. Vatandaşa hiçbir sorumluluk
vermeden onun tüm hukuki sorumluluğunu
taşımamızı beklemek haksızlıktır.
Katsayılardaki düşüşün ücretlere etkisi
Aile hekimi için örnek puan hesabı ( ilimizde çalışan 5 hekim için hesaplandı EK1)
4000 ÜSTÜ KESİN KAYITLI , AİLE HEKİMİ , MOBİL YOK
GRUP
SAYI
ESKİ KATSAYI ESKİ PUAN YENİ KATSAYI
YENİ PUAN
GEBE
37
3.0
111
3.0
111
LOHUSA
10
0.0
00
3.0
30
0-59 AY
223
1.6
356.8
1.6
256.8
65 YAŞ ÜSTÜ
440
1.6
704
1.6
704
DİĞER
3300
0.79
2607
0.64
2112
TOPLAM
4000
-----3778,8
-----3313,8
ESKİ
YENİ
İLK 1000 P
2798 T.L.
2798 T.L.
1000 P ÜSTÜ
5173 T.L.
4307 T.L.
TOPLAM BRÜT
7971 T.L.
7105 T.L.
BÜRÜT KAYIP 866 TL
NET KAYIP 633 T.L.
Aile Sağlığı Elemanı için örnek puan hesabı ( ilimizde çalışan 5 ASE için hesaplandı EK1)
4000 ÜSTÜ KESİN KAYITLI , yüksek okul mezunu A.S.E.
GRUP
SAYI
ESKİ KATSAYI ESKİ PUAN
YENİ KATSAYI YENİ PUAN
GEBE
37
3.0
111
3.0
111
LOHUSA
10
0.0
00
3.0
30
0-59 AY
223
1.75
390.25
1.75
390.25
65 YAŞ ÜSTÜ
440
1.75
770
1.75
770
DİĞER
3300
0.80
2640
0.64
2112
TOPLAM
4000
-----3911.25
-----3413.25
ESKİ
YENİ
İLK 1000 P
1756 T.L.
1756 T.L.
1000 P ÜSTÜ
2168 T.L.
1797 T.L.
TOPLAM BRÜT
3924 T.L.
3553 T.L.
BÜRÜT KAYIP
371 TL
NET KAYIP 316 TL
Katsayılardaki düşüş ile A.Hekimlerinde 600-700 T.L. A.H.Uzmanlarında 800 T.L.
A.S.Elemanlarında ise 300-350 T.L. arasında ücret düşüşü gerçekleşmektedir.
39
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
''Aile hekimliği Uygulamalarında'' ''Kalite''
(İyi Hekimlik Uygulamaları)
çalışırlar ama bu temponun içinde maalesef
oturup hastayı dinlemeye, onunla insani ilişki
kurmaya zaman bulamazlar.
Hastanın da rolü değişmektedir ama
değişmeyen hastanın cesarete, umuda, güvene
ve bir hekimin şefkatine olan gereksinimidir.
Bu yüzden tıp eğitimi ve uygulamaları bilim
kadar hümanizmayı ve insani iletişimi de
içermek zorundadır.
Tıpta insan Bilimleri: Beşeri bilimleri
(edebiyat, felsefe, etik, tarih, inanışlar), sosyal
bilimleri (antropoloji, sosyoloji, psikoloji,
kültürel çalışmalar) ve sanatı (edebiyat, tiyatro,
müzik, görsel sanatlar,…) ve bunların tıp
eğitimi ve tıp pratiğine yansıtılmasını içeren
bilimsel disiplinler arası bir alandır.
Dr. Cengiz DAĞLARAŞTI
Osmaniye Aile Hekimleri Derneği Yönetim
Kurulu Başkanı
Kalite kavramı insanların ve sistemlerin "hata
yapması" ve "mükemmele ulaşma isteği"
gerçeğinden ortaya çıkmıştır. Latince nasıl
oluştuğu
anlamına
gelen
"Qualis"
kelimesinden
türemiş
ve
"Qualitas"
kelimesiyle ifade edilmiştir.
Kalite; belirlenen şartlar altında ve belirlenen
bir zaman süresi içinde istenilen fonksiyonları
yerine getirebilme kabiliyetidir.
Aile hekimliğinde kalite ve iyi hekimlik
uygulamaları işte bütün bu konularda bilgi
sahibi olmayı iyi bir hekimlik mesleği için
önemli görmekteyiz. Tüm hekimlerimizi
düzenin getirdiği performans-puan, hasta
sayısının ve iş yükünün fazlalığı, nöbetler vs
gibi sebeplerle mesleklerinin daha kötüye
gitmemesi için KALİTELİ-İYİ HEKİMLİK yapmaya
davet ediyoruz. Bunun için işlerine ve
mesleklerine ve kendilerine ayırdıkları
zamandan ve hizmetlerinin gereğinden, etik
değerlerimizden
ödün
vermemelerini
öneriyoruz. İçinde bulunduğumuz toplumla ve
özellikle de meslektaşlarımızla daha sıkı bağlar
kurmamız ve çeşitli faaliyetlerle hepimize ait
olan STK’ların, Tabip odalarımızın, meslek
derneklerimizin tüm mesleki faaliyetlerine
katılarak ve katkıda bulunarak aktif rol
almamızı önermekteyiz.
ISO’nun kalite için yaptığı tanım ise : “kalite,
bir mal ya da hizmetin belirli bir gereksinimi
karşılayabilme yeteneklerini ortaya koyan
karakteristiklerin tümüdür.”
HİZMET KALİTESİ AÇIKLAYAN EVRENSEL
KRİTERLER: Erişebilirlik, Tepkisellik, Zamanlılık,
Tamlık, Doğruluk, Profesyonellik, Güvenilirlik,
Güvenlik, Anlaşılabilirlik, Süreklilik, Esneklik,
Ortam, Görünüm kriterlerinden oluşmaktadır.
İYİ HEKİMLİK UYGULAMALARI:
İyi bir hekim: Kapsamlı ve uygun bir bilgiyi
edinmiş, hümanist, mesleğine tutkun, seçtiği
kariyerde başarılı, yaşam boyu öğrenmeye
istekli ve yetkin bir hekimdir.
Öte yandan hekimlik fiziksel ve ruhsal olarak
aşırı baskı altında kalınabilen bir meslektir. Pek
çok hekim yaşamı zenginleştirmenin yegane
yolu olan sanattan, sanatın zevk alma
araçlarından habersiz olarak yaşamaktadır.
Ayrıca hekimler ağır öğrenme yüküyle, mesleki
olmayan
okumaların
zevkine
varamamaktadırlar.
TIP: Tedavinin bittiği noktada insani yardım
iletişim anlayış başlamaktadır. Tıp eğitimi
müfredatı maalesef bu becerileri içermez.
Hekimler haftada 60-80 saat durmaksızın
40
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Medical Tourism, Irregular Immigrants’
Health Conditions and Problems of
Globalizing The Health Sector in Turkey
and socio-economic background. It will focus
on the problems related, but not limited to
the health care workers’ inadequate
knowledge of foreign languages, lack of trust
against
the
foreign
patients
and
generalizations and labeling of those patients
according to their nationality, ethnic
background and gender. At the end, it will
suggest possible solutions to these problems
by empathizing with the foreign patients’
social and cultural problems.
Ayşecan Terzioğlu, Koç University
Health is increasingly conceptualized as a
global matter, and health policies are shaped
accordingly in Turkey. Since the early 2000s,
the AKP’s health policies aimed at achieving a
more equalitarian medical sector and making
Turkey one of the main global centers of
medical tourism. For these purposes, several
projects are implemented in order to improve
the medical, bureaucratic and technological
infrastructure of hospitals and cooperate with
the private hospitals and health firms to
represent Turkey in abroad. In the 2010s,
these projects became more large scale and
inclusive in terms of being open to
collaborations from every Turkish city and
including the state as well as private hospitals.
However, my research on the globalization of
health sector in Turkey shows that the
humanitarian, social and cultural aspects of
global health are systematically neglected in
those projects so that they help to reproduce
the health inequalities at local, national and
global levels. This talk aims to discuss these
patterns of inequalities and suggest solutions
for a more equalitarian global health in
Turkey, based on the interviews conducted
the with policy makers, patient’s supervisors,
doctors, nurses, who take care of foreign
patients and health activists who work on
improving the living and health conditions of
the asylum-seekers who came from various
countries in Africa and the Middle East to
Turkey.
It will also include a critical analysis of the
concepts of biological citizenship and intimate
citizenship, which are often used in the recent
works that discuss global health. The talk will
contrast the meticulously detailed and
ambitious policies on medical tourism with
how the living and health conditions of the
irregular immigrants are largely overlooked at
a policy level. It will contend that the ways in
which a foreign patient receives health care
depends largely on her or his political position
41
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Poster Özetleri / Poster Abstracts
42
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
P- 01
KAS-İSKELET SİSTEMİ AĞRILARI VE EŞLİK
EDEN KRONİK SİSTEMİK HASTALIKLAR
(%27,1)
alt
ekstremite
ağrıları
ile
başvurmuştur. Gövde kaynaklı ağrıların çoğu
bel (%38,3), üst ve alt ekstremite kaynaklı
ağrıların çoğu, el bileği (%14) ve ayak bileği
(%13,1) ağrıları ağırlıklı olmak üzere, eklem
ağrılarından (sırasıyla, % 22,4 ve %28,9)
oluşmuştur. Ağrılar ile yaş grupları (p=0,645)
ve cinsiyet (p=0,948) arasında istatistiksel
olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Gövde
ağrısı ile başvuranlar ile lomber disk hernisi
(LDH) arasında da istatistiksel olarak anlamlı
bir fark tespit edilirken (p=0,010), gövde
ağrısının diğer sistem hastalıkları ile arasında
herhangi bir ilişki saptanmamış; ancak, bel
ağrısı ile başvuranlar ile astım hastalığı olanlar
arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark
bulunmuştur (p<0,001). Üst ekstremite ağrıları
ile başvuranlar ile endokrin ve metabolik
hastalığı olanlar arasında da istatistiksel olarak
anlamlı bir fark saptanmıştır (p=0,013).
Baki Derhem, Zehra Dağlı, A. Gülsen Ceyhun
Peker, Tuğba Yurdakul, Zeynep Bayraktutar,
A. Selda Tekiner, Mehmet Ungan
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği Anabilim Dalı, Ankara
Amaç: Birinci basamağa yapılan başvuruların
en sık nedenlerinden biri kas ve eklem
ağrılarıdır. Kas ve eklem sorunları olan
hastaların büyük bir kısmında eşlik eden kronik
sistemik hastalıklar da bulunmaktadır. Bu
çalışma, kas-iskelet sistemi ağrısı yakınması ile
başvuran hastalarda bulunan kronik sistemik
hastalıkların sıklığını ve aralarında ilişki olup
olmadığını saptamayı amaçlamıştır.
Gereç ve Yöntem: Geriye dönük, kesitsel ve
tanımlayıcı olarak yapılan çalışmaya 2012
yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği polikliniğine kas-iskelet sistemi ağrısı
yakınması ile ilk kez başvuran, 16 yaş ve üzeri
tüm hastalar alınmıştır. Aktif yakınma
olmaksızın ağrı kesici ve/veya kas gevşetici ilaç
yazdırmak için yapılan, bu nedenle ağrı ile
ilişkili tanı kodları kullanılan başvurular çalışma
dışında
bırakılmıştır.
Ağrı
yakınması
kaynaklandığı yere göre gövde ve üst ve alt
ekstremite ağrısı olarak gruplanmıştır.
Hastaların sahip olduğu kronik hastalıklar ise
solunum sistemi, endokrin ve metabolik,
kardiyovasküler,
gastrointestinal
ve
genitoüriner sistem hastalıkları olarak ana
gruplara, daha sonra bu gruplar da kendi
içlerinde hastalıklara ayrılmıştır. Veriler Sosyal
Bilimler için İstatistik Paket programının (SPSS)
15. sürümü kullanılarak analiz edilmiştir.
Sürekli ve kesikli sayısal değişkenler
ortalama±standart sapma ve yüzdelik dağılım
(%) ile belirtilmiş, gruplar arası farklar için kikare testi kullanılmış, p<0,05 istatistiksel
olarak anlamlı kabul edilmiştir.
Sonuç: Çalışmada kas-iskelet sistemi kaynaklı
ağrı yakınması ile başvuran hastaların çoğunda
bel, el bileği ve ayak bileği ağrıları olduğu,
ağrıların yaş ve cinsiyetten etkilenmediği,
gövde ağrısı olanlarda daha çok LDH tanısının
bulunduğu, bel ağrısı ile astım hastalığı ve üst
ekstremite
ağrıları
ile
endokrin
ve
metabolizma hastalıkları arasında ilişki olduğu
tespit edilmiştir.
P-05
AKNE TİPİ ve STRESLE BAŞ ETME TARZI
ARASINDAKİ İLİŞKİ
Gökhan DEMİRKIRAN, Y. Ela MANSUROĞLU,
Erhan YENGİL, Cahit ÖZER
Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi, Aile
Hekimliği A.D, Hatay
GİRİŞ ve AMAÇ
Akne vulgaris, deride papül, püstül, komedon
ve kistlerle kendini gösteren, mültifaktöryel
etyolojiye sahip, sıklıkla ergenlik yaş grubunda
görülen kronik seyirli inflamatuar bir
hastalıktır.Dermatoloji ve Aile Hekimliği
Polikliniklerinde en çok karşılaşılan deri
hastalıklarının başında yer almaktadır(1-4).
Aknenin başlamasında ve alevlenmesinde
emosyonel stresin etkisi olduğu gibi, aknenin
Bulgular: Yaş ortalaması 40±14,2 olan 61’i
(%57) erkek, 46’sı (%43) kadın 107 hastanın
bazısı birden fazla olmak üzere 61’i (%57)
gövde, 29’u (%27,1) üst ekstremite ve 29’u
43
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
sonucu olarak da hastalar psikolojik ve
psikiyatrik sorunların yaşayabileceği yapılan
çalışmalarda gözlemlenmiştir (5-8).
Bu çalışmada aile hekimliği pratiğinde sık
karşılaşılan akne vulgarisli hastalarda aknenin
tipiyle hastaların stresle baş etme tarzları
arasındaki
ilişkisinin
incelenmesi
amaçlanmıştır.
BULGULAR
Çalışmaya katılan 53 (%73,6) kadın hastanın
20’sine (%37,7) komedonal tip, 23’üne (%43,4)
papülopüstüler tip ve 10’una (%18,9)
nodülokistik tip akne vulgaris tanısı kondu. On
dokuz (%26,4) erkek hastanın 1’ine (%5,3)
komedonal tip 12’sine (%63,2) papülopüstüler
tip ve 6’sına (%31,8) nodülokistik tip akne
vulgaris tanısı kondu. Kadınlarda en sık
komedonal tip akne tanısı konulurken
erkeklerde en sık papülopüstüler tip akne
tanısı kondu (p=0,012).
SBÇTÖ’den alınan puanlar değerlendirildiğinde
akne vulgarisli hastaların stresle baş etmede
kullandıkları yöntemlerin sırasıyla kendine
güvenli yaklaşım % 54,2 (n:39), iyimser
yaklaşım %19,4 (n:14), sosyal destek arama
yaklaşımı %16,7(n:11), kendine güvensiz
yaklaşım %9,7(n:8) olduğu görüldü. Cinsiyetin,
medeni durumun, maddi gelir düzeyinin,
aknenin tipinin, yaşadığı yerin, psikiyatrik ilaç
kullanma öyküsünün ve eğitim durumunun
kişilerin stresle başa çıkma yöntemlerinde
etkisi anlamlı bulunmadı. Stresle başa çıkmada
Yüksek öğrenim düzeyi olanlar ve ilköğretim
mezunları en sık kendine güvenli yaklaşımı
kullanırken lise mezunu olanlar en sık iyimser
yaklaşımı kullandı.
GEREÇ-YÖNTEM
1 Ocak- 1 Mart 2013 tarihleri arasında
Mustafa Kemal Üniversitesi hastanesi
Dermatoloji ve Aile Hekimliği polikliniğine
başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 73
akne vulgarisli hasta alındı. Hastalara
sosyodemografik faktörler ve Stresle Başa
Çıkma Tarzları Ölçeği (SBÇTÖ) içeren bir anket
formu uygulandı. SBÇTÖ toplam 30 maddeden
oluşmakta, her madde 0-3 arasında
puanlanmaktadır. Kendine güvenli yaklaşım 021,kendine güvensiz yaklaşım 0-24, iyimser 015, boyun eğici yaklaşım 0-18,sosyal destek
arama 0-12 arasında puan almaktadır.
Probleme yönelik yaklaşım ve duygulara
yönelik yaklaşım olarak iki alt başlıkta
değerlendirilmektedir (9).
Veriler SPSS 18 programında değerlendirildi.
Kruskal-Wallis testi ve ki-kare testleri
kullanıldı.
Tablo : akne tipi ve stresle başa çıkma tarzları
Komedonal
Papülopüstüler
Nodülokistik
Min-max
Median
Min-max
Median
Min-max
9-21
15
9-21
14
10-18
9
1-15
9
4-15
9
5-14
Kendine
güvensiz 9
yaklaşım
Boyun eğici yaklaşım
6
3-19
9
3-22
9,5
4-17
1-11
5
1-13
6,5
4-12
Sosyal destek arama
2-10
8
4-12
7,5
2-12
Median
Kendine
yaklaşım
güvenli 15
İyimser
8
SONUÇ
kullanmaktadırlar.
Probleme
yönelik
yaklaşımlardan da en çok kendine güvenli
yaklaşımı kullandıkları tespit edilmiştir.
Bu bulgulara göre, akne vulgarisli
bireyler stresle başa çıkmada probleme
yönelik
yaklaşımı,
duygulara
yönelik
yaklaşımlardan
daha
fazla
oranda
Anahtar kelimeler: Akne vulgaris, stres, papül
44
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
genel itibariyle üniversitede geçen her yıl artış
göstermektedir.
Kadınların % 6’sı (2) çok yüksek % 6’sı (2) ise
yüksek düzeyde nikotin bağımlısı iken
erkeklerin % 2,3’ü (9 ) çok yüksek % 6,2’si (24)
yüksek NBD idi (p=0,02). Sınıflara göre NBD
incelendiğinde ise 1. sınıf yüksek, çok yüksek
bağımlılık düzeyi oranı %18,5, 2. sınıfta %38,9,
3. sınıfta %12,6, 4. sınıfta %30, 5. sınıfta
%13,9, 6. sınıfta %28,5 idi. Sınıflara göre NBD
arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi
(p=0,09).
Tablo2
P-06
TIP FAKÜLTESİ ÖĞRENCİLERİN SİGARA İÇME
DURUMU ve İLİŞKİLİ FAKTÖRLER
Erhan YENGİL, Cengiz ÇEVİK, Gökhan
DEMİRKIRAN, Ayşe Neslin AKKOCA, Gül
SOYLU ÖZLER, Cahit ÖZER
AMAÇ
Bu çalışmada Hatay Mustafa Kemal
Üniversitesi Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi
öğrencilerinin, sigara içme alışkanlıkları ve
buna etki eden faktörler, sigara içme
prevalansı, sigara bağımlılık düzeylerinin
araştırılması amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM
Öğrencilerin %40,1’i (73) hastanede sigara
içmekte, %33,5’i (61) sadece ayrılmış alanda
NBD
Kişi
Yüzdesi
sayısı
Kesitsel tanımlayıcı tipteki bu çalışmanın
evrenini 2013-2014 öğretim yılında Mustafa
Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okumakta
olan 911 öğrenci oluşturmuştur. Öğrenciler
yapılacak
olan
çalışma
hakkında
bilgilendirilmiş daha sonra da öğrencilere 34
soruluk anket formu uygulanmıştır. Toplam
Çok az
94
51,6
Az
35
19,2
Orta
16
8,8
Yüksek
26
14,3
çok
11
6,0
182
100,0
712 (%78) öğrenciye ulaşılmıştır. Anket formu
öğrencilerin demografik özelliklerini, sigaraya
başlama
yaşını,
nedenlerini,
bırakma
düşüncesini, sigara içme alışkanlığı ve
davranışlarını, alkol ve bağımlılık yapıcı madde
alışkanlıklarını, sigara içmeye karşı tutumlarını
sorgulamaya yönelik sorulardan ve Fagerström
Nikotin
Bağımlılık
Testinden
(FNBT)
oluşmaktadır. Elde edilen veriler SPSS 18.0
programı kullanılarak değerlendirilmiştir.
sigara içmektedir. Öğrencilerin %45,1’i
hastanede önlük ile sigara içerken %54,9’u
(100) önlük ile sigara içmemektedir. Tıp
fakültesi
öğrencilerinin
%46,3’ü
(330)
toplumda sigara içilmemesi için özel bir
çabaları yoktu, sadece %2,4’ü (17) sürekli
telkinde bulunup özel eğitim veriyordu.
BULGULAR
SONUÇ
Öğrencilerin %54,5’i (388) erkek %45,5’i (324)
kadındır. Öğrencilerin yaş ortalaması 21,1 ±
2,087’dir. Öğrencilerin halen sigara içme oranı
%25,6’dır. Oysa aynı grubun üniversiteye
başlamadan önceki sigara içme oranı
%18,3’dür. Sigara içen öğrencilerin %51,6’sı
zevk almak için sigara içerken %43,4’ü çevre
ve arkadaş ortamının etkisi ile sigara
içmektedir. Sigara içmeye başlama ortalama
yaşı 17,7 ± 2,8 yıldır. Sigara kullanma oranları
Çalışmamızda tıp fakültesi öğrencilerinin
gelişmiş ülkelere kıyasla sigara içme
oranlarının yüksek olduğu bulunmuştur. Sigara
bıraktırma konusunda başarılı bir savaş
yapılmak
isteniyorsa
tıp
fakültesi
öğrencilerinin sigaranın zararları ile ilgili
eğitimlerinin arttırılması ve toplum üzerinde
hekimlerin sigara bıraktırma açısından
sorumlulukları olduğu bilinci aşılanmalıdır.
yüksek
Total
45
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Anahtar kelimeler: Sigara, tıp fakültesi, nikotin
veya kubbe biçiminde deriden kabarık ortası
göbekli papüllerdir. Ancak papüllerin çapları
hücresel immünitesi bozuk olanlarda 1 cm’e
kadar ulaşabilir.İnkübasyon süresi 2-7 hafta
olmakla birlikte bu süre 6 aya kadar
uzayabilir.Lezyonlar
genellikle
deriye
lokalizedir ancak genital, konjonktival ve oral
mukozaya da yerleşim olabilir.Vücudun
herhangi bir bölgesinde görülebilir;ancak
erişkinlerde axilla, antekübital, poplitealfossa
gibi kıvrım yerlerinde çocuklarda ise yüz,gövde
ve ekstremitelere yerleşme eğilimindedir (4,5).
Tablo 1
Ankete
Sınıfdaki
Sigara
katılan
yüzdesi
içen
Kişi
yüzdesi
sayısı
1.
Sınıf
187
89
20,3
2.
Sınıf
107
69
16,8
3.
Sınıf
144
73
27,1
OLGU SUNUMU
4.
sınıf
91
81
33
5.
sınıf
128
85
28,1
6.
sınıf
55
63
38,2
712
78
25,6
Toplam
P-07
OLGU
SUNUMU:
CONTAGİOSUM
4 aydır devam eden kalça ve sırt bölgesinde
kaşıntılı lezyonlar ve son 1 haftadır kuru
öksürük şikayetiolan5 yaşındaki erkek hasta
Aile Hekimliği polikliniğimize müracaat etti. Bu
şikayeti nedeniyle birçok sağlık merkezine
müracaat eden hastaya, siğil olabileceği ifade
edilerek
tedavi
olarak
antihistaminik
süspansiyon
verilmiş.
Ancak
ciltteki
lezyonlarında bir düzelme olmamakla beraber
son günlerde şikayetleri artmış. Fizik
muayenesinde postnazalpürülan akıntı ve cilt
lezyonları saptandı. Ciltteki lezyonlar özellikle
yüzde, kalçada ve hipogastrik bölgede, düz
veya kubbe biçiminde deriden kabarık ortası
göbekli, yaklaşık 2 mm çapında papüllertarzda
idi (Resim1-2). Sıkmakla peynirimsi kıvamda
bir akıntının olduğu tespit edildi. Hastanın aile
üyelerinde ve arkadaşlarında böyle bir
şikayetin olmadığı ve yaklaşık 6 ay önce
havuza girme öyküsü olduğu öğrenildi. Soy
geçmişinde ise herhangi bir özellik yok idi.
MOLLOSCUM
Mustafa YILDIZ, Gözen SOĞUKSU, Gökhan
DEMİRKIRAN, Ahmet SELÇUK, Erhan YENGİL,
Cahit ÖZER
Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği A.B.D, Hatay
GİRİŞ
Molloscum Kontagiosum virüsü oldukça
bulaştırıcı bir özelliğe sahip deri ve mukoz
membranların
enfeksiyonudur.Hastalığın
etkeni çift sarmallı DNA virüsü olan
Molluscipox virüsüdür.Tüm dünyada insidansı
yaklaşık %2-8 olarak bildirilmiştir.Her yaşta
görülmekle birlikte çoğunlukla çocukları cinsel
aktif yetişkinleri ve hücresel immün sistemi
bozuk olanları etkiler. Virüs enfekte kişilerden,
kontamine eşyalardan, yüzme havuzlarından
bulaşabilir.
Deri
temasıyla
özellikle
havlu,çarşaf ve iç çamaşırı gibi eşyalarla ve
cinsel temasla bulaş gerçekleşebilir (1,2,3).
Molloskum Kontagiosum lezyonu 1-2mm
çapında incimsi,beyaz veya deri renginde düz
TARTIŞMA
Tanı lezyonların klinik görüntüsü ve
hikayesideğerlendirilerek konur. Kesin tanı
deri biyopsisindenhistopatolojik inceleme ile
konur. Lezyonların görünümü, sıkmakla
peynirimsi bir akıntı vaarlığıve havuza girme
öyküsü
nedeniyle
Molloskumkontagiosumdüşünüldü.
Çoğu Molloskum kontagiosum lezyonları 2-4
yıl içinde spontan olarak geriler. Spesifik bir
tedavisi yoktur. Hasta ve yakınları hastalık
hakkında bilgilendirilmelidir. Kendisine ve
46
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
çevresine bulaştırıcılığı engellemek için
kullandığı havlu çarşaf gibi eşyaları izole etmek
de bulaştırıcılığı önlemede önemlidir. Tedavide
mekanik yöntemler, (kriyoterapi,küretaj,lazer),
kimyasal yöntemler, (triklorasetik asit %2550,tretionin %0.1 krem,salisilik asit %12’lik jel,
%10 Potasyum Hidroksit çözelti), immunolojik
yöntemler (imikimod,simetidin) ve antiviral
tedavi
(sidefovir,lamivudin,zidovudin)
kullanılır.
Hastamız ve yakını hastalık hakkında
bilgilendirildi.
Çevresine
bulaştırıcılığı
engellemek için alması gereken önlemleri
anlatıldı. Tedavi olarak hastaya %10 Potasyum
Hidroksit çözelti önerildi.
Resim 2. Perinede lezyonların görünümü.
SONUÇ
Aile Hekimliği polikliniğine, özellikle ciltten
kabarık, papüler lezyonla başvuran çocukluk
yaş gruplarında Molloskum Kontagiosum da
göz önünde bulundurulmalıdır.
P-08
AİLE
HEKİMLİĞİ
POLİKLİNİĞİNE
BAŞVURAN ASİTLİ HASTA:
OLGU SUNUMU
Anahtar kelimeler: MolloscumKontagiosum,
virüs, papül
Uzm. Dr. Yusuf Adnan Güçlü1, Arş. Gör.
Dr. Hakan Mut1,
Doç. Dr. Haluk Mergen1, Doç. Dr.
Kurtuluş Öngel2
1
İzmir Tepecik Eğitim Araştırma
Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği, İzmir
2
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp
Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı,
İzmir
Giriş: Karaciğer hastalıkları, kanser, kalp
ve böbrek yetersizliği gibi hastalıklarda
asit gelişebilir. Mide, barsaklar,
pankreas ve dalaktan karaciğere kan
getiren vena portadaki basınç artışı ve
yeterince yapılamayan albüminin serum
seviyesinin düşmesi onkotik basıncı
azaltarak, damar içindeki suyun karın
boşluğuna kaçmasına yol açar. Bu vaka
ile, asitli hastalara yaklaşımda Aile
Hekimliği açısından önemli olan
noktalar vurgulanmaya çalışılmıştır.
Olgu: Şubat 2014 tarihinde İzmir
Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesi Aile
Hekimliği Polikliniği’ne başvuran 67
yaşındaki erkek hastanın; 2 aydır artan
karın şişliği, bacak ve ayaklarda şişlik,
Resim 1. Yüzde papüller lezyonlar
47
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
iştah azalması şikayetleri mevcuttu.
Muayenesinde batında yaygın asit
tespit edilmesi üzerine, asit nedeninin
araştırılması amacıyla servisimize yatışı
yapıldı. Özgeçmişinde 2008 yılında
geçirilmiş miyokard infarktüsü tarif
etmekle birlikte, aktif yakınması yoktu.
Akciğer grafisinde kalsifikasyon odakları
olması üzerine tüberküloz ve/veya
akciğer kanseri düşünülmüş, 6 kez
tekrarlanan
balgam
kültüründe
tüberküloz basili ürememiştir. Göğüs
Hastalıkları konsultasyonu sonrası,
minimal atelektazik alanlar görülmüş,
medikal tedavi düzenlenmiştir. Batın
ultrasonografisinde minimal asit, kronik
karaciğer hastalığı lehine bulgular ve
dalak
büyüklüğü
gözlenmiştir.
Endoskopik değerlendirmede, özefagus
varisleri grade 2 olarak tespit edilmiş;
diagnostik parasentez yapılan hastanın
sitolojisi benign bulunmuştur. Hastanın
hemogramında; WBC: 3,8 (N:4,2-10,6)
K/ul, HGB: 10,3 (N:14,1-18,1) gr/dL,
HCT: 30,8 (N:43,3-53,7) %, PLT: 100
(N:142-424) K/uL saptanmıştır. Vitamin
B12
düzeyi
(988,6
pg/ml),
sedimentasyonu (35 mm/saat) ve CRP
düzeyi (1,71 mg/dl) olarak yüksek
düzeylerde gözlenmiştir. Hbsag:0,15
(negatif), anti-hbs:0,13 (negatif), antihav ıgg:12,05 (pozitif), anti-hcv:0.11
(negatif) tespit edilmiştir. Hasta
etiyolojiye yönelik tetkik açısından
Dahiliye ve Gastroenteroloji klinikleri
tarafından konsulte edilmiştir. Öneriler
doğrultusunda; hastaya aldığı çıkardığı
takibi yapılmış, aldactone 100 mg. tab
1*1 başlanmış, karaciğer yetmezliği
mevcut
olan
hastanın
oral
anitidiyabetik tedavisi kesilmiş ve
intensif insülin tedavisine geçilmiş,
kardiyak performans degerlendirilmesi
açısından hastaya eko istenmiş,
koagülasyonu uzun olan hastaya libavitk amp 1*1 (3 gün) uygulanmış, desal
tab 80 mg 1*1 ve dideral tab 2*1/2
başlanmış,
karaciğer
yetmezliğine
yönelik diyet programı düzenlenmiştir.
Etyolojiye yönelik olarak da; portal
doppler ultrasonografi, antinukleer
antikor, alfafetoprotein, seruloplazmin
düzeyleri,
tam
idrar
tetkiki,
sedimentasyon, prokalsitonin düzeyleri
istendi.
Gastroenterolojı
konsültasyonunda
ek
öneride
bulunulmadı.
Hasta,
boşaltıcı
parasentez uygulanması; mayiden
sitoloji,
patoloji
ve
biyokimya
numunelerinin yollanması açısından,
tetkik ve tedavi sürecinde dahiliye
tarafından devir alındı.
Sonuç: Aile hekimliği servisinde takip
edilen asitli bir vakanın etyolojisinin
araştırılmasında en sık asit nedeni olan
siroz (%70), malignite (%15), tbc
peritoniti (%5), kardiyak asit (%5) ve
diğer sebepler (%5) araştırılırken
yapılması gerekenler vurgulanmıştır.
Birinci basamakta teşhisi konulan asitli
hasta gerekli tedavisi için gerekli
uzmanlarla işbirliğine girilip ileri tanı ve
tedavisinin düzenlenmesinden sonra
yine takibinin aile hekimi tarafından
yapılması gerekir.
Anahtar kelimeler: Asit, siroz, aile
hekimliği.
P-09
BOY KISALIĞININ SIK GÖRÜLEN GENETİK
NEDENİ: NOONAN SENDROMU
BİR AİLENİN AYRINTILI DEĞERLENDİRİLMESİ
Canan Tuz¹, Gert Matthijs2, İlkay Erdoğan3,
Birgül Varan3, Murat Derbent3, Altuğ Kut1
1
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, Aile
Hekimliği A.D. Ankara
2
Laboratory for Molecular Diagnostics, Center
for Human Genetics, University of Leuven,
Belgium
3
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk
Sağlığı ve Hastalıkları A.D. Ankara
GİRİŞ: Noonan Sendromu (NS); boy kısalığı,
pulmoner stenoz (PS), göğüs kafesi
deformitesi ve yüzde minör anomalilerle giden
genetik bir hastalıktır. Otozomal dominant
kalıtım gösterir ve insidansı 1/1000 ile 1/2500
48
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
arasındadır. Hafif belirti gösteren, kalp
hastalığı bulguları hafif olan ya da bulunmayan
vakaların tanı alamaması nedeniyle sıklığın
bilinenden fazla olduğu düşünülmektedir.
Vakaların yaklaşık %50’sinden 12q24.1
bölgesindeki PTPN11 geni mutasyonları
sorumludur. Yüze ait dismorfik bulgular; aşağı
çekik palpebral aralık, hipertolerizm, pitozis,
düşük yerleşimli kalın kulak heliksi, küçük çene
ve yüksek damaktır. Göğüs kafesinde ayrık
yerleşimli meme başları ile pektus deformitesi
görülür. PS dışında nadiren diğer konjenital
kalp hastalıkları ve hipertrofik kardiyomiyopati
görülebilir.
dismorfik yüze sahip annesinde de mutasyon
gösterilerek, hastalığın anne tarafından
kalıtıldığı belirlendi.
SONUÇ: Genetik hastalıklar ülkemizde sık
görülmekte ve bunların önemli bir kısmı boy
kısalığı ile birçok hekime yönlenmektedir.
Dismorfik bulguların veya anomalilerin ve
birden çok sistemin etkilendiği hastalarda fizik
muayenenin
ayrıntılandırılması,
genetik
hastalıkların hatırlanması ve aile öyküsünün
ısrarla sorgulanması gereklidir. Sunduğumuz
aile gibi, detaylı öykü ve diğer aile fertlerinin
de incelenmesiyle tanı almamış bireylerin de
kesin tanı alması sağlanmıştır. Tanı
yöntemlerindeki teknolojk gelişme ve
kolaylıklara karşın, halen tanıya gitmede en
önemli basamak ayrıntılı öykü ve fizik
muayenedir. Bu yaklaşım, çoğu hastalıkta
olduğu gibi, birçok genetik hastalığın da sağlık
sisteminin her basamağında kolaylıkla
tanınmasını sağlayacaktır.
OLGU ve AİLESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ: 4,5
yaşındaki erkek hasta, büyüme-gelişme geriliği
nedeniyle Pediatri Polikliniği’ne başvurdu. İki
yıl önce dış merkezde boy kısalığına yönelik
tetkikleri yapılmış. Herhangi bir sonuca
varılamamış. Bir yıl önce Pediatrik Kardiyoloji
bölümünde PS nedeniyle balon valvuloplasti
yapılmış. Soy geçmişinden annenin 32 yaşında
ve çok kısa boylu, babanın 32 yaşında sağlıklı
olduğu,
aralarında
akrabalık
olmadığı
öğrenildi. Ailenin 1. çocuğunun 9 yaşında
erkek,
kısa
boylu
ve
hipertrofik
kardiyomiyopati tanısıyla izlendiği, 2.çocuğun:
8 yaşında kız ve boy kısalığı ile göğüs
deformitesi olduğu öğrenildi.
Fizik muayenesinde; ağırlığı: 12,8 kg (3-10 p),
boy: 88 cm (<3p), baş çevresi:49,5cm (25-50 p)
pulmoner odakta 2-3/6 sistolik üfürümü
mevcuttu. Sol testis palpe edilemiyordu. Diğer
sistem muayeneleri doğaldı ve mental gelişimi
yaşı ile uyumlu olarak bulundu. Dismorfik
bulgu olarak; yüksek damak, düşük kulak
çizgisi, küçük çene¸ pektus karinatum, geniş
yerleşimli meme başları belirlendi. Pediatrik
Genetik Ünitesinde kliniği NS için tipik
bulundu. İlgili genler için moleküler analiz
Leuven
Üniveristesi
Laboratuarlarında
gerçekleştirlidi.
Hastamızın PTPN11 geni 8. ekzon’da c.922A>G
mutasyonu bulundu ve NS tanısı kanıtlandı.
Otozomal dominant kalıtım gösterdiğinden;
diğer aile bireyleri de incelendi. Hipertrofik
kardiyomiyopatisi olan abisinde; boy kısalığı
olan ablasında aynı mutasyon bulundu. Bu
güne kadar tanı alamayan, kısa boy ve hafif
P-12
İşitme cihazı kullanımının yaşam kalitesi
üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Dr.Gül Soylu Özler1, Dr.Ayşe Neslin Akkoca2
1
Mustafa Kemal Üniversitesi, KBB ABD,
Hatay
2
Mustafa Kemal Üniversitesi, Aile Hekimliği
ABD, Hatay
Amaç: İşitme kaybı, yaşam kalitesini önemli
derecede etkileyen ve sık görülen bir medikal
durumdur. Bu çalışmada işitme kaybı nedeni
ile cihaz kullanımının yaşam kalitesi üzerine
etkisi ve bunu durumu etkileyen faktörler
araştırılmıştır.
Materyal metod
İşitme cihazı kullanımı önerilen hastaların,
cihaz kullanımı öncesi ve sonrası 3.ayda yaşam
kalitesi, kısa form 36 yaşam kalitesi ölçeği ile
değerlendirilerek sonuçlar karşılaştırıldı. İşitme
kaybı derecesinin ve cinsiyetin yaşam kalitesi
49
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
düzeyinde
değişime
olan
etkisi
de
değerlendirildi.
Bulgular
Çalışmaya toplam 30 hasta dahil edildi. Yaş
ortalamaları 64,40±7,90 idi. Hastaların 16 sı
kadın 14 ü erkek idi. Cihaz kullanımı öncesi ve
sonrası 3.ayda kısa form 36 yaşam kalitesi
ölçeği skorlarından rol kısıtlanması-fiziksel, rol
kısıtlanması-emosyonel ve mental sağlık alt
ölçek puanlarındaki değişim istatistiksel olarak
anlamlıydı(p=0,0001).
Sonuç
İşitme cihazı kullanımının işitme kayıplı
hastaların yaşam kalitesi üzerine olumlu
etkileri vardır.
Anahtar kelimeler: İşitme kaybı, işitme cihazı,
yaşam kalitesi .
P-13
GEBELİK DÖNEMİNDE GÖRÜLEN
BURUN BOĞAZ DEĞİŞİKLİKLERİ
görüldü(%2,5).Fasial
paralizi:Sadece
3.trimester’da olan bir gebede olduğu
görüldü(%2,5).
Burun
Tıkanıklığı:1.trimesterda
%7,5
,2.trimesterda
%15 ,3.trimesterda
%20
oranında ,Doğum sonrası ise %5 oranında
görüldü.
Koku
hassasiyeti:1.trimesterda
%5,2.trimesterda
%30,3.trimesterda
%33,doğum sonrası %10 oranında görüldü.
Dişeti
kanaması:1.trimesterda
%25,
2.trimesterda %30,3.trimesterda %33 ,doğum
sonrası %5 oranında görüldü. Diş etinde
şişlik(Epulis):Sadece bir gebede 2.trimester’da
görüldü. Tat değişikliği: 1.trimesterda %37,5,
2.trimesterda
%20,3.trimesterda
%17,5,doğum
sonrası
%2,5
oranında
görüldü.Ses’de çatallanma: 1.trimesterda
%12,5 , 2.trimesterda %17,5, 3.trimesterda
%22,5 ,doğum sonrası %5 oranında
görüldü.Yutma güçlüğü: 1.trimesterda %20 ,
KULAK
Dr.Ayşe
Neslin
Akkoca1,Dr.Gül
Soylu
2
Özler ,Dr.Oya Soylu Karapınar3,Dr.Raziye
Kurt3,Dr.Melis Taner1
1
Mustafa Kemal Üniversitesi Aile Hekimliği
A.D
2
Mustafa Kemal Üniversitesi Kulak Burun
Boğaz A.D
3
Mustafa
Kemal
Üniversitesi
Kadın
Hastalıkları ve Doğum A.D
2.trimesterda %40, 3.trimesterda %45 ,doğum
sonrası %2,5 oranında görüldü.Reflü: :
1.trimesterda %25 , 2.trimesterda %37,5 ,
3.trimesterda %50,doğum sonrası %2,5
oranında
görüldü.Yüzde
pigmentasyon:
1.trimesterda %10 , 2.trimesterda %11,25 ,
3.trimesterda %30,doğum sonrası %30
oranında görüldü.
Çalışmaya dahil edilen kontrol grubunda:
Kulakta tıkanıklık hissi % 12,5 ,işitme kaybı ve
fasial paralizi görülmedi, burun tıkanıklığı
%5,koku hassasiyeti %5, dişeti kanaması
%5,diş etinde şişlik görülmedi, tat değişikliği
%2,5, seste çatallanma %5, yutma güçlüğü
%2,5 ,reflü %7,5, yüzde pigmentasyon %7,5
görüldü.
Tartışma ve Sonuç: Gebeliğin ilerlemesiyle
nazal fizyolojide östrojen, progesteron,
plasental büyüme faktörü, nöropeptidler,
enfeksiyon, stres gibi faktörlere bağlı olarak
değişiklikler olmakta ve bu da gebelerin yaşam
kalitesini düşürmek tedir.
Sonuç olarak: gebelikte meydana gelen
değişikliklerin gebelik ilerledikçe artması ve
doğum sonrası azalması istatistiksel olarak
anlamlıydı. Gebelikte gözlenen bu şikayetlerin
gebelik ilerledikçe artması dikkat çekicidir. Bu
Amaç: Gebelik döneminde değişen Kulak
Burun
Boğaz(KBB)
semptomlarının
dağılımınının, sıklığınının değerlendirilmesi
amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Mustafa Kemal Üniversitesi
KBB ve Kadın Doğum polikliniklerine başvuran
40 gebe ve 40 gebe olmayan kadın çalışmaya
dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen gebeler
gebeliklerinin her üç trimesterinde ve doğum
sonrası kadar takip edildi.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 40 gebeden
oluşan grupta:
Kulakta tıkanıklık hissi :1.trimesterda %15 ,2.
Trimesterda %25 gebede,3.trimester’da %30
,doğum sonrası ise %17,5 gebede olduğu
görüldü.Ani işitme kaybı:Sadece 3.trimester’
da
olan
bir
gebede
olduğu
50
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
muayene bulgularının klinisyenlere yardımcı
olacağını ummaktayız.
Anahtar kelimeler: Gebelik, Trimester,Kulak
Burun Boğaz değişiklikleri
edilmiştir.
Üreme
saptanmayanlarda
inkübasyon 48 saate kadar sürdürülmüştür.
Bulgular:
Çalışmaya dahil edilen olguların ortalama yaşı
8.31±4.71’ dir.Grup I pozitif olan olgu oranı %
22 bulundu. Grup II pozitif olan olgu oranı %
58,9 ve Grup III pozitif olan olgu oranı % 19,1
bulundu.Tonsiller hiperplazi grade dağılımına
baktığımızda; Grade I görülen olgu oranı %
20,3 ,Grade II görülen olgu oranı % 43,4 ,
Grade III görülen olgu oranı % 29,3 ve Grade IV
görülen olgu oranı % 7 bulundu.Olguların %
32,4’ inde kültürde üreme görüldü. Kültürde
üreme görülen olgularda üreyen bakteri
türlerinin dağılımına baktığımızda; % 74,9’inde
AGBHS, % 14,1’ inde MSSA, % 8,9’ünde M.
Catarrhalis ve 1’ er olguda (% 2.1) P.
Aeruginosa ve S.Aureus ürediği görüldü. Yaş ile
tonsiller hiperplazi grade arasında istatistiksel
olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır
(p>0.05). Cinsiyet ile tonsiller hiperplazi grade
arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki
bulunamamıştır (p>0.05). Kültürde üreme ile
Grup I semptomlarının görülme insidansı
arasında istatistiksel olarak ileri düzeyde
anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p<0.05).
Kültürde üremesi olan olgularda Grup I’ in
pozitif olma oranı (% 87,5) , kültürde üremesi
olmayan olgularda Grup I’ in pozitif olma
oranından (% 27) anlamlı derecede yüksek
bulunmuştur. 2-5 yaş grubu çocuklarda
tonsiller hiperplazi grade ile Grup I ve Grup III
semptomlarının görülme insidansları arasında
istatistiksel
olarak
anlamlı
bir
ilişki
bulunmamaktadır (p>0.05) 2-5 yaş grubu
çocuklarda tonsiller hiperplazi grade ile Grup II
semptomlarının görülme insidansı arasında
istatistiksel
olarak
anlamlı
bir
ilişki
bulunmaktadır(p<0.05)
Tartışma ve Sonuç:
Klinisyenlerin GABHS farenjiti olabilecek 3 yaş
üzeri boğaz ağrısı, ateşi, baş ağrısı, abdominal
ağrısı, kusma ve servikal adenopatisi olup fizik
muayenede grade II üzeri tonsiller hiperplazi
görünümü olan çocuklara kültür testi yapılarak
dar spektrumlu ucuz penisilin başlanması
önerilmiştir. Öksürük, konjuktivit, diyare, ön
stomatit gibi viral enfeksiyon semptomları
olan hastalara kültür testinin uygulanmaması
P-14
ÇOCUKLUK ÇAĞI TONSİLLOFARENJİTLERİNDE
ETYOLOJİ, EVRELENDİRME VE ANTİBİYOTİK
GEREKLİLİĞİ
Dr.Ayşe
Neslin
Akkoca1,Dr.Gül
Soylu
Özler2,Dr.Gökhan Demirkıran1,Dr.Cahit Özer1
1
Mustafa Kemal Üniversitesi Aile Hekimliği
A.D
2
Mustafa Kemal Üniversitesi Kulak Burun
Boğaz A.D
Amaç: Çalışmada tonsillofarenjit tanısı
konulan çocuk hastaların semptomlarının
etyolojik olarak sınıflandırılması, tonsiller
hipertrofinin gradelenmesi, alınan boğaz
kültürlerinin sonuçlarınının birbiri ile olan
ilişkisi ve antibiyotik başlanma durumu
araştırılmıştır.
Gereç ve Yöntem:
Bu çalışma 2013 Ekim-2014 Şubat tarihleri
arasında Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi
Aile hekimliği ve Kulak Burun Boğaz
polikliniğine başvuran 2 yaş - 16 yaş arası 101
erkek (%54 ), 86 kız (%46) toplam 187 hastada
yapıldı. Öksürük, ateş, burun akıntısı, gibi
solunum sistemi yakınmaları ile başvuran
hastaların ayrıntılı anamnezleri alındı ve fizik
muayeneleri yapıldı. Ani başlangıç, boğaz
ağrısı, ateş>38,5ºC, bulantı, kusma gibi
etyolojik
etken
olarak
bakteriyel
tonsillofarenjiti düşündüren semptomlar grup
I semptom olarak sınıflandırıldı. Konjonktivit,
nezle, öksürük, ishal ve ateş<38,5 ºC gibi viral
etyolojik ajanı düşündüren semptomlarda
grup II semptom olarak, her iki semptomun
görüldüğü hastalarda grup III semptomatik
hasta olarak sınıflandırıldı. Tonsiller hipertrofi
düzeyi ise Brodsky sınıflamasına göre yapıldı.
Alınan
örnekler
bir
saat
içerisinde
laboratuvara ulaştırılıp, % 5’ lik kanlı agara tek
koloni ekimi yanı sıra, özenin bir kaç kez
besiyeri içine batırılmasıyla ekilmiş ve
besiyerleri 37°C’ de 18-24 saat inkübe
51
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
gerektiği ifade edilmiştir. Çeşitli çalışmalarda,
semptomatoloji ve fizik muayene bulguları
viral
enfeksiyonla
uyumlu
olgularda,
antibiyoterapinin başlanması dirençli suşların
gelişmesine yol açarak, toplum kaynaklı
enfeksiyona zemin hazırlayıp gereksiz maliyete
ve işgücü kaybına yol açtığı ifade edilmiştir.
Sonuç olarak;Semptomatoloji ve fizik
muayene bulguları bakteriyel enfeksiyonla
uyumlu farenjitlerde, kültür testi uygulanarak
GABHS’ e etkili antibiyoterapinin başlanması
kültür ve antibiyogram sonuçlarına göre
antibiyoterapinin düzenlenmesi gerekliliği
sonucuna varılmıştır.Mikrobiyolojik örnekler
alındıktan sonra antibiyotik başlanmalıdır.
ve SAT’e göre gebelik haftaları, gebelikte
sigara içme durumları kaydedildi. Sezaryen ile
doğum, annede preeklampsi,derin anemi,
diyabet, SLE, kalp hastalığı varlığı, bebekte
anomali
varlığı
araştırma
dışı
bırakıldı.Doğumdan hemen sonra ayrıntılı
yenidoğan muayeleri yapılarak bebeklerin
ağırlıkları, boyları, baş çevreleri, cinsiyetleri, 1.
ve 5. dakika APGAR skorları kaydedildi. Gebelik
haftasına göre ağırlıkları SGA, AGA ve LGA
olarak gruplandırıldı.
Bulgular:
Grupların yaşları arasında istatistiksel olarak
anlamlı
bir
fark
tespit
edilmedi
(p>0,05).Gebeler’in sigara içme durumuna
göre dağılımı;1.Grup’ta %45 gebe, 2. Grup’ta%
29 , 3.Grup ‘ta % 15, 4.Grup’ta %11
bulundu..SAT’a göre ve USG’ye göre
gestasyonel haftaları arasında I., II., III. Ve IV.
gruplar
arasında
istatistiksel
farklılık
gözlenmedi (p>0.05).Yenidoğan ağırlıkları
arasında ise I. ,II., III. ve IV. gruplar arasında
istatistiksel olarak oldukça anlamlı bir fark
bulundu ( p<0.0001). Yenidoğan boyları
incelendiğinde de I.,II.,III. ve IV. gruplar
arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (
p<0.05). Tek bir sigara içenler grubu
oluşturulduğunda, preterm yenidoğanlar,
sigara içen grupta istatistiksel olarak fazla idi
(p<0.05). Grupların AGA, LGA ve SGA
dağılımları arasında istatistiksel farklılık
bulundu (p<0,05). LGA, I. grupta en yüksek
bulundu(%32). SGA ise I. Grupta hiç
görülmezken,
IV. grupta en yüksek
(%17,7)bulundu.
Tartışma ve Sonuç:
Sigara içiminin prematürite insidansını
arttırdığını belirten yayınlar mevcuttur.
Özellikle son trimesterde sigara içimi,
prematürdoğum ile anlamlı derecede ilişkili
bulunmuştur.
Düşük
doğum
ağırlığı;
doğumdan önceki yetersiz büyümeye, erken
doğuma veya her ikisinin kombinasyonuna
bağlı olarak gelişebilir. Sigara içiminin fetal
büyümeyi yavaşlattığı uzun zamandan beri
bilinmektedir. Gebelikte aktif sigara içimi
kadar pasif olarak sigara dumanına maruz
kalmak da fetusu ve yenidoğanı olumsuz
etkilemektedir. Sonuç olarak; Gebe kadınların
sigara
dumanına
karşı
uyarılması
Anahtar kelimeler:Tonsil,Hiperplazi,Kültür
P-15
GEBELİKTE SİGARA İÇİMİNİN
ÜZERİNE ETKİLERİ
YENİDOĞAN
Dr.Ayşe
Neslin
Akkoca1,Dr.Raziye
2
Kurt ,Dr.Oya Soylu Karapınar2
1
Mustafa Kemal Üniversitesi Aile Hekimliği
A.D
2
Mustafa
Kemal
Üniversitesi
Kadın
Hastalıkları ve Doğum A.D
Amaç: Bu çalışmada gebelikte sigara
kullanımının yenidoğan’ın büyüme ve
gelişmesini
ne
düzeyde
etkilediğinin
gösterilmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem:
Mustafa Kemal üniversitesi Eğitim ve
Araştırma Hastanesi , Kadın Hastalıkları ve
DoğumKliniği’nde 2013 Eylül-2014 Şubat
tarihleri arasında doğum yapan 340 kadın
araştırmaya
dahil
edildi.
Araştırma
kapsamındaki
hastalar,
sigara
içme
durumlarına göre; I. Grup: Sigara içmeyenler
(sigara -), II. Grup: Pasif olarak sigara
dumanına maruz kalanlar (pasif içiciler), III.
Grup: Günde 5 adet sigaradan az sigara içimi
olanlar (sigara < 5),IV: Grup: Günde 5 adet ve
üstü sayıda sigara içimi olanlar (sigara
≥5)olarak 4 alt gruba ayrıldılar.Araştırma
kapsamındaki bütün hastaların yaşları,
pariteleri, son adet tarihleri(SAT), USG’lerine
52
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
önemlidir.Sadece yenidoğan döneminde değil,
ileri yaşlarda ortaya çıkabilecek bir çok
hastalıktan sorumlu tutulan maternal sigara
içimine karşı etkili önlemlerin alınması
gereklidir. Tüm toplumun bu açıdan daha fala
biliçlendirilmesi gerekmektedir.
kullanması üzere reçete edildi. Ağrısı
nedeniyle analjezik tablet de eklendi. Bir hafta
sonra kontrol için geldiğinde, bu tedavi ile
lezyonların kısmen azaldığı, yorgunluk ve ağrı
yakınmasının hafiflediği öğrenildi. Hastanın on
dördüncü günün sonunda yapılan kontrol
muayenesinde, lezyonlarında dramatik bir
iyileşme olduğu, yorgunluk yakınmasının
tamamen geçtiği, ağrı şikayetinin zaman
zaman olduğu saptandı.
TARTIŞMA: Herpes zoster enfeksiyonu tanısı
genellikle inspeksiyonla konabilmektedir. Bu
hastalarda en sık görülen yakınma sıklıkla
yanma, batma şeklinde tanımlanan ağrıdır. Bu
yakınma hastaları uykusuz bırakacak kadar
şiddetli olabilmektedir. Bazı hastaların sadece
lezyon bölgesine dokunulduğunda ağrıları
olduğu, bazılarında da kaşınma yakınmasının
ön planda olduğu görülür. Herpes zoster
tanısı, döküntü ortaya çıkınca inspeksiyon ile
konulabilmektedir. Bu aşamada enfeksiyona
özgü tetkik yapılmasına gerek yoktur. Topikal
antiviraller herpes zoster enfeksiyonu olan
hastalarda
etkisizdir.
Bu
nedenle
önerilmemektedir. Başlangıç tedavisi olarak
sistemik
antiviral
preparatlar
tercih
edilmektedir. Komplikasyon riski az olan, hafif
ağrısı, döküntüsü ve gövdede yayılımı olan
genç hastalarda oral antiviral tedavinin
yararlarının kesin kanıtları bulunmamaktadır.
SONUÇ: Aile Hekimliği pratiğinde iyi öykü alma
ve özenli muayene en önemli tanı koyma
araçlarıdır. Bunun için Aile Hekiminin hastası
ile iyi iletişim kurması, hastaya yeterince
zaman ayırması gerekmektedir. Kanıta dayalı
güncel bilginin takip edilmesi akut sorunların
uygun şekilde yönetilmesi açısından önem
taşımaktadır.
P-16
BİRİNCİ BASAMAKTA ZONA HASTALIĞINA
KAPSAMLI YAKLAŞIM: OLGU SUNUMU
Seher Baysan Arslan, Sevsen Cebeci, Fulya
Cesur, Metin Canbal
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi, Aile
Hekimliği Anabilim Dalı, Ankara
GİRİŞ-AMAÇ: Son zamanlarda yapılan
çalışmalarda herpes zoster insidansının artığı
saptanmıştır. İnsidanstaki bu artışın nüfus yaş
ortalamasının artması, malign hastalık ve
otoimmun
hastalıkların
tedavisindeki
değişimler,
organ
transplantasyonlarının
artması ve çocuk suçiçeği aşılamalarının
etkisiyle
olduğu
düşünülmektedir.
Bu
nedenlerle
birinci
basamak
poliklinik
hizmetleri sırasında daha çok karşılaşılabilecek
bu patolojiye yaklaşım prensipleri bir olgu
üzerinden tartışılacaktır.
OLGU: Kırk beş yaşında bayan hasta cildinde
kaşıntılı bazı yaralar çıkması nedeniyle aile
hekimliği
polikliniğimize
başvurdu.
Öyküsünden; bu lezyonların on gün önce
kaşıntı ile başladığı, ardından yara uçlarında
beyaz-sarı renkte kabarıklıklar oluştuğu
öğrenildi. Yakınmalarının başlamasından iki
gün sonra başvurduğu hekim lezyonlarını
incelemeden antihistaminik jel vermiş, ancak
hasta şikayetleri gerilememesi üzerine
polikliniğimize başvurmuştur. Hem lezyon
yerinde hem de sırt bölgesinde şiddetli ağrıları
olduğunu belirten hastanın yorgunluk
yakınması
da
vardı.
Özgeçmiş
ve
soygeçmişinde
herhangi
bir
özellik
saptanmadı. İnspeksiyonda sol meme alt dış
kadranında, sırt bölgesine yayılım gösteren
zemini hiperemik papuloveziküler döküntüler
mevcuttu. Diğer sistem bakıları normaldi.
Herpes Zoster enfeksiyonu tanısı ile Brivudin
125mg tablet, günde bir tane, yedi gün
P-17
FAMİLYA (Türkiye Aile Hekimliği Asistan
Platformu)
Asist Dr Demet MERDER COŞKUN, Marmara
Üniversitesi Aile Hekimliği AbD, İstanbul,
Asist Dr Fikret Merder ALANYALI, Tepecik
Eğitim Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği
Kliniği, İzmir
53
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Asist Dr Cana TUZ, Başkent Üniversitesi Aile
Hekimliği AbD, Ankara
Asist Dr Berk GEROĞLU, Tepecik Eğitim
Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği,
İzmir
paylaşabilecekleri
bir
ortam
sağlamaktır.
GEREÇ ve YÖNTEM
Bu amaçla aile hekimliği eğitimi verilen tüm
hastanelerden birer aktif üye, disiplin ile ilgili
temel bilgileri, WONCA, VdGM, TAHUD ve
Familya gibi dernek ve organizasyonların
tanımı, amaçları ve üyelik koşulları hakkında
bilgileri içeren Familya Aile Hekimliği Asistan
Rehberini eğitime yeni başlayan asistanlara
sunmakla yükümlüdür. Bu sayede asistanların
aile hekimliği disiplini ile ilgili farkındalığı
arttırılmakta, eğitimlerinin başında bu ağın
parçası olmaları sağlanmaktadır.
Familyanın
mail
grubu
olan
[email protected] adresi üzerinden
ulusal ve uluslararsı kongre, seminer ve kurs
duyuruları, katılım koşulları ve burs olanakları
ile ilgili haberler duyurulmaktadır.
Familya, her yıl düzenlenen Ulusal Kogre, Güz
Okulu ve Araştırma Günleri’nde, asistanlar
arası iletişimi kuvvetlendirmek amacıyla stand
açmakta, çalıştay ve çalışma grupları
planlamaktadır. Familya’nın düzenlediği ilk
Aile Hekimliği Asistan Kongresi ise 2012 yılında
İstanbul’da
büyük
bir
başarıyla
gerçekleşmiştir.
SONUÇ
Familya gibi ulusal genç aile hekimliği
platformlarının
dünyada
örnekleri
bulunmaktadır. İletişimde olmak, kendini
geliştirmek ve disipline yön vermek isteyen
gençlerin
oluşturduğu bu oluşumların
desteklenmesi bireysel faydalarının yanında
toplumsal faydalar da sağlar.
GİRİŞ
Türkiyede aile hekimliği uzmanlarını temsil
eden Türkiye Aile Hekimliği Uzmanlık
Derneği(TAHUD)1 1990 yılında kurulmuştur.
Asistanlık sürecinden itibaren derneğe üye
olunabilmektedir.
Türkiye Aile Hekimleri Derneği İstanbul Şubesi
Asistan Platformu Familya2, 2009 yılında
kurulmuştur. Zaman içerisinde Türkiye
genelindeki tüm aile hekimi asistanlarının
katılımı ile giderek büyümüş, bölgesel
kimliğinden sıyrılıp ulusal bir kimlik
kazanmıştır.
Günümüzde Türkiye Aile
Hekimliği
Asistan
Platformu
olarak
anılmaktadır.
Familya üyeliği için aile hekimliği asistanı
olmak ve başvuruda bulunmak yeterlidir. Şu
anki üye sayısı 610dur ve her geçen gün
artmaya devam etmektedir. Üyelerden
herhangi bir ücret talep edilmemektedir.
Asistanlıkları bitiminde isteyenlerin üyelikleri
devam etmektedir. Ancak Familya Başkanlığı
görevi asistanlık bitiminde dinamik ve aktif
üyelerden birine seçimle devredilmektedir. Şu
anki Familya Başkanı aynı zamanda Vasco da
Gama Movement(VdGM) Türkiye değişim
koordinatörüdür.3
AMAÇ
Familya’nın amacı;
 Aile hekimi asistanlarının aile hekimliği
disiplinini daha iyi tanımasını sağlamak
 Disiplini ve asistanları ilgilendiren
mesleki ,bilimsel ,sosyal ve kültürel
tüm etkinlikleri duyurmak ve bunlara
katılımı teşvik etmek

P-18
PLEVRAL EFÜZYYONLA ORTAYA
MULTIPL MYELOM OLGUSU
ÇIKAN
ÜMMİYE BİÇER, TURGUT TEKE
N.E.Ü. MERAM TIP FAKÜLTESİ AİLE
HEKİMLİĞİ AD. KONYA
N.E.Ü. MERAM TIP FAKÜLTESİ GÖĞÜS
HASTALIKLARI AD KONYA
 Aile hekimliği asistanları ve uzmanları
arasında dayanışmayı sağlamak ve
geliştirmek
 Aile hekimliği asistanlarının fikir, öneri
, soru ve sorunlarını özgürce
GİRİŞ
Multipl
miyelom
anormal
miktarda
immunoglobülin sentezleyen ve kemik iliğini
54
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
infiltre
eden
plazma
hücrelerinden
kaynaklanan, malign bir tümördür İnsidansı
100.000’de 3-4’tür. Diğer dokulara ve akciğere
yayılım geç evrede gerçekleşir. En sık toraks
tutulumu;
kemik
invazyonu
veya
infeksiyonlara sekonder akciğer infiltrasyonları
şeklindedir. Tanı sırasında hastaların %87’si 50
yaşın üzerindedir. Görülme sıklığı 55–75 yaş
arasında artar.Plevral efüzyon hastaların %6
sında görülür.En sık kardiak tutuluma bağlı
kalp yetmezliği nedeniyle ortaya çıkar ve
transuda niteliğindedir.Miyelamatöz tutuluma
bağlı malign efüzyonlar %1oranındadır ve
kötü prognoz ile ilişkilidir.Yaşlı grubun hastalığı
olan MM’de, ağır klinik seyir ve heterojen
semptomlar nedeni ile tanı koymak
zordur.Miyelomatöz efüzyonlarda yüksek
immünglobulin düzeyleri, elektroforezde
monoklonal
protein,
sitolojik
veya
histopatolojik incelemede malign hücreler
saptanarak tanı konulabilir. MM’de pulmoner
tutulum, sıklıkla hastalığın hızlı progresyonu ile
birliktedir. Sistemik yakınmaları olan yaşlı
hastaların plevral efüzyonlarının ayırıcı
tanısında MM de düşünülmelidir.
OLGU SUNUMU
73 yaşında erkek hasta bir aydır varolan nefes
darlığı ve öksürük şikâyeti ile başvurdu. İki
hafta öncesinde başka bir merkezde yapılan
torasentezde eksudatif vasıfta sıvı tesbit
edilen hasta ileri tetkik amacıyla göğüs
hastalıkları bölümüne yönlendirilmişti. Fizik
muayenesinde akciğer sağ altta matite
mevcuttu ve sağ akciğerde solunum sesleri
azalmıştı. Diğer sistem muayeneleri normaldi.
Laboratuvar bulgularında; WBC 5300, Hb 11
g/dl,Htc %32,3 MCV 85.3 fl, RBC3,8 106/ul,
sedim 61mm/saat CRP : 12,52 mg/dl,LDH 176
u/l, total protein 7,7 g/dl, albumin 3.2
g/dl,glukoz 107 mg/dl idi.Eş zamanlı
torasentez sıvısı eksudatif vasıftaydı.Yaygın
vücut ağrısı olması nedeniyle istenen brucella
testi
negatifti.Albumin/globulin
oranı
(3,2/4,5)ters döndüğü için multıpl myelom
açısından
hematoloji
konsultasyonu
istendi.IGM:1,36, IGA 3,14,IGG 22,3,(artmış),
Serum protein elektroforezinde alfa1 4,47,
alfa2 9,03, beta 15,70 (artmış) ,gama
31,91(artmış) albumın 38,89 (azalmış)idi.
Serum immunfiksasyon elektroforez IGG
kappa da artış tesbit edildi. İdrar
immunfiksasyon elektroforezde kappa ve
lamda miktarında artış ve eser proteinüri
mevcuttu.
.PA Akciğer grafisinde sağ altta plevral efüzyon
mevcuttu. Bronkoskopi normaldi. Yapılan
torasentezde plevra sıvısı lenfositten zengin
bulundu. Plevra biyopsisi kronik nonspesifik
plörit olarak raporlandı. Kontrastlı Toraks BT
İncelemesinde sağ plevral boşlukta efüzyon
ve. her iki akciğer alt lobda yaygın parankimal
fibrotik bantlar mevcuttu.
Hasta bu sonuçlarla hematoloji ile konsulte
edildi. Akciğer bulguları multıpl myeloma
bağlanarak tedavisinin düzenlenmesi için
hematolojiye yönlendirildi.
SONUÇ: Özellikle yaşlı hastalarda plevral
efüzyon geliştiğinde multıpl myelom akla
gelmeli,tanı kesinleştirilerek hasta hematoloji
bölümüne yönlendirilmelidir.
Anahtar Kelimeler: Multipl miyeloma, plevral
efüzyon
P-19
MEME POLİKLİNİĞİNE GELEN HASTALARDA
GELİŞ
ŞİKAYETLERİ
İLE
BULGULAR
ARASINDAKİ İLİŞKİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Asist. Dr. Pırıl Sağlıker Özkaynak*, Yard. Doç.
Dr. Süheyl Asma*, Uzm. Dr. Ferit Erdoğan*,
Doç. Dr. Tamer Çolakoğlu**
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği AD.*
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel
Cerrahi AD.**
Amaç
Çalışmamızda, Başkent Üniversitesi Tıp
Fakültesi Adana Kışla Sağlık Yerleşkesi Meme
polikliniğine ilk kez başvuran hastalarda, geliş
şikayeti ile bulguları arasındaki ilişki
incelenmiştir, ve başvuru şikayeti ile meme
kanseri aile öyküsü arasında ilişkili olup
olmadığı araştırılmıştır.
Gereç ve yöntem
01.01.2014- 28.02.2014 tarihleri arasında
Meme polikliniğine ilk kez başvuran 150 kadın
55
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
hasta çalışmaya dahil edildi. Her dört hastadan
biri sistematik örneklem yoluyla seçilerek, 150
kişi belirlenmiştir. 150 hastanın verileri geriye
dönük olarak kaydedildi. Hastaların yaşları,
geliş şikayetleri, aile öyküleri, fizik muayene
(FM) bulguları, radyoloji bulguları, BIRADS
dereceleri, patoloji bulguları ve sonuçta takip
mi cerrahi mi uygulandığı kaydedilmiştir.
Veriler SPSS (17.0 version) programı
kullanılarak analiz edildi.
Bulgular
Çalışmaya dahil edilen vakaların yaş ortalaması
39,77 (18-83 yaş) bulundu. Hastaların geliş
şikayetleri; genel kontrol, şişlik, ağrı ve
şişlik+ağrı şeklinde 4 gruba ayrıldı. Bu
gruplarda yer alan vaka sayıları sırasıyla 49 (%
32,7), 46 (% 30,7), 46 (% 30,7), 9 (%6) idi.
Meme kanseri aile öyküsü olanlar 48 (%32) ,
aile öyküsü olmayanlar 102 (%68) idi. FM’de
normal meme muayenesi ve benign meme
bulgusu olan 85 (% 56,7) , ele gelen kitle
lezyon olan 65 (% 43,3 ) idi. Radyoloji
bulgularına göre benign lezyonlar (basit kist,
komplike kist, fibroadenom) 112 (%
74,7),malign lezyonlar (solid, düzensiz sınırlı
kitle, malign görünümlü kalsifikasyonlar) 38
(%25,3) idi. BIRADS değerlendirilmesi: BIRADS
0: 2 (%1,3), BIRADS 1: 26 (% 17,3), BIRADS2:
43 (% 28,7), BIRADS 3: 46 (%30,7), BIRADS 4:
21 (%14) , BIRADS 5: 5 (%3,3) , BIRADS 6: 5
(%3,3) olarak saptandı. Patoloji gerekmeyen
vaka 125 (%83,3), patoloji sonucu benign olan
vaka 13 (%8,7), malign raporlanan vaka 11
(%7,3) idi. Sonuçta takip kararı verilen vaka
128 (% 85,3), minör cerrahi işlem uygulanan
vaka 10 (%6,7), major cerrahi uygulanan vaka
11 (%7,3) olarak saptandı. 1 vakanın takibi
mümkün olmadı. Ailesinde meme kanseri
hikayesi olanlar daha sık olarak genel kontrol
amaçlı başvurmuştu (p=0,009). Geliş şikayeti
şişlik olanlarda anormal FM bulgularının daha
sık görülmesi istatistiksel olarak anlamlıydı
(p<0,001). Geliş şikayeti şişlik olanlarda
radyolojik olarak malignite şüphesi anlamlı
derecede daha yüksekti (p<0,001). Geliş
şikayeti şişlik olanlarda BIRADS dereceleri
anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,012). Şişlik
şikayeti olanlarda anlamlı derecede biyopsi
istemi fazlaydı (p=0,001).
Tartışma ve Sonuç
Meme kanseri aile öyküsünün, hastaları meme
kontrolüne gitme konusunda uyarıcı olduğu
düşünülmektedir. Memede şişlik şikayeti ile
anormal FM bulguları, radyolojik bulgular,
patolojik bulgular arasındaki ilişki anlamlıdır.
Şişlik şikayeti dikkate alınması gereken bir
semptomdur. Meme kanseri kadınlarda en sık
görülen kanserdir. Meme kanseri tarama
konusunda
toplumun
bilinç
düzeyi
yükseltilmelidir.
P-20
DİYABETİK
BİREYLERDE
METABOLİK
SENDROM SIKLIĞI VE İLİŞKİLİ FAKTÖRLERİN
DEĞERLENDİRİLMESİ
Dr. Esra ÖZTAŞYONAR, Doç. Dr. Kamile
MARAKOĞLU, Dr. Mustafa ARMUTLUKUYU
Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği Ana Bilim Dalı, KONYA
Amaç:
Metabolik sendrom ve diyabet
birlikteliği morbidite ve mortalite açısından
önemli bir risk faktörüdür. Bu çalışmada
diyabetik bireylerde metabolik sendrom sıklığı
ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi
amaçlandı.
Materyal ve metod: Araştırmamızın örnek
büyüklüğünün
belirlenmesinde
“evreni
bilinmeyen örnekleme alınacak birey sayısını
saptamaya” yönelik formülden(n=t²pq/d²)
yararlanılmıştır. Selçuk Üniversitesi Tıp
Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalına
başvuran DM tanısı alan ve takibe devam eden
245 hasta değerlendirmeye alındı. Bu
hastaların en az 8 saatlik açlık sonrası açlık kan
şekeri (AKŞ), tokluk kan şekeri (TKŞ), lipid
panelleri, kreatinin, HbA1c düzeyleri bakıldı.
Metabolik
sendrom
(MS)
tanısında
International Diabetes Foundation (IDF)-2005
MS tanı kriterleri esas olarak alındı.
Tanımlayıcı istatistik parametreler olarak; sayı,
yüzde, ortalama, standart sapma kullanılmış
olup verilerin analizinde Pearson Korelasyon
ve Student-t testi kullanıldı.
Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların %46,1’i
(n=113) erkek, %53,9’u (n=132) kadın idi. Yaş
ortalamaları 54,45±9,67 (min=28-max=83),
başvuru anındaki VKİ ortalamaları 32,05±5,26
56
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
kg/m2 olup bu hastaların %7,8(n=18)’i normal,
%29,8(n=73)’i aşırı kilolu, %62,4’ü obez (30≤
VKİ) (%36.7 hafif, %15,9 orta, %9,8’i morbid
obez ) idi. Diyabet süreleri ortalama 5,58±6,21
yıldı. Hastaların %21,2 (n=52)’si insülin
kullanıyordu. Bizim çalışmamızda MS sıklığı %
83,3 (n=204) bulundu. ABD Birleşik Ulusal
Kurul Kılavuzu ( Joint National Commitee; JNS
VII)’na göre hastaların arterial tansiyon
değerleri %37,1(n=91)’i normal sınırlarda, %29
(n=71)’u prehipertansiyon, %33,9 (n=83) evre
1 veya 2 hipertansiyon sınırlarında idi. MS olan
hastaların MS olmayan hastalara göre başvuru
anındaki vücut kitle indeksleri (32,69±5,1428,84±4,75) (p<0,001), sistolik arterial
tansiyon
değerleri
(130,10±19,34120,46±14,16) (p=0,003), diyastolik arterial
tansiyon değerleri (81,77±10,92-72,82±8,95)
(p<0.001), insülin düzeyleri (13,04±9,978,95±6,34) (p=0,042), serum trigliserit
düzeyleri
(
200,92±104,03
111±28,53)(p<0,001))
istatistiksel
olarak
anlamlı derecede yüksek bulundu. MS
olanlarda hipertansiyon sıklığı (%39,7) anlamlı
derecede yüksek bulundu (p=0,001). Ancak
MS olanlarda HbA1c değerleri, AKŞ, TKŞ, LDL
düzeyleri, beck depresyon envanteri puanı
daha yüksek, diyabetes mellitus tanısı ile takip
süreleri (5,33,±5,98 – 6,85±7,22) ve yaş
ortalamaları daha düşük olsa da istatistiksel
açıdan anlamlı ilişki bulunmadı.
Sonuç: Ülkemizde, 2004 yılında yapılan
METSAR (Türkiye Metabolik Sendrom
Araştırması) sonuçlarına göre 20 yaş ve
üzerindeki erişkinlerde metabolik sendrom
sıklığı %35 olarak saptanmıştır. Oktay ve
arkadaşlarının 2012 yılında İstanbul’da 220
kişide yaptıkları çalışmada diyabetik bireylerde
IDF kriterlerine göre MS sıklığını %80
saptamışlardır. MS ülkemizde olduğu gibi tüm
dünyada salgın şeklinde yayılmaktadır. Bu
nedenle birinci basamak sağlık çalışanları olan
bizlere
büyük
görevler
düşmektedir.
Polikliniğimize başvuran hastalara sedanter
davranışların miktarını azaltmayı tavsiye
etmeyi, düzenli egzersiz yapmayı, yılda en az
bir kez sağlıklı beslenme eğitimi vermeyi
koruyucu hekimlik açısından aile hekimliği
rehberleri önermektedir. Sonuç olarak önemli
olan obezite ve metabolik sendromu iyi tedavi
etmek değil bunlardan korunmaktır.
P-21
FRAMİNGHAM RİSK SKORUNA GÖRE 10
YILLIK
KARDİYOVASKÜLER
HASTALIK
RİSKLERİNİN
HESAPLANMASI
YARARLI
MIDIR?
Doç. Dr. Ruhuşen Kutlu, Uzm. Dr. Ahmet
Koçak, Yrd. Doç. Dr. Fatma Gökşin Cihan
Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp
Fakültesi Aile Hekimliği AD.
Amaç: Framingham çalışmasında obezlerde
koroner arter hastalığının arttığı gösterilmiştir.
Obezitenin yaş, kolesterol, kan basıncı, sigara
içimi, sol ventrikül hipertrofisi veya glukoz
intoleransından bağımsız olarak ani ölüm
riskini 2.8 kat, inme riskini 2 kat arttırdığı
bilinmektedir. Bu çalışmada aile hekimliği
polikliniğine başvuran hastalarda Framingham
Risk Skoruna göre 10 yıllık kardiyovasküler
hastalık risklerinin hesaplanmasının yararlı
olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır.
Materyal ve Metot: Bu çalışma 01.05.2012 ile
01.01.2013 tarihleri arasında Necmettin
Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği Polikliniğine 18-65 yaşları arasında
herhangi bir nedenle müracaat eden 351
bireyde yapıldı. Çalışmaya katılanlar beden
kütle indekslerine (BKİ) göre; normal kilolu
(BKİ< 25 kg/m2), fazla kilolu (BKİ 25-29.9
kg/m2) ve obez (BKİ≥ 30 kg/m2) olarak üç
gruba ayrıldılar. Otomatik risk hesaplama
cetveline yaş, cinsiyet, sigara içme durumu,
diyabet
olup
olmadığı,
sağ
kol
sistolik/diyastolik kan basıncı, HDL, total
kolesterol verileri girilerek Framingham Risk
Skoru (FRS)–1 elde edildi. Aynı verilerde total
kolesterol yerine LDL değeri kullanılarak
Framingham Risk Skoru (FRS)–2 elde edildi. Bu
skorlar hastaların takip eden 10 yıl içinde
kardiyovasküler hastalık geçirme riskini yüzde
olarak ifade etmektedir. FRS <%10 değeri
düşük risk, %10–19 orta risk, ≥ %20 yüksek risk
olarak kabul edilmiştir.
Bulgular: Çalışmaya katılanların %63.8’i
(n=127) kadın, %36.2’si (n=127) erkek,
57
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
%50.7’si (n=178) obez olup, yaş ortalaması
36.9±11.3 yaş idi. Beden kütle indeksleri ile
yaş, cinsiyet, FRS-1 ve FRS-2 arasında
istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu
(p>0.05). Framingham risk skorları ile cinsiyet
ve yaş arasında ise anlamlı bir ilişki saptandı.
On yıllık koroner kalp hastalığı riski, yaş
ilerledikçe artıyordu ve erkeklerde kadınlara
göre daha fazla bulundu (p<0.05). Yaş ile FRS-1
ve FRS-2 arasında sırasıyla (r=0.643, r=0.672)
pozitif yönde yüksek derecede bir korelasyon
vardı (p=0.001).
Sonuçlar: Framingham Risk Skorları 10 yıl
içinde kardiyovasküler hastalık geçirme riskini
kolaylıkla
hesaplayabilen,
non-invazif
yöntemlerdir. Bu yöntem aile sağlığı
merkezlerinde de kolaylıkla kullanılabilir.
yurtdışında olduğu için görüşemediğini, KBB
uzmanının “bir şey olmaz, kullanabilirsiniz”
dediğini, ancak içine sinmediği için bu konuda
sizin de görüşünüzü almak istediğini söylüyor.
Hastamıza ve anneye bu konuda nasıl yardımcı
olabiliriz?
Tartışma: AOM çocukluk çağında aile
hekimleri, pediatristler ve acile başvuruların
en sık nedenlerinden biridir. Çocukların büyük
çoğunluğu 3 yaşına kadar en az bir kez AOM
atağı geçirmektedirler. AOM’nin 3 komponenti
vardır: (1) akut başlangıç, (2) orta kulakta
efüzyon, (3) kulak ağrısı, ateş, kulak zarında
hiperemi gibi klinik bulgular. En iyi tanı aracı
pnömatik otoskoptur. Orta kulak sıvısında
yapılan çalışmalar virüslerin de bakterilerin de
histamin üretebildiğini ortaya koymuştur. Bu
nedenle antihistaminiklerin inflamasyonu
azaltarak hastalık süresini kısaltabileceği
düşünülmektedir.
Dekonjestanların
da
vazokonstriksiyon yaparak kulak zarının
ödemini
azaltacağına
inanılmaktadır.
Dekonjestan kullanımı ile ilgili 2011 yılında
yapılan Cochrane derlemesine göre 1 aylık
izlemde dekonjestanın plaseboya üstünlüğü
tespit edilmemiştir. Antihistaminik kullanımı
ile ilgili çalışmalar ise beklenenin aksine
tedaviye direncin ve hastalık süresinde
uzamanın daha sık görüldüğünü ortaya
koymaktadır. 2008 yılında yapılan bir
derlemede
AOM
da
antihistaminik
kullanımının orta kulak efüzyonunun süresini
uzattığını
ortaya
koyulmaktadır.
Antihistaminik ve dekonjestan kullanımına
ilişkin 2011 yılında yapılan Cochrane
derlemesinde efüzyonlu otitis mediada bir
aylık iyileşme dönemi üzerine olumlu bir etki
görülmemiş. Amerikan Pediatri Akademisi
kılavuzu, Kanada Pediatri Cemiyeti kılavuzu ve
diğer birçok uluslar arası kılavuzlarda da
etkilerinin yeterli olmaması nedeniyle
antihistaminik ve dekonjestan kullanımı
önerilmemektedir.
Sonuç: Güncel kanıtlar AOM’lı çocuklarda
antihistaminik ve dekonjestan kullanımını
desteklememektedir. Olgu örneğimizdeki
hastanın epilepsi hastası olması nedeniyle yan
etkileri açısından da bu olguda kullanımları
önerilmemelidir. Sadece alerjilere bağlı
P-22
Akut Otitis Media’da Antihistaminik ve
Dekonjestan Kullanımı Gerçekten Gerekli mi?
Yrd.Doç.Dr.F.Gökşin CİHAN, Doç.Dr.Ruhuşen
Kutlu
Necmettin Erbakan Üniversitesi, Meram Tıp
Fakültesi Aile Hekimliği AD
Akut otitis media(AOM), çocukluk döneminde
sık karşılaşılan bir durumdur. Bu bildiride; Viral
ya da bakteriyel oluşuna göre tercih edilen
tedaviye
ek
olarak
hastanın
çabuk
rahatlamasını sağlamak amacıyla verilen
antihistaminik ve dekonjestanların tedavideki
rolü bir hasta örneğinden yola çıkılarak gözden
geçirilecektir.
Olgu: 11 yaşında erkek hastanın 2 gündür sağ
kulağında ağrı varmış. Önce evde ibuprofenle
geçmesi beklenmiş, hastanın ağrı şikâyeti
geçmeyince ve kulakta dolgunluk hissi, işitme
azlığı da eklenince 3.basamak bir hastanenin
KBB polikliniğinde muayene olmuş. Hastaya
amoksisilin+klavulonik
asit
ve
psödoefedrin+triprolidin içeren bir şurup
başlanmış. Hasta 3 yıldır epilepsi tanısıyla
Valproik asit kullanıyormuş ve bu dönemde hiç
nöbeti olmamış. Annesi size çocuk nörolojisi
doktorunun kendilerini bu tip ilaçlar
konusunda uyardığını, şu anda doktor
58
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
efüzyonlu OM gibi özel hasta gruplarında
kullanılabilirler.
time. This system will be developed on web
based programming language. Because of the
diversity and high amount of data, using a
computer-based analysis system is inevitable
for this project. To develop this management
system using web-based user interfaces, webbased database management system and an
analytical script language will facilitate
communication and will make it possible to
update and reshape the system for new
requirements. The most challenging part of
this project is to lead and manage software
team for developing an optimum user friendly
and analytic programme. As if the
management of software developing process
could
not
successfully
accomplished,
complicated and hard to use products would
come out. If all the components of this
software could be completed many data
concerning management and assessment
would be recorded in electronic media and
shared with other partners.
P-23
'Development of Web-Based Medical
Education Management System' Project
İbrahim BAŞHAN1, Yücel UYSAL2
1Mersin University Faculty of Medicine
Department of Medical Education
2Mersin University Faculty of Medicine
Department of Family Medicine
In this paper we summarize the preliminary
report of a STRCT project (STRCT = Scientific
and Technological Research Council of Turkey
= TÜBİTAK). The project has been developed
and structured between March 2013 and July
2013. Untill September 2013 feasibility and
team studies of the project were completed.
In September 2013 project was presented to
Health Science Research Support Group of
STRCT. In March 2014 official acceptance of
the project was announced. The project will
be conducted by an instructor from Mersin
University Faculty of Medicine Department of
Medicial Education.
Aim of this project is to develop a web-based
management system that will facilitate
management of medical education, document
the education outputs in standardized
measurable and comparable formats and
facilitate communication between directors,
educators and students. Because of its
distinctive diversities medical education is a
challenging process for both educators and
students. In addition, insufficient physical
conditions and low number of educators of
the schools make it hard to increase quality of
education. The only short-term solution seems
to use time and resources efficiently. This
project will facilitate management of medical
education for all concerned parties and assist
to use time and resources efficiently.
Moreover, it will help to generate measurable
and comparable standardized outputs. In this
project, use of portfolio assessment method in
medical
education
and
combining
standardized test performances with portfolio
assessment system will be applied for the first
P-24
Online Question Bank Module Project For
Undergraduate Medical Education
İbrahim BAŞHAN1, Yücel UYSAL2, Hüseyin
SELVİ1
1Mersin
University
Medical
Faculty,
Department of Medical Education
2Mersin
University
Medical
Faculty,
Department of Family Medicine
This is the preliminary report of a SMEDO
project (SMEDO = Small and Medium
Enterprises Development Organization of
Republic of Turkey). The project has been
developed and structured between August
2013 and December 2013. Untill February
2014 feasibility and budget research of the
project was completed. In February 2014
project was presented to Local Mersin Office
of SMEDO. In March 2014 official acceptance
of the project was announced.
The project will be conducted by an instructor
from Mersin University Faculty of Medicine
Department of Medicial Education.
59
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
The aim of the project is to create an online
question bank module to use especially during
preparation of multiple choice tests of
undergraduate medical education. The distinct
features of this module form the other similar
modules are;
- during the development of the software
particular scientific and statistical methods of
assessment science will be used,
- integration of these statistical methods will
allow to evaluate the reliability and validity of
the items,
- calculation of reliability and validity of the
items separately will allow to evaluate both
the performance of students and teachers,
- with this module multiple choice exams
would be structured on the blueprint charts
which will report the number and type of test
questions represented across the topics in
content area consistent with learning
objective and relative weight on test given to
each topic,
- blueprint charts will also allow to identify the
percentage weighting of cognitive dimensions
as the level of competence tested in each
knowledge domain,
- as the software will be coded by web based
technologies it will be posssible to use it
without installing to individual computers,
- the modular structure of software will allow
to integrate it into other education
management systems or into other online or
offline question bank softwares.
anomalisi olup insidansı % 0.5 olarak
bildirilmiştir (1). Genellikle ikinci ve üçüncü
trimesterde nadiren de birinci trimesterin
sonunda
görülebilmektedir.
Antepartum
hemorajinin (vajinal kanamanın) önde gelen
sebeplerinden biridir. Tüm gebeliklerin
yaklaşık %0.4-0.5’ini etkilemektedir (2).
P-25
PLASENTA PREVIA’YA SEKONDER GELİŞEN
DİSSEMİNE İNTRAVASKÜLER KOAGÜLASYON
(DİK) TABLOSU
SONUÇ
Plasenta previa’ya sekonder gelişen DİK
obstretik komplikasyonların en önemli
nedenlerinden biridir. C/S sonrası hasta
takibinde öyküde plasenta previa mevcut ise
koagülasyon parametreleri ve gelişebilecek
klinik durumlar dikkatle takip edilmeli, DİK
gelişebileceği akılda tutulmalıdır.
OLGU
Bilinen kronik hastalığı ve ilaç kullanım öyküsü
olmayan 36 yaşındaki kadın olgunun dahiliye
servisine yatışından 3 gün önce plasenta
previa nedeniyle sezeryan operasyonu (C/S)
öyküsü mevcut. Hastanın C/S sonrası aşırı
kanaması olmuş ve takibinde idrar çıkışı
azalmış. Eritrosit süspansiyonu replasman
tedavisi (ERT) verilmesine rağmen hemoglobin
değerlerinde
düşme
devam
etmiş.
Takiplerinde üre-kreatinin değerleri artan ve
anürisi gelişen olguda ön planda iskemik akut
tübüler nekroz (ATN) düşünüldü. Tetkiklerinde
trombositopeni de olması üzerine hasta ATN +
DİK ön tanısıyla dahiliye servisine nakil alındı.
Koagülasyon
parametrelerinde
uzama
saptanan olgunun periferik yaymasında bol
akantositler görüldü. Hematoloji birimi ile
görüşüldü ve DİK düşünüldü. Akut böbrek
yetmezliği tablosu için olgu hemodiyalize
alındı ve DİK tedavisi için günlük taze donmuş
plazma (TDP) replasmanı uygulandı. Takibi
boyunca ERT, TDP ve trombosit desteği verilen
olgunun
takiplerinde
koagülasyon
parametrelerinin normal sınırlara geldiği ve
hemoglobin düşüşünün olmadığı görüldü.
Berk Geroğlu1, Mehmet Uzun2, Fikret Merter
Alanyalı1, Seval Şekerler2, Harun Akar2
1İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi,
Aile Hekimliği Kliniği
2İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi,
İç Hastalıkları Kliniği
GİRİŞ
Plasenta previa, plasentanın internal servikal
os’a yakın yerleştiği bir plasenta implantasyon
60
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
P-26
VASCO DA GAMA HAREKETİ (VdGM)
TÜRKİYE’NİN DÜNÜ, BUGÜNÜ VE YARINI
Avrupa’daki VdGM hareketine paralel olarak
ülkemizde de VdGM kurumsal yapısını
tamamlamıştır. Bu yeniden düzenlenen
organizasyonun yönetimini VdGM Türkiye
Değişim Grubu Koordinatörü Özgür Erdem,
VdGM Türkiye Araştırma Grubu Koordinatörü
Hüseyin Can, VdGM Türkiye Eğitim ve
Öğretim, İmaj Grubu Koordinatörü Hayriye
Külbay ve VdGM Türkiye Avrupa Ötesi Grubu
Koordinatörü ve daha sonra bir dönem VdGM
Türkiye Temsilciliği yapan Murat Altuntaş
üstlenmiştir (2). Halen VdGM Türkiye
Temsilciliği
Berk
Geroğlu
tarafından
yürütülmektedir. VdGM Türkiye ekibi VdGM
Avrupa’da olduğu gibi belirli bir yapılanma ile
tamamıyla gençlerden oluşan ekibiyle
faaliyetlerine devam etmektedir. WONCA
Avrupa Konferansı İstanbul 2015’in temasının
“Aile hekimliğinin geleceği… Genç ol, genç
kal…” olarak belirlenmesi, aile hekimliği
disiplininde gençlere verilen değerin önemli
bir kanıtıdır.
Değişim grubunun aktif çalışmaları ile son beş
yıldır on beşten fazla farklı değişim programına
Türkiye’den katılım sağlanmış ve ülkemizde
aile
hekimliği
asistanlığı
yapan
meslektaşlarımızın aile hekimliğinin yurt dışı
uygulamaları hakkında fikir sahibi olmaları
desteklenerek, yeni ufuklara yelken açılmıştır.
Bu çerçevede İngiltere, İspanya, Portekiz,
Hollanda, Danimarka, İsrail gibi ülkelere giden
genç meslektaşlarımız olduğu gibi yurt
dışından da değişim programı kapsamında
gelen Avrupalı meslektaşlarımız Akdeniz
Üniversitesi Aile Hekimliği Ana Bilim Dalı
işbirliği ile Antalya’da misafir edilmişlerdir.
Ayrıca her yıl VdGM Prekonferanslara
katılımlar sağlanmıştır. WONCA Avrupa
Konferansı İstanbul 2015 programı içerisindeki
VdGM oturumları ve Prekonferans İstanbul
2015 ile
ilgili çalışmalar başlatılmış
durumdadır.
Türkiye’deki önemli aile hekimliği dergilerinde
birçok kez VdGM ile ilgili yazılar yayınlanmıştır.
Birçok ulusal aile hekimliği kongresinde sözlü
sunumlar ve çalıştaylar yapılmıştır (3). Bu
sunumlar ile VdGM’nin yaptığı faaliyetler
Türkiye’deki aile hekimleri ile paylaşılmış ve
Berk Geroğlu1, Demet Merder Coşkun2,
Fikret Merter Alanyalı1 ,Canan Tuz3, Özgür
Erdem4, Hüseyin Can5, Fatma Gökşin Cihan6,
Nil Tekin7
1Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile
Hekimliği Kliniği, İzmir
2Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği Ana Bilim Dalı, İstanbul
3Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği Ana Bilim Dalı, Ankara
4Kayapınar 9 Nolu Aile Sağlığı Merkezi,
Diyarbakır
5Katip Çelebi Üniversitesi Aile Hekimliği Ana
Bilim Dalı, İzmir
6Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Aile
Hekimliği Kliniği, Konya
7Narlıdere Huzurevi Yaşlı Bakım ve
Rehabilitasyon Merkezi, İzmir
VdGM, WONCA Avrupa çatısı altında,
European Academy of Teachers in General
Practice (EURACT) desteğiyle, aile hekimliği
asistanlarının ve uzmanlığının ilk beş yılı
içindeki aile hekimlerinin yararına çalışan bir
gruptur. 1-4 Haziran 2004 tarihinde
Amsterdam’da yapılan WONCA Avrupa
Kongresi’nde Genç Doktorlar Projesi adı
altında bir Prekonferans düzenlenmiştir. On
bir Avrupa ülkesinin katıldığı bu Prekonferansa
Türkiye’yi Nil Tekin, Fatma Gökşin Cihan ve
Erhan Burgut temsil etmişlerdir. 2004’te ilk kez
yapılan bu Prekonferans sonucunda bu
düşünce alışverişinin daha sonra da devam
etmesine karar verilmiştir ve “Vasco da Gama
Hareketi” oluşturulmuştur. Aile hekimliği
asistanları ve uzmanlığının ilk 5 yılı içindeki aile
hekimleri “Genç Doktorlar (Junior Doctors)”
olarak tanımlanmıştır (1).
VdGM Türkiye olarak kurulduğu ilk günden
itibaren bu hareket ülkemizde tanıtılmaya
başlanmıştır. VdGM Türkiye’nin kurucu
üyeliğini Nil Tekin ve Fatma Gökşin Cihan
beraber gerçekleştirmişlerdir. 2009 yılına
kadar Türkiye VdGM Temsilciliği’ni yürüten Nil
Tekin bu görevini Zelal Akbayın’a devretmiştir.
61
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
geribildirimler alınmıştır. Eğitim ve öğretim
grubu ile ise; özellikle asistanların saha eğitimi
ve aile hekimliği eğitim müfredatının
standardize edilmesi yönünde çaba sarf
etmektedir.
VdGM Türkiye’nin gelecek planlarında
Prekonferans İstanbul 2015’in düzenlenmesi,
yeni değişim programlarına katılımların
sağlanması, Türkiye değişim programlarının
düzenlenmesi, yeni araştırma projelerinin
yapılması, eğitimle ilgili eksiklerin saptanması,
VdGM Avrupa ve Türkiye ekibinin tanıtımının
en iyi şekilde yapılması yer almaktadır.
madde veya ilaç kullanımı olmadığı öğrenildi.
Acil serviste bakılan kan gazında pH: 7.79,
HCO3: 37, pCO2: 23 olan, tetkiklerinde ürekreatinin yüksekliği ve tansiyon yüksekliği ile
beraber
hipokloremik
hipopotasemik
metabolik alkaloz tespit edilen olgu ileri tetkik
ve tedavi amacıyla dahiliye servisine yatırıldı.
Anamnez derinleştirildiğinde olgunun daha
önceki yıllarda inatçı kusmalar nedeniyle
gastroentoroloji birimine başvurduğu ve
yapılan endoskopide pilor darlığı tespit edildiği
öğrenildi. Olgu o dönem genel cerrahi birimine
yönlendirilmiş fakat kendisine bu konuyla ilgili
cerrahi girişim düşünülmediği söylenmiş.
Hastanemizde yapılan ultrasonografide her iki
böbrekte evre 2 yetmezlik tespit edildi.
Olgunun göz dibi muayenesinde hipertansif
retinopati
evre
2
mevcut
olarak
değerlendirildi. Dış merkezde yapılan tetkikleri
incelenen olgunun biyokimyasal değerlerinde
hipopotasemi ve kan gazlarında metabolik
alkaloz
görülüp,
ayırıcı
tanıda
hiperaldosteronizm, renal arter darlığı gibi
durumlar da düşünüldü. Ancak olgunun klor
cevaplı metabolik alkalozu olduğu için bu
tanılardan nispeten uzaklaşıldı. Olgunun dilde
karıncalanma ve uyuşma şikayetleri metabolik
alkaloza sekonder kanda düşmüş iyonize
kalsiyum düzeyine bağlandı. Derin metabolik
alkalozu ve inatçı kusmaları ise tedavi
edilmemiş pilor stenozuna bağlandı ve hasta
cerrahi birimine yönlendirildi.
SONUÇ
Olguda uygulanan tedaviler ile metabolik
alkaloz ve böbrek yetmezliği tedavi edilmiş,
etiyolojik neden olarak pilor stenozu
saptanmıştır. Sonuç olarak, böbrek yetmezliği
ve ciddi metabolik alkaloz ile başvuran
olgularında
asit-baz
dengesinin
iyi
değerlendirilmesi gerekmektedir ve mevcut
durumun pilor stenozu ile ilişkili olabileceği
göz önüne alınmalıdır. (1)
P-27
DERİN METABOLİK ALKALOZ İLE BAŞVURAN
HASTADA TESPİT EDİLEN PİLOR STENOZU
Berk Geroğlu1, Mehmet Uzun2, Fikret Merter
Alanyalı1, Bilgin Demir2, Harun Akar2
1İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi,
Aile Hekimliği Kliniği
2İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi,
İç Hastalıkları Kliniği
GİRİŞ
Pilor stenozu sıklıkla biyokimyasal ve elektrolit
bozuklukları ile ortaya çıkmaktadır. Kusma ve
mide içeriğinin atılması hafif orta derecede
metabolik alkaloz ve prerenal azotemiye yol
açabilmektedir. Böbrek yetmezliği sıklıkla
metabolik asidoz ile birliktedir. Böbrek
yetmezliği olan hastalarda ciddi metabolik
alkalozun varlığı pilor obstrüksiyonu açısından
hekimi uyarmalıdır (1).
OLGU
Otuz yedi yaşında erkek olgunun bilinen
hipertansiyon (HT) + psikiyatrik rahatsızlıkları
olduğu, acil servise yüzde karıncalanma,
ellerde ve dilde uyuşma, birkaç kez kusma
şikayeti ile getirildiği öğrenildi. Olguya altı ay
önce İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma
Hastanesi psikiyatri polikliniğinde venlafaksin
hidroklorür + ketiapin + paroksetin hidroklorür
başlanmış. 2-3 aydır HT + üre-kreatinin
yüksekliği nedeniyle izlenmekteymiş. Dışarıdan
62
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
P-28
"AMAN ALLAH'IM! YOKSA CİDDİ BİR
HASTALIĞIM MI VAR?": OLGU SUNUMU
8mm, glukoz: 90 mg/dl, Kr:0,72 mg/dl, AST:17
U/L, ALT:20 U/L bulunmuş. Bu sonuçların
laboratuvar hatası, geçirilmiş subklinik viral
enfeksiyon ya da ilaç kullanımına bağlı geçici
bir durum olabileceği anlatılarak hasta
rahatlatıldı.
İstenen kontrol tam kan sayımında
platelet:161000/µL MPV:11,2fL ve periferik
kan yayması normal olarak değerlendirildi.
Hastaya trombositopeni saptanan önceki
tetkikte laboratuvar hatası olduğu ve tüm
Dr. Gökçen SALMANOĞLU*, Uzm.Dr. İrep
KARATAŞ ERAY*, Uzm.Dr. Aylin BAYDAR
ARTANTAŞ*, Yrd.Doç.Dr. Tuncer KILIÇ*,
Doç.Dr. Yusuf ÜSTÜ, Doç.Dr. Mehmet
UĞURLU*
*
Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma
Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği
51 yaşında kadın hasta, dış merkezden istenen
tüm
batın
ultrasonografisini
bizim
merkezimizde
çektirmek
istediği
için
polikliniğimize başvurdu. Aktif şikayeti
olmayan hasta, periyodik muayene için Kalp
Damar
Hastalıkları
polikliniğine
başvurduğunda trombositopeni saptanmış.
Kalp Damar Cerrahı hastayı trombositopeni
etyolojisinin araştırılması için hematoloji
polikliniğine
yönlendirmiş.
Hematoloji
polikliniğinde çeşitli kan tetkikleri ve tüm batın
ultrasonografisi istenmiş. Hastamız kan
tetkiklerini
orada
yaptırmış,
ancak
ultrasonografi randevusunu yakın tarihe
alamadığı için polikliniğimize başvurdu.
Hastanın özgeçmişi sorgulandığında; 3-4 yıldır
hiperlipidemi tedavisi için rosuvastatin 20mg
1*1 tablet ve asetilsalisilikasit 100mg 1*1
tablet, 1-2 yıldır göz kuruluğu için suni gözyaşı
kullandığı öğrenildi. Sigara, alkol, alerji ve
ameliyat öyküsü olmayan hastanın soygeçmiş
sorgulamasında babasında koroner arter
hastalığı olduğu öğrenildi.
Sistem sorgusunda; hipermenore, menoraji,
hematüri, melana, kolay morarma, ateş, karın
ağrısı olmadığı öğrenildi. Yakın zamanda
geçirilmiş enfeksiyon öyküsü olmayan hasta,
başağrısı için oral analjezik
kullanıp
kullanmadığından emin değildi.
Genel durumu iyi, bilinci açık, oryantasyon ve
kooperasyonu tam olan hasta kendisinde
önemli bir kan hastalığı olabileceği şüphesiyle
endişeli görünmekteydi. Fizik muayenesinde
TA:110/70 mmHg, KTA:79/dk, ateş: 36,6 C°
olan
hastada
hepatosplenomegali,
lenfadenopati, ekimoz, peteşi, purpura
saptanmadı.
Hastanın önceki tam kan sayımında platelet:
112000/µL, Hgb:15,8 g/dl, BK:4000/µL, Sed:
batın ultrasonografisi istemeye gerek olmadığı
anlatıldı, ancak hasta "diğer doktorlar beni çok
endişelendirdi, ultrasonografi yapılmazsa
rahat edemem" dediği için yapıldı, sonucu
normal olarak raporlandı.
Sık görülen asemptomatik rastlantısal
trombositopeni
nedenleri
sırasıyla;
laboratuvar hatası, psödotrombositopeni,
ilaçla indüklenen trombositopeni ve idiyopatik
trombositopenik purpuradır.* Platelet sayısı
100000-150000/µL olan hastalarda ileri
tetkiklere geçmeden önce birkaç ay içerisinde
tam kan sayımı tekrarı yapmak gerekir.*
Olgumuzda olduğu gibi, periyodik muayenenin
birinci basamak atlanarak diğer dal uzmanları
tarafından yapıldığı durumlarda, hem hastalar
gereksiz yere endişelenmekte, hem de üst
basamaklara sevk edilerek üst basamaktaki iş
yükü artmakta ve gereksiz tetkikler istenerek
ülke ekonomisi zarara uğramaktadır. Periyodik
muayene, hastaya bütüncül yaklaşabilen,
insidans ve prevalansa dayalı özgün karar
verme becerileri olan aile hekimlerince
yapılmalıdır.
Anahtar kelimeler: Aile hekimliği, periyodik
muayene, trombositopeni
63
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
P-29
ONDOKUZ MAYIS ÜNİVERSİTESİ KADIN
HASTALIKLARI VE DOĞUM ANABİLİM DALI
POLİKLİNİĞİNE BAŞVURAN GEBELERDE FOLİK
ASİT KULLANIM DÜZEYLERİ
memur olarak çalışmaktaydı. Hastaların
%80,8’inde (n=42) gebeliğin planlı olduğu
görüldü. Hastaların %57,7 (n=30) folik asit
kullanmaya
gebelik öncesi başlamıştı.
Gebeliğin ilk üç ayında folik asit başlanan hasta
sayısı 22 (%42,3) idi. Tüm gebelerin %80,8’i
(n=42) gebelik öncesi ya da gebeliklerinin
herhangi bir aşamasında folik asit kullanmıştı.
Gebeliğinin herhangi bir döneminde folik asit
kullanan tüm gebeler ele alındığında folik asit
en sık doktorlar tarafından başlanmıştı (n=40,
%97,6).
SONUÇ: Perikonsepsiyonel folik asit desteği
nöral tüp defektini (spina bifida, anensefali,
ensefalosel), konjenital kalp hastalığını,
orofasial yarık riskini azaltmaktadır. Folik asit
kullanımına konsepsiyondan en az bir ay önce
başlanmalı ve konsepsiyondan sonra 12.
haftaya
kadar
devam
edilmelidir.
Sosyoekonomik düzey ve eğitim düzeyi
yükseldikçe folik asidin kullanım oranları
artmakta ve folik asid hakkında bilgi sahibi
Ayşenur ALPER GÜRZ¹, Füsun Ayşin ARTIRAN
İĞDE¹, Emel KURTOĞLU², Mustafa Fevzi
DİKİCݹ, Füsun YARI޹
¹ Ondokuz Mayıs Üniversitesi Aile Hekimliği
Anabilim Dalı
² Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kadın
Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı
AMAÇ: Gebelik, annenin enerji, protein,
vitamin ve mineral gereksiniminin arttığı bir
dönem olup bu dönemde beslenme, anne ve
bebek açısından son derece önemlidir.
Maternal diyet; annenin ve besin depolarının,
gelişen
fetüsün
ve
laktasyonun
gereksinimlerini karşılamak üzere yeterli enerji
ve besinlere sahip olmalıdır. Bu bağlamda folik
asit, nükleik asit sentezinde önemli bir role
sahip olup, ıspanak, fındık, kepekli ekmek, yer
fıstığı ve karnabaharda bol miktarda
bulunmaktadır. Genetik faktörler ve diyetle
yetersiz alım, düşük folat düzeylerine sebep
olabilir ve bu durum artmış preterm doğum
riski ve kısıtlı fetal büyüme geriliği ile ilişkilidir.
Çalışmamızın
amacı,
gebelerin
sosyodemografik özellikleri ile gebelikte folik
asit kullanım düzeyini değerlendirmektir.
MATERYAL-METOD: Şubat-Mart 2014 tarihleri
arasında, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı’na
başvuran 52 gebeye, gebelikte vitamin
kullanım durumlarını ölçmek için özel olarak
hazırlanan 20 soruluk anket formu
uygulanmıştır.
BULGULAR: Anket uygulanan 52 gebenin yaş
ortalaması 29,8±5,6 idi. Olguların %15,4’ü
(n=8) ilkokul mezunu, %34,6’sı (n=18)
ortaokul-lise mezunu, %50’si (n=26) üniversite
mezunuydu. Gebelerin %44,2’si (n=23)
primigravid, %55,8’i (n=29) multipar idi.
Sosyoekonomik düzeye bakıldığında %23,1
(n=12) orta düzeyde, %48,1 (n=25)
sosyoekonomik düzeyi kötü ve %28,8 (n=15)
ise iyidi. %42,2 (n=23) ev hanımı, %21,2(n=11)
sağlık çalışanı, %34,6 (n=18) esnaf veya
olanların sayısında artış olmaktadır.
Bu
nedenle sağlık birimlerinde çalışanların
doğurganlık çağındaki tüm kadınlara nöral tüp
defektlerinin önlenmesinde folik asitin
etkisinin duyurulması için çalışmalar yapmaları
gerekmektedir. Bu amaçla, özellikle hastaların
kolaylıkla ulaşabildiği birinci basamak sağlık
kurumları ve aile hekimleri başta olmak üzere
diğer birinci basamak sağlık personeli stratejik
bir öneme sahip olabilir. Her ne sebeple olursa
olsun aile sağlığı merkezlerine başvuran üreme
çağındaki kadınlara folik asitle ilgili bilgi
verilmesi ve kolay anlaşılabilir broşürler
dağıtılması uygun olabilir.
P-30
AKCİĞER KANSERİ TANILI OLGUDA TESPİT
EDİLEN UYGUNSUZ ADH SENDROMU
Fikret Merter Alanyalı1, Mehmet Uzun2, Berk
Geroğlu1, Mehmet Can Uğur2, Harun Akar2
1
İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi,
Aile Hekimliği Kliniği
2
İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi,
İç Hastalıkları Kliniği
64
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
replasmanı yapıldı. Tetkiklerinde serbest T4
yüksekliği saptanan olgunun kontrol tiroid
fonksiyon testleri ve tiroid antikorları istendi.
Olguya endokrinoloji tarafından hiponatremiye
yönelik tolvaptan 15 mg tablet 1*1 (oral)
önerildi. Hipertonik uygulanmasıyla serum
sodyum değerleri güvenli aralığa gelen
olgunun semptomlarında düzelme olduğu
gözlendi. Sodyum değerinde tekrar düşüş
gözlenirse
uygunsuz
ADH
sendromu
tedavisinde kullanılan tolvaptanın (selektif,
kompetitif vazopressin reseptör 2 antagonisti)
tekrar verilmesi planlandı.
GİRİŞ
Paraneoplastik
sendromlar
(PNS),
malignitelerle birlikte görülen, meydana
gelmelerinde metastazın veya primer tümörün
direkt fiziksel etkisinin rol oynamadığı bir grup
hastalıktır. Akciğer kanserinde de %10
oranında PNS'a rastlanmaktadır (1).
OLGU
Altmış yedi yaşında erkek olgunun bilinen
koroner arter hastalığı (KAH), hipertansiyon
(HT), benign prostat hipertrofisi (BPH), akciğer
kanseri (AC CA) tanıları mevcut olup medikal
tedavi aldığı ve en son kemoterapisini
başvurusundan bir hafta önce aldığı öğrenildi.
İki-üç gündür bulantı, kusma, iştahsızlık ve
şuur bulanıklığı olan olgu acil servise
başvurmuş. Yapılan tetkiklerinde hiponatremi
(serum sodyumu: 109 mmol/L), ılımlı
pansitopeni (karboplatin almakta) saptanan
olgu hiponatremi tanısıyla dahiliye servisine
yatırıldı. Olgunun pansitopenisinin bir hafta
önce almış olduğu kemoterapiye bağlı olduğu
düşünüldü. Olgudan spot idrarda sodyum
çalışıldı ve normal değerin üzerinde sodyumun
idrarda atıldığı tespit edildi. Ateş, nabız,
tansiyon arteriyal ve aldığı çıkardığı sıvı miktarı
takibi planlandı. Sodyum açığı hesaplanarak
hastaya sodyum replasmanı planlandı. KAH
öyküsü olan olgunun antiagregan ve
antikoagülan tedavileri düzenlendi. Bakılan kan
kortizol
düzeyi
normal
saptandı
ve
endokrinoloji birimine danışıldı. Hiponatremi
algoritmik sınıflamasına göre övolemik
hiponatremi olarak değerlendirilen olguda
Uygunsuz ADH Sendromu düşünüldüğü
belirtildi. Hipertonik sıvı tedavisinin devamı
önerildi. KAH ve HT öyküleri olan olgunun kalp
sesleri ritmik, elektrokardiyografi: normal
sinüs ritmi, ekokardiyografi: ejeksiyon
fraktürü: % 60, sol ventrikül: hafif konsantrik
hipertrofi, sol ventikül diyastolik disfonksiyonu
(evre ı) olarak değerlendirildi. Ek tedavi
önerilmedi. Diyetinin düzenlenmesi açısından
diyetisyene danışılan olguya mevcut diyetine
ek olarak oral mama 3x1 (oral) önerildi.
Intravenöz izotonik hidrasyon ile birlikte
hipertonik %3 NaCl solüsyonu ile kan sodyum
düzeyi takibi, tansiyon takibi eşliğinde sodyum
SONUÇ
Akciğer küçük hücreli kanserinde hastaların
%50’sinde ADH düzeyi artarken, sadece %15’inde ADH sendromuna ait semptomlar gelişir
(1). Anoreksi, zayıflama, bulantı, kusma
semptomlarına konfüzyon, bilinç bulanıklığı
eklenebilir. Serum sodyum düzeyi 115 mmol/lt
altına düştüğü zaman koma gelişir (1).
P-31
TIP 2 DIYABETES MELLITUS TEDAVİSİNDE
DİYET ALIŞKANLIKLARININ KAN GLİKOZU
DÜZEYLERİ VE İNSÜLİN TEDAVİ DOZLARI
ÜZERİNE ETKİSİ: OLGU SUNUMU
Fikret Merter Alanyalı1, Berk Geroğlu1,
Yasemin Kılıç Öztürk1, Haluk Mergen1,
Kurtuluş Öngel2
1
İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Aile Hekimliği Kliniği, İzmir
2
Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği Anabilim Dalı, İzmir
Giriş: Tip 2 Diyabetes Mellitus (DM)
tedavisinde kan glikozu kontrolünü sağlamak
için
sağlıklı
beslenme
alışkanlıklarının
kazanılması önemlidir. Diyabetik olmayan
bireylerde olduğu gibi diyabetli bireylerin de
yeterli ve dengeli beslenmeyi öğrenmesi ve
öğrendiklerini günlük yaşamda uygulaması
sağlıklı bir yaşamın temelini oluşturur (1).
Olgu: Elli dört yaşında bilinen Tip 2 DM,
hipertansiyon ve postmenopozal osteoporoz
tanıları mevcut olan kadın olgunun;
osteoporoz nedeniyle ilaç raporu almak için
65
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
fizik tedavi ve rehabilitasyon poliklinik
başvurusunda bulunduğu öğrenildi. Yapılan
tetkiklerinde
kan
glikozu
yüksekliği
saptanması, öyküsünde sık sık hipoglisemi
atakları ve kan glikozu düzensizliği tariflemesi
üzerine hasta aile hekimliği polikliniğine
yönlendirilmiş. Olgunun yaklaşık 10 yıldır
insülin kullanımı (insülin aspart + insülin
glarjin) olduğu ve metformin 1000 mg 2x1
(oral) kullandığı öğrenildi. Öyküsünde 12 yıldır
hipertansiyon nedeniyle perindopril/amlodipin
10/5 mg 1x1 (oral) ve metoprolol (oral),
koroner anjiografi öyküsü nedeniyle ise
klopidogrel 75 mg 1x1 (oral) kullandığı
öğrenildi. Hastanın aile öyküsü tanımlanmadı.
Kan glikozunun düzenlenmesi amacıyla
Palyatif Bakım Aile Hekimliği servisine yatırılan
hastanın daha önce 3x22 ünite insülin aspart
(subkutan), 1x34 ünite insülin glarjin (gece)
(subkutan) kullandığı, buna rağmen kan
glikozu düzeylerinin 250-350 mg/dl arasında
seyrettiği öğrenildi. Serviste takibinde genel
durumu iyi, vital bulguları stabil ve fizik
muayenesi olağan, beden kitle indeksi: 30
kg/m2 olarak saptandı. Yapılan tetkiklerinde
açlık kan şekeri: 196 mg/dl, tokluk kan şekeri:
359 mg/dl ve Hemoglobin A1C: % 9.8 olarak
saptandı. Mevcut tedavisine devam edildi ve
düşük glisemik indekse sahip diyet verildi.
Sabah hipoglisemileri olması üzerine insülin
tedavisi 3x14 ünite insülin aspart (subkutan)
ve 1x32 ünite insülin glarjin (subkutan) olarak
düzenlendi. Hastanın öyküsünde daha önceleri
hipoglisemi ataklarının olduğu; kendini iyi
hissetmemesi üzerine korktuğu ve daha fazla
yemek yediği; gittiği polikliniklerde de kan
glukozu yüksekliği nedeniyle insülin dozlarının
hep arttırıldığı ve bu süre içerisinde hastanın
sürekli kilo almaya devam ettiği öğrenildi. Kan
glukozları sabah: 10 ünite insülin aspart, öğle:
14 ünite insülin aspart, akşam 16 ünite insülin
aspart ve gece 24 ünite insülin glarjin ile
normal sınırlarda idi ve hasta serviste yatışı
süresince diyetine kısa sürede uyum gösterdi
ve diyet alışkanlığı sağlandı. 13 günlük
yatışının son 5 günü içerisinde hipoglisemi
saptanmadı. Olgunun medikal tedavisi
düzenlendi ve diyet önerileriyle poliklinik
kontrolüne gelmesi önerilerek, hasta taburcu
edildi.
Sonuç: Tip 2 DM izlem ve tedavisinde insülin
dozları ayarlanırken hastaların öyküsündediyet
alışkanlıkları mutlaka sorgulanmalı, hastalara
yaşam tarzı değişiklikleri konusunda bilgi
verilmeli ve mutlaka diyabetik diyet
önerilerinde
bulunulmalıdır.
İnsülinin
anabolizmayı arttırıcı etkisinin doz artışı ile
birlikte kilo artışına yol açtığı bilinmektedir. Bu
olguda da literatür ile uyumlu olarak önceki
poliklinik başvurularında sürekli olarak insülin
dozu artırıldığı ve muhtemelen buna bağlı
olarak hastanın son beş yılda yaklaşık 10 kg
kadar kilo aldığı öğrenildi. Kan glukozları
palyatif bakım aile hekimliği yataklı
servisimizde diyeti sıkı bir şekilde kontrol
altına
alınarak
düzenlenen
hastada
hipoglisemik ataklar ve hiperglisemiler
önlenmiştir. Hatta sadece uygun diyet
seçimiyle hastanın insülin dozları da büyük
oranda azaltılabilmiştir.
Anahtar kelimeler: Aile hekimliği, diyabetes
mellitus, diyet.
P-32
GERİATRİK
KOLOREKTAL
OLGULARIMIZIN ANALİZİ
KANSER
Fuat İpekçi1, Tayfun Kaya 1, Ömer Binicier3,
Fikret Merter Alanyalı2, Berk Geroğlu2,
Veysel Karahan 1, Emre Turgut1
1
Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi,
Genel Cerrahi Kliniği, İzmir
2
Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Aile
Hekimliği Kliniği, İzmir
3
Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi,
Gastroenteroloji Kliniği, İzmir
GİRİŞ VE AMAÇ: Kolorektal kanserin erken
belirtilerinden anemi, iştahsızlık, halsizilik,
kabızlık/diyare ve hemoroidal hastalıkla yaşlı
hastalarda
çok sık karşılaşıldığından,
kolorektal karsinomlarının erken tanıları
gecikmektedir. Özelikle bu grupta yapılacak
endoskopik tetkikler erken tanıda önemli rol
oynar.
Bu
çalışmada,
endoskopik
incelemelerle tanıları konan olgularımız
66
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
geriye dönük incelenerek sonuçların ortaya
konulması amaçlanmıştır.
Hemoride
bağlı
yaşlılardakolorektal
dikkatli olunmalıdır.
kanaması
olan
kanser
açısından
Y ÖNTEM:
Anahtar kelimeler: Kolorektal kanser, 60
yaş üstü, endoskopi.
1 Ocak 2012 - 31 Aralık 2012 tarihleri
arasında rektosigmoidoskopi / kolonoskopi +
biyopsi yapılarak kolorektal kanser tanısı
konulan 119 hastanın 79’u çalışmaya alındı.
Yaş dekadlarına göre cinsiyet, patolojik
kolon segmenti, rektosigmoid karsinom
olgularında hemoroidal hastalık birlikteliği,
başvuru şikayetleri ve tanı sırasında
metastaz oranları incelendi.
P-33
BİR GENEL CERRAHİ KLİNİĞİNDEN 60 YAŞ
ÜSTÜ
ENDOSKOPİK TANILI KOLON
DIVERTİKÜLÜ OLGULARINA BAKIŞ
Fuat İpekçi1, Tayfun Kaya 1, Ömer
Binicier3, Berk Geroğlu 2, Fikret
Merter Alanyalı2, Veysel Karahan1,
Emre Turgut1
1
Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi,
Genel Cerrahi Kliniği, İzmir
2
Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Aile
Hekimliği Kliniği, İzmir
3
Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi,
Gastroenteroloji Kliniği, İzmir
BULGULAR:
Yüz on dokuz hastanın 79’u 60 yaş ve
üzerindeydi. Bu hastaların da 29’u kadın,
50'si erkekti. Yirmi dokuz kadın hastanın
15’inde karsinom rektosigmoid bölge, 8’inde
inen kolon ve splenik fleksura, 1’inde
transvers kolon, 4’ünde hepatik fleksura ve
çıkan kolon ve 1’inde çekum yerleşimliydi. Elli
erkek hastanın ise karsinom 36’sında
rektosigmoid bölge, 3’ünde inen kolon ve
splenik fleksura, 4’ünde transvers kolon,
6’sında hepatik fleksura ve çıkan kolon ve
1’inde çekum yerleşimliydi.
GİRİŞ VE AMAÇ:
Yaşamın
uzaması,
beslenme
alışkanlıklarının
değişmesi
ve
endoskopik
tetkiklerin
fazlalığı
divertiküloza (divertiküler hastalığa)
sebep olan 60 yaş üstü kolonik
divertikül olgularının görülme sıklığını
arttırmıştır. Ünitemizde 60 yaş ve üstü
endoskopiyle divertikül tespit edilen
olgularımızı geriye dönük araştırmayı
amaçladık.
Altmış yaş ve üzeri kanser saptanan 79
hastanın 31’inde (%39.2) hemoroidal
hastalık saptandı. Kolonoskopi yapılma
nedenlerine bakıldığında okkült ya da belirgin
kanaması olan 12 kadın ve 15 erkek, karın
ağrısı olan 5 kadın ve 10 erkek olduğu, 37
hastanın ise tetkik amaçlı başvurduğu
öğrenildi. Bir kadın ve 8 erkek hastada
metastaz saptandı.
Y ÖNTEM:
1 Ocak 2012 - 31 Aralık 2012 tarihleri
arasında barsak hazırlığı sonrası
endoskopik
tetkikle
divertiküler
hastalık saptanan 96 olgu çalışmaya
alınmıştır. Olguların; “yaş dekatlarına
göre cinsiyetleri, divertiküllerin kolorektal yerleşim yerleri, kanama - karın
ağrısı – diyare / kabızlık / tenezm
semptomlarının
olup
olmaması,
divertiküllere eşlik eden maligniteler
ve hemoroid - angiodisplazi şeklinde
yandaş hastalıklar” parametreleri
çalışma kapsamına alınmıştır.
TARTIŞMA VE SONUÇ:
Kansere bağlı ölüm nedenlerinde ilk
sıralarda olan kolorektal kanserlerin
görülme sıklığı yaşla beraber artmaktadır. Bu
çalışmada, kadın hastaların %60.4’ü, erkek
hastaların ise %70.4’ü 60 yaş ve üzerindeydi.
Tüm hastaların %39.2 gibi önemli bir
bölümünde ise hemoroidal hastalık vardı.
67
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
P-34
BİR CERRAHİ KLİNİĞİNDEKİ ALTMIŞ YAŞ VE
ÜSTÜ
KOLOREKTAL
POLİP
OLGULARIMIZIN BİR YILLIK ENDOSKOPİK
ANALİZİ
BULGULAR:
Doksan olgunun 53’ü erkek, 37’si
kadındır. Erkeklerin 20’si 60-69 yaş, 20’si
70-79 yaş ve 13’ü 80 ve üstü yaş
grubundaydı. Kadınların 4’ü 60-69 yaş,
15’i 70-79 yaş, 18’i 80 yaş ve
üzerindeydi. Erkek ve kadın grubunda 50
yaş altı dekatlarda hiç divertiküle
rastlanmadı. Tüm olguların 62’sinde
divertikül rektosigmoid yerleşimliydi.
Erkeklerin %35.8’i (n:19) rektal kanama,
%22.6’sı (n:12) karın ağrısı ve %11.3’ü
(n:6) kabızlık şikayetleriyle başvurmuştu,
%45.2’si (n:24) tetkik amacıyla başvuru
yapmıştı. Kadınların %48.6’sı (n:18)
rektal kanama, %10.8’i (n:4) karın ağrısı
ve %5.4’ü (n:2) kabızlık şikayetleriyle
başvurmuştu ve %35.1’i (n:13) tetkik
amacıyla başvuru yapmıştı. Yandaş
hastalıklar incelendiğinde olguların
%60’ında (n:54) hemoroidal hastalık,
%8.8’inde (n:8) polip, %6.6’sında (n:6)
metastaz saptanmıştı.
SONUÇ:
Kolon
divertikülleri yaşlılarda ve
özellikle kabızlık çekenlerde, mukoza ya
da submukozadan itilme şeklinde akkiz
ya da tam tabakaları içeren konjenital
gelişen tek veya çoklu kolon duvarı
herniasyonlarıdır. Gelişmiş ülkelerde
kolon divertiküllerinin %50-60’ı 80 yaşın
üzerinde iken ünitemize başvuran
hastalarda bu oranın 31 olguyla ancak
%32.29 olması dikkat çekicidir. Ayrıca
50 yaş altı divertiküle rastlanılmaması
da bir diğer dikkat çekici noktadır.
Otuz yedi olgumuzda asemptomatik
divertiküler hastalığın tespit edilmesi
de önemli üçüncü husustur. İleri
yaşlarda karın ağrısı, anemi veya alt GİS
kanama, kabızlık, ishal, tenezm gibi
şikayetleri olan hastalarda kolonun
divertiküler hastalığı olabileceği akılda
tutulmalı, bu hastalara endoskopik girişi
ihmal edilmemelidir ve bu hastalar
mutlaka takip edilmelidirler.
Fuat İpekçi1, Tayfun Kaya 1, Ömer
Binicier3, Fikret Merter Alanyalı2,
Berk Geroğlu2, Veysel Karahan 1,
Emre Turgut1
1
Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi,
Genel Cerrahi Kliniği, İzmir
2
Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Aile
Hekimliği Kliniği, İzmir
3
Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi,
Gastroenteroloji Kliniği, İzmir
GİRİŞ VE AMAÇ:
Kolorektal mukozanın lümene doğru
anormal olarak saplı-sapsız büyüyen
oluşumları olan poliplerin büyük kısmı
premalign lezyonlardır. Bu nedenle,
poliplerde erken tanısal/terapötik
endoskopik girişim önemlidir. Bu
çalışmada, polipektomi uygulanmış,
60 yaş ve üstü tüm kolo-rektal polip
olgularını geriye dönük araştırmak
amaçlanmıştır.
Y ÖNTEM:
1 Ocak 2012 - 31 Aralık 2012 tarihleri
arasında ünitemizde sigmoidoskopi
ve/veya kolonoskopi yapılanlarda polip
saptanan 98 olgu çalışmaya alınmıştır.
Bu olgular “dekatsal cinsiyet, polipin
yerleşim yeri ve rektal kanama - karın
ağrısı - tetkik şeklindeki başvuru nedeni”
parametreleri ile çalışmaya alınmıştır.
Polipektomi
materyellerinin
histopatolojik değerlendirilmeleri başka
bir çalışmada ayrıca değerlendirilmiştir.
BULGULAR:
Kolorektal polip saptanan 98 olgunun
69’u erkek (%70.4), 29’u (%29.6)
kadındır. Erkeklerin 35’i 60-69 yaş
aralığında, 18’i 70-79 yaş aralığında idi ve
16’sı 80 ve üzeri yaşta idi. Kadınların
17’si 60-69 yaş aralığında, 10’u 70-79
yaş aralığında idi, 2’si 80 ve üzeri yaşta
Anahtar kelimeler: Endoskopi, geriatri,
kolon divertikülü.
68
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
idi.
Altmış
yedi
olguda
polip
rektosigmoid
yerleşimliydi
(%68.3).
Erkeklerin 20'si rektal kanama, 2'si karın
ağrısı şikayetleriyle ve 47'si tetkik
amacıyla başvurmuştu. Kadınların 5'i
rektal kanama, 3'ü karın ağrısı şikayetiyle
ve 21'i tetkik amacıyla başvurmuştu.
P-35
SİPROFLOKSASİN TEDAVİSİNE SEKONDER
GELİŞEN HİPERSENSİVİTE REAKSİYONU
Fikret Merter Alanyalı1, Mehmet Uzun2, Berk
Geroğlu1, Bilgin Demir2, Utku Erdem Soyaltın2
1
İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi,
Aile Hekimliği Kliniği
2
İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi,
İç Hastalıkları Kliniği
TARTIŞMA VE SONUÇ:
Kolorektal polipler genellikle 60 yaş ve
üstünde rektosigmoid yerleşimlidir.
Olgularımızın %36’sı belirli bir şikayet ile
hekime başvurmuştur. Bu yüzden rektal
kanama, anemi, diyare veya karın ağrısı
şikayeti olan hastalarda mutlaka kolorektal endoskopik girişim uygulanmalıdır
ve saptanan poliplere polipektomi
yapılıp takip edilmelidir. Kolo-rektal polip
saptanan hastaların %64’ü ise şikayeti
olmadan başvuru yapmıştır. Bu nedenle
şikayeti olmayan hastaların da Amerikan
Kanser Derneği’nin Kanserin Erken
Tespiti Klavuzu’nda önerilen şekilde
kolon polipleri ve kanserlerin erken
saptanması amaçlı 50 yaşında başlamak
üzere her iki cinste 5 yılda bir fleksibl
sigmoidoskopi, 10 yılda bir kolonoskopi,
5 yılda bir çift kontrastlı baryumlu kolon
grafisi veya 5 yılda bir bilgisayarlı
tomografi kolonografi (yapay koloskopi)
ile değerlendirilmesi gerekmektedir (1).
Anahtar kelimeler: Altmış
kolorektal polip, endoskopi.
yaş
GİRİŞ
Florokinolon grubu antibiyotiklerin en sık
sindirim sistemi ile ilgili yan etkilerine
rastlanırken, daha az olarak allerjik
reaksiyonlar ve santral sinir sistemine ait yan
etkiler gözlenmektedir. Sindirim sistemine ait
yan etkilerin %1.8-5 oranında, santral sinir
sistemine ait yan etkilerin %0.9-1.6 oranında
ve dermatolojik yan etkilerin %0.4-1.4
oranında gözlendiği bildirilmiştir (1).
OLGU
Bilinen Tip 2 Diyabetes Mellitus, kronik böbrek
yetmezliği, hipertansiyon ve epilepsi tanıları
mevcut olan 66 yaşında erkek olgu İzmir
Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi
kardiyoloji kliniği koroner yoğun bakım
ünitesinde akut koroner sendrom sebebiyle
tedavisi tamamlandıktan sonra idame
tedavisinin devamı için dahiliye servisine nakil
alındı. Hastaneye başvurduktan 72 saat sonra
yüksek ateş, öksürük ve balgam çıkarma
şikayetleri
başlayan
hasta
enfeksiyon
hastalıkları kliniği tarafından hastane kökenli
pnömoni
olarak
değerlendirilmiş
ve
piperasilin-tazobaktam
başlanmış.
Servis
izlerinde yüksek ateşi olmayan, lökositozu ve
enflamasyon belirteçleri gerileyen hastanın
geniş spektrumlu antibiyoterapisi enfeksiyon
hastalıkları
kliniğinin
de
önerisiyle
siprofloksasin ile değiştirildi. Hastanın klinik
izleminde tibia ön yüz, ayak bilekleri, bel ve
karın bölgesinde kaşıntılı maküler vaskülitik
lezyonlar gelişti. Olgu bu lezyonlar ortaya
çıkmadan önce yaygın kaşıntı şikayetinden
bahsetmekte
idi.
Rutin
hemodiyaliz
programında olan hastanın bu kaşıntısı
başlangıçta
üremiye
bağlı
olarak
düşünülmüştü. Mevcut maküler lezyonlar
üstü,
69
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
takibinin ikinci günü büyük yaygın ürtikeryal
plaklara dönüştü ve tüm vücuda yayıldı.
Vaskülit ön tanısıyla hastadan ANA, C3, C4, pANCA, c-ANCA, hepatit belirteçleri, diğer viral
hastalık belirteçleri çalışıldı. Anlamlı bir sonuç
elde edilemedi. Olguya cilt biyopsisi planlandı.
‘Yapılan cilt biyopsisinde materyalden
hazırlanan kesitlerde epidermiste incelme,
retelerde düzleşme, derin dermiste kollajende
hafif kabalaşma ve izlenebilen damar
duvarlarında kalınlaşma dışında spesifik bir
bulguya rastlanmamıştır.’ şeklinde patoloji
tarafından yorumlandı. Olgu malignite
yönünden tetkik edildi. Malignite saptanmadı.
Kullanılan ilaçlardan siprofloksasinin bu
tabloya yol açtığı sonucuna bağlandı.
Antibiyotiği kesilen ve lezyonlar için steroid
tedavisi başlanan olgunun lezyonlarında gözle
görülür bir iyileşme gözlendi.
Toplam doğurganlık hızı, bir kadının doğurgan
olduğu dönem (15-49 yaş grubu) boyunca
doğurabileceği ortalama çocuk sayısını ifade
etmektedir. Ülkemizde toplam doğurganlık
hızı, 2010 yılında 2,05 çocuk iken 2011 yılında
2,02 çocuk ve 2012 yılında 2,08 çocuktur.
Siirt’te ise 2010 da 3.46, 2011 de 3.42 ve 2012
de 3.08 (3) olarak gerçekleşmiştir. Aile
hekimliği bölgemizde hizmet verdiğimiz
bölgenin kaba doğum hızları son üç yıl için şu
şekildeydi: 2010 da binde 25,3, 2011 yılı için
binde 25,4, 2012 yılında binde 24,8, 2013 yılı
için binde 25,7 olarak gerçekleşmiştir.
Kooperatif Aile Sağlığı merkezinde 2012 yılında
1750 oks 4600 kondom dağıtılıp 170 mesiygna
enjeksiyonu uygulanmıştır. 2013 yılı itibariyle
250 oks 2800 kondom dağıtılmış olup 145
mesigyna enjeksiyonu yapılmıştır. ASM mizde
herhangi rahim içi araç (RİA) uygulaması
yapılmamış, RİA ile korunan kadınlarda kontrol
muayeneleri yapılmıştır. Günlük poliklinik
hizmetlerine başvuran hastalardan aile
planlaması uygulaması sırasında, kullanılan
yöntemlere ek, gelişmiş ve kontrollü
yöntemlerinde mevcudiyeti ve uygulanabilirliği
konusunda bilgilendirici eğitim seminerleri
verilmiştir.Aile
sağlığı
merkezimiz
bulunduğumuz 2013 yılı Aralık ayı itibariyle
24000 kişiye hizmet vermektedir. Bunlardan
15-49 yaş kadın sayısı 7406 olup bunların 3446
sı evlidir. ASM mizde bulunan toplam 6 aile
hekimliği biriminde kayıtlı vatandaşlarımızın
kayıtlarının tutulduğu aile hekimliği bilgi
sistemi tarandı, herhangi korunma yöntemi
kullanan kişi sayı ve oranları şu şekildeydi:
%29’i (236) oral kontraseptif, %47’si (400)
kondom,%6’i (43) kişi enjeksiyon,%8’i (64) tüp
ligasyon ve %10’u (80) ise RİA ile
korunduklarını
ifade
etmişlerdir.
Çiftlerin evlenmeden önce aile planlamasına
ilişkin bilgilendirilmesi, çiftlere kullanmayı
düşündükleri aile planlaması yöntemlerine
birlikte karar vermelerinin avantajlarının
anlatılması ve aile planlamasının yararları
anlatılarak yanlış inanışların giderilmeye
çalışılması
sağlanmalıdır(1).
Birleşmiş Milletler genel sekreterliğinin nüfus
verilerine göre (2003 yılı için) gelişmiş
bölgelerde kullanılan kontraseptif yöntemler
sıklık sırasıyla hap(%16,5), kondom (%13,9),
SONUÇ
Olguda nadir de olsa ortaya çıkan
siprofloksasinin dermatolojik yan etkileri
görülmüştür. Hastane kökenli pnömonilerde
sıklıkla tercih edilen kinolon grubu antibiyotik
tedavisi sırasında oluşabilecek yan etkileri
hatırlamak ve tedaviyi yeniden gözden
geçirmek faydalı olacaktır.
P-36
Siirt Merkez Kooperatif ASM’DE 2012-2013
Yıllarında
Uygulanan Aile Planlaması
Hizmetleri
Necmi Arslan1, Ahmet Yılmaz2, Halis Mehmet
Tanrıverdi2, Hamza Arslanhan2, Mustafa
Gökhan
Usman3,
Nuran
Avcı2,
1
T.C. Halk Sağlığı Kurumu Siirt Halk Sağlığı
Müdürlüğü, Kooperatif Aile Sağlığı Merkezi
2
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği
Anabilim
Dalı
3
Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği
Anabilim
Dalı
Siirt merkez Kooperatif mahallesinde yaşayan
vatandaşlarımızın,
aile
planlaması
yöntemlerini kullanma düzeyini saptamak
amacıyla
yapılmıştır.
70
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
RİA (%9,4), kadının sterilizasyonu (%8,9), geri
çekme (%6,8), erkeğin sterilizasyonu (% 4,5),
takvim yöntemi (%4,3), vajinal bariyerler
(%1,9), enjeksiyonlar-implantlar (%1) dir.
Gelişmekte olan ülkelerde ise kullanılan
kontraseptif yöntemler sırasıyla kadının
sterilizasyonu (%21,5), oral kontraseptifler
(%7,2), kondom (%4,4), erkeğin sterilizasyonu
(%2,5), enjeksiyonlar–implantlar (%3,7), geri
çekme (%2,3), RİA (%16,3), takvim yöntemi
(%3,4), vajinal bariyerler (%0,1) şeklindedir
(2,3).
Aile planlaması hizmetlerini etkili bir şekilde
uygulamayan ülkelerde aşırı doğurganlık ve
buna bağlı olarak da riskli gebelik oranları
yüksektir. Yapılan hesaplamalara göre, bu riskli
gebelikler aile planlaması hizmetleriyle
önlenebilmektedir.Aile planlaması çocukların
yaşamasını, sağlığını ve gelişmesini olumlu
yönden
etkileyerek
çocuk
ölümlerini
azaltmaktadır.Aşırı
doğurganlığın
anne
sağlığının üzerindeki olumsuz etkisi aile
planlaması hizmetleri ile giderilebilmektedir.
Anahtar
Kelimeler:
aile
doğurganlık hızı, kontrasepsiyon
OLGU SUNUMU: 59 yaşında erkek hasta
polikliniğimize tek yakınma olarak son 6 ayda
7-8 kg (VA’nın %10’u) kilo kaybı ile başvurdu.
Öyküden
hastanın
polikliniğimize
başvurusundan yaklaşık dört ay önce dental
implant yaptırmış olduğu, sonrasındaki iki
aydaki 3-4 kilo kaybının yemedeki zorlanmaya
bağlı olabileceğini düşündüğü ve bunu
önemsemediği öğrenildi. Ancak sonrasında
yeme içmesi normal olmasına rağmen kilo
kaybı devam etmişti. Anamnezinde poliürisinin
olduğu, polidipsi, ağız kuruluğu, ya da bulantıkusmasının
olmadığını
tarifliyordu.
Özgeçmişinde 15 paket/yıl sigara içme öyküsü
dışında bir özellik yoktu. Soygeçmişinde
annesinde, babasında, amcasında ve halasında
Diabetes Mellitus öyküsü mevcuttu. Fizik
muayenesinde BMI:24,77 olup tüm vücut
muayenesinde patolojik olarak sadece
orofarenkste hiperemi ve solunum seslerinde
kabalaşma saptandı. PA akciğer grafisinde sağ
üst zonda şüpheli infiltrasyon mevcuttu.
Laboratuar bulgularında ise Açlık Kan Şekeri
(AKŞ): 302 mg/dl, sedimantasyon:10mm/saat,
Tam İdrar Tetkikinde (TİT) Glukoz:500mg/dl,
Keton:15mg/dl(+) saptandı. Hasta AÜTF Acil
Polikliniği’ne yönlendirildi. Acil müdahalede
Arteriyel Kan gazı incelemesinde asidoza
rastlanmadı. Sıvı desteği yapıldıktan sonra
planlaması,
P-37
OLGU SUNUMU: KİLO KAYBI VE DİABETES
MELLİTUS
Kadir ÖZDEMİR, A.Selda TEKİNER, A.Gülsen
CEYHUN PEKER
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği Anabilim Dalı, Ankara
AÜTF
Endokrinoloji
Ve
Metabolizma
Hastalıkları polikliniğine yönlendirildi. HbA1C =
%13 AKŞ:310mg/dl, TİT’de glukoz:150mg/dl,
keton:50mg/dl, olması üzerine glukoz
regülasyonu amacıyla Endokrinoloji Ve
Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı kliniğine
yatırıldı. Hastanın klinikte glukoz regülasyonu
sağlandıktan sonra PA akciğer grafisi ile göğüs
hastalıklarına
konsulte
edildi.
Göğüs
hastalıkları tarafından Apikolordotik grafileri
çekilmesi planlandı. Apikolordotik grafisinde
1.-2. kotlar arkası tam değerlendirilemediği
için Toraks BT planlandı. Hastanın BT’ sinde
sağ akciğerde milimetrik nodüller (3 adet)
tespit edildi. Hastaya takip önerildi. Klinikte
tedavisi tamamlanan hasta oral antidiyabetik
ilaç ile taburcu edildi.
GİRİŞ: Anormal kilo kayıplarının birçok sebebi
vardır. Bunlar arasında besin alımını azaltan
durumlar, malignensi, endokrin hastalıklar,
akut/ kronik enfeksiyonlar, malabsorbsiyon,
sistemik hastalıklar, ilaç kötüye kullanımı
sayılabilir. Bu olgu sunumunda anormal kilo
kaybı ile Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi
(AÜTF) Aile Hekimliği Cebeci polikliniğimize
başvuran, daha önceden herhangi bir hastalık
tanısı almamış bir hastada altta yatan
patolojinin Diabetes Melllitus olduğuna dikkat
çekmek amaçlanmıştır.
71
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
TARTIŞMA VE SONUÇ: Diabetes Melllitus,
insülin eksikliği, yokluğu ya da etkisizliğine
bağlı hiperglisemi ile karakterize, metabolik bir
hastalıktır. Belirgin hipergliseminin ilk
semptomları poliüri, polidipsi, kilo kaybı,
polifaji ve görme bozukluğunu içerir.
Diabetteki kronik hiperglisemi özellikle gözler,
böbrekler, sinirler, kalp ve kan damarları gibi
bazı organlarda uzun dönemde hasar,
disfonksiyon ve yetmezliğe neden olur. Bu
yüzden aile hekimleri olarak beklenmedik kilo
kaybı durumlarında ayırıcı tanıda diyabeti
düşünmek önemlidir.
P-38
AİLE HEKİMLİĞİ POLİKLİNİĞİNE BAŞVURAN
HASTALARDA D VİTAMİN EKSİKLİĞİNİN
ANEMİ İLE İLİŞKİSİ
Arş. Gör. Dr. Derya Işıklar Özberk, Doç. Dr.
Ruhuşen Kutlu, Arş. Gör. Dr. A. Özlem Kılıçaslan,
Arş. Gör. Dr. Nur Demirbaş, Yrd.Doç.Dr. F.Gökşin
Cihan
Necmettin Erbakan Üniversitesi, Meram Tıp
Fakültesi, Aile Hekimliği AD, Konya, Türkiye
AMAÇ: Demir, vitamin B12 ve D vitamini
eksiklikleri, beslenme yanında çevresel faktörler
gibi birçok faktörün etkisi ile ortaya çıkan ve tüm
dünyada yaygın olarak gözlenen bozukluklardır .
D vitamini klasik vitaminlerden farklı olarak
vücutta sentezlenmekte ve dolayısıyla hormon
olarak adlandırılmaktadır. Uzun yıllar D
vitamininin kalsiyum homeostazı ve kemik
metabolizması üzerindeki etkileri araştırılmıştır.
D vitamininin eritropoezi etkileyebileceği
düşünülmektedir.
Çalışmamızın
amacı
polikliniğimize başvuran erişkinlerde D vitamini
düzeyleri ile kan hemogram , vitamin B12 ve
ferritin düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemektir.
GEREÇ-YÖNTEM: Aralık 2013- Mart 2014 tarihleri
arasında Konya Meram Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği polikliniğine başvuran 70 hastada
serum 25-Hidroksi vitamin D ( 25-OH vit D) ve eş
zamanlı olarak hemoglobin, hematokrit, beyaz
küre, trombosit, serum ferritin ve B12 düzeyleri
çalışıldı.
72
BULGULAR: Araştırmaya katılan hastaların % 88.6
’sı (n=62) kadın, % 11.4’ü (n=8) erkek olup, yaş
ortalaması 35.00 ± 13.39 ( min: 19 – max: 74 ) yaş
idi. Katılanların %45.7’sinde (n=32)
25-OH Vit
D düzeylerinde eksiklik (<10 ng/ml), %44.3’ünde
(n=39) yetersizlik (10-30 ng/ml) vardı, ancak
%10.0’ında 25-OH Vit D düzeyleri normal (> 30
ng/ml) olarak tespit edildi. Kadınlarda serum 25OH Vit D ortalaması 15.00 ±12.34 ng/ml,
erkeklerde 15.00±7.94 ng/ml idi. 25-OH Vit D
düzeyleri eksik, yetersiz ve normal olan bu 3
grupta cinsiyetler yönünden hemoglobin,
hematokrit, beyaz küre, trombosit, serum ferritin
ve B12 düzeyleri karşılaştırıldığında erkeklerde
sadece serum ferritin düzeyi normal olan grupta
diğerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı
derecede yüksek bulundu (p=0.012), diğer
parametrelerde gruplar arasında değişiklik
saptanmadı (p>0.05). Kadın cinsiyette D vitamini
düzeyleri ile kan hemogram , vitamin B12 ve
ferritin düzeyleri arasında bir ilişki bulunmadı
(p>0.05).
SONUÇ: Vitamin D hematopoez ve koagülasyon
sistemine etkileri üzerine çalışmalar devam
etmektedir. Vitamin D’nin özellikle lösemi,
miyelodisplastik sendrom gibi malign hematolojik
hastalıkların yanında trombotik olaylarla ilişkiside
incelenmeli ve tedavide kullanımı konusunda
araştırmalar devam etmelidir. Bu çalışma
Konya’da bir ön çalışma niteliğindedir. Sonraki
araştırmalarda daha geniş hasta gruplarıyla
prevelans ve tedaviye cevap çalışmaları yapılarak
bu bulgular güçlendirilmelidir.
ANAHTAR KELİMELER: Anemi, 25-Hidroksi
vitamin D, ferritin, vit B12.
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
P-39
Evaluation of drug prescribing habits of
family doctors working in primary health care
in Adana
75 and third group 76 and over patients in a
day respectively. Descriptive analyses had
done and Chi-square test was used to
compare the three groups.
RESULTS: A total of 113 people participated in
the survey. The mean age of participants was
47.3± 6.1 years (range 32 to 62 years). The
average year of the doctors in the profession
was 21.3±5.9 (range 7 to 37). Family doctors
gave incorrect answers less than 50% for
dosage regimen in 11 of the 18 investigated
drugs. When we compare the correct dosage
of drugs among physicians who divided into
three groups according to the number of
patients examined in a day; only 17.4 % of the
first group, 45.0% of the second group and
58.3% of the third group known correct dose
of alprozolam (X2=10.163 , p=0.006).
CONCLUSİON: As a result of this crosssectional study we have found the knowledge
rate of family doctors about dosage regimen
of the drugs low. Doctors who examined more
patients in a day knew dosage regimen more
true. Much more extensive research is needed
to reveal the importance of rational drug use
in primary care.
Gizem Erdoğdu1, Tayfur Erdoğdu2, Yusuf
Karataş2, Kenan Topal1
1
Adana Numune Eğitim Araştırma Hastanesi
Aile Hekimliği Kliniği
2
Çukurova
Üniversitesi
Tıp
Fakültesi
Farmakoloji Anabilim Dalı
PURPOSE: The World Health Organization
(WHO) 1985 Nairobi conference marked the
start of a global effort on the rational use of
drugs. WHO defined the requirements for
Rationale Drug Use (RDU) as "patients receive
medications appropriate to their clinical
needs, in doses that meet their own individual
requirements, for an adequate period of time,
and at the lowest cost to them and their
community". WHO is holding global training
activities to promote RDU. Irrational drug use
examples are also frequent in our country
such as using antibiotics in unnecessarily
indications,
incorrect
combinations,
insufficient dose and time. Thus, our
community is confronted with increased drug
side effects and health care spending.
The purpose of this study is to evaluate the
drug prescribing habits of family doctors
working in primary health care in Adana
METHODS: This cross-sectional study was
conducted on family physicians working in
Adana between 1 September 2013 to 31
November 2013. Questionnaires were
performed by face to face to a total of 113
family doctors who agreed to participate.
Most commonly used 18 drugs selected from
the Turkish Ministry of Health Primary Care
Diagnosis and Treatment Guidelines for
evaluation. These drugs’ dosage regimen, total
daily dose and frequency of prescribing were
asked for patients whose weight 70 kg and
height 170 cm with normal liver and kidney
function in the questionnaire. Family doctors
were divided into three groups according to
the number of patients examined in a day.
First group examined 25 to 40, second 41 to
Key Words: Primary care, rationale drug use,
dosage regimen.
P-40
ANKARA
İLİNDEKİ
AİLE
SAĞLIĞI
MERKEZLERİNDE
HİZMET
VEREN
KLİNİSYENLERİN
GEBELİKTE
TİROİD
HASTALIKLARI VE İYOT SUPLEMENTASYONU
KONUSUNDAKİ
BİLGİ,
TUTUM
DAVRANIŞLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
Arş. Gör. Dr. Zeliha ÖZBAKIR; Doç. Dr. Altuğ
KUT; Uzm. Dr. Fisün Sözen; Dr. Öznur
Aydoğdu
Başkent Üniversitesi Hastanesi,Aile Hekimliği
A. B. D., ANKARA
Amaç: Çalışmamızda Ankara ilindeki Aile
sağlığı merkezlerinde (ASM) çalışan Aile
Hekimliği Uzmanı (AHU) ve sertifkalı pratisyen
aile hekimlerinin (PAH) gebelerdeki tiroid
hastalıkları
ve
iyot
suplementasyonu
73
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
konusundaki bilgi, tutum ve davranışlarını
değerlendirmek amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, 2012 yılında
Ankara il merkezinde Aile Sağlığı Merkezinde
hizmet veren 103 AHU’ndan 93’ü ve
rastgelelik esaslarına göre seçilmiş ASM’lerde
çalışan 100 PAH dahil edilmiştir. Çalışmaya
katılmayı kabul eden hekimlere, önceden
hazırlanmış anket formundaki sorular yüz yüze
görüşme yöntemi ile uygulanmış, hekimlerin
gebelerde tiroid hastalıkları ve iyot
suplementasyonu konusundaki bilgi, tutum ve
davranışları değerlendirilmiştir. İstatiksel
analizlerde demografik veriler frekans analizi,
yüzde dağılımı ve standart sapma ile
değişkenler
arasındaki
ilişkilerin
incelenmesinde sürekli değişkenler t-testi,
kesikli
değişkenler
ki-kare
testi
ile
değerlendirilmiştir.
İstatistiksel
değerlendirmelerde %95 güven aralığında p<
0,05 anlamlı olarak kabul edilmiştir.
Bulgular: Çalışmaya katılan tüm hekimler
doğum öncesi ve sonrası bakım hizmetleri
vermekle yükümlü ASM’lerde görev yapan
AHU ve PAH’leridir. Gruplara göre çalışmaya
katılan hekimlerin yaş ortalaması, cinsiyet
dağılımı, meslek yılı ortalaması, gibi
demografik değişkenleri ile bir yılda takip
ettikleri ortalama gebe sayısı arasında anlamlı
bir fark bulunmamıştır (p>0,05).
Ülkemizde, gebelerin günlük aldığı iyot dışında
önerilmesi
beklenen
150
µg/l
iyot
suplementasyonu konusunda araştırmamıza
katılan hekimlerin yaklaşık yarısı gerek
olmadığı görüşündeyken, gerekliği olduğunu
düşünen hekimlerin içerisinde AHU:PAH oranı
2:1 olarak gerçekleşmiştir. Gebelerde iyot
suplementasyonuna ne kadar süre devam
edilmesi gerektiği konusunda AHU’larının
yaklaşık %50’si doğru olarak hamilelik ve
laktasyon süresince iyot suplementasyonu
yapılması görüşünde iken PAH’lerini sadece
%18’ i bu görüşü desteklemekteydi (p<0,05).
Çalışmamıza katılan PAH’nin sadece %2’si
doğru olarak gebelikte artmış tiroksin
ihtiyacını karşılamak için, TSH düzeyi referans
aralığında olan gebelerde, ilaç dozunu %30
arttırmayı uygun görürken, AHU’nda bu oran
%16 idi (p<0,05).
Sonuç: Önlenebilir zeka geriliğinin en önemli
nedeni olan iyot eksikliği ve neden olduğu
tiroid hastalıklarının uygun ve etkin
yaklaşımlarla önlenmesinde ASM’de çalışan
hekimlerin tamamının bilgi düzeylerinde
önemli eksiklikler olduğu görülmekle birlikte
PAH’de bu oranın daha yüksek olduğu
görülmektedir. Bunun yanında ASM’de çalışan
hekimlerimizin tamamına yakını risk faktörü
olmasa dahi tüm gebelere rutin TSH taraması
yapılması gerektiğini, böylelikle endemik guatr
bölgesi olan ülkemizde tiroid hastalıklarının
gözden kaçamayacağını düşünmekte ve kendi
takiplerindeki gebelerde de en az 1 defa TSH
düzeylerine baktıkları saptanmıştır. Fakat hala
önemli bir halk sağlığı sorunun oran iyot
eksikliği konusunda hem AHU hem de
PAH’lerimiz gerekli titizlikte davranmadıkları
ve gebelere gerekli iyot takviyesinde
bulunmadıkları dikkatimizi çekmiştir. Anne ve
Çocuk sağlığında oldukça önemli olan bu
konuda sahada çalışmakta olan hekimlerimizin
tamamı bilgilendirilmeli ve toplum sağlığına bu
anlamda doğru katkı vermelerine destek
olunmalıdır.
Anahtar
kelimeler:
Gebelik,
İyot
suplementasyonu, Aile Hekimliği
P-41
AİLE
HEKİMLİĞİ
ÇALIŞMALARININ VE
DEĞERLENDİRİLMESİ
POLİKLİNİĞİNİN
HASTA PROFİLİNİN
Uz.Dr.Didem
KAFADAR,Dr.Fatma
Gönül
DOĞAN, Dr.Serap BİLGİÇ DALKIRAN, Dr.Nüket
BAYRAM KAYAR, Dr.Bahar BESİMOĞLU,
Dr.Abdurrahman POLAT, Doç.Dr. M. Hakan
DİNÇKAL.
İstanbul Bağcılar Eğitim ve Araştırma
Hastanesi
AMAÇ
Sağlık hizmet sunumunda kalitenin artması ve
hasta takiplerin daha iyi yapılabilmesi için
hasta kayıt sisteminin düzenli olması
gerekmektedir. Aile hekimliği disiplininde
süreklilik kavramı içinde tıbbi kaliteli kayıtların
sürekliliği de yer alır. Sağlık bilgilerinin
değerlendirilmesi;
ilgili
populasyonun
74
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
tanımlanması, poliklinik çalışanlarının eğitim
gereksinimlerinin belirlenmesi ve hizmet
koordinasyonunun
nasıl
sağlanabileceği konusunda
çalışmaların
yapılabilmesine
olanak
sağlayabilir.
Çalışmamızda,
poliklinik
hizmetlerinin
iyileştirilmesine katkıda bulunmak amacı ile
2013 yılında açılan Aile Hekimliği polikliniği
çalışmalarının ve başvuran hasta profilinin
ortaya konması amaçlanmıştır.
SONUÇ:
İşe giriş ile ilgili tetkiklerin başvurulardaki
ağırlığının bölgemizde çalışan kesimin yoğun
olmasından
kaynaklandığı
düşünüldü.
Kadınların polikliniğimize daha sık başvurması
gün içinde daha fazla vakitleri olmasına
bağlandı.
50
yaş
üzeri
hastaların
başvurularının yüksek olması ve bu özellikle
kronik
hastalıkların
görülmesi,
kanser
taramalarının başlaması aile hekimlerinin
kronik hasta yönetiminde ve koruyucu
hekimlikte oynadıkları rolü önemli kılmaktadır.
Aile hekimleri her yaş grubuna hizmet
vermekte ve bu sebeple karşılaşılan hastalıklar
çok geniş bir spektrumda yer almaktadır. Bu
tür çalışmalar ile öğrenme önceliklerinin
saptanması,
değerlendirmeler
ışığında
yönetimsel düzenlemelerin hazırlanması ile
bilimsel
araştırmaların
planlanmasının
yapılabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızın
geriye dönük analizler ve saptamalar ile daha
detaylandırılması planlanmaktadır.
P-42
Presentation: DIABETES AND DEPRESSION
This presentation explores the relationship
between depression and diabetes and
implications for practice in the areas of
screening, diagnosis, and management of
depression in diabetic patients.
In the last years. a link between depression
and diabetes have received more attention in
the literature A recent meta-analysis of many
studies suggests that depressed people have a
37 percent increased risk of developing type 2
diabetes. Research has established a link
between depression and diabetes, even
though the underlying mechanisms in this
relationship remain unclear. A number of
studies have found depression to be
associated with poor self-care in people with
diabetes. Decreased adherence to medication,
diet, exercise, and blood glucose monitoring
may contribute to increased diabetic
complications, mortality, decreased physical
and mental functioning lower quality of life,
and increased healthcare utilization. Family
doctors are often responsible for managing
these conditions and are well positioned to
GEREÇ VE YÖNTEM:
Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesinde
2013 yılında
Aile Hekimliği Polikliniği’ne
başvuran hastaların başvurularının kayıtları
retrospektif olarak incelenmiş, demografik
özellikleri,
yakınmaları,
konsültasyonlar
değerlendirilip analiz edildi.
BULGULAR:
Polikliniğimize 1007 farklı başvuru gerçekleşti.
% 64 ü kadın, % 36 sı erkek olan hastaların yaş
ortalaması 37.7 yıldı. Kadınların yaş ortalaması
39.4 yıl, erkeklerin yaş ortalaması 34.7 yıl olup
hastalar en sık 18-49 yaş grubunda
bulunmaktaydı.
Tüm
başvurular
incelendiğinde en sık işe giriş rapor istemi,
evlilik rapor istemi, ağrı, gastrointestinal
yakınmalar ile kronik hastalıklarla ilgili
başvuruları olduğu görüldü.18 yaş altı
başvurularda (%10.8) en sık üst solunum yolu
enfeksiyonları yer alırken, 18-49 yaş arası
kişilerin (%62) en sık işe giriş ve evlilik için
rapor istemleri ile gastrointestinal sisteme
yönelik şikayetleri vardı. 50-64 yaş arası
(%17.9) kişilerin ise kronik hastalıklara ve
çeşitli
ağrılara
yönelik
şikayetleri
bulunmaktaydı. 65 yaş üzeri başvurularda
(%9.3) ise en sık sebep kronik hastalıklara
yönelik kontrol ve tetkikler idi. 18 yaş üstünde
her yaş grubunda kadınların oranı %60 ın
üzerinde bulundu. İşe giriş öncesi muayene ve
tetkiklerin yapılmasına yönelik başvuruların
yaklaşık %10 unu oluşturduğu görüldü. En sık
kardiyoloji ve gastroenteroloji ile genel cerrahi
branşlarından
konsültasyona
gereksinim
duyuldu. Yaklaşık %41 hasta başvurduğu hafta
içinde tetkik sonuçları için tekrar görüldü.
75
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
provide integrated care improving patients'
physical and mental health outcomes. All
diabetic patients should be routinely screened
for depression; management of these
concomitant conditions should use a
comprehensive approach that may include
medication or referral for psychotherapy.
çalışmaları Kocaman ve arkadaşları (2007)
tarafından yapılmıştır. HAÖ hastalık tipi,
hastalık hakkındaki görüşleri ve hastalık
nedenleri boyutlarını içermektedir. Verilerin
istatistik analizi SPSS 16.0 programında
yapılmıştır.
BULGULAR: Hastaların %86’sı yorgunluk
belirtisi, %56.7’si baş ağrısı ve sersemlik hissi,
%46.7’si mide yakınmaları yaşadıklarını
belirtmişlerdir. Kadınların yaşadıkları belirtileri
hastalıkları ile ilişkilendirmeleri erkeklerden
daha fazladır, bu fark istatistiksel olarak
anlamlıdır (p=0.003). Ailede diyabet öyküsü
olanlarda süre (döngüsel)
ve kontrol
edilemeyen bedensel faktörler alt ölçeği
skorları diyabet öyküsü olmayanlara göre daha
yüksektir (sırasıyla p=0.046, p=0.008). Evli
bireylerin kişisel kontrol alt ölçek puanları
bekar
bireylerden
düşüktür.
(0.018).
Bekarların tedavi kontrol alt ölçeği puanları
evlilere göre daha düşüktür (p=0.008). Eğitim
düzeyi arttıkça süre (döngüsel) alt ölçeği
puanı, şans faktörü alt ölçeği puanı
azalmaktadır (p=0.001).
Hastalıkla ilgili bilgi durumu azaldıkça kontrol
edilemeyen bedensel faktörler alt ölçeği puanı
artmaktadır. İnsülin kullananlarda duygusal
temsiller (kişinin hastalığıyla ilgili hissettikleri)
ve sonuçlar (kişinin hastalığının şiddetine,
fiziksel, sosyal ve psikolojik işlevselliğine olası
etkileriyle ilgili inançları) alt ölçek puanları
insülin kullanmayanlara göre daha yüksektir
(p<0.05).
P-43
ENDOKRİN
POLİKLİNİĞİNE
BAŞVURAN
DİYABET
MELLİTUS
TANISI
OLAN
HASTALARIN
HASTALIK ALGILARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
Fulya Cesur1, Sevsen Cebeci1, Seher Baysan
Aslan1, Mehmet Kaya,2Metin Canbal1
1
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği Anabilim Dalı
2
Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk
Sağlığı Anabilim Dalı
GİRİŞ VE AMAÇ: Hastalık deneyimi her kişiye
göre farklı yaşanır ve bu farkı yaratan birçok
faktör kişinin tepkisinde belirleyici rol oynar.
Hastalık algısı, bireyin hastalığı ile ilişkili
uyaranları yorumlaması sonucu oluşan bilişsel
ve emosyonel ürünlerin toplamıdır. Bu
çalışmada diyabet mellitus tanısı olan
hastaların hastalık algılarının araştırılması
amaçlanmıştır.
YÖNTEM: Tanımlayıcı tipte olan bu
araştırmanın evrenini Ankara il merkezinde
bulunan bir üniversite hastanesi endokrinoloji
polikliniğine başvuran diyabet hastaları
oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini ise
en az altı aydır diyabet tanısı olan, 18 yaş ve
üzerinde olan, iletişim kurulabilen, soruları
yanıtlayabilecek bilişsel yeterliliğe sahip ve
çalışmaya katılmaya istekli olan 30 hasta
oluşturmuştur. Veriler Şubat 2014 –Mart 2014
tarihleri arasında toplanmıştır. Verilerin
toplanmasında hastaların tanıtıcı özelliklerini
içeren soru formu ile Hastalık Algısı Ölçeği
kullanılmıştır. 1996 yılında Weinmann
tarafından geliştirilmiş ve 2002 yılında MossMorris ve ark tarafından yenilenmiştir. Ölçeğin
Türk toplumunda geçerlik ve güvenirlik
TARTIŞMA: Kronik hastalıklarda, bireyin
hastalığını tanıması ve diğer psikososyal
faktörlerde sağlanacak düzelmeler bireyin
özverimliliğini arttıracaktır. Bu nedenle, kronik
hastalığı olan bireylerin psikososyal sorunlar
açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir.
Aile Hekimliği pratiğinde hastaları psikososyal
açıdan değerlendirmek aile hekimliğinin temel
yeterliliklerden olan hastaya bütüncül
yaklaşımın gereğidir. Kronik hastalıklarla ilgili
ulusal ve uluslararası tedavi kılavuzlarında
psikososyal sorunlarla ilgili önerilerin de yer
alması ve hekimlerin bu konudaki eğitimleri,
bu hastalıklara sahip bireylerin yaşamlarını
daha verimli ve kaliteli kılacaktır.
76
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
P-44
Aile
Hekimliği
Polikliniğine
Başvuran
Vakaların
Solunum
Fonksiyonlarının
Değerlendirilmesi
SFT değerlerine göre 7 vakada obstrüktif tipte
bozukluk olduğu ve 5 vakada restriktif tipte
bozukluk olduğu belirlendi. SFT değerlerinde
bozukluk tespit edilen vakalarda bu durumun
sigara kullanımı veya vücut kitle indeksi ile
istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişkili
olmadığı bulundu.
Yusuf ÇEKMECE*, Yücel UYSAL*, Nusret
KARA*, Mustafa BAKMAN*, Ertan MERT*
*
Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği Anabilim Dalı
Amaç
Çalışmanın amacı aile hekimliğine başvuran
18-65 yaş aralığındaki vakaların solunum
fonksiyonlarının akıma duyarlı spirometre ile
değerlendirilmesi ve solunum fonksiyonlarının
vücut kitle indeksi veya tütün kullanımı ile
ilişkili olup olmadığının araştırılmasıdır.
P-45
Online Residency Training Management
Module For Family Medicine Departments: A
Sample Application From Mersin University
Department of Family Medicine
Yücel UYSAL*, Ertan MERT*
*
Mersin University Faculty of Medicine
Department of Family Medicine
Gereç ve Yöntem
Aile hekimliğine farklı şikayetlerle başvuran
vakalar arasından; herhangi bir kronik hastalığı
olmayan, ilaç kullanmayan, üst veya alt
solunum yollarına ilişkin bir başvuru şikayeti
olmayan vakalara akıma duyarlı spirometre ile
solunum fonksiyon testi (SFT) yapıldı. Test
bilgisayara bağlı taşınabilir bir spirometre ile
yapıldı. Vakalara zorlu vital kapasite
(FVC=forced vital capacity) manevrası
yaptırılarak
FVC(zorlu
vital
kapasite),
FEV1(zorlu ekspirasyonun birinci saniyesinde
atılan volüm), FEV1/FVC oranı ve FEF 2575(zorlu ekspirasyon ortası akım hızı) verileri
kaydedildi. Ayrıca cihaz tarafından elde edilen
volüm-zaman
eğrisi
de
kaydedilerek
değerlendirildi. FVC manevrası her vakada üç
kez tekrarlandı ve en iyi değer kaydedildi.
Aim and Background
Residency training programs of family
medicine departments are not easy to
manage. There are many clinical rotations that
an assistant should complete. During rotations
assistants should follow both internal training
program of rotation and training program of
family medicine department. Education
supervisors of family medicine department
should evaluate all the aspects and
components of residency training period. This
is a challenge when the number of assistants
increases. For this purpose an online
management module was planned and
structured as a web-based software to
facilitate the follow-up and evaluation of
training duration for both supervisors and
assistants.
Bulgular
Toplam 69 vakanın SFT verileri kaydedildi. İlk
değerlendirme
sonucu
volüm-zaman
eğrilerinin incelenmesi sonrası FVC manevrası
uygun bulunmayan 15 vaka çalışma dışı
bırakıldı. Verileri değerlendirilen 54 vakanın
16'sı erkek (%29.6) ve 38'i kadın (%70.4) idi.
Vakaların yaş ortalaması 33.85 (±9,4, 18-50
aralığında) bulundu. Vakaların 19'u (%35.2)
sigara kullanıyordu. Vücut kitle indeksine göre
54 vakanın 19'u (%35.2) normal kilolu, 16'sı
(%29.6) fazla kilolu ve geriye kalan 19 vakanın
(%35.2) obez olduğu tespit edildi.
Methods and Results
The web-based software was designed by
using
simple
and
basic
web-based
programming language(PHP) and database
management system(MySQL). User name and
password were defined for each assistant.
Simple and user-friendly interfaces were
designed to make data entrance easy.
Different sections were created. Some of
these sections are;
77
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
1. personal and communication information of
assistants,
2. general rotation calendar of assistants,
3. important dates section(beginning of
residency training, dates of interim evaluation,
compulsory dates of beginning and ending of
thesis, date of graduation exam etc.),
4. thesis follow-up section(this is a module for
following up the thesis studies),
5.
presentations
and
meetings
section(assistants enter information of all
lectures that they presented and attended),
6. publications section(section that all
academic publications of assistants were
recorded),
7. clinical practices section(the practices that
asisstants performed, watched or learned
during rotations).
During designing of this module the content of
"Residency Training Framework Program For
Family Physicians" was used. This framework
program was published by "Turkish
Qualification Committee of Family Physicians"
(a committee of 'Turkish Association of Family
Physicians') in 2013.
All sections were designed as separate
modules. This will allow to deactivate unused
sections or to re-design sections without
disrupting the main core of software.
As the module was designed as a web-based
application
assistants
and
education
supervisors can access the system from any
online computer.
For some critical tasks and dates warning
algorithms were structured to remind
assistants or supervisors the important events
or missing tasks.
P-46
ANEMİ ETİYOLOJİSİ İLE 56 YAŞINDA TESPİT
EDİLEN ÇÖLYAK HASTALIĞI: OLGU SUNUMU
Arş. Gör. Dr.Cennet Büyükyörük1, Doç. Dr.
Ruhuşen Kutlu1, Yrd. Doç. Dr. Pembe Oltulu2
1
Necmettin Erbakan Üniversitesi, Meram Tıp
Fakültesi, Aile Hekimliği AD. Konya
2
Necmettin Erbakan Üniversitesi, Meram Tıp
Fakültesi, Patoloji AD. Konya
GİRİŞ
Çölyak hastalığı genetik olarak yatkın
bireylerde, glutene karşı gelişen otoimmün bir
hastalıktır. Çoğu Avrupa toplumlarında
prevalansı yaklaşık %1 olarak bildirilmiştir.
Gastrointestinal sistem dışı bulguları da olan
çölyak hastalığında demir eksikliği anemisi sık
görülmektedir. Biyopside total villus atrofisinin
olması tanıda altın standarttır. Tedavide
glütensiz diyete yanıt iyidir. Çocukluk çağında
daha sık görülmekle birlikte her yaşta
görülebilmektedir.
OLGU SUNUMU
Elli altı yaşında, 6 yıldır menapozda olan kadın
hasta halsizlik, karında şişkinlik ve baş dönmesi
şikayetleri ile aile hekimliği polikliniğine
başvurdu. Tedaviye yanıt vermeyen demir
eksikliği anemisi ve karında şişkinlik hissi de
bulunan
hasta
anemi
etiyolojisinin
araştırılması için gastroenteroloji polikliniğine
yönlendirildi.
Fizik
muayenesinde
TA:125/80mmHg idi. Konjuktivalar ve cilt rengi
soluktu, diğer sistem muayeneleri normaldi.
Laboratuvar bulgularına bakıldığında; beyaz
küresi 7.230, hemoglobin 10.5 g/dL, HCT
%33.4, MCV 65.8 fL, MCH 26.20 pg, MCHC
32.50 g/dL, RBC 6.44 106/uL, Mentzer-indeksi
17.6 idi. Serum vitamin B12 düzeyi 206 pg/mL,
serum demiri 40 µg/dL, demir bağlama
kapasitesi 320 µg/dL, ferritin düzeyi 8 ng/mL
idi. Gaitada gizli kan negatifti. Endoskopik
biyopsi
patolojisinde:
Midede
kronik
inflamasyon ve Helicobakter pylori pozitifliği
mevcuttu. Duodenumda kronik inflamasyon,
villöz atrofi, kript hiperplazisi ve 100 epitel
hücresinde ≥40 IEL/100 enterosit oranında
CD8+ reaksiyon veren T lenfosit infiltrasyonu
izlendi şeklinde rapor edilmişti. Çölyak
hastalığı tanısı konularak anemi tedavisi için
Conclusions
The module was being used for six months.
Designing and coding studies were not
finished yet. The sections and user interfaces
were being developed according to feedbacks
from assistants and supervisors. When the
module was completely finished it will be
introduced detailed as a publication.
78
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
beslenme önerilerinde bulunuldu ve ferro
glisin sülfat başlandı. Glutensiz diyet
düzenlenmesi için diyetisyene yönlendirildi.
Helicobakter pylori (+)’liği için bizmut,
tetrasiklin, metronidazol,
pantoprozol
başlandı. Tedaviden 4 hafta sonra eradikasyon
açısından kontrol önerildi.
SONUÇ: Erişkinlerde çölyak hastalığının klasik
semptomların yanında birçok sistemi etkileyen
bulgular ile de ortaya çıkabileceği göz önünde
bulundurulmalıdır.
Özellikle
nedeni
açıklanamayan veya tedaviye yanıt vermeyen
demir eksikliği anemisinde biz aile hekimleri
çölyak hastalığını aklımıza getirmeliyiz. Ayrıca
çölyak hastalığının her yaşta görülebileceğini
unutmamalıyız. Çölyak hastalığında erken tanı,
diyet
ve
uygun
tedaviyle
özellikle
malabsorbsiyonun neden olduğu anemi,
osteoporoz
ve
gelişme
geriliği
gibi
komplikasyonlar önlenebilmektedir.
Anahtar Kelimeler: Anemi, çöliak hastalığı,
villüs atrofisi.
sekiz soruluk bir anket öğrenciler tarafından 1
Şubat-15
Mart
2014
tarihleri
arasında yaşadıkları
çevrede
çalışmaya
katılmayı kabul eden toplam 548 kişiye
uygulanmıştır. Veriler, istatistiksel paket
program kullanılarak analiz edilmiştir.
BULGULAR: Yaş ortalaması 35,09±15,34 olan
katılımcıların, %44,3’ü 18-25 yaş, %55,7’si 2665 yaş aralığında; %52,7’si erkek, %47,3’si
kadın; %43,2’si öğrenci, %35,8’i çalışan,
%10,9’u emekli, %10,0’u ev kadınıdır.
Katılımcıların araştırma sorularına verdikleri
yanıtlar ve bunların yaş, cinsiyet ve meslekle
ilişkileri Tablo 1’de görülmektedir. Genç
grubun orta yaş grubuna göre yaşlılıktan
anlamlı olarak daha fazla ürktükleri
bulunmuştur (p=0,000). Ebeveynlerinin bakımı
için %75,9’u çocuklarının bakmasını tercih
ederken kendileri için aynı durumu
sorulduğunda bu oran %53,1’e düşmüştür. Her
iki cinsiyette de yaşlanan ebeveynlerine en çok
kendilerinin ve kardeşlerinin bakması tercih
edilirken, erkeklerde diğer aile bireyleri ve
huzurevi seçeneklerinin kadınlara göre daha
fazla tercih edildiği dikkati çekmiştir
(p=0,026).Yaşlılarla yaşama deneyimi ile
sadece yaşlılık tanımı arasında anlamlı bir ilişki
saptanmıştır (p=0,0003).
SONUÇ: Katılımcıların çoğunun yaşlılığı
yaşamın doğal bir evresi olarak tanımlamasına
rağmen yarısından fazlasının yaşlılıktan ve
beraberindeki sağlık sorunlarından ürkmesi
dikkat çekicidir. Her dört kişiden üçünün kısa
veya uzun sürelerle yaşlıyla yaşamış olması
toplumumuz açısından beklenen bir sonuçken,
beklenenin
aksine
yaşlıyla
yaşamanın
araştırılan sorularla ilişkisi bulunamamıştır.
Katılımcıların kendileri ve ebeveynleri için
bakım tercihleri arasındaki farkın nedenlerine
yönelik ileri araştırmalara ihtiyaç vardır.
P-47
EBEVEYNLERİME VE BANA YAŞLANINCA KİM
BAKSIN?
Yaşlılara Saygı Haftası Çalışma Grubu*,
Doç.Dr.Sevgi ÖZCAN**
* Halil İLHAN , Ramazan TALŞİK, , Mustafa
KARATAŞ, Eda ŞAHUTOĞLU, İsmail Cem
ŞEKER, Büşra ŞENOL, Celal ŞİPAL, Sema
TANRIVERDİ, Senem Derya TATAR, İdil
TEKKAYA, Ebru TOKAY, Huriye TOPACIK,
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2.
**Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Aile
Hekimliği Anabilim Dalı.
AMAÇ: Yaşlılık sağlık sorunları kadar bakım
sorunlarının da yaşandığı bir dönemdir.
Kadının iş hayatına girmesi ve çekirdek aileye
geçiş gibi aile hayatında yaşanan değişimler
bakımın planlanmasını gerekli kılmaktadır. Bu
çalışmanın amacı, 18-65 yaş arası bireylerin
yaşlılığa bakışlarını ve yaşlılıktaki bakım
tercihlerini ve bunların yaş, cinsiyet, meslek ve
yaşlı bireylerle yaşayıp yaşamama faktörleriyle
ilişkisini araştırmaktır.
YÖNTEM: Tıp Fakültesi 2. Sınıf “Yaşlılara Saygı
Haftası Çalışma Grubu” tarafından oluşturulan
79
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
P-48
ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ
“YAŞLILARA SAYGI HAFTASI” ETKİNLİKLERİ VE
ÖĞRENCİ GERİBİLDİRİMLERİ
Yaşlılara Saygı Haftası Çalışma Grubu*,
Doç.Dr.Sevgi ÖZCAN**
*Ramazan TALŞİK, Halil İLHAN, Mustafa
KARATAŞ, Eda ŞAHUTOĞLU, İsmail Cem
ŞEKER, Büşra ŞENOL, Celal ŞİPAL, Sema
TANRIVERDİ, Senem Derya TATAR, İdil
TEKKAYA, Ebru TOKAY, Huriye TOPACIK,
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2.
**Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Aile
Hekimliği Anabilim Dalı.
Tablo 1: Uygulama Hakkındaki Görüş ve
Öneriler
İnteraktif eğitim açısından gerekli ve güzel bir
uygulama. Farkındalık açısından önemli, daha
da arttırılmasını tavsiye ediyorum.
Bu çalışma yaşlılara karşı bakış açımı değiştirdi.
Bu çalışma sayesinde yaşlılar hakkında önemli
bilgiler edindik. Başlangıçta bu çalışmanın
bizim için gereksiz olduğunu düşünmüştüm
ama çalışma süresince bu çalışmanın bizim için
ne kadar önemli olduğunu anladım.
Bence yaşlılar ile ilgili bilgimiz arttığında onlara
daha iyi bakmamızı hem sağlık açısından hem
de ruhen yaptığımız uygulamayla yaşlılara
karşı daha duyarlı olmamızı sağladı ve onlar
için daha iyi şeyler yapabileceğimizi anladım.
AMAÇ:
Fakültemizde 2013-2014 eğitim
öğretim yılında Dönem II öğrencilerine yönelik
“Hekimlik Uygulamaları” başlığı altında bir
uygulama başlamıştır. Bildiride, bu uygulama
kapsamında
gerçekleştirilen “18-24 Mart
Yaşlılara Saygı Haftası” etkinliklerinin ve geri
bildirimlerinin paylaşılması amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM: On iki kişiden oluşan
çalışma grubu, rehber öğretim üyesi
liderliğinde Ekim-Nisan 2014 tarihleri arasında
çalışmış ve şu etkinlikleri gerçekleştirmiştir:
Huzurevi ziyareti, 548 kişiye anket uygulayarak
yapılan bir araştırma, akran eğitimi için
dekanlık fuaye alanında poster sunumu.
Yapılan bu çalışmalarla ilgili öğrenci geri
bildirimleri 5’li likert tipi ve açık uçlu sorularla
alınmıştır.
BULGULAR: Uygulamanın genel yeterliliği ve
başarı
ortalaması
4,33±0,49
olarak
bulunmuştur.
Öğrencilerin
9’u
“Bu
uygulamanın tıp eğitiminde yer alması faydalı
mıdır?” sorusuna olumlu yanıt vermiştir. Açık
uçlu sorulara verilen yanıtlar Tablo-1’de
görülmektedir.
SONUÇ: Bu uygulamadan öğrencilerin hem
kişisel hem mesleki olarak faydalandıkları ve
uygulamanın
geliştirilerek
devam
ettirilebileceği düşünülmüştür.
Böyle
bir
haftanın
olduğunu
genç
arkadaşlarımıza hatırlatması ve yaşlıların da bu
gününü kutlayarak onları mutlu etmemizi
sağladı.
Yaptığımız işin ciddiyetini bize bir kere daha
hatırlattı. Tıp, sadece koca koca notlar
ezberlemekle sınırlı değil, saha çalışmalarıyla
da desteklenmeli. İlerde icra edeceğimiz
mesleğe alışma konusunda başarılı bir
organizasyon.
Uygulama bence faydalı fakat daha bilgilerimiz
tam olmadığı için klinikte bu uygulama
yapılırsa daha verimli olur. Fakat yaşlılar
hakkında günlük güncel faydalı bilgiler
edinmemiz açısından oldukça faydalıydı.
Hem araştırma yapmanın gereklilik ve önemi
hem de araştırma yaparken dikkat edilmesi
gereken hususlar ve araştırma sonuçlarının
bilimsel bir veriye dönüştürülmesi konusunda
faydalı oldu. Ekip çalışması yapmanın sağlıkta
önemi açısından grup için önemli olduğunu
düşünüyorum.
Güzel düşünülmüş bir uygulama fakat ben
olması gerektiği gibi yapıldığına inanmıyorum.
Bu uygulamalar ile sosyal yönümüzü
geliştirdik. Eğitimin sadece teorik bilgi ile değil,
80
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Bu çalışmada aile hekimlerinin tele-tıp
uygulamaları hakkındaki düşünceleri ve
uygulamaları ve bunu etkileyen faktörleri
incelemek amaçlanmıştır.
GEREÇ VE YÖNTEM:
Şubat 2014-Mart 2014 tarihleri arasında
Hatay’da Defne ve Antakya ilçesindeki aile
hekimleri hedeflenerek kesitsel tanımlayıcı
tipte anket hazırlanarak uygulanmıştır. Anket
formu Aile hekimlerinin demografik bilgilerini,
hekimlik çalışma yılı, internet kullanım sıklığı,
günlük hasta sayısı ve hastaların başvuru
şikayetleri ile hekimlerin tele tıp hakkındaki
bilgileri ve tutumlarını içermektedir. Aile
hekimleri yapılacak olan çalışma hakkında
bilgilendirilmiş ve doğrudan görüşme yolu ile
anket formu uygulanmıştır. Toplam 35 aile
hekimine ulaşılmıştır.
Elde edilen veriler SPSS 18 programına
girilerek değerlendirilmiş ve analizlerde .
Kruskal-Wallis Testi, Mann-Whitney Testi ve
ki-kare önemlilik testinden yararlanılmıştır.
BULGULAR
Hekimlerin % 31.4’ü (n:11) kadın, %68.6’sı
(n:24) erkekti. Hekimlerin %37.1’i (n:13) 4 ve
daha üzeri yıldır, %45.7’sı (n:16) 3 yıldır,
%2.9’si (n:1) 2 yıldır, %14.3’ü (n:5) 1 yıldır aile
hekimliği yapmaktaydı. Katılımcılıların %25.7’si
(n:9) aile hekimiği uzmanlık eğitimi halen
almakta, %60.0’ ı (n:21) uzmanlık eğitimi
almamış iken % 14.3’ü (n:5) uzman aile
hekimiydi. Aile hekimlerinin günlük baktığı
hasta sayısı ortalama 45 olarak bulundu. Aile
hekimlerine başvuran hastaların en sık şikayeti
%82.9 ile ÜSYE idi. İlaç yazdırmak için
başvuran hasta sayısı oranı %14.3 olarak
bulundu. Hekimlerden 1 i %30.1’i %25, 2’si
%15 oranında hastayı ilgili uzmana danışma
ihtiyacı olduğunu belirtmiş olup diğer hekimler
%10 ve altında uzman hekime danışma ihtiyacı
olduğunu belirtti. En çok %48.6 oranında
dahiliye uzmanına danışma ihtiyacı olduğu
saptandı. 3 saat ve üzeri günlük internet
kullanımı olan hekimlerin, daha az internet
kullanan hekimlere göre teletıpı daha sıklıkla
kullandığı tespit edildi. (p=0.031). Sağlıkla ilgili
günlük internet kullanım süresi ile hekimlerin
tele-tıp ile ilgili tutumları arasında anlamlı bir
ilişki saptanmadı.
SONUÇ
insanlarla
iletişime
geçerek
de
kazanılabileceğini
düşünmemizi
sağladı.
Yaşlıların neler hissettiklerini biz gençler olarak
daha iyi anladık. Onların yerine kendimizi
koyarak ilerde biz yaşlanınca ne olmasını
istediğimizi düşündük. Bunlar bize klinikte de
lazım olacak.
Bu uygulama ile yaşlılarımızın neler
hissettiğini,
nasıl
yaşadığını,
huzurevi
koşullarını görmüş olduk.
Yapmış olduğumuz etkinlikler, yaşlılar ile ilgili
önyargılarımızdan kurtulmamıza ve onların
içinde bulunduğu durumu anlamamıza katkı
sağlamıştır. Bir tıp öğrencisi olarak, yaşlıların
toplumumuzda bulunduğu konumu bilmek çok
önemlidir. Yapmış olduğumuz etkinlikler ile tıp
öğrencilerinin yaşlıları anlamasına olanak
sağlamıştır.
Daha iyi şeyler çıkartamamamızın tek nedeni
dersler ve sınavların yoğunluğuydu.
P-49
AİLE HEKİMLERİNİN TELE-TIP HAKKINDAKİ
DÜŞÜNCELERİ ve UYGULAMALARI
Dilem
YAMAN
SÜRMELİ,
Gökhan
DEMİRKIRAN, Mustafa YILDIZ, Erhan YENGİL,
Cahit ÖZER
Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği A.D.
AMAÇ:
Tele-tıp; uzak merkezler arasında bilgi ve
iletişim teknolojilerini kullanarak tanı, tedavi,
takip, değerlendirme amaçlarıyla fizyolojik
işaretlerin gönderilmesi, depolanması ve sağlık
hizmetlerinin
sunumu
anlamında
kullanılmaktadır.
Bilişim
ve
iletişim
teknolojilerinin gelişmesi ve ucuzlaması ile
birlikte tele-tıbbın uygulama alanları da
giderek genişlemekte ve birbirinden farklı
teknoloji ve disiplinleri kapsar hâle
gelmektedir.
81
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Tele-tıp
ülkemizde
henüz
başlangıç
aşamasında olsa da tüm dünyada tanı, takip ve
hastalarla
iletişimin
devamı
için
kullanılmaktadır.
Bizim
çalışmamızda
hekimlerin tele-tıp konusunda yeterli bilgiye
sahip olmadıkları ve kullanmadıkları, internet
kullanım oranı arttıkça tele-tıp kullanım
sıklığının arttığı görüldü. Tele-tıp kullanımını
etkileyen faktörleri ortaya koymak için daha
çok aile hekiminin görüşlerini değerlendiren
çalışmalara gereksinim vardır.
oluşur.Vazomotor semptomlar için FDA nın
onayladığı tek tedavi hormon replasman
tedavisidir.Hormon replasman tedavisi azalan
hormon
seviyelerini
yerine
koyma
tedavisidir.Şu anki öneri mümkün olan en
düşük dozda ve en kısa periyotta hormon
replasman tedavisi uygulanmasıdır.Hormon
replasman teavisi bireye göre fayda ve
zararları
göz
önüne
alınarak
planlanmalıdır.Hormon replasman tedavisi ile
kolon kanseri gelişme riskinde ve kalça kırığı
oluşma risklerinde azalma meydana iken
meme kanseri, kalp krizi geçirme, inme ve
derin ven trombozu gelişme risklerinde artma
vardır.Son yapılan çalışmalara göre östrojen ve
progestini beraber kullananlarda meme
kanseri gelişme riski tek başına östrojen
kullananlara göre daha fazladır.Ayrıca yüksek
östrojen seviyesine sahip yaşlı kadınlarda
demans gelişme riskinin 14 kat artış
olabileceği saptanmıştır.
Sonuç olarak östrojen kadınları korumaktan
vaz mı geçti sorusu güncelliğini hala
korumaktadır.
Anahtar kelimeler: Östrojen, koruma; aile
hekimliği
P-50
Östrojen Kadınları Korumaktan Vaz mı Geçti?
Murat YILDIZ*, Özge Sak*, Numan Güvenç*,
Fatih Yıldız*, Ersin AKPINAR*
*
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği AD
Östrojen kadınlar üzerinde birçok etkisi olan
steroid yapılı bir hormondur. Östrojen
kadınlarda meme, vajen, uterus ve
endometrium gelişimini uyarır, koroner arter
hastalıklarını önleyici ve tansiyon düşürücü
etkileri vardır, kemik yapımını uyarır, meme
duktuslarının ve vücut yağının artmasını ve
gelişimini arttırır. Östrojen eksikliği ise kemik
rezorpsiyonundaki artma, PTH yapımında
azalma, aktif vit D yapımında azalma ve
kalsiyum emiliminde azalma ile etkisini
göstermektedir ve osteoporoz gelişimine
neden olur.
Kadınlarda yaş ilerledikçe östrojen seviyeleri
azalmaktadır.Menapoz
,
kadınların
overlerinden östrojen ve progesteron
hormonlarının üretiminin azalmasına bağlı
olarak ortaya çıkan, 12 ay içerisinde menstrüel
siklusun tamamen kaybolmasıdır.Ortalama 51
yaşında doğal menapoza girerler.Bu dönemde
vazomotor semptomlar ( sıcak basmaları, gece
terlemeleri, , uyku sorunları ), duygudurum ve
biliş bozuklukları, libido kaybı ve vajinal atrofi
en sık görülen problemlerdir.Bu problemler
yaşam
kalitesinde
bozulmaya
neden
olur.Östrojen seviyelerindeki bu azalma ile
beraber uzun dönemde osteoporoz ve koroner
kalp
hastalıkları
açısından
riskler
P-51
PRİMER ENÜREZİS NOKTURNA TANILI
ÇOCUKLARIN
ANNELERİNİN
YAŞAM
KALİTESİNİN BELİRLENMESİ
Soner Ölmez1, Beltinge Demircioğlu Kılıç2,
Hamit Sırrı Keten3, Caner Ölmez4, Selçuk
Kardaş5, Ekrem Güler7, Dilşad Yıldız Miniksar8,
Mustafa Çelik1, Mustafa Haki Sucaklı1
1
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi,
Aile
Hekimliği
Ana
Bilim
Dalı,
Kahramanmaraş
2
Gaziantep Çocuk Hastalıkları Hastanesi,
Çocuk Nefroloji Kliniği, Gaziantep
3
Onikişubat
Toplum
Sağlığı
Merkezi,
Kahramanmaraş
4
Gaziantep Üniversitesi, Halk Sağlığı Ana
Bilim Dalı, Gaziantep
5
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi,
Psikiyatri Ana Bilim Dalı, Kahramanmaraş
6
Akdeniz Üniversitesi, Çocuk ve Ergen Ruh
Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Antalya
82
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
7
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi,
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı,
Kahramanmaraş
8
İnönü Üniversitesi Çocuk Ruh Sağlığı ve
Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Malatya
Ruhsal alan puanı ise çalışma grubundaki
annelerde, kontrol grubundaki annelere göre
anlamlı derecede daha yüksekti (p=0.023).
SONUÇ: Çalışmamızda PEN tanısı konulan
çocukların annelerinin yaşam kalitesinin,
kontrol grubu ile benzer olduğunu ortaya
koyduk. Yaşam kalitesi ölçeğinin alt
bölümlerinden ruhsal alan puanının; PEN tanılı
çocuğu olan annelerde, kontrol grubundaki
annelere göre anlamlı düzeyde yüksek olması
dikkat çekicidir. PEN tanılı çocukların tedavi
takibi yapılırken ailenin psikolojisi göz ardı
edilmemelidir.
PEN
tanılı
çocukların
annelerinin psikiyatrik değerlendirilmesinin
yapılması ve gerekli desteğin sağlanması
büyük önem taşımaktadır. Ayrıca PEN tanılı
çocuğu olan ebeveynlerin psikiyatrik ve sosyal
durumunu araştıran çok sayıda araştırmaya
ihtiyaç vardır.
AMAÇ: Bu çalışmada Primer enürezis nokturna
(PEN) tanısı alan çocuk ve ergenlerin
annelerinin yaşam kalitesinin belirlenmesi
amaçlanmıştır.
GEREÇ ve YÖNTEM: Bu çalışma 15.03.201411.05.2014 tarihleri arasında Gaziantep Çocuk
Hastanesi pediatrik nefroloji polikliniğine
başvuran çocuk ve ergenlerin anneleri
üzerinde gerçekleştirildi. Katılımcılar çalışma
öncesinde bilgilendirildi ve onam veren
anneler çalışmaya dahil edildi. 122 katılımcının
yarısını PEN tanılı hastaların anneleri ‘çalışma
grubu’, diğer yarısını ‘kontrol grubunda’ yer
alan
anneler
oluşturdu.
Katılımcılara
sosyodemografik
verilerini
ve
yaşam
kalitelerini
belirlemeye
çalışan
anket
uygulandı. Veriler SPSS 20.0 istatik paket
programı
kullanılarak
değerlendirildi.
İstatistiksel olarak p<0.05 anlamlı kabul edildi.
Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği
Kısa Formu
(DSÖYKÖ-KF): Katılımcıların
yaşam kaliteleri DSÖYKÖ yaşam kalitesi
ölçeğinin kısa formu (DSÖYKÖ-KF) kullanılarak
değerlendirildi. Bu ölçek 27 maddeden
oluşmaktadır. Yaşam kalitesi toplam puanı
minimum 27, maksimum 135 arasında
değişebilir. Ölçek bedensel (7 madde), ruhsal
(6 madde), sosyal (3 madde), çevre (9 madde)
alanlarını içermektedir. Ölçek yaşam kalitesi ve
genel sağlık maddelerinden oluşan iki genel
maddeyi de içermektedir.
BULGULAR: PEN tanılı çocukların annelerinin
yaş ortalaması 30.34 ± 3.43, kontrol grubunun
ise 31.77 ± 8.78 olarak bulundu. Çalışma ve
kontrol grubunun yaş ortalaması benzerdi
(p=0.879).
Çalışma grubunun DSÖYKÖ-KF
puanı 92.98 ± 10.85 iken, kontrol grubunun
90.77 ± 14.27 olarak saptandı. Çalışma ve
kontrol
grubunun
DSÖYKÖ-KF
puan
ortalamasının benzer olduğu belirlendi
(p=0.337). Çalışma grubunda yer alan
annelerin bedensel (p=0.135), sosyal (p=0.645)
ve çevresel (p=0.924) alan puan ortalamaları
kontrol grubu ile benzerlik göstermekteydi.
Anahtar kelimeler; Primer enürezis nokturna,
yaşam kalitesi, anne
P-52
Testosteron replasmanı: Aile Hekimlerinin
unuttuğu tedavi!
Özge Sak*, Murat Yıldız*, Numan Güvenç*,
Fatih Yıldız*, Ersin Akpınar*
*Çukurova Üniversitesi Aile Hekimliği AD
Testosteronun kanıtlanmış pekçok faydası
olmasına rağmen ileri yaştaki erkeklerde
fizyolojik testosteron düşmesine karşın rutinde
replasman
tedavisi
verilmemektedir.
Testosteron replasman tedavisinin yaşlı
erkeklerde
mortalite
ve
morbiditenin
azalmasındaki etkilerini ve rutin olarak
testosteron replasman tedavisi verilip
verilmeyeceği tartışması sürmektedir.
45 yaş üzerinde erkeklerde fizyolojik olarak
görülen ve yavaş ilerleyen serum testosteron
seviyesinde düşme ile birlikte iyi olma halinin
azalması,kas kitlesi ve gücünde azalma, anemi,
kemik kitlesinde azalma ve osteoporoz,
visseral yağlanmada artma, ateroskleroz
gelişimininde
artma,
duygulanım
bozukluklarının ortaya çıkması, azalmış libido,
erektil
disfonksiyon
gibi
etkileri
görebiliriz.(şekil 1)
83
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Fiziksel, sosyal, psikolojik ve kognitif
fonksiyonları etkileyen bu durum için
andropoz, erkek klimakteriyum, ADAM
takipte kullanılabileceği bildirilmiştir. Bu form
17 sorudan oluşan psikolojik, somatik ve
seksüel belirtilerin şiddetinin sorgulandığı bir
form olup semptomların şiddetinin yanı sıra
tipinin de belirlenmesine yardımcı olan
değerlendirme formudur.
Testosteron seviyesinin normal düzeylere
çıkarılması
belirttiğimiz
geç
başlayan
hipogonadizm
semptomlarının
çoğunu
iyileştirebilir.Bazı çalışmalarda, ileri evre
prostat ca tedavisinin androjen geri
çekilmesine dayalı olduğunu ve bu hastalarda
testosteron replasman tedavisinin hastalığın
ilerlemesine neden olacağını savunurken bir
kısım çalışmalar testosteron tedavisinin
prostat ca tedavisinde kullanılabileceğini
savunmaktadır.Yapılan birçok çalışmada ise
testosteron seviyesi ile prostat ca gelişmesi
arasında
herhangi
bir
ilişki
saptanmamıştır.Bununla birlikte,meme ca,
açıklanamayan PSA yüksekliği, prostat
nodülleri, şiddetli alt üriner sistem
semptomları olan bening prostat hiperplazisi,
evre 3 ve evre 4 unstabil kalp yetmezliği ve
tedavi edilmemiş uyku apne sendromunda
ileri çalışmalar aksini söyleyene kadar
testosteron replasman tedavisi verilmesi
kontrendikedir.
Takiplerde ise tedaviden önce tavsiye edilen;
total testosteron düzeyi, PSA, karaciğer
fonksiyon testleri, hemoglobin ve hematokrit
değerlerine bakılması ve belirli aralıklarla
tekrar edilmesidir. Hedeflenen testosteron
düzeyi ise 350-1050 ng/dl’dir.
Bireylerin sağlığını korumada önemli görevleri
olan aile hekimlerinin, kontrol altında
verilecek testosteron replasman tedavisinin
erkek sağlığı üzerindeki olumlu etkileri gözardı
edilmemeli,
geç
başlayan
hipogonadizmsendromunun tedavi edilmesi
gereken bir hastalık olduğu akılda tutulmalıdır.
Şekil 1: Erkeklerde fizyolojik olarak görülen serum
testosteron seviyelerindeki azalma
(yaşlanan erkeklerde androjen yetmezliği),
PADAM (yaşlanan erkeklerde kısmi androjen
yetmezliği), geç başlayan hipogonadizm gibi
pekçok isim verilmektedir.Farklı isimlerle
anılmasına karşın sendromun kanıta dayalı tek
tedavisi ise testosteron replasmanıdır.50
yaşından sonra erkeklerde yıllık ortalama
testosteron seviyesinin %1 oranında düştüğü
bilinmektedir.Yaşlanmayla
birlikte
seks
hormonu
bağlayan
protein
(SHBG)
düzeylerinin
de
artması
biyoaktif
testosteronun azalmasına ve semptomların
daha da belirginleşmesine neden olmaktadır.
Geç başlayan hipogonadizm tanısı koymak için
klinik semptomlar ve bunu destekleyen
laboratuvar verileri olmalıdır.Libido azalması,
kas kitle ve gücünde azalma, kemik mineral
dansitesinde azalma ve osteoporoz, yaşam
gücünde azalma ve depresif ruh hali, vücut
yağlanmasında artış semptomlarından en az
birinin olması ve serum testosteron
seviyesinin 231ng/dl altında olması tanı için
yeterlidir ve tüm kılavuzlar bu kişilerde eksik
testosteronun
yerine
konmasını
önermektedir.Testosteron replesman tedavisi
verildikten sonra ise Aging males symptoms
scale semptom (AMS Q) sorgu formunun
Anahtar kelimeler: Erkek sağlığı, testosteron,
aile hekimliği
84
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Sözel Bildiriler /
Oral Presentations
85
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
S-01
MERSİN ÜNİVERSİTESİ ÖĞRENCİLERİNİN
LEZBİYEN
VE
GEYLERE
YÖNELİK
TUTUMLARININ CİNSİYET VE ÖĞRENİM
GÖRÜLEN FAKÜLTE DÜZEYLERİNE GÖRE
İNCELENMESİ
korkuyu tanımlamaktadır (Başar, Nil ve
Kaptan, 2010). Göregenli’ye (2003: 142) göre,
homofobi daha bireysel (kişilik, benlik algısı,
bilişsel yapılar vb.) olduğu düşünülebilecek
süreçlerin de etkilediği, eşcinsellerin bir “dış
grup” olarak kavramsallaştırılması sonucunda
oluşan ve belirli stereo tiplerin eşlik ettiği bir
gruplar arası ilişki ideolojisi olarak da
anlaşılabilir. Ayrıca, homofobik ideolojinin
kendiliğinden kişisel bir özellik olarak değil,
belirli bir sosyal-kültürel bağlam içinde
oluştuğu düşünülebilir.
Homofobik ideoloji, kadınlık ve erkeklik
arasındaki sınırları keskin bir biçimde
çizmektedir (Gül ve Kılıç, 2003: 107).
Homofobi ve homofobik şiddet, aslında diğer
grup ayrımcılıklar ve şiddet türleriyle birlikte
ortaya çıkmaktadır (Göregenli, 2003: 173).
Herek, eşcinsellere yönelik negatif tutumları
olan bireylerin, muhafazakâr dinsel ideolojiyi
onaylamalarının, geleneksel toplumsal cinsiyet
normlarına bağlı olmalarının ve buna bağlı
kısıtlayıcı tutumlar sergilemelerinin daha
muhtemel olduğunu ileri sürmektedir (Herek,
1988; Akt: Ertan, 2010: 8). Froyum (2007),
siyah gençler üzerinde yaptığı araştırmasında,
eşcinselliğe yönelik olumsuz tutumları
olanların, eşcinselliği “ahlak dışı”, “pis”,
“iğrenç” olarak nitelediklerini ve bunun
karşısında
heteroseksüelliğin,
“normal”,
“olması gereken” bir cinsel pratik olduğunu
ileri
süren
ideolojik
bir
çerçeveyi
benimsediklerini belirtmektedir (Akt: Ertan,
2010: 8). Söz konusu gençler, eşcinselliği
heteroseksüelliğin
aşağısında
konumlandırdıkları bu hiyerarşik bakış açısını
inşa ederken, hem toplumsal cinsiyet rollerini
hem de dini referans olarak göstermektedirler.
Günümüz toplumlarında en yaygın kabul
gören ve gerçekleşen cinsel yönelim şekli
heteroseksüelliktir, yani bireylerin karşı cinse
yönelmeleridir (Özkan, 2004). Heteroseksizm
kavramı ise, “heteroseksüel olmayan her türlü
tutumu, davranışı, kimliği, ilişkiyi ve topluluğu
reddeden, kınayan ideolojik bir sistemdir”
(Herek, 1990:316). Heteroseksizme toplumsal
gelenek ve kurumlarda rastlanılabilmektedir
(Herek 1992). Kültürel heteroseksizm fikri
homofobik söylemlerin doğasını anlamaya
çalışmakta kritik bir öneme sahiptir. Bu
Uzman Psikolojik Danışman Esra UMMAK
Çukurova Üniversitesi PDR Anabilim Dalı
Doktora Öğrencisi
Bireyin yaşamının geneline hâkim olan cinsel
ve duygusal çekim, arzu, bağlılık ve bunların
gerçekleşmesi, istek ve fantezileri ile ilgili olan
cinsel yönelimlerden en çok tartışılanı
eşcinselliktir. Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD)
ve Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği
(CETAD) tarafından 2010 yılında yapılan ortak
basın açıklamasında, eşcinselliğin, biseksüellik
ve heteroseksüellik gibi insanda tanımlanan üç
yönelimden biri olduğu ve her şeyden önce
hastalık değil bir yönelim farklılığı olduğu
belirtilmiştir. Bunun yanında, yönelimin
bireylerin tercihleri ile oluşan bir durum
olmadığı, bu nedenle eşcinselliğin de bir cinsel
tercih olmadığı, kişinin iradesinden bağımsız
bir olgu olduğu üzerine vurgu yapılmıştır
(Türkiye Psikiyatri Derneği Haber Bülteni
[TPD], 2010). Diğer yandan, 2005 yılında
Montreal-Kanada’da yapılan 17. Dünya
Seksoloji Kongresi’nde kabul edilen Dünya
Cinsel Sağılık Birliği-Cinsel Haklar Bildirgesi’nde
bireylerin cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel
yönelim, yaş, ırk, sosyal sınıf, din veya fiziksel
ve zihinsel engel gözetilmeden hiçbir ayırıma
maruz kalmama hakkı dördüncü madde olarak
belirlenmiştir (Dünya Cinsel Sağlık Birliği-Cinsel
Haklar Bildirgesi, 2005). Ancak günümüzde
hâlâ eşcinselliği bir ruhsal ve davranışsal
bozukluk olarak tanımlayan psikolog ve
psikiyatrist ve terapi pratiği içerisinde yer alan
birçok
yaklaşım
ve
kuramsal
yapı
bulunmaktadır (Mert, 2009: 84).
Eşcinsellere karşı gösterilen şiddet ve
saldırganlığın altında yatan önemli bir neden
homofobidir. Bir kavram olarak homofobi,
eşcinsellerden korku duyulması anlamında
kullanılsa bile herhangi bir kişinin, kendisinin
ya da bir başkasının eşcinsel duygular
hissedebilmesi durumunda yaşadığı derin
86
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
kavram, homofobinin arka planını anlatmakta
ve temiz bir dünyanın ancak heteroseksüel
olabileceğini söylemektedir. Heteroseksüel
erkeklerin,
birkaç
sebepten
dolayı
heteroseksüel kadınlardan daha geleneksel rol
davranışlarına sahip olmaya yatkın oldukları
belirtilmektedir;(1) erkekler kadınlardan daha
sert cinsiyet rol sosyalleşmesine tabi
tutulmaktadır (Huston, 1984; Akt: Lingiardi,
Falanga ve D’Augelli, 2005); (2) geleneksel
cinsiyet rolleri erkeklere kadınlardan daha
fazla ayrıcalık ve güç bahşetmektedir; (3)
heteroseksüel
erkekler
cinsiyet
rol
beklentileriyle tutarlı olarak, kadınlara
olduğundan, özellikle erkekler arasında daha
fazla
homoseksüelliği
reddedişe
tabi
olmaktadır (Herek, 1991, 1992; Mishkind,
Rodin, Silberstein, ve Striegel-Moore, 1986,
Akt: Lingiardi, Falanga ve D’Augelli, 2005 ).
Homofobi ve heteroseksizm alanlarındaki
sosyal çalışmalar eğitimi iki açıdan önemli
olduğu belirtilmektedir. İlk olarak sosyal
çalışmalardaki öğrencilerin homofobik ve
heteroseksist tutumlarında bir değişiklik
yaratabilmekte, ikincisi kendi alanlarına
döndüklerinde toplumdaki heteroseksist ve
homofobik davranışları rapor etme şansı
sağlamaktadır (Foreman ve Quinlan,2008).
Veri Toplama Araçları
Bu araştırmada, araştırma grubu ile ilgili kişisel
bilgileri toplamak amacıyla araştırmacılar
tarafından hazırlanan kişisel bilgi formu ve
Herek (1988) tarafından geliştirilen ve Duyan
ve Gelbal (2004) tarafından Türkçeye
uyarlanan Lezbiyen ve Geylere Yönelik Tutum
Ölçeği kullanılmıştır. Bireylerin erkek ve kadın
eşcinselliğine karşı tutumlarını belirlemeye
yönelik ölçekte, beşi erkeklerin ve beşi de
kadınların eşcinselliğini yoklayan toplam on
madde bulunmaktadır. Maddelerde belirtilen
düşünceye, bireylerden “Hiç katılmıyorumTamamen katılıyorum” arasında beş derecede
görüş bildirmeleri istenmektedir. Yapılan
madde
analizinde
madde-toplam
korelasyonları 0.43 ile 0.88 arasında
değişmektedir. Ölçeğin Cronbach α iç tutarlık
katsayısı 0.91 olarak belirlenmiştir (Duyan ve
Gelbal, 2004).
Verilerin Analizi
Araştırma verileri bağımsız gruplar t-testi ve
tek yönlü varyans analizi (ANOVA) teknikleri
kullanılarak analiz edilmiştir.
Bulgular
Araştırma bulgularına göre, üniversite
öğrencilerinin lezbiyen ve geylere yönelik
tutumları, cinsiyet ve öğrenim görülen
fakülteye göre farklılık göstermiştir. Bulgular,
cinsiyet açısından dikkate alındığında ise, kız
öğrencilerin erkek öğrencilere oranla lezbiyen
ve geylere yönelik tutumlarında daha olumlu
oldukları görülmüştür.
Öğrenim görülen
fakülte dikkate alındığında ise, en düşük
homofobik tepkilerin iletişim fakültesinde, en
yüksek homofobik tepkilerin ise Sosyal Bilimler
Meslek Yüksek Okulu öğrencilerinde olduğu
gözlenmiştir.
Sonuç ve Öneriler
Cinsiyete Göre Lezbiyen ve Geylere Yönelik
Tutumların ANOVA Sonuçları
Araştırma sonuçlarına göre, kızların lezbiyen
ve geylere yönelik tutumlarının erkeklerden
daha olumlu olduğu da gözlenmiştir.
Araştırmanın Amacı
Bu araştırmanın amacı, Mersin Üniversitesi
öğrencilerinin lezbiyen ve geylere yönelik
tutumlarının cinsiyet ve öğrenim gördükleri
fakülte
değişkenlerine göre farklılaşıp
farklılaşmadığını incelemektedir.
Yöntem
Çalışma Grubu
Çalışma grubu, 2010-2011 eğitim-öğretim
yılında Mersin Üniversitesi Eğitim, Fen
Edebiyat, İdari Bilimler, Mühendislik, İletişim,
Mimarlık, Eczacılık, Güzel Sanatlar Fakülteleri
ve Konservatuar, Sosyal Bilimler Meslek
Yüksek Okulu, Beden Eğitimi ve Spor Yüksek
Okulu, Mersin Meslek Yüksek Okulu, Turizm
Meslek Yüksek Okulu, Sağlık Yüksek
Okullarında öğrenim görmekte olan 863 (480
kız, 383 erkek) üniversite öğrencisinden
oluşmaktadır.
87
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
yönelik olarak heteroseksizm, farkındalık,
kendini kabul, sosyal yaşamda
karşılaşılabilecek ön yargılar ve korkular, farklı
kültür ve dinlerin eşcinselliğe bakış açısı,
lezbiyen ve gey destek hatları ile ilgili dinleme
ve paylaşma tabanlı gruplar oluşturulabilir.
Diğer bir yandan, homofobinin oluşmasıyla
ilgili olarak ebeveynlere yönelik toplumsal
cinsiyet, cinsellik, cinsel yönelim ve çocukların
üzerinden yapılan gelecek tasavvurları
konuları hakkında seminerler ve konferanslar
düzenlenip tartışma grupları oluşturulabilir.
Bununla birlikte eşcinsel çocuğa sahip
ebeveynlere yönelik olarak bilgilendirme ve
eğitim
programları
hazırlanabilir.
Bu
programlar sürecinde eşcinselliğin hastalık
olmadığı, bu eğilimleri gösteren kişilerin
sağlıksız aile ortamlarında yetiştiği yönündeki
yaygın inanışın yanlış olduğu, aile üyelerinin
kendilerini ve birbirlerini suçlamayıp bu
durumun ailenin bir başarı ya da
başarısızlığının ürünü olmadığı ve bunun bir
tercih değil de doğal bir yönelim olduğu
yönünde bilgilendirme çalışmaları yapılabilir.
Bu araştırmada, üniversite öğrencilerinin
lezbiyen ve geylere yönelik tutumları açısından
sınırlı sayıda değişken ile betimsel bir çalışma
yapılmıştır. Gelecekteki çalışmalarda, lezbiyen
ve geylere yönelik tutumlar farklı araştırma
yöntemleriyle ilgili alanyazın kapsamında farklı
değişkenlerle birlikte ele alınabilir.
Fakültelere Göre Lezbiyen ve Geylere Yönelik
Tutumların ANOVA Sonuçları
Lezbiyen ve geylere yönelik en olumsuz
tutuma Sosyal Bilimler Meslek Yüksek Okulu
öğrencilerinin en olumlu tutuma ise İletişim
Fakültesi öğrencilerinin sahip oldukları
gözlenmiştir.
Eşcinsellere yönelik olumsuz tutumlar, cinsiyet
rolleri açısından güçlü geleneksel inançlar ile
bağlantılıdır (Herek 1988; Lim 2002;
Louderback and Whitley 1997; Whitley and
Lee 2000). Bu anlamda, üniversite PDR
Merkezleri bünyesinde öğrencilerin sahip
oldukları toplumsal cinsiyet algılarına yönelik
farkındalık kazanmalarını kolaylaştıracak ve bu
inançlarını sorgulamalarına neden olacak
çeşitli rehberlik etkinlikleri düzenlenebilir.
Araştırmalar, eğitim ve homofobi arasında ters
yönde bir bağlantı olduğunu ve eğitimin
eşcinsellere olan korku ve hurafelere olan
inançta azalma sağladığını göstermektedir
(Lewis, 2003; Battle & Lemelle, 2002; Herek,
2000b, 2002a; Hoffmann & Bakken, 2001;
Berkman & Zinberg, 1997; Herek&Capitanio,
1995). Bu anlamda, lezbiyen ve geylere yönelik
daha olumlu ve hoşgörülü bir tutumu teşvik
etmek için PDR Merkezleri bünyesinde bir
danışmanlık
ve
geliştirme
hizmetleri
planlaması yararlı ve önemli olabilir. Bu
noktada ise anti-cinsiyetçilik, cinsellik,
toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, hegemonik
süreçlere karşı tüm öğrencilerin korunması
yönünde söyleyişiler, broşürler, bülten ve
ilanlar, internet sayfaları, radyo programları
gibi çeşitli materyaller aracılığıyla öğrencilerin
lezbiyen ve geylere yönelik sağlıklı algı ve bilgi
oluşturmaları sağlanabilir. Bununla birlikte
üniversitede PDR Merkezleri bünyesinde
güvenli bir ortam yaratmak için gerekli
kuralları, katılımcılar için gizliliği vurgulayan ve
hiçbir suçlama politikası olmayan bir anlaşma
zemini doğrultusunda eşcinsel öğrencilere
S-02
PALYATİF AİLE HEKİMLİĞİ SERVİSİNDE NONREGÜLE DİYABETES MELLİTUS TANILI
HASTAYA BÜTÜNCÜL YAKLAŞIM:
OLGU SUNUMU
Arş.Gör.Dr. Hakan Mut1, Arş.Gör.Dr. Birgül
Çetin1, Arş.Gör.Dr. Fikret Merter Alanyalı1,
Uzm.Dr. Yasemin Kılıç Öztürk1, Doç.Dr. Haluk
Mergen1, Doç.Dr. Kurtuluş Öngel2
1 İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Aile Hekimliği Kliniği, İzmir
2 Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile
Hekimliği Anabilim Dalı, İzmir
Giriş: Diabetes mellitus (DM) günümüzün en
önemli
sağlık
sorunlarından
birini
88
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
oluşturmaktadır.
Diabetes mellitus'ta
hastalığa ait komplikasyonlar dışında diğer
bazı endokrin, gastrointestinal ve genital
sistem hastalıklarının da tabloya eşlik
edebileceği bilinmektedir. Bu nedenle aile
hekimliğinde
hastalar
değerlendirilirken
bütüncül bir yaklaşımla hastaların ele alınması
önemlidir.
Olgu: Yetmiş dört yaşında kadın hasta dış
merkezde ölçülen kan glikozu yüksekliği (>500)
olması üzerine Konak Aile Hekimliği
Polikliniği'ne başvurdu. Olgu kan glikozunun
düzenlenmesi amacıyla Palyatif Aile Hekimliği
Servisi’ne yatırıldı. Hastanaye gelişinde genel
durumu iyi, vital bulguları stabildi ve fizik
muayenesinde olağan dışı bir bulgu yoktu.
Arteriyel kan gazı normal bulundu. Öyküsünde
bilinen Tip 2 DM ve hipertansiyon hastalığı
olan ve metformin 1000 mg 2x1 (oral),
gliklazid 30 mg 1x1 (oral), benazepril
hidroklorür + hidroklorotiazid 10/12,5 mg 1x1
(oral) kullanan olguya; daha önce insülin
tedavisi başlandığı ancak bu tedaviyi kendi
isteğiyle devam ettirmediği öğrenildi. Yapılan
tetkiklerinde hemogram değerleri olağan, kan
glikozu: 242 mg/dl , hemoglobin A1C: % 11.6,
TSH: 0.006 (N: 0.4-4.0), serbest T3: 3.2 (N:
1.57-5.10), serbest T4: 1.29 (N: 0.80-1.48)
olarak saptandı. Olgu 1000 cc %0.9 NaCl ile
hidrate edildi ve insülin tedavisine geçildi.
3x10 ünite insülin aspart, 1x12 ünite insülin
glarjin tedavisi eklenen olgunun kan glikozu
düzeyleri düzenlendi. 24 saatlik idrarda
protein/kreatinin düzeyi olağan gelen
olgunun, tüm batın ultrasonografisinde (USG)
sağ adneksiyel lojda 3,5x4 cm boyutlu
hipoekoik solid görünüm izlendi, böbrek
boyut, eko ve parankim kalınlıkları normal
olarak raporlandı ve ek patoloji izlenmediği
belirtildi. Tümör belirteçleri olağan geldi.
Kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine
konsülte edilen hastada over kisti düşünülüp
ileri tetkik (probe küretaj) amacıyla poliklinik
kontrolüne çağrıldı. TSH düşüklüğü nedeniyle
tiroid otoantikorları ve tiroid Doppler USG
istendi. Anti-TPO: 13 (N: 0-35), antitiroglobulin: <20 (N: 0-40), tiroglobulin: 145
(N: 1.6-59.9) idi. Sağ lobda 35x20 mm ve sol
lobda 15x8 mm boyutlarında punktat
kalsifikasyon içeren nodüller saptandı; yapılan
tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi kolloidal
nodül ile uyumlu benign sitoloji olarak
sonuçlandı. Tiroid fonksiyon testleri (TFT)
kontrollerinde TSH: 0.008, serbest T3: 4.88,
serbest
T4:
1.53
olarak
saptandı.
Endokrinolojiye tekrar konsülte edilen
hastanın TFT değerlerinin tirotoksikozla
uyumlu olduğu; hastada iyotlu kontrast
madde, iyotlu antiseptik ve iyotlu tuz
kullanımının kontrendike olduğu, hastaya
tiroid sintigrafisi çekilmesinin ve sintigrafi
sonrası thyramazol 2x1 (oral) başlanması
gerektiği belirtildi. Medikal tedavisi ve diyeti
düzenlenen, tiroid sintigrafisi planlanan hasta
tetkik aşamasında kendi isteğiyle taburcu oldu.
Sonuç: Diyabetes mellitus’un düzenlenmesi
açısından izleme alınan hastaların ayrıntılı
değerlendirilmesi sonucunda asemptomatik
olabileceği ya da daha önce fark edilmemiş ek
hastalıkların
olabileceği
göz
önünde
bulundurulmalıdır.
Özellikle
diyabetik
hastalarda
tiroid
patolojilerinin
sıklığı
unutulmamalıdır.
Anahtar kelimeler: Aile hekimliği, diyabet
regülasyonu, bütünleyici yaklaşım.
S-03
NEVŞEHİR İLİ ÖZKONAK KASABASINDA
BULUNAN CUMHURİYET İLKÖĞRETİM OKULU
ÖĞRENCİLERİNEVERİLEN
BESLENME
EĞİTİMİNİN ETKİNLİĞİ*
Bahriye KAPLAN**Şenay ÇETİNKAYA***
** Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi
Semra ve Vefa Küçük Sağlık Yüksekokulu (Arş.
Gör.).
*** Çukurova Üniversitesi Adana Sağlık
Yüksekokulu, Hemşirelik Bölümü, Çocuk Sağlığı
ve Hastalıkları Öğretim Üyesi (Yrd.Doç.Dr.).
GİRİŞ
Dengeli beslenme her birey için önemli
olmakla birlikte, özellikle büyüme döneminde
olan bireyler, yani çocuklar ve adölesanlar için,
89
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
daha büyük önem taşımaktadır. Okul çağı
grubunda olan çocuklar ve adölesanların
beslenmesinde amaç, normal sağlıklı büyüme
ve gelişmeyi sağlamaktır.
AMAÇ
Nevşehir Özkonak kasabası Cumhuriyet
İlköğretim Okulunda ilköğretim 3.-7. sınıflara
verilen beslenme eğitimi programının amacı
öğrencilerin beslenme bilgilerini arttırmak ve
aktarılan sağlıklı beslenme bilgilerini davranış
olarak benimsetebilmektir.
Eylül 2005’de yapılan DSÖ-Avrupa Genel
Toplantısında çocukluk çağı obezitesi “akut
sağlık
krizi”
olarak
tanımlanmış
ve
tartışılmıştır. Bu sonuçlar değerlendirildiğinde
obezitenin
çocukluk
çağında
neden
olduğusonuçların yanı sıra, erişkin obezitesine
çözüm arayışındaki rolü ve önemi büyüktür.
GEREÇ VE YÖNTEM
Araştırma tek grup ön test-son test yarı
deneysel bir çalışmadır.
Araştırmanın
evrenini, Nevşehir ili Avanos ilçesine bağlı
Özkonak kasabası Cumhuriyet İlköğretim
Okulunda öğrenim görmekte olan 140 öğrenci
oluşturmuştur. Bu kapsamda araştırmanın
örneklemini de 3, 4, 5, 6 ve 7. sınıfta öğrenim
görmekte
olan
toplam
96
öğrenci
oluşturmaktadır. İki öğrenci sağlık problemleri
nedeniyle çalışma günlerinde raporlu oldukları
için, beş öğrenci çeşitli nedenlerle çalışma
günlerinde devamsızlık yaptıkları için ve on iki
öğrenci de anket formlarını eksik doldurdukları
için çalışma kapsamına alınmadı. Araştırma 77
öğrenci ile tamamlandı. Bu çalışmada
gözlenen power %100 olarak tespit edilmiştir.
Araştırmanın Sınırlılıkları: 1 ve 2. sınıf
öğrencileri okuma-yazma becerilerinin tam
gelişmemesi
nedeniyle
ve
8.
sınıf
öğrencilerinin OKS ve SBS sınavlarının
streslerini daha yoğun yaşamaları nedeniyle
araştırma kapsamına alınmadı.
Veri toplama aracı olan öğrenci anket formu,
ilgili literatürden hazırlandı, üç bölümden
oluşmaktadır. İlk bölümde öğrencinin kişisel
özellikleri,
ailesinin
sosyo-demografik
özellikleri, çocukların fiziksel aktivite durumu,
televizyon-bilgisayar
kullanım
süreleri,
televizyon karşısında besin tüketme durumu
ve kendi boy ve ağırlığını değerlendiren 21
soru yer almaktadır. İkinci bölümde on dört
sorudan oluşan, çoktan seçmeli olan beslenme
bilgi soruları yer almaktadır. Üçüncü bölüm ise
antropometrik ölçüm bilgilerinin yer aldığı ve
araştırmacı tarafından doldurulan bölümdür.
Beslenme bilgi puanları bu bölümdeki 14 adet
sorunun her birine bir puan verilerek
hesaplandı. Anket formu örneklem dışı
seçilmiş 10 öğrenciye uygulandıktan sonra
anket formuna son şekli verildi.
Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölgesi'nin 21.
Yüzyılda Herkes İçin Sağlık hedeflerinden biri
"Gençlerin 2020 yılına kadar daha sağlıklı
olmalarını ve toplum içindeki rollerini sağlıklı
bir biçimde yerine getirebilmelerini sağlamak"
tır. Bu hedef çocuk ve gençlerin sağlığını
koruyan ve geliştiren okul sağlığı hizmetlerinin
önemine ve gereğine işaret etmektedir.
Yetişkinlerin büyük çoğunluğunda obezite
başlangıcının çocukluk çağlarına uzandığı
bilinmektedir. Türkiye’de çocuk ve adolesanlar
arasında kilo fazlalığı ve obezitenin yaygınlığı
artmaktadır. Okullardaki sağlık hizmet
programlarının uygulanması çocukluk dönemi
obezitesini azaltmada önemli bir rol
oynayabilir.
Okul sağlığı konusunda eğitimli profesyonel
sağlık ekibi üyeleri tarafından verilen kapsamlı
okul sağlığı hizmetleri ile başta öğrenciler
olmak üzere aileler, öğretmenler ve diğer okul
personelini de kapsayan büyük bir grubun
sağlığının geliştirmesine katkı sağlanabilir.
Okul sağlığı hemşireleri bu döneme özgü sağlık
risklerini
belirlemede,
bu
risklerin
azaltılmasında ve olumlu sağlık davranışlarının
kazandırılmasında anahtar rol oynamaktadır.
Okul hemşireleri öğrencilerin sağlık ve
güvenliğini geliştirmek; mevcut ve olası sağlık
problemlerine yönelik girişimlerde bulunmak;
vaka yönetimi hizmetlerini yürütmek,
öğrencinin öz yeterlilik, öz güven ve öğrenim
adaptasyonunu sağlamak için aile ile işbirliği
içinde çalışmaktadır.
90
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Veri toplama araçları Cumhuriyet İlköğretim
Okulunda
öğrenim
görmekte
olan,
araştırmaya dahil edilme kriterlerine uyan ve
araştırmaya katılmayı kabul eden öğrencilere
uygulandı. Veriler 02.03.2011 ile 10.06.2011
tarihleri arasında, hafta içinde öğrencilerin
ders programını etkilemeyecek şekilde okul
yönetiminin de uygun gördüğü gün ve
saatlerde araştırmacı tarafından toplandı.
Anketler gözetim altında uygulanmış olup
verilerin toplandığı günlerde öğrencilerin boy
ve ağırlık ölçümleri de yapıldı. Mart ayının ilk
haftasında anket formu ön test olarak
uygulandı ve boy, ağırlık ölçümleri yapılarak
BKI hesaplandı ve beslenme eğitimi yapıldı.
Çalışmada antropometrik yöntemlerden,
ağırlık takibi ve boy ölçümleri tespit edilerek
öğrencilerin BKI hesaplandı. Öğrencilerin
ağırlık takibi ve boy ölçümleri araştırmacı
tarafından yapıldı ve bütün öğrencilerde aynı
ölçüm aletleri kullanıldı. Öğrencilerin vücut
ağırlığının ölçülmesinde öğrencinin üzerinde
hafif ve az giysi olmasına dikkat edildi, fazla
görülen hırka, ceket gibi giysiler ve ayakkabılar
çıkartıldı. Ölçümler elde taşınabilir, 0,5 kg’a
duyarlı Sinbo marka, 1-120 kg arsındaki ağırlığı
ölçen banyo baskülü ile yapıldı. Boy uzunluğu,
esnemeyen türden 1 cm’ye duyarlı mezür ile
alındı. Boy uzunluğunun ölçülmesi ise, ayakta,
ayaklar kapalı şekilde dik duruşta yapıldı.
Öğrenciler ayakkabısız düz bir duvara
dayandırılıp, baş, gövde, kalça ve topuklar
duvara dayalı iken boy uzunluğu ölçümü “cm”
cinsinden başın en üst noktasında yere kadar
olan mesafeden yapıldı. Değerlendirmede BKI
(kg/m²)
değeri
kullanıldı.
BKI’nin
hesaplanmasında aşağıdaki formül kullanıldı.
oluşturacak şekilde eğitimler planlandı ve
uygulandı. Her grupta aynı gün aynı konular
anlatıldı. Beslenme eğitimi için öğrencilerin
yaşlarına uygun olarak slaytlar hazırlandı.
Öğrencilere uygulanan eğitimde düz anlatımın
yanı sıra, öğrencinin derse katılımını sağlayan
soru sorma, rol play, beyin fırtınası gibi
yöntemler de kullanıldı.
Veri toplama ve eğitim dört hafta boyunca,
haftada bir kez bir ders saati (45 dakika) sürdü.
Eğitimden üç ay sonra aynı anket bu kez son
test olarak uygulandı ve ölçümler tekrarlandı.
Ziyaretler
Eğitim Konuları
02.03.2011
Eğitim Öncesi Veri Toplama
(ön test)
Besin
Grupları
Tüketilmesi
ve
Gereken
Miktarlar
09.03.2011
Besin Öğeleri ve Önemi
16.03.2011
Öğün Düzeni ve Kahvaltının
Önemi
23.03.2011
Hijyen ve Fiziksel Aktivite
10.06.2011
Veri toplama (Son test)
Avanos ilçe Milli Eğitim Müdürlüğünden izin
alındı. Araştırmaya katılan öğrencilere ve
ailelerine araştırmanın amacı açıklandı, ayrıca
her anketin ilk sayfasında araştırmanın amacı
hakkında kısa bir açıklamaya yer verildi ve
sözel onam alındı.
Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 15.0
paket programı kullanıldı. Kategorik ölçümler
sayı ve yüzde olarak, sayısal ölçümlerse
ortalama ve standart sapma (gerekli yerlerde
ortanca ve minimum-maksimum) olarak
özetlendi. Kategorik ölçümlerin gruplar
arasında karşılaştırılmasında Ki Kare test
istatistiği kullanıldı. Sayısal ölçümlerin normal
Ağırlık (kg)
BKI= ------------------Boy (m)²
Öğrencilerin BKI-Z skoru değerleri, Dünya
Sağlık Örgütü 2007 referans değerleri dikkate
alınarak belirlendi.
Öğrenciler üç gruba ayrılarak beslenme eğitimi
verildi. Üçüncü sınıflar bir grup, 4. ve 5. sınıflar
bir grup, 6. ve 7. sınıflar da bir grubu
91
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
dağılıma uygunluğu tek örneklem Kolmogorov
Smirnov testi ile belirlendi. Sayısal ölçümlerin
iki grup arasında karşılaştırmasında bağımsız
gruplarda T testi kullanıldı. Eğitim öncesi (E.Ö.)
- eğitim sonrası (E.S.) sayısal ölçümlerinin
karşılaştırmasında varsayımların sağlanması
durumunda bağımlı gruplarda T testi,
varsayımların sağlanmaması durumunda ise
Wilcoxon signed rank testi kullanıldı. Tüm
testlerde istatistiksel önem düzeyi 0.05 olarak
alındı.
(%72.6)’sı normal, 16 (%20.8)’sı fazla kilolu ve
3 (%3.9)’ü obez idi.
Tablo 1’de öğrencilerin eğitim öncesi ve eğitim
sonrası beslenme alışkanlıklarına göre dağılımı
yer almaktadır. Ön testte, gün içerisinde iki
ana öğün tüketen çocuklar %7.8 olarak
bulundu, son testte ise iki ana öğün tüketen
öğrenciye rastlanmadı. Tüm bu değişimler
istatistik olarak anlamlı bulundu (p<0.001).
Öğün atlama durumlarına bakıldığında ise ön
testte çocukların %46.8’i öğün atlarken son
testte bu oran 11.7’ye geriledi ve bu değişim
istatistik olarak önemli bulundu (p<0.05).
Eğitim öncesi öğrencilerin % 18.2’si günde en
az bir kez kantinden alışveriş yaptığını bildirdi.
Eğitim sonrası günde en az bir kez kantinden
alışveriş eden öğrencilerin oranı %15.6 olarak
saptandı. Kantinden yapılan alışveriş sıklığının
eğitimle birlikte gerilediği gözlendi (p<0.001).
Kantinden aldıkları yiyecek-içecek türlerine
bakıldığında ise eğitim öncesi bisküvi-kraker
alan öğrencilerin oranı %55.7 iken eğitim
sonrası herhangi bir değişiklik olmayarak yine
%54.5 olarak belirlendi. Öğrenciler birden fazla
cevaplar vermiş olup diğer satırı “bisküvi,
çikolata, meyve suyu”, “bisküvi, meyve suyu”,
“ bisküvi, çikolata” ve “çikolata, kek, meyve
suyu” gibi kombinasyonları ifade etmektedir.
Tablo 2’de araştırma kapsamına alınan
çocukların fiziksel aktivite yapma ve fiziksel
aktivitenin
sayısına
göre
dağılımı
görülmektedir. Eğitim öncesi araştırma
kapsamına alınan 38 (%49.4) çocuk fiziksel
aktivite yaptığını belirtirken eğitim sonrası 70
(%90.9) çocuk fiziksel aktivite yaptığını belirtti.
Bu artış istatistiksel olarak önemli bulundu
(p<0.001). Çocukların eğitim öncesi yaptıkları
aktivite sayılarının (eğitim öncesi 3 ve üzeri
aktivite yapan çocuk sayısı 13 iken, eğitim
sonrasında 33’e çıktı) verilen eğitim
sonrasında artış gösterdiği saptandı (p<0.001)
Öğrencilerin tv izleme süreleri eğitim öncesi
hafta içi 1.688±1.178 saat, eğitim sonrası ise
1.733±1.005 olarak tespit edildi. Yine oyun
amaçlı bilgisayar başında geçirdikleri sürelere
bakıldığında hafta içi ortalama 0.968 saat,
hafta sonu 1.539 olarak saptandı. Eğitim
sonrası ise ortalama sırayla 0.906 ve 1.390
saat olarak bulundu. Bu değişimlerin hiç
BULGULAR
Çalışmaya katılan öğrencilerin 12 (%15.6)’si
dokuz, 23 (%29.9)’ü on, 17 (%22.1)’si onbir,
12 (%15.6)’si 12 ve 13 (%16.9)’ü onüç yaşında
idi. Öğrencilerin 34 (%44.2)’ü erkek, 43
(%55.8)’ü kız idi. Öğrencilerin 55 (%71.4)’inin
çekirdek aileye, 20 (%26)’sinin geniş aileye
sahip olduğu belirlenirken 2 (%2.6)’sinin
parçalanmış aile olduğu belirlendi. Ailelerin 8
(%10.4)’inin tek çocuk, 34 (%44.2)’ünün iki
çocuk, 23 (%29.2)’ünün üç çocuk, 12
(%15.6)’sinin dört çocuklu aile olduğu görüldü.
Annelerin yaş dağılımına bakıldığında 24
(%31.1)’ü 30 yaş ve altı, 33 (%42.9)’ü 31-40
yaş, 20 (%26)’si ise 41 yaş ve üzeri idi.
Annelerin eğitim durumu ise şöyle idi: 44
(%57.1)’ü ilkokul, 20 (%26)’si orta okul, 9
(%11.7)’u lise ve 4 (%5.2)’ü üniversite mezunu
idi.
Babaların ise 3 (%3.9)’ü 30 yaş ve altı, 46
(%59.7)’sı 31-40 yaş, 28 (%36.4)’i ise 41 yaş ve
üzeri idi. Babaların eğitim durumu ise şöyle idi:
26 (%33.7)’sı ilkokul, 23 (%29.9)’ü orta okul,
22 (%28.5)’si lise ve 6 (%7.8)’sı üniversite
mezunu idi.
Annelerin 71 (%92.2)si ev hanımı, 4 (%5.2)’ü
işçi ve 2(%2.6)’si memur iken babaların 8
(%10.4)’i emekli olup 1 (%1.3) baba
çalışmamakta idi. Babaların 16 (%20.7)’sı çiftçi,
30 (%39)’u işçi, 7 (%9.1)’si memur ve 15
(%19.5)’i esnaf idi.
Ankete katılan çocukların ağırlık ortalaması
37.837±8.707
kg,
boy
ortalaması
144.155±10.270 cm ve beden kitle indeksi
ortalaması da 18.020±2.460 kg/m2 olarak elde
edildi. BKI-Z skoruna göre aşırı zayıf çocuk
bulunmamakla birlikte 2 (%2.6)’ si zayıf, 56
92
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
birinde istatistiksel olarak önemli bir farklılık
bulunmadı.
Tablo 3’da öğrencilerin E.Ö. ve E.S. beslenme
bilgi sorularına verdikleri cevapların dağılımı
yer almaktadır. Bu sorulardan ilki olan
“Aşağıdakilerden hangisi yeterli ve dengeli
beslenme
örneğidir”
sorusuna
eğitim
öncesinde öğrencilerin %79.2’si doğru cevap
vermiş olup eğitim sonrasında bu oran %93.5’
a yükseldi, ancak bu değişim istatistiksel olarak
önemli bulunmadı. Başka bir beslenme bilgi
sorusu olan “Aşağıdakilerden hangisi iyi bir
protein kaynağıdır” sorusuna eğitim öncesinde
doğru cevap veren öğrencilerin oranı
%76.6’dan %90.9’a yükselmesine rağmen bu
değişiminde istatistiksel olarak önemli
olmadığı görülmektedir. Diğer bir beslenme
bilgi sorusu olan “Bir gün içinde süt grubundan
ne kadar tüketmeliyiz” sorusuna ise eğitim
öncesi %51,9’u doğru cevap verirken eğitim
sonrasında bu oran %85.7’ ye yükseldi ve bu
değişim istatistiksel olarak önemli bulundu
(p<0.005). Öğün atlamanın sağlığı olumsuz
etkilediği düşünenlerin yüzdesi eğitim
öncesinde %70.1 iken, eğitim sonrasında
%92.2’ye yükselmiş ve bu değişim de
istatistiksel olarak önemli bulunmuştur
(p<0.005).
Eğitim öncesinde TV ve bilgisayar başında
besin tüketmeyen öğrencilerin oranı %11.7
iken eğitim sonrasında bu oran %19.5 olarak
belirlendi ve bu değişim istatistiksel olarak
önemli bulundu (p<0.001). Televizyon ve
bilgisayar karşısında besin tüketenlerin
tükettikleri besin türüne göre dağılımları
incelendiğinde; eğitim öncesi meyve, taze
sıkılmış meyve suyu tüketen öğrencilerin oranı
%17.6 iken eğitim sonrasında bu oran
%80.7’ye yükseldi.
Öğrencilerin E.Ö. bilgi puanı 11.532±1.560
iken E.S. bilgi puanı 13.337± 0.882 olarak
bulundu. Eğitim öncesi öğrencilerin bilgi puan
ortalamaları 11.532 puan iken eğitim sonrası
bu değer 13.337’ye yükseldi. Verilen eğitimle
bilgi puan ortalamaları arasında istatistiksel
olarak anlamlı bir fark saptandı (p< 0.001).
Cinsiyete göre E.Ö. ve E.S. bilgi puan düzeyleri
arasında anlamlı bir ilişki bulunmamaktadır
(p>0.05).
Eğitim öncesi antropometrik ölçümlerine göre
kız öğrencilerin %72.1’i normal, %25.6’sı fazla
kilolu, %2.3’ü ise obezdir. Eğitim sonrası kız
öğrencilerin %69.8’i normal, 27.9’u fazla kilolu,
%2.3’ü obezdir. Eğitimden sonraki 3 ayda
vücut ağırlıklarında artış görülmüş, fazla kilolu
oranı artmıştır. Erkek öğrencilerin ise %5.9’u
hem E.Ö. hem E.S. zayıf ve %5.9’u da obezdir.
Cinsiyet ile E.Ö. ve E.S. BKİ’nin Z skoru
sonuçları arasındaki ilişki istatistiksel olarak
anlamlı değildir (p>0.05).
E.Ö. ve E.S. BKİ’nin Z skoru sonuçlarının anne
ve babanın öğrenim durumuyla ilişkisi
incelendiğinde; zayıf olarak tespit edilen
öğrencilerin E.Ö. ve E.S. her ikisinin de
annelerinin ilkokul mezunu olduğu, aynı
zamanda obez olarak belirlenen öğrencilerin
de annelerinin ilkokul ya da ortaokul mezunu
olduğu tespit edilmesine rağmen anne
öğrenim durumu ile aralarındaki ilişki anlamlı
değildir (p>0.05). Babası ilkokul mezunu olan
26 öğrenciden %7.7’si zayıf, %65.4’ü normal,
%23.1’i fazla kilolu ve %3.8’i obezdir. Babası
ortaokul mezunu olan 23 öğrenciden %82.6’sı
normal, %17.4’ü fazla kiloludur. Babası lise
mezunu olan 22 öğrenciden %86.4’ü normal,
%13.6’sı fazla kiloludur. Babası üniversite
mezunu olan 6 öğrencinin ise %16.7’si normal,
%50’si fazla kilolu ve %33.3 obezdir. Baba
eğitim durumu ile öğrencilerin E.Ö. ve E.S.
BKİ’nin Z skoru sonuçları arasındaki fark
istatiksel olarak anlamlıdır (p< 0.05).
Beslenme eğitimi öncesi zayıf olan öğrencilerin
%50’sinin öğün atladığı, %50’sinin atlamadığı,
obez olan öğrencilerin %66.7’sinin öğün
atladığı, %33.3’ünün atlamadığı belirlendi.
Eğitim sonrası ise zayıf olan öğrencilerin
%66.7’sinin atlamadığı, %33.3’ünün öğün
atladığı saptandı. Öğün atlama oranlarında E.S.
bir azalma olmuş olup BKİ-Z skoru sonuçları ile
öğün atlama arasındaki ilişki istatistiksel olarak
anlamlı değildir (p>0.05). Öğrencilerin fiziksel
aktivite yapma durumlarına bakıldığında E.Ö.
normal kiloda olan öğrencilerin %53.7’si spor
yapmadıklarını belirtirken E.S. bu oranın
%5.6’ya düştüğü görülmektedir. BKİ-Z skoru
sonuçları ile düzenli fiziksel aktivite yapma
durumları arasındaki ilişki istatiksel olarak
anlamlı değildir (p>0.05).
93
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
SONUÇ
Sonuç olarak;
 Eğitim öncesi öğrencilerin yaklaşık
yarısının öğün atladığı ve atlanan
öğünün diğerlerine oranla daha sık
olarak kahvaltı öğünü olduğu, eğitim
sonrası bu oranlarda iyileşmeler
olduğu,



belirgin bir değişiklik olmazken
tüketilen yiyecek türlerinin sağlıksız

besinlerden daha sağlıklı besinlere
doğru değiştiği,
Eğitim sonrası bütün Beslenme Bilgi
Sorularında verilen doğru cevaplarda
artış olduğu,
Öğrencilerin bilgi puan ortalamalarının
verilen eğitimle arttığı,
Öğrencilerin BKI-Z skoru sonuçlarına
bakıldığında; eğitimden sonraki 3 ayda
çok düşük oranda vücut ağırlıklarında
artış görülüp, fazla kilolu oranının
arttığı bulundu.

Eğitim öncesi öğrencilerin yarısına
yakını düzenli bir fiziksel aktivite
yaparken eğitim sonrası tamamına
yakınının düzenli bir fiziksel aktivite
yaptığı ve aradaki farkın istatiksel
olarak anlamlı olduğu,
Verilen eğitimle öğrencilerin TV izleme
ve bilgisayar karşısında geçirdikleri
sürelerde değişiklik olmadığı,
Eğitim öncesi ve eğitim sonrası TV
karşısında besin tüketme oranlarında


Tablo 1. Öğrencilerin Eğitim Öncesi ve Eğitim Sonrası Beslenme Alışkanlıklarına Göre Dağılımı
Eğitim Öncesi
Eğitim Sonrası
Sayı
Yüzde
Sayı
Yüzde
İki öğün
6
7.8
0
0
Üç öğün
56
72.7
66
85.7
Dört öğün
11
14.3
8
10.4
Beş öğün ve üzeri
4
5.2
3
3.9
Atlayan
36
46.8
9
11.7
Atlamayan
41
53.2
68
88.3
Sabah
15
41.7
6
66.7
Öğle
8
22.2
2
22.2
Akşam
5
13.9
1
11.1
Sabah-Öğle
1
2.8
Sabah-Akşam
4
11.1
Özellikler
P+
Günlük öğün sayısı
<0.001
Öğün atlama
0.010
Öğün atlama zamanı
94
--#
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Sabah-Öğle-Akşam
3
8.3
Uyanamıyorum
2
5.55
1
11.1
Canım istemiyor
28
78.0
8
88.9
Vakit bulamıyorum
2
5.55
0
0
Hazır yiyecekler daha cazip geliyor
2
5.55
0
0
Sevmediğim yiyecekler çıkıyor
2
5.55
0
0
Okul kantininden alışveriş yapma 7
9.1
7
9.1
sıklığı
7
9.1
5
6.5
Günde birkaç kez
20
26.0
14
18.2
Günde bir kez
23
29.8
29
37.7
Haftada 3-4 kez
8
10.4
13
16.6
Haftada 1-2 kez
12
15.6
9
11.7
bisküvi-kraker
43
55.7
42
54.5
poğaça-simit
1
1.3
2
2.6
çikolata
8
10.4
6
7.8
cips
2
2.6
2
2.6
kek
3
3.9
8
10.4
gofret
5
6.5
2
2.6
çay-oralet
3
3.9
4
5.2
meyve suyu
4
5.2
5
6.5
kola-gazoz
2
2.6
1
1.3
Diğer*
6
7.8
5
6.5
Öğün atlama sebebi
--#
<0.001
15 günde bir
Ayda bir
Kantinden aldıkları yiyecek-içecek
türleri
--#

#

* diğer başlığı altında yiyecek-içecek türleri kombinasyonları verilmiştir.

+
toplam çocuk sayısı değişkenlik gösterdiği için p değeri hesaplanamamıştır.
Ki kare testi
95
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Tablo 2. Öğrencilerin Eğitim Öncesi ve Eğitim Sonrası Fiziksel Aktivite Yapma ve Fiziksel Aktivitenin
Sayısına Göre Dağılımı
Eğitim Öncesi
Eğitim Sonrası
Sayı
Yüzde
Sayı
Yüzde
Yapıyorum
38
49.4
70
90.9
Yapmıyorum
39
50.6
7
9.1
14
36.8
18
25.7
11
28.9
19
27.2
5
13.2
22
31.4
8
21.1
11
15.7
Özellikler
P+
Fiziksel aktivite
<0.001
Fiziksel aktivite sayısı*
1 aktivite yapan
2 aktivite yapan
3 aktivite yapan
4 ve üzerinde aktivite
yapan

*Basketbol,
futbol,
voleybol,
tenis,
yüzme,
atletizm,
<0.001
folklor,
bisiklet
kombinasyonları

+
Ki kare testi
 Tablo 3. Öğrencilerin E.Ö. ve E.S. Beslenme Bilgi Sorularına Yanıtlarının Dağılımı
Eğitim Öncesi
Eğitim Sonrası
P+
Sayı
%
Sayı
%
Her gördüğümüzü yemek
3
3.9
2
2.6
Sadece sebze meyve yemek
13
16.9
3
3.9
Her çeşit besinden yemek
61
79.2
72
93.5
6
7.8
4
5.2
65
84.4
72
93.5
6
7.8
1
1.3
Aşağıdakilerden hangisi dengeli beslenme
örneğidir?
0.878
Yeterli ve dengeli beslenme sağlığımızı
nasıl etkiler?
Çabuk hastalanırız, güçsüz oluruz
Yaşımıza göre vücut ağırlığımız normal olur
Saçlarımız cansız ve güçsüz olur
96
0.708
aktivite
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Aşağıdakilerden
hangisi
et
grubuna
6
7.8
2
2.6
3
3.9
2
2.6
68
88.3
73
94.8
7
9.1
2
2.6
59
76.6
70
90.9
11
14.3
5
6.5
2
2.6
0
0
72
93.5
75
97.4
3
3.9
2
2.6
65
84.4
74
96.1
2
2.6
1
1.3
10
13.0
2
2.6
Cips
3
3.9
1
1.3
Elma
73
94.8
75
97.4
Gofret
1
1.3
1
1.3
dahildir?
Domates
Süt
0.968
Balık
Aşağıdakilerden hangisi iyi bir protein
kaynağıdır?
Ekmek
Yumurta
Havuç
0.214
Kemikler ve diş için gerekli olan besin
hangisidir?
Tavuk eti
Süt
Şeker
0.931
Aşağıdakilerden hangisi kahvaltı öğününde
yememiz gerekendir?
Süt
Çikolatalı fındık ezmesi
Reçel
0.614
En sağlıklı atıştırmalık besin hangisidir?
0.998
Tablo 3 (Devamı)
Peynir hangi besin grubuna dahildir?
Süt grubu
Et grubu
Eğitim Öncesi
Eğitim Sonrası
Sayı
%
Sayı
%
76
98,7
77
100,0
1
1,3
0
0
97
P+
---*
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Aşağıdakilerden hangisi yararlı bir içecek
değildir?
Kola
73
94.8
75
97.4
Ayran
2
2.6
1
1.3
Taze meyve suyu
2
2.6
1
1.3
40
51.9
66
85.7
28
36.4
5
6.5
9
11.7
6
7.8
Çabuk hastalanırız
2
2.6
2
2.6
Yaşımıza göre zayıf oluruz
9
11.7
3
3.9
Kemik ve kaslarımız güçlü olur
66
85.7
72
93.5
17
22.1
3
3.9
45
58.4
69
89.6
15
19.5
5
6.5
71
92.2
77
100.0
4
5.2
0
0
2
2.6
0
0
Daha sağlıklı oluruz
18
23.4
3
3.9
Daha sağlıksız oluruz
54
70.1
71
92.2
Etkilemez
5
6.5
3
3.9
0.998
Bir gün içinde süt grubundan ne kadar
tüketmeliyiz?
İki su bardağı süt/yoğurt
Üç-dört kaşık yoğurt
Bir çay bardağı ayran
0.006
Düzenli spor yaparsak ne olur?
0.052
Aşağıdakilerden hangisini diş sağlığımız için
tüketmemeliyiz?
Muz
Şeker
Pırasa
Aşağıdakilerin
hangisi
gözlerimizin
görmesinde etkilidir?
Havuç
Kahve
Şeker
0.746
iyi
---*
Öğün atlamak sağlığımızı nasıl etkiler?

+
Ki kare testi
98
0.007
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
S-05
EŞİ TARAFINDAN ŞİDDETE MARUZ KALAN
KADINLAR’DA BAŞ BOYUN TRAVMALARININ
DEĞERLENDİRİLMESİ
bögesi travması(%13) ve hepsinin birlikte
görüldüğü
travmalar
%9
oranında
bulundu.Başboyun travmaları kendi içinde
sınıflandırıldı.Maksillofasial travması olanların
oranı %24 bulundu.Bu travmaların % 67 ‘si
sıyrık,%29
ekimoz,%16
hematom,%7
laserasyon,%32 yumuşak doku travması,%4
yanık,%43 hiperemi,%31 ödem,% 6 ‘sı kırık
olarak bulundu.Kulakta işitme kaybı
%2
bulundu.Nazal travma’sı olanların oranı % 9
bulundu.Nazal travması olan olguların % 18’ i
kırık,%39 ekimoz,%41 hematom,%19 yumuşak
doku travması olarak bulundu.Boyun travması
olan olguların % 19 ‘da sıyrık,%15 de
ekimoz,%31 hiperemi,%8 laserasyon,%6 yanık
olduğu görüldü.
Sonuç:. Son söz olarak, kadına karşı şiddet bir
insan hakları ihlalidir ve bir suçtur. Bu konuda
birşey yapmamak da hem bir suç hem de
şiddetin temel nedenlerinden bir olan kadın
erkek eşitsizliğini desteklenmesidir.Erkekler
fiziksel olarak güçlü olmalarını kadınlar
üzerinde çeşitli travmalara yol açabilecek
şekilde kullnabilmektedir. Kadınların normal
ve sağlıklı yaşam hakkına sahip olabilmesi için
birey, toplum ve devlet olarak bu eylemi bir
suç olarak görmeli, bu suça teşebbüs edenleri
cezalandırılması ve kadınların güvenlik içinde
yaşamaları amacıyla her türlü desteğin
verilmesi için çalışılmalıdır.
Anahtar kelimeler: kadına şiddet, mağdur,
travma
Dr.Ayşe Neslin Akkoca1,Dr.Gül Soylu Özler2
1
Mustafa Kemal Üniversitesi Aile Hekimliği
A.D
2
Mustafa Kemal Üniversitesi Kulak Burun
Boğaz A.D
Amaç: Bu araştırmada, fiziksel şiddet mağduru
bir
grup
kadının
sosyo-demografik
özelliklerinin, gördükleri şiddet sonucu oluşan
fiziksel travmaların sınıflandırılması ve
sıklığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve yöntem: Hatay il merkezinde 20122014 yılları arasında eşi tarafından uygulanan
fiziksel şiddete maruz kalarak, Adli Tıp Şube
Müdürlüğü'ne kati rapor almak için gönderilen
226 kadının sosyodemografik özellikleri ve adli
tıp muayene bulguları değerlendirilmiştir.
Bulgular:
Sosyodemografik özellikler: Şiddet mağduru
kadınların %70’ i 25-45 yaşları arasındadır.
Şiddete uğrayan kadınların evlilik durumuna
bakıldığında %63 ‘ü evli,% 37 ‘si evli olmadan
şiddete maruz kaldıklarını beyan etmişlerdir.
Mağdurların evlilik süresine bakıldığında ise %
45’i nin 2-6 yıllık evli olduğu görülmüştür.% 29
‘u nun ise 0-2 yıllık evli olduğu,%15 i ise 10 yıl
ve üzeri süredir evli olduğu görülmüştür.
Fiziksel şiddete maruz kalan kadınların %75 i ni
uygulayan erkeklerin ise %58,9 u eğitim düzeyi
ilköğretim mezunu ve altıdır. Kadınların
%54.5'i haftada en az 1-2 kez fiziksel şiddet
görmektedir. Fiziksel şiddet yanı sıra %86.4'ü
eşleri tarafından uygulanan sözel, %31.8'i ise
cinsel şiddete maruz kalmaktadır. Kadınların
%49'u eşinin alkol kullandığını belirtmiştir.
Erkeklerin alkol kullanma durumu ile eşlerine
karşı uyguladıkları fiziksel şiddet arasında
anlamlı bir iilşki bulunmuştur.(p<0,05)
Adli tıp muayene bulguları: Yabancı cisim
kullanarak travma ya sebep olanların oranı %
13
bulundu.
Fiziksel
travmaları
sınıflandırdığımızda en yüksek oranda(%63)
baş
boyun
travmalarının
görüldüğü
bulundu.Toraks
travması(%4),ekstremite(14),batın(%11),sırt
S-06
HEMŞİRELİK ÖĞRENCİLERİ AİLE SAĞLIĞI
ELEMANI OLARAK ÇALIŞMAK İSTİYOR MU?
NEDEN?
*Sümbüle Köksoy *Fatma Betül Öz
*Mersin Üniversitesi İçel Sağlık Yüksekokulu
Hemşirelik Bölümü
Bu çalışmanın amacı; hemşirelik son sınıf
öğrencilerinin aile sağlığı elemanı (ASE) olarak
çalışma hakkındaki düşüncelerini ve bunun
nedenlerini ortaya koymaktır.
Yöntem:
Bu çalışma Mersin Üniversitesi İçel Sağlık
Yüksekokulu hemşirelik bölümü dördüncü sınıf
öğrencileri ile kurumdan gerekli izinler
99
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
alındıktan sonra tanımlayıcı olarak yapıldı.
Araştırmanın evrenini 2013-2014 bahar
döneminde dördüncü sınıfa kayıtlı toplam 76
öğrenci oluşturdu Veriler 10 -24 Şubat 2014
tarihleri arasında toplandı. Toplam 76 adet
anket dağıtıldı ve geriye 45 anket ( %59.2 )
dönüş yaptı.
Anket toplam altı sorundan oluşmaktaydı. İlk
üç soru (yaş, cinsiyet, ASE olarak çalışmayı
düşünme) dışındaki sorular açık uçlu olarak
soruldu.
Veri analizinde sayı ve yüzdelikler kullanıldı.
Açık uçlu soruların analizinde içerik analizi
yöntemi uygulandı. Katılımcıların cevapları
orijinal şekli ile verildi.
değerini bilen yok… bu konuda çalışmalar
yapılması gerek bence. Hemşirelik mesleği bu
kadar basit değil.”
ASE olarak çalışmanın olumlu yönleri sorusuna
25 kişi çalışma koşullarının rahat olması, 17
kişi bireylerle birebir ilgilenilme fırsatının
olması, cevabını verdi.
“boş zamanın çok olur. Cebine biraz fazla para
girer. Gez-dolaş”
ASE olarak çalışmanın olumsuz yanlarına ise;
11 kişi mesleki doyumun az olması, 7 kişi
sözleşmeli olarak çalışma ve doktorun
işçisiymiş gibi görülmesi, 7 kişi mesleki gelişim
için uygun ortam olmaması cevabını verdi.
“ aile sağlığı elemanı olarak nitelendirilmek
bile yeterince onur kırıcı, sırf bu nedenden
kaynaklı bile ASM’lerde çalışmak istemem.
Çünkü benim unvanım “aile sağlığı elemanı”
değil “HEMŞİRE””
Sonuç :
Hemşirelik lisans öğrencileri arasında ASE
olarak çalışmak isteme nedeni olarak büyük
oranda nöbet tutulmaması ve hafta sonu
çalışılmaması yer alırken, çalışmak istememe
nedenleri arasında, zorlu bir eğitim süreci
sonunda kazandıkları hemşire unvanlarının
dikkate alınmaması ve vasıfsızlaştırılmaktan
dolayı yaşadıkları rahatsızlık ve ayrıca ASE
olarak sözleşmeli çalışmak istememe yer
almaktadır.
Bulgular :
Öğrencilerin yaş ortalaması 22,4 yıl (min:20max:25), 31’i (%68,9) kadın, 14’ü (%31,1)
erkekti ve hepsi bir ASM’de uygulama
yapmıştı. ASM’ de ASE olarak çalışmak ister
misiniz sorusuna 23kişi (%51,1 ) evet, 21 kişi
(%48,9) hayır cevabını verdi. Evet cevabını
verenlerin 17’si kadın, 6’sı erkek, hayır
cevabını verenlerin ise 14’ü kadın, 8’i erkekti.
ASE olarak çalışmak isteyenlerden 10 kişi
hastaneye göre daha rahat bir çalışma
ortamının olması, 9 kişi ise gündüz
çalışılmaması ve nöbet tutulmaması cevabını
verdi.
“ çalışmak isterim. ASM’lerdeki yanlış
görünüşü
düzeltmeye
çalışıp
oradaki
hemşirelerin doktor yardımcısı deği.l Kendi
mesleğimin
gerçekleştirilmesine
katkıda
bulunmak isterim”
Çalışmak istemeyenlerden 10 kişi ASE olarak
çalışmanın mesleki gelişimlerine katkı
sağlamayacağını düşündüklerini, 5 kişi ise
klinik ortamı daha çok sevdiklerini belirtti.
“çünkü iş güvenceniz yok bir hemşire olarak
Dr. canı isterse sözleşmeyi fes edebilir”
“ASM’lerde gebe çocuk izlemleri ve aşıları
yapılıyor sıkı bir takip yapılıyor. Hemşireler bu
konuda özverili çalışıyor. Ama ASM de hemşire
kavramı yani hemşire olarak geçmiyoruz
(yardımcı sağlık çalışanı). Bu kadar sahada
özverili çalışıp da 4 yıllık zorlu bir eğitimin
ardından hemşire olarak bile mesleğimizin
adının geçmemesi çok acı. Sağlıkta görev yükü
en fazla bizim üzerimizde ne yazık ki bunun
S-08
Prevalence of bacterial vaginosis and vaginal
candidiasis among women attending AlAmira
Basma Comprehensive Health Center M.O.H.
Dr Amal Abu-shanab (J.B.F.M) ,Dr Mervat
Sammour
(J.B.F.M(,
Dr
Etaf
AboSyam(J.B.F.M) Ministry Of Health. Amman.
Jordan
Objective:
To assess whether bacterial
vaginosis is more prevalent than vaginal
candidiasis or not among women attending
AlAmira Basma Comprehensive Health Center
(M.O.H).
Design: cross sectional study.
100
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Methods: 102 women attending AlAmira Basma
Comprehensive Health Center, aged between 28
and 58 years from November 2011 to July 2012,
entered the study. We excluded pregnant women
and those having vaginal bleeding. A standard
wet mount smear was done by a family doctor for
each patient.
Results were evaluated and analyzed using
statistical package epiinfo version 3.5.4. For
significant test we used chi square>5 and P
value<0.05.
Results: Wet mount revealed infection in 52% of
samples.
42.2% of vaginitis were bacterial vaginosis.
9.8% were vaginal candidiasis.
80% of smelly secretions found in bacterial
vaginosis.
Half women with bacterial vaginosis were in the
age category 35-44.
Conclusion: The poor performance of individual
symptoms and signs makes the diagnosis of
bacterial vaginosis underestimated. (That
explains why most women don’t cure from their
vaginitis).
Good history, pelvic examination and wet mount
test perform better evaluation for diagnosing
bacterial vaginosis.
S-09
Smoking Behavior among Coronary Heart
Disease Patients Attended Family Practice Clinics
in Jordan
Mohammed Rasoul Tarawneh, MD, JBFM*
Ministry Of Health, Amman, Jordan
Email: [email protected]
Objectives: The objective of this study was to
determine and compare the frequency of cigarette
smoking before and after diagnosis of Coronary
Heart Diseases (CHD), also to detect the reasons
that discourage quitting smoking.
Results: Before disease occurrence, current
smokers accounted (57.6%) , non-smokers
composed approximately one third
of all
participants and former smokers accounted only (
12.1%) . After CHD occurrence only 34.6% of the
patients quit smoking, while 54.6% continued
smoking after CHD occurrence, and 10.7%
relapsed. The age groups of 40-49 and 50 -59 had
the highest percentages of persistent smokers
(78.4% and 61.8%) respectively. Approximately
half of those who quitted. The highest relapsing
portion was found in the age group 30-39 years.
The most frequent reasons given by smokers for
not quitting smoking were “craving for a cigarette”
(18.2%), followed by “do not incline to stop
smoking” (15.3%) .Doctors were cited most
frequently as the resource of advice to quit
smoking (27.7%), members of the family and
relatives were reported as the second source
(8.6%).
Results revealed that there was a statistical
significant association between smoking behavior
after CHD and age group .The age groups of 40-49
and 50 -59 had the highest percentages of
persistent smokers (78.2% and 82.8% respectively)
compared to quitter smokers.
Conclusion: The Jordanian health care system
needs to implement systematic intensive smoking
cessation programs to maintain and promote CHD
patients’ motivation to quit smoking. Family
practitioners should play an effective role in
encouraging smokers to quit smoking. Cessation
programs among CHD patients should be
introduced in both medical and nursing curricula in
Jordan.
Keywords: smoking cessation, Coronary Heart
Disease
Method: a descriptive cross-sectional design was
used to answer the research questions. A
convenient sample of 510 CHD patients from the
Family Practice Clinics at Amman Comprehensive
Health Center - Amman participated in the study.
101
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
S-10
Is it possible to improve Framingham risk scores
significantly with little insignificant changes in
cardiovascular risk parameters
S-11
Aile Hekimliği Uygulamasında Yeni Bir Tehdit:
Hekim Başı Nüfus Azalırsa Hekimlere Ödenen
Ücretler Azalacak mı?
Kadir Can Tuncel, Mehmet Tamer Karaarslan,
Yakup Şahin
Adana Aile Hekimleri Derneği, Adana
Yücel UYSAL*, Eda KÖROĞLU*, Ertan MERT*
*
Mersin University Faculty of Medicine
Department of Family Medicine
Hekimlerin mesleki memnuniyeti, hastalarına
daha kalite sağlık hizmet sunumu yapmalarını
ve mesleki / kariyer gelişimlerine olumlu
katkısı olmaktadır. Sürekli mesleki gelişim
programlarına katılım, klinik bakım hizmeti
sunma ve bilimsel araştırma içinde olma da
hekimlerin
mesleki
memnuniyeti
ile
artmaktadır. Mesleki memnuniyetin önemli bir
kısmını da hekim ücretlendirmelerin makul
düzeyde olması ile ilişkilidir.
Mevcut ücret hesaplarında, ilk 1000 kişi için
sabit ücret, kalan nüfus için ise kişi başı ücret
ödemesi yapılmakta.
Aile hekimliği
uygulamasına başlarken üst sınırı 4000 kişi
olarak tespit edilip, 3450 kişi için 1 hekim
üzerinden planlama yapılmıştı. Buna göre
yaklaşık olarak planlamayla üst sınır arasındaki
oran 1/1,16’dır. Son durumda 3550 kişiye 1
aile hekimi düşecek şekilde son nüfus dağılımı
oluşmuştur.
Ücret ödemesi hesaplanırken:
1000 kişi için sabit gelir +( enflasyon oranına
uygun belirlenen katsayı x diğer nüfusun
bakanlıkça yayınlanan yönetmelikle belirlenen
katsayılarla çarpımından elde edilen rakam) =
Maaş
( Nüfusun katsayılarla çarpılarak
maaşlarda oluşturulan kesinti affedilmemiştir.)
Aile hekimliği uygulamasına başlandığında
sağlanan hayat standardının değişmemesi için
SAĞLIKTA GELİŞİM ile beraber hekim başına
düşen nüfus azaltılır iken maaşın hayat
standardı
açısından
değişmemesi
gerekmektedir. Bunu sağlamak için, maaş
hesaplamaları için “sağlıkta gelişme çarpanı”
bulunmalıdır. Sabit gelirle (yani bin kişi için
ödenen ücret) ilgili değişim gerekmeden,
formülde değiştirilmesi önerilen yer:
Aim and Background
The aim of this study was to determine the
effectiveness of diet in improving cardiovascular
risk factors that constitute the latest version of
Framingham Risk Scoring which was published in
"Third Report of the National Cholesterol
Education Program(NCEP) Expert Panel on
Detection, Evaluation, and Treatment of High
Blood Cholesterol in Adults(Adult Treatment Panel
III)".
Methods and Results
178 women and 27 men enrolled in the study.
These 205 cases were followed with the six-month
diet. Age, gender, blood pressure, total
cholesterol, HDL cholesterol, cigarette use datas of
the cases were recorded at the beginning of the
study and after 6 months of diet follow-up. Initial
Framingham risk scores and scores after six
months were calculated. The improvement of
parameters and the change of Framingham risk
scores were analyzed separately with statistical
package program.
After six months of diet follow-up it was found
that the improvement of cardiovascular risk factor
parameters was not statistically significant. But the
change of mean total Framingham risk scores of
the cases was found statistically significant.
Conclusions
This results suggest that if we can achieve small
improvements at cardiovascular risk factors and
although these improvements are not statistically
significant we can improve total cardiovascular risk
of our patients positively.
102
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
4000 (Üst nüfus sınırı) – 1000 (sabit ücrete
tabii kısım) = 3000 x katsayı eşitliğini
sağlayacak bir sağlıkta gelişme (SG) çarpanı
Şeklinde olması hekimler için kabul edilebilir
hayat standardını sağlayacaktır.
Bunu hesaplamada:
SÜ + ( KS x 3000 ) = SÜ + ( KS x PLANLANAN
ÜST SINIR – 1000)
SÜ: 1000 kişi için ödenen sabit ücret, KS:
Katsayı, N: Nüfusun çarpanlarla işlenmesinden
sonra ortaya çıkan rakam
olarak formüle edilebilir.Hekimlere ödenen
ücretlerin hesaplanmasında:
aile hekimi başına öngörülen nüfus/üst sınır =
1 / 1,16 oranında yapılması uygun olabilir.
Katsayı’nın 1 değeri için 3000 x 1 = 3000 olmalı
ve 3000 kişi için bir aile hekimi yerleştirme
politikası uygulamaya karar verilirse bu üst
sınırı 3000 x 1,16 = 3480 – 3500 olarak
belirlenmesi gerekmektedir.
Bunun sonucunda önerdiğimiz formülde
olduğu gibi: ( 3500 – 1000 ) x SG = 3000 ise
2500 x SG = 3000’den SG = 3000 / 2500 = 1,2
SG Çarpanının otomatik olarak devreye
girmesi gerekmektedir.
Bu durum da bile açılacak olan sıfır nüfuslu
aile hekimliği pozisyonları nedeni ile
yaşanacak karmaşıklığı öngörerek bunun yasal
alt yapısını hazırlamak gerekmektedir.
Bunlara ek olarak nüfusun azaltılıp hekimlere
ödenen ücretlerin iyileştirilmesi konusunda
farklı modeller de kullanılsa da, sonuçta
hekimlerin yaşam standartlarına uyugun
makul ücret ödemeleriyle hekimlerin mesleki
memnuniyeti, hastalarına daha kalite sağlık
hizmet sunumu yapmalarını ve mesleki /
kariyer gelişimlerine olumlu katkısı olmaktadır.
S-11
Tıp Eğitiminde Uygulanan Sınavlarda Kapsam
Geçerliliğinin Yeri ve Önemi
Hüseyin SELVİ1, İbrahim BAŞHAN1, Yücel
UYSAL2
1Mersin Universitesi Tıp Fakültesi, Tıp Eğitimi
Anabilim Dalı
2 Mersin Universitesi Tıp Fakültesi, Aile
Hekimliği Anabilim Dalı
Günümüz dünyasında bilim ve teknoloji, insan
zihninin sınırlarını zorlayacak derecede hızlı
gelişmektedir. Bu ilerlemeyi yakalayabilmek
ise ancak; bu gelişime ayak uydurabilen,
araştıran, sorgulayan, özgüveni yüksek bireyler
yetiştirmekle mümkün olmaktadır. Bu süreçte
de en büyük görev elbette ki eğitim
sistemlerimize düşmektedir.
Tıp eğitimi ortaçağdan bugüne hızla
değişirken, 1999 da başlayan ve Türkiyenin’de
dahil olduğu ‘’Bologna Süreci’’ ile bu değişim
daha da hız kazanmış ve çok daha önemli hale
gelmiştir. Bu süreçte ortak‘’ Avrupa Yüksek
Öğretim Alanı’’ hedeflenmiştir ve ölçme
değerlendirme alanındaki değişiklikler de
dünyada hızlıca tıp eğitimindeki yerini almıştır.
Nitekim verilen eğitimin niteliği doğrudan
insan
yaşam
kalitesi
ve
hayatını
etkileyebildiğinden tıp fakültelerinde verilen
eğitim gerek ülkemizde gerek se dünyada
diğer fakültelere oranla çok daha uzun ve
kapsamlıdır. Ancak daha uzun ve kapsamlı bir
eğitim programlamak her zaman yeterli
olamamaktadır.
Bir eğitim sürecinin etkililiği temelde istendik
davranışların
bireylere
kazandırılma
derecesine bağlıdır. Verilen eğitim ne kadar
uzun
ve
kapsamlı
programlanırsa
programlansın birey, istendik davranışların
hepsini veya pek çoğunu kazanmışsa verilen
eğitim amacına ulaşmış, kazanmamışsa veya
istenilen düzeyde kazanmamışsa amacına
ulaşmamış denilebilir. Benzer şekilde altı
senelik eğitim süresi sonunda hekim
adaylarının mezun olabilmeleri için gerekli ve
yeterli mesleki bilgi-becerileri kazanmış
olmaları gerekmektedir.
Anahtar kelimeler: Aile Hekimliği, Ücret
ödemeleri, Yaşam Kalitesi, Sağlık Hizmet
Sunumu
103
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
Bir eğitimin amacına ulaşıp ulaşmadığı ya da
bireylerin ilgili eğitim sürecini başarıyla
tamamlayıp tamamlayamadığı ise ancak
ölçme-değerlendirme yöntem ve teknikleriyle
belirlenebilmektedir.
Burada bahsedilen ölçme-değerlendirme
yöntem ve tekniklerinin isabetli kararlara
dayanak olabilmesi için ise kullanılan ölçme
araçlarının başlıca iki temel gereksinimi
karşılaması gerekmektedir. Bunlar güvenirlik
ve geçerliktir. Bir ölçme aracının güvenilir ve
geçerli sonuçlar vermesi gerek adalet ilkesi
gerekse fırsat eşitliği açısından oldukça
önemlidir.
Güvenirlik, bir ölçme aracının hatasız ölçme
yapabilme yeterliği olarak tanımlanmakta ve
geçerlik için bir ön koşul oluşturmaktadır.
Geçerlik ise genel olarak ilgili ölçme aracının,
ölçülmek istenilen niteliği, başka niteliklere
karıştırmadan ölçebilme yeterliği olarak
tanımlanmaktadır.
Eğitim bilimleri açısından bir ölçme aracının
güvenirliği; test uzunluğu, grup homojenliği,
maddelerin ortalama güçlüğü, kopya çekme
davranışı, puanlayıcılar arası tutarlılık vb.
değişkenlerden etkilenmektedir. Geçerlik ise
güvenirliği de içinde barındıran daha geniş bir
kavram olup, ölçülmek istenilen değişkenin
yapısı, ölçme aracının ilgili konu alanını
kapsama düzeyi, kullanım amacı, yanlılık vb.
pek çok farklı değişkenden etkilenmektedir.
Bir başka ifadeyle bir ölçme aracının güvenilir
ölçümler yapması bu ölçümlerin aynı zamanda
geçerli olduğu anlamına gelmemektedir.
Ancak bir ölçme aracı geçerli ise aynı zamanda
güvenilir olmak durumundadır. Geçerliği
etkileyen değişkenler incelendiğinde ise ölçme
aracının ilgili konu alanını kapsama düzeyinin
bu değişkenler arasında önemli bir yer tuttuğu
görülmektedir. Kapsam geçerliği olarak da
anılan bu durum aşağıdaki şekille kısaca
özetlenmeye çalışılmıştır.
Yukarıda ölçülen kapsamı ve soruları
örnekleyen şekiller incelendiğinde, yalnızca 1.
durumun kapsam geçerliğini sağlayabildiği
görülmektedir.
Kapsam
geçerliğinin
sağlanamadığı
durumlarda ise yapılan ölçme işlemlerinin
güvenirliğinden de söz edilememekte ve
ölçümler anlamlılığını yitirmektedir.
Yukarıdaki şekilden de anlaşılacağı üzere
kapsam
geçerliğinin
amacı;
test
maddelerinin, ölçülmek istenen davranış
evrenini yeterli ve dengeli biçimde
örneklemesini sağlamaktır ancak kapsam
geçerliği için literatürde teknik anlamda
hesaplanabilen bir katsayı bulunmamaktadır.
Kapsam geçerliğini garanti altına almanın en
temel yolu ise belirtke tabloları oluşturmak
ve testte yer alan maddeleri bu belirtke
tabloları üzerinden hazırlamaktır.
Belirtke tabloları temelde bir boyutunda
konular diğer boyutunda ise taksonomik
hedeflerin olduğu iki boyutlu tablolardır. Bu
tablolar aracılığıyla her bir dersin, her bir
ünitesinin, her bir konusunun, her bir hedefi
Bloom
taksonomise
uygun
olarak
ayrıntılandırılabilmekte, testte yer alacak
maddeler bu hedeflere dayalı olarak
hazırlanabilmekte ve böylece sınav hazırlayıcısı
hazırlayacağı testin kapsam geçerliğini de
garanti altına alabilmektedir. Aşağıda Tıp
fakültesi 1. sınıfta okutulmakta olan Tıbbi
Biyoloji dersine yönelik örnek bir belirtke
tablosu sunulmuştur. İlgili tablo incelendiğinde
satırlarda konular, sütunlarda ise taksonomik
hedeflerin bulunduğu görülmektedir.
104
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
gerçekleştirilmesinde aile hekimliği stajı
önemli bir role sahiptir. ÇÜTF’de 1994 yılından
beri Aile Hekimliği Anabilim Dalı tarafından
Dönem 6 öğrencilerine mezuniyet öncesi tıp
eğitimi verilmektedir. Bu çalışmanın amacı,
Dönem 6 öğrencilerinin bakış açısı ile aile
hekimliği stajının yararlılığının ve staj
memnuniyeti ile aile hekimliği uzmanlığının
tercih
edilebilirliği
arasındaki
ilişkinin
değerlendirilmesidir.
Gereç ve Yöntem: 2013-2014 döneminde
ÇÜTF’nde öğrenim gören Dönem 6
öğrencilerinden
01.07.2013-31.01.2014
tarihleri arasında staj yapanlara (n=93) anket
uygulanmıştır. Cevaplama oranı %100’dür.
Öğrencilerden, fiziki ortam, staj süresi, staj
programı, öğretim üyelerinin tutumu ve
davranışları,
ders
ve
uygulamalarının
yararlılığı, genel olarak stajın yararlılığı ve
hedeflerine ulaşılması konularını beşli Likert
ölçeği ile değerlendirmeleri istenmiştir. Ayrıca
aile hekimliği stajı hakkındaki olumlu ve
olumsuz görüşleri, önerileri ve uzmanlık
sınavında
tercih
etme
konusundaki
düşünceleri açık uçlu sorular ile sorulmuştur.
Veriler SPSS 15.0 istatistik paket programı ile
bilgisayara girilmiş ve ki kare testi ile analiz
edilmiştir.
Bulgular: İntörnlerin aile hekimliği stajını alış
sıraları ile aile hekimliğini uzmanlık olarak
tercih etme düşünceleri arasında anlamlı bir
ilişki bulunamamıştır (p>0,05). Öğrencilerin
%53’ünün kız (n=39) ve %47’sinin erkek
olduğu tespit edilmiştir (n=35). Öğrencilerin
cinsiyetleri ile aile hekimliğini uzmanlık olarak
tercih etme düşünceleri arasında anlamlı bir
ilişki bulunamamıştır (p>0,05). Öğrencilerin
%50.6’sı (n=44) stajı “çok iyi” ve %42.5’i (n=37)
“iyi” olarak değerlendirmişlerdir. Hiçbir
öğrenci,
stajı
“çok
kötü”
olarak
değerlendirmemiştir. Stajı “kötü” ve “orta”
olarak değerlendiren toplam öğrenci sayısı
altıdır (%6.9). Doksan üç öğrenciden 43’ü
(%46) aile hekimliğini uzmanlık olarak tercih
etme konusunda “kararlı” ve “kesin kararlı”
olduklarını ifade ederken 26’sı (%28) kararsız
olduklarını ifade etmişlerdir, 18 öğrenci ise
(%19)
aile
hekimliği
uzmanlığını
düşünmediklerini belirtmişlerdir. Öğrencilerin,
staj hakkındaki genel değerlendirmeleri ile aile
Tıp fakültelerinde yapılan sınavlarda ise farklı
madde formatları kullanılmakta olup bu
sınavların kapsam geçerliğinin sağlanmasına
yönelik çalışmalar her ne kadar yürütülmekte
ise de belirtke tablolarını hazırlayabilmiş
fakülte sayısının yok denecek kadar az olduğu
bilinmektedir. Bunun en büyük nedeni olarak
ise tıp fakülteleri arasında güvenirlik ve
geçerlik konusundaki farkındalık eksikliği ve bu
tabloların hazırlanmasındaki güçlük ve
karmaşıklık gösterilebilir. Ancak bilgisayar
teknolojileri ve yazılım uzmanlığı konularındaki
gelişmeler takip edilerek bu tabloların
bilgisayar
ortamında
hazırlanması
ve
geliştirilecek
sınavların
bu
tablolar
rehberliğinde hazırlanması, tıp eğitimine
devam eden öğrenciler hakkında verilecek
kararların isabetliliğini de azami ölçüde
arttıracaktır.
S-12
MEZUNİYET ÖNCESİ TIP EĞİTİMİ AİLE
HEKİMLİĞİ EĞİTİMİNİN AİLE HEKİMLİĞİ
UZMANLIK TERCİHİNE ETKİSİ
Büşra Gizem Yıldırımlı1, Songül Günnar1,
Emine Özlük1, Emrah Ersoy1, Esra Saatçı2
1
Araştırma görevlisi doktor, Çukurova
Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği
Anabilim Dalı, Adana
2
Prof. Dr., Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi
Aile Hekimliği Anabilim Dalı, Adana
Giriş ve Amaç: Çukurova Üniversitesi Tıp
Fakültesi (ÇÜTF) misyonu nitelikli hekimler
yetiştirmektir
ve
bu
misyonun
105
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
hekimliğini uzmanlık olarak tercih etme
düşünceleri arasında anlamlı bir ilişki olduğu
saptanmıştır (p<0,001). Sonuç: Mezuniyet
öncesi tıp eğitiminde aile hekimliği stajı
yapılması, tıp fakültesi öğrencilerinin kariyer
seçimlerinde aile hekimliği uzmanlık eğitimi
tercihlerini etkiliyor gibi görünmektedir.
Anahtar kelimeler: Tıp fakültesi, mezuniyet
öncesi eğitim, aile hekimliği, staj, intörn.
işverenler, 3/1’ini ise vergiler finanse ediyor.
Sosyal sigorta’nın bir dalını oluşturan ulusal
sağlik sigortası, bütçesini politik ve dinsel
farklılıkları olan altı ayrı sigortalar (mütüel)
arasında dağıtıyor, sigortalar ve hekimler arası
müzakereleri denetleyip, tarifeleri belirliyor.
Belçika’da doktorlar belirli sınırlar dahilinde
serbest tarife uygulayabildikleri gibi, devletle
sözleşme yaparak her yıl belirlenen ulusal
tarifeler
üzerinden
de
ücret
talep
edebilmektedirler. Hastalar hekimlerini cepten
öder, bağli oldukları sigortalar ise ücretin bir
kısmını tekrar hastaya iade eder.
S-13
Dünyadan aile hekimliği örneği: Belçika
Leyla Yılmaz
Université Libre de Bruxelles (ULB)- Aile
hekimliği anabilim dalı, Belçika
Ulke genelinde, ortalama bir aile hekimine
yaklaşık 1000-1200 hasta düşmektedir, ve
hekimler hastaların ihtiyaçlarına göre mesai
saatlerini
belirlemektedirler.
Calışma
ortamları, görevleri, ve iş saatleri üzerinde hiç
bir zorunluluğa ve denetlemeye tabii
tutulmamaktadırlar. Nöbetler ise bölgesel
nöbetçi merkezler tarafindan saglanmaktadır.
Hekimlerin %70’i tek başına faaliyet
gösterirken,
%30’u
grup
şeklinde
çalışmaktadır.
Giris: DSO, ECHI, WMRC, OCDE* gibi dünyaca
tanınmış organizasyonlarin araştırmalarına
göre, Belçika’nın sağlık sistemi, dünyadaki
sıralamalarda, kimi zaman ilk sırayı almış, kimi
zaman beşinci-altinci sıralara kadar gerilemiş
ama her daim, en iyi ilk 20'deki yerini
korumuştur. 2013’de yayinlanan KCE’*nin
Belçıka sağlık sistemi performans analizine
göre de halkın >%90 sağlık sisteminden, %95’i
ise aile hekimlerinden memnun olduklarını
söylüyor.
Sonuç: Bağımsız tıbbi uygulamalar, hastanın
özgür olarak hekimini seçebilmesi, hastaların
hizmet bedelini cepten ödeyip, tekrar bir
kısmını sigortasından alması, Belçika sağlık
sisteminin üç ana özelliklerini oluşturmaktadır.
Bu durumda, hizmet sunanlar arasında
rekabet fazla olup, hekimler hastalarına ve
ihtiyaçlarına
oldukça
duyarlı
davranmaktadırlar, bu da hekim-hasta
ilişkisinde karşılıklı tatmin ve memnuniyeti
getirmiştir.
Içerik: Birçok alanda olduğu gibi, sağlık
alaninda’da liberal anlayışa sahip olan
Belçıka’da halkın %95’nin özgürce seçtikleri bir
aile hekimi var. Yeni bir şikayet için, % 80’i aile
hekimine danışırken, bilinen bir şikayet içinse,
%68’i önce aile hekimine danışıyor.
Şikayetlerin %88’i ilk basamakta tedavi
edilirken, sadece %12’si ikinci basamağa sevk
ediliyor. Aile hekimi, hastalarını rapor
aracılıgıyla sevk ediyor, karşılığında uzmanlar
ve hastaneler tarafindan bilgilendiriliyor.
Anahtar kelimeler: “sağlik sistemi”, “aile
hekimliği”, “Belçika”
Belçika nüfusunun %99’unu kapsayan sosyal
güvenlik sigortasının 3/2’sini işciler ve
106
13. Uluslararasıı Doğu Akdeniz Aile Hekimliği Sempozyumu
13th International Eastern Mediterranean Family Medicine SymposiumSymposium DAAHS -2014
107
Download

Özetler / Abstracts