BANU GÜVEN: Merhaba. Kürt Meselesi'nin çözümü ve demokratikleşmeye dönük son derece
önemli bir kavşakta, önemli bir söyleşi için KCK Yürütme Kurulu Eş Başkanlarıyla, Sayın Cemil Bayık
ve Bese Hozat’la bir aradayız. Merhaba.
BESE HOZAT: Merhaba. Hoş geldiniz.
BANU GÜVEN: Teşekkürler. Sağ olun. Şimdi bu çözüm sürecine anahtar olan taslak neler getirecek?
Sizin talepleriniz bu taslağı okumanız nasıl bunlara gireceğiz ama öncesinde ben size şunu sormak
isterim 23 Şubat 28 Şubat tarihleri arasında beklentiler gitti geldi ve 28 Şubat’ta ortak açıklama
geldi. Bu beş gün, bir hafta içinde nasıl bir trafik oldu? Kim, hangi konuda, nasıl adımlar atmak
zorunda kaldı? Bu açıklamaların yapılamama ihtimali var mıydı? Buna bir açıklık getirebilir miyiz?
CEMİL BAYIK: Öncelikle bütün izleyicileri saygıyla selamlıyorum. HDP heyeti Önder Apo'yla
görüşmüştü. Önder Apo bir açıklamanın yapılabileceğini kendilerine söylemişti. Hem HDP heyeti hem
Türk devletinin heyeti görüşmede hazırlardı. Türk devletinin heyeti bu durumu biliyordu. Hem heyet
hem de devlet heyeti ortak bir metin hazırlayacaklardı. O metni birlikte önderliğe götüreceklerdi.
Fakat devlet heyeti, HDP heyetine “Siz metni hazırlayın, sonra biz bakarız” demişlerdi. HDP heyeti bir
metin hazırlamıştı. Önderliğin daha önce sunduğu demokratik müzakere taslağı vardı, yine
görüşmelerde belirli hususlar vardı. Bütün onları dikkate alarak bir taslak hazırlamıştı. O taslağı
heyetle birlikte hazırlamamışlardı. Heyet taslağı bize gönderdi. Biz o taslak hakkında düşüncelerimizi
kendilerine ilettik. Dedik ki: “Bu taslak iki tarafın ortak hazırladığı bir taslak değil. Tek taraflı, sizin
hazırladığınız bir taslak. Eğer iki taraf taslağı hazırlayıp bize göndermiş olsaydınız, biz ona göre
düşüncelerimizi belirtebilirdik, doğru olan da buydu. Fakat madem böyle hazırlamışsınız, bu taslağı
Türkiye tarafı ile görüşürsünüz ve önderliğe götürürsünüz.”
BANU GÜVEN: O on maddeden söz ediyoruz öyle değil mi?
CEMİL BAYIK: On maddeyi de içeren bir açıklamaydı.
BANU GÜVEN: Yani o duyduğumuz açıklamayı kastediyorsunuz.
CEMİL BAYIK: Hayır, öncesini açıklıyorum. Önder Apo'ya götürürsünüz taslağı, Önder Apo da
incelesin, Önder Apo son şeklini versin, ondan sonra bunu açıklayabilirsiniz, kamuoyuna
duyurabilirsiniz. Biz bunu kendilerine iletmiştik. Biz heyetle bir mektup göndermiştik, AKP'nin
hükümetin yaklaşımlarını eleştiren bir mektuptu, içeriğinde onlar da vardı. Bu mektubu heyet
aldığında Türk heyeti ile görüşüyor. Türkiye heyeti bir metin hazırlıyor ve önderliğin yanına gidiyor,
önderliğe metni sunuyor. O, HDP'nin hazırladığı metinde bazı değişiklikler yapıyor.
BANU GÜVEN: Bülent Arınç “Yüzde altmış değişti metin” demişti.
CEMİL BAYIK: Pek öyle değil. Yani bazı değişiklikler yapıyor mesela, bazı maddeleri öne alıyor,
öndekileri arkaya alıyor, böyle bazı değişiklikler yapıyor. Bir de bazı kelimeleri değiştiriyor, çıkarıyor,
kendilerine göre biraz daha uygun kelimeler koyuyorlar.
BANU GÜVEN: Kamu düzeni o kelimelerden, o kavramlardan biri midir mesela?
CEMİL BAYIK: Sorun zaten görüşmelerde de çok tartışılmıştı. Devletin, hükümetin kamu düzenine
yaklaşımıyla bizim, Önder Apo’nun yaklaşımı aynı değil, farklıdır. Farklı bakış açısına sahibiz. Onlar da
belki kamu düzenini sağlamak istiyor, biz de kamu düzeninin sağlanmasını istiyoruz ama, onların
istediği tarzda kamu düzenin sağlanamayacağını defalarca Önder Apo onlara söyledi. İşte hazırlanan o
metni önderliğe götürüyorlar, önderlik okuyor inceliyor, ondan sonra önderlik bazı değişiklikler
yaparak o metni imzalıyor. Daha sonra imzalanan metni Türk heyeti getirip HDP heyetine veriyor,
heyet o metni bize gönderdi. Baktık önderlik imzalamış, altında imzası var o metnin. Biz yine bir
mektup yazdık, gönderdik. HDP heyetine dedik ki: “Bu mektubu da önderliğe ulaştırın, bizzat
önderliğe verin okusun." Heyet o mektubu da götürmüştü, önderlik okumuştu, hem de iki kez
okumuştu... Ondan sonra demişti ki, “Arkadaşların belirttiklerine anlam veriyorum”.
BANU GÜVEN: Ne demiştiniz o mektupta?
CEMİL BAYIK: Yani bizim bazı eleştirilerimiz vardı hükümete, hükümetin yaklaşımlarına.
BANU GÜVEN: Onları paylaşmak ister misiniz?
CEMİL BAYIK: Yani onları kamuoyuna şimdi duyurmak istemiyoruz. Pek uygun olmaz ahlaki açıdan
çünkü.
BANU GÜVEN: Bilmediğimiz türde, bilmediğimiz şeyler mi?
CEMİL BAYIK: Değil, yani az çok bildiğiniz, az çok tahmin ettiğiniz eleştirilerdir. Önder Apo anlam
vermişti, Anlam verdiğini söylemişti. O metin daha sonra ortak açıklandı. Sırrı Süreyya onu
Dolmabahçe'de okudu. Yani metnin okunmasından önceki süreç böyle gelişti, trafik yoğun oldu. Öyle
ulaşıldı.
BANU GÜVEN: Evet ama 28 Şubat anladığım kadarıyla son tarih olarak belirlenmişti. Öyle değil mi?
CEMİL BAYIK: Evet Önder Apo zaten açıklamanın 28 Şubat'ta yapılmasını istemişti. Çünkü biliniyor 28
Şubat Türkiye'deki demokrasi güçleri açısından da önemli bir tarih. O tarihte bir darbe
gerçekleştirilmişti, biz darbelere karşı olan bir hareketiz. 28 Şubat'ta öyle bir açıklamanın yapılması
anlamlıydı. O darbeye karşı bizim tutumumuzu ifade ediyordu. Bu açıdan 28 Şubat tarihini Önder Apo
oldukça önemsedi ve mutlaka açıklamanın o tarihte yapılmasını istedi ve o tarihte yapıldı.
BANU GÜVEN: O açıklamada Abdullah Öcalan “niyet beyanı” diyordu. Başbakan Davutoğlu New
York'ta yaptığı bir açıklamada şöyle ifade etti, “PKK’nin silah bırakacağını” söyledi. Siz de önce
çözüm, sonra silah bırakma diyorsunuz. Şimdi kamuoyu bundan ne anlamalı?
BESE HOZAT: Ben de öncelikle 8 Mart Dünya Kadınlar günün kutluyorum tüm kadınların. Hükümet
farklı bir algı oluşturmaya çalışıyor. Baştan beri yaklaşımı böyleydi. Yani 28 Şubat öncesi de PKK'nin
silah bırakacağına dönük yoğun açıklamalar oldu. Açıklama olacak, ortak açıklama, ve Öcalan çağrı
yapacak, PKK silah bırakacak. Hükümet yetkilileri bu temelde yoğun açıklamalar yaptılar. Bir gündem
oluşturdular, bir algı operasyonu geliştirdiler. 28 Şubat açıklamasında da, bu algıyı daha fazla
pekiştirmeye dönük bir seçim propagandasına dönüştürmeye çalıştılar. Metin dikkatli incelendiğinde ki sanıyorum sizler de incelemişsiniz-, böyle bir açıklamanın, böyle bir çağrının olmadığı anlaşılır.
Zaten çağrıda önderliğimizin direkt ifadesiyle “niyet beyanı, irade beyanı” olarak geçiyor. Niyet beyanı
ayrı bir şeydir, apayrı bir şeydir, silah bırakacaklar çağrısı apayrı bir şeydir. Biri talimattır, kesin bir
karardır, ifadedir, diğeri de sürecin önünü açmak için müzakere sürecinin on başlık üzerinden
geliştirilmesi için iyi niyet yaklaşımıdır, yeniden bir şans tanımadır, sürecin önünü açmadır.
Birbirinden farklı yaklaşımlardır bu anlamda. Biz böyle ele alıyoruz. Bir iyi niyet yaklaşımı olarak, yeni
bir şans olarak, hükümete tanınan yeni bir şans olarak... Bu anlamda çok ciddi, anlamlı ve önemli
siyasi bir hamle olarak değerlendiriyoruz, öyle de ele alıyoruz. Bu anlamda hükümetin de belgenin
ruhuna uygun, gerçeğine, hakikatine uygun yaklaşmasını açıkçası bekliyoruz.
BANU GÜVEN: Top şu ana her iki saha da mı, yoksa hükümetin sahasında mı?
BESE HOZAT: Hükümetin adım atması lazım tabii. Şimdiye kadar süreç tek taraflı yürüdü.
Önderliğimizin büyük çabasıyla sabrıyla, fedakarlığıyla ona paralel hareketin yine büyük çaba ve
emeğiyle tek taraflı bir biçimde yürüdü. Adımlar da tek taraflı atıldı, ateşkes süreci öyledir. Tek taraflı
bir ateşkes sürecidir. Çift taraflı bir ateşkes değil şu anda yürüyen. Karakol yapımından tutalım, baraj
yapımına kadar... Birçok bölgede operasyon var, keşif uçakları dolaşıyor, sınır hatlarında
bombalamalar oluyor, yoğun... Özellikle sınır hatlarında obüs saldırıları gerillaların eski noktalarına
sürekli oldu. Şimdiye kadar da bu var, keşif devam ediyor. Rojava'da yürüyen bir savaş var, yani çift
taraflı bir ateşkesten söz edemeyiz. Ateşkesin kendisi de tek taraflı bir ateşkes oldu, güçler çekildi,
adım atılacaktı, yasal düzenlemelere gidilecekti, yasa çıkacaktı... Bu konuda hükümetten doğru bir şey
olmadı.
BANU GÜVEN: Önderliğin sabrı derken, ya da iyi niyeti mi dediniz? Yani onu somutlaştırmak
gerekiyor. Bir izleme kurulu bekleniyordu mesela, sekretarya bekleniyordu, bunlar olmadı hala
değil mi?
BESE HOZAT: Önderliğimiz AKP'yi çözüme çekmek için, masaya çekmek için, yani müzakere sürecine
çekmek için gerçekten büyük bir emek verdi. Bir güvence yokken, yasal hukuki bir güvence yokken
gerillaya güçleri sınır dışına çekme çağrısı yaptı. Bu çok büyük bir fedakarlıktı. 1999 pratiği var... Biz
yüzlerce arkadaşı şehit verdik, yasal bir güvencesi yoktu bunun. Operasyonlar oldu geri çekilmede ve
onlarca arkadaşımız toplu şehit düştü. Bunun hiçbir yasal güvencesi yoktu, bu büyük bir risk almaktır,
büyük bir fedakarlıktır tabii ki. Yasal bir güvence yokken böyle bir çağrı yaptı ve sizler de yakından
izlediniz, güçler sınır dışına çekildi.
BANU GÜVEN: Ama şimdi yine dönenler de var öyle değil mi?
BESE HOZAT: E tabii ki hükümet adım atmadı. Hükümet adım atmayınca süreç tek taraflı gidince...
Süreç eş zamanlı gidecekti, yani adım attığımızda ona paralel hükümet de bir adım atacaktı, yasalar
çıkaracaktı. Bu süreci kalıcı bir barış sürecine, tahkim edilmiş bir ateşkes sürecine dönüştürmenin
pratik, somut, hukuki, siyasi adımlarını atacaktı, bunun üzerinden bir konsensüs vardı. Fakat bu
konuda hükümetten doğru, devletten doğru herhangi bir adım atılmadı. Şimdi tabii ki top
hükümettedir. Somut, pratik adım atması gerekiyor. Bundan sonra gelişecek süreç kesinlikle eş
zamanlı, karşılıklı pratik adımların atılmasına bağlı olacak ve ilk adımı hükümetin atması lazım.
BANU GÜVEN: Nisan ayında PKK'nin kongre yapacağı konuşuluyor, tarih olarak Nisan telaffuz
ediliyor. Bu mümkün müdür, bunun öncesinde hangi somut adımların atılması gerekmektedir, o
kongreden ne beklenebilir? Kongrenin olması için ne olması lazım her şeyden önce?
CEMİL BAYIK: Şimdi PKK Kongresinin toplanıp karar alabilmesi için Türk Devleti ve hükümetinin
atması gereken adımlar var. Bu adımları atmadan hareketimize, halka, Türkiye'deki demokrasiye,
sosyalist güçlere güven vermeden kesinlikle kongrenin toplanması, onların belirttiği gibi kararlar
alması düşünülemez. Çünkü ne deniliyor? Kongre toplanacak, silahlı mücadeleyi sonlandıracak, bu
söyleniyor. Şimdi biz 1993'ten beri Kürt sorununu demokratik siyasal yöntemle çözmeye çalışıyoruz.
Bunun için defalarca ateşkesler geliştirmişiz. Biz bugün silahlı mücadeleyi sonlandırmadan söz
etmiyoruz, 1993'ten beri bunu söylüyoruz. Sadece söylemiyoruz, bunun pratik adımlarını da
geliştiriyoruz. Bunun zeminini de yapmaya çalışıyoruz. Şimdi bizim öyle bir kongreyi toplayıp karar
alabilmemiz için Türk Devlet ve hükümetinin atması gereken adımlar var.
BANU GÜVEN: Somut olarak, ilk ne olmalı mesela?
CEMİL BAYIK: Biz kendi cephemizden bütün adımları attık, atmamız gereken bütün adımları attık.
Arkadaşımın da belirttiği gibi Türk devlet ve hükümetinin adımlar atması gerekiyor. Mesela iç güvenlik
paketi var mecliste; bu sadece PKK'yi, Kürtler’i ilgilendiren bir paket değil. Bu bütün Türkiye'deki
halkları, demokrasi güçlerini, sosyalist güçleri, liberal güçleri, kadını, gençliği, Aleviler’i, herkesi
ilgilendiren bir paket. Bu paketin bir kere geriye çekilmesi gerekiyor. Madem ki Kürt sorunu gibi bir
sorun çözümlenmek isteniyor, o zaman bu antidemokratik yasaların geriye çekilmesi gerekiyor.
BANU GÜVEN: Geriye çekilmesi mi yoksa, Pervin Buldan’ın bahsettiği gibi kabul edilen on altı
maddenin komisyona geri çekilmesi mi?
CEMİL BAYIK: Ya bunun geri çekilmesi gerekiyor ya da bunların değiştirilmesi, demokratik yasaların
geliştirilmesi gerekiyor, özgürleşme yasalarının, buna hizmet edecek yasaların geliştirilmesi gerekiyor.
Çünkü Kürt sorunu çözümlenmek isteniyor. Kürt sorununun çözümünü amaçlayan demokratik yasalar
çıkarır, öyle antidemokratik yasalar çıkaramaz, bir. İkincisi, bir kere bizim yönetimimizin Önder
Apo'yla görüşmesi gerekiyor. Bu görüşme sağlanmadan...
BANU GÜVEN: Bu Nisan'da kongrenin toplanması için bu bir ön koşul mu?
CEMİL BAYIK: Elbette... Bu adımların atılması gerekiyor. Yine kalekol yapımlarının durdurulması
gerekiyor, çeteciliğin, köy koruculuğunun geliştirilmemesi gerekiyor, askeri yolların yapılmaması
gerekiyor, askeri amaçlı barajların yapılmaması gerekiyor, operasyonların, keşiflerin durdurulması
gerekiyor. Bu tip adımlar atılırsa, bize, halka, Türkiye'deki bütün demokrasi güçlerine güven
verebilirler. Bunlar atılmadan, müzakere kabul edilmeden, müzakere için öngördüğümüz on madde
kabul edilmeden, böyle bir kongreyi toplamamızı kimse bizden bekleyemez.
BANU GÜVEN: Şimdi on madde başlık olarak kabul edildi ama bunlara eşlik eden mesela, sizin Oslo
görüşmelerinde de talep ettiğiniz, “O kolay yaparız” denilen bir doğrudan görüşme talebi var. Bu
somut bir talep olarak, “olmazsa olmaz mıdır” kongrenin toplanması için?
CEMİL BAYIK: Elbette sürecin çözüm yönünde gelişebilmesi ve sonuç verebilmesi için bizim
önderimizle görüşmemiz gerekiyor. Bu görüşme olmadan süreç nasıl bir ilerleyebilecek, nasıl sonuç
alınabilecek, bu çok zordur. Sanıyorum bunu herkes de takdir eder. Kendileri söylüyor, işte diyor ki;
Önder Apo ile Kandil arasında kopukluklar var. Madem ki kendileri bunu dillendiriyor, o zaman bu
kopuklukların giderilmesi gerekiyor. Bu kopukluk nasıl giderilebilir? Ancak yönetimimiz Önder Apo’yla
görüşürse bu giderilebilir. Yine PKK kongresinin toplanması, silahlı mücadeleye son verebilmesi için
bu kongreye Önder Apo'nun katılması gerekiyor. Önder Apo bu kongreye katılmadan, kongre böyle
bir kararı alamaz. Yine silahlı güçlerin silahlı mücadeleden vazgeçebilmesi için, onların çokça
dillendirdiği gibi, bu güçlerin dağdan inebilmesi için, Önder Apo'nun gelip gerillalarla görüşmesi
gerekiyor. Önder Apo gerillalarla görüşmeden kim gerillayı dağdan indirebilir. Hiç kimse indiremez.
Biz eş başkanlarız, bu hareketi yürütüyoruz, biz bile gerillayı bu konuda ikna edemeyiz.
BANU GÜVEN: Geri çekilme, yani Türkiye sınırlarında çıkmak konusunda da bir ikna meselesi vardı
öyle değil mi? Özellikle siz söylediniz şimdi 99'da yaşanan acı tecrübenin ardından o bile kolay
değildi belki?
BESE HOZAT: Kolay değildi. Son yaptığımız geri çekilmede de güçlerle çok yoğun tartışmalar oldu.
Önderliğimizin İmralı'da heyetle yaptığı görüşme notları güçlere okundu, tartışıldı, ikna süreci epey
uzun bir zaman aldı, ciddi tartışmalar yürütüldü, toplantılar yapıldı. Ardından zaten hükümet hiçbir
adım atmadı süreci boşa çıkardı, tekrardan güçler yerlerine döndü. Geri çekilen birçok güç, yani yüzde
doksan yerlerine dönmüş durumda. Şimdi tekrardan benzer bir süreç, hiçbir şey ortada yokken zaten
düşünülemez, bunun tartışılması bile yürütülemez. Böyle bir şey gündeme gelemez yani.
BANU GÜVEN.: Şunu sorabilir miyim? Geçen Newroz'da “Ne mesaj verilecek” diye herkes merak
içindeydi. Çünkü bir önceki Newroz'da verilen mesaj ciddi bir umut uyandırdı, tarihiydi. Sonra
aradan bir yıl geçti ve bir durağanlık söz konusuydu. Geçen yıl mesajlarınızı oluştururken sıkıntı
çektiniz mi?
CEMİL BAYIK: Şimdi 2013 Newroz'unda verilen mesaj belirttiğiniz gibi tarihiydi ve bütün dünyanın
şahitliği önünde bu mesajlar verildi. Önder Apo çok açıkça yaklaşımını niyetini ortaya koydu. Ama AKP
o geliştirilmek istenilen süreci tıkadı. Yani AKP'nin zihniyetinde herhangi bir değişiklik olmadı. AKP
çözüm için çaba göstermedi. Önder Apo hareketimiz, halkımız, demokrasi güçleri çaba gösterdi,
müzakerelerin gelişebilmesi için, ama AKP süreci hep erteledi, oyaladı ve tıkadı.
BANU GÜVEN.: O yüzden soruyorum 2014 Newroz’u mesajını çıkarırken sizler o yüzden sıkıntı
çektiniz mi?
CEMİL BAYIK: Elbette, elbette biz sıkıntılar yaşadık, çünkü süreç tıkatıldı. Tıkatılan süreci biz nasıl
açabiliriz, bunun çabasına girdik. Önder Apo bunu aşmak için yoğun bir çaba yürüttü. Daha sonra
demokratik müzakere taslağını geliştirdi. Bu taslakla 2013 Newrozu'ndaki geliştirdiği tarihi
açıklamaları daha ilerletmek istedi, müzakereyi zorlamak istedi, tıkanıklığı aşmak istedi. Fakat AKP
yine tıkadı. Çünkü Önder Apo bu müzakere taslağında tarihler belirtmişti, bu tarihlere göre
müzakerelerin olup pratikleşmesi gerekiyordu. AKP çeşitli oyalama taktikleriyle yine tıkattı. Tıkatınca
tehlikeli bir durum ortaya çıktı. Önder Apo yine bu tıkanıklığı aşmanın çabasına girdi. Son açıklama
aslında bu tıkanıklığı gidermeye yönelik bir adımdır, bir siyasi hamledir. Bu açıklamaları sürekli Önder
Apo niye geliştirdi? Hem tıkanıklarını aşmak, Kürt sorunu gibi bir sorunu çözmek, Türkiye'yi
demokratikleşme yönünde ilerletmek için...
BANU GÜVEN: Şu yüzden de soruyorum bu soruyu. Hükümet Kandil'i ve son dönemlerde HDP Eş
Genel Başkanları’ndan Selahattin Demirtaş'ı Abdullah Öcalan'la ayrı düşmüş gibi sunuyor. Bazı
açıklamalarında Kandil'i süreci geciktirmekle suçluyor. Bülent Arınç Demirtaş’ı “barışın önünde
engel” gibi bir ifade ile tanımladı. Bu yüzden de herkes Abdullah Öcalan’ın mesajı ne oluyor,
Kandil'in mesajı ne oluyor, başkası ne diyor, buna çok bakıyordu. O açıdan da bir problem, bir
sıkıntı yaşadınız mı diye merak ediyorum.
CEMİL BAYIK: Kamuoyunun şunu iyi bilmesi gerekiyor, Önder Apo sadece PKK'ye ve Kürtler’e karşı
sorumluluk duymuyor. PKK ve Kürtler’e sorumluluk duyduğu kadar, Türkiye'deki bütün halklara karşı
da sorumluk duyuyor ve bu sorumlukları her şart altında yerine getirmeye çalışıyor. Önder Apo
sadece Kürt sorununun çözümü ile uğraşmıyor, aynı zamanda Türkiye'nin demokratikleşmesiyle de
uğraşıyor, bu yönde yoğun çaba yürütüyor.
BANU GÜVEN: Bu konuda tereddüdü olanları, örgütün neden böyle bir çabası olsun diye
düşünenlere duruşunuzu nasıl açıklarsınız?
CEMİL BAYIK: Evet dikkat edilirse mesela geliştirdiği on madde var, on madde tümüyle Türkiye'nin
demokratikleşmesini hedefliyor, sadece Kürt Sorununu çözmeyi hedeflemiyor. Önder Apo daha bu
hareketi oluştururken ilk kez yanında yer alan Haki Karer ve Kemal Pir'di. Hiçbir şey ortada yokken
önderlikle yoldaşlık yapan iki arkadaştır. Bunlar Kürdistanlı ve Kürt falan değildir. Önder Apo bu
arkadaşların şahsında halkların birliğini en üst düzeyde gerçekleştirmiştir ve sürekli bu arkadaşların
şahsında halklara karşı sorumluluk duymuştur. Bu sorumluluğu her şart altında yere getirmeye
çalışmıştır. Onun için sürekli Kürt sorununu çözmeye çalışırken aynı zamanda Türkiye'nin sorunlarını
da esas almıştır. Bütün müzakere taslaklarında bütün görüşmelerde bunları açıkça dile getirmiştir.
Önder Apo’nun böyle bir gerçekliği vardır. Yani Türk toplumu şunu iyi bilmeli, Önder Apo sadece Kürt
sorununun çözümüyle uğraşmıyor, bütün Türkiye’nin demokratikleşmesi için, hatta onu da aşan
Ortadoğu'nun demokratikleşmesiyle uğraşıyor. Böyle bir gerçekliği var. Öyle dar bir yaklaşımı yoktur,
milliyetçi bir yaklaşımı yoktur. Tam tersine Kürtler’e duyduğu sorumluluğu diğer halklara karşı da
duyuyor. Diğer kültürlere, diğer dinlere karşı da duyuyor. Bir bütün olarak ele alıyor. Öyle Kürt
sorununu Türkiye'nin demokratikleşmesinden kopararak ayrı ele almıyor. Kürt sorununun çözümünü
Türkiye'nin demokratikleşmesinde görüyor.
BANU GÜVEN: Şöyle diyebilir miyiz? Demokratikleşme olmadan Kürt sorununun çözümü
konusunda bir rahatlama, mutabakat sağlamak, bir tatmin sağlamak sizin açınızdan mümkün
olmayacaktır. Yani “demokratikleşme ile Kürt meselesinin çözümü el eledir, biri olmadan ötekisi
olmaz” diyebiliyor mu Kürt hareketi? Bu soruyu soranlar var elbette Türkiye’de.
BESE HOZAT: Şimdi Kürt Sorunu ile Türkiye’nin demokratikleşme sorunu çok iç içe geçen sorunlardır.
Kürtler’e karşı Türk devletlerinin, hükümetlerinin, siyasi iktidarların uyguladığı siyaset, genel bir
siyasete dönüşüyor Türkiye'de. Yani şu mümkün müdür? Kürdistan'da demokratik bir siyaset
yürütecek AKP, Türkiye'de son derece antidemokratik baskıcı bir siyaset yürütecek. Olabilir mi böyle
bir şey? Ya da tersini düşünelim. Türkiye'de çok demokratik bir siyaseti öngörecek, geliştirecek,
Kürdistan'da da son derece baskıcı, sömürgeci, soykırımcı bir siyaset yürütecek. Bu mümkün değildir.
Kürtler’e karşı baştan itibaren, yüz yıllık Türkiye tarihi öyledir. Gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin
iktidar tarihi öyledir. Kürtler’e karşı yürüttükleri baskıcı, soykırımcı, antidemokratik siyaset, bütün
Türkiye halklarını, toplumunu, kadınları, gençleri doğrudan etkilemiştir. Kürtler’i ezdikçe tüm Türkiye
toplumunu ezmiştir. Aynı siyaset, genel bir siyaset haline gelmiştir. Türkiye siyaseti haline gelmiştir. O
açıdan Kürt sorununun çözümü, kendisiyle birlikte Türkiye'nin demokratikleşmesini de getirecektir.
Türkiye’de bu kadar baskıcı, antidemokratik, faşizan siyasetin dayandığı temel, Kürt toplumu
üzerindeki, Kürt halkı üzerindeki inkar, imha siyasetidir. Sömürülen bir halk, Türkiye'de tüm halkların
sömürüsünü ezilmesini, dışlanmasını, ötekileştirilmesi beraberinde getirmiştir. Bütün kimlikler yok
sayılmıştır. O açıdan Kürtler üzerindeki bu inkar-imhanın kalkması, Kürt sorununun demokratik
temelde çözülmesi, siyasal yöntemlerle çözülmesi, genel anlamda demokratik siyasetin de Türkiye'de
hakim olmasını getirecek ve tüm toplumsal sorunları kendisiyle birlikte çözecek, Türkiye'yi
demokratikleştirecek.
BANU GÜVEN: Şimdi bunu üzerinde durmamın önemli sebebi, seçim öncesinde özellikle bu
temanın
zaman
zaman
canlanması,
altının
çizilmesi.
CHP
Genel
Başkanı
Kemal Kılıçdaroğlu geçtiğimiz günlerde HDP ile AK Parti’nin seçim iş birliği yaptığını söyledi. Kürt
hareketinin aslında başkanlık sisteminde Erdoğan'la fikren buluştuğu ve hadisenin bir anlaşmaya
doğru evrildiği, böyle ikincil bir takım niyetlerle hareket edildiği tartışmaları, senaryoları
konuşuluyor bazen. Bu konudaki şüpheler konusunda ne söylemek istersiniz?
BESE HOZAT: Pekiyi neye dayanarak söylüyorlar bunu? Yani AKP'nin on iki yıllık iktidarı süresince
Kürtler’e uyguladığı siyaset ortadadır. Şimdiye kadar biz dokuz ateşkes yaptık, dokuz ateşkese karşılık
hiçbir somut adım görmedik. Buna karşı toplumsal mücadele, direniş sürdü. Özellikle 2010-2011
yıllarında çok şiddetli bir savaş sürecini yaşadık. 6-9 Ekim serhildanları var, AKP'nin Kobani, Rojava
politikasında kaynaklı ortaya çıkan çok güçlü bir toplumsal direniş söz konusu. AKP'ye karşı
söylemimiz ortada, eylemimiz ortada, dilimizle pratiğimiz aynı. Yani şu andaki duruşumuz, tavrımız,
verdiğimiz mücadele çok somut, ortada. Siyasi olarak da öyle, toplumsal olarak da öyle, askeri
pozisyon olarak da nettir duruşumuz, açıklamalarımız, yaklaşımımız ve mücadelemiz... Şimdi CHP
veya herhangi bir parti neye dayanarak böyle bir iddiada bulunuyor. Yani şimdi AKP iktidardayken, bu
sorunu çözmeyen bir iktidar, HDP meclisin dışında olur, kendisi dört yüz milletvekili ile meclise girer,
baskın bir anayasayı da yapacak düzeyde nitel olarak da nicel olarak da belirleyici olursa, bu iktidar mı
Kürt sorununu çözecek? Yani buna inanan akıl nasıl bir akıldır? Böyle düşünen, böyle kurgulayan bir
akıl neyin aklıdır? Yani çok tarihten kopuk, hakikatten kopuk, siyasetten kopuk, mevcut gerçeklikten
kopuk, PKK gerçeğini tanımaktan kopuk bir akıl var ortada. Sorun anlamama, tanımama da değil, yani
ben çok oradan da bakmıyorum konuya. Bir özel savaş olarak değerlendiriyorum.
BANU GÜVEN: Ya da seçim öncesi bir politika olarak?
BESE HOZAT: Bir politika, bir özel savaş... CHP de kendi cephesinden böyle bir algı yaratmaya
çalışıyor. Nasıl AKP “Öcalan çağrı yaptı, PKK’ye silah bırakma çağrısı” diyorsa, bu anlamda gündemi
saptırıyorsa, o metnin içeriğini de çarpıtmaya çalışıyorsa, farklı bir algı oluşturup bunu seçim
malzemesine dönüştürmeye, propagandaya dönüştürmeye çalışıyorsa, CHP de kendi cephesinden
“HDP'yle AKP anlaştı, o yüzden HDP partiyle seçime giriyor, biliyor ki barajın altında kalacak ve
kalacak, yüksek bir oyla, dört yüz milletvekili ile AKP mecliste yer alacak ve anayasayı çıkaracak. İşte
AKP o zaman Kürt sorununu çözecek” diyor. Yani bütünen hakikatten uzak bir argüman, bir söylem,
bir siyaset tarzı. Bu bir propagandadır, seçim propagandasıdır, bu bir özel savaştır. CHP de böyle bir
algı oluşturmaya çalışıyor, bir algı operasyonu yapmaya çalışıyor, AKP'yi taklit ederek, o da
tersinden... Fakat bunu gerçeklikle hiçbir bağlantısı yok. AKP'nin söylemi neyse, hangi zihniyete
dayanıyorsa, CHP'nin söylemi de, siyaseti de aynı, zihniyeti de aynı şeye dayanıyor. Bu bakımdan
birbirinden çok farklı da değiller.
BANU GÜVEN: Pekiyi seçimde ne olacak? HDP faktörü nasıl bir faktör, barajı geçerek mecliste
olması ne getirir, olmaması da ne götürür, onları da konuşacağız, ama kısa bir ara verelim, ondan
sonra.
BANU GÜVEN: KCK Yürütme Kurulu Eş Başkanları Bese Hozat ve Cemil Bayık'la bir aradayız.
Seçimlerde kalmıştık. Tam burada devreye girip Birleşik Haziran açıklamasını sorayım size. Yani
prensiplerde dayanışma olur, ama doğrudan desteklemiyoruz ya da katılmıyoruz herhangi bir
ittifaka dediler.
CEMİL BAYIK: Şimdi, zaten başka bir açıklama beklenemezdi Birleşik Haziran Hareketi'nden. CHP ile
ittifak yapsa, o hareket zarar görür, HDP ile yapsa, yine zarar görür. Onun için en doğru yol Birleşik
Haziran Hareketi açısından böyle bir açıklama yapmasıydı ve öyle yaptı. Beklenen bir açıklamaydı.
Çünkü o harekette yer alanların farklı farklı yaklaşımları var...
BANU GÜVEN: Zarar görürler, dağılır anlamında mı?
CEMİL BAYIK: Elbette dağılabilirdi. Dağılmaması için o hareketin devam edebilmesi için böyle bir
açıklama yapıldı. Şimdi sorun ondan da ötededir. Şimdi dikkat edilirse Erdoğan, Davutoğlu sürekli 6-7
Ekim olaylarını dillendirdi, sürekli bunu işledi, topluma mesaj verdi. Verilen mesaj neydi: Büyük bir
tehlike var, bu tehlikenin önlenmesi gerekiyor bunu da ancak ben önleyebilirim. Başkası önleyemez.
Bu propagandalar üzerinden verilen mesajlar üzerinden Erdoğan topluma şunu mesaj olarak verdi:
“Dört yüz milletvekili ile AKP parlamentoya gelmeli, eğer dört yüz milletvekili gelirse, buna göre yeni
bir anayasa oluşturabiliriz, başkanlık sistemini geliştirebiliriz ve bu tehlikeyi böyle önleyebiliriz. Aksi
takdirde tehlikeyi önleyemeyiz.” Bunu toplumun önüne koydu ve ardından bildiğimiz güvenlik iç
paketini getirdi. Bunlar hep birbiriyle ilintili, birbirini tamamlayan öğelerdir. Bu aslında AKP'nin Önder
Apo'nun tıkanıklığı aşma, Türkiye’yi demokratikleştirme, Kürt sorununu çözme hamlesine karşı
geliştirdiği bir karşı hamledir.
BANU GÜVEN: AKP burada geri adım atmak geri adım atma zorunda kalmamış mıdır?
CEMİL BAYIK: Onu belirteceğim. Önder Apo'nun geliştirdiği hamleyi tıkamak, onu boşa almak, kendi
hamlesini ise başarıya götürmek, amaçlarını gerçekleştirmek için bütün bu propagandalar ve adımlar
atıldı. Bir karşı hamledir bu. Bu hamle eğer başarıya giderse oldukça tehlikeli bir durumu Türkiye
açısından ortaya çıkaracaktır. Sadece Kürtler açısından değil. Bir bütün Türkiye'deki demokrasi güçleri
açısından, sosyalist güçler açısından, ekolojist, emekçiler açısından, herkes açısından oldukça tehlikeli
bir durum yaratacaktır. Çünkü AKP, Tayyip Erdoğan hegemonya peşinde koşuyor.
BANU GÜVEN: Biraz önce bu on madde içinde yer alan yeni anayasayı nasıl bir meclis yapacak
sorusunu şu yüzden de sordum. Yani anayasa kurucu mecliste yapılmalıdır. Dolayısıyla HDP'nin de
orada olması önem arz edecektir. Ama bu durum zaten diğer bütün maddelerle ilgili de geçerli değil
mi?
BESE HOZAT: Tabii ki bu seçimlerin şöyle bir önemi var, diğer seçimlere nazaran gerçekten stratejik
seçimler oluyor. Çünkü bu seçimlerde ön görülen, yeni bir anayasanın demokratik bir anayasanın
yapılmasıdır, bu anlamda bu meclis bir bakıma kurucu meclis rolü oynayacak. Demokratik çoğulcu bir
anayasanın yapılmasında kurucu bir rol oynayacak. Dolayısıyla HDP'nin de yüksek bir sayıyla bu
mecliste yer alması oldukça önemlidir. 28 Şubat'ta bu deklarasyonun açıklanmasının, ortak
açıklanmasının esas amaçlarından, hedeflerinden biri de budur, bunu öngörüyor. Bu deklarasyonda,
ortak açıklama metninde hükümetin, devletin bizzat imzası olmasa da ortak bir açıklama olduğu için
bunu kabul ediyor, anlamına geliyor. On maddeyi, metnin bütün içeriğini kabul ediyor, bunu da
onaylıyor. Bu süreci geliştirecek bunun kendisi açısından da bir irade ortaya koymadır. Dolayısıyla yani
bu seçimlerin çok demokratik bir ortamda geçmesi gerekiyor ve demokrasi güçlerinin HDP çatısı
altında altmış-yetmiş milletvekiliyle meclise girmesi gerekiyor ki, bu meclis kurucu bir meclis olsun ve
bu mecliste demokratik bir anayasa yeniden oluşturulsun, yapılsın. Bu anlamda böyle bir önemi var
tabii ki bu seçimlerin.
BANU GÜVEN: O on madde de hedeflenen bazı değişikliklere somut örnekler verebilir misiniz?
Mesela demokratik çözümün ulusal ve yerel boyutundan söz ediliyor. Buradan ne anlamak
gerekiyor en somut haliyle, en öz haliyle bir cümleyle ne anlamamız gerekiyor?
BESE HOZAT: Yerel demokrasi, özerklik tabii. Fakat bu özerlik hükümetin de dahil olduğu bazı
çevrelerin, tartıştığı biçimiyle bir özerklik değil. Erdoğan’ın sürekli ifadelendirdiği tarzıyla bir özerlik
değil, ya da MHP'nin dillendirdiği tarzda bir özerklik değil. Onların kafasındaki özerklik ayrı bir
devlettir, Türkiye'nin bölünmesidir, parçalanmasıdır. Yani bizim özerklik olarak ortaya koyduğumuz
projenin kendisi tüm Türkiye çapında Kuzey Kürdistan da dahil, Türkiye de dahil yerel demokrasinin
örgütlenmesi. Bir bakıma yetkinin, merkezi yetkinin yerele dağıtılması, yerelle paylaşılması. Kürdistan
boyutuyla da Kürtlerin bu anlamda kendi kendisini yönetmesi, bir Marmara bölgesinin kendi kendisini
yönetmesi, özyönetimini oluşturması. Her bölgenin neden parlamentosu olmasın? Yani Türkiye
nüfusu bugün sorunlarıyla her açıdan mevcut merkezi biçimde yönetilemez, bu mümkün değil.
BANU GÜVEN: Yani şöyle diyorsunuz. İzmir neden Ankara’dan yönetilsin?
BESE HOZAT: Tabii ki, İzmir'den yönetilsin. İstanbul, bugün nüfusu milyonlarcadır, değil mi? İstanbul
İstanbul'dan yönetilsin, İzmir İzmir'den yönetilsin, Hakkari Hakkari’den, Dersim Dersim'den...
BANU GÜVEN: Pekiyi bu nasıl gerçekleşecek? Halkın doğrudan katılımını sağlayacak bir takım
mekanizmaların da olması gerekir o zaman, değil mi?
BESE HOZAT: Bunu müzakere etmek lazım, tartışmak lazım. Yerel parlamentolar olabilir, yerel
yönetimler olabilir, öz yönetimler bölgeler düzeyinde olabilir her bölgenin kendi parlamentosu
olabilir, bölgenin sorunlarını bölge parlamentoları tartışır, komisyonları olur. Yani şu anda Türkiye
Büyük Millet Meclisi birçok alt parlamentolara dönüşebilir. En üstte de bir bakıma bütün
parlamentolarında ortak temsiliyetini oluşturan bir meclis yapılanmasına gidebilir. Bu, Türkiye'yi daha
demokratik kılar, Türkiye'de yaşanan birçok sorunu, sadece Kürt sorununu değil, Alevi sorununu,
diğer toplumsal kesimlerin sorununu, emekçilerin sorununu, kadınların sorununu, çevre sorununu
çözer, yerelinde çözer. O anlamda halk doğrudan, toplum doğrudan yönetime dahil olur, söz sahibi
olur, karar sahibi olur, uygulama sahibi olur aynı zamanda. Doğrudan demokrasinin kendisi de budur,
radikal demokrasinin kendisi de budur. Halkın doğrudan yönetime katılmasıdır. Kendi hakkında karar
vermesidir. Kendi kendini yönetmesidir. Türkiye’yi demokratikleştirecek olan budur. Yani yerel
demokrasiden kastedilen de budur. Genel Türkiye’nin demokratikleşmesinden kast edilen de budur.
Demokrasi siyasetinin kendisi toplumsal siyasettir. Yani halkın kendi kendisini yönetmesi, yönetime
dahil olmasıdır.
BANU GÜVEN: Bir başka maddeden devam etmek isterim. “Özgür vatandaşlığın yasal ve
demokratik güvenceleri” deniliyor. Somut olarak bundan ne anlamalıyız? Geri dönüşlerin de
mümkün olmasını sağlayacak bir takım yasal düzenlemeler mi ? En somut haliyle izleyicilerimize
söyler misiniz?
CEMİL BAYIK: Şimdi Türkiye cumhuriyeti Devleti ulus devlete göre oluşturulan bir devlet yapısına
sahip, bir ulus yapısına sahip. Ulus devleti esas aldığı için vatandaşlığı da buna göre şekillendirmiştir.
Ulus devlet anlayışında tek millet, tek dil, tek vatan, tek bayrak... Tek, tek, tek biçiminde
somutlaştırılması söz konusudur. Bunun içinde faşizm uygulanmıştır. Yani halklar, kimlikler
reddedilmiştir. Türiye'deki bütün katliamların, asimilasyonların nedeni buradan kaynaklanıyor. Bir
kimliğin dışında herhangi bir kimlik kabul etmiyor. Ama lafta “Herkes anayasa karşısında özgür
vatandaştır” deniliyor. “Herkesin hakları vardır” deniliyor. Bireysel anlamda böyle formülleştirilmiş
durumda, anayasayı da buna göre şekillendirmiş durumda. Türkiye’deki anayasa tamamen ulus
devlet anlayışına göre şekillendirilen bir anayasa. Her ne kadar anayasa karşısında “Herkes eşittir”
deniliyorsa da, öyle herhangi bir eşitlik söz konusu değildir. Türkiye'de birçok halk yaşıyor, dinler var,
mezhepler var, kültürler var. Bütün bunların inkarı söz konusudur. Asimilasyonlarla, soykırımlarla tek
bir ulus yaratılmak isteniyor. Tek bir din, işte onun mezhebi egemen kılınmak isteniyor. Onun için
bütün halklar, kültürler diller, kimlikler reddediliyor. Herhangi bir eşitlik söz konusu değildir. İşte
özgür vatandaşlıkla kastedilen aslında bu anayasasının değiştirilmesidir, ulus-devlet anlayışından
vazgeçilmesidir. Onun anayasasından, onun yasalarından vazgeçilmesidir. Demokratik bir ulusun esas
alınmasıdır. Yani Türkiye'de yaşayan bütün halkların, dinlerin, özgürce kendisini örgütleyip kendisini
ifade etmesi gerekiyor. Bunu da anayasal güvence altına alması gerekiyor.
BANU GÜVEN: Sizin için anayasanın olmazsa olmazı nedir, bu mudur?
CEMİL BAYIK: Elbette yeni bir anayasa dediğimiz tarzda oluşturulmazsa kesinlikle ne Türkiye’de
demokratikleşme olur, ne Kürt sorunu, ne Alevi sorunu, ne emekçilerin sorunu ne hiç kimsenin
sorunu çözülür. Şimdiye kadar nasıl ki diyelim asimilasyon sürdürülmüşse, kültürel soykırımlar
sürdürülmüşse, inkarlar, imhalar sürdürülmüşse, yine bunlar sürdürülecektir. Dikkat edilirse bizim
hareket olarak çıkışımız, mücadelemiz bu inkar ve imhaya karşıdır, ulus devlet anlayışına karşıdır.
Demokratik bir ulusun oluşturulması için biz mücadele yürütüyoruz. İşte bunu anayasal bir
güvenceye, yasal bir güvenceye kavuşturmak istiyoruz. Özgür yurttaşlıkla kastettiğimiz, amaçladığımız
budur. Yani Türkiye'de herkesi kimliğiyle, değerleriyle, kültürüyle yaşatmayı hedefliyoruz.
BANU GÜVEN: Kadın ve ekoloji konularında Kürt hareketinin kat ettiği yol ve yaklaşım,
hükümetinkiyle farklı yerlerde. Bu on madde içinde özellikle dikkat çeken, kadınlara dair, kültürel
meselelere dair ve ekolojik meselelere dair yeni bir yaklaşım gerekliliği. Buna dair somut ne
düşünmeliyiz? Bese Hozat, ne elde edilmek isteniyor?
BESE HOZAT: Demokrasinin kalitesini, niteliğini belirleyen kadın özgürlüğü ve eşitliğidir, demokratik
siyasetin kendisi de odur. Kadının öz iradesiyle öz bilinciyle, kimliğiyle siyasete etkili katılmasıdır.
Siyasette özne olmasıdır kadın kimliğinin.
BANU GÜVEN: Sizin hareket içinde eş başkanlık sistemi var. Yüzde elli kota da önemli bir
yaklaşımdır. Ama biz onu iktidar partisinde göremiyoruz, birçok partide göremiyoruz Türkiye'de.
Yasal düzenlemelerle bu konularda bir kazanım sağlamak, bir öncelik mi sizler için?
BESE HOZAT: Tabii ki kadın hareketi adına Ceylan Bağrıyanık'ın müzakere heyetine dahil olması
doğrudan kadın sorununun demokratik çözümüyle bağlantılıdır. Şudur yani, yapılacak yeni anayasada
kadının eşit bir biçimde yaşamın her alanında yer alması, kadın öz örgütlenmesinin anayasada da
tanınmasının, bunun güvenceye bağlanması, bu müzakere sürecinde çok önemli... Bir demokratik
müzakere sürecinin gelişmesinde önemli bir yaklaşım ve anlayıştır. Genel olarak şöyle bir teori var.
Türiye demokratikleşirse, Kürt Sorunu çözülürse, zaten kadın sorunu da beraberinde çözülür. Bu çok
klasik bir sol yaklaşımdır, şimdiye kadar da yani bu temelde, bu anlayışla , zihniyetle yürütülen birçok
mücadele var, belki de devrimler de olmuş, ama kadın sorunu çözülmemiştir. Devrimden sonra da
kadın yine eve kapatılmış, devrimden sonra da kadın yine siyasetin dışına itilmiş, yaşamın dışına
itilmiş, ötekileştirilmiş, ezilmiş, sömürülmüş ve köleleştirilmiş. Onlarca, yüzlerce deneyim vardır yani
dünya tarihine bakıldığında, insanlık tarihine bakıldığında. PKK'nin kadın özgürlük hareketinin
örgütlenmesinin esas gerekçesi bu. En son kırk yıllık kıyasıya bir özgürlük savaşı var, mücadelesi var.
Bu savaşta da devletin yürüttüğü, Kürdistan’a dönük, Kürt halkına dönük, Türkiye toplumuna dönük
savaşta da en fazla zarar gören, mağdur olan, acı çeken, kaybeden, ezilen, sömürülen, kadın
olmuştur. Şimdi bu müzakere sürecinde kadın mevcut durumda bir taraf durumundadır. Bu savaş
sürecinde devletin izlediği antidemokratik, baskıcı, sömürgeci politikalarla zarar gören kadınlar,
mağdur olan kadınlar, göçertilen, tecavüze uğrayan, faili meçhule giden, zindanlara kapatılan...
Binlerce böyle olay ve durum var. Bunların açığa çıkartılması gerekiyor. Devletin bu gerçeklikle
yüzleşmesi gerekiyor. Bunları kökten aşması, Türkiye'yi demokratik temelde yeniden yapılandırma
perspektifinin oturması, bu temelde bir yeni sistemin kuruluşu için kadının da kendi öz kimliğiyle
kendisini örgütlemesi gerekiyor. Öz mekanizmalarına kendisini kavuşturması gerekiyor. Genel sistem
örgütlemesi içerisinde bu kadının güvencesidir. Bunun da bir yasal düzenlemeye ve anayasal bir
güvenceye kavuşturulması gerekiyor.
BANU GÜVEN: Anadilinde eğitim tek başına bir başlık olarak biraz daha arkalarda kaldı ya da çok
telaffuz edilmez oldu, çünkü daha büyük başlıklar üzerinden daha çok konuşulur oldu. Anadilinde
eğitimin yeri nedir bütün bu tablo içinde, olmazsa olmazlar içinde?
BESE HOZAT: Anayasanın zaten temel şeyi odur. Yeni anayasa Kürt kimliğini tanımalıdır.
BANU GÜVEN: Yani anadilinde eğitim olmazsa, bu sorun çözülür mü çözülmez mi?
BESE HOZAT: Anadilinde eğitim şarttır. Yeni anayasa hangi anlayışla yeni anayasa olacak? Kürtler’e
anadilinde eğitim yapma hakkını tanımayan, özyönetim hakkını tanımayan, kültürünü tanımayan,
demokratik siyaset hakkını tanımayan bir anayasa yeni anayasa, demokratik çoğulcu bir anayasa
olabilir mi? Özgürlükçü bir anayasa olabilir mi? Olamaz. Temel şartlardan biri tabii ki anadilinde
eğitimdir.
BANU GÜVEN: Bu on madde bir birliktelik iradesini dışa vuran, demokratikleşmeyle beraber bir
çözüm arayışını ortaya koyan maddeler. Mesela demokratik çözümün sosyo-ekonomik boyutu
başlığı var ve sizin bazılarının tepkisini çeken özerklik yaklaşımınızla birleşiyor. Yerel kaynakların ve
yerel üretimden gelen, ortaya çıkan gelirin yerel tarafından kullanılması gibi fikirler telaffuz
edildiğinde de benzer tepkiler çıkmıştı ortaya. Sosyo ekonomik boyutla kastedilen bu mudur?
CEMİL BAYIK: Şimdi Türkiye'de bütün emekçilerin, ezilenlerin, toplumun gerçekten ciddi ekonomik
sorunları var. Bu sorunların çözümlenmesi gerekiyor, bu sorunların çözümlenebilmesi için Türkiye’nin
demokratikleşmesi gerekiyor. Türkiye demokratikleştirilmeden ekonomik sorunlar çözümlenemez.
Ekonomik sorunların çözümü demokratikleşmenin düzeyi ile bağlantılıdır. Şimdi Türkiye'de bir
sistemin ekonomik politikaları uygulanılıyor, bu politikalarla zengin daha zengin yapılıyor, yoksul daha
da yoksullaştırılıyor. Türkiye'deki ekonomik politikanın özü budur. Bütün değerler halktan alınıyor. Bir
takım yerlere taşınıyor, bir takım egemen güçlere taşınıyor. Buna da işte ekonomik sistem deniliyor.
Şimdi bunun ekonomiyle bir ilişkisi yoktur. Onun için Türkiye’de ekonomik sorunları çözmek için bu
sistemin demokratikleştirilmesi gerekiyor, değiştirilmesi gerekiyor.
BANU GÜVEN: Somut olarak ne yapılması gerekiyor?
CEMİL BAYIK: Somut olarak, diyelim, birçok bölgede imkanlar var, olanaklar var, ama o yerin halkı
onlardan yararlanmıyor, oradan alınıyor, başka yerlere taşınıyor. Oradaki halk belki çalışıyor da ama
onlardan yararlanamıyor. Onun için ekonomik dağılımın dengeli yapılması gerekiyor. Daha çok
yerellere, topluluklara burada önem verilmesi gerekiyor. Eğer topluluklara, yerellere bu konuda
imkan tanınmazsa, Türkiye'de ekonomik sorunlar çözümlenemez. İşte yerel boyut bu açıdan önemli.
Yani ekonominin demokrasiyle doğrudan bağı vardır. Yani demokratikleşme geliştirilmeden ekonomi
geliştirilemez, toplumun ekonomik sorunları çözümlenemez. Onun için biz Türkiye'nin
demokratikleştirilmesini oldukça önemsiyoruz. Yerelleşmeyi önemsiyoruz, çünkü yerelleşmenin
demokrasiyle bağı var.
BANU GÜVEN: Şimdi bütün bunlar bir çırpıda gerçekleştirilebilecek değişiklikler değil. Bu sözünü
ettiğiniz yaklaşım değişikliklerinin, yasal düzenlemelerin, sizin de sözünü ettiğiniz gibi yeni bir
meclis tarafından yapılması gerekiyor. Bütün bunlar da bir zaman alacak. Bir taraftan da Nisan’da
bir kongre düşüncesi konuşuluyor, bir kere “Bu kongre Nisan'da ancak Abdullah Öcalan'nın
katılımıyla olur” diyorsunuz. O zaman bu işin zamanlaması nasıl olacak? Açıklamada benim
dikkatimi çeken, “sürece dinamik yaklaşımlar” gibi bir ifade vardı. Bu, takvimle, taleplerin
gerçekleşeceği zamanlarla ilgili bir esneklik mi ifade ediyor? Siz Öcalan'nın katılmadığı bir kongre
toplamaz mısınız? Bu adımların hangisi atılmadan kongreyi toplamazsınız?
CEMİL BAYIK: Şimdi ben daha önceki konuşmalarımda Türk devleti ve hükümetinin yerine getirmesi
gereken bazı görevlerinden bahsettim. Bunları yerine getirmeden, bu adımları atmadan ne
hareketimize güven verebilir, ne Kürt toplumuna güven verebilir, ne Türkiye'deki demokrasi güçlerine
ne sosyalist güçlere güven verebilir. Şimdi güvenin yaratılmadığı bir ortamda kesiklikle adımlar
atılamaz, sonuçlar alınamaz. Bu adımlar mutlaka atılması gerekiyor. O güvenin mutlaka oluşturulması
gerekiyor.
BANU GÜVEN: Size Abdullah Öcalan’ın bir Newroz'da ya da olası bir kongrede bizzat
bulanabileceğine dair bir ümit ya da teminat verildi mi, bu konuşuldu mu?
CEMİL BAYIK: Daha önceki diyalog süreçlerinde bizim önder Apo ile görüşme önerilerimiz olmuştur
ve bu olumlu da karşılanmıştı.
BANU GÜVEN: Oslo'dan mı söz ediyorsunuz?
CEMİL BAYIK: Evet, o süreçte.
BANU GÜVEN: Sonrasında da…
CEMİL BAYIK: O süreçten söz ediyorum, fakat hiçbir zaman bu söz yerine getirilmedi.
BANU GÜVEN: Ne bahanelerle, nasıl? Yani Oslo...
CEMİL BAYIK: Bırakalım görüşmeyi normal olarak, diyelim Önder Apo'nun koşulları bile değiştirilmedi.
Değil ki, yönetimimizden bazı arkadaşlar gidip görüşebilsin. Kaldı ki, bütün bu süreci geliştiren Önder
Apo'dur. Bütün tıkanıklıkları aşan Önder Apo'dur. Bütün Türkiye'deki halklara karşı sorumluluk duyan,
bu sorumlulukların gereklerini yerine getiren Önder Apo'dur. Eğer Türkiye, AKP, gerçekten Kürt
sorununu çözmek istiyorsa, böyle bir amacı varsa, o zaman Önder Apo'nun koşullarını düzeltmesi
gerekiyor. Önder Apo'nun bu süreci ilerletmesi için ona olanakların sunulması gerekiyor. Ama
bırakalım ona olanak sunmasını, eskiden nasıl yaklaşıldıysa hala yaklaşımlar onu ifade ediyor. Onu çok
aşan herhangi bir yaklaşım söz konusu değil.
BANU GÜVEN: Bir dönem, Emre Taner'in MİT müsteşarı olduğu dönem, sürecin nihayetinde
Abdullah Öcalan'ın Güney Kürdistan'a gelmesinin konuşulduğu raporlara yansıdı. Sizler de
biliyorsunuz, bunlar konuşuluyordu. Yani bugün de bunların konuşulduğu kabulünden hareket
edebilir miyiz? Bir zaman diliminde ve bu çok da uzak olmadan, bunun gerçekleşebileceği vaadinde
bulunuldu mu size?
CEMİL BAYIK: Bize böyle bir vaatte bulunma söz konusu değil. Sorun vaatte bulunup bulunmamada
değildir. Eğer Türkiye gerçekten Kürt sorununu çözmek istiyorsa, adımlar atmak zorundadır. Bunların
başında gelen de bizim önderliğimizle ilişkimizi sağlamak zorundadır, görüşmemizi sağlamak
zorundadır. Bu olmadan süreci ilerletmek zordur. Bunun mekanizmalarının yaratılması gerekiyor.
BANU GÜVEN: “Siz Önderimiz olmadan kongreyi toplamayız” dediğinizde, Abdullah Öcalan'ın
yapmış olduğu çağrıyı sadece ertelemiş mi olursunuz? Nasıl anlaşılmalı bu? Yani bir açmaza doğru
gidiliyor gibi bir his doğuyor.
BESE HOZAT: Yani bu sürecin gelişmesine bağlıdır. Nasıl gelişeceğine daha doğrusu bağlıdır. Bu süreç
zarfında AKP hükümeti on başlık üzerinde İmralı'da izleme heyetinin de dahil olduğu biçimiyle bir
müzakere sürecini geliştirirse, on başlık üzerinde tek tek her başlık masaya yatırılır, kapsamlı tartışılır,
ortak bir kanaate ve uzlaşmaya gidilirse, uzlaşma temelinde de meclis yasal düzenlemelere giderse,
bunun yasasını çıkarırsa, yasal güvenceye alırsa bu atılan adımları, bu anlamda somut pratik
adımlarda atarsa... Yani somut pratik adımlar nedir? Bir: En başta önderliğimizin mevcut koşullarının
değişmesi gerekiyor.
BANU GÜVEN: Bunu daha açık söyler misiniz?
BESE HOZAT: Daha açık söylemek şudur. Yani eğer hükümet, devlet Kürt sorununu çözmeye karar
vermişse. Şimdiye kadar vermemiş. Şimdiye kadar bir niyet yaklaşımı da ortaya koymamış. Son 28
Şubat açıklaması ortak bir açıklamaydı. Biz biraz da böyle yorumlamak görmek isteriz ve bu pratiğe de
bağlı. Şimdi bundan sonra atılacak adımlar bunu gösterecek, ne kadar bunun niyetini ortaya koyuyor?
Ortak açıklama, bir bakıma kendisinin de o on başlığı kabul etmesi anlamına geliyor. Herkes de böyle
böyle algılıyor sanıyorum, biz de böyle algılıyoruz. Biz pratikte bunu göreceğiz, ne kadar kabul edip
etmediğini, bunun da ne kadar seçim malzemesi yapılacağını.
Şimdi koşulların iyileştirilmesi şudur: Bu müzakere süreci İmralı’da yürütülecek bu süreç. Bu sürecin
mevcut durumda dışarıda yürütülmesinin koşulları oluşturulmamış. Adımlar atılmamış. Gerçekçi
yaklaşırsak bu müzakere süreci İmralı'da yürütülecek. Baş müzakereci olarak da biz zaten
önderliğimizin yanında yer aldığımızı söyledik. Halkımızın iradesi, siyasi iradesi olduğunu belirtti. Baş
müzakereci olarak önderliğimiz bu süreci yürütecek. Fakat bu sürecin yürütülmesinde bir usul var,
sürecin kuralları var izlenmesi gereken, metotlar var. Nedir bu? Bir izleme heyetidir. İzleme heyeti bu
müzakere sürecini izleyecek, kendisi de takip edecek bir göz olacak, yani üçüncü bir göz olacak. Bu on
başlık üzerinde müzakere yapılacak, uzlaşma sağlanacak ve Meclis'e gelecek. Kurucu meclis bunun
yasalarını çıkaracak, kurucu meclis bu yasalar temelinde yeni bir anayasa çıkaracak. Şimdi bu noktaya
gelirse süreç, kuşkusuz PKK bir kongre toplayacaksa ve bu süreci önderliğimiz götürmüşse, çok doğal
olarak önderliğimizin PKK'nin toplayacağı kongreye katılması gerekiyor.
BANU GÜVEN: Bu kongreye katılım uzaktan, işte bir telekonferans yöntemiyle, mesajla olur mu
olmaz mı, bunlar tartışılıyor mu hiç?
CEMİL BAYIK: Bizim istediğimiz bir telekonferans falan değil. Bizzat önderliğimizin gelip kongreye
hitap etmesidir.
BANU GÜVEN: O zaman seçimden önce olmayacağını mı düşüneceğiz? AKP seçimden önce bunu
yapabilir mi?
CEMİL BAYIK: Eğer AKP dediğimiz tarzda adımlar atarsa seçimleri de bulabilir. Ama AKP'nin bu yönde
adım atacağı pek görülmüyor. Bize bu yönlü güven veren herhangi bir adım söz konusu değil. Onun
için AKP bu yaklaşımlarını sürdürdüğü müddetçe öyle bir kongrenin toplanması, öyle bir kararın
alınması beklenmemelidir. Ancak dediğimiz tarzda adımlar atarlarsa böyle bir kongrenin toplanma
zemini olursa ve önderliğimiz de gelip bu kongreye hitap ederse kongre olabilir.
BANU GÜVEN: Pekiyi, bir de yine HDP’nin bir grup başkan vekili Abdullah Öcalan’ın bir de onama
çağrısı yapacağını söylemişti. Nedir onama çağrısından kastedilen ?
CEMİL BAYIK: Şimdi önderliğimiz niyet beyan etti, karar belirtmedi. Karar belirtilmesi için AKP'nin
adımlar atması gerekiyor. Bunların sonucunda o zaman niyet karara dönüşebilir.
BANU GÜVEN: Onama çağrısından kastedilen nedir?
CEMİL BAYIK: O zaman işte bu karar onaylanabilir.
BANU GÜVEN: Yani silah bırakma olarak tabir edilen…
CEMİL BAYIK: Silah bırakmıyoruz, silahlı mücadeleyle Kürt sorununu çözme yöntemini bırakırız o
zaman. Sorunu siyaset yoluyla yürütürüz o zaman. Silah bırakma ayrı bir şeydir.
BANU GÜVEN: Şimdi herhalde bu ortamda da örgütün burada Güney Kürdistan’da silah
bırakacağını düşünmek pek kolay olmasa gerek, çünkü bölgesel bir takım gerçeklikler de var.
Kamuoyunun tam olarak anlaması gereken şeyin ne olduğunu biraz daha ayrıntısıyla ifade edin
lütfen.
CEMİL BAYIK: Sadece sorun Güney Kürdistan’da silah bırakıp bırakmama değildir. Şimdi Türkiye'de
Türkiye hangi adımı attı ki biz silahlı mücadeleyi bırakalım, o kararı verelim. Hala daha müzakere
yapıp yapmayacağını, müzakere yapılsa dahi bu müzakerelerin nasıl oluşacağı belli değildir. Bu
koşullarda biz nasıl silahlı mücadeleden vazgeçeceğiz?
BANU GÜVEN: Şu an içinde bulunduğumuz durum, siz biraz önce o ifadeyi kullandınız, tahkim
edilmiş ateşkes midir?
CEMİL BAYIK: Evet.
BANU GÜVEN: (Bese Hozat’a) Böyle mi dersiniz?
BESE HOZAT: Şu andaki durum öyle değil. Şu andaki durum tek taraflı bir ateşkestir. Devlet tarafından
da sürdürülen bir savaş var, tahkim edilmiş bir ateşkesin sağlanması için bunun zemininin,
koşullarının hazırlanması gerekiyor. Yani bunun çift taraflı bir ateşkese dönüşmesi gerekiyor ve çift
taraflı ateşkesin de her türlü koşulunun zemini hazırlanması gerekiyor. Mesela kalekol yapımlarını,
karakol yapımlarını sonlandırmak lazım, baraj yapımlarını sonlandırmak lazım, Kürdistan’da ciddi bir
güç yığınağı var, bu güçleri çekmek lazım. Çok büyük oranda olağanüstü hal durumunu Kürdistan
yaşıyor. Kürdistan'da bu durumun normalleşmesi lazım, binlerce tutuklunun bırakılması lazım, onlarca
şey sıralayabiliriz.
BANU GÜVEN: Tahkim edilmiş bir çatışmasızlık o zaman ortaya çıkar diyorsunuz. En son aşamada
da Türkiye 'ye karşı silahlı mücadeleye son verilmesinden söz ediyorsunuz, yani bir kongre
toplanırsa, bizim bekleyeceğimiz karar bu mu olacaktır, bunun bir önceki aşaması mı olacaktır,
duruma göre değişir mi?
CEMİL BAYIK: Şimdi biz istediğimiz zaman, her zaman kongreyi toplayabiliriz. Sorun kongreyi toplayıp
toplamamak sorunu değildir. Sorun silahlı mücadeleyle Kürt Sorununu çözmeyi bırakma sorunudur.
Bunun zemini yaratılmadan, bunun güvenceleri yaratılmadan PKK kongresi toplanıp da öyle bir karar
alamaz. Kongreyi topladık, kongre başka kararlar aldı... Her zaman toplanıp kararlar aldık, ama öylesi
bir kararı alabilmesi, o amaçla kongrenin toplanabilmesi için Kürt sorununun müzakere edilmesi
gerekiyor. Müzakerelerle bazı sonuçların ortaya çıkması gerekiyor, güvencelerin oluşması gerekiyor
bu olmadan PKK kongresi toplanıp da silahlı mücadeleye son verdiğini açıklayamaz.
BANU GÜVEN: Siz şimdi bu ifadeleriniz duyulduğunda hükümetten bazı kişiler tarafından gene ayak
sürümekle vesaire itham edebilir misiniz, bilmiyorum. Selahattin Demirtaş'a da böyle yüklenildiği
için insan düşünüyor tabii. Bunu neden yapıyor iktidar? Bir, sizle ilgili neden yapıyor? İki, seçim
bağlantılı değerlendirirseniz eğer, Selahattin Demirtaş'la ilgili niye yapıyor?
CEMİL BAYIK: Şimdi Türkiye Devleti özel savaş üzerinde oluşan bir devlettir, onun için sürekli
parçalamayı, düşman üretmeyi esas alan bir devlettir. Bu olmadan bu devletin, rejimin yürümesi
zordur. Dikkat edilirse sürekli düşman üretiyor, sürekli parçalanmayı, güçsüzleştirmeyi, birbirine
vurdurmayı esas alıyor ve bunun üzerinde yürüyor. Şu anda geliştirilen de aslında psikolojik savaş
yöntemidir. Psikolojik savaşta kafalar bulandırılmaya çalışılıyor. Mümkünse, acaba çelişkiler
yaratılabilir mi bunun peşinde. Çözüm peşinde olan birileri bugün bu yöntemlere başvurmaz. Bu bile
onların çözüme ne kadar samimi yaklaştıklarını gösteriyor.
BANU GÜVEN: Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç dedi ki mesela, “Selahattin Demirtaş bir kere
İmralı’ya gitti, sonra gidemedi”. İstenmediği imasında kuvvetlice bulundu diyebiliriz. Sizce
Selahattin Demirtaş istese, İmralı'ya gitmesinde bir sorun olur mu? Ya da sizinle görüşmesinde?
CEMİL BAYIK: Şimdi dünyada nerede görülmüş, hem devlet heyetini devlet, hükümet oluşturacak,
hem de karşı tarafın heyetini hükümet oluşturacak. Bunun bir örneği yoktur ve bunun demokrasiyle
hiçbir ilişkisi yoktur. Bunun karşısındakinin iradesini kabul etmekle de hiçbir alakası yoktur. Türk
Devletinin bir mantığı bir felsefesi var genlerine kadar bu işlemiş. Meşhurdur. Eğer Türkiye'ye bilmem
nasıl bir rejim getirilecekse biz getiririz... Yani 'bu toplum herhangi bir şey isteyemez. Herhangi bir
şeyi çözemez, ciddiye almayız, ne olacaksa biz karar veririz, ne verilecekse biz veririz'. Felsefesi budur.
Böyle bir felsefede demokrasi aranamaz. Tamamen toplumu sürü görmedir. Bu tarzda istediği gibi
yönlendirmedir. Bu, toplumu hiçe saymaktır, toplumluları hiçe saymaktır, kimlikleri hiçe saymaktır,
emekçileri hiçe saymaktır. Tamamen devlet toplum karşısında, topluluklar karşısında ortaya
çıkarmaktır.
BANU GÜVEN: O taktiğe dayalı böyle bir anlayışla yaklaşıldığını söylüyorsunuz.
CEMİL BAYIK: Evet bu anlayışla yaklaşıyor. Süreci sabote eden kendileridir. Öyle Selahattin Demirtaş
ya da Kandil falan değil. Kandil, Selahattin Demirtaş bir bütünün farklı rollerini yerine getiren
güçlerdir. Onlar, 'Aralarında çelişkiler var' diyor sürekli bunu propaganda ediyor, bununla güya
kafaları bulandırmak istiyorlar. Bu boş bir çabadır, çözüm amacı olan böyle çabalara ihtiyaç duymaz.
Bu bile onların ne kadar çözüme doğru yaklaşıp yaklaşmadıklarını ortaya koyan önemli bir ölçüdür.
BANU GÜVEN: Özellikle siyasette bir lider seçimlere de girecek bir partinin liderlerinden biri olduğu
için ve barajı geçip geçmemesi nicelik ve dolayısıyla nitelik açısından fark yaratacak bir partinin eş
başkanı olması açısından Selahattin Demirtaş'ın itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı ya da hedef alındığı
yorumları da yapıldı.
BESE HOZAT: Bu yorumlar doğrudur. Yani heyetten Selahattin Demirtaş'ı çıkaran hükümetin kendisi
oldu. O konuda önderliğimizin herhangi bir yaklaşımı yoktur. Sürekli heyete müdahale ettiler.
Hatırlarsanız ilk heyet daha farklıydı, sonra müdahale ettiler, birilerini çıkardılar, birilerini dahil ettiler.
Uzun süre Hatip Arkadaş üzerinden bir tartışma yürüdü, dahil edilmedi. En son ciddi bir mücadeleyle
önderliğimizin de orada yürüttüğü tartışma ve çabayla dahil oldu. Ceylan Bağrıyanık, öyle oldu. Yani
sürekli bir müdahaleye uğradı heyet. Burada Selahattin Demirtaş üzerindeki tartışmalar da ifade
ettiğiniz tarzda kesinlikle itibarsızlaştırmaya, yıpratmaya dönüktür. HDP'yi ciddi bir rakip olarak
görüyor AKP. Çünkü AKP karşısında başka güçlü bir parti yok, alternatif bir güç yok. Tüm demokrasi
güçlerini temsil eden, toplumu temsil eden, özgürlükleri demokrasiyi temsil eden başka bir parti yok.
Selahattin Demirtaş Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de iyi bir performans yakaladı. Türkiye çapında
da belli düzeyde bir kabul düzeyi yarattı, toplumun sorunlarında iyi ifade ediyor, temsil ediyor, o
iradeyi de temsil ediyor. Komple HDP'nin de mevcut duruşu öyledir. Yani demokratik siyasetten taviz
vermiyor, bunu çok güçlü bir biçimde temsil ediyor ve tüm toplumsal kesimlerde ezilenler kendisini
HDP'de görebiliyor. Şimdi bu AKP'yi ciddi anlamda korkutuyor, ürkütüyor, çünkü AKP karşısında ana
muhalefet partisi ana muhalefet partisi olmaktan çıktı. Adeta AKP'nin dümen suyuna gitti çok fazla bir
çözüm üretemedi, proje üretemedi Türkiye'nin demokratikleşmesine dönük.,,
BANU GÜVEN: Geçenlerde Kemal Kılıçdaroğlu dedi ki, “Kürt meselesini çözecek tek parti CHP'dir”.
BESE HOZAT: Yıllardır aynı şeyi söylüyor. CHP de demagoji yapıyor. CHP’nin siyaset tarzı da AKP gibi
demagojidir. Yıllardır CHP bunu söylüyor. CHP Kürt sorunun çözümüne dönük hangi projeyi çıkardı,
meclise hangi önergeyi sundu, nasıl adım attı, AKP'ye alternatif nasıl bir siyaset yürüttü? Kürt
sorununa dönük de, Alevi sorununa dönük de yıllardır aynı şeyi söylüyor. Aleviler’i temsil ettiğini
söylüyor. Aleviler’in hangi sorununu çözdü, bu konuda ne yaptı, somut hangi projenin sahibidir, bir
şey yapabildi mi? Hayır. Emekçilere dönük bir şey yapabildi mi? Değil. Yani bu anlamda Türkiye'de
muhalefet HDP dışında yoktur. Şu anda HDP Türkiye’nin ana muhalefet gücüdür. AKP bunu görüyor,
bu AKP nin otoritesi sarsıyor, AKP’nin antidemokratik, baskıcı, otoriter siyasetini bu anlamda ciddi
anlamda zayıflatıyor, bunu tasfiye ediyor. Ürküyor bundan o yüzden de. HDP'yi de, Selahattin
Demirtaş'ı da yıpratmaya , itibarsızlaştırmaya, zayıf düşürmeye çalışıyor. Örgütün yürüttüğü siyaset
de buna endeksli yürüyor.
BANU GÜVEN: Size bir şey sormak istiyorum. Cüneyt Arcayürek yıllardır yazan biridir. HDP ile ilgili
bir yazısı vardı, onu gördünüz mü? HDP’nin barajı aşmasının şart olduğunu ifade eden bir yazı.
Gördünüz mü bu yazıyı? Ne düşündünüz?
CEMİL BAYIK: Biliyorum, biliyorum. Türkiye'deki seçimler oldukça stratejik düzeyde olacak. Belki de
Türkiye tarihinde ilk kez seçimler bu kadar stratejik önem kazandı. Çünkü bu seçimlerle Türkiye'nin
yönü belirlenecek. Türkiye “yeşil faşizm” yönünde mi ilerleyecek, yoksa demokratikleşme yönünde mi
ilerleyecek? Seçimler bunu seçimi olacak. Onun için seçimler AKP ile HDP arasında geçecektir. Bu
seçimlerde öyle partiler arasında bir yarış olmayacaktır, iki parti arasında bir seçim olacaktır. Türkiye
toplumu tercihte bulunacak HDP'den yana mı AKP'den yana mı, “yeşil faşizmden” yana mı tavır
koyacak, yoksa demokratik Türkiye yönünde mi tavır koyacak? Bu seçimler bunu belirleyecek. Bu
açıdan önemli. AKP bunu bildiği için HDP'ye, Sayın Selahattin Demirtaş'a yöneliyor. Çünkü AKP'yi
hegemonya amaçlarından vazgeçirecek olan HDP'dir. Ne AKP, ne MHP, ne CHP'dir. Geçmişte biliniyor
CHP-MHP ittifakı yapıldı ve bu ittifak neye yol açtı? Erdoğan’ın birinci turda cumhurbaşkanı olmasına
yol açtı. Çünkü o ittifakta hem MHP'den, hem CHP'den o ittifak adayına oy vermeyenler oldu, çok
nettir. Bu AKP'ye hizmet ediyor. Eğer ayrı ayrı seçimlere girmiş olsalardı, Tayyip Erdoğan birinci turda
cumhurbaşkanı olmayacaktı. Şimdi diyelim ki, benzer bir ittifakı CHP, Haziran Hareketi, HDP
gerçekleştirsin. AKP'nin önünü kesmek için, Türkiye'yi AKP'den kurtarmak için. Böyle bir ittifak
gerçekten Türkiye'yi AKP'den kurtarabilir mi? Mümkün değil. Çünkü böyle bir ittifaka bir kere Kürtler
büyük bir çoğunlukla oy vermez, Haziran Hareketi’nden bir kesim vermez, CHP'den bir kesim vermez.
Böyle bir ittifak neye yol açar? AKP'nin tam da istediği başarıyı ortaya çıkarır. AKP'nin hegemonyasının
önünü alabilecek, Türkiye'nin AKP'den kurtaracak tek alternatif HDP'dir, HDP etrafında birleşen
demokrasi güçleridir. Bu kesinlikle AKP'yi zayıf düşürecektir. AKP’nin yapmak istediği anayasayı
önleyecektir, AKP’nin hegemonya kurmasını önleyecektir. Bunun dışında önleyecek herhangi bir
çözüm yoktur. Arcayürek bunu çok iyi görmüştür, Arcayürek Kürtler’e, sosyalistlere karşı mücadele
etmiş biridir. Ulusal çizgiyi, devlet çizgisini, resmi ideolojiyi en iyi temsil edenlerden biridir. HDP'nin
başarılı olmasını istiyor, HDP'ye oy vereceğini gösteriyor. Neden? Çünkü HDP dışında AKP'yi
frenleyecek, onun hegemonyasının önüne geçecek başka bir güç göremiyor, Türkiye'nin güvencesini
laikliğinden, bilmem demokrasisinden, hepsini göz önüne alarak bütün bunların güvencesi olarak
HDP'yi görüyor. Onun için HDP'nin başarılı olmasını istiyor. HDP başarılı olmazsa, CHP'nin MHP'nin,
bilmem diğer güçlerin AKP'nin hegemonyasını önleyemeyeceğini, bunun Türkiye için kapkaranlık bir
dönem başlatacağını, AKP'nin kendine göre bir anayasa oluşturacağını ve ardından da muhalefeti
ezerek büyük bir süreci kapsayan bir iktidarı gerçekleştireceğini görüyor. Aynen Türkiye tarihinde
1921- 1924'e benziyor. 1921'de demokratik içerikli bir anayasa vardı, daha sonra ne yapıldı? Ona
dayandırılarak biraz iktidar kendisini güçlendirdi, 1924 Anayasası’nı oluşturdu, onun arkasından
sosyalistlere, komünistlere, Kürtler’e, hatta işte Müslümanlar’a karşı ezme hareketi geliştirdi ve
iktidarı uzun süre pekiştirdi ve işte Türkiye toplumuna diktatörlüğü uyguladı. Benzer bir durumu AKP
de geliştiriyor. Dikkat edilirse, başta kendini demokrat göstermeye çalıştı, sorunları çözeceğini yaydı,
bir imaj oluşturmaya çalıştı ve herkes desteklemeye başladı. Kendi iktidarını güçlendirdikten sonra
işte gelişmeler de zorluyor, iktidar için oldukça tehlikeli durumlar yaratıyor, hem bu tehlikeleri
göğüsleyebilmek, hem geleceği güvence altına almak uzun süre iktidarı yürütebilmek için yeni bir
anayasaya ihtiyaç duyuyor. Onun için onun paketini meclise getirdi, o pakete dayanarak yeni
anayasayı oluşturacak, kendine göre bir anayasa 1924 Anayasası gibi bir anayasa, ardından da büyük
bir ezme hareketine girişecektir. Arcayürek bunu gördüğü için böyle söylüyor. İşte Önder Apo da
bunu gördüğü için son hamleyi başlattı. Bu haliyle AKP'nin önünü kesmek istedi. Türkiye’deki
demokrasi güçlerine hamle yapma, sonuç alma olanakları yarattı. Bununla aslında Türkiye’yi
demokratikleşme yönünde geliştirmenin güvencesini yarattı.
BANU GÜVEN: Bunu görenler de olmuştur.
CEMİL BAYIK: Bu AKP'yi zorluyor şimdi.
BANU GÜVEN: Selahattin Demirtaş katıldığı bir yayında, seçimler öncesinde olası provokasyon
girişimlerinden, üniversitelerde çıkan olaylardan duyulan huzursuzluktan, onlara gelen bazı
bilgilerden söz etti. İşte gidip görüştükleri kişileri, sonradan gelip tehdit edenler vesaire… Ve üstü
kapalı olarak “Ak Eller” dedi. Bu bir tarafı işin. Bir de “Güvenmiyoruz, samimiyet göremiyoruz”
denmesine rağmen, AK Parti’nin de içinde olduğu çözüm sürecinde yola çıkılmış durumda. Sürecin
bu kez akamete uğratılması gibi bir endişe taşıyor musunuz? Oslo döneminde olduğu gibi. İçişleri
Bakanı da geçen gün bir gensoru önergesi üzerine konuşurken, “Oslo'yu devletin kendi birimi
sızdırdı” dedi. Kimdi onlar?
CEMİL BAYIK: Yani bize de gelen bir takım bilgiler var, biz de bazı bilgiler alıyoruz
BANU GÜVEN: Paylaşır mısınız? Artık belki zamanı geldi…
CEMİL BAYIK: Bu belirtilenleri biz paylaşıyoruz tabİi. Seçimler AKP ile HDP arasında geçeceği için
önümüzdeki süreci bu seçimin ortaya çıkaracak sonuçlar belirleyeceği için, AKP ne pahasına olursa
olsun içine düştüğü durumdan hem çıkmak istiyor, hem de kendini güvenceye almak istiyor. Onun
için de kendisi için alternatif olan, tehlike yaratan HDP'yi sindirmek istiyor. Seçimleri bunun üzerinden
gelip kazanmak istiyor, toplumu korkutmak, ürkütmek, sindirmek istiyor. İşte ben daha önceki
konuşmalarımda da belirttim. 6 - 7 Ekim olaylarını işliyor sürekli, bilmem tehlikeden bahsediyor,
tehlikeyi ancak kendisinin bertaraf edeceğini, onun için kendisine destek verilmesini istiyor, ama şunu
görüyor: Toplumda giderek AKP'ye karşı tepki gelişiyor, AKP giderek zayıf düşüyor. Bu AKP'nin
tehlikeye girmesi anlamına geliyor. Onun için ne yapıp edip toplumu korkutup sindirmesi gerekiyor.
BANU GÜVEN: Bu yönde duyumlarınız var yani…
CEMİL BAYIK: Var tabii.
BANU GÜVEN: Somutlaştırabilir misiniz?
CEMİL BAYIK: Mesela bazı yerlere JİTEM’ciler gidiyor, eski katliamcı güçler gidiyor.
BANU GÜVEN: JİTEM’ci derken, eski JİTEM’ciler mi?
CEMİL BAYIK: Evet, Kürdistan'da geçmişte katliamlar yapan, işte her türlü diyelim şeyi kendine hak
gören, tamamen anayasa ve yasalar dışında, güya işte Türkiye'nin çıkarı için her şeyi yapan güçler
bunlar. Bunlar mesela tehditler yapıyor, bunlar bir takım olaylar geliştirmek istiyor, bilmem
üniversitelerden tutalım, onun dışına kadar bazı şeyler yapmak istiyorlar. Bunlar toplumu korkutup
sindirmek istiyorlar. Burada hiç kimsenin bu tehditler karşısında sinmemesi gerekiyor, geri adım
atmaması gerekiyor. Demokrasi mücadelesinin oldukça güçlü yürütülmesi gerekiyor. Demokrasi
mücadelesi risk üstlenme olayıdır. Eğer riskleri üstlenirsen, sen demokrasi mücadelesini
geliştirebilirsin, aksi takdirde AKP'nin yapmak istediklerine zemin sunarsın. Bu çok tehlikelidir. Oysa ki,
Türkiye’deki sol ve demokrasi güçleri tarihlerinde elde etmediği imkanları elde etmiş durumdalar.
Eğer bunu başarıya dönüştürebilirlerse, Türkiye’de ilk kez demokrasi güçleri, sol güçler mücadele
ettikleri, ortaya çıkardıkları değerlere, amaçlarına ulaşmış olacaklar. Bu açıdan kesinlikle risklerden
kaçınmamaları gerekiyor, riskleri üstlenmeleri gerekiyor.
BANU GÜVEN: Başka bir takım müdahalelerle sürecin tehlikeye girmesi mümkün mü? Oslo gizli bir
süreçti, bu ona göre nispeten daha açık bir yere taşınmış bir süreç gerçi. Ama böyle bir tehlike var
mı?
CEMİL BAYIK: Ben şunu hemen söyleyeyim.
BANU GÜVEN: Bir de şu eskiye dair bilgiyi istiyorum sizden.
CEMİL BAYIK: Ben şunu hemen söyleyeyim: Bir kere biz sadece AKP'yi esas almıyoruz. Bu konuda
büyük bir yanılgı var. Biz bu süreci geliştirirken tarihi esas alıyoruz, gelişmeleri esas alıyoruz, halkları
esas alıyor, toplumun tepkilerini esas alıyoruz, istemlerini esas alıyoruz. Sorunu getirip AKP'ye
sıkıştırmak kesinlikle doğru değil. AKP adım atar mı, atmaz mı, bu biçimde ele almamak, tartışmamak
gerekiyor. Bu çok sakıncalı bir tartışmadır. Biz AKP'ye rağmen bu süreci yürütüyoruz ve yürütmeye
devam edeceğiz. Elbette ki AKP'yi sürece çekmek istiyoruz, müzakereye çekmek istiyoruz ama, AKP
gelebilir de, gelmeyebilir de. Biz buna rağmen süreci yürütüyoruz ve yürütmeye devam edeceğiz. AKP
bunun önünde engel olmayacaktır. Geçmişte belki engel olabiliyordu, geçmişte belki tıkayabiliyordu
süreci, ama artık gelinen aşamada bunu gerçekleştirmesi zordur. Çünkü her yönden AKP sıkışıyor. Her
yönden demokrasi güçleri, sosyalist güçler, işte Müslüman, demokrat güçler, hatta AKP'nin içinde bile
AKP'ye karşı rahatsız olan güçler var ve artık bunlar sesini duyurmak istiyor. Bunun yöntemini,
olanaklarını, Önder Apo yarattı. Onun için AKP daha da sıkışacaktır. Öyle bu süreci sabote edemez,
belki geciktirebilir, ama sabote edemez, ortadan kaldıramaz. İnisiyatif şimdi Önder Apo’nun elindedir,
demokrasi güçlerinin elindedir. Artık belirleyici olan Önder Apo ve Türkiye'deki demokrasi güçleridir,
AKP falan değildir. Bunun çok iyi görülmesi gerekiyor.
BANU GÜVEN: Yani AKP istemese de sürükleyici güç olacaktır.
CEMİL BAYIK: Elbette sürükleyici güçtür Onlara rağmen bu süreç geliştiriliyor. Öyle işte AKP ile
anlaşılıyor, AKP'ye kazandırmak için bunlar yapılıyor, bunlar tamamen işleri ters yüz etmektir,
toplumu aldatmaktır. Bir taraftan CHP yapıyor, bir taraftan AKP yapıyor, bir taraftan ulusalcı güçler
yapıyor bunu. Aslında devrimci güçlere, sol güçlere, demokrasi güçlerine, Müslüman demokratlara
kaybettirilmek isteniyor. Başarı yakalanmış, onu tersine çevirmek istiyorlar. Bunu bilen herkes
görebiliyor. Oslo’da elbette ki o süreci, o görüşmeleri basına yansıtan, onların da belirttiği gibi,
devletin içindeki güçlerdir.
BANU GÜVEN: Kim yani?
CEMİL BAYIK: Bunlar Fethullah Gülen kesimidir. Onlar yansıtıyor.
BANU GÜVEN: MİT içindeki mi?
CEMİL BAYIK: Elbette, bunlar yansıttı. Şimdi bir Paris cinayeti var. Mesela MİT bunu kabul etti. Dedi
ki, “Bizim içimizden yapılmış, ama biz yapmadık bunu. Bizim dışımızdakiler yaptı.” Yani “Fethullah
Gülen benzerleri yaptı” dedi. Şimdi bu ne kadar gerçeği yansıtıyor, gerçeği yansıtmıyor. Bunlar bilgi
dahilinde yapılan şeylerdir. En azından bilgileri var, en azından onayları var belki. Birileri yapmışsa bile
yani, tümüyle onların haberi dışında değildir. Oslo'daki görüşmeler de bilerek yansıtıldı ve PKK'nin
üzerine yıkılmak istendi. Biz o zaman da açıkladık. Dedik ki, “Biz yansıtmadık”. Biz çünkü siyasete,
onun kurallarına bağlı hareket ediyoruz. Biz ahlaklı toplumu esas alıyoruz. Öyle bir şeyi yayınlamayı
ahlaka uygun görmedik hiçbir zaman. Çünkü ahlakı esas alan, ahlaki toplumu geliştirmeyi esas alan bir
hareket buna başvuramaz, bu yöntemleri seçemez. Bizim açıklık ilkemiz var. Biz herşeyi açık
yürütürüz. Onun için bu gerçeklik de şimdi ortaya çıkmış durumda. Bizim yansıtmadığımız,
kendilerinin yansıttığı ortaya çıkmıştır.
BANU GÜVEN: Paris suikastı ile ilgili MİT'ten özel, daha ayrıntılı bilgiler geldi mi sizlerde? Yani biraz
önce söylediğiniz gibi, genel olarak MİT'in içinde bulunduğu bir suikastın söz konusu olduğu yazıldı
çizildi vesaire ama, size gelen somut bilgi anlamında soruyorum.
CEMİL BAYIK: Paris cinayeti katliamı nettir bizim açımızdan. Bu birçok gücün içinde yer aldığı bir
katliamdır ve çok önemli bir süreçte gerçekleşti. Tamamen önderliğin 2013 Newrozu’nda geliştirmek
istediği açıklama biliniyordu, bunun öncesine getirildi ve süreç sabote edilmek, tersine çevrilmek
istendi. Önderliğin çözüm çabalarını boşa çıkarmak istediler. Bu katliam öyle herhangi sıradan bir
katliam değildi. Sadece bir gücün içinde yer aldığı bir katliam da değildi. Önder Apo'yu kim İmralı’ya
getirdiyse, o güçlerin bu katliamda parmağı vardır. Ha tetikçi, o yakalanan kişi olabilir ama, onun
arkasındaki güçler bizce biliniyor. Gerçi belgeler karartıldı, yani gerçeğin ortaya çıkması önlenmeye
çalışılıyor. Ne kadar önleseler de, bizim nezdimizde o olay nettir.
BANU GÜVEN: Toparlarken şunu sormak isterim, Bese Hozat. Bölgede çok ciddi bir durum var, bir
tehdit var. IŞİD ya da DAİŞ Musul’u kontrol ediyor hala. Başka alanlarda IŞİD’le mücadelede
HPG'nin ve bütün örgütün ciddi bir gücünün, bir öneminin olduğu da ortaya çıktı. Yani soracağım
şey şu: Bölgede nasıl bir gelecek bekliyor örgütü? Türkiye'yle çözüm süreci açısından nasıl bir
gelecek bekliyor? Örgüt nasıl var olmaya devam edecek?
BESE HOZAT: Yani gerçekten IŞİD bölgede ciddi bir tehlike. Sadece Kürtler açısından değil. Son bir
yıldır çok şiddetli şekilde Kürtler’le savaşıyor, hem Rojava'da, hem Güney Kürdistan'da. Fakat en son
Süryaniler’e dönük yapılan katliam var. Musul saldırısında Türkmenler, Süryaniler, Ermeniler,
Kakailer, Irak'ta binlerce kişi on binlerce kişi dağıldı, yerlerini bırakmak zorunda kaldı. Korkunç bir
kültürel kırım uyguladılar. Şu anda eski müzeler, kütüphaneler yakılıp yıkılıyor, bir tarih yok ediliyor.
Yani halklara dair bir kültür yok ediliyor. Halkların hafızası, belleği, kültürü ortadan kaldırılmaya
çalışılıyor. Bu anlamda halklara karşı ciddi bir tehdit, kendisi dışında tüm inançlara karşı, mezheplere
karşı bir tehdit, kadınlara karşı ciddi bir tehdit. Yani bu bölgenin bugününü ve geleceğini, tarihini
bütünen tehdit eden bir güç, bir çete, yapı. Tabii bunu besleyen güç kaynakları var, bunların başında
Türkiye geliyor baştan beri ve bu destek sürüyor, her ne kadar koalisyona dahil olduğunu söylese de.
Bu koalisyon denilen güçler de IŞİD'i büyüten, geliştiren güçler oldu. Kontrolden çıkınca müdahale
ettiler. Şu anda bir savaş içerisinde olduğunu, DAİŞ'e karşı somut tutum aldığını söylese de, gerçek
onu yansıtmıyor. Desteği sürüyor, çok açık onu görüyoruz yani Rojava'da da ve IŞİD buna dayanarak
Türkiye’de de kendisini örgütledi. Sadece Suriye'ye Türkiye üzerinden bir savaşçı aktarımı, bu yolla
Türkiye'yi kullanma durumu olmadı, Türkiye'de de ciddi örgütlendi. Bu ciddi bir tehdit. Bölge ciddi bir
kaosu yaşıyor, yani çok korkunç bir mezhep savaşı var. Bu mezhep savaşı birkaç yılda ortadan
kaldırılacak, çözülecek bir sorun değil. Derinleşerek sürecek. Ciddi bir milliyetçilik dalgası gelişiyor,
işte Türkler’de, Araplar’da, Farslar’da ve bu milliyetçilikle çok içiçe geçmiş, dincilikle çok içiçe geçmiş
çok ciddi bir tehdit. Bu savaşı derinleştirecek. Şu anda bölgeyi bu kaostan çıkaracak olan tek güç
gerçekten Kürt özgürlük hareketidir, PKK'dir, PKK'nin temsil ettiği ideolojidir, felsefedir, demokratik
ulus projesidir, demokratik konfederalizm projesidir. Bölgede bu gelişirse, demokratik ulusa dayalı,
tüm halkların, kültürlerin, renklerin, eşit, özgür, bir arada yaşamasını öngören bu proje ete kemiğe
bürünür yaşamsallaşırsa, bölgedeki bu kaos, bu savaş ortadan kalkar. Bölgeye demokrasi gelir, barış
gelir, huzur gelir, özgürlük gelir, eşitlik gelir ve şu anda bunun mücadelesini veren, bunun savaşını
yürüten tek güç, mevcut durumda PKK'dir. Bu mücadeleyi 40 yıldır Türkiye'de vermiyor, bütün
bölgede veriyor. PKK ulusal bir güçtür, yani biz şunu derken süreç gelişirse, AKP somut adım atarsa,
on başlık üzerinde müzakere olur da uzlaşma sağlanırsa, Türkiye bu konuda da yasal ve anayasal
düzenlemelere gider yeni bir anayasa çıkarırsa, PKK Türkiye'ye karşı silahlı mücadeleyi durdurur.
Fakat PKK'nin mücadelesi dört parça Kürdistan’da. Bölgede halkların özgürlüğüne dönük bir mücadele
yürütüyor, hakların temel güvencesidir PKK şu anda. Bölge çapında demokratik bir harekettir,
bölgenin demokratikleşmesinin mücadelesini yürüten bir harekettir bu anlamda. Bütün halklar da bu
gerçeği görüyor, PKK'ye yakınlaşıyor, PKK ile ilişkileniyor.
BANU GÜVEN: Yani bu koşullarda da tamamen bir siyasallaşmaya dönüşme gibi bir şey söz konusu
değil.
BESE HOZAT: Yani Türkiye'de Kürt sorunu çözülürse, Türkiye demokratikleşirse, yeni bir anayasa
çıkarsa ve bu anayasa Kürtler’in kimliğini güvenceye alırsa, bu da anayasada yer bulursa, özyönetim
anlamında Kürtler ve tüm Türkiye yerel demokrasiye geçerse, yerel yönetim sistemleri özyönetime
dayalı gelişirse, Türkiye'de Türkiye'ye karşı silahlı mücadeleyi yürütmenin anlamı yoktur. Silahlı
mücadelenin gerekçesi Kürt sorunuydu. Kürt sorunu ortadan kalkarsa, demokratik temelde çözülürse,
Kürtlere hakları verilirse, bunun üzerinden Türkiye demokratikleşirse, silahlı mücadele anlamsız hale
gelir. Fakat PKK ulusal bir güçtür ve Kürtler sadece Türkiye’de yaşamıyor. Dört parça Kürdistan’da
Kürtler var ve üzerlerinde ciddi bir tehlike var. Sadece İŞİD tehlikesi değil. Sömürgeci bölge devletleri
de Türkiye gibi Kürtler’in haklarını tanımış değiller. Bu anlamda ciddi bir sorundur. Bölge halklarının
çok ciddi güvenlik sorunları var.
BANU GÜVEN: Mücadele devam edecek.
BESE HOZAT: Mücadele devam edecek. PKK bir özgürlük hareketidir, halkların özgürlük hareketidir.
BANU GÜVEN: Yakında Türkiye’nin kısmi destek vereceğini açıkladığı bir Musul operasyonu
gözüküyor. Merkezi güçler, Şii Milisler vesaire hazırlanıyor vaziyette. PKK'nin Musul’a müdahaleye
bakışı nedir? Bir parçası olunabilir mi, sizlerle hiç konuşuldu mu bu bölgesel güçler tarafından?
BESE HOZAT: Bizimle herhangi bir konuşma yok, fakat Musul'u DAİŞ'in elinden kurtarmak ne kadar
önemliyse, yani dediğim gibi orada bir tarih katledildi, halklar katledildi, kurtuluşunun perspektifinin
demokratik ve özgürlükçü olması da bir o kadar önemlidir. Yani bir müdahale yapılıyor, burası
IŞİD'den hadi diyelim, yarın, öbürgün alındı. Fakat burada nasıl bir sistem öngörülüyor, bu sistem
halklara ne getirecek, Musul'da yaşayan Kürtler’e ne getirecek, Araplar’a ne getirecek, Süryaniler’e ne
getirecek? Bu çok önemlidir. Bir Irak müdahalesi de var 2003 öncesi. Şu anda Irak halen büyük bir
kaos ve savaşı yaşıyor.
BANU GÜVEN: Irak parçalanacak mı?
BESE HOZAT: Irak parçalanmış, yani mevcut durumda Irak üç parçaya bölünmüş. Irak eski Irak değil.
Irak'taki eski ulus devlet sistemi dağıldı.
BANU GÜVEN: IŞİD kalıcı mı sizce?
BESE HOZAT: IŞİD'in yerel örgütlenmesi var tabii. Irak’taki IŞİD, işin gerçeği, Suriye'dekinden farklıdır.
Belli bir tabana dayanıyor, önemli bir kesimi BAAS’çılara dayanıyor. Araplar içinde, Sünni Araplar
içinde belli bir örgütlenmesi var. Bu kesimler içinde kurduğu bir sistem var. Ciddi bir ordu gücü var ve
uluslararası destekle bunu oluşturdu. Bu anlamda kısa süre içinde Musul’un alınması, yani İŞİD'in
Irak'tan sökülüp atılması zordur.
BANU GÜVEN: Bunların ışığında şöyle mi anlamalıyız? Abdullah Öcalan'ın Kürt Ulusal Kongresi’nin
toplanması için de bir çağrısı var. Eğer Irak geri dönüşü olmayan bir bölünme sürecindeyse, bu
Irak'ın kuzeyinde bir Kürt devletinin de resmen oluşacağı anlamına mı gelir? Buraya doğru giderken
de bir Kürt ulusal iradesi oluşturmaya yönelik bir çaba olarak mı görmemiz gerekiyor bunu?
CEMİL BAYIK: Kürt Ulusal Kongresi veya Konferansı Önder Apo'nun uzun yıllardır geliştirmeye çalıştığı
bir amaç. Önder Apo Kürt siyasal birliğini yaratmayı hedefliyor. Kürdistan'daki farklı çizgileri o
zeminde buluşturmaya çalışıyor. Kürtler arasında çelişki ve çatışmaları böyle gidermek istiyor. Yine
çeşitli uluslararası güçlerin Kürtler arasında yarattığı çelişki ve çatışmaları bu tarzda önlemek istiyor.
Kürtler’i Ortadoğu’da önemli bir güç haline getirmek istiyor, Kürtler’i sadece Kürtler için değil
Ortadoğu halkları için de önemli bir demokrasi gücü haline getirmek istiyor.
BANU GÜVEN: Ben daha doğrudan sorabilir miyim? Yani bu çabanın ardında aslında Güney
Kürdistan'daki yerel yönetimi de bu amacaa çekmek, bir an önce dahil etmek çabası mı var? Yani
Barzani’den söz ediyorum.
CEMİL BAYIK: Elbette yani sadece sorun Barzani değil. Güney Kürdistan’da başka partiler var,
oluşumlar var. Yani bunların tümünü Kürt ulusal çıkarlarına çekmek istiyor. Hem iç çatışmaları
önlemek, hem Kürtler için bir iç barış oluşturmak istiyor, hem de çeşitli güçlerin müdahalelerini
önlemek istiyor ve Kürtler’i burada bir güç haline getirmek ve bir kimlik sahibi kılmak istiyor. Kürtler’i
çeşitli güçlere hizmet edecek güçlü bir halk olmaktan veya içindeki güçleri ona hizmet etmemekten
çıkarıp, tamamen bölge haklarının çıkarları temelinde yapılandırmak istiyor. Böyle bir kongre, böyle
bir konferansla bunu amaçlıyor. Bölgedeki gelişmeler de zaten bunu öngörüyor. Çünkü Kürtler artık
bölgede en örgütlü, en mücadeleci güç haline, en önemli irade haline geldi. Bunun çeşitli güçlerce
görülmesi var, çeşitli güçlerin Kürtler’e yaklaşması ve kendi amaçları temelinde Kürtler’i kullanma
çabaları var. İşte Önder Apo bunun önünü de almak istiyor. Kürtler’i halkları için bir güç haline
getirmek istiyor, amacı budur.
Musul için bir şey belirteyim: Şimdi Musul'un DAİŞ'ten temizlenmesi o kadar kolay olmayacak. Belki
mesela başka şehirlerde DAİŞ’i, IŞİD’i temizlemek daha kolay olabilir. Musul Sünniler’in ağırlıklı olduğu
bir şehir. Şimdi Irak'ta ise gelişen daha çok milliyetçiliktir ve mezhep çatışmasıdır. O açıdan eğer bu
milliyetçilik ve mezhep savaşı terk edilmezse, Musul'u DAİŞ'den kurtarmak kolay olmayacaktır, hatta
tam tersine, Musul daha çok DAİŞ'leşebilir. Bir de Musul'un alınabilmesi için, Musul için tehlike
yaratan DAİŞ güçlerinin kıstırılması gerekiyordu. İşte YPG VE YPJ asılında bunu gerçekleştirdi. Til
Hamiş ve Til Berek’i alarak, orada DAİŞ’e büyük bir darbe vurarak, çok önemli bir görevi yerine getirdi.
Hem Rojava için, hem Irak, Musul için. Çünkü burası DAİŞ’in geçiş hattıdır, Suriye-Irak hattıdır. O hat
kapatılıyor, birbirinden kopartılıyor. DAİŞ’in hem Kamışlı tarafı için yarattığı tehlike ortadan kalkıyor,
hem de Şengal'e intikal etme ve veya Şengal’e karşı Musul’a karşı geliştirecek bir mücadeleyi arkadan
vurmasının olanakları ortadan kaldırılıyor. YPG ve YPJ bu anlamda çok büyük bir rol yerine getirdi.
Sadece kendisi için, Rojava için değil, Şengal ve Musul için de büyük bir görev yerine getirdi. Şimdi
buna dayanarak, Şengal ve Musul daha rahat özgürleştirilebilir, ama dediğim gibi, öyle kolay
olmayacak bu.
Türkiye kesinlikle Şii Milisler’in ve İran güçlerinin Musul'a girmesini istemiyor. Çünkü girerse
Türkiye'nin aleyhine dengeler değişecektir. Oysa ki, Türkiye dengeleri korumak istiyor. Özellikle de
Sünni alandaki hâkimiyetini korumak istiyor. Buraya İran’ın ve İran'a bağlı Şii güçlerin milislerin
girmesini istemiyor. Bu açıdan da Musul üzerindeki kavga Türkiye - İran kavgasına dönüşebilir. Onun
için de Musul öyle kolay DAİŞ'ten alınamaz yani.
BANU GÜVEN: Son olarak, size geçtiğimiz günlerde hayata veda eden bir isimle, Yaşar Kemal’le ilgili
düşüncelerinizi sorabilir miyim? Öyle kapatmak ister misiniz, ikinize de sormak isterim.
CEMİL BAYIK: Yaşar Kemal gerçekten büyük bir yazardır. Yaşar Kemal Kürt kökenli olan ama Türkçe
yazan, buna biraz da mecbur kılınan bir yazar. Kürt kökenli olmasına rağmen Türkçe’yi en iyi kullanan
ve Türkçe’ye de büyük katkıları olan bir yazar. Oldukça da kişilikli ve gerçekten bütün çalışmaları
halkın hizmetine sunan, ticari amaçla yapmayan, bunun için çok ağır bedeller ödeyen değerli bir
yazardır, değerli bir romancıdır. Kürt sorununu bir takım uluslararası çevrelere taşıyan, yine
Türkiye'deki bazı çevrelere taşıyan en önemli kişiliklerden biridir. Dikkat edilirse onun için 12 Eylül
rejimi Yaşar Kemal'in üzerine geldi. Yaşar Kemal bir dönem Türkiye'nin dışında yaşamak zorunda
kaldı, zorluklar yaşadı. Türkiye'nin gelmiş geçmiş en büyük romancılarından, yazarlarındandır ve de
halkı esas alan demokrat sosyalist bir kişiliği olan bir yazardır. Bütün eserlerini bu temelde geliştiren
biridir. Büyük bir kayıptır ölümü. Sadece bu Türkiye’deki halklar açısından değil, bence insanlık
açısından büyük bir değer yitirilmiştir. Yani herkesin Yaşar Kemal'i yaşaması ve yaşatması gerekiyor.
Özellikle kendine sosyalist diyen, demokratım diyen herkesin, Yaşar Kemal'e karşı borcunu ödemesi
gerekiyor, onu yaşatması, onu ölümsüz kılması gerekiyor.
BESE HOZAT: İnsanlık değerlerini en güzel ifade eden, kalemiyle, sözüyle, yaşamıyla bir insanoğlu
gerçekten. Halkların kardeşliği ve birliği için çok değerli eserler yazdı. Şu anda aslında bizim
geliştirmek istediğimiz demokratik ulus projesi, onun hayalini hep kuruduğu, arzuladığı, büyük özlem
duyduğu yaşamın kendisidir. Demokratik ulus projesi üzerine bir yoğunlaşın, bir de Yaşar Kemal’in
kitaplarını okuyun, aynı şeyi göreceksiniz. O kitapları okurken hisseden, duygulanan, düşünen insan,
demokratik ulus projesini anlar. Aynı şeydir demek istediğimiz, bizim de geliştirmek istediğimiz şey.
Yaşar Kemal’in de hep özlemini duyduğu, gerçekleştirmek istediği, yaşamak istediği, yaşatmak istediği
şeylerdir. Bunları hep esere dönüştürdü, insanlığa maletti, bunun mücadelesini verdi. Büyük bir
devrimcidir, büyük bir demokrasi şehididir. Bu anlamda bizim mücadelemize de katkıları çok
olmuştur. Biz onun mücadelesini veriyoruz, onun mücadele ettiği değerlerin mücadelesini veriyoruz.
Bizim nezdimizde böyle bir anlam ve değeri var.
BANU GÜVEN: KCK Yürütme Kurulu Eş Başkanı Bese Hozat ve Cemil Bayık, çok teşekkür ediyoruz
sorularımızı cevapladığınız için.
CEMİL BAYIK ve BESE HOZAT: Biz teşekkür ediyoruz.
BANU GÜVEN: Evet, çok önemli bir dönemeçte, “Kandil’de olan biten nasıl görünüyor, neler
yaşandı, nasıl değerlendirmeler yapmak lazım, önümüzdeki dönemde gerçekleşebilecek daha
büyük adımlar var mı, bunlar nelere bağlı?”, işte bütün bunların, soruların cevaplarını almaya
çalıştık. Tekrar görüşmek üzere.
Download

Buradan