´‡A ÅBÆjI •A ÓËçA ÅAjZJºA ľ
“Manevi buhrandan Hakk’ın Burhan’ına”
ÀÍYjºA ějºA A ÀnI
Hz. Ömer (r.a) zamanında ibadete
çok düşkün, mescitten ayrılmayan bir
genç vardı. Hz. Ömer onu çok severdi.
Gencin bir de yaşlı babası vardı, her
akşam yatsı namazını kıldıktan sonra
babasının yanına giderdi. Yolu üzerinde
evli bir kadın ona tutulmuştu. Bu kadın
her gece gencin yolunu bekler, ona takılırdı.
Yine bir gece genç oradan geçerken,
kadın onu baştan çıkarmak için hayli
uğraştı. Sonunda genç nefsine hâkim
olamayarak arkasından gitti. Ancak kapıdan içeri girerken Allah’ın azabını hatırlayıp ayıldı. Peşinden: “Allah’tan korkan takva sahipleri, şeytan tarafından
bir vesveseyle karşılaşınca Allah’ı hatırlayıp hemen gerçeği görürler” (A’raf
201) mealindeki ayet-i kerime diline
geliverdi. O anda bayılıp yere düştü.
Kadın hizmetçisini çağırıp birlikte
onu yerden kaldırdılar. Babasının kapısına kadar götürüp oturttuktan sonra kapıyı çaldılar. Gencin babası kapıyı
açınca baygın oğlunu gördü. Elbirliği ile
onu içeri aldılar. Gece yarısına doğru
genç ayıldı. Babası sordu:
- Oğlum neyin var, ne oldu sana?
- Bir şey yok baba, hayırdır.
- Allah için bana doğruyu söyle!
Bunun üzerine genç olan biteni anlattı. Babası:
- Oğlum sen hangi ayeti okumuştun,
diye sordu.
Genç ayeti tekrar okuyunca bir daha
bayıldı. Fakat bu sefer ayılamadı. Ruhunu teslim etmişti. Aynı gece onu defnettiler.
Sabah olunca hadiseyi Hz. Ömer
(r.a)’a haber verdiler. O da gencin babasına gelip taziyede bulunduktan sonra,
kendisinin niçin cenazeye çağrılmadığını sordu. Baba cevap verdi:
- Ey müminlerin emiri! Vakit gece idi,
sizi rahatsız etmek istemedik.
- Öyleyse gelin, birlikte mezarına gidelim.
Birlikte mezara gittiler. Hz. Ömer
(r.a) seslendi:
- Ey falan! “Ve limen hâfe mekâme
Rabbihi cennetân.” (“Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseye iki
cennet vardır.”) (Rahman Suresi, 46)
Ve cevap geldi:
- Ya Ömer! Rabbim bana cennette o
ikisini de verdi.(İbn Asâkir : Tarîhu Medîneti
Dımaşk , 45/450)
İçindekiler
AYLIK İLİM KÜLTÜR DERGİSİ
Yıl: 9 Sayı: 105
Haziran 2014
SAHİBİ
Burhan Basın Yayın
Eğitim ve Tur. Ltd. Şti.
SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
Serdar TAŞAR
YAYIN DANIŞMANLARI
Prof. Dr. İbrahim BAYRAKTAR
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Yard. Doç. H. Murat KUMBASAR
YAYIN KURULU
Yusuf ELİBOL
Ramazan ÇAKIR
Aydın BAŞAR
Salih AYDIN
Musa KARACA
GRAFİK TASARIM
Burhan Ajans
DAĞITIM ORGANİZASYONU
Asım AYDOĞDU
Gsm: 0538 233 5000
Fiyatı
Tek Sayı: 6 TL
1 Yıllık (12 Sayı) Abone: 72 TL
Yurtdışı
1 Yıllık Abone: 75 Euro
Abonelik İçin Hesap Numaraları
Posta Çeki No: 5091167
Türkiye Finans Sultanbeyli Şubesi
Burhan Basın Yay.Eğt.Tur.Ltd.Şti.
Müşteri No: 291928
IBAN:TR67 0020 6000 6300 2919 2800
01
Ziraat Bankası Sultanbeyli Şubesi
Hesap No: 1673–44165588-5002
IBAN:TR690001001673441655885002
YAYIN VE İLETİŞİM ADRESİ
Mehmet Akif Mah.
Kuran Kursu Cad.No: 87
Sultanbeyli / İST.
Tel: +9 (0216) 498 94 00
Faks: +9 (0216) 398 94 69
İNTERNET ADRESİ
[email protected]
www.burhandergisi.com
BASKI
Milsan A.Ş. 0212 697 1000
YAYIN TÜRÜ
Aylık Süreli Yayın
Gönderilen yazılarda editör ve yayın
kurulu değişiklik yapabilir. Gönderilen
yazılar iade edilmez. Yazılardan kaynak
gösterilerek alıntı yapılabilir.
Yayınlanan reklamlardaki ürün ve hizmetlerin sorumluluğu reklam verene aittir.
4
Allah’ı Çokça Zikredin 7
En güçlü silah: Zikir! 8
Ebedi ve Edeb-i Muhabbet 11
Ruhun Gıdası 14
Arzularsın (Şiir) 17
Kalpler Niçin Mühürlenir? 18
Allah’ın Rızası En Büyüktür 20
İslamî İlimlerin Varlık Sebebi 28
Kader’e İman Etmemek Küfürdür 2 35
Allah’ı Zikretmek En Büyük İbâdettir
Asım Yekeler: ”İnsanların özel günlerinde
.
bulunmak, insanların gönlünü fethetmek
.
40
Hacı Şaban Efendi Hz. (II) 44
Geç Kalınmış Yolculuk 2 49
Din Samimi Olmaktır 50
Kömür Karası Duygular 53
için çok önemlidir.”
İlahiyat Fakültelerinde Din Alimi Yerine
Elif ALACA
Nureddin YILDIZ
Emre TOPOĞLU
Prof. Dr. Ali AKPINAR
Niyazi Mısrî
Yrd. Doç. Dr. İsmail ALTUN
Ahmet YAŞAR
Yard. Doç. Dr. Ebubekir SİFİL
Hüseyin AVNİ
Röportaj
Halit EŞKAN
Ubeyd ZELİL
Yrd. Doç. Dr. Mustafa KARABACAK
Hasan BAŞAR
.
56
Merhametli Yiğitler - Hayâlı Kadınlar 60
Din Tenkitçisi Yetişiyor
Peygamberi Cenneti,
.
Allah’ı Cehennemiyle mi Anlatıyoruz?
62
İki Kabrin Arasındasın;
.
66
İznik Ayasofya Camii’nde… 68
Burhan Çocuk 71
Artık Sen Bilirsin!
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Yusuf KARAGÖZOĞLU
Abdullah ÇAKIR
M.Emin KARABACAK
Fuat TÜRKER
Aydın BAŞAR
Musa KARACA
4
Allah’ı Zikretmek
En Büyük İbâdettir
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
28
İslamî İlimlerin Varlık Sebebi
Yard. Doç. Dr. Ebubekir SİFİL
56
İlahiyat Fakültelerinde Din Alimi
Yerine Din Tenkitçisi Yetişiyor
Yusuf KARAGÖZOĞLU
68
İznik Ayasofya Camii’nde…
Aydın BAŞAR
Allah’ı Zikretmek En Büyük İbâdettir
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
T
ırnak içerisinde başlığa aldığım ve büyük harflerle yazdığım cümle, Kur’ân-ı Kerim’den bir âyetin
bir bölümünün meâlidir. Âyetin tamamının meâli şöyledir: “Rasûlüm Ya Muhammed!) Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki
namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikretmek elbette (ibâdetlerin) en büyüğüdür. Allah, yaptıklarınızı bilir.” (el-Ankebût sûresi,
29/ 45) Yüce Allah, bu âyet-i kerîmede günaha götüren
isteklerin baskısından kurtulmanın ve ruh yüceliğine
erişmenin en sağlam yolunu göstermektedir. Şüphesiz
bu en geniş mânada “Allah’ı zikretmek” tir. Kur’ân
okumak ve namaz, bunun en başta gelen şekilleridir.
Gerçekten mânasını düşünerek okunan Kur’ân, kişiyi
ulvî bir âleme götürür. Hakkı verilerek kılınan namaz
da, ruhu ulvîleştireceği ve mutlaka kötülükten alıkoyacağı, bu âyette ve birçok hadiste ısrarla belirtilmektedir. İyiliğe sevketmeyen, kötülüklerden alıkoymayan bir
namaz ise, İslâm büyükleri tarafından sırtta taşınan bir
vebal olarak nitelendirilmiştir.
Rasûlü
n
’ı
h
a
l
l
erine A
z
ü
n
:
u
Bun
yurdu
u
b
e
l
y
şö
ım için
ğ
ı
d
a
nm
t bana
ize ina
s
a
k
n
a
e
F
B
.
“
değilim
ın
ş
i
m
r
e
v
Teâlâ’n
h
a
l
l
yemin
ek A
tiğini
t
il geler
e
â
r
r
a
b
h
e
C
ifti
izinle
s
yle
e
r
e
l
için bö
n
u
melek
n
o
e
verdi d
r
e
b
a
h
im”
söyled
Zikir, Allah’ı anmak demektir. Müslümana Yüce
Allah’ı hatırlatan her şey zikirdir ve dolayısıyla ibâdet-
4
B
Haziran
B
tir. Yukarıdaki âyet meâlinden öğrendiğimiz kadarıyla
en büyük zikir de Kur’ân okumak ve namaz kılmaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’de zikirle alakalı olan âyetlerden birkaçını meâli şöyledir:
“Siz beni (ibâdetle) anın ki, ben de sizi
anayım. Bir de bana şükredin, sakın bana nankörlük etmeyin!” (el-Bakara sûresi, 2/152)
“Sabah-akşam tevâzu içinde yalvararak,
ürpererek ve sesini yükseltmeden Rabbini
zikret! Sakın gâfillerden olma!” (el-A’râf sûresi,
7/205)
“Ey îmân edenler! Allah’ı çok zikredin.
Sabah-akşam O’nu tesbih edin!” (el-Ahzâb sûresi, 33/41-42)
Hz. Peygamber efendimiz, Kur’ân okumanın
ve namaz kılmanın dışında günün belli saatlerinde
Rabbini zikrederek O’nunla baş başa kalırdı. Özellikle de âyette emredildiği gibi sabah akşam Rabbini
zikrederdi. Câbir b. Semûre’den rivayet edildiğine
göre Hz. Peygamber, sabah namazını kıldıktan sonra
güneş doğuncaya kadar oturur ve Allah’ı zikrederdi.
O’nun namaz dışındaki zikri, Kur’ân-ı Kerîm okumak
ve tesbihattan ibaretti. Hz. Âişe radıyallahu anhâ’dan
rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.), her hece
yatmadan önce Secde ve Mülk sûrelerini okurdu.
Yolculuk sırasında bile bunu ihmal etmezdi. (Tirmizî,
Fezâilü’l- Kur’ân, 91)
Abdullah b.Mes’ud (r.a.)’dan: Cenaze kabre
konduğu zaman, azab melekleri ölünün ayak taraflarından gelmek isteyince ayaklar: “Buradan
gelemezsiniz, çünkü sahibim Mülk sûresini
okurdu.’’ derler. Melekler göğüs tarafından gelmek
isteyince, göğüs veya karın: “Buradan gelemezsiniz, çünkü sahibim Mülk sûresini okurdu.’’
derler. Bu defa melekler baş tarafından gelmek isterler, fakat baş: “Buradan gelemezsiniz, çünkü
sahibim Mülk sûresini okurdu.’’ der. İşte böylece Mülk sûresi, kabir azabına mani olur. Mülk sûresi,
Tevrat’ta da vardı. Geceleri Mülk sûresini okuyanlar,
büyük servete kavuşurlar ve çok güzel bir amel işlemiş olurlar.’’ (Nesâî, Müstedrek)
Hz. Sevban (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.)
ile birlikte bir yolculuğa çıkmıştık. Bir ara muhâcirler
şöyle dediler: “Altın ve gümüş hakkında âyetler
Haziran
B
indirildi. Bu durumda hangi malın daha hayırlı olduğunu bilmek isteriz.’’ Bunun üzerine Hz.
Ömer “İsterseniz Rasûlullah (s.a.v.)’a sorayım.’’ dedi. Hep birden “İyi olur.” dedik. Hz. Ömer
de devesini Hz. Peygamber’e doğru sürdü. Ben de
devemi peşinden sürdüm. Hz. Ömer, Hz. Peygamber’in yanına varınca şöyle dedi: “Ey Allah’ın elçisi! Muhâcirler, altın ve gümüş hakkında inen
âyetlerden sonra, hangi malın daha hayırlı
olduğunu bilmek istiyoruz, diyorlar.’’ Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’ı zikreden bir dile,
şükreden bir kalbe ve imanınızda size yardımcı olacak mümin bir hanıma sahip olun.’’ (Tirmizî, İbn Mâce)
Hz. Ömer’den: “Geceleri Bakara, Âli İmran
ve Nisâ sûrelerini okuyanlar büyük servete kavuşurlar ve çok güzel bir amel işlemiş olurlar.’’
(Ebû Dâvûd)
Ebû Mûsâ el-Eş‘arî radıyallahu anh’den rivayet
edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu: “Rabbini zikredenle etmeyenin
farkı, diriyle ölünün farkı gibidir.” (Buhârî, Deavât 6)
Müslim ise bu hadisi şöyle rivayet etmiştir:
“İçinde Allah’ın anıldığı ev ile Allah’ın anılmadığı evin farkı, diriyle ölünün farkı gibidir.”
(Müslim, Müsâfirîn 211)
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ’nın yollarda dolaşıp
zikredenleri tespit eden melekleri vardır. Bunlar Cenâb-ı Hakk’ı zikreden bir topluluğa rastladıkları zaman birbirlerine “Gelin! Aradıklarınız burada!” diye seslenirler ve o zikredenleri
5
B
dünya semâsına varıncaya kadar kanatlarıyla
çevirip kuşatırlar. Bunun üzerine Allah Teâlâ,
meleklerden daha iyi bildiği halde yine de onlara:
“Kullarım ne diyor?” diye sorar. Melekler:
“Sübhânallah diyerek seni ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan tenzih ediyorlar, Allâhü ekber diye tekbir getiriyorlar, sana hamdediyorlar ve senin yüceliğini dile getiriyorlar.” derler.
Konuşma şöyle devam eder:
“Peki onlar beni gördüler mi ki?”
Hayır, vallahi seni görmediler.
gelip oturmuştu, deyince Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Beni görselerdi ne yaparlardı?”
Şayet seni görselerdi sana daha çok ibadet ederler, şânını daha fazla yüceltirler, ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan seni daha
çok tenzih ederlerdi.
“Kullarım benden ne istiyorlar?”
Cennet istiyorlar.
“Cenneti görmüşler mi?”
- Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cenneti
görmediler.
“Ya cenneti görseler ne yaparlardı?”
Şayet cenneti görselerdi onu büyük bir
iştiyakla isterlerdi, onu elde etmek için büyük
gayret sarfederlerdi.
“Bunlar Allah’a neden sığınıyorlar?”
Cehennemden sığınıyorlar.
“Peki cehennemi gördüler mi?”
Hayır, vallahi onlar cehennemi görmediler.
“Ya görseler ne yaparlardı?”
Şayet cehennemi görselerdi ondan daha
çok kaçarlar, ondan pek fazla korkarlardı.
Bunun üzerine Allah Teâlâ meleklerine:
“Sizi şahit tutarak söylüyorum ki, ben bu
zikreden kullarımı bağışladım” buyurur. Meleklerden biri:
Onların arasında bulunan falan kimse
esasen onlardan değildir. O buraya bir iş için
6
B
“Orada oturanlar öyle iyi kimselerdir ki,
onların arasında bulunan kötü olmaz.” (Buhârî,
Deavât 66. Ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, II,
251-252, 358-359
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh şöyle dedi:
Muâviye radıyallahu anh mescidde halka halinde oturan bir cemaatin yanına geldi ve: “Burada niçin böyle toplandınız? diye sordu. “Allah’ı zikretmek
için toplandık.” diye cevap verdiler. O tekrar: “Allah
aşkına doğru söyleyin. Siz buraya sadece Allah’ı zikretmek için mi oturdunuz? diye sordu. “Evet, sadece bu maksatla oturduk, dediler. Bunun üzerine Hz.
Muâviye:
“Ben sizin sözünüze inanmadığım için yemin
vermiş değilim. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e benim kadar yakın olup da benden daha az
hadis rivayet eden yoktur. Bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir ilim halkasında oturan
sahâbîlerinin yanına geldi de onlara: “Burada niçin
oturuyorsunuz?” diye sordu. “Bize İslâmiyet’i nasip
ederek büyük bir lütufta bulunması sebebiyle Allah’ı
zikretmek ve ona hamdetmek için oturuyoruz, diye
cevap verdiler. Rasûl-i Ekrem: “Gerçekten siz buraya sadece Allah’ı zikretmek için mi oturdunuz?” diye sordu. “Evet, vallahi sadece bu maksatla
oturduk, dediler. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü şöyle
buyurdu:
- “Ben size inanmadığım için yemin vermiş değilim. Fakat bana Cebrâil gelerek Allah
Teâlâ’nın meleklere sizinle iftihar ettiğini haber verdi de onun için böyle söyledim” buyurdu. (Müslim, Zikir 40. Ayrıca bk. Nesâî, Kudât 37)
Haziran
B
Elif ALACA
Allah’ı Çokça Zikredin
“… Allah’ı çokça zikredin; umulur ki
felaha (kurtuluşa ve umduklarınıza) kavuşmuş olursunuz.” (Cuma Suresi, 10)
Mümin, varlığını ve hayatını Rabbine adar.
Beklentisi sadece O’nun rızasına, rahmetine ve
cennetine kavuşmaktır. Dünya hayatında yine
‘Rabbi için sabreder’, O’na güvenip dayanır. Bilir
ki; gökten yere her işi düzenleyip kontrolü altında
tutan, gizlinin gizlisini ve içindekini görüp bilen
Yüce Allah’tır. Her işinde, izlediği her görüntüde
Allah’ın üstün aklını, hayranlık uyandıran benzersiz yaratma sanatını ve sonsuz gücünü görüp,
üzerinde derin düşünür. İnsan için tüm bunları
görebilmek, tefekkür etmek, dile getirmek de büyük bir nimet ve ibadettir. Allah’ı anmak, insanı
tüm kötülüklerden arındıran, kalbe güven duygusu ve huzur indiren, ebedî hayatta da –Allah’ın
dilemesiyle-insanın kurtuluşa ulaşmasına vesile
olacak olan en önemli yollardan biridir.
Çünkü; “... Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür...” (Ankebut
Suresi, 45)
İnsanı, ‘Allah’la dost’ kılacak önemli ibadettir Allah’ı zikretmek. Allah’ın nimetini ve rahmetini hatırlayıp O’na yöneldikçe, sürekli ibadet
durumunda olur, Allah’a daha yakınlaşırız. Olaylar karşısında paniğe kapılmaz, öfkelenmez, üzülmeyiz. O’ndan gelen her şeyi sabırla ve nezaketle
karşılarız. Gafillerden olmamak için Kur’an’ın,
“Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan
bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara
yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma.” (Araf Suresi, 205) emrine itaat
ederiz.
Yapılan her işin hikmeti, onun, Allah rızası
amaçlanarak yapılması iledir. Müminler bu ahlâkı korumaya çalışırlar. “(Öyle) Adamlar ki,
ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve
Haziran
B
zekatı vermekten ‘tutkuya kaptırıp alıkoymaz’…” (Nur Suresi, 37)
İnsan, hayat boyunca mutluluğu yakalamak
amacıyla birçok yönteme başvurur. Tatil yapar,
eğlenir, arkadaşlarıyla buluşur, güzel mekânlarda
lezzetli yemekler tadar.… Kendisini bunlarla oyalar ama huzur ve mutluluğa kavuşamaz. Dünyevî,
nefsanî yollar insanı suni mutluluklara götürür. O
mutluluk da geçicidir, sonludur; insan ruhu bundan lezzet almaz aksine daralır. Ruh ancak Allah
aşkıyla can bulur. O zaman beden de canlanır,
dirilir.
İnsanın Kur’an dışı davranışlarının altındaki
sebep, Allah’ı zikretmede gösterdiği gevşekliktir.
Allah’ın emirlerine karşı titiz olmayan kişi, zaman
zaman öyle hatalar yapar ki, bir süre sonra kendisi bile nasıl yaptığına hayret eder. Bu olmadık
hatalar, kişinin o an Allah’ı unuttuğunun işaretleridir. Allah’ı anma konusundaki gafletin boyutları,
iman için büyük tehlikedir.
“Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece
O da onlara kendi nefislerini unutturmuş
olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir.” (Haşr Suresi, 19)
Kulluğunun bilincinde olan insanın zikri de
gönüldendir, derindir. Allah’ı sürekli hatırında
tutmak, O’nun ayetlerini tefekkür etmek insanın
aklını ve şuurunu açık tutar.
Allah’ı anmadığımız an zayıf düşeriz. O’nu
anmak kalbimize hoş gelir, ruhumuzu açar. Allah’ın zikri insanın beyin hücrelerine işler; huzur
ve bereket gelir.
“Allahım! Seni anıp zikretmek, nimetine şükretmek, sana lâyık ibadet etmek
için bana yardım eyle!” (Ebû Dâvûd, Vitir
26-Nesâî, Sehv 60)
7
En güçlü silah: Zikir!
Nureddin YILDIZ
V
esvesenin en belirgin alanı ve iman açısından
en tehlikelisi Allah Teâlâ hakkında olan vesvesedir. Kimi zaman tefekkür kılığında, kimi
zaman hakikati araştırma adı altında farklı sorularla
Allah Teâlâ’nın zatını, insan beyni ile şekillendirmekten O’nun emirlerini ve yasaklarını irdelemeye kadar
bir yığın sorular etrafında bocalamanın adı tam anlamı
ile vesvesedir. Sonunda bu vesvese, imandan ve iman
si ve
telkür
e
y
a
e
c
u
dan ön
ıdır. B
l
a
m
Yatma
n
ku
teyn o
e
z
an ve
i
v
m
i
v
r
a
i
u
b
m
am
ti
rı da t
a
l
a
bereke
m
i
k
z
oku
ı
lıy
yapma
e
l
i
s
â
ihl
lsun.
hâsıl o
davasından şüphe etmeye, dinin içeriğini sorgulamaya,
Allah’ın vaadi olan cennet ve cehennemi tartışmaya kadar ulaşabilir.
Ancak bu noktadaki vesveseye karşı mü’minin tam bir teslimiyetle Rabbine sığınıp, şüphe
kapılarını Şeytan’ın yüzüne kapatması tam bir
cihaddır. Böyle psikolojik bir savaşta Şeytan’ı
yenmesidir.
Vesvesenin tehlike olduğu ikinci alan ise ibadetlerdir. Taharet, abdest, namaz en çok vesveseye
düşülen alanlardır. Başka bir açıdan da vesvesenin göz-
8
B
Haziran
B
le en rahat izlenebilecek bölümü bu bölümdür. Çünkü Şeytan için önemli olan, kulun Rabb’inden uzak
kalmasıdır. Eğer bu uzak kalma, imandaki bir şüphe
ile sağlanmış ise maksat hâsıl olmuştur. İmanda bir
şüphe oluşmadı ise imanın bir eseri olarak yerine getirilen abdestte, namazda veya benzeri bir yerde oluşmasında da Şeytan açısından kazanç vardır. Mü’min
ziyanda olsun da nasıl olursa olsun!
Temizlikte titizlik ve daha temiz olmak, namazda kusur yapmamak gibi aslında güzel olan gerekçeler sadece bir pusu olabilir. Bu tip gerekçeler yerine
fıkha uygun, hadise-ayete uygun gibi prensiplerin sahibi olmak gerekmektedir. Fıkıh esas alındıktan sonra
gerisine aşırılık olarak bakabiliriz. Bu da iyi bir ilmihal
bilgisinin ne kadar gerekli olduğunu anlatır.
Vesvesenin en yaygın olduğu üçüncü alan
masiyetlerdir. Salih düşünceler ve amellerle dolu
olmayan beyinleri haramlara yönlendirinceye kadar
vesvese devam edebilir. Gelecek endişesi, menfaat
kaybı gibi tehditler vesvese ile beyne sokulur. Önce
basit kuruntular olarak girer ardından da gece gündüzün yekûnunu dolduran düşüncelere dönüşür.
Dördüncü alan unutturmadır. Sürekli zihinde tutulması gereken şeyleri en kritik anlarda unutturarak İslamî ve insanî görevlerimizde ihmalkârlığın
nedeni olur.
Ümmetin
büyüklerine ve
Ümmetin büyüklerine
ve
değerlerine
karşı
hafife
almalar,
değerlerine karşı hafife almalar,
tehlikeli
tehlikeli bir
bir başlangıç
başlangıç olabilir!
Başta Allah’ın Resûlü aleyhisselam olmak üzere, ashabı kiram, onların ardından gelen hayırlı nesil
ve mü’minlerin gözünde asırlardan beri örnek şahsiyetler olarak bilinen isimler saygınlıklarını yitirmeme-
lidirler. Onların yıpranması, önden gidenlerin kaydığı
buzlu bir zeminden gitmek gibi olur. Şeytan şahsiyetler üzerinde bir vesvese üretebilir.
Mukaddesat olarak bilinen kavramlar da sulandırılmamalıdır. Kavram olarak sulanmış bir amelin ihlasla eda edilmesi artık zor gerçekleşebilir.
Vesvese asla basit değildir!
Onurlu bir hayat ve akıbeti cennet bir ölüm
uman insan için vesvese hedeften kaymadır. Çünkü
vesvese:
• Allah’a itaat yerine Şeytan’a itaattir.
• En değerli varlık olan vakti israftır.
• İbadette eksikliktir.
• Sünnete aykırılıktır.
• Su ve benzeri değerlerin israfıdır.
• İnsan onurunun zedelenmesi, cemaat ve kardeş ortamından dışlanmadır.
Elbette çaremiz var!
Çareye muhtaç olmadan önce vesvesenin oluşmaması için gayret etmeliyiz. Vesvesenin kaynağını
tanımalıyız. Şeytanla mücadelemizin derinliklerini,
onun en eski ve en güçlü düşmanımız olduğunu bilmeliyiz. Bir anlamda vesvese ile mücadele Şeytanla
olan mücadele olarak görülmelidir.
Şeytanın vesvesesine en uygun tiplerin zayıf
iradeliler olduğunu hiç unutmamak gerekir. İstikrarlı
düşünememek ve zafiyete teslim olmak, onu kabullenmek iradesizliğin nedenlerindendir.
Ümmeti Muhammed’den olmak gibi bir meziyete sahip insanın ufkunda gökler ve feza küçücüktür.
Derin düşünceler ve yoğunluğu bitmez çalışmalardan
Vesvesenin yoğunlaştığı zamanlarda istiazeyi tekrar edip sol tarafına üç defa “tu, tu,
tu!” yapmak, Peygamber aleyhisselam efendimizin öğrettiği bir sünnettir. Allah’ın izni
ile de güzel bir çaredir.
Haziran
B
9
B
Her sabah en az on defa “la ilahe illallahu vahdehu la şerike lehu lehulmulkü ve lehul
hamdü ve huve ala külli şeyin kadir” denmelidir.
vesveseye vakit kalmamalıdır. Keyfinden taviz vermeyen, zevklerini adeta putlaştıran, dediğini ikiletmemeyi prensip edinenler genelde vesveseye daha
yakın dururlar.
gibi durumları tefekkür etmeliyiz. Küçük ve bireysel
işlerde eriyip gitmeyi engelleyecek büyük düşünceler
şarttır. Kısır bir döngü içerisinde kalan, ‘evinden işine
işinden evine’ tarzında ifade edilebilecek basit düşünceli hayatlar, doğal bir sonuç olarak değersiz şeyleri
• Vesveseye yakalanan şüpheye değer vermemelidir.
tekrarlayıp büyütmeye mahkûm insanların hayatıdır.
• Allah’ın razı olacağı ve kullarının hayır du-
• Yalnızlık tehlikelidir: İnsan yalnızlığı, düşünce
yalnızlığı, çevre yalnızlığı tehlikedir. Salihlerle beraber
olmak, zikir ve ilim meclislerinde bulunmak, muhakkak camide cemaatle namaza önem vermek güçlü bir
silahtır.
• “Boş vakit” ve “boş yer” vesvesenin kuluçkası olabilir.
• Geniş bir düşünce ağı kurmalıyız: Nefsimizin
kusurları, çevremizde olup bitenler, ümmet olarak
içinde bulunduğumuz hal, iman davamıza katkımız
asına vesile olacak işler bulup üretmeliyiz. Hayırlara
koşuşturan, kendisini insanların hizmetinde efendileştirenlerden olmalıyız.
• Vesvesenin Şeytan’dan olduğu bir gerçektir.
Ne var ki, Şeytan’ın kendisine maşa olarak kullandığı insanları da vesvesenin bir nedeni olarak bilmeli
ve ona göre tedbir almalıyız. Şeytan’a savaş açtıktan
sonra ona neredeyse rahmet okutturacak odaklarla
beraber olmak veya onların yörüngesinde olmak tehlikedir.
• Vesvesenin yoğunlaştığı zamanlarda istiazeyi
tekrar edip sol tarafına üç defa “tu, tu, tu!” yapmak,
Peygamber aleyhisselam efendimizin öğrettiği bir
sünnettir. Allah’ın izni ile de güzel bir çaredir.
• Bu mücadelede dua ve zikir en güçlü silahımızdır.
Her sabah en az on defa “la ilahe illallahu vahdehu la şerike lehu lehulmulkü ve lehul hamdü ve
huve ala külli şeyin kadir” denmelidir.
Yatmadan önce ayetelkürsi ve muavvizeteyn okunmalıdır. Bu okumaları da tam bir iman ve
ihlâs ile yapmalıyız ki bereketi hâsıl olsun.
Belirli ayet ve zikirlerden bir vird edinip onu
hiç ihmal etmeden istikrarlı bir şekilde sürdürmeliyiz.
10
B
Haziran
Ebedi ve Edeb-i Muhabbet
Emre TOPOĞLU
etle
uhabb
m
e
v
şk
r
ilâhî a
i
ç
i
e kada
,
i
n
k
n
l
i
a
s
B
n
“
an
ayan i
m
l
o
yvand
u
l
a
h
do
e
d
i
-ı
ır ; belk
d
ı
l
l
Ashab
a
v
a
r
i
za
Z
r.
ni
şağıdı
şk ehli
a
î
daha a
h
a
ği d
safâya
n köpe
i
r
’
i
f
b
h
î
e
K
ân
k
u. Rûh
d
l
u
î olara
b
n
,
â
ı
f
d
a
a
r
rd
a
s kulla
a
h
o
”
e
zandı.
erişti v
a
k
i
t
e
cenn
Haziran
B
“Muhabbetsiz bir muhakemenin bir anlamı
yoktur. Evet, muhabbetsiz olmaz. Ancak muhakemeden yoksun bir muhabbet de müridi edep
dışına itebilir.” demişti bir büyüğümüz. O zamana
kadar hiç düşünmediğim bir gerçek ile karşı karşıya kaldığımı hissettim. Hani çok bilinen bir reklam repliği vardır ya, işte aynen onun gibi bir şey; “kontrolsüz güç,
güç değildir!”
İşte bu bağlamda, müridin mürşidine, hak dostlarına olan muhabbeti, onun tasavvufi anlamda tekamülünü sağlamaya elbette yardımcı olacaktır. Ancak
muhabbet noktasında da muhakemenin diri olması
gerektir. Yoksa tüm akli melekelerden yoksun bir muhabbet, sarhoşun sağa sola yalpaladığı gibi istikamet
üzerinde istikrar ile kalınmasını bertaraf edebilir.
Şu muhavere aşıklar arasındaki mertebe farklılığına işarettir; İlahî aşk mensuplarından Yahya b. Muaz,
Bayezid-i Bistami’ye şöyle der: “Muhabbet kadehinden o kadar içtim ki, sonunda mestoldum.” Bayezid, şu anlamlı cevabı verir: “Muhabbet şarabını
11
B
Hak dostları, içinde bulundukları her muhit için rahmet ve bereket vesîlesidirler.
Toplumun bütün kesimlerine rahmet saçan bir şefkat ve muhabbet menbaıdırlar.
kase kase içtim. Lakin ne şarap bitti, ne de
benim hararetim geçti.” (Tahiru’l-Mevlevi, 1, 72)
Elbette yukarıda belirttiğimiz ifadelerden muhabbetin sakıncalı olduğu gibi bir çıkarım, oldukça
yanlış bir algılama olacaktır. Zira Hak dostlarına olan
muhabbet, ilahi muhabbete vesile olacak bir yoldur.
Bu hususu Muhterem Osman Nuri Topbaş Hocaefendi şöyle ifade etmektedirler;
“Peygamber vârisi Hak dostları, nebevî irşad ve
davranış mükemmelliğinin zamanlara yayılmış zirveleridir. Yani onlar, Hazret-i Peygamber’i ve ashâbını
görme şerefine nâil olamayanlar için, örnek alınacak
yüksek şahsiyetlerdir. Onların, rahmet lisânıyla gönülleri ihyâ eden irşad ve nasîhatleri de, esâsen nebevî
menbâdan süzülüp gelen rûhâniyet şebnemleri mâhiyetindedir.
Hak dostları, içinde bulundukları her muhit
için rahmet ve bereket vesîlesidirler. Toplumun bütün kesimlerine rahmet saçan bir şefkat ve muhabbet
menbaıdırlar. Gönülleri bütün mahlûkâtı kucaklayan
bir dergâhtır. Toplum için sanki bir mânevî rehabilite
mezkezidir.
Ayrıca onlar, îmân ehli için bir mıknatıs gibi câzibe merkezi hâlindedirler. Zira Cenâb-ı Hak, kendi
ahlâkıyla ahlâklanmış olan bu sâlih kullarını sevmiş
ve sevdirmiştir. Bu sebepledir ki Hak dostları, fânî
vücutlarından sonra da mâzî olmazlar, unutulmazlar,
sevenlerinin gönüllerinde yaşamaya devam ederler.”
Şâir Fuzûlî, muhabbetin merkezinin “gönül”
olduğunu ve muhabbette fânî oluş hâlini şu misâl ile
sergiler:
“Mecnûn, Leylâ’nın köyünde âvâre âvâre gezerken bir yabancı gelir, Leylâ’nın evini sorar. Mecnûn:
«–Onun evini boşuna arayıp yorulma!» der ve
kalbine işâret ederek:
«–Çünkü Leylâ’nın mekânı burasıdır!» karşılığını verir.”
Bizler de bu misâlde sergilenen derin hikmet
üzerinde düşünerek gönlümüzün ne kadar nazargâh-ı
ilâhî hâlinde olduğunu muhâsebe etmek durumundayız. Yâni gönlümüz ne kadar Allâh ve Rasûlü’nün
muhabbeti ile dolu hâlde? Îman vecdi, ibâdet ve davranışlarımızda tecellî ediyor mu? Yoksa muhabbet,
dillerimizden yüreklerimize inmeyen kuru bir iddiâdan ibâret mi kalıyor? Kalb atışlarımız, hâl ve tavırlarımız, ne kadar Kur’ân-ı Kerîm istikâmetinde ve Sünnet-i Seniyye muktezâsında? Fânî nîmetleri ne kadar
ilâhî muhabbete bir vâsıta hâline getirebiliyoruz?1
Evet, muhabbet ve neticesinde aşk-ı ilahi, sırlarla dolu bir yolculuk. Bu yolculukta aşk ile dolu mahsun bir gönül gerek. Gönlü diri tutacak olansa, edep
ve dolayısıyla ebedi ve edeb-i bir muhabbet ve
muhakeme olacaktır.
Bu husus ile alakalı olarak, aşk ile yanıp tutuşmuş Hallac-ı Mansur gibiler, kendilerini tamamen
yok farz edip “Ene’l-Hak” bile demişlerdir. Şüphesiz, böyle aşıkların bu gibi sözleri, şerîatın zahirine aykırıdır. Manen sarhoş iken böyle söylemişlerdir.
Mevlâna, böylelerin halini, kıpkızıl hale gelen demirin
“ben ateşim” demesine benzetir. Ancak, şu mühim
hatırlatmayı da yapmadan edemez: “Sen, sarhoş
olanlardan kılavuzluk arama!”.
“Aşık, gamdan da, sürurdan da hâlîdir. Baharsız, hazansız daima yeşil ve tazedir.” Onun hali, şu
manaları terennüm eder:
1 http://www.osmannuritopbas.com/muhabbet.html
12
B
Haziran
B
Hoştur bana Senden gelen
Ya gonca gül, ya da diken
Ya hil’atu ya da kefen
Narın da hoş, nurun da hoş.
Aşık, Allah’tan gelen lütfu da ve kahrı da, lütuf olarak görür. Mevlâna, buna şöyle dikkat çeker:
“Gerek âlim olsun, gerek cahil olsun, isterse
aşağılık biri bulunsun, herkes lütuf ile kahrı
fark eder. Lakin, kahırda gizlenmiş lütfu, yahut lütuf içindeki kahrı az kimse bilir.”2
Sonuç olarak, tasavvuf, dini ayrı bir neşe içinde
tatbik ve takdimi hedeflemiştir. Bunun için en büyük
sermayesi ilâhî muhabbettir.
Tasavvuf terbiyesi muhabbet, ihlas ve teslimiyete dayanır. İlâhî aşk ve edeb olmadan bu yolda
muvaffak olunamaz. Tasavvuf, kalp ayağı ile yol alır.
Kalp temizlenmeden mâneviyatın tadına varılamaz.
Kalblerin tabibleri olarak tanıtabileceğimiz kâmil mürşidler, itikad olarak, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat
çizgisinde ve sırât-ı müstakim dairesindedirler.
Mânevi terbiye işine gelince ârifler, bu konuda
değişik metod ve farklı meşrebleri tercih ettiler. Kalbin mânevî hastalıklardan, dünya muhabbetinden ve
nefsin esâretinden kurtulması için Kur’an ve Sünnetin târif ettiği usülleri, tasvip ettiği prensipleri, teşvik
ettiği edebleri ortaya çıkardılar. Yine Kur’an ve Sünnetin işâretlerinden yola çıkarak, bir takım metodlar
geliştirdiler. Bu terbiyenin bizzat tâlim edildiği yerler
ve müesseseler inşâ ettiler. Terbiye yollarını ve hallerini ifâde eden bir takım özel tâbir ve terimler kullandılar. Böylece, dinin diğer ilimlerinde olduğu gibi,
mânevî tezkiye ve terbiye alanında da bir çok yollar
ortaya çıktı. Bütün bu yollarla varılmak istenen nokta, kalbin ıslâhı ve dinin gerçek mânasıyla yaşanmasıdır. Tasavvufun üstlendiği ve hedeflediği de budur.
2 Şadi Eren, http://www.sorularlaislamiyet.com/article/2690/
tasavvufi-anlamda-ask-nedir.html
İmam Rabbânî (K.S.) tasavvuf terbiyesinin bu hedefini şöyle ifâde etmiştir;
“Tasavvuf ve hakikat menzillerini aşıp geçmekten maksad; rızâ makâmı için gerekli olan ihlasın tahsilidir, başka şey değildir.”
“Bu yola girmekten maksat, hakiki imâna ulaşıp, ilâhî emir ve hükümleri muhabbetle uygulamaktır.”3
Son söz olarak belirtmek gerekir ki, kâinat ve
bütün varlıklar, ilâhî muhabbetle meydana gelmiştir.
Onun için kâinâta gönül gözü ile bakabilenler, bütün eşyâyı, varlıkları aşk ve muhabbetin bir tezâhürü
olarak görürler. İdrâk ederler ki, Allah Teâlâ, bütün
varlıkları kendisinin sanat ve kemâline delil olarak yaratmıştır. İlâhî bir sanat harikası olan insanın varlığı
da, aşk ve muhabbetin kâmil bir tezâhürü olmuştur.
Hazreti Mevlânâ, aşk ve muhabbetin insan için
ehemmiyetini Mesnevî’sinde şu şekilde îzâh eder:
“Bil ki, içi ilâhî aşk ve muhabbetle dolu olmayan insan ne kadar zavallıdır; belki de hayvandan
daha aşağıdır. Zira Ashab-ı Kehf’in köpeği dahî aşk
ehlini aradı, buldu. Rûhânî bir safâya erişti ve o has
kullarda fânî olarak cenneti kazandı.”4
3 http://semerkanddergisi.com/tasavvuf-dinin-neresinde/
4 http://www.osmannuritopbas.com/ezeli-muhabbet-varlik-nuru-ve-tasavvuf.html
İlahî aşk mensuplarından Yahya b. Muaz, Bayezid-i Bistami’ye şöyle der:
“Muhabbet kadehinden o kadar içtim ki, sonunda mestoldum.” Bayezid, şu anlamlı
cevabı verir: “Muhabbet şarabını kase kase içtim. Lakin ne şarap bitti, ne de benim
hararetim geçti.”
Haziran
B
13
Ruhun Gıdası
Prof. Dr. Ali AKPINAR
İ
lan
nağı o
y
a
k
l
ı
, as
ışık
r insan
a
d
ve bar
n
i
k
ı
ş
D
ı
n
ta
, iç
cısı ile
ı
t
a
ar kişi
r
a
d
y
n
i
d
e
ir.
ir. Yin
imsed
k
n
a
l
kimsed
ık o
isi
e barış
l
i
ı
, kend
s
n
a
a
y
l
o
n
ü
d
ışık
şık
ile bar
ı
s
ı
le barı
c
i
ı
t
i
s
a
i
r
d
a
Y
en
ur.
olur, k
k
ı
ş
ışık ol
ı
r
r
a
a
b
b
e
e
l
l
i
iy
lü,
cinsler
m
e
h
şi ölçü
i
k
r
olan
a
ind
işidir.
k
z de n d
u
ü
l
y
m
u
yu
B
li ve u
m
i
r
e
v
,
i
dengel
nsan, ruh ve bedenden oluşmuş bir varlıktır. O, ne
sadece ruhtur, ne de sadece bedendir. Bedenimizin
huzurlu bir şekilde varlığını sürdürebilmesi, onun
sağlıklı, dengeli, düzenli ve devamlı beslenmesi ile
mümkündür. Aynı şekilde ruhumuzun huzurlu bir biçimde varlığını sürdürebilmesi de onun sağlıklı, dengeli,
düzenli ve devamlı beslenmesine bağlıdır.
Mahiyeti tam olarak kavranamasa da ruhun beslenmesi konusunu biraz açalım. Soyut bir kavram olan
ruhun ilahî bir yönü vardır. Ruh, Rabdendir ve O’nun
en önemli ayetlerinden biridir.[1] Zira Yüce Yaratıcı bu
konuda şöyle buyurmuştur: “Ben onu ellerimle yarattım[2], ona en güzel şekil verdim ve ruhumdan
ona üfürdüm.”[3] Bu yüzden ruh, demirin mıknatısa
meyilli olduğu gibi yaratıcısına meyillidir. Ruhun mutlu olması, Yaratıcısı ile irtibatlı olmasına bağlıdır. Ruh,
aslından kopmamalı, onunla bağlantıyı kesmemelidir.
Bu yüzden ruhun temel gıdası vahiydir, yani onun Yüce
Allah ile iletişim halinde olmasıdır.
İnsan, Yaratıcısı ile olması gereken bu iletişimi
Peygamber aracılığı ile kurar. Peygamberin insanlığa
14
B
Haziran
B
getirdiği kutsal kitap, Allah sözü olup yaratıcı ile insan arasındaki iletişimi sürdürür. O, doğru bir şekilde
anlaşıldıkça ve gerekleri yerine getirildikçe iletişim devam ediyor demektir. Kitabın terk edilmesi ise iletişimin kesilmesi anlamına gelir.
muhtaç oldukları gibi, O’nun manevî nimetlerine de
muhtaçtırlar. Onlar, O’nun sevgisi ve yardımı olmadan mutlu bir hayatın adamı olamazlar. O’na inanıp
güvenmekle huzur bulurlar. Bu yüzden her insan
inanmak, Yüce Yaratıcıya bağlanmak zorundadır.
Yüce Allah, kullarını imtihan etmek için gönderdiği dünyada onları başıboş bırakmamıştır. Yeryüzüne gönderdiği ilk insanla birlikte onun hayat programını da göndermiştir. Bu yüzden ilk insan, aynı
zamanda ilk peygamberdir. Vahye muhatap olmuş,
ilk kitabın/sahifelerin sahibi olmuştur. Bu da, insanın
yeryüzünde vahiysiz/ilahi hayat programı olmadan
huzur içinde yaşamasının imkânsızlığını göstermektedir. Meleklerle birlikte tabi tutulduğu sınavı başaran, Allah’ın her
şeyi kendisine öğrettiği ve cennet kültürü ile dopdolu üstün bir
zeka ile dünyaya gelen Hz.Adem
de vahye muhtaçtı. İnsan aklı,
vahye dayanan hayat programını layıkıyla uygulayabilmek için
mutlaka gereklidir, ama yeterli
değildir.
Yaratıcı ile yaratılan insan arasındaki söz konusu iletişimde önemli olan, iletişimin çift yönlü olmasıdır. Yüce Allah’ın bize bahşettiği bunca nimetlere
karşı, kul olarak bizim de O’na sunabileceğimiz bir
şeylerimiz olmalıdır. Olmalı ki O’na ait olduğumuzu
gösterebilelim ve O’nun nimetlerini hak edebilelim.
Allah ile insan ilişkisini şu cümle ile özetleyebiliriz:
Yaratıcıdan kullara ilahî mesaj ve ilahî yardım; kuldan yaratıcıya bu mesaja gönül
kulağını açmak ve yardıma layık olmak. Bu ise O’nu tanımak,
O’nun ölçüleri doğrultusunda
bir hayat yaşamak, kısaca dua
ve kulluk yapmaktır. “Ben insan ve cinleri, bana kulluk
yapsınlar diye yarattım”[5],
“Sizin duanız/kulluğunuz olmasa Rabbim sizi neylesin/
size ne diye değer versin!”[6]
ayetlerinin vermek istediği mesaj
da budur.
Hz.Adem’den sonra da
kulların Rabb ile irtibatları sürdü. Yüz dört kitabın sonuncusu
olan Kur’ân’ın gelişine kadar da
devam etti bu durum. Geçerliliği
kıyamete kadar devam edecek
olan Kur’ân ile insanlığın Rabb ile olan bu irtibatı
yenilendi ve pekişti. Sahip olduğu üstün zeka (fetanet) sıfatıyla Hz. Peygamber@ de, Kur’ân ile hayatını programlamakla yükümlü tutuldu. Üstün zekası,
soyunun asil oluşu, zenginliği ve insanlar katında
onaylanmış itibarı dahi O’nu vahye/Kur’ân’a muhtaç
olmaktan kurtaramadı. Çünkü Yüce Allah’ın mesajı
geneldi: “Ey insanlar! Sizler Allah’a muhtaçsınız. Allah ise, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan
ve övülmeye layık olandır.”[4] Evet, bütün insanlar Yüce Allah’a muhtaçtır, o’nun maddî nimetlerine
İşte ruhun sağlıklı beslenmesi, bu iletişimin sağlıklı bir
zemine oturmasına bağlıdır. Bu
ise dini, temel kaynağından doğru bir şekilde öğrenmek, onu gerçek anlamda bilen kimselerden almakla
mümkündür. İlk emri‘Oku’ olan Kur’ân’ın “Bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz”[7] emri ile İbn Sirin’in hadis ilmi için söylediği “Bu ilim din işidir, dininizi kimden aldığınıza dikkat edin”[8] sözü burada tam
yerini bulmaktadır
Ruhun dengeli ve düzenli beslenmesi, temel
ibadetlerin yerli yerince ve zamanında yapılması ile
gerçekleşir. Dinin sahibinin belirlediği esasları aş-
O halde topluma yararlı, verimli insan yetiştirmek için dinden kaçmak ve korkmak
çare değildir.
Haziran
B
15
B
madan, onun koyduğu sınırları çiğnemeden, o ne
kadar ve nasıl istemişse öylece yerine getirmek. Ne
eksiltmek ve ne de fazlalaştırmak. Zaten O, bizim
için kolaylık dilemiştir zorluk değil.[9] O, her şeye bir
ölçü koymuş, her şeyin de ölçülü olmasını bizden
istemiştir. Altından kalkamayacağımız şeyleri bize
yüklememiştir.[10] Hz. Peygamberin “Siz, gücünüz
yetecek ibadetleri yapın. Allah’a yemin ederim ki siz ibadetten bıkıp usanmadıkça, Allah
kabul etmekten bıkıp usanmaz. Allah katında
ibadetlerin en makbul ve en sevimlisi, az da
olsa devamlı olarak yapılanıdır”[11], sözü bu dengeye işaret eder. Günlük olarak belli vakitlerde kılmamız istenen namaz, bizi disiplinli olmaya alıştıran
en önemli ibadettir. Namaz, insanı hayata ayarlayıp
kuran bir saattir adeta. Bu saate göre kendisini prog-
unsurlardır. Nitekim pek çok gelişmiş ülkede insanlar,
işlerine gitmeden yahut başlamadan önce yogalarla
yoğunlaşmaya çalışarak iş hayatındaki verimi artırmayı hedeflemektedirler.
Ruhun devamlı beslenmesi ise, enerji kaynağı
ile bağlantının kesintisiz devam etmesidir. Kur’ân, bu
süreyi şöyle belirler: “Sana yakın/ölüm gelinceye
kadar Rabb’ine kulluk et.”[12]
Kulun Rabbi ile irtibatının kesildiği anda yabancılaşma başlayacak, ışık kaynağı ile bağlantı koptuğu
için karanlıklarda kalınacaktır. İşte o zaman günah ve
isyan bataklıklarında bocalama, stres ve buhranlara
düşme söz konusu olacaktır. Çare ise yeniden Rabbe
dönmek, bağlantıyı yenilemek, bir daha kaynaktan
Çare doğru dini anlayıp, gereğini yapmaktır. Ruhun gıdası dindir, ama öneli olan bu
gıdayı sağlıklı, düzenli, devamlı ve dengeli bir biçimde alabilmektir.
ramlayan insanın hayatında, vakit israfı en aza inmiş
demektir. Eskilerin zamanlarını, namaz vakitlerine
göre ayarlamaları ne kadar anlamlı bir uygulamadır.
Onlar çalışma saatlerini ve randevularını namazdan
önce, namazdan sonra gibi ölçütlerle tayin ederlerdi.
Yine onlara göre saatin gelmesi, vaktin olması demek, namaz vaktinin gelmesi ile aynı idi. Bugün bazı
çevrelerin sandığı gibi namaz ve diğer ibadetler, çalışma düzenini bozan değil; aksine çalışma düzenini en
anlamlı şekilde belirleyen ve çalışma verimini artıran
kopmamaya azmetmektir. Tövbe de bu değil midir
zaten? “Ey inananlar! İçtenlikle O’na dönün.”[13]
“Rabbinize’a dönün ve O’na teslim olun..”[14].
Kur’ân insanı, Rabbini tanıyan, O’nunla irtibatı
kesmeyen ve hep O’nunla olan kimsedir. O, O’na güvenip inanan, O’na bağlanan, içini O’na döken, O’nu
anmakla huzur bulan kimsedir. Bu ise ibadeti O’na
hasretmekle ve duayı yalnızca O’na etmekle gerçekleşir. Dindar insan, asıl kaynağı olan yaratıcısı ile tanışık ve barışık kimsedir. Yine dindar kişi, iç dünyası
ile barışık olan kimsedir. Yaratıcısı ile barışık olan,
kendisi ile barışık olur, kendisi ile barışık olan hem
cinsleriyle barışık olur. Bu yüzden dindar kişi ölçülü,
dengeli, verimli ve uyumlu kişidir. O halde topluma
yararlı, verimli insan yetiştirmek için dinden kaçmak
ve korkmak çare değildir. Çare doğru dini anlayıp,
gereğini yapmaktır. Ruhun gıdası dindir, ama öneli
olan bu gıdayı sağlıklı, düzenli, devamlı ve dengeli bir
biçimde alabilmektir.
.............................................................
[1] Bkz. 17 İsra 85., [2] Bkz. 38 Sâd 75, [3] Bkz. 15
Hıcr 29, 38 Sâd 72, 32 Secde 9., [4] 35 Fâtır 15., [5] 51
Zariyat 56., [6] 25 Furkan 77., [7] 16 Nahl 43, 21 Enbiya
7., [8] Müslim, Mukaddime 7., [9] Bkz. 2 Bakara 185., [10]
Bkz. 2 Bakara 233, 286; 6 Enam 152; 7 Araf 42; 23 Müminun
62., [11] Nesâî, Kıyamü’l-Leyl 17., [12] 15 Hıcr 99., [13] 66
Tahrim 8, 24 Nur 31., [14] 39 Zümer 54.
16
B
Haziran
B
Arzularsın
Nâdânı terk etmeden, yârânı arzularsın
Hayvanı sen geçmeden insanı arzularsın.
Men arefe nefsehu kad arefe rabbehu
Nefsini sen bilmeden Sübhan’ı arzularsın.
Sen bu evin kapusun henüz bulup açmadan
İçindeki kenz-i bî-pâyânı arzularsın.
Taşra üfürmek ile yalınlanır mı ocak
Yönün Hakk’a dönmeden ihsanı arzularsın.
Dağlar gibi kuşatmış benlik günahı seni
Günahını bilmeden gufranı arzularsın.
Sen şarabı içmeden serhoş-u mest olmadan
Nicesi Hak emrine fermanı arzularsın.
Cevzin yeşil kabuğunu yemekle tad bulunmaz
Zâhir ile ey fakih Kur’an’ı arzularsın.
Gurbetliğe düşmeden mihnete satışmadan
Kebap olup pişmeden püryanı arzularsın.
Yabandasın evin yok, bir yanmış ocağın yok
Issız dağın başında mihmanı arzularsın.
Ben bağ ile bostanı gezdim hıyar bulmadım
Sen söğüt ağacından rummanı arzularsın.
Başsız kabak gibi bir tekerleme söz ile
Yunusleyin Niyazi irfanı arzularsın.
Niyazi Mısrî (1617-1694)
Nâdân : Haddini bilmez, cahil, Yârân : Dost(lar), Men arefe nefsehu, kad arefe rabbehu : Nefsini bilen, Rabbini bilir,. Kenz-i
bî-pâyân : Bitmez tükenmez hazine, Taşra üfürmek : Dışarıya
üflemek, Yalınlanmak : Parıldanmak , ateşin harlanması, Gufran
: Allah’ın affı, Serhoş-u mest : Manevi lezzet sarhoşu, Mihnet :
Çile, sıkıntı , Püryan : Yanık, yanmış, Mihman : Misafir, Rumman
: Nar, Yunusleyin : Yunus gibi
Haziran
B
17
Kalpler Niçin Mühürlenir?
Yrd. Doç. Dr. İsmail ALTUN
Kur’ân-ı Kerîm’de
Ñ ­Õ ¶Ò xÕ wÓ ³bÒ ­Õ Ѫ¬Õ Ñ N­Õ ·Ò ÑbxÕ wÑ ²ÑNÑN­Õ ·Ó ÁÕ Ñ«–Ñ KÏ X¹Ñ ~
°¹³Ò ®Ó QÕ ÒÀÊ
Ñ XÕ ¸yÒ ŸÑ ¦Ñ ±Ñ ÀwÓ ÑªÔ X°Ñ Ô ÓR
in
âfirler
k
,
n
ı
il,
Teâlâ’n
en değ
k
r
Allah
u
r
u
pd
ı,
i duru
n
i
r
malar
e
n
l
a
l
p
a
kalp
s
i,
inkâra
n
ı
r
tmeler
a
e
l
r
b
on
i
k
ı
arı,
malar
l
aşmal
o
i
p
d
i
d
l
a
ta
h
oğruya
d
e
larına
v
u
z
e
r
t
a
a
k
n
i
ini
hak
,
efisler
n
n
meleri
t
e
e
k
r
y
i
a
k
l
e
ea
ger
katlerl
i
k
aları
a
m
h
l
k
o
a
z
r
i
s
a
uy
yet
en
amimi
s
ı
s
stinad
i
a
c
e
a
y
i
s
ı
g
l
k
bi
.
hî bir
a
l
i
ktadır
e
l
a
y
i
m
l
b
ı
e
ş
b
se
nla
ndiği a
e
l
r
ü
h
mü
“Şüphesiz ki o küfre saplanıp kalanları
uyarsan da, uyarmasan da onlara göre birdir;
inanmazlar.” buyrulmaktadır.1 Hâlbuki bilinen bir husustur ki, kâfirlerin bir kısmı hidayete ermekte bu gün
kâfir olsa da yarın Müslüman olabilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki bu ayet-i kerimede ±ÀwÓ ÑªÔ X kelimesinin başında
yer alan “ ¨X ” takısı istiğrak için değil, ahd içindir. Yani
ayette, kâfirlerin tamamı değil, inkâra son verme niyeti olmayan ve dolayısıyla küfür üzere ölmeleri mukadder olan belli bazı kâfirler kastedilmektedir. Tabir caizse
inkârcılardan bir kısmı, hakkı görseler de görmeseler
de, doğruyu bilseler de bilmeseler de inkârlarından vazgeçmeyeceklerine dair Allah Teâlâ’ya dilekçe sunmuşlardır. Allah Teâlâ da bunların dilekçelerini kabul etmiş
ve kalplerini mühürlemiştir. Nitekim bu ayet-i kerimeyi
takip eden ayette;
­Á“Ó –Ñ ZX
Ò ÑÔ ­Ñ cÑ Ñr
Ï wÑ –Ñ ­Õ ·Ò Ѫ¸Ñ Ï^¸Ñ Y уšÓ ­Õ ¶Ó xYÓ ‡Ñ \Õ Ñ N»Ú Ñ«–Ñ ¸Ñ ­Õ ·Ó —Ó ¯Õ ~Ñ »Ú Ñ«–Ñ ¸Ñ ­Õ ·Ó \Ó ¹«Ò ¢Ò »Ú Ñ«–Ñ ÃX
“Allah onların kalplerini ve kulaklarını
mühürlemiştir. Gözlerine de bir perde inmiştir.
18
B
Haziran
B
Bunların hakkı büyük bir azaptır.” buyrulmuştur.2
Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimede kalpleri mühürlenen kimselerden bahsedilmekte ve bu kimseler için
büyük bir azap olduğu belirtilmektedir. Ancak Allah
Teâlâ’nın kalpleri mühürlemesi sebebiyle onlar inkâr
etmiş değil, tam tersine inkâra saplanmaları sebebiyle
Allah Teâlâ onların kalplerini mühürlemiştir. Bir başka
ifadeyle birinci ayet, ikinci ayetin sonucu değil sebebidir. Yani bir kişi doğruyu görüp bildiği, hak ve hakikati anlayıp idrak ettiği halde doğruyu kabule yanaşmaz, sahtekârlık yapar ve yanlışta ısrar ederse Allah
Teâlâ o kişinin kalbini mühürler. Kişi, imansızlığının
faturasını Rabbine kesemez. İmansızlığından bizzat
kendisi sorumludur, vebalini başkasına yükleyemez.
Ñ ÑÃX
^Ð xÑ Ô vÑ ¨YÑ £Ñ gÕ ®Ó ­Ò «Ó “Õ ÑÀÊ
Ô °Ñ Ô ÓR
“Allah Teâlâ kimseye zerre kadar zulmetmez.”3 O, kulunun kalbini mühürleyip sonra da
iman etmemesinden dolayı kuluna azap etmekten
münezzehtir. Bu sebeple hiç kimse ikinci ayetin, birinci ayetin sebebi olduğu vehmine kapılmamalıdır.
İkinci ayet, birinci ayetin sebebi değil sonucudur. İşte
konuyla ilgili birkaç ayet-i kerime:
yÓ ÁÕ ›Ñ \Ó KYÁÑ ]Ó ²Õ Ñ ÆX­Ò ·Ó «Ó cÕ ¢Ñ ¸Ñ ÓÃX
Ô `Y
Ó ÑÀMÑ\ ­¶Ó yÕÓ Ÿ¦Ò ¸Ñ ­Õ ·Ò ¢Ñ YÑgÁ®ÓÔ ­·Ó ‹Ó £Õ Ѳ Y¯Ñ ]Ó žÑ
Ñ žÑ ­Õ ¶Ó yÕÓ Ÿ§Ò \Ó Y·Ñ ÁÕ Ñ«–Ñ ÃX
°Ñ ¹³Ò ®Ó QÕ ÒÀ Ë
Ò Ô •Ñ ]Ñ ŽÑ ©Õ Ñ\ 
Ï «Õ šÒ Yѳ\Ò ¹«Ò ¢Ò ­Õ ·Ó Óª¹Õ ¢Ñ ¸Ñ ¡ā nÑ
ÑÔ R
ÎËÁ«Ó ¢Ñ Ê
Ó
“Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah’ın ayetlerini inkâr etmelerinden,
peygamberleri haksız yere öldürmelerinden
ve “kalplerimiz muhafazalıdır” demelerinden
dolayı (başlarına türlü belalar verdik. Onların kalpleri muhafazalı değildir), tam aksine
inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini
mühürlemiştir. Artık onlar inanmazlar.”4
XÕ ¹Ò²Y¦Ñ Y¯Ñ žÑ `YÑ
Ó ³ÁÓÔ ]Ñ ªÕ Y\Ó ­¶Ò ¸ÒPMkÑÑ ž­Õ ·Ó ®Ó ¹Õ ¢Ñ »ÑªÓR ÎË~Ò xÒ ´Ó uÓ —Õ Ñ\±®Ó YѳgÕ —Ñ Ñ\­ÒÑ Ô f
±Ñ ÀuÓ cÑ —Õ ¯Ò ªÕ XZ¹«
Ó ¢Ò »Ñ«–Ñ •Ò ]Ñ Õ Ѳ¥Ñ ÓªwÑ ¦Ñ ©Ò ]Õ ¢Ñ ±®Ó µÓ \Ó XÕ ¹\Ò wÑ Ô ¦Ñ Y¯Ñ \Ó XÕ ¹³Ò ®Ó QÕ ÁÒ Óª
“Sonra, onun ardından birçok peygamberi kendi toplumlarına gönderdik. Onlara apaçık mucizeler getirdiler. Fakat onlar önceden
1 Bakara, 2/6.
5 Yunus, 10/74.
Haziran
2 Bakara, 2/7.
6 Mümin, 40/35.
B
yalanlamakta oldukları şeye inanacak değillerdi. İşte biz haddi aşanların kalplerini böylece mühürleriz.”5
Ñ Ô `Y
uÑ ³–Ó YcÎ £Õ ®Ñ yÑ ]Ò ¦Ñ ­Õ ¶Ò YÑbÑN°Y
Ó ÑÀL¿žÓ °Ñ ¹ÒªtÓ YkÑ ÒÀ ±Ñ ÀwÓ ÑªÔ X
Ð Ñ «Õ ~
Ò yÓ ÁÕ ›Ñ \Ó ÓÃX
ÑÔ
xÐ Y]Ñ Ô j
Ò Ñ Ô •Ò ]Ñ Õ ÑÀ¥Ñ ÓªwÑ ¦Ñ X¹³Ò ®Ñ L±Ñ ÀwÓ ÑªÔ XÑu³–Ó ¸Ñ ÓÃX
Ñ yÐ ]ÓÔ §Ñ cÑ ®Ò [Ó «Õ ¢Ñ ©ÓÔ ¦Ò »Ñ«–Ñ ÃX
“Onlar kendilerine gelmiş hiçbir delil
olmaksızın, Allah’ın ayetleri hakkında tartışan kimselerdir. Bu ise Allah katında ve iman
edenler katında büyük öfke ve gazap gerektiren bir iştir. Allah, her kibirli zorbanın kalbini
işte böyle mühürler.”6
±Ñ ÀwÓ Ñ«Ô Óª X¹ÒªY¢Ñ ¤Ñ uÓ ³–Ó ±Õ ®Ó X¹jÒ yÑ ÑrXvÑ ÓR»cÑ Ô n
Ñ ¥Ñ ÁÕ ÑªÓR•Ò ¯Ó cÑ Õ ÑÀ ±®Ñ Ô ­·Ò ³Õ ®Ó ¸Ñ ­Õ ·Ó \Ó ¹«Ò ¢Ò »Ñ«–Ñ ÃX
Ò Ñ Ô •Ñ ]Ñ ŽÑ ±Ñ ÀwÓ ÑªÔ X ¥Ñ WÓ Ñª¸Õ Ò N YΟӲL ¨YÑ ¢Ñ XvÑ Y®Ñ ­Ñ «Õ —Ó ªÕ X X¹bÒ ¸ÒN
­Õ ¶Ò KX¹Ñ ¶Õ Ñ NX¹—Ò ]Ñ ÑbÔ X¸Ñ “Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat
senin yanından çıktıkları zaman (alay ederek),
kendilerine bilgi verilmiş olanlara, “Az önce
ne söyledi?” derler. İşte bunlar, Allah’ın, kalplerini mühürlediği ve nefislerinin arzularına
uyan kimselerdir.”7
»Ñ«–Ñ ­Ñ cÑ Ñr¸Ñ ­Ð «Õ –Ó »Ñ«–Ñ ÃX
Ò Ñ Ô µÒ Ñ«Ô ÑŠÑN¸Ñ ´Ò X¹Ñ ¶Ñ µÒ ·Ñ ѪÓR wÑ ÑsÑbÔ X ±Ó ®Ñ aÑ ÀÕ Ñ NyÑ žÑ Ñ N
ÃX
Ó Ñ Ô uÓ —Õ Ñ\ ±®Ó µÓ ÀuÓ ·Õ ÑÀ ±¯Ñ žÑ Î^¸Ñ Y уšÓ ´Ó yÓ ‡Ñ Ñ\ »Ñ«–Ñ ©Ñ —Ñ jÑ ¸Ñ µÓ ]Ó «Õ ¢Ñ ¸Ñ µÓ —Ó ¯Õ ~
Ñ
°Ñ ¸yÒ ¦Ñ Ô wÑ ÑbËÑÑ žÑN
“Nefsinin arzusunu ilah edinen, Allah’ın;
(halini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve
kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği
kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp
ibret almayacak mısınız?”8
Bu ayet-i kerimeler dikkatle incelendiğinde,
Allah Teâlâ’nın, kâfirlerin kalplerini durup dururken
değil, onların inkâra saplanmaları, haddi aşmaları,
kibretmeleri, hakikate ve doğruya talip olmaları gerekirken nefislerinin arzularına uyarak hakikatlerle alay
etmeleri, kısacası samimiyetsiz olmaları sebebiyle ilahî
bir bilgiye istinaden mühürlendiği anlaşılmaktadır.
3 Nisa, 4/40.
7 Muahmmed, 47/16.
4 Nisa, 4/155.
8 Casiye, 45/23.
19
Allah’ın Rızası En Büyüktür
Ahmet YAŞAR
Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla
Allah Zülcelâl’e hamd ü senâlar, Rasulüne (s.a.v),
âline, ashabına, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn ile kıyamet sabahına kadar Kur’an ve Sünnet üzere yaşayanlara salât ü
selamdan sonra;
Bilmeliyiz ki, dünya fâni bir âlem ve aynı zamanda da bir gurbet hayatıdır.
r
i yerle
k
a
d
n
ı
alt
ğımın
a
y
dim de
a
y
e
e
k
s
ş
t
i
e
g
e
“K
a
ennem
h
e
c
urund
p
z
ı
l
u
ı
h
r
a
n
y
ni
Rabbi
n
i
r
an bir
e
l
ş
i
r
e
p
Âlem
ve
ahcup
.”
m
e
l
y
bö
seydim
e
m
ş
ü
ad
durum
Gurbete çıkan bir kimse bir gün gurbetten döneceği gibi bizler de çıktığımız bu fâni gurbet âleminden
bir gün muhakkak geri döneceğiz.
Önümüzde sonsuz ve hayatı ebedi olan bir âlem
vardır. O âleme bu âlemden neler götürebilirsek orada
onları bulacağız ve onlardan faydalanacağız. Bu hususu
Allah Zülcelâl Hazretleri Necm Süresi’nde “O âlemde
insanoğlu için sadece çalıştığının karşılığı vardır.” buyurarak bizlere bildirmektedir.
Allah Zülcelâl Hazretlerinin ebedi âlem için vaat
ettiklerini ve kazandıklarımızı bu âlemde göremediğimiz
için ihmalkârlığa kapılmaktayız.
20
B
Haziran
B
Allah Zülcelâl Hazretleri bizleri bu hususta uyarıp, çalıştıklarımızın karşılıklarının en güzel şekilde
bâki âlemde görüleceğine dikkatimizi çekerek bizleri
uyarmakta ve bizleri imtihan dünyası olan bu fani
âleme gönderdiğini haber vermektedir. Bizler de bir
ferd olarak öncelikle nereden gelip nereye gitmekte
olduğumuzu düşünürsek ve gittiğimiz yerde de ancak
çalıştıklarımızın karşılığını göreceğimizi bilirsek dünya
hayatında en büyük sermayemiz olan ömrümüzün
kıymetini daha güzel takdir eder ve bu ömrü sadece
fâni hayatı kazanmak için sarf etmenin hiç de doğru
olmadığını anlarız.
Allah Teâlâ Hazretlerinin bizlere verdiği sayısız
nimetler karşılığında bizlerden neler istediğini de düşünmeliyiz.
Peygamber (s.a.v) Efendimiz bir hadis-i şerifinde “Hiç kimse hesap âleminde dört sorunun
cevabını vermeden ayağını yerinden kımıldatamaz.” buyurmaktadır.
a. Ömür
sermayeni
a. Ömür
sermayeni
nerede
harcadın?
nerede
harcadın?
Rabbimiz, “Ey kulum dünya hayatında ne
kadar yaşadın ve bu hayatı ne şekilde yaşadın?” diye sorar. Kul buna bir şekilde cevap veremez.
Bunun üzerine kula hayatının raporu okunmaya başlar. Kul büyük bir mahcubiyet, şaşkınlık, pişmanlık ve
hasretlik içerisinde boynu önüne eğilmiş bir şekilde
okunanları dinleyince:
“Keşke ayağımın altındaki yerler yarılıp
cehenneme gitseydim de Âlemlerin Rabbinin
huzurunda böyle mahcup ve perişan bir duruma düşmeseydim.” diye düşünür.
Allah Zülcelâl de:
“Ey kulum bir ömür boyu aldığın nefeslerin şu kadarını hevâ ve heveslerinin peşinde koşup boşu boşuna harcayarak fani dünya
hayatının peşinde tükettin. Benim huzuruma
benim için ise nefeslerinin çok azını veya hiç
birini harcamadan niçin geldin?” buyurur.
Rabbimizin hesap günü soracağı bu soruları
şimdiden düşünerek sahip olduğumuz en büyük nimet olan ömür sermayemizi boşu boşuna zayi etmekten nasıl kurtulacağımızı öğ-renmeliyiz. Bunun için de
Allah’ın (c.c) kitabındaki emir ve yasakları ile Rasulullah’ın (s.a.v) hayatını öğrenip aynı şekilde hayatımıza
tatbik etmenin gayretinde olmalıyız.
Öğrenmeliyiz ki bu fâni dünya âleminde neler
yaptığımızı, yaptıklarımız sebebi ile neler kaybettiğimizi veya kazandığımızı anlayabilelim. Ve kaybettiğimiz ve bir daha bulamayacağımız ömür sermayesinin
hasretliği ile bir an önce daldığımız gafletten uyanıp
toparlanıp, ihmalkârlıklarımızı terk ederek tövbekârlardan olalım.
Bu hususta bizleri uyaran Rasul-i Ekrem (s.a.v)
Efendimiz bir hadis-i şerifinde: Sonra tevbe ederim
diyenler helak olmuştur.” buyurmaktadır.
Bilmeliyiz ki ancak yaşadığımız an bizimdir.
Sonraki anlar bizim değildir.
Şunu da bilmeliyiz ki Allah Teâlâ’nın bize vermiş
olduğu ömür sermayesinin kıymetini sadece aklımızla
takdir edemeyiz. Bunun sebeple sahip olduklarımızın
kıymetini hakkıyla bilebilmemiz için Allah Teâlâ (c.c)
Hazretleri nebiler, rasuller ve onlarla birlikte kitaplar
yollamıştır.
Efendimiz bir hadis-i şerifinde: Sonra tevbe ederim diyenler helak olmuştur.”
buyurmaktadır.
Bilmeliyiz ki ancak yaşadığımız an bizimdir. Sonraki anlar bizim değildir.
Haziran
B
21
B
Kul, Allah Teâlâ tarafından kendisine ikram edilen bu ömrü nerelere sarf edersem veya ne ile değiştirirsem karlı çıkarım araştırması ile hayata başlayamadı ise bu anda kendisine çekilip “Allah Teâlâ’nın
bana vermiş olduğu bu ömür sermayesini nerelere
sarf ediyorum neler kazanıp neler kaybediyorum?”
diyerek tefekkür edip zaman kaybetmeden yaratılış
gayesine dönüş yapmalıdır.
Çünkü ömür sermayesini sarf edeceğin bir şey
muhakkak sahip olduğun ömür nimetinden daha
kıymetli olmalı ve az veya çok muhakkak bir sermaye elde etmelisin. Eğer ömrünün karşılığında bir şey
kazanamıyorsan hiç değilse zarar etmeye başladığını
düşünüp anlayarak gerekli tedbirleri almaya ihtiyaç
hissetmezsen; Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi son nefeste “Eyvah! Başıma gelen hasretlik günleri…” diye
feryat etmekten başka yapacak bir şeyin olmaz.
Dünya hayatını hakkıyla değerlendiremeyerek
sonsuz hayata göç edenlerin “eyvah” sedalarının
sonu gelmeyeceği inancıyla bakarsak, dünya hayatının bütün varlığıyla insanların hak ile batıl mücadelesi verdikleri bir sahne olduğunu görürüz.
Şimdi ömrünüzü en çok sevdiklerinizle mukayese ediniz ve bunlardan hangisiyle öm-rünü değiştirirsen karlı çıkacağının, hangisiyle değiştirirsen zarar
edeceğinin hesaplarını bir an evvel yapmanın gayretinde olunuz.
Eğer insanlar ömür sermayesini nerelerde kazanıp nerelerde kaybedeceğini düşünebilirse dünyevî
menfaatler için kavgalar, gürültüler, davalar, itişme
ve tartışmalar, huzursuzluklar meydana gelmez. O
zaman dünya cennet misali bir hayatın yaşandığı bir
âleme dönüşür.
Bunu düşünemeyen insanlar ömürlerini heva
heveslerinin peşinde sarf etmek için harcamaya başlayınca menfaat çatışmaları meydana gelir. Bu insanların bazıları makam ve mevkilere haris olurlar
ve bunları elde etmek için her türlü mücadeleyi verip
insanları öldürmekten çekinmezler.
Kimileri kapitalist düşünceye sahip olurlar ve
servet sahibi olmak için insanlarla mücadele etmekten ve bu hususta zâlimleşmekten asla çekinmezler.
Şahsi menfaatlerini düşünmekten başka dertleri olmayanlar için menfaat çatışmaları kaçınılmazdır.
İçinde yaşadığımız dünya bunu ispat eden hadiselerle
doludur ve hepimiz etrafımızda yaşanan bu hadiselerin şahitleriyiz.
İnsan akl-ı selim sahibi olarak düşünecek olursa; insanoğlunun bu âlemde bir bekçi olduğunu veya
yolcu olduğunu anlar.
Her makamdaki insan o makamın bekçisidir ve
o makamdaki işlerden mesuldür. Bir gün gelir bulunduğu makamda yaptıklarının hesabını verir. Dünyanın yaratıldığı ilk günden bu güne menfaat kavgaları
sürmekte ve bu uğurda yani makam, mevki, menfaat
ve güç elde etmek için kavgalar ve dövüşler meydana
gelmekte. İnsanlardan ölenler ve öldürenler olmaktadır. Eğer bizler de onlar gibi bir hayat yaşayarak bu
dünyadan gidersek “eyvah” diye feryat edenlerden
oluruz. Bu duruma düşmemek için kâr ve zararımıza
dikkat ederek bu âlemden kâr hanesi dolu olarak ayrılmanın gayretinde olmalıyız.
Dünya hayatındaki her ferdin vazifelerini hakkıyla yerine getirmesi dünya için huzur ve saadetin
anahtarıdır. Bu aynı zamanda cennetin de anahtarıdır.
“Allah Teâlâ’nın bana vermiş olduğu bu ömür sermayesini nerelere sarf ediyorum
neler kazanıp neler kaybediyorum?” diyerek tefekkür edip zaman kaybetmeden yaratılış
gayesine dönüş yapmalıdır.
22
B
Haziran
B
İnsan ne düşünürse düşünsün bu âlemden
dünya saadetinin ve cennetin anahtarını kaybederek
giderse evvela Âlemlerin Rabbinin huzurunda nasıl
mahcup duruma düşeceğini düşünmeli ve bunu aklından bir an dahi olsa çıkarmamalıdır.
Kul bilmelidir ki dünya hayatında sahip olduğu
ömür sermayesinin karşılığı olarak dünya metaından
eşit olan hiç bir şey yoktur.
Ne makamınız, ne mal ve mülkünüz, ne de
sahip olduğunuz varlıkların hiç biri zayi edilen bir
ömürle asla mukayese edilemez.
Mü’min kullar bu sorunun cevabı için de hazırlıklarını yapmalıdır.
Allah Zülcelâl “Ey kulum sana ne güzel ve
değerli azalar vermiştim bunları nerelerde kullandır. Sana göz vermiştim, kulak vermiştim,
dil vermiştim. O gözünle nerelere baktın, kulağınla neleri dinledin ve dilinle neler konuştun?” buyurur.
Ayrıca Rabbimiz bizlere dünya hayatında bütün
ihtiyacımızı karşılayacak olan âzâlar vermiştir. Bütün
bu âzâlarımızı nerelerde kullandığımızın hesabını bir
gün muhakkak vereceğiz.
Demişler ki:
“Ömür mü kıymetlidir, yakutlar mı?”
“Ömür kıymetlidir.
Çünkü ömür varsa yakutlar kazanılır. Ömür
biterse yakutlar hiç bir
işe yaramaz.”
Kul bilmelidir ki dünya hayatında
sahip olduğu ömür sermayesinin
karşılığı olarak dünya metaından eşit
olan hiç bir şey yoktur.
Bunun için yaşadığımız hayatın değerini bilelim. Fâni ve belirli bir hayat
için ömrümüzü heba etmeyelim.
Bedenini
nerelerde
b.b.
Bedenini
nerelerde
heba
ettin?
heba
ettin?
Rabbimizin bize ömür sermayesinden sonra
ihsan buyurduğu nimetlerin birisi de bedenimizdir.
Hesap günü sorulacak olan ikinci sual ise bedeninizi
nerelerde çürüttüğünüzdür.
Rabbimiz bizlere insan
olmamız hasebi ile akıl ve
kalp de vermiştir. Hesap
günü aklımızı nasıl kullandığımızın ve kalbimizle neler
düşündüğümüzün hesabını
da soracaktır. Bu sorunun
cevabını da bu âlemde düşünmeye, öğrenmek için
araştırmaya gayret etmeliyiz.
Bütün bu hususları
düşünürsek, bizlere ihsan edilen ömür ve beden nimetini asla boşa harcamamamız gerektiğini anlarız. Bu kıymetli sermayemizi değersiz ve fâni düşünceler uğruna heba etmeyiz.
Bu âlemden ebedi âleme göçen gerek cennet
gerekse cehennem ehlinin hasretlik rüzgârlarını hissedebilsek fâni dünya nimetlerine karşı olan bu arzularımız sona ererdi.
Allah Teâlâ Hazretleri bizlere akıl nimetini ihsan
buyurmuş ve dünyayı da fâni bir hayat olarak bizlere
tanıtmıştır. Ayrıca sonsuz hayatımızı da insanoğlunun
yaratılış gayesi olarak bizlere bildirmiştir.
İnsanoğlu dünya hayatında zarûrî ihtiyaçlarını
helalinden kazanmaya çalışınca hem dünyasını hem
de ahiretini kazanmış olur. Böylece dünyanın saadetine ererken ebedi hayatın da saadetine kavuşmuş
olur.
Bu düşünceyi kaybetmeden yaşarken bize
ömür sermayemizi yani bize ihsan edilen hayat nime-
Haziran
B
23
B
timizi neyle değiştirirsek karlı çıkarız sorusuna verecek
cevabımız “Allah rızasıdır.” Bu cevap, bu sorunun
tek ve doğru cevabıdır. Bunun dışındaki hiçbir şey
asla ömür sermayemizin, hayat nimetimizin ve bizlere
ihsan edilen bedenimizin karşılığı olamaz.
Bütün arzumuz,
Gayretimiz,
Himmetimiz,
İlim tahsilimiz,
Sadece Allah rızasını kazanmak için olmalıdır.
Allah Zülcelâl Hazretleri de “Zerre kadar Allah rızası (her şeyden) daha büyüktür.” buyurmaktadır.
Bizler en büyük Allah’tır inancının sahibiyiz.
“Allah’ın rızası en büyüktür.” buyurarak
ömür sermayemizi Allah’ın rıza yolunda harcayabilirsek dünya ve ahiretin mükâfatlarına sahip oluruz.
O zaman kazanırız.
O zaman sevinç ve müjde ile bu âlemden göçeriz.
Eğer Allah rızasını kazanamazsak hasretlik ve
pişmanlık içerisinde yola çıkarız.
Allah (c.c) Hazretleri bizleri her şeyi olduğu gibi
anlamaya, yaşamaya gayret edenlerden kılsın.
Her yerde hayatının hedefini Allah’ın rızası olarak düşünenlere ve yaşayanlara selam olsun.
Sahip
olduğun
ilimle
c. c.
Sahip
olduğun
ilimle
nasıl
nasıl
amel
ettin?
amel
ettin?
İnsanoğlunun hayatı, beden sağlığı ve sıhhatinden sonra en faziletli ve değerli sermayesi ilimdir
diyebiliriz.
İlahi huzurda tevhid ilminden gafil olmanın
mazereti kabul edilmez. Cehaletin mazeret olarak ka-
bul olunmayacağı o âlemde sıkıntıya düşmemek için
tevhid ilmi ile ilgili meseleleri bir an evvel öğrenmeli, öğrendiğimiz hususları tefekkür ederek hayatımıza
aktarmanın gayretinde olmalıyız.
Akıl sahibi mü’min ilk olarak, Allah Zülcelâl’ı
tanımak, sıfatlarını, esma ve fiillerini öğ-renmekte
cehaletin mazeret olarak geçerli olmayacağının hesabını yapmalıdır. Çünkü insan kendisine lütfedilen
akıl nimeti ile kendisinin ve bütün kâinatın yaratıcısını
bulmaya mecburdur. İnsan ancak bu şekilde kendisine ihsan edilen akıl nimetinin şükrünü eda edebileceği için Allah Zülcelâl’ın zatına, sıfat ve ef’aline ait
olan ilmi tahsil etmesi iman esaslarındandır. Bundan
dolayı “ilim” imanın sıhhat şartlarından biri olmuştur.
Hesap günü ilahi huzurda kulun Allah Teâlâ
Hazretlerine “Seni tanıyamıyordum, esma ve
sıfatlarını bilmiyordum, işlerini öğrenmemiştim” demesinin hiçbir geçerliliği olmadığı gibi kendisine hiçbir faydası da yoktur.
Allah Teâlâ Hazretleri bu hususu “Onlar af
dilemek isteyecekler ama bu istekleri geçerli
olmayacaktır.” buyurarak bizlere bildirmiştir.
Bilmeliyiz ki ilim; Allah Teâlâ Hazretleri tarafından her zerre ve kürenin, her güzel ve kötü ahlakın,
her doğru ve yanlışın, her faydalı ve zararlı şeyin, olduğu gibi anlaşılması için koyulmuş ilahi bir ölçüdür.
İlahi huzurda tevhid ilminden gafil olmanın mazereti kabul edilmez. Cehaletin
mazeret olarak kabul olunmayacağı o âlemde sıkıntıya düşmemek için tevhid ilmi ile ilgili
meseleleri bir an evvel öğrenmeli, öğrendiğimiz hususları tefekkür ederek hayatımıza
aktarmanın gayretinde olmalıyız.
24
B
Haziran
B
İlim tahsil edenler eğer Allah (c.c) tarafından
konulan bu ilahi ölçüleri bularak hakkıyla kavrayabilirseler; gördüklerini ve dinlediklerini doğru anlar,
doğru anlatır ve doğru olarak yaşarlar. Demek oluyor
ki bu ilahi ilimde asla bir ayrılık yoktur.
Tevhid inancını ifade eden “la ilahe illellah”
kelimesi, ilmin bütün dallarını bir araya toplamış ve
Allah’ın koymuş olduğu ölçüde birleştirmiştir. Tevhid
kelimesi kişiyi Allah Teâlâ’nın zatında tevhide ulaştırdığı gibi ilmin her meselesinde de insanları tevhid
noktasında birleştirir.
âlime illellah” sırrı ortaya çıkardı. O zaman ferler,
aileler ve cemiyetlerde la âlime illellahın tecellileri
aşikâre olarak görülürdü.
Bundan dolayı tevhid ilmini mana ve mahiyetini çok iyi düşünmeli ve her şeyin ölçüsünü Allah’ın
(c.c) koyduğu gibi öğrenmeye çalışmalıyız ki hesap
günü Allah Zülcelal’ın “Niçin ilim için koymuş
olduğum ölçülere göre yaşamadın?” sorusuna
vereceğin cevabın ne kadar zor olduğunu anlayabilelim.
Ahmet böyle demişti, Mehmet böyle demişti,
falancı
da şöyle demişti diye sayıp durmaya başlaMü’minler olarak bunu idrak edebilirsek ilahi
ilimde değişken ve farklı hükümler olmadığı inancı- dığın vakit Allah Zülcelal’e ilim sıfatında ortaklar
göstermeye başlamışsın dena varırız. O zaman ilimdeki
mektir. Allah’a hangi sahada
hakikate eren insanlık âlemi
olursa olsun ortak koşmaya
birlik ve beraberlik içerisinde
Bütün arzumuz,
başlayan insanlar, acaba
yaşar.
ehli tevhitten midir yoksa
Gayretimiz,
ehl-i şirkten midir diye düBilmelisiniz ki sadece
Himmetimiz,
şünmeliyiz. .
Allah Teâlâ’nın birliğini isİlim tahsilimiz,
pat ederek ehli tevhid olup
Sadece Allah rızasını kazanmak
İlimdeki hesap bu
kurtulacağını
düşünenler
için
olmalıdır.
noktanda
başladığı için çok
yanılmıştırlar. Bu düşüncede
dikkatli olmalıyız.
olanlar hem kendilerini hem
de dünyayı bir felaket çukuruna sürüklemiştirler bundan
sonrada sürükleyeceklerdir.
Öncelikle sadece Allah’ı tevhid etmek için bağırıp, çağıran ve nefsin hevası peşinde koşanları âlim
kabul ederek peşlerine koşmanın ne büyük felaket
olduğunu yaşadığımız dünyada her gün seyretmekteyiz.
Her kes Allah’ın koyduğu ölçülere göre ilim
tahsil etmiş olsaydı “la ilahe illellah” derken “la
Eğer insan ilmini Allah
Teâlâ’nın koyduğu ölçülere göre
öğrenmiş ise o zaman hesabın ikinci kademesine geçilir. Bu merhalede
“Gel bakalım ey kulum, sahip olduğun
ilminle nasıl ameller yaptın?” sorusunun muhatabı oluruz.
Bu sorunun karşılığındaki cezayı da Rasul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz aşağıdaki hadis-i şerifte hatırlattığı gibi düşünmeliyiz.
Rasul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz: “İnsanların
içerisinde en şiddetli azap çekecek olan bildiklerini yaşamayan âlimdir.” buyurmuştur.
Bu hususta hesap günü önümüze iki mühim ve
büyük ilmi mesele ve bunların suali çıkmaktadır.
Birincisi sahip olduğumuz veya öğrenmeye çalıştığımız ilmin kaynağının Allah’ın koyduğu ölçülere
uygun olup olmadığı. İkincisi ise Allah’ın koyduğu
ölçülere uygun ise onunla amel edip etmediğimizdir.
Haziran
B
25
B
Bunların hesabını şimdiden en ince noktasına
kadar düşünmeye mecburuz.
Bilmeliyiz ki Allah’ın koyduğu ölçülere uygun
olmayan hususları ilim zannedersek öncelikle kendimiz aldatırız, ardından insanlık âlemini aldatarak dünyamızı bir felaket çukur haline getiririz. Aynı zamanda
ahiretinde en büyük cezasına muhatap oluruz.
Gaflet içerisine düşünce zannederiz ki en iyi
bilen, en doğru konuşan benim. Sonra zanlarımızın
ilahi rızaya uygun olmadığını öğreniriz. Bu zannımız
sebebi ile dünya hayatında iyilikler yaptığımızın kanaati ile yaşayarak dünyadan göçünce elimizde bir
şey kalmadan ilahi huzurda hesaba doğru yolcu olduğumuzu görürüz. Eğer mü’minler olarak bu iki seviyedeki ilmi mesuliyetin altından kalkamazsak Allah
Zülcelal’in en şiddetli azabına muhatap olacağımızı
Rasulullah’ın (s.a.v) bizlere hatırlattığı gibi anlamaya
ve anlatmaya gayret etmeliyiz.
Bilmeliyiz ki tevhid ilminin ölçüsü de Rasul-i
Ekrem’in (s.a.v) sünnet hayatıdır. Eğer ilmi Rasulullah’ın (s.a.v) hayatından Allah Teâlâ (c.c) Hazretlerinin koyduğu ilahi ölçüleri öğrenebilirsek, öğrendiklerimizi en güzel şekilde kavrayıp yaşayabilirsek asr-ı
saadetteki gibi birlik ve beraberlik içerisinde bir hayat
yaşayarak ilimde de tevhide ermiş oluruz. İlimde tevhide ulaşınca Allah’ın (c.c) dünyevi ve uhrevi azaplarından da kurtulmuş oluruz.
Onun için Allah Zülcelal Hazretleri bir hadis-i
kudside “La ilahe illellah benim hisarımdır.
Her kim bu hisarın içerisine girerse azabımdan emin olur.” buyurarak bu hakikati bizlere bildirmiştir.
Allah Zülcelal Hazretlerini sadeceı zatında tevhid edip esma ve sıfatları ile efalinden haberi olmayan insanlar tevhid ilmine ulaşamadıkları için kendi
seviyesindeki mahlukun peşine koşarlar Peşlerine
koştukları bu insanların onları insanlıktan, tevhidden,
İslam’dan, Peygamberden, Kur’an’dan uzaklaştırdıklarının farkında olmazlar.
Bu hususların farkında olmayan insanları bir an
evvel uyararak içinde bulundukları yanlışlara dikkatlerini çekmeliyiz. Tevhid akidesini tamamlayan toplum ile tevhid dışı olan toplumu bir görerek “diyalog”
sözünü lisanlarına alanlar ve insanlara bunun doğru
olduğunu anlatma gaflet ve hıyanetliğinde bulunanlar
maalesef tevhidden hiçbir haberi olmayan gafillerdir.
Bu gibi kimseler hesap âlemine gitmeden, dünya hayatında yanlışlarını ilan ederek hem Rabbimizden af dilemeli hem de yanlış yola sürükledikleri insanlara yaptıkları işlerin yanlış olduğunu ilan ederek,
mahşer günü bütün insanlığı aleyhlerinde şahit tutup
“biz ehl-i tevhid olmadan, sapıklık içerisinde bu âleme geldik” diye ikrar ederek ilahi huzura dikileceklerini şimdiden düşünerek; hem kendilerine hem de
insanlık âlemine karşı insaflı davranarak hiç olmazsa
Allah Zülcelal’in zatını, sıfat-ı subutiyelerini, esma ve
efallerini öğrenerek yüzleri kara, boyunları bükük bir
şekilde ilahi huzura gitmesinler.
Onun için hesap âleminde “ilminizi nerelerden öğrendiniz, nerelere sarf ettiniz” sorusu
tevhid inancı ile eşit olduğunu düşünerek kendimize
çekilip halimizi tefekkür etmeliyiz.
İlme olan ihtiyacımızın sınırsız olduğu inancı ile
ilm-i halimizi öğrenmenin de farz olduğunu bilerek
tevhid ilmini öğrenerek her gün önümüze çıkan hadiselere karşı, konuşulanlara dikkat edelim. İlahi ilimle hiç alakası olmayan sözlere ve bunları ifade etme
Bilmeliyiz ki tevhid ilminin ölçüsü de Rasul-i Ekrem’in (s.a.v) sünnet hayatıdır.
26
B
Haziran
B
edepsizliğini gösterenlere karşı nasıl cevap vererek
mesuliyetten kurtulacağımızı bir an evvel öğrenmeliyiz.
Saatler geçmeden, dakikalar geçmeden değişen hadiseler karşısında Müslümanların da ilm-i halleri (hallerinin ilmi) değişmektedir. Bunun için sürekli
ilim tahsilinin gayretinde olalım, çevremizde olup biten hadiselere karşı gafil kalmayarak huzur-ı ilahide
eli boş, yüzü kara cahiller gibi dikilmekten kurtulmaya gayret edelim.
Bunlardan sonra başka bir cemaat onlara da
aynı soru sorulur. Onlarda “Ya Rabb. Bizler yanıldık malımızı haramdan kazandık ama helale
sarf ettik” derler. Onlar içinde cehennem hükmü
verilir.
Onların ardından bir başka cemaat gelir. Onlara da aynı soru sorulur. Onlarda “Ya Rabb biz
helal kazandık ama gafletimiz sebebi ile harama sarf ettik” derler. Onlar içinde cehenneme
hükmedilir
d.d.Servetinizi
nerelerden
Servetinizi nerelerden
kazanıp nerelere
nerelere harcadın?
kazanıp
harcadın?
Dördüncü ve son hususa gelirce; Evet, Allah’ın
Resulü (s.a.v) ilimden sonra
malınızı nerelerden kazanıp
nerelere sarf ettiğimizin sorusuna muhatap olacağımızı da bizlere haber vermiştir.
Bu soruda diğer sorular gibi
çok önemli olup üzeninde
hassasiyetle durulması icap
etmektedir.
Arkasından bir cemaat daha gelir. Onlara da
aynı sorular sorulur. Onlarda “Ya Rabb biz helalden
kazanıp helale sarf ettik” derler.
Onlara cennetle hükmedilmeden evvel fakir, fukara
Tevhid akidesini tamamlayan
ve komşuları çağrılır. Onlar
toplum ile tevhid dışı olan toplumu
“Ya Rabb bunlar tok yabir
görerek
“diyalog”
sözünü
tarken bizler açtık. Bunlar komşuluk haklarını
lisanlarına alanlar ve insanlara bunun
yerine getirmediler” dedoğru olduğunu anlatma gaflet ve
yince Allah Teâlâ (c.c) Hazhıyanetliğinde bulunanlar maalesef
retleri “bunları getirin
tevhidden hiçbir haberi olmayan
hesaplarını
versinler”
gafillerdir.
buyurur.
Cebrail’in (a.s) Allah
Teâlâ’dan servetin hesabının nasıl olacağı hakkında getirmiş olduğu bir haberi Resul-ü Ekrem (s.a.v)
Efendimiz duyunca üzülüp ağlamıştır.
Hesap âlemine bir topluluk gelir. Onlara “malınızı nerelerden kazanıp nerelere harcadınız” diye
sorulur. Onlarda büyük bir pişmanlık içerisinde “Ya
Rabb biz hata ettik. Haramdan kazandık haram olan
işlere harcadık” diye cevap verince haklarında cehennemle hükmedilir.
Son olarak bir cemaat
daha gelir. Bunlar bütün vazifelerini yerine getirmiş,
kazançlarını helalinden kazanıp yerli yerine harcamışlardır. Allah Teâlâ (c.c) Hazretleri vazifeli meleklere “Bakın bu kullarım servetlerini kazanırken
feraiz-i ilahiye riayet etmişler mi, bazı hususları terk etmişler mi” diye emir verir. Onlarda o
ağır mesuliyetin hesabını vermek üzere giderler. Demek oluyor ki haramın cezası varken helalin de hesabı vardır.
Bütün bu hadiseleri düşünerek tevhid ilmini ve
ilm-i halimizi öğrenmenin ve emredildiği şekilde yaşamanın gayretinde olarak gerekli tedbirlerimizi alalım. Hayat nimetimiz elimizde iken o büyük günün
hesabına hazırlanalım.
Allah Teâlâ (c.c) Hazretleri cümlemizi hesabında başarıya ulaşmak için dünya hayatında çalışanlardan eylesin.
Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi bu ağır hesaptan kurtulmak için çalışanlar üzerine olsun.
Haziran
B
27
İslamî İlimlerin Varlık Sebebi
Yard. Doç. Dr. Ebubekir SİFİL
Alimlerin ve onların geliştirip sistemleştirdiği İslâmî
ilimlerin, Allah’ın Kitabı ile inananlar arasına girdiğini,
İslâmın saf, arı-duru halini bozduğunu söylemek hayli
zamandır pek moda. Bu görüşe göre alimler , imamlar,
ilimler olmasa, İslâm en katıksız haliyle anlaşılacak, yaşanacak. Acaba sahiden öyle mi olacak?
Yazıya, günümüzde hemen hepimizin sıklıkla
karşılaştığı bir söylemden hareket ederek başlayalım:
“Elimizde Kur’an (bazıları buna görünüşte Sünnet’i de
ekler) varken başka bir şeye ihtiyacımız yoktur. Kur’an,
ihtiyacımız olan her şeyi açık biçimde ihtiva etmekte
iken, araya sokulan başka unsurlar bizi asıl kaynağa
doğrudan ulaşmaktan alıkoymakta ve kaynakla aramızda birer engel teşkil etmektedir.”
k,
nlama
a
i
b
i
g
i
.’in
’ı gereğ
r s.a.v
e
b
Kur’an
m
a
yg
at
Hz. Pe
e, kıra
r
e
z
ü
başta
ak
,
rı olm
a
l
a
ahları
m
z
i
a
l
n
k
i
ı
ç
a
be’n
e
, Saha
i
r
e
l
eri… v
l
h
i
p
e
b
vec
e
ul s
e
li, nüz
i
d
bilmey
p
a
u
s
Ar
u
s
u
k çok h
e
p
a
h
da
ır
bağlıd
Din anlayışımızı yeni baştan şekillendirmemizi
teklif eden bu söylemde yer alan “başka unsurlar”ın iki
anlamı vardır: 1) Ulema, 2) Kur’an ve Sünnet’i hakkıyla
anlayabilmek için ulemanın geliştirdiği İslâmî ilimler.
Ne zaman Kur’an ve Sünnet’i gereği gibi anlayabilmek için ulemaya ve İslâmî ilimlere ihtiyaç bulundu-
28
B
Haziran
B
ğu söylense, yukarıdaki görüşü dillendirenler buna
şiddetle itiraz etmekte, hatta işi “şirk ithamı”na kadar
vardırmaktalar.
Şuarâ , 2…). Ama bizzat Kur’an’da müşahede ettiğimiz başka doğrular da var. Bunları maddeler halinde
şöyle sıralayabiliriz:
Akademik ünvanların desteğinde cazip bir
dil ve parlak bir üslup kullanıyor, halkın şöyle düşünmesini istiyorlar: Adına “ alim ” denen insanlar
geçmiş devirlerde Din’i kendi şartlarında anlamış ve
yorumlamışlardır. Onların bu anlayış ve yorumları İslâmî ilimleri oluşturmuştur. Günümüz dünyasında o
alimlerin söyledikleri miadını doldurmuş durumdadır.
Şimdi değişen şartlar ve ahval doğrultusunda Din’i
yeniden yorumlamak gerekir. Üstelik onların yaptığı,
büyük ölçüde Din’i zorlaştırmaktan, Din’in ana kaynaklarıyla aramıza engeller koymaktan ibarettir.
1. Kur’an, nazil olduğu dönemden bu yana
insanoğlunun karşılaştığı her türlü problemin birebir
çözümünü açık bir şekilde ihtiva etmekte midir? Bu
soruya “evet” cevabı vermek mümkün olmadığına
göre, “Kur’an’ın apaçık bir Kitap” olmasının, insanoğlunun karşılaştığı ve karşılaşacağı bütün meselelerin birebir çözüme kavuşturduğu anlamına gelmediği
kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Değil mi ki Kur’an kendisini “apaçık bir Kitap”
olarak nitelendirmektedir? Şayet onu anlamak için
özel bir eğitimden geçmek veya birtakım ilimleri bilmek gerekliyse, onun kendisini bu şekilde tavsif etmesinin ne anlamı olabilir?
Benimseyenlere, “geleneğe başkaldırma”nın
keyfini yaşatması, birtakım kayıt ve bağlardan kurtulup “özgürlüğe kavuşma” hissini tattırması dışında bu
söylemin kıymet-i harbiyesi nedir? Cevabını arayacağımız soru bu.
Kur’an’ın
birKitap”
Kitap”
Kur’an’ın “apaçık
“apaçık bir
olması
olması ne
ne demek?
demek?
Bahse konu ettiğimiz söylemin en gözde delillerinin başında, Kur’an’ın, kendisini “apaçık bir
Kitap” olarak tavsif etmesi geliyor. Meselenin böyle
“mutlak” bir ifadeyle kapatılamayacak kadar önemli
açılımları bulunduğunu söylemeye kalkıştığınızda hemen “Kur’an’a muhalefet etmek ve Allah’ın mesajıyla
insanlar arasına engeller koymaya çalışmak”la suçlanıyorsunuz.
Acaba işin doğrusu ne?
Kur’an’ın kendisini “apaçık bir Kitap” olarak
tavsif ettiği doğru (mesela bkz. Bakara, 99; Hicr, 1;
Burada muhtemel bir yanlış anlamanın önüne
peşinen geçmiş olmak için hemen bir parantez açalım: Yukarıda, “Kur’an, insanoğlunun meselelerine
‘birebir’ çözüm getirmemektedir” dedik. Bu, meselelerin çözümünün Kur’an’da kimi zaman somut biçimde, kimi zaman da ilke düzeyinde verildiği gerçeğini
göz ardı ettiğimiz anlamına gelmemektedir. Burada
kasdımız, her türlü meselenin somut çözümünün bir
“şablon” olarak Kur’an’da yer almadığını anlatmaktır.
2. Bir önceki maddede ifade ettiğimiz gerçek
karşısında şöyle bir muhtemel itiraz ileri sürülebilir:
“Kıyamete kadar vuku bulmuş ve bulacak bütün meselelerin tek tek çözümü Kur’an’da mevcut değildir,
bu doğru. Ama bu durum, Kur’an’ın kendisini “apaçık bir Kitap” olarak tarif ettiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Bu demektir ki, Kur’an’da hiçbir kapalılık,
anlaşılmazlık yoktur ve Kur’an’da yer alan her ayet,
herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilir yapıdadır.”
Bu itiraza şöyle mukabele ederiz:
Kur’an’ın kapağını açıp sureler ve ayetler arasında arı-duru bir zihin yapısıyla gezinmeye başladığımız vakit göreceğiz ki, bu “apaçıklık” durumu, bütün
ayetler için geçerli değildir.
Söz gelimi Kur’an’da bazı surelerin başında
“huruf-u mukattaa” dediğimiz birtakım harfler bulunduğunu biliyoruz ve bunların anlamı konusunda
insanlar tarafından son söz hiçbir zaman söyleneme-
Ulema, Kur’an’ın doğru anlaşılması için vazgeçilmez olan bu ilimleri Sahabe
döneminden başlayarak belli bir tedricî gelişim içinde sistemleştirmiş ve uzun yıllar, hatta
yüzyıllar süren gayretler neticesinde İslâmî ilimler bugünkü kıvamına kavuşmuştur.
Haziran
B
29
B
yecektir. Demek ki Kur’an, “huruf-u mukattaa” noktasında “apaçık bir Kitap” değildir.
Yine Kur’an, ihtiva ettiği ayetler arasında “muhkem” olanlar yanında “müteşabih” olanların da bulunduğunu (bkz. Âl -i İmran, 7) haber vermektedir.
Eğer “Kur’an’ın apaçık bir Kitap” olduğu vakıasını,
ihtiva ettiği her ayet hakkında geçerli kabul edersek
bu durumu nasıl açıklayabiliriz? İlgili ayetin ifadesinin nerede bittiği konusundaki ihtilaftan sarf-ı nazar
ederek konuşacak olursak, ister müteşabih ayetlerin
anlamının sadece Allah Tealâ tarafından bilindiğini
söyleyelim, isterse “ilimde rüsuh sahibi olanlar”ın
da bu ayetlerin anlamına vakıf olabileceği görüşünü
kabul edelim, problem varlığını sürdürmeye devam
edecektir. Zira ikinci ihtimali kabul ettiğimiz takdirde
bile Kur’an’ın bazı ayetlerinin sadece belli insanlar
tarafından anlaşılabilecek bir yapıda olduğunu söylemiş oluruz ki, bu da “Kur’an’ın apaçık bir Kitap”
olmasının her ayet hakkında geçerli bir durum olmadığını itiraf etmek demektir.
3. “Kur’an’ın apaçık bir Kitap” olduğu söylenirken, ilmî ve kültürel seviyesi ne olursa olsun her
okuyanın Yüce Allah’ın muradını tam olarak rahatlıkla anlayabileceği kasdedilir ki, konu hakkında işlenen
en önemli hata belki de budur.
Mesela Hz. Ömer r.a. gibi büyük bir sahabinin
bile bazı ayetlerin/kelimelerin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda başkalarının görüşüne müracaat
etmek zorunda kaldığını biliyoruz. Kaynaklar onun,
Abese, 31 ayetindeki “ebbâ”, Nahl, 47 ayetindeki
“tahavvuf” ve Nisâ , 12 ve 176 ayetlerindeki “kelâle” kelimelerinin ne anlama geldiğini bilmediğini ve
başkalarına sorduğunu nakletmektedir. (Belirttiğimiz
ayetlerin tefsirlerine bakılabilir.)
Yine tefsirlerde ve Ulûmu’l-Kur’an kitaplarında
Sahabe’den pek çok kimsenin, manasını anlamadığı
kelimeleri/ifadeleri bizzat Efendimiz s.a.v.’e sorarak
öğrendiğini anlatan rivayetlerin varlığından haberdarız. Konuyu fazla uzatmış olmamak için ayrıntıya
girmeyeceğiz.
Bütün bunlar bize açık bir şekilde göstermektedir ki, Sahabe gibi Hz. Peygamber s.a.v.’in eğitim ve
terbiyesinde yetişmiş, fasih Arapça konuşan ve Arap
dilinin bütün inceliklerine vakıf olan neslin bile bazı
ayetlerin (veya ayetlerdeki kelimelerin) manasını anlamadığı oluyordu.
Öte yandan Kur’an’da “mücmel” (tafsilatı verilmeyen) ayetler bulunması da konumuz açısından
önemli bir vakıadır. Mesela namazı ve zekâtı emreden ayetler böyledir. Namazın nasıl, ne vakit ve kaç
rekât kılınacağı… ile zekâtın ne miktar, ne zaman ve
ne şartlarda verileceği soruları Kur’an’da açıklığa kavuşturulmamıştır. Öyleyse bu ve benzeri konulardaki mücmel ayetlerin “apaçık” olduğunu söylemenin
pratik bir anlamı bulunmadığını kabul etmek zorundayız.
Kur’an
bizi
neye
Kur’an bizi
neye
yönlendiriyor?
yönlendiriyor?
Meselelerimizin birebir somut çözümü için kendimizi Kur’an ayetleriyle sınırlandırmanın doğru olmadığını ve Allah Tealâ’nın da bizden böyle bir şey
istemediğini hem bizzat Kur’an’a dayanarak, hem de
pratikten hareketle söylemek zorunda olduğumuza
göre, başka hangi kaynaklara başvurabiliriz?
Kur’an’da Hz. Peygamber s.a.v.’e itaati emreden ve O’na muhalefeti yasaklayan pek çok ayet bu
konudaki en temel açılımı önümüze koymaktadır.
Bir diğer ifadeyle, Kur’an’ın ya hiç değinmediği veya
“Kur’an’ın apaçık bir Kitap” olduğu söylenirken, ilmî ve kültürel seviyesi ne
olursa olsun her okuyanın Yüce Allah’ın muradını tam olarak rahatlıkla anlayabileceği
kasdedilir ki, konu hakkında işlenen en önemli hata belki de budur.
30
B
Haziran
B
değindiği halde kısa/kapalı geçtiği hususlarda yine
bizzat Kur’an’ın emir ve yönlendirmesiyle Sünnet’e
başvurmak durumundayız.
Hadis kaynaklarında Hz. Peygamber s.a.v.’in
Kur’an ayetlerinin izah, tefsir ve beyanı sadedinde
varit olmuş pek çok rivayet bulunduğunu biliyoruz.
Bu rivayetler bize “Kur’an’ın en yetkili müfessiri” olan
Efendimiz s.a.v.’in, vahyin ilk elden muhatabı ve vahyi açıklamakla görevli elçi olarak Kur’an dışı bir vahiy
türüyle Kur’an’ı tefsir ve beyan ettiğini göstermektedir.
Buradaki “Kur’an dışı vahiy” kaydı son derece
önemlidir. Kıyâme Suresi 18-19 ayetlerinde Kur’an’ın
beyanının bizzat Yüce Allah tarafından yapılacağı
vurgulanmaktadır. Beyana muhtaç Kur’an ayetlerinin
tümünün yine bizzat başka Kur’an ayetleri tarafından beyan edildiğini söyleyemeyeceğimize göre, bu
ayetlerin beyanının Kur’an dışı bir vahiyle Efendimiz
s.a.v.’e bildirilmiş olduğunu söyleme zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
Keza Kur’an’ın beyan edilmesinin Hz. Peygamber s.a.v.’e verilmiş bir görev olduğunu ifade eden
ayetler (örnek olarak bkz. Nahl, 44) de burada zikredilmelidir. Eğer Kur’an’ın “apaçık bir Kitap” olmasını,
bütün ayetlerin herhangi bir izah ve beyana gerek duyulmadan herkes tarafından anlaşılabileceği şeklinde
anlamak doğruysa, o zaman Hz. Peygamber s.a.v.’e
Kur’an’ı beyan etme görevi veren ayetlerin ne anlamı olabilir? Dolayısıyla burada ya Hz. Peygamber
s.a.v.’in, zaten açık olan ayetleri yeniden açıklamak
gibi fuzuli ve gereksiz bir işle iştigal ettiğini -hâşâ- söyleyecek, ya da Kur’an’ın bazı ayetlerini ancak O’nun
açıklamaları sayesinde gereği gibi anlayabileceğimizi
itiraf edeceğiz demektir.
Mesela Hz. Ömer r.a. gibi büyük bir
sahabinin bile bazı ayetlerin/kelimelerin
nasıl anlaşılması gerektiği konusunda
başkalarının görüşüne müracaat etmek
zorunda kaldığını biliyoruz.
Kur’an’ın bizi yönlendirdiği ikinci önemli merci “ alimler /bilenler”dir. (Zümer, 9; Nahl, 43; Fâtır,
28…) Kur’an’ın, Yahudi ve Hristiyan alimlerin Tevrat ve İncil üzerinde yürüttüğü tahrif faaliyetini sık sık
gündeme getirmesi, ilim adamı sınıfının öneminin
tersinden vurgulanması anlamına da gelir. Yani kitleleri doğruya sevk eden de, yanlışa yönlendiren de,
“rehber” konumundaki ilim sahipleridir.
İşte bu gerçek, dikkatlerimizi, Kur’an’ın hakkıyla anlaşılması meselesinde ulemanın fonksiyonuna,
yani İslâmî ilimlere çekmektedir.
İslâmî
ilimlerin
ortaya
İslâmî
ilimlerin
ortaya
çıkışı
ve ve
vazgeçilmezliği
çıkışı
vazgeçilmezliği
Yukarıdan beri (olabildiğince kısa bir şekilde)
özetlemeye çalıştığımız durum muvacehesinde şu
tesbitleri yapmak kaçınılmaz olmaktadır:
Kur’an’ı gereği gibi anlamak, başta Hz. Peygamber s.a.v.’in açıklamaları olmak üzere, kıraat vecihleri, Sahabe’nin izahları, Arap dili, nüzul sebepleri… ve daha pek çok hususu bilmeye bağlıdır
Ulema, Kur’an’ın doğru anlaşılması için vazgeçilmez olan bu ilimleri Sahabe döneminden başlayarak belli bir tedricî gelişim içinde sistemleştirmiş ve
uzun yıllar, hatta yüzyıllar süren gayretler neticesinde
İslâmî ilimler bugünkü kıvamına kavuşmuştur.
Tefsir
ilmi
Tefsir ilmi
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Hz. Peygamber
s.a.v ., vahyin kendisine yüklediği tebliğ görevine paralel olarak vahyi “beyan” görevini de yerine getirmiştir. İşte bu “beyan” görevi, aynı zamanda Kur’an’ın ilk
Haziran
B
31
B
ve bağlayıcı tefsirinin Hz. Peygamber s.a.v. tarafından
yapıldığı anlamına gelmektedir.
Müfessirler, gerek Hz. Peygamber s.a.v.’in açıklamaları, gerekse Kur’an’ın anlaşılması için zaruri olan
diğer disiplinlerden istifade ederek Tefsir ilmini oluşturmuş ve bu sahada ölümsüz eserler bırakmışlardır.
Tefsir ilminde yukarıda zikrettiğimiz hususlar yanında
Sahabe görüşleri ile müsbet ilimler de devreye sokulmuş ve böylece “rivayet tefsiri” ve “dirayet tefsiri”
şeklinde ikiye ayırdığımız tefsir ilmi vücut bulmuştur.
Arap dilinin yapısından kaynaklanan bazı
durumlarda bir kısım
ayetlerin birkaç anlama
gelebildiğini, ayetler ve
sureler arasında belli bir
uyum, insicam ve ahenk
bulunduğunu,
ayetler
arasındaki nasih-mensuh
ilişkisini, ayetlerin delalet
şekilleri ve gramatik özellikleri gibi daha pek çok
meseleyi Tefsir ilmi sayesinde kavrayabiliyoruz.
Yukarıda da söylediğimiz gibi Kur’an’ın, Hz.
Peygamber s.a.v.’e yüklediği “beyan” görevi sebebiyle O’nun açıklamaları olmadan Kur’an’ın murad-ı
ilahîye uygun olarak anlaşılması mümkün değildir.
Hz. Peygamber s.a.v.’in hangi konuda ne söylediği ve neyi nasıl yaptığı ancak Hadis rivayetlerinin
belli bir ilmî disiplin çerçevesinde ele alınması ile öğrenilebilir. Dolayısıyla Kur’an’ın hakkıyla anlaşılması,
Sünnet’in hakkıyla anlaşılmasını zorunlu kılmaktadır.
Kelam/Akaid ilmi
Kelam/Akaid
ilmi
Amellerimizin
ve
yaşantımızın makbul ve
ebedi
kurtuluşumuza
müncer olabilmesi, hiç
şüphesiz sahih/doğru bir
inanca/itikada sahip olmamıza bağlıdır. Kısaca
“Amentü” cümlesi ile formüle edilmiş olan itikad
ilkeleri İslâm’ın temelidir
ve itikad alanı en küçük
bir yanlışı kaldırmayacak
kadar hassastır.
Hadis ilmi
Hadis ilmi
Bilindiği gibi Hz. Peygamber s.a.v ., Kur’an’ın
yönlendirmeleri doğrultusunda hayatın her alanını
kucaklayan evrensel bir önderlik ve örneklik ortaya
koymuştur. İtikadî ilkelerden, birey ve toplum hayatına ve edep/ahlâka kadar İslâm dininin çerçevelediği bütün hususlar Sünnet’te en ideal şekliyle fiilî
olarak ortaya konmuştur. Müminler, bizzat Kur’an’ın
direktifleri doğrultusunda Hz. Peygamber s.a.v.’e
uymakla ve hayatı O’nun örnekliğinde yaşamakla
mükellef olduğuna göre şunu söylemek zorundayız:
Allah Tealâ’nın bizden istediği hayat tarzı, ancak Hz.
Peygamber s.a.v.’in ortaya koyduğu pratiği izlemekle
mümkündür.
Hicri II. yüzyılın ortalarından itibaren birçok
itikadî fırkanın İslâm dünyasında boy göstermeye
başlamasıyla birlikte Akaid/Kelam sahasında yüzyıllar süren ateşli tartışma ve cedel ortamlarının varlığını
müşahede ediyoruz.
Ehl-i Sünnet Kelam alimlerinin ortaya koyduğu
ölmez eserler sayesinde, sözünü ettiğimiz (Haricîlik,
Şia, Mu’tezile, Cebriye… gibi) bid’at fırkaların görüşleri tesirsiz hale getirilmiş ve etkileri kırılmış, böylece
Ümmet’in günümüze kadar sırat-ı müstakim üzere
yürümesi sağlanmıştır.
Bu bid’at fırkaların istisnasız her birinin, kendi
görüşlerini dayandırdığı Kur’an ayetleri mevcuttur.
Bu durum önümüze şöyle bir manzara koymaktadır:
Kaynaklar onun, Abese, 31 ayetindeki “ebbâ”, Nahl, 47 ayetindeki “tahavvuf ” ve
Nisâ , 12 ve 176 ayetlerindeki “kelâle” kelimelerinin ne anlama geldiğini bilmediğini ve
başkalarına sorduğunu nakletmektedir.
32
B
Haziran
B
Eğer Kur’an ayetleri herkesin aynı şekilde anlayacağı kadar açık ise, bu kadar itikadî fırka nasıl olup
da birbirine zıt görüşlerini Kur’an ayetleriyle destekleyebilmiştir?
Fıkıh ilmi
Fıkıh
ilmi
Kur’an ve Sünnet’in bizden istediği hayat tarzının yaşanması, öncelikle bu iki kaynağın doğru
biçimde anlaşılmasına bağlıdır. Bu “doğru anlama”
faaliyeti ise sistemli ve bilinçli bir gayreti gerekli kılar.
Ulema bunun için, “anlama metodu” demek olan
Usul-i Fıkıh ilmini ortaya koymuş, bu ilmin kriterlerini
ve ilkelerini belirlemiştir.
Burada iki yönlü bir
faaliyetin varlığı dikkat çekmektedir: Birincisi Kur’an
ve Sünnet nasslarının yapısı, hitap şekilleri, doğrudan
ve dolaylı anlatım tarzları
ile hükümlere delalet biçimleri üzerindeki çalışmalardır.
İkincisi ise hakkında belli ve
özel bir nass (ayet, hadis)
bulunmayan
hususlarda
nasıl hareket edileceğini belirleyen ilkelerin tayinidir.
de eder” demişti. Bu tesbit doğru kabul edildiğinde,
“Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yiyin, için” (Bakara, 187) ayetinde yer alan emir ifadesi gereğince,
sahur yemeği yemenin farz olduğunu söylememiz
gerekir. Oysa sahur yemeğinin farz olmadığı herkesin
malumudur…
Tasavvuf ilmi
Tasavvuf
ilmi
Şüphesiz bir biçimde biliyoruz ki Kur’an-ı kerim bize itikadî ve amelî konular kadar ruh terbiyesi,
edep, ahlâk ve takva ile ilgili hususları da öğretmiştir
ve bunların önemi diğerlerinden aşağı değildir. İslâm,
ancak bütün yönleriyle hayata aksettiği zaman tam
anlamıyla yaşanmış olur ve
yine ancak bu takdirde hayatımızda kendisinden bekBizler,
evlerimizin
dış
lenen tesiri icra edebilir.
görünüşünün güzel olmasına dikkat
ederiz; ancak evin bize lazım olan
esas kısmı içerisidir. Hayatımızın
büyük bir bölümünü iç mekânlarda
geçirdiğimiz için asıl süslenmesi ve
yaşanabilir hale getirilmesi gereken
yer, iç mekânlardır.
Daha sonra bireysel ve toplumsal alanlara tekabül eden nasslardan Usul-i Fıkıh ilmi doğrultusunda
hüküm çıkarma faaliyeti gelir ki, “Fıkıh ilmi”nin iştigal sahasını bu nokta oluşturmaktadır.
Fıkıh sahasında faaliyet gösteren ulemanın
kendi aralarında dereceleri vardır ki, bunların en başında Mutlak Müçtehid olan alimler, en sonunda ise
Taklid Ehli ulema gelir. Bunların ve aralarındaki kademelerde yer alan alimlerin her birinin fonksiyonları
belli kitaplarda açıklığa kavuşturulmuştur.
Kur’an ayetleri arasındaki zahir-batın dengesinin
keşfi ve kalbî/ruhî hayatın
tanzimi ancak konuya belli
bir sistem dahilinde bakılması ile mümkün olur.
Tefsir, Hadis, Kelam
ve Fıkıh ilimleri hayatımızın
dış cephesinin ilahî rıza doğrultusunda şekillenmesini sağlarken, Tasavvuf ilmi de
içimizin, kalbî ve ruhî hayatımızın arzu edilen kıvama gelmesini temin eder. Dolayısıyla Tasavvuf’suz
bir hayat, sadece dış cephesi süslenmiş bir binaya
benzer. Bizler, evlerimizin dış görünüşünün güzel olmasına dikkat ederiz; ancak evin bize lazım olan esas
kısmı içerisidir. Hayatımızın büyük bir bölümünü iç
mekânlarda geçirdiğimiz için asıl süslenmesi ve yaşanabilir hale getirilmesi gereken yer, iç mekânlardır.
Kur’an’ın ihtiva ettiği “ahkâm ayetleri”nin nasıl
anlaşılması gerektiği, mesela “şunu yapın” tarzındaki
emirlerin kesin vücubiyet mi, yoksa teşvik mi ifade
ettiği; keza “şunu yapmayın” tarzındaki yasakların
haramlık mı, yoksa daha hafif bir sakındırma mı ifade ettiği ancak Usul bilgisi ve Fıkıh melekesi ile bilinebilir.
İlgi çekici bir örnek zikredelim: Bir ilahiyat profesörü “Kur’an’da yer alan bütün emirler farziyet ifa-
Haziran
B
33
B
Kelam ve Fıkıh gibi ilim dallarının ilgi sahasına
giren ayetler nasıl ancak bu ilim dallarının sistemleri
vasıtasıyla anlaşılabiliyorsa, Tasavvuf’un ilgi sahasına
giren ayetler de ancak bu ilim dalının ortaya koyduğu
sistemle bir bütün olarak anlaşılabilir. Diğer ilim dallarında olduğu gibi Tasavvuf’ta da ilgili ayetlerin anlaşılması, Hz. Peygamber s.a.v.’in Sünneti ve hadisler
temelinde olacaktır.
Sonuç
Sonuç
Her biri hakkında kütüphaneler dolusu müstakil kitaplar yazılmış bulunan bu ilim dalları hakkında
yukarıda verdiğimiz son derece kısıtlı malumat doğrultusunda konu hakkında kısa bir değerlendirme yapalım.
Şurası bilinmelidir ki, İslâm alimlerinin bütün
bu ilim dallarında ortaya koyduğu birikim, tesadüfen oluşmuş ya da tarihin belli bir döneminden sonra
kendiliğinden ortaya çıkmış değildir. Bu ilim dallarının her biri, temel metot ve hareket tarzlarını Hz. Peygamber s.a.v.’in, ashabına yönelik yönlendirme ve
uygulamaları oluşturmuştur. Bu itibarla söz konusu
ilim dallarının her birinde gördüğümüz hoca-talebe
ilişkisi, kesintisiz biçimde Sahabe’ye ve onlar vasıtasıyla Hz. Peygamber s.a.v.’e kadar uzanır.
Dolayısıyla bu ilim dallarının her biri, Kur’an’ın
doğru anlaşılmasını ve yaşanmasını temin eden alternatifsiz vasıtalardır. Onlar olmadan Kur’an’ın, murad-ı ilahîye uygun biçimde anlaşılması da yaşanması
da mümkün değildir. “İslâm akıl dini değil, nakil dinidir” şeklindeki söz de ancak bu şekilde doğru bir
zemine oturabilir.
Bu ilim dallarında faaliyet göstermiş olan ulemanın tümü (hepsini minnet ve rahmetle anıyoruz)
sadece Allah Tealâ’nın rızasını gözeterek hareket etmiş ve O’nun muradını keşfetmenin peşinde olmuştur.
Günümüzde siyasî/ideolojik saiklerle ya da şöhret ve etiket hırsıyla hareket eden birtakım zevatın, bu
ilim dalları hakkında muhtelif söylemlerle şüphe ve
tereddütler oluşturmaya çalıştığı hepimizin malumu.
Kur’an’ın, bu ilim dalları ve onlara vücut veren ulema
olmaksızın da anlaşılıp yaşanabileceği (hatta ancak
onları aradan çıkararak doğru biçimde yaşanabileceği) iddiası, bu ilim dallarının mahiyet ve karakteri
hakkında bir parça malumat sahibi olan hiç kimse
tarafından ciddiye alınmamaktadır. Ortaya çıkış biçimleri, mahiyetleri ve orijinaliteleri hakkında pek çok
şey söylemek mümkün olmakla birlikte bu ilim dalları
hakkında oluşturulmaya çalışılan şüphelere karşılık
burada bir tek şey söylemeyi tercih edeceğiz:
Acaba Kur’an’ın ilahî koruma altında olması
demek, sadece metninin tahriften korunması demek
midir? Kur’an ayetlerinin nasıl anlaşılması gerektiği
konusunda ortada yüzlerce-binlerce farklı yorumun
bulunması halinde önümüzde şöyle bir manzara bulunacaktır: Elimizde metni korunmuş, ama bize ne
dediği belli olmayan bir metin var; herkes onu dilediği biçimde anlayıp yorumluyor !!.
Allah Tealâ’nın bize Kur’an’ı gönderirken murad ettiği gerçekten bu mudur? Yoksa onun nasıl anlaşılması gerektiği konusunda (mesela Sünnet’e ve
“bilenler”e müracaat etmek gibi) bazı sabit ölçüler mi
vardır?
Elbette Kur’an’ın korunması demek, sadece
metninin korunması demek değildir. Aynı zamanda
onun murad-ı ilahîye uygun olarak nasıl anlaşılabileceği ve nasıl yaşanabileceği de değişmez ilkelere
bağlanmıştır. İşte İslâmî ilimlerin vücut bulduğu nokta
burasıdır…
Şurası bilinmelidir ki, İslâm alimlerinin bütün bu ilim dallarında ortaya koyduğu
birikim, tesadüfen oluşmuş ya da tarihin belli bir döneminden sonra kendiliğinden
ortaya çıkmış değildir. Bu ilim dallarının her biri, temel metot ve hareket tarzlarını Hz.
Peygamber s.a.v.’in, ashabına yönelik yönlendirme ve uygulamaları oluşturmuştur.
34
B
Haziran
Kader’e İman Etmemek Küfürdür 2
Hüseyin AVNİ
E
et
r Ümm
i
b
a
c
ko
a
hiliyle
â
c
masın
e
l
v
o
i
e
t
m
t
e
i
Âl
kanaa ca câhillik v
ı
n
y
a
n
de
leri ola en kalkacak
i
r
i
b
,
n
ğm
u
rağme
ına ra
ğ
ı
l
lduğun
ı
l
o
â
a
k
e
m
z
r
ydu
geri
nalara
a
erin u
l
s
m
î
d
a
a
k
baş
bu h
rin de
e
l
t
ecek ve i”
e
d
y
e
â
i
şu â
ini idd tihad sahib
geldiğ
“ ic
in
r onun lar, Ümmet’
e
l
n
i
k
Mü’m
anaca
ın
n
i
a
n
mamın in
a
t
n
ı
olduğu
’m
arın
ve Mü …
imaml
r
e
l
k
e
geçirec allahi yalan
önüne
r(!)... V
a
l
k
a
c
kala
Haziran
B
vet, Nebimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’i susturmaya çalışan ve çarpık bir kader anlayışına sâhib
olan şu pis müşriklere “Ne mübarek adamlar”
demeyiz ve “vay ahlaksızlar vay” deriz, hatta daha da
fazlasını deriz; lâkin, onlar kadar bile olamayan kader
inkârcılarına daha da yakışıklı sözler söyleriz.
Kaderle alakalı otuz civârında rivâyeti bulunan
Buhârî’yi, kırk civârında rivâyeti olan Müslim’i, diğer
bütün muhaddisleri, Müsned’i Kader’e Îmân’ı da bulunduran iki hadîsle başlayan ve bunlardan birincisi Kader’e îmân etmeyenden uzak olunmasını bildiren İmâm
A’zam Ebû Hanîfe’yi, Muvatta’sında, Kader hakkında
on rivâyet bulunan İmâm Mâlik’i, Müsnedi Mükerrerler
hâric (45) Kader hadîsini içine alan İmâm Ahmed İbnü
Hanbel’i ve diğer imâmlarımızı müşriklerle bir kefeye
koyan, Onları en temel bir meselede, îmân noktasında müşrik kafalı i’lân eden bir vatandaşın Mü’minlerin gözündeki yer neresi olmalıdır?... Elbette ki en baş
köşe(!)… Gayretleri böylesine sönmüş bir “Mü’min”ler
topluluğu içinde bulunmak, Allah’a ve Resûlüne göre
Mü’min olanları nasıl kahretmesin?... Böyle bir kafa
sahibinin “ben mezheb İmâmlarına saygılıyım, onlar
35
B
aleyhinde konuştuğumu kim duymuş?” demesi sahtekarlık ve yalancılık değil de nedir? Kur’ân’ın “köküne kiprit suyu döktüğü müşrik inancı”nı bulunduran
şu imâmların güvenilir hangi yanı kalabilir?... Hele,
işine gelen yerlerde onca hadisleri -hâşâ- uydurup
Ümmet’e sunanlardan hadîs rivâyet etmek, hokkabazlıktan başka ne ile açıklanabilir?
İslamoğlu:
Aslında Kur’an bu inancın temeline yönelik kibrit suyu döküyor, biliyor musunuz? Çünkü bu sakat
inanç, Allaha iftiradır, iradeyi yok ediyor.
Cevâb:
Yok… “Kur’ân(ın) bu (Kader) inancın(ın) temeline yönelik kibrit suyu döküyor” olduğunu bilmiyoruz. Çünki yok böyle bir şey. Tam aksine bu “iftirâ”
iddiâsının da, sık sık yapıldığı gibi Kur’ân’a yapılan bir
iftira olduğunu biliyoruz. Kur’ân ile, Kur’ân’dan câhilce ve sapıkça çıkarılan yanlış manalar karıştırılmış…
Evet, bu inanç, ilahlaştırılan sınırsız iradeyi yok ediyor
ama, mükellefiyet ve mesûliyete gölge düşürmeyecek
kadar bir irâdeyi bırakıyor.
Kader Nedir,
Nedir, Ne değildir?
Kader
değildir?
İslamoğlu:
O nedenle kadere iman nedir, önce kaderi bir
anlamak lazım. ( XyÀu£bY²xu¢ ) Kur’an’da geçen bu tür
ibareler Allah’ın bütün bir varlığı, bütün bir mahlukatı
ölçüsüz yaratmadığına imandır. Eğer buysa sakıncası yok, buysa sakıncası yok değil, zaten buna iman
etmeden olmaz. Allah’ın hiçbir şeyi ölçüsüz yaratmadığına iman ettik. Onun için Amentü’yü öyle okumamız ve kaderi böyle anlamamız halinde hiç bir beis
yok devam edelim. Evet devam edelim. Ama kadere
imandan ne anladığımızı çok iyi bilelim.
Cevâb:
Müşrikler de dahil, Allah’ın “bütün bir varlığı,
bütün bir mahlukatı ölçüsüz yaratmadığı”na kim itirâz
ediyor?. Müşriklere ve felsefecilere varıncaya kadar,
Allah’ın var olduğunu kabûl edenlerin tamamı “Allah,
yarattıklarını ölçüsüz yarattı” demezler. Aksine Allah’ın “bütün bir varlığı, bütün bir mahlukatı ölçüsüz
yaratmadığı”na inanırlar. O halde, onlara bu hakikati
ilzam yoluyla söylemenin bir manası yoktur. Çünki
onların buna hiçbir itirazı yoktu. Bu doğru, Allah’ın
varlığını kabûl etmeyenlere ise hiç denmez. Zîrâ onlar, başta Allah’ın varlığını kabul etmezlerken yaptıklarını ölçülü veya ölçüsüz olmasını bahse bile mevzu
etmezler. O halde, onlara denilecek ve gösterilecek
olan, Allah’ın varlığının delilleridir, yaptıklarının “ölçülü olduğu” değil. Halbuki bu âyette onlara her bir
şeyin bir kader’le yaratıldığı söylenmektedir.
İslamoğlu:
Allah’ın verdiği aklı kullanmadık, gittik günahı
işledik. İşlediğimiz günah başımıza bela oldu. Onu temizlemek yerine o günah başka günaha sardırdı bizi
ve yara bere içinde kaldı imanımız.
Cevâb:
İşte burası doğru. Bu dedikleriniz kendiniz için
bir i’tirâf olduğundan kabûl edilebilir; hattâ müşâhedelere de dayanarak bunların sizde zirvede olduğu
söylenebilir… Ancak bu çamuru, ondan uzak olan
başkalarının da suratlarına sıvamaya hakkınız yoktur.
Çünki bunlar başkaları için ithamdır ve kabulü içün
yeterli delile muhtâcdır. Oysa böyle bir delil bilinmemektedir. İleri sürülen vehimler ise isbatta bir işe yaramaz…
Hâsılı, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in, Ashâb’ının, Mü’minlerin ve
İmamlarının anladığı manada bir “Kader’e îmân”, Mü’min olabilmek için alâ küllî hâl
lâzım olan bir îmân esâsıdır. Onu inkâr etmek, yahud başka taraflara sündürmek Kur’ân’ı,
Sünnet’i ve dolayısıyla Mukaddir olduğunu haber veren Allah’ı ve Resûlü sallallâhu aleyhi
ve sellem’i yalanlamaktır.
36
B
Haziran
B
İslamoğlu:
Oraya çıktık, “kaderimmiş, Allah yazmış ne yapalım günah işlemeyi.” Haşa, bu kader midir, bu kadere iman mıdır?, Bu Allah’a iftira değil midir?
Cevâb:
Bu mazereti şeytan ve peşine takılan sapık Cebriye Mezhebi ileri sürmekle müdhiş bir sapıklık sergilemişti. Evet, şu sözün bile ilk kısmı “kaderimmiş, Allah
yazmış” kadarı doğrudur. Lâkin o doğruya dayandırılmak istenen “mes’ûliyyetten kurtulmak” çabaları
mahiyetindeki “ne yapalım” kısmı ise yanlış… O bakımdan, Allah’ın, kâfirlerden olduğunu haber verdiği
şeytanın “kaderimmiş, Allah yazmış” sözü doğru olsa
da, bu doğru bölünme kabûl etmeyen îmân esasları içinde bulunmadığından “Kadere îmân” değildir.
“Ne yapalım (?)” demesi ise Allah’a iftirâdır. Çünki
bu günahlar, Allah celle celâlühû yazdığı için işlenmemiştir; işleneceği için yazılmıştır. Kader, Allah’ın bir
şeyi “ilmine dayalı olarak yazmasıdır”, felsefecilerin
ve peşlerinden gidenlerin dediği gibi “Kaderin (veya
Kaza’nın) ilim nev’inden olması, İlmin de ma’lûma/
bilinene tâbi’ olması, Allah’ın sadece ezelde olacakları bilmesinden ibâret”[40] değildir. Buna ilâve olarak
“ezelde yazması”dır.
Nitekim, Kadızâde Ahmed Şemsüddîn şöyle
demektedir:
“Ebû Hanîfe radıyallâhu anhü, ‘lâkin ketebehû bi’l-vasfı lâ bi’l-hükmi’[41]/’Lâkin Allah yazdıklarını hüküm ile değil, vasıf ile yazdı’ demiştir. Yani
Hak sübhânehû ve teâlâ Levh-i Mahfûz’a vasıf yoluyla yazdı. Yani her şey hakkında ‘fülâh şey şöyle olacak, fülân kimseler, kendi tercîhleriyle kâfir olacaklar,
falan kimseler kendi tercîhleriyle mü’min olacaklar ve
diğer şeyler şöyle olacaklar diye her şeyin vasıfları ve
halleri ve kulların irâdeleri ve kasıdları îcâda sebeb
olur. Yoksa, fülân kimseler şöyle olsunlar, fülân şeyler böyle olsunlar diye hüküm emir ve nehiy yoluyla
değildir.”[42]
Hâsılı, İmâm A’zam, meâlen “Allah celle celâlühû yazdıklarını yapın diye değil de, yapılacak diye
yazdı” demekle anlatmaya çalıştığımız ince noktayı
ortaya koymakta ve açıklamaktadır.
Allah celle celâlühû da şöyle buyurmaktadır:
-“…Bu yüzden Allah onu bir ilme dayalı
olarak şaşırttı”,[43]
-“Allah’ın işi takdîr olunmuş bir kaderdir”,
[44]
-“…Şübhesiz ki, kavminden (Allahın ilminde) îmân edenlerden başkası asla îmân etmeyecektir,”[45]
-“Ancak çok küfredici bir fâcir doğuracaklardır”,[46]
-“Bilin ki, Allah kişi ile kalbi(ndeki îmânı) arasında perde (mâni’) olur (da îmân edemez),[47]
-“De ki, bize ancak Allah’ın bizim için
yazdıkları isâbet edecektir”,[48]
-“Allah bize hidâyet etmeseydi, biz hidâyete erecek değildik.”[49]
İmâm Buhârî, yukarıdaki âyetleri, Sahîh’indeki
Kader Kitâbı’nın bâb/mevzû başlıkları yaptıktan sonra, onları şu başlıkların altında Kader’le alâkalı olarak
Bu îmân, zamâne zındıklarının iddiâ ettiği gibi -hâşâ- asılsız bir şey değil, Kur’ân
ve Sünnet delîlleri yanında Ümmet’in üzerinde İcmâ’ ettiği bir esasdır. Bu Kader îmânını
bulundurmayan ise şeksiz ve şübhesiz kâfirdir.
Haziran
B
37
B
rivâyet ettiği onlarca hadîsle desteklemiştir. Yani zikri
geçen âyetleri -belki de tefsîre ihtiyâc bırakmayacak
kadar açık bir şekilde Kader’e îmân’ı göstermelerine
rağmen- bu hadîslerle de tefsîr ve îzâh etmiştir. Açıktır ki, Kader’e îmân etmenin aslında bu âyetler ve
benzeri başka âyetlerle sâbit olduğunu, bu âyetleri
Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in böyle anladığını ifâde etmek istedi. Âlimi ve câhiliyle koca bir
Ümmet de aynı kanaatte olmasına rağmen, birileri
olanca câhillik ve geri zekâlılığına rağmen kalkacak
bu hadîslerin uydurma olduğunu şu âyetlerin de
başka manalara geldiğini iddiâ edecek ve Mü’minler onun “ictihad sahibi” olduğuna inanacaklar, Ümmet’in imamlarının tamamının önüne geçirecekler ve
Mü’min kalacaklar(!)... Vallahi
yalan…
lerdir. Vasatın çok altında dil/Arabça, sıfır seviyeye
yakın Şer’î ilimler, sıfırın altında Mantık, kifâyetsiz
akıllar ve dibe vurmuş idrâkler ile meflûc, kör ve sarhoş olmuş zavallı zamâne “müctehidler”i(!) elbette
bu yasağın dışındadırlar. Bunlar birilerini taklîde bile
ehil olmayan, hattâ elinden tutulup helâya götürülen körler misâli husûsî müşâhade altına alınması
gereken kimselerdir. Avâm onlara nisbetle çok daha
üstün mertebelerin sâhibleridirler… Çünki onlar, hiç
değilse, her bakımdan kifâyetsiz olduklarının farkındadırlar…
İslamoğlu:
Onun için bakın şu etrafınıza bakın, afâkî bir
şeyden sözetmiyorum gidin
mahallenize, oturun beş kiBu kadar -hâşa- hurafeci olan,
şiyle konuşun.
“Mezheb imamlahurâfecilikleri îmândan olmayan hattâ
rına, saygılı imiş ama,
Cevâb:
şeytanın ve müşriklerin inançları olan
onları taklîd etmezmiş;
Evet, mahallede otubir inanışı îmân esâsı hâline getirecek
Mezheb imâmları da
ran Mü’mine ihtiyar nineler
kadar ileriye varmış, âyetleri bu
böyle söylüyorlarmış.”
bile, kadere îmân eder ama,
Bu kadar -hâşa- hurafeci
kadar tahrîf edecek seviyede yanlış
suçu Allah celle celâlühû’ya
olan, hurâfecilikleri îmânyükleyerek suçsuzluğunu
anlayacak geri zekâlılara, hakîkaten
dan olmayan hattâ şeytaiddiâ etmezler…
hürmet ve saygı duyan, kesinlikle
nın ve müşriklerin inançları
katıksız bir ahmak, yalandan böyle
olan bir inanışı îmân esâsı
İslamoğlu:
diyen de münâfıktır.
hâline getirecek kadar ileriEvet bir de kader
ye varmış, âyetleri bu kadar
mahkumu var değil mi?.
tahrîf edecek seviyede yanlış
Ama gerçekten kader mahanlayacak geri zekâlılara, hakîkaten hürmet ve saygı kumu var, o ayrı bir mesele. Fa kat insan iradesinin
duyan, kesinlikle katıksız bir ahmak, yalandan böyle dahiline, alanına giren hususlarda insanın kaderi
diyen de münâfıktır. Evet imâmlarımız, delilleri bilin- seçmektir. Allah bu kaderi koymuştur ve Allah bunu
meden taklîd edilmelerini yasaklamışlardır, doğru… söylemiştir: ( ­§\x±®¡oªX©¢¸ ) “De ki, Hak RabAma bu yasağın muhâtabları kimlerdi?... Bu sözün binizden açıkça ortaya gelmiştir.”
herkese nisbetle söylendiğini iddiâ etmek ise kuyruk( yŸ§Á«žKY‚±®¸±®QÁ«žKY‚±¯ž ) “İsteyen îmân
lu bir yalandır. İmâm Nevevî ve başkaları bunların etsin, isteyen inkâr etsin.”
ictihâd ehliyetini bulunduranlar olduğunu söylemiş-
Cevâb:
Şükür ki, burada İnsân irâdesinin ve mükellefiyetinin dışındaki bir kaderin varlığı kabûl ediliyor
gibi. Lâkin “insan iradesinin dahiline, alanına giren
hususlarda insanın kaderi seçmektir” denilirken ne
denilmek isteniyor? İnsânın mes’ûl tutulması için çok
az da olsa bir parça irâdesinin bulunması ve kullanılması lâzım gelir. Ancak, “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz”[50] denilirken, bir takım suçlarımız ve
hikmetler yüzünden bazen dilememizin Allah Teâlâ
tarafından dilenmeyebileceği anlatılıyor. Yani Allah
celle celâlühû, bir yanda yapacağımızı bildiği yanlış-
38
B
Haziran
B
lıkları ve isyanları yazarken, öte yandan da bunlara
veya başka sırlara istinâden -adâleti ve hikmeti çerçevesini taşmayacak bir şekilde- başka şeyleri de yazar.
İslamoğlu:
Tamam bitti, değil mi? Ne diyor Kur’an? Açıkça
diyor, açıkça diyor: ( Y·À¹£b¸Y¶x¹kžY·¯·ªYž ) İnsanın
yaratılışından bahseden bir paket, bir pasaj içindedir,
biliyor musunuz? İnsanı Allah’ın yarattığını, tesfiye
ettiğini, ta’dil ettiğini söylüyor, ondan sonra ne yaptı
diyor bakınız: “İçine fücur tohumunu da koydu, takva tohumunu da koydu.” İster fücur tohumunu sular
cehennem çıkarır, ister takva tohumunu sular cennet
çıkarır. Daha ne desin Kur’an? Onun için bütün bu
paketi birbiriyle anlamalıyız değerli dostlar. Şimdi sert
mi oluyorum? (Katılımcılardan birisi: “Aksine hocam,
aksine!”) Onu sen diyorsun, başkaları neler diyor bir
bilsen.
Cevab:
Allah celle celâlühû’nun insana takvasını da
fücûrunu da ilham etmesi dahî, şübhesiz ki Allah’ın
Kaderi’nin bir îcâbı ve parçasıdır. Kader’e îmân etmemek de fücûr tohumunu ekmek kaderidir ki Allah
onu kulu hakkında bilgisine dayanarak yazmıştır.
Netîce
Netîce
Kâinâtın ezelî bir proje ve plânının olmadığını
ve buna göre yaratılmadığını iddiâ etmek, sunturlu
bir geri zekâlılıktır. Kullar, Âlemin çok küçük bir parçasıdırlar. Onların mükellefiyet ve mes’ûliyyetle alakalı
ışleri de hayatlarının irâdeye dayalı olan yine küçük
bir kısmını teşkîl etmektedir. Bu küçük parça içindeki
küçük parçada -hak etmeseler bile- hidâyete mazhar
olmaları, veya saptırılmayı hak edip de İlâhî irâde
îcâbı saptırılmamaları yanıyla bir şey demeye gerek
yok. Bu bir ihsândır, -her noktada olduğu gibi- bilhassa bu noktada dahi Allah’a hesâb sorulamaz. Kısmen
ihtiyârî ve irâdî olan noktalardaki sapma ve saptırmaya gelince… Kader inkârcısı geri zekâlıların, kelin
“karışık hâle gelen” saçları misâli, olmayan akıllarını
karıştıran işte bu nokta… Bu işlerdeki saptırmanın
büyük bir kısmı, doğruyu görmesini kolaylaştıracak
yolların -değişik sebeb ve hikmetlerle- gösterilmemesi
demek olan “hızlân” mahsûlü… Kalanı da nihâyet,
ilâhî ilimde malûm ve gizli bir takım vukû’ bulacak
cinâyetler, günahlar ve kusurlar yüzünden insana hak
yolun kapatılıp bâtıl yolun da açılmasıyla olan saptırma… Bütün bunlar, kulun fiilleri içinde çok az ve bir
bakıma siparişe göre olmasına rağmen, yaratılanların
hepsinden bu takdîri nefyetmek, “kader yoktur” demek, insana hür ve sınırsız irâdeyi bağışlamak, yaratıcıyı müdâfaa edeyim derken, O’nu devre dışı bırakıp
kulu bu güç ve yetkiyle donatmak yaratıcı yapmaktır.
Bu da değişik bir şirktir. İnsanda, “mes’ûl değilim”
diyemeyeceği ve Allah’ı -hâşâ- adâletsizlikle ithâm
edemeyeceği kadar çok cüz’î bir irâde vardır. Bunun
nisbeti ise, bütün bir hayatına göre binde bir midir,
on binde bir midir, milyonda bir midir? Bilmiyoruz…
Hâsılı, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in,
Ashâb’ının, Mü’minlerin ve İmamlarının anladığı
manada bir “Kader’e îmân”, Mü’min olabilmek için
alâ küllî hâl lâzım olan bir îmân esâsıdır. Onu inkâr
etmek, yahud başka taraflara sündürmek Kur’ân’ı,
Sünnet’i ve dolayısıyla Mukaddir olduğunu haber
veren Allah’ı ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’i
yalanlamaktır. Bu îmân, zamâne zındıklarının iddiâ
ettiği gibi -hâşâ- asılsız bir şey değil, Kur’ân ve Sünnet
delîlleri yanında Ümmet’in üzerinde İcmâ’ ettiği bir
esasdır. Bu Kader îmânını bulundurmayan ise şeksiz
ve şübhesiz kâfirdir.
Kaynaklar:
[40] Kadı Beyâdî, İşârâtu’l-Merâm:265; Şerhu Mevâkıf ’dan naklen Keşşâfu Is- tılâhâti’l-Fünûn:2/1235, [41] Kadı
Beyâdî Beyâdî, el-Fıkhu’l-Ekber’den naklen İşârâtu’l-Merâm:278, [42] Ferâidü’l-Fevâid:293, (1220 baskısı), [43] Câsiye:23,
[44] Ahzâb:38, [45] Hûd:36, [46] Nûh:27, [47] Enfâl:24, [48] Tevbe:51, [49] A’râf:43, [50] İnsan:30
Haziran
B
39
Asım Yekeler: ”İnsanların özel günlerinde
bulunmak, insanların gönlünü fethetmek için çok önemlidir.”
Röportaj: Aydın BAŞAR
İ
nsan ilişkileri ve kişisel gelişim konularında vermiş olduğu seminerlerinden tanıdığımız araştırmacı yazar
Asım Yekeler ile insan ilişkilerinde dikkat edilmesi
gereken hassasiyetler üzerinde konuştuk. Burhan Der-
gisi okurları için…
lta
ekli ba
r
ü
s
i
k
te
a
ar ki ö
l
r
o
y
ara sır
i
e
D
s
i
n
sıl
rdu, se
rışı na
sallıyo
a
y
u
b
,
ordun
i cevap
ğ
i
d
r
oturuy
e
v
? Onun
iş
n
ı
d
n
a
im dem
kaz
K
“
:
r
nida
ikada
a
k
a
m
d
k
i
o
ç
yirm
ben o
u
m
m.”
u
ğ
yordu
i
l
oturdu
y
e
l
i
ıb
baltam
Değerli Hocam, öncelikle kısaca kendinizi tanıtır
mısınız?
1956 Sivas doğumluyum, aslen Kafkas kökenliyim. 1979 yılında Kara Harp Okulu’nu bitirdim. 1997
yılında kıdemli binbaşı rütbesi ile emekli oldum. 2001
yılında kişisel gelişime yöneldim ve bu konuda profesyonel eğitimler aldım. O yıldan beri de Türkiye’de bu
konuda bin iki yüz konferans verdim, yetmiş beş ile gittim. Konferans konularım, mutlu olmanın yolları, insan
ilişkileri, zaman yönetimi, gençler ve çocuklarla iletişim,
kişisel sağlığı koruma yöntemleri gibi konular.
İnsani ilişkilerde başarılı olmak için, bu konuda
verilen seminerleri takip etmenin önemi nedir?
40
B
Haziran
B
Müsaadenizle seminerlerimde anlattığım bir
hikâye ile bunun önemini açıklamak istiyorum. “İki
tane ormancı iddiaya giriyorlar. Birisi diyor ki ben
daha çok ağaç keserim, öteki diyor ki ben daha çok
keserim. İkisine de aynı kalınlıkta ağaçlar gösteriliyor,
ikisine de aynı malzemeler veriliyor. Yarışma sabah
saat sekizde başlıyor, akşam on sekizde bitecek. Kim
fazla ağaç keserse en büyük ödül de ona verilecek.
Hakem ekibi, gözlemciler yerine oturuyor ve zil sesiyle yarışma başlıyor. Yarışmacılardan birisi sürekli
balta sallarken, yarışmacılardan diğeri kırk dakika
çalışıyor, yirmi dakika dinleniyor. Diyorlar ki bu nasıl yarışmacı; süresinin bir kısmını oturarak geçiriyor.
Akşam olup süre dolduğunda o kırk dakika çalışıp yirmi dakika dinlenen diğerinin tam iki katı ağaç kesiyor.
Diyorlar ki öteki sürekli balta sallıyordu, sen ise ara
sıra oturuyordun, bu yarışı nasıl kazandın? Onun verdiği cevap çok manidar: “Kim demiş oturduğumu
ben o yirmi dakikada baltamı bileyliyordum.”
İşte ben bu tip seminerleri baltamızı bileylemek olarak
değerlendiriyorum. İnsanın kendini geliştirmesi için
bu seminerlerin son derece elzem olduğunu düşünüyorum.
Kendimizi geliştirmemiz neden önemlidir?
İnsan denen varlık bilgi duvarına her gün bir
tuğla koyması gereken varlıktır. Dinimiz öyle demiyor
mu? Kur’an’da; “Hiç bilenle bilmeyen bir olur
mu” buyuruluyor. Sevgili Peygamberimiz de “İki
günü eşit olan ziyandadır” diyor. O halde diyorum ki hayatımızın sonuna kadar bir gün öğretmen,
bir gün öğrenci olacağız. Gün gelecek doksan yaşındaki bir amcamıza bir şey öğreteceğiz gün gelecek dokuz yaşındaki bir çocuktan bir şey öğreneceğiz. İnanın
illere gittiğimde seminerler için, orada ilanlara, afişlere bakıyorum, eğer benim de vaktim müsaitse konferanslara gidiyorum. Neden? Bir şeyler öğrenebilir
miyim diye. Bugün ülkemizde dört yüz bin kahve var.
Bu kahveye giden insanlar hepimizin derdi olmalı.
Bu kahve bize ne veriyor? Hem paramızı alıyor, hem
sağlığımızı alıyor hem de hiçbir şey ortaya koymuyor.
İnsani ilişkiler konusuna eğitim camiasının yeteri kadar önem verdiğini düşünüyor musunuz?
Hepimiz yaptığımız işte başarılı olmak istiyoruz.
Hepimiz insan ilişkilerinde başarılı olmak istiyoruz.
Çünkü mutluluğumuz bir ölçüde buna bağlı. İnsan
ilişkileri, iletişim gerçekten de çok önemli konular.
Hepimiz çeşitli mesleklerdeyiz. Ve biz dağ başında
yaşamıyoruz, insanlarla iletişim halindeyiz. Hangi
meslekten olursak olalım, insanlarla iyi iletişim kurmak zorundayız. Hayatımız insanlarla geçtiği halde,
hayatımızda o kadar okullar okuduk ama bir cümle
insan ilişkileri ile ilgili bir şey öğrenmedik. Okul sonrasındaki hayatımızda bu eksikliğimizi telafi etmeye
çalıştık. Bu bizim dikkatle üzerinde durmamız gereken bir konudur.
İnsani ilişkilerde başarılı olmanın altın kuralı nedir?
Bir kere insanlarla iyi iletişim kurmak için önce
insanı sevmemiz lazım. Diyor ya Yunus Emre; “Yaratılanı severim yaratandan ötürü.” Bir insanda
insan sevgisi yoksa o insan diğer insanlarla iyi iletişim
kuramaz. Eksiği ile kusuru ile hatası ile günahı ile bütün insanları seveceğiz. Neden? Çünkü O yaratmış,
onun yarattığına hürmetimiz sonsuz olmalı. O halde
insanlara değer vermemiz lazım. Bunu bir örnekle
açıklamak istiyorum. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu öldüğünde herkes çok üzülmüştü. Onun bu kadar sevilmesini anlamak lazım. Bir gün rahmetlinin odasına
gittim; “Ben bir sanat gecesi yapacağım, istiyorum ki bu gecedeki onur konuğum siz olun.
Bana bir tarih verin ben de ona göre bu tarihte
programı organize edeyim” dedim. Özel kalem
müdürünü çağırdı; “Komutana hangi günümüz
uygunsa ona bir gün verin” dedi. Biz verilen gün
Biliyorsunuz başlangıçta İstiklal marşı adayları jüriye gidiyor, yavan bulunuyorlar…
Diyorlar ki: “Mehmet Akif neden bu yarışmaya katılmıyor?”
Haziran
B
41
B
üzerine her şeyi hazırladık, davetiyeleri bastık, sanat
gecemizin olmasına on gün kala falan Muhsin başkana davetiyeyi götürdüm. Davetiyeye bir baktı; “Biz
o gün müsait miyiz acaba?” dedi. Tereddüt etti.
Hemen özel kalem müdürünü çağırdı. “Biz komutana söz vermiştik. Bakın bakalım o günde bir
şey var mı?” dedi. Özel kalem müdürü; “O gün
Adana’da mitingimiz var” dedi. Muhsin Başkan;
“Nasıl olur? Komutan ta iki ay önce geldi bizden gün istedi. Biz de ona gün verdik. Nasıl bu
tarihe miting koyarsınız?” dedi. Biraz kızdı. Dedi
ki: “O mitingi iptal ediyorsunuz, biz komutanın
programına gideceğiz.” Böyle der demez inanın
şok oldum ben. Dedim ki; “Başkanım bu sözünüz,
sizin o programımıza gelmeniz kadar değerli.
Siz mitinginizi iptal etmeyin, bizim başka bir
programımıza gelirsiniz.” İnanın zor kabul ettirdim bunu. İşte Muhsin Yazıcıoğlu bu gibi erdemlerinden dolayı değerliydi. Kendinizi insanlara armağan
etmek, insanların özel günlerinde bulunmak, insanların gönlünü fethetmek için çok önemli bir olaydır.
İnanın bir genç gidip de; “Başkanım nikâhımızda sizi
de görmek istiyoruz” dediğinde vakti müsaitse hiç
kimseyi geri çevirmezdi. On beş dakika da olsa gider
o gençlerin nikâhında bulunurdu.
İnsanlara değer vermenin öneminden bahsettiniz. Bunu karşımızdakine nasıl belli ederiz.
Mesela karşınızdaki insan çok iyi bildiğiniz bir
fıkrayı bile anlatsa, onu hiç bilmiyormuş gibi dinleyerek bunu gösterebiliriz. İmam-ı Azam büyük bir
âlim olduğu halde iyi bildiği bir dini meseleyi sanki
hiç bilmiyormuş gibi başkasından dinliyormuş. Bir
de şu husus vardır ki insanlara değer verdiğimizi en
güzel onları adam yerine koyarak gösterebiliriz. Bunu
da yine bir örnekle açalım isterseniz. Altmışlı yıllarda Esenboğa Havaalanı yapılırken mühendisler Çubuk’taki o alanı ölçüyorlar biçiyorlar. O sırada yaşlı
bir çoban yanlarına geliyor. “Burada ne yapıyorsu-
nuz” diyor. Diyorlar ki: “Buraya tayyare meydanı
yapacağız onun ölçümlerini alıyoruz.” Çoban
diyor ki: “Evladım ben burada kırk yıllık çobanım. Bu alanda kışın haftada üç gün sis olur.
Burada uçaklar kalkamaz.” Tabi onun kimse dinlemiyor, havaalanını oraya yapıyorlar. Bugün gidin
o havaalanına bir bakın, gerçekten de kışın haftanın
üç günü sis var. Devlet şu anda bu sisten dolayı milyarlarca para harcıyor. Halbu ki bu çobanı dinleseler,
adam yerine koysalar, gidip yetkili birisiyle tanıştırsalar böyle olmayacak. Ama biz ne yazık ki bir insanın parası varsa, makamı varsa, mevkii varsa onu
adam yerine koyuyoruz. Bu da çok yanlış bir şey…
Bilir misiniz Yaşar Reyhani vardır Erzurum’da. Benim
asker gecelerine gelirdi. Geldiği zaman oturur sohbet
ederdik. Bana dedi k; “Komutanım bir gün bizim
mahallede bir fakir öldü. Cenazesine gittim üç
beş kişi vardı. Bir de zengin öldü, onun cenazesi ise kalabalıktı.” Sonra bunu şöyle bir dörtlük
yapmış: “Bil ki cemaati az ise ölen garip fakir
fukaradır/ Bil ki cemaati çok ise ölen insan değil paradır”
Yani herkesin herkesten öğrenebileceği bir şey
vardır diyebilir miyiz?
Hiç ummadığınız birisinden sizin bilmediğiniz
bir şeyi öğrenebilirsiniz. Bunun bir misalini anlatayım. Bir gün bir adam ailesiyle pikniğe gidiyor. İleri-
Arkadaşı; “Ödül olduğu için buna talip olmadı ama size söz veriyorum yazacak”
diyor...
42
B
Haziran
B
de bir koyun sürüsü ve çoban var. Çobanın yanında
yemek yiyecekler, sohbet edecekler… Fakat cumar-
küçük bir köpek var. Köpek oraya bir yere çömelerek
tesi akşamından sonra bir fırtına çıkıyor, deniz dal-
çişini yapıyor. Adam çobana soruyor: “Bu hayvanın
galı; yağmur, rüzgâr hepsi var... O günkü şartlarda
ayağına mı vurdun sen, bu köpek niye ayağı-
cep telefonu falan da yok ki arayıp da “gelemeyece-
nı kaldırarak çişini yapmıyor?” Çoban; “Beyim
ğim” desin… Tabi arkadaşı bu fırtınada karşı yaka-
sen kimsin” diyor. Adam “Ben köpekler üzerine
dan bu tarafa kimse gelmez diye düşünüyor. Hatta
kırk kitap yazmış bir bilim adamıyım” diyor.
kimse gelmez diye evde pijamalarını bile değiştirmi-
Çoban; “Beyim sen bu köpeklerle ilgili kırk
yor. Kapı çalıyor, bir bakıyor ki Mehmet Akif terin
tane kitap yazmış olsan da bu köpekler benim
suyun içinde… Arkadaşı Akif’e; “Bu havada kimse
kucağımda doğar, benim kucağımda büyür, be-
gelemedi, sen nasıl geldin” diyor. Mehmet Akif
nim kucağımda ölürler. Bilmiş ol ki erkek kö-
de diyor ki: “İnsan verdiği sözü yapmaması için
pek yavruları bir yaşından sonra ayağını kaldı-
ölmesi lazım.” Demek ki ona göre insan olmanın
rarak çişini yaparlar.” Kırk
en emli vasıflarından bir ta-
kitap yazmış ama o ayrıntı
nesi verdiği sözü tutmak.
gözünden kaçmış. Demek
İşte Mehmet Akif sözünde
ki bilim adamı da olsanız
her şeyi bilemeyebilirsiniz.
Ama o çoban o köpeklerle
daha içli dışlı olduğu için
bu işin ayrıntılarını daha iyi
duran ve güven veren birsi
Sonra arkadaşı Akif ’in yanına
gidiyor ve “Ben senin adına söz
verdim, katılacaksın ve istiklal marşını
yazacaksın” diyor.
biliyor.
olduğu için insanlarla başarılı bir iletişim kuruyor. Bu
sayede sağlam dostluklar
elde ediyor. Onun dostluğunun kalitesiyle ilgili de
şöyle bir anekdot anlatmak
Sözünde durma ve
istiyorum: Biliyorsunuz baş-
güven verme gibi erdemlerle
langıçta İstiklal marşı adayla-
insani ilişkilerde başarı arasında ne gibi bir ilgi vardır?
rı jüriye gidiyor, yavan bulunuyorlar… Diyorlar ki:
“Mehmet Akif neden bu yarışmaya katılmı-
Sözünüzde durduğunuz zaman karşınızdaki
yor?” Arkadaşı; “Ödül olduğu için buna talip
size daha çok güveniyor. Bu da insanlarla iletişimde
olmadı ama size söz veriyorum yazacak” di-
bir artı kazandırıyor. Bu konuyu Mehmet Akif’ten bir
yor... Sonra arkadaşı Akif’in yanına gidiyor ve “Ben
anekdotla anlatmak istiyorum. Bir gün bir arkadaşı
senin adına söz verdim, katılacaksın ve istik-
Mehmet Akif’i ve diğer arkadaşlarını evine davet edi-
lal marşını yazacaksın” diyor. Size soruyorum
yor. Pazar günü buluşmak için sözleşiyorlar. Beraber
şimdi: Acaba kaç tane arkadaşınız var ki onun adına
birilerine söz verebiliyorsunuz? İnsanın öyle arkadaşları olmalı ki onlar adına birilerine söz verebilmeli. Bu
neyi gösterir? O arkadaşlığın kalitesini gösterir.
Değerli Hocam. Vermiş olduğunuz kıymetli bilgilerden dolayı size çok teşekkür eder, hayırlı faaliyetlerinizin devamını dilerim.
Bu konuya dikkat çektiğiniz için ben teşekkür
ederim.
Haziran
B
43
Hacı Şaban Efendi Hz. (II)
Halit EŞKAN
B
u yazının derlenip, kaleme alınmasının sebebi
olan Rufai tarikatının mürşidi merhum Hacı Şaban Efendi rahmetullahi aleyh (k.s) hüsnü zannımızdır ki arifandan bir insan-ı kâmildi.
annesi
n
a
l
o
n
dı
e
bir ka
nnesin
a
e
v
n
Saliha
ile
ı
ok sev
ç
saygıs
n
a
e
d
v
n
k
ı
ı
f
l
ı
a
ağl
tar
.s)
evgi, b
s
r
i
b
endi (k
f
E
n
büyük
a
b
.
acı Şa
ı almış
n
ı
s
a
olan H
u
ad
n
n çokç
i
n
i
ı Şaba
s
c
e
a
H
ann
i
en
na; “S
o
i
s
n altın
e
u
n
ğ
u
t
An
t
, tu
n”
olasın
i
d
nması
n
u
e
k
f
o
E
d
taşa
iş.
yağın
a
,
n
ederm
u
a
u
ols
d
e çokça
d
n
i
l
k
e
ş
44
B
Hacı Şaban Efendi 1901 yılında Bayburt’ta doğmuştur. Baba adı Mustafa, annesi Fadime hanımdır.
Dedesi Temur Ağa Bayburt eşrafındandır. Hacı Şaban
Efendi (k.s) 12 yaşındayken babasını kaybetmiş. Geriye
iki kız kardeşi ve annesi kalmış. Babasının ölümü ile çocuk yaşta ailenin geçim yükü onun omuzlarına binmiş.
Bu sıkıntılı dönemde Bayburt Ruslar tarafından işgal
edilince birde muhacirlik zaruret olmuş. Muhacir olarak
gittikleri Ankara’nın Keskin nahiyesin de çobanlık etmeye başlamıştır. Keskin de kaldıkları zaman zarfında peygamber mesleği olan çobanlıkla iştigal etmiş. Bu arada
ağırda bir hastalık geçirmiştir.
Zaman içerisinde memleket hasreti yüreğini bir
kor gibi öylesine dağlamış ki, bu hasret ateşi, onun bir
kuş olsam da uçup Bayburt’a gitsem şeklinde hayal kurmaya başlamasına sebep olmuştur.
Haziran
B
Rusya’da Bolşevik devrimi ile çarlık Rusya’sı yıkılmış. Sonuçta Ruslar Bayburt’tan çekilmek zorunda
kalmışlar. Bunun üzerine geriye doğru göç başlamış,
onlarda tekrar Bayburt’a dönmüşler. Ancak geçim
sıkıntısı peşlerini bırakmamış. Amcasının çok zengin
olmasına rağmen kendilerine yardımcı olmadığını
üzülerek anlatırdı.
Bunun üzerine Hacı Şaban Efendi (k.s) şehirden köye, köyden şehire alış verişe (çerçilik) başlamış. Bilahare taş mağazalardan kiraladığı dükkânda
bu ticareti sürdürmüş. Taş mağazalar satışa çıkarılınca
önce 4/9’zunu daha sonra tamamını satın almıştır.
Anne
ve Hilafet
Hilafet
Anne Duası
Duası ve
Saliha bir kadın olan annesi tarafından çok sevilen ve annesine büyük bir sevgi, bağlılık ve saygısı
olan Hacı Şaban Efendi (k.s) annesinin çokça duasını
almış. Annesi ona; “Seni Hacı Şaban Efendi olasın, tuttuğun altın olsun, ayağın taşa dokunmasın” şeklinde çokça dua edermiş.
Bu arada tasavvufa karşı duyduğu ilgi yüzünden Hacı Mehmet efendinin sohbetlerini takip etmiş,
onun ilminden faydalanmış, hatmelerine katılmaya
devam etmiştir. Gördüğü bir rüyayı Hacı Mehmet
efendiye anlatınca, Hacı Mehmet efendi ona” senin
bu kapıda nasibin yok” şeklinde yorumlamış.
Bunun üzerine Hacı Şaban Efendi (k.s) Kaleardılı Ahmet Baba Hz.’den ders alarak onun dervişi
olmuş. 1946 senesinde kendisine halifelik görevi verilmiş ve Ahmet Baba Hz. (k.s) bekletmeden dervişanın şahadeti ile kendisine emaneti tevdi etmiş. Bu
arada hilafet bekleyenlerin hasetleri zahire vurunca
Ahmet Baba (k.s), “Bizim elimizde bir şey yok. Biz
emanetçiyiz ve emaneti sahibine vermekle görevliyiz.
Eğer bizim elimizde bir şey olsaydı o zaman hilafeti
oğlum Yakup’a devrederdim” diyerek haset edenleri
kınamıştır. Ahmet Baba (k.s) kısa bir zaman sonra da
rahmet-i Rahman’a kavuşmuştur.
Hacı Şaban Efendi (k.s) kendisine verilen hilafet görevi ile birlikte ticari hayatını da sürdürmeye
devam etmiş. Bir gün dükkânın da iken Ahmet Baba
Hz. (k.s) zahiren zuhur etmiş ve kendisine; “Hem
tüccar hem şeyh. Ohh ne güzel. İkisi birlikte
nasıl yürür” şeklinde ikazda bulunmuş. Bunun üzerine ticareti tamamen terk ederek postuna oturmuş
ve Hakk’a yürüyünceye kadar irşad görevini eksiksiz
yerine getirme çabası içinde olmuştur.
Özellikle kış aylarında köylerden gelen davetlerin hiç birini reddetmez, ders almak isteyenleri mahrum bırakmazdı. Rüyasında yaşı 63 olarak gösterilmiş
ancak 6 rakamı ters çevrilerek 93 şeklinde değiştirilmiş olduğunu, sohbetleri sırasında anlatır ve yaşayana değil yaşatana bakmak gerektiğini ilave ederdi.
Nitekim 15 Eylül 1992 günü hicri 93 yaşında iken
Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.
Son Anında
Anında Bile
Son
Bile Namaz
Namaz
15 Eylül günü hastahaneye kaldırıldığını duyunca ikindi yakınında ziyaretine gittim. Yatakta
oturmakta bile zorlanıyordu. Kolunda serum vardı. O
haldeyken bile “Kardaş namazımızı kılalım” emrinde bulundu. Koltuklarına girilerek güçlükle ayağı
kaldırıldı. Abdest aldı, kıbleye yöneldi. Bende o arada
ikindi namazını kılıp tekrar yanına gelmeyi düşünüyordum ki çok farklı bir şekilde bana baktı. O bakışın
tasvirini yapmaktan acizim. O haldeyken ben yanından ayrıldım. Eve geldim ikindi namazı için abdest
almaya hazırlanırken acı haber geldi. Öğle namazını
eda etmiş ikindi namazının vakti girmeden Hakk’a
yürümüştü.
Vefatından önce 16 Eylül öğle namazını müteakiben cenazesinin kaldırılmasını vasiyet etmiş, 16
Eylül günü cenazesi musalla taşına konulması ile birlikte inceden bir yağmur başlamış, ta ki defin işlemi
tamamlanıncaya kadar rahmet yağmaya devam etmiş, defin işlemi ve duanın bitiminden hemen sonra yağmur kesilmiştir. Cenazeye büyük bir katılım
olmuş, cami avlusu cemaate yetmemiş, cemaat cad-
Bir gün dükkânın da iken Ahmet Baba Hz. (k.s) zahiren zuhur etmiş ve kendisine;
“Hem tüccar hem şeyh. Ohh ne güzel. İkisi birlikte nasıl yürür” şeklinde ikazda
bulunmuş.
Haziran
B
45
B
deye taşmıştı. Cenaze Yakutiye camisinden alınarak,
yine büyük bir cemaat ile Kaleardı mezarlığına kadar omuzlarda taşınmış ve yine vasiyeti gereği Ahmet Baba (k.s) hemen arkasına defnedilmiştir. Allah
rahmet eylesin, kabri pür nur olsun. Mekânı cennet,
makamı yüce olsun. Himmeti ali ve üzerimizde daim
olsun. Rabbim şefaatine nail eylesin. Bizleri şeriattan
tarikattan ayırmasın. Şaşan kardeşlerimizi, cemi cümlemizi sıratı müstakime hidayet etsin ve ayaklarımızı
tarik-i müstakimde sabit kılsın. Cümlemize ihlas ve
hidayet, ihsan eylesin Amin.
Hacı Şaban Efendi; hilmi ile cahilin öfkesini gideren, cömertliğiyle kalpleri satın alan, bela ve musibetlere karşı sabırlı, zalimler karşısında vakur, sırrında
ketum, halk ile iyi geçinen, gazabı şecaat, şehveti iffet, taatı ile aziz, kanaatiyle zengin, asaletiyle edepli,
ameli yakın, kalbi mütevazi, yemesi, içmesi ve uykusu az olan, kötülükleri unutan, doğruluğunun gereği,
iyilikleri ve ihsanı hep hatırlayan, hoş sohbet, güzel
huylu ve fazilet erbabı olan, tasadduk etmeyi kendisi için borç bilen, herkese aklına göre hitap eden,
kimsede kusur aramayan, komşularına, yakınlarına,
müridana, misafirlerine ikramda bulunan, dünyalık
olan şeyleri elinde tutan, ahiret işlerini kalbinde saklayan, halk içinde Hak’kı düşünen, gönlü muhabbetullah ile dolu olan, isyanı nefsine, itaati Rabbine olan,
dünya veya ahiret için faydalı ise konuşan, değilse
sükût eden, kendisine emanet edilen her şeyi koruyan, neşesi yüzünde, kederi kalbinde olan, dünya
hayatının iç yüzünü iyi bildiğinden kalben onu terk
eden, sukutu tefekkür, konuşması hikmetli, gülmesi
tebessüm şeklinde olan, dili gıybetten, kalbi hasetten,
midesi haram lokmadan, davranışları riyadan salim
olan, zulme maruz kaldığında Allah intikamını alıncaya kadar sabreden, ölmeden evvel ölen, dostunu
düşmanını bilen, Allah için salihleri seven, Allah için
fasıklara buğuz eden, amelleri davasız olan, reddetmeyen, biriktirmeyen, istemeyen, kendisi veren bir
Allah dostu idi.
Sohbetleri
VeSünnetti
Sünnetti
SohbetleriKur’an
Kur’an Ve
Hacı Şaban Efendinin sohbetleri Kur’an ve
sünnete dayalı idi. Çünkü Kur’an-ı Kerim en kuvvet-
Kaleardılı
Sultan Hacı
Ahmet
Baba (k.s)
Hazretleri
li bağdır. Allah’ın ipidir. Bu ipin bir ucunda Allah’ın,
diğer ucunda ona tutunan müminlerin elleri vardır. O
inanları Allah’a ulaştıran yegâne dosdoğru bir yoldur.
Ona sımsıkı sarılıp mucibince amel edenler dalalete
düşmezler. Kur’an kıyamet gününde şefaatçidir, kalp
gözünün açılmasında vasıtadır. İnsanlar için öğüttür.
Söz tutmayan, nasihat dinlemeyen, zalimdir. Kur’an
kalpler için şifadır. Kalpleri küfür ve nifaktan arındırır.
Müminler için hidayettir. İki cihanda saadet yollarını gösterir. Müminlere ebedi mutluluğu kazandırması
yönüyle rahmettir. O’na bağlı olanı korur. O’nu önünde tutanın yolu aydınlık olur. O sözlerin en doğrusudur. Çünkü O Allah kelamıdır. Kur’an’ın devamlı
olarak vicdan da bir örneği, akılda bir delili vardır.
Kur’an, insanları zorla değil, kendi hür iradeleriyle
seve seve iyilik yapmaya sevk eden ve istediğini yapmakta tamamen hür olan, davranışlarından hesaba
çekileceğini bilen, sorumluluk yüklenen insanlar yetiştiren, bir terbiye ve ahlak nizamıdır. Ahlak geniş anlamda dindir. Peygamber efendimiz (s.a.v)’in ahlakı
Kur’an’dır.
Kur’an insanları kendi hür iradeleri ile tahkiki
imana çağırır. “Ey iman edenler, iman edin.” mukallit Allah’ın hidayetine ısınmadığı için, nefsinin ve
küfrünün peşinde gider. Yine Kur’an “Allah’a şirk
koşmayan inanıp ta imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya işte güven onlarındır.” İnandığı gibi yaşamaya( hak yolunda hakikate vasıl olmak
inandığı gibi yaşamakla mümkündür.) Allah’a kulluk
Bunun üzerine ticareti tamamen terk ederek postuna oturmuş ve Hakk’a yürüyünceye
kadar irşad görevini eksiksiz yerine getirme çabası içinde olmuştur.
46
B
Haziran
B
etmeye “Biz insanları ve cinleri bize kulluk etsinler diye yarattık.” adil olmaya, “Bir kavme
düşmanlığınız sizi adaletten ayırmansın.” Ve
sevgi temelli kardeşliğe “Müminler ancak kardeştir.” ayeti kerimeleri ile davet eder. Mutlu olan yalnız
seven bir ruhtur.
Hürriyet müminlere Kur’an’ın verdiği bir haktır. Müminlerin hürriyetlerini kendi kusurları ve liyakatsizliklerinden başka hiçbir kuvvet ne daraltabilir,
ne de tehdit edebilir. Hürriyet sorumluluktur. İnsan
yüklendiği sorumluluklarla orantılı olarak hürdür.
Allah’a karşı sorumluluğumuz ahde vefadır. Vefa
imandandır. Nitekim “Muhakkak ki sana biat edenler
Sevgi, merhamet etmeyi, fedakârlığı, vefakâr ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların
olmayı gerektirir. Merhamet öylesine bir cevherdir ki elleri üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi
yüce Allah onun yüz parçada, doksan dokuz parça- aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahde
sını kendisinde tutmuş, bir parçasını bütün canlılara vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verepaylaştırmıştır. Herkesin payına düşende farklıdır. cek.” Ayeti kerimesinden mülhem olarak Hacı Şaban
Merhamet insanın kendi kendisini aşmaya yarayan Efendi (k.s) “Mümin dininde ve ahdinde sadık
yegâne cevherdir. Merhameti olmayana merhamet olacak” ikazında bulunurdu. Dindeki sadakat müminin iradesini dine hizmet
edilmez. Hiç kimse ameli ile
doğrultusunda kullanmacennete giremez. Kul ancak
sıdır. Kim Allah’ın dinine
Allah’ın fazlıyla, merhameyardım ederse Allah’ta ona
tiyle cennete dâhil olabilir.
Allah için salihleri seven, Allah için
yardım eder. O zaman her
Rabbimiz “Hesap güfasıklara buğuz eden, amelleri davasız
güç ona boyun eğer. Ahde
nünde her kim azaptan
sadakat ezeli ervahta Alolan,
reddetmeyen,
biriktirmeyen,
kurtulacak olursa, hiç
lah’a verdiğimiz kulluk söistemeyen, kendisi veren bir Allah
şüphe yoktur ki Allah
züne alem-i dünyada vefa
dostu idi.
rahmet ve merhametiyle
göstermektir. İnsanı değerli
ona muamele etmiştir.
kılan sadakat ve inançtır.
İşte en büyük mutluluk
Kim ahdini yerine getirir ve
budur.” buyurmaktadır.
sakınırsa şüphesiz Allah onu
sever. Öyle “ben Müslümanım”
Din insanı menfaatlerinden fedakârlık etmeye,
demekle iş bitmez. Din duvar değildir ki yıkılınca ses
din dışı her sistem ise menfaate çağırır. Onun için feçıkarsın. Din, namus gider insanın haberi olmaz. Müdakârlık inandığı gibi yaşayan insanın şiarıdır. Sevgi
min önünü görür önümüz kabirdir. Dünyaya dalıp
insanın vefalı olmasını gerektirir. Halik ve mahlûk ile
ahireti unutmak gaflettir.
dostluk ancak vefalı olmakla mümkündür. İnsanı değerli kılan sadakat ve inançtır. İnançsızlık, zayıf, sınırKalbinde
Bir Hasırın
Hasırın
Kalbinde Kuru Bir
lı, gerileyen, kendini aşamayan, sorumsuz insanların
Sevgisi
Olan
Dünyacıdır
Sevgisi
Dünyacıdır
özelliğidir. Sevgi en üst seviyede hürriyettir. Hürriyet
manevi kaynaklı ve Rabbani karakterlidir.
Bir ölüm var bizim için her zaman,
Bilmeyiz ki geleceği ne zaman,
Elde fırsat dilde ruhsat,
Kıl tedarik her zaman.
Lokman (a.s)’ın nasihatıdır. İki şeyi unut; bir
yaptığın iyiliği, iki sana yapılan kötülüğü. İki şeyi de
unutma; bir Allah’ı unutma, iki ölümü unutma.
Düşman dörttür; dünya, nefis, şeytan, heva.
Dünya sevgisi hataların başıdır. Özel bir nesneye bağlılık köleliktir. Öyle ki kalbinde kuru bir hasırın sevgisi
Haziran
B
47
B
olan dünyacıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Her
ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin
fitnesi dünya malıdır.” buyurmaktadır. İnsan öyle
iman etmelidir ki kurtuluşu aradığı imanda sefaletin
batağına saplanmamalıdır. Dünyevi varlığa ve iktidara neredeyse dini bir vecd ile tapınanlar, dünyevi başarıların tezahürlerine tanrısal bir nitelik yakıştıranlar,
kendilerine Allah’tan başka tanrı edinenlerdir.
Mal ve makam hırsı sefih bir debdebe içinde
yaşama arzusu ve tutkusu gaye olunca her vasıta
mübah sayılır. Sonuçta nefis ilah, mal veya makam
gaye, haliyle islam da düşman olur. Dünya kendine
yar olanları eğlendirir. Onlara hazinelerini açar, onlara malı sevdirir, zengin eder fakat yedirmez. Üstelik
ihtiyaç içinde kıvrandırır. Onlar ise yüksekte olduklarına inanırlar ve sevinirler. Oysaki adı üstünde yer,
besler büyütür, sonra yer. Dünyanın vefası yoktur.
Nicelerini tıngına vurmuştur. Peşinde koşanları hep
yormuştur. Aldanmamak lazım. Gam değildir gide
dünya kala din, gam odur ki kala dünya, gide namus,
gide din. Dünyayı terk eden yani ölmeden evvel ölen,
Allah’ın sevgilisi, halkın elindekileri terk eden, kalplerin sevgilisi olur. Helalin hesabı, haramın azabı vardır.
Esasen taksimat yapılmıştır. Herkesin hissesi bellidir.
Hiç kimse hissesini arttıramaz. Mümin bilir ki kendisi için ayrılan bir başkasına gitmez. Zenginlik Allah
vergisidir. Allah malı dilediğine, ilmi dileyene verir.
Dolayısıyla zenginlik akıl ve ilimle ulaşılabilecek bir
hedef değildir.
Dünya fanidir. Emanet gözüyle bakılmalıdır.
Hırs ebedi köleliktir. Onun için insan kendisine zulmetmemelidir. Kendisine acımalıdır. Malının hesabını
yapıp, zekâtını vermelidir. Malının zekâtını veren, o
malın şerrinden kurtulmuş olur.
Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi,
Malda yalan, mülkte yalan,
Var birazda sen oyalan.
Şu hadis-i kutsiyi unutmamak gerek. “Ey dünya, bana hizmet edene sende hizmet et. Sana
hizmet edeni ise yor.” Yine Efendimiz “Dünya
için orada kalacağın kadar çalış, ahiret için de
orada kalacağın kadar amel et.” buyurmaktadır.
Kim dünyaya tabi olursa felah bulamaz, ahirette de
kurtuluşa eremez.
Nefis için; müminler nefislerinin zorbalıklarına
karşı daima cihad halinde olmalıdırlar. Nitekim Efendimiz bir muharebe dönüşünde “Küçük cihad bitti, büyük cihad başladı.” buyurmuştur. Nefis insanı inkâra, Haktan yüz çevirmeye, isyana yani günaha
dalıp, tövbeyi unutmaya, münakaşa etmeye teşvik
eder. Nefsin arzuladığı şeylerde, nefse uymak zulümdür. Zalimin vefası olmaz. Onun için nefse muhalefet
mümin için bir görevdir. En akıllı insan Allah’tan en
çok korkan insandır. Allah korkusundan nefsi muhasebe, nefis muhasebesinden nefsi murakabe, nefsi
murakabeden Allah ile birliktelik yani otururken, yatarken, ayaktayken Allah’ı zikir vücut bulur. Zikreden
Hakkın meclisinde oturan kişidir.
Bir düşman da şeytandır. Rabbimiz “şeytana
tapmayın o sizin apaçık düşmanınızdır.” buyurmaktadır. Şeytan ancak kendisine tabi olanları
saptırır. Muhlis olanlara yaklaşamaz. Mümine düşen
görev şeytana düşman olmaktır. İnsan kendi kendisinin şeytanıdır. Cennetten kendi kendisini kovar.
Heva ise imanın ve ibadetin tam tersidir. Boş
arzular ve aslı olmayan şeylere bağlanmaktır. “Onlar
heva ve heveslerini ilah edindiler.” Ayeti kerimesi, heva ve hevesleri peşinde koşanların, heva ve
heveslerini ilah edinmek tehlikesine maruz kalabilecekleri ikazında bulunurdu.
Lokman (a.s)’ın nasihatıdır. İki şeyi unut; bir yaptığın iyiliği, iki sana yapılan
kötülüğü. İki şeyi de unutma; bir Allah’ı unutma, iki ölümü unutma.
48
B
Haziran
Ubeyd ZELİL
B
GEÇ KALINMIŞYOLCULUK
YOLCULUK 2 2
GEÇ KALINMIŞ
“Rahmet
Esintileri”
“Rahmet
Esintileri”
Daha üç-beş gün olmuştu mübarek topraklara kavuşalı ama sanki orada doğup, büyümüş, geride kimsesi kalmamış gibiydi. İlk
günlerin hüznü, şaşkınlığı, özlemi, yerini tatlı
bir huzura bırakmıştı.
Sürekli Beytullah’ta vakit geçiriyorlardı.
İlk günler karıştırdığı sokaklar, sanki şimdi mahallesinin tozlu yolları gibiydi. Kendisini oraya
ait hissediyor, müthiş bir cazibenin, çekim merkezinin tam ortasında hissediyordu...
Günlerin geçmesi yavaş yavaş hüzün
yüklüyordu yorgun kalbine. Hiç bitsin istemiyor, zamanı sımsıkı kavrayıp tutmak istercesine, günleri ve geceleri kovalıyordu yakalamak
için. Nadiren yemek ve dinlenmek için kullandığı oteline her gelişinde, gününü hakkıyla
geçirememenin verdiği elemle, çok fazla duramayıp, yalın ayakla geldiği otel yolundan, hızlı
adımlarla tekrar Harem’e gidiyor, ayaklarının
yanması ve şişmiş olmasına aldırış etmeden
vaktini orada geçirmeye gayret ediyordu.
Tüm bu hüznün yanında aklının bir köşesinde de kalbinin hızla çarpmasını sağlayan,
Medine yolculuğu vardı. Birkaç gün sonra
Efendimiz’i (SAV) görmeye gidecek, O’na misafir olacaktı. Hayatındaki en güzel misafirlikleri yaşıyordu. Küçükken bayramlarda cebine
harçlık sıkıştıran büyüklerinin yanına gitmek
bile bu kadar keyif vermemişti ademoğluna...
Aman Allah’ım, nasıl bir duygu bu, bir daha
yaşayacak mı?
İşte bu düşünceler sarmışken tüm benliğini, kafile ile birlikte Mekke turuna çıktılar.
Turun ilk durağı Arafat ve ardından Hira Mağarası idi. Rehberler, yol kenarına yanaşan
otobüslerin yanında kafileye Hira Dağı’nı ve
yaşananları anlatıyorlardı. Ademoğlu, yukarı
çıkılmayacağını anladığı an, soluğu rehberin
yanında aldı. Yukarı neden çıkılmadığı konusunda, kafilenin ekseriyetle yaşlı ve hasta kim-
Haziran
B
selerden oluştuğu noktasında ikna edici bir kaç
cümle sonunda, izin isteyip kafileden ayrıldı ve
orada bulunan, yukarı çıkmak isteyen birkaç
kişi ile birlikte başladı uzun bir tırmanışa...
Şu an merdivenler ile döşenmiş olan bu
uzun yol, hiç bitmek bilmeyecek gibiydi. Efendimiz döneminde, merdivensiz buraya nasıl çıkıldığı sorusu zihninde yer etmişken, bacakları
kasılmış, hali kalmamıştı. Nihayet bir, bir buçuk
saat sonra zirveye ulaştılar. Ciddi bir kalabalık
var zirvede. Küçük deliklerden geçerek mağaranın girişine yaklaştıkça muazzam bir koku
sarıyordu etrafı. Kimseye eza vermemek için
içeride belki 3-5 saniye ancak kaldı, zira arkasında bekleyen onlarca mümin var ve onların
hakkına girmek istemedi. Belki 3-5 saniye orada bulundu ama o anı en az 3-5 yıl aklından
çıkaramazdı. Efendimizin ayak bastığı taşlara
yüz sürmüştü...
Girdiği yerden çıktığında büyük bir zafer
kazanmış gibi hissediyordu kendisini. Yüzünü
okşayan hafif serin esintiye bıraktı kendisini...
Gün ışığında tırmandığı zirvede hava kararmıştı
şimdi. Zirveden aşağıya doğru baktı. Muazzam
bir yükseklik ve ötelerde derin bir boşluk. Tam
orada, karşısındaki derin uçurumun kenarında
akşam namazını eda etti. Çok lezzet almıştı bu
namazdan... Kendisini farklı hissediyordu, hemen irkildi ve ellerini boşluğa kaldırdı, kendisine bu nimeti nasip eden Rabb’ine yöneldi ve
“hamdolsun” diyebildi...
Elleri havada, gözleri sonsuz boşlukta ve
tüm bedenini okşayan buralarda meltem diye
tabir ettiğimiz hafif bir Rahmet esintisi...
Rabbim ne güzeldi burada olabilmek...
Vakit tamam olmuş, artık Mekke’den Medine’ye hicreti yaşamanın vaktine az kalmıştı.
Veda tavafını gözyaşları ile tamamlayıp, hazırlıklarını yaptılar. Şimdi Hicret vakti... Ayrılmak
zor ama gidilecek yer de muazzam. Tekrar gelebilmek ümidi ile vedalaştı Mekke’nin her taşı,
her karesi ve her anı ile...
Şimdi yolculuk zamanı, haydi Bismillah.
49
Din Samimi Olmaktır
Yrd. Doç. Dr. Mustafa KARABACAK*
Temim ed-Dârî’den rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah (s.a.v.) “Din samimi olmaktır.” deyince sahabeden bazıları “Kime karşı samimi olmaktır (Ey
Allah’ın Rasûlü?)” diye sordular. O da “Allah’a, Kitabına, Rasûlüne, Müslümanların önderlerine ve
bütün Müslümanlara karşı” buyurdular.1
Hadisin bazı rivayetlerinde Rasûlüllah’ın (s.a.v.)
“Din samimi olmaktır.” sözünü tekitli ve üç defa tekrarladığı belirtilmiştir.2 Hadise göre Müslümanın temel
özelliğinin samimiyet olduğu ve bunun da beş aşamada
gerçekleşeceği bildirilmektedir. Âlimler bu hadisin dinin
dörtte birini oluşturduğunu belirtmişlerdir.3 Hatta Nevevî diğer üçüne de gerek kalmadan bu hadisin İslamı
özetlemeye yetebileceğini4 belirtmektedir.
asıdır
m
l
o
r
i
ın b
ışımız
an
d
e
l
z
i
n utan
’ı
h
İçim
a
l
l
iyet. A
; fakat
ı
n
ı
samim
ğ
ı
ad
h
k8 olm
ı
l
r
a
in Alla
v
n
i
ş
i
bir
k
ık
.
en lay
a
y
imiyet
a
m
m
a
s
r
i
utan
ekt
u bilm
n
u
ğ
u
old
50
Hadise göre Müslüman için samimiyetle bağlanılması gerekenler beş olarak sayılmasına rağmen belki
bunları üç grupta toplamak mümkündür. Bunlardan birisi Allah’a, Kitabın’a ve Rasûlün’e karşı samimi olmaktır. İkincisi idarecilerine karşı samimi olmaktır. Üçüncüsü
de bütün Müslümanlara karşı samimi olmaktır.
B
Haziran
B
Allah’a, Kitab’ına ve Rasûl’üne karşı samimi olmak bir yerde Allah’ın Kur’andaki emirlerine, Rasûlünün sünnetine de şeksiz şüphesiz sarılmakla olur.
Çünkü Allah ve Rasûlünün karar verdiği bir konuda
onların tercih hakkı yoktur: “Allah ve O’nun Rasûlü bir işe hükmettiklerinde, mü’min bir erkek
ve mü’min bir kadının, o işlerinde kendileri
için tercih-seçim hakkı yoktur. Kim Allah’a ve
O’nun Rasûlü’ne isyan ederse, gerçekten apaçık bir dalaletle sapmıştır.”5
Allah’ın (ve Rasûlü’nün) verdiği kararda inanmışların tercih hakkı olmamakla birlikte onlara daha
içten davranmak belki kalitelerini ortaya koymaktadır. Allah’a karşı samimiyet aynı zamanda Cibril (a.s.)
hadisinde de belirtildiği gibi ihsan6 seviyesinde yani
her ne kadar biz onu görmesek de Allah’ın bizi her an
gördüğünü bilerek hareket etmektir. Allah’ın bize şah
damarından daha yakın olduğunu bilip ona göre hareket etmektir samimiyet. “Andolsun ki insanı biz
yarattık; nefsinin ona ne vesveseler verdiğini
biliriz. Biz, ona şah damarından daha yakınız.”7 İçimizle dışımızın bir olmasıdır samimiyet. Allah’ın utanan bir varlık8 olmadığını; fakat utanmaya
en layık kişinin Allah olduğunu bilmektir samimiyet.
“Allah insanlardan daha çok kendisinden utanılmaya
layık olandır.”9
Samimiyet emredilen aşamalardan birisi de
yöneticilerdir. Bunun karşılıklı olması gerektiği unutulmamalıdır. Birincisi yönetilenlerin yani halkın sorumluluğu, işi ehline vermek ve meşru otoriteye itaat
etmektir: “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.
Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt
veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir,
hakkıyla görendir.”10 “Ey İman Edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan yöneticilere de…”11
Yöneticilerin sorumluluğu ise çalışıp halkına
karşı samimi olmak ve işlerini danışarak yürükmek-
tir: “Eğer bir idareci Müslümanların işini üzerine alır,
sonra onlar için çalışıp samimiyet göstermezse onlarla
birlikte cennete girmez.”12 “Onlar işlerini aralarında danışma ile karara bağlarlar.”13 “İş konusunda onlara danış.”14
Müslüman bütün hal ve davranışlarında samimi olmalıdır. Samimiyetin zıttı olan riya, ikiyüzlülük,
münafıklık, yalan, aldatma ve kandırma gibi niteliklerin samimiyetle bağdaşmayacağı bilinmelidir. Allah Teâlâ, Mü’minûn suresinde kurtulan Mü’minlerin
özelliklerinden bahsederken ilk sırada namazları hususunda samimi/huşû içinde olanları saymaktadır.15
Namazlarda gösteriş yapanları ise kınamaktadır.16
Müslüman, Allah’a, Kur’an’a, Rasûlüllah’a
(s.a.v.) ve bütün inananlara karşı söz, fiil ve davranışlarında samimi olmalı ve yalnızca Allah’ın rızasını
gözetmelidir. “Hâlbuki, onların da, yalnız hakka
ve tevhide yönelerek, (Allah’ın dinini ve düzenini içtenlikle benimseyerek samimiyetle toplumlarında uygulayıp) Allah’a kulluk ve ibadet
etmeleri, (O’nun şeriatına bağlanmaları, O’na
boyun eğmeleri, namazı âdâbına riâyet ederek, aksatmadan âşikâre kılmaları, vicdanlarını, servetlerini, sosyal bünyelerini arındıran,
berekete vesile olan) zekatı vermeleri emredilmişti. İşte, (sağlıklı bir toplumun dini, insanlığı, insanî değerleri ayakta tutacak) hak din,
(zamanla değişmeyen tabiî hukuk kurallarını
içeren şeriat, düzen, medeniyet) budur.”17
Samimiyet emredilen aşamalardan birisi de yöneticilerdir. Bunun karşılıklı olması
gerektiği unutulmamalıdır. Birincisi yönetilenlerin yani halkın sorumluluğu, işi ehline
vermek ve meşru otoriteye itaat etmektir.
Haziran
B
51
B
Müslüman bütün hal ve davranışlarında samimi olmalıdır. Samimiyetin zıttı olan
riya, ikiyüzlülük, münafıklık, yalan, aldatma ve kandırma gibi niteliklerin samimiyetle
bağdaşmayacağı bilinmelidir.
Müslümanın niyeti ve samimiyeti sayesinde
evinde otursa dahi sevap kazanacağını efendimiz belirtmektedir. O, Tebük Gazvesi’ne katılamayan bazı
sahabiler hakkında şöyle demektedir: “Medine’de
bizden geride kalan öyle kimseler vardır ki, bir dağ
yoluna, bir vadiye girdiğimizde onlarda bizimle yürüyormuş gibi sevap kazanırlar. Çünkü onları bir takım
mazeretleri alıkoymuştur.”18
İslamiyette sayı önemli olmakla birlikte sayıdan
daha çok içinde samimiyetin olduğu keyfiyetin daha
önemli unutulmamalıdır. “Nice az topluluklar
daha fazla topluluklara Allah’ın izniyle galip
gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.”19
Rasûlüllah (s.a.v.) bir kudsî hadiste Allah’ın en
sevdiği ibadetin, kulun Allah’a karşı samimi olması
olarak belirtilmiştir. “Allah buyuruyor ki; Kulumun en çok sevdiğim ibadeti, bana karşı samimi olmasıdır.”20 Hatta samimiyetle yapılan az
ibadetin kurtuluş içinde yeterli olabileceği belirtilmiştir. “Dininde samimi olursan az ibadet de sana
yeter.”21
Kendin için istediğini kardeşin için de istemektir22 samimiyet. Kardeşini aldatmaktansa aldanmaktır
samimiyet. Mevlana’nın deyimiyle “olduğu gibi görünmektir veya göründüğü gibi olmaktır” samimiyet.
İlkeleri çiğnememe uğruna hapisi göze alabilmektir:
52
B
“Ey Rabbim! Bu kadınların istedikleri şeyi yapmaktansa hapiste çürümeyi yeğlerim.”23 Samimiyet Cerîr b. Abdullah’ın yaptığı gibi Müslümanlara samimi davranacağımıza Rasûlüllah’a (s.a.v.) söz
verebilmektir: “Ben Rasûlüllah’a, namazı dosdoğru
kılmak, zekatı vermek ve her bir Müslümanın samimiyetle hayrını istemek üzere bey’at ettim.”24
Doğruluk ve samimiyet müslümanın yirmi dört
saatini kapsamalıdır. Hatta onun karakteri olmalıdır.
O, Allah Rasûlü’nün öğrettiği şu duayı kendisine hayat düstüru edinmiş olmalıdır: “Ey Rabbim, (girişeceğim her işe ve gireceğim her yere) doğruluk ve samimiyetle girmemi; (bırakacağım her
işten ve çıkacağım her yerden) doğruluk ve samimiyetle çıkmamı bana nasip eyle.”25
Selam ve dua ile…
.........................................................
*Aksaray Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi,
1 Buhârî, İman, 42; Müslim, İman, 95.
2 Ebû Dâvûd, Edeb, 59;Tirmîzî, Bir, 17; Nesâî,
Bey’at, 31
3 Kalan dörtte üçünü de şu hadisler oluşturmuştur: “Ameller niyetlere göredir”, “Kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi, kişinin Müslümanlığının güzelliğini gösterir”, “Sizden biriniz kendisi için istediğini
kardeşi için de istemedikçe olgun mü’min olamaz”. Miras, Kâmil, Tecrîd-i Sarîh Tercümesi ve Şerhi, VI, 474.
4 Davudoğlu, Ahmed, Sahîhı Müslim Tercüme ve
Şerhi, II, 299.
5 el-Ahzâb, 33/36., 6 Buhârî, İman, 37; Müslim,
İman, 1,5., 7 Kâf, 50/16., 8 el-Bakara, 2/26., 9 Tirmîzî,
Edeb, 39., 10 en-Nisâ, 4/58., 11 en-Nisâ, 4/59., 12
Müslim, İmâre, 22., 13 eş-Şûrâ, 42/38; , 14 Âl-i Imrân,
3/159., 15 el- Mü’minûn, 23/2., 16 el-Mâûn, 107/6.,
17 el-Beyyine, 98/5, 18 Buhârî, Megâzî, 81, Cihad 35;
Ebû Dâvûd, Cihad, 19; İbn Mâce, Cihad, 6., 19 el-Bakara, 2/249., 20 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V,254,
21 Hâkim, el-Müstedrek,, 22 Buhârî, İman, 7; Müslim,
İman, 71-72; Tirmizî, Kıyamet, 59; Nesâî, İman, 19,33.,
23 Yusuf, 12/33., 24 Buhârî, Mevâkîtu’s-salat, 3; Müslim, İman, 97-99., 25 el-İsrâ, 17/80.
Haziran
Kömür Karası Duygular
Hasan BAŞAR
B
lık
taşkın
o
a
d
k
zyon
mde ço
ü
Televi
ğ
ü
d
ör
ı her g
r
a
l
ırıyor,
n
ğ
a
a
ç
,
r
yap
rıyo
r, bağı
o
sabır
y
a
ı
r
z
ı
n
k
o
S
.
iyorum
orum.
y
ü
n
ö
öfkelen
ed
endim
ok
K
.
m
ucun y
s
i
diyoru
m
ç
hi
a bizim
bunda
d
n
r
i
a
n
l
e
n
S
o
sıl
onuçta
S
.
ale na
m
h
u
r
u
o
b
y
di
arın
re
ve onl
z
ı
a bizle
t
m
ı
k
d
a
a
l
m
la
ev
i sorgu
n
i
r
e
l
k
or.
geldi
düşüy
u yazıyı kaleme aldığımda herkes gibi çok karmaşık duygular içindeydim. Hiç bu kadar karmaşık duyguları bir arada yaşamamıştım. Üzüntü, acı, keder, çaresizlik, dayanışma, kızgınlık, öfke gibi
birbiri içine girmiş bir sürü duyguyu aynı anda yaşadık.
Nedeni Soma’daki maden kazası. 301 tane Anadolu insanını Soma’da maden faciasında kaybettik. Ailelerine
helal rızık götürmek için yerin yüzlerce metre altında çalışan Anadolu’nun güzel yüzlü insanlarıydı onlar.
Ve millet olarak derin bir kedere büründük. Bu
facia geride gözü yaşlı evlatlar, eşler, anneler, babalar,
kardeşler bıraktı. Her ölüm arkasında büyük acılar bıraktı. Toplum olarak ekranda onları yani ölenleri ve
yakınlarını gördükçe gözyaşı döktük. Millet olarak yediden yetmişe herkes derin bir üzüntüye kapıldı. Günlerce
bulunamayanlar için sağ salim çıkmaları için dualar ettik. Ölenler içinde yüce Allah rahmeti ile muamele etsin
diye dualar ettik.
Bu facia bizlere insanların çaresizliğini gösterdi.
İnsanların zor şartlar altında, emeklerinin çok altında
Haziran
B
53
B
ücretlere çalıştırıldıklarını gösterdi. İnsanların emeklerinin ve çaresizliklerinin nasıl sömürüldüğüne şahit
olduk. Aynı zamanda insan hayatının nasıl ucuz olduğunu öğrendik. Ama en önemlisi insanların acılarının nasıl suiistimal edilmek istendiğine şahit olduk.
Acılar üzerinden siyasi çıkarlar peşinde koşan zavallıları gördük. Ölenler için iyi oldu, hak ettiler diyecek
kadar zavallılaşan vicdan yoksunu insanları tanıdık.
Dayanışmayı da gördük, ayrılığı da gördük. Vicdanı
da gördük, vicdansızlığa da şahit olduk.
Bazı zamanlar, bazı
anlar vardır, yaşadığımız acılar, kederler bizi
birbirimize bağlar. Böyle
zamanlarda her zamankinden daha fazla yardımlaşmaya ve dayanışmaya
ihtiyaç duyarız. Bu zamanlarda kişisel hesaplar
bir kenara bırakılır. Kavgalar, küslükler unutulur.
Böyle durumlarda suçlu
suçsuz ayrımı yapmayız.
Biliriz ki bu zamanlar suçlu suçsuz ayrımı yapılacak
zamanlar değildir.
Bu
günleri ancak ve ancak
dayanışma ile atlatabiliriz. İşte millet olarak böyle bir
dönemi 13 Mayıs’ta yaşadık. Peki, millet olarak nasıl
bir sınav verdik?
Ben bu milleti seviyorum. Allah için seviyorum.
Çünkü bizim milletin basireti sağlam ve hakikaten
sabır ehli insanlar. Bütün kışkırtmalara, saldırılara
rağmen vakarından taviz vermiyor. Son zamanlarda sistematik şekilde başlayan psikolojik baskı gezi
olaylarında tavan yapmasına rağmen halkımız sabırla
sükûnetini bozmamıştır. Şer güçleri her fırsatta kışkırtmaya kalkışsa da halkımız sükûnetle onlara cevabını vermiştir. Ve vermeye de devam etmektedir. İşte
son olay Soma’da yaşanmıştır. Bu millet 301 evladını
kaybederken şer güçleri yine boş durmamış, halkı kışkırtarak sokaklara dökmek istemiş, insanların acılarını
kullanarak toplumsal kargaşa ve siyasi çıkar peşinde
koşmuşlardır. Ama bu millet yine onlara gerekli cevabı vermiş, onlara uymayarak oyunu bozmuştur. Halkın büyük çoğunluğu böyle duyarlı iken her olumsuz
olaydan sonra onları kışkırtmaya çalışanlar için ne
demeli?
Bizim insanımız nasıl oldu da bu hale geldi? Biz
böyle bir millet değildik. Bizler bu kadar vicdansız
değildik.
Bizler insanların açıları üzerinden
çıkar sağlayacak kadar
alçalmadık. Daha yerin
altında çıkmayı bekleyenler varken, insanımız
nasıl olurda yukarıda kirli
oyunların peşinde koşar.
İnsanlar cenazelerini beklerlerken bu vicdansızlığı
nasıl yaparız? Mal bulmuş
mağrip gibi nasıl saldırırız? Bu millet böyle değildi, ne ara böyle oldu?
İnsani yönlerimizi nasıl
kaybederiz anlamıyorum.
Televizyonda o taşkınlık yapanları her gördüğümde çok kızıyor, bağırıyor, çağırıyor, öfkeleniyorum. Sonra sabır diyorum. Kendime dönüyorum.
Senin bunda hiç mi sucun yok diyorum. Sonuçta onlarda bizim evladımız ve onların bu hale nasıl geldiklerini sorgulamakta bizlere düşüyor. Evet, benim tek
başıma bir suçum yok belki. Ama ben kendimi Müslüman kimliğimle genellersem yani beni, ben olarak
değil, bir Müslüman olarak değerlendirirsem -bu durumda kastettiğim bütün Müslümanlar oluyor- o zaman bende sorumlu ve suçluyum. İnanın bağırmak,
çağırmak, hakaret etmek, kızmak en kolay olanı. Zor
olanı, insanı kazanmak, onlara doğruyu göstermektir.
Kardeşler biz Müslümanlar zora talip olmadık mı?
Evet, benim tek başıma bir suçum yok belki. Ama ben kendimi Müslüman
kimliğimle genellersem yani beni, ben olarak değil, bir Müslüman olarak değerlendirirsem
-bu durumda kastettiğim bütün Müslümanlar oluyor- o zaman bende sorumlu ve
suçluyum.
54
B
Haziran
B
Elbette her şey takdiri ilahidir. Ama bizler beşeri aklımızla bütün tedbirleri alacağız.
Takdir Cenap-ı Allah’ındır. Her şey takdir i ilahidir demek insanları sorumluluktan
kurtarmaz. Sorumlular bulunmalı ve gerekli cezaları almalılar.
Üniversite de okurken bir tiyatroya gitmiştim.
Şimdi oyunun adını hatırlamıyorum ama bir sahnesi
var ki hiç aklımdan çıkmıyor. Oyun sağ sol ideolojinin çatışması üzerine kurulmuştu. Bir profesör kendi
gibi düşünen öğrencilere propaganda yaparken şunu
söylüyordu: “Karşıt görüşlü öğrenciler, sağlam bir
kasa elmanın içindeki çürük elmadır. Eğer o çürük
elmalar temizlenmezse bütün kasa çürür. Onun içindir ki o çürük elmalar temizlenmeli.” Temizlemekten
kasıt öldürülmeleridir. Öğrencilerden bir tanesi hocasına itiraz etti ve şöyle dedi: “Hocam iyi de o elmalar niçin ve nasıl çürüdüler?” İşte bu soru, o gündür
bugündür aklımdan çıkmıyor. Bizim için her bir elma
çok kıymetli. Çürütülüp atılacak bir tek elmamız yok.
İnsanın canı, emeği bu kadar ucuz olmamalı.
İnsanların çaresizliğini sömürmemeliyiz. Peygamberimiz ne diyor: “İşçinin emeğinin karşılığını teri kurumadan vermelisin.” Gariban Anadolu insanı çoluna
çocuğuna üç kuruş ekmek parası götürmek için canını dişine takıp çalışırken, onların sırtından milyonlar
kazananlar acaba onlar için ne düşünüyordur. Merak
ediyorum, onları insan olarak görüyorlar mı acaba?
Yoksa kendileri için çalışan birer köle mi?
İnsan, diğer insanlar hakkında tasarrufta bulunma hakkını kendinde nasıl görür. Başkalarının haya-
Haziran
B
tına müdahale etme hakkına sahip olma hakkını kendinde görmek. Kendini onun üstünde görüp, onun
hakkında karar vermek, hükümde bulunmak. Allah
muhafaza insan böyle düşünmeye başlarsa vahşi bir
yaratık haline dönüşür. Artık insan insanın kurdudur.
İnsan zenginleştikçe ve güçlendikçe kendisinde
psikolojik bir takım değişiklikler meydana gelirmiş.
İlk önce cinsel dürtüleri gelişiyormuş. En son Allah
muhafaza, haşa, kendilerini yarı ilah olarak görmeye
başlıyormuş. Artık kendisi dışındaki insanlar değersiz
ve onların hayatına istedikleri gibi müdahale etme
hakkına sahip olduklarını düşünüyorlarmış. Onun
içindir ki insanlar milyonlarca insanın ölümüne bir
anda karar verebiliyorlar. Merak ediyorum son dönemin zalimi Esad, yüzbinlerce insanın ölmesine ve
milyonlarca insanın hayatının zehir olmasına karar
verirken kendini ne olarak görüyor ve ne hissediyor?
Bu duygu kırıntısı kaç kişi de var? Beni korkutan ve
ürküten şey de bu. Bugün yaşadığımız facianın temelinde de yatan bu duygudur. Bu duygu sadece Soma’da ki maden ocağı sahibi için geçerli değil. İnanın
bunlara benzeyen bir sürü insan dolaşıyor aramızda.
İşte bize, yani Müslümanlara düşen de bu duygu ve
düşüncelerle mücadele etmektir.
Bu duygu ve düşüncelerle mücadele etmenin
yolu, insan sevgisi ya da cezadır. Eğer insanda, insan
sevgisi varsa bir şey demeye gerek yok, o zaten insanlık için elinden gelen her şeyi yapar. Ya yoksa! İşte
o zaman ceza devreye girecek ve hak ettikleri şekilde
cezalandırılacaklardır. Yaptıklarının hesabını versin,
cezasını çeksin ki bir daha böyle büyük açılar yaşanmasın. Elbette her şey takdiri ilahidir. Ama bizler beşeri aklımızla bütün tedbirleri alacağız. Takdir Cenap-ı
Allah’ındır. Her şey takdir i ilahidir demek insanları
sorumluluktan kurtarmaz. Sorumlular bulunmalı ve
gerekli cezaları almalılar. Hak edenler hak ettikleri
cezaları alsınlar ki mağdurların ve toplumun vicdanı
rahatlasın. Yapanların yaptıkları yanlarına kar kaldığı
müddetçe böyle facialar yaşanmaya devam eder.
55
İlahiyat Fakültelerinde Din Alimi Yerine
Din Tenkitçisi Yetişiyor
Yusuf KARAGÖZOĞLU
T
uş gibi
m
k
o
y
mı
,
anlatı
e
ç
‘Kuran
k
r
n
e
Tü
d
e
tm
ir’
cüme e
r
e
t
değild
s
u
i
d
on
a
ir h
ş
lmuş b
u
r
e etmi
u
m
d
ü
c
uy
r
te
a
e ayeti
d
n
i
l
ydurm
k
u
e
ş
n
i
r
isle
a
ki had
n
a
s
nulard
e
o
v
k
r
e
ğ
k
nu (di
ulama
g
r
u
olduğu
v
ha
s
bir da
)
i
b
i
e hadi
t
g
t
e
u
y
ğ
a
u
u
ol
Oysa b
bir
.
r
i
t
ş
i
ir söz,
b
i
istem
g
n
a
si herh
dadır.
kelime
n
ı
m
a
anl
haber
56
B
ürkiye’de ilahiyat fakültelerinin eğitimi hep tartışılagelmiştir. Nitekim son zamanlarda burada
yetişenler toplumdaki dini duyguları güçlendirmeleri gerekirken, birde bakarsınız ki, kendileri lakayt
davranıp umursamaz bir tavır içinde halkın dini hissiyatıyla oynayıp küçüğünden büyüğüne toplumda her
kesimi yakinen ilgilendiren temel inanç esaslarını yok
sayarcasına zihinlerde şüphe ve ortalığı bulandırma
gayreti içindeler. Aslında tam da bu noktada Ali Fuat
Başgil’in konuya neşter vurduğu Ankara İlahiyat için
söylediği, “Buradan din alimi değil, din münekkidi (tenkitçisi) yetişir” sözü ne kadar da manidardır. Muhteva
ve metod açısından da yetişen eleman açısından da
Osmanlı medreselerinin asla yerine tutamayacağı günümüz ilahiyat fakülteleri eski alimlerini eleştiri yağmuruna tutup itham edici ve gayri ilmi bir üslup takınarak
sözüm ona ilahiyatçı geçinen zevatla doludur. Mesela ilk
akla gelen isimleri Hayri Kırbaşoğlu, Yaşar Nuri Öztürk,
Mustafa İslamoğlu, İhsan Eliaçık, Bayraktar Bayraklı,
Abdulaziz Bayındır, Süleyman Ateş, Mustafa Öztürk vb
olarak sayabiliriz. Tabii ki hemen belirtelim içlerinde çok
kaliteli selefi salihin yolundan giden münevver ilahiyatçılarımız da mevcut. Bunlara da örnek olarak Ebubekir
Haziran
B
ilgili Kuran’dan ayetleri delil getirip hadislerin manevi mütevatir olduğunu ve icmanın ise kati olduğunu
bildirerek Ehl-i Sünnetin bu konudaki görüşünü ikna
edici bir üslupla ortaya koymuştur.
Sifil, İhsan Şenocak, Mustafa Ağırman, Orhan Çeker,
Nureddin Yıldız, Raşit Küçük, Yaşar Kandemir, İsmail
Lütfi Çakan, vb isimleri verebiliriz.
Selefi Salihin’in yolundan gitmek demek Kuran
ve Sünneti, sahabe, tabiun ve tebeuttabiunun anladığı şekilde anlayıp yaşamaktır, yani Ehl-i Sünnet
vel-Cemaat üzere olmak demektir. Hiç şüphesiz ki, bu
yolun dışında kendilerine başka yol edinen kişi yada
topluluklar bidat üzeredirler. Geçmişte olduğu gibi
şimdide bidatçilerin fikirlerini şeri delillerle çürütmek
alimlerimize düşüyor. Delillerle çürütmeden kasdımız
kitap ve sünnet, sahabe, tabiun ve tebeuttabiun sözlerinden ortaya konan delillerle, meselenin hakikatını
açıklığa kavuşturmaktır. Yakın tarihimizde Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Cehennem azabının kâfir
ve müşrikler için ebedi değil geçici olduğunu savunan
“Rahmet-i İlâhiyye Burhanları” adlı eserinde,
âhirette daimi azabın İlâhî rahmete uygun olmayacağını ve İlâhî rahmetin herkesi kapsadığını söyleyen
Kazanlı Musa Carullah Bigiyef’e, reddiye olarak Yeni
İslam Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi adlı eserini
yazarak cehennemin ebedi ve sonsuz olduğunu kitap,
sünnet ve icmayla tafsilatlı bir şekilde açıklamıştır.
Yine aynı şekilde Allame Muhammed Zahid el - Kevseri de Nazra Âbira isimli eseriyle, Mısırlı Mahmut
Şeltut’un nüzul-u İsa’yı inkar eden fetvası ile beş makalesine reddiye vermiştir. Kevserî, nüzul-u İsa(as) ile
Günümüz Türkiyesi’ndeyse reddiye olarak yazılmış elbette birçok kitap mevcuttur; mesela Mustafa İslamoğlu’nun Hayat Kitabı Kuran Gerekçeli Meal-Tefsiri’ adlı eserine reddiye olarak Mehmet Emin
Akın’ın yazmış olduğu Tevil’in Tahrife Dönüşmesi
Muhammed Esed ve Mustafa İslamoğlu Örneği adlı kitabını, Prof. Dr. İbrahim Canan’ın Fethullah
Gülen’in Sünnet Anlayışı’ adlı eserine reddiye olarak
Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş’un yazmış olduğu
“Sünnet Anlayışı mı, Sünnet’e Yabancılık mı?”
adlı kitabını, Yaşar Nuri Öztürk’ün Kuran’daki İslam
adlı eserine reddiye olarak Mustafa Varlı’nın kaleme
almış olduğu Hangi İslam adlı kitabını, Mustafa Öztürk’ün Kuran’ın Tarihsel Bir Hitap Oluş Keyfiyeti adlı
makalesine reddiye olarak Salim Öğüt’ün kaleme almış olduğu Modern Düşüncenin Kuran Anlayışı
Bir Zihniyet Eleştirisi adlı kitabını ve son olarak
Alaaddin Palevi’nin günümüzün sünnet inkarcıları,
mealci, tarihselci, modernist, akılcı ilahiyatçı ve yazarların düşüncelerine reddiye olarak kaleme almış olduğu Peygambersiz Bir Din Akılcılık Akımlarına
Reddiye adlı kitabını örnek verebiliriz.
Ben saydığım bu kitapların son ikisinden kısaca bahsetmek istiyorum. Her bir kitabın bana ilginç
gelen taraflarını sizinle paylaşmak istiyorum. Öncelikle dilerseniz Mustafa Varlı’nın yazmış olduğu Hangi
İslam adlı kitabından bahsetmek istiyorum. Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı olan Mustafa Varlı Hoca,
dini aklına ve şartlara göre yorumlayan Yaşar Nuri
Öztürk’ün ‘Allah elçisinin 23 yıllık peygamberlik dönemi boyunca okuma yazma öğrenememiş veya öğrenmemiş olduğunu iddia etmek hem yanlıştır hem
de ayıptır’(Kuran’daki İslam; syf,110) ifadelerine
cevaben Hangi İslam adlı kitabının 114. sayfasında
şunları söyler: Bu ifadelerle(Yaşar Nuri Öztürk’ün
açıklamasını kastediyor) Hz. Peygamber’e, O’nun
Oysa bu ayette hadis kelimesi herhangi bir söz, bir haber anlamındadır. Hz.
Peygamberin sözü (hadisi) anlamında değildir.
Haziran
B
57
B
tebliğ ettiği Kuran’a ve O’nu gönderen Allah’a
karşı ayıp ve yanlış yapılmıştır. Zira Kuran-ı
Kerim de de Hz. Peygamberin ümmi olduğu
belirtilmiştir. Ümmi ise okuma yazma bilmeyen öğrenim görmemiş anlamına gelir. (Mü’cemül-Vasit c.1,s.27 vs.) Hangi İslam adlı kitabının
167-168. sayfalarında Varlı hoca meallere yanlış anlam veren sayın Öztürk hakkında şu ifadeleri kullanır:
Yazar (Yaşar Nuri Öztürk) sayfa 214’te Yusuf Suresinin 111.ayetinin (12/111) mealini verirken söz anlamına gelen hadis kelimesini Türkçe anlatımı yokmuş
gibi onu tercüme etmeden ‘Kuran, uydurulmuş bir
hadis değildir’ şeklinde ayeti tercüme etmiş ve sanki
hadislerin uydurma olduğunu (diğer konularda oluğu
gibi) bir daha vurgulamak istemiştir. Oysa bu ayette
hadis kelimesi herhangi bir söz, bir haber anlamındadır. Hz. Peygamberin sözü (hadisi) anlamında değildir. Buna göre sözkonusu ayetin meali ‘Bu Kuran
uydurulmuş bir hadis değildir’ yerine Bu Kuran uydurulmuş bir söz değildir’ şeklinde olmalıdır. Sayfa 367
de inanç temellerini kendine göre ayetten yorumlayıp kurtuluş reçetesi çıkaran Öztürk Bakara Suresi
62. ayeti göstererek ‘…bu üç şartı taşıyanlar (Allah’a
iman, ahirete iman ve barışa yönelik hizmetler sergilemek) ister Müslüman, ister Yahudi, ister Hristiyan,
ister Sabii olsun ölüm sonrası kurtuluş elde ederler’
ifadesini kullanmış, buna karşılık Mustafa Varlı Hoca,
Hangi İslam adlı kitabının 178. sayfasında şu ifadeleri kullanmış: Bu görüş bizzat Kuran ayetlerine terstir.
Zira sadece bu üç madde kurtuluşun reçetesi olamaz.
Allah’a ve ahirete inanıp diğer inanç temellerini inkâr
etmek insanı asla kurtuluşa götürmez. Bu konuda
Kuran’ın pek çok ayetinden sadece bir tanesini bile
bilmek yeterlidir. Yüce Allah Nisa Suresi ayet 136 da
şöyle buyurmaktadır: …Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkar
ederse tamamıyla sapıtmıştır. (Nisa;4/136 )Hal böyle iken Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve O’na
indirilen Kuranı inkâr eden Yahudi, Hristiyan veya
Sabii nasıl kurtuluşta kabul edilebilir?
Muhalefet meşhur olursun sözü herhalde medyatik ve sosyete hocası olan Yaşar Nuri Öztürk için
olsa gerek çünkü Kuran’daki İslam kitabında; Kuran-ı
Kerim’in hayızlı haldeyken bile abdestsiz tutulabileceği, namazın üç vakit olduğu, oruç kefareti diye birşeyin olmadığı, riba ile faizin aynı şey olmadığı, iki
kadının şahitliğinin bir erkeğinkine denk olmadığı,
müslüman kadınların da ehl-i kitap erkeklerle evlenebileceği vb. tutarsız ve cahilce açıklamalar yapmış.
Şimdi de Salim Öğüt’ün yazmış olduğu Modern Düşüncenin Kur’an Anlayışı Bir Zihniyet
Eleştirisi adlı kitabından biraz bahsedelim. Sıradışı
bir ilahiyatçı aynı zamanda Ehl-i Sünnet’in gür sesi
olan rahmetli Salim Öğüt Hoca Modern Düşüncenin
Kuran Anlayışı Bir Zihniyet Eleştirisi adlı kitabının 3132.sayfalarında ‘Kuran’ın Hz. Peygamber’e genelde
Arap toplumunu özelde de Kureyş kabilesini diğer bir
deyişle Mekke ve çevresinde yaşayan müşrik arapları
uyarması için gönderildiği belirtilmektedir’ ifadesini kullanmasına karşılık cevaben: Müellifin (Mustafa
Öztürk) iddiasını dayandırdığı kaynak Enam Suresinin 92. ayetidir. “Bu Kitap (Kur’ân), kendinden
önceki kitapları tasdik eden, şehirler anası
(Mekke) halkını ve çevresindeki bütün insanlığı uyarman için indirdiğimiz mübarek bir
kitaptır.” Hemen belirtelim ki bu ayette müellifin
tasrih ettiği gini Mekke adı geçmemekte onu yerine
Ümmü’l - Qura denilmektedir. Bu kullanımın önemi
büyüktür. Çünkü Ümmü’l – Qura ‘şehirlerin anası’
Bu görüş bizzat Kuran ayetlerine terstir. Zira sadece bu üç madde kurtuluşun
reçetesi olamaz. Allah’a ve ahirete inanıp diğer inanç temellerini inkâr etmek insanı asla
kurtuluşa götürmez.
58
B
Haziran
B
veya ‘bütün kentlerin atası’ anlamına gelmektedir. saydıktan sonra mesaj diye birşey icat edip onu taBu duruma göre ayeti kerimede geçen Onun çevre- rih - üstü saymak, bizim açımızdan anlaşılabilir bir
si tabii olarak bütün bir dünya dolayısıyla bütün bir açıklama değildir. Çünkü kanaatimze göre bu yakinsanlık olmaktadır. Nitekim Taberi Onun çevresini laşım bizi hitabın kendisi olan Allah’ın kelamını tarih
yorumlarken, doğudan batıya kadar ifadesini kullan- - dışılıkla nitelemeye bizim değerlendirmelerimizden
maktadır. Ayrıca İbn-i Abbas’ın da sözkonusu çevreyi başka birşey olmayan mesajı tarih - üstü saymaya
bütün bir yeryüzü olarak tefsir ettiğini nakletmekte- götürür ki, bunun makul ve mantıklı görülmesi mümdir. (Taberi, VII, 271) Evet açıkça görülmektedir ki, kün değildir.
müellifin kendi zannını ayete söyletme gayreti içinde
açıkça iki önemli tahrife yöTarihselci argümanlarnelmiştir. Birincisi, Ümmü’l
la Kuran-ı Kerim’in hitap
– Qura kelimesini gizlemek
ve mesajı üzerinde tebdil
Kuran-ı Kerim’in hitabını tarihsuretiyle onun zımnında
ve tağyir etmeye kalkışadışı saydıktan sonra mesaj diye birşey
mündemiç olan anlamı örtrak ilahi hükümleri modern
icat edip onu tarih - üstü saymak,
meye çalışmasıdır. İkincisi,
şartlara uydurmaya çalışma
işine geldiği yerlerde Taberi
bizim açımızdan anlaşılabilir bir
işi, boş ve batıl gayretlerden
ve Kurtubi’nin yorumlarıaçıklama değildir. Çünkü kanaatimze
başka bir şey değildir. Böyna cömertçe başvururken,
le oryantalist söylem içeren
göre bu yaklaşım bizi hitabın
bu konuda her nedense o
tarihselci-akılcı yaklaşım ihkendisi olan Allah’ın kelamını
kaynaklarda geçen yorumdas edilerek ilahi kelamın
tarih - dışılıkla nitelemeye bizim
ları gözardı etmiş olmasıdır.
tahlili yapılamaz, ancak
değerlendirmelerimizden başka
Bu tutum ve davranış ilmi
Selefi Salihin’in yolundan
emanete riayet prensibiyle
birşey olmayan mesajı tarih - üstü
giderek ilahi kelamın hitap
kabil-i telif değildir.
saymaya götürür ki, bunun makul ve
ve mesajının yanısıra ayırt
etmeksizin hükümlerinin de
evrenselliği kabul edilerek
sahih bir okuma ve anlama yapılabilir. Aksi takdirde
böyle yapmakla bu düşünceyi savunanların modern
din tasavvuru inşa etmeye yönelik niyetleri ortaya
çıkmaktadır. Kendisini ilahi hitabın değil, ilahi mesajın muhatabı olarak gören kuran tarihselciliğinin
savunucularından Mustafa Öztürk makalesinde ahkam ayetlerinin doğrudan o günün Arap toplumuna
indiğinden dolayı doğal olarak onların örfü, kültürü
ve sosyal şartlarını içinde barındırdığını, bu yüzden
de onların ihtiyaçlarına cevap veren o günkü hükümlerin bugünün modern toplumuna uygulamanın yersiz olduğunu savunuyor. Ayrıca makalede bugünkü
topluma uyarlanamayacağı savunulan tarihsel olduğu iddia edilen söz konusu muamelat hükümleri
arasında çok eşlilik, hırsızlık, zina, süt emzirme, zıhar,
mehir, haram aylar meselesi vb. gibi hükümler yer almaktadır. Hakikaten cüretkar davranarak Kuran’daki
bazı hükümlerin tarihsel olduğu tezini savunarak o
hükümlerin günümüzdeki geçerliliğini yitirdiğini söylemekle, O’nun çöl kanunu olduğunu söylemek arasında üslup açısından fark olsa da mahiyet açısından
fark olmadığı kanısındayım.
mantıklı görülmesi mümkün değildir.
Kuran ya tüm beşeri
durumları göz önünde bulunduran tarih üştü bir kitaptır veya tarih-üstü mesajları belli bir tarihte belli bir
kitleye onların anlayacağı bir dil dizgesi içinde yine
onların tecrübe dünyasına ait örneklerle aktaran tarihsel bir hitaptır ifadesiyle tarih-üstü mesaj ve tarihsel hitap ayrımına giden müellife Salim Öğüt Hoca
şunları söyler: Kuran-ı Kerim’in hitabını tarih-dışı
Haziran
B
59
Merhametli Yiğitler - Hayâlı Kadınlar
Abdullah ÇAKIR
A
ile birlikte yaşayabilme sanatının en iyi icra edilebileceği huzur adacığıdır. Bir erkeğin ya da
kadının sığınabileceği en güvenli limandır aile.
Huzur ve emniyeti orada hisseder insan. Ailesi olmayanlar hüznü ve korkuyu bir arada yaşarlar. Zira Allah’ın emri, Resulü’nün kavli ile kurulan aile ile neslin
devamı ve günahlardan korunma hedeflenir. Böylece
fıtratımızdaki en önemli iki duygu yüce Allah’ın koymuş
olduğu sınırlar dahilinde meşru bir zemine çekilir.
ın
hayan
,
e
t
k
e
erk
e
metin
a
h
a ailed
r
l
e
y
u
M
ş
u
ol
a kayb
dakat,
d
a
n
s
ı
,
d
k
a
ı
k
arl
r.
, fadak
k
ı
l
r
a
e r g ide
ç
ö
g
vefak
a
ıd
e sayg
se v g i v
Aile kurmak huzuru yakalamak için bir araç olabilir. Ancak aile saadeti için asıl iş kendimizde bitiyor.
Nefsimizde Peygamberimiz’in ahlakını tahakkuk ettirebildik mi? Nasıl biriyiz? Başkalarını geçtik de kendimizi tanıyabiliyor muyuz? Yoksa kendimize yabancı ve
yalancı mıyız? Modern yaşam biçimleriyle birey olarak
kaybettiğimiz hasletler Müslüman bir toplumun büyük
kaybı olarak nelere dönüşüyor, tekabül ediyor?
Örneğin İslam ahlakı ve düşüncesiyle inşa edilmiş
Osmanlı toplumunda Osmanlı erkeği dediğimizde onun
60
B
Haziran
B
Ailenin üzerinde bulunduğu bu fay hattında korkunç depremler oluyor. Asıl bu
noktada bir şeyler yapılmazsa aileyi ve milletimizi ayakta tutan bu direkler yıkılır ve
çöken çatının altında bütün tolum kalır. Çare ise “özümüz”de gizli.
ayırıcı iki vasfı vardı. Birincisi, alp yani yiğit oluşuydu.
duyuluyordu. Kısacası Osmanlı kadını haya, edeb, if-
Kafirlere karşı izzetli ve onurlu bir duruşu vardı. Kibirli
fet ve namus doğuruyordu.
değil ancak vakurdu. Sözümüz senettir der, dürüstlüğü, vefayı ve mertliği ruhunda yaşatırdı. Din, İslam,
ezan, vatan, namus dendiğinde onun için akan sular
Temeli böyle muhkem atılan aile bu surette devam eder ve kemaline ererdi.
dururdu. Bunun için yapamayacağı hiçbir şey yoktu.
Toplumumuzu besleyen irfan pınarları kesilinİkinci vasfı ise merhametli oluşuydu. Taşı bile
ce Allah korkulu bu insanların yerini şimdilerde daha
çok
mübarek elinde yumuşak
nakıslar;
gibi Allah’ın yarattığı her
kabalık, sertlik, duygusuz-
duruş sahibi olan bu er-
luk ve haşinlik aldı. Ar-
kek, eşini sarıp sarmalar,
tık Allah korkusu taşıyan
ailesini muhafaza altına
merhametli
Sevgi onda mer-
erkeklerden
söz edilmiyor aksine eşini
hameti, merhamet de aşkı
döven, hırpalayan salon
doğuruyordu. Sert görü-
erkeklerinden hatta cani-
nüşünün arkasında hanı-
lerden söz ediliyor.
mını aşkla severek çarpan
bir yüreği vardı. Yeri gel-
Haya ve iffet duygu-
merhametinden
ağlamasını
içi mana dolu
o vakur asaletin yerini ise
şeye karşı merhametli bir
diğinde
korkmaz
kuldan utanmaz arsızlar,
tutan Peygamberi (sav)
alırdı.
Allah’tan
sunu kaybedince de kadın
bilebilecek
kadar… İşte bu onun ermişlik ve kâmillik tarafıydı.
Yüreği sevgi dolu bu ermişlerin gönüllerinde herkesin oturabileceği bir sandalye vardı. Böylece o bey
oluyor, efendi oluyordu. Onlar yürekli ve gönüllü insanlardı.
asaletini yitirdi. Gönül verilecek bir iffet timsali değil gönül eğlendirilecek bir meta derecesine düşürdü
kendisini ve saygı telkin ettirmiyor. Sözün özü aileye
nokta düştü ve ğaile oldu.
Merhametin erkekte, hayanın kadında kayboluşuyla ailede vefakarlık, fadakarlık, sadakat, sevgi ve
Osmanlı hanımının ise ayrıcı vasfı eşine olan
saygı da göçer gider.
sadakati ve haya duygusuydu. Kadın utandığında
yüzünde hasıl olan kızarıklıkla tarif edilirdi. Bununla
Ailenin üzerinde bulunduğu bu fay hattında
birlikte haya en çok Osmanlı erkeğine yakışırdı. Haya
korkunç depremler oluyor. Asıl bu noktada bir şeyler
onlarda letafeti, nazikliği, nazeninliği, naifliği, neza-
yapılmazsa aileyi ve milletimizi ayakta tutan bu direk-
feti, zerafeti ve iffeti vücuda getiriyordu. Eşine saygı
ler yıkılır ve çöken çatının altında bütün tolum kalır.
duyuşuyla onlar sultan oluyor ve bu sultanlara saygı
Çare ise “özümüz”de gizli.
Haziran
B
61
Peygamberi Cenneti, Allah’ı
Cehennemiyle mi Anlatıyoruz?
M.Emin KARABACAK
Evin küçük oğlu Emre, bir gün mutfakta yemek
yapan annesine:“Anneciğim bu dünya da en çok anne-babamızı sevmeliyiz değil mi? diye sorar.
ara
çocukl
z
u
r
o
tıy
k anla
a
r
a
mesini
t
v
u
e
k
s
r
o
u
K
O’n
ay
; ama
’ı
h
a
z, buğd
l
l
u
r
A
o
y
i
ek
;
. Arpa
iyoruz
z
k
e
u
r
u
o
k
y
isti
Kor
En
oruz.
y
i
t
s
i
oruz.
k
y
i
t
s
i
k
biçme
me
na
vgi biç
e
s
t
ah adı
a
l
k
l
A
fa
u
il
de bun
şki değ
i
l
e
ç
kötüsü
r
a
Ne kad
.
z
u
r
o
yapıy
mi?
62
B
Anne de yemek yapmayı bırakır, iyi bir fırsattır diyerek çocuğu kucağını alır ve başlar anlatmaya: “Önce
bizi en güzel şekilde yaradan Allah’ı, sonra bize dinimizi
öğreten Peygamberimizi (s.a.v), daha sonra da bizim
dünyaya getiren ve bizi büyüten anne babamızı sevmeliyiz.” der.
Annenin bu sözü üzerine çocuk: “Ama ben Peygamber’i Allah’tan daha çok seviyorum.” der.
Buna şaşırıp sebebini soran anneye çocuk: “Ben
yaramazlık yaptığımda ya da yalan söylediğimde; Allah yaramazlık yapan ve yalan söyleyen çocukları cehenneminde yakar diyorsunuz
ya. Hem Allah’ın cehennemi var; Peygamberin
(s.a.v) ise cenneti var. Ben onun için Peygamberi
(s.a.v) daha çok seviyorum” der.
Haziran
B
Çocuğun anlattıkları aslında bizlerin çocuklara
Allah’ı ve Peygamberi nasıl anlattığımızı ve onların
bilinçaltlarını nasıl doldurduğumuzu göstermektedir.
Çocuklara
Çocuklara Peygamber
Peygamber
Efendimizi
(s.a.v)Nasıl
Nasıl
Efendimizi (s.a.v)
Anlattığımıza
Bir Bakalım:
Bakalım:
Anlattığımıza Bir
Çocuklar doğduğunda kulaklarına ezan okuduğunu (Tirmizî, Edahî,16), çocuklar doğdukları
zaman ağzında yumuşattığı hurma suyundan ağızlarına damlattığını (Buhâri, Deavât,3), onlara güzel
isimlerden koyduğunu ve onlar için dua ettiğini (Edebü’l-Müfred,I,61), yine hastalanan Yahudi bir çocukta
olsa ziyaretine gittiğini (Buhari,Cenaiz,79) anlattık.
Edeb,81), çocukları öpüp saçlarını okşamasını yadırgayan bedeviye “Merhamet etmeyene merhamet
olunmaz” ( Buhârî, Edep; 18) buyurduğunu anlattık.
“Çocuk kokusunu cennet kokularına” benzettiğini (Buhârî, Menâkıp;22), “Küçüklerine şefkat
göstermeyen bizden olmayacağını” (Ebu Davud, Edeb,66 ) ve oğlu İbrahim ölünce gözünden
yaşlar damladığını (Buhârî, Cenâiz,33) anlattık.
Torunları Hz. Hasan-Hz. Hüseyin ve diğer çocuklarla çokça oyunlar oynadığını ve; “Çocuğu olan
onunla çocuklaşsın.” (Deylemi) buyurduğunu ve
anne babalara da en güzel şekilde model olduğunu
anlattık.
Kız çocuklarının diri diri gömülmesini yasakladığını, ağlayan bir çocuk duyunca namazı kısa kestiğini (Riyazüs Salihin,233), çocukluk çağında yapılan
hatalardan dolayı günah yazılmayacağını buyurduğunu anlattık.
Kızı Hz. Fatıma (r.anha)’nın evine sık sık gidip
torunlarıyla oyun oynadığını hatta Peygamber Efendimiz (s a v) namaz kılarken Hasan ile Hüseyin veya
onlardan birisi gelip sırtına bindiğini, başını (secdeden) kaldırdığında düşmesinler diye onları eliyle tuttuğunu ve namazı tamamladıktan sonra da:“Ne güzel
binittir sizin binitiniz!” (Kenzul Ummal,VII,106)
diye buyurduğunu anlattık. Yine Hz Peygamberimiz
(s.a.v) dilini çıkarıp torunu Hasan’a doğru uzattığını,
çocuk dilin kızıllığını görünce neşe ile dolduğunu anlattık. (Suyuti)
Çocuklarla karşılaştığı zaman onlara selâm
verdiğini, onların saçlarını okşayıp ikramda bulunduğunu ( Edebü’l-Müfred, I,461), çocuklara karşı bir
çocuk gibi davrandığını ve onların dünyalarına girerek empati yaptığını, çocuklara “Öf” bile demediğini (Buhârî, Savm,53), “Çocuklarınıza iyi bakınız! Onları güzel terbiye ediniz.” ( İbn-i Mâce,
Edep,3) diye buyurduğunu anlattık.
Çocuklarla şakalaştığını, onları omzuna aldığını, Mahmud Rebi (r.a); beş yaşında iken kovadan
ağzına su aldığını ve Rebi’ye püskürttüğünü (Buhârî,
İlim;8), kuşu ölen Ebu Umeyr’e “Küçük kuşun ne
oldu?” diye latife edip saçını okşadığını (Buharî,
Anne babalara çocukları sevme konusunda
adaletli olmaları için: “Allah öpücüğe varıncaya
kadar her hususta çocuklar arasında adaletli
davranmanızı sever.” (Sahih-i Buhârî,II,411) tavsiyesini anlattık.
Normal zamanlarda çocukların yaramazlıklarını
sıkıntı ederken, iyi zamanlarda gurur duyma adına:
O bir peygamberdi ve çocukları çok severdi. Peki ya onu bize peygamber olarak
gönderen ve ona çocukları çok sev diyen Allah’ı ise çocuklara nasıl anlattığımızı bir kez
daha anne baba olarak düşünmek gerekir.
Haziran
B
63
B
“Yaramazlık yapan çocuklara hemen müdahale etmeyiniz.” “Çocukların küçüklüğündeki yaramazlığı, büyüdüğü zaman aklının çok,
zeki olacağına bir alamettir.” (Münâvî,IV,310)
hadisini anlattık.
Bir gün bir kız çocuğu bir kenarda oturmuş ağlıyordu. Sebebini soran Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e
çocuk: “Eve bir şey almak için babasının vermiş olduğu parayı kaybettiğini” söyler. Peygamberimiz de
(s.a.v) çocuğun elinden tutarak alacağı şeyleri alıverir. Fakat çocuk yine ağlamaya başlar. Tekrar sebebini
soran Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e çocuk: “Efendin
bu seferde babam geç kaldığım için beni dövecek.”
der. Bunu üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v) çocuğu elinden tutarak evine kadar götürür ve kapıya açan
çocuğun babasına; “Çocuğu dövmemesini” tembih
eder. Kapısında Peygamber Efendimiz (s.a.v)’i gören
adam: “Kapıma kadar sizi şereflendiren bu çocuğu bir
daha dövmeyeceğim.” (İbn-i Kesir, Şemailü’r-Resul,
s.78) diye söz verdiğini anlattık.
Hurma ağaçlarını taşlayan Rafi’ye; “Yavrucuğum ağaçları niçin taşlıyorsun?” diye sorduğunda;
“Ya Rasülullah aç idim” ondan deyince; “Bir daha
ağaçları taşlama yavrum, altına düşenleri alıp
ye!” (İbn Mâce,Ticârât,67) buyurarak hem çocuğa
yavrucuğum diyerek çocuğun ruhunu okşadığını hem
de çocuğun olumsuz davranışına karşı tepki göstermek yerine seçenekler sunduğunu anlattık.
davranışlarına karşı cehennemi ve taş yapmasıyla
anlattık.
Peki, burada sıkıntı nerden kaynaklanmaktadır.
Soyut zekâsı (Piaget’e göre; 11yaş ve yukarısı) gelişmemiş çocuklar, anlatılanları zihinlerinde somutlaştıracaklarından Allah ve peygamber tasavvuru da farklı olacaktır. Somut zekâ devresinde (Piaget’e göre;
3-11yaş) olan bu çocuklar, anlatılanları görsellikten
yararlanarak ve zihninde somutlaştırarak algılayacaklarından zihinlerinde algılamaları da yine farklı olacaktır.
Soyut zekâları gelişmemiş ve somut zekâ evresindeki çocukların olumsuz davranışlarına karşı Allah
ile korkutarak yapıldığı zaman, çocukların bilinçaltlarında Allah’ı; cehennemi olan ve çocukları yakan biri
olarak tasavvur edeceklerdir.
O bir peygamberdi ve çocukları çok
severdi. Peki ya onu bize peygamber olarak gönderen ve ona çocukları çok sev
diyen Allah’ı ise çocuklara nasıl anlattığımızı bir kez daha anne baba olarak
düşünmek gerekir.
“Annenin sözünü dinlemeyeni Allah taş
yapar. Yemeğini tabağında bırakanı cehenneminde yakar. Kötü söz söyleyeni dilsiz yapar…” gibi cümleler kurulur çocukların hatalarına
karşı. Bilerek veya farkında olmadan Allah, korkutucu
bir araç veya tehdit unsuru olarak kullanılmaktadır.
Peygamber Efendimizi (s.a.v) çocukları ne kadar sevdiğini gösteren yaklaşımlarla anlatılırken; Cenab-ı Hakk’ı ise çocukların yaramazlık ve olumsuz
Allah’ı azabı ve cehennemi ile korkutularak
değil, cennetiyle ve çocuğun kalbine Allah sevgisi
yerleştirilerek eğitilmeye çalışılmalıdır. Her anne ço-
Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Buluğa erinceye kadar çocuktan kalem kaldırılmıştır
(yani ona günah yazılmaz)” (Ebu Davud, Hudud,16) buyurmaktadır.
64
B
Haziran
B
cuğuna: “Yavrum, Allah yaramazlık yapmayan
ve uslu çocukları daha çok sever. Annesinin
babasının sözünü dinleyenleri Allah cennetine
koyar…” gibi ifadelerle yaklaşarak onları eğitmelidirler. Yani çocuğun Allah’tan korkması değil, O’nun
sevgi, şefkat ve merhametinden istifade etmesi gerektiği öğütlenmelidir.
Korkutarak anlatıyoruz çocuklara
Allah’ı; ama O’nu sevmesini istiyoruz.
Arpa ekiyoruz, buğday biçmek istiyoruz.
Korku ekiyoruz; fakat sevgi biçmek istiyoruz. En kötüsü de bunu Allah adına
yapıyoruz. Ne kadar çelişki değil mi?
ileride hissiz ya da dinsiz olabilecekleri.” için
çocukların ilerde farklı bir inançla karşımıza çıkmamaları için anne babaların neyi nasıl anlattıklarını bir
kez daha düşünmeleri gerekir.
Allah’ı
Anlatmalı
Allah’ı Cennetiyle
Cennetiyle Anlatmalı
Bir gün ilkokul 1.sınıfa giden bir çocuk: “Baba;
insanlar ölünce nereye giderler? diye sorar.
Baba da:“Oğlum, İyiler cennete, kötüler cehenneme giderler.”der.
Çocuk tekrar:“Peki babacığım; çocuklar ölünce
cennete mi cehenneme mi
giderler?” diye sorar.
Çocuklardan Allah’u
Baba da:“Oğlum Al“Yaramazlık yapan çocuklara
Teâlâ’yı sevmelerini istiyolah çocukları çok sever.
ruz; fakat çocuğa verilen
hemen müdahale etmeyiniz.”
Onun içinde çocuklar, ceneğitim şeklimiz sevgi yerine
“Çocukların küçüklüğündeki
nete giderler.” der.
korkudur. Soyut zekâlarının
yaramazlığı, büyüdüğü zaman aklının
gelişmeyen çocuklara yanÇocuklarda genelde
çok, zeki olacağına bir alamettir.”
lış verilen Allah korkusu;
Allah’ı; cehennemi olan ve
Allah’ı cezalandırıcı, affetcehennemde kötü insanları
meyen kötü birine benzeteyakan kişi olarak algılamakceklerdir. Anne babalar için
tadırlar. Bu da anne babalaönemli olmayan ve söylenmesi çok kolay; fakat so- rın çocukların bilinçaltlarını nelerle doldurduklarını
nucunun nereye varacağını bilmediği bir sözün ilerde göstermektedir.
çocukta neler yapabileceğini tahmin etmek hiçte zor
olmasa gerekir. Slazmann: dediği gibi: “Çocukları
Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Buluğa erinceyüce tanrıdan korkutarak yetiştirildiği zaman ye kadar çocuktan kalem kaldırılmıştır (yani
ona günah yazılmaz)” (Ebu Davud, Hudud,16)
buyurmaktadır. O halde çocuklar cehennem girmeyeceklerine göre onlara cenneti olan Allah’ı anlatıp
sevdirmeliyiz. Cenneti olan Allah’a da çocuklar, korkuyla değil sevgiyle bağlanacaklardır.
Çocukların dini değerlerle barışık olmaları için
cennetin güzelliklerinden bahsedilmelidir. Cenab-ı
Hak Kur’an-ı Kerim’de cenneti şu şekilde tarif etmektedir: “Takva sahiplerine va’dedilen cennetin
misali şöyledir: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme
baldan ırmaklar vardır. Orada meyvelerin her
çeşidi onlarındır. Rablerinden de bağışlama
vardır…” (Muhammed,15)
Haziran
B
65
İki Kabrin Arasındasın;
Artık Sen Bilirsin!
Fuat TÜRKER
, nefsin
e
t
k
i
l
ç
n
ı
m! Ge
pladığ
“Yavru
a
k
ı
n
et
rı insa
k, ibâd
arzula
e
c
e
l
i
n
e
da
im öğr
aman
z
gibi, il
ı
l
r
â
k
,
cak en
hvetin
e
ş
e
yapıla
t
k
çli
r. Gen
i
t
k
larda,
i
l
n
ç
a
ı
ğ
gen
ı
lad
k,
tin kap
e
y
etirme
i
g
b
e
a
n
i
as
r
i ye
detten
emrin
â
r
b
i
i
b
ı
n
n
y
dîni
pılan a
a
y
a
t
k
lı
i olur.”
r
l
t
a
e
y
i
m
t
y
h
i
kı
tün ve
çok üs
66
B
“Evet bu cisim ebedî değil, demirden değil, taştan değil.. ancak et ve kemikten ibaret bir
şeydir. Âni olarak senin başına yıkılıyor, altında
kalıyorsun. Bak zaman-ı mazi senin gibi geçmiş
olanlara geniş bir kabir olduğu gibi, istikbal zamanı da geniş bir mezaristan olacaktır. Bugün
sen iki kabrin arasındasın; artık sen bilirsin!...”
(Mesnevi-i Nuriye)
Gençlik döneminde insanlar eğitim ve kariyerini
tamamlar, meslek edinir, geleceklerini ve yaşlılıklarını
garantiye almaya çalışırlar. Dünya hayatında tüm bu
yapılanlar gençlik dönemine rastlar. İnsanın fiziksel ve
zihinsel yönden en sağlıklı olduğu, en zinde, en gözü
pek ve en enerjik dönemidir bu yıllar.
İnsanın kişilik yapısı gençlik dönemde oluşur; iyi
ve kötü alışkanlıklar bu dönemde kazanılır. Genç, cahiliye toplumunda yerleşmiş katı alışkanlıklara ve görüşlere, yani sisteme tam olarak dâhil olmamış, din dışı
telkinler onda henüz kemikleşmemiştir. Karakteri henüz
yerleşmekte olduğundan, en güzel ahlâk özelliklerini kazanabilir, Allah´ın sınırları içinde hayat sürebilir.
Haziran
B
Gençler giderek kulluk bilincinden uzak, sınır tanımayan, aşırı ve ahlâk dışı
davranışlardan çekinmeyen, bencil tutkularının ardı sıra yaşayan, sorumsuz bir kişiliğe
sahip oluyorlar.
Toplumda ise gençlik döneminin, deli dolu geçirilen ve kontrolsüz yaşanan bir dönem olduğu düşünülür. Oysa gençlik, din ahlâkına en iyi hizmet edilebilecek, Allah yolunda ciddi çaba gösterilebilecek,
açık zihinle derin düşünülebilecek çok değerli hayat
dilimidir.
Günümüzde gençler, âdeta bir boşluk içinde
yaşıyor. Pek çoğunun başlarındaki yöneticilerden,
ülkenin savunmasından, eğitim, hukuk ve sosyal sistemlerinden haberleri dahi yok. Kendi ülkelerindeki
gelişmelerden haberi olmayan gençler, doğal olarak
dünyada yaşanan olayların da pek çoğunu bilmiyor,
bilimsel gelişmeleri takip etmiyor, amaçsız ve umursuzca günlerini geçiriyor.
Yazılı ve görsel medyanın da önemli etkisiyle
gençler, dünyanın hızla değişiyor olması ileri sürülerek, modern, çağdaş, cesur ve özgür olmak adına ahlâksızlığa özendiriliyorlar. Televizyonlarda, gazete ve
dergilerde gençlere, evlilik dışı ilişkilerin, sorumsuzca
yaşamanın ve sapkın hayat tarzlarının propagandası
yapılıyor. Bilinçsiz gençler, medyanın dayattığı ünlüleri kendilerine örnek alıp, onların giyimlerini, hayat
felsefelerini, konuşma tarzlarını taklit ediyorlar. Böylece ailelerine ve çevrelerine ters düşüyor, zamanla da
onlardan kopuyorlar.
Gençler giderek kulluk bilincinden uzak, sınır
tanımayan, aşırı ve ahlâk dışı davranışlardan çekinmeyen, bencil tutkularının ardı sıra yaşayan, sorumsuz bir kişiliğe sahip oluyorlar.
Aldıkları telkinler sebebiyledir ki, sürünmenin,
hayatın gerçeği olduğunu zannediyor birçok genç.
Hayatın gerçeklerini kendince çok iyi biliyor ancak
bildikleri, inancın gerçeklerinden çok farklı. Oysa fıtratına uygun olarak inancın gerçeklerine göre yaşasa, genç-yaşlı her insanın hayatı -Allah’ın dilemesiyle-cennete benzer.
Yaşadığımız dönem, Kur’an ahlâkının gerçek
anlamda öğrenilmesine ve öğretilmesine en fazla ihtiyaç duyulan dönemdir. Özellikle îmânı kalbine yerleştirmiş gençler bu dönemde, Kur’an ahlâkına hizmette
katkı sağlamak için cesaretle çaba göstermelidirler.
Haziran
B
İnsan, ön yargılarını kırıp hayatını daha gerçekçi düşünmelidir. Zaman çok hızlı geçmektedir ve
yaşanan her gün, insanı yaşlılığa biraz daha yaklaştırmaktadır. Yaşlılık dönemi ise insanın zayıf olduğu
dönemdir. Allah, yaşlılığında, insanda eksiklikler yaratarak, dünyanın geçiciliğini hatırlatır. Dünyadaki
eksiklikler de görebilenler için, gerçek yurt olan cennete olan özlemi artırır.
Gençler, dünyanın dört bir yanında yaşanan
çatışmaların, savaşların, acıların sürmesinden, insanların zulüm görmelerinden kendilerini sorumlu hissetmelidirler. Müminlerin en önemli görevlerinden olan
iyiliği emredip kötülükten sakındırma ve Kur’an ahlâkını yayma ibadetini, kınayanın kınamasından korkmadan, cesaretle yerine getirmeli, çarpık görüş ve
sapkın felsefelerle fikir mücadelesi yapmalıdırlar. Toplumun dayattığı ‘idol’leri örnek alarak, küreselleşen
dünyada top gibi nereye vursan oraya yuvarlanmak
yerine, Allah yolunda malını ve canını satmış samimi
müminleri kendilerine örnek almalıdırlar. Bu çabalar
–Allah´ın dilemesiyle- insanlığın aydınlık günler yaşamasına vesile olacaktır.
Genç ya da yaşlı; yaşımız kaç olursa olsun, hepimiz ölüme aynı yakınlıktayız. İnsanların bir taraftan
ölürken, diğer taraftan yenilerinin dünyaya geliyor olması bizi gaflete düşürmemeli. Hiç doğan olmasa, sürekli ölümlere şahit olsak ve çevremizdeki insanların
sayısı gittikçe azalsa, nasıl panik oluruz... İşte bu ruh
haliyle yaşayalım, ölümü sıkça düşünelim. “Yaş 35,
yolun yarısı eder” der şair. Oysa 35 yaş yolun sonu
bile olabilir hatta insan 35 yaşını hiç göremeyebilir.
Geriye dönüp baktığımızda, yaşadığımız yılların ne
kadar da çabuk geçtiğini düşünürüz. Yaşayacağımız
yıllar da aynı hızla geçecek unutmayalım. Ki yavaş da
geçse ölüm sonunda bizi bulacak...
“Yavrum! Gençlikte, nefsin arzuları insanı kapladığı gibi, ilim öğrenilecek, ibâdet yapılacak en kârlı zaman da gençliktir. Gençlikte
şehvetin, asabiyetin kapladığı anlarda, dînin
bir emrini yerine getirmek, ihtiyarlıkta yapılan aynı ibâdetten çok üstün ve kıymetli olur.”
(Sa’dî-i Şîrâzî)
67
İznik Ayasofya Camii’nde…
Aydın BAŞAR
B
ursa’dan kalkan İznik minibüsündeyim… Bir
tarafta Allah’ın kevnî ayetlerinden İznik Gölü,
diğer tarafta yol boyunca hiç bitmeyen zeytin
ağaçları… Ön koltukta oturmak bu güzellikleri daha geniş bir açıyla seyretmemi sağlıyor…
Orhan
n
a
d
r
ğ la
1
cesi ça
n
ö
ise 133
e
m
d
a
m
i
İsl
ğ
itti
yıldır
mine g
z
e
ü
n
y
ö
ş
d
n be
Be y
tibare
i
inleri
n
e
m
d
ü
n
m
i
h
n
tari
ede
ta
badet
i
e
d
i
ra baş
n
o
S
.
bu cam
m
getirdi
olmak
a
i
r
m
e
ı
l
l
t
k
e
a
zr
umi ha
R
u
aklıma
l
ğ
r
e
o
l
f
i
e
l
r
e
Eş
lı v
l sıma
e
z
ü
g
.
üzere
geldi..
Minibüste tatilciler ve İznik ve köylerinde oturan
halktan kimseler var... Görüntü itibari ile göçmen olduklarını tahmin ettiğim bu insanların şiveleri de oldukça farklı… Genelde neşeli ve yumuşak huylu olduklarını
gözlemlediğim yöre halkı sohbete ve muhabbete yatkın
insanlar... Yol boyunca şoförle konuşan köylü abimiz
bunun tipik bir örneği…
Bu muhabbetin ortasında bir saatlik yolumuz
çabucak geçiyor ve yolun kenarındaki İznik tabelasını
görüyoruz... Daha önce de birçok sefer geldiğim İznik
gözüme yine güzel ve şirin görünüyor… Tarihi kökleri
çok derinlerde olan bir ilçeye giriyor olmanın da ayrı
bir tadı var…
İznik’in
eskibir
birtarihi
tarihivar
var
İznik’in çok
çok eski
68
B
Haziran
B
İlçenin resmi internet sitelerinden aldığım bilgiye göre ilçenin tarihi Osmanlılara, Selçuklulara, Bizans’a, Roma’ya ve hatta daha öncesine dayanıyor.
İlçe ilk olarak M.Ö. 316’da Makedonya Kralı Büyük
İskender’in komutanlarından Antigonius tarafından
kurulmuş... Antigonius şehre kendi adını vermiş…
Büyük İskender’in diğer bir komutanı olan Lysimakhos M.Ö. 301’de Antigonius’u mağlup etmiş ve
şehri ele geçirmiş. Şehre karısının ismi olan Nicaea
ismini vermiş...
Bu dönemde Bithynia Krallığına başkentlik
eden şehir bir müddet sonra Roma İmparatorluğunun hâkimiyetine girmiş. Roma İmparatorluğu, M.S.
476 yılında ikiye ayrılınca İznik Doğu Roma olarak
bilinen Bizans İmparatorluğuna bağlanmış…
Daha sonra Selçuklular zamanında Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından 1075 tarihinde fethedilen Nicaea 1080 yılında Selçukluların başkenti olmuş.
Böylece Türklerin Anadolu’daki ilk başkenti olmuş.
“İznik” ismi nereden geliyor diye soracak olursanız,
fetihten sonra şehrin ismi “Nicaea’nın izi” anlamında
“İznik” olarak değiştirilmiş…
1097 yılında Haçlı ordusu tarafından geri alınan şehir tekrar Bizans yönetimine katılmış. Daha
sonraki yıllarda 57 yıl kadar da Bizans’a başkentlik
yapmış. Nihayet 1331 tarihinde Orhan Bey tarafından yeniden fethedilen İznik artık o tarihten itibaren
yeniden Osmanlı hâkimiyetine girmiş…
Orhan
unutmadan
Orhan Gaziyi
Gaziyi unutmadan
girelim
İznik’e
girelim İznik’e
İşte böyle büyük bir tarihi olan İznik’e bir kez
daha gelmek benim açımdan şükre mucip bir şeydi…
Bunun için hamt ettikten sonra başta şehri fetheden
Orhan Gazi olmak üzere, burada yatan mübareklerin
ve diğer Müslümanların ruhlarına birer Fatiha okuyarak şehre girmiş oldum…
Şehrin tam ortasındaki Ayasofya Camii’ne
ulaştığımda öğle namazı kılınmış ve cemaat yeni dağılmıştı. İçeriye girdikten sonra ilk olarak mihrabın yakınında bir yerde namazımı kıldım. Malum ramazan
olduğu için, bir de havanın sıcak vakti olduğu için biraz yorulmuştum... Namazdan sonra biraz uykumun
geldiğini hissettim. Acaba bu tarihi kokuyu içime çekerek biraz uzansam, uyandıktan sonra da caminin
fotoğraflarını çeksem nasıl olurdu? Ne de olsa artık
burası bir camiiydi ve bizimdi… Camilerde uyumak
ise sonuçta hiç yapmadığım bir şey değildi.,,
Ana sütunlardan birinin dibinde uzandım ve
kıbleye bakarak yarım saatten biraz fazla bir süre güzelce uyudum… Biraz daha uyumak istiyordum fakat
sinekler ancak bu kadar müsaade ettiler. Kalktığımda
yerli turistler camii geziyorlardı. Aralarında geçen konuşmalarından caminin ibadete açılmasından memnuniyet duymadıkları hissediliyordu. Anlaşılan bu
insanların ruhları da turistti…
Her senekinden farklı olarak bu sefer İznik’e geliş sebebim farklıydı… İznik merkezde bulunan Ayasofya Cami’nin ibadete açıldığını duymuştum. Müze
olarak kullanılan ve doksan yıldır ezan sesine hasret
olan bu mabedin son halini mutlaka görmeliydim…
Bunun bizim için çok büyük bir anlamı vardı.
Duyduğuma göre İznik halkı içinde de bazı
memnuniyetsizler varmış fakat halkın geneli beş yüz
yıldır cami olarak kullanılan bu mabette yeniden ezan
ve Kur’an sesini duymaktan memnunmuş…
İçeride
uyudum
İçeride biraz uyudum
Beşir Ayvazoğlu’nu dinlediğimde tarihi bir
mekâna gittiğinde orada durup o mekândan kimlerin
Haziran
B
Heyecan
bir mabet
mabet
Heyecan verici
verici bir
69
B
geçmiş olabileceğini hayal ettiğini söylemişti. Böylece
o mekânla yakınlık kurduğunu ifade etmişti. Ben de
bunu bu caminin içinde denemeliydim… İlk olarak
İslam’dan önceki döneme gittim. Bu yolculuk zor
olmadı çünkü caminin içinde Hıristiyanlığa ait semboller yoktu ama bir bölümünde vaftiz kuyusu hala
duruyordu. Aslında caminin içi boydan boya halı döşenmiş de değildi. Sadece orta kısmına halı döşenmiş
etrafı ise toprak bir taban olarak bırakılmıştı. Camiye
giren turistler o bölgede ayakkabılarını çıkartmadan
gezebiliyorlardı…
Çok eski bir yapı olduğu için restore çalışmalarında bazı hassasiyetlere dikkat edildiği belliydi. Orijinal hali muhafaza edilmeye çalışıldığı için tamiratın
dışında herhangi bir boyama ve yenileme çalışması
yapılmamıştı. Hatta orijinali bozulur diye pencerelere çerçeve bile takılmamış camlar duvara monte
edilmişti. Mihrabın iki tarafına asılı olan Arapça yazılı
“Allah” ve “Muhammed” levhaları ve mihrabın üstündeki hat yazısı dışında camiye herhangi bir süsleme yapılmamıştı.
IV.
inşa edilmiş
edilmiş
IV. yy’da
yy’da inşa
Tarihe yaptığım yolculuk esnasında M.S. 325
yılında yapılan İznik Konsülü de aklıma geldi. Fakat
İncillerin dörde indirildiği bu konsülün bu mabette
yapılıp yapılmadığını bilmiyorum… Çünkü içerdeki
asılı olan yazıda bu mabedin ilk olarak M.S. IV yy’da
inşa edildiği yazıyor ama kesin bir tarih yazmıyor.
Fakat daha sonraki yapılan konsüllerin bu mabette
yapıldığı bilgisine internette rastlamıştım.
İslam öncesi çağlardan Orhan Bey dönemine
gittiğimde ise 1331 tarihinden itibaren beş yüz yıldır
bu camide ibadet eden müminleri aklıma getirdim.
Sonra başta Eşrefoğlu Rumi hazretleri olmak üzere
güzel sımalı veliler aklıma geldi... Bursa’dan da Emir
70
B
Sultan hazretleri de mutlaka gelmiştir ve burada namaz kılmıştır diye düşündüm…
Devlet büyüklerine
Devlet büyüklerine teşekkürler
teşekkürler
Camiden çıkarken tekrar caminin girişindeki
“Ayasofya Camii” yazan tabelaya tekrar baktım. Bu
tabelaya bakmak insanı inanılmaz derecede mutlu
ediyor. Çünkü geçen sene burada “Ayasofya Müzesi” yazılı bir tabela vardı... Çok şükür bu günleri de
gördük.
Caminin ibadete açılma süreci ise şöyle gelişmiş: İlk olarak Diyanet İşleri Başkanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğüne caminin ibadete açılması için bir
talepte bulunmuş. Bu talep camiinin vakfiyesine de
uygun görüldüğünden talep Genel Müdürlük tarafından kabul edilmiş ve cami ibadete açılmış. Her iki
kurumun yöneticilerini de tebrik ettikten sonra böyle
kararların daha büyük bir iradenin onayı olmadan
alınamayacağını da hesaba katarak devlet büyüklerine de teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim. Hakları ne
ise teslim edelim ki bundan sonraki adımı atmakta
tereddüt etmesinler…
İstanbul
İstanbul Ayasofya
Ayasofya
Cami
de
açılacak
Cami de açılacak
Türkiye’de İstanbul’da iki tane, Trabzon ve
İznik’te de birer tane olmak üzere toplam dört tane
Ayasofya Camii var. İznik Ayasofya Camii ve İstanbul’daki Küçük Ayasofya Camii ibadete açıldı. Peki
bu bizim için ne anlama geliyor? Demek ki sırada
Trabzon Ayasofya Cami ve İstanbul Ayasofya Camii
var inşallah. Biz iyi müminler olursak Allah bunu da
bize nasip edecektir.
-“Biz Müslümanlar mucizelere inanırız.”
Selam ve dua ile...
Haziran
Burhan Çocuk
Musa KARACA
Âmanın Kur’an Okuması
Yoksul bir şeyh, kör bir ihtiyarın evine misafir olur. Evin duvarında asılı duran bir Kur’an vardır.
Şeyh bu duruma hayret eder. Çünkü evde kör bir ihtiyardan başka kimse yaşamıyordu. Kendi kendine, ‘’Burada kör bir ihtiyardan başka kimse yok. Bu Kur’an’ı kim okur?’’ diye düşünür. Bu durumu ev
sahibine sormak ister fakat uygun olmayacağı fikrine kapılır. Bu işin sebebinin kendiliğinden ortaya
çıkıncaya kadar sabretmeye karar verir.
Bu düşünceyle yatıp uyur. Gece yarısı Kur’an sesiyle yatağından sıçrayıp uyanır. Gördüğü manzara karşısında şaşırır kalır.
Kör ihtiyar, Kur’an’ı önüne almış okuyordu. Okuyuşunda en ufak
bir yanlış da yoktu. Bir yandan da parmağıyla okuduğu satırı
takip ediyordu. Şeyh daha fazla dayanamayarak sordu: ‘’Kör olduğun halde Kur’ân-ı Kerîm’i böyle nasıl okuyabiliyorsun? Parmağınla takip ettiğine göre harfleri görmemen imkânsız.’’
Kör ihtiyar, misafir şeyhe tatlı bir tebessümle cevap verir.
‘’Dostum, Allah’ın kudretinin büyüklüğü yanında, benim halimin
şaşılacak nesi var? O diledi mi sebepli veya sebepsiz yaratır. Allah’ıma (c.c) yalvardım.
“Yâ rabbi! Ben Kur’an okumayı, her şeyden çok seviyorum. Kur’an okuduğum zaman gözlerime nur ver. Âyetlerini duraklamadan, yanlışsız okuyabileyim.” Rabbim duamı kabul etti. Ne zaman
Kur’an’ı elime alsam, Rabbimin lutfuyla gözlerim açılır. Harfleri görürüm.’’
Mesnevi
Haydi! Çocuklar Yaz Kursuna
Sevgili arkadaşlar, okulların tatiline az kaldı. Tatil ile birlikte yeni bir heyecan başlıyor. Yaz Kur’an
Kursları. Okul döneminde ihmal ettiğimiz veya unuttuğumuz dini bilgileri hatırlamak ve yeni bilgiler
öğrenmek için Kur’an Kurslarına gideceğiz. Kur’an-ı engüzel şekilde okumayı, tecvidi, ilmihal bilgilerini
öğrenmek her müslümana farzdır. Bu yaştan itibaren beş vakit namazı kılmamız gerekir. Namazlarımızı
eksiksiz kılabilmek ve diğer ibadetlerimizi tam yapabilmek için bilgiye ihtiyacımız vardır.
Tatil dinlenme değil mi?
dediğinizi duyar gibiyim. Tatil;
hiçbir iş yapmadan yatmak,
oynamak değildir. Oyun da oynayacaksınız ama dini eğitimi
de ihmal etmemeniz gerekir.
Gününüzü
planlayın.
Oyun saati, kurs saati ve
dinlenme saati diye. Zamanı
iyi kullanamayanlar zaman
yetmediğinden şikayet eder.
Zamanı planlarsanız her şeye
yetecek kadar zamanınız olur.
Peygamber Efendimiz: “Muhakkak ki Allah, gençliğini Allah’a itaat yolunda harcayan genci sever.” buyurmuştur. İlim öğrenirken aynı zamanda Allah’u Teâlanın sevdiği kul olmak ne büyük mutluluktur. Müjdeler olsun geçliğini ibadetle geçiren gence….
BİLMECE
1- Ülkesi var insanı yok denizi var suyu yok?
2- Bir adam gökdelenden atlayacakmış bir şey geçmiş adam atlamamış ne geçmiş?
3- Suya düşüpte ıslanmayan şey nedir?
4- İstanbul‛un en küçük ilçesi
5- Öğretmenler ne zaman güneş gözlüğü takarlar?
6- Hangi ülkede çok kazak satılır?
7- Biz niye okula gideriz?
Cevaplar: 1.Harita 2. Vazgeçmiş
3.Gölge 4.Bebek 5. öğrencileri çalışkanlıkları ile göz kamaştırınca
6.Kazakistan 7.Okul bize gelmediği
için
BULMACA
1-Kur‛an‛ı baştan sona okuyup tamamlamak?
2-Kur‛an‛da kaç tane sure vardır?
3- Kur‛an‛ı tam ezberleyen kişi?
4- Kur‛an‛ı ilk defa Mushaf halinde toplatan
halife?
5- Kur‛an‛ı çoğaltan halife?
6- Kur‛an-ı Kerim‛in peygamberimize indirildiği ay?
7-Hangi surede iki besmele vardır?
8- Kuranı Kerimde en uzun sure?
9- K. Kerim‛de ismi geçen tek kadın kimdir?
10- Allah‛ın (c.c) bir olduğuna dair en büyük
delil olarak bilinen sure?
Cevaplar:1.Hatim 2.Yüzondört 3.Hafız 4.Ebubekir 5.Osman
6.Ramazan 7.Neml 8.Bakara 9.Meryem 10.İhlas
“Kalbinde
Kur’an’dan bir
miktar bulunmayan
kimse harap ev gibidir.”
Hadis
“Kur’an
okuyunuz.
Çünkü Kur’an, kıyamet
gününde kendisini okuyanlara şefaatçı olarak gelecektir.”
Hadis
Cimri Subaşı‛ya Tazı Köpeği
Nasreddin Hoca cimri Subaşı‛yı hiç sevmezmiş.
Bir gün Subaşı, Hoca‛ya tazı ısmarlamış.
- Hoca Efendi, senin tanıdığın çoktur. Bana bir tazı bul.
Tavşan kulaklı, karınca belli olsun.
Bir kaç gün sonra Hoca,
tombul bir sokak köpeğinin boynuna ip takıp Subaşı‛ya götürmüş.
Subaşı kızmış :
- Hoca Efendi, ben senden ince belli tazı istedim,
sen kocaman tombul bir sokak köpeği getirdin! demiş.
- Merak buyurmayın demiş, Hoca.
Nasıl olsa sizin yanınızda bir aya varmadan tazıya döner.
“Kur’an okuyan ve okuduğuyla
amel eden mü’minin örneği, tadı
güzel kokusu güzel turunç meyvesi
gibidir. Hadis
Download

Burhan 105 Haziran.indd