MSGSÜ
BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ
TÜRKİYE’NİN ETNİK COĞRAFYASI
Proje Kodu: 2013-26
Proje Yürütücüsü:
Şükrü Aslan
Araştırmacılar:
Murat Arpacı
Öykü Gürpınar
Sibel Yardımcı
İÇİNDEKİLER
1. GİRİŞ................................................................................................................................3
1.1. Araştırmanın Amacı ve Özgün K atkısı...............................................................3
1.2. Araştırma Yaklaşımı ve Kullanılan Yöntem ve Teknikler................................4
1.3 Sınırlılıklar ve Haritaların Okunmasında Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar. 7
1.4. Dönemselleştirme ve İleride Yapılabilecek Çalışmalar...................................9
1.5 Bölümler............................................................................................................... 10
2. KURAMSAL ÇERÇEVE............................................................................................ 12
2.1 Sosyal Bilimlerde Ulus ve Ulusçuluk/Milliyetçilik Tartışmalarının Evrimi.. 12
2.2 Sosyal Bilimlerde “Etnisite” Tartışmalarının Evrimi........................................15
2.3 Etnisite ve Ulus Arasında Geçişkenlikler ve Sınırlar....................................... 21
2.4 Ulus Devlet İnşası Sürecinde Tek ya da Çok Etnili Siyasal Rejimler.............25
2.5 Etnisite ve/veya Ulusun Nüfus Üzerinden İnşası ya da Tasfiyesi................... 28
3. İMPARATORLUKTAN CUMHURİYET’E TÜRKİYE’DE ETNİK
POLİTİKALAR (1831-1960)...........................................................................................34
3.1 Osmanlı İmparatorluğu’nun Etnik Yapısı (1831-1922)..................................34
3.1.1 Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sistemi ve Azınlıklar............................34
3.1.2 Modern Nüfus Sayımları, İstatistik ve Etnik Coğrafya................................39
3.1.3 İttihat ve Terakki’den TBMM’ye Nüfusun Yeniden İskanı........................ 46
3.2 Cumhuriyet Döneminde Etnik Politikalar ve Etnik Coğrafya (1923-1960)... 52
3.2.1 Tek Parti Döneminde Etnik Politikalar: Dil, Tarih ve Coğrafya................. 52
3.2.2 Etnik Grupların Hukuki Durumları ve Uygulamalar.................................... 57
3.2.3 Nüfus Politikaları: Mübadele, Göç ve İskan.................................................61
3.2.4 Çok Partili Dönemde Etnik Politikalar.......................................................... 68
4. TÜRKİYE’NİN ETNİK COĞRAFYASI (1927-1965)..............................................73
4.1 Erken Cumhuriyet’in Etnik Coğrafyası: 1927-1965 Nüfus Sayımları Işığında
Hazırlanan Ana Dil Haritaları................................................................................ 73
4.1.1 Abazca Konuşan N üfus.................................................................................. 76
4.1.2 Acemce Konuşan Nüfus................................................................................. 82
4.1.3 Arapça Konuşan Nüfus....................................................................................88
4.1.4 Arnavutça Konuşan N üfus............................................................................. 95
4.1.5 Bulgarca Konuşan Nüfus.............................................................................. 102
1
4.1.6 Çerkesçe Konuşan N üfus............................................................................109
4.1.7 Ermenice Konuşan Nüfus............................................................................116
4.1.8 Gürcüce Konuşan Nüfus..............................................................................124
4.1.9 Kürtçe Konuşan N üfus................................................................................130
4.1.10 Lazca Konuşan Nüfus................................................................................138
4.1.11 Pomakça Konuşan N üfus..........................................................................144
4.1.12 Rumca Konuşan Nüfus..............................................................................150
4.1.13 Türkçe Konuşan Nüfus.............................................................................157
4.1.14 Yahudice Konuşan Nüfus..........................................................................164
4.2.
Genel Etnik Dağılım Haritaları.................................................................. 172
4.2.1 Ülke Genelinde Nüfus ve İl Bazında Ana Dil Dağılımı Grafikleri......... 172
4.2.2 Ülke Genelinde Türkçe ve İl Bazında Türkçe Dışında Konuşulan Ana Dil
Haritaları................................................................................................................ 178
5. SONUÇ.......................................................................................................................187
6. KAYNAKÇA............................................................................................................ 191
2
1. GİRİŞ
1.1. A raştırm anın Amacı ve Özgün Katkısı
Bu çalışmanın amacı Osmanlı Devleti’nin son döneminden Cumhuriyet’in kuruluşuna
ve Cumhuriyet’in kuruluşundan 1960 darbesine kadar Türkiye’deki etnik grupların
coğrafi dağılımını, bu dağılımdaki dönüşümleri ve dönüşümlerin nedenlerini ortaya
koymaktır. Bu kapsamda “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e” başlıklı bölüm daha
ziyade nüfus politikalarını tartışmakta ve Cumhuriyet’e uzanan ve onunla güçlenen
Türkleştirme çizgisinin nasıl şekillendiğini gözler önüne sermektedir. Çalışmamızın
özgün katkısını oluşturan bir sonraki bölüm (“Türkiye’nin Etnik Coğrafyası (1927­
1965)”) ise 1927-1965 yılları arasında gerçekleştirilen nüfus sayımlarından hareketle,
ana dil ve din kategorileri üzerinden Türkiye’nin etnik coğrafyasını haritalamayı
denemektedir. Bu bölümde, Abazca, Acemce, Arapça, Arnavutça, Bulgarca,
Çerkesçe, Ermenice, Gürcüce, Kürtçe, Lazca, Pomakça, Rumca, Türkçe ve Yahudice
olmak üzere toplam on dört dil üzerinden nüfus dağılımları haritalanmış, ek olarak
çapraz okumaları mümkün kılmak amacıyla il bazında konuşulan dilleri pasta grafik
şeklinde ortaya koyan kademeli haritalar da yapılmıştır. Özetle ifade etmek gerekirse,
söz konusu 38 yıllık dönemde göze çarpan en önemli bulgu, etnik çeşitliliğin azaldığı,
farklı diller konuşan nüfusun kademeli olarak ülkeyi terk ettiği veya ana dil olarak
Türkçe konuşmaya başladığıdır.
Bu bulgu, özellikle son yıllarda çoğalan, çeşitlenen ve geç Osmanlı-erken
Cumhuriyet dönemi nüfus politikalarının eleştirel bir okumasını mümkün kılan birçok
çalışmayı doğrular niteliktedir. Eldeki raporun sonuna eklenmiş bulunan ve alandaki
belli başlı kavramsal/kuramsal çalışmaları ve/ya Türkiye odaklı dönem ve vaka
analizlerini içeren kapsamlı Kaynakça’da görülebileceği gibi, bu tür çalışmalar hızla
artmaktadır. Bu çalışmaları iki ana başlık altında ele almak mümkündür: Öncelikle
kuramsal ve kavramsal tartışmalar mevcuttur. Dil, din, etnisite ve ulus, ulus-devlet
ilişkisini sorunsallaştıran tartışmalar çok eski olmamakla birlikte (“Kavramsal ve
Kuramsal Çerçeve” başlıklı bölümde görülebileceği gibi ancak yüz yıllık bir tarihleri
vardır) hayli geniş kapsamlıdırlar ve meseleyi çok-boyutlu olarak ele almaya
başlamışlardır. Bu tartışmaları kabaca “özcü” ve “inşacı” olmak üzere iki ana başlık
altında toplamak mümkündür. İkinci olarak, Osmanlı’nın ve Cumhuriyet’in nüfus
politikalarını, etnik-dini temelli toplumsal mühendislik çalışmalarını ve istenen türde
3
vatandaşların üretimini konu alan çok sayıda dönem ve vaka analizi mevcuttur.
Sondaki Kaynakça bölümünde -eldeki çalışmada kullanılsın kullanılmasın- bu iki
türdeki kaynakları mümkün olduğunca bir araya getirmeyi ve ilgili okuyucuya
kapsamlı bir liste halinde sunmayı amaçladık. Bu çalışmaların önemli bir kısmı,
eldeki raporda da ele alınmıştır. “Kavramsal ve Kuramsal Çerçeve” başlıklı bölüm
birinci türdekileri tartışmaya açarken, “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e” başlıklı
bölüm de dönem ve vaka analizlerini arka plan bilgisi olarak okuyucuya sunmaktadır.
Tüm bu tartışmalar içerisinde, eldeki çalışmanın özgün katkısı, etnik dağılımın
coğrafi olarak haritalanmasıdır. Bu açıdan çalışma, öncelikle tek bir etnik gruba
odaklanmamakla farklılaşmaktadır. Dönem veya vaka analizlerinin çoğu, tek bir
bölgeden veya etnik/dini gruptan hareketle meseleyi ele almaktadır (özellikle Kürtler
ve son zamanlarda artan sayıda olmak üzere Ermeniler gibi). Söz konusu
coğrafyadaki etnik grupları birlikte ve kapsamlı bir şekilde ele almaya çalışan
araştırmalar da, daha ziyade ansiklopedik bilgi dökümü (etnik grubun tanıtımı,
yaşadığı bölgeler vs. gibi) şeklindedir1. Bizim çalışmamız ise, farklı grupları ele
almakla birlikte, bu grupların nitelikleri üzerinden değil, nüfus ve iskan politikaları
üzerinden ilerlemekte ve bu coğrafyadaki hareketlilik ve dağılımlarını ortaya
koymaktadır.
Bu noktada araştırma yaklaşımımız ve metodolojik tercihlerimiz hakkında
bilgi vermek zorunlu hale gelmektedir.
1.2. A raştırm a Yaklaşımı ve Kullanılan Yöntem ve Teknikler
Bir sonraki “Kavramsal ve Kuramsal Çerçeve” başlıklı bölümde açıklanacağı gibi,
etnisite ile ilgili tartışmalar çoğunlukla ulus, ulus-devlet ve ulusçuluk/milliyetçilik2
tartışmalarıyla ilişki içinde gelişmiştir. Düşünce tarihi düşünüldüğünde bunlar oranla
yakın tarihli çalışmalardır ve ancak 18-19. yüzyıllarda ortaya çıkmışlardır. “Etnisite”
1 Peter Alford Andrews’in Türkiye’de Etnik Gruplar (Ant Yayınları, İstanbul, 1992) başlıklı
çalışması bu bakımdan referans çalışmalardan biridir. Çalışma Türkiye’de 47 etnik grup tasnifi
yapmakta ve bu etnik gruplar hakkında sayısal ve coğrafi olarak kısa bilgiler vermektedir. Andrews’in
çalışmasını eleştiren son dönemde yapılmış bir çalışma için bkz. Türkdoğan, Orhan, Türkiye’nin
Etnik Yapısı, Çizgi Yayınları, Konya, 2013.
2Ulus ve millet, ulusçuluk ve milliyetçilik kavramları Türkçede birbirinin yerine kullanılabilmektedir.
Fakat “millet” kavramının Osmanlı tarihinde daha çok dini bir niteliğe atıfla kullanılması nedeniyle ve
her seferinde iki kelimeyi birlikte yazarak okumayı zorlaştırmamak adına, tartışmanın geri kalanında
ulus sözcüğü tercih edilmiştir. Buna karşılık, ulusçuluk yerine yaygın kullanımı nedeniyle milliyetçilik
kavramı kullanılmıştır. Eğer doğrudan bir alıntı varsa, alıntıdaki tercih korunmuştur.
4
kavramı ise Klasik Sosyoloji kapsamında kendine çok az yer bulmuş, ancak 20.
yüzyılla birlikte ana akım çalışma konularından biri haline gelmiştir.
Demek ki, etnisite ve etnik köken, bütün insanlık tarihini kat eden, tarih-dışı
ve değişmez bir şekilde beşeri ve toplumsal varoluşu belirleyen birer olgu değildir.
Bilimsel ve politik bir konu ve mesele haline gelmeleri, belirli tarihsel koşullarla
mümkün olmuştur. Etnisitenin, kendisini önceleyen diğer (örneğin zümreye veya dine
bağlı) ötekileştirme biçimlerinin bir uzantısı gibi düşünülmesi doğru olmaz. Biz de
burada “etnisite” kategorisini biyolojik ve kültürel addedilen (ve bizzat bu konumları
da sorgulanmaya muhtaç) öğelerin karmaşık bir bütünü, değişime açık toplumsal ve
tarihsel bir inşa olarak aldık. Bununla birlikte, araştırmanın amacı bu durumu
saptamak veya ispat etmek değildir. Etnitise bir inşa da olsa, etkileri itibariyle
gerçektir ve bu topraklarda birçok insanın farklı muamele görmesine neden olmuştur/
olmaktadır. Buradan hareketle gerek nüfus politikalarında, gerekse coğrafi dağılım
haritalarında devletin, siyasetin ve istatistiğin dili ve adlandırmaları esas alınarak
analiz yapılmıştır. Örneğin, Bulgarca konuştuğunu beyan eden nüfusun “aslen”
Bulgar olup olmadığı gibi özcülüğe kapı açabilecek tartışmalardan kaçınılmış,
sayımlarda “Yahudice” olarak adlandırılan dil için uygun adlandırmanın bu olup
olmadığı da konu dışı bırakılmıştır. Buna rağmen tasnifin “keyfiliği” kendi dili esas
alındığında bile ortaya çıkmaktadır. Aşağıda ve ilerleyen bölümlerde detaylı bir
şekilde açıklanacağı gibi, kullanılan (Türkiye’de
1927-1965 yılları
arasında
gerçekleştirilmiş) nüfus sayımları “etnisite” kategorisinin ancak dil ve/ya din
üzerinden takibini mümkün kılarken, bu takip de birçok aşamada muğlak bir nitelik
kazanmakta, çelişen ve çatışan bilgiler ortaya yeni soru işaretleri atmaktadır.
Eldeki
çalışma
büyük
oranda
istatistiklere,
yani
niceliksel
verilere
dayanmaktadır. Bununla birlikte Pozitivist bir yöntem takip edilmemektedir. Gerçeğin
ve bilginin tek olduğu, bilimin de nesnel bir şekilde bu gerçekliği ortaya çıkardığı
varsayımından hareket edilmez. Tam aksine İstatistik biliminin de devletin dönem
politikalarıyla iç içe geçmiş ve onları işletmeye yönelik bir araç olduğu, bizzat
tasnifin kurucu ve oluşturucu, bu nedenle -yukarıda belirtildiği gibi- “etnisite”
kategorisinin kendisinin
sorgulanmaya muhtaç olduğu bu
çalışmanın temel
varsayımlarından biridir. Bununla birlikte, söz konusu tasnifin etkilerinin gerçek,
dolayısıyla da farklı kişi, grup ve/ya toplulukların nüfus politikalarından nasıl
etkilendiklerini anlamanın önemli olduğu da vurgulanmalıdır. Özetle, eleştirel bir
5
perspektifle ele alınan niceliksel bir analize, genel yasaları tasvir etmek ve ileriye
dönük tahminlerde bulunmak amacıyla değil, geriye dönük ve etkileri anlamak
amacıyla başvurulduğu söylenebilir.
Nüfus istatistiklerinden hareketle yapılan haritalama çalışmasında, Haritalama
Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS - İngilizce Geographical Information System/GIS)
içinde yer alan ArcGIS programı kullanılmıştır. Çalışma 1927-1965 dönemini
kapsamaktadır. Bunun nedeni, Türkiye İstatistik Kurumu’nun yayınladığı istatistikler
içerisinde, yalnızca bu dönemde ana dil verilerinin yer alması ve böylece “etnisite”
kategorisinin en azından bu değişken üzerinden takibinin mümkün hale gelmesidir
(İlgili yerlerde tartışılacağı gibi, bazı örneklerde dini inanca dair veriler bunları ikame
etmek veya desteklemek üzere kullanılmıştır). Bu kapsamda takibi yapılan gruplar
Abazca, Acemce, Arapça, Arnavutça, Bulgarca, Çerkesçe, Ermenice, Gürcüce,
Kürtçe, Lazca, Pomakça, Rumca, Türkçe ve Yahudice’yi ana dili olarak konuştuğunu
ifade eden gruplardır. Her grup için 1927, 1935, 1945, 1955, 1960 ve 1965 yıllarına
ait olmak üzere, altı nüfus sayımından hareketle haritalar hazırlanmıştır. Böylece her
bir dili ana dil kabul eden grupların yurt içindeki dağılımını ve hareketini görmek
mümkün olmaktadır. Ardından aynı nüfus istatistikleri çapraz okumaya tabi tutularak
katmanlı haritalar üretilmiştir. Bu katmanlı haritalar da iki grup halinde sunulmuştur.
Ilk grup haritalar iki katmandan oluşmaktadır: Arka planda nüfus dağılımını il
bazında takip etmek mümkündür ve farklılaşmalar renk skalasıyla verilmiştir. İkinci
katmanda ise, her il üzerine yerleştirilmiş bulunan pasta grafikler bulunmaktadır. Bu
grafikler konuşulan dillerin yüzde olarak dağılımını göstermektedir. Ne var ki bu
çalışma, Türkçe’nin büyük ağırlığı nedeniyle diğer dillerin dağılımını okumayı
güçleştirmektedir. Bu nedenle ikinci bir grup harita daha hazırlanmıştır. Bu sefer arka
planda Türkçe dağılımını verilirken, il bazında verilen pasta grafikler diğer dillerin
dağılımını okuyucuya sunmaktadır. Sonuçta bu üç grup haritalama ile söz konusu
dönemdeki nüfus hareketlerinin dil üzerinden çapraz okumasını yapmak mümkün
hale gelmektedir.
Niceliksel çalışmalar geniş ölçekte bilgi birikimini ve bu örnekte Türkiye
genelinde nüfus hareketlerinin takibini mümkün kılmakla birlikte, önemli bir eksikle
maluldur: Detaylı bir hikayelendirme imkanından yoksundurlar ve dolayısıyla genel
bir işleyişin resmini çıkarırken, farklılıkları göz ardı etme ihtimalleri yüksektir. Resmi
tarihe alternatif (sözlü) tarih çalışmalarının ve anlatılara dayalı niteliksel çalışmaların
6
artmasıyla birlikte daha önceki çalışmalarda ortaya çıkmayan hikayelere ulaşılması
mümkün olacaktır.
Biz bu çalışmada bu eksikliği Türkiye’de yapılmış/yapılmakta olan dönem ve
vaka analizlerini kapsamlı bir şekilde ele alarak ve arşiv taramalarıyla tamamlamaya
çalıştık.
Bugün
vatandaşlık
ve
nüfus
politikaları
artan
sayıda
çalışmayla
belgelenmiş/belgelenmekte olup “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e” bölümünde bu
çalışmalar kapsamlı şekilde özetlenmiştir. Ek olarak, Başbakanlık Cumhuriyet
Arşivi’nde bir tarama çalışması yapılmıştır. Konuyla ilişkili olabilecek belgeler üç
açıdan araştırmayı besler mahiyettedir: Birincisi, arşivde etnik politikalar hakkında
bilgiler barındıran başta bürokrasi içi yazışmalar, raporlar, kararlar ve diğer belgeler,
bu politikaların üretildiği zihniyet dünyasını yakından tanımamızı sağlamaktadır.
İkincisi, nicel veri sunan nüfus sayımları ve istatistik faaliyetlerinin hangi politik
kaygılarla hazırlandığı ve de hangi hedefler doğrultusunda kullanıldığı bu belgelerde
tespit edilebilmektedir. Son olarak nüfus ve iskan politikalarına tabi tutulan etnik
grupların ne zaman, ne oranda ve hangi gerekçelerle yaşadıkları coğrafyaların
değiştirildiğine arşiv belgelerinde rastlanmaktadır.
Bütün bu arka plan bilgisine rağmen, aşağıda da tartışıldığı gibi, çalışmamızın
sınırlılıkları mevcuttur ve özelliklerin haritaların okunmasında dikkat edilmesi
gereken noktalar vardır.
1.3 Sınırlılıklar ve H aritaların Okunmasında Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar
Bu çalışmanın haritalama aşamasının temel sınırlılıkları şöyle özetlenebilir:
1.
“Nüfus” kategorisinin ve alt kategorilerin nasıl kurulduğu ve kimlerden
müteşekkil olduğu aşılması mümkün olmayan bir soru olarak kalmaktadır:
Sayımlarda kimler sayılmıştır ve tabii, kimler hangi kriterler uyarınca/nasıl
sayılmıştır? Bu noktada vatandaşlık tartışması devreye girer: bir ülkede yaşayanlar
mı, yalnızca vatandaş olanlar mı sayılmalıdır/sayılabilir? Etnisite gibi bir kategori
hangi kriter üzerinden kaydedilebilir veya tespit edilebilir? Örneğin bu çalışmada
“ana dil” kategorisi bu sayıma kaynaklık etmektedir. Ancak “Kavramsal ve Kuramsal
Çerçeve” bölümünde açıklandığı ve örneklendirildiği gibi, dil ve etnisite arasında tam
bir örtüşmeden söz etmek mümkün değildir ve iki kriterin de kullanıldığı nüfus
sayımlarında sayılar farklı çıkmaktadır. Ayrıca nüfus sayımlarında adı geçmeyen
(ana) diller ve bunları konuşan nüfuslar da bu çalışmaya konu olamamıştır.
7
2. İkinci konu, sayıma beyanın esas alınmasıdır. Ancak bu “beyanın” hangi
koşullarda nasıl yapıldığı yine tartışma konusudur. Eldeki raporun geri kalanında da
tekrar tekrar ifade edildiği gibi, Türkleştirme politikaları farklı etnik kimliklerin
görünmez kılınmasına neden olmuş olabilir. Bu nedenle belirli bir etnik kimliğe
aidiyet hisseden kişilerin bile, söz konusu kimliklerini kimi zaman korku veya
kaygıyla dile getir(e)memiş, dile getirenlerin beyanının ise devlet politikalarını biraz
“fazla benimsemiş” bir memur tarafından kaydedilmemiş olması ihtimali akılda
tutulmalıdır.
3. Özellikle üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da gayrimüslim
grupların, nüfus sayımlarına yansıma biçimlerindeki muğlaklıklarla ilgilidir. Bu
grupların coğrafi dağılımına bakarken hem dil hem de din verilerine bakılması
zorunludur. Ne var ki, (örneğin “Ermenice Konuşan Nüfus” başlıklı alt-bölümde
örneklendirildiği gibi) bazı sayımlarda dil ve din karşılaştırması yapılırken,
bazılarında
yalnızca
ana
dil-ikinci
dil
karşılaştırılması
yapılması,
takibi
zorlaştırmaktadır. Belirli bir etnik gruba atıf bazen dil, bazen din üzerinden
yapılabilmekte, bu da niceliksel çalışmayı karmaşık hale getirirken, bizzat “etnisite”
kategorisine dayalı bir tasnifin de sıkıntılarına işaret etmektedir (Yine aynı başlık
altında 1927 tarihli nüfus sayımına bakılabilir: bu sayımda “Ermeni” dinine bağlı
nüfus ile “ana dili Ermenice” olan nüfus arasında 10 bin kişiyi aşkın bir fark vardır).
4. Son bir sınırlılık, sayımların idari coğrafya üzerinden yapılmış olmasından
kaynaklanmaktadır. Söz konusu illerin bir kısmı tüm sayımlarda yer almaz: Bir kısmı
önceden il değildir veya başka illerle birlikte sayılmıştır. Ayrıca il bazında yapılan
değerlendirmeler, bir takım yuvarlamalara neden olmakta; belki küçük ve diğer bir ile
komşu olan bir köy veya kasabaya has olan bir yoğunlaşma, il geneline özgü gibi
görünebilmektedir.
Gerek bu sınırlılıkların, gerekse yukarıda ifade edilen ve araştırmanın
niceliksel karakterinden kaynaklanan “genellemeci” eğilimin aşılabilmesi,
ek
araştırmaların yapılması ile mümkündür. Girişi sonlandırmadan önce, bu araştırmanın
açtığı yolda yapılabilecek yeni çalışmalarla ilgili bir takım öneriler sunulacaktır. Bu
öneriler aynı
zamanda,
çalışmamızın bittiği
1960
dönemini takiben
nüfus
politikalarının nasıl şekillendiğini anlamaya yönelik yeni adımları da içermektedir.
8
1.4. Dönemselleştirme ve İleride Yapılabilecek Çalışmalar
Çalışmanın kapsamı 1960’larla sınırlanmıştır. Osmanlı’nın 19. yüzyıldaki nüfus
politikalarıyla başlatılan tartışmalar 1960 darbesiyle bitirilmiş; haritalama ise, ana dil
istatistiklerinin mevcut olduğu 1965 yılına kadar sürdürülmüştür. Buradaki varsayım,
1960 ile 1965 arasındaki beş yıllık dönemde nüfus ve etnisiteye yönelik politika,
söylem ve pratiklerde bir sürekliliğin olduğu, büyük bir dönüşüm yaşanmadığıdır. Bu
varsayımdan hareketle, 1965 istatistikleri de çalışmaya dahil edilmiştir.
Bu noktadan devamlı ve eldeki çalışmanın açtığı olanaklar dahilinde iki yeni
çalışma önerisi ekseni ortaya atılabilmektedir. Bunların ilki, etnik grupların coğrafi
dağılımının sonraki dönemler için de hazırlanmasıdır. Daha önce söz edildiği gibi,
“ana dil” verisi, sonraki dönemler için mevcut değildir. Projeksiyonlar yapılmaya
çalışılmışsa da, rakamların değişkenliği ve nüfus hareketlerinin yoğunluğu nedeniyle
projeksiyon nüfuslar çok uyumsuz çıkmıştır. Bu nedenle, nüfus bilgilerini başka bir
açıdan da olsa ikame edebilecek bilgilerin derlenmesi gerekmektedir. Bu bilgilerin
ilgili nüfusların/etnik grupların kendi örgütlenmeleri (dernekler gibi) üzerinden
derlenmesi kısmen de olsa mümkün görünmektedir. Buradan hareketle ilk önerimiz,
söz konusu
örgütlenmeler ve topluluklar üzerinden
sonraki
dönemlere
ait
projeksiyonlarının yapılmasını mümkün kılacak bilgilerin derlenmesidir.
İkinci olarak, hem buralardan edinilecek bilgiler hem de çeşitli sözlü tarih
çalışmaları aracılığıyla haritalama faaliyetini destekleyecek daha detaylı verilerin bir
araya getirilmesi, mevcut çalışmayı daha da zenginleştirecektir. Bu da, bir veya
birçok aşama üzerinden gerçekleştirilebilir. Örneğin, nüfus sayımlarında adı
geçmeyen dillerin ve bu dilleri konuşan grupların bu yolla tespit edilmesi
mümkündür. İkinci olarak, haritalarda tespit edilen nüfus hareketleri arasındaki
farkların ortaya konulması uygun olacaktır. Ekonomik nedenlerle göç eden
kesimlerle,
zorunlu
göçe
tabi
tutulanların
yeniden
iskanı,
aynı
çerçevede
değerlendirilemez. Keza birçok örnekte nüfus azalması olarak haritaya yansıyan bir
dönüşüm, gerçekte mevcut nüfusun ana dil olarak Türkçe’ye kaymasına işaret ediyor
olabilir (bu durum çalışmamızda ikinci dil istatistikleriyle tespit edilmeye çalışılmışsa
da, bu istatistikler il bazında değil, Türkiye genelinde verildiğinden yine ucu açık bir
tahminle yetinilmesi gerekmiştir). Buna benzer açıklanmaya muhtaç birçok nokta
vardır. Örneğin 1960 nüfus sayımında Mardin’de “beliren” ve bir sonraki sayımda
(1965) “yok olan” Ermenice dili konuştuğu kaydedilmiş bulunan yaklaşık 10 bin
9
kişinin tahmin edildiği gibi yurt dışına göç edip etmediğini, ettilerse nerelere hangi
koşullarda gidebildiklerini açıklamak, ek bir çalışmayı gerektirmektedir. Başka bir
örnek de Rumca konuşan nüfusun hareketliliğidir. 1965 nüfus sayımında Batı illerine
geri dönmüş görünen bu nüfusun önceki dönemlerde yurt içinde gerçekleştirdiği
hareketlilik daha derinlemesine araştırılmaya muhtaç kalmaktadır.
Bütün bu noktalar, geniş bir tarihsel-coğrafi ölçekte çalışmayı ve bu anlamda
önemli bir arka plan bilgisini üretmeyi amaçlamış bulunan eldeki çalışmadan
hareketle girişilebilecek yeni çalışma alanları gibi görünmektedir.
1.5 Bölümler
Eldeki rapor üç ana bölümden oluşmaktadır:
Giriş’in ardından “Kavramsal ve Kuramsal Çerçeve” yer almakta; bu bölüm,
bugün hayli genişlemiş bulunan bu alandaki literatürün çok genel bir özetini
vermektedir. Bu kapsamda dönem veya vaka analizlerinden çok, etnisite, ulus, ulusdevlet ve milliyetçilik kavramları ve bu olguların dille ilişkisi üzerinde duran temel
çalışmaların bir dökümü yapılmaktadır.
Bu bölümü takiben “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Türkiye’de Etnik
Politikalar (1831-1960)” başlıklı bölüm yer almaktadır. Bu bölümde öncelikle
Osmanlı İmparatorluğu’nun (1831-1922) etnik yapısı ve sonra da Cumhuriyet
Dönemi’nde etnik politikalar tartışılmaktadır. Bu kapsamda öncelikle Osmanlı’daki
“millet sistemi”, modern nüfus sayımlarının ortaya çıkışı ve İttihat ve Terakki’den
Cumhuriyet’e kadar sürdürülen nüfus ve iskan politikaları ele alınmaktadır. Ardından
Cumhuriyet (1923-1960) dönemine odaklanılmakta, bu kapsamda tek partili dönemin
etnik politikaları, farklı etnik grupların hukuki durumları ve karşı karşıya kaldıkları
uygulamalar (mübadele, göç ve iskan) aktarılmaktadır. Son olarak çok partili
dönemde de bu uygulamaların izi sürülmektedir.
Çalışmanın dördüncü bölümü “Türkiye’nin Etnik Coğrafyası (1927-1965)”
adını taşımaktadır. Bu bölüm yukarıda detaylı bir şekilde açıklanmış bulunan nüfus ve
ana dil haritalarından oluşmaktadır. Bu kapsamda tek değişkenli (ana dil) ve çok
değişkenli-katmanlı (nüfus/ana dil ve Türkçe/diğer diller) haritalar okuyucuya
sunulmaktadır. Haritalara kaynaklık eden tablolar da ayrıca mevcuttur. Eldeki
verilerin mümkün olduğunca geniş ve çapraz bir okuması yapılmış, buradan hareketle
yukarıda özetlenen sınırlılıklar çerçevesinde haritalar yorumlanmıştır. Ayrıca, rapora
10
ek olarak sunulan CD’de hareketli haritalar yer almaktadır. Zaman değişkeninin dahil
edildiği bu çalışmada, her dil için müteakip altı nüfus sayımına ait haritalar peş peşe
eklenmiş, böylece ilgili grupların coğrafi hareketinin izlenmesi büyük ölçüde
kolaylaşmıştır.
Çalışmamız tüm bu verileri tartışmaya açan bir Sonuç bölümü ve kapsamlı bir
Kaynakça ile sona ermektedir.
11
2. KURAMSAL ÇERÇEVE
Kısa bir etimolojik çalışma bile etnisite sözcüğünün ortaya çıkış koşulları ve anlam
seyri hakkında yol gösterici olacaktır. Sözcük İngilizce 14. yüzyılın ikinci yarısında
“pagan” anlamında kullanılmaya başlamıştır. Köken olarak Latince “ethnicus”, Eski
Yunanca “ethnikos” ve “ethnos” sözcüklerinden gelir. “Ethnos” ise “birlikte yaşayan
insanlar grubu” anlamına gelmektedir, fakat bu aşamada belirli bir kan veya kültür
bağına atıf yoktur. Demek ki sözcük, oldukça uzun bir zaman boyunca şimdiki
anlamını bulmamıştır ve aslında bulması belki de şaşırtıcı derecede geçtir. Etimoloji
Sözlüğüne göre, Eski Yunanca’daki anlamına tekrar yaklaşarak “bir ulus veya ırka
özgü” anlamına kavuşması 1851 gibi geç bir tarihtedir. “Farklı kültürel gruplar”
anlamını kazanması 1935’i, Amerikan İngilizcesinde “ırksal, kültürel ve ulusal bir
azınlık grubunu” tanımlamak üzere kullanılması 1945’i bulur. “Etnik temizlik” ifadesi
ise ancak 1991’de ortaya çıkmıştır3.
Bu kısa tarihçenin ortaya koyduğu gibi etnisite tarih-dışı ve kendinden
menkul, insan ve düşünce tarihini başından itibaren kat etmiş bir kavram değildir.
Belirli tarihsel ve toplumsal koşullar tarafından şekillenmiştir ve bu kapsamda
değerlendirilmesi gerekir.
2.1 Sosyal Bilimlerde Ulus ve Ulusçuluk/Milliyetçilik Tartışm alarının Evrimi
Etnisite ile ilgili tartışmalar çoğunlukla ulus, ulus-devlet ve ulusçuluk/milliyetçilik
tartışmalarıyla ilişki içinde gelişmiştir. Bu nedenle öncelikle bu kavramlar üzerinde
durmak uygun gibi görünmektedir.
Ulusçuluk düşüncesinin kökenleri genelde Alman Romantizminde aranmıştır
(geç 18 ve 19. yüzyıllar). Bu bağlamda “Alman” olmak, diğer bir deyişle bir “etnik”
kökene gönderme yapmak ve kültürü buradan hareketle inşa etmek ulus olabilmenin
düşünsel zemini olarak tahayyül edilmiştir. Bu tartışmada dil olgusu, birincil bir
öneme sahip olmuştur. Çünkü dilin milli ruhu yansıttığına inanılmış, dili yabancı
kelimelerden temizlemenin, milli ruhu da yabancı etkilerden korumak anlamına
geldiği düşünülmüştür. Bu bağlamda Almancanın ölü bir dil olan Latincenin
etkisinden kurtarılması önemli bir mesele sayılmış; Johann Gottfried Herder’in
Online
Etymology
Dictionary,
http://www.etymonline.com/index.php?term=ethnic
“ethnic”
maddesi,
bkz.
12
yaptığı gibi Alman milliyetçiliği ile dil arasında doğrudan bir ilişki kurulmuştur.
Herder’e göre insanı insan yapan dildir. Dilden önce insandan söz etmek anlamsızdır,
çünkü dil aynı zamanda düşüncedir. Dolayısıyla ortak bir dil konuşan insanlar, ulusun
ilk aşamasını oluştururlar. Alman Romantik düşüncesinde dile yapılan bu vurguya
devlet olgusu da eşlik etmiş, böylece dil-devlet bağlamına dayandırılan bir millet
anlayışı inşa edilmiştir4.
Buna paralel başka bir tartışmaya 19. yüzyıl başlarında Fransa ve İngiltere’de
de rastlanır. Bu örneklerde vurgu etnik kökenden çok cumhuriyet ve yurttaşlık
kavramlarınadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, 1789’da gerçekleşen Fransız Devrimi
temel ilkelerinin (eşitlik, özgürlük, kardeşlik) etkisi önemlidir. Örneğin Fransız tarihçi
Jules Michelet (1798-1874) milleti, bireysel özgürlüğün teminatı olarak görmüştür.
Aynı zamanda bu kardeşlik çağında fakir-zengin, soylu-köylü ayrımının da kalktığı
düşünülmüştür.
İngiltere’de ise John
Stuart Mill
(1806-1873)
cumhuriyetçi
vatandaşlık kavramıyla milliyet düşüncesini birleştirmiştir. Mill’e göre özgür siyasi
rejimler kurmanın yolu türdeş bir milli kimlik, “birlik için bir kamuoyu”
oluşturmaktan geçer. Farklı milliyetlerden oluşan bir ülkede özgür kurumlar
oluşturmak neredeyse olanaksızdır. Ortak bir yakınlık hissinin olmadığı toplumlarda,
hele toplumu oluşturan gruplar farklı diller konuşuyorlarsa, ortak bir kamuoyu da
yaratılamaz. Bu koşullar altında herhangi bir grup diğer bir grubun düşündüklerinden,
hissettiklerinden haberdar olamaz. Bu nedenle millet, özgür yönetimin önkoşuludur5.
Bu özet tarihçeden anlaşılabileceği gibi, milliyetçilik düşüncesi 18. yüzyıl sonu ve 19.
yüzyılda Avrupa’da kuramsal tartışmalara konu olmaya başlamıştır. İzleyen süreçte
de Batıda, özellikle Amerika ve İngiltere’de milliyetçilik yazınının ortaya çıktığını ve
bu yazınla ilişkili olarak national [ulusal/milli], nationalism [ulusçuluk/milliyetçilik],
nationality [yurttaşlık/ vatandaşlık], ethnicity [etnisite], ethnnic community [etnik
topluluk/cemaat], ethno-nationalism [etnik ulusçuluk/milliyetçilik] sözcüklerinin
literatüre girdiğini görmekteyiz6.
4Aktaran Özkırımlı, Umut, Milliyetçilik Kuramları, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2008, s.43.
5Özkırımlı, age, s. 44-45.
6İngilizce kelimeler ve Türkçe karşılıklar kıyaslandığında açıkça görülmektedir ki, her kavramın bir
tarihi ve içinde dönüştüğü coğrafyaya göre kazandığı anlamlar vardır. Örneğin Türkçe’de milliyetçilik,
ulusçuluktan daha sık kullanılan bir kelime olduğu halde, Osmanlı’daki din temelli millet sisteminin
özgün yapısı, nationalism karşıtı olarak milliyetçiliğin kullanılmasını sorunlu hale getirebilmektedir.
Keza nationality kelimesi açıkça nation’dan [ulus] gelse de, Türkçe’deki karşılığı (yurttaş/vatandaş)
yurt ve vatan kelimelerinden türemekte, bir soy bağına değil, bir toprak ortaklığına atıf yapmaktadır.
13
Ulusların nasıl ortaya çıktığına ilişkin iki temel yaklaşım vardır: Bunların ilki,
ulusların kökeninde geçmişten gelen, sürekliliğe sahip, kollektif kimliğe dayalı
topluluklar olduğunu varsayar. Buna göre bugünkü ulusların kökeninde, modernizmin
ihtiyacına da cevap vermiş olan etnik topluluklar bulunur ve kişilerin ait oldukları
etnik topluluklar
önceden belirlenmiştir.
Dolayısıyla insanlığın
farklı
etnik
topluluklara bölünmesi doğal bir durumdur.
İkinci yaklaşım, ulusların modern zamanların bir olgusu ve endüstriyel
toplumların örgütlenme sürecinde kapitalizmin gereksinmelerini karşılayan bir araç
olduğu şeklindedir. Buna göre uluslar, ezeli ve ebedi değildir. Tarihin bir döneminin
olgularıdır. Bu çerçevede milliyetçilik, insanları doğuştan gelen, kendi özgür
iradeleriyle belirlemedikleri bir takım kimlik özelliklerine göre tanımlar. Fakat bunlar
“doğal” özellikler değildir ve bizzat milliyetçilik etrafında gelişen söylem ve pratikler,
bunları kurgulayarak ulusun ifadeleri haline getirir. Çeşitli propagandalar aracılığıyla
insanları, toplulukları, halkları bu özellikler temelinde ayrıştırır, onları birbirlerine
yaradılıştan yabancı varlıklar gibi sunar.
Milletlerin ve milliyetçiliklerin kapitalizm, sanayileşme, merkezi devletlerin
kurulması, kentleşme, laikleşme gibi modern süreçlerle birlikte ya da onların ürünü
olarak ortaya çıktığı yönündeki bu yaklaşım üç temel faktör bağlamında irdelenebilir:
Ekonomik, kültürel ve siyasal. Bu faktörleri irdeleyen ve ulusların ve milliyetçiliğin
belirli bir tarihsel durumun sonucu olduğunu iddia eden literatürü oluşturan birkaç
temel isimden de söz etmek mümkündür. Örneğin tarihçi Eric Hobsbawm, milletleri
ve milliyetçiliği bir toplumsal mühendislik [social engineering] sürecinin ürünü
olarak görmüştür. Bu süreçte araştırılması ve aydınlatılması gereken en önemli olgu
icat edilmiş geleneklerdir. Bu kavramla kastedilen törensel ya da sembolik bir nitelik
taşıyan ve açıkça ya da örtülü bir şekilde kabul edilmiş kuralları olan bir dizi
alışkanlık ve uygulamadır. Bu uygulamalar tekrarlandıklarında belirli değerlerin ve
davranış normlarının içselleştirilmesini sağlar, böylelikle kaçınılmaz olarak geçmişle
bugün arasında süreklilik hissi yaratırlar. Hobsbawm, bu temel tez çerçevesinde
tarihsel, dönemsel, siyasal ya da dinsel örnekler üzerinden kapsamlı bir tartışma
yapar'.
Son olarak nation ve ondan türemiş bütün kelimeler Latince “doğum” anlamına gelen natio
sözcüğünden gelmektedir ki, bu doğum vurgusu, ne millet de ne ulus kelimelerinde mevcuttur.
7Hobsbawm, Eric J., “Inventing Traditions”, The Invention of Tradition içinde, der. Eric Hobsbawm
ve Terence Ranger, Cambridge University Press, Cambridge, 1983.
14
Ernest Gellner’in Thought and Change adlı çalışmasında sunduğu modelin
çıkış noktası da geleneksel toplumla modern, endüstriyel toplum arasındaki ayırımdır.
Ona göre milliyetçilik, geleneksel topluma değil, sanayileşme süreci ve sonrasına ait
bir olgu ve bu yeni toplumun ekonomik/kültürel bir ürünü olarak şekillenmiştir.
Gellner, kitabının “Nationalism” başlıklı yedinci bölümünde bu temel tezi tartışır8.
Bu literatürün en bilinen isimlerinden Benedict Anderson ise milliyetçiliğin
18. yüzyılın sonlarına doğru, birbiriyle ilişkisi olmayan tarihsel süreçlerin kesiştiği
noktada ve farklı mekanlarda ortaya çıktığını ve bir kez yaratıldıktan sonra kopya
edilebilir bir nitelik kazandığını vurgular. Ulus, hayal edilmiş bir topluluktur çünkü en
küçük ulusun üyeleri bile diğer üyeleri tanımayacak, onlarla karşılaşmayacak hatta
onlardan söz edildiğini duymayacaktır ama yine de her birinin kafasında
birlikteliklerinin hayalini yaşamaya devam edecektir. Anderson, bu hayal edilme
biçimi ve halleri üzerine kapsamlı bir tartışma yapar9.
2.2 Sosyal Bilimlerde “Etnisite” Tartışm alarının Evrimi
İşte “etnisite” kavramı ve onu çevreleyen (ve aslında/dolayısıyla var eden) literatür de
bu toplumsal-tarihsel arka plan bağlamında anlaşılmalıdır. Bu arka planın yukarıda
özetlenmeye çalışılan siyasi bir niteliği olduğu gibi, bilimsel bir yönü de vardır.
19.
yüzyıl Avrupası, “etnisite” denilen bir olguyla ilgilenen bilimsel
disiplinlerin sahneye çıkmasına tanıklık etmiştir. Bunlar özellikle Antropoloji ve
Etnolojidir. Bu bilimler özellikle sömürgecilik tarihinden beslenmiş ve konu olarak da
esasen Avrupa dışındaki etnik grupları incelemişlerdir. Bu kapsamda etnisiteyi
özellikle bir kan-soybağı meselesi olarak tanımlamış, böylece de aynı zamanda
eşitsizlik anlamına gelen bir farkı doğallaştırmış, normalleştirmişlerdir. Kana dayalı
bu fark, ilerlemeci düşünce anlayışıyla birleşerek “doğal” olarak farklı halkların bir
ilerleme skalası boyunca dizilmesine, daha geride kalanlarınsa ileridekiler tarafından
sömürgeleştirilmesine olanak tanımıştır.
Yine “nüfus” kategorisi de bu dönemin ve özellikle İstatistik biliminin
ürünüdür. Bir ülkenin nüfusunun tespit edilmesi, bu nüfus içerisindeki etnik grupların
8Gellner, Ernest, “Nationalism”, Thought and Change, Chicago University Press, London, 1964.
9Anderson, Benedict, Hayali Cemaatler, İstanbul, Metis, 2004.
15
tespit ve tasnif edilmesi hem bu bilimin hem de bu kategorilerin icadıyla mümkün
hale gelmiştir10.
Bu bağlamda sözkonusu tartışma esas olarak etnik grubun tanımlayıcı
nitelikleri, özellikleri ve sınırları üzerine yoğunlaşmıştır. Bu tartışmanın temel soruları
şunlardır: Bir etnik grubu tanımlamak için hangi kriterlere başvurulacaktır? Biyolojik
ve/ya kültürel olduğu iddia edilen kriterlerin doğası nasıl bilinecek, bunlar birbirinden
nasıl ayırt edilebilecektir? Etnik grubu tanımlayan nitelikler verili ana ilişkin
olduklarına göre zaman ve mekana bağlı değişimler nasıl açıklanabilir?
Bu literatür de çok zengindir ve yine birkaç kilit isim üzerinden konu
açımlanacaktır. Bu isimler sırasıyla Max Weber, Anthony Smith, Steve Fenton ve
Fredrik Barth’dır.
Somersan’ın da vurguladığı gibi Klasik Sosyoloji genel olarak “cemiyet” ve
“cemaat” ilişkisi
üzerinden
ilerlemiş,
büyük,
karmaşık ve kişisel bağların
zayıflamakta olduğu toplumları anlatma yolunu tercih etmiştir. Bu kapsamda etnisite
geçmişe ait bir şey gibi değerlendirilmiş ve kabile bağları olarak tasavvur edilen
şeyin, ulusun inşası içerisinde eriyeceği, bu nedenle ulus-devletin inşasına eşlik eden
Sosyoloji için artık dikkate değer bir mesele olamayacağı varsayılmıştır. St. Simon,
Auguste Comte, Herbert Spencer ve Emile Durkheim gibi Sosyoloji’nin öne çıkan ilk
kuşak düşünürleri hep bu çizginin içinde kalmış; örneğin Ferdinand Tönnies ve Emile
Durkheim etnisiteden ziyade geleneksel ve modern toplum karşılaştırmaları üzerinde
durmuştur. Marx da, etnisiteyi, dine benzer şekilde, bir tür yanlış bilinç olarak
değerlendirmiş, zaman içinde yerini başka unsurlara bırakacağını düşünmüştür.
Dolayısıyla Klasik Sosyolojide etnisite kavramını ve olgusunu açıklamaya gayret
eden bir çalışma olmamıştır11.
Bu genel eğilimden sapan ilk örneğin Max Weber olduğu söylenebilir. 1922
yılında yayınlanan, ancak kaleme alınışı 1914 öncesine dayanan çalışmasında Weber
statü grupları çerçevesinde ırk, etnik grup ve ulus konularına değinmiştir. Weber’e
göre; “etnik gruplar, fiziki görünüş ve/veya adet ya da sömürgeleştirilme ve göç
10Bu bağlamda özellikle Michel Foucault’nun bilimin iktidardan bağımsız olmadığı, bu iki olgunun
birbiri üzerinden işlediği yönündeki argümanı ve özellikle 18. yüzyıl sonundan itibaren şekillenen
beşeri ve sosyal bilimleri bu kapsamda sorunsallaştıran çalışmaları hatırlanabilir. Bu noktada özellikle
bir kitaba referans vermek zordur, zira kliniğin, hapishanenin, cinselliğin tarihlerinden, biyopolitika
üzerine derslerine, Nietzsche ve soykütüğü üzerine yazdığı metinlere bu eleştirinin çeşitli biçimlerine
rastlamak mümkündür.
11 Somersan, Semra, Sosyal Bilimlerde Etnisite ve Irk, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2004, s.
21-22.
16
nedeniyle ortak kökenleri olduğuna subjektif olarak inanan insan topluluklarıdır”.
Etnik grubun bir üyesi olmak için “nesnel bir kan bağı olup olmaması” önemli
değildir. Etnik grup üyeliği kendiliğinden bir grup oluşturmamakta, sadece herhangi
bir grup oluşumunu, özellikle de siyasal alanda kolaylaştırmaktadır. Ortak etnisiteye
olan inancı uyandıran ise siyasal topluluğun kendisidir12.
20. yüzyılın ikinci yarısına geldiğimizde ise etnisite üzerine daha kapsamlı
tartışmalar yapıldığını görmekteyiz. Anthony Smith, Fredrik Barth ve Steve Fenton
bu bağlamda akla gelen ilk isimlerdir.
Anthony Smith’e göre İngilizce’de etnik grup ya da etnik topluluk kavramını
karşılayan bir terim yoktur. Müphem ve belirsiz bir terim olarak bazen “halk” önerilir.
Sözcük Eldeki metnin başında da ifade edildiği gibi, Yeni Ahit yazarları ve Kilise
Babaları tarafından, Hristiyanlar ve Yahudiler hariç bütün gruplar anlamında, yani
pagan karşılığı olarak kullanılmıştır. Eski Yunanca’da ise soya dayalı gruplar için için
“genos” terimi kullanılmış, “ethnos” daha çok kültürel farklılıkları ifade edecek
biçimde kullanılmıştır. Modern Batı dillerinde buna en yakın kullanımı Fransızca
“ethnie” (etni) teriminde buluruz (ortaya çıkışı 1896 tarihine denk gelmektedir). Bu
terim tarihsel topluluk bağlamında kültürel farklılıklara yapılan vurguyu birleştirir. Bu
tarihsel bağlam ve kültürel özgüllüğün algılanması bir halkı diğerinden ayırır ve belli
bir halka hem kendilerinin hem de dışarıdakilerin gözünde tanımlanmış bir kimlik
kazandırır. Elbette bu özgüllüğün nereye kadar arı bir “öznel” olgu olduğu, yani
nereye kadar herhangi bir “nesnel” etnik gerçeklikten çok ortak etnisite kavrayışıyla
ilgileneceğimiz tartışmalı bir noktadır. Bunu takip eden analizin amaçları için
ethnie’ye13 yükleyebildiğimiz “gerçeklik” esasen tarihsel ve kültüreldir14.
Bu noktada etnisitenin tanımlanması için işleme konan çeşitli unsurlar
karşımıza çıkar. Smith’e göre birçok açıdan etnisitenin sine qua non’u, yani üyeleri
için etnik bağların ve duygudaşlığın temelini oluşturan anlamlar bileşiminin anahtar
unsurları yaradılışa ve soya ilişkin mitlerdir. Bunlar da gerçek soyla değil, ortak
atalara ve kökenlere yüklenmiş anlamlarla ilgilidir15. Soy mitleri genellikle çeşitli
söylence tabakalarını ve bileşenlerini açığa vurur. Mekansal ve geçici kökenlere,
12Aktaran Somersan, age, s. 22. Metnin orijinali şudur: Weber, Max, “Sınıf, Statü, Parti”, Sosyoloji
Yazıları, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006.
13 Smith’in metninde Fransızca yazım korunduğu için, biz de ona atıf yaptığımız yerlerde bu şekilde
yazmayı tercih ettik.
14 Smith, Anthony, Ulusların Etnik Kökeni, Dost, Ankara, 2002, s. 46.
15 Smith, age, s. 48-49.
17
göçe, atalara, aynı kök ve soydan olmaya, şanlı geçmişe, düşüş, sürgün ve yeniden
doğuşa ait mitler vardır. Ancak çok daha sonra bu dağınık mit motifleri kökenlere ve
soya ilişkin incelikle işlenmiş bir mitoloji oluşturmak için bir araya getirilir. Bu
çoğunlukla modern çağda milliyetçi entelektüeller tarafından yapılan bir iştir16.
Bu noktada kökene dair mitler kadar önem kazanan bir başka unsur da
bellektir. Tarihsel topluluklar paylaşılan bir bellek üzerine kurulmamışsa ethnie hiçbir
şeydir. Ortak bir tarihsel anlayış birbirini izleyen kuşakları, ortak deneyimlerle
birleştirir. Ayrıca birbirini izleyen gündelik yaşantılar aracılığıyla sonraki kuşaklara
kendi deneyimlerinin tarihselliğini aktaracakları bir nüfusu tanımlar17.
Soy mitleri ve ortak belleğin ötesinde bir ethnie, hem üyelerinin birbirine
bağlanmasına hem de onları dışarıdakilerden ayırmaya yarayan bir veya daha fazla
“kültür” unsuruyla
diğer ethnie’lerden
ayrılır.
Bir
ethnie’nin
üyeleri,
üye
olmayanlarda bulunmayan, kültürel ayırt edici nitelikler üzerinden benzer ve aynı
sayılırlar. En fazla paylaşılan ve aynı zamanda ayırt edici olan nitelikler dil ve dindir,
fakat görenekler, kurumlar, yasalar, folklor, mimari, giyim, beslenme, müzik ve sanat,
hatta renk ve fiziksel görünüş farklılıkları bu nitelikler arasında sayılabilir18. Bu
unsurlardan hareket eden, ancak bunları bir kimlik ve dayanışma duygusuyla
harmanlayan Smith’e göre etnisite, ortak soy miti, tarih ve kültürleri ile birlikte bir
teritorya ile özdeşleşen ve dayanışma duygusuna sahip olan insan nüfusu olarak
tanımlanabilir19.
Smith’in kavramsallaştırmasında üzerinde durulması gereken iki ana unsur dil
ve coğrafyadır. Smith’e göre dilin tek başına olmasa bile, etnisitenin ana ayırt edici
işareti olduğu ilgili yazına konu olmuştur. Fakat bu çoğunlukla etnik topluluk
anlayışını bölen ve ilgisiz bir nitelik taşır20. Etnik topluluğun hem eski hem modern
çağlarında büyük ölçüde basitleştirilmesine ve yanlış anlaşılmasına yol açar.
Kuşkusuz Basklarda ve Macarlarda olduğu gibi özel ve farklı bir dil, çoğunlukla
16Smith, age, s. 49-50.
17Smith, age, s. 50.
18Smith, age, s. 51.
19Smith, age, s. 57-58.
20 Smith’e göre örneğin, Gael dili konuşan Highlands ile Lallans konuşan Lowlands arasındaki
konuşma farklılığı İskoç kimliğine zarar vermemiştir. Güney Galler’deki İngilizce konuşan Galliler,
kendilerini Kuzey Galler’deki Galce konuşan vatandaşları kadar etnik olarak Galli hissederler. Jura
dağlarında Fransızca konuşmak Juralı kimliğini hissetmenin önemli bir işaretidir, fakat Jura’nın
güneyinde Fransızca konuşan Juralılar Bern kantonunda hakim topluluk olan Almanca konuşan
toplulukla aynı mezhebi, yani Protestanlığı paylaşır. Juralılar 1815’ten beri bu kantonla birliktedirler.
Bu birleşmeye karşı yükselen protestonun sesi kesilmiş ve Güney Juralılar ilk kez oy birliğiyle Bern
kantonunda kalmayı kabul etmişlerdir.
18
radikal bir biçimde ayrı bir ethnie’yi belirtir, fakat diğer kültürel unsurlar da dil kadar
önemlidir ve bazen Amerikalı Siyahlarda olduğu gibi toptan onun yerini alır.
Buna karşılık coğrafya ethnie için önemli bir tanımlayıcı unsurdur. Ethnie’nin
“mülkiyetinde” gördüğü belli bir yer ya da teritorya ile bağları vardır. Bu teritoryada
ikamet edebilir ya da bu bağ sadece güçlü bir bellek üzerinden işleyebilir. Mesele,
sembolik olarak bir coğrafi merkeze, bir kutsal yerleşime ya da bir “anavatan” a sahip
olmasıdır. Topluluğun bütün üyeleri yeryüzüne dağılmış ve yüzyıllar önce yurtlarını
kaybetmiş olsa bile sembolik olarak geri dönebilecekeleri yerdir burası. Dışarıdakiler
topluluk üyelerini tanımladıkları zaman bunu çoğunlukla teritoryal “kökenlere” atıfla
yaparlar. Çünkü “etnik” terimi “aynı anavatandan olmakla” ifade kazanır21.
Etnisite ile ilgili kapsamlı tartışmalar yapanlardan birisi de yukarıda adı geçen
ikinci önemli isim Steve Fenton’dır. Fenton’a göre Sosyoloji, öncelikle analitik
açıdan etnik terimini kullanmaya yatkındır çünkü “ırk” teriminde olduğu gibi itibarını
kaybetmiş bir bilimin ve kötü niyetli uygulamaların çağrışımlarıyla yüklü bir geçmişi
yoktur. İnsanoğlunun temelden farklı türlere ayrıldığını savunan ırkçılık mirası, ırk
kavramını biyolojik ve/ya fiziksel, görünür farklılıklarla ilişkilendirmektedir. Bunun
aksine “etnik grup” terimi özellikle kültürel farklılık bağlamında kullanılır; kültürel
farklılık, her şeyden önce, gerçek veya yaygın bir biçimde algılanan ortak bir soy,
ayırıcı dil özellikleri ve ulusal ya da bölgesel köken ile bağlantılıdır22. Bu kavramdan
hareketle soy ve soya dair inanışların gerçek bir sosyolojik değer taşıdığını, yerel ve
küresel ölçekte yaşanan şekliyle kültürel farklılığın hayatın gerçek yüzü olduğunu, bu
alan üzerinden hem dil kullanımına ait gerçek bir dağılımın varlığını hem de dil
farklılığına atfedilen sosyal anlamları aynı anda gözlemleyebileceğimiz açıktır23.
Demek ki etnisite, soya, kültüre ve dile dayalı, bazen uysal ve bazen de
zorlayıcı bir grup kimliğidir. Etnisite, hem bir dizi değişen etiketler ve taleplerle
sosyal açıdan inşa edilmiştir, hem de sosyal örgütlenme şekilleri ve akrabalığın
uzantıları içinde yükümlülükler ve sosyal bağlarla dolu bir düzende sosyal olarak
temellenmiştir24. Bu konuda yazan hemen bütün yorumcular, kavramın sosyal kolektif
kimliğe karşılık gelindiğinde hemfikirdir. Dolayısıyla etnisite, ilişkiler içinde ortaya
çıkan sosyal tabakalarla alakalıdır. Burada söz konusu olan grup, statik bir kategori
21 Smith, age, s. 52-53.
22Fenton, Steve, Etnisite, Phoneix, Ankara, 2001, s. 5.
23Fenton, age, s. 8.
24Fenton, age, s. 34.
19
değildir. Daha ziyade, insanların kendilerini ötekilerinden ayırdığı sosyal ilişkilerden
söz edilebilir ve bu kolektif kimlikler (etnik değerlerle birlikte), koşullar değiştikçe
şekil ve içerik bakımından değişebilirler. Etnisiteyi, daha çok, sosyal bir süreç olarak,
insanların etraflarına bireysel ve/ya kolektif olarak25 çektikleri hareketli sınırlar ve bu
koşullarda edindikleri kimlikler olarak algılamamız gerekir26.
Etnik grup ile dil arasındaki ilişki Fenton’da da tartışma konusu edilmiştir.
Fenton’a göre etnik grup ve dil arasında birebir bir ilişki yoktur. Diller kendilerini
etnik açıdan ayrı gören birçok grup arasında yayılabilir. Örneğin, İngilizce konuşan
Amerikalılar arasında, farklı etnik kimliklere olan bağlılıklar varlıklarını sürdürürler.
Yine de, dilin etnik ya da etno - ulusal bir iddianın parçası olduğu durumlarda Galliler, Katalanlar, Basklar, Quebekliler ve Kürtler gibi- dil sık sık sınırların
belirlenmesi sürecinin merkezinde yer alır, çünkü özellikle grup dışındakiler
tarafından bilinmiyorsa sosyal bir dışlama aracı görevi görür27.
Fenton’a göre etnisitenin çeşitlilik gösterdiği üç önemli karşılaştırma ölçütü
alan, ölçek ve resmiliktir. Etnik kimliklerin alanları en yerelden en küresele kadar
değişebilir. Ölçek makro’dan mikro’ya, sosyal yaşamın bireylerarası münasebetlerine
kadar farklılık gösterebilir. Son olarak etnisite, düzenli ama gayri resmi bir uygulama
meselesi olabileceği gibi, yasal ve anayasal ilkelerle resmiyet de kazanabilir28.
Özetle etnik kategoriler önemli ve merkezi oldukları durumlarda bile daha
geniş bir politik/ekonomik ilişkiler kompleksinin parçasıdır; etnik ilişkileri sui generis
bir şekilde bu bağlamdan koparmak “etnik ilişkiler kuramı” yaratma girişimlerinde
düşülen en temel hatadır. Başka bir deyişle etnisite yalnızca tarihsel ve toplumsal
değil, aynı zamanda ilişkisel bir olgudur ve farklı bağlamlarda çeşitlilik gösterir.
Bu alanda çalışmalarını odağa alacağımız üçüncü bir isim de Fredrik Barth’tır.
Barth’a göre etnik grup, şu dört özelliği içinde barındıran toplumsal bir kategori
olarak tanımlanır: 1. Biyolojik olarak kendi varlığını sürdürebilen, 2. Açık bir şekilde
ortak bazı temel kültürel değerlere sahip olan, 3. Karşılıklı etkileşim ve iletişimin
olduğu bir alan yaratan, 4. Kendisi ve diğer etnik gruplara ait bireyler tarafından bir
25Fenton etnisite için açıkça ikili bir bağlamsallaştırma düşünür. Sosyal bir olgu olarak etnisite, hem
etnisitenin ifade ediliş şekliyle, hem de taşıdığı sosyal önemin mühim bir unsurunu teşkil eden sosyal,
siyasal ve ekonomik yapılarla içi içedir. Aynı zamanda bireysel bilinç ve eylemin bir ögesi olarak
etnisite, eylemin bağlamına bağlı yoğunluk ve önem açısından farklılıklar gösterebilir.
26Fenton, age, s. 14.
27Fenton, age, s. 11-13.
28Fenton, age, s. 17.
20
etnik gruba aidiyetle tanımlanan insanlardan oluşan toplumsal kategorilere etnik grup
adı verilir29.
Barth’a göre etnik grubun kendini tanımlaması genellikle kimlik düzeyinde
olur; bu kimlik tasarımının temel bileşenleri kökler ve geçmiştir. Eğer bir grubun
üyeleri başka grupların üyeleriyle etkileşim halindeyken söz konusu grup kimliğini
koruyabiliyorsa bu durumda aidiyet ve dışlama dinamikleri devreye girmiş demektir30.
Bu durumda etnik kimlik, cinsiyet ve mevki gibi önemli bir statü kaynağı ve kimliğin
vazgeçilemeyen bir bileşenidir31. Ancak etnik kimlikler ve kimlik bileşenleri arasında
geçişkenlikler yaşanabilir. Bu noktada söylenebilecek şey, etnik kimliklerin ideal bir
şekilde şemalaştırılamayacağı, aksine bireylerin içinde bulundukları sosyal şartlara
göre değişkenlik gösterebildikledir.
Burada üzerinde durulması gereken önemli bir nokta, kültürel farklılıklarla
etnik sınırlar arasındaki ilişkidir. Çünkü kültürel farklılıkların devamı etnik sınırların
devamını sağlamaktadır. Ancak, kültür hiçbir zaman etnik gruplar arasındaki sınırlara
endeksli değildir; her zaman değişebilir ve öğrenilebilir. Bu nedenle, bir etnik grubun
tarihi o grubun kültürel tarihiyle özdeş değildir. Bir etnik grubun bugünkü kültürel
kimliğini oluşturan öğelerin, söz konusu grubun geçmişteki kültürünün doğal uzantısı
olma gerekliliği de yoktur. Etnik gruplar, sınırların belirlediği daimi bir örgütsel
yapıya sahip tasarımlardır. Kültür ise, etnik grupların örgütsel yapısına karşın çok
daha fazla değişime uğrar32. Etnik kimlikler ile kültürel çeşitliliğin korunması
arasındaki bağlantıyı anlamaya çalışırken, öncelikli kaygı neden bir kısım değerlerin
bazı sosyal ortamlarda kök saldığı ve diğer bazı değerlerin ise zaman içinde aşınıp
yok olduğudur. Söz konusu toplumsal değerlerin korunduğu durumlarda etnik
sınırların ortaya çıkması mümkünken, değerlerin aşındığı durumlarda ise bu sınırların
çözüldüğüne tanık olabilmekteyiz33.
2.3 Etnisite ve Ulus A rasında Geçişkenlikler ve Sınırlar
Bu ana kadar birçok şekilde ifade edilmeye çalışıldığı gibi, etnisite ve ulus (-devlet)
kavramları ancak belli tarihsel bağlamlarda anlam ve önem kazanmaktadır. Smith’in
ifade ettiği gibi, ethnie üyeliğinin modern dönem öncesinde nadiren açık bir siyasal
29Barth, Fredrik, Etnik Gruplar ve Sınırları, Bağlam, İstanbul, 2001, s. 13.
30Barth, age, s. 16-18.
31 Barth, age, s. 20.
32Barth, age, s. 40.
33Barth, age, s. 33.
21
anlamı olmuştur. Antik Yunan dönemi haricinde ethnie’nin yasal yurttaşlık açısından
iç ilişkileri düzenleyici bir rol oynaması ve ulus olmanın temeli gibi düşünülmesi
modern çağa özgüdür34. Etnik grup ve ulus kavramları arasındaki ilişkiler ve sınırlar
da bu bağlamda sosyal bilimlerin ilgisini çekmeye başlamıştır. Eldeki çalışma
açısından da, iki olgu arasındaki sınırların nerede başladığı ve bittiği, ulusun
temelinde gerçekte bir etnik grubun bulunup bulunmadığı soruları etrafında yürütülen
bu tartışmayı da kısaca özetlemek gerekmektedir.
Bu noktada ilk tartışmaların Max Weber tarafından yapıldığını belirtmiştik.
Weber’e göre, “ulus” fikri ortak soy ve çoğu zaman belirsiz de olsa temel bir
homojenlik varsayımını
içerme
eğilimindedir ve
etnik toplulukların,
çeşitli
kaynaklardan beslenen dayanışma duygusuyla ilişkilidir. Fakat etnik dayanışma
duygusu kendi başına bir “ulus” yaratmaz. Hiç şüphesiz, Büyük Ruslar karşısında
Beyaz Ruslar’ın da her zaman bir etnik dayanışma duygusu vardı; ancak günümüzde
bile ayrı bir ulus olarak nitelendirilme talebinde pek bulunmazlardı. Yukarı
Silezya’daki Polonyalılar yakın zamanlara kadar “Polonya Ulusu” ile herhangi bir
dayanışma hissine pek sahip değildi, Almanlar karşısında kendilerini ayrı bir etnik
grup gibi hissediyorlardı, fakat bunun dışında Prusya tebaası olmaktan öte değillerdi35.
İlerleyen dönemlerde bir ulusun siyasi ifadesi olduğu düşünülen devlet yönetimi
sistemlerinde bu bağ gittikçe daha sıkı kurulur olmuş, söz konusu ulusun hem kültürel
hem politik bir tanımı yapılmıştır. Bu açıdan, toplumların hemen hemen tümünde
politikaların “etnikleştiği” söylenebilir. Ulusun açık ya da üstü kapalı simgeleri
genellikle etnik çoğunluğun -veya baskın etnik grubun- karakteristik diye bilinen
özelliklerini yansıtır36. Özdoğan bunu, ulus-devlet modeli yurttaşlıkla etno-kültürel
kimliğin iç içe geçmesi şeklinde ifade eder. Çekirdek bir etnokültürel kimlik temel
alınır, bunun dışında kalanlar eşit yurttaşlık hakları vaadine rağmen ayırımcılığa
maruz kalabilir veya asimile edilir, dışlanır. Devleti kuran çekirdek etno-kültürel
grup, kendinden olmayanları göçe zorlayabilir veya etnik temizliğe yönelebilir. Diğer
bir deyişle ulusun varsayılan homojenliği aslında etno-kültürel farklılıklar pahasına ve
çoğunlukla baskı ve zorla veya toplumsal mühendislik teknikleriyle gerçekleşir37.
34 Smith, age, s. 214.
35Weber, Max, Ekonomi ve Toplum, Yarın Yayınları, İstanbul, 2012, s. 288-289.
36Fenton, age, s. 37.
37 Özdoğan, Günay Göksu, “Bu Yapı Aşağıdan Nasıl Gözükür?”, Radikal Kitap, 2 Şubat 2007.
22
Siyasetin bu şekilde etnikleşmesi süreci yukarıda açıklanmaya çalışılan
bağlamın bir parçasıdır. Özellikle 20. yüzyılda gözlendiği gibi, daha fazla
entelijensiya, kendi ethnie’lerini muhtemel ulus olarak görmeye başlamıştır. Bu
kişiler kendi topluluklarında önemli roller üstlenmiş, ilgili ethnie’nin kendini
koruması ve üretmesi için kültürel alandan siyasi alana açılmasını, teritoryal unsurları
da dikkate almayı öngörmüştür. Çünkü ulus olmayı talep eden bir ethnie
siyasallaşmalı ve devlet alanında iktidar ve nüfuz için mücadele etmelidir. Tabii bu
durum sadece kendi ulus-devletine sahip olmak isteyen ethnie’ler için değil, bir devlet
içinde kalan ve hatta yasal bir statü aramayan ethnie’ler için de geçerlidir38. Çünkü
ulus-devletin homojenleştirici gücü karşısında kültürel farklılık tehlike altına
girmektedir.
Yine
de
etnisitenin
siyasallaşmasının,
ilkçilerin
iddia
ettiği
gibi
zorunlu/kaçınılamaz bir durum olup olmadığı konusu tartışılmaya devam edilmiştir.
Bireylerin etnik kimlikleri nedeniyle baskı ve ayrımcılığa maruz kaldıkları veya etnik
kimliklerin resmen tanındığı durumlarda etnik kimlik siyasallaşmış sayılır ve bu da
ulusculuk teorilerinin etnik kimlikle ilişki kurmaya başladığı noktadır. Gellner, Smith,
Hobsbawn, Anderson ulus devletin herhangi bir etnik grubu merkeze çekerek, ulusu
kurduğunu savunmuşlardır.
Gerçekte çeşitli ethnie’lerden oluşan mozaik model yüzyıllar boyu varlığını
sürdürmüştür ve bugün de bir ölçüde geçerliliğini korumaktadır. Smith, bu grup
içinde yer alan çeşitli ethnie’lerin “vekaleten milliyetçilik” yaptıklarını söyler. Bu
durum, taleplerini devlet katında daha fazla kabul ettirmeye çalışmaları ile paraleldir
ve aslında siyasi bir meşruiyet arayışının bir ürünüdür. Dini örgütlenmeler genellikle
bu süreçte önemli bir rol oynar. Özellikle toplulukçu belleğin oluşturulması ve
nakledilmesi
sürecinde;
kolektif mit,
sembol
ve
hatıraların
oluşturulması,
yorumlanması ve etnik ritüellerin devam ettirilmesinde etkindirler ve resmi bir eğitim
sisteminin olmadığı toplumlarda bu rol daha belirgindir. Dini kişi ve kurumlar, etnik
korunak ve aktarıcılar olarak üstlendikleri geleneksel işleve ek olarak, siyasal ve
ulusal işlevler de üstlenmiş, etnisitenin siyasallaşmasında ve ulusallaşmasında başat
rol oynamışlardır. Smith buna “dinin ulusallaştırılması” der39. Bununla birlikte,
Smith’e göre asıl uluslaştırıcı aktörler bilimlerdir. Yukarıda adı geçen Antropoloji ve
38 Smith, age, s. 203-204.
39 Smith, age, s. 201-207.
23
Etnolojiye ek olarak, Arkeoloji, Tarih, Linguistik ve Sosyoloji de ulusun inşa
sürecinin temel aktörleridir40. Çünkü bir ulusun inşası aynı zamanda belirli bir geçmiş,
bellek, dil ve bütünlüklü bir kültürel hazinenin inşası anlamına gelir ki, bu bilimlerin
süreçteki önemli rolü de buradan kaynaklanmaktadır.
Smith’e göre temelde “ulus(al)laşmanın” birisi etnik, diğeri teritoryal-siyasal
olmak üzere iki düzlemi vardır. Fakat bu düzlemler kesin çizgilerle ayrılamadıkları
gibi, çeşitli durumlarda da iç içe geçerler. Bu iki düzlem arasındaki bir ara yüz olarak
ise karşımıza yurttaşlık/vatandaşlık kavramı çıkar. Örneğin birisi etnik düzlemde
Katalan sayılırken İspanya ulus-devletinin (siyasal-teritoryal) bir vatandaşı olabilir.
Fakat bu, her ethnie’nin kendine ait devletinin olmasını gerektirmez41.
Bu noktada herhangi bir etnik kategoriye atıf yapmayan bir ulus kimliğinin
mümkün olup olamayacağı sorulabilir. Bu gerilime ilişkin bir tartışma yapan Şener
Aktürk’e göre etnisite meselesi de, tıpkı ulus ve milliyetçilik meselelerinde olduğu
gibi, primordiyalizm (ilkçilik), enstrümentalizm (araçsalcılık) ve konstrüktivizm
(inşacılık) arasında yapılan yaklaşım tercihine bağlıdır42. Primordiyalizmin temel
argümanı etnisitenin inşa edilmiş araçlardan bağımsız var olduğu ve kan/soy bağına
dayanmasıdır. Bu noktada, kanbağına dair inancın kendisi yeterlidir. Bazen de etnik
bağın bugünün ihtiyaçlarına cevap veren bir araç olduğu tezi kabul edilir
(enstrümantalizm). Bu durumda iki görüş (kanbağının gerçekliğine veya işlevine
duyulan inanç) birbirine yaklaşabilir. Aktürk, primordiyalist yaklaşımı yanlış bulur,
çünkü etnik gruplar eriyebilir, dağılabilir, kaybolabilir. Bu durumda sonsuz süreklilik
teorisi de çöker. Fakat bu durum tam olarak Anderson’un ulus için tarif ettiği bir
“hayali cemaat” de değildir. Tümüyle kan-soy gibi bağlardan soyutlanmış bir etnik
grup yoktur. Aktürk, bu durumda, etnik grubu belki de yarı-nesnel bir yapı olarak
kabul etmenin daha uygun olacağını iddia eder. Çünkü bireylerin yeni bir etnik
kimliği benimsemeleri oldukça zor, neredeyse imkansızdır. Fakat etnik grup tanımının
yalnızca kanbağından hareketle kurulduğunu da söylemek mümkün değildir. Örneğin
Balkanlardaki etnik çatışmalarda esas olarak din ve inanç ayırımı öne çıkmış, yine de
bütün çatışmalar “etnik çatışma” kavramı içinde tarif edilmiştir43.
40 Smith, age, s. 209.
41 Smith, age, s. 215.
42Aktürk, Şener, “Etnik Kategori ve Milliyetçilik. Tek Etnili, Çok Etnili ve Gayrı Etnik Rejimler”,
Doğu Batı, sayı: 38, 2006, s. 24.
43Aktürk, age, s. 25-26.
24
Bu kısa tartışmadan da görülebileceği gibi ne etnisitenin ne de ulusun sınırları
kolayca tarif edilebilir. Örneğin dil, -Anderson’un dediği gibi- ulus-devletin pazarın
inşası ve kontrolü işlevini gerçekleştirebilmesi için gereken olmazsa olmaz koşuldur.
Öte yandan, o etnisitenin dilini artık kullanmaz olmuş kuşakların da etnik kökene atıf
yapabildiği bilinmektedir. Veya birçok kişi dilini konuşmadığı bir ülkenin yurttaşı
olabilmektedir. Fransızlar, içlerindeki etnik gruplara Fransızca öğreterek onları
Fransızlaştırmayı mümkün görürken, İngilizce konuşan Amerikan ulus-devleti,
Britanya’ya karşı örgütlenmiştir. Din için de aynı şey söylenebilir. Kimi durumlarda
kilise, uluslaşmanın önünde bir engel iken (Ermeniler örneğinde olduğu gibi)
kimilerinde (Sırp, Bulgar, Yunan vb.) kilise ulusal bir sembol olarak işlev görmüştür
ve korunmuştur.
2.4 Ulus Devlet İnşası Sürecinde Tek ya da Çok Etnili Siyasal Rejimler
Ulusun inşası, kaçınılmaz olarak ulus temelli bir devletin inşası ile iç içe geçmiştir.
Hobsbawn’ın vurguladığı gibi milliyetçiliğin, devlet inşasıyla tamamlanması ulus
olabilmeyi de mümkün kılmaktadır (Bir ulus-devleti olmayan gruplar ise daha çok
“etnik grup” olarak tanımlanmaya devam eder). Başka bir deyişle ulus olabilmek
herhangi bir milliyetçi hareketin siyasal olarak kendi devletini kurabilmesiyle
gerçekleşebilmektedir44.
Erözden’e göre ulus-devletin oluşumunda farklı süreçlerin etkili olduğu
görülür. Buna göre üç ayrı ulus-devletleşme sürecinden söz edilebilir. Birinci grupta
Avrupa
merkezli
ulus-devletler
bulunmaktadır.
Bunlar
elbette
birden
çok
halktan/kavimden/etnik gruptan müteşekkildir fakat bu grupların biri veya birkaçı
daha baskın hale gelmiştir. İkinci grupta Amerika kıtasında gözlenen yerli halkın
soykırımla ortadan kaldırılması ve yerine tümüyle göçmen bir nüfusun getirilmesiyle
oluşturulan ulus-devletler bulunmaktadır. 20. yy.’ın ikinci yarısında ortaya çıkan
sömürgecilikten sıyrılma hareketleri sonucu oluşan ulus-devletler ise üçüncü grubu
oluşturur45.
Bu devletleşme türlerinden her birinin kendine özgü bir “etnisite rejimi”nden
sözetmek mümkündür. Etnisite rejimi, bir devletin etnik gruplara ilişkin ürettiği nüfus sayımı, göçmenlik kabulleri, kimlik kayıtları gibi- politika ve pratiklerin
44Hobsbawm, Eric J., Milletler ve Milliyetçilik, Ayrıntı, İstanbul, 2000, s. 115-118.
45Erözden, Ozan, Ulus-Devlet, Dost Yayınları, Ankara, 1997, s. 8-9.
25
tamamını kapsar ve niteler. Bu yönden bakıldığında tek-etnili, çok-etnili ve gayrietnik olmak üzere üç etnisite rejiminden sözetmek mümkündür. Bu rejimler, buna
uygun pratiğin temel yasal çerçevesini de oluşturmuşlardır46.
Tek-etnili rejimler soy-kan bağına dayalı etnik yapıyı merkeze alan, diğer
etnik grupları temel vatandaşlık haklarının hepsinden veya birçoğundan mahrum
eden, onları topraklarından sürmeyi, ayrı bir yerde yaşamak zorunda bırakan ve hatta
fiziksel tasfiyeyi uygulamalarına girişen siyasi rejimlerdir. Tek-etnili rejimin bir
yansıması ya da sonucu da apartheid olarak bilinen mekansal ayırım durumdur. Nazi
Almanyası’nın Yahudiler kadar zaman içinde Çingeneler ve komünistler gibi tasnifi
kolay olmayan grupları yok etmeye yönelmesi ırkçılıkla karışmış bir ayrıştırma ve
tasfiye politikasına örnek olarak verilebilir. Öte yandan Güney Afrika, apartheid
rejimlerine bir örnektir, fakat burada da etnik bir ayrımcılıktan ziyade ırkçılık önem
kazanır. Benzer başka bir örnek de İsrail’dir. Dünyanın neresinde olursa olsun Yahudi
nüfusunu vatandaşlığa kabule hazır bir yasal düzenleme yapmış olmasına rağmen,
buradaki Araplar ve Filistinliler birer etnik grup olarak vatandaşlık haklarından
mahrum biçimde yaşamaya devam etmektedirler. Bu rejimler yurttaşlık hakkını da
genellikle kan temelinde (jus sanguinis) tanırlar47.
Tek-etnili rejimlerde olduğu gibi çok-etnili rejimlerde de etnisite doğal bir
varlık alanı olarak kabul edilir. Fakat farklı etnileri dışlamak yerine bütün etnik
grupların meşruiyetini kabule dayanır. Dolayısıyla bunlar çoğulcu toplumlardır.
Genellikle çok-etnili bir toplum, devlet tarafından kontrol edilen ve belirgin bir
grubun egemenliği altında bulunan piyasa şartlarında farklı grupların bir araya
gelmesiyle oluşmuştur; böyle bir toplumda din ve diğer özel alanlarda kültürel
çeşitlilik ve hoşgörü hâkim gibi görünür48. Yine de değer, statü ve toplumsal katılım
gibi konular arasında önemli farklılıklar bulunabilir. Genel olarak çok-etnili
sistemlerde farklı üretim araçlarının farklı toplumsal gruplarca kontrol edilmesi
durumunda bir katmanlaşmanın ortaya çıkması olasıdır. Yine de bu kültürel açıdan
farklılaşmış etnik gruplar entegre olmuş durumdadır, çünkü bu grupları hiyerarşik bir
tür katmanlaşmaya götüren şey, katmanlaşmayı onların gözünde meşru kılan ortak
46Aktürk, age, s. 37.
47Aktürk, age, s. 38.
48Barth, age, s.19.
26
değer yargılarının varlığıdır49. Bu toplumlarda yurttaşlık rejimi de çoğulculuk esasına
uygun olarak kuruluk. Bu, genellikle toprak temelli (jus soli) bir yurttaşlıktır.
Yine toprak temelli bir yurttaşlık düzenlemesi kapsamında sayılabilecek gayrıetnik rejimler, etnik köken farkına bakmaksızın ortak dil ya da din unsuru üzerinden
bir yurttaşlık tanımı yapan ve hukukunu buna göre kuran devletleri kapsar. Bu
anlamda
en bilinen
örnek
Fransa’dır.
Ayrıca
kurulduğu
dönemde
(1951)
Müslümanlığı temel alan Pakistan ve/ya Fransa modelini benimsemiş Türkiye de
gayri-etnik rejimlere örnek olarak verilebilir.
Yine de kan ve toprak temelli yurttaşlık rejimlerinin birbirlerinden keskin
çizgilerle ayrılamayacağının ve kan ve soy bağının gölgesinin her zaman ulusların
inşa süreçlerine düşeceğinin altını çizmek gerekir. Aslında gayrı-etnik rejimlere
verilen bir örnek olarak Türkiye’nin uluslaşma süreci bunun iyi bir örneğini teşkil
eder. Daha önce 1934 İskan Yasası ve uygulamaları üzerine yazdığımız bir yazıda da
ifade ettiğimiz gibi, dil (ve kültür) birliğini sağlama çabası ile ırkı koruma ülküsü
arasındaki çizgi çok incedir:
“Ulusun farklı unsurlarını ortaklaştıran ve politik katılıma temel teşkil eden
resmi bir dilin, toprak temelli yurttaşlık ilkesine (jus soli) benzer şekilde,
soydan bağımsız birleştirici bir üst-kimlik gibi işleyebileceği düşünülebilir.
Ama gerçekte bu resmi dil, baskın etno-kültürel grubun dili olur ve dil birliği,
diğer (ana)dillerin bu dil içinde, diğer etno-kültürel grupların da bu grup
içinde eritilmesini öngörür”50.
Yine aynı yazıda vurguladığımız gibi, kendisini toprak temelli bir yurttaşlık
ilkesinden hareketle kurma iddiasında olan devletler bile, yurttaşlık hak ve
özgürlüklerini pratikte, toprak ve kan temelli iki farklı yurttaşlık yaklaşımının
birbirinin içine geçtiği, baskın etnik kimliğe yapılan vurgunun öne çıktığı muğlâk
alanlarda örgütlerler. Bu alanlarda, etnik köken, konuşulan dil(ler), ait olunan kültürel
sistem ve uyulan değerler dizgesinden oluşan karmaşık yapılar ortaya çıkar. Bugün
sosyal bilimlerde veya yurttaşlık tartışmalarında kan ve soy bağından bağımsız bir
etnisite tartışması yürütülüyor gibi görünse de, dil, kültürel kimlik, ortak değerler gibi
değişkenlerle ırk, soy, kan gibi biyolojik olarak tanımlandığını sandığımız ama hiçbir
zaman yalnızca biyolojik olarak tanımlanmayan parametreler arasındaki çizgi çok
49Barth, age, s. 20-30.
50 Yardımcı, Sibel ve Aslan, Şükrü, “1930’ların Biyopolitik Paradigması: Dil, Etnisite, İskan ve Ulusun
İnşası”, Doğu Batı, Sayı:44, 2008, s. 141.
27
incedir. Milliyetçilik(ler) de bu çizgiyi ihlal etmeye, silikleştirmeye meyillidir. Bu
bulanık mecrada, etnik kökeni veya konuştuğu dil farklı olduğu için ötekileştirilenler,
geçerli değer dizgesine de uymaz göründüklerinden, bu ötekileştirme ters bir yönden
(yani kültürelleşerek) doğallaşır. Tümüyle homojen bir ulus yaratma çabası, her
zaman kendinden menkul olmayan, zorlu bir gayrettir ve belirli uygulamaları
gerektirir51.
2.5 Etnisite ve/veya Ulusun Nüfus Üzerinden İnşası ya da Tasfiyesi
Etnik ya da ulusal kimliklerin inşası, bu inşaya konu olacak bir kitleyi gerektirdiği
için bu inşanın şekillendiği modern dönemde “nüfus”, belirleyici bir kategori haline
gelmiştir. Foucault’nun göstermiş olduğu gibi “nüfus” İstatistik biliminin ortaya
çıkmasıyla mümkün olmuş, modern bir kategoridir ve devletin yönetimselleşmesi ve
biyopolitik stratejilerin şekillenmesiyle el ele gider. Foucault’ya göre, kapitalizmin
gelişmesiyle birlikte, insan da siyasal iktidar için göz ardı edilemeyecek kadar değerli
bir kaynak haline gelmiştir. “Bedenlerin denetimli bir biçimde üretim aygıtına
sokulması ve nüfus olaylarının ekonomik süreçlere göre ayarlanması” kapitalizm için
vazgeçilmez öğelerdir. Bu da 17. yüzyıldan itibaren, “yaşamı yönetmeyi” seçen yeni
bir iktidar biçiminin, “biyoiktidar”ın şekillenmesine neden olmuştur. Foucault,
biyoiktidarı iki düzlemde tarif eder: bedenin anatomo-politikası ve nüfusun
biyopolitikası. Bir yandan, bir makine olarak ele alınan bireysel bedenin “terbiyesi,
yeteneklerinin artırılması, güçlerinin ortaya çıkarılması, yararlılığıyla itaatkârlığının
koşut gelişmesi, etkili ve ekonomik denetim sistemleriyle bütünleşmesi” amaçlanır.
Öte yandan, bir canlı türü olarak insanın, yönetimi altında olan tüm insanların bedeni
siyasal stratejilere dâhil edilir ve bu çerçevede doğum ve ölüm oranları, sağlık düzeyi,
yaşam
süresi
gibi koşullar düzenlenir. Nüfusun
sayılması,
farklı
grupların
özelliklerinin saptanması ve denetlenmesi de bu düzlemde ele alınabilir52.
Böylece daha önce zümreler ve/ya halklar söz konusuyken, bir ulus-devletin
nüfusundan söz edilmesi mümkün hale gelir. Bu öncelikle niceliksel bir veridir ve
belirli bir mekanda, belirli bir günde, belirli zaman aralıklarında aile bültenleri
(Quetelet) kullanılarak yapılan ve asıl amacı nüfusun miktarını saptamak olan
sayımlar sonucunda ortaya konur. Bilimsel addedilen yöntem ve teknikler, böylece bir
51 Yardımcı ve Aslan, age, s. 145.
52Bkz. Foucault, Michel, Cinselliğin Tarihi, çev. Hülya Uğur Tanrıöver, Ayrıntı, İstanbul, 2003, s.
102-104. Aktaran Yardımcı ve Aslan, age, s. 139.
28
devletin ulusu fikrini, kanlı canlı bedenler üzerinden somutlar ve sabitler. Nitekim
ulus-devlet üzerine çalışan sosyal bilimcilerin de önem verdiği kavramlardan biri
nüfustur.
Örneğin Anderson da ulus-devletin kendini üretme sürecinde başvurduğu çok
sayıda araçtan biri olarak, nüfus sayımlarına işaret etmiştir. Nüfus sayımları kimlik
kategorilerini karşılıklı olarak kurar ve tespit eder. Bu nedenle ulus-devletin
şekillenmesi sürecinde Avrupalı ulus-devletlerde ve Uzak Asya’daki sömürge
devletlerinde nüfus sayımlarında dini grupların yerini ırksal özellikler almaya
başlamıştır. Kimlik kategorisi amaçlı nüfus sayımları, düzenli olarak ulus-devletteki
etnik kimliği güçlendirecek tarzda işlemiştir. Bunun kanıtlarından birisi de önceki
sayımlarda fazla hesaba katılmayan kadınların ve çocukların da bu sayımlarda
bütünüyle sayılmış olmaları ve etnik kimlikleriyle kaydedilmiş olmalarıdır53.
Modern anlamda nüfus sayımının kısa bir tarihçesi şöyle özetlenebilir: Resmi
neticeleri elimizde bulunan ilk nüfus sayımı Fransa’nın, sömürgesi Quebeck’te
(Kanada)
17. yüzyıl
ortalarında yaptırdığı
sayımdır.
Sırasıyla
1742 yılında
Almanya’da, 1749 yılında İsveç’te, 1769’da Dominik’te, 1787’de İspanya’da,
1790’da ABD’de, 1781’de İngiltere’de sayım yapılmıştır. Aile bültenleri kullanılmak
suretiyle yapılan ilk bilimsel nüfus sayımı 1847’de Belçika’da gerçekleştirilmiştir.
ABD’de ilk nüfus sayımı 1787 tarihli bir kanuna istinaden 1790’da yapılmıştır. Bu
sayım, birliği oluşturan eyaletlerin Temsilciler Meclisi’ne vereceği milletvekili
sayısını tespit amacıyla gerçekleştirilmiştir54.
Avrupa’da yaygınlaşan sayımların ardından, denizaşırı sömürgelerde de nüfus
sayımları yapılmaya başlanmıştır. Bunlar sömürgelere sahip Hollanda, İngiltere,
Portekiz gibi ülkelerin, anavatanlarında yaptıkları sayımların bir uzantısı gibidir.
Burada Avrupalı’nın kendisinden farklı olanları nasıl kaydettiği ve sayım sonuçlarını
nasıl tasnif ettiği sorusuna da cevap aramak mümkündür. Şüphesiz Oryantalist bir
bakışın hakim olduğu bu sayımlarda yerel halkın konuştuğu dil(ler)in ve bağlı
bulunduğu din(ler)in öğrenilmek istenmesi ve sonuçların tasnif yöntemi, Batı
uygarlığının Doğu’daki bir izdüşümü gibi okunabilir. Örneğin, Hindistan’da 1881’den
itibaren her 10 senede bir düzenli nüfus sayımı yapılmıştır. Bu sayımlarda her bireyin
cinsiyeti, yaşı, medeni hali gibi niteliklerinin yanı sıra, konuştuğu yerel dil de
53Anderson, age, s. 183.
54Dündar, Fuat, Türkiye Nüfus Sayımında Azınlıklar, Doz, İstanbul, 1999, s. 15-21
29
sorulmuş, lehçelerine kadar ayrıştırılan Hinduca’nın yanı sıra nüfusun İngilizce bilme
düzeyi de kaydedilmiştir. Hollandalılar da kendi sömürgelerinde yaptıkları sayımlarda
her etnik grup için farklı renkte kağıt kullanmıştır. Sayım bültenleri yerliler için
beyaz, Çinliler için mavi, diğer Asya halkı (Arap, Hint vs.) için sarı ve Avrupalılar
için gülpembe olarak düzenlenmişti. Yine yerel dil, Hollanda diline aşinalık ve din
öğrenilmek istenmişti55.
Britanya Malezyası ve Hindistan’ı, Fransız Hindiçini ve Hollanda Hindistanı
hep bu zorlu sayımlara sahne olmuştur. En olaylı nüfus sayımı, 1926 yılında
Kenya’da yapılandır. Bu sayımda Kenyalılar, eşlerinin, çocuklarının ve hayvanlarının
sayılmasının kendilerine bir uğursuzluk getireceğine inandıkları için kanlı direnişler
sergilemişlerdir. Sayımlarda, farklı kimliklerin nasıl kategorilendiklerine diğer bir
örnek ABD’dir. ABD’deki ilk sayımda nüfus, “serbest olanlar” ve “olmayanlar”,
müteakip sayımda, “beyazlar” ve “beyaz olmayanlar” diye tasnif edilmiştir. Daha
sonraki sayımlarda, beyazlar cinsiyetlerine göre ayrıca belirtilmiştir56.
Avrupa’da imparatorluklar
çağının
kapanıp
yerini
ulus-devlet
çağına
bırakmasıyla, sayımların “öteki” ile ilgili kısmında önemli değişiklikler olmaya
başlar. Avrupa’da sayıca artan ulus-devletler, nüfus sayımlarına daha büyük bir
önemle eğilmeye başlarlar. 1853’ten itibaren Avrupa’nın muhtelif ülkelerinde sayım
kongreleri kurulmaya başlanır. Bu kongrelere her ülkeden gelen katılımcılar,
istatistiğin genel konularının yanı sıra, nüfus sayımları meselesine de önemle eğilirler.
Nüfus sayımları ekseninde yürütülen tartışmalarda ortak bir zemin yaratılmaya
çalışılır57. En sorunlu kısım da, sayımlarda milliyeti belirleyen soruların nasıl
sorulacağıdır. Bu noktada öne “ana dil” çıkar. 1.Uluslararası İstatistik Kongresi
(1853), nüfus sayımlarında “konuşma dili” üzerine bir soruya yer verilip
verilemeyeceğini tartışır. 1860 yılındaki 2. kongrede, bu sorunun konulmasının, her
devletin kendi tercihine bırakılması yönünde bir karar alınır.
1873 yılında
Petersburg’da toplanan kongre, bundan böyle dil üzerine bir sorunun sayımlarda yer
alması gerektiğini vurgulayarak, dilin “milliyetin hiç değilse nesnel anlamda sayıya
vurulup grafiğe dönüştürülecek biricik boyutu” olmasını gerekçe gösterir58.
55Dündar, age, s. 23.
56Dündar, age, s. 24.
57Dündar, age, s. 27.
58Dündar, age, s. 28.
30
Bu kısa tarihçenin gösterdiği gibi, nüfus sayımlarının işlevi gittikçe
keskinleşmiştir. Artık sayımlar, ulusların çoğunluk olduklarını kanıtlamalarının bir
aracı haline dönüşürken; komşu devletlerdeki sayım sonuçları da (soydaşların sayısı
ileri sürülerek) yayılma ve fetih gerekçesi olarak gösterilmeye başlanır. Zaten 19.
yüzyıl ve sonrası, devletlerin ve devletsiz ulusların dilsel gerekçelerle toprak
iddialarında bulunduğu dönem olmuştur59.
Yine de ana dil, etnisite ve ulus kavramları arasında tüm bir örtüşmeden söz
etmek mümkün değildir. Türkiye’den farklı olarak, ana dilin ve milliyetin ayrı ayrı
sorulduğu sayımlarda bir kıyaslama yapmak mümkün olmuştur. Örneğin 1971’de
Kanada’da yapılan bir nüfus sayımında, Polonya kökenli olduğunu söyleyen 315 bin
kişiden yalnızca 135 bin kişi ana dilinin Lehçe olduğunu belirtirken, bunlardan
yalnızca 70 bininin evinde fiilen Lehçe konuşulduğu gözlenmiştir60. Ana dil ve
milliyet arasındaki ilişkiye tersten bir diğer örnek de Sovyetler Birliği nüfus
sayımlarıdır. Sovyetler Birliği’nin Kuzey Kafkasya’da yaptığı nüfus sayımlarında,
kendilerini Megrel olarak tanımlamayıp, ana dilinin Megrelce olduğunu ifade eden 40
bin kişi bulunurken, milliyetlerini Tat ve Dağ Yahudisi olarak belirtmeyen ancak ana
dilini Tatça olarak bildiren 31 bin 400 kişi olduğu tespit edilmiştir61.
Bu örtüşmezlik bize tekrar etnisite, ulus ve ana dil gibi kavramların hiçbirinin
doğal olmadığını hatırlatır. Bunlar tarihsel, toplumsal ve siyasal inşaların, tasnife
yönelik söylem vepratiklerin sonucu olarak ortaya
çıkarlar. Öyleyse biraz
basitleştirilmiş tersten bir okuma yapmak mümkündür: sayımı gerektiren nüfusun
varlığı değil, nüfusu ortaya çıkaran sayım pratiğinin kendisidir. Keza sorulan soruya
bağlı olarak farklı kategoriler belirmeye başlar. Ana dil ölçüt olarak alındığında belirli
bir etnisiteye mensup sayılan insanların sayısı, aidiyet sorulduğunda olumlu cevap
verenlerin sayısından farklı
doğan/yaşayan veya
olabilir. Bu noktada, bir toprak parçası
üzerinde
belirlibir devletle ilişkilendirilen kişilerin hangi
kıstaslar
uyarınca sayılacağı sorusu önem kazanır: Nüfus sayımı kimleri saymaya değer
bulacaktır? Hangi nitelikleri sormayı tercih edecek, sorular açık uçlu değil de şıklı
sorulduğunda, cevap
veren kendisini hangi şıkka ait görecektir? Bu
anlamda
yapılacak tercihlere göre, nüfus olarak addedilen büyük ve karmaşık kitleyi farklı
farklı tasvir etmek, ülke ve nüfus politikalarını da bu farklı tasvirlerden hareketle
59Dündar, age.
60Dündar, age, s. 29.
61 Dündar, age, s. 30.
31
hazırlamak
mümkündür.
Ne
ki
her
zaman,
sayılanlarla
sayılmaya
değer
bulunmayanlar, sayılanlar içindeyse “makbul” ve “sözde” vatandaş olanlar arasında
bir yarık kalacak; yaşamın heterojenliği ulusun varsayılmış homojenliğinden
taşacaktır.
Bu da bizi tartışmak istediğimiz son noktaya getirmektedir. Ulusal inşa
politikalarının tabii sonuçlarından birisi de iskan, sürgün ya da zorunlu göç olmuştur.
Irk (genellikle doğal addedilir), etnisite (doğal ve/ya kültürel addedilir) ve ulus
(genellikle doğal ve kültürel addedilir) arasındaki muğlak alanda ve kimileri
biyolojik/fiziksel/doğal, kimileri tarihsel /toplumsal/kültürel sayılan değişkenlerin
farklı düzenlemeleri uyarınca inşa edilen kimlik kategorileri, her zaman belirli
kesimlerin tasfiyesini gerektirmiştir. Bu tasfiye girişimi genellikle asimilasyondan
zorunlu göç ve iskana, soykırıma geniş bir yelpazeden araçlarla yürütülebilmiştir.
Bunların her birine ilgili yasal düzenlemeler ve araçlar da eşlik eder (vatandaşlık
yasaları, iskan yasaları, eğitim mevzuatı veya olağanüstü hal yetkileri gibi). Örnekleri
iyi bilinen soykırımlar milyonlarla insanın ölümüne yol açmışken, dünyanın değişik
coğrafyalarında milyonlarca insanın yaşam mekanları zorla değiştirilmiştir. Örneğin
sadece 1783-1922 yılları arasında Osmanlı topraklarına (Eskişehir, İzmir, Ankara vb.
şehirlere) göç eden Tatarlar’ın toplam sayısı 1.800.000 civarındadır62 (Osmanlı’nın
son dönemindeki nüfus hareketleri bir sonraki bölümde daha detaylı olarak ele
alınmaktadır).
20.
yüzyılın ikinci yarısı daha eleştirel okumaları mümkün kılmıştır. 2. Dünya
Savaşı, 68 ruhu ve eşzamanlı toplumsal hareketler, sömürgelerden gelen insan
akışıyla
post-kolonyal
bir
dönemin
açılması
ve
ekonomik-finansal-kültürel
küreselleşme dalgaları bu dönemde kademeli olarak homojenlik iddiasındaki ulusdevlet fikrinin sorgulanmasına yol açmıştır. Özellikle Avrupa devletleri, artan göçmen
sayısı ve ikinci, üçüncü kuşak göçmen ailelerin ortaya çıkması karşısında yeni
politikalar geliştirmeye çalışmış, çok-kültürlülük, çoğulculuk ve entegrasyon gibi
kavramlar gündeme gelmiştir63. Milliyetçiliğin ilk dönemlerinde farklı kimliklerin
bastırılması ve asimilasyonu yoluyla homojenliği sağlamaya yönelik çalışma kuralı
egemenken, çokkültürlülük talebi son yıllarda vatandaşlığın baskın tanımlarına karşı
62Karpat, Kemal, Osmanlıdan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, Timaş, İstanbul, 2013.
63Almanya örneği için bkz. Kastoryano, Riva, “Alman Birliğini Yeniden Tanımlamak: Milliyetten
Vatandaşlığa”, Vatandaşlık ve Etnik Çatışma: Ulus-Devletin Sorgulanması içinde, der. Gülalp,
Haldun. Metis, İstanbul, 2007.
32
verilen mücadelelerde merkezi bir kavram haline gelmiştir64. Kişinin ancak tek bir
milliyete sahip olabileceğini söyleyen Lahey Sözleşmesi (1930) bugün artık yerini
daha liberal nitelikteki “Avrupa Vatandaşlık Sözleşmesi”ne (1997) bırakmıştır65.
Ne var ki bütün bu politikalar doğal olarak merkezin çözülmesi anlamına
gelmemiş, siyaseten güçlü kesimler büyük oranda güçlü olmaya devam etmiştir.
Bugün hala ulus-devlet toplumsal ve siyasal yaşamın örgütlenmesindeki temel
çerçevelerden birini oluşturmaya devam etmekte ve çoğu ulus-devlet sınırları içinde
ırka ve/ya etnisite dayalı tartışmalar sürmektedir.
64 Gülalp, age, s. 14.
65 Gülalp, age, s. 16.
33
3. İMPARATORLUK’TAN CUMHURİYET’E TÜRKİYE’DE ETNİK
POLİTİKALAR (1831-1960)
3.1 Osmanlı İm paratorluğu’nun Etnik Yapısı (1831-1922)
3.1.1 Osmanlı İm paratorluğu’nda Millet Sistemi ve Azınlıklar
Osmanlı İmparatorluğu’nun idari ve hukuki yapılanmasında fetih, göç, nüfus
politikaları ve bu politikaların ortaya çıkardığı sosyal (dini, etnik, kültürel vs.) olaylar
merkezi bir yer tutmaktadır. Göçler, iskan ve nüfus hareketleri İmparatorluğun tüm
dönemlerinde etkilidir ve hatta “Osmanlığı İmparatorluğu göçle başladı, göçle son
buldu” demek abartılı bir değerlendirme sayılmaz.66 Emperyal bir siyasal yapı olarak
İmparatorluk nüfusunun çok-uluslu karakteri olağan olmakla birlikte İmparatorluğun
klasik dönemdeki (1300-1600) coğrafi genişlemesi etnik çeşitliliği alabildiğine
arttırmıştı. Fetihlerin ve sınır savaşlarının sonucu olan göç hareketlerinin ve
demografik dönüşümün nasıl bir idari anlayış içerisinde yönetildiği, devletin geç
dönemine damga vuran modernleşme ve milliyetçilik hareketlerinin yönetimsel
zihniyet biçimini nasıl etkilediği önemli bir tartışma konusudur.67
Osmanlı İmparatorluğu büyüdükçe bünyesine farklı etnik grupları katan,
coğrafi büyümeyi devletin varlık nedenine ve kurucu bir politikaya dönüştüren yapıda
bir idari oluşumdu. Devletin fethettiği bölgelerdeki nüfus gruplarından temel
beklentisi nizama uymaları ve vergi vermeleriydi. Bu anlamda bir asimilasyon
politikasından ya da bugün bildiğimiz anlamda etnik bir tanımlamadan değil, dini
parametrelerle tanımladığı grupları denetim altında tutan bir yönetim anlayışından
bahsetmek daha doğru olur. Bu anlayışa literatürde “millet sistemi” denilmektedir. 68
Buradaki “millet” kavramı bugün siyasal teoride kullanılan anlamda “nation”
kavramına karşılık gelmemekte ve daha çok dinsel ve mezhepsel aidiyete gönderme
yapmaktadır.69 Bu anlamda devlet kişileri hukuksal olarak Rum, Bulgar, Arap vs.
66Kasaba, Reşat, Bir Konargöçer İmparatorluk, Çev. Ayla Ortaç, Kitap, İstanbul, 2012, s.20. Kemal
Karpat’a göre de “inkar edilmez bir gerçek varsa, o da, Osmanlı Devleti’nin göçlerle başlamış ve
sonunda 1878-1918 ve 1912-1914 tarihinde Rumeli’den Anadolu’ya olan göçlerle de son bulmuş
olmasıdır.” Karpat, Kemal, Osmanlı’dan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, Çev. Bahar
Tırnakçı, Timaş, İstanbul, 2010, s.90-91.
67Rudi Paul Lindner’e göre “Hıristiyan komşularının güvenini kazanma” stratejisinden olsa gerek “ilk
Osmanlı fetihleri zorlamadan çok birleştirmeye yönelik”tir. Bkz. Lindner, Rudi Paul, Ortaçağ
Anadolu’sunda Göçebeler ve Osmanlılar, Çev. Müfit Günay, İmge, Ankara, 2000, s.24.
68 Cin, Halil - Akyılmaz, Gül, Türk Hukuk Tarihi, Sayram Basım, Konya, 2008, s.161.
69 Güler, Ali, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Azınlıklar, Türkar, Ankara, 2007, s.7. Ayrıca bkz.
Kenanoğlu, Macit, Osmanlı Millet Sistemi: Mit ve Gerçek, Klasik, İstanbul, 2004, s.33. Karpat,
34
olarak
değil
Müslüman,
Hıristiyan,
Yahudi
vs.
olarak
dikkate
almış
ve
tanımlanmıştır.70 Sosyolojik yönüyle millet kavramı bireyin ait olduğu dini grupla
arasındaki aidiyet ilişkisini ve cemaate olan geleneksel bağlılığını karşılıyordu ancak
bu durum etnik kavramların hiç kullanılmadığı anlamına gelmiyordu. Gündelik
yaşamda kullanıldıkları gibi devletin resmi evraklarında da (örneğin adli) bu
kavramlar (Rum, Bulgar, Ermeni vs.) kişileri tanımlarken kullanılıyorlardı ancak
genel olarak tabi oldukları hukukun düzenin parametresi ve tasnif etme aracı dini
kriterlerdi.
İmparatorluk ile gayrimüslim tebaa arasındaki ilişkinin çerçevesini İslam
hukuku çiziyordu. Bu hukuksal teamül gayrimüslim vatandaşları “zımmi” kavramı ile
tanımlıyordu. Zımmi kavramı and, güvenlik ve söz verme anlamlarına gelen zimmet
sözcüğünden gelmekteydi. Genel itibariyle zimmet “İslam’ın hakimiyetini tanımak
şartı ile Müslüman toplumun diğer semavi din mensuplarına koruma sağladığı ve
süresiz olarak yürürlükte kalan bir tür sözleşme”yi ifade ediyordu.71 Bu karşılıklı
konum mevcut siyasi ve ekonomik düzeni korumak açısından kritikti ve bu anlamda
da siyasal olarak pragmatikti. Gayrimüslim vatandaşların bu durumu elbette otonom
bir pozisyona karşılık gelmiyordu.72 Otonom bir düzen olmasa da farklı dinlere
mensup cemaatlerin hastaneler, okulları, yetimhaneleri vb. kurumları bulunuyordu.
Cizye dışında hem Müslümanlar hem de gayrimüslimler mesleki durumları ve varlık
miktarlarına göre aynı vergi düzenine dahildiler. Devletin genel olarak kanunları tüm
tebaa içinde geçerli olmakla birlikte her milletin (örneğin Yahudi cemaati) başında “o
cemaatin seçtiği ve Osmanlı Devleti’nin bir beratla onayladığı bir dini şef
bulunmuştur.”73 Dini şef ya da lider cemaatin kendi içinde kimi ekonomik ve cezai
yaptırımları uygulayabilme imkanına sahipti. Bu kimi zaman suiistimale açık bir alan
yaratıyordu. Örneğin Stanford Shaw’un aktardığına göre Rum Patriği yönetimindeki
“Rum Ortodoks Kilisesi kendine bağlı Ortodoks Slavları Rumcayı ana dil olarak
öğrenmeye ve Rumlardan açıkça daha fazla millet vergisi ödemeye zorlamıştır.”74
Bununda dışında dini şefin cemaatin mallarını idare etme ve kendi cemaatinden belirli
Kemal, Balkanlar’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, Çev. Recep Boztemur, İmge, Ankara, 2004,
s.72-74. Adanır, Fikret, Makedonya Sorunu, Çev. İhsan Catay, Tarih Vakfı Yurt, İstanbul, 1996, s.9.
70 Cin, Halil ve Akyılmaz, Gül, Türk Hukuk Tarihi, s.163.
71 Claude Cahen’den aktaran Kenanoğlu, Macit, Osmanlı Millet Sistemi: Mit ve Gerçek, s.11.
72Kenanoğlu, age, s.31.
73 Cin ve Akyılmaz, age, s.165.
74 Shaw, Stanford, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Azınlık Sorunu”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e
Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 4, s.1003.
35
miktarlarda vergi toplama yetkisi bulunuyordu. Yine cezalandırma yetkisi genel
olarak devlete ait olmakla birlikte cemaat kurallara aykırı davranan, kültürel
teamülleri ihlal eden ve suç işleyen cemaat üyelerini yargılayıp cezalandırabiliyordu.75
Tüm bu özellikleri göz önünde bulundurulduğunda millet sisteminin iki yönüne
dikkat çekmek mümkün görünüyor. Sistem bir yandan gayrimüslimlerin kültürel
yaşamlarını korumaya imkan tanırken diğer yandan devlet otoritesi dışında ikincil bir
denetim ve güvenlik mekanizmasını yaratıyordu. Gayrimüslim tebaanın üyeleri hem
devletin siyasi, hukuki ve ekonomik denetimi hem de mensubu oldukları cemaatin iç
yaptırımları ile karşı karşıya kalıyorlardı. İmparatorluk açısından bu oldukça
işlevseldi. Geniş bir coğrafyada hüküm süren sistem hukuki ve ekonomik güvenlik
siyasetini çifte bir mekanizma içerisinde çözmüş oluyordu.
Genel itibariyle Batı’ya dönüş genişleme siyaseti güden Osmanlılar bu
coğrafyada klasik dönemde İmparatorluğu sarsacak ciddi bir askeri ve siyasi tehditle
karşılaşmadılar. Avrupa ve Rusya ekonomik, siyasi, askeri ve teknolojik olarak
modernleştikçe, hem bu coğrafyalardaki hem de Osmanlı İmparatorluğu’ndaki etnik
gruplar milliyetçilik üzerinden siyasallaştıkça ve bağımsız bir kamuoyu kültürü
oluştukça olağan siyasetin genel düzeni ciddi bir farklılaşma yaşadı. Özellikle 19.
yüzyıl Osmanlı’sı her bakımdan olduğu gibi nüfus politikaları ve etnik yapı açısından
da derin bir dönüşüm geçirdi. Devletin merkezileşme politikaları ve bürokrasinin
güçlenmesi, milliyetçiliğin yayılması, modern anlamda bir nüfus siyasetinin oluşması
ile dini aidiyetin giderek “etnik” bir içerik kazanmaya başlaması yüzyıla çehresini
vermişti. Balkanlarda yoğun bir biçimde yaşanan milliyetçilik hareketlerinde 1830’da
bağımsız bir Yunanistan ortaya çıkmıştı. Bu siyasi yapılanmaların Yunanistan ile
sınırlı kalmayacağı aşikardı. 1839 yılında deklare edilen Tanzimat Fermanı sonraki
süreç içinde gerçekleşecek reformların ilk ciddi sinyalini veriyordu. Bu süreçte rol
oynayan bürokratlar bir yandan modernleştirme hamleleri yapmak ve bir yandan da
devletin siyasi bütünlüğünü koruma kaygısı içinde hareket ediyorlardı.76 Özellikle
askere alma, vergi toplama ve yargılama konusunda yöneticilerin gösterdiği keyfi
uygulamalar ile uluslar arası baskı Tanzimat Fermanının ortaya çıkmasında etkili
75 Cin ve Akyılmaz, age, s.165.
76Ülken, Hilmi Ziya, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken, 2001, s.56. Şerif Mardin’e göre
Tanzimat Fermanı’nın ortaya çıkmasında “Kameralizm” etkisi vardı ve Kameralizm’in Fermanı
hazırlayan devlet adamlarına cazip gelen tarafı, Osmanlı İmparatorluğu’nu birleştirici bir görüntü
içinde sunmasıydı. Mardin, Şerif, Türk Modernleşmesi, İletişim, İstanbul, 2004, s.12.
36
olmuştur. 77 Ferman din, etnik mensubiyet ve mezhep farkı gözetmeksizin her
vatandaşa yasal güvence getirmekteydi.78 Can ve mal güvenliği ile adil yargılanma
konusunda devlet vatandaşlarıma eşitlik temelli vaatlerde bulunuyor ve yasal güvence
Padişah’ın yemiyle garanti ediliyordu. Halil İnalcık’ın aktardığına göre “hükümdarın
yeminle bağlandığı ana haklar kavramı, şüphesiz 1830-1840 Avrupa’sında yaygın
meşrutiyetçi fikirlerin tesiri altında benimsenmiş bir esastır.”79Bu meşrutiyetçi fikirler
19. yüzyıl Osmanlı aydını üzerinde de etkisini göstermiştir. Bunun yanında özellikle
19. yüzyılın ikinci yarısında gelişen yazılı basın ve yayıncılığın gelişmesi azınlıkların
güçlü bir talep siyaseti geliştirmelerine zemin sağlıyordu. Öte yandan Osmanlı
Devleti’nin Batılı devletler ve Rusya karşısında ekonomik ve askeri olarak giderek
güçsüzleşmesi Osmanlı idaresi üzerindeki uluslararası baskıyı arttırıyordu.
Bu baskının ilk ciddi karşılığı 1856 yılında ilan edilen, Tanzimat'ın vaatlerini
“tekrarlayan, açıklayan ve genişleten” Islahat Fermanı’ydı.80Ferman İmparatorluk
bünyesindeki
azınlıkların
talep
siyaseti
açısından
kritik
bir
dönemeçti;
gayrimüslimlere can ve mal hürriyeti konusunda güvence veriyor, dinsel toplulukların
kendilerini yönetebilme konusunda imkanlar tanıyor, din, vicdan ve ibadet
özgürlüğünün korunmasını öngörüyordu. Bunun dışında gayrimüslimlere her türlü
devlet memuriyetlerine atanma, eyalet meclisine girebilme gibi önemli siyasal haklar
tanınıyordu.81 Niyazi Berkes’e göre Islahat Fermanı “genel olarak Hıristiyan
“millet”lerin aynasal gelişmesinin başlangıcı olmuş, onların ulusal bağımsızlık
isteklerinin bir manifestosu olmuştu.”82 Şerif Mardin de Fermandın anayasal niteliğini
vurgular ve “Islahat Fermanı, o zamana kadar “milleti hakime” olan Müslümanlardan
bu imtiyazlı durumu alıyor, din farkı gözetmeksizin bir “Osmanlı” vatandaşlığı
kurmaya çalışıyordu”83tespitinde bulunur.
77 Tanör, Bülent, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1789-1980), Der Yayınları, İstanbul, 1995,
s.62.
78 Toros, Taha, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Gayrimüslim Azınlıklar”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e
Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 4, s.1008. Ayrıca bkz. Osmanağaoğlu, Cihan, “Tanzimat Fermanı'ndan II.
Meşrutiyet'e Osmanlı Vatandaşlığı”, Toplumsal Tarih, Sayı:182, İstanbul, 2009, s.86-92.
79İnalcık, Halil, “Sened-i İttifak ve Gülhane Hattı Hümayunu”, Osmanlı İmparatorluğu: Toplum ve
Ekonomi, Eren, İstanbul, 1996, s.356.
80Berkes, Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, İstanbul, 2003, s.216.
81 Kili, Suna-Gözübüyük Şeref, Türk Anayasa Metinleri, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2000,
s.24-29. Tanör, Bülent, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1789-1980), s.78-79.
82Berkes, age, s.218.
83Mardin, age, s.14.
37
1877’de II. Abdülhamit ilk Meclis-i Mebusan’ı açtığında 69’u Müslüman ve
46’sı gayri Müslim olan 115 mebus bulunuyordu.84 Bu tablonun oluşmasında şüphesiz
Tanzimat sürecinin önemli bir etkisi vardı. II. Abdülhamit’in söz konusu meclisi
feshetmesine gerekçe olarak gösterdiği 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi)
sadece Meclis’in süresiz tatil edilmesine değil Osmanlı İmparatorluğu’nun etnik
yapısında ciddi sonuçlara yol açtı. Ruslar karşısında alınan yenilgi ile Romanya,
Sırbistan ve Karadağ’a bağımsızlık veriliyor, Bulgaristan Prensliği kuruluyor ve
Bosna-Hersek’e iç işlerinde bağımsızlık tanınıyordu. Savaşın getirdiği demografik
dönüşüm hem Balkanların hem de Anadolu’nun çehresini değiştirdi. Erik Jan
Zürcher’in aktardığına göre bu savaşla 1,2 milyon kadar Müslüman Kafkasya’dan göç
etmiş ya da kaçmıştı ve “ 1877-1878’de ilk kez, nüfusun önemli bir kısmı
Müslümanlardan ve Türklerden oluştuğu bölgeler yabancı işgal altına” girmişti.85 Bu
durum şüphesiz Anadolu’ya yoğun bir Türk ve Müslüman göçü anlamına geliyordu.
Muhacirler ve iskan sorunu devletin başa çıkması gereken başlıca meselelerden biri
haline geldi.
1877-1878 Savaşı’nın yarattığı göç hareketleri modern devlete özgü iki
kurumun oluşmasında ve aktif olarak çalışmasında etkili olmuştur. Birincisi, savaşla
başlayan büyük göç nedeniyle gelmekte olan muhacirlerin idaresinden sorumlu İdârei Umumiyye-i Muhâcirîn Komisyonu ve bu komisyona bağlı olmak üzere İdâre-i
Umûr-ı Hesâbiyye ve İdâre-i Umûr-ı İskâniyye şubeleri kurulmuştur.86 Komisyonun
amacı Ruslarla yapılan savaş atmosferinde Müslümanların hala egemenlik altında
bulunan Osmanlı topraklarına göçlerini teşvik ve idare etmekti.87 İkincisi iç güvenlikle
ilgiliydi.
Osmanlı-Rus
savaşının
sonucunda
“İmparatorluk
Balkanlar’daki
topraklarının çoğunu kaybetmişti ve kendi iç idaresinde reform yapmazsa kalan
toprakları da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Balkanlar’ın özellikle de
Makedonya’nın hassas durumunu göz önüne alan Abdülhamit ordu içinde tamamen iç
güvenlikle ilgilenecek ayrı bir birim oluşturmaya karar verdi. İşte jandarmanın
84 Güler, age, s.16.
85Zürcher, Erik Jan, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, Çev. Yasemin Saner, İletişim, İstanbul, 2010,
s. 128.
86 Paşaoğlu, Derya Derin, “Muhacir Komisyonu Maruzatı’na (1877-78) Göre 93 Harbi Sonrası
Muhacir İskanı”, History Studies, sayı: 5(2), 2013, S.351.
87Erkan, Süleyman, “XIX. Yüzyıl Sonlarında Osmanlı Devleti’nin Göçmenleri İskan Politikasına
Yabancı Ülkelerin Müdahaleleri”, Osmanlı Ansiklopedisi, Cilt 4, s.620.
38
kurularak polisten ayrıştığı an buydu.”88 Bu anlamda II. Abdülhamit’in İttihat ve
Terakki devrine sadece iskan ve nüfus siyaseti açısından değil iç güvenlik
politikasıyla ilgili de ciddi bir deneyim bıraktığını söylemek mümkündür. Nitekim
İttihat ve Terakki hükümeti tarafından uzun süre kullanılan Polis Nizamnamesi de
1907 yılında II. Abdülhamit tarafından çıkarılmıştı.89
Osmanlı-Rus savaşlarının, Rusların Balkanlarda nüfuz kazanmasının ve bu
coğrafyada izlediği panislavist politikaların etkisiyle oluşan karşılıklı göçler siyasal
kimliğe de yeni bir çehre kazandırıyordu. 19. yüzyılın sonuna doğru “gayrimüslim
tebaasının çoğunluğunu yitiren Osmanlı Devleti, Tanzimat devrine oranla daha açıkça
ifade edilen bir İslami kimlik kazanmış” oluyordu.90 François Georgeon’un da
belirttiği üzere Ruslaştırma politikası, panislavizme karşı ulusal direniş ve II.
Abdülhamit’in despotizmine karşı
mücadele
Türk milliyetçiliğine
damgasını
vuracaktı.91 Siyasal kimlikteki bu dönüşüm 1880’lerden 1920’lere dek süren etnik
politikalara rengini verecektir. Savaşın getirdiği başarısızlık “millet sistemi”nden
vazgeçilmeye çalışılmasında da etkili oldu. “Millet sistemi” homojen bir topluluk
yaratma açısından işlevsel değildi ve gayrimüslimlerin farklılıklarını koruması İttihat
ve Terakki yönetimi başta olmak üzere hakim siyasetçiler tarafından çözülmenin
sebebi olarak görülecekti.92Etnik farklılıklar güvenlik açısından risk olarak okunacak
ve bu algı Cumhuriyet döneminde kristalize olan resmi ideolojinin temellerini
atacaktı. Geleneksel sadakat beklentisinin yerini yavaş yavaş ulus devletin laik,
merkeziyetçi ve teritoryal kavramının almasında da bu temeller etkili olmuştur.93
3.1.2 M odern Nüfus Sayımları, İstatistik ve Etnik Coğrafya
Modern devletin temel özelliklerinden biri, genişleyen ve güçlenen merkezi
bürokrasinin düzensiz toplulukları belirli bir matematiği olan nüfus olarak kavraması,
bu nüfusun siyaseten şekillendirilebilir niteliğinin farkına varılması ve bu yönde bilgi
üreten araçları geliştirmesidir. Nüfusun sistematik bir biçimde nicelleştirilerek
88 Ergut, Ferdan, Modern Devlet ve Polis: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Toplumsal Denetimin
Diyalektiği, İletişim, İstanbul, 2004, s.140.
89Ergut, age, s.151.
90Deringil, Selim, Simgeden Millete: II. Abdülhamid’den Mustafa Kemal’e Devlet ve Millet, İletişim,
İstanbul, 2007, s.29.
91 Georgeon, François, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri: Yusuf Akçura (1876-1935), Çev. Alev Er,
Tarih Vakfı Yurt, İstanbul, 1999, s. 14-15.
92 Yıldız, Ahmet, “Ne Mutlu Türküm Diyebilene”: Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları,
İletişim Yay, İstanbul, 2001, s.58.
93 Gencer, Mustafa, Jöntürk Modernizmi ve “Alman Ruhu”, İletişim, İstanbul, 2010, s.42-43.
39
bilimsel bilginin nesnesi haline getirilmesinde nüfus sayımları ve istatistik önemli bir
yer tutar. 94 Nüfus sayım sistemi ve kayıt altına alma bireyleri egemenlik
mekanizmalarıyla doğrudan ilişkiye geçirir.95 Egemenlik mekanizmalarının siyasal
tercihleri bilimsel bilginin nasıl kullanılacağının zeminini belirler. Nitekim uluslaşma
ile nüfus sayımları arasındaki ilişkiye baktığımızda, modern nüfus sayımlarının etnik
ya da dinsel olarak bir milliyet veya cemaat seçmeye zorlaması Hobsbawm’ın da
belirttiği üzere modern idari devletin teknik gerekliliklerinin milliyetçiliğin ortaya
çıkışını besleyen yönünü gösterir.96
19. yüzyıla kadarki Osmanlı nüfusunu araştırmak için temel demografik
malzemeyi arazi mülkiyeti ve vergi mükelleflerini kaydetmeye yönelik olarak tutulan
“Tahrir Defterleri” oluşturmaktadır. 97 Modern anlamda bir demografik kaygı
taşımayan bu defterler coğrafi olarak hazırlanıyordu. Gayrimüslimlerin yaşadığı
yerleşim birimlerinde bu kişiler Müslümanların ardından ayrı bir listeye yazılıyordu.98
Osmanlı İmparatorluğu’nda modern anlamda ilk nüfus sayımı ise asker ve vergi
potansiyelini görme gereğini karşılamaya yönelik olarak 1831’de gerçekleştirildi.99 Bu
sayımda yalnızca erkek nüfusu sayılmış ve din esasına dayalı olarak etnik özellikler
belirlenmiştir.100 Sayımın hedefi gayrimüslimlere şahsi vergi uygulaması getirmek ve
Müslüman erkekleri orduya almak üzere nicel bir temel oluşturmaktı.101 Yeni
kaldırılan Yeniçeri Ocağı köklü İmparatorluk ordusunda ciddi bir tasfiye getirmişti ve
bunun yerine kurulan “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” isimli ordu için askeri
94İstatistik kelimesi “statistik”ten türetilmiştir ve “devlete ait bilgi” anlamına gelmektedir. Hacking,
Ian, Şansın Terbiye Edilişi, Çev. Mehmet Moralı, Metis, İstanbul, 2005, s.42.
95Hobsbawm, Milletler ve Milliyetçilik, s.103. Ayrıca bkz. Anderson, age, s.187. Dündar, Fuat,
Modern Türkiye’nin Şifresi, İletişim, İstanbul, 2010, s.85.
96Hobsbawm, age, s.124.
97 Osmanlı nüfus, sosyal ve ekonomi tarihine dair önemli bilgiler içeren “Tahrir Defterleri” konusunda
ilk çalışmaları Ömer Lütfi Barkan yapmıştır. Barkan’ın çalışmalarından bazıları için bkz. Barkan,
Ömer Lütfi, Türkiye’de Toprak Meselesi-1, Gözlem Yayınları, İstanbul, 1980. Osmanlı Devleti’nin
Sosyal ve Ekonomik Tarihi, haz. Hüseyin Özdeğer, İstanbul Üniversitesi, İstanbul, 2000.
Hüdevandigar Livası Tahrir Defteri, TTK, Ankara, 1988.
98Faroqhi, Suraiya, Osmanlı Tarihi Nasıl İncelenir?, Çev. Zeynep Altok, Tarih Vakfı Yurt, İstanbul,
1999, s.87. İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, C.1., Çev.
Halil Berktay, Eren, İstanbul, 2000, s.61-66.
99 1829 yılında İstanbul’da modern yöntemlerle bir nüfus sayımı yapılmıştı ancak bu sayım coğrafi
olarak sınırlı olduğu için imparatorluğun nüfus analizini yapmak açısından kısıtlı verile sunmaktadır.
Bu sayım ile ilgili olarak bkz. Bingöl, Sedat, “İstanbul’da 1829 Nüfus Sayımı ve Bazı Mahallelerin
Müslüman Nüfusu Üzerine Bir İnceleme”, A.Ü. DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi, C. XXIII,
Sayı:36, Ankara, 2004, s.43-60.
100 Koç, Yunus, “Nüfus”, İslam Ansiklopedisi, C.33, TDV, İstanbul, 2007, s.297. Ayrıca bkz.
Akbayar, Nuri, “Tanzimat’tan Sonra Osmanlı Devleti Nüfusu”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye
Ansiklopedisi, Cilt 5, İletişim, İstanbul, 1985, s. 1239.
101Karpat, Kemal, Osmanlı Nüfusu 1830-1914, Çev. Bahar Tırnakçı, Timaş, İstanbul, 2010, s.43.
40
potansiyelini gözden geçirmek elzem görülmüştü. Ordu yeniden toparlanmak için
buna ihtiyaç duyuyordu ve bu anlamda Karpat’ın da belirttiği üzere, “Osmanlı
askeriyesi, nüfus kayıtlarıyla yakından ilgilenen, nüfus sayımı yapılması ve nüfusun
düzenli olarak kaydedildiği bir sistemin uygulanması için sultana ve hükümete baskı
yapan ilk kurum oldu.”102Her ne kadar Osmanlı nüfus tarihi açısından kritik bir yere
sahipse de bu sayımın sonuçları kısmen ve belirli yöreler için mevcuttur.103 Sayım din
esasına dayalı olarak yapıldığından, bu sayımdan hareketler nüfusun tam bir etnik
haritasını
çıkarmak
olanaksızdır.
Sayımda
Hıristiyan
tebaa
“Reaya”
diye
gösterilmiştir. Yoğunluk durumlarına göre bazı bölgelerde Rumlar, Bulgarlar,
Ermeniler, Yahudiler ayrıca gösterilmiş, Reaya olarak görülen Hıristiyan Kıptiler
“Kıpti Reayası” olarak kaydedilmiştir.104
Tablo 1. 1831 Sayımına Göre Osmanlı Nüfusunun Dinsel-Etnik Dağılımı105
Bölge
Müslüman
Rum
Çingene
Yahudi
Ermeni
Toplam
Rumeli
513,448
811,546
29,532
11,674
3,566
1,369,766
Anadolu
1,988,027
366,625
7,143
5,338
16,743
2,383,876
Toplam
2,501,475
1,178,171
36,675
17,012
20,309
3,753,642
Bu sayımdan 13 yıl sonra yapılan 1844 nüfus sayımı da 1831 sayımı gibi
ekonomik, idari ve askeri amaçlarla yapılmıştı. Bu sayımın resmi sonuçları ise
açıklanmamıştır ancak sayımla ilgili sayısal veriler A. Ubicini ve E. Bore tarafından
yayımlanmıştır.106 Tarihçiler büyük oranda Ubicini ve Bore’un verilerinden hareketle
bu sayımı değerlendirmişlerdir.107
102Karpat, age, s.36.
103Behar, Cem, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye’nin Nüfusu, DİE Tarihi İstatistikler Dizisi2, Ankara, 1996, s.XIX.
104Karal, Enver Ziya, Osmanlı İmparatorluğu’nda İlk Nüfus Sayımı 1831, DİE, Ankara, 1997, s.19.
105 Shaw, Stanford J., “The Otoman Census System and Population 1831-1914”, International
Journal of Middle East Studies, sayı: 9 (3), Cambridge Uni. Pres, 1978, s.326
106Ubicini, Abdolonyme J.H., Letters On Turkey, Fransızcadan Çev. L. Easthope, Arno Pres, New
York, 1973. Bore, Eugene, Almanach de l’Empire Otoman Pour l’Annee 1849 et 1850,
Constantinople, 1849-1850.
107 Akarlı, Engin Deniz, Ottoman Population in Europe in the 19th Century, University of
Wisconsin Unpublised Thesis (M.A.). Madison, 1972, s.43-45.
41
Tablo 2. 1844 Sayımına Göre Osmanlı Nüfusunun Dinsel-Etnik Dağılımı108
Dinsel/Etnik
Cemaat
Avrupa
Asya
Afrika
Toplam
Osmanlılar
2.100.000
10.700.000
—
12.800.000
Rumlar
1.000.000
1.000.000
—
2.000.000
400.000
2.400.000
—
2.400.000
Ermeniler
Yahudiler
70.000
80.000
—
150.000
Slavlar
6.200.000
—
—
6.200.000
Romenler
4.000.000
—
—
4.000.000
Arnavutlar
500.000
—
—
1.500.000
Tatarlar
16.000
20.000
—
36.000
Araplar
—
900.000
3.800.000
4.700.000
Süryaniler
235.000
ve
235.000
Keldaniler
Dürziler
—
30.000
—
30.000
Kürtler
—
1.000.000
—
1.000.000
Türkmenler
—
85.000
—
85.000
Çingeneler
214.000
—
214.000
Toplam
15.500.000
3.800.000
35.350.000
—
16.050.000
1866 yılında Tuna vilayetinde (kısmen Irak’ta da) kapsamlı bir sayım
yapılmaya başlanmış ve bu sayım 1873 yılına dek sürmüştür. Bölgedeki etnik, dini,
ekonomik ve sosyal kompozisyondaki köklü değişimler bu sayımın yapılmasına
ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir.109 Önceki sayımlara göre çok daha detaylı olarak
yapılan bu sayımın amaçlarından biri de Osmanlı vatandaşı olanlara “Tezkere-i
Osmaniye” (Osmanlı nüfus cüzdanı) vermek olmuştur.110Dönemin valisi Mithat Paşa
verileri sosyal ve ekonomik politikalarında kullandığı bilinmektedir. Bölgesel bir
sayım olmasına rağmen bu özelliğiyle ve nüfus tezkeresi dağıtılması sebebiyle
Osmanlı bürokrasisinde nüfus konusunda modern siyasal bir bakışın geliştiğinin
önemli bir göstergesidir.
108Ubicini’den aktaran Behar, Cem, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye’nin Nüfusu, s.28.
109Karpat, Kemal, Osmanlı Nüfusu 1830-1914, s.79.
110Çimen, Adnan, “Sayım, Kayıt Düzeni ve Teşkilatlanma Açısından Osmanlıda Nüfus Hizmetleri”,
Gazi Üniversitesi İİBF Dergisi, 14/3, 2012, s.197.
42
Bu tarihten sonra genel bir nüfus sayımı 1881/1882 yıllarında başlayarak 1893
yılında tamamlanan sayımdır. Sayımın sonuçları II. Abdülhamit’e bir raporla da
sunulmuştur. Kendinden önceki nüfus sayımlarıyla kıyaslandığında teknik olarak
daha modern bir sayım söz konusudur. Bu sayımla kadınlar ilk kez nüfus sayımına
dahil edilmiştir.111 Sayım yaş, cinsiyet, medeni durum, etnik ve dinsel aidiyet, meslek
vs. gibi dağılımları veren ilk ayrıntılı nüfus sayımıdır. Sayım sırasında sicile kayıt
sistemi uygulanmıştır. Sayımla birlikte tüm nüfusun sicile kaydedilmesi için her
kişiye bir nüfus tezkeresi verilmiş ve bundan sonra kişinin devletle olan her türlü
ilişkisinde bu tezkereyi göstermek zorunlu hale getirilmiştir. Kaydolmayanlar için ise
para ve hapis cezası uygulanmıştır.112
Tablo 3. 1897 Nüfusunun Dinsel/Etnik Dağılımı113
Dinsel/Etnik Cemaat
Nüfus
Toplam Nüfusa Oranı %
Müslüman
14.111.945
74.08
Rum
2.569.912
13.49
Ermeni
1.042.374
5.47
Bulgar
830.189
4.36
Katolik
120.479
0.63
Yahudi
215.425
1.13
Protestan
44.360
0.23
Latin
22.335
0.12
Maruni
32.416
0.17
Keldani
5.768
0.03
Süryani
35.554
0.19
Kıpti-i Gayrimüslim
19.550
0.10
Toplam
19.050.307
100.00
Bu sayımdan kısa bir süre sonra 1903 yılında aynı niteliklere sahip yeni bir
sayıma başlanmış ve bu sayım 1906’da sonra ermiştir. Ayrıntılı biyolojik göstergeler
(doğum, ölüm vs.) sunması sebebiyle bu iki sayımın sağladığı verilerden hareketle
111 Çimen, age, s.197.
112Akbayar, Nuri, “Tanzimat’tan Sonra Osmanlı Devleti Nüfusu”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e
Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 5, s.1240-1241.
113Güran, Tevfik, Osmanlı Devleti’nin İlk İstatistik Yıllığı 1897, DİE Matbaası, Ankara, 1997, s.21.
43
modern nüfusbilim yöntemlerini kullanarak doğurganlık, evlilik, ölümlülük vs.
göstergeleri
hesaplamak
mümkündür. 114 İmparatorluğun
etnik
coğrafyasını
değerlendirmek açısından da yine bu iki sayım (1893 ve 1906) başlıca verileri
sunabilmektedir. Bu tarihten sonra 1914 yılında genel nüfus verileri yayınlanmıştır
ancak bu veriler yeni bir sayımın sonucuna değil 1906 sayımının sonuçlarına
yaslanmaktadır.115 Bu anlamda 1906 sayımı son Osmanlı nüfus sayımıdır. Cem
Behar’ın belirttiği üzere “demografik araştırmalar açısından Osmanlı ile Türkiye
Cumhuriyeti arasındaki bağlantıyı bu iki nüfus sayımı sağlar.”116
Osmanlı Devleti’nde modern nüfus sayımlarının gerçekleştirilmesine paralel
olarak belirli bir nüfus kayıt sistemi ve istatistik kültürü gelişmeye başlamıştır. 1831
sayım sonuçlarını değerlendirmek ve nüfus işlerini yürütmek amacıyla bu tarihte
Ceride-i Nüfus Nezareti kurulmuştur.117 1881 yılında Sicill-i Nüfus Nizamnamesi
kabul edilerek nüfus işlere daha rasyonel hale getirilmiş ve 1914 yılında çıkarılan
Sicil-i Nüfus Kanunu ile kayıt sistemi en gelişkin haline ulaşmıştır. Sicil-i Nüfus
Kanunu küçük değişikliklere rağmen 60 yıl boyunca yürürlükte kalmıştır. Bunun
sebebi Kanun’un birçok açıdan yeni getirmesidir. Kanun’da nüfusa kayıt olma
zorunlu hale getiriliyor ve kayıt altına alınacak hususlar şu şekilde sıralanıyordu:
“Kişinin isim ve şöhreti; Müslümanların dini; Gayrimüslimlerin dini, mezhebi ve
hangi cemaate mensup oldukları; baba adı ve doğum yeri; ana adı; kişinin doğduğu
vilayet ve kazası; doğum tarihi; ikametgahı; sanat ve sıfatı; okuryazar olup olmadığı;
seçim ehliyeti; askerlik dairesi; erkek nüfusun boy, göz, çehre, bıyık, sakal ve saç
rengi; sabit belirtileri; evli ise karısının birden fazla olup olmadığı; anne ve babasının
hayatta olup olmadığı; askerlik yaş ve derecesi; güneş ve ay takvimine göre deftere
kayıt tarihinin kütüklere yazılması.”118
19.
yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun idari
bürokrasisinde modern anlamda bir istatistik kültürünün gelişmeye başladığını
114Behar, Cem, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye’nin Nüfusu, s.XIX.
115 Shaw, Stanford J., “The Otoman Census System and Population 1831-1914”, s.336. Karpat, Kemal,
Osmanlı Nüfusu 1830-1914, s.79., Akbayar, Nuri, “Tanzimat’tan Sonra Osmanlı Devleti Nüfusu”,
Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 5, s. 1241.
116Behar, Cem, “Osmanlı Nüfus İstatistikleri ve 1831 Sonrası Modernleşmesi”, Osmanlı Devleti’nde
Bilgi ve İstatistik, Der. İnalcık Halil-Pamuk, Şevket, DİE Matbaası, Ankara, 2000, s.70.
117 Shaw, Stanford J., “The Otoman Census System and Population 1831-1914”, s.327.
118Çimen, Adnan, “Sayım, Kayıt Düzeni ve Teşkilatlanma Açısından Osmanlıda Nüfus Hizmetleri”,
s.202.
44
söyleyebiliriz.119İstatistikle tanışma 1850’lere dek uzanır. 1857 yılında Sardunya’dan
iki adet istatistik kitabı Osmanlı yönetimine hediye olarak gönderilmiş ve devlet
erkanı da bundan duyduğu memnuniyeti iletmiştir.120İlk telif istatistik kitabını 1876
yılında Mekteb-i Sultani muallimlerinden Recai Efendi lstatistik-i Umumi adıyla
çıkarmıştır.121 Modern istatistik tanımının karşılığına en yakın çalışma olarak ise 1898
yılında yayımlanan Abdurrahman Şerefin İstatistik ve Coğrafya-i Umrani122başlıklı
eseridir. Kitap hem dönemin istatistik anlayışını hem de bu anlayışın etnik coğrafyayı
tasnif etme biçimini gösteriyordu. Zafer Toprak’ın aktardığına göre kitapta yer alan
ilk tablo "1301 Martında Dersaadet Nüfusu" başlığını taşıyordu. "Esami-i cemaat"
sütunu "İslam,", "Rum," "Ermeni," "Bulgar," "Katolik,", "Yahudi," "Protestan,"
"Latin," ve "Tebaa-i Ecnebiyye ile Tabiiyeti Meşkuk Bulunanlar"ı içeriyordu.123
1880’lerden
itibaren
istatistik
bilgileri
derlenmeye
başlandı
ve
istatistiğin
kurumsallaşması açısından önemli bir dönemeç olan Babıali İstatistik Kurulu 1891
yılında kuruldu. 1897 yılında ise ilk istatistik yıllığı yayımlandı. Bu yıllıkta 19. yüzyıl
sonlarında devletin idari yapı, nüfus, sağlık, eğitim, ticaret, adliye, maliye, tarım,
ulaştırma ve haberleşme gibi birçok alanda ayrıntılı istatistiksel bilgiler yer almıştır.124
Yıllıkta gayrimüslimler Rum, Ermeni, Bulgar, Katolik, Yahudi, Protestan, Latin,
Maruni,
Keldani,
Süryani,
Kıpti-i
Gayrimüslim,
Teba-i
Ecnebiye
olarak
sınıflandırılmıştır.125
İttihat ve Terakki döneminde istatistik çalışmaları ivme kazandı ve her resmi
dair kendi istatistik kayıtlarını tutma ve onları yayınlama girişimi içerisine girdi.126Bu
dönemde istatistik bilgileri
sadece sosyal ve ekonomi politikalarında değil
Anadolu’nun etnik ve siyasal coğrafyasının şekillenmesinde de yoğun bir biçimde
kullanıldı. Örneğin 1919 Sevr görüşmelerinde hem Osmanlı Devleti hem de azınlık
119Okullarda istatistik dersinin öğretilmesine ise ilk kez 1878’de Mülkiye Mektebinde başlanmıştır.
Yüceuluğ, Ratip, “Türkiyede İstatistik Öğretimi ve İstatistik Çalışmaları”, A.Ü. Hukuk Fakültesi
Dergisi, S.6, Ankara, 1949, s.291.
120BOA, Hariciye Nezareti Tercüme Odası, 99/ 27.
121 Toprak, Zafer, “Osmanlı Devleti’nde Sayısallaşma ya da Çağdaş İstatistiğin Doğuşu”, Osmanlı
Devleti’nde Bilgi ve İstatistik, s.99.
122Abdurrahman Şeref, İstatistik ve Coğrafya-i Umrani, Karabet Matbaası, İstanbul, 1314.
123Toprak, age, s.100.
124Güran, Tevfik, Osmanlı Devleti’nin İlk İstatistik Yıllığı 1897, DİE Matbaası, Ankara, 1997,
s.XVII
125Güran, age, s.17-43.
126Toprak, age, s.101.
45
temsilcileri kendi düzenledikleri etnik istatistikleri politik taleplerini temellendirmek
amacıyla kullandılar.127
Tablo 4. Nüfusun Dinsel/Etnik Dağılımı 1897-1914128
Dinsel/Etnik Cemaaat
1897 Yılı
1906 Yılı
1914 Yılı
Müslüman
14.111.943
15.518.478
15.044.846
Rum Ortodoks
2.569.912
2.822.773
1.729.738
Ermeni Gregoryan
1.042.374
1.050.513
1.162.169
Bulgar
830.189
762.754
--
Rum Katolik
--
60.597
62.468
Rum-Ermeni Katolik
120.479
--
--
Ermeni Katolik
--
90.050
67.838
Protestan
44.360
53.880
65.844
Latin
22.335
20.447
24.845
Yahudi
215.425
256.003
187.073
Maruni
32.426
28.726
47.406
Frenk
--
197.700
--
Toplam
19.050.307
20.897.617
18.520.016
3.1.3 İttihat ve Terakki’den TBMM’ye Nüfusun Yeniden İskanı
İttihat ve Terakki’nin nüfus, iskan ve etnisite politikalarının ortaya çıktığı demografik
zeminin çerçevesi büyük ölçüde Balkan Savaşları (1912-1913) tarafından çizilmişti.
Bu savaşların sonucunda Osmanlı İmparatorluğu uzunca bir süredir hükmettiği Ege
Adaları, Makedonya,
Arnavutluk ve Makedonya’yı tamamen kaybetmişti. 129
İmparatorluk Midye-Enez çizgisinin batısında kalan ve 4 milyon insanın yaşadığı
Avrupa’daki tüm
topraklarını yitirmişti.
Bu
şüphesiz genel
olarak Balkan
coğrafyasından ve özellikle de Trakya, Makedonya, Kosova ve Dobruca’dan
Anadolu’ya yoğun bir Müslüman-Türk göçü anlamına geliyordu.130 Zürcher’inde
127Dündar, Fuat, Modern Türkiye’nin Şifresi, s.92.
128 Shaw, Stanford J., “The Otoman Census System and Population 1831-1914”, s.337. Behar, Cem,
Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye’nin Nüfusu, s.46.
129Karal, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, IX, TTK, Ankara, 1996, s.350.
130Karpat, Kemal, İmpartorluk’tan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, s.95.
46
belirttiği üzere bu toprak kayıplarının bir sonucu da “Osmanlı tarihinde Türklerin ilk
kez etnik bakımdan nüfusun çoğunluğunu oluşturmaları olmuştu.”131 19. yüzyılın
başından
beri
aşamalı
olarak yükselen
Balkan
milliyetçiliğinin
Osmanlılar
karşısındaki bu başarısı, siyasal coğrafya olarak giderek Anadolu’ya çekilen İttihat ve
Terakki milliyetçiliğinin daha da radikalleşmesine etki edecekti.132 II. Meşrutiyet
yazımında Anadolu’nun Türklüğünün ısrarla vurgulanmasının yeşerdiği zihniyet
iklimini bu zeminde tartışmak mümkündür.133
İttihat ve Terakki hükümetinin etnisite politikalarında Anadolu’nun Balkan
Savaşları sonucunda Türkleştirilmeye demografik olarak müsait hale gelmesinin
etkisi önemlidir ancak Türklük eksenli “milleti hakime” düşüncesi daha öncesine
uzanır. Örneğin İttihat ve Terakki’nin yayın organı Tanin gazetesinin başyazarı
Hüseyin Cahit Yalçın 1908 yılında yayımladığı bir makalede şunları söylemişti: “Bu
memleketi Türkler zapt etti.... Bu memleketi, anâsır-ı gayr-i müslimenin hiçbirinin
menâfî-i mahsusasına bâziçe yapamazlar. Osmanlı namı altında yaşayan Musevilere,
Ermenilere, Rumlara, Bulgarlara, hasılı bütün anâsır-ı gayr-i müslimeye dahi
müsavât, adalet, hürriyet kaideleri dairesinde muamele-i uhuvvetkârâne gösterirler,
fakat hiçbir zaman kendilerini unutmazlar..
Yalnız onlar bizi muhâleset-i
kalbiyelerine inandırmalıdırlar. Çünkü ne denirse densin, memlekette “millet-i
hâkime” Türklerdir ve Türkler olacaklardır.” 134 1912 yılında yayınlanmış bir
vatandaşlık kitabında da “kurucu unsur Türklük” vurgusunun sözleşmeci bir
Osmanlılık kimlik ve ülküsünün ardında kendini hissettirdiği” 135 bir söylemi
çerçevelendirmeye başladığını görürüz. Dr. Hazık’ın
1912 tarihli Malumat-ı
Medeniye ve Ahlakiye' sinde söz konusu söylem şu şekilde ifade edilir: “Türkler
altıyüz sene evvel bir hükümet tesis ettikleri zaman ilk müessisinin (kurucuların)
namına ona Osmanlı demişlerdir. Şu halde Türklükle Osmanlılık birdir.”136Esasında
burada söz konusu olan İmparatorluğun kurtuluşu olarak tartışılan “üç tarz-ı
131Zürcher, Erik Jan, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, s.167.
132Bu konuda bkz. Bora, Tanıl, “Türk Milli Kimliği,Türk Milliyetçiliği ve Balkan Sorunu”, Yeni
Balkanlar, Eski Sorunlar, Bağlam,İstanbul,1997,s.196.
133Alkan, Mehmet Ö., “Resmi İdeolojinin Doğuşu ve Evrimi Üzerine Bir Deneme”, Tanzimat ve
Meşrutiyet’in Birikimi, İletişim, İstanbul, 2001, s.397.
134Hüseyin Cahit Yalçın’dan aktaran Yetim, Fahri, “II. Meşrutiyet Döneminde Türkçülüğe Geçişte
Kapsayıcı Formül: “Millet-i Hakime” Düşüncesi ve Etkileri”, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal
Bilimler Dergisi, Sayı:18, 2008, s.80.
135Üstel, Füsun, Makbul Vatandaşın Peşinde, İletişim, İstanbul, 2009, s. 108-109.
136Aktaran Üstel, age, s.109.
47
siyaset”ten (Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük)137 Türk milliyetçiliğinin baskın bir
renk kazanarak Osmanlıcılığı içerip, etnik bir temelde dönüştürüp ve aşmasıdır.
Nitekim bu metinden hemen bir yıl sonra yayımlanan Yeni Malumat-ı Medeniye isimli
vatandaşlık kitabında Türkler, karakter özellikleri itibariyle üstün bir topluluk olarak
tanımlanır: “Türkler, bütün milletler içinde en cesur, en hamiyetli ve en temiz yürekli
kavimdir.”138
İttihat ve Terakki Cemiyeti 1913 Bab-ı Ali baskını ile iktidarı ele geçirip
siyasal ve bürokratik yapı üzerinde hakimiyetini kurduğunda, bugünkü Türkiye’nin
yer aldığı coğrafi sınırlar içerisinde nüfusun etnik kompozisyonu yaklaşık olarak
aşağıdaki şekildeydi ve bu etnik yapıdan Türkleştirilmiş bir Anadolu inşa uğraşını
İttihat ve Terakki’nin hükümet ettiği dönem boyunca görmek mümkündür.
Tablo 5. 1914 Yılı Rakam larına Göre Bugünkü Türkiye Sınırları İçerisindeki
Nüfusun Etnik Dağılımı139
Nüfus
Müslüman
Rum
Ermeni
Diğerleri
Toplam
12, 966, 843
1, 529, 170
1, 266, 458
242,632
16, 005, 103
Anadolu’nun göçlerle dönüşen etnik kompozisyonunda İttihat ve Terakki
yönetiminin temel
meselelerinden biri Müslüman-Türk nüfusun nasıl
iskan
edileceğiydi. Edirne ile ilgili 1913 tarihli bir yazışma bu konudaki siyasal tercihleri
göstermesi açısından önemlidir: “Bu havalide Müslüman Türkler her ne kadar
çoğunluğu oluşturmaktaysa da, bunlar her muharebede göç ederek gittikçe
azalmaktadır. Buna karşılık ikinci derecede çoğunluğu teşkil eden Rumların nüfusu
gittikçe artmaktadır. Bu duruma mahal bırakmamak için Makedonya ve Trakya'nın
diğer kısımlarından hicret etmekte olan ahalinin keşif suretiyle buralarda iskânı için
her sancak dahilinde mülkiye ve askeriyeden bir komisyon teşkil edilerek vilayet
dahilinde nerelere ne kadar muhacir iskânının araştırılmasına çalışılması..."
tasarlanmaktadır.140Pasajdan da anlaşılacağı üzere yönetimin genel Rum politikası
137Akçura, Yusuf, Üç Tarz-ı Siyaset, Kader Matbaası, İstanbul, 1911.
138Aktaran Üstel, age, s.111.
139Mutlu, Servet, “Late Ottoman Population And Its Ethnıc Distribution”, Nüfusbilim Dergisi,
Sayı:25, Ankara, 2003, s.18.
140Halaçoğlu, Ahmet, Balkan Harbi Sırasında Rumeli’den Türk Göçleri (1912-1913), TTK, Ankara,
1995, s.116.
48
“Anadolu sahillerinde Rum nüfusunun artmasını önlemek”141 iken Müslüman Türkleri
iskanındaki siyasal tercih ise bölgedeki etnik yapıyı sayısal olarak Türkler lehine
dönüştürmekti.142Hakim etnisite temelli bir “demografik mühendislik” hükümetin içsiyasetinin temel bileşeniydi.143 Türklerin azaldığı yerlere göçmen Türkleri iskan etme
politikalarıyla birlikte Türk olmayan Müslümanlara yönelik Türkleştirme politikası,
zorunlu Türkçe öğretimi, zorunlu iskan, mahalli isimlerin Türkçeleştirilmesi gibi
uygulamalar genel siyasetin sürekli bir parçasına dönüştürüldü.144
Gizli nüfus sayımları ve demografik istatistik145 ile etnografik araştırmaların146
eşlik ettiği zorunlu iskan ve asimilasyon, İttihat ve Terakki’nin siyasal coğrafyayı
yeniden inşa etmelerinde kullandıkları temel araçlar oldular. Azınlıkların talep
siyasetinin siyasi güvenlik açısından tehlike olarak görülmesi tam da bu döneme
rastlar. Nitekim Ermenilerin reform istekleri karşısında İttihatçı hükümetin lider
isimlerinden Talat Paşa meseleyi şu sözlerle okumuştu:
“Osmanlı İmparatorluğu Türkler, Araplar, Kürtler, Ermeniler, Rumlar,
Bulgarlar, Sırplar vb. çeşitli kavimlerden oluştuğundan, Ermeni programına
göre siyasi bir özerkliğin kabulü öteki milliyetlere de aynı şekilde bir örgüt
kurma hakkını verecektir. Bu ise yalnız ülkedeki birliği bozmakla kalmaz,
belki altı yüzyıldan beri imparatorluğun üzerine kurulmuş olduğu temelleri
yıkarak imparatorluğu çöküşe doğru götürebilir.”147
“Güvenlikleştirilen” bir vatan algısı, ülkenin haritalandırılması, stratejik noktaların ve
iç-dış tehditlerin belirlenmesi gibi bir siyasal tahayyülü besliyordu.148 Ermenilerin
1915 yılında tehcir edilmesindeki politik motivasyonlardan biri diğer milletlerin de
benzer taleplerde bulunma kaygısı sağlarken yine Talat Paşa, (Fuat Dündar’ın
141 Kerimoğlu, Hasan Taner, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Rum Politikası 1908-1914,
Yayımlanmamış Doktora Tezi, DEÜ, İzmir, 2008, s.227.
142Bu konuda ayrıca bkz. Dündar, Fuat, İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskan Politikası 1913­
1918, İletişim, İstanbul, 2001.
143 Şeker, Nesim, “Demographic Engineering in the Late Ottoman Empire and the Armenians”, Middle
Eastern Studies, 43:3, Routledge, 2007, s.461-471.
144Yıldız, Ahmet, “Ne Mutlu Türküm Diyebilene”: Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları
(1919-1938), İletişim, İstanbul, 2001, s.82.
145 20 Temmuz 1915 yılında tüm vilayetlere gönderilen bir şifreli emir tüm yerleşim yerlerinin
“milliyet esasına göre” nüfus cetvelini istemekteydi. Bkz. Dündar, Fuat, Modern Türkiye’nin Şifresi,
s.309.
146Etnisite politikalarının bir ayağı olarak gerçekleştirilen etnografik araştırmalardan biride İttihatçı
hükümetin emriyle Baha Sait tarafından Aleviler konusunda gerçekleştirilmişti. Yayımlanmış bu
çalışma için bkz. Baha Sait Bey, İttihat-Terakki’nin Alevilik Bektaşilik Araştırması, Yayına Haz.
Nejat Birdoğan, Berfin, İstanbul, 1995.
147 Yıldız,, age, s.82-83.
148Durgun, Sezgi, Memalik-i Şahane’den Vatan’a, İletişim, İstanbul, 2011, s.101.
49
aktardığına göre) Vramian adlı bir Ermeni aydınına Kürtleri asimile etme projesinden
bahsetmişti.149
Zorunlu iskan ve asimilasyon 1913-1918 yılları arasında İttihat ve Terakki
yönetiminin iç-siyasetinin kurucu öğesi haline gelmişti. 1913-1914 yıllarında Rumlar
ve Bulgarlar, 1915’te ise Ermeniler, İttihatçı hükümet tarafından kitlesel olarak
zorunlu iskana tabi tutuldular. Ermeni tehcirinden sonra uluslar arası baskının da
etkisiyle İttihatçılar yeraltı örgütü şeklinde çalışmaya devam ettiler ancak siyasal
zihniyet olarak 1920’lerden sonra da etkilerini gösterdiler. Nitekim liderlerinin
dağıldığı 1915 sonrası İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin durumu hakkında Erik Jan
Zürcher’in şu tespiti yapmaktadır: “Liderleri gitmiş olduğu halde, İttihatçılar yine de
meclise, orduya, polise, posta ve telgraf servislerine ve diğer birçok kuruluşa
hakimdiler. 1919’da yeni yönetim tarafından temizlik hareketlerine başlanmıştı, ancak
ne yeni yönetim ne de İtilaf Devletleri İttihatçı memur çoğunluğunun yerine koyacak
yeterli insan gücüne sahip değildi.”150
İttihat ve Terakki’nin zorunlu iskan politikalarına rağmen 1919 yılı resmi
verilerine göre 10.941.894 olan toplam nüfusun 1.014.612’si Rum, 542.572’si
Ermeni, 93.364 Musevi ve diğer topluluklardan oluşmaktaydı.151 1920’de ilk TBMM
ülkeyi idare etmeye başladığında idarenin önündeki gayrimüslim etnik yapı bu
şekildeydi. Bunun dışında Müslüman etnik grup olarak ciddi bir Kürt nüfusu
bulunmaktaydı.
Birinci Meclis’in gündemindeki
en önemli
sorunlardan biri
muhaceretin (yani göçün), nüfus hareketlerinin ve buna paralel olarak iskanın nasıl
yönetileceğiydi. Menteşe (Manisa) vekili Dr.Tevfik Rüştü Bey bu konuda Almanları
model olarak öneren bir konuşmasında İttihatçı izleri görmek mümkündür. Tevfik
Rüştü konuşmasına önce muhaceret meselesinin ne kadar önemli olduğunu belirterek
başlar:
“Mevzubahs
olan
muhaceret
meselesi
mazlum
milletimizin
hayatı
küzeştesinde çok eski zamanlardan 'beri mevzubahs olagelmiş, fakat buna
rağmen hiç bir vakit esaslı tedabire tevessül edilmeyerek hep muvakkat
çarelerle geçiştirilmiş, hep sıkıştıkça acil ve muvakkat tedbirlere müracaat
149Dündar, age, s.77.
150Zürcher, Eric Jan, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, s.196.
151 Selek, Sabahattin, Anadolu İhtilali, Örgün,İstanbul, 1981, s.60.
50
edilmiş ve nihayet bugüne kadar bu halde devam etmiş en feci ve en elim bir
cerihamızdır.”152
Meselenin bugüne dek yeterince önemsenmediğini belirttikten sonra çözüm açısından
Almanların uyguladığı politikaları örnek olarak gösterir: “(Pozen) e gittiğim zaman
orada Almanlar Alman
olmayan bu yerleri
Almanlarla teksif etmek için
(Kolonizasyon) yaptıklarını gördüm. Almanları başka yerlerden oraya hicret
ettiriyorlar, oraya gönderiyorlar ve yerleştiriyorlardı.”153 Şüphesiz hem Birinci Meclis
dönemi (1920-1923) hem de erken Cumhuriyet dönemi Türkleştirme politikaları,
“Alman olmayan yerleri Almanlaştıran” bu uygulamanın “Türk olmayan yerlerin
Türkleştirilmesi” açısından dikkate alındığını gösteren örneklerle doludur.
Meclisin
vekilleri
iskan
politikalarının
uygulanmasındaki
önerilerinde
öncelikli olarak sayı bakımından küçük ama “denetlenmesi” zor olarak görülen
topluluklara yönelmiştir. Asayiş kaygısı ön plandadır ve söz konusu toplulukların
silah altına alınamamaları önemli bir sorun olarak tarif edilmektedir. Örneğin Kütahya
mebusu Cemil Bey göçebe Kıptilerin* güvenlik nedeniyle iskan edilmesine dair bir
teklif sunar ve teklifi tartışmasız kabul edilir. Benzer bir teklifi Ağustos 1920’de
Trabzon mebusu Hüsrev Bey, Bolu çevresinde yaşayan Abazalar* için yapmış ve
onun teklifi de kabul edilmiştir. Hüsrev Bey konuşmasında önce Bolu çevresinde
yaşayan Abazalar ve Çerkesleri karşılaştırır ve sonrasında da Abazaların Türk köyleri
arasına dağıtılmalarını teklif eder:
“Abazaları, meşrutiyet düşmanı, asayiş düşmanı muzır bir halk olarak telâkki
ediniz. Çerkesler hakikaten yola gelir ve lâf anlar takımıdır. (...) Abazalar
orada toplu kalmasınlar, onları Türk köyleri arasına koymalı.”154
Söz konusu siyasi ve idari bakışa göre asayiş açısından sorunlu görülen belli bir
topluluğu terbiye etmenin en etkin yöntemi onu yeniden iskan ile çoğunluk içinde
pasifize etmekten geçmektedir. Bu bakış 1920’ler ve 1930’lar boyunca da etnik
gruplar konusunda alınan siyasal, hukuki ve idari kararlara hareket imkanı sağlayan
resmi ideolojinin başlıca parçası olmuştur.
152TBMM Zabıt Ceridesi, D:1, C:3, 31.07.1336 (1920)
153TBMM ZC, D:1, C:3, 31.07.1336 (1920)
154TBMM ZC, D:1, C:3, 14.08.1336 (1920)
*Abazalar Kafkasya kökenli bir topluluktur. 19 yüzyılda Rusların Kafkasya üzerinden ilerlemesiyle
birlikte Anadolu içlerine yerleşmişlerdir.
51
3.2 Cum huriyet Döneminde Etnik Politikalar ve Etnik Coğrafya (1923-1960)
3.2.1 Tek P arti Döneminde Etnik Politikalar: Dil, Tarih ve Coğrafya
Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan süreçte, yönetici kadroların devamlılığı ve etnik
gruplara yönelik politikaların paralelliği, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devreden bir
bakiyenin varlığına işaret eder. İki dönem açısından süreklilik arz eden en önemli
konu, nüfusun hakim bir etnisite çerçevesinde homojenleştirilmesine yönelik
politikalardır. Hem İttihat ve Terakki yönetimi, hem de Cumhuriyetin kurucu
kadroları, mübadele, tehcir, iskân ve zorunlu göç uygulamaları aracılığıyla ülke
içindeki nüfusu milliyetçi politikalarla düzenlemeye yönelik bir çaba sergilemişler ve
uyguladıkları
politikaları
çeşitli
açılardan
(asayiş,
ulusal
bütünlük
vs.)
gerekçelendirmişlerdir. Ulus-devletlerin inşasına tanıklık eden 20. yüzyılın başlarında
ortaya çıkan büyük nüfus hareketlerine ve etnisite mühendisliği uygulamalarına
paralel olan bu uygulamalar, her iki dönemin etnik politikalarını belirleyen bir
zihniyet sürekliliğine işaret eder. Hakim ulusal kategori olarak Türklüğün gidere etnik
bir anlam kazanması ve uygulanan nüfus politikalarının ağırlıklı olarak Türkleştirme
girişimini açığa çıkarması, hem İttihat ve Terakki155 hem de Cumhuriyet döneminin,
Türk ve Müslüman kitleden oluşan bir ulus yaratma çabalarının çıkış noktasını
oluşturur. Erik Jan Zürcher, Tek Parti döneminin Jön Türk hareketinin bir uzantısı
olduğunu, kurucu kadroların benzer algı ve yaklaşımlar üzerinden hareket ettiklerini
belirtir.156 Cumhuriyet’in kurucu kadroları siyasal örgütlenme açısından bir adım
öteye geçerek modern ulus-devlet yapısını inşa etme çabasına girişmişlerdir.
Ulus inşa sürecinin zihniyet dünyasını anlamamızda üç düzlem öne
çıkmaktadır. Bunlar dil, tarih ve coğrafyadır. Ulusun belirli bir dil ve tarihsel
süreklilik içinde hayal edilmesi, ulusa ait belirli bir toprak parçasının hayal
edilmesiyle iç içe geçmiş ve bu zemin ulus devletin egemenliğini kurarken sıkça
kullandığı kavramsal repertuarı oluşturmuştur. Bu toprak parçası ‘vatan’ olarak
tanımlanır ve İmparatorluktan ulus devlete geçiş sürecinde yurttaşların devletle olan
155Fuat Dündar, tez çalışmalarından derlediği kitaplarında İttihat ve Terakki’nin açık bir Türkleştirme
politikası güttüğünü öne sürer. Bkz. Dündar, Fuat, İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskan
Politikası, İletişim, İstanbul, 2007. Dündar, Fuat, Modern Türkiye’nin Şifresi: İttihat ve
Terakki’nin Etnisite Mühendisliği, İletişim, İstanbul, 2007. Uğur Ümit Üngör de 1913-1950 yılları
arasında Türkiye’nin Doğusundaki toplumsal mühendislik uygulamalarını ele alırken ulus-devlet inşa
sürecini İttihat ve Terakki döneminden başlatır. Bkz. Üngör, Uğur Ümit. The Making of Modern
Turkey: Nationand State in Eastern Anatolia, 1913-1950, Oxford University Press, 2011.
156Öyle ki, Türkiye’nin modernleşmesini konu alan kitabında benimsediği dönemselleştirmede, 1908
devrimiyle başlayan ve 1950’lere kadar devam eden sürece “Jön Türk dönemi” adını verir. Zürcher,
Erik Jan, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim, İstanbul, 1999.
52
aidiyetleri pekiştirmede vatan fikri oldukça etkin ve esnek bir mecra olarak siyasal
söylemin merkezinde yer almıştır. Vatan hem siyasetçilerin hem de halkın devletle ve
ulusal toplulukla olan sadakat bağını ölçen bir kriter, jeo-politik olarak içerisi ile
dışarısını keskin bir biçimde ayıran sınırdır. 1924 Anayasası’nda milletvekillerinin
and içmesiyle ilgili olan maddesinde söz konusu andın “vatanın ve milletin
mutluluğuna, esenliğine, milletin kayıtsız şartsız egemenliğine aykırı bir amaç
gütmeyeceğim”157 şeklinde tanımlanması, siyasal bir kriter olarak vatana sadakat,
anayasal güvence altına alır. Vatanın siyasal anlam olarak birliğe ve bütünlüğe vurgu
yapması gibi vatanı dolduran topluluklar içinde birlik, bütünlük ve benzerlik
öngörülür. Söz konusu bu birlik ve benzerlik hakim etnisite olan ‘Türklük’ ekseninde
örülen bir ulusal birlik formülasyonuna dayanır. 1924 Anayasası tüm yurttaşların
Türk olduğu kabulünden hareket eder: “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin
vatandaşlık bakımından herkese Türk denir. Türkiye’de veya Türkiye dışında bir Türk
babadan gelen yahut Türkiye’de yerleşmiş bir yabancı babadan Türkiye’de dünyaya
gelipte memleket içinde oturan ve erginlik yaşına vardığında resmi olarak Türk
vatandaşlığını isteyen yahut Vatandaşlık Kanunu gereğince Türklüğe kabul olunan
herkes
Türktür.
Türklük
sıfatının
kaybı
kanunda
yazılı
hallerde
olur.” 158
Cumhuriyet’in ilan edildiği coğrafyanın barındırdığı etnik çeşitlilik göz önüne
alındığında bu topraklar üzerindeki herkesin Türk olarak düşünülmesinin altında
belirli
ölçüde
bir
vatandaşlık
aidiyeti
kadar
söz
konusu
etnik
grupların
Türkleştirilebileceği varsayımı da yer almaktadır Nitekim 1924 sonrası siyasal
yaklaşım ve uygulamalara baktığımızda da bunu açıkça görmek mümkündür. Örneğin
dönemin başbakanı İsmet İnönü 1925 yılında Türk Ocakları’nda yaptığı bir
konuşmasında “vazifemiz Türk vatanı içinde Türk olmayanları behemehal Türk
yapmaktır” 159 sözlerini sarf ederken, Anayasa’da yer alan Türklük maddesinin
vatandaşlık hukukuna olduğu kadar etnik bir kategoriye de gönderme yaptığını açığa
vurur.
Siyasal pratiği çerçevelendiren ulusal birlik düşüncesi bir çok alt başlığa
sahiptir. Dönemin etkin akademisyenlerin ve Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan’ın
1930’da yazdığı Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabında bu başlıklar şöyle
157Kili, Suna ve Gözübüyük, Şeref, Türk Anayasa Metinleri, İş Bankası Kültür, İstanbul, 2000,
s. 123.
158Kili ve Gözübüyük, age, s.138.
159Aktaran Yıldız, Ahmet, “Ne Mutlu Türküm Diyebilene”, İletişim, İstanbul, 2001, s. 155-156.
53
sıralanmıştır: i) siyasi varlıkta birlik, ii) dilde birlik, iii) yurtta birlik, iv) ırk ve
kökende birlik, v) tarihi ve ahlaki akrabalık.160Dönemin bütününe baktığımızda birlik
düşüncesinin siyasi, coğrafi ve kültürel unsurların hakim ulus şemsiyesinde kompoze
edilmesine yaslandığını söyleyebiliriz. Sezgi Durgun’un da belirttiği üzere “siyasi
varlıkta birlik” bağımsız bir devletin sınırları içinde birlikte yaşama anlamına
gelmektedir; “dil birliği” Türkçenin ulusun taşıyıcı unsuru olduğunu vurgulamaktadır;
ırk ve köken birliği ile de “Türk soyu” kastedilmektedir.161 Bu yaklaşım dönemin
yönetici partisi olan C.H.P’nin siyasal programında da görülebilir. Parti programında
vatan ve ulusun tanımı şu şekilde yapılmıştır: “Vatan; Türk ulusunun eski ve yüksek
tarihi ve topraklarının derinliklerindeki eserleri ile, bugün üstünde yaşadığı, siyasal
sınırlarla çevrilmiş, kutsal yurddur. Vatan hiç bir bağ ve şart altında ayrılık kabul
etmez bir küldür.”162Vatanın tanımında tarih ve bütünlük vurgusu hakimken, ulusun
tanımında kültürel unsurlarla siyasal hedeflerin birbirine bağladığı vatandaşlara
gönderme yapılır. Buna göre “ulus; dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı
yurddaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütün”163 olarak tanımlanmaktadır.
Programda tarih ve dil meselesine ayrıca maddeler ayrılmıştır. Türk dili ile ilgili
maddede Türk dilinin ulusa bütünlüğünü geliştirme yönünde çalışmalar yapılacağı
söylenirken 164 tarihle ilgili maddede Türk tarihi bilgisinin ulusun duygusal
motivasyonunu besleyen öz olarak düşünüldüğünü görürüz: “Partimiz vatandaşların,
Türkün derin tarihini bilmesine üsnomal bir önem verir. Bu bilgi Türkün kapasite ve
enerjisini, nefsine güven duygularını ve ulusal varlığa zarar verecek bütün akımlara
karşı sarsılmaz dayanımını besleyen kutsal bir evindir.”165
Dil ve tarih, ulusal kimliğin inşasına, Türklüğün etnik göstergelerle
donatılmasına meşruiyet ve bilim iddialı kavramsal çerçeve sağlıyordu. 1932’de
yapılan Birinci Türk Tarih Kongresi bu açıdan önemlidir. Kongrede Türk
medeniyetinin tarihi, Türk ırkının antropolojik özellikleri, Türk dili tartışılmış ve
sunumlardaki genel eğilim Türk ırkının varlığını ve etkisini kanıtlamak amacıyla tarih
öncesi dönemlere ağırlık vermek olmuştur. 166 Kongre’de şekillenen tarih tezi
160Aktaran Durgun, Sezgi, Memalik-i Şahane’den Vatan’a, İletişim, İstanbul, 2011, s.160.
161Aktaran Durgun, age, s.160.
162C.H.P. Programı, Ulus Basımevi, Ankara, 1935, s.3.
163Age, s.3.
164 İlgili madde şöyledir: :“Türk dilinin ulusal, tükel bir dil haline gelmesi hakkındaki ciddiğ
çalışmalara devam olunacaktır.” Age, s.35.
165C.H.P. Programı, Ulus Basımevi, Ankara, 1935, s.35.
166Ersanlı, Büşra, İktidar ve Tarih, İletişim, İstanbul, 2003, s.143.
54
Türklerin köklerinin Orta Asya uzandığını ve antropolojik açıdan brakisefalik (yani
Batılılar gibi beyaz ırktan) bir halk olduğunu öne sürüyordu. Bu tezlere göre Orta
Asya’da medeniyet kuran Türkler iklimsel değişiklikle sebebiyle göç ederek dünyanın
geri kalanına medeniyet taşımışlardı.167 Ulusal tarih kadar ulusal dilde hem bir kültürel
asimilasyon aracı hem de ulus inşasının ve Türklük eksenli vatandaşlık kurgusunun
kesişim noktasında yer alıyordu. Fichte’nin “yeni bir ırk yaratma araçlarının başında
dil ve eğitim gelir” düsturu Cumhuriyet’in kurucu kadrolarınca da benimsendiğini
söylemek mümkündür. 168 Cumhuriyet döneminin dil politikaları, bir yandan
Batılılaşmayla temellendirilen köklü bir zihniyet değişimi ile ulusal birlik ve bütünlük
kaygılarının etkisi altında şekillendirilmiştir.169Bu süreç daha çok Batılı değerlerin dil
politikaları ile içselleştirilmesi ve dilin yabancı olarak görülen unsurlardan
arındırılması (özellikle Arapça ve Farsça unsurlardan) yönünde olmuştur. Bu
bağlamda 1928 tarihinde Latin harflerinin kabulünü Atatürk, “mazinin hatalarını
kökünden temizleme”nin ve “alem-i medeniyetin yanında olma”nın koşulu olarak
meşrulaştırıyordu.170Harflerin değiştirilmesiyle hem toplumsal bellekte Osmanlı izleri
silinecek hem de geri kalmışlıkla özdeşleşen şarklı unsurlar dilden çıkarılacaktı.
1932’de toplanan Birinci Türk Dili Kurultayı bu kaygılarla toplanmış, Üçüncü Dil
Kurultayında ise bütün dillerin Türkçeden türediğine ilişkin Güneş-Dil Teorisi
resmileşmiştir.
Dilin etnik politikalardaki pratiği öncelikle her kesimin Türkçe konuşmaya
mecbur hale getirilmesinde ve bu yönde politik bir baskı atmosferi oluşmasında
kendini gösterir. Şark Islahat Planı (1925) ile “aslen Türk olup Kürtlüğe mağlup
olmaya başlayan” bölgelerdeki kamusal alanlarda Türkçe dışında dil konuşmak
kelime başına 5 kuruşla cezalandırılma sebebi haline gelmesi buna erken bir
örnektir. 171 1928’de başlatılan
Vatandaş Türkçe Konuş! kampanyası,
Türkçe
konuşmayan etnik gruplar üzerinde yasal yaptırımlar kadar etkili bir baskı oluşturur.
1935 tarihli Haber Akşam Postası gazetesinde yer alan şu ifadeler bu kampanyanın
yarattığı atmosferin yoğunluğunu gösterir: “Gözümüzün önünde, ciyak ciyak, bangır
167 Çağaptay, Soner, Türk Kimdir?, Bilgi Üniversitesi, İstanbul, 2010, s.82.
168Aslan, Şükrü, “Millet ve İskan: Çokluktan Tekliğe ve Hariciden Dahiliye Erken Dönem Cumhuriyet
Dönemi Deneyimleri”, Tarih, Sınıflar ve Kent içinde, Der. B. Şen - A. E. Doğan. Dipnot Yayınları,
Ankara, 2010, s.373-397.
169Sadoğlu, Hüseyin, Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, Bilgi Üniversitesi, İstanbul, 2010,
s.200.
170Sadoğlu, age, s.201.
171Bkz. Yardımcı ve Aslan, age, s. 141-142.
55
bangır, İspanyolca, Ermenice, Rumca, Fransızca konuşanlar, milliyetçilik terbiyesiyle
yoğrulmuş gençlerin fena halde sinirine dokunduğu için, bunlar üzerinde ‘vatandaş
Türkçe konuş’ telkini yapılmıştır. (...) Pek çok kimseler züppeliğinden vazgeçtiği
gibi, pek çok tatlı su Frenklerinde de Türkçeyi -nihayet- öğrenmek hevesi
uyanmıştır.”172Bu kampanyayı protesto eden azınlıklar Türk Ceza Kanunu’nun 159.
maddesi gereği “Türklüğü tahkir” suçundan yargılanacaktır.173 Dil birliği, sadece
gündelik hayatla sınırlı değildir ve idari haritanın şekillenmesinde de başlıca araçtır.
Yabancı köy isimlerinin değiştirilmesi, yabancı dil konuşanların birlikte köy veya ilçe
oluşturmasının önlenmesi, Türkçenin ekonomik alanda avantajlarının anlatılması,
Türk kızları ile Türkçe konuşmayan erkeklerin evlendirilmesine teşvik edilmesi,
Türkçe dışında diller konuşanların gelenek ve göreneklerinin kınanması, Türkçe
konuşmayanların kendi aralarında ve evde Türkçe konuşmaya zorlanması ve
toplumsal denetim mekanizmasını harekete geçirebilecek şekilde belirtilen amaçların
uygulanması her “Türk”ün vazifesi olarak sunulmuştur. Aynı zamanda, Boşnak,
Tatar, Çerkez, Laz, Pomak, Gürcü, Abaza, Türkmen grupların hiçbir şekilde telaffuz
edilmemesi ve yabancı dilleri konuşan bu insanların hepsine Türk denilmesi gerektiği
bildirilmiştir.174
Bütün bu uygulamalar İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya göre “ulusun birliği için
vazgeçilmez”dir.175 Söz konusu yaklaşıma göre Türk ulusunun mensubu olmayı hak
etmek isteyen herkes, bin yıllara dayanan bu kültürel mirası sahiplenmek ve Türkçe
konuşmak zorundadır.176 Türkçe konuşma yönünde yapılan baskı, ekonomik hayatın
hukuksal işleyişinde de yer alır. Resmi yazışmaların Türkçe yapılması zorunluluğu
Türkçe yazı diline hakim olmayan gayrimüslimlerin işsiz kalmasının önünü açar.177
Dilin azınlıklar üzerinde nasıl bir asimilasyon ve baskı aracına dönüşmesi bununla
sınırlı değildir. 1935 yılında CHP tarafından hazırlanan On Beşinci Yıl K itabında yer
alan şu ifadelerde meselenin hangi kapsamda düşünüldüğünü açık bir biçimde
172Aktaran Okutan, M. Çağatay, Tek Parti Dönemi’nde Azınlık Politikaları, Bilgi Üniversitesi,
İstanbul, 2009, s.191.
173 Okutan, age, s.183. Baskının en görünür biçimi, lokanta, tiyatro, otel gibi alanlarda Türkçe
konuşulmasını “tavsiye” eden tabelaların asılmasıdır. Güven, Dilek, Cumhuriyet Dönemi Azınlık
Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6-7 Eylül Olayları, İletişim, İstanbul, 2012, s.114.
174Ulugöl, Mehmet Cem, Osmanlı ve Türkiye’de Vatandaşlık Kavramı, Azınlıklar Üstünde Etkisi
ve Uygulamaları, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2009,
s.86.
175TBMM Zabıt Ceridesi, Devre: 4, İçtima: 3, Cilt 23. 21.6.1934. s. 249.
176Çağaptay, Soner, “Türklüğe Geçiş: Modern Türkiye’de Göç ve Din”, Vatandaşlık ve Etnik
Çatışma: Ulus-Devletin Sorgulanması içinde, der. Gülalp, Haldun. Metis, İstanbul, 2007, s. 90-91.
177 Güven, age s.110.
56
göstermektedir: “Cumhuriyet idaresi Türkiye’deki azlık okullarını sıkı bir murakabe
ve teftiş altında bulundurmuştur. Azlık okullarında Türkçe, Tarih, Coğrafya, Yurt
Bilgisi ve Sosyoloji derslerinin Türkçe okutulması mecburi tutulmuştur. Azlık
okulları direktörlerinin resmi ilkokul mezunları derecesinde Türkçe’ye vakıf olmaları
mecburi tutulmuştur. Azlık okullarının bütün kayıtlarının Türkçe tutulması ve
diploma ve tasdikname gibi vesikaların Türkçe yazılması temin olunmuştur.”178
3.2.2 Etnik G rupların H ukuki D urum ları ve Uygulamalar
Peter Alford Andrews ilk kez 1989 yılında yayımlanan Türkiye’de Etnik Gruplar
isimli kitabında, Türkiye’de yaşayan etnik grup sayısını 42 olarak tespit eder.179Buna
karşın Türkiye’deki resmi azınlık tanımlaması tüm bu grupları içine almamaktadır.
Baskın Oran’ın belirttiği üzere resmi ideolojide “azınlık” denildiği zaman yalnızca
gayrimüslim yurttaşlar ve hatta üç tarihsel gayrimüslim grup (Ermeniler, Museviler,
Rumlar) kastedilir. Müslüman etnik gruplar etnik ve dilsel olarak farklı olsalar bile
azınlık sayılmazlar.180 Bu yaklaşım Osmanlı’nın millet sistemi ile son derece
paraleldir. Bu sınırlamaya karşın geniş anlamda sosyolojik açıdan “bir toplulukta
sayısal bakımdan azınlık oluşturan, başat olmayan, ve çoğunluktan farklı niteliklere
sahip olan gruba azınlık denir.”181 Uluslararası alanda ise azınlıklardan söz edildiğinde
“etnik, dinsel, dilsel” olarak farklı olanlar kastedilir.182 Bu açıdan baktığımızda
Türkiye’nin 1927 tarihli ilk nüfus sayımına ana dil farklılığı bakımında giren gruplar
(Araplar, Arnavutlar, Acemler, Çerkesler, Kürtler, Tatarlar) ile Aleviler de azınlık
tanımlaması içerisinde değerlendirilebilir.
Türkiye’de azınlıkların hukuksal statüsü 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan
Antlaşması ile belirlenmiştir. Lozan’a göre Türkiye’deki azınlıklar tıpkı Osmanlı
millet sistemindeki gibi gayrimüslimlerle sınırlandırılmıştır. Bu sınırlama pratikte
başka bir sınırlamayı doğurmuştur. Lozan’ın gayrimüslimlere tanıdığı haklar
uygulamada sadece
İmparatorluğun en kalabalık azınlık grupları olan Ermeniler,
Rumlar ve Musevilere yönelik kısıtlı politikalarla kalmış ve diğer gayrimüslim
gruplara (örneğin Süryaniler, Nasturiler) yönelik eşitlikçi politikalar olmamıştır.183
78Okutan, age, s.169.
79Adnrews, Peter Alford, Türkiye’de Etnik Gruplar, Ant Yayınları, İstanbul, 1992.
80Oran, Baskın, Türkiye’de Azınlıklar, İletişim, İstanbul, 2004, s.47.
81 Oran, age, s.26.
82Oran, age.
83Oran, age, s.67.
57
Lozan Antlaşması gayrimüslimler dışındaki diğer etnik gruplara da kimi özgürlükler
getirmesine rağmen pratikte karşılığını bulamamıştır. Örneğin Antlaşma'nın 39.
maddesinde “resmi dilin varlığı kuşkusuz olmakla birlikte, Türkçe’den başka bir dil
ile konuşan Türk yurttaşlarına, yargıçlar önünde kendi dillerini sözlü olarak
kullanabilmeleri için gerekli kolaylıklar gösterilecektir” ifadelerine yer verilmiş ve
yine aynı maddede “herhangi bir Türk yurttaşının, gerek özel ya da ticaret
ilişkilerinde, gerek din, basın ya da her türlü yayın konusunda ve gerek toplantılarda,
herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir sınır konulmayacaktır”
denilmektedir.184 Türkçe’den başka dil konuşanlara getirilmesi beklenen bu haklar
herhangi bir hukuksal gelişmeyle sonuçlanmamıştır.
Etnik grupların eşit haklardan faydalandırılmamasına paralel olarak Türklük
tanımındaki etnik vurgular giderek güçlenmiş,
başta vatandaşlık politikası olmak
üzere diğer hukuksal düzenlemelerin belirleyicisi olmuştur. Etnik çeşitlilik Türklükte
temsil edilmeye çalışılmış ve Türklüğün tek yasal kategori olarak kullanılması her
alanda karşılık bulmuştur. Farkl etnik grupların Türklükte temsil edilişinin açık
örneklerinden birini Afet İnan’ın Atatürk’ün isteğiyle 1931’de yazdığı ve okullarda
okutulan Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabında görüyoruz. Bu kitabında Afet İnan
etnisite tartışmalarına şöyle açıklık getirmeye çalışır: “Bugünkü Türk milleti siyasi ve
içtimai camiası içinde kendilerine kürtlük fikri, çerkeslik fikri ve hatta lazlık fikri
veya boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır.
Fakat mazinin istibdat devirleri mahsülü olan bu yanlış tevsinler, birkaç düşman aleti,
mürteci beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir
hasıl etmemiştir. Çünkü, bu millet efradı da umum Türk camiası gibi aynı müşterek
maziye, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar.”185 İnan’ın yaklaşımında Türklük
dışındaki etnik fikirler politik olarak kriminalize edilmekte ve tüm etnik grupları
temsil eden kategori olarak Türklüğün içine “dahil” olmak aynı zamanda tüm
haklardan “eşit” ölçüde faydalanmak anlamına gelmektedir. Yine 1936 tarihli İlkokul
Programf nda Yurt Bilgisi dersinin hedeflerinin ilki şöyle tarif edilir:
184 Şimşek, Halil, Lozan’ın Getirdiği Statü ve Türkiye’de Azınlıkların Durumu, Hacettepe
Üniversitesi, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara, 2006, s.419
185Aktaran Üstel, Füsun, Makbul Vatandaşın Peşinde, İletişim, İstanbul, 2009, s.227.
58
“Millet mefhumunu ve Türk milletinin karakterini, ululuğunu, kudretini
çocuklara kavratmak, Türk milletini sevdirmek, saydırmak, Türk askerini ve
ordusunu sevdirmek, say d ırm ak .”186
Vatandaşlık hukuku kadar etnik politikaların ve Türkleştirmenin önemli bir boyutunu
da ekonomi oluşturuyordu. Türk milliyetçiliğinin önde gelen düşünürlerinden Yusuf
Akçura 1924 tarihinde Zonguldak Türk Ocağı’nda yaptığı bir konuşmasında söylediği
şu sözler bu meseleye nasıl yaklaşıldığı konusunda ipucu vermektedir: “Öteden beri
taşıdığım bir fikr-i sabit vardır: Türkiye’nin istiklali, ancak Türkiye’yi istismar eden
sermayenin Türk olmasıyla kaimdir. Diğer istiklal, ancak istiklal-i siyasi olabilir;
ancak ve ancak istiklal, istiklal-i iktisadidir.”187 Ekonominin Türkleştirilmesi ideali
elbette milliyetçi düşünürlerle sınırlı değildir. Dönemin İktisat Vekili olan Mahmut
Esat Bozkurt, “Türk hakimiyet-i milliyesi ancak ve ancak Türkiye hakimiyet-i ve
iktisadiyesine isnadla payidar olabilir” diyerek Cumhuriyet’in ekonomi politikasının
etnik bir zeminden hareket ettiğini gösterir.188
Ekonominin Türkleştirilmesi uygulamalarına birçok veçheden rastlamak
mümkündür. 189 1926’da çıkarılan Memurin Kanunumda memur ve müstahdem
olabilmek için aranan şartlara “Türk olmak” kriterini getirilir.190Devletin herkesi
“Türk” kabul edip ötesiyle ilgilenmediğini de söyleyemeyiz. Memurin Kanunumun 10.
maddesinde “her memurun bir sicili bulunur” hükmü getirilmekte ve bu maddenin A
bendinde “mezhep ve milliyet” kaydı tutulması gereken özellikler arasında yer
almaktadır.191 Etnik ve dinsel köken bilgisi devletin kaydını tutmak istediği
özelliklerdendir ve bu bilgilerin gerek görüldüğünde kullanıldığını da (örneğin Varlık
Vergisi uygulaması) rahatlıkla söyleyebiliriz. Memurin Kanununun kabulü sırasında
mecliste yapılan tartışmalarda kanun taslağını hazırlayan kurul adına söz alan
milletvekili Mustafa Faik şu sözleri söyler: “Efendim, memur olabilmek için Türk
olmayı şart koyduk. Memur olacak insan Türk o la c a k . Zaten Türklerin gayrısı da
memur olamaz.”192 1926’da Ticaret Bakanlığı İstatistik Şubesi tarafından tüm sigorta
şirketlerine
yollanan
anket
formunda
Türkleştirme
politikaları
açısından
186Aktaran Üstel, age, s.141.
187Aktaran Üstel, Füsun, Türk Ocakları (1912-10-931), İletişim, İstanbul, 2010, s.160.
188Ulugöl, age, s.89.
189Bu konuda bkz. Koraltürk, Murat, Ekonominin Türkleştirilmesi, İletişim Yayınları, İletişim,
İstanbul, 2011.
190“Memurin Kanunu”, Resmi Gazete, Sayı:336, Kanun no: 788, 31.03.1926.
191 age.
192Çağaptay, Türk Kimdir?, s.110.
59
kullanılabilecek bilgilerin toplandığı görülmektedir. Söz konusu ankette şirketlerden
“çalışan memur ve işçilerin önce aldıkları maaş kategorilerine göre ayrıntılı
dökümleri istenmekte, sonra her ücret dilimi içinde çalışanların ‘Müslüman Türkler’,
‘Gayri Müslim Türkler’ ve ‘Yabancılar’ olarak kendi içinde dağılımının belirtilmesi
istenmektedir.” 193 Bu
yöntemle
toplanan
bilgilerin
Varlık
Vergisi
(1942)
uygulamalarında da kullanıldığı bilinmektedir. Dönemin İstanbul Defterdarı Faik
Ökte “savaş koşullarında aşırı zenginleşen kimselerin isim listelerini, Ankara’dan
aldığı yazılı gizli emir doğrultusunda, benzer kategorilerin yardımıyla hazırlamıştır”194
ve bu bilgiler sermayenin Türkleştirilmesine rehberlik etmiştir.195
1932 tarihli Türkiye ’de Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler
Hakkında Kanun başlığında çıkarılan düzenlemeler emeğin Türkleştirilmesi açısından
kritiktir. Yasanın 1. maddesi şu şekildedir: “Türkiye Cumhuriyeti dahilinde aşağıda
gösterilen sanat ve hizmetler münhasıran Türk vatandaşları tarafından yapılır. Bu
sanat ve hizmetlerin Türk vatandaşı olmayanlar tarafından yapılması memnudur: A)
Ayak satıcılığı; çalgıcılık; fotoğrafçılık; berberlik; mürettiplik; simsarlık; elbise,
kasket ve kundura imalciliği; borsalarda mubayaacılık; Devlet inhisarına tabi
maddelerin satıcılığı; seyyahlara tercümanlık ve rehberlik; inşaat, demir ve ahşap
sanayi işçilikleri, umumi nakliye vesaiti ile su ve tenvir ve teshin ve muhabere
işlerinde daimi ve muvakkat işçilik; karada tahmil ve tahliye işleri; şoförlük ve
muavinliği; alelümum amelelik; her türlü müesseselerle ticarethane, apartman; han,
otel ve şirketlerde bekçilik, kapıcılık, odabaşılık; otel, han, hamam, kahvehane,
gazino, dans ve erkek hizmetçilik (garson ve servant); bar oyunculuğu ve şarkıcılığı.
B) Baytarlık ve kimyagerlik.”196Bu sektörlerde çalışanların büyük bir çoğunluğunun
azınlık nüfusun bireylerinden oluştuğu düşünüldüğünde yasanın kimleri işaret ettiği
açıktır. Yasanın hazırlanma sürecinde mecliste yürütülen tartışmalarda “memleketin
193Aktar, Ayhan, Varlık Vergisi ve ‘Türkleştirme’ Politikaları, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000,
s. 116.
194Aktar, age, s.116-117.
195Bu dönemde çıkarılan Soyadı Kanunu’da benzer düşüncelerle hazırlanmış maddelerden oluşmuştur.
Kanun’un 1.maddesi “her Türk öz adından başka soy adını da taşımaya mecburdur” deniliyor 3.
maddesinde ise “rütbe ve memuriyet, aşiret ve yabancı ırk ve millet isimler”in soyadı olarak
kullanılması yasaklanıyordu. Bkz. “Soyadı Kanunu”, Resmi Gazete, Sayı: 2741, Kanun no:2525,
02.07.1934. Devlet bir yandan Türkleştirme stratejileri uygularken bir yandan da köken kayıtlarıyla
etnik ve dinsel bilgiler toplamaktadır.
196“Türkiye’de Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkında Kanun”, Resmi
Gazete, 16.06.1932, Sayı:2126.
60
emniyeti” 197 gerekçesi ön planda olmuştur. Tüm bu sektörlerde yabancıların
çalışmasını yasaklayan kanun bu
dönemde azınlıkların yoğun bir biçimde
vatandaşlıktan çıkarılması uygulamalarıyla birlikte düşünülmelidir.198
3.2.3 Nüfus Politikaları: Mübadele, Göç ve İskan
İmparatorluğun yüksek nüfusa sahip gayrimüslim etnik gruplarından biri olan
Ermeniler 1915 tehciriyle büyük oranda azalmıştı. 1914 yılında 1 milyon 162 bin
169199 olan Ermeni nüfusu 1927 nüfus sayımlarına göre 64 bin 745200 olarak kalmıştı.
Ermenilerle birlikte ciddi bir nüfusa sahip diğer gayrimüslim etnik grup Rumlardı.
1914 sayımlarında İmparatorluk bünyesinde Rum nüfus miktarı 1 milyon 529 bin 170
idi.201 Rum nüfusun kitlesel olarak azalması 1920-23 arasında yapılan savaşlar ve 30
Ocak 1923’te Yunanistan ile imzalanan Türk ve Rum Nüfus Mübadelesine İlişkin
Sözleşme ve Protokol ile gerçekleşti. Sözleşme’nin 1.maddesi şu şekildeydi: “Türk
topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyrukları ile, Yunan
topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklarının, 1 Mayıs 1923
tarihinden başlayarak, zorunlu mübadelesine girişilecektir. Bu kimselerden hiçbiri,
Türk Hükümetinin izni olmadıkça Türkiye’ye, ya da Yunan Hükümetinin izni
olmadıkça Yunanistan’a dönerek yerleşemeyecektir.” 202 Sözleşmenin 2. maddesi
gereğince İstanbul’da oturan Rumlar ve Batı Trakya’da oturan Müslümanlar
mübadeleye dahil edilmiyordu.203 1920-1923 savaş döneminde yaşanan göçler ve
1923 sonrası mübadeleyle gerçekleşen nüfus hareketliliği sonucunda 1927 nüfus
sayımı verilerine Türkiye’deki Rumların sayısı 119,822’ye düşmüştü.204
Cumhuriyet’in 1920’lerdeki nüfus ve etnisite politikalarının odağında ağırlıklı
olarak Rumlar ve yurtdışından gelen Türkler oluşturmuştu. Mübadeleden sonraki
politikaların odağına Kürtler yerleşecekti. Özellikle 1930’larda Kürtlerin yaşadığı
bölgelere yapılan seyahatlerin sonucunda hazırlanan raporlar girişilecek politikaların
197T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Cilt 9, Birleşim:60, 04.06.1932, s.68.
198Çağaptay, age, s.113.120.
199Shaw, Stanford J., “The Otoman Census System and Population 1831-1914”, s.337. Behar, Cem,
Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye’nin Nüfusu, s.46.
200Tunçay, Mete, “Azınlıklar Nüfusu”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, C.6., İletişim,
s.1563.
201 Mutlu, Servet, “Late Ottoman Population And Its Ethnıc Distribution”, Nüfusbilim Dergisi,
Sayı:25, Ankara, 2003, s.18.
202Demirözü, Damla, Savaştan Barışa Giden Yol, İletişim, İstanbul, 2007, s.149.
203Demirözü, age, s.149.
204Tunçay, age, s.1563.
61
habercisi niteliğindedir. Bu raporlardan biri 1931 yılında Türk Ocakları müfettişi ve
Muş milletvekili Hasan Reşit ile Birinci Umum Müfettişliği tarafından hazırlanmıştır.
Söz konusu raporda şu ifadeler yer almaktadır: “Kürt lisanı dağ lisanıdır. Kürtlük
küçük küçük köyler halinde ve hatta dağlar içinde yaşadıkça Türk olamayacaktır.”205
Kürtlerin çok yönlü politikalarla Türkleştirilmesi isteğine birçok raporda rastlamak
mümkündür. Yine Birinci Umum Müfettişliği tarafından hazırlanan 1937 tarihli başka
bir raporda da konuyla ilgili şu ifadeler yer almaktadır:
“Kürtlük meselesi: Bu meseleyi uzun boylu tasriha, yolculuğum anında acele
surette hazırladığım bu notumun hacmi müsait değildir. Bununla beraber,
böyle bir mesele olduğunu büyüklerimizin de kabul edeceklerini umarım.
Öyle ise, bir temsil işi ile karşılaşıyoruz. Daimi idare ve adliye makinasının
göstereceği intizam ve hakkaniyet, bir bölge halkını munis bir hale getirebilir
ve hiçbir propagandaya kapılmamış bir azlığı zamanla temsile yarayabilirse
de, temsil işinin daha çabuk yapılması, milli duygu propagandasının
önlenmesi kanaatindeyim. Bunun için: a) Şark halkından ele başı olanların,
propagandacılarla münasebeti hissedilenlerin, köyleri tahrip edilip etrafa
dağılanların, herhangi bir surette gayri memnun hale gelmiş bulunanların,
silahla hükümete karşı gelmiş, adli cezasını çekmiş ve kurtulmuş olanların,
ceza mahiyetinde olmamak, Doğu vilayetlerinde ilgisi kalmamak üzere, Batı
vilayetlerimize n a k li. b) Türk muhacir getirtilerek, muayyen sahalara
yerleştirilmesi (... ) c) Gerek vilayetlerimizin bazısında, idari tedbirle
köylerden çocuk toplamak, ana ve babasından iaşesi temin ettirilmek suretiyle,
kurula gelmekte
olan pansiyonlu
mektepleri,
mefkureci
ve kuvvetli
muallimlerin idaresinde olmak üzere kanunileştirip, Türk kültürü ve temsil
esasına müstenit okutma y a p m a k .”206
Bu yaklaşım ve öneriler 1920’lerin sonları ve 1930’lar boyunca uygulanan nüfus,
iskan ve etnisite politikalarının çerçevesini oluşturmaktadır. Bu politikalar şu başlıklar
altında özetlenebilir: Asayiş açısından sorunlu görülenlere yönelik şiddetli adli ve
cezai yaptırımlar uygulanması, Kürt nüfusun zorunlu olarak batıdaki illere nakli,
Kürtlerden boşalan yerlere Türk nüfusun yerleştirilerek burada Türk kültürünün
hakim hale getirilmesi, Kürt çocukların yatılı okullara yerleştirilerek Türkleştirilmesi.
205BCA (Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi) 30.10.0.0 / 96C / 27.12.1931.
206Koçak, Cemil, Umumi Müfettişlikler (1927-1952), İletişim, İstanbul, 2010, s. 100-101.
62
Bu kaygılarla ilk İskan Kanunu 31 Mayıs 1926 tarihinde çıkarılmıştır. Söz
konusu kanunun ikinci maddesinde Türklük bir kriter olarak kullanılır: “Türk harsına
dahil olmayanlarla...siyasiye ve askeriye müstesna olmak üzere cinayetle mahkum
olanlar... anarşistler, casuslar, çingeneler ve memleket haricine çıkarılmış olanlar
kabul edilmezler.”207 Kanunun üçüncü maddesi ise Kürt nüfusunu işaret etmektedir:
“Dahili memleketteki seyyar aşiretlerle alelumum göçebelerin ve sıhhi esbap
dolayısıyla nakli icap eden veya ormanlar ormanlar dahilinde vasıtai maişetten
mahrum bulunan köylerin münasip ve müsait mahallere nakil ve iskanları ve evleri
çok
dağınık
olan
bazı
köylerin
münasip
merkezler
etrafında
teksifi
ve
casusluklarından şüphe edilen eşhasın hudutlardan uzaklaştırılması” kararlaştırılır.
“Göçebe” terimi dönemin politik dilinde Kürtler ve zaman zamanda Çingeneleri ifade
etmek için kullanılan bir örtmecedir.”208Maddenin belirsizliği mecliste tartışmalara
neden olur. Trabzon vekili Rahmi Bey’in itirazı şu yöndedir: “Efendim, ‘Ormanlar
dahilinde
vasıtai
maişetten
mahrum
bulunan
köylerin
münasip
mahallere
nakillerinden’ bahsediliyor. Nakil muamelesi bu gibi köy halkının rıza ve muvafakati
ile mi olacak, yoksa resen hükümetçe mi yapılacak? Bunu anlamak istiyorum. Bir de
«casusluklarından şüphe edilen eşhasın hudutlardan uzaklaştırılması » deniliyor.
Bunlar bir şüphe üzerine mi çıkarılacaktır, yoksa mahakimi umumiyeden bir hüküm
alarak mı çıkarılacaktır? Bu hususta bizi tenvir buyursunlar.”209Kanunun hazırlayıcı
Dahiliye vekili Cemil Bey (Cemil Uybadın) bu soruyu şöyle yanıtlar: “Bu kayıt o
kabil köylerin geçinebilecekleri yerlere naklini istihdaf ediyor. Halk aç kaldığı bir
yerden
iyi
geçineceği
yere
nakledilmeyi
bittabi
tercih
eder.
Hudutlarda
casusluklarından şüphe hasıl olan eşhas mahkemeye verilince, şüpheyi teyit edecek
vesaik varsa zaten mahkûm olur. Hudutlardan uzaklaştırmaya hacet yoktur.”210Kanun
uzun vadeli bir iskan politikasına temel hazırlamak amacıyla hazırlanmıştır ve Cemil
Bey “bu kanun devletin iskân hakkındaki umumî siyasetim tespit eden bir kanundur,
bir seneye münhasır değildir”211 sözleriyle kanunun projeksiyonunu açıklar. Beşinci
madde sadece çingenelerle ilgilidir: “Türk tabiiyetinde bulunan çingeneler münasüp
mahalde ikamet ettirileceği gibi, ecnebi tabiyetinde bulunanlar da hudut dışarısına
207“İskan Kanunu”, Kanun no:885, 31 Mayıs 1926, Düstur, 3.Basım, C.7., s.1441.
208 Çağaptay, Soner, “Türklüğe Geçiş: Modern Türkiye’de Göç ve Din”, Vatandaşlık ve Etnik
Çatışma, s.96.
209T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre:2, Cilt 25, 110.İçtima, 30.05.1926, s.649.
210T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre:2, Cilt 25, 110.İçtima, 30.05.1926, s..649.
211 T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre:2, Cilt 25, 110.İçtima, 30.05.1926, s..650.
63
çıkarılırlar.” Burdur vekili Hüseyin Baki Bey Türk vatandaşlığına giren çingenelerin
durumunu tartışmaya açar: “Efendim, daha altı ay evvel ecnebi tabiyetinde olan
çingeneler biliyorum, Türk tabiyetine geçiyoruz diye nüfusa kaydoldular, şuraya
buraya iskân olundular. Fakat bunlar yine eski melanetlerinde devam ediyorlar.
Bunlara bir müddet verilsin. Yani bunlar ne vakitten itibaren Türk tabiyetine girmiş
olarak kabul olunacaktır? Çünkü bunlar fenalık yapıyorlar, asayişi ihlâl ediyorlar.
Sonra hasat zamanında, zürram bulunmadığı zamanlarda evleri soyuyorlar.” 212
Dahiliye Vekili’nin cevabı şu şekildedir: “Ecnebi tabiyetinde olarak memleketin bazı
taraflarında gezenler varki, bunların iskânı arzu edilmiyor. Bunlar bittabi hudut
haricine çıkarılacaktır.”213 Çingenelerle ilgili tartışmanın esas hedefi tüm çingenelerin
tehcir edilmesi yönündedir. Aydın vekili Tahsin Bey ile Dahiliye Vekili arasında şu
tartışmada bu açıkça dile getirilir:
“Tahsin Bey: “Beyefendi! Bunların bir kere tabiiyeti kabul edilmiştir. Bunlar
hakkında ne yapılacaktır.”
Dahiliye vekili Cemil Bey: “Onlar iskân edilecek.”
Tahsin Bey: “Bunlar İran çingeneleridir ki, en şenî eşkıyalardır. Bunlar çocuk
öldürürler, adam öldürürler, her şey yaparlar, kabili ıslah kimseler değildir.
Bunları memleketten kovmak lâzımdır.”
Dahiliye vekili Cemil Bey: “Efendim, o dedikleriniz ecnebi tabiiyetinde
bulunanlardır ve derhal hudut haricine çıkarılacaklardır.”
Tahsin Bey: “Fakat bunlar maalesef Türk tabiiyetini ihraz etmişler ve sicille
kaydolunmuşlardır. Bunlar hakkında ne muamele olacaktır. Bunlar def olup
gitmelidir.”214
Tartışma burada sonlanır ve kanun kabul edilir. Bu kanun hem dışarından gelen
muhacirlerin iskânında hem de yurt içinde güvenlik açısından sorunlu görülen nüfus
gruplarının yerlerinin değiştirilmesinde oldukça işlevsel olarak kullanılmıştır.
Rumlardan boşalan köylere Türkler ve Türklerin yoğunluklu olarak yaşadığı bölgelere
de birçok Kürt aşireti iskan edilmiştir.215 Ayrıca kanundan hareketle casusluk
212T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre:2, Cilt 25,
110.İçtima,
30.05.1926,
s.650.
213T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre:2, Cilt 25,
110.İçtima,
30.05.1926,
s.650.
214T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre:2, Cilt 25,
110.İçtima,
30.05.1926,
s.650.
215Örneğin 1933 tarihli belgede “Tokat ilinde Rumlardan kalan Gerdikan ve Sarıtarla köylerine Gaygel
Türk Aşireti'nin, Türk köylerine Bazikli Kürt Aşireti'nin yerleştirilmeleri” kararı yer almaktadır. BCA
30.18.1.2./41.81.11. / 04.05.1927.
64
şüphesiyle yaşadıkları yerleri değiştirilenler olduğu gibi216yurtdışına çıkarılanlar da
olmuştur.217
Çeşitli yer değiştirmelerine rağmen
1926 İskan Kanunu'nun Kürtler
konusunda kitlesel bir iskan pratiğine dönüştüğünü söylenemez. 218 1926-1932
arasında mübadeleye göre iskan edilenlerin sayısı 499,239 iken büyük oranda
Kürtlerden oluşan “şarktan garbe nakledilenler”in sayısı yalnızca 2,774 olmuştur.219
Kanun büyük oranda Türk-Yunan mübadelesi ile gelenler, büyük oranda İran ve
Rusya’dan olmak üzere yurtdışından gelen göçmenler için kullanılmıştır. Bu kanunla
gerçekleştirilen
iskanlardan
bazıları
şunlardır:
1927’de
Romanya’dan
gelen
göçmenler Ankara’nın Polatlı kazasına 220; yine 1927’de Yugoslavya’dan gelen
göçmenler Balıkesir’e221; 1931’de Aydın, Karakeçili, Korzun ve Sarıkeçili aşiretlerine
mensup göçebeler Niğde'ye yerleştirilmiş222; yine 1931’de İran’dan gelerek iltica eden
ve 405 aileden oluşan Halikanlı Aşireti batı illerine iskan edilmiş223; 1933 yılında
Tokat ilinde Rumlardan kalan Gerdikan ve Sarıtarla köylerine Gaygel Türk aşiretinin,
boşalan Türk köylerine ise Bazikli Kürt aşiretinin iskanları gerçekleştirilmiştir.224Bu
dönemde asayiş gerekçeli kitlesel iskanların gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Örneğin
1932’de “Çorum ve Yozgat ili sınırındaki Aygar dağının sarp ve yolsuz bölgesinde
oturan Kürt ırkına mensup 440 kişinin uygun bölgelerde yerleştirilmesi”225 kararı ve
1933’te “ Sason ve Mutki (Batman-Bitlis, y.n.) mıntıkasında oturan ve memleketin
asayişini bozmağa yeltenen 350 ev halkının Trakya'ya nakil ve yerleştirilmeleri”
kararı alınmıştır.226
1930’lar nüfus, iskan ve etnisite politikaları açısından son derece radikal
politikaların uygulandığı yıllar olmuştur. Dönemin dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras
1930’da Cenevre’de Milletler Cem iyetinin Britanyalı temsilcisine söylediği şu sözler
söz konusu politikaların hedeflerine işaret etmesi bakımından dikkate değerdir: “Türk
216Örneğin 1927’de Ayvalık’ta yaşayan Hüseyin isimli bir kişi “casus olmasından şüphe edilerek
Sinop” yerleştirilmiştir. BCA 30.18.1.1./24.28.8. / 04.05.1927.
217 Örneğin 1928’de “Türkiye'de Bolşevik Rusya aleyhtarlığı yaparak İngiliz ve Fransızlar hesabına
casusluk yapan Beyaz Rus mültecilerin sınırdışı edilmesi” kararı alınmıştır. BCA 30.18.1.1./ 27.72.16 /
04.01.1928.
218Çağaptay, age, s.97.
219İskan Tarihçesi, Hamit Matbaası, İstanbul, 1932, s. 137.
220BCA 30..10.0.0 / 81.530..7. / 8/2/1927
221 BCA 30..10.0.0/ 24.23..6./ 13/4/1927
222BCA 30. .18.1.2/ 22.57..2./ 2/8/1931
223BCA 30..10.0.0 / 116.808.. 17./ 10/9/1931
224BCA 30..18.1.2 / 41.81..11. / 5/11/1933
225BCA 30..18.1.2 / 25.2..1./ 3/1/1932
226BCA 30.18.1.2./ 39.62.13. / 12.09.1933.
65
hükümetinin Kürt politikası şimdilik, düzeni korumaya yönelik bir askeri işgalden ve
nüfusun tamamen, kat’i suretle silahsızlandırılmasından ibarettir. Gelecekte Kürtleri
kitlesel bir Türk nüfusu içinde boğacak yoğun bir sömürgeleştirme ihtimaliyle karşı
karşıya kalınabilir.”227 Aras’ın Kürtlerle ilgili sözünü ettiği kitlesel iskan hareketi
1934 yılında çıkarılan 2510 sayılı İskan Kanunu ile gerçekleştirilecektir. 1934 yılında
çıkarılan 2510 sayılı İskan Kanunu228 kapsamı ve hazırlanışıyla Cumhuriyet tarihinin
en kapsamlı iskan kanunudur. Kanun geniş çaplı bir Türkleştirmeye ve bu yönde
uygulanabilecek bir iskan politikasına zemin hazırlamaktadır. Kanun’un bu bağlamda
anlaşılabilecek 1. 2. ve 4. maddesi şu şekildedir:
“Madde 1 — Türkiyede Türk kültürüne bağlılık dolayısile nüfus oturuş ve
yayılışının, bu kanuna uygun olarak, İcra Vekillerince yapılacak bir programa
göre, düzeltilmesi Dahiliye Vekilliğine verilmiştir.
Madde 2 — Dahiliye Vekilliğince yapılıp İcra Vekilleri Heyetince tasdik
olunacak haritaya göre Türkiye, iskân bakımından üç nevi mıntakaya ayrılır. 1
numaralı mıntakalar : Türk kültürlü nüfusunun tekasüfü istenilen yerlerdir. 2
numaralı mıntakalar: Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakil ve
iskânına ayrılan yerlerdir. 3 numaralı mıntakalar : Yer, sıhhat, iktisat, kültür,
siyaset, askerlik ve inzibat sebeplerile boşaltılması istenilen ve iskân ve ikamet
yasak edilen yerlerdir.
Madde 4 — A : Türk kültürüne bağlı olmıyanlar, B : Anarşistler, C : Casuslar,
Ç : Göçebe çingeneler, D : Memleket dışına çıkarılmış olanlar Türkiyeye
muhacir olarak alınmazlar.”229
İskan Kanununun özellikle Türk olmayan Müslümanları, açıkça ifade edilirse
Kürtleri hedef aldığı genel olarak kabul görmüş bir tespittir.230 1935’te çıkartılan
Tunceli Vilayeti İdaresi Kanunu ve akabinde 1937-38’de gerçekleşen Dersim
harekatları bu tespiti destekler niteliktedir.231 Müslüman bir halk olarak Türklüğe
227 Çağaptay, age, s.97.
228 Söz konusu kanun hakkında geniş bir tartışma için bkz. Yardımcı ve Aslan, age.
229“İskan Kanunu”, Kanun No: 2510, Resmi Gazete, Sayı:2733, 21.06.1934.
230Bununla birlikte, Dilek Güven, kanunun sadece Türk olmayan Müslüman azınlığı değil, gayrimüslim
azınlıklara yönelik politikaları da içerdiğini savunur. Ona göre 1934 Trakya Olaylarını tetikleyen de
yine İskan kanunudur. Kanunun 2. Maddesi uyarınca asimilasyona tabi olabilmeleri için devletin uygun
gördüğü yerde iskan edilmeleri mümkündü ve bu madde Trakya’daki Yahudilerin sürülmesinin meşru
zeminini de oluşturur. Fakat, hükümet yasal otoritesini kullanmak yerine Yahudi azınlığı korkutarak
kendi inisiyatifleriyle yerleşim yerlerini terk etmelerini sağlamayı tercih eder. Güven, age, s. 123-127.
231İskan Kanunu ve Dersim harekatları arasındaki ilişkiyi anlamak açısından Şükrü Kaya ve İsmet
İnönü’nün raporları önemli veriler sunar. Şükrü Kaya, 1931’de Dersim ve çevresini dolaştıktan sonra
66
asimile edilebileceği varsayılmış ancak Türkleştirme politikalarına direnmiş olan
Kürtler, mecburi iskan uygulamalarıyla bastırılamayınca 1937-38 tarihlerinde Dersim
merkezli bir katliama maruz kalmışlardır.232 22 Temmuz 1937 yılında İran Eski Rus
Konsolosu B. Nikitine’nin The Times gazetesine gönderdiği mektup tam da bu
duruma dikkat çeker. Mektupta konuyla ilgili şu ifadeler yer alır: “Mezkur havalide
oturan Kürtler ırk, dil, din, örf ve adet ve sosyal bünye bakımından Türk
komşularından tamamen ayrıdırlar. (...) Kürtlerin, terbiyeye muteriz olduklarını iddia
etmek hatadır. Filhakika Kürtlerin karşı
durdukları
şey,
sadece Türkleşme
keyfiyetidir.”233
1934
İskan Kanunu Çingene ve Ermeni nüfusu da etkilenmiştir. Çingene ve
Ermenilerin iskanlarında daha çok asayiş kaygısı ve güvenlik gerekçeleri hakimdir.
Bu bağlamda 1937’de “Denizli nüfusuna kayıtlı 26 evde 159 nüfus çingenenin nakil
ve iskanları”234 gerçekleştirilmiş; 1938’de “Akşehir'in Yeniköy nüfusunda kayıtlı 8
evde 33 nüfustan ibaret gezginci çingenelerin aynı ilçe dahilindeki köylere
yerleştirilmeleri”235 kararlaştırılmış; 1940 yılında ise “Çanakkale Vilayetinin Eceabat
kazasına bağlı Behramlı köyünde oturan ve bulundukları yerde bırakılmaları askeri
bakımdan caiz görülmeyen ilişik listede isimleri yazılı 25 hanede 125 nüfus
çingenenin
adı
geçen
vilayetin
iç
bölgelerinde
serpiştirilmek
suretiyle
yerleştirilmeleri” 236 kararı alınmıştır. 1936’da “Ermeni emellerine hizmet ettiği”
gerekçesiyle
Diyarbakırlı
bir
aile
Çorum’a yerleştirilmiştir. 237 1938’de
ise
“Kayseri'nin Efkere köyünde oturan Ermenilerin, askeri tesisat ve garnizonların
kullandığı yerlerden uzak bir mahalle nakilleri” 238 gerçekleştirilmiş;
1942’de
kaleme aldığı raporda Dersim’in ıslahının acil ve zaruri olduğunu, ertelemenin devlete zarar vereceğini
belirtir. Bkz. Kaya, Şükrü. “Dersim Raporu”, Belgelerle Dersim Raporları içinde, Bulut, Faik,
Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 1991, s. 148-162. Bu raporu takiben dört ay sonra, 2510 sayılı İskan
Kanunu teklifi ilk kez meclise sunulur. Kanunun yürürlüğe girdiği 1934’ten bir sene sonra, bu sefer
İsmet İnönü’nün kaleme aldığı “Kürt Raporu”, 1935 Tunceli Vilayeti İdaresi Kanunu’na zemin
hazırlar. Aktaran Bilmez, B., Kayacan, G., & Aslan, Ş. Dersim 38’i Hatırlamak: Toplumsal Bellek,
Kuşaklararası Aktarım ve Algı, Tarih Vakfı, İstanbul, 2011.
232Bununla ilgili olarak bkz. (Der) Aslan, Şükrü, Herkesin Bildiği Sır: Dersim, İletişim, İstanbul,
2010. Aygün, Hüsetin, Dersim 1938 ve Zorunlu İskan, Dpnot, Ankara, 2009. Çem, Munzur,
Tanıkların Diliyle Dersim 38, Peri, İstanbul, 2010.
233BCA 30.10.00 /19A / 02.08.1937.
234BCA 30..18.1.2 / 74.32..14. / 20/4/1937
235BCA 30..18.1.2 / 83.32..7. / 16/4/1938
236BCA 30.18.1.2. / 11 / 03.02.1940. Kanun’da yer alan “kültür” kavramının genişliği de benzer
uygulamalara zemin hazırlamıştır. Örneğin 1938 yılında Kanun’dan hareketle “Türk kültürüne bağlı
olmayan 75 kişi vatandaşlıktan çıkarılmıştır.” BCA 30.18.1.2. / 447 / 07.07.1938.
237BCA 30..18.1.2 / 68.77..9. / 22/9/1936
238BCA 30..18.1.2 / 84.79..8./ 6/9/1938
67
“Mardin'in İbrahimiye köyünde oturup gezici tütün satıcılığı yapan Ermeni Bedros
oğlu Agizar ile karısı ve kızının şüpheli durumları sebebiyle hudut bölgesinden
alınarak Çorum'a iskanları”239 kararlaştırılmıştır.
Yer değişimleri açısından iskan kanunlarının uygulanmasında belli bir
başarıya erişilmiş olmasına rağmen, asimilasyon ve Türkleştirme açısından zorunlu
iskan uzun vadeli sonuçlar üretmemiştir. Etnik ve coğrafi aidiyetlerin bu politikalarla
ortadan kaldırılabildiğini söyleyemeyiz. 1947 yılında zorunlu iskana tabi olan
kişilerin memleketlerine geri dönmesi önündeki engeller kaldırıldığında ezici bir
çoğunluk eski yerleşim yerlerine geri dönmüştür.240
3.2.4 Çok Partili Dönemde Etnik Politikalar
II. Dünya Savaşı sonrasında dünya çapında faşist rejimlerin çözülmesi ve antikomünist atmosferin ortaya çıkması önemli bir paradigma değişimini göstermektedir.
Bu dönemde, Batılı demokrasilerin yanında yer alma çabasındaki CHP azınlık
politikalarında bir değişime giderek Türk kimliğine yönelik yaklaşımları faşist
ideolojilerden ayrı tutmaya gayret eder. .1946’da Tek Parti iktidarının sona ermesiyle
birlikte demokratikleşme sürecine girildiği yönündeki algı, etnik gruplara yönelik
politikalarda bir liberalleşme beklentisi yaratır.241 Ancak söylem ve pratiklere
baktığımızda etnisite politikalarında bir sürekliliğin olduğunu söyleyebiliriz.242
Demokrat Parti döneminin en önemli gelişmesi, popüler bir milliyetçilik
oluşumunun başlamasıdır. Soğuk Savaş’ın yarattığı anti-komünist dalga, popüler
milliyetçi söylemi belirleyen önemli etkenlerden biri olarak karşımıza çıkar. Tek Parti
dönemi muhalefetinin unsurlarından milliyetçi-muhafazakar reaksiyonerlik, söz
konusu popüler milliyetçiliğin üreticisi konumuna yerleşir. Cumhuriyetin kuruluş
döneminden kalma bir alışkanlık olarak düşman imgesinin azınlık kimliklerinden
üretilmesi, “Rum, Ermeni, Dönme, Yahudi” gibi isimlerin sıfatlaşarak solcuları
damgalamakta kullanılmasına kaynaklık eder. Kentleşmenin getirdiği toplumsal
sorunlar siyasal ve etnik açıdan azınlığı oluşturan gruplara mal edilir. Türkçülük ve
239BCA 30..18.1.2 / 98.38..12. / 5/5/1942
240İlhan Tekeli, buna olanak tanıyan 5098 sayılı Kanunla birlikte 25.831 kişiden 22.516’sının Doğu
Anadolu’daki yerleşimlerine geri döndüğünü belirtir. Tekeli, İlhan, “Osmanlı İmparatorluğu’ndan
Günümüze Nüfusun Zorunlu Yer Değiştirmesi ve İskan Sorunu”, Toplum ve Bilim, Sayı:50, İstanbul,
1990. s 64.
241 Güven, age, s. 146-148
242Bora, Tanıl, “Türkiye’de Milliyetçilik ve Azınlıklar”, Birikim Dergisi, sayı: 71-72, İstanbul, 1995,
s. 38.
68
Türk-İslamcı popülizminden beslenen sağ popülist milliyetçilik, dönemin kırsal-taşra
kökenli kuşağına hitap ederek Batılılaşmanın simgesi ve ajanları olarak yaftalanan
azınlıkları hedef haline dönüştürür.243Döneme egemen olan anti-komünist milliyetçi
damarın milliyetçilikle ilişkisinin anlaşılmasında, sendikal örgütlenmeler ve işçi
sınıfının “benimsediği” milliyetçi söylem önemli bir yer tutar. Cumhuriyetin ilanını
takip eden dönemden 1940’ların ortasına kadar, işçiler ve işçi örgütlenmeleri
milliyetçiliğin toplumsallaştırılmasında sosyolojik bir aktör olarak görülür. Demokrat
Parti döneminin popüler milliyetçi söyleminin yoğunlaştığı döneminde ise sendikal
örgütlenmeler, anti-komünist mücadelenin bir parçası olarak yapılandırılır. Bu
bağlamda sınıf bilincine karşı bir içerikle şekillendirilen anti-komünist milliyetçilik
yaklaşımı, “milli menfaat” söylemi vasıtasıyla sendikalar üzerinde hegemonyasını
kurar. Ancak Türk-İş sendikasının tek işçi örgütlenmesi olmaktan çıktığı 1967’de
DİSK’in kuruluşuyla birlikte, işçi sınıfına hakim olan milliyetçi söylem yerini giderek
sınıfsal içerikli söylemlere bırakabilmiştir.244
Milliyetçi-muhafazakar görüşün 1940’lardan 1970’lere uzanan evresinde
antisemitizm temel yapı taşlarından birini oluşturur. Türkiye’de antisemitizm,
Yahudilere yönelik bir seferberlikten çok sağ popülist ve anti-komünist bir
ajitasyonun
tezahürü
olarak
ortaya
çıkar.
1950’ler
itibariyle
popülerleşen
antisemitizm, dönemin hızlı modernleşme ve kapitalistleşme sürecinin geleneksel
kültür ve orta sınıf üzerinde yarattığı tahribat üzerinden şekillenir. Geleneksel orta
sınıfın, hızlanan kapitalistleşmeyle birlikte toplumsal konumunu kaybetmeye ve
mülksüzleşmeye yönelik tepkisi, kapitalizmin bir Yahudi icadı olarak sunulmasıyla
birlikte muhafazakar ve faşizan bir kanala aktarılmış olur.245
Demokrat Parti’nin Türk tanımı ve gayrimüslim azınlıklara yaklaşımı, en
azından vaatler düzeyinde Tek Parti dönemiyle benzeşir. DP programının genel
ilkeler bölümünün 13. maddesi bu benzerliği ortaya koyar: “Vatandaşlar arasında
243Bora, age, s. 39-41.
244Akkaya, Yüksel, “Korporatizmden Sendikal İdeolojiye, Milliyetçilik ve İşçi Sınıfı”, Modern
Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 4., İletişim, İstanbul, 2008, s. 836. Bu dönemden sonra da, elbette,
DİSK’le rekabet halindeki Türk-İş sendikası, devletin gözündeki meşruiyetini korumak açısından,
milliyetçi söylemin taşıyıcısı olmaya devam etmiştir. Türk-İş sendikasının “rejimin teminatı” olduğu
düşüncesi, içinde bulunduğu dönemlerin egemen söylemlerine eklemlenmesiyle kendini gösterir. Her
fırsatta sınıf mücadelesinin karşısında yer aldığını, milliyetçi olduğunu dile getiren sendika, 80
döneminde Atatürkçü bir milliyetçilik ideolojisi benimserken, doksanlarda uluslararası sermaye ve
Avrupa Birliği karşısında ulusal çıkarları savunan bir söyleme geçiş yapmıştır. AB’ye yönelik
itirazların temelinde de Kıbrıs sorunu, Ermeni soykırımı iddiaları, Kürt sorunu gibi “hassas”
mevzulardaki milliyetçi tavır bulunmaktadır. S. 837-839.
245Bora, age, s. 42-43.
69
müşterek bir tarihin yarattığı kültür ve ülkü birliğine dayanan ve her türlü ayırıcı
temayülleri
reddeden
bir
milliyetçilik
telakkisine
bağlıyız.
Partimiz,
bütün
vatandaşları, din ve ırk farkı gözetmeksizin, Türk sayar ve Türk olmanın bütün
haklarına sahip tanır. Kanuni vazifelerini yerine getiren her yerde iyi bir yurttaş gözü
ile bakarız. Bu ana görüşlerin tatbikatta da yer bulmasına dikkatle çalışacağız.”246
Türklük eksenli bir vatandaşlık tanımlaması hala geçerlidir. Yeni hükümetin liberal
politikaları da gayrimüslimler açısından umutlu bir hava yaratmıştır. Nitekim bu
dönemde hükümetin uygulamaları, devlet elitlerinin azınlıklara karşı daha hoşgörülü
bir politika izlediği görünümü verir. Bununla birlikte 1953 ortalarında Demokrat Parti
hükümeti azınlıklara yönelik hoşgörülü tavrını bir kenara bırakarak gayrimüslim
cemaatlerin faaliyetlerini kısıtlamaya başlar.
1954’e gelindiğinde ise Kıbrıs
meselesinin şiddetlenmesiyle Parti’nin gayrimüslimlere yönelik toleransı tamamen
ortadan kalkar.247 DP döneminde azınlıklarla ilgili en önemli adım, 27 Mayıs 1955
tarih ve 6581 sayılı Azınlık Okulları Türkçe ve Kültür Dersleri Öğretmenleri
Hakkında Kanun ile olmuştur. Kanun’da azınlık okullarında Türkçe ve Kültür
derslerinin maarif vekâleti tarafından tayin edilmesi ve bu derslerin Türk
öğretmenlerince
okutulması
kararlaştırılmıştır.
Kanun’un
birinci
maddesi
şu
şekildedir: “Azınlık okullarının Türkçe ve Türkçe kültür dersleri Maarif Vekaleti
teşkilar kanunlariyle muayyen kadrolara, memurin ve barem kanunlarına göre tayin
edilen öğretmenler tarafından tedris olunur.” 248 Bu kanun ile ilgili çalışmalar
içerisinde yer alan Edirne milletvekili Cemal Köprülü’nün kanunla ilgili sözleri Tek
Parti dönemindeki söylemleri güçlü bir biçimde hatırlatır: “Azınlık okullarında Türk
kültürünü yaymak gibi çok mühim bir vazife ifa eden Türkçe ve Türkçe Kültür
dersleri öğretmenleri kıdem zammı, emeklilik gibi tabii ve zaruri haklardan mahrum
bulunmakta, bu mesleğe girdikleri andan ayrıldıkları ana kadar aynı maaşı almakta ve
herhangi
bir barem
derecesine tabi
olmaksızın
çalışmaktadırlar.
Alelümum
öğretmenlerimizin demokrasimizin gelişmesinde büyük hizmetler ifa etmeleri pek
246Rıfat N. Bali, “Çok Partili Demokrasi Döneminde Varlık Vergisi Üzerine Tartışmalar”, Tarih ve
Toplum, Sayı: 165, İstanbul, 1997, s. 48.
247 Güven, age, s. 155-156. ve 159-162. DP’nin azınlıklara yönelik bu tutum değişikliğinde, genel bir
otoriterleşme eğiliminin payı büyüktür. 1950’lerin ikinci yarısı, DP’nin ağırlaşan ekonomik zorluklarla
yüzyüze kaldığı ve hem muhalefeti, hem de basını susturduğu bir dönemdir. Özellikle 6-7 Eylül
Olayları, hükümetin muhalefeti bastırmak, basın özgürlüğünü ve öğrenci hareketlerini engellemek
amacıyla kullandığı bir bahane haline gelmiştir. s. 187.
248“Azınlık Okulları Türkçe ve Türkçe Kültür Dersleri Öğretmenlikleri Hakkında Kanun”, Resmi
Gazete, No:9013, Kanun no: 6581, 25.05.1955.
70
tabiidir; vazifeleri, resmi okullarda çalışan meslektaşlarının görmekte oldukları
vazifelerden daha güç ve daha mesuliyetli olan azınlık okulları öğretmenlerinin ise
azınlık vatandaşlarımıza Türkçemizi ve Türk kültürünü sevdirerek benimsetmek gibi
ayrıca mühim vazifeleri de vardır.”249Her ne kadar Demokrat Parti dönemiyle birlikte
Türkleştirilmesine yönelik politikaların dozajı azalmuş gibi görünse de, 6-7 Eylül
O laylarina yönelik hükümet politikaları aksine işaret eder. Dilek Güven, 6-7 Eylül
1955’te, gayrimüslim azınlığa yönelik olarak tezahür eden saldırıların, yağmaların ve
tehditlerin, basitçe Kıbrıs’ta yaşananlara yönelik tepkilerden doğmuş bir hareket
olmadığını savunur. Kıbrıs sorunu, gayrimüslimleri ülkeden çıkarma çabasının
sürdürüldüğü bir dönemde ortaya çıkan bir fırsat olarak görülmüştür. Keza 6-7 Eylül
Olayları’yla
gayrimüslim
azınlığın
ekonomik
gücü ve
cemaat yaşantısının
zayıflatılması hedeflenmiştir.250
1950'lerden itibaren refah devleti anlayışının devreye girmesiyle, iskan
politikalarında önemli bir değişim görülür. Uluslar arası gelişmelerin etkisinde olmayı
güden bir devlet, artık nüfusun zorunlu yer değiştirmesini halkın refahıyla
temellendirmek zorundadır.
İlhan
Tekeli,
bu
dönemde
ortaya
çıkan
iskan
uygulamalarının bu sebeple üç başlık altında toplanabileceğini savunur: Dışarıdan
gelen Türklerin yerleştirilmesi, ekonomik kalkınma planları sebebiyle yaşanan iç
göçlerin düzenlenmesi ve doğal afetlerden kaçınmak için yapılan yer değiştirmeleri.251
Nitekim bu doğrultuda 1951’de “ 1950-1951 yıllarında Bulgaristan'dan gelen ve
gelecek olan göçmenlerden 32 000 ailenin iskanına ait planın uygulanması”252; yine
aynı yıl “Bulgaristan'dan 1950 yılı başından itibaren serbest göçmen vizesiyle gelen
Türklerin göçmen kabul edilmeleri, iskan muamelesine tabi tutulmaları ve gelecek
olanlara da göçmen vizesi verilmesi”253 kararlaştırılır. 1952’de “Doğu Türkistan'dan
Hindistan, Pakistan ve Suudi Arabistan'a sığınmış olan 1850 Türk'ün iskanlı göçmen
olarak yurdumuza kabulleri”254; 1954’te “aslen Türk olup halen Yemen'de bulunan 91
ailenin
iskanlı
göçmen
olarak
yurda
kabulleri” 255 bu
dönemdeki
iskan
faaliyetlerindendir.
249Aktaran Akkaya, Ahmet Yaşar, Demokrat Parti’nin Azınlık Politikası (1950-1960), Marmara
Üniversitesi, Yayımlanmamış Yüksek lisans tezi, İstanbul, 2010, s.45.
250Güven, age s. 168-171.
251 Tekeli, age, s.64-65.
252BCA 30..18.1.2 / 126.55..15. / 21/7/1951
253BCA 30..18.1.2 / 125.32..2. / 16/4/1951
254BCA 30..18.1.2 / 128.19..6. / 13/3/1952
255BCA 30..18.1.2 / 137.106..1. / 25/12/1954
71
1960 darbesiyle demokratik rejimin askıya alındığı dönemde, etnik ve siyasi
çatışmalarla meşrulaştırılan
olağanüstü
hal
dönemlerinin
sağladığı
ortamdan
faydalanan yöneticiler, mecburi iskan uygulamalarının sürekliliğine yeni içerikler
verirler. Örneğin, 1960'da Demokrat Parti iktidarını devirerek yönetime el koyan Milli
Birlik Komitesi, 1934’te çıkarılan 2510 sayılı İskan Kanunu’na ek yapar ve yabancı
ideolojileri veya dini his ve gelenekleri alet etmek suretiyle çevresinde tesis ettiği
nüfuza dayanarak kişilerin ve akrabalarının zorunlu iskanını mümkün kılar.256
256Aslan, Şükrü, “Millet ve İskan: Çokluktan Tekliğe ve Hariciden Dahiliye Erken Dönem Cumhuriyet
Dönemi Deneyimleri”, s.393.
72
4. TÜRKİYE’NİN ETNİK COĞRAFYASI (1927-1965)
Nüfusun
etnisite
kategorisine
göre
coğrafi
dağılımını
tespit
etmek
için
kullanılabilecek kaynaklar oldukça kısıtlıdır. Bu kaynaklar kabaca iki başlık altında
toplanabilir. Bunlardan ilki, genel nüfus sayımlarıdır. Türkiye İstatistik Kurumu
(TÜİK) tarafından yayınlanan
1927-1965 arası nüfus sayımlarında, kişilerin
konuştukları ana dil ve dini inançlarına yönelik veriler yer almaktadır. Aslında nüfus
sayımlarında 1985’e kadar ana dil sorusu yer almıştır; fakat 1970 itibariyle bu veriler
araştırmacıların bilgisine sunulmaz. İkinci grup kaynaklar ise çeşitli araştırmaların
yapılan anketler neticesinde ortaya koyduğu örnekleme dayalı tahminlerdir.
Bu veriler, farklı etnik nüfusları yuvarlanmış rakamlarla ifade ederek güncel
etnik yapı dağılımını tespit etmeye yarayabilir. Bu çalışma, birinci grup kaynaklara
dayanmakta ve 1927-1965 yılları arasındaki nüfus sayımı verilerinden hareketle
oluşturulan üç tür harita sunmaktadır. Bunların ilki tek değişkenli ana dil haritalarıdır.
İkinci grup, il nüfusları zeminine oturtulmuş pasta grafik şeklindeki ana dil
haritalarını içermektedir. Ancak daha önce ifade edildiği gibi, bu grafiklerde Türkçe
açıkça baskın dil olarak öne çıktığından ve diğer dillerin dağılımını görmeyi
güçleştirdiğinden son bir grup harita daha hazırlanmıştır. Bu grup ise yıllara göre
Türkçe konuşan nüfusu gösteren zemin üzerine oturtulmuş, Türkçe dışında konuşulan
ana dillerin dağılımını gösteren pasta grafiklerden oluşmaktadır.
4.1 Erken Cum huriyet’in Etnik Coğrafyası: 1927-1965 Nüfus Sayımları Işığında
H azırlanan Ana Dil H aritaları
1927-1965 nüfus sayımlarında, özellikle 1935 sayımı itibariyle, çok geniş bir
yelpazede konuşulan ana diller, kişilerin beyanları doğrultusunda kayıt altına
alınmıştır. Bu kayıtlar, ana dilin etnik kimliğin belirleyicilerinden biri sayılması
nedeniyle, etnik coğrafya çalışması için kritik bir rol oynar. Bununla birlikte,
çalışmanın güvenilirliğini etkileyen bazı hususlara da dikkat çekmek gerekir.
Öncelikle, veriler beyana dayalı olduğundan dolayı kesinlikleri tartışmalıdır.
Cumhuriyet tarihine egemen olan Türkleştirme politikaları, farklı etnik kimliklerin
gizlenmesine, bastırılmasına ya da görünmez kılınmasına sebebiyet vermiştir. Önceki
bölümde anlatıldığı gibi, “Vatandaş, Türkçe Konuş” kampanyası gibi çeşitli araçlarla
sağlanmaya çalışılan dil birliği, örneğin Yahudi cemaati ya da muhacirler gibi uyum
73
sağlamaya çalışan etnik gruplarca benimsenmiş ve böylece ana diller zamanla
yitirilmiştir. Türkleştirme politikalarının yarattığı baskı ortamında kişilerin etnik
aidiyetlerini gizlemeyi tercih etmiş olması da göz önüne alınması gereken bir
durumdur. Ayrıca, Cumhuriyetin kuruluşunu takip eden yıllarda Türkiye’nin
“Türklerin yurdu” olduğunu kanıtlama çabası, resmi nüfus sayımlarında oynamalar
yapılarak çeşitli etnik grupların sayısının azaltılmış olduğu iddiasını da karşımıza
çıkmaktadır.
Nüfus sayımlarını etnik coğrafya çalışması açısından tartışmalı bir kaynak
haline getiren bir diğer husus, verilerin idari olarak bölünmüş illere göre düzenlenmiş
olmasıdır. Türkiye’de etnik grupların coğrafi olarak dağılımını irdelemek isteyen bir
çalışma kuşkusuz köylerden başlayarak konuşulan ana dilleri coğrafi olarak yeniden
gruplamalı ve idari il sınırlarından bağımsız, etnik bir coğrafi dağılım ortaya
koymalıdır. Fakat, kazalara göre konuşulan dillerin listelendiği 1927 sayımı hariç tüm
nüfus sayımlarında sadece il ve cinsiyet bazlı ana dil verileri bulunduğundan bu
detayda bir çalışma yapılması da mümkün görünmemektedir.
Taşıdığı belirsizliklere rağmen, 1927-1965 sayımlarında ortaya konan veriler
tarihsel
olarak
Türkiye’nin
etnik
coğrafyasındaki
değişimi
görselleştirmede
kullanılabilecek neredeyse tek kaynak olarak ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple
hazırlanan haritalarda bu sayımların verilerinden faydalanılmıştır.
Haritalama çalışmasında, Coğrafi Bilgi Sistemleri (GIS) veritabanında
bulunan Türkiye İller haritası kullanılmıştır. Türkiye’nin güncel il sınırları üzerinden
yapılan bu sayısallaştırma işlemi, tarihsel bir haritalama çalışması için genelde
elverişli olmakla birlikte, yıllar içinde değişen il sınırlarını yansıtmamaktadır. Bu
sebeple, nüfus sayımının yapıldığı tarihte henüz il statüsünde olmayan yerleşmeler
için o dönemde bağlı oldukları ilin verileri kullanılarak coğrafi dağılımın bütünselliği
korunmaya çalışılmıştır (Bkz. Tablo 6).
Araştırma kapsamında incelenen ana diller şunlardır: Abazca Acemce,
Arapça, Arnavutça, Bulgarca, Çerkesçe, Ermenice, Gürcüce, Kürtçe, Lazca, Pomakça,
Rumca, Türkçe, Yahudice. Bu raporda, öncelikle her bir ana dil için yıllara göre nüfus
değişim haritaları sunulmaktadır. Bu haritalar, gözlemlenen değişimler üzerinden
incelenmekte ve bu değişimin sebepleri üzerinde durulmaktadır. Ayrıca, haritaların
oluşturulmasına olanak tanıyan TÜİK nüfus sayım sonuçları da tablolar halinde
rapora eklenmiştir. Çalışma kapsamında söz konusu dilleri ikinci dil olarak konuşan
74
nüfus haritalama çalışmalarının dışında bırakılmıştır; zira bu verilerin illere göre
dağılımı nüfus sayım raporlarında yer almaz. Yine de haritaların yorumlanmasında
Türkiye geneli için verilen ikinci dil verilerine başvurulmuştur.
Tablo 6. İllerin Yıllara Göre Bağlı Olduğu İl
İl Adı
1927
1935
1945
Adıyaman
Malatya
Malatya
Malatya
Niğde
Aksaray
1955
1960
1965
Niğde
Niğde
Niğde
Niğde
Ardahan
Kars
Kars
Kars
Kars
Kars
Kars
Bartın
Zonguldak
Zonguldak
Zonguldak
Zonguldak
Zonguldak
Zonguldak
Batman
Siirt
Siirt
Siirt
Siirt
Siirt
Siirt
Bayburt
Gümüşhane
Gümüşhane
Gümüşhane
Gümüşhane
Gümüşhane
Gümüşhane
Bingöl
Elazığ
Muş
Düzce
Bolu
Bolu
Bolu
Bolu
Bolu
Bolu
Hakkari
Van
Iğdır
Kars
Kars
Kars
Kars
Kars
Kars
Karabük
Zonguldak
Zonguldak
Zonguldak
Zonguldak
Zonguldak
Zonguldak
Karaman
Konya
Konya
Konya
Konya
Konya
Konya
Kırıkkale
Çankırı
Çankırı
Çankırı
Çankırı
Çankırı
Çankırı
Gaziantep
Gaziantep
Gaziantep
Adana
Adana
Adana
Siirt
Siirt
Siirt
Kocaeli
Kocaeli
Kocaeli
Kırşehir
Nevşehir
Kilis
Gaziantep
Gaziantep
Gaziantep
Muş
Bitlis
Nevşehir
Niğde
Niğde
Niğde
Osmaniye
Adana
Adana
Adana
Rize
Artvin
Sakarya
Kocaeli
Kocaeli
Kocaeli
Şırnak
Siirt
Siirt
Siirt
Tunceli
Elazığ
Elazığ
Uşak
Kütahya
Kütahya
Kütahya
Yalova
Kocaeli
Kocaeli
Kocaeli
75
4.1.1 Abazca Konuşan Nüfus
Abazca, Kafkas dil ailesine mensuptur. Abazalar, çoğunlukla etnik olarak Çerkeslerle
birlikte sınıflandırılan, Kafkasya’dan 19. yüzyılda Anadolu topraklarına göç etmiş,
Sünni Müslüman bir topluluktur. 257 Cumhuriyet tarihinin ilk nüfus sayımında,
1927’de, ana dil kategorileri arasında yer almayan Abazca, 1935 nüfus sayımı
itibariyle genişletilen sınıflandırmayla tespit edilebilmektedir. Bu sayımda, ana dil
olarak Abazca konuştuğunu belirten 10.099 kişi bulunur. 1935’te Abazca konuşan
nüfusun büyük bir bölümü, Kocaeli ilinde toplanmaktadır. Kocaeli, kendisine bağlı
olan Sakarya ve Yalova ile birlikte toplam Abazca konuşan nüfusun %65,09’unu
barındırır. Bu dönemde, Abazca konuşan nüfus büyük ölçüde Kocaeli merkezli bir
çevrede yayılır. Anadolu’da ise Sinop ve Ordu illeri dikkat çekmektedir.
H arita 1. 1935 Nüfus Sayımı Abazca Konuşan Nüfus Dağılımı
1945
yılına
gelindiğinde,
Abazca
konuşan
nüfus
Kürt
coğrafyası
olarak
adlandırılabilecek Doğu Anadolu bölgesine yayılmış durumdadır. Bu durum,
muhtemelen 1934 yılında yürürlüğe konulan 2510 sayılı İskan Kanununun bir
257Andrews, age, s. 237-239.
76
sonucudur. 258 Türkiye’yi, Türk kültürüne bağlı olanların yerleştirileceği, Türk
kültürüne uyumu istenen nüfusun yerleştirileceği ve iskanın yasaklanacağı üç
mıntıkaya ayıran İskan Kanunu, büyük nüfus hareketlerini de beraberinde getirir.
Türk kültürüne bağlı olanların yerleştirileceği 1. mıntıka, ağırlıklı olarak Doğu
Anadolu illeridir.259 Abazca konuşan nüfusun bu bölgeye kaydırılmasından, erken
Cumhuriyet dönemi hükümetince Türk kültürüne bağlı bir topluluk olarak
değerlendirildiği sonucu çıkartılabilir.
H arita 2. 1945 Nüfus Sayımı Abazca Konuşan Nüfus Dağılımı
1955 sayımı itibariyle, İskan Kanunuyla Doğu Anadolu’da toplanan nüfusun yavaş
yavaş Batıya yönelmekte olduğu gözlemlenebilir. Bu nüfus sayımında dikkat çeken
bir değişiklik ise, Sakarya’nın Kocaeli’nden ayrılarak il statüsü kazanmasıyla birlikte
Kocaeli’ndeki Abazca konuşan nüfusun birdenbire düşmesidir. Abazca konuşan
nüfusun büyük bölümü halen Marmara’nın bu bölgesinde yoğunlaşmaktadır.
2582510 Sayılı İskan Kanunu. TC Resmi Gazete, 21 Haziran 1934
259Yardımcı ve Aslan, age.
77
1945’te Abazca konuşan nüfus azalmaktayken, 1955 sayımında giderek artmış, 1927
sayımındaki rakamların da ötesine geçmiştir. Bu dönemde ana dili Abazca olan
13.655, ikinci dil olarak Abazca konuşan 8.433 kişi tespit edilmektedir. 1945 nüfus
sayımında ise ikinci dil olarak Abazca konuşan nüfus 2.821’tür.
H arita 3. 1955 Nüfus Sayımı Abazca Konuşan Nüfus Dağılımı
Abazca konuşan nüfustaki bu artışın, Türkiye’ye göçü teşvik edilen muhacirlere
yönelik politikaların katkısı olduğu düşünülebilir. Fakat 1960’a gelindiğinde, Abazca
konuşan nüfus, sadece 5 yıllık bir zaman diliminde, %65,67 oranında düşmüştür. Bu
noktada nüfustaki azalmayı Abazaların göçünden ziyade, dönemin Türkleştirme
politikaları bağlamında ele almak olasıdır. Rakamlara yansıyan azalma, büyük bir
olasılıkla Abazaların ana dillerini Türkçe ile ikame etmesinden kaynaklanmaktadır.
Fakat bunu destekleyecek bir veriyi nüfus sayımlarından çıkartmak mümkün
görünmemektedir; nitekim ikinci dil olarak Abazca konuşan nüfus 8.018 kişi olarak
1955 rakamlarıyla hemen hemen aynı kalmıştır.
78
1960 sayımında Abazca konuşan nüfusun Batıya yönelişi devam etmektedir;
bu durum 1965 sayımında 1927’deki coğrafi dağılım yakalanana kadar da sürmüştür.
Bu yıllarda ana dili Abazca olan nüfus azalmaya devam etse de, ikinci dil olarak
konuşan nüfus neredeyse sabittir. İki sayım arasındaki farklılıklara bakıldığında,
Bilecik dışında tüm Türkiye’de Abazca konuşan nüfus eridiği gözlemlenebilir.
H arita 4. 1960 Nüfus Sayımı Abazca Konuşan Nüfus Dağılımı
Harita 5. 1965 Nüfus Sayımı Abazca Konuşan Nüfus Dağılımı
79
Abazca konuşan nüfusun yıllar içinde değişen coğrafi dağılımına bakıldığında,
başlangıçta Marmara bölgesinde yoğunlaşan nüfusun İskan Kanunuyla birlikte
özellikle Doğu Anadolu’ya doğru yayıldığı ve sonraki yıllarda da batıya geri dönüş
çabasında olduğunu tespit edilebilir. 1955 yılında ani bir artış göstermekle birlikte,
ana dili Abazca olan nüfus genellikle azalma eğiliminde olmuştur. Abazca konuşan
nüfusun her dönemde açık farkla yoğunlaştığı iller Bolu ve Sakarya-Kocaeli’dir.
Tablo 7. Abazca Konuşan Nüfusun Yıllara ve İllere Göre Değişimi
1935
1945
1955
1960
1965
1
14
AĞRI
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
0
6
0
0
27
3
0
1
27
0
0
2
2
1
0
0
0
1
2
1
6
0
0
122
0
11
28
1
0
4
0
ARTVİN
AYDIN
0
0
0
0
6
2
0
1
14
0
BALIKESİR
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
0
515
3
257
0
1
5
536
0
0
5
59
1
1
1
203
0
0
BOLU
BURDUR
BURSA
1.277
0
794
4.384
0
342
5.818
0
860
2.326
1
494
1.224
0
104
10
2
0
0
0
4
10
0
1
2
1
0
2
0
1
0
0
0
18
1
3
3
75
5
5
0
0
0
2
0
129
5
6
8
8
0
2
35
0
0
0
0
0
1
10
5
0
0
0
0
0
15
3
3
0
0
İl Adı
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
9
0
0
0
2
0
0
0
1
35
1
0
GİRESUN
GÜMÜŞHANE 0
HAKKARİ
80
0
1945
33
0
1955
30
4
1960
40
1
1965
1
3
İÇEL
İSTANBUL
İZMİR
K.MARAŞ
KARS
KASTAMONU
7
206
3
1
1
10
8
21
1
0
1
0
1
105
47
0
2
1
1
73
15
2
3
0
2
6
0
1
1
0
KAYSERİ
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
5
14
0
6.573
2
0
4
2
0
3.159
4
4
380
1
21
6
2
0
3
1
0
168
1
4
0
0
1
2
1
MALATYA
MANİSA
0
0
5
0
2
0
1
0
0
4
MARDİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
5
0
0
18
0
4
1
0
1
8
10
0
1
0
0
2
2
0
NİĞDE
ORDU
0
129
2
5
1
2
0
13
1
1
3
1
5.257
32
4
4
1.014
39
1
6
619
3
1
182
16
0
0
11
1
0
0
0
0
45
13.655
127
9
3
2
0
0
0
0
1
0
4
4.689
3
1
0
1
9
0
4
0
0
2
1
2.272
İl Adı
HATAY
ISPARTA
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YOZGAT
ZONGULDAK
TOPLAM
1935
1
0
2
14
489
3
5
0
1
0
2
229
18
1
0
20
2
0
0
0
10.099
0
0
0
8.602
81
4.1.2 Acemce Konuşan Nüfus
H arita 6. 1927 Nüfus Sayımı İllere Göre Acemce Konuşan Nüfus Dağılımı
Acem, Osmanlı’da İranlı olanları tanımlamak için kullanılan bir tabirdir; Acemce de
İran’da konuşulan, Hint-Avrupa ailesine mensup bir dil olan Farsça’dır. 1927 nüfus
sayımına göre Türkiye’de Acemce konuşan 1.687 kişi bulunmaktadır. Bu nüfusun
%63,37’si İstanbul’da ikamet eder. Aynı nüfus sayımında Acemce konuşan nüfusun
100 kişiyi geçtiği tek il Kars’tır.
1935 nüfus sayımında Acemce konuşan nüfusun genel olarak yer değiştirdiği tespit
edilebilir. Muğla’da Acemce konuşan nüfus 8 yılda 0’dan 636’ya çıkmıştır ve 1945
sayımında bu nüfus Muğla’yı terk etmiştir.
bağlanan
lineer
bir
aks
üzerinde
1935 sayımında Kars’tan Muğla’ya
Acemce
konuşan
nüfusun
yoğunlaştığı
görülebilmektedir. Bu durum, söz konusu aksın bir göç yolu olarak değerlendirilmesi
ihtimalini akla getirmektedir. Nitekim, 1945 sayımında bu aksın tam ortasında
bulunan Şanlıurfa’da Acemce konuşan nüfus yoğunlaşmıştır ve Türkiye’deki Acemce
konuşan toplam nüfus da yarıya düşmüştür. Şanlıurfa, bir göç dalgasının dışa açılan
kapısı gibi durmaktadır.
82
H arita 7. 1935 Nüfus Sayımı İllere Göre Acemce Konuşan Nüfus Dağılımı
Harita 8. 1945 Nüfus Sayımı İllere Göre Acemce Konuşan Nüfus Dağılımı
83
1945 nüfus sayımında ikinci dil olarak Acemce konuşan nüfus 1.771 olarak tespit
edilmiştir. 1935 yılı sayımında ikinci dillere dair bir veri olmadığından Acemce
konuşan nüfusun toplamda ne kadar azaldığını tespit etmek güçtür. Bununla birlikte
devam eden yıllarda ikinci dil olarak Acemce konuşan nüfusun lineer bir artış
gösterdiği söylenebilir. 1955’te 1.456 olan rakam, 1965’te 2.175’e yükselmiştir. Bu
noktada ikinci dil olarak Acemce konuşan nüfusun büyük bir kısmının ana dilini
Türkçe olarak belirtmesinden yola çıkarak, Acemlerin Türkleştirme politikalarına
yoğun bir şekilde uyum sağladığı söylenebilir.
H arita 9. 1955 Nüfus Sayımı İllere Göre Acemce Konuşan Nüfus Dağılımı
1955 nüfus sayımında Acemce konuşan nüfus ufak bir artış gösterir. Erzurum’da
Acemce konuşan nüfus 240’a yükselmiştir; 1960 itibariyle bu rakamın hızlı bir
şekilde düştüğü ve nüfusun çevre illere yayıldığı gözlemlenebilir. Aynı dönemde
Samsun’da da önemli bir artış olmakla birlikte hemen akabinde Acemce konuşan
nüfusun eridiği tespit edilebilir. 1955-1960 sürecinde Acemce konuşan nüfusun
84
istikrarlı olarak arttığı tek il Ankara’dır. Burdur ise tüm nüfus sayımlarında Acemce
konuşan nüfusun hiç uğramadığı tek il olarak olarak dikkat çeker. Acemce konuşan
nüfusun 10 skalasını hiç geçmediği iller ise Amasya, Balıkesir, Bilecik, Bolu, Çankırı,
Denizli, Eskişehir, Gaziantep, Giresun, Gümüşhane, Isparta, Kastamonu, Kırklareli,
Kocaeli, Konya, Niğde, Ordu, Siirt, Tekirdağ ve Zonguldak olarak tespit edilebilir.
H arita 10. 1960 Nüfus Sayımı İllere Göre Acemce Konuşan Nüfus Dağılımı
Acemce konuşan toplam nüfus, diğer dillere nazaran daha az değişim göstermiştir.
İstanbul Acemce konuşan nüfusun sürekli merkezi gibidir; bu merkeze 1935 yılında
Kars ve Muğla, 1945 yılında Şanlıurfa, 1955 yılında Erzurum, 1960-65 yıllarında ise
Ankara eşlik etmiştir. Eşlik eden merkezlerin sürekli değişmesi, Acemce konuşan
nüfusun sürekli hareketinden kaynaklanmaktadır. Acemce konuşan nüfus, Türkiye’de
dağınık ve
sürekli
değişen bir
coğrafi
dağılım
izlemektedir. Nüfusun bu
hareketliliğinin kaynağını tespit etmek güçtür; doğrudan bu ana dili konuşan kişilerle
yapılacak görüşmelere ihtiyaç duymaktadır.
85
H arita 11. 1965 Nüfus Sayımı İllere Göre Acemce Konuşan Nüfus Dağılımı
Tablo 8. Acemce Konuşan Nüfusun Yıllara ve İllere Göre Değişimi
II Adı
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARTVlN
AYDIN
BALIKESİR
BİLECİK
BİNGÖL
BITLIS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
1927
49
31
3
0
1
63
0
64
0
0
1
1
3
0
4
0
1935
55
1945
14
1955
12
1960
9
1965
46
28
125
1
0
0
5
40
0
5
25
0
13
61
0
38
15
0
15
9
0
1
31
0
0
2
1
0
0
1
6
0
3
11
0
62
0
0
1
2
0
1
1
1
0
4
0
4
207
1
0
1
1
0
0
9
0
0
12
1
0
208
0
0
83
0
1
1
1
1
0
0
0
1
0
16
1
86
II Adı
ÇANKIRI
ÇORUM
1927
0
0
1935
0
12
1945
1
2
1955
0
0
1960
0
0
1965
0
0
DENIZLI
DİYARBAKIR
EDİRNE
0
33
0
0
32
34
2
5
1
25
15
84
0
21
6
0
0
4
0
16
17
1
3
240
7
14
73
0
47
16
0
8
7
0
3
88
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
1
5
1
0
0
7
7
0
2
4
3
0
8
8
33
5
0
0
0
2
17
0
0
2
2
0
10
0
3
0
0
1
13
ISPARTA
İÇEL
0
38
0
17
0
7
0
1
0
0
1
1
İSTANBUL
İZMİR
K.MARAŞ
KARS
1.069
21
2
111
385
39
15
297
232
27
4
2
256
25
0
6
487
71
0
1
253
12
4
4
KASTAMONU
KAYSERİ
1
1
1
1
1
0
0
17
0
33
1
4
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KOCAELİ
KONYA
0
0
3
7
5
5
3
3
2
0
0
7
0
3
6
0
4
0
2
4
6
1
5
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MUĞLA
3
0
31
0
0
14
51
9
6
636
21
2
1
10
5
2
0
1
0
0
4
0
0
0
2
11
0
17
5
0
0
1
1
0
0
0
0
3
1
3
0
7
99
0
1
0
0
0
1
1
0
1
0
0
0
4
0
0
33
15
14
4
1
1
0
0
0
1
0
4
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
87
İl Adı
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
1927
0
3
1935
1
6
1945
0
20
1955
0
5
1960
0
3
1965
0
8
0
0
28
24
1
8
4
5
195
7
2
1
86
2
0
2
5
0
0
11
0
0
9
0
0
8
0
15
7
31
0
7
0
0
1.687
6
10
2
2.040
5
0
0
781
19
2
0
894
14
1
0
1.090
16
2
0
994
UŞAK
VAN
YOZGAT
ZONGULDAK
TOPLAM
4.1.3 Arapça Konuşan Nüfus
Araplar, Türkiye’de Kürtlerden sonra en büyük Müslüman azınlık grubu olarak tespit
edilebilir. Nüfus sayımlarında ortaya konan ana dil verileri de bu tespite işaret
etmektedir. Ayrıca nüfus sayımı verilerine göre ana dili Kürtçe ya da Arapça olan
nüfus, diğer ana dillerin aksine, lineer bir artış göstermektedir.
1927 nüfus sayımı verilerine göre Arapça konuşan nüfus 134.273 kişidir. Bu nüfusun
%38,52’si Mardin’de ikamet eder. Güneydoğu Anadolu, oldukça yoğun bir şekilde
Arapça konuşan nüfusa ev sahipliği yapmaktadır ve bu yoğunluk yıllar geçtikçe
artarak varlığını sürdürür. 1927 nüfus sayımı açısından bu bölgede tek istisna Hakkari
ilidir; yıllar içinde Hakkari’de Arapça konuşan nüfusta ufak bir artış görülmekle
birlikte çevresindeki coğrafyanın yoğunluğunu yakaladığı söylenemez.
1935 itibariyle 153.687’ye yükselen Arapça konuşan nüfus giderek yayılmaya
başlamıştır. 1945’e gelindiğindeyse Hatay’ın ülke sınırlarına dahil olmasıyla birlikte
Arapça konuşan toplam nüfus yaklaşık 100 bin kişi artar. Hatay, bu dönemden sonra
açık bir farkla Arapça konuşan nüfusun merkezi haline gelmiştir. Mardin, sürekli artış
halindeki Arapça konuşan nüfusuyla onu takip etmektedir.
88
H arita 12. 1927 Nüfus Sayımı A rapça Konuşan Nüfus Dağılımı
Harita 13. 1935 Nüfus Sayımı Arapça Konuşan Nüfus Dağılımı
89
H arita 14. 1945 Nüfus Sayımı A rapça Konuşan Nüfus Dağılımı
1935-45 arasındaki önemli bir farklılık, Adana’da Arapça konuşan nüfusun yaklaşık
10 bin kişi azalmasıdır. Bu noktada söz konusu nüfusun, ülke sınırlarına katılan
Hatay’a geçmiş olacağı düşünülebilir. Bir diğer seçenek ise buradaki nüfusun
Şanlıurfa ve Siirt illerine dağılmış olma olasılığıdır. Nitekim bu dönemde Şanlıurfa ve
Siirt dışında kalan illerde Arapça konuşan nüfusta azalma eğilimi gözlemlenebilir.
1945’te il olan Tunceli, bulunduğu coğrafi bölgede en az Arapça konuşan nüfus
barındıran il olarak dikkat çekmektedir. Onu 1955’te il olan Adıyaman takip eder.
90
H arita 15. 1955 Nüfus Sayımı A rapça Konuşan Nüfus Dağılımı
1955 yılına gelindiğinde Adana’daki Arapça konuşan nüfus yeniden artış göstermiştir.
Güneydoğu Anadolu’da Araçça konuşan nüfus istikrarlı artışını sürdürürken, Batıda
daha ufak artışlar göstermektedir. 1955-1965 arasında ani değişimlerden ziyade rutin
artışların gözlemlendiği söylenebilir. Bu dönemde Batıda dikkat çeken iller arasında
İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentler bulunurken, Güneydoğuda ise Mardin,
Hatay, Adana, İçel, Siirt ve Şanlıurfa Arapça konuşan nüfusun yoğunlaştığı iller
arasında yer almaktadır. Haritalarda nüfusun çeşitli hareketlenmeleri göze çarpsa da,
daha düşük skalalarda gerçekleşen bu değişimler, büyük nüfusları barındıran
Güneydoğu illerinin gölgesinde önemsiz kalmaktadır.
Ana dili Arapça olan nüfus genel olarak artış halinde olsa da, ikinci dil olarak Arapça
konuşan nüfus 1960 yılında ani bir azalmayla 134.962’ye düşmüş, 1965’te ise iki
katına çıkarak 357.058’e yükselmiştir. Bu ani düşüşün sebebini tespit etmek güçtür;
zira ikinci dillere dair veriler il bazında değildir. Ayrıca aynı dönemde ana dil olarak
Arapça konuşan nüfusun aynı düşüşten muzdarip olmadığı da tespit edilebilmektedir.
91
H arita 16. 1960 Nüfus Sayımı A rapça Konuşan Nüfus Dağılımı
Harita 17. 1965 Nüfus Sayımı Arapça Konuşan Nüfus Dağılımı
92
Tablo 9 A rapça Konuşan Nüfusun Yıllara ve İllere Göre Değişimi
1927
1935
1945
1955
1960
1965
13.203
17.772
7.090
10
2
85
15.960
2
14
15.626
5
4
22.356
7
19
0
5
4
4
26
165
184
105
2
39
15
9
9
ANKARA
ANTALYA
ARDAHAN
47
78
61
19
162
30
607
78
680
15
814
2
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
ISPARTA
İÇEL
İSTANBUL
İZMİR
0
15
24
1
2
9
17
2
378
3
19
27
4
1
0
5
2.206
16
19
7
4
9
3.544
6
0
4
4
1
190
3
3
0
7
1.433
7
29
5
6
8
3.595
0
1
10
12.710
3.092
447
2
12.816
2.730
221
0
38
87
73
17
1.343
14
3
13
339
10
36
5
2.164
25
34
37
61
42
1.839
1
6
11
99.669
7
10.188
3.420
250
6
5
139
1
10
2.313
43
6
54
103
33
3
5
1.333
19
53
31
154
77
782
1
3
48
132.128
25
11.301
2.656
286
20
13
88
4
65
2.630
1
20
26
92
0
1
5
1.796
42
5
39
77
19
1.083
1
2
48
147.698
36
10.484
3.026
327
4
85
38
4
19
3.263
35
7
22
59
1
4
28
2.536
104
17
13
86
42
885
1
0
165
148.072
75
9.430
2.843
357
İl Adı
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
93
İl Adı
K.MARAŞ
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
1927
39
1
1935
274
7
1945
46
42
1955
52
206
1960
54
115
1965
21
61
3
2
4
1
24
119
6
7
65
2
11
52
15
124
46
7
73
89
94
29
27
133
62
2
13
54
1
99
43
2
34
136
4
52
67
0
6
149
51.734
74
4
37
32
57.317
15
4.961
68
65
241
56.596
15
992
47
40
32
50.497
12
859
21
11
27
73.891
4
2.545
13
33
15
79.687
4
3.575
3
14
2
17
0
10
0
1
19
3
0
1
32
3
16
15
40
ORDU
RİZE
SAKARYA
162
0
2
1
0
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
TEKİRDAĞ
TOKAT
11
21
134
0
4
114
12
20.178
0
17.587
3
22.334
12
32.304
1
34.777
9
38.273
0
4
25.593
41
65
19
33.953
46
1
55
38.431
18
6
27
46.612
4
4
39
51.222
61
2
19
51.090
76
7
0
13
2
5
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YOZGAT
ZONGULDAK
TOPLAM
72
5
72
134.273
0
2
3
167
506
487
11
9
2
108
33
15
153.687 247.169 300.157
0
12
1
20
1
2
468
557
3
1
14
26
347.690 365.340
94
4.1.4 Arnavutça Konuşan Nüfus
Arnavutça, Hint-Avrupa ailesine mensup bir dildir. Arnavutların etnik kimliğini
tanımlayan en önemli unsur dil olarak ortaya çıkar; fakat Türkiye’de yaşayan gruplar
büyük ölçüde Türkleştirilmiştir. 260 Türkiye’de, ağırlıklı olarak Orta ve Batı
Anadolu’da yerleşmiş oldukları gözlemlenebilir.
H arita 18. 1927 Nüfus Sayımı İllere Göre A rnavutça Konuşan Nüfus Dağılımı
1927 nüfus sayımı verilerine göre ana dili Arnavutça olan nüfusun %28,36’sı
İstanbul’da ikamet etmektedir. Onu %10,42 oranıyla İzmir takip etmektedir. Batı
Anadolu’da Arnavutça konuşan nüfusun bu iki ilin çevresinde yoğunlaştığı
görülmektedir. Orta Anadolu’da ise Niğde ilinin merkezi teşkil ettiği bir eksende
Arnavutça konuşan nüfusun yayılmış olduğu tespit edilebilir. Bu bölgede Kırıkkale ve
Aksaray, Arnavutça konuşan nüfusun en az olduğu iller olarak dikkat çeker. Doğu
Anadolu’daki illerde ise Mardin 49 kişilik Arnavutça konuşan nüfusla tavan değeri
teşkil eder.
260Andrews, age, s. 185
95
1935’te Arnavutça konuşan nüfusun Batı Anadolu’daki iki merkez şehir olan
İstanbul ve İzmir çevresinde yoğunlaşarak artmakta olduğu görülür. Bununla birlikte
Orta Anadolu’daki nüfus dağılmaya ve azalmaya başlamıştır. Niğde’de Arnavutça
konuşan nüfus, %98 oranında azalarak adeta erimiştir. Niğde çevresindeki illerde,
Ankara, Konya, Kayseri, Adana gibi daha düşük oranlarda azalmalar gözlemlenir. Bu
dönemde Arnavutça konuşan nüfus toplamı da artmakta olduğundan, nüfusun Batıya
doğru göç ettiği sonucu çıkarılabilir.
1945 yılına gelindiğinde ana dili Arnavutça olan nüfus azalma eğilimine girer. 1935­
45 yılları arasındaki 10 yıllık süreçte %38,86 oranında bir azalma söz konusudur.
Batıda İzmir ve İstanbul bu azalmadan payına düşeni alırken, İstanbul hala Arnavutça
konuşan nüfusun en yoğun olduğu il olarak karşımıza çıkar. Bursa’da da ani bir
azalma görülmektedir. Orta Anadolu’da ise nüfusun azalışı devam ederken
Karadeniz’e doğru bir yoğunlaşma gözlemlenmektedir. Tokat, Arnavutça konuşan
nüfusun yaklaşık 7 katına çıktığı bir il olarak dikkat çeker.
96
H arita 20. 1945 Nüfus Sayımı İllere Göre A rnavutça Konuşan Nüfus Dağılımı
1955’te ana dil olarak Arnavutça konuşan nüfusun azalmaya devam etmesiyle birlikte
İstanbul ve İzmir çevresindeki yayılma da azalmaya başlar. Bu dönemde Samsun,
Arnavutça konuşan nüfus açısından İzmir’i geçmiştir. Elazığ, Doğu Anadolu’da
Arnavutça konuşan nüfusun yoğunlaştığı tek yerleşim yeri olmayı sürdürse de beşte
bir oranında bir azalmayla karşılaşmıştır. Orta Anadolu’da Kayseri, bu dönemde
Arnavutça konuşan nüfus açısından bir sıçrama yapar; fakat 5 yıl sonra, 1960
sayımında eski nüfusunun da altına düşer.
Ana dil açısından Arnavutça konuşan nüfus 1935-1955 arasındaki 20 yıllık
süreçte azalırken, 1955-1965 arasındaki 10 yıllık süreçte ise artış göstermektedir.
İkinci dil olarak Arnavutça konuşan nüfusun ise düzenli bir artış gösterdiği
söylenebilir. 1945’te 17.701 olarak tespit edilen ikinci dil olarak Arnavutça konuşan
nüfus, 1965’e gelindiğinde 40.688’e kadar yükselmiştir. Ana dili Arnavutça olanların
3.702 kişi azaldığı 1945-1955 aralığında ise ikinci dil olarak Arnavutça konuşan
nüfus 8.197 kişi artmıştır. Bu durum, başlangıçta bahsettiğimiz Türkleştirme
politikalarının bir sonucu olarak okunabilir.
1960 nüfus sayımında, ana dil olarak Arnavutça konuşan nüfustaki artışın
büyük ölçüde İstanbul ve Bursa’ya dağılmış olduğu öne sürülebilir. Bu iki il,
97
Arnavutça konuşan nüfus açısından 2.945 kişilik bir artış göstermiştir. 1955’e kadar
Arnavutça konuşan nüfusun artmakta olduğu Samsun’da ise nüfus yarıya inmiştir.
Orta Anadolu’daki azalma yayılarak devam ederken, Afyon’da beklenmedik bir
yoğunlaşma görülür. Afyon’a göç eden 180 kişilik nüfus, 5 yıl sonra Afyon’dan da
göç etmiş gibi görünmektedir.
1965 sayımı itibariyle Arnavutça konuşan nüfusun dağılımına baktığımızda,
1927’deki yaygınlığın toparlandığı söylenebilir. Bu dönem itibariyle Arnavutça
konuşan nüfus İstanbul, Bursa, Amasya ve İzmir’de yoğunlaşan bir tablo arz eder.
Orta Anadolu’daki merkez Niğde’den Ankara’ya kaymıştır ve Karadeniz kıyısında
Amasya’nın merkezi teşkil ettiği bir öbeklenme görülmektedir. Amasya’da, 1960’dan
1965’e kadar geçen 5 yıllık sürede Arnavutça konuşan nüfus beşe katlanmıştır.
Genel olarak bakıldığında Arnavutça konuşan nüfusun Orta ve Batı
Anadolu’da yerleşmiş olduğu söylenebilir. İstanbul, tüm yıllar boyunca Arnavutça
konuşan nüfusun en çok yoğunlaştığı il olarak karşımıza çıkar. Dönemsel olarak
nüfus
hareketleri
görülmekle
birlikte,
bu
durumlar
belli
bir
politika
ile
ilişkilendirilmesi güç, münferit hareketlenmeler olarak gözükmektedir.
98
H arita 22. 1960 Nüfus Sayımı İllere Göre A rnavutça Konuşan Nüfus Dağılımı
Harita 23. 1965 Nüfus Sayımı İllere Göre Arnavutça Konuşan Nüfus Dağılımı
99
Tablo 10. A rnavutça Konuşan Nüfusun Yıllara ve İllere Göre Değişimi
II Adı
ADANA
1927
1935
1945
1955
1960
1965
525
590
90
ADIYAMAN
AFYON
35
5
4
283
0
0
119
2
182
483
0
2
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
0
0
289
10
4
3
3
0
334
182
17
290
1.489
ANKARA
ANTALYA
ARTVlN
AYDIN
BALIKESİR
BİLECİK
BİNGÖL
742
3
0
588
1
2
477
5
0
222
2
2
207
5
1
833
1
1
503
307
174
873
340
121
193
108
134
0
1
99
0
516
111
1
0
10
0
74
432
3
1
178
51
0
0
0
13
1
6
4.305
1.390
139
159
67
17
0
1
35
1
549
33
2
2
1
3
140
113
2
18
114
17
0
0
0
106
0
8
3.106
1.085
21
49
66
16
1
3
33
1
2.317
20
0
0
1
4
87
12
0
8
104
5
0
0
0
23
1
5
4.223
691
28
219
319
4
0
1
8
1
1.928
6
0
0
3
5
58
2
1
5
78
11
0
0
0
44
3
9
4.341
1.265
9
0
115
BOLU
0
BURDUR
BURSA
1.181
ÇANAKKALE 321
ÇANKIRI
4
ÇORUM
11
DENİZLİ
33
DİYARBAKIR 5
EDİRNE
239
ELAZIĞ
26
ERZİNCAN
9
ERZURUM
10
ESKİŞEHİR
261
GAZİANTEP
268
5
GİRESUN
GÜMÜŞHANE 0
HAKKARİ
0
HATAY
ISPARTA
26
İÇEL
43
İSTANBUL
6.148
İZMİR
2.260
K.MARAŞ
170
BİTLİS
14
1
1.344
177
0
4
3
18
198
484
6
0
391
132
2
0
0
19
6.722
2.328
143
100
1927
İl Adı
3
KARS
KASTAMONU 29
KAYSERİ
784
KIRKLARELİ 693
KIRŞEHİR
19
KOCAELİ
506
KONYA
737
KÜTAHYA
269
1935
1
6
1945
4
3
1955
1
0
1960
13
0
1965
4
0
278
677
0
1.236
229
72
84
155
2
972
132
146
442
128
44
56
41
59
276
1
42
71
47
160
144
0
22
75
34
3
192
6
0
0
53
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
0
783
49
163
12
2.011
4
7
0
6
903
0
75
0
0
187
2
12
0
118
0
294
0
4
1
59
NİĞDE
ORDU
1.009
0
20
1
182
0
11
4
15
0
4
1
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
0
0
849
0
1.726
1
1.291
1
3
436
1.549
3
0
850
765
0
1
794
610
0
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
220
1
241
38
57
13
27
3
15
13
7
0
0
435
359
0
2
544
83
6
2
237
568
0
1
189
805
0
1
175
734
1
0
51
964
0
2
0
3
0
503
7
10.704
0
0
1
77
4
12.025
8
0
1
1
1
14.265
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YOZGAT
ZONGULDAK
TOPLAM
0
990
63
21.674
0
642
67
22.754
0
536
12
13.91 1
101
4.1.5 Bulgarca Konuşan Nüfus
Türkiye’de Bulgarca konuşan nüfus, büyük ölçüde Bulgaristan’da yaşayan ve
Türkiye’ye göç eden “Türk kültürüne bağlı” muhacirler olarak algılanmaktadır.
Bununla birlikte Bulgarca, Güney Slav dil ailesinden gelen bir dildir ve Bulgar
addedilen nüfusun büyük bir kısmı Hıristiyandır. Nüfus sayımlarında ana dil ve din
karşılaştırması yapan veriler yer almadığından, Türkiye’deki Bulgarca konuşan
nüfusun etnik kimliği konusunda kesin bir çıkarımda bulunmak güçleşir. Fakat,
1934’de çıkarılan İskan Kanunu dolayısıyla Türkiye’ye göç eden muhacirlerde “Türk
ırkından olmak” ya da “Türk kültürüne bağlı olmak” koşulu arandığından, 1935
itibariyle Bulgarca konuşan nüfusta “aslen” Bulgar olan kesimin azınlıkta kalmış
olacağı düşünülebilir.
H arita 24. 1927 Nüfus Sayımı Bulgarca Konuşan Nüfus Dağılımı
1927 yılında, Bulgarca konuşan nüfusun çoğunluğu Batı Anadolu ve Trakya’da
ikamet etmektedir. Batı Anadolu’da ana dili Bulgarca olan nüfus İstanbul ve İzmir
arasındaki aks boyunca yoğunlaşmaktadır. Orta Anadolu’da Niğde ilinde bir
yoğunlaşma gözlemlenirken, Doğu Anadolu’da ise Bulgarca konuşan nüfus yok
102
denecek kadar azdır. Aralarında Hakkari’nin de bulunduğu bazı illerde ise gerçekten
yoktur.
H arita 25. 1935 Nüfus Sayımı Bulgarca Konuşan Nüfus Dağılımı
1935’e gelindiğinde, Bulgarca konuşan nüfusun hem azalmakta olduğu, hem de
Trakya’ya doğru bir hareketlenme gösterdiği tespit edilebilir. Muğla’daki nüfus
azalırken Aydın’da paralel bir artış gözlemlenmiş; benzer şekilde Kütahya’nın nüfusu
azalırken Balıkesir’inki artmıştır. Bu durum, bir ihtimal Bulgar asıllı olan nüfusun
Bulgaristan’a göç etme çabasından kaynaklanıyor olabilir. Öte yandan Orta
Anadolu’daki nüfus da Batıya yönelme eğiliminde olmakla birlikte Gaziantep ve
Mardin’de çok ufak artışlar ortaya çıkmıştır. Orta Karadeniz’de Bulgarca konuşan
nüfus Samsun’da toplanırken, Giresun’daki nüfus da Gümüşhane’ye kaymıştır.
1945 yılı sayımında ise aradan geçen on yılda Bulgarca konuşan nüfus
yaklaşık 10 bin kişi azalmıştır. Trakya’ya doğru hareketlenme sonlanmış gözükürken,
Bulgarca konuşan nüfusun Orta ve Doğu Anadolu’ya yayılmakta olduğu açıkça
gözlemlenebilir. Bu durum, çok büyük bir ihtimalle Bulgaristan’dan gelen
muhacirlerin, İskan Kanunu doğrultusunda bu bölgelere yerleştirilmiş olmasından
103
kaynaklanmaktadır. Fakat Bulgarca konuşan nüfusun büyük bir bölümü halen Batı
Anadolu’da ve Trakya’da ikamet etmektedir. Bulgarca konuşan nüfusun en yoğun
olduğu il her dönemde İstanbul’dur.
H arita 26. 1945 Nüfus Sayımı Bulgarca Konuşan Nüfus Dağılımı
Harita 27. 1955 Nüfus Sayımı Bulgarca Konuşan Nüfus Dağılımı
104
1945 itibariyle ana dil olarak Bulgarca konuşan nüfus azalırken, ikinci dil olarak
Bulgarca konuşan nüfus artış gösterir. 1945’te 39.427 kişi olarak tespit edilirken,
1960’da 58.409 kişiye yükselmiş, 1965’te ise biraz gerileyerek 47.092 kişiye
düşmüştür. Bu durum, muhtemelen, Bulgarca konuşan muhacirlerin giderek Türkçeyi
ana dil olarak benimsemesinden kaynaklanmaktadır.
1955’te ana dil olarak Bulgarca konuşan nüfus üç bölgede yoğunlaşmış durumdadır.
İlk bölge, Batıda İstanbul merkezli bir çemberde, İzmir’e kadar uzanan bir aksı
kapsar. İkinci bölge ise Samsun-Sinop-Tokat illerinin oluşturduğu bir alandır.
Bulgarca konuşan nüfus, bu dönemde ilk kez Karadeniz’de böyle bir yoğunlaşma
göstermektedir ve bu yoğunlaşma 1960 itibariyle ortadan kalkmıştır. Üçüncü bölge
ise Orta Anadolu’da Nevşehir ve ona bağlı bulunan Kırşehir’de bir yoğunlaşmayla
ortaya çıkmaktadır.
1960 itibariyle Batıya doğru yönelmeye başlayan Bulgarca konuşan nüfus,
1965 itibariyle Orta ve Doğu Anadolu’daki varlığını büyük ölçüde kaybetmiştir.
Aradan geçen on yıllık süreçte, Bulgarca konuşan nüfus İstanbul-İzmir aksında
105
toplanmıştır. Bu durum, Abazca konuşan nüfusta olduğu gibi,
sebebiyle
belli
bölgelere
yerleştirilen
nüfusun Batıdaki
İskan Kanunu
illere yönelmesiyle
açıklanabilir.
H arita 29. 1965 Nüfus Sayımı Bulgarca Konuşan Nüfus Dağılımı
Bulgarca konuşan nüfusun etnik kimliği konusunda net bir saptama yapılamasa da,
Türkiye’deki Müslüman grupların Türkleştirme politikalarındaki rolünü paylaştığı
tespit edilebilir. Yıllar içinde ana dil olarak Bulgarca konuşan nüfus azalırken, ikinci
dil olarak Bulgarca konuşan nüfusun artması bu yönde bir tespiti olanaklı kılar.
Ayrıca, Bulgarca konuşan muhacirlerin belli bir iskan politikasına göre yerleştirildiği
ve bir zaman sonra kendi tercihleri doğrultusunda bu yerleşimleri terk ederek Batıya
yöneldiği de haritalardan okunabilmektedir.
106
Tablo 11. Bulgarca Konuşan Nüfusun Yıllara ve İllere Göre Değişimi
II Adı
ADANA
ADIYAMAN
1927
35
1935
9
1945
8
1955
1
0
1960
10
0
1965
11
0
AFYON
Il Adı
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
ANKARA
23
1927
0
5
1935
0
4
1945
1
11
1955
0
1
1960
0
7
1965
1
0
15
654
5
76
1
53
1
82
53
194
0
73
ANTALYA
3
0
92
4
1
536
1
0
185
8
1
41
1
0
28
5
0
86
BALIKESİR
BİLECİK
BİNGÖL
1.522
1.276
2.625
454
BİTLİS
0
3
7
1.261
1
0
1.003
1.753
626
0
3
7
0
767
912
18
0
0
25
0
379
803
195
0
0
9
1
256
916
36
1
0
1
1
107
62
1
6
3
28
169
4
0
2
43
0
0
1
0
31
0
47
1.619
1945
649
7
3
0
1
83
222
9
7
34
48
2
1
0
0
7
2
7
1.374
1955
287
16
12
2
1
1
53
2
0
2
146
2
0
0
0
0
2
12
1.187
1960
435
45
0
0
1
3
58
0
0
7
39
2
0
0
0
12
4
40
1.168
1965
560
ARTVlN
AYDIN
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
ISPARTA
İÇEL
İSTANBUL
İl Adı
İZMİR
299
4
0
13
1
3.276
0
1
1
278
0
12
0
0
183
2
0
5
3
1.199
3
0
0
21
15
0
12
4
4
4.985
1927
1.368
0
6
4.321
1935
2.515
107
K.MARAŞ
KARS
KASTAMONU
27
2
8
8
0
0
3
4
0
0
6
4
6
10
2
1
0
0
KAYSERİ
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
10
841
0
1.207
35
109
594
1.173
0
859
16
11
20
333
1
101
3
14
12
404
23
22
10
3
93
0
2
46
3
9
38
0
342
1
3
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
11
569
1
109
1
791
15
26
0
0
1.541
1
20
2
61
112
11
21
0
201
0
172
0
7
0
91
0
321
1
1
0
0
NİĞDE
ORDU
596
0
38
6
11
2
2
10
13
3
2
0
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
0
0
0
38
4
3
0
147
0
0
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YOZGAT
ZONGULDAK
TOPLAM
64
0
175
7
33
12
1
162
288
5
4
0
0
4
0
98
311
11
1
13
1
1
0
1.772
37
0
0
2.009
2
3
13
456
0
6
0
0
272
1
0
606
2
1
0
32
0
0
1
0
4
0
88
1
5.616
0
0
0
16
10
4.569
0
0
0
1
1
4.086
0
0
15
20.554
0
2
1
18.745
1
18
4
8.772
108
4.1.6 Çerkesçe Konuşan Nüfus
Çerkesler, genelde Kuzey Kafkasya halklarının tümünü tanımlamak için kullanılsa da
nüfus sayımlarında görülen Çerkesçe, Adige olarak bilinen topluluğun konuştuğu dil
olarak alınmıştır. Türkiye’de ağırlıklı olarak Batı ve Orta Anadolu’da ikamet
etmektedirler. Fakat, Osmanlı yerleşim politikaları ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki
iskan hareketleriyle farklı bölgelere kaydıkları da görülmektedir. Örneğin, 1935
yılında Bitlis ve çevresindeki Çerkesçe konuşan nüfusun oluşturduğu yoğunluk,
çeşitli illerden sürülenlerin kurduğu köylere delalet etmektedir.261
1927 nüfus sayımına göre Çerkesçe konuşan nüfus Kayseri ve Bolu olmak üzere iki
ilde yoğunlaşmaktadır. Toplam Çerkesçe konuşan nüfusun %26,8’i bu iki ilde ikamet
eder. Orta Anadolu’da Kayseri’nin merkezde olduğu bir çevrede yayılan Çerkesçe
konuşan nüfus, Batıda da Bolu’dan Çanakkale’ye ve Konya’ya uzanan iki aks
boyunca yoğunlaşmıştır. Türkiye’ye yayılmış halde olan Çerkesçe konuşan nüfus
Güneydoğu Anadolu’da yok denecek kadar azdır.
261Andrews, age, s. 238.
109
1935 yılında ise Batıdaki yoğunluğun azaldığı, nüfusun Doğuya doğru
hareketlendiği gözlemlenebilmektedir. Bolu’da Çerkesçe konuşan nüfusun 10 bin’den
fazlası şehri terk etmiş görünmektedir. Muhtemelen onları göçe zorlayan etkenin
ortadan kalkmasıyla birlikte Bolu’da Çerkesçe konuşan nüfusun 1945’te tekrar 5 bin
kişi civarına yükseldiği görülebilir. Bolu’dan göç edenlerin çevre illere yayılmasıyla
1935’te Batı Anadolu’da Çerkesçe konuşan nüfusun dağınık bir tablo arz ettiği
gözlemlenebilmektedir. Doğu Anadolu’da ise Ağrı, Siirt ve Elazığ, Çerkesçe konuşan
nüfusun en az olduğu iller olarak dikkat çekmektedir.
H arita 31. 1935 Nüfus Sayımı Çerkesçe Konuşan Nüfus Dağılımı
1945’te Çerkesçe konuşan nüfusun Doğu Anadolu’daki varlığı azalmaya başlarken,
toplam nüfusu ise %27,47 oranında azalma gösterir. Orta Anadolu’da Kayseri
merkezli dikey aks boyunca yoğunluk büyük oranda korunmuştur. Bu dönemde
Karadeniz’de Sinop’un Çerkesçe konuşan nüfus açısından önemli bir düşüş gösterdiği
görülür. Orta Anadolu’da da Konya, Eskişehir ve Ankara illerinde benzer bir azalma
söz konusudur. Tüm nüfus sayımlarında açıkça Çerkesçe konuşan nüfusun merkezi
olan Kayseri, bu dönemde nüfusunu korumuştur. Yine tüm nüfus sayımlarında
110
Çerkesçe konuşan nüfusun en az olduğu illerden biri olan Isparta ise çevresindeki
nüfus hareketlerinden etkilenmiyor görünür.
İskan politikaları çerçevesinde, Türk kültürünü benimseyen Sünni Müslüman
toplulukların Doğu illerine yerleştirildiği bir dönemde, Çerkesçe konuşan nüfusun
Orta Anadolu’da yoğunlaşması ve giderek azalmakta oluşu dikkat çeken bir başka
nokta olarak karşımıza çıkar. 1935-1945 haritalarının karşılaştırılmasında açıkça
gözlemlenebilen bu değişimin gerekçeleri daha detaylı bir araştırmaya ihtiyaç
duymaktadır.
H arita 32. 1945 Nüfus Sayımı Çerkesçe Konuşan Nüfus Dağılımı
1955 yılına gelindiğinde, ana dil olarak Çerkesçe konuşan toplam nüfus artış
eğilimine girerken ikinci dil olarak Çerkesçe konuşan nüfus da paralel olarak yükselir.
1945’te 21.032 kişi olan ikinci dil olarak Çerkesçe konuşan nüfus, 1955’te 30.718
kişiye çıkar. 1960’da ise ikiye katlanarak 65.061 kişiyi bulur. Bu durum, Türkçeyi ana
dil olarak benimseyen Çerkes nüfusundaki artışa işaret eden bir veri olarak alınabilir.
1955 yılında 1945’ten farklı olarak Doğu Anadolu’daki Çerkesçe konuşan nüfusta
yeniden bir artış gözlemlenir. Muş, bu dönemde Çerkesçe konuşan nüfus için ufak bir
merkez niteliği kazanır. Bu merkezin çevresinde de bir kümelenme görülebilmektedir.
111
Orta Anadolu’da 1945’te görülen azalma da 1935 dönemindeki yoğunluğuna geri
dönmüştür. 1945 yılına has görünen bu hareketlilik, söz konusu dönemde Çerkes
nüfus üzerinde uygulanan bir iskan politikasının uzantısı olabilir; fakat bu tespit de
daha detaylı bir araştırmaya muhtaçtır.
H arita 33. 1955 Nüfus Sayımı Çerkesçe Konuşan Nüfus Dağılımı
1960 yılında ana dil olarak Çerkesçe konuşan nüfus tekrar azalma eğilimine girerken
ikinci dil olarak Çerkesçe konuşan nüfus ikiye katlanmıştır. Bu dönemde Adana,
Balıkesir, Samsun, Sivas, Tokat ve Kocaeli illerindeki Çerkesçe konuşan nüfus bin
kişiden fazla azalma göstermiştir. Bu illerden Bolu 1965’te azalma eğilimini
sürdürürken, Samsun ve Kocaeli kaybettiği nüfusun bir bölümünü geri kazanır.
1965’te Çerkesçe konuşan nüfus açısından azalmakta olan illere Bilecik, Çorum ve
Çanakkale de katılır. İzmir, 1945’te büyük oranda kaybettiği Çerkesçe konuşan
nüfusuna 1965 itibariyle yeniden kavuşmuştur.
Genel olarak, Çerkesçe konuşan nüfusun hareketliliği, genelde belli dönemlere
has olup daha sonra bir geri dönüş izlendiğinden, söz konusu nüfusun bir iskan
politikasına maruz kaldığı öne sürülebilir. Fakat, bu yorumun geçerliliğini ortaya
koyabilmek için daha detaylı bir araştırma gerekmektedir.
112
H arita 34. 1960 Nüfus Sayımı Çerkesçe Konuşan Nüfus Dağılımı
Harita 35. 1965 Nüfus Sayımı Çerkesçe Konuşan Nüfus Dağılımı
113
Türkiye’de, ana dil olarak Çerkesçe konuşan nüfusun büyük bölümü Orta ve Batı
Anadolu’da ikamet etmektedir. Batı Anadolu’daki nüfusun, yıllar içerisinde çeşitli
göç dalgalarına uğradığı görülse de, Orta Anadolu’daki nüfus büyük oranda
korunmuştur. Kayseri, tüm sayımlarda bu nüfusun ana merkezi olarak ortaya çıkar.
Tablo 12. Çerkesçe Konuşan Nüfusun Yıllara ve İllere Göre Değişimi
İl Adı
ADANA
ADIYAMAN
1927
1935
1945
1955
1960
1965
2.547
1.931
1.375
AFYON
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
1.572
15
207
1.535
646
0
582
3
1.054
1
697
27
71
1
4
31
51
2
2.169
2
2.211
1.282
1.441
1.963
1.489
ANKARA
ANTALYA
ARTVİN
AYDIN
828
603
38
797
717
3
287
804
0
887
569
5
489
396
1
393
8
0
64
6.435
2.293
600
9.226
1.947
88
4.724
1.564
121
4.067
1.876
131
3.238
1.759
112
3.143
751
1.119
12.082
0
527
1
285
355
5.876
708
212
263
7.003
619
351
186
3.004
827
0
205
1.603
0
4.311
3.680
3.793
3.317
1.480
1.205
1.692
19
1.863
2.230
799
1.608
0
5.297
281
6
5
8
96
137
1.227
99
9
47
4
0
5.233
1.023
14
8
7
237
238
2.106
195
1
159
0
3.279
277
2
4
0
4
99
813
19
0
53
0
583
5
3.977
15
36
12
6
18
137
1.082
21
2
92
2
732
12
3.475
9
10
5
2
5
159
2.107
12
0
166
1
635
0
1.808
8
1
9
0
4
109
1.390
4
2
91
1
780
BALIKESİR
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
114
ISPARTA
İÇEL
İSTANBUL
10
191
112
0
230
225
4
250
156
6
20
943
9
19
381
8
76
307
İZMİR
K.MARAŞ
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRKLARELİ
645
3.010
157
4
13.616
18
1.454
5.780
544
3
14.931
59
1.192
6.294
180
1
14.681
23
123
6.888
222
1
16.965
8
863
6.070
250
1
14.968
10
1.287
4.185
215
3
17.110
5
KIRŞEHİR
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
298
8.959
1.769
20
10
380
312
5.938
1.496
141
15
782
3
3.409
784
2
5
478
2.511
1.273
100
16
10
372
613
991
14
0
27
2
1.467
1.139
17
14
488
MARDİN
MUĞLA
15
2
139
6
140
0
50
2
113
3
75
0
950
977
1.636
0
198
0
898
0
227
5
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
246
139
269
6
10
0
1.163
19
14
1
İl Adı
RİZE
1927
0
1935
1945
0
1955
0
1960
0
1965
0
1.082
3.606
18
826
1.514
1.287
42
1.207
538
3.401
1
659
5.074
1
0
7.310
9
1
0
4
2.646
9
77.611
2.835
27
11
4.856
0
0
1
12
1.642
22
63.137
2.086
3
5
5.934
0
28
1
1
1.597
5
58.329
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YOZGAT
ZONGULDAK
TOPLAM
5.616
7
1.952
7.180
1
1.544
3.302
3
322
4.381
7
1
7.131
4
5.713
36
12
7.094
12
4.466
2
9
2.909
0
0
3
2.652
1
95.901
303
1.835
7
91.954
2
1.330
6
66.691
115
4.1.7 Ermenice Konuşan Nüfus
Ermeniler, Türkiye’de yaşayan en kalabalık Hıristiyan topluluklarından biridir. 2000
yılı aşkın bir süre Transkafkasya’da, 1000 yıldan beri de Anadolu’da yaşadıkları
söylenmektedir. Ermenilerin Türkiye’deki etnik kimliğinde belirleyici unsurlar dil ve
dindir. Gregoryan Ortodoks olarak tanımlanan Ermeni Apostolik Kilisesinin yanı sıra
Protestan
ve
Katolik
Ermeniler
de
vardır. 262 Anadolu
topraklarında
Müslümanlaştırılmış ve Türkleştirilmiş pek çok Ermeni olduğu bilinmektedir. Bu
durumun en somut örneği ise Hemşinlilerdir. Sünni Müslüman Hemşinli halk,
Ermenice konuşup bazı eski Ermeni geleneklerini sürdürseler de etnik kimlik olarak
Ermeni olduklarını kabul etmezler.263
H arita 36. 1927 Nüfus Sayımı İllere Göre Ermenice Konuşan Nüfus Dağılımı
1927 nüfus sayımı verilerine göre, Türkiye’de ana dili Ermenice olan nüfus 64.715
kişidir. Bu veri “Ermeni”264 dinine mensup nüfus ile karşılaştırıldığında arada 10 bin
262Andrews, age, s. 179.
263Andrews, age, s. 182-183.
264 1927 nüfus sayımında “Ermeni” tabiri tercih edilmiş ve Gregoryan dini için ayrı bir başlık
açılmamıştır. 1935 nüfus sayımında ise hem Ermeni, hem de Gregoryan olmak üzere iki dini kategori
116
kişiyi aşkın bir fark ortaya çıkmaktadır. 1927 nüfus sayımına göre, din olarak
“Ermeni” kategorisinde yer alan 77.433 kişi bulunmaktadır. İki rakam arasında ortaya
çıkan bu farkın, dini olarak Ermeni kimliğine mensup, fakat ana dil olarak başka bir
lisan konuşan gruba tekabül ettiği düşünülebilir. 1927 nüfus sayımında söz konusu
farkın kaynağını kesin olarak tespit edecek bir veri sunulmamış olsa da, 1935, 1945
ve 1960 nüfus sayımlarında ana dil ve din itibariyle nüfus dağılımını gösteren tablolar
da mevcuttur. Buna göre 1935 nüfus sayımında ana dili Türkçe olan ve Ermeni
Gregoryan dinine mensup 4.179 kişi tespit edilmiştir. Aynı niteliğe sahip nüfus
miktarı 1945 nüfus sayımında 17.581 kişiye, 1960 sayımında ise 32.951 kişiye
yükselmiştir.
1927 sayımında ana dil olarak Ermenice konuşan nüfusun yaklaşık %70’i
İstanbul’da ikamet etmektedir. Nüfusun geri kalanı ise ağırlıklı olarak Doğu Anadolu
illerine yayılmış durumdadır. 1935 yılına gelindiğinde ise iki şehirde önemli bir
hareketlenme gözlemlenebilmektedir. Buna göre Artvin’de 1927 sayımında neredeyse
hiç Ermenice konuşan nüfus bulunmazken, 1935’te bu nüfus 2.031 kişiye ulaşmıştır.
Elazığ’da ise Ermenice konuşan nüfusta %70 oranında bir azalma söz konusudur.
Aynı dönemde İstanbul’da da görece ufak bir azalma görülmektedir. Hem ana dili,
hem de dini baz alan veriler nezdinde önemli bir azalma gözlemlenebildiğinden, bu
dönemde Ermeni nüfusun dışarıya göç ettiği öne sürülebilir.
1935 sayımından 1960 yılına kadar ana dil olarak Ermenice konuşan toplam
nüfus aynı skalada kalır ve radikal bir değişim gözlenmez. İkinci dil olarak Ermenice
konuşan nüfus ise 1945’te 15.175 kişiyken, görece ufak bir artışla 1960’da 19.444
kişiye yükselmektedir. Dini veriler ışığında değerlendirildiğinde, benzer bir durumun
ortaya çıktığı söylenebilir. Bu noktada tek fark, Gregoryan dinine mensup nüfusun
1955-1960 sayımları arasında yaklaşık 10 bin kişi artmış olmasıdır; bu dönemde
Hıristiyan nüfusun genel bir artış göstermiş olması da dikkat çekicidir. Ana dil, ikinci
dil ve din bazlı veriler karşılaştırıldığında, 1935-1960 arasında Ermeni nüfusun
toplam açısından bir istikrar gösterdiği söylenebilir.
verilmiştir. 1945 nüfus sayımı itibariyle de Hıristiyan topluluklar arasındaki farklı mezhepleri gösteren
tablolarda “Gregoryan” başlığı altında sunulmuştur.
117
H arita 37. 1935 Nüfus Sayımı İllere Göre Ermenice Konuşan Nüfus Dağılımı
Harita 38. 1945 Nüfus Sayımı İllere Göre Ermenice Konuşan Nüfus Dağılımı
118
Öte yandan söz konusu 25 yıllık süreç zarfında İstanbul dışındaki illerde Ermenice
konuşan nüfusun genel bir hareketlilik içinde olduğu görülmektedir. Örneğin 1945
nüfus sayımı itibariyle Doğu Anadolu’da ikamet eden Ermenice konuşan nüfusun
Batı illerine doğru hareketlendiği, bu hareketliliğin 1955 nüfus sayımında tam tersine
dönerek Doğu illerinde bir yoğunlaşma yaşandığı görülmektedir. 1927 nüfus
sayımında İstanbul ve Doğu Anadolu’da yoğunlaştığı gözlemlenebilen Ermenice
konuşan nüfus, 1960 sayımı itibariyle tüm Türkiye’ye yayılmış görünmektedir.
Nüfusun Türkiye içindeki bu hareketliliğinin sebepleri üzerinde daha detaylı bir
araştırma yapılmasına ihtiyaç vardır.
H arita 39. 1955 Nüfus Sayımı İllere Göre Ermenice Konuşan Nüfus Dağılımı
119
H arita 40. 1960 Nüfus Sayımı İllere Göre Ermenice Konuşan Nüfus Dağılımı
Ermenice konuşan nüfusun yıllar içindeki değişimine bakıldığında, en radikal
hareketlilik 1960 yılında Mardin’de görülmektedir. 1960 nüfus sayımında Mardin’de
Ermenice konuşan nüfus birdenbire 10 bin kişi civarında bir artış göstererek 10.232
kişiye ulaşmış; fakat 1965 itibariyle bu nüfus hem Mardin ili içerisinde, hem de
toplam Ermenice konuşan nüfus nezdinde ortadan kalkmıştır. 1960 sayımında
Mardin’de bulunan Gregoryan Hıristiyanların sayısı sadece 152 kişidir; bununla
birlikte Ortodoks Hıristiyan grup 17.750 kişi olarak tespit edilebilmektedir. 1965
nüfus sayımında ise Mardin’deki Ortodoks Hıristiyan nüfus yaklaşık 7 bin kişi
azalmıştır. Yine 1960 nüfus sayımına göre tüm Türkiye’de ana dili Ermenice olan
grup içerisinde Ortodoks dinine mensup 10.576 kişi bulunduğu belirtilmektedir;
maalesef 1965 nüfus sayımı için benzer bir veri olmadığından karşılaştırma
yapılamamaktadır. Tüm bu veriler ışığında, 1960 yılında Mardin’de çoğunluğu
Ermeni Apostolik Ortodoks Kilisesine mensup, Ermenice konuşan 10 bin kişi
civarında bir nüfusun ortaya çıktığı ve 1965 itibariyle bu grubun Türkiye dışına göç
ettiği öne sürülebilir. Fakat eldeki verilerin kısıtlılığı sebebiyle bu tahmin
120
sınanamamakta ve gerekçeleri üzerine bir tahmin yürütülememektedir. Daha detaylı
araştırmalarla açıklanması ihtiyacı tespit edilebilir.
H arita 41. 1965 Nüfus Sayımı İllere Göre Ermenice Konuşan Nüfus Dağılımı
Türkiye’de gayrimüslim grupların nüfus dağılımlarına bakarken pek çok veriyi aynı
anda kullanma ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Diğer etnik gruplardan farklı olarak,
gayrimüslim grupların coğrafi dağılımını incelerken ana dil ve ikinci dilin yanı sıra
din verilerine de bakılması bir zorunluluktur. Bununla birlikte her nüfus sayımında
sunulan verilerin çeşitlilik göstermesi, örneğin bir nüfus sayımında sadece ana dil-din
karşılaştırması yapılırken bir diğerinde sadece ana dil-ikinci dil karşılaştırması
yapılması, yıllara göre gayrimüslim grupların nüfus değişimlerinin izini sürmeyi
zorlaştırmakta ve güçlü çıkarımlarda bulunmayı engellemektedir.
Nüfus sayımlarının taşıdığı bu handikapa rağmen, eldeki verilerden yola
çıkarak bir tahmin yürütülecek olursa, gayrimüslim nüfus açısından Cumhuriyet
tarihinde yaşanan kırılma 1955-1965 yılları arasında gerçekleşmiştir. 1955-1960
yılları arasında tüm Hıristiyan nüfus yaklaşık 20 bin kişilik bir artış göstermiş, 1965
yılında ise tekrar 1955 değerine gerilemiştir. Bu dönemde Ermenice konuşan nüfusun,
121
özellikle Ortodoks Hıristiyan olduğu tahmin edilen bir bölümü, Mardin’de toplanmış
ve buradan dışarıya göç etmiştir. Bu tespit, 6-7 Eylül olaylarını akla getirmektedir ve
bu olayların nüfus üzerindeki etkisine işaret eden bir yorum olarak okunabilir.
Tablo 13. Ermenice Konuşan Nüfusun Yıllara ve İllere Göre Değişimi
İl Adı
ADANA
ADIYAMAN
1927
21
1935
26
1945
10
1955
27
15
1960
6
72
1965
28
83
AFYON
AĞRI
AKSARAY
6
1
3
5
9
6
0
3
12
86
10
2
5
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
938
608
3
814
303
2
651
966
2
437
256
1
367
123
14
216
86
0
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BİLECİK
BİNGÖL
2
4
26
79
2.031
1
4
7
1.300
0
66
1
12
281
33
27
10
9
29
13
22
2
9
1
1
9
1
11
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
İl Adı
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
285
0
5
2
28
0
92
1
955
60
2.399
66
14
5
5
1927
27
3
0
10
712
0
20
7
7
41
0
520
13
435
110
9
14
32
1945
4
4
0
329
20
1.004
0
60
0
2
31
0
222
9
205
19
103
3
55
1955
15
2
11
370
34
3
1
21
59
10
47
1
279
8
82
15
16
20
34
1960
3
2
0
441
16
483
0
35
9
3
51
1
132
12
2
12
13
0
1
1965
0
0
21
376
41
0
11
8
1
107
0
582
75
707
46
37
38
66
1935
0
0
122
ISPARTA
İÇEL
İSTANBUL
0
16
45.255
2
13
39.821
1
33
42.738
6
14
46.683
8
16
37.280
1
7
29.479
İZMİR
K.MARAŞ
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRKLARELİ
26
8
21
1.660
435
2
23
6
18
1.859
848
77
9
13
14
1.489
301
3
145
1
74
1.228
408
4
52
2
13
1.204
157
3
17
13
5
849
9
3
KIRŞEHİR
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
MANİSA
1
7
64
34
2.625
0
22
336
78
1
1.614
11
0
317
40
34
982
507
55
19
7
428
3
0
16
21
51
225
12
0
46
1
88
148
2
MARDİN
MUĞLA
22
0
210
0
58
4
22
0
10.232
4
11
0
247
5
34
592
7
154
4
0
5
75
6
3
0
31
3
0
12
34
2
0
642
4
76
0
2
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
5
249
RİZE
SAKARYA
0
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
İl Adı
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
220
265
940
4.122
233
161
1.506
3.094
207
7
921
2.124
123
371
854
1.253
83
99
406
565
5
98
228
217
63
1927
186
952
98
32
1935
127
788
24
10
1945
46
416
35
2
0
1.801
0
64.715
6
889
6
57.599
2
400
22
56.184
12
1955
47
258
3
13
0
0
167
71
56.237
35
1960
27
175
2
8
0
2
98
11
52.756
2
1965
8
45
11
4
4
1
118
3
33.084
UŞAK
VAN
YOZGAT
ZONGULDAK
TOPLAM
123
4.1.8 Gürcüce Konuşan Nüfus
H arita 42. 1935 Nüfus Sayımı İllere Göre Gürcüce Konuşan Nüfus Dağılımı
Gürcüce, Güney Kafkasya dil ailesinin kök dilidir. Sünni Müslüman olan Gürcüler,
Türkiye’de yerleştikleri Artvin ilini “Türkiye’nin en uygar bölgesi” olarak görürler.265
Artvin ili, 1927-1955 nüfus sayımları ana dil verilerine göre açıkça Gürcüce konuşan
nüfusun merkezi olarak görünmektedir. 1960 itibariyle bu niteliğini yitirmiş görünse
de tüm nüfus sayımlarında Gürcüce konuşan nüfusun en fazla olduğu il olarak dikkat
çeker.
1927 nüfus sayımında Gürcüce konuşan nüfusa dair bir veri yer almadığından,
Gürcüce konuşan nüfus ancak 1935 yılı itibariyle tespit edilebilmektedir. Bu sayımına
göre Türkiye’de Gürcüce konuşan toplam nüfus 57.325 kişidir ve bu nüfusun
%26,73’ü Artvin’de ikamet etmektedir. Kocaeli, %25,40 oranıyla Artvin’i takip eden
ikinci merkez niteliğindedir. Bu iki merkez ve çevresi dışında, Orta Karadeniz
bölgesinde Gürcüce konuşan nüfusun yoğunlaştığı gözlemlenebilmektedir.
265Andrews, age, s 247-248.
124
1945 nüfus sayımında ise Gürcüce konuşan nüfus ani bir azalmayla 40.040
kişiye düşer. Artvin, nüfus kaybetmiş olmasına rağmen, Gürcüce konuşan nüfusta
halen başı çekmektedir. Kocaeli’ndeki nüfusun ise çevre illere yayıldığı görülür. Bu
yayılmanın sebep olduğu yerel artışlar dışında genel olarak tüm illerde Gürcüce
konuşan nüfusta bir azalma olduğu tespit edilebilir.
H arita 43. 1945 Nüfus Sayımı İllere Göre Gürcüce Konuşan Nüfus Dağılımı
1945 nüfus sayımında, ikinci dil olarak Gürcüce konuşan nüfus 15.711 kişi olarak
tespit edilmiştir. Bu rakam, 1955’te 28.786 kişiye yükselmiş, 1960’da ise ikiye
katlanarak 54.948 kişiye ulaşmış, 1965’te de 48.967 kişiye düşmüştür. 1960-1965
yılları arasında hem ana dil olarak (yaklaşık 25 bin kişi) hem de ikinci dil olarak
(yaklaşık 10 bin kişi) Gürcüce konuşan nüfusun azalmış olması, Gürcülerin bu yıllar
arasında Türkiye dışına yoğun bir şekilde göç etmiş olması ihtimalini akla getirir.
1945 yılında 40.040 olan ana dil olarak Gürcüce konuşan nüfus, 1955’te
51.977 kişiyle 1935 skalasına geri döner, ardından 1960’ta 40.140 kişiye düşerek yine
1945’teki rakama yaklaşır. Söz konusu nüfusun bu dönemde genel bir coğrafi
125
hareketlilik içerisinde olduğu dikkat çekmektedir. Bu artış ve azalışların sebepleri ise
daha derin bir araştırmayı gerektirmektedir.
H arita 44. 1955 Nüfus Sayımı İllere Göre Gürcüce Konuşan Nüfus Dağılımı
Harita 45. 1960 Nüfus Sayımı İllere Göre Gürcüce Konuşan Nüfus Dağılımı
126
Gürcüce konuşan nüfus, ağırlıklı olarak Türkiye’nin kuzey bölgelerinde ikamet
etmekle birlikte, 1955-1960 yıllarında güneye doğru hareketlenmiştir. 1955 yılında
Antalya, Gaziantep, Muş ve Şanlıurfa illerinde gözlemlenen artış, 1960 yılında Konya
ve Siirt illerine aktarılmış görünmektedir. 1965 yılına gelindiğinde Gürcüce konuşan
nüfusun tekrar kuzey bölgelere çekilmesi ve toplamda ciddi bir miktar azalması,
güneye doğru gerçekleşen hareketliliğin bir dışarıya göç dalgasından kaynaklanması
ihtimalini akla getirir. Aynı yıllarda ikinci dil olarak Gürcüce konuşan nüfusun da
azalma eğiliminde olması, dışarıya göç yorumunu güçlendiren bir veri sunar.
H arita 46. 1965 Nüfus Sayımı İllere Göre Gürcüce Konuşan Nüfus Dağılımı
Genel olarak bakıldığında, Türkiye’de Gürcüce konuşan nüfus il olarak Artvin’de,
bölge olarak ise kuzeyde yoğunlaşmıştır. 1945-1960 döneminde, tüm Türkiye’deki
genel nüfus hareketliliğinin Gürcüce konuşan nüfusta da gözlemlenebildiği, 1965
itibariyle başlangıçtaki dağılımına yakın bir tabloya kavuştuğu söylenebilir. Ana dil
olarak Gürcüce konuşan nüfus son tahlilde azalmış olsa da, ikinci dil olarak Gürcüce
konuşan nüfusun artmış olması, Gürcülerin ana dilinde yaşanan değişime tekabül
eden bir durum olarak yorumlanabilir.
127
Tablo 14. Gürcüce Konuşan Nüfusun Yıllara ve İllere Göre Değişimi
İl Adı
ADANA
1935
1945
1955
1960
1965
49
3
ADIYAMAN
AFYON
5
6
4
0
0
1
0
0
0
0
0
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
2
2
6
15
76
16
237
1.862
1.359
685
ANKARA
ANTALYA
ARTVİN
AYDIN
BALIKESİR
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
0
0
15.325
29
0
10.146
36
58
10.381
26
0
8.414
0
0
3.603
0
3.415
20
0
3.004
3
3
0
5
2.482
4
0
3
1
1.048
68
1
1
0
633
38
1
0
871
0
5.886
33
2
7
0
114
6
4
2
116
4
1
115
GİRESUN
GÜMÜŞHANE 0
HAKKARİ
HATAY
ISPARTA
1
İÇEL
0
İSTANBUL
320
İZMİR
7
K.MARAŞ
0
2.027
0
5.084
3
0
1
1
9
0
13
5
4
6
0
769
1
0
0
0
1
1.025
6
1
3.441
0
8.213
10
12
52
0
19
7
1
4
13
7
25
1.851
1
0
14
7
0
806
5
0
1.130
1
7.006
2
6
102
0
1
2
0
0
60
2
1
2.044
1
1
7
0
0
271
7
0
740
0
1.425
3
0
2
0
3
0
0
0
3
1
0
968
0
1
1
0
0
376
3
0
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
128
1935
İl Adı
KARS
37
KASTAMONU 256
1945
18
265
1955
25
192
1960
21
2
1965
5
61
KAYSERİ
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
0
36
0
14.562
3
5
26
0
3
9.111
4
1
17
3
3.679
5
168
14
4
0
2.927
106
12
1
1
0
1.283
0
1
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
0
0
9
0
9
2
2
30
0
1
2
4
0
0
123
0
0
0
0
0
1
0
3
4
1
0
1
0
NİĞDE
ORDU
17
6.687
1
2.624
1
4.549
1
1.878
0
2.400
5
0
2.992
7.967
2.168
1
2.195
1.102
6
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YOZGAT
ZONGULDAK
TOPLAM
3.994
0
3.903
2
4
9.398
2.814
6
2.653
60
219
5
1.069
9
3
5
542
0
2
3
2.658
3
0
0
1.413
2
24
1
540
0
3
5
441
4
5
1
170
0
0
3
0
1
2
9
51.977
1
0
1
0
6
40.140
0
5
0
0
1
16.351
0
4
6
57.325
8
4
2
40.040
129
4.1.9 Kürtçe Konuşan Nüfus
Türkiye nüfus sayımlarında Kürtçe olarak belirtilen dil, İran dillerinin Kuzey Kürtçe
grubundan Arapça ve Türkçe izlerini taşıyan bir lehçe olan Kırmanca ile özdeştir.266
Kürt nüfus arasında Alevi ve Sünni Müslüman olarak iki ayrı grup bulunmaktadır
fakat nüfus sayımlarında din olarak hepsi İslam başlığı altında toplandığından bu
grupların ayrı ayrı sayılarını tespit etmek mümkün değildir. Ayrıca Yezidi Kürtlerinin
de tam sayısı nüfus sayımlarından tespit edilemez; zira nüfusun dinlere göre
dağılımını ele alan verilerde Yezidilik yer almaz. Ana diller arasında Zazaca olmasına
rağmen çoğu zaman Kürtçe olarak verilere işlenen Zazalar267 bu araştırmanın kapsamı
dışında bırakılmıştır.
H arita 47. 1927 Nüfus Sayımı İllere Göre Kürtçe Konuşan Nüfus Dağılımı
Kürtçe, Türkiye’de en çok konuşulan diller arasında, Türkçeden sonra gelen ikinci
dildir. 1927-1965 nüfus sayımlarında Kürtçe konuşan nüfusun toplam nüfus içindeki
266Andrews, age, s. 154-155
267Andrews, 1965 nüfus sayımında Tunceli’de Zazaca konuşan nüfusun 7 kişi olarak tespit edildiğini,
fakat tahmin edilen rakamın çok daha yüksek olması gerektiğini belirterek bu noktaya dikkat çeker.
Age, s. 168.
130
payı %9-7 arasında değişmektedir. Nüfus sayımlarında yer alan verilerden de
görülebileceği gibi, tüm illerde en az 2 kişi ana dil olarak Kürtçe konuşmaktadır.
Yıllar içerisinde Kürtçe konuşan toplam nüfus artış göstermiş; bu bağlamda en çok
konuşulan ikinci dil olma niteliğini de korumuştur. Kürtçe konuşan nüfus, ağırlıklı
olarak
Doğu
Anadolu
ve
özellikle
de
Güneydoğu
Anadolu
bölgelerinde
yoğunlaşmıştır. Yıllar içerisinde nüfusta bazı hareketlilikler görülmekle birlikte,
Türkçe konuşan nüfusun diğer illere göre azınlıkta olduğu birkaç Güneydoğu
Anadolu ilinde, Kürtçe konuşan nüfus açıkça baskındır. Örneğin 1927 nüfus
sayımında Hakkari’de Kürtçe konuşan nüfusun tüm nüfusa oranı %88,93’tür ve bu
oran 1965’te ancak %86,22’ye gerilemiştir. Aynı nüfus sayımında Van, Siirt, Bitlis,
Diyarbakır, Mardin, Elazığ ve Ağrı illerinde Kürtçe konuşan nüfus %50 oranının
üstündedir. Bu iller, Elazığ dışında, 1965 sayımında da yine %50 oranının üstünde yer
almaktadırlar.
H arita 48. 1935 Nüfus Sayımı İllere Göre Kürtçe Konuşan Nüfus Dağılımı
İkinci dil olarak Kürtçe konuşan nüfusun da yıllar içerisinde artmakta olduğu
gözlemlenebilmektedir. 1945 sayımında 1.137.532 kişi ikinci dil olarak Kürtçe
131
konuşmaktadır; bu rakam 1965 sayımında 1.752.858 kişiye yükselmiştir. Bu noktada
1960 nüfus sayımında ikinci dil olarak Kürtçe konuşan nüfusun verilere 469.458 kişi
olarak işlendiğine de dikkat çekmek gerekir. Nüfus rakamlarındaki bu radikal
değişim, bir nüfus hareketliliğinden ziyade nüfus verilerinin işlenmesindeki bir
değişimden kaynaklanmaktadır. Buna göre 1945 ve 1965 sayımlarında, ana dili
Kürtçe olan nüfusun yaklaşık 1 milyonu ikinci dil olarak da Kürtçe konuşmaktadır.
1960 sayımında ise ana dili Kürtçe olan nüfus içinde ikinci dili de Kürtçe olan nüfus
yazılmamıştır. Nüfus sayımlarında verilerin işlenmesi yöntemlerindeki bu değişiklik
sebebiyle yıllar arasında ikinci dil olarak Kürtçe konuşan nüfusta ciddi bir fark ortaya
çıkar. Bu durum, nüfus sayımlarında verilerin nasıl kayıt edildiğinin nüfus
mühendisliği çabalarında ne derece etkili olduğunu gösteren bir husus olarak
vurgulanmalıdır. Ek olarak, resmi nüfus sayımlarına dayanan çalışmalarda pek çok
kriteri dikkate alan, titiz incelemelere olan ihtiyaca da işaret eder.
H arita 49. 1945 Nüfus Sayımı İllere Göre Kürtçe Konuşan Nüfus Dağılımı
İskan Kanunu göz önünde bulundurulduğunda, Kürtçe konuşan nüfusun yıllar
içindeki coğrafi hareketliliğine ayrıca bakılması elzemdir. 1927 nüfus sayımında Batı
132
illerindeki Kürtçe konuşan nüfusun 1935 itibariyle Doğu illerine toparlanmaya
başladığı görülmektedir. 1935-1945 yılları arasında ise başta Elazığ, Erzincan,
Malatya, Van-Hakkari ve Siirt illeri olmak üzere Doğu illerinde Kürtçe konuşan
nüfusta ani azalmalar söz konusu olmuştur. Bu dönemde Kürtçe nüfus açısından artış
gösteren Doğu illeri arasında Şanlıurfa, Mardin ve Diyarbakır görülmektedir. Batıda
ise başta Bolu ve Çanakkale olmak üzere Kürtçe konuşan nüfusta genel bir artış
gözlemlenebilmektedir. 1955 yılına gelindiğinde Malatya’daki Kürtçe konuşan
nüfusun 140 bin kişi civarında azaldığı görülmektedir. Bu dönemde Malatya’dan
ayrılarak il statüsü kazanan Adıyaman’da da Kürtçe konuşan nüfus, çevresindeki
illere göre çok düşüktür. İl bazlı ana dil verilerinden yola çıkılarak, MalatyaAdıyaman illerinden ayrılan Kürtçe konuşan nüfusun çevre illere yayıldığı
söylenebilir. 1955’te Mardin ve Diyarbakır, 200 bin’den fazla Kürtçe konuşan nüfus
ile Güneydoğu Anadolu’daki Kürt nüfusun merkezleri haline gelmiştir ve bu
niteliklerini 1965 sayımında da korumaktadırlar.
133
1965 yılına gelindiğinde, ana dil olarak Kürtçe konuşan nüfus toplamda 371.770 kişi
artış göstermiştir. Bu durum, 1927-1965 arasında Kürtçe konuşan nüfusun gösterdiği
en büyük artışa tekabül etmektedir. 1960-65 sayımlarında, Türkiye’nin Güneydoğu ve
Doğu
sınırlarında
Kürtçe
konuşan
nüfusun
yoğunlaşmış
olduğu
açıkça
görülebilmektedir. Bu sınır çizgisi üzerinde 100 bin skalasını geçemeyen tek il
Hakkari’dir. Hakkari, nüfus olarak çevresindeki illerin gerisinde olsa da, Kürtçe
konuşan nüfus yüzdesi en yüksek il ünvanını korumaktadır. Malatya, 1965 sayımı
itibariyle kaybettiği Kürtçe konuşan nüfusun büyük bir bölümünü tekrar kazanmıştır.
Adıyaman’da da benzer bir durum gözlemlenebilmektedir. Erzincan’da ise Kürtçe
konuşan nüfus 1960 sayımında 30 bin kişi civarında artmış, fakat 1965’te tekrar
azalarak eski değerine dönmüştür. Tunceli’de, Kürtçe konulan nüfus 1955-1960
arasında 20 bin kişi kadar azalmış, 1960-1965 arasında ise hemen hemen aynı
rakamda artmıştır.
H arita 51. 1960 Nüfus Sayımı İllere Göre Kürtçe Konuşan Nüfus Dağılımı
Genel olarak bakıldığında, Kürtçe konuşan nüfusun Doğu ve özellikle Güneydoğu
Anadolu bölgesinde yoğunlaştığı, bu bölgeleri kapsayan coğrafya içinde sürekli bir
134
hareketlilik içinde olduğu görülebilmektedir. Türkiye’nin en çok konuşulan ikinci dili
olan Kürtçe, Batı’da görece daha az konuşulmakla birlikte 1965 sonrasında bu
durumun değişmiş olduğu tahmin edilmektedir. Bu tahmini güçlendirecek veriler,
maalesef resmi nüfus sayımlarında yer almamaktadır. Kürtçe konuşan nüfusun yıllara
göre ortalaması alındığında, en az nüfus Batıda Bilecik, Uşak ve Muğla illerinde,
Karadeniz’de ise Rize, Trabzon ve Zonguldak illerinde ortaya çıkmaktadır. Orta
Anadolu’da ise Konya ve Ankara, Kürtçe konuşan nüfusun yoğunlaştığı iki il olarak
gözükmektedir.
1965 Nüfus Sayımı İllere Göre Kürtçe Konuşan Nüfus Dağılımı
H arita 52. 1965 Nüfus Sayımı İllere Göre Kürtçe Konuşan Nüfus Dağılımı
135
Tablo 15. Kürtçe Konuşan Nüfusun Yıllara ve İllere Göre Değişimi
1927
1935
1945
1955
1960
1965
12.955
6.698
3.200
ADIYAMAN
AFYON
139
42
472
6.520
965
84
5.945
33.841
84
7.581
117.325
125
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
60.926
8.141
3.256
77.271
78.987
111.103
129.807
156.316
2.915
2.765
3.556
3.151
2.179
ANKARA
ANTALYA
ARTVlN
AYDIN
BALIKESİR
BİLECİK
BİNGÖL
21.430
151
19
25.425
69
59
17.529
160
47
32.242
17
112
14.420
43
60
36.798
23
46
198
902
2
335
109
18
BİTLİS
67.678
289
110
448
27
81
12.311
173
132.209
111
112.493
54.877
36.422
674
16.348
707
1.943
17.005
546
631
283
42.060
43.546
209
509
26
15.152
71.533
215
767
35
88.857
82.241
170
560
5
56.881
92.327
30
55
101
92
6
11.076
48
155.846
413
105.101
64.048
57.627
983
34.439
544
3.367
162
576
1.692
1.253
26.857
20
580
2.095
558
21.159
1.039
144
573
2.793
130
11.312
114
178.521
363
82.292
14.555
43.813
1.061
19.581
17
2.537
30.840
2.751
73
236
2.297
506
28.617
1.346
24
435
360
892
10.645
21
222.355
181
82.020
16.761
58.894
1.256
19.017
475
529
48.446
4.193
94
541
2.973
383
35.334
956
361
326
711
618
9.512
16
264.948
250
2.069
47.977
79.861
1.133
11.772
290
2.249
54.655
6.240
305
1.043
2.027
967
52.023
363
8
213
443
163
8.733
283
236.113
386
47.446
14.323
69.648
327
19.954
303
2.189
72.367
5.695
705
1.067
2.586
863
46.548
II Adı
ADANA
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
GİRESUN
GÜMÜŞHANE
HAKKARİ
HATAY
ISPARTA
İÇEL
İSTANBUL
İZMİR
K.MARAŞ
136
II Adı
KARS
KASTAMONU
KAYSERİ
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
1927
42.945
1.580
1935
70.776
914
1945
65.372
995
1955
98.258
1.313
1960
101.262
809
1965
133.144
1.090
4.780
86
8.160
1.207
21.396
54
6.550
412
9.643
1.652
22.597
13
6.228
205
3.545
1.744
23.176
257
8.199
219
614
24.665
418
7.658
293
11.233
389
10.840
393
8.454
602
11.309
235
27.811
105
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
128.323
621
109.841
127
161.259
205
146.704
77
99.433
140.784
408
155.799
89
53.009
4.879
309
201.714
9
89.749
5.018
2.938
223
234.717
23
84.252
22
77.794
241
265.328
6
83.020
22
NİĞDE
ORDU
231
132
7.472
18
5.318
46
3.424
113
8.348
28
8.991
12
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
8
4
9
1.273
1.516
166.721
11
2.163
1.366
179.023
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YOZGAT
ZONGULDAK
TOPLAM
1.554
75.962
1.951
101.311
1.936
98.997
140
1.325
2.250
133.562
810
42.271
835
50.730
1.417
49.752
1.421
66.422
1.719
39.318
2.126
52.284
82.788
68
6.050
61
111.579
752
5.296
22
122.800
529
2.548
4
160.142
20
3.550
36
152.101
462
3.886
95
175.100
548
3.974
72
47.830
27.081
358
85.968
7.948
102
1.678.429
5.727
3
107.943
3.666
92
1.847.734
33.431
16
147.694
2.427
43
2.219.50
57.723
5.020
53
1.184.416
103.786
4.905
225
1.480.246
76.553
2.550
251
1.476.537
137
4.1.10 Lazca Konuşan Nüfus
Lazca, Güney Kafkasya dil ailesine mensup bir dil olarak Gürcüce ile akrabadır. Laz
kimliği, çoğunlukla dil üzerinden tanımlansa da genellikle Türkçenin Karadeniz
ağzıyla karıştırılma eğilimindedir. Türkiye’de yaygın bir algı olarak Doğu ve Orta
Karadeniz kıyı şeridi boyunca yaşayan tüm halkların Laz olduğu kabul edilir.
Bununla birlikte Karadeniz’de yaşayan ve Laz olmadığını belirten Türk nüfusun
kendini Karadenizli olarak tanımladığı görülmektedir.268
H arita 53. 1935 Nüfus Sayımı İllere Göre Lazca Konuşan Nüfus Dağılımı
1927 nüfus sayımında, Lazca konuşan nüfusa dair bir veri yer almadığından 1935
itibariyle coğrafi dağılım tespit edilebilmektedir. Buna göre 1935 yılında Türkiye’de
Lazca konuşan toplam nüfus 63.253 kişidir ve bu nüfusun %84,81’i Artvin’de
yaşamaktadır. Lazca konuşan nüfus, Artvin’in toplam nüfusu içinde %19,73 oranında
bir paya sahiptir. Lazca konuşan nüfusun, aynı zamanda en çok Gürcüce konuşulan il
olan Artvin’de yaşaması etnik grupların yakınlığından kaynaklanan bir durum olarak
yorumlanabilir. 1935 sayımında Lazca konuşan nüfus açısından dikkat çeken bir
268Andrews, age, s. 251-252.
138
başka nokta ise Bolu ve Kocaeli illeridir. Lazca konuşan nüfusun %11,68’i de bu iki
ilde ikamet etmektedir.
1935 nüfus sayımında Muş ve Ağrı’da bulunan Lazca konuşan nüfus, 1945
itibariyle bu illeri terk etmiş görünmektedir. Artvin ve Rize’deki toplam nüfusun da
17.217 kişi azaldığı gözlemlenebilmektedir. Bu bölgedeki Lazca konuşan nüfusun
yaşadığı bu azalma, ülke genelindeki nüfusun da azaldığı dikkate alındığında, bu
dönemde Kafkasya’ya bir göç yaşandığı öne sürülebilir. Bir diğer ihtimal ise
Lazcanın ana dil olarak Türkçe ile ikame edilmiş olmasıdır.
H arita 54. 1945 Nüfus Sayımı İllere Göre Lazca Konuşan Nüfus Dağılımı
İkinci dil olarak Lazca konuşan nüfusa bakıldığında, ana dil olarak Lazca konuşan
nüfusun aksine düzenli bir artış göstermekte olduğu söylenebilir. 1945 yılında 12.618
kişi olarak tespit edilen ikinci dil olarak Lazca konuşan nüfus, 1955’te 21.054 kişiye,
1960’da 38.275 ve nihayet 1965’te 59.101 kişiye yükselir. Aynı dönemde, ana dil
olarak Lazca konuşan nüfus, bu artışa paralel bir azalma eğilimine girmiştir. Ana dil
ve ikinci dil olarak Lazca konuşan nüfusun toplamı yıllar içerisinde hemen hemen
139
sabit kaldığından, Lazların giderek Türkçe konuşmaya başladıkları ve dil unsurunu
yıllar içinde kaybettikleri açıkça görülmektedir.
H arita 55. 1955 Nüfus Sayımı İllere Göre Lazca Konuşan Nüfus Dağılımı
Harita 56. 1960 Nüfus Sayımı İllere Göre Lazca Konuşan Nüfus Dağılımı
140
Lazca konuşan nüfusun merkezi olarak görülebilecek olan Artvin-Rize ve KocaeliBolu illerinde 1955-1965 yıllarında ani bir kırılma ve azalış gözlemlenebilmektedir.
1955’e kadar Kocaeli ve Bolu illerinde Lazca konuşan nüfus toplamda aynı kalmış
olmakla birlikte, 1960 itibariyle ani bir düşüş yaşamaktadır. Rize’de 1955 sayımında
Lazca konuşan nüfus yaklaşık 20 bin kişi azalırken, Artvin’de de 1965 yılında 7 bin
kişi azalma görülmüştür.
H arita 57. 1965 Nüfus Sayımı İllere Göre Lazca Konuşan Nüfus Dağılımı
1965 yılında Lazca konuşan nüfusun coğrafi
dağılımı,
1935 yılındaki ile
benzeşmektedir. Bu durum, 1935-1960 yılları arasında tüm Türkiye’yi kapsayan
devlet eliyle iskan uygulamalarının durulmasıyla birlikte, yerleşim yerlerine
dönenlerin oluşturduğu tabloya delalet etmektedir. 1935’ten farklı olarak 1965’e
gelindiğinde Lazca konuşan nüfusun yaşadığı azalma ise yine Cumhuriyet dönemi
Türkleştirme politikalarının izini taşımaktadır.
141
Tablo 16. Lazca Konuşan Nüfusun Yıllara ve İllere Göre Değişimi
II Adı
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
AĞRI
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARTVlN
AYDIN
BALIKESİR
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
1935
0
1945
1
1
2
1955
9
0
3
7
1960
3
0
2
16
1965
3
1
1
0
1
116
5
32
0
53.646
0
255
3
27
2
12.309
0
293
1
158
0
12.336
0
22
3
109
0
12.484
0
12
0
5
0
5.238
0
99
1
1.945
0
536
5
25
0
4.584
0
338
0
0
20
6.328
0
489
0
65
1
1.969
4
514
0
0
4
871
0
277
16
0
9
0
1
17
6
7
2
0
9
2
21
2
1
1
52
12
15
0
0
0
1
5
3
1
0
0
1
1
5
2
4
1
0
2
0
0
3
2
0
244
7
15
1
11
18
8
2
3
0
0
6
1
3
852
17
204
18
77
4
4
2
11
0
0
11
1
1
347
8
14
7
1
18
4
0
2
4
1
0
0
1
7
2
2
1
1
3
3
0
4
GİRESUN
GÜMÜŞHANE 10
HAKKARİ
HATAY
ISPARTA
0
İÇEL
2
İSTANBUL
385
İZMİR
7
K.MARAŞ
1
142
1935
II Adı
111
KARS
KASTAMONU 3
KAYSERİ
3
KIRKLARELİ 16
KIRŞEHİR
0
KOCAELİ
5.442
KONYA
2
KÜTAHYA
0
1945
26
0
1955
46
1
1960
30
2
1965
4
1
0
5
0
4.289
3
3
6
4
2.080
16
5
0
4
1
740
0
2
1
1
0
1.093
4
1
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
4
2
1
1
225
0
1
0
0
1
1
1
1
0
38
0
0
0
4
0
108
0
3
2
6
0
42
0
NİĞDE
ORDU
0
45
0
0
1
9
0
1
1
0
24.120
4.347
579
64
2
2.639
1.281
23
1
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YOZGAT
ZONGULDAK
TOPLAM
258
0
405
0
5.873
1.730
56
7
5
35
2
63
2
7
4
9
2
0
5
5
53
26
2
1
5
127
48
0
23
1
2
9
34
5
2
1
2
0
0
3
0
1
0
19
30.567
0
0
1
0
54
21.703
0
1
2
0
1
11.668
2
0
12
63.253
0
0
30
46.984
143
4.1.11 Pomakça Konuşan Nüfus
Pomakça, bir Bulgar lehçesi olarak kabul edilir. Pomaklar, Slav kökenli Müslüman
bir gruptur. 269 Türkiye’de Pomakça konuşan nüfus, coğrafi olarak Marmara
bölgesinde, özellikle de Trakya’da yoğunlaşmaktadır. 1927 nüfus sayımında Pomakça
yer almadığından, 1935 itibariyle coğrafi dağılım haritaları hazırlanmıştır.
H arita 58. 1935 Nüfus Sayımı İllere Göre Pomakça Konuşan Nüfus Dağılımı
1935’te ana dil olarak Pomakça konuşan nüfus 32.661 kişidir. Bu nüfusun büyük bir
bölümü Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ’ı kapsayan Trakya bölgesi ile Çanakkale ve
Balıkesir illerinde ikamet etmektedir. 1935’te Orta Anadolu’da ikamet etmekte olan
Pomakça
konuşan
nüfusun
1945
itibariyle
büyük
ölçüde
eridiği
gözlemlenebilmektedir. Nitekim 1945 itibariyle Pomakça konuşan toplam nüfus
yarıya düşmüş, tüm illerde bu azalmanın etkisi görülmüştür. Yine 1945’te Pomakça
konuşan nüfusun batıya doğru yöneldiği de gözlemlenebilmektedir. Bu dönemde
İstanbul, Bilecik, Eskişehir gibi illerin Pomakça konuşan nüfusunda ufak artışlar söz
konusu olmuştur.
269Andrews, age, s. 139-140.
144
H arita 59. 1945 Nüfus Sayımı İllere Göre Pomakça Konuşan Nüfus Dağılımı
1955 yılı itibariyle, muhtemelen Iskan Kanununun bir sonucu olarak, Pomakça
konuşan nüfusun doğuya yayılmaya başladığı gözlemlenebilmektedir. 1960 itibariyle
bu yayılma artarak devam etmiş ve belli odaklarda yoğunlaşmıştır. Dikkat çeken
illerden biri Samsun’dur. 1935’te burada Pomakça konuşan 208 kişi varken, 1945’te
bu nüfus kaybolmuş, 1960 itibariyle ise fazlasıyla geri kazanılmıştır. Erzincan,
Pomakça konuşan nüfusun yaşamadığı bir il iken 1960’da ani bir göç almış, ardından
1965’te tekrar eski haline dönmüştür. Diğer illerde de ufak hareketlenmeler yaşandığı
görülebilmektedir.
145
1955 Nüfus Sayımı İllere Göre Pomakça Konuşan Nüfus Dağılımı
H arita 60. 1955 Nüfus Sayımı İllere Göre Pomakça Konuşan Nüfus Dağılımı
Ana dil olarak Pomakça konuşan toplam nüfus 1945’te azalırken, 1955-1960
yıllarında düzenli bir artış göstermiş, 1965’te ise tekrar yarıya düşmüştür. Yaşanan bu
değişimin tüm Pomak nüfusu kapsayıp kapsamadığını görebilmek açısından ikinci dil
olarak Pomakça konuşan nüfusa bakmak anlamlıdır. 1945 nüfus sayımında ikinci dil
olarak Pomakça konuşan nüfus 3.265 iken 1955’te bu sayı 24.270’a yükselmiş,
1965’te ise 37.010’u bulmuştur. Bu noktada 1955-1960 arasında her iki kategoride de
artışın devam ettiği düşünülürse, Pomakça konuşan nüfusun içeriye göçünün
yaşandığı düşünülebilir. 1960-65 yılları arasında ikinci dil olarak Pomakça konuşan
nüfusun artarken ana dil olarak konuşan nüfusun da aynı aralıkta azalması,
Pomakların ana dilinin Türkçeye kaymış olmasıyla açıklanabilir görünmektedir.
Genel olarak, Pomakça konuşan nüfus içerisinde zamanla Türkçe konuşma
eğiliminin arttığı söylenebilir. 1935 nüfus sayımında ağırlıklı olarak Trakya ve
Marmara’da yoğunlaşan Pomakça konuşan nüfus, devam eden yıllarda doğu illerine
yayılmış; 1965 itibariyle de başlangıçtaki dağılımına geri dönmüştür. Bu durum,
146
Türkiye’deki farklı Müslüman gruplar arasında yaygın olarak görülen hareketliliğe de
tekabül etmektedir.
H arita 61. 1960 Nüfus Sayımı İllere Göre Pomakça Konuşan Nüfus Dağılımı
Harita 62. 1965 Nüfus Sayımı İllere Göre Pomakça Konuşan Nüfus Dağılımı
147
Tablo 17. Pomakça Konuşan Nüfusun Yıllara ve İllere Göre Değişimi
II Adı
ADANA
1935
1945
1955
1960
1965
1
1
ADIYAMAN
AFYON
0
0
3
7
0
0
2
1
0
0
6
AĞRI
AMASYA
ANKARA
0
0
5
0
0
7
3
0
12
5
2
10
1
0
1
ANTALYA
0
10
0
0
0
2
0
1
5
0
2
2
0
1
0
5.004
0
1.937
32
0
0
0
0
335
3.607
4
0
0
0
2.410
2
0
0
106
0
0
0
0
11
0
0
435
353
0
2
1.431
0
0
0
3
0
110
2.721
0
0
0
15
4.419
0
2
20
196
0
0
0
0
0
0
2
88
418
0
2
909
4
4
0
1
0
778
5.143
0
15
0
21
9.698
0
186
5
244
0
0
0
9
8
0
0
116
251
0
17
840
1
0
0
0
0
29
1.481
0
1
0
0
5.123
1
0
0
7
0
0
0
0
0
0
7
28
617
0
1
ARTVlN
AYDIN
BALIKESİR
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
BOLU
0
0
BURDUR
BURSA
689
ÇANAKKALE 7.319
ÇANKIRI
0
ÇORUM
0
DENİZLİ
0
DİYARBAKIR 2
EDİRNE
7.175
ELAZIĞ
5
ERZİNCAN
0
ERZURUM
2
ESKİŞEHİR
27
GAZİANTEP
0
0
GİRESUN
GÜMÜŞHANE 0
HAKKARİ
HATAY
ISPARTA
0
İÇEL
48
İSTANBUL
83
İZMİR
189
K.MARAŞ
0
KARS
0
148
Il Adı
KASTAMONU
KAYSERİ
1935
1
0
1945
0
0
1955
0
12
1960
0
1
1965
0
5
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
MALATYA
8.822
0
549
62
0
0
2.428
0
299
2
0
0
4.965
877
0
42
0
2.847
0
70
3
2
0
1.653
0
186
0
0
0
MANİSA
MARDİN
MUĞLA
79
1
0
0
10
4
0
0
16
1
75
4
0
0
0
0
18
21
0
7
0
0
25
0
0
0
0
0
0
0
2
0
0
0
2
0
0
SİNOP
208
0
0
1
0
1
25
20
0
0
95
393
5
0
14
157
0
0
SİVAS
ŞANLIURFA
0
0
0
0
0
0
3
8
0
0
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
2.355
0
0
1.042
0
0
2
687
0
1
0
3.175
2
0
1
800
0
0
18
0
2
0
13.038
0
0
0
0
16.166
0
12
0
0
24.098
0
0
0
0
11.003
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
ORDU
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
UŞAK
VAN
YOZGAT
ZONGULDAK
TOPLAM
0
9
0
32.661
149
4.1.12 Rumca Konuşan Nüfus
Rumca, Hint-Avrupa ailesinin Helen kolundan gelen, modern Yunancanın bölgesel
bir versiyonu olarak kabul edilir.270 Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde Rum, “Doğu
Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde yaşayan, Roma yurttaşı haklarına sahip halk”
olarak tanımlanmaktadır. Bu genel tanımlama, zaman içerisinde Müslüman ülkelerde
yaşayan Yunan asıllı kişileri tanımlamak için kullanılmaya başlanmış ve bu tanım da
TDK sözlüğüne girmiştir.271 Türkiye’de Rumca konuşan nüfusun büyük bir bölümü
Ortodoks Hıristiyan’dır. Bununla birlikte, ana dili Rumca olanlar arasında Müslüman
nüfusun görüldüğü de belirtilmektedir.272
H arita 63. 1927 Nüfus Sayımı İllere Göre Rumca Konuşan Nüfus Dağılımı
270Andrews, age, s. 201.
271
http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.52ca7c56e95768.3209
4823
272Andrews, age, s. 204.
150
Gayrimüslim grupların coğrafi dağılımında dikkat çeken bir özellik, nüfusun
İstanbul’da yoğunlaşmış olmasıdır. Bu durum Rumca konuşan nüfus için de
geçerlidir. 1927 nüfus sayımına göre İstanbul’da Rumca konuşan nüfus, toplam
nüfusun %11,57’sini teşkil eder. 1965’te bu oran %1,53’e gerilemiş olsa da, İstanbul
Rumca konuşan nüfusun merkezi olma niteliğini korur.
Ana dil olarak Rumca konuşan nüfusun yıllar içinde düzenli bir azalma
göstermesine paralel olarak, söz konusu yoğunlukta olduğu illerde de azalmalar söz
konusu olmuştur. Rumca konuşan nüfusun çoğunluğunun mensup olduğu Ortodoks
Hıristiyan nüfus, ana dil nüfusuna oranla daha düşük bir azalma eğilimi göstermiştir.
İkinci dil olarak Rumca konuşan nüfus ise genel olarak artma eğilimindedir. 1945’te
72.110 kişi olan ikinci dil olarak Rumca konuşan nüfus, 1965’te 82.144 kişiye erişir.
Öte yandan 1955’te hem ikinci dil, hem de ana dil olarak Rumca konuşan nüfusun 10
bin’er kişi civarında ani bir düşüş gösterdiği gözlemlenebilir. Bu durum, 6-7 Eylül
olaylarıyla ilişkilendirilebilir; nitekim 1955 nüfus sayımı bu olayların hemen
akabinde, 23 Ekim 1955’te gerçekleştirilmiştir.
H arita 64. 1935 Nüfus Sayımı İllere Göre Rumca Konuşan Nüfus Dağılımı
151
Ana dil olarak Rumca konuşan nüfusun genel coğrafi dağılımı batı illerinde ve
Akdeniz bölgesinde toplanmış gözükmektedir. Tüm nüfus grupları gibi, Rumca
konuşan nüfus da sürekli hareketlilik halindedir. Yıllar içerisinde en radikal
değişimler İstanbul, İzmir, Çanakkale gibi nüfusun ağırlıklı olarak yaşadığı illerde
görülürken, Trabzon Rumca konuşan nüfusun sürekli bir git-gel içinde olduğu il
olarak dikkat çeker. 1927’de Trabzon’da ana dil olarak Rumca konuşan nüfus
düşükken 1935’te ani bir yükseliş göstermiş; 1945-1955 arasında eski değerine dönse
de 1960-65 arasında daha da büyük bir artış söz konusu olmuştur.
H arita 65. 1945 Nüfus Sayımı İllere Göre Rumca Konuşan Nüfus Dağılımı
1955 yılına kadar doğuda neredeyse hiç Rumca konuşan nüfus bulunmamasına
rağmen, bu yılda Erzurum ve Diyarbakır’ın küçük merkezler olarak yer aldığı bir
eksende yayılma göstermiştir. Bu yayılma 1960 yılında Mardin ve Kars illerinde
toplanmış, 1965 yılında ise eski haline dönmüştür. Bu durum, Rumca konuşan
nüfusun belli bir bölümünün doğuya göç ederek buradan ülke dışına çıktığı ihtimalini
akla getirmektedir.
152
Harita 67. 1960 Nüfus Sayımı İllere Göre Rumca Konuşan Nüfus Dağılımı
153
1965’e gelindiğinde, ana dil olarak Rumca konuşan toplam nüfus 1927’deki rakamın
yarısından da aza inmiştir. Bu nüfusun da %72,97’si İstanbul’da ikamet etmektedir.
Rumca konuşan nüfus 1927’deki dağılıma benzer şekilde ağırlıklı olarak batıda
toplanmıştır; fakat buradaki illerin hepsinde 1927 değerinin çok altındadır. Trabzon,
bu dönemde daha fazla Rumca konuşan nüfusa sahip tek ildir.
Ana dili Rumca olan nüfusun coğrafi hareketliliğini belli bir eğilimle
açıklamak güçtür. Bu kişiler tüm illere uğramış gibidir; her il en az bir sayımda birden
fazla Rumca konuşan kişi tespit edilmiştir. Yıllara göre ortalaması en düşük olan iller
ise Karadeniz’de Rize ve Artvin, doğuda da Ağrı ve Van olarak görünmektedir.
H arita 68. 1965 Nüfus Sayımı İllere Göre Rumca Konuşan Nüfus Dağılımı
Rumca konuşan nüfus, sürekli bir coğrafi hareketlilik içerisinde olması ve düzenli bir
azalma göstermesi ile dikkat çekmektedir. Bu durum, gayrimüslim grupların genel
ortak özelliklerinden biri olarak karşımıza çıkar. Bir başka ortak özellik olan nüfusun
İstanbul’da yoğunlaşması Rumca konuşan nüfus için geçerlidir. Batıda yayılmış
görünen Rumca konuşan nüfus, yıllar içerisinde doğuya kaymış ve 1965 itibariyle
154
yeniden batıda toplanmıştır. Fakat bu toparlanma, özellikle kıyı şeritlerindeki illerde
tezahür eder ve baştakinden çok daha düşük rakamlar içerir. Bu durum, Türkleştirme
politikalarının bir tezahürü olarak alınabilir; fakat bu yorum Rumca konuşan nüfusun
ülke içindeki coğrafi hareketliliğini açıklamakta yetersizdir. Bu konuda daha detaylı
araştırmalar yapılması ihtiyacı bakidir.
Tablo 18. Rumca Konuşan Nüfusun Yıllara ve İllere Göre Değişimi
Il Adı
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
1927
1.160
1935
715
1945
151
73
99
AĞRI
AKSARAY
0
1
AMASYA
ANKARA
ANTALYA
ARTVlN
AYDIN
BALIKESİR
BİLECİK
BİNGÖL
BITLIS
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
10
1955
196
1
5
1960
47
0
137
1965
51
0
169
4
1
2
10
2
2
179
1.324
0
1.322
1.513
4
154
521
3
1.740
3.470
69
616
1.147
3
699
664
61
429
434
1
382
841
19
318
635
0
220
401
6
164
14
4
71
236
1
3
109
21
1
37
4
13
60
1
0
4
0
1
5
82
386
7.600
0
1
7
12
536
7.082
20
7
209
21
306
6.733
1
1
4
15
177
4.203
0
16
3
3
106
5.258
1
12
84
29
29
4
3
109
94
27
5
0
55
62
7
7
28
5
123
14
3
12
0
74
120
62
43
8
161
23
22
4
52
13
8
7
27
4
6
21
6
9
28
0
0
97
1
18
2
5
13
4
6
0
0
0
0
18
34
1.445
7.938
0
0
73
0
19
8
9
6
66
36
0
GİRESUN
GÜMÜŞHANE 5
HAKKARİ
0
155
İl Adı
HATAY
ISPARTA
1927
1935
420
1945
445
451
1955
478
48
1960
690
82
1965
767
91
254
İÇEL
İSTANBUL
İZMİR
K.MARAŞ
KARS
KASTAMONU
1.664
91.902
7.531
15
0
0
715
79.920
8.424
0
0
1
885
69.968
3.886
0
2
7
337
65.108
2.080
30
41
132
298
49.081
1.676
3
176
20
137
35.097
898
0
6
2
KAYSERİ
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
2
26
0
899
23
78
9
208
0
86
21
69
104
85
23
315
111
45
25
41
71
43
16
3
16
0
77
15
1
1
3
0
63
3
4
MALATYA
MANİSA
7
746
21
838
15
480
22
117
0
99
4
42
MARDİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
25
652
7
158
0
3
80
2
21
18
26
6
122
25
0
53
11
28
0
0
NİĞDE
ORDU
90
2
59
13
20
8
311
4
135
0
5
0
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
1
0
0
205
23
19
7
63
41
1
9
6
91
0
25
57
4
18
14
34
10
0
10
9
26
79.688
56
20
11
52
3
5.895
0
2
0
17
20
65.139
1
0
0
19
0
4.535
0
0
2
2
17
48.095
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YOZGAT
ZONGULDAK
TOPLAM
27
1
19
4
24
4
2
411
0
32
19
64
2
21
5
42
6
2.265
0
48
1
87
3
22
0
0
0
119
119.824
2
32
187
108.725
0
28
47
88.670
156
4.1.13 Türkçe Konuşan Nüfus
1927 nüfus sayımı verilerine göre ana dili Türkçe olan nüfus 11.777.810 kişidir. Bu
rakam, Türkiye’deki toplam nüfusun %86,41’ine denk gelmektedir. Ana dili Türkçe
olan nüfus, doğudan batıya gidildikçe artış gösterir. Batıda Türkçe konuşan nüfusun
100 bin’den az olduğu tek il Burdur’dur. Doğuda ise Hakkari, 1044 Türkçe konuşan
nüfusla taban değeri teşkil eder. Hakkari, aynı zamanda %5,46 oranıyla iller arasında
en düşük Türkçe konuşan nüfus yüzdesine sahip il olarak dikkat çekmektedir.
Türkiye’nin en batısında, Trakya bölgesinde Türkçe konuşan nüfus 200 bin’in altına
düşerek doğudan batıya doğru devam eden lineer artışı sekteye uğratır.
H arita 69. 1927 Nüfus Sayımı İllere Göre Türkçe Konuşan Nüfus Dağılımı
1935 sayımında ise Türkçe konuşan nüfusun toplam nüfus içindeki yüzdesi %86,05’e
gerilerken Türkçe konuşan nüfus miktarı da 13.899.063 kişiye yükselir. Haritalar
karşılaştırıldığında,
Türkçekonuşan
nüfustaki
artışın
coğrafi
yansımaları
gözlemlenebilir. 1935 yılı itibariyle Türkçe konuşan nüfusun 600 bin’den fazla
olduğu ilk ve tek il İstanbul’dur. Doğudan batıya doğru devam eden lineer artış
yoğunlaşarak sürmektedir. Başkent Ankara’da, Türkçe konuşan nüfus hızlı bir artışla
500 bin’i aşmıştır. Onu Manisa ve Bursa illeri takip etmektedir.
157
1927 nüfus sayımında Doğu Karadeniz bölgesinde Türkçe konuşan nüfusun 100
bin’den az olduğu tek il olan Artvin, 1935 sayımında ilçe statüsüne düşürülerek
kendisine bağlanan Rize sayesinde bu sınırı aşar. Benzer şekilde Hakkari’nin de Van
iline bağlanmasıyla Türkçe konuşan nüfusun taban değeri 7904 kişiye yükselir.
1935’te Batman ve Şırnak ilçelerinin bağlı olduğu Siirt ili %6,20 oranıyla en düşük
Türkçe konuşan nüfus yüzdesine sahip ildir.
1945 yılına gelindiğinde ise Türkiye genelinde Türkçe konuşan nüfus %88,39’a
yükselir. Bu sayımda İstanbul 900 bin’e yaklaşan Türkçe konuşan nüfusuyla başı
çekmektedir. Diğer üç büyük şehir, İzmir, Ankara ve Konya da 600 bin skalasını
geçmiştir.
1939’da Türkiye sınırlarına katılan Hatay, bu nüfus sayımına göre %59,07
oranında Türkçe konuşan nüfusa sahiptir. Bu dönemde yeniden il statüsüne kavuşan
Hakkari, 4002 Türkçe konuşan nüfusla taban değerini belirlemektedir. Hakkari’yi
çevreleyen iller ise ilk kez bu nüfus sayımında 10 bin skalasını geçmektedir. Yine bu
dönemde il statüsü alan Tunceli’de ise Türkçe konuşan nüfus oranı %46,97 olarak
158
tespit edilmektedir. Rize’nin Artvin’den ayrılmasıyla birlikte bölünen nüfus, her iki ili
de 200 bin skalasının altına düşürmüştür. Her iki ilde de Türkçe konuşan nüfus %85
civarındadır; bu oran 1927 nüfus sayımında sahip oldukları değerin de oldukça
altındadır.
H arita 71. 1945 Nüfus Sayımı İllere Göre Türkçe Konuşan Nüfus Dağılımı
1955 nüfus sayımında Türkçe konuşan toplam nüfus yaklaşık 5 milyon artış
göstermiş, nüfus içindeki payı %89,75 oranına çıkmıştır. İstanbul ve Ankara, bu
dönemde 1 milyondan fazla Türkçe konuşan nüfusa erişerek bir sıçrama ortaya
koymaktadır. Özellikle Ankara’da, 1945’ten 1955’e kadar geçen on yıllık sürede
Türkçe konuşan nüfus %60,82 oranında bir artış göstermiştir.
1945 sayımında belirginleşen Ankara-Konya hattı, bu dönemde yayılarak
artışını sürdürmüştür. Uşak, bu dönemde Kütahya’dan ayrılarak il statüsü kazanmıştır;
bu sebeple 1955 haritasında, Uşak ili Türkçe konuşan nüfus açısından 1945 haritasına
göre coğrafi kademelenmede gerileme gösterir. Yine 1955 sayımı itibariyle il statüsü
kazanan Sakarya, Kocaeli’nde benzer bir sonuç yaratır. Bununla birlikte, yeni il
statüsü alan bu illerde Türkçe konuşan nüfus yüzdesi %90’ın üstündedir.
159
Mardin, her ne kadar aynı skalada kalmış görünse de, 1945’te %5,65 ile en düşük
Türkçe konuşma oranına sahip ildir ve 1955 sayımında bu sıfatı %11,48 ile
Hakkari’ye devreder. Mardin’deki Türkçe konuşan nüfusun oranında yaşanan bu
dalgalanma, 1945 yılında ilin toplam nüfusu artarken Türkçe konuşan nüfusun
azalmasından kaynaklanmaktadır. 1955 itibariyle il nüfus artışıyla Türkçe konuşan
nüfus artışı doğru orantılı olarak ilerleme gösterir.
H arita 72. 1955 Nüfus Sayımı İllere Göre Türkçe Konuşan Nüfus Dağılımı
1960 yılı itibariyle Türkçe konuşan nüfus toplamda 25 milyonu geçerek %90,70
oranına erişir. Bu dönemde Hakkari’nin 10 bin skalasının üstüne geçmesiyle Türkçe
konuşan nüfusun taban değeri de yükselmiştir. İstanbul, 1,5 milyonun üstünde Türkçe
konuşan ilk ve tek il olarak göze çarpar. Konya, kendisine bağlı olan Karaman ile
birlikte 900 bin’in üstünde Türkçe konuşan nüfusa sahiptir. İzmir’de ise Türkçe
konuşan nüfus 1 milyonu geçmiştir.
Batıda Burdur, Uşak ve Bilecik illeri 200 bin skalasının altında kalan yegane
illerdir. 1955’te Nevşehir’e bağlı olan ve 1960 itibariyle tekrar il statüsü kazanan
Kırşehir, Nevşehir ile birlikte orta Anadolu’da 200 bin skalasının altında kalan iki ili
teşkil eder. Doğuda ise Türkçe konuşan nüfus daha ağır bir artış izlemektedir.
160
H arita 73. 1960 Nüfus Sayımı İllere Göre Türkçe Konuşan Nüfus Dağılımı
Harita 74. 1965 Nüfus Sayımı İllere Göre Türkçe Konuşan Nüfus Dağılımı
161
1965’e gelindiğinde, Ankara, 1,5 milyondan fazla Türkçe konuşan nüfus ile
İstanbul’u takip eden ikinci il olarak dikkat çeker. Tüm Türkiye’de Türkçe konuşan
toplam nüfus %90,11 oranıyla 28 milyonu aşkındır. 1927’den bu yana ülke
nüfusundaki artışa paralel olarak, Türkçe konuşan nüfus da bütün illerde artmıştır.
Tablo 19. Türkçe Konuşan Nüfusun Yıllara ve İllere Göre Değişimi
İl Adı
1927
1935
1945
1955
1960
1965
ADANA
303.562
346.162
406.170
602.849
735.788
866.316
207.756
199.742
143.054
ADIYAMAN
AFYON
256.908
298.182
334.113
405.048
458.381
499.461
AĞRI
43.570
29.650
54.472
69.912
84.886
90.021
AKSARAY
118.421
AMASYA
107.546
121.741
142.022
219.556
249.872
279.978
ANKARA
376.744
501.674
669.053
1.076.023
1.294.504
1.590.392
ANTALYA
202.118
241.210
276.011
356.262
414.878
486.697
ARTVİN
82.514
200.759
135.482
153.642
175.241
190.183
AYDIN
210.144
255.799
292.162
413.143
466.203
523.583
BALIKESİR
402.514
451.888
509.243
598.354
660.955
698.679
BİLECİK
109.694
122.226
132.783
136.472
143.367
137.674
33.067
97.944
41.969
62.668
26.686
36.974
43.789
56.161
BİNGÖL
BİTLİS
20.689
BOLU
202.634
242.992
257.350
292.470
343.409
375.786
BURDUR
83.387
95.665
124.916
156.497
178.266
194.901
BURSA
382.251
424.077
479.701
583.304
677.260
746.633
ÇANAKKALE
167.020
200.889
299.584
298.146
323.925
338.379
ÇANKIRI
157.074
177.425
197.144
227.115
240.787
255.510
ÇORUM
230.077
268.152
297.851
386.684
433.059
474.638
DENİZLİ
244.394
284.728
315.444
368.148
425.373
462.860
DİYARBAKIR
56.151
55.993
68.403
119.347
134.235
178.644
EDİRNE
140.600
169.995
191.574
245.532
265.403
290.610
ELAZIĞ
97.657
144.251
114.628
159.630
276.105
244.016
ERZİNCAN
77.149
92.972
156.946
198.660
194.177
243.911
162
II Adı
1927
1935
1945
1955
1960
1965
ERZURUM
231.018
326.777
351.799
459.678
488.399
555.632
ESKİŞEHİR
147.882
170.448
236.715
314.336
357.520
406.212
GAZİANTEP
195.336
244.740
268.337
356.919
421.611
490.046
GİRESUN
272.460
259.453
282.822
331.933
379.053
425.665
GÜMÜŞHANE
120.179
159.094
187.491
210.873
240.650
260.419
HAKKARİ
1.044
4.002
6.295
13.033
10.357
150.130
226.874
284.885
350.080
HATAY
ISPARTA
143.856
165.989
171.730
211.839
241.861
265.305
İÇEL
194.445
229.485
267.396
359.132
432.205
500.207
İSTANBUL
574.592
692.460
898.841
1.366.077
1.744.452
2.185.741
İZMİR
487.825
559.632
647.451
895.644
1.045.739
1.214.219
K.MARAŞ
155.279
160.857
226.008
293.617
330.975
386.010
KARS
160.192
232.384
314.161
387.347
439.921
471.287
KASTAMONU
332.523
357.648
382.397
390.630
431.342
439.355
KAYSERİ
231.297
286.905
348.347
395.263
457.388
509.932
KIRKLARELİ
104.697
159.272
173.370
215.605
235.357
252.594
KIRŞEHİR
118.393
135.902
153.711
164.109
185.489
KOCAELİ
259.593
289.078
386.045
240.154
289.856
320.808
KONYA
478.189
543.057
635.768
818.789
968.455
1.092.819
KÜTAHYA
301.064
346.821
383.293
329.432
366.732
397.221
MALATYA
175.815
247.001
286.635
337.271
390.951
374.449
MANİSA
369.933
420.442
467.649
560.831
655.710
746.514
MARDİN
11.864
15.836
13.244
39.433
30.441
35.494
MUĞLA
173.881
195.472
220.185
267.427
299.500
334.883
38.032
27.664
43.732
78.914
110.555
233.243
187.153
203.156
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
163.732
239.036
290.898
281.407
314.117
353.146
ORDU
192.973
275.547
330.150
402.886
467.404
538.978
RİZE
171.578
147.755
205.925
244.516
275.291
273.309
350.473
388.481
SAKARYA
SAMSUN
261.501
321.605
395.832
537.994
649.183
747.115
SİİRT
5.479
7.904
12.114
24.577
30.243
46.722
163
İl Adı
1927
1935
1945
1955
1960
1965
SİNOP
163.134
184.957
202.296
234.593
243.522
261.341
SİVAS
275.533
372.044
433.020
516.398
626.785
649.099
ŞANLIURFA
82.182
83.808
102.095
141.045
198.399
207.652
TEKİRDAĞ
127.139
186.424
198.448
249.312
269.053
284.222
TOKAT
246.610
293.534
332.833
376.051
427.418
483.948
TRABZON
289.804
358.184
395.129
462.058
526.620
590.799
42.485
94.617
134.324
120.553
165.004
184.714
190.506
TUNCELİ
UŞAK
VAN
17.399
38.960
50.659
88.623
102.422
118.481
YOZGAT
198.566
252.818
282.147
379.840
396.884
433.385
ZONGULDAK
268.005
321.027
382.810
490.424
568.672
649.757
TOPLAM
11.777.810
13.899.063
16.598.667
21.625.905
25.172.535
28.294.680
4.1.14 Yahudice Konuşan Nüfus
Yahudiler, din temelli bir etnik gruptur ve yaşadıkları İsrail devletinin resmi dili
İbranicedir. Öte yandan, Türkiye nüfus sayımlarında Yahudice olarak belirtilen dilin
İbraniceden ziyade eski İspanyolca kökenli, Hint-Avrupa dil ailesinden gelen Yahudi
İspanyolcası olduğu tahmin edilmektedir.273 Türkiye’de yaşayan Yahudiler, Türkçeyi
ana dil olarak benimseme eğiliminde olduklarından ve etnik kimliklerini tanımlayan
en önemli nitelik din olduğundan, ana dil verileri din verileriyle karşılaştırmalı olarak
sunulmaktadır.
Yahudice konuşan nüfus, gayrimüslim gruplarda yaygın olduğu üzere, büyük
oranda İstanbul’da ikamet etmektedir. 1927 nüfus sayımına göre Yahudice konuşan
nüfusun %56,92’si İstanbul’da, %24,39’u da İzmir’de ikamet eder. Bu oranlar 1965
itibariyle İstanbul’da %86,24’e yükselmiş, İzmir’de ise %7,54’e gerilemiştir. Aynı
durum, din kategorisinde de gözlemlenebilmektedir. 1927 nüfus sayımında Musevi
dinine mensup 81.872 kişi tespit edilmişken, bu sayı 1965 sayımında 38.299 kişiye
gerilemiştir. 1927’de Musevi dinine mensup nüfusun %57,45’i İstanbul’da ikamet
ederken, bu oran 1965’te %80,57’ye yükselmektedir. Bu veriler ışığında Yahudi
nüfus ile ilgili üç önemli tespitte bulunulabilir. Bunlardan ilki, Yahudi nüfusun 1927­
1965 yılları arasında Türkiye’den göç etmekte olduğudur. Hem Yahudice konuşan
273Andrews, age, s. 263.
164
nüfus,
hem
de Musevi
dinine mensup nüfus düzenli bir azalma eğilimi
göstermektedir. İkincisi, Yahudi nüfus yıllar içinde ana dil olarak Türkçe konuşmaya
başlamıştır. 1927’de Musevi olup ana dil olarak Yahudice konuşmayan 13.012 kişi
mevcutken, 1965’te bu rakam 28.318’e yükselmiştir. Son olarak Türkiye’deki Yahudi
nüfusu yıllar içinde azalarak İstanbul’da yoğunlaşmaya başlamıştır. İstanbul’daki
toplam nüfus içinde Musevi nüfusun oranı 1927-1965 yılları arasında %5,92’den
%1,34’e gerilemiş olsa da Yahudi nüfus içerisinde İstanbul’da ikamet edenlerin payı
yıllar içinde giderek artmıştır.
H arita 75. 1927 Nüfus Sayımı İllere Göre Yahudice Konuşan Nüfus Dağılımı
Yahudi nüfusun ana dil ve ikinci dil verilerinin karşılaştırılması Türkleştirme
politikalarının Yahudi nüfus üzerindeki belirleyici etkisini ortaya koymak açısından
önemlidir. İkinci dil olarak Yahudice konuşan nüfus, 1945-1965 yılları arasında
azalma eğilimindedir. 1945 nüfus sayımı verilerine göre ikinci dil olarak Yahudice
konuşan nüfus 7.360 kişidir. Bu rakam düzenli bir azalma sonucu 1965 itibariyle
3.793’e gerilemiştir. Bu durum, burada ele alınan etnik grupların genel eğilimlerinin
tam tersi bir duruma tekabül eder. Hem ana dil, hem de ikinci dil olarak Yahudice
165
konuşan nüfusun azalması ve Musevi dininden olan nüfusun çok altında bir rakama
ulaşması, Yahudilerin kendi dillerini tamamen bir kenara koyduğu izlenimi verir.
H arita 76. 1935 Nüfus Sayımı İllere Göre Yahudice Konuşan Nüfus Dağılımı
Harita 77. 1945 Nüfus Sayımı İllere Göre Yahudice Konuşan Nüfus Dağılımı
166
Coğrafi dağılım açısından bakıldığında, Yahudice konuşan nüfusun çoğunlukla batıda
yerleşmiş olduğu görülebilir. Doğuda ise daha çok Yahudice konuşan nüfusun
güneydoğuya doğru ilerlediği bir hareketlenme söz konusudur. Yıllar içinde yayılan
nüfus, bir sonraki sayımda belli noktalarda toplanıp buradan da kaybolmaktadır. Bu
ilerleme 1960 itibariyle yavaşlamış ve 1965’te noktalanmış gibi görünmektedir.
Yahudilerin Türkiye dışına çıkmasında rol oynayan en önemli etken, İsrail Devletinin
kuruluşu sayılabilir. 1948 yılında İsrail Devletinin kurulmasıyla birlikte Türkiye’deki
Yahudilerin büyük bir kısmı göç etmiştir.274Bu durum ana dil verilerinden çok net
gözlemlenemese de, din verileri 1945-55 yılları arasında 30 bin’e yakın Yahudi’nin
ülkeden ayrıldığını ortaya koymaktadır.
H arita 78. 1955 Nüfus Sayımı İllere Göre Yahudice Konuşan Nüfus Dağılımı
274Andrews, age, s. 261
167
H arita 79. 1960 Nüfus Sayımı İllere Göre Yahudice Konuşan Nüfus Dağılımı
Yahudi nüfusun hareketliliklerinde dikkat çeken bir başka nokta ise nüfusun yoğun
olarak yaşadığı bölgelerde farklı zamanlarda azalma ve artma eğilimlerinin
görülmesidir. Örneğin Trakya’da 1927-1935 arasında Yahudice konuşan nüfus
%51,22 oranında azalmıştır. Bu durum, muhtemelen 1934 Trakya Olaylarının bir
sonucudur. Öte yandan İzmir’de en radikal azalma eğilimi 1945-1955 yılları arasında
gözlemlenmektedir. Bu dönemde İzmir’de Yahudice konuşan nüfus %70,39 oranında
azalmaktadır. Aynı dönemde İstanbul, muhtemelen çevre illerden aldığı göçlerle,
Yahudice konuşan nüfusta yaklaşık 5 bin kişilik bir artış göstermektedir. Bu durum,
İsrail Devletinin kuruluşunu takip eden yıllara denk düştüğünden, ilk bakışta İstanbul
üzerinden gerçekleşen bir göç dalgasını akla getirir. Nitekim bu artışı takip eden
yıllarda, İstanbul’dan 10 bin kişiye yakın bir Yahudice konuşan nüfus eksilmiştir.
Fakat dini verilerle yapılan bir karşılaştırma, bu durumun bir göç dalgasından ziyade
ana dil değişimine tekabül ettiğini ortaya koyar.
1955-1960 yılları arasında
İstanbul’da ikamet eden Musevi nüfus sadece bin kişi civarında bir azalma
göstermiştir.
168
H arita 80. 1965 Nüfus Sayımı İllere Göre Yahudice Konuşan Nüfus Dağılımı
Tüm bu tespitlerden yola çıkılarak, Yahudilerin coğrafi hareketliliğini araştırmak
açısından ana dil verilerinin kullanımının kaygan bir zemin teşkil ettiği söylenebilir.
Bu zeminin dengesini sağlamak açısından Musevi dinine dair verilerle karşılaştırmalı
olarak bir inceleme kaçınılmazdır. Bu durum, neticede Yahudi nüfusun büyük bir
bölümünün göç ettiği ya da ana dil ve hatta tek dil olarak Türkçeyi benimsediği
sonucunu da ortaya çıkarır.
169
Tablo 20. Yahudice Konuşan Nüfusun Yıllara ve İllere Göre Değişimi
1927
1935
1945
1955
1960
1965
57
126
73
8
1
2
28
0
0
25
0
0
29
0
1
AĞRI
AKSARAY
AMASYA
0
0
3
7
0
6
1
0
0
109
1
0
1
ANKARA
ANTALYA
ARTVİN
463
35
0
336
5
0
773
0
3
301
2
0
65
0
0
64
0
0
AYDIN
BALIKESİR
BİLECİK
BİNGÖL
BİTLİS
0
28
23
10
45
0
4
36
0
6
0
7
24
0
0
26
0
4
0
9
2
0
4
0
3
2
0
0
426
1.256
0
0
2
11
2.986
5
0
24
13
88
1
1
0
0
896
1.088
4
1
0
48
1.992
5
30
3
35
50
0
2
34
1
3
146
21.777
12.075
26
89
11
299
392
1
6
1
11
510
1
0
70
42
10
0
2
2
18
1
27
26.853
3.575
3
0
0
124
272
0
0
0
4
221
0
1
5
2
1
0
0
0
6
1
15
16.754
1.467
0
1
0
93
121
0
0
0
0
92
0
0
1
0
0
0
0
0
1
7
1
8.608
753
0
İl Adı
ADANA
ADIYAMAN
AFYON
BOLU
BURDUR
BURSA
ÇANAKKALE
ÇANKIRI
ÇORUM
DENİZLİ
DİYARBAKIR
EDİRNE
ELAZIĞ
ERZİNCAN
ERZURUM
ESKİŞEHİR
GAZİANTEP
0
2
0
1.718
1.303
0
1
1
78
5.876
1
42
0
26
37
7
GİRESUN
GÜMÜŞHANE 0
HAKKARİ
74
HATAY
ISPARTA
0
İÇEL
77
İSTANBUL
39.199
İZMİR
16.800
K.MARAŞ
78
1
35
26.435
9.059
82
170
İl Adı
KARS
KASTAMONU
1927
29
0
1935
1
24
1945
0
0
1955
19
0
1960
1
0
1965
1
0
KAYSERİ
KIRKLARELİ
KIRŞEHİR
KOCAELİ
KONYA
KÜTAHYA
6
912
0
4
13
4
2
362
0
8
4
0
99
176
53
46
117
6
6
72
8
72
0
0
68
0
7
0
0
0
11
0
7
0
0
MALATYA
MANİSA
MARDİN
MUĞLA
MUŞ
NEVŞEHİR
1
243
71
186
2
309
7
28
0
10
143
9
61
0
9
26
1
21
10
1
0
9
1
6
4
0
0
3
0
4
0
0
NİĞDE
ORDU
0
0
0
0
4
2
1
4
0
0
0
0
RİZE
SAKARYA
SAMSUN
SİİRT
0
0
53
0
58
3
101
3
0
20
5
18
0
3
0
0
0
1
0
0
SİNOP
SİVAS
ŞANLIURFA
TEKİRDAĞ
TOKAT
TRABZON
0
0
12
8
4
40
2
5
1
3
3
0
4
1.197
63
0
27
547
20
5
92
489
13
0
2
257
5
0
40
144
0
0
0
102
0
0
4
0
0
123
3
1
33.010
0
0
133
0
0
19.399
0
0
66
0
1
9.981
TUNCELİ
UŞAK
VAN
YOZGAT
ZONGULDAK
TOPLAM
123
0
14
68.860
202
0
23
42.607
118
0
91
40.903
171
4.2. Genel Etnik Dağılım H aritaları
1927-1965 yılları arasında Türkiye’nin etnik dağılımını tespit edebilmek için, iki
kademeli iki farklı grup harita hazırlanmıştır. Her iki kategorideki haritalar da ikişer
katmandan
oluşmaktadır.
İlk
kategori,
nüfus
miktarını
ve
etnik
dağılımı
karşılaştırmayı hedeflemektedir. Buna göre ilk katman, il bazında nüfus miktarını
ortaya koyan zemindir; ikinci katman ise bu zeminin üstüne yerleştirilen, il bazında
etnik grupların dağılımını konuşulan ana dil üzerinden gösterir pasta grafiklerdir.
4.2.1 Ülke Genelinde Nüfus ve İl Bazında Ana Dil Dağılımı Grafikleri
H arita 81. İllere Göre Nüfus ve Konuşulan Ana Dil Dağılımı (1927)
1927 nüfus sayımı verilerine baktığımızda, batı coğrafyasının ağırlıklı olarak Türkçe
konuşan nüfusa sahip olduğu, doğuda ise Kürtçe ve Arapça konuşan nüfusun ağırlıkta
olduğu görülmektedir. İstanbul’da nüfusun en az dörtte biri Türkçe dışındaki dilleri
konuşmaktadır ve burada baskın grup Rumca konuşanlardır. Bu nüfus sayımında yer
almayan ana diller, “diğer” başlığı altında gösterilmiştir. Söz konusu diğer grupların
Artvin’de olan bölümü muhtemelen Lazca konuşan nüfusu, Kocaeli ve Bolu’da olan
bölümü de Gürcüce konuşan nüfusu içermektedir. Şehirlerde toplam nüfus henüz 900
172
bin’i geçmemiştir; Konya, İzmir, Bursa, Ankara, İstanbul ve Balıkesir illerinin en
kalabalık nüfuslu iller olduğu görülmektedir.
H arita 82. İllere Göre Nüfus ve Konuşulan Ana Dil Dağılımı (1935)
1935 yılı itibariyle burada incelenen dillerin hepsi nüfus sayımlarındaki yerini almış
olduğundan, grafiklerde daha açık bir biçimde görülmektedir. Bu dönemde ana dil
oranları açısından radikal değişimler söz konusu değildir. Sadece il statüsündeki
değişim nedeniyle dikkat çeken birkaç ilden bahsedilebilir. Öncelikle Hakkari’de
Kürtçe konuşan nüfus azalmış gibi görünse de, aslında ilçe statüsüne düşürülerek
Van’a bağlandığından dolayı bu düşüş söz konusu olmuştur. Benzer şekilde Rize de
Artvin iline bağlandığından aynı pasta grafikle gösterilmiştir. Bu dönemde iki büyük
şehir olan İstanbul ve İzmir’de Türkçe dışında konuşulan ana dil yüzdel erinde bir
azalma olduğu gözlemlenebilmektedir. Bolu ilinde de Türkçe dışında konuşulan ana
diller yüzde olarak artık görünmez hale gelmiştir.
1945’e gelindiğinde ilk dikkat çeken il, Türkiye sınırlarına dahil olan
Hatay’dır.
Hatay’da
nüfusun
neredeyse
yarısının
Arapça
konuştuğu
görülebilmektedir. Yeniden il statüsüne kavuşan Hakkari, Kürtçe nüfus yüzdesinde
173
ani bir artış göstermiştir. 1935’te Rize-Artvin ilinde Lazca ve Gürcüce konuşan nüfus
toplamda il nüfusunun dörtte birine denk gelmekteyken, 1945’te üçte bir oranına
gerilemiş görünmektedir. Doğuda Erzincan, Ağrı, Gaziantep illerinde Kürtçe konuşan
nüfus yüzdesinde gözle görülür bir azalma söz konusudur. Batıda ise özellikle
Trakya’da Pomakça konuşan nüfus yüzdesi oldukça azalmıştır.
H arita 83. İllere Göre Nüfus ve Konuşulan Ana Dil Dağılımı (1945)
1955 yılına gelindiğinde, İstanbul’un nüfusu 1,5 milyonu aşar; onu takip eden
Ankara’da da nüfus 1 milyondan fazladır. Türkiye’nin toplam nüfusu da 20 milyonu
geçmiştir. Bu dönem itibariyle özellikle batıda Türkçe konuşan nüfusun egemenliği
daha açık bir şekilde görülmektedir. Trakya, Ege ve Karadeniz bölgelerinde Türkçe
dışında konuşulan ana diller görünmez hale gelmiştir. Doğuda Tunceli, Elazığ, Van
ve Bingöl’de Kürtçe konuşan nüfus yüzdelerinde azalmalar söz konusudur. Bu
dönemde il statüsüne kavuşan Rize, ayrıldığı Artvin’e göre çok daha düşük oranda bir
Lazca konuşan nüfusa sahip görünmektedir. Kürtçe konuşan nüfusun en fazla
yüzdeye sahip olduğu Hakkari, Türkiye’nin en düşün nüfuslu ili olarak dikkat çeker.
174
1955 itibariyle Malatya’dan ayrılarak il statüsü alan Adıyaman’da Türkçe dışında
konuşulan ana dil yüzdesi görülmemektedir.
H arita 84. . İllere Göre Nüfus ve Konuşulan Ana Dil Dağılımı (1955)
Harita 85. . İllere Göre Nüfus ve Konuşulan Ana Dil Dağılımı (1960)
175
1960’da Edirne’de Pomakça konuşan nüfus yüzdesinin ani bir artış gösterdiği
gözlemlenmektedir. Adıyaman’da da Kürtçe konuşan nüfus yüzdesi oldukça ciddi bir
oranla aniden belirmiştir. Bingöl’de de Kürtçe konuşan nüfus yüzdesi önemli bir
oranda artmıştır. Öte yandan Tunceli ve Elazığ’daki Kürtçe konuşan nüfus yüzdesi
gözden kaybolmuştur. Bu dönem itibariyle Ankara’nın batısında kalan illerde Türkçe
dışında konuşulan ana diller yüzde olarak neredeyse tamamen kaybolmuştur.
1965 itibariyle genel tabloya baktığımızda batıda ana dil çeşitliliği ortadan
kaybolmuştur; doğuda ise Kürtçe ve Arapça konuşan nüfusun belirgin bir yüzdelik
dilime sahip olduğu birkaç il mevcuttur. Hatay, Mardin ve Siirt Arapça nüfusta dikkat
çekerken, Diyarbakır, Van, Ağrı, Hakkari, Siirt, Mardin ve Bitlis illeri de Kürtçe
konuşan nüfusun %50’den fazla olduğu iller olarak göze çarpmaktadır.
H arita 86. İllere Göre Nüfus ve Konuşulan Ana Dil Dağılımı (1965)
Türkiye’de konuşulan ana diller, yıllar içinde nüfus olarak azalan ve artan olmak
üzere iki grupta toplanabilir. Buna göre Arapça, Kürtçe ve Türkçe konuşan nüfuslar
yıllar içinde artış gösterirken, geri kalan ana diller genel bir azalma eğiliminde
olmuşlardır. Grafik 1’de görülebileceği üzere, en radikal azalma Rumca, Ermenice ve
176
Yahudiceyi kapsayan gayrimüslim ana dillerde yaşanmıştır. Çerkesçe, Müslüman
grupların konuştuğu ana diller arasında en büyük azalmaya uğrayan dil olarak öne
çıkar. Acemce ise ele alınan ana diller arasında en düşük değere ve azalmaya sahip dil
olarak görünmektedir. Artış eğiliminde olan ana dillerde ise Türkçe, açık bir farkla,
yıllar içinde katlanarak artmıştır. Kürtçe, onu takip eden ana dil olarak görece daha az
ama yine de önemli bir artış göstermektedir. Kürtçe konuşan nüfusun en büyük artışı
gösterdiği aralık 1960-65 yılları arasına denk düşer. Arapça konuşan nüfus ise
özellikle 1955-65 arasında artış göstermiştir.
Anadillerin Yıllara Göre Nüfus Değişimi
140000
A bazca
120000
A rnavutça
Acem ce
100000
Bulgarca
80000
Çerkesçe
aa
Erm enice
60000
Lazca
Pom akça
40000
Rumca
Yahudice
20000
Gürcüce
1927
1965
Grafik 1. Azalmakta Olan Ana Dillerin Yıllara Göre Değişimi
177
30000000
25000000
20000000
cn
|
z
15000000
10000000
5000000
o
Grafik 2. Artmakta Olan Ana Dillerin Yıllara Göre Değişimi
4.2.2 Ülke Genelinde Türkçe ve II Bazında Türkçe Dışında Konuşulan Ana Dil
Haritaları
İlk kategorideki haritalarda, baskın ana dil olarak Türkçe ön plana çıktığından, Türkçe
dışında konuşulan dillerin dağılımını tespit etmeyi güçleştirmektedir. Bu sebeple
ikinci grup yorum haritaları hazırlanmıştır. Bu haritaların birinci katmanı, baskın ana
dil olan Türkçe’nin hangi ilde kaç kişi tarafından kullanıldığını yansıtan zemindir. Bu
zeminin üstüne, ilin nüfusuna bağlı olarak değişen büyüklüklerde pasta grafikler
içinde Türkçe dışında konuşulan ana dillerin dağılımı yerleştirilmiştir.
178
H arita 87. İllere Göre Türkçe Konuşan Nüfus Dağılımı ve
Türkçe Dışında Konuşulan Ana Dil Dağılım Grafikleri (1927)
1927 sayımında Türkçe ana dil dağılımından çıkarıldığında, Doğu Anadolu’daki
Kürtçe konuşan nüfus egemenliği daha da belirgin hale gelmektedir. Türkçe konuşan
nüfusun diğer illere göre daha az olduğu doğu bölgelerinde Kürtçe ana dil olarak
dikkat çeker. Hakkari, Van, Ağrı, Erzincan illerinde Kürtçe konuşulan tek ana dil
olarak ortaya çıkar. Artvin’de ise Lazca açısından aynı durum geçerlidir. Ana dil
açısından en büyük çeşitliliği gösteren il, Manisa olarak görünmektedir. İzmir’de
Yahudice, İstanbul’da da Rumca konuşan nüfusun yoğunlukta olduğu göze çarpar.
Ankara’da ise Kürtçe konuşan nüfusun baskın olduğu görülmektedir.
1935 yılına gelindiğinde, Konya ve Ankara’da Kürtçe konuşan nüfusun
yüzdelik dilimini arttırdığı görülür. Sadece Kürtçe konuşan nüfusun görünür olduğu
iller arasına Elazığ, Kars, Malatya ve Erzurum da eklenmiştir. Manisa’nın ana dil
açısından gösterdiği çeşitlilik azalmaktadır. Niğde, 1927’de ana dil açısından önemli
bir çeşitlilik arz ederken 1935’te neredeyse sadece Kürtçenin göründüğü bir dağılıma
evrilmiştir. Trabzon’da da benzer bir durum Rumca açısından geçerli olmuştur.
179
Afyon, Denizli ve Uşak bölgesinde dikkat çeken Çerkesçe konuşan nüfusun
Kayseri’de de önemli bir yüzdelik paya sahip olduğu görülmektedir.
H arita 88. İllere Göre Türkçe Konuşan Nüfus Dağılımı ve
Türkçe Dışında Konuşulan Ana Dil Dağılım Grafikleri (1935)
1945 yılında, Türkçe konuşan nüfusun Konya, Ankara ve İzmir’de önemli bir artış
yaşadığı görülmektedir. İzmir’de, özellikle Yahudice konuşan nüfusun ağırlığını
arttırdığı gözlemlenebilir. Batıda, Zonguldak, Denizli, Afyon, Kütahya, Eskişehir
illerinde Kürtçe konuşan nüfusun oranı da gözle görülür bir şekilde artmıştır.
Burdur’da Rumca konuşan nüfus gözden kaybolurken Çerkesçe konuşan nüfusun
ağırlıkta olduğu bir dağılım söz konusu olmuştur. Giresun’daki Kürtçe konuşan nüfus
görünmez hale gelirken, Gürcüce konuşan nüfus neredeyse tek ana dil olarak
belirginleşmiştir. İstanbul’da halen üç gayrimüslim grubun ana dillerinin egemenliği
söz konusudur. Doğuda baskın ana dil olarak Kürtçenin hakimiyeti de sürmektedir.
Ülke sınırlarına katılan Hatay’da ise Arapça konuşan nüfusun baskın olduğu
görülmektedir.
180
1945 Nüfus Sayımı İllere Göre Türkçe Konuşan Nüfus Dağılımı
ve Türkçe Dışında Konuşulan Anadil Dağılım Grafikleri
■* ”
y "
h
"•
,
K
w
■" '
• e
DİYARBAKIR
. ADIYAMAN ,
^
*MARDİN
_
r"
’v
Toplam Nüfus: 18790174
I—
1945
Haritalama için güncel il haritasından faydalanılmıştır.
Bu sebeple nüfus sayımının gerçekleştiği dönemde
henüz il olmayan yerleşimler için, o dönemde bağlı
olduğu ilin verileri kullanılmıştır.
İl Toplam
^
160 000
| Rumca
| Ermenice
0
75
150
300
450
600
| Arapça
-
'■■ şı
Yahudice
1945
Acemce
■1
Çerkesçe
Türkçe
Gürcüce
M
Arnavutça
4 0 0 2 - 10000
600000 - 900000
Bulgarca
10000- 100000
900000 - 1500000
100000 -200000
1500000 - 2500000
Pomakça M
Lazca
Abazca
H
Kürtçe
300000 - 400000
M
400000 - 600000
200000 - 300000
H arita 89. İllere Göre Türkçe Konuşan Nüfus Dağılımı ve
Türkçe Dışında Konuşulan Ana Dil Dağılım Grafikleri (1945)
1955 itibariyle Ankara ve İstanbul Türkçe konuşan nüfus açısından 900 bin skalasını
geçmiştir. Aradan geçen sürede, Türkçe dışında konuşulan diller açısından yüzdelik
dilimlerinde pek az değişim söz konusudur. Trakya’da Bulgarca ve Arnavutça
konuşan nüfuslar açısından genel bir artış gözlemlenebilmektedir. Çanakkale’de ise
Rumca konuşan nüfusun aniden yoğunlaştığı görülür. Çankırı’da Kürtçe konuşan
nüfusun baskın hale geldiği görülebilmektedir. Bu dönemde il statüsü elde eden
Uşak’ta da Kürtçe konuşan nüfus açıkça baskındır.
181
H arita 90. İllere Göre Türkçe Konuşan Nüfus Dağılımı ve
Türkçe Dışında Konuşulan Ana Dil Dağılım Grafikleri (1955)
1960’da Trabzon’da, 1935 yılının dağılımına benzer bir şekilde Rumca konuşan
nüfusun açıkça ağırlık kazandığı görülmektedir. Trakya’da ise Pomakça konuşan
nüfusun yeniden yoğunlaşmakta olduğu gözlemlenir. Eskişehir’de Çerkesçe konuşan
nüfus baskın hale gelmiştir. Nevşehir’de, 1955’te gözlemlenen Kürtçe konuşan
nüfusun baskınlığının yerini genel bir çeşitlilik almıştır. Afyon’da da benzer bir
durum Çerkesçe konuşan nüfus açısından söz konusu olmuş; Rumca ve Ermenice
konuşan nüfusların yüzdelik dilimde ortaya çıktığı görülmüştür. Çanakkale’de Rumca
konuşan nüfus Pomakça ile ikame edilmiş görülmektedir. İstanbul, bu dönemde
Türkçe konuşan nüfusun 1,5 milyonu geçtiği ilk il olurken, doğuda hala 100 bin
skalasının altında olan pek çok il bulunmaktadır.
182
H arita 91. İllere Göre Türkçe Konuşan Nüfus Dağılımı ve
Türkçe Dışında Konuşulan Ana Dil Dağılım Grafikleri (1960)
H arita 92. İllere Göre Türkçe Konuşan Nüfus Dağılımı ve
Türkçe Dışında Konuşulan Ana Dil Dağılım Grafikleri (1965)
183
1965’teki tabloya genel olarak bakıldığında, Orta ve Doğu Anadolu’da Kürtçe
konuşan nüfusun baskın ana dil olarak ortaya çıktığı görülebilmektedir. Adana, İçel
ve Hatay baskın bir Arapça konuşan nüfus ile bu bölgelerin tek istisnasıdır. Onları
Çerkesçe konuşan nüfusun baskın olduğu Kayseri izlemektedir. Doğu Karadeniz’de
her ilde farklı bir ana dilin baskın olduğu görülmektedir. Rize ve Artvin’de Lazca,
Trabzon’da Rumca, Giresun ve Ordu’da Gürcüce öne çıkan ana diller olarak tespit
edilebilir. Batı illerinde ise genel bir çeşitlilik hakimdir. Bu dönemde özellikle İzmir,
ana dil çeşitliliğiyle dikkat çeker. Öte yandan batı illerinin Kürtçe konuşan nüfus
oranları da azımsanmayacak düzeydedir.
Tablo 21. İllere Göre Nüfus Değişimi
İl Adı
1927
1935
1945
1955
1960
1965
ADANA
335.412
383.645
418.740
628.505
760.803
902.712
208.755
233.717
267.288
ADIYAMAN
AFYON
259.377
299.248
335.609
406.166
459.115
502.248
AĞRI
104.586
107.206
133.504
181.348
215.118
246.961
AKSARAY
127.031
AMASYA
114.884
128.113
147.870
227.044
257.281
285.729
ANKARA
404.720
534.025
695.526
1.120.864
1.321.380
1.644.302
ANTALYA
204.372
242.609
278.178
357.568
416.130
486.910
ARTVİN
90.066
271.900
159.328
176.845
196.301
210.065
AYDIN
212.541
261.078
294.407
414.564
467.341
524.918
BALIKESİR
421.066
481.372
524.748
612.013
670.669
708.342
BİLECİK
113.660
125.421
136.053
139.233
145.699
139.041
75.510
113.341
131.364
150.521
71.950
111.187
128.966
154.069
BİNGÖL
BİTLİS
90.631
BOLU
218.246
248.027
276.367
318.219
353.004
383.939
BURDUR
83.614
95.809
125.792
157.183
179.514
194.950
BURSA
401.595
442.760
491.899
598.898
693.894
755.504
ÇANAKKALE
181.735
222.792
317.254
311.456
337.610
350.317
ÇANKIRI
157.219
177.587
197.356
228.132
241.452
250.706
184
İl Adı
1927
1935
1945
1955
1960
1965
ÇORUM
247.926
284.773
312.723
401.547
446.389
485.567
DENİZLİ
245.048
285.918
315.934
368.294
425.449
463.369
DİYARBAKIR
194.316
214.142
249.949
343.903
401.884
475.916
EDİRNE
150.840
184.840
198.271
252.190
276.479
303.234
ELAZIĞ
213.777
256.189
198.081
242.279
278.332
322.727
ERZİNCAN
132.325
157.344
171.868
215.592
243.005
258.586
ERZURUM
270.426
385.387
395.876
519.976
568.864
628.001
ESKİŞEHİR
154.332
183.205
244.251
323.511
368.827
415.101
GAZİANTEP
215.762
283.506
290.058
376.969
434.579
511.026
GİRESUN
273.768
260.154
283.626
334.297
381.453
428.015
GÜMÜŞHANE
122.231
162.667
190.130
211.563
243.115
262.731
HAKKARİ
24.980
35.124
54.824
67.766
83.937
254.141
363.631
441.209
506.154
HATAY
ISPARTA
144.437
166.441
172.543
212.080
242.352
266.240
İÇEL
210.047
244.236
279.484
371.667
444.523
511.273
İSTANBUL
794.444
883.599
1.078.399
1.533.822
1.882.092
2.293.823
İZMİR
526.005
596.850
673.581
910.496
1.063.490
1.234.667
K.MARAŞ
186.855
188.877
261.550
336.797
389.857
438.423
KARS
204.846
305.536
381.176
487.844
543.600
606.313
KASTAMONU
336.501
361.191
385.410
393.739
433.620
441.638
KAYSERİ
251.370
310.458
370.089
422.010
480.387
536.206
KIRKLARELİ
108.989
172.697
178.208
222.856
241.146
258.386
KIRŞEHİR
126.901
145.932
157.565
175.749
196.836
KOCAELİ
286.600
335.292
416.058
253.174
297.463
335.518
KONYA
504.384
569.684
661.877
847.723
982.422
1.122.622
KÜTAHYA
302.426
347.682
384.625
330.978
367.753
398.081
MALATYA
306.882
410.162
428.660
342.835
394.172
452.624
MANİSA
374.013
426.237
472.789
562.155
657.104
748.545
MARDİN
183.471
229.921
234.457
305.520
353.411
397.880
185
İl Adı
1927
1935
1945
1955
1960
1965
MUĞLA
175.390
196.772
220.678
267.579
299.611
334.973
143.899
82.699
136.401
167.638
198.716
239.054
187.398
203.316
MUŞ
NEVŞEHİR
NİĞDE
166.056
247.376
296.584
285.448
322.917
362.444
ORDU
202.354
283.054
333.008
407.687
469.379
543.863
RİZE
171.657
171.929
211.967
248.930
281.099
297.108
361.992
404.078
SAKARYA
SAMSUN
274.065
337.817
407.541
549.156
654.602
755.946
SİİRT
102.433
127.518
133.627
191.234
232.243
264.832
SİNOP
169.965
192.303
205.276
239.027
249.730
266.069
SİVAS
329.551
432.996
490.493
590.869
669.922
705.186
ŞANLIURFA
203.595
229.614
263.855
348.199
401.919
450.798
TEKİRDAĞ
131.446
194.252
202.606
251.071
274.806
287.381
TOKAT
263.063
309.863
340.749
388.727
437.590
495.352
TRABZON
290.303
360.679
395.384
462.249
532.999
595.782
90.446
121.743
140.068
154.175
165.374
184.733
190.536
TUNCELİ
UŞAK
VAN
75.329
143.434
127.853
175.250
211.034
266.840
YOZGAT
209.497
261.821
287.371
391.880
402.400
437.883
ZONGULDAK
268.909
322.108
383.481
491.147
569.059
650.191
TOPLAM
13.648.270
16.158.018
18.790.174
24.064.763
27.754.820
31.391.421
186
5. SONUÇ
Yüzyıllardır birbirinden çok farklı halklara ev sahipliği yapmış bulunan Anadolu
coğrafyası ve Balkanlar’a açılan kapısı Trakya, belki de bu anlamda en kurak
dönemini 20. yüzyılda geçirdi. Önce yükselen milliyetçilikler ve farklı grupların
Osmanlı İmparatorluğu’ndan kop(arıl)ması, ardından yapısı itibariyle etno-kültürel bir
homojenliği, din ve dil birliğini varsayan ve dayatan ulus-devlet siyaseti, yüzyıl
başındaki bu yaşamsal çeşitliliği kademeli olarak kuruttu. Bu süreç birçok kişi ve
topluluk için büyük acılar ve kayıplar, kimileri içinse yeni yurtlar ve diller, yeni
komşuluklar anlamına gelse de, uzunca bir süre ne gündelik konuşmaların, ne de
akademik araştırmaların konusu olabildi. Bugün artık, belki de bütün bu dönüşümü ve
içerdiği şaşırtıcı coğrafi hareketliliği, içerimleriyle birlikte, konuşmaya, sorgulamaya
hazırız.
Bizim çalışmamız, bu yönde atılmış küçük bir adım olarak değerlendirilebilir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Cumhuriyet’in ilk dönemine, daha net
bir tarihlendirmeyle, 1960 darbesine kadar süregelen yaklaşık yüzyıllık döneme ışık
tutmayı amaçlamış ve bu kapsamda nüfus politikaları ve istatistikleri üzerinden
yukarıda tarif edilen dönüşümü gözler önüne sermeyi denemiştir.
Çalışmanın üçüncü bölümünde detaylı bir şekilde aktarıldığı gibi, modern
nüfus sayımlarının ve siyasal bir istatistik kültürünün oluşmasının temellerini Osmanlı
İmparatorluğu’nun geç döneminde bulmak mümkündür. 19. yüzyılın son çeyreğinden
itibaren nüfusu tüm göstergeleriyle bilmeye ve kayıt altına almaya yönelik hamleler
gerçekleşmiştir (Nitekim etnik aidiyeti tespite girişen ilk nüfus sayımının tarihi
1893’tür). Bu dönemin siyasal zihniyetini şekillendiren modernleşme süreciyle
birlikte, nüfus hareketliğini okumak kadar onu denetlemeye yönelik stratejiler ve
yaklaşımlar da ortaya atılmıştır. Bu stratejiler özellikle İttihat ve Terakki dönemine
(1908-1918) damgasını vuran etnik temelli bir homojenleştirme sürecinin parçasıdır.
Dönetimin nüfus ve etnisite verilerine sahip, milliyetçi politikalarla siyasal coğrafyayı
yeniden şekillendirmeye çalışan ileri gelenleri, geniş çaplı iskan ve tehcir
uygulamaları gerçekleştirmiştir.
Türkiye’de ulus-devletin idari, hukuksal, politik ve kültürel olarak inşa
edildiği Erken Cumhuriyet (1923-1946) dönemi işte bu ideolojik birikim üzerinde
temellenir. 1920’li ve 1930’lu yıllar, bilginin, vatandaşlığın ve kültürün egemen
187
etnisite üzerinden kurgulandığı ve Cumhuriyet’in temellerinin bu doğrultuda atıldığı
yıllardır. Bu dönemde uygulanan dil politikaları Türkçe dışındaki dillere gelişme
olanağı tanımamış, devletin resmi tarih tezleri eğitime damgasını vurmuş ve farklı
etnik grupların yaşadığı topraklar tek bir ulusa gönderme yapan ideolojik bir anlamla
çerçevelendirilmiştir. Benzer şekilde ekonomi politikaları sermayenin ve işgücünün
Türkleştirilmesini
hedeflemiş ve vatandaşlık politikaları
da aynı tek ulusa
yaslanmıştır. Bunlara paralel olarak, nüfus sayımları ve istatistiğin sağladığı
enstrümanlarla etnik çeşitliliğin egemen ulus içerisinde eritildiği iskan politikaları
uygulanmıştır. Farklı etnik gruplar başta “güvenlik” olmak üzere öne sürülen çeşitli
gerekçelerle zorunlu iskana tabi tutulmuştur.
Türkiye’de
ulus
devletin
etnik
gruplara yönelik
bu
yaklaşımlarının
araştırmamızın konu edindiği 1960’lı yıllara kadar uzandığını söylemek mümkündür.
Bu iddayı, 1927-1965 yılları arasında yapılan resmi nüfus sayımlarından hareketle
hazırlanan etnik coğrafya haritalarında izlemek mümkündür. Haritalar, anadil verileri
kullanılarak hazırlanmıştır. Türkiye’de, Cumhuriyet döneminde yapılan nüfus
sayımlarında 1985 sayımına kadar ana dil verileri tutulmuş; fakat bu verilerden sadece
1965 sayımına kadar olanlar araştırmacıların bilgisine
sunulmuştur. Bu da
araştırmamızı (şimdilik) bu tarihle sonlandırmamızı zorunlu kılmıştır.
Bunun dışında, “Giriş” bölümünde de dile getirildiği gibi, bazı noktalar
üzerinde dikkatle durmak gerekmektedir. Ana dil, etnik grupların belirlenmesinde
önemli bir kriter gibi görülmekle birlikte, Türkiye nüfus sayımları açısından belli
sorunlarla maluldür. Öncelikle, Türkleştirme politikalarının yoğun olarak tezahür
ettiği bir dönemde, beyana dayalı olarak saptanan ana dil verilerinin kesinliği
tartışmalıdır. Böyle bir dönemde, kişilerin etnik kimliklerini gizlemeyi tercih etmesi
ya da nüfus sayımlarında oynamalar yapılmış olması mümkündür. Ayrıca farklı diller
konuşan nüfus üzerinde Türkçe konuşmaya yönelik sistemik baskının bir sonucu
olarak ana dillerin değişmiş olması, Türkiye’nin etnik yapısını analiz etmek açısından
ana dil verilerinin sınırlı bir kaynak olduğuna işaret eder. Çünkü birçok topluluk
ikinci dil olarak eski ana dillerini konuşmaya devam etmiş, büyük ihtimalle kültürel
bir mirası ise kısmen de olsa gelecek kuşaklara aktarabilmiştir.
Taşıdığı tüm olumsuzluklara rağmen, nüfus sayımlarında yer alan il bazlı ana
dil verileri, Türkiye’nin etnik coğrafyasında yıllar içinde yaşanan değişimi analiz
etmek açısından başvurulabilecek en önemli kaynak olarak karşımıza çıkmaktadır.
188
Proje kapsamında, 80 harita ile, 14 ana dilin 1927-1965 nüfus sayımlarında il bazlı
dağılımları ele alınmıştır (kimi diller kimi yıllarda nüfus sayımında yer almaz, harita
sayısının 84’ten düşük çıkmasının nedeni budur). Ek olarak, il bazlı toplam nüfus
dağılımlarını ve Türkçe konuşan nüfusun dağılımlarını gösteren zemin üzerinde, ana
dil yüzdelerini gösteren pasta grafiklerin yer aldığı 12 çok-katmanlı harita da
hazırlanmıştır. Takibi kolaylaştırmak ve belirsizlikleri kısmen de olsa gidererek
yorumu güçlendirmek açısından ikinci dil ya da din gibi ek veriler de karşılaştırmalı
olarak kullanılmıştır.
Genel olarak bakıldığında haritalardan çıkan ilk sonuç, 1927-1965 yılları
arasında Türkiye’de etnik grupların yoğun bir hareketlilik içinde olduğudur. Ele
alınan ana dillerin büyük bir kısmı, 1935-1960 yılları arasında ülkenin çeşitli illerine
dağılmaktayken, belki de şaşırtıcı bir şekilde 1927 ve 1965 yıllarına ait haritalarda
coğrafi dağılımlar büyük ölçüde benzeşmektedir. Bu durum, 1927 sayımından sonra
nüfusların zorunlu bir hareketliliğe maruz kalması ve 1960 sonrasında belki de bu
zorunluluğun
ortadan
kalkmasıyla
tekrar
eski
coğrafyalarına
dönmeleri
ile
açıklanabilir. Haritaların işaret ettiği ikinci bir sonuç ise, üç ana dil dışında tüm ana
dilleri konuşan nüfusların azalmakta olduğudur. Arapça, Kürtçe ve Türkçe konuşan
nüfuslar lineer artış gösterirken (tahmin edilebileceği gibi Türkçe çok daha büyük bir
ivmeyle artmaktadır), geri kalan ana dillerde açık bir azalma tespit edilmiştir. Bazı
ana diller açısından bu azalma bir dış göç dalgası ile açıklanabilirken, bazılarında
mevcut dilin yerini Türkçe’ye bırakmış olması ihtimali kuvvetlidir (ilgili dilin ana dil
olarak oranı düşerken ikinci dil olarak artması veya sabit kalması, büyük oranda buna
işaret sayılmıştır). Haritalarda gözlemlenen önemli bir başka nokta ise, farklı ana
dillere sahip kişilerin coğrafi hareketliliğine rağmen, radikal nüfus değişimlerinin söz
konusu olmamasıdır. Nüfus hareketlilikleri gerek il bazında gerekse ülke genelinde
öyle çoktur ki, diğerlerinden ayrışan daha “radikal” bir durum ortaya çıkmamaktadır.
Bu tespitin belki de bir istisnası, 1960 yılında Mardin’de Ermenice konuşan nüfusta
ortaya çıkan yaklaşık 10 bin kişilik artıştır.
1965’e gelindiğinde bu nüfus
kaybolmuştur. Bu hareketliliğin nedenlerini nüfus verilerinden yola çıkarak açıklamak
mümkün olamadığından, başka bir araştırmada cevaplanmak üzere soru olarak
bırakılmıştır.
Haritaların
görünür
kıldığı
önemli
bir
nokta,
söz
konusu
nüfus
hareketliliklerini anlamlandırabilmek için, onları dönemin iskan politikalarıyla
189
birlikte ele almamız gerektiğidir. Farklı ana dilleri konuşan nüfusların neredeyse tüm
ülkeyi bir uçtan diğerine dolaşmalarının sebepleri iskan uygulamalarında bulunabilir.
Bununla birlikte proje sürecinde yapılan çalışmaların kısıtlı bir sürede ve kapsamda
gerçekleştirildiği göz önüne alındığında, bu gerekliliğin yerine getirilemediği
söylenebilir. Projenin devam etmesi halinde, “Giriş” bölümünde de ifade edildiği gibi,
1927-1965 nüfus sayımlarından elde edilen verilerin yorumlanmasına yönelik
araştırmalar ve 1965 sonrası Türkiye’nin etnik coğrafyasını irdeleyen yeni çalışmalar
gerçekleştirilebilecektir.
Şu ana kadar elde edilen bulgulardan çıkan en net sonuç şudur: Tüm
kurumlarıyla devleti, tek bir ulus üzerine inşa etme girişimleri, tarihsel olarak etnik
çeşitliliğe sahip bir coğrafyanın Türkleştirilmesiyle sonuçlanmıştır. Türkiye’de
uygulanan etnik politikalara esas şeklini veren bu gayrettir. Yalnızca devlet, hukuk ve
siyaset alanlarına değil, bugüne kadar toplumsal bünyeye ve gündelik yaşama da
nüfuz etmiş bulunan çeşit çeşit dışlama biçiminin ve bunlardan kaynaklanan
toplumsal sorunların ortaya çıkmasında, araştırmamızın ulaştığı tarihsel bulguların
temel etken olduğunu söylemek mümkündür.
190
6. KAYNAKÇA
(Kolektif) 19. Yüzyıl İstanbul’unda Gayri Müslimler, Tarih Vakfı, İstanbul,
2011.
(Kolektif) Artakalanlar: Anadolu’dan Etnik Manzaralar, E , İstanbul, 2006.
(Kolektif) Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Kemalizm, İletişim, İstanbul, 2011.
(Kolektif) Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, İletişim, İstanbul,
2002.
(Kolektif) Ortadoğu’da Milliyetçilik, Azınlıklar ve Diasporalar, Sarmal, İstanbul,
1999.
(Kolektif) Tartışılan Sınırlar, Değişen Milliyetçilik, Şehir, İstanbul, 2001.
(Kolektif) Türkiye’de Kesişen-Çatışan Dinsel ve Etnik Kimlikler, Say, İstanbul,
2010.
(Kolektif) Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik, İletişim, İstanbul, 2001.
Adanır, Fikret, M akedonya Sorunu, Çev. İhsan Catay, Tarih Vakfı, İstanbul,
1996.
Ahmad, Feroz, Bir Kimlik Peşinde Türkiye, Bilgi Üniversitesi, İstanbul, 2008.
Akarlı, Engin Deniz, Otoman Population In Europe In The 19th Century,
University of Wisconsin Unpublised Thesis (M.A.). Madison, 1972.
Akbaş, Ali Aydın, Doğu Raporu, Kripto, Ankara, 2013.
Akbayar, Nuri, “Tanzimat’tan Sonra Osmanlı Devleti Nüfusu”, Tanzim at’tan
Cum huriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, Cilt:5, İletişim, İstanbul, 1985.
Akçam, Taner, T ürk Ulusal Kimliği ve Erm eni Sorunu, İstanbul, İletişim,1995.
Akçura, Belma, Devletin Kürt Filmi: 1925-2007 Kürt Raporları, Ayraç, Ankara,
2008.
Akçura, Yusuf, Üç Tarz-ı Siyaset, Kader, İstanbul, 1911.
Akın, Fatih, Türkiye’de Azınlık Politikaları: 6-7 Eylül Olayları, Kum Saati,
İstanbul, 2011.
Akkaya, Ahmet Yaşar, Dem okrat P arti’nin Azınlık Politikası (1950-1960),
Marmara Üniversitesi, Yayımlanmamış Yüksek lisans tezi, İstanbul, 2010.
Akkaya, Yüksel, “Korporatizmden Sendikal İdeolojiye, Milliyetçilik ve İşçi
Sınıfı”, M odern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt: 4., İletişim, İstanbul, 2008.
191
Aksamaz, Ali İhsan, Kafkasya’dan Karadenize Lazların Tarihsel Yolculuğu,
Çiviyazıları, İstanbul 1997.
Aktar, Ayhan, Türk Milliyetçiliği Gayri Müslimler ve Ekonomik Dönüşüm,
İstanbul, İletişim, 2006.
Aktar, Ayhan, Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları, İletişim, İstanbul, 2006.
Aktürk, Şener, “Etnik Kategori ve Milliyetçilik. Tek Etnili, Çok Etnili ve Gayrı
Etnik Rejimler”, Doğu Batı, sayı: 38, 2006.
Albayrak, Haşim, K aradeniz’de Etnik Yapılanm alar ve Pontus, Babıali,
İstanbul, 2010.
Alkan, Mehmet Ö., “Resmi İdeolojinin Doğuşu ve Evrimi Üzerine Bir Deneme”,
Tanzimat ve M eşrutiyet’in Birikimi, İletişim, İstanbul, 2001.
Anderson, Benedict, Hayali Cemaatler, İstanbul, Metis, 2004.
Andrews, Peter Alford, Türkiye’de Etnik G ruplar, İstanbul, Ant, 1992.
Arai, Masami, Jön T ürk dönemi T ürk Milliyetçiliği, İstanbul, İletişim, 2003.
Arendt, Hannah, Totalitarizmin Kaynakları-2, İletişim, İstanbul, 2011.
Arslan, Hüseyin, 16. Yüzyıl Osmanlı Toplumunda Yönetim, Nüfus, İskan, Göç ve
Sürgün, Kaknüs, İstanbul, 2001.
Aslan, Cahit, Etnisite, Karahan, Adana, 2004.
Aslan, Şükrü, “Millet ve İskan: Çokluktan Tekliğe ve Hariciden Dahiliye Erken
Dönem Cumhuriyet Dönemi Deneyimleri”, Tarih, Sınıflar ve Kent, Der. B. Şen - A.
E. Doğan. Dipnot, Ankara, 2010.
Aslan, Şükrü (der.), Herkesin Bildiği Sır: Dersim, İletişim, İstanbul, 2010.
Atasoy, Fahri, Küreselleşme ve Milliyetçilik, Ötüken, İstanbul, 2005.
Aydın, Suavi, Modernleşme ve Milliyetçilik, Ankara, Gündoğan, 1993
Aygün, Hüseyin, Dersim 1938 ve Zorunlu İskan, Dipnot, Ankara, 2011.
Aytar, Osman, Hamidiye Alaylarından: Köy Koruculuğuna, Medya, İstanbul,
1992.
Babuş, Fikret, Osmanlı’dan Günümüze Göç ve İskan, Ozan, İstanbul, 2006.
Baha Sait Bey, İttihat-T erakki’nin Alevilik Bektaşilik Araştırması, yayına haz.
Nejat Birdoğan, Berfin, İstanbul, 1995.
Bali, Rıfat, N., Bir Türkleştirm e Serüveni (1923-1945) İstanbul, İletişim, 2005.
Balibar, Etienne- Wallerstein, Immanuel, Irk-Ulus-Sınıf, Metis, İstanbul, 2007.
Barkan, Ömer Lütfi Hüdevandigar Livası T ahrir Defteri, TTK, Ankara, 1988.
192
Barkan, Ömer Lütfi Osmanlı Devleti’nin Sosyal ve Ekonomik Tarihi, Yay. Haz.
Hüseyin Özdeğer, İstanbul Üniversitesi, İstanbul, 2000.
Barkan, Ömer Lütfi, Türkiye’de Toprak Meselesi-1, Gözlem, İstanbul, 1980.
Barth, Fredrik, Etnik G ruplar ve Sınırları, Bağlam, İstanbul, 2001.
Başkaya, Fikret, Paradigmanın İflası: Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş, Doz,
İstanbul, 1991.
Bauman, Zygmunt, M odernite ve Holocaust, Versus, İstanbul, 2007.
Baumann, Gerd, Çokkültürlülük Bilmecesi, Dost, Ankara, 2006.
Baydur, Mithat, Milliyetçilik, İstanbul: 1994.
Bayrak, Mehmet, K ürtler ve Ulusal Demokratik M ücadeleleri Üstüne Gizli
Belgeler-Araştırmalar-Notlar, Ankara, Özge, 1993.
Behar, Cem, Osmanlı İm paratorluğu’nun ve Türkiye’nin Nüfusu, DİE: Tarihi
İstatistikler Dizisi-2, Ankara, 1996.
Berkes, Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, İstanbul, 2003.
Beşikçi, İsmail, Doğu Anadolu’nun Düzeni: Sosyo-ekonomik ve Etnik Temeller, E
Yayınları, Ankara, 1970.
Beyhan, Mehmet Ali, Türkiye’de İskan ve Şehirleşme Tarihi, Kitabevi, İstanbul,
2012.
Bilgin, Ülkü, Azınlık H akları ve Türkiye, Kitap, İstanbul, 2008.
Bilmez, Bülent, Kayacan, Gülay ve Aslan, Şükrü, Dersim 38'i H atırlam ak:
Toplumsal Bellek, K uşaklararası Aktarım ve Algı, Tarih Vakfı, İstanbul, 2011.
Bingöl, Sedat, “İstanbul’da 1829 Nüfus Sayımı ve Bazı Mahallelerin Müslüman
Nüfusu Üzerine Bir İnceleme”, A.Ü. DTCF Tarih A raştırm aları Dergisi, C. XXIII,
Sayı:36, Ankara, 2004.
Biryol, Uğur, G urbet Pastası, İletişim, İstanbul, 2013.
Bora, Tanıl, “Türk Milli Kimliği,Türk Milliyetçiliği ve Balkan Sorunu”, Yeni
Balkanlar, Eski Sorunlar, Bağlam, İstanbul,1999.
Bora, Tanıl, “Türkiye’de Milliyetçilik ve Azınlıklar”, Birikim Dergisi, sayı: 71­
72, İstanbul, 1995.
Bora, Tanıl, Medeniyet Kaybı: Milliyetçilik ve Faşizm Üzerine Yazılar, Birikim,
İstanbul, 2007.
Bora, Tanıl, Milliyetçiliğin K ara Baharı, Birikim, İstanbul, 1995.
193
Bora, Tanıl, T ürk Sağının Üç Hâli: Milliyetçilik, M uhafazakârlık, İslâmcılık,
Birikim, İstanbul, 2003.
Bore, Eugene, Almanach de l’empire otoman pour l’annee 1849 et 1850,
Constantinople, 1849-1850.
Bostan, Hanefi, K aradeniz’de Nüfus Hareketleri ve Nüfusun Etnik Yapısı,
Nöbetçi, İstanbul, 2012.
Bozdoğan, Sibel ve Kasaba, Reşat, Türkiye'de Modernleşme ve Ulusal Kimlik,
Tarih Vakfı, 2010.
Bozkurt, Necati, Denizi K urutm ak: Dünden Bugüne Zorunlu Göç ve İskan
Politikası, Belge, İstanbul, 2000.
Breuer, Stefan, Milliyetçilikler ve Faşizmler, İletişim, İstanbul, 2010.
Bruinessen, Martin Van, Ağa, Şeyh, Devlet, İletişim, İstanbul, 2003.
Bruinessen, Martin Van, K ürdistan Üzerine Yazılar, İletişim, İstanbul, 2005.
Bruinessen, Martin Van, K ürtlük, Türklük, Alevilik: Etnik ve Dinsel Kimlik
Mücadeleleri, İletişim, İstanbul, 2011.
Bulaç, Ali, M odern Ulus Devlet, Işık, İstanbul, 2007.
Bulut, Faik, D ar Üçgende Üç İsyan: K ürdistan’da Etnik Çatışmalar, Evrensel,
İstanbul, 2005.
Bulut, Faik, Dersim Raporları, İstanbul, Ayhan, 2005.
Buran, Ahmet, Türkiye’de Diller ve Etnik G ruplar, Akçağ, Ankara, 2012.
C.H.P. Programı, Ankara, 1935.
Carr, Edward, Milliyetçilik ve Sonrası, İletişim, İstanbul, 2012.
Chatterjee, Partha, M ağdurların Siyaseti, İletişim, İstanbul, 2006.
Chatterjee, Partha, Ulus ve Parçaları: Kolonyal ve Post-Kolonyal Tarihler,
İletişim, İstanbul, 2002.
Chatterjee, Partha, Milliyetçi Düşünce Sömürge Dünyası, İletişim, İstanbul,
1996.
Cin, Halil ve Akyılmaz, Gül, T ürk H ukuk Tarihi, Sayram, Konya, 2008.
Çağaptay, Soner, T ürk Kimdir?, Bilgi Üniversitesi, İstanbul, 2010.
Çağlayan, Handan, Analar, Yoldaşlar, Tanrıçalar: K ürt Hareketinde Kadınlar
ve Kadın Kimliğinin Oluşumu, İletişim, İstanbul, 2009.
Çak, Berna Yüksel ve Buran, Ahmet, Türkiye’de Diller ve Etnik G ruplar,
Akçağ, Ankara, 2012.
194
Çeçen, Anıl, Ulus Devlet: Türkiye Cumhuriyeti, Kilit, Ankara, 2009.
Çem, Munzur, Tanıkların Diliyle Dersim 38, Peri, İstanbul, 2010.
Çetin, İhsan, M idyat’ta Etnik G ruplar, Yaba, İstanbul, 2007.
Çetinkaya, Nihat, Kızılbaş Türkler, Kripto, Ankara, 2013.
Çimen, Adnan, “Sayım, Kayıt Düzeni ve Teşkilatlanma Açısından Osmanlıda
Nüfus Hizmetleri”, Gazi Üniversitesi İİBF Dergisi , 14/3, 2012.
Çoban, Savaş, Azınlıklar ve Dil, Su, İstanbul, 2005.
Dabağyan, Levon Panos, Kemalizmin Işığında Azınlık Gözüyle A tatürk, IQ,
İstanbul, 2005.
Dadrian, Vahakn N., Erm eni Soykırımı, Belge, İstanbul, 2008.
Daşcıoğlu, Kemal, Osmanlı’da Sürgün, İskan, Suç ve Ceza, Yeditepe, İstanbul,
2007.
Demirözü, Damla, Savaştan Barışa Giden Yol, İletişim, İstanbul, 2007.
Deringil, Selim, Simgeden Millete: II. Abdülham id’den M ustafa Kemal’e
Devlet ve Millet, İletişim, İstanbul, 2007.
Dikici, Mehmet, Uyum Yasaları, Çatı, İstanbul, 2005.
Durgun, Sezgi, Memalik-i Şahane’den V atan’a, İletişim, İstanbul, 2011.
Dündar, Fuat, İttihat ve T erakki’nin M üslüm anları İskan Politikası, İletişim,
İstanbul, 2007.
Dündar, Fuat, K ahir Ekseriyet: Erm eni Nüfus Meselesi, Tarih Vakfı, 2013.
Dündar, Fuat, M odern Türkiye’nin Şifresi, İletişim, İstanbul, 2007.
Dündar, Fuat, Türkiye Nüfus Sayımında Azınlıklar, Doz, İstanbul, 1999.
Dündar, Safiye, K ürtler ve Azınlık Tartışm aları, Doğan, İstanbul, 2009.
Ekinci, Tarık Ziya, Millet, Milliyetçilik, Devlet ve Anayasa Sorunları, Cem,
İstanbul, 2004.
Ekinci, Tarık Ziya, K ürt Siyasal Hareketlerinin Sınıfsal Analizi, Sosyal Tarih,
İstanbul, 2011.
Erenus, Vasıf, Ulusal Kimlik ve Etnik Açılım, Sarmal, İstanbul, 2011.
Ergut, Ferdan, M odern Devlet ve Polis: Osmanlı’dan Cum huriyet’e Toplumsal
Denetimin Diyalektiği, İletişim, İstanbul, 2004.
Eriksek, Thomas Hylland, Etnisite ve Milliyetçilik, Avesta, İstanbul, 2004.
Erkal, Mustafa, Etnik Tuzak: Kimlik ve Açılımlar, Derin, İstanbul, 2010.
195
Erkan, Ersin, Seçim Sistemleri ve Etnik Azınlıkların Parlam enter Temsili,
Beta, İstanbul, 2010.
Erözden, Ozan, Ulus-Devlet, Dost Yayınları, Ankara, 1997.
Ersanlı, Büşra, İktidar ve Tarih, İletişim, İstanbul, 2003.
Ertuğrul, Halit, Azınlık ve Yabancı Okulların T ürk Toplumuna Etkisi, Nesil,
İstanbul, 1998.
Eryılmaz, Bilal, Osmanlı Devleti’nde Gayri Müslim Tebaanın Yönetimi,
Risale, İstanbul, 1990.
Faroqhi, Suraiya, Osmanlı Tarihi Nasıl İncelenir?, Çev. Zeynep Altok, Tarih
Vakfı Yurt, İstanbul, 1999.
Fenton, Steve, Etnisite, Phoneix, Ankara, 2001.
Foucault, Michel, Cinselliğin Tarihi, çev. Hülya Uğur Tanrıöver, Ayrıntı,
İstanbul, 2003.
Gellner, Ernest, “Nationalism”, Thought and Change, Chicago University Press,
London, 1964.
Gellner, Ernest, Milliyetçiliğe Bakmak, İletişim, İstanbul, 1998.
Gellner, Ernest, Uluslar ve Ulusçuluk, Nil, İstanbul, 2008.
Gencer, Mustafa, Jö n tü rk Modernizmi ve “Alman R uhu”, İletişim, İstanbul,
2010.
Georgeon, François, T ürk Milliyetçiliğinin Kökenleri: Yusuf A kçura (1876­
1935), çev. Alev Er, Tarih Vakfı Yurt, İstanbul, 1999.
Giddens, Anthony, Ulus Devlet ve Şiddet, Kalkedon, İstanbul, 2008.
Golden, Peter, T ürk H alkları Tarihine Giriş, , Ötüken, İstanbul, 2012.
Gökaçtı, Mehmet Ali, Nüfus Mübadelesi, İletişim İstanbul, 2008.
Guibernau, Montserrat, Milliyetçilikler, Sarmal, İstanbul, 1997.
Gül, Abdülkadir ve Gökçen, Salim, Son Dönem Osmanlı Nüfusu ve Ecnebiler
Meselesi, Cedid, İstanbul, 2010.
Gül, Sema, Türklerin Etnik Kökenler, Nokta, İstanbul, 2006.
Gülalp, Haldun, V atandaşlık ve Etnik Çatışma. Ulus-devletin Sorgulanması,
Metis, 2007, İstanbul.
Güler, Ali, Osmanlı Devleti’nde Azınlıklar, Turan, İstanbul, 1997.
Güler, Ali, Türkiye’de Gayrimüslimler, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1997.
Güngör, Erol, T ürk K ültürü ve Milliyetçilik, İrfan, İstanbul, 1975.
196
Güngör, Harun, Gagauz Türklerinin Etnik Yapısı, Ötüken, İstanbul, 1998.
Güran, Tevfik, Osmanlı Devleti’nin İlk İstatistik Yıllığı 1897, DİE, Ankara,
1997.
Güriz, Adnan, Türkiye’de Nüfus Politikası ve H ukuk Düzeni, İstanbul, 1975.
Güriz, Adnan, Türkiye'de Siyasi Partilerin Nüfus Politikası Konusunda
Görüşleri, Sevinç, Ankara, 1972.
Güven, Dilek, 6-7 Eylül Olayları, Tarih Vakfı, İstanbul, 2005.
Güvenç, Bozkurt, T ürk Kimliği, İstanbul, 1994.
Hacking, Ian, Şansın Terbiye Edilişi, Çev. Mehmet Moralı, Metis, İstanbul, 2005.
Halaçoğlu, Ahmet, Balkan H arbi Sırasında Rumeli’den T ürk Göçleri (1912­
1913), TTK, Ankara, 1995.
Hallı, Reşat, Genelkurmay Belgelerinde K ürt İsyanları-1, Kaynak, İstanbul,
1992.
Hallı, Reşat, Genelkurmay Belgelerinde K ürt İsyanları-2, Kaynak, İstanbul,
1992.
Hekimoğlu, Mehmet Merdan, Azınlık H akları ve Türkiye, Detay, İstanbul. 2007.
Herriot, Edward, Nüfus Meselesi ve Irkın Korunması, çev. Enis Behiç Koryürek,
Başvekalet İstatistik Umum Müdürlüğü, Aydınlık Basımevi, İstanbul, 1936.
Hobsbawm, Eric J., “Inventing Traditions”, The Invention of Tradition içinde,
der. Eric Hobsbawm ve Terence Ranger, Cambridge University Press, Cambridge,
1983.
Hobsbawn, Eric J., Milletler ve Milliyetçilik, Ayrıntı, İstanbul, 2000.
Işık (Torî), M. Kemal, Aşiretten Millet Olma Yapılanmasında K ürtler, Doz,
İstanbul, 2005.
Işık (Torî), M. Kemal, K ürtlerin Yakınçağ Tarihi, Doz, İstanbul, 2006.
Işık, Mehmet, Türklerin K ültür Kökenleri ve Etnik Yapısı, Yakamoz, İstanbul,
2009.
İnalcık, Halil,
“Sened-i İttifak ve Gülhane Hattı Hümayunu”, Osmanlı
İm paratorluğu: Toplum ve Ekonomi, Eren, İstanbul, 1996.
İnalcık, Halil, Osmanlı İm paratorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, C.1.,
çev. Halil Berktay, Eren, İstanbul, 2000.
İnanç, Zeri, Uluslararası Belgelerde Azınlık Hakları, Ütopya, Ankara, 2004.
197
İyigün, Nami Cem, Türklerin Etnik, Kültürel ve Tarihi Kökleri, Papillon,
İstanbul, 2012.
Jongerden, Joeest, Türkiye’de İskan Sorunu ve K ürtler, Vate, İstanbul, 2007.
Jwaideh, Wadie, K ürt Milliyetçiliğinin Tarihi: Kökenleri ve Gelişimi, İletişim,
İstanbul, 2008.
Kahraman, Ahmet, K ürt İsyanları (Tedip ve Tenkil), Evrensel, İstanbul, 2004.
Kalman, M., O sm anlı-Kürt İlişkileri ve Sömürgecilik, Med, İstanbul, 1994.
Kaplan, İsmail, Türkiye’de Milli Eğitim İdeolojisi, İstanbul, İletişim, 1999.
Karal, Enver Ziya, Osmanlı İm paratorluğu’nda İlk Nüfus Sayımı 1831, DİE,
Ankara, 1997.
Karal, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, IX, TTK, Ankara, 1996.
Karpat, Kemal, Osmanlıdan Günümüze Etnik Yapılanma ve Göçler, Timaş,
İstanbul, 2013.
Karpat, Kemal, B alkanlar’da Osmanlı M irası ve Milliyetçilik, Timaş, İstanbul,
2012.
Karpat, Kemal, Osmanlı Nüfusu 1830-1914, çev. Bahar Tırnakçı, Timaş, İstanbul,
2010.
Kasaba, Reşat, Bir Konargöçer İm paratorluk, çev. Ayla Ortaç, Kitap, İstanbul,
2012.
Kastoryano,
Riva,
“Alman
Birliğini
Yeniden
Tanımlamak:
Milliyetten
Vatandaşlığa”, V atandaşlık ve Etnik Çatışma: Ulus-Devletin Sorgulanması içinde,
der. Gülalp, Haldun. Metis, İstanbul, 2007.
Kaya, Ayhan ve Tarhanlı, Turgut, Türkiye’de Çoğunluk ve Azınlık Politikaları,
TESVEV, İstanbul, 2005.
Kaya, Osman, Türkiye’de Etnik Terör, A Kitap, Ankara, 2013.
Kaya, Önder, Tanzim attan Lozan’a Azınlıklar, Yeditepe Yayınları, İstanbul
2004.
Kedourie, Elie, A vrupa’da Milliyetçilik, Ankara, 1971.
Kenanoğlu, Macit, Osmanlı Millet Sistemi: M it ve Gerçek, Klasik, İstanbul,
2004.
Kentel, Ferhat, Ahıska, Meltem ve Genç, Fırat, Milletin Bölünmez Bütünlüğü,
TESEV, İstanbul, 2007.
198
Kerimoğlu, Hasan Taner, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Rum Politikası 1908­
1914, Yayımlanmamış Doktora Tezi, DEÜ, İzmir, 2008.
Keser, İnan, Kent-Cemaat-Etnisite: Adana Nusayrileri, Ütopya, Ankara, 2008.
Kılıç, Şengül, Biz ve Onlar: Türkiye’de Etnik Ayrımcılık, Metis, İstanbul, 1992.
Kılıçbay, Mehmet Ali, Biz Zaten Avrupalıyız, İmge, Ankara, 2005.
Kieser, Hans Lukas, Iskalanmış Barış, İstanbul, İletişim, 2005.
Kili, Suna-Gözübüyük Şeref, T ürk Anayasa Metinleri, İş Bankası, İstanbul,
2000.
Kirişçi, Kemal- Winrow, Gareth, K ürt Sorunu, Tarih Vakfı, İstanbul, 2010.
Koç, Yunus, “Nüfus”, İslam Ansiklopedisi, C.33, TDV, İstanbul, 2007.
Koçak, Cemil, Umumi Müfettişlikler, İletişim, İstanbul, 2010.
Koçoğlu, Yahya, Azınlık Gençleri Anlatıyor, Metis, İstanbul, İstanbul, 2001.
Koraltürk, Murat, Ekonominin Türkleştirilmesi, İletişim, İstanbul, 2011.
Köprülü, Fuad, Osmanlı’nın Etnik Kökeni, Kaynak, İstanbul, 1999.
Kurban, Dilek ve Yükseker, Deniz, “Zorunlu Göç İle Yüzleşmek” : Türkiye"de
Yerinden Edilme Sonrası Vatandaşlığın İflası, TESEV, İstanbul, 2008.
Kurtuluş, Hatice, Mübadeleye Giden R um lar Turizmle Gelen A vrupa’lılar,
M uğla’da Eşitsiz Kentsel Gelişme, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2011.
Kutlay, Naci, İttihat Terakki ve K ürtler, Dipnot, Ankara, 2010.
Kymlicka, Will, Çokkültürlü Yurttaşlık, Ayrıntı, İstanbul, 1998.
Lindner, Rudi Paul, O rtaçağ Anadolu’sunda Göçebeler ve Osmanlılar, çev.
Müfit Günay, İmge, Ankara, 2000.
Maksudyan, Nazan, Türklüğü Ölçmek, Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk
Milliyetçiliğinin Irkçı Çehresi, Metis, İstanbul, 2005.
Manisalı, Erol, Küresel Kıskaç: 21. Yüzyılda Küreselleşme, Ulus Devlet ve
Türkiye, Otopsi, İstanbul, 2001.
Mardin, Şerif, T ürk Modernleşmesi, İletişim, İstanbul, 2004.
Mccarthy, Justin, Osmanlı Anadolu Topraklarındaki M üslüman ve Azınlık
Nüfus: Osmanlı Anadolu’sunun Son Dönemi, çev. İhsan Gürsoy, Genelkurmay
Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, Ankara, 1955.
Mccarthy, Justin, Osmanlı A nadolu’sunda Nüfus ve İm paratorluğun Sonu, çev:
Bilge Umar, İnkılap Yayınları, İstanbul, 1998.
Milas, Herkül, Sözde Masum Milliyetçilik, Kitap, İstanbul, 2010.
199
Mutlu,
Servet, “Late Ottoman Population And Its Ethnıc Distribution”,
Nüfusbilim Dergisi, Sayı:25, Ankara, 2003.
Okutan, Çağatay, Tekparti Döneminde Azınlık Politikaları, Bilgi Üniversitesi,
İstanbul, 2009.
Oran, Baskın, Türkiye’de Azınlıklar, İletişim, İstanbul, 2004.
Oran, Baskın, Türkiyeli K ürtler Üzerine Yazılar, İletişim, İstanbul, 2010.
Osmanağaoğlu,
Cihan,
“Tanzimat Fermanı'ndan
II.
Meşrutiyet'e
Osmanlı
Vatandaşlığı”, Toplumsal Tarih, Sayı:182, İstanbul, 2009.
Öğün, Süleyman S., Modernleşme, Milliyetçilik ve Türkiye, Bağlam, İstanbul,
1995.
Öğün,
Süleyman S., Mukayeseli Sosyal Teori ve Tarih
Bağlamında
Milliyetçilik, Alfa, İstanbul, 2000.
Önder, Ali Tayyar, Türkiye’nin Etnik Yapısı, Kripto, İstanbul, 2013.
Önen, Nizam, İki Turan, İstanbul, İletişim, 2005.
Özdemir, Ali Rıza, K ürtler ve Türklük, Kripto, Ankara, 2011.
Özdemir, Ali Rıza, Zazalar ve Türklük, Kripto, Ankara, 2010.
Özdoğan, Günay Göksu, “Bu Yapı Aşağıdan Nasıl Gözükür?”, Radikal Kitap, 2
Şubat 2007.
Özer, Ahmet, T ürkler ve K ürtler, Hemen Kitap, İstanbul, 2009.
Özkan, Metin, Etnik Bölücülüğe Karşı Duvar Yazıları, Yayın B, İstanbul, 2009.
Özkırımlı, Umut, 21. Yüzyılda Milliyetçilik, Bilgi Üniversitesi, İstanbul, 2008.
Özkırımlı, Umut, Milliyetçilik K uram ları: Eleştirel Bir Bakış, Doğu Batı
Yayınları, İstanbul, 2008.
Özkırımlı, Umut, Milliyetçilik Üzerine Güncel Tartışm alar, Bilgi Üniversitesi,
İstanbul, 2010.
Öztürkmen, Arzu, Türkiye’de Folklor ve Milliyetçilik, İletişim, İstanbul, 2009.
Paksoy, Hasan, Etnik ve Toplumsal Kimlikler Nasıl Oluşur, Karam, İstanbul,
2005.
Paşaoğlu, Derya Derin, “Muhacir Komisyonu Maruzatı’na (1877-78) Göre 93
Harbi Sonrası Muhacir İskanı”, History Studies, sayı: 5(2), 2013.
Rabinovich, Itamar, O rtadoğu’da Etnisite, Çoğulculuk ve Devlet, Avesta,
İstanbul, 2004.
Rex, John, Ethnic in The M odern Nation State, Macmillan Press, 1996.
200
Rıfat N. Bali, “Çok Partili Demokrasi Döneminde Varlık Vergisi Üzerine
Tartışmalar”, Tarih ve Toplum, sayı: 165, 1997.
Roger, Antoine, Milliyetçilik K uram ları, Versus, İstanbul, 2008.
Sadoğlu, Hüseyin, Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, Bilgi Üniversitesi,
İstanbul, 2010.
Sakin, Orhan, Osmanlı’da Etnik Yapı, Ekim, İstanbul, 2010.
Say, Ömer, 21. Yüzyılda Ulus, Çokkültürlülük ve Etnisite, Kaknüs, İstanbul,
2013.
Schnapper, Dominique, Y urttaşlar Cumhuriyeti, Metis, İstanbul, 1995.
Selek, Sabahattin, Anadolu İhtilali, Örgün, İstanbul, 1981.
Sertel, Ergin, Dini ve Etnik Kimlikleriyle Nusayriler, Ütopya, Ankara, 2009.
Sevinç, Necdet, İstiklal H arbi’nde Etnik İhanet, Bigeoğuz, İstanbul, 2012.
Shaw, Stanford J., “The Otoman Census System and Population 1831-1914”,
International Journal of Middle East Studies, sayı: 9 (3), 1978.
Smith, Anthony, Milli Kimlik, İletişim, İstanbul, 2010.
Smith, Anthony, Milliyetçilik, Atıf, Ankara, 2013.
Smith, Anthony, Ulusların Etnik Kökeni, Dost, Ankara, 2002.
Somersan, Semra, Sosyal Bilimlerde Etnisite ve Irk, Bilgi Üniversitesi, İstanbul,
2004.
Şeker, Nesim, “Demographic Engineering in the Late Ottoman Empire and the
Armenians”, Middle Eastern Studies, sayı: 43(3), 2007.
Şen, Semin Töner, U luslararsı H ukukta Soykırım, Etnik Temizlik ve Saldırı,
Oniki Levha, İstanbul, 2010.
Şener, Cemal, Alevilerin Etnik Kimliği, Etik, İstanbul, 2003.
Şener, Cemal, Türkiye’de Yaşayan Etnik ve Dinsel G ruplar, Etik, İstanbul,
2006.
Şeref, Abdurrahman, İstatistik ve Coğrafya-i Umrani, Karabet, İstanbul, 1314.
Şevki, Abdullah, Etnik Felsefe, Kurgu, İstanbul, 2013.
Şimşek, Halil, Lozan’ın Getirdiği Statü ve Türkiye’de Azınlıkların Durumu,
Hacettepe Üniversitesi, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara, 2006.
Talas, Mustafa, Çokkültürlülük Kıskacında Ulus Devlet ve Türkiye, Doğu,
İstanbul, 2008.
Tan, Altan, K ürt Sorunu, Timaş, İstanbul, 2011.
201
Tanör, Bülent, Osm anlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1789-1980), Der, İstanbul,
1995.
Taylor, Charles, Çokkültürcülük: Tanınm a Politikası, YKY, İstanbul, 2010.
TC Dahiliye Vekilliği Nüfus Umum Müdürlüğü, “Geçen Dört Yılda Yapılan ve
Gelecek Dört Yıl İçinde Yapılacak İşler Hülasası”, Ankara Başvekalet Matbaası,
Ankara, 1935.
Tekeli, İlhan, “Osmanlı İmparatorluğu’ndan Günümüze Nüfusun Zorunlu Yer
Değiştirmesi ve İskan Sorunu”, Toplum ve Bilim, Sayı:50, 1990.
Tekeli, İlhan, Anadolu’da Yerleşme Sistemi ve Yerleşme Tarihleri, Tarih Vakfı,
İstanbul, 2011.
Toprak, Zafer, “Osmanlı Devleti’nde Sayısallaşma ya da Çağdaş İstatistiğin
Doğuşu”, Osmanlı Devleti’nde Bilgi ve İstatistik, TUİK, Ankara, 2000.
Toros,
Taha,
“Osmanlı
İmparatorluğu’nda
Gayrimüslim
Azınlıklar”,
Tanzim at’tan Cum huriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 4, İletişim, İstanbul,
1983.
Tosun, Ramazan, Cum huriyet ve Azınlıklar, Berikan, Ankara, 2009.
Tunçay,
Mete,
“Azınlıklar
Nüfusu”,
Cumhuriyet
Dönemi
Türkiye
Ansiklopedisi, Cilt 6, İletişim, İstanbul, 1983.
Türkdoğan, Orhan, Etnik Sosyoloji, Timaş, İstanbul, 2006.
Türkdoğan, Orhan, K ars’ta Bir Etnik G rup: M alakanların Toplumsal Yapısı,
IQ, İstanbul, 2005.
Türkdoğan, Orhan, T ürk Ulus Devlet Kimliği, Çizgi, Diyarbakır, 2013.
Türkdoğan, Orhan, Türkiye’nin Etnik Yapısı, Çizgi, Konya, 2013.
Ubicini, Abdolonyme J.H., Letters On Turkey, çev. L. Easthope, Arno, New
York, 1973.
Ulugöl,
Azınlıklar
Mehmet Cem, Osmanlı ve Türkiye’de Vatandaşlık
Üstünde
Etkisi
ve
Uygulamaları,
İstanbul
Bilgi
Kavramı,
Üniversitesi,
Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2009.
Ülken, Hilmi Ziya, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken, 2001.
Üngör, Uğur Ümit, The M aking of M odern Turkey: Nation and State in
Eastern Anatolia, 1913-1950, Oxford University Press, Oxford, 2011.
Üstel, Füsun,
M akbul Vatandaşın
Peşinde.
II.
M eşrutiyetten
Bugüne
V atandaşlık Eğitimi, İstanbul, İletişim, 2005.
202
Üstel, Füsun, T ürk Ocakları (1912-10-931), İletişim, İstanbul, 2010.
Varlık, Bülent, Umumi M üfettişler Toplantı Tutanakları:1936, Dipnot, Ankara,
2010.
Vilcheviskj, O.L., K urd: K ürt Halkının Etnik Tarihine Giriş, Lis, İstanbul,
2010.
Volkan, Vamık, Kanbağı: Etnik G ururdan Etnik Teröre, Bağlam, İstanbul,
1999.
Weber, Max, “Sınıf, Statü, Parti”, Sosyoloji Yazıları, İletişim Yayınları, İstanbul,
2006.
Weber, Max, Ekonomi ve Toplum, Yarın Yayınları, İstanbul, 2012.
Xemgîn, Ethem, K ürdistan Tarihi, Doz, İstanbul, 2004.
Yapıcı, Utku, Sovyet Sonrası Coğrafyada Devlet ve Milliyetçilik, Tan, Ankara,
2011.
Yayman, Hüseyin, Şark Meselesinden Demokratik Açılıma: Türkiye’nin K ürt
Sorunu Hafızası, SETA, Ankara, 2011.
Yardımcı, Sibel ve Aslan, Şükrü, “ 1930’ların Biyopolitik Paradigması: Dil,
Etnisite, İskan ve Ulusun İnşası”, Doğu Batı, sayı: 44, 2008.
Yeğen, Mesut, Devlet Söyleminde K ürt Sorunu, İstanbul, İletişim, 2006.
Yeğen, Mesut, M üstakbel T ürk’ten Sözde Vatandaşa: Cumhuriyet ve Kürtler,
İletişim, İstanbul, 2006.
Yetim, Fahri, “II. Meşrutiyet Döneminde Türkçülüğe Geçişte Kapsayıcı Formül:
“Millet-i Hakime” Düşüncesi ve Etkileri”, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal
Bilimler Dergisi, Sayı:18, 2008.
Yetkin, Çetin, T ürk H alk Hareketleri ve Devrimleri: Etnik ve Toplumsal
Yönleriyle, Yenibahar, İstanbul, 1974.
Yıldız Ahmet, Ne M utlu Türküm Diyebilene, İletişim, İstanbul, 2010.
Yılmaz, Aytekin, Etnik Ayrımcılık, Vadi, Ankara, 1994.
Yusufoğlu, Yalçın, Etnik A rındırm a Politikaları, Pencere, İstanbul, 2011.
Yüceuluğ, Ratip, “Türkiyede İstatistik Öğretimi ve İstatistik Çalışmaları”, A.Ü.
H ukuk Fakültesi Dergisi, sayı: 6, Ankara, 1949.
Zelyut, Rıza, T ürk Aleviliği, Kripto, Ankara, 2012.
Zelyut, Rıza, T ürk Kimliği, Kripto, Ankara, 2012.
203
Zürcher, Erik Jan, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, çev. Yasemin Saner,
İletişim, İstanbul, 2010.
Zürcher, Erik Jan, O rta Asya ve İslam Dünyasında Kimlik Politikaları, İletişim,
İstanbul, 2004.
Zürcher, Erik Jan, Türkiye’de Etnik Çatışma, İletişim, İstanbul, 2005.
204
Download

şu bağlantıdan - WordPress.com