Doç. Dr. Cenap ÇAKMAK
Fadime Gözde ÇOLAK
ABD’NİN IRAK’TAN ÇEKİLMESİ
VE TÜRKİYE’YE ETKİLERİ
RAPOR NO: 29
İSTANBUL
2011
ABD’NİN IRAK’TAN ÇEKİLMESİ
VE TÜRKİYE’YE ETKİLERİ
Doç. Dr. Cenap ÇAKMAK
Fadime Gözde ÇOLAK
RAPOR NO: 29
Şubat 2011
ABD’NİN IRAK’TAN ÇEKİLMESİ
VE TÜRKİYE’YE ETKİLERİ
Doç. Dr. Cenap ÇAKMAK
Fadime Gözde ÇOLAK
BİLGESAM YAYINLARI
Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi
Wise Men Center For Strategic Studies
Mecidiyeköy Yolu Caddesi (Trump Towers Yanı)
No:10 Celil Ağa İş Merkezi Kat:9 Daire:36-38
Mecidiyeköy / İstanbul / Türkiye
Tel: +90 212 217 65 91 Faks: +90 212 217 65 93
Atatürk Bulvarı Havuzlu Sok. No:4/6
A.Ayrancı / Çankaya / Ankara / Türkiye
Tel : +90 312 425 32 90 Faks: +90 312 425 32 90
www.bilgesam.org
[email protected]
Copyright © ŞUBAT 2011
Bu yayının tüm hakları saklıdır.
Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin
izni olmadan elektronik veya mekanik yollarla çoğaltılamaz.
SUNUŞ
Dünya’daki ve yurt içindeki gelişmeleri takip ederek geleceğe yönelik öngörülerde
bulunmak; Türkiye’nin ikili ve çok taraflı uluslararası ilişkilerine ve güvenlik stratejilerine,
yurt içindeki siyasi, ekonomik, teknolojik, çevresel ve sosyo-kültürel problemlerine yönelik
bilimsel araştırmalar yapmak; karar alıcılara milli menfaatler doğrultusunda gerçekçi,
dinamik çözüm önerileri, karar seçenekleri ve politikalar sunmak Bilge Adamlar Stratejik
Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM)’nin kuruluş amaçları arasında yer almaktadır. BİLGESAM,
Bilge Adamlar Kurulu’nun ilk toplantısında alınan kararlar doğrultusunda, yukarıda aktarılan
amaçları gerçekleştirmek üzere, çeşitli konularda raporlar hazırlamaktadır.
ABD’nin 2003’te Irak’ı işgaliyle farklı bir döneme giren Ortadoğu bölgesinin, Amerikalı
muharip güçlerin 2011 yılı sonunda bu ülkeden çekilmesiyle yeni bir sürece gireceği
beklenmektedir. ABD’nin Irak’tan çekilmesi gerek ülke içindeki dinamikleri gerekse bölge
genelindeki dengeleri etkileyebilecek bir gelişmedir. Irak’ta yaşanabilecek siyasi
istikrarsızlık, güç boşluğu ve kuzeydeki özerk yapının gelecekte bağımsız olma ihtimali
Ortadoğu siyaseti açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Sürecin özellikle Kuzey Irak
açısından doğurabileceği sonuçları, çekilmenin Türkiye için önemine işaret etmektedir.
“ABD’nin Irak’tan Çekilmesi ve Türkiye’ye Etkileri” raporu; ABD’yi 2011 sonunda Irak’tan
çekilmeye sevk eden sebepleri, çekilmenin Kuzey Irak üzerinden Türkiye’yi etkileyebilecek
muhtemel sonuçlarını incelemekte ve kuzeydeki özerk yapının self determinasyon ilkesini
uygulama olasılığını uluslararası hukuk perspektifinden değerlendirmektedir.
Raporu, ABD sonrası Irak’ın doğuracağı sonuçların Türkiye’deki karar alıcılar tarafından iyi
tahlil edilmesine ve milli menfaatler doğrultusunda isabetli kararlar alınmasına hizmet
edeceği ümidiyle dikkatlerinize sunar, raporu hazırlayan Doç. Dr. Cenap Çakmak ve Fadime
Gözde Çolak’a ve yayına hazırlık sürecinde katkı sağlayan BİLGESAM personeline teşekkür
ederim.
Doç. Dr. Atilla SANDIKLI
BİLGESAM Başkanı
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
ABD’NİN IRAK’TAN ÇEKİLMESİ VE TÜRKİYE’YE ETKİLERİ
ÖZET
Irak’ın 2003’ten beri devam eden işgalinin ABD’nin muharip güçlerini çekmesiyle 2012’de son
bulması bekleniyor. ABD’nin Irak’taki varlığı bölgede bir denge oluşturmuş, ancak bu
dengenin ABD’nin çekilmesinin ardından hangi yönde ve nasıl bir değişiklik geçireceği
kaygıları doğmuştur. Konuyla ilgili en büyük kaygı ABD’den sonra oluşabilecek sorunların
önce Irak’ın, ardından da bölgenin geleceğini etkileyebilecek olmasıdır. Sürecin daha anlaşılır
bir hal alabilmesi adına ABD’yi 2011 sonrası Irak’tan çekilmeye zorlayan sebepler ele
alınmalı; Irak’ın iç dinamiklerinin bu süreci nasıl etkileyebileceği ve muhtemel sonuçları
değerlendirilmeli; bu sonuçların özellikle Kuzey Irak konusunda Türkiye’yi etkileyebilecek
tarafları ortaya konmalı ve tüm bu sürecin uluslararası hukuk adına ne ifade ettiği
incelenmelidir.
ABD Irak’tan Neden Çekiliyor?
2008 yılında imzalanan SOFA (Status of Forces Agreement) anlaşmasına göre, ABD 31 Aralık
2011 tarihinde askerlerinin tamamını Irak’tan çekmiş olacaktır. Bu anlaşmanın ABD tarafınca
yerine getirilmeyeceğine dair şüpheler bulunmaktadır. Ancak, Obama yönetimi anlaşma
maddelerinde bulunmamasına rağmen muharip unsur bırakmama ve mevcut asker sayısını
da azaltma kararı almıştır. ABD’yi Irak’tan çekilmek için bu kadar istekli davranmaya sevk
eden nedenler şu şekilde sıralanabilir:
1
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
 Uluslararası ortamın işgalin sürdürülebilirliğine daha fazla müsaade etmemesi ve bu
durumun ABD’nin hareket kabiliyetini kısıtlaması ve yükümlülüklerini artırması;
 Irak’ta 2007’den bu yana iyileşmenin söz konusu olması, güvenlik sorununun
yönetilebilir bir hal alması;
 İşgalin meşruiyetinin Amerikan kamuoyunda zayıflaması, somut sonuçların elde
edilemediğinin düşünülmeye başlanması, kitle imha silahlarının bulunmaması,
ABD’nin askeri kayıpları, 11 Eylül’ün psikolojik etkisini yitirmesi;
 Obama’nın seçimlerden önce Irak sorununu çözeceğini belirtmesi;
 ABD ekonomisinin işgalin maliyetinden ötürü oldukça etkilenmiş olması.
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi ve Muhtemel Etkileri
ABD’nin Irak’tan çekilmesi ABD’nin Irak’tan tamamen vazgeçtiği anlamına gelmemekte,
aksine değişen koşulların etkisiyle bölgede üstlendiği rolün mahiyetinin değiştiğini ifade
etmektedir. Irak’ta kalmaya devam edecek Amerikan askerinin destek amaçlı bir görevi
olacağı ve bir yandan da ABD çıkarlarını korumaya devam edeceği açıktır. Ancak ABD
tamamen bölgeden çekilmese de 2012 yılından itibaren Irak’ın karşılaşabileceği pek çok
sorun bulunmaktadır.
 Muhtemel bir güç boşluğu yaşanacaktır. Hiçbir ABD askerinin bulunmadığı bölgelerde
silahlı grupların cesaret kazanması muhtemeldir. Özellikle kısa vadede Irak’ta siyasi
istikrarın sağlanması yönünde umut olabilecek işaretlerin olmaması güç boşluğu
ihtimalini kuvvetlendirmektedir.
 Nuri el Maliki gibi liderlerin totaliter eğilimlere sahip olması ve Irak’ın ABD’den sonra
nelerle karşılaşabileceğinin muğlâk olması gibi bir durum da söz konusudur.
 Kuzey Irak işgalin başlamasından bu yana geçen süreçte otonom bir yapıya ulaşmıştır.
Bu sürecin bağımsızlıkla sonuçlanması kısa ve orta vadede mümkün
görünmemektedir. Uzun vadede ise bağımsızlığın gerçekleşme ihtimali ABD’nin
çekilmesinden sonra oluşan güç boşluğunun bir sonucu olarak ortaya çıkabilir.
Kuzey Irak’ta Bir Kürt Devleti Kurulabilir mi?
Irak’ı gelecekte neyin beklediği konusunda Türkiye’yi en çok etkileyebilecek dinamik bu
ülkenin kuzeyindeki siyasal oluşumun ne yönde gideceğidir. ABD’nin işgali ile birlikte otonom
bir statü kazanan Kuzey Irak için sorulan sorular bu oluşumun bağımsız bir devlet olup
olamayacağı yönündedir. Bu sorular, iç politikasında yaşadığı sorunlardan ötürü Türkiye için
özel bir anlam ifade etmektedir. Türkiye, Kuzey Irak’ta otonom bir Kürt yönetimin
kurulmasının ardından yaşanacak değişimin anayasal düzlemde gerçekleşmesi sonucunda
2
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
alacağı şekle saygı göstereceğini ima etmişti. Öte yandan Türkiye’nin bu tutumunun sınırları
da bilinememektedir.
 Bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasının kısa vadede mümkün olmadığı, Kürt
yönetiminin böyle bir hedefinin bulunmadığını belirtmesi bu süreçte en önemli
noktalardan biridir. Öte yandan, özerk bir yapı ile sınırlı olduğu anlaşılan mevcut
hedefin uzun vadeli olmadığı ve bağımsız bir Kürt devleti fikrinden tamamen
vazgeçtiklerini gösterir bir durumun da söz konusu olmadığı açıktır.
 Uluslararası ortamın ve kimi yapısal engellerin varlıkları dikkate alındığında,
Barzani’nin self determinasyon ilkesine yaptığı vurgular kısa dönem için bağımsızlık
isteğine işaret etmemektedir. Bu engeller temelde bölünmüş bir Irak devletinin ABD
ulusal çıkarlarına uymayacağı, özellikle İran’ın bölgedeki etkisini artırabilecek bir
ortam oluşturması sebebiyle mümkün olamayacağı açıktır.
 Siyasi duruma ek olarak, self determinasyon ilkesi bölge için telaffuz edilmeye
başlansa da, uluslararası hukuku ilgilendiren teknik yönü açısından bu ilkenin ne
ölçüde gerçekleşebileceği tartışmalıdır.
Türkiye’nin Bölünme Riski Nedir?
Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulması özellikle güvenlik ve PKK terör örgütü bağlamında
ilave sorunlara neden olabilir ki bu da akıllara Türkiye’nin bölünme riskini getirmektedir.
Ancak bu ihtimalin oldukça düşük olduğunu da göz önünde tutmak gerekir.
 Bu ihtimallerin gerçekleşebilmesi konusunda öncelikle Kuzey Irak’ta kurulacak Kürt
devletinin Türkiye Kürtleri için bir cazibe merkezi haline gelmesi ve PKK terör
örgütünün silahlı mücadeleye bu durum üzerine yeniden başlaması ihtimali
bulunmaktadır.
Temel Uluslararası Hukuk İlkeleri
 Devletlerin egemenlik haklarına saygı ve iç işlerine karışmama ilkesi konuyla ilgili
temel ilkeler arasındadır.
 Self determinasyon ilkesi de 20. yüzyıla damgasını vurmuş olmasına rağmen
yukarıdaki ilkeleri ihlal edecek biçimde uygulanmamıştır. Ancak 2. Dünya Savaşı’ndan
itibaren özellikle insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasi rejiminin öneminin
artmasıyla devletlerin egemenliği ile ilgili bu kavramlar daha fazla sorgulanmaya
başlamıştır. Yine de self determinasyon ilkesi ile ilgili net sınırlar bulunmamaktadır.
Özellikle “iyi tanımlanmış ulusal istekler” gibi muğlâk kavramlar vasıtasıyla bu ilkenin
çerçevesinin çizilmeye çalışılması oldukça sıkıntılıdır.
3
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
 Kendi kendine yönetme becerisi, azınlığın haklarına karşı çoğunluğun haklarının ne
derece zarar göreceği gibi konular self determinasyon ilkesinin diğer tartışmalı
konularıdır.
 Tüm bu ilkeler ışığında Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulması durumunda
Türkiye’nin bölünmesi ihtimalinin söz konusu olmadığı gözlemlenmektedir. Bu
durumun Türkiye aleyhine dönmesini yine Türkiye’nin yürüteceği politikaların
belirleyeceğini göz önünde tutmak gerekir.
GİRİŞ
2003 yılında başlayan ABD’nin Irak işgali 2011 yılı sonunda tamamen sona erecek midir? Bu
konuda dile getirilen önemli tereddütler olmakla birlikte şu an için görünen Obama’nın bu
çerçevede verdiği sözleri tutacağı ve ABD’nin Irak’taki askeri varlığını tamamen sona
erdireceği yönündedir. Belirtmek gerekir ki bu çekilmenin gerçekleşmesinin ilk işaretleri de
verilmiş durumdadır. Amerikan yönetimi, planlanandan daha önce hareket ederek Irak’taki
muharip askerlerini sessiz sayılabilecek bir şekilde ülkeden çekmiştir.
ABD’nin Irak’tan çekilmesinin önemli etkilerinin olacağı öngörülmektedir. 2003 yılından beri
devam eden işgal ülkede ve bölgede belirgin bir dengenin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu
dengenin ne kadar istikrarlı olduğu tartışmalı olmakla birlikte Amerikan askeri varlığının
bölgede önemli değişikliklere neden olduğu açıktır. Şimdi de bu değişikliklere neden olan
temel aktörün ülkedeki askeri varlığını sona erdirmesinin ne tür değişikliklere sebep olacağı
büyük önem kazanmaktadır.
Irak’taki Amerikan askeri varlığı bu ülkede ve bölge genelinde oluşan dengenin temel
belirleyenlerinden biridir. Amerikan askeri varlığının sona ermesi ile birlikte Irak’ta bir güç
boşluğunun doğması tehlikesinden söz edilebilmektedir. Güç boşluğunun oluşması tek
başına önemli bir olgudur ve sonuçları itibariyle değerlendirildiğinde Türkiye’nin dikkate
alması gereken önemli gelişmeleri beraberinde getirebilecektir. Bu gelişmelerin başında
ülke içinde meydana gelebilecek etnik ve mezhepsel çatışmalar, ülke petrollerinin
paylaşılmasında yaşanabilecek güçlükler, siyasi sistemin şekli ve yapısı ve en önemlisi de
Irak’ın bütünlüğünün korunup korunamayacağıdır.
Bütün bunlar Türkiye’nin yakından takip etmesi ve dikkat etmesi gereken konular olarak
öne çıkmaktadır. 3. Büyükelçiler Toplantısı’nda Dışişleri Bakanı’nın ana hatları ile çerçevesini
çizdiği vizyoner dış politika yaklaşımını benimseyen Türkiye açısından, ABD’nin çekilmesi
sonrası Irak büyük önem taşımaktadır. Türkiye’nin bölgesel ve küresel gelişme ve krizlere
ilgisiz kalmayacağını ve söz konusu sorunlara karşı aktif bir tutum sergileyeceğinin altını
4
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
çizen Davutoğlu, Türkiye’nin sorunlar karşısında dinamik, yatıştırıcı ve çözüm sağlayıcı bir
fonksiyon üstleneceğini hatırlatmıştır. Irak özelinde ortaya çıkması muhtemel sorunların bu
çerçeveye dâhil olacağına şüphe yoktur.
Bu çalışma ABD’nin Irak’tan neden çekildiği üzerinde durmakta ve özellikle çekilmenin
Türkiye üzerindeki muhtemel etkilerini tartışmaktadır. Bu bağlamda öne çıkan temel
hususlar, askeri çekilmenin ülkede doğurabileceği kaos ve siyasi güç boşluğu, Kuzey Irak’a
konuşlandırılabilecek BM askeri misyonu ve uzun vadede anayasal düzenlemelere bağlı
olarak Irak’ın ikiye ve hatta üçe bölünmesidir. Söz konusu bölünme ihtimali Türkiye
açısından özellikle Kürt sorunu nedeniyle büyük bir önem taşımakta, bölgesel istikrar
açısından ise İran’ın nüfuz alanının belirgin bir biçimde genişlemesi bakımından dikkatle
incelenmesi gereken bir konu haline gelmektedir.
Irak’ın bölünmesine bağlı olarak İran’ın ülke üzerinde ve bölge genelindeki nüfuzunun
artması sadece Türkiye için değil ABD için de önemli bir endişe kaynağıdır. Bunun Türkiye ile
ABD arasında bir yakınlaşmayı gerektirip gerektirmediği ayrıca önemle üzerinde durulması
gereken bir noktadır. Türkiye’nin İran ile geliştirdiği yakın ilişkiler ve ABD’nin bölge ile ilgili
vizyonu birlikte değerlendirildiğinde konunun daha da karmaşık hale geleceğini öngörmek
mümkündür.
Bunun yanı sıra Irak’ın bölünmesi ile ortaya çıkabilecek bir Kürt devletinin Türkiye Kürtleri
üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi de önem kazanmaktadır. Böylesi bir senaryonun
gerçekleşmesi halinde Türkiye’nin nasıl bir tutum takınması gerektiği şimdiden üzerinde
düşünülmesi gereken bir noktadır.
1. ABD IRAK'TAN NEDEN ÇEKİLİYOR?
2008 yılında Irak hükümeti ile ABD arasında imzalanan SOFA (Status of Forces Agreement)
anlaşmasına göre ülkedeki Amerikan askerlerinin tamamı 31 Aralık 2011 tarihine kadar
çekilmiş olacaktır. Çekilmenin gerçekten gerçekleşmeyeceği ile ilgili şüpheler ve kötümser
senaryolar en azından şimdilik sürecin belirlenen takvime göre sorunsuz bir şekilde ilerlemesi
nedeniyle pek fazla itibar görmemektedir.
Söz konusu anlaşma hükümleri ve yükümlülükleri arasında olmamasına rağmen, Obama
yönetimi ülkede muharip unsur bırakmama ve mevcut asker sayısını belirgin ölçüde azaltma
kararı almıştır. Obama’nın tam çekilme tarihini bir kez daha teyit etmesi çekilme sürecinin
Amerika tarafından ciddiye alındığını ve bu konuda bir kararlılığın olduğunu göstermektedir.
5
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
1.1. ABD'yi Irak’tan Çekilmeye Sevk Eden Faktörler
Her şeyden evvel işgalci bir gücün bu konumunu sürdürmesi modern uluslararası siyasi
ortamda neredeyse imkân dışıdır. İşgalin sürdürülebilirliği mümkün olmadığı gibi uzayan işgal
süreci, işgalci güç için bile artık bir noktadan sonra ciddi bir yük haline gelebilmektedir.
Güvenliği adına Filistin topraklarının önemli bir kısmını işgal eden İsrail'in hem de aşırı sağcı
bir hükümet döneminde askerlerini bazı işgal bölgelerinden çekmesinin en temel nedeni de
budur. Kaldı ki işgalci statüsü işgal eden ülkeye uluslararası hukuka göre önemli
yükümlülükler getirmektedir. İşgalci ülkenin zannedilenin aksine hareket sahasının çok fazla
geniş olmaması ve kendi gündemini uygulama konusunda tasarruf yetkisinin kısıtlı olması
işgalci statüsünün pek de cazip olmadığını göstermektedir.
İkinci önemli neden ise işlerin Irak'ta işgalin ilk dönemlerine göre oldukça iyiye gitmesidir.
Özellikle 2007 yılından itibaren, işgalin ilk yıllarında en önemli problem olan güvenlik sorunu
artık yönetilebilir bir hale gelmiş ve bu durum farklı rapor ve resmi görüşlerle teyit edilmiştir.
Böylece Obama yönetimi çekilme konusunda kararlı bir tavır edinmiştir. Irak gerçeklerine
vâkıf olmaya başlayan ve bu bağlamda kabilecilik bağlarının önemini kavrayan ABD yönetimi
kabile ve grupların el Kaide karşısında etkin bir tavır takınmaları yönünde önemli çabalar
göstermiştir. Bu çabalar büyük ölçüde sonuç vermiştir; bugün el Kaide ve benzeri gruplara
Anbar gibi kale konumundaki bölgelerde bile eskisi gibi destek verilmemektedir.
Bir başka önemli faktör de Irak işgalinin artık Amerikan halkı nezdindeki meşruiyetinin iyiden
iyiye zayıflamış olmasıdır. İşgalin ilk yıllarında yüzde 70’lere varan destek bugün yüzde 30’lar
seviyesine inmiş durumdadır. Somut sonuçların elde edilemediği kanaati, işgalin gerekçesi
olarak gösterilen kitle imha silahları konusundaki iddiaların asılsız olduğunun ortaya çıkması,
11 Eylül'ün psikolojik etkisinin azalmaya başlaması ve daha da önemlisi çatışmalarda verilen
askeri kayıplar Amerikan halkının işgale yönelik düşüncelerini önemli ölçüde etkilemiş
durumdadır. İşgalin bütün yükünün Amerikan halkının vergileri ile karşılandığı şeklindeki -pek
de yanlış olmayan- kanaat de Amerikan halkının öfkesine neden olmaktadır. Bütün bunların
bir sonucu olarak gittikçe artan sayıda Amerikalı, işgalin bir an önce sona ermesini
istemektedir. Nitekim aslında Obama'ya seçimde verilen desteğin bir anlamı da budur.
Tahminlerin aksine Amerikan dış politikası ve dışişleri halkın algılarına ve tepkilerine son
derece duyarlıdır. Normalde Amerikan halkının dış politika konularına ilgisiz ve yabancı
olduğu bir gerçektir. Ancak halkın dikkatini çekebilmiş konularda halkın ne düşündüğü ve ne
tepki verdiği dış politika yapım sürecinde önemli bir etkiye sahiptir. Irak işgali de bu
konulardan birisidir.
Son olarak işgalin maliyetinin büyüklüğü ve Amerikan ekonomisinin son dönemlerde önemli
krizler ve problemlerle boğuşması işgalin bir an önce sona erdirilmek istenmesinin
6
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
arkasındaki temel nedenlerden bir tanesi olarak gösterilebilir. Elbette işgal harcamalarının
doğrudan krizler üzerinde belirleyici etkisi olmayabilir. Ancak Irak'taki Amerikan askeri
harcamalarının son derece büyük miktarlarda olduğu dikkate alındığında, işgalin finansal
boyutunun belirgin bir etkisi olmayacağını söylemek oldukça zordur.
2. ABD’NİN IRAK’TAN ÇEKİLMESİ VE MUHTEMEL ETKİLERİ
ABD Başkanı Obama seçim kampanyası sırasında verdiği sözlere büyük ölçüde sadık kalarak
Irak’taki Amerikan askerlerinin sayısının Ağustos ayı sonunda 50.000’e indirileceğini teyit
etmiştir. Bu yeni hamleyle birlikte Ağustos ayı sonu itibariyle Irak’ta savaşa doğrudan
katılacak Amerikan askerinin kalmayacağı tahmin edilmiştir. Bu tahminler büyük ölçüde
gerçekleşmiş ve planlanan takvimden önce Amerikan muharip güçleri ülkeyi terk etmiştir.
Bölgede kalmaya devam edecek olan Amerikan askeri ise destek amaçlı fonksiyonlar
üstlenecektir; Irak yetkililerine danışmanlık ve rehberlik işlevi görecek bu askeri varlık ayrıca
ülkedeki Amerikan çıkarlarını koruyacaktır. Amerikan askerleri sadece Irak güvenlik güçlerini
eğitmeye devam edecek ve teröre karşı operasyonlara katkı sağlayacaktır.
Bundan çok daha önemlisi ise askeri çekilme takviminin herhangi bir aksaklık olmadan
işlemeye devam etmesi yılsonunda Irak’ta Amerikan işgalinin bitmesi anlamına gelecektir.
2008 yılında ABD ile Irak hükümeti arasında imzalanan SOFA anlaşmasına göre 2011 yılının
sonunda ülkedeki Amerikan askeri varlığı sona erecektir. Bu takvimin ve söz konusu
anlaşmanın öngördüğü çekilme sürecinin ne derece sağlıklı işleyeceği ile ilgili kuşkular,
çekilmenin tekrar teyit edilmesiyle ve 2010 Ağustos ayı sonunda gerçekleşen asker
sayısındaki indirimle kısmen de olsa giderilmiştir. Elbette asker sayısının 50.000’e indirilmesi
ABD’nin Irak’tan 2011 yılı sonunda çekileceği anlamına gelmeyebilir. Diğer bir ifadeyle
böylesi bir çekilmeye rağmen, başka gelişmelerin vuku bulması halinde ABD’nin tam
çekilmesinin ertelenmesinin gündeme gelmesi mümkündür. Ancak gerek Obama’nın bu
konuda açık taahhütlerde bulunmuş olması ve gerekse sürecin şu ana kadar büyük ölçüde
sorunsuz ilerlemesi bu konuda önemli işaretler vermektedir.
Çekilmenin öngörüldüğü şekilde 2011 yılının sonunda tamamlanması için güçlü bir neden de
bunun Obama yönetimi için artık bir prestij meselesi haline gelmiş olmasıdır. Seçim
kampanyasında bu konuya genişçe yer ayırmış olması ve Amerikan halkının artık somut
sonuçlar görmek istemesi Obama’yı bu konu söz konusu olduğunda daha hassas hale
getirmektedir. Unutmamak gerekir ki Bush’un, iki kere üst üste seçim kazanmış olmasına
7
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
rağmen popülaritesinin ve inanırlılığının Amerikan halkı nezdinde sorgulanır hale gelmesinde
en büyük etken Irak’ta Amerikan askeri varlığının ve diplomasisinin içine girdiği çıkmazdı.
Obama bu karışık ve sorunlu durumdan ABD’yi çekip çıkarma vaadiyle seçimi kazanmıştır.
Dolayısıyla aksine güçlü bir neden olmadıkça çekilme takviminin öngörüldüğü şekliyle
sürdürülmesi konusunda özel bir çaba göstereceğini söylemek mümkündür. Zira Afganistan
konusunda şimdiden ciddi problem yaşayan Obama’nın benzer bir sorunu Irak söz konusu
olduğunda yaşamak istemeyeceği tahmin edilebilir. Muhtemelen Afganistan’da var olan
asker sayısının artırılmasından başka bir seçeneğe izin vermeyen bir durum söz konusu
olmuştur; ancak benzer bir durum yaşanmadıkça ABD’nin Irak’tan çekilme takvimine sadık
kalacağını belirtmek gerekir. Böylesi bir ortam ise ancak yeniden artan şiddetin yaratacağı
kaos ile mümkün olabilecektir. Amerikan askeri varlığının azalmasının gündeme geldiği
günlerde ve muharip askerlerin tamamen çekilmesinden sonraki süreçte el Kaide’nin
saldırılarını yoğunlaştırması bu nedenle sürpriz olarak görülmemelidir.
Sadece çekilme işaretlerinin verilmiş olmasının bile bu denli bir hareketlenmeye neden
olduğu dikkate alındığında Irak’taki Amerikan askeri varlığının tamamen sona ermesinin
önemli etki ve sonuç doğuracağını öngörmek mümkündür. Çekilmenin önemli etkilerinden
bir tanesi hiç kuşku yok ki bir güç boşluğuna yol açacak olmasıdır. Elbette Ağustos ayı
sonundan itibaren ülkede kalacak olan 50.000 Amerikan askeri, işgal başlangıcındaki sayı ile
kıyaslandığında sembolik düzeyde kalmaktadır. Bu bağlamda takvimin tedrici bir çekilmeyi
öngörmesi önemli ve yerinde bir karar gibi görünmektedir. Ancak hiçbir Amerikan askerinin
olmadığı bir Irak’ta silahlı grupların cesaret kazanması kuvvetle muhtemel olacaktır.
Bir başka önemli nokta da çekilme süreci nispeten sorunsuz ilerlerken Irak’ta siyasi istikrarın
sağlandığı veya sağlanabileceği yönünde güçlü işaretlerin olmamasıdır. İktidarı bırakmaya
niyeti olmadığının işaretlerini veren Nuri el Maliki bazı işaretlere dayanarak totaliter
eğilimlere sahip olmakla suçlanmıştır. Ortadoğu’nun hemen hemen tümünde hâkim olan bu
güçlü eğilimin, Amerikan askeri varlığının sona ermesi ile birlikte Irak’ta nelere sebep
olacağını kestirmek mümkün değildir. Bu çerçevede devrik Irak lideri Saddam’ın yardımcısı ve
halen hapiste bulunan Tarık Aziz’in Amerikan çekilme sürecini eleştirirken Obama’nın Irak’ı
kurtların elinde bırakacağı şeklinde bir çıkış yapması önemli bir gerçeğe işaret etmektedir.
Gerçekten de siyasi arenada Amerikan işgali sonrasında Irak’ta ne olabileceği ile ilgili
maalesef iyimser olmak o kadar kolay değildir.
Bununla birlikte bu hiçbir şekilde Obama’nın Irak’ı kendi halinde bırakmaya niyetli olduğu
anlamı taşımamaktadır. Amerikan askerlerinin çekilmesine rağmen Obama yönetimi Irak’ta
istikrar sağlama adına diplomasiye ağırlık vermeye devam edecektir. Elbette Amerikan ilgisi
bununla sınırlı kalmayacaktır; şimdiden çok sayıda petrol anlaşması yapılmış durumdadır ve
8
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
özellikle Kuzey Irak’ta Amerikan şirketlerinin önemli ayrıcalıklar kazandığı belirtilmektedir.
İlave olarak bu şirketlerde işgal sürecinde önemli roller üstlenmiş olan Amerikalı diplomat,
asker ve politikacıların da kritik pozisyonlarda olduklarını hatırlatmakta fayda vardır.
3. KUZEY IRAK’TA BAĞIMSIZ KÜRT DEVLETİ KURULABİLİR Mİ?
ABD’nin Irak’tan çekilmesi bağlamında Türkiye’yi yakından ilgilendiren önemli bir konu
Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin kurulup kurulamayacağıdır. Bununla bağlantılı
başka bir önemli sorun da bağımsız bir Kürt devletinin kurulması durumunda Türkiye’nin
nasıl bir tutum takınacağıdır. ABD’nin Irak’ı işgal sürecinde Kuzey Irak’ın elde ettiği otonom
statü ile ilgili olarak zaman içinde belirgin bir şekilde pozisyon değiştiren Türkiye bu sürece
hazırlıksız olmadığını göstermiştir. Bugün gelinen noktada artık Türkiye, Irak’ın anayasal
süreç dâhilinde alacağı siyasi şekle saygı göstereceğini ima etmektedir. Ancak bunun
bağımsız bir Kürt devletinin tanınması da dâhil olmak üzere yakın döneme kadar kimsenin
dillendirmek bile istemeyeceği ihtimalleri kapsayıp kapsamadığı henüz net değildir.
Bu çerçevede ilk olarak bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasının yakın bir gelecekte
mümkün olup olmadığının tespiti önem kazanmaktadır. 2010 yılının sonlarında toplanan
Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) kongresinde konuşan parti lideri Mesut Barzani bu
bağlamda dikkat çekici birtakım mesajlar vermiştir. Konuşmasında Kürtler arasında birlik
olması gereğini ima eden Barzani gerek Türkiye ve gerekse bölge açısından büyük önem
taşıyan bağımsız bir Kürt devletinin kurulup kurulamayacağı ile ilgili tartışmaya da katkıda
bulunmuştur.
Daha önceki açıklamalarında kendisinin ve Kürtlerin şimdilik bağımsız bir Kürdistan gibi bir
hedeflerinin olmadığının altını çizen Barzani son konuşmasında Kürtlerin kendi geleceklerini
tayin etme haklarının olduğunu hatırlatmıştır. Bir yönüyle önceki tutumu ile çelişki sergiler
gibi görünen bu açıklama aslında bütüncül açıdan bakıldığında daha ziyade tamamlayıcı
niteliktedir.
Kısaca ifade etmek gerekirse, Barzani hiçbir zaman Kürtlere ait ayrı bir devletten tamamen
vazgeçtiklerini söylememiştir; aksine her Kürdün kalbinde kendilerine ait bir devlette yaşama
umut ve isteğinin olduğunun altını çizmiştir. Fakat şartların henüz böylesi bir adım için uygun
olmadığını hatırlatarak şimdilik kendilerinin ve diğer Kürtçü aktörlerin bu yönde kısa vadeli
bir hedef belirlemediğini açık yüreklilikle ifade etmiştir.
Bu açıdan bakıldığında aslında Barzani’nin self-determinasyona atıfta bulunması yeni bir istek
veya hevese işaret etmemektedir. Diğer bir ifadeyle, daha önceki tutumuyla farklılık arz
edecek önemli ve radikal bir değişiklik dile getirmemiştir. Ancak bu gelişmeyi önemli yapan
9
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
nokta söz konusu açıklamanın büyük bir kongrede ve aralarında Iraklı yöneticilerin olduğu bir
yerde yapılmış olmasıdır. Bir başka önemli nokta da konuşmanın özünün bu mesaja ayrılması
ve yine kongrenin Kürtlerin kendi geleceklerini tayin etmeleri sürecinin bir başlangıcı olarak
tanımlanmasıdır.
Elbette Barzani de halen şartların bağımsız bir Kürt devletinin kurulması için uygun
olmadığının farkındadır. Bu açıdan konjonktürü iyi okuduğunu ve gelişmeleri de iyi
değerlendirdiğini söylemek mümkündür. Ancak yine de Kürtlerin bağımsızlık haklarının bâki
ve saklı olduğunu da her fırsatta yenileme gereğini hissetmektedir; daha da önemlisi, bunu
sabırlı bir şekilde sürdürdüğü politikasının bir parçası olarak yapmaktadır.
Fakat, Barzani’nin de farkında olduğu üzere, kısa vadede bağımsız bir Kürt devletinin
kurulmasının önünde ciddi engeller vardır. Bunlardan bir kısmı elbette sadece bu döneme
mahsustur; ama bir kısmı da daha yapısal ve bu nedenle de aşılması daha zordur. Uzun
vadede ise ne olacağını söylemek tabi ki zordur; ama sabırlı ve bütüncül bir politika
Barzani’nin istediğini elde etmesine olanak verebilecektir.
Kısa vadede ise bağımsız Kürt devletinin kurulmasının önündeki en önemli engel, bölünmüş
bir Irak’ın Amerikan çıkarlarına hizmet etmeyeceği ve ABD’nin Ortadoğu vizyonu ile
örtüşmeyeceği gerçeği ile yakından ilişkilidir. Uzun detaylardan kaçınarak bu bağlamda şunu
söylemek mümkündür: Irak’ın işgali, bölge konusunda uzmanlaşan analistlerin haberini
verdikleri Şii hilali etkisi ve tehlikesini daha görünür hale getirmiştir. Yıllardır beklemede olan
farklı aktörlerin kapalı tutulduğu Pandora’nın kutusu artık açılmıştır. İşgal ABD açısından
hiçbir sorunu halletmediği gibi yeni sorunlara da yol açmıştır. Ki bunların başında İran’ın
nüfuz alanının işgalle birlikte görünür düzeyde genişlemiş olması gelmektedir.
Böyle bir ortamda Irak’ın bölünmesine izin vermek Irak’ı usulca İran’a teslim etmek anlamına
gelecektir. Mevcut haliyle Irak’ın İran etkisine tam olarak girmesinin önündeki en önemli,
ama bu rolü oynamaya da pek hevesli olmayan, engel Kuzey Irak’ta Kürtlerin varlığıdır. Irak
Şiilerini bir blok gibi değerlendirmek doğru olmasa da, bugün Iraklı Şii grupların en azından
bir kısmı İran’la ortak hareket ediyor görüntüsünü vermekten çekinmemektedir. Bu da ABD
açısından durumun oldukça ciddi olabileceği anlamına gelmektedir.
Aynı çerçevede üzerinde durulması gereken ikinci önemli faktör uluslararası hukukun selfdeterminasyon ile ilgili düzenlemelerinin her isteyen topluluğa kolayca bağımsızlık imkânı
tanımıyor olmasıdır. Evet, ulusların kendi kader ve geleceklerini tayin hakkı vardır; ancak bu
hak mutlak ve sınırsız değildir. Diğer bir ifadeyle söz konusu hakkın kullanılması birtakım
başka koşulların sağlanmasına bağlıdır. En basitinden self-determinasyonun, uluslararası
camianın bir üyesi olan bağımsız bir devletin “egemenlik” hakkını ihlal etmiyor olması
gerekmektedir. Bu da self-determinasyon ilkesine dayanarak bağımsızlık ilanının ancak
10
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
merkezi devletin rızası ile mümkün olabileceği anlamına gelmektedir. Irak örneğinde de
bağımsız bir Kürdistan, ancak merkezi bir hükümet ile buna olanak tanıyan bir antlaşma
yapılması ile mümkündür. Bu ise hâlihazırda oldukça uzak bir ihtimaldir. Ancak Barzani,
böylesi bir fırsatı sunan konjonktür oluştuğunda bağımsızlık için hazır olmak istemektedir.
4. TÜRKİYE'NİN BÖLÜNME RİSKİ NEDİR?
Irak’ın kuzeyinde bağımsız bir Kürt devletinin kurulması Türkiye’nin güvenliği açısından
önemli sorunlar doğurabileceği gibi ülkenin yıllardır mücadele ettiği PKK terörü bağlamında
da ilave sorunlara neden olabilecektir. Bundan daha önemlisi ise Kuzey Irak’ta bağımsız bir
Kürt devletinin kurulması uzak bir ihtimal de olsa böyle bir gelişme Türkiye’nin bölünmesine
sebep olabilecek şartları doğurabilir. Bu ihtimal son derece uzak olmakla birlikte ABD’nin
Irak’tan çekilmesi bağlamında dikkate alınması gereken bir konuya işaret etmektedir.
Burada en önemli nokta Kuzey Irak’ta kurulacak bağımsız bir Kürt devletinin Türkiye
Kürtlerine cazip gelmesi ihtimalidir. Buna paralel olarak hâlihazırda bölücülükten
vazgeçtiğini açık bir şekilde ifade eden PKK terör örgütünün silahlı çatışmanın tonunu ve
şiddetini artırma ihtimalidir. PKK’nın ayrı bir Kürt devleti hedefinden vazgeçerek Kürtlerin
siyasi ve kültürel hakları için mücadele ettiğini ifade etmeye başlamış olması bir yönüyle
örgütün bu hedefi gerçekçi bulmamasına bağlanabilir. Hâlbuki Kuzey Irak’ta kurulacak bir
bağımsız Kürt devleti PKK açısından silahlı mücadeleye yeni bir anlam yükleyebilecektir.
Otuz yıldan beri bölücü ve ayrılıkçı bir siyasi hedef çerçevesinde faaliyet gösteren PKK terör
örgütünün hedeflerine ulaşamayacağı ve Türkiye’yi bölemeyeceği genelde hamasi ve daha
çok bir umuda işaret eden bir söylemle dile getirilmektedir. Bununla birlikte bunun tam aksi
bir retorik de Türkiye’nin bir cendere içinde sıkıştığını ve büyük güçlerin en azından
bazılarının Türkiye’yi bölme hedefini sürekli gündemlerinde tuttuklarını ima etmektedir.
Sıklıkla Sevr Antlaşması’na atıfta bulunması nedeni ile liberal ve iyimser çevrelerce Sevr
Sendromu olarak da isimlendirilen bu düşünce çizgisi bir kenara bırakıldığında Türkiye’nin
bölünme ve parçalanma riski daha gerçekçi bir zeminde tartışılabilecektir.
Küresel siyasi hesaplar ne olursa olsun, dünya siyasi sisteminin alacağı şekil önemli ölçüde
uluslararası hukuk parametreleri çerçevesinde belirlenecektir. Burada spesifik uluslararası
hukuk kurallarından ziyade küresel sistemi var eden genel ilkelere atıfta bulunmak
gerektiğini belirtmekte fayda vardır. Yoksa uluslararası anlaşma ve sözleşmelerde ifade
edilen kuralların sıklıkla ihlal edildiği herkesin malumudur; ancak genel ilkelerin devamlı ve
sistemli bir biçimde ihlali o kadar kolay değildir.
11
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
Bu nedenle de Türkiye’nin parçalanma ve bölünme riskinin gerçekçi bir analizi için günümüz
uluslararası hukuk anlayışına yön veren temel ilkeleri dikkate almak gerektiği açıktır. Bu
çerçevede belirtmek gerekir ki klasik uluslararası hukuk anlayışına göre Türkiye’nin
bölünmesi ya da parçalanmasının söz konusu olamayacağını söylemek mümkündür. Ancak,
değişen ve daha çok transnasyonel bir niteliğe bürünen günümüz uluslararası hukukuna
göre Türkiye’nin toprak bütünlüğünün garanti edilmesi büyük ölçüde Türkiye
vatandaşlarının evrensel hak ve hürriyetlerinin sahici bir biçimde korunmasına bağlı
olacaktır.
5. TEMEL ULUSLARARASI HUKUK İLKELERİ
Şüphesiz “temel” diye nitelendirilebilecek çok sayıda uluslararası hukuk ilkesinden söz
etmek mümkündür. Ancak klasik uluslararası hukukun özel önem atfettiği ve birbirleriyle
yakından ilişkili iki temel ilke vardır ki bunlar 19. yüzyıl ve erken 20. yüzyıl uluslararası siyasi
sistemini şekillendirmiştir. Bunlardan birincisi, bütün devletlerin diğer devletlerin
egemenlik haklarına saygı göstermesi gerektiğini ifade ederken ikincisi de bu noktadan
hareketle devletlerin diğer devletlerin iç işlerine karışamayacaklarını vurgulamaktadır.
20. yüzyılın başında Amerikan başkanı Wilson tarafından popüler hale getirilen selfdeterminasyon (halkların kendi geleceklerini tayin etme) hakkı önemli bir uluslararası hukuk
prensibidir. Fakat bu prensip 20. yüzyıl küresel siyasi sisteminde kısıtlı bir rol oynamış ve
hiçbir zaman yukarıda anılan iki temel ilkeyi zedeleyecek veya ihlal edecek bir şekilde
uygulanmamıştır. Bununla birlikte İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren beliren ve zamanla
gözle görülür bir ilerleme kaydeden uluslararası insan hakları hukuku veya rejimi, klasik
uluslararası hukuk içeriğini ve önceliklerini değiştirmeye başlamıştır. Bu çerçevede yukarıda
bahsi geçen iki temel ilke sorgulanır hale gelmiş ve hatta giderek kendi vatandaşlarına
temel insan haklarını garanti edemeyen rejimlere müdahale edilebileceği fikrinin
doğmasına neden olmuştur.
Bu eğilim giderek güçlenmiş ve en son Kosova örneğinde de görüldüğü gibi yeni bir boyut
kazanmıştır. Yukarıda atıfta bulunulan iki temel uluslararası hukuk ilkesi bu örnekte göz ardı
edilmiştir. Dahası, self-determinasyon ilkesi çerçevesinde de bağımsızlığı söz konusu
olmayan Kosova’nın küresel siyasi sistemin yeni bir aktörü olarak tanınması yeni bir
teamülün ortaya konulması ile mümkün olabilmiştir. Burada Kosova’nın bağımsızlığının
tanınmasının temel gerekçesini Sırp yönetiminin Kosova halkına yönelik tutumunun kabul
edilemezliği oluşturmaktadır. Bu çerçevede Slobodan Miloşeviç’in Lahey’deki uluslararası
savaş suçları mahkemesinde Bosna Hersek’te işlenen suçlarla ilgili olarak değil, Sırp
egemenliği altındaki Kosova topraklarında işlenen insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları ile
ilgili olarak yargılandığını belirtmek konuyu izah edebilmek açısından yeterli olacaktır.
12
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
5.1. Self-determinasyonla Bölünmek Mümkün mü?
5.1.1. Self-determinasyon ve Pratik Uygulaması
Self-determinasyon arzusu ile milliyetçilik arasında hiç şüphesiz çok yakın bir ilişki vardır. Bu
çerçevede Fransız Devrimi’nin self-determinasyon ile ilgili gelişmeler üzerinde oldukça
büyük bir etkisinin olduğunu söylemek mümkündür.
Geniş anlamda self-determinasyonun bir halkın kendi geleceğini tayin hakkına sahip olması
şeklinde görülebileceği genel olarak kabul edilmektedir. Ancak spesifik örnek-olaylarda
hangi grupların meşru bir şekilde bu hakkı kullanma iddiasında bulunabilecekleri çok net
değildir. Bu konuda evrensel olarak kabul edilmiş standart ve kurallar mevcut değildir. Şu
anda self-determinasyon hakkı olarak ifade edilmekte olan ilke, meşhur Wilson ve diğer
self-determinasyon taraftarlarınca evrensel bir tatbikata sahip olacak şekilde
düşünülmemiştir. Daha çok, yenilen devletlerin egemenliğinde bulunan halkların bağımsız
ve egemen bir devlete sahip olmalarını sağlamak için düşünülmüş bir çözüm yoludur.
Temel bir uluslararası hukuk kuralı olan self-determinasyon ilkesinin uygulanabilmesi için
takip edilebilecek genel ve makbul kurallar formüle edilememiştir. Wilson’ın meşhur
ifadesinde, “iyi tanımlanmış ulusal istekler”in azami bir tatmin ile karşılık görmesi olarak
atıfta bulunulan self-determinasyonun birçok muğlâk noktası bulunmaktadır. Her şeyden
öte, “iyi tanımlanmış istekler”in objektif tanımı mümkün değildir. Self-determinasyon
hakkını kullanma iddiası ile yola çıkan bütün halklar elbette “iyi tanımlanmış ulusal
istekler”e sahip olduklarını iddia edecektir.
Self-determinasyon ile ilgili oldukça karmaşık ve tartışmalı başka noktalar da vardır.
Bunların başında, kendi kendini yönetme becerisine sahip olmayacakları açık olan ama bu
arada bağımsızlık istekleri güçlü halkların durumunun ne olacağıdır. İkincisi, bir azınlığın
hakları karşısında, aynı ülke ve siyasi yönetimi paylaşan çoğunluğun haklarının hangi
dereceye kadar zarar görmesine izin verileceğidir. Üçüncüsü, bir halk oylaması yapılacak ise,
bu oylamanın kapsam ve yeri her zaman o kadar kolay olmayacaktır. Dördüncüsü, bir etnik
azınlığa egemenlik hakkı tanındığında ne olursa olsun, her zaman bir grubun başka bir grup
içinde azınlıkta kalma riski vardır. Örneğin bağımsızlığı tanındığı takdirde Güney Osetya’daki
Gürcü azınlığın durumu ne olacaktır?
Her ne kadar açık bir şekilde ilk defa ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından 1918 yılında
dile getirilmişse de self-determinasyon ilkesine pozitif uluslararası hukuk kuralı niteliği
kazandırma girişimi ilk kez Sovyetler Birliği tarafından 1945 yılında toplanan San Francisco
13
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
Konferansı’nda yapılmıştır. Konferans’ta kavramın ve halkın tanımı yapılmamış olmakla
birlikte Sovyet delegeleri, ulusların eşitliği ve self-determinasyonuna atıfta bulunmuştur.
Self-determinasyon ile ilgili tartışmalar İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar büyük ölçüde
teorik düzeyde kalmış ve test edilme imkânı bulmamıştır. 1950’li yıllardan itibaren de
özellikle Birleşmiş Milletler çerçevesinde daha sıklıkla tartışılmaya başlamıştır. Bu dönemde
Libya’nın İtalya’dan hemen bağımsızlığını almasına karar verilirken Somali için on yıllık bir
süre belirlenmiştir. Ancak her iki kararda da bu iki ülkenin kendi kendilerini yönetmek için
yeterli kaynak ve kabiliyete sahip olup olmadıklarına bakılmamıştır.
Bununla birlikte şunu da belirtmek gerekir ki BM özellikle ilk yıllarında self-determinasyon
ile ilgili net olmayan bir tutum benimsemiştir. BM Statüsü, self-determinasyondan söz
etmekle birlikte bu ilkeye oldukça silik bir vurgu yapmaktadır. Statü self-determinasyonu
sadece ilke olarak ele almakta, bu terimden hak veya standart şeklinde bahsetmemektedir.
Self-determinasyon ile ilgili uygulamaya yönelik yapılan ilk tartışmalarda “halk” kavramının
nasıl tanımlanacağı, diğer bir ifade ile neyin halk olarak görüleceği önemli bir problem teşkil
etmiştir. Zira kendi kendini halk olarak ilan eden her grubun bu hakkı kullanmaya yetkili ve
ehil olmayacağı açıktır. Böyle bir şeye izin verildiği takdirde uluslararası siyasi düzenin anarşi
ile boğuşacağı ve sayısız devletin ortaya çıkmasına izin verilmesi gerekeceği bellidir.
Bununla birlikte genel kabul gören bir hak ve prensip şeklinde self determinasyonun büyük
kabul gördüğü iki temel dönemden söz etmek mümkündür. Ancak her iki dönemde de ilgili
hak sadece belirli ülke ve halklar için uygulanmış; dolayısıyla sınırlı bir tatbikat imkânı
bulmuştur. Birincisi, Birinci Dünya Savaşı sonrasıdır. Bu dönemde Wilson söz konusu ilkeyi
evrensel anlamda kullanmakla birlikte sadece Avrupa’da bazı toplulukların egemenlik hakkı
kazanması amacını gütmüştür. İkincisi ise İkinci Dünya Savaşı sonrasıdır. Bu dönemde ise
self-determinasyonun uygulanmasında temel eğilim ve amaç denizaşırı imparatorlukların
parçalanması sürecini istikrarlı bir şekilde sonuçlandırmaktır. Dekolonizasyon olarak bilinen
bu dönemde sıklıkla uygulama alanı bulan self-determinasyon ilkesinin bu dönem sona
erdikten sonra eski hızını ve popülaritesini kaybettiği açıktır.
Dekolonizasyon döneminde bile BM’nin self-determinasyon çerçevesinde bağımsızlıklarına
izin verdiği bölgelerin, ana yönetim merkezi veya sömürgeci birim ile fiziksel olarak oldukça
ayrı ve uzak olmaları dikkat çekmiştir. Bu nedenle de örneğin Demokratik Kongo
Cumhuriyeti’nden ayrılmak isteyen Katanga bölgesinin bu arzusunu Birleşmiş Milletler
reddetmiştir. 24 Kasım 1961 tarihli Güvenlik Konseyi kararı, bölgenin bağımsız ve egemen
bir devlet olma doğrultusundaki iddialarını tamamen reddetmiş ve Kongo Cumhuriyeti’ni
Kongo’nun dış ilişkilerinden sorumlu tek siyasi varlık olarak tanımıştır.
14
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
Yukarıdaki kısa açıklama self-determinasyonun daha çok sömürge ilişkisinin bulunduğu
dönem ve durumlarda daha sıklıkla uygulama imkânı bulduğunu göstermektedir. Ancak
belirtmek gerekir ki sömürge ilişkisinin olmadığı bazı özel durumlarda bile uluslararası
hukuka göre self-determinasyon hakkı tanınabilmektedir. Örneğin Doğu Pakistan’daki iç
çatışmalarda geçici de olsa problemi çözmek için self-determinasyonun çerçevesini
belirlemek üzere bazı ilave kriterler belirlemek mümkündür. Bu kriterler özetle şunları
içermektedir: iki bölgenin fiziksel olarak birbirinden ayrı olması ve Batı Pakistan’ın Doğu
Pakistan üzerindeki hâkimiyeti; iki bölge arasında dil, kültür ve etnik farklılıklar; Batı
Pakistan lehine büyük bir ekonomik farklılık; Batı Pakistan ordusunun acımasız eylemleri ve
soykırım suçlamasına neden olan tutumları.
Eğer self-determinasyon, bir halkın kendi yönetimini, geleceğini ve siyasi kurumlarını seçme
özgürlüğü ve hakkı ise bu hakkın aynı zamanda bir devletin ülkesel bütünlüğe sahip olma
hakkı ile önemli bir tezat oluşturacağı açıktır. Birleşmiş Milletler de birçok örnekte ayrılıkçı
hareketlere karşı soğuk davranmış ve ayrılıkçılığın self-determinasyon ilkesi çerçevesinde
meşrulaştırılmasına izin vermemiştir. Bunun en önemli nedeni ise, kendi üyelerinin ülkesel
bütünlüğüne yönelik bu tür tehditlere izin verdiği takdirde BM’nin oldukça zor bir durumda
kalacağıdır.
Self-determinasyon çok farklı bir şekilde uygulama alanı bulabilmektedir. Bunların arasında
şu ana kadar en fazla gözlenen formları şunlardır: Asya ve Afrika devletlerinin
bağımsızlıklarında olduğu gibi sömürge hâkimiyetinden kurtulma; bunun tersi, yani bir
devletin egemenliğinde kalma iradesi; bir devleti barışçı bir şekilde sona erdirme ve sona
eren devlet ülkesi üzerinde yeni bir devlet oluşturma; Bangladeş ve Eritre örneklerinde
olduğu gibi tartışmalı ayrılma hakkı; Almanya örneğinde olduğu gibi bölünmüş devletlerin
yeniden birleşmesi ve sınırlı otonomi hakkı.
Buradan hareketle self-determinasyon ilkesi çerçevesinde Türkiye’nin bölünebileceğini ya
da parçalanacağını söylemek mümkün değildir; modern dünyada self-determinasyon ile
ilgili uygulamaların hiçbirinin Türkiye’nin bölünmesi için bir temel teşkil etmesi veya bir
model olarak sunulabilmesi söz konusu değildir. Bu nedenle de sırf halkların kendi
geleceklerini tayin etme hakkı ilkesel olarak vardır diye Türkiye’de bulunan grup veya
topluluklar Türkiye’den ayrılmayı talep edemeyeceklerdir. Dolayısıyla ne uluslararası sistemi
var eden temel ilkeler, ne de self-determinasyon ilkesi Türkiye’nin bölünme veya
parçalanmasına sebep olacak nitelikte değildir.
15
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
5.2. Bölünmeye Neden Olan Uygulamalar
Bununla birlikte yukarıdaki açıklama Türkiye’nin bölünmeyeceğinin bir garantisi olarak
algılanmamalıdır. Günümüz küresel siyasi sistemi 20. yüzyıldakinden önemli ölçüde
farklılıklar içermektedir. Kabaca bu değişikliğin, sistemin odağının kısmen de olsa değişmesi
ile ilgili olduğunu söylemek mümkündür. 20. yüzyıl dünyası milli devletlere vurgu yaparken
günümüz küresel sistemi en azından ilkesel olarak insan güvenliğini de dikkate almaktadır.
Elbette ki sistemin tamamen birey odaklı olduğunu söylemek naiflik olacaktır; ama en
azından insan güvenliği ve haklarının ciddi anlamda dikkate alınması şeklinde kendini
gösteren bir temayülün olduğunu söylemek de mümkündür.
Bu eğilimin somut sonuçları da Soğuk Savaş sonrası dönemde bazı devletlerin
bağımsızlıklarını kazanmasında kendini göstermiştir. Orta Asya ve Kafkasya bölgesinde ve
Balkanlar’da bağımsızlıklarını kazanan ülkeler örneğinde self-determinasyondan söz etmek
mümkün ise de Doğu Timor ve Kosova gibi bazı örneklerde self-determinasyondan farklı bir
teamül etkili olmuştur.
Özellikle Kosova örneğinde daha belirgin bir şekilde takip edilen bu teamüle göre her ne
kadar devletlerin egemenliklerinin korunması birincil önemde ise de, kendi vatandaşlarına
karşı sistematik şiddet siyaseti izleyen bir yönetime karşı uluslararası toplumun harekete
geçmesi ve gerekirse mağdur grubun korunması mümkün olabilmiştir. Buna göre örneğin
Kosova’da çoğunluğu oluşturan Arnavutların Sırbistan tarafından yönetilmeye devam
ettikleri takdirde sistematik saldırılara maruz kalacakları düşüncesi Kosova’nın
bağımsızlığının temel gerekçesi olmuştur.
Bu da Türkiye açısından şu anlama gelmektedir: Türkiye’de yaşayan grup veya toplulukların
temel hakları garanti edildiği ve korunduğu sürece Türkiye’nin bölünmesi söz konusu
değildir. Ancak sistematik ayrımcılık ve ciddi boyutlarda insan hakları ihlalleri ile birlikte
belli bir grubu hedef alan şiddet günümüz uluslararası hukuk anlayışında mazur
görülmemekte ve içişlerine karışmama ilkesine bir istisna olarak değerlendirilmektedir.
5.3. İnsan Hakları ve Kürtçü Siyaset
Bölünmeyi önlemenin en etkin yollarından bir tanesi şeffaf ve demokratik bir yönetim
düzeninin güçlendirilmesidir. Bu da istikrarlı ve kararlı bir şekilde insan hakları ve
demokratik değerlere vurguyu gerektirmektedir. Pragmatik bir açıdan böylesi bir tutum
hem devletin evrensel hukuk standartlarına uymasını sağlayacak ve hem de Kürtçü siyasetin
elinde bir süredir araçsallaştırılan insan hakları, demokrasi ve özerklik gibi bazı kavramların
yerli yerinde kullanılmasını sağlayacaktır.
16
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren popülaritesi gittikçe artan ve günümüzde küresel
düzlemde gördüğü ilgi zirveye ulaşan insan hakları, DTP ve BDP gibi etnik Kürtçü siyasi
partilerin elinde pek de şeffaf olmayan parti hedeflerine ulaşmada kullanılan bir araç haline
gelmiştir. Gelinen noktada bu siyasi çizginin insan hakları ve demokrasi ilgi ve vurgusunun
çok da içten olmadığı iddia edilebilmektedir. Ancak özellikle de dış dünyaya karşı partinin ve
terör örgütünün olduğundan farklı bir biçimde sunulması için insan hakları ve demokrasi
odaklı ve vurgulu söylem söz konusu siyasi çizginin temsilcileri tarafından kullanılmaya
devam edecekmiş gibi görünüyor.
İnsan hakları ve demokratikleşmeye etnik Kürtçü siyasetçiler tarafından daha fazla sahip
çıkıldığı bir ortamda geniş halk yığınları ve bazı bürokratik kurumlar da insan hakları
felsefesi ve söylemine daha da yabancılaşmakta ve insan hakları savunuculuğunu teröre
destek gibi algılayabilmektedir. Bunun tehlikeli bir gidiş olduğu açıktır. Bu nedenledir ki
“insan hakları” gibi evrensel bir kavram ve eğilim DTP ve yerine kurulan BDP gibi içine
kapalı, demokratik ilkeleri içselleştirmeye karşı dirençli ve etnik siyaset üzerine kurulu bir
siyasi çizginin elinden kurtarılmalıdır. Ya da bu siyasi çizginin aktörleri insan hakları ve
demokratikleşmeye dayalı söylemlerinin gereklerini yapmaya doğal ve meşru yollardan
zorlanmalıdır.
Etnik Kürtçü siyasi çizginin insan hakları söylemini zaman zaman kendi gündemleri için bir
dayanak ve destek olarak kullandığına dair çok sayıda örnek mevcuttur. Her şeyden önce
DTP ve BDP’nin demokrasi ve insan hakları söylem ve vurgusu zaman zaman tutarsız,
belirsiz ve yüzeysel kalmıştır. Bu siyasi çizginin aktörleri çoğu kere kendilerinin icat edip
tanımladığı, ama somut bir anlam ifade etmeyen yeni terkipler ile halkın karşısına
çıkmaktadırlar. Bunun son örneği “demokratik özgürlük”tür. Kavramın ne ifade ettiğinin
belirgin olmaması bir tarafa, DTP’nin ve daha sonrasında da BDP’nin kavramla neyi
amaçladığı uzunca bir süre muğlâk kalmıştır. “Demokratik,” “konfederasyon,” “federasyon,”
“özerklik,” “eyalet sistemi” gibi insan hakları ve demokratikleşme alan literatürüne ait
kavramlardan kısa aralıklarla yeni ama anlamsız terkipler ortaya atan etnik Kürtçü siyasetin
temsilcileri bununla vitrin düzenlemesi ve süslemesi yapmaktadır. Hiç şüphesiz başta eski
İnsan Hakları Derneği (İHD) Başkanı Akın Birdal olmak üzere çok sayıda BDP’li gerçek
anlamda insan hakları savunucuları olarak görülebilir. Ancak bu durum parti olarak DTP’nin
ve BDP’nin çekici kavramları harmanlayarak “suni” ve içi boş yeni kavramlar “uydurarak”
meşruiyet arayışına girdiği gerçeğini değiştirmeyecektir.
17
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
5.4. Etnik Kürtçü Taleplere Karşı Daha Fazla “İnsan Hakları” Vurgusu
Terör ile arasına perde çekemeyen ve bu nedenle de insan hakları vurgusu inandırıcılıktan
normalde uzak olan etnik Kürtçü siyasetin temsilcisi oldukları bilinen DTP ve BDP gibi
partileri kapatmak ve siyasi sahneden uzaklaştırmak gerçekçi bir çözüm değildir.
Demokratik ve evrensel hukuka saygılı bir devlet özelliklerini de yansıtmamaktadır. Bu tür
siyasi örgüt ve hareketleri kapatmak veya yasaklamak yerine söz konusu siyasi çizginin
temsilcisi partilerin sıklıkla ve bilinçli bir şekilde atıfta bulunduğu insan hakları ve
demokratikleşme söyleminin tekel altına alınamayacağı fiili olarak gösterilmelidir. Teorik
olarak demokrasi ve insan hakları yanlısı olduklarına şüphe olmayan siyasi partiler bunu
tavırlarına, söylemlerine ve uygulamalarına özenle yansıtabilmelidir. Geniş halk kitlelerinin
ve bu kitlelerin siyasal tercihlerini siyasi alana taşıyan partilerin insan hakları ve
demokrasiye özel bir önem atfettiği bir ortamda etnik Kürtçü siyaset “insan hakları” ve
demokrasi odaklı söylemi ile öne çıkamayacaktır. Bu söylemini devam ettirse bile –ki aksini
arzu etmek için hiçbir neden yoktur aslında— insan hakları ve demokrasinin Türkiye’deki
birkaç temsilcisinden biri olma iddiasında ve görünümünde olamayacaktır.
SONUÇ
Böyle bir ortamda ABD’nin Irak’tan çekilmesi ile ilgili oluşan tedirginliklerin hepsi gayet makul
görünmektedir. Öncelikli sıkıntı ise, bölgede oluşabilecek güç boşluğudur. ABD’nin 2003’ten
beri varlığı bölgede gruplar arasında yaşanabilecek olan çatışmaları engellemektedir. Fakat
ABD’den sonra gruplar arasındaki sıkıntılar çatışma halini alabilir. Bu çatışmalar göz önünde
tutulduğunda özellikle kuzeyde Türkmenler, Kürtler ve Araplar arasındaki çözülememiş
toprak uyuşmazlıkları, petrolün paylaşımı gibi konuların yer aldığı göze çarpmaktadır. Sünni
yönetimli Irak’ın Evlatları grubu Irak ekonomisine ve hükümetine dâhil olamamıştır ve hala
zararlı bir güç durumundadır. Irak’ta ekonomi ve elektrik şebekesi gibi temel altyapı
sistemleri vasat durumdadır. Ve tabii ki, Iraklıların yeni bir hükümet kurma mücadelesi kötü
yönetimin mevcudiyetinin sonucudur. Bu sebeple birçok akademisyen, Irak’taki farklı etnik
gruplar arasında bir iç savaş öngörmektedir.
Geçen yüzyılda yaşanan iç savaşlar hakkında yapılan akademik çalışmalar gösteriyor ki %50
oranında iç savaşlar ateşkesin ardından 5 yıl içerisinde yeniden baş gösteriyor. Eğer bir ülke
ganimet olarak görülen altın, elmas ya da petrole sahipse bu oran daha da artıyor. Burada
dikkat çekici nokta, eğer büyük bir güç ABD’nin Irak’ta yaptığı gibi barış gücü ya da uzlaştırıcı
görevinde uzun vadeli bir biçimde katkı sağlamaya hevesli olduğunda, iç savaşın tekrar
başlama olasılığı üçte birden düşük bir ihtimal halini alıyor. Dolayısıyla ABD’nin şu an Irak’a
yaptığı katkılar oldukça önemlidir. Burada değinilmesi gereken bir diğer konu ise, iç savaşın
18
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
kamuoyunun istemesiyle çıkmayacağıdır. Birçok insan iç savaşı bir felaket olarak
görmektedir. İç savaşlar çoğu zaman liderlerin amaçlarını zor kullanarak elde edebileceklerini
düşünmesi sonucunda yeniden alevlenebilmektedir. Genelde büyük bir devletin askeri gücü
devreye girdiğinde liderler ikna edilmekte ve savaşmaktan vazgeçmektedirler. Bu nedenle
ABD’nin bölgesel güçlerle ya da uluslararası organizasyonlarla işbirliği içinde Irak’ta barış ve
istikrarın kurulmasına katkı sağlaması gerekmektedir.
Raymond Odierno kendisiyle konu ile ilgili yapılan mülakatta Kürt askerlerinin bir yıl
içerisinde Arap ağırlıklı Irak ordusunda yer alamaması durumunda Birleşmiş Milletler barış
güçlerinin bir seçenek olabileceğini belirtmişti. General Odierno, Birleşmiş Milletler
güçlerinin gerekli olmamasını umduğunu da eklemiştir. Öte yandan Odierno iki kültür
arasındaki tansiyonun ve Irak’ın kuzeyindeki petrol zengini bölgelerin her iki grup tarafından
kendi bölgeleri olarak gösterilmesinin yıllardır çözüme ulaşmadan kaynadığının farkındaydı.
Irak’lı Kürtler, Arap ağırlıklı merkezi Irak hükümetine karşı bir hareket olarak; Ninevah,
Tamim ve Diyala gibi birçok bölgeyi kendi otonom bölgelerine dâhil etmek istemektedir.
Amerikalı bir üst düzey askeri yönetici, ABD kuvvetlerinin 2011’in sonunda çekilmesinden
sonra eğer Araplar ve Kürtler arasındaki tansiyon azalmazsa Birleşmiş Milletler barış
kuvvetlerinin kuzeydeki ihtilaf konusu olan toprakları korumasının söz konusu olabileceğini
belirtmiştir.
Öte yandan, Irak’ta kalacak olan yaklaşık 50 000 Amerikan askerinin adı farklı şekilde
anılmaya başlasa da bu askerlerin çoğu hala muharip birliklere mensuptur. Irak’taki ana
birlikler muharip tugaylar olarak değil, danışma ve destek tugayı olarak isimlendirilmektedir.
Ancak muharip tugaylarla bu tugaylar arasında yapısal ve personel farkı asgaridir. Irak’taki
ABD güçlerinin eski komutanı David Petraeus’un 2007-2008’de yürüttüğü strateji sonucunda,
görevlerinin askeri operasyonlar çerçevesinden çıkıp sivillerin yöneteceği bir görev haline
geldiği Amerikalı siyasetçiler tarafından ortaya konmuştur. Dahası Irak’ta güvenlik 2005-2006
yıllarıyla karşılaştırıldığında son dönemde oldukça iyi bir noktaya gelmiş olsa da gelecek
aylarda ve yıllarda ne olacağı belirsizliğini korumaktadır.
Sadece Kürtler ve Araplar arasında yaşanan bu tartışmaların bile, 2012 sonrasında bir güç
boşluğuna neden olabileceği söylenebilir. Ancak Kürtler ve Arapların birbirleriyle savaşmak
yerine Irak’taki el Kaide gibi bir ortak düşmana karşı birleşebilecekleri ümit edilmektedir. Son
zamanlarda birçok bölgede barış içinde birlikte yaşanabilmesinin böylesi bir ümidi yeşerttiği
söylenebilir.
Kürt-Arap anlaşmazlığına ek olarak ABD’li yetkililer yükselen bir İran tehdidinden
bahsetmektedir. İran’ın bazı Şii gruplara destek vermesi Araplar ve Kürtler arasında yaşanan
çatışmaya yeni bir boyut kazandırabilir. Kuzey Irak’ın ayrı bir devlet olması durumunda ise
19
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
benzer bir ayrışmanın Şii gruplar için öngörülebilir olması Irak’ta tüm dengelerin
sarsılabileceğine işaret etmektedir.
Güç boşluğunun doğurabileceği bu ihtimallere ek olarak, 2010 seçimlerinin ardından Irak’lı
liderlerin beklenenden daha büyük bir özgüvenle politikalarını belirledikleri dikkat
çekmektedir. Özellikle Maliki’yi destekleyen çoğunluğun bir kısmının anti-Amerikancı din
adamı Mukteda el-Sadr’ın takipçilerinden olması endişelere neden olmaktadır. Maliki
parlamentoda Arap, Kürt ve Şii’lere yer vererek bu endişeleri bir nebze olsa dindirmiştir.
Ancak Maliki’nin ABD’li birlikler çekildikten sonra, Irak’ın güvenliğini, birliğini ve egemenliğini
kendi başlarına koruyabileceklerini belirtmesi çekincelerin bir kez daha gözden geçirilmesine
sebep olmuştur.
Toparlamak gerekirse, ABD’den sonra 2003 ile kıyaslandığında göreceli olarak düzen
sağlanmış ve özellikle kuzeyde Kürtler ilk etapta istediklerini elde etmiş olsa da, Araplar ve
Kürtler arasında sınırların belli olmaması, petrol gelirlerinin paylaşımı gibi konular büyük
sorunlara neden olabilecek gibi görünmektedir. Üstelik ABD, İran’dan algıladığı tehditten
ötürü Irak’tan çekildikten sonra bölgedeki varlığını destek gruplarıyla devam ettirecektir.
Tüm bu süreçte Türkiye için kritik günlerin başlayacağını iddia etmek yanlış olmayacaktır.
Bölgede İran nüfuzunun artması Türkiye’nin çekindiği diğer bir konudur. Bu sebeple Ankara,
Irak’taki gruplarla dengeli ve diyaloga dayalı ilişkiler yürütmeye çalışmaktadır. Kürt grupların
doğacak güç boşluğundan faydalanarak kuzeyde bağımsız bir Kürt devleti kurması ilk etapta
mümkün görünmese de Türkiye’nin temkinli politikalar izlemesi gerekmektedir. Özellikle Kürt
sorununun halledilememesi ve Kuzey Irak’ın Türkiyeli Kürtler için bir cazibe merkezi halini
alması ihtimali bölgenin Türkiye için oldukça güç bir hal alması ile sonuçlanacaktır.
Sürece uluslararası hukuk perspektifinden bakıldığında, her ne kadar siyasi ortamın böyle bir
bölünmeye izin verecek bir potansiyeli varmış gibi görünse de, özellikle halkların kendi
kaderlerini tayin etme retoriğinin pratikte genellikle devletlerin egemenlik haklarına saygı ve
içişlerine karışmama gibi ilkelerle çakıştığı ortadadır. Öte yandan son zamanlarda kimi
örneklerde, self-determinasyon ilkesinin uygulanmasında devletin üzerine düşen görevleri
yerine getirip getirmemesinin de dikkate alındığı ortadadır. Dolayısıyla Türkiye için özel
olarak, Kuzey Irak’ta bağımsız bir devlet oluşumu dikkate alındığında, kısa ve orta vadede
böyle bir ihtimal hukuki anlamda tartışılamaz. Tartışılsa dahi Türkiye’nin Kürt vatandaşlarına
gerekli sosyo-kültürel hakları tanımasıyla hukuki bağlamda Türkiye’nin etkilenmeyeceğini
söylemek mümkündür. Aksi durumda Türkiye kendi izleyeceği politikalar sebebiyle
konjonktürden kaçınılmaz olarak etkilenecektir.
20
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
Bölgedeki gelişmeleri doğrudan etkileyebilecek bir diğer gelişme de Türkiye’deki siyasi ve
ekonomik istikrarın devam etmesi ve Türkiye’nin hızla büyüyerek cazibe merkezi olmasıdır.
Bu çerçevede elde edilecek ve sürdürülecek olumlu sonuçlar Türkiye’deki ve bölgedeki barış
ve istikrar ortamının devamına önemli katkılar sağlayacak, aksi bir durum ise hem
Türkiye’deki hem de bölgedeki olumsuz gelişmeleri tetikleyebilecektir.
Bu çerçevede Tunus ve Mısır başta olmak üzere birçok Ortadoğu ülkesinde meydana gelen
halk ayaklanmaları karşısında Batılı devletlerin bölge istikrarı adına Türkiye’yi adres
gösteriyor olmaları önemlidir. Malumu ilam kabilinden olsa da, bu noktada sahip olduğu
potansiyelin Türkiye’ye bölge ülkeleri için model rolü oynama imkânını verdiği
hatırlanmalıdır. Türkiye’nin bölge halkları arasında güçlenen imajı ve demokrasi tecrübesi
Türk dış politikası adına önemli fırsatlar sunmaktadır.
ABD’nin Irak’tan çekilmesi, Amerikan etkisinin bölge ülkeleri üzerinde giderek zayıflaması
bağlamında değerlendirildiğinde daha da anlamlı hale gelmektedir. Mısır ve Tunus’taki halk
hareketleri ABD’nin bir süpergüç olarak bölgede etkinliğini kaybetmeye başladığını
göstermiştir. Bu toplumsal tepki sürecinde devreye girmekte zorlanan ABD ve AB, bölgesel
politika geliştirme ve bu politikaları kabul ettirme konusunda artık daha fazla zorlanmaktadır.
Bu da Türkiye’nin kendi bölgesel vizyonunu uygulama adına bir fırsat anlamına gelmektedir.
Böylesi bir fırsat ise ancak bölgesel dinamiklerin ve bölgedeki gelişmeleri etkileyen farklı
faktörlerin iyi analiz edilmesi ile değerlendirilebilecektir.
21
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
BİLGESAM YAYINLARI
Kitaplar
Çin Yeni Süpergüç Olabilecek mi? Güç, Enerji ve Güvenlik Boyutları
(Ed.) Doç. Dr. Atilla SANDIKLI
Değişen Dünyada Türkiye'nin Stratejisi
Doç. Dr. Atilla SANDIKLI
Türkiye'nin Bugünü ve Yarını
E. Bakan-Büyükelçi İlter TÜRKMEN
Türkiye Cumhuriyeti'nin Ortadoğu Politikası
E. Bakan-Büyükelçi İlter TÜRKMEN
Türkiye’nin Vizyonu: Temel Sorunlar ve Çözüm Önerileri
(Ed.) Doç. Dr. Atilla SANDIKLI
İleri Teknolojiler Çalıştayı ve Sergisi (İTÇ 2010) Bildiri Kitabı
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK
IV. Ulusal Hidrojen Enerjisi Kongresi ve Sergisi Bildiri Kitabı
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK
Selected Articles of Hydrogen Phenomena
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK
Raporlar
Rapor 1: Küresel Gelişmeler ve Uluslararası Sistemin Özellikleri
Prof. Dr. Ali KARAOSMANOĞLU
Rapor 2: Değişen Güvenlik Anlayışları ve Türkiye’nin Güvenlik Stratejisi
Doç. Dr. Atilla SANDIKLI
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
Rapor 3: Avrupa Birliği ve Türkiye
E. Büyükelçi Özdem SANBERK
Rapor 4: Yakın Dönem Türk-Amerikan İlişkileri
Prof. Dr. Ersin ONULDURAN
Rapor 5: Türk-Rus İlişkileri Sorunlar-Fırsatlar
Prof. Dr. İlter TURAN
Rapor 6: Irak'ın Kuzeyindeki Gelişmelerin Türkiye'ye Etkileri
E. Büyükelçi Sönmez KÖKSAL
Rapor 7: Küreselleşen Dünyada Türkiye ve Demokratikleşme
Prof. Dr. Fuat KEYMAN
Rapor 8: Türkiye'de Bağımsızlık ve Milliyetçilik Anlayışı
Doç. Dr. Ayşegül AYDINGÜN
Rapor 9: Laiklik
Türkiye'deki Uygulamaları Avrupa ile Kıyaslamalar Politika Önerileri
Prof. Dr. Hakan YILMAZ
Rapor 10: Yargının İyileştirilmesi/Düzeltilmesi
Prof. Dr. Sami SELÇUK
Rapor 11: Yeni Anayasa
Türkiye’nin Bitmeyen Senfonisi
Prof. Dr. Zühtü ARSLAN
Rapor 12: Türkiye'nin 2013 Yılı Teknik Vizyonu
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK
Rapor 13: Türkiye-Ortadoğu İlişkileri
E. Büyükelçi Güner ÖZTEK
Rapor 14: Balkanlarda Siyasi İstikrar ve Geleceği
Prof. Dr. Hasret ÇOMAK-Doç. Dr. İrfan Kaya ÜLGER
Rapor 15: Uluslararası Politikalar Ekseninde Kafkasya
Yrd. Doç. Dr. Fatih ÖZBAY
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
Rapor 16: Afrika Vizyon Belgesi
Hasan ÖZTÜRK
Rapor 17: Terör ve Terörle Mücadele
M. Sadi BİLGİÇ
Rapor 18: Küresel Isınma ve Türkiye'ye Etkileri
Doç. Dr. İrfan Kaya ÜLGER
Rapor 19: Güneydoğu Sorununun Sosyolojik Analizi
M. Sadi BİLGİÇ
Dr. Salih AKYÜREK
Doç. Dr. Mazhar BAĞLI
Müstecep DİLBER
Onur OKYAR
Rapor 20: Kürt Sorununun Çözümü İçin Demokratikleşme, Siyasi ve Sosyal Dayanışma
Açılımı
E. Büyükelçi Özdem SANBERK
Rapor 21: Türk Dış Politikasının Bölgeselleşmesi
E. Büyükelçi Özdem SANBERK
Rapor 22: Alevi Açılımı, Türkiye’de Demokrasinin Derinleşmesi
Doç. Dr. Bekir GÜNAY-Gökhan TÜRK
Rapor 23: Cumhuriyet, Çağcıl Demokrasi ve Türkiye’nin Dönüşümü
Prof. Dr. Sami SELÇUK
Rapor 24: Zorunlu Askerlik ve Profesyonel Ordu
Dr. Salih AKYÜREK
Rapor 25: Türkiye-Ermenistan İlişkileri
Bilge Adamlar Kurulu Raporu
Yrd. Doç. Dr. Fatih ÖZBAY
Rapor 26: Kürtler ve Zazalar Ne Düşünüyor?
Ortak Değer ve Sembollere Bakış
Dr. Salih AKYÜREK
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
Rapor 27: Jeopolitik ve Türkiye: Riskler ve Fırsatlar
Doç. Dr. Atilla SANDIKLI
Rapor 28: Mısır’da Türkiye ve Türk Algısı
M. Sadi BİLGİÇ-Dr. Salih AKYÜREK
Rapor 29: ABD’nin Irak’tan Çekilmesi ve Türkiye’ye Etkileri
Doç Dr. Cenap ÇAKMAK-Fadime Gözde ÇOLAK
Demokratikleşme ve Sosyal Dayanışma Açılımı
Bilge Adamlar Kurulu Raporu
İleri Teknolojiler Çalıştayı ve Sergisi (İTÇ 2010) Sonuç Raporu
BİLGESAM
Dergiler
Bilge Strateji Dergisi Cilt 1, Sayı 1, Güz 2009
Bilge Strateji Dergisi Cilt 1, Sayı 2, Bahar 2010
Bilge Strateji Dergisi Cilt 1, Sayı 3, Güz 2010
Bilge Strateji Dergisi Cilt 2, Sayı 4, Bahar 2011
Söyleşiler
Bilge Söyleşi-1: Türkiye - Azerbaycan İlişkileri
Doç. Dr. Atilla SANDIKLI ile Söyleşi
Elif KUTSAL
Bilge Söyleşi-2: Nabucco Projesi
Arzu Yorkan ile Söyleşi
Elif KUTSAL-Eren OKUR
Bilge Söyleşi-3: Nükleer İran
E. Bakan-Büyükelçi İlter TÜRKMEN ile Söyleşi
Elif KUTSAL
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
Bilge Söyleşi-4: Avrupa Birliği
Dr. Can BAYDAROL ile Söyleşi
Eren OKUR
Bilge Söyleşi-5: Anayasa Değişikliği
Doç. Dr. Atilla SANDIKLI ile Söyleşi
Merve Nur SÜRMELİ
Bilge Söyleşi-6: Son Dönem Türkiye-İsrail İlişkileri
E. Büyükelçi Özdem SANBERK ile Söyleşi
Merve Nur SÜRMELİ
Bilge Söyleşi-7: BM Yaptırımları ve İran
Doç. Dr. Abbas KARAAĞAÇLI ile Söyleşi
Sina KISACIK
Bilge Söyleşi-8: Füze Savunma Sistemleri ve Türkiye
Doç. Dr. Atilla SANDIKLI ile Söyleşi
Eren OKUR
ABD’nin Irak’tan Çekilmesi
ve Türkiye’ye Etkileri
Bilge Strateji Dergisi Cilt 2, Sayı 4, Bahar 2011
Download

indirmek için tıklayınız