ESMA KOÇ
VÂRİS VE KORUYUCULARI
Esma Koç
Vâris ve Koruyucuları
ISBN: 978-605-89612-0-3
Metin: Esma Koç
Kapak Tasarımı: Esma Koç
Basıldığı Yer: Konya
Basıldığı Tarih: 2009
Bu kitabın hiçbir bölümü, tanıtım amaçlı kullanımı dışında, Esma Koç’un yazılı
izni alınmaksızın herhangi bir elektronik ya da mekanik yöntem kullanarak
kopyalanamaz veya yayınlanamaz.
2
Bu hikâyede adı geçen tüm kişi ve olaylar hayal ürünüdür,
gerçekle bir bağlantısı yoktur.
3
4
Hayallere inanan herkese…
5
6
İÇİNDEKİLER
1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
8.
9.
10.
11.
12.
13.
14.
15.
16.
17.
18.
19.
20.
21.
22.
23.
24.
25.
26.
27.
28.
29.
Pembe Kale............................................................... 9
U.maz H. G. .............................................................. 15
Beklenmedik Karşılaşma ......................................... 37
2. Sınıf Başlıyor ........................................................ 43
Vâris ......................................................................... 55
İngiliz Okulu............................................................. 71
Örgüt ........................................................................ 89
Dünya’da Birkaç Gün .............................................. 99
Murat’a Ne Oldu? .................................................... 113
Büyük Hazırlık ......................................................... 123
Zamanda Yolculuk ................................................... 161
Yağmurda Esir Avı .................................................. 175
Kurtarma Operasyonu ............................................. 185
Vâris ve Koruyucuları .............................................. 203
3. Sınıf....................................................................... 225
Dünyanın Haritasını Oluşturma .............................. 239
Unikorn Savaşçısı ..................................................... 255
Dünya Basketbol Turnuvası ..................................... 265
Hindistan’da Bir Gün............................................... 281
Yeni Düşünme Dersi Hocası ..................................... 291
Denize Açılan Kapı ................................................... 297
Gökhan’ın İsteği ....................................................... 309
Güven ....................................................................... 319
Aslan’ın Planı ........................................................... 325
Casus ........................................................................ 331
Biri ............................................................................ 335
Koruyucular Kitabı .................................................. 341
Savaş ......................................................................... 349
Parti .......................................................................... 359
7
8
BİRİNCİ BÖLÜM
PEMBE KALE
Sokakta çocuklar vardı. Yağmur çiseliyordu. Yağmurun hızı yeni
kesilmişti. Yağmurdan korkup apartmana saklanan çocuklar dışarı
çıkmış şarkı söylüyorlardı:
—Yağmur yağıyor seller akıyor Arap kızı camdan bakıyor…
Gökyüzü lacivertimsi bir pembeydi, ama saat daha beşti. Bir şimşek
çaktı aniden, uzaklarda bir yerde bir kale belirdi, pembe bir kale…
Üç çocuk ona doğru koşmaya başladı. Asiye, Nehir ve Ekin biran
önce ona ulaşmak istiyorlardı. Biranda onları birileri durdurdu.
—Nereye gidiyorsunuz? dedi Merve, sesinde hafif bir panik vardı.
—Yağmur yağıyor, kaybolabilirsiniz! dedi Gülçin.
—Annemlere ne diyeceğiz? dedi Ebru.
Onlar durdurulmuştu. Ama gitmeyi çok istiyorlardı.
—Bırakın beni! O kaleye gideceğim! dedi Nehir.
—Ne? Ne kalesi? Orada bir şey yok!
Anlayamıyorlardı. Onlar görmüyorlar mıydı? Bunu sadece
kendileri mi görüyordu? Hayır, üçünün dışında biri daha görüyordu
ve o ne yapacağına karar veremiyordu. Seden öylece onlara
bakıyordu, gitse miydi, yoksa onları durdursa mıydı? ...
Kardeş olan Seden, Ekin ve Nehir aynı anda uyandı. Farkında
değillerdi, ama üçü de 13 yıl önce gerçekleşen bir olayı rüyalarında
görmüşlerdi.
* * *
Ertesi gün üçü de balkonda oturuyorlardı. Anne ve babaları evde
değildi. Rüyalarında gördüklerini birbirlerine anlatmışlardı.
Seden işi alaya alarak:
—Evet, birazdan yağmur yağıyormuş, bizde kaleyi
görüyormuşuz, dedi.
Hepsi dalga geçerek güldü. Ama üçünün de gözünden kaçmamıştı;
gökyüzü o zamanki gibiydi. Yağmur yağmaya başladı, onlar
9
yağmurda ıslanmayı çok severlerdi, bu yüzden balkonda oturmaya
devam ettiler. Birden bir şimşek çaktı ve yine uzaklarda o pembe
kale belirdi. Kızlar ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Şaşkınlardı. Biraz
konuştuktan sonra aşağıya inip o kaleye gitmeye karar verdiler. İçeri
girip montlarını aldılar. Ekim’in başındaydılar ama hava soğuktu.
Giyindikten sonra Seden kale hâlâ duruyor mu diye bakmaya
balkona çıktı. Ekin ve Nehir balkonun bulunduğu odaya girdiler.
—Eee, duruyor mu bari? dediler.
Seden konuşmuyordu. Sadece onlara şaşkın şaşkın bakıp el kol
hareketi yapıyordu.
—Herhalde ya sevdiğini ya da çok korktuğu bir şeyi gördü, dedi
Nehir.
Ekin ne olduğunu öğrenmek için balkona gitti. Ama bu seferde o,
Seden’in yaptıklarını yapıyordu. En sonunda Nehir de dayanamayıp
balkona çıktı, daha doğrusu daha yeni öyle olan yere. Şimdi
yemyeşil çimlerle dolu bir bahçedeydiler. Çevrede ağaçlar,
ayaklarının çevresinde yeni yeni açmış çiçekler ve görüş
mesafelerinde o pembe kale duruyordu. Üçü de çok şaşırmıştı.
Seden sessizliği bozarak:
—Harika! Mimarisi güzelmiş, kaleye gidelim mi? dedi.
Ama diğer ikisi biraz tereddütlüydü. Sonuçta evlerinin olduğunu
sandıkları yerde kocaman bir bahçe ve bir kale duruyordu. Birden
kendilerine doğru üç güvercinin yaklaştığını fark ettiler.
Güvercinlerin üçü de farklı renklerdeydi. Güvercinlerden biri
bembeyazdı, diğerinin başı ve başının çevresi beyazdı, kuyruğuna ve
kanatlarına doğru pembeye yakın bir kahverengiydi, öbürü ise
sürekli takla atarak uçan çok sevimli paçalı beyaz bir güvercindi.
Takla atan güvercin Seden’in, bembeyaz olan güvercin Ekin’in ve
diğer güvercinde Nehir’in omzuna kondu. Güvercinlerin bacaklarına
bağlanmış kâğıtlar vardı. Üçü de açtı. Üçünde de aynı el yazısıyla
aynı yazı yazıyordu. Yazıda:
“Beni burada sabahtan akşama kadar bekletmeyi mi
düşünüyorsunuz? Ne zaman kaleye geleceksiniz?”
yazıyordu. Üçü de sanki yıllardır tanıdıkları bir dostundan mesaj
gelmiş gibi gülümsediler, sonrada kaleye doğru yürüdüler.
Kalenin giriş kapısından girdiler. Giriş merdivenlerine
geldiklerinde merdivende tanıdık bir yüzle karşılaştılar. Sütunla
tırabzanın birleştiği yere yaslanmış, kollarını birbirine bağlamış,
siyah düz saçlı, mavi gözlü bir kız duruyordu. Uzun kollu badi tarzı
10
bir bluz ile dar olan, dizini örten normal boyda olan bir etek giymişti.
Bütün giysileri beyazdı. Bu Asiye idi.
Nehir:
—Anah, biz öldük mü? dedi. Hiç de üzülmemişti. Her zamanki
gibi sırıtıyordu ve yüzü gülmekten kıpkırmızı olmuştu. Üçü de onun
Asiye olduğunu anlamamıştı. Asiye güldü.
—Çok komiksin Nehir. Sen beni tanımadın, ama “develer geliyor
Mardin’den Mardin’den, bıktım şu kızın derdinden derdinden”
dersem beni hatırlarsın, dedi ve Nehir’e baktı. Nehir ve Asiye’nin en
son görüşmelerinde Asiye bu türküyü söyleyerek Nehir’i
sinirlendirip peşinden koşturmuştu. Üçü de onun Asiye olduğunu
anlamıştı. Ama anlamadıkları bir şey vardı; neredeydiler?
—Neredeyiz? dedi Ekin.
Seden:
—Burası harika bir yer, çok beğendim, dedi.
Asiye:
—Burası bir okuldur. Buraya sadece hayale inanan ve hayal
yeteneği olan insanlar gelebilir. Burası değişik bir yerdir, çok değişik
şeyler göreceksiniz. Yani burası anlatılmaz yaşanır bir yer. Ben size
anlatamam ama burada yaşarsanız anlarsınız ne kadar güzel
olduğunu. Buraya yıllar önce gelmeliydik, ama engellendik.
—Ablaların tarafından, dedi Nehir.
—Hadi içeri girelim, dedi.
Üçü de çok etkilenmişlerdi. Asiye gerçekten çok değişmişti.
Eskinin yaramaz çocuğu şimdi çok olgun davranıyordu. Onun
peşinden gittiler. Çok geniş ve havadar bir koridora girdiler. Orada
onları bir öğretmen bekliyordu. Orta boylu, siyah saçlı, beyaz tenli,
sevimli biriydi. Onları görünce gülümsedi.
—Merhaba ben Aslan, dedi. Asiye kıkırdadı.
—Öyle olduğuna emin olabilirsiniz. Tam bir hayvandır, dedi.
Nehir:
—Bize verdiğin bu önemli bilgi için çok teşekkür ederiz, dedi.
Kızlar gülüyordu. Aslan ise gülümsemekle yetindi.
—Buranın bir okul olduğunu biliyorsunuz herhalde, dedi.
—Evet, davranışlarımız bir öğrenciye benzemese de, dedi Asiye.
Ama bu sefer Aslan kızmış görünüyordu. Asiye’ye sert bir bakış attı.
Asiye kafasını çevirdi, hiç ilgilenmiyormuş gibi çevresine bakındı.
Sanırım bu bakış onu etkilemişti, çünkü ondan sonra laf arasına girip
espri yapmadı. Aslan anlatmaya devam etti.
11
—Burada değişik dersler vardır. Ama önce sizi bölümlere
seçeceğiz, dedi.
Seden hemen lafa atladı:
—Bizim oradaki sayısal, eşit ağırlık, sözel ve dil gibi mi?
—Evet, ama biraz daha farklı, şimdi bunlar için sizi sınava tabii
tutacağız.
Nehir’den bir “olamaz” lafı çıktı. Sonuçta burası hakkında pek bir
bilgileri yoktu.
Aslan:
—Sınavınız birkaç dakika sonra bir aşağı katta yapılacak. Asiye
işine dönebilirsin. Beni takip edin, dedi.
Üçü de onun peşine düştü. Kendilerini çok garip hissediyorlardı.
Bir odaya girdiler. Odanın içinde üç kapı daha vardı ve bu kapılar üç
odayı oluşturuyordu. Aslan kızların her birini bir kapının önünde
bekletti. Ellerine birer kalem ve kâğıt verdi.
—Bunlara kendinizi anlatacaksınız. Şimdi odalara girin ve
oradaki sıraya oturup yazmaya başlayın, dedi. Kapıları açıp içeri
girdiler. Kapıları açık bıraktılar. Odada tek bir sıra vardı, çevrede ise
değişik süs eşyaları. Oda çok garip görünüyordu, ama üçüne de çok
sevimli gelmişti.
Nehir kâğıdına boş boş baktı. Sonra da:
“Ben Nehir”
yazdı. Kalemini kâğıdın üzerine koydu. Ellerini yanaklarına koyup
kâğıda boş boş baktı.
—Ne yazsam acaba? Bu alanda hiç yeteneğim yok, ama…
Birden önünde olanları fark etti. Kâğıdın üzerine bıraktığı kalem
havaya kalkmış bir şeyler yazıyordu. Nehir yazıya baktı.
“Öf! Kardeşim bekletmesene beni, ne yazacaksan söyle!”
yazıyordu. Nehir şaşırmıştı. Kalem kendi kendine yazıyordu.
Nehir’de bunun üzerine kaleme:
—Vay canına konuşan bir kalem ha! Bak ben bunu hiç
düşünmemiştim, dedi.
Nehir bunu söyler söylemez kalem kâğıda bu cümleleri yazdı.
Sürekli bir şeyler konuşuyorlardı. Kalemde bunları kâğıda
yazıyordu. Kâğıt biter bitmez Nehir kâğıdı Aslan’a uzattı, sonra da
istemeyerek kalemi.
Aslan:
12
—O sende kalıyor, o artık senin kalemin, dedi. Nehir kaleme
sevinçle baktı. Kalemin üzerinde taşlarla çok estetik ve güzel bir
biçimde “Nehir” yazılıydı.
Ekin hiç düşünmeden yazı yazıyordu. Yazı yazmayı çok severdi.
Sayfayı yarıya kadar doldurmuştu. Birden kalem havada duruverdi.
Ekin ne olduğunu anlamamıştı. Kalemi bıraktı, düşmesini
bekliyordu. Ama kalem kâğıda bir şeyler yazmaya başladı.
“Of ya, biraz dur da nefes alayım, sabahtan beri beni boğarak
bana yazı yazdırmaya çalışıyorsun, sen söyle, ben yazarım.”
—Pardon, dedi Ekin. Ondan sonra uzun süre yazıştılar. Kalemin
ona söylediği en ilginç şey; kalemlerin, sahiplerinin duygularını
yaşamasıydı. Ekin bunun nasıl olduğunu sorunca kalem ona:
“Eğer sahibim neşeliyse ben muhteşem yazarım, üzgünse ve
ağlamak istiyorsa akıtarak yazarım, bir de kalemin yanında ona göre
işaretler oluştururum” dedi.
Ekin’in kâğıdı bitince yeniden kâğıt aldı ve kalemle konuşmaya
devam etti. O kâğıtta bitince kâğıtları verdi. Kalemin kendisinin
olduğunu öğrenince çok sevindi ve kaleminin üzerinde rüzgârda
savrulan “Ekin” yazısı oluştu. Harfler birbirine karışıp komik komik
hareket ediyorlardı.
Seden kâğıdı eline aldığında yazdığı ilk cümle:
“Buranın mimarı kim? Gerçekten merak ediyorum” oldu.
Bunun üzerine kalem kendiliğinden hareket etmeye başladı.
“Bilmem, beni yaptıkları zamanda burası zaten vardı. Ama
bence hayaller” dedi.
Seden bir sevinç çığlığı attı.
—Yaşasın, konuşan bir kalem. Umarım sadece benim kalemim
böyledir.
“Bencil şey. Aslında bende öyle olmayı isterdim. Tek ben böyle
olacağım, harika bir şey olurdu.”
—Bencil şey…
Seden’de kalemiyle konuşup durdu. Sonra o da kalemini aldı.
Onun kaleminin üzerindeki harfler birer binaya benziyordu. Aslında
bu kalenin belirli kesimleri gibiydi. Üzerinde “Seden” yazıyordu.
—Harika! Bunlar tasarım ruhumu geliştirdi, dedi Seden
sevinçle.
Aslan kâğıtları katlayıp cebine koydu.
13
—Pekâlâ, ikinci ve son sınavınıza hazır mısınız? dedi. Nehir:
—Bu sınav gibiyse harika olur, dedi.
Kızlar kendi aralarında konuşuyorlardı.
Ekin:
—Birde “kitap en iyi dosttur” derler. Alakası bile yok. En iyi
dost kalemdir, dedi.
Ekin’in kalemi:
Böyle düşünmenize sevindim ama eminim sizde kitap ve
defterleri görünce kalemi unutursunuz, onlar harikadır” diye yazdı.
Güle oynaya bahçeye çıktılar.
Aslan:
—Benim görevim bu kadar, yani sizi buraya getirmek. Bu
sınav bilgi gerektirmiyor. Bu sınav sizin bir olay karşısındaki
tepkinize göre sonuç verecek. Şu öğrencilerin arasına katılın, onlarda
sınav olacak. Kolay gelsin, dedi ve çitin arkasına doğru gitti.
14
İKİNCİ BÖLÜM
U. MAZ H. G.
Asiye’de sınava girecek öğrencilerin arasındaydı. Bu demekti
ki; o da onlarla bu sınava girecekti. Bu onları hem sevindirmişti hem
de şaşırtmıştı. Elinde bir kâğıt taşıyan kadının yanına doğru
ilerlediler. Bahçenin tam ortasında yüksek çitlerle kaplı bir yer vardı.
Onun tam önündeydiler. Kadın “Asiye” dedi. Asiye hiç de heyecanlı
görünmüyordu. Çitler yavaş yavaş aşağıya doğru indi. Normal boya
geldiler. Çitin tam ortasında kocaman bir aslan duruyordu. Asiye
çitin üstünden atladı. Sınava girecek olan öğrenciler heyecanla ve
korkuyla izliyorlardı. Asiye aslana umursamayarak baktı. Yanına
yavaşça yaklaştı. Herkes onun ne yapacağını merak ediyordu. Asiye
aslanın kuyruğunu yakaladı ve hızlıca çekti. Aslandan bir kükreme
sesi geldi. Hızlıca Asiye’ye döndü, yine kükredi. Sonrada geriye
kaykıldı. Arkadan çığlık sesleri geliyordu. Aslan Asiye’ye doğru
atıldı. Asiye aynı önemsemez edayla yana kaydı. Aslan durdu, geri
döndü, yine atıldı, Asiye yine yana kaydı. Asiye aslanı çevresinde
dolandırıp sinirlendiriyordu.
Asiye aslana yaklaştı ve aslanın burnuna elini koyup:
—Seninle işimiz bu kadardı aslancık, dedi ve çitin üzerinden
atlayıp öğretmenlerin yanına geldi. Kadın “U.maz H. G.” dedi
sinirle. Asiye gülümsedi ve diğer sınıflara katıldı. Kadın “Nehir”
dedi. Nehir korkarak çitin üzerinden atladı. Çevresine bakındı.
—Eee, bu aslan nerede? Her zaman yere bakardım, şimdi
karşıma bakıyorum ama aslan yok, dedi ve yere baktı. Ayaklarının
yanında yavru bir aslan vardı. Nehir yere eğildi ve aslan yavrusuyla
oynamaya başladı. Arkasından bir kükreme sesi duyuldu. Nehir
arkasına baktı. Kocaman aslan ona kükrüyordu.
—Anah anası! dedi. Aslandan bir kükreme daha geldi. İyice
kızmıştı.
—Pardon babası, dedi Nehir. Sonrada aslanla konuşmaya
başladı.
—Biliyorum sen yavrunu korumaya çalışıyorsun, ama ben ona
zarar vermiyorum, sadece onunla oynuyorum…
15
Aslan son bir kez kükredikten sonra arkasına dönüp yürümeye
başladı. Nehir çitten çıktı. Kadın ona Asiye ile aynı bölümde
olduğunu söyledi. Nehir’den sonra çok iri yarı bir oğlan olan Gürbüz
aslanın karşısına çıktı. Aslan bir oğlana, bir de çevresine baktı. Sonra
da kendini bayılmış gibi yere attı. Herkesten bir kahkaha yükseldi.
Oğlan çitten dışarı çıktı. Çok şaşırmış bir hali vardı. O da U.maz
H.G.’ye seçildi. Kadın ona bölümünü söyledikten sonra Seden çıktı.
Aslana baktı. Seden kedilerin gözlerine bakınca onların ne yapmak
istediklerini anlayabilirdi. Aslanın gözlerine baktı.
—Olmaz dostum, beni yememelisin. Bak benim sivilcelerim
var, hem tadımda kötüdür. Ha şöyle, git başkasını ye…
Seden çitten çıkınca Asiye ve Nehir’in gittiği bölüm olan
U.maz H.G. bölümüne seçildiğini öğrendi. Epey kişi çıktı. Kimi çok
komik görüntüler oluşturdu, kimiyse izleyenleri heyecanlandırdı.
Sonunda Ekin de çıktı. O çıktığında aslan yere uzanmış yatıyordu.
Ekin aslana yaklaştı ve onun karnına yattı. Aslan Ekin’e baktı, sonra
da ayağa kalktı.
Ekin:
—Bana bir yumak lazım, dedi. Birden önünde bir yumak
belirdi. Çok yumuşak görünüyordu. Onu aldı ve aslana doğru
yuvarladı. Aslan yumakla oynamaya başladı. Ekin’de aslanla birlikte
yumak oynadı. Çitten çıkınca o da U.maz H.G. bölümüne seçildi.
Kızların yanına gittiğinde sevinçle:
—Aslanla yumak oynadım, dedi. Herkes ona güldü.
* * *
Akşamleyin yemekhaneye indiler. Karınları çok açtı. Asiye
onlara ders programlarını verdi. Yemekhanede bölüm ayrılığı yoktu.
Herkes istediğinin yanına oturabilirdi. Asiye onlara dersleri kısa
biçimde anlattı:
—Bu dersler uyum için. Bir yıl tamamen uyum sürecinde
geçiyor. 2. yıl gerçek derslere başlıyoruz. Bu yıl bu okula
hazırlanacağız. Yani önemli dersimiz yok. Burada uyum için üç
dersimiz var; müzik, resim ve beden eğitimi. Beden eğitimini
bahçede yapıyoruz.
Nehir bir of çekti.
—Beden dersinden nefret ederim.
16
—Emin ol, çok seveceksin, dedi Asiye. Burada olmaktan çok
memnun gibiydi.
Yatma vakti geldiğinde Asiye onları yatakhaneye götürdü.
Kalenin üst katlarına çıktılar. Çok fazla kat çıkmışlardı, doğal olarak
da yorulmuşlardı.
Ekin:
—Daha ne kadar yolumuz var? Öldüm yürümekten, dedi.
Asiye güldü ve onları camın önüne getirdi.
—Şu birleşme yerine gideceğiz, dedi. Üçü de homurdandı.
Ama oraya vardıktan sonra buna değdiğini anladılar. İki kapı vardı.
Biri yukarıda, diğeri aşağıdaydı. Merdiven hafif bir kıvrımla
yukarıdaki kapının önüne geliyordu. Duvarlar birbirine aynı eğimle
bir kemer oluşturuyorlardı. Tam tepe noktasında belli aralıklarla
konmuş sarmaşıklar vardı. Tam ortasında birçok çiçek birleşmişti.
Bu çiçekler lamba görevindeydi. Duvarlara doğru sarmaşıklar
sütunları sarmıştı. Asiye yukarıya doğru çıktı.
Seden:
—Aşağıya niye girmiyoruz? dedi. Asiye güldü.
—Orası erkeklerin yatakhanesi de ondan girmiyoruz.
Peşinden gittiler. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde karşılıklı uzayıp
giden yataklar gördüler. Bunların üzerlerinde de kat kat odalar vardı,
ama odalara çıkan merdiven ya da benzeri hiçbir şey yoktu. Birkaç
kız nasıl çıktıysa üstteki katlardaki yataklarındaydı. Yatakların
arasında dolaplar vardı. Kimisi üç yanından kapatılmıştı.
Asiye onların tuhaf tuhaf baktığını görünce:
—Beğenmediniz mi? Burası yatakhane, dedi. Yataklar camların
önündeydi. Çok hoş görünüyordu. Asiye onları kendi yatağının
yanında bulunan üç yatağın önüne getirdi. Yatakların başlıklarında,
dolaplarında aynı kalemlerindeki gibi isimleri yazıyordu.
Asiye:
—İsterseniz oda haline getirebilirsiniz. Tek başlarına bir odada
kalmayı tercih edenler yatağının çevresini kapatıp bir oda haline
getirebilirler, dedi.
Kızlar yataklarını merakla incelerken Asiye yatağının
kenarındaki güvercini onlara gösterdi.
—Bu benim güvercinim. Eee güzel mi bari? dedi.
Güvercin rengârenkti. Üzerinde her rengi bulabilirdin, yani
istop oynarken yanından ayırmayacağın tek güvercin buydu.
Nehir heyecanla:
17
—Bunun türü ne? dedi. Bunu söylerken kendi yataklarının
yanındaki güvercinine baktı. Asiye güldü.
—El emeği göz nuru, kendim yaptım. Aslında Ekin’in
güvercini gibi bembeyazdı. “Ne böyle” dedim ve boyadım. Öyle çok
sadeydi. Şimdi tam beni anlatıyor, dedi.
Seden:
—İşte bundan hiç şüphen olmasın, dedi.
* * *
Sabahleyin uyanınca bunların rüya olmadığına sevindiler. Gün
doğmuştu. Saatin kaç olduğunu bile bilmiyorlardı, bilmek de
umurlarında değildi. Burası ilk kez onlara çok kalabalık gelmişti.
Bütün kızlar uyanmıştı ve yemekhaneye gitmek için giyiniyorlardı.
Onlarda giyinmeye başladı. Asiye hızlıca yanlarına geldi.
—Benim dersim sizinkinden önce başlıyor. Bu yüzden gitmem
gerekiyor, sonra görüşürüz, dedi ve hızlıca kapıdan çıkmakta olan
kızlara katıldı.
Kızlar giyindikten sonra yemekhaneye gittiler. Kahvaltıda
kahvaltılık yediler. Ama diğer sınıflardan bazı kişilerin değişik
yemekler yediklerini gördüler. “Herhalde yabancılardır” diye
düşündüler.
Seden:
—Burada yazdığına göre bugün bir tane dersimiz varmış.
Bahçede toplanacakmışız. Beden dersi olabilir mi? dedi.
—Belki, ama üzerinde beden eğitimi yazmıyor, dedi Nehir.
—Neyse, karnımızı doyurduysak dışarı çıkıp ne olduğunu
öğrenelim, dedi Ekin.
Onlar masadan kalktıklarında başka masalardan da insanlar
kalkmaya başlamıştı. Kaleden çıkıp bahçeye gitmek… Dışarı çıkmak
o kadar zordu ki, üstelik geldiğin gün. Dışarı çıktıklarında Aslan’la
karşılaştılar. Birkaç kişi onun önünde duruyordu. Ürkekçe
yaklaştılar. Aslan gülümsedi.
—Kale biraz karmaşık, ilk gelenler için zor oluyor tabii, dedi.
Biraz bekledikten sonra bütün yeni öğrenciler gelmişti.
Aslan onları topladıktan sonra:
—Bu dersimizde ben size okulu gezdireceğim, bir de okul
kurallarından, ne yapmanız gerektiğinden bahsedeceğim. Eminim ki
hepiniz buraya hayal gücünüzden dolayı geldiğinizi biliyorsunuzdur
18
– topluluktan bildiklerini belli eden bir ses çıktı - Burada 6 bölüm
vardır. Aslında üç tane ama her biri ikişerli gruba ayrıldığı için 6’ya
yükseliyor. Gruplar hayal gücüne göre ayrılır, ondan sonrada bu,
insanların olaylar karşısındaki önemseme derecelerine göre ayrılır.
İlk bölüm U. H. G. Yani umursayan hayal gücü. Buradaki insanın
hayal gücü çok yüksek seviyededir ve en küçük ayrıntıya bile dikkat
eder her şeyi önemserler. İkincisi ise U. maz H. G. ’dir. Yani
umursamaz hayal gücü. Bunlarında hayal gücü çok yüksektir. U. H.
G. ’den tek farkları sadece sevdikleri şeyi umursamalarıdır, onun
dışındaki şeyleri yaparlar ama önemsemeden yaparlar. Üçüncüsü
Orta U. H. G. Bu U. H. G. ile aynı özelliği taşır. Fakat onların hayal
güçleri orta seviyededir. Dördüncüsü Orta U. maz H. G. Bu da U.
maz H. G. ile aynı özelliktedir. Hayal güçleri orta seviyededir.
Beşincisi Zengin U. H. G. Bu bölümdeki kişilerin hayal güçleri yok
denecek kadar azdır ama gelişebilir. Bu da U. H. G. ile aynı
özelliktedir. Altıncısı ve sonuncusu Zengin U. maz H. G. ’dir.
Bunların hayal güçleri de geliştirilebilir. U. maz H. G. ile aynı
özelliktedir. Merak etmeyin, bölümler arası geçiş var. Yani biri
hiçbir şeyi umursamazken bir olay sonrası her şeyi umursayabilir ya
da tam tersi olabilir, veya birinin hayal gücü çok yüksekken
azalabilir, ya da çok az iken yükselebilir, o zaman bölümlerde
değişiklik olur. Yani bölümlerinizde kalıcı olmayabilirsiniz. Neyse
şimdi okulun kurallarına geçelim. Şunu söyleyeyim; bizde en çok
önem verilen şey insanlıktır. Her şey düşünülerek yapılır. Yani biz
size düşünerek olmayan bir ağacı ortaya çıkarmayı öğretiyoruz. Bu
söylediklerimi ileride daha iyi anlayacaksınız. Şu günden Ocak
ayının 1’ine kadar olan günlerde uyum sürecini geçireceksiniz.
Uyum sürecinde bu okula uyum sağlayıp kuralları öğreneceksiniz.
Ondan sonraki yıllarda bölümleriniz önem kazanacak. Çünkü
bölümler arası pek çok yarışma vardır ki genelde dersler için yapılır.
Bunu o zaman gelince bütün ayrıntısıyla öğreneceksiniz. Ama şimdi
bunun pek bir önemi yok. Davranışlarınız bireysel başarınızı
yükseltip düşürecek. Bu arada unutmadan söyleyeyim kendi
bölümünüzü yüceltmek için diğer bölümleri küçümsememelisiniz.
Mesela U. H. G. ’li bir öğrenci Zengin U. H. G. ’li bir öğrenciye
kendi bölümünün daha yetenekli öğrencileri aldığını söylemek gibi
bir hataya düşebilir. O zaman onun alacağı tek bir ceza vardır; okula
yeniden başlamak. Bu arada okul uyum süreciyle birlikte 5 yıl
sürüyor. Okul bitmeden de buradan ayrılamıyorsunuz. Bir sorunuz
19
yoksa okulu ve dersleri size anlatmaktan gurur duyacağım, dedi.
Ama birinin eli hoşnutsuzca kalktı.
—Bizim burada 5 yıl boyunca hatta belki de daha fazla
okuyarak okulu bitirmemizin bize ne gibi faydası olacak?
Aslan yine gülümsedi.
—İyi bir karakter.
—Sadece bu mu yani?
Birçok homurtu yükseldi.
—Elbette sadece bu değil. İnsanın düşünme ve hayal gücünü
yükseltme, sizi en rahatlatacak olanı ise dünyada kimsenin
yapamayacağı şeyleri yapabilirsiniz.
—Peki, biz buradayız ya, ya ailelerimiz ne olacak? Şimdi bizim
için çok telaşlanıyorlardır. Düşünsene her yıl binlerce insan yok
oluyor… Büyük bir kargaşa çıkmıştır şimdi.
—Hayır, o dediklerinin hiçbiri olmuyor. Çünkü bedeninizden
iki tane var. Biri burada diğeri ise dünyada normal hayatına devam
ediyor durumda. Siz bizim vereceğimiz eğitimle orada olanları
buradayken bileceksiniz, ama onlar bilemeyecek, sadece buradaki
sizle ilgili hatıralar beyinlerinde canlanacak. Ama ne olduğunu bir
türlü anlayamayacaklar. Tabi siz okulu bitirip evinize dönene kadar,
o zaman o da her şeyden emin olacak. Çünkü bedenleriniz birleşmiş
olacak, dedi. Herkesin yüzüne baktı. Anlamadıklarını belli eden
bakışların arasında gerçekten etkilenmiş ve bu okula tam anlamıyla
devam etmek istediğini belli edenlerde vardı. Aslan konuşmayı
bitirdikten sonra onları ormanlık alana soktu. Bayağı karmaşık bir
yolda ilerlediler. Yol insanın aklında kalabilecek gibi değildi.
Aslan’ın söylediğine göre ağaçlar yer değiştiriyorlardı. Aslan onları
bir çiftliğin önünde durdurdu. Herkesin şaşkın şaşkın baktığını
görünce:
—Burası benim mekânım. Çiftlik dersine burada gireceksiniz.
Çiftlik dersi 3. sınıfta göreceğiniz bir ders. Burada hayvanlara
dönüşebilmeyi öğreneceksiniz. Düşünsenize ormanda kayboldunuz
ve önünüze kocaman bir aslan çıktı – herkes “bu hafta zaten
karşımıza çıktı” dedi. Aslan güldü. – Burada koruyucu kişiler vardı,
ayrıca o hayvan size gerçekten saldırmayı istemiyordu. Ama dediğim
aslan gerçekten istiyor. Siz onun gibi bir aslan olup bu durumdan
kurtulabilirsiniz ki bunu size ben öğreteceğim, dedi.
Sonra onları ormandan çıkardı ve kaleyi gezdirdi. Onlara diğer
dersleri anlatmadı. Sadece sınıfları gezdirdi. Bütün yatakhanelerin
20
girişini gösterdi ve bu okul hakkında söylenebilecek en doğru sözü
söyledi: “Burası anlatılmaz yaşanır” Burası hayallerden oluşmuş bir
kaleymiş. Üzerinde herhangi bir ekleme veya çıkarma hayallerle,
biraz da eğitimle yapılabilirmiş. En sonunda bahçeye indiler.
Bahçeyi gezdikten sonra Aslan:
—Birde size okul forması gerekecek, dedi. Herkesten bir of
sesi çıktı. Sonuçta kimse güzel göründüğü sanılan ve rahat olmayan
bir giysiyi giymek istemiyordu. Birde herkesle aynı giymek iğrenç
bir şeydi. Aslan hepsine tuhaf bir şekilde bakıyordu. Birden ellerinde
bir kalem ve çok küçük bir kâğıt belirdi.
Aslan:
—Ne giymek istiyorsanız onları o kâğıda yazın. Unutmadan
giysileriniz kalıcı olacak, üzerinde isimleriniz yazacak ve giysileriniz
beyaz renk olacak, dedi sırıtarak.
—Neden beyaz? diye atladı biri.
—İlk öğrencilerimize sorduğumuzda okul formalarının hep
koyu renkler olduğunu ve daha değişik bir şey olmasını istediklerini
söylediler. Bizde renk olarak beyazı seçtik, dedi.
Kızlardan biri:
—Evet, en küçük kiri bile açığa çıkaracak, harika bir seçimmiş,
dedi.
—Şakaydı, işin aslı beyaz rengini pozitif enerji yaydığı için
seçtik. Burada pozitif olmaya çok ihtiyaç duyacaksınız, dedi Aslan
ve gülümsedi.
Herkes kâğıdına bir şeyler yazıyordu.
Seden kâğıdına:
“Kot cinsi kumaştan bol bir pantolon, kısa kollu bol bir tişört ve
onun üzerine de kalçaya kadar gelen uzun gömleğimsi bir ceket”
yazdı. Altına da adını yazdı.
Ekin kâğıdına:
“Çok dar olmayan aynı zamanda çok da bol olmayan bir
gömlek, birde uzun kollu bir tişört altına da bir kot pantolon. Canım
tişört giymek istediğinde tişört, gömlek giymek istediğimde gömlek
giyeceğimi şimdiden belirtirim”
yazdı. Altına da adını eklemeyi unutmadı.
Nehir kâğıdına:
“Çok dar olmaya bir kot pantolon üzerine kalçama kadar gelen
uzun kollu bir bluz birde tül, boynuma dolamak için”
21
yazdı. Altına da adını yazdı. Herkes kâğıdını Aslan’ın elindeki
torbaya attı.
Aslan:
—Bunları
yarın
sabah
uyandığınızda
başucunuzda
bulacağınızdan emin olabilirsiniz. İlk dersiniz bitti. Ders nasıldı?
dedi.
Kimseden cevap alamayınca:
—Eh siz yorulmuşsunuzdur. Kaleye geri dönüp yatakhanenize
çekilebilirsiniz. Umarım derslerinizde başarılı olursunuz ve aynı
ekiple 2 yıl sonra karşılaşırız. O güne kadar hoşça kalın, diye ekledi.
Sonrada ormana girdi. Herkes yorgun argın kaleye döndü.
Yemekhaneye oturup yemek yediler. Herkes birbiriyle tanışmak için
uğraşıyordu.
Gürbüz çevresindekilere:
—Ben aslında o sırada çok korkmuştum. Sonra aslana baktım.
Bana yavru kedi gibi geldi. Onu kucağıma alıp havaya fırlatıp fırlatıp
tutacaktım. En sonunda tutmayacaktım, yere çakılacaktı. Ama aslan
beynimi okumuş gibi bayılmış numarası yaptı, dedi.
Sonra konu bugünkü gezilerine gelmişti.
Gürbüz laf arasında:
—Bizi gezdiren adam beni görünce korkuyor, birinde
neredeyse çığlığı basıyordu, sizce benim neyimden korkuyor? dedi.
Biri alaylı alaylı gülerek:
—Neyinden olacak, iriliğindendir… dedi
Bu gruplara katılmayı çok isterlerdi. Ama öyle yorulmuşlardı
ki konuşacak halleri kalmamıştı. Bütün gün kaleye gezmiş artık
tamamını ezberlemişlerdi. Diğerleri gibi yorgun argın konuşabilecek
güçleri bile yoktu. Yatakhaneye gitmek için yola koyuldular ama bu
yol onlara eskisinden daha uzun ve yorucu gelmişti. Yatakhaneye
girip yataklarına gitmek onlar için işkenceydi. Yatakhaneye gelince
kendilerini hızla yataklarına attılar. Asiye kendi yatağında oturmuş
bir kitabı inceliyordu.
—Eminim ki sizi bütün gün gezdirmiştir. Eee ne öğrendiniz?
dedi Asiye.
Ekin:
—Neyi olabilir? Tabiî ki kaleyi, dedi. Asiye güldü.
—İlk geldiğim gün bende bu haldeydim. Neyse size kolay
gelsin…
22
Bu konuşmadan tek hatırladıkları buydu, çünkü uyumaya
başlamışlardı.
* * *
Sabahleyin kalktıklarında yorgunluktan eser kalmamıştı. Sanki
biri onların yorgunluğunu emip yok etmişti. Başuçlarına
baktıklarında giysilerinin gelmiş olduğunu gördüler. Giysilerinde
isimleri yazılıydı. Onları giyinip ders programlarını aldılar. Asiye de
bu arada uyanmış ve giyinmişti. Hep birlikte yemekhaneye inip
kahvaltı yaptılar. Sonrada çok geniş ve büyük bir salona geldiler.
Asiye:
—İlk resim dersiniz gerçekten çok eğlenceli olacak. Bende de
öyle olmuştu, dedi.
Nehir:
—Asiye, sen bu okula ne zaman geldin? dedi.
—Ah, Ocak’ın ilk haftası. Ama nasıl korkmuştum.
Tanımadığım bir oğlan yanıma geldi ve “Buranın mimarisi harika,
değil mi?” dedi. Manyak biriydi. Ben onu pek sevmem ama o beni
çok sever, gördüğü her yerde benimle konuşur. Eh ne de olsa onun
hayatını ben kurtardım, dedi.
Seden:
—Hayatını mı kurtardın? Nasıl? dedi.
—Nasıl olacak? O manyağın tekiydi. Buranın mimarisi çok
güzel diye fotoğraf makinesine çekmiş, sonrada arkadaşlarına
göndermeye çalışmış. Tabi bu ceza gerektiren bir şey. Ona da ceza
olarak yeni gelen öğrencileri karşılama görevi verildi. Ben gelene
kadardı bu. Onu sonunda resimleri bilgisayarında saklamaya ikna
ettiler. Beni bilirsiniz biraz yaramazımdır. Şimdi bu görevi bana
verdiler. Bende karşılığında olay karşısındaki tepkiye göre
sonuçlanan sınavı her seferinde benim başlatacağım kuralını
getirdim. Çok eğlenceli değil mi? dedi Asiye zevkle.
Ekin:
—Eminim öyledir. İlk geldiğinde sınav olurken de hayvanı
böyle sinir etmiş miydin? dedi.
—O kadar sinir etmemiştim. Önümde kocaman bir lağım
faresi vardı. Lağım farelerini hiç sevmezdim. Tek yaptığım yerden
taş alıp farenin üzerine atmak oldu. Ama o kadar hızlı atmışım ki
fare bayıldı. Beni de hemen oradan uzaklaştırdılar…
23
Sınıfa bir kadın girdi. O da beyaz giyinmişti. Masasının başına
geçti.
—Eveeet, yeni gelen öğrencilerimize samimiyetle hoş
geldiniz diyorum. Bu hafta içinde gelen öğrencilerimize bir açıklama
yapmak istiyorum. Diğer öğrenciler resimlerine başlayabilir.
Kesinlikle dersimde haylazlık istemem. Haylazlığınızı resimlerinize
yansıtabilirsiniz, buna bir şey demem. Fırçalarınız kalemleriniz
gibidir. Ama onlar konuşup yazı yazamaz, sadece resim çizerler.
Aklınızdakini aynen yansıtırlar. Ama bunu yapmanız için onu
aklınızla kontrol etmeniz gerekiyor. Bunu ancak 2. sınıfınızda
yapabilirsiniz. Şimdi bu hafta gelenler fırçanızla, kendi yeteneğinizle
resim çizin. Ama mutlaka olay içeren bir resim olmalı. Mesela bir
hırsızı polisin kovalaması… Yani hareketli bir şeyler çizin.
Aranızdan çizmeyen olursa anlarım, dedi ve gülümsedi.
Herkes eline fırçayı alıp bir şeyler çizmeye başladı. Kimi
piknik yapan insanları çiziyor, kimi ise değişik ortamları
birleştiriyordu.
Nehir piknik yapan insanları çizdi. Resmi çizerken kendini
resmin içinde piknik yapan insanların arasında buluverdi. Piknik
yapan insanlar hareket ediyordu. Nehir gözlerini kapatıp açtı.
Resminin başındaydı.
Asiye:
—O gördüğün şu anlama geliyor; istersek resimlerimizin içine
girebiliriz, dedi.
Seden bir ev çizmişti. Evin bahçesine birkaç insan çizdi, birini
de evin içine. Birden o da kendini resmin içinde buldu. Evin içine
çizdiği kişi camdan kafasını çıkartıp duruyordu. Bahçeye çizdiği
kişiler konuşup şakalaşıyorlardı. Seden gözlüğünü çıkarıp taktı. Etraf
bulanıklaşıp netleşti. Gözlerini kapatıp açtı. O da kendini resmin
dışında buldu. Tek kendisinin yapabildiğini düşündü ve sırıttı.
Ekin doğum günü kutlayan insanların resmini yaptı. Kendini
resmin içinde buldu. Kimi dans ediyordu, kimi ise pasta yiyordu.
Ekin hediyelere baktı.
—Acaba onları alsam mı? dedi ki yanındaki kişi ( doğum günü
olan kişi) ona hızlıca vurdu. Ekin de resmin dışında buldu kendini.
—Pislik, deyip doğum günü olan çocuğun hediye paketlerinin
sayısını bire indirdi. Çocuk somurttu.
Ders bittiğinde herkes birbirine resmin içine nasıl girip çıktığını
anlatıyordu. Asiye onları birkaç kişi ile tanıştırdı.
24
—Bu Belma, bu Sema, bu da Romantik kız.
—Romantik kız öyle mi? Ne zaman adım bu oldu?
—Her zaman.
—Benim adım Öykü, Romantik kız değil!
—Siz ona aldırmayın, o Romantik kızdır. Benim güvercinimi
rengârenk boyadığımı görünce kendi güvercininin üzerine kalpler
yaptı. Sonra her resimde bir oğlanla kendisini çizer, biri aşktan
bahsetti mi iç çeker. Yani o tam bir Romantik kız…
Asiye daha lafını bitiremeden içeri paçalı beyaz bir kuş girdi.
Kuşun değişik yerlerinde küçüklü büyüklü kalpler vardı.
Öykü:
—Güvercinim güzel mi? dedi. Bir yandan da güvercinini
okşuyordu.
Nehir:
—Daha çok şeye benziyor, bakstıra, bence onun adı paçalı
bakstır olsun, dedi ve güldü.
—Hah ha çok komik, dedi Öykü ve güvercinin ayağına
bağlanmış olan kâğıdı aldı. Kâğıtta çok küçük bir yazı yazıyordu.
Uzaktan okunmuyordu ve çok kısaydı. Öykü etrafındaki herkese
baktı.
Bir iç çekti ve:
—Sevgilim, dedi. Asiye kâğıdı onun elinden hızlıca çekti ve
içinden hızlıca okudu. Katlayıp cebine sıkıştırdı. Sonrada:
—Ben bu oğlanı döveceğim ya, ne istiyor bu kızdan? Zaten onu
pek de sevdiğim söylenemez, dedi. Belma güldü.
—Neden şöyle demiyorsun? Oğlandan hoşlanıyorum ama o
Öykü’den hoşlanıyor, intikam almalıyım, ha ne dersin? Bunu söyle
istersen, dedi. Asiye hiç kızarmadı.
—Sen öyle san, dedi ve hızlıca onlardan uzaklaşıp kapıdan
dışarı çıktı. Öykü hiç telaşlı görünmüyordu. Sanki Asiye’nin kavga
edeceği kişi onun sevgilisi değildi.
Öbür ders müzikti. Sınıfa girdiklerinde sınıfta çok hoş bir müzik
çalıyordu. Masada kadının biri oturuyordu. Elini havada bir müzik
aleti varda onu çalıyormuş gibi sallıyordu. Öğrencileri görünce
gülümsedi ve ellerini sallamayı bıraktı. Ama müzik devam etti.
Kadın ayağa kalktı. Kadın beyaz bir pantolon giymişti. Üzerinde
gömlek vardı. Gömleğin üzerinde müzik aletlerinin sarı bir işlemesi
vardı.
25
—Merhaba, ben sizin müzik öğretmeninizim. Şu anda çalan
müziğin nereden geldiği hakkında fikri olan var mı?
Birinden “teyp” diye bir ses çıktı.
—Hayır, şuradan, dedi ve parmağıyla havayı gösterdi. Herkes
oraya baktı. Ama bir şey göremiyorlardı.
—Orada bir şey yok, dedi biri.
—Elbette öyle, yani sizin için. Orada çalan alet bu, dedi ve
gömleğindeki aletlerden birini gösterdi. O alet sapsarı parlarken
diğer aletler griye dönüşmüştü.
—Öğrencilerimizden bazıları bunu görüyor, merak etmeyin
birkaç derste sizde onları görüp çalmayı öğreneceksiniz. Hadi,
hepiniz bir sıraya oturun, dedi. Herkes sıralarına oturdu. Bir sıra
boştu. Asiye sınıfta değildi. Kadın her sıraya bir şeyler koydu ya da
koyuyormuş gibi yaptı. Hiçbir şey göremiyorlardı. Kadın tahtanın
başına geçti.
—Evet, yeni gelenler iyi izleyin, şimdi size söylediklerimi
yapın. Elinizi sıranın üzerinde havada tutun. Gözlerinizi kapatın,
hayal edin, size gösterdiğim aleti hayal edin. Gözünüzde iyice
canlanınca elleriniz bu aleti hissetmeye başlayacak. O zaman
gözlerinizi açın, aleti göreceksiniz. Tahtaya aletin notalarını çizdim,
birde bugün çalacağımız melodiyi. İnanın bana çok zordur. İlk günde
bunu çalmanız imkânsızdır, bazen bende çok zor çalıyorum. Hadi
dediğimi yapın, dedi. Herkes kadının dediğini yapmaya çalışıyordu.
Bir grup çalmaya başlamıştı. Ama becerdiklerini söylemek yalan
olurdu. Ekin gözlerini kapadı. Hayal etti. Beyninde canlandırdı.
Birden ellerine değen metali hissetti, gözlerini açtı. Alet önünde
duruyor ve parıl parıl parlıyordu. Aynı şeyi Seden ve Nehir’de yaptı.
Onlarda hemen aleti gördüler. Herkes notalara bakıyor çalmaya
çalışıyordu. Artık herkes deniyordu. Ekin müzik konusunda
yetenekliydi. Notalara şöyle bir baktı. Aklında yerlerini ezberledi.
Aleti eline aldı ve notaları üflemeye başladı. Birden çok güzel bir
melodi etrafa yayıldı. Kadın Ekin’e baktı.
—Bakın arkadaşınız çalmayı başardı. Hem de ilk denemede.
Ben çok zorlanmıştım. Aferin sana aferin. Nasıl başardığını bana
sonra anlatırsın, gerekirse ders verirsin, dedi.
Dersin sonunda herkes az çok bir şeyler çalıyordu. En sonunda
çalamayan birkaç kişi kaldı. Nehir’de onların arasındaydı. Kapı
çalındı.
İçeri Asiye girdi ve:
26
—Şey öğretmenim bazı öğrenciler geldi. Bu sefer bayağı kişi
geldi. Onları getirmek çok zor oldu. Mektup gönderdim gelmediler,
kendim gidip almak zorunda kaldım, bu geç gelme nedenimi
açıklayan bir rapor, dedi ve kâğıdı kadına uzattı. Sonrada yerine
oturdu. Yorulmuş görünüyordu. Önündeki aleti o da çalmaya
başladı.
Ders bitince hep birlikte yemekhaneye gittiler. Ekin Asiye’ye
baktı.
—Çok yorgun görünüyorsun, dedi.
—Gel de öyle olmayayım. Bir okul gezi yapıyormuş, çocuklara
özel bir gezi. Yolda ilerlerken kaleyi hemen hemen hepsi görmüş,
gören birbirine göstermiş. Sonrada kendilerini burada bulmuşlar.
Mektup gönderdim, okumaları pek yokmuş, kendim gidip onları
aldım. Bu seferde bana “biz öldük mü?” “ben öldüm de o adi
ölmemiş” deyip durdular. Sinir oldum tabi. Neden beni gören herkes
böyle diyor diye kızdım. 1 hafta daha cezalıyım. Bu sümüklü
çocukları buraya getirmemek lazım, dedi ve ofladı. Seden güldü.
—Zamanında gelseydik sende o sümüklü çocuk tayfasında
olacaktın, hatırlatırım, dedi.
O akşam yatakhaneye geldiklerinde dünkü kadar olmasa da
yorgunlardı. Özellikle de yatakhaneye gelmek onları yormuştu.
Seden:
—Bunları yaparken keşke düşünerek çıkmayı bulsalarmış, dedi.
Ama öyle bir şeyin olamayacağını biliyorlardı.
Yatakhaneye geldiklerinde ödev derdi olmadığı için hemen
yattılar. Ama üçünü de uyku tutmadı. Herkesin horlaması
duyuluyordu. Birden yanlarında bir hışırtı duydular. Asiye ayaktaydı,
giyinmişti ve kapıya doğru gidiyordu.
Nehir:
—Nereye gidiyorsun Asiye? dedi. Asiye Nehir’i orada görmeyi
beklemiyormuş gibi baktı.
—Şey, tuvalete, dedi ve gitti. Ama yatağında olmayan tek kişi
Asiye değildi. Öykü’nün de yatağı boştu.
Beklediler, uyku tutmuyordu. Ne Asiye gelmişti ne de Öykü.
Belki ikisi de gelmişti ama onlar uyuduğu için görememişlerdi.
* * *
27
Sabahleyin uyandıklarında Asiye de Öykü de yataklarından yeni
kalkıyorlardı ve ikisi de normaldi. Garip bir şey yoktu. Başuçlarında
yeni bir giysi görmüşlerdi, bir eşofmandı.
Asiye:
—İlk dersimiz beden, bu yüzden bunları giyinip çıkacağız,
dedi. Eşofmanlar da bembeyazdı ve üzerinde herkesin kendi adı
yazılıydı. Giyinip çıktılar. Yemekhanede yemek yeyip bahçeye
gittiler. Bir adam önlerinde durdu. Onlar gibi giyinmişti.
—Merhaba arkadaşlar. Bu dersimizde basketbol oynayacağız
– Ekin bir of çekti. En beceriksiz olduğu konu buydu – Tahmin
ettiğiniz gibi bu oyunda normalinden farklı. Evet, şimdi herkes
kendine bir eş seçsin. İlk denemeleri onunla yaptıktan sonra takım
halinde oynayacağız. Asiye seni yukarıdan çağırıyorlar, yeni
öğrenciler gelmiş, dedi. Asiye hızlıca bahçeden çıkıp giriş kapısına
doğru gitti. Herkes kendine bir eş seçmiş, karşılıklı oynuyorlardı.
Ama tuhaf olan bir şey vardı. Topu kişiler birbirlerine atmaya
çalışırken top kaçmaya çalışıyordu. Bu şekilde biraz alıştırma
yaptıktan sonra adam onları 5’erli gruplara ayırıp 5 dakikalığına
basketbol maçı yaptırdı. Top hızlıca kendini potanın içine doğru
fırlattığı için topu tutan kişilerin çoğu potada sallanır şekilde
kalıyordu. Ekin de bunlardan biriydi.
Ders devam ederken Asiye geldi.
—Şey, birazdan yeni gelen öğrenciler sınav olacak. Onları
izlemeye gitmemiz için hazırlanmamız gerekiyormuş, dedi. Adam
dersi bitirmek zorunda kaldı.
Nehir:
—Beden dersi çok hoşunuza gidecek öyle mi? Hiç sevmedim,
berbat bir ders. Bu dersi hiç sevmiyorum, çok gereksiz, dedi.
Hızlıca yatakhaneye gittiler. Okul formalarını giyinip dışarıya
bahçeye çıktılar.
Asiye:
—Sonra görüşürüz, dedi ve yeni gelen öğrencilerin arasına
katıldı. Kızlar ise diğer öğrencilerin arasına katıldılar. Neyse ki en ön
sıradaydılar.
Herkes geldikten sonra bu konudaki görevli kadın yine “Asiye”
dedi. Bunu söylerken çok isteksizce söylediği belliydi. Kim bilir kaç
kere Asiye’yi sınava çağırmış ve ona bölümünü söylemişti.
Asiye çitin önünde durdu.
28
—Bakalım, bu sefer hangi hayvansın! dedi. Çit yavaş yavaş
aşağı indi ve normal boyuna gelince durdu. Asiye çitin üstünü atladı
ve bir yaban domuzu ile karşı karşıya geldi. Yaban domuzu ona
doğru hızlıca koşmaya başladı. Asiye’ye çok yaklaşmıştı. Dişleri
neredeyse Asiye’yi parçalayacak gibiydi. Herkesten çığlıklar
yükseliyordu. Asiye hafifçe gülümsedi ve zıpladı. Yaban domuzu
Asiye’nin tam altından geçerken Asiye onun üstüne oturdu. Yaban
domuzu kafasını havaya kaldırıyor sağa sola koşuyordu. Asiye onu
dişlerinden tuttu. Yavaşlattı ve çite yaklaştırdı. O çite yaklaşınca
üzerinden atlayarak kadının yanına geldi. Kadın isteksizce “U. maz
H. G.” dedi. Sonrada Asiye kızların yanına geldi.
—Nasıldım? dedi. Çok neşeliydi, sürekli gülüyordu.
Ekin:
—Hayvana eziyet etmekten başka bir şey yapmadın, dedi. Bu
hoşuna gitmemişti. Asiye hiç önemsemeden gülmeye devam etti.
Yaban domuzunun karşısına çıkanlar çok komikti. Yani kimileri
yaban domuzundan öyle bir korkuyordu ki çok komik görüntüler
oluyordu.
Yaban domuzunun önüne şimdi de bir oğlan çıkmıştı. Hafif
enine orta boylu bir oğlandı. Kızlar onu tanıyorlardı, bu oğlan
kuzenleri Doğan’dı. Yaban domuzuna baktı. Sonra elinde bir meşale
oluştu. Meşaleyi yaban domuzuna doğru sallayıp durdu. Yaban
domuzu ürküp geriye doğru kaçtı. Doğan kadının önünde durdu.
Kadın “Zengin U. maz H. G.” dedi. Doğan bu bölümün ne demek
istediğini bilmediğinden sevinerek diğer öğrencilerin yanına gitti.
Hayal gücü çok az olduğundan buraya geldiğini öğrense kargaşa
çıkarırdı. Doğan’ın peşine onun kardeşi Savaş çıktı. Savaş yaban
domuzuna baktı. Ona yaklaştı ve onu okşamaya başladı. Sonra yaban
domuzu kaçtı. Savaş öylece bakıyordu ki kadın “U. H. G.” dedi.
Sınav birkaç kişiden sonra bitmişti. Herkes yemekhaneye dolmuştu.
Kızlar kuzenlerinin yanlarına oturdular.
Seden:
—Naber ufaklıklar? dedi. Ne kadar öyle dese de ikisinin boyu
da onu geçmişti. Sonuçta Doğan 15 Savaş ise 13 yaşındaydı.
Kuzenleriyle aralarında yaş farkı olsa da onlarla anlaşıyorlardı.
—Sizde mi buradasınız? dedi Savaş sevinçle.
—Bu U. H. G. Zengin U. maz H. G. ne oluyor? dedi Doğan.
—Yakında öğrenirsiniz, mesela yarın, dedi Ekin.
29
Bunu söylese de kuzenleri inat edip öğrenmeye çalışıyorlardı.
Kızları öyle bunaltmışlardı ki hemen yatakhaneye çıkmak için kızlar
ayağa kalktılar. Yanlarına Aslan yaklaştı.
—Merhaba kızlar, dedi elleriyle yanağını tutarak.
—Ne oldu? dedi Ekin.
—Dişim ağrıyor da. Neyse yeni gelenleri yataklarına ben
götürecekmişim. Hepsi de bücür bücür, Umarım masal anlatmamı
istemezler. Çünkü bir tane bile masal bilmiyorum, dedi ve yeni gelen
öğrencilerin yanına gitti. Kızlar yatakhanelerine gittiler. Biraz oturup
konuştuktan sonra uyudular.
* * *
Birkaç ay geçmiş Aralık’ın başı gelmişti. Dersleri çok iyi
öğrenmişlerdi. Bir resim dersindeydiler. Herkes istediği resmi
çiziyordu, yeni gelenler hariç. Öykü resmine yine aynı şeyi çizmişti;
bir oğlan ile kendisi. Asiye onun resmine baktı.
—Bu kız akıllanmayacak, en iyisi ona yardım etmek, dedi ve
elindeki fırçayla onun resmine bir kız çizdi. Oğlanın yüzünü o kıza
döndürdü. Oğlanın tek elini çizdiği kızın beline koydu, öbür elini de
Öykü’nün yüzüne, onu itiyordu. Sonrada onlar resimden hızlıca
çıktılar. Öykü resmin dışına çıkmıştı sonunda. Asiye’ye sinirle baktı.
—Eline ne geçti, rahatladın mı? dedi. Asiye güldü. Camdan
Asiye’nin güvercini geldi. Bacağındaki kâğıdı eline aldı ve okudu.
—Olamaz, cezaya kaldım. Ekin, Nehir, sizde benimle cezaya
kalıyorsunuz, dedi. Ekin ve Nehir aynı anda:
—Ne? Neden? dediler.
—Ben Öykü’nün resmini değiştirirken benimle birlikte
güldüğünüz ve beni durdurmadığınız için. Önemli değil canım,
sadece 1 hafta, dedi.
* * *
Ertesi gün görevlerini yerine getirmek için bahçeye çıktıklarında
Asiye:
—Onların halini görmelisiniz, çok komik oluyorlar, kimi
oturup ağlıyor, öldüğünü sanıyor, kimi ise ortamın büyüleyici
havasına dalıyor. Çok komikler çok. Bu arada onlara çömez
30
muamelesi yapmayın, yoksa yanımda kalıcı olabilirsiniz, dedi ve
güldü.
—Aman ne komik! dedi Nehir.
—Asiye sen her zaman bu şekilde olmak zorunda mısın? Başını
belaya sokarsın, kabak bize patlar. Uf ya! dedi Ekin. Gayet
sinirlilerdi. Onları gidip almak bir şey değildi. Sorun olan hayvanla
karşı karşıya gelmekti. Asiye:
—Bu sefer 30 kadar kişi gelmiş. Burayı turistik mekân sandılar
herhalde. Neyse onların yanına biz gideceğiz – onların yüzündeki
memnuniyetsiz ifadeyi görünce – Ne? Okulun gidilmesi yasak olan
yerine gidiyoruz. Biraz daha neşelenin. Hem de onların yüzlerine
bakın, dedi. Halinden çok memnun görünüyordu. Ağaçlıktan çıktılar.
Dümdüz alan onların bıraktığı gibiydi. Ama bu sefer orada 30 kadar
kişi vardı. Hepsi etrafına bakınıyor nerede olduklarını anlamaya
çalışıyorlardı. Kardelen yere oturmuş ağlıyordu. Kardelen Ekin ve
Nehir’in kuzeniydi. Hemen onun yanına kardeşi Filiz oturmuştu. Ne
yapacağını bilmiyor çevresine bakınıyordu ve kucağında bir kedi
vardı. Kedi onu tırmalamaya başlamıştı. Ayakta iki kişi vardı. Onlar
diğerlerinin tam tersine ağlamıyor ya da şaşırmış gibi bakmıyorlardı.
Onlar kahkaha atarak gülüyorlardı. Onlar Kardelen ve Filiz’in en
yakın arkadaşları olan Hamide ve Ömür idi. Onlar da kardeşlerdi.
Asiye:
—İşte işin en zor kısmı burası, dedi ve ellerini ağzına götürüp
çok kuvvetli bir ıslık çaldı. Şimdi herkes ona ve yanındaki kızlara
bakıyordu. Oğlanın biri elini yüzüne götürdü.
—O arabayı o kadar hızlı sürmemeliydim. Bak öldüm, melekler
de beni almaya geldi. Bunlarda yanımda sürüklediklerim mi? …
Oğlan sürekli konuşuyordu.
Asiye:
—Hey! Bir sus da beni dinle! dedi. Sonra haince gülümsedi.
—İltifatın için teşekkür ederim, ama ben melek değilim,
Asiye’yim. Bunlar da melek değil, bu Ekin, bu da Nehir. Şimdi sizi
kaleye götüreceğiz, belki yolda kaybolursunuz…
Asiye bu sözü söyler söylemez onun rengârenk güvercini uçup
geldi. Asiye bacağındaki kâğıdı açtı ve okudu. Sonra:
—Olamaz, 1 hafta daha cezadayım, dedi. Nehir ve Ekin aynı
anda atılarak:
—Bize cezaya kalmadığımızı söyle, dediler. Asiye monoton bir
sesle:
31
—Cezaya kalmadınız, dedi. Kalabalığa tam hitap edecekti ki
kalabalıktan Kardelen koşarak yanlarına geldi.
—Ekin, Nehir, neredeyiz biz? dedi. Şimdi Filiz, Hamide ve
Ömür onlara şaşırmış halde bakıyordu.
Asiye:
—Biraz beklersen açıklayacağım. Onlar benim yardımcılarım,
onlar konuşamaz, açıklamayı ben yapacağım, dedi ve onlara buranın
bir okul olduğunu söyleyip kaleye doğru yola çıktılar. Ömür:
—Uyuyordum, uyandırıldım, sonrada kendimi burada buldum,
dedi.
Nehir ve Ekin:
—Ama sen “noluyo ya” demiyorsun, dediler ve gülüştüler.
Ömür uykusundan uyandığında ne olduğunu anlamadığı için hep
“noluyo ya” der.
Kaleye geldiklerinde Aslan onları bekliyordu. Yine kendini tanıttı.
Sonra:
—Buraya bir kedinin gelmesi ne güzel olmuş, hayvanlardan bir
tek kedimiz eksikti. Neyse, bayağı kalabalığız. 10’ar kişilik gruplara
ayırın onları kızlar! Şimdi beni izleyin, dedi ve yine koridorda
yürüdüler. Aslan ilk 10 kişiyi bir sınıfa bıraktı. Sınıftaki kişi resim
öğretmenleriydi. Onları kapıların ardındaki odalara sokup ellerine
kâğıt verdiğini gördüler. Sonra aynı şeyi diğer gruplara da yaptılar ve
bahçeye çıktılar. Ortalık yeni yeni hazırlanıyordu. Aslan onlardan
uzaklaştı ve çitin arkasına gitti.
Asiye:
—Eeee, heyecanlı mısınız? dedi.
—Ne demezsin? Senden sonra çıkmanın nasıl bir şey olduğunu
biliyorum, hayvanı sinirlendiriyorsun. O sinirli hayvanla karşı
karşıya gelmek, bu çok gıcık bir şey! Ne olacağını bilmiyorum ve
bunu yapmayı istemiyorum. Bunun öğrenci seçimine hiç faydası yok
ki! dedi Nehir.
—Bu formalite. Kimin geldiğini öğrenmek için yapılıyor. Bölüm
seçimi aslında yazılan kâğıtlardan belirleniyor. Hem o hayvanın kim
olduğunu öğrenmek ister misiniz? dedi. Kızların ona tuhaf ve
anlamlı baktığını görünce:
—Pekâlâ, – fısıldayarak –o Aslan’dı, daha yeni yanımızdan
ayrılan… diye ekledi.
—Atıyorsun, dedi Ekin.
32
—Hayır, atmıyorum. Kaç zamandır dişinin ağrıdığını
söylüyordu, hem onun çiftliğinde hiç hayvan yok.
—Sen nereden öğrendin? dedi Nehir.
—Ah ilk geldiğimde attığım taşlardan sonra kafası şişince beni
cezalandırdılar, oradan biliyorum, dedi ve haince gülümsedi.
—Bu cezayı hak etmiyordum. Bende bu yüzden sürekli onunla
uğraşıyorum. Ona tam bir hayvandır dediğimi hatırlıyorsunuz değil
mi? O zaman bunu kastetmiştim. Şimdi o hayvanla karşı karşıya
gelmekten korkuyor musunuz? Dedi. Çok sevinçliydi. Kesinlikle
Aslan’a ne yapacağını düşünüyordu.
—Zavallı Aslan…
Yeni gelenler geldiğinde bütün öğrenciler tamamlanmıştı. Kadın
“Asiye” dedi. Asiye yine çiti geçti ve bu sefer bir pitonla karşı
karşıya geldi.
—Tam istediğim gibi, dedi. Yılanın önüne elini uzattı ve elini
yavaş yavaş yükseltti. Yılan da onun elini izledi. Asiye döndü dolaştı
yılanı kendi kendine doladı. Sonrada kadının önüne gitti. Kadın ona
sinirli sinirli bölümünü söyledi. Sonra yılanın karşısına Nehir çıktı.
Bu sefer ikisi karşılıklı tısladılar. Diğer öğretmenler bunun sonunun
gelmeyeceğini anlayınca Nehir’i çitten dışarı çıkardılar. O da U. maz
H. G.’ye bir kez daha seçildi. Sonra Ekin çıktı. Ekin yılana yaklaştı.
Yılan tıslayarak havaya kalktı. Ekin yılanın boynunu tuttu ve:
—Dişlerin ağrıyordu değil mi? Bir bakayım bâri, dedi. Yılan
ağzını açtı, Ekin şöyle bir baktı sonra o da çıktı ve bölümüne seçildi.
Birkaç kişi daha yılanın karşısına çıktı. Filiz yılanın karşısına
çıktı. Filiz’in en çok korktuğu şey yılanlardı. Yılanı görünce bir
çığlık attı. Çığlığı atar atmaz herkes kulaklarını tıkadı. Yılan ise yere
yığıldı. Kadın “Orta U. H. G.” dedi. Hemen ardından Kardelen
çıkmıştı. Yılanın zaafını öğrenince o da çığlık attı. Ama o Orta U.
maz H. G.’ye seçildi. Birkaç kişi daha çıktı. Sonra Hamide çıktı.
Yılanla karşılıklı sallanıyorlardı, ama çapraz bir şekilde. Tam yılan
Hamide’ye saldıracaktı ki Hamide yılanı boynundan yakaladı ve
koşarak kadının yanına gitti. Kadın ona tuhaf bir şekilde baktı.
Hamide:
—Evet, bölümümü söyle de bunu oraya götüreyim, akşama
belki doldurup yerim, dedi. Kadın yılanı eline aldı ve onun U. maz
H. G.’ye seçildiğini söyledi. Birçok kişi çıktıktan sonra en son olarak
Ömür çıktı. Ömür çevresine bakındı.
33
—Bana bir kaval lazım, dedi ve eline bir kaval geldi. Onu
üflemeye başladı. Yılanın şimdi iki tane küçük kolu çıkmıştı.
Parmaklarını şaklatarak oynamaya başladı. Sonra Ömür’de U. maz
H. G.’ye seçildi.
* * *
Dersler aynı hızla devam ediyordu. Bu ayda kurban
keseceklerdi. Bayramın ilk günü koyunlar, inekler kurban edildi.
Kızlar çok az kişiyi tanıdıklarından sıkıcı bir bayram oldu. Asiye ile
oturup eskiden birlikte kestikleri kurbanları konuştular. Aralık’ın 2.
haftası bitmişti. Akşamleyin yataklarında oturuyorlardı.
Ekin:
—Asiye, Aralık’ın son haftası gelenler hangi sınıfa seçilecek?
Sonuçta her şeyi en azından 2 haftada öğreniyoruz, dedi. Asiye
güldü.
—Son 2 hafta kimse getirilmez. O zaman bizim tatilimiz olur,
biraz kafa dinleriz. Partiler olur diyorlar, ben pek bilmiyorum.
Asım’dan duydum, yani hayatını kurtardığım çocuktan. Son hafta
eğlenceli oluyormuş. 1. sınıfın bitmesine 2 hafta var. İlk hafta ders
işlenecek, son hafta parti yapılacak. Bence tatil çok kısa. Neyse ben
çok yorgunum. Gece uyuyamadım, biraz uyumak istiyorum, dedi ve
yatağında uyumaya başladı. Gerçekten de 1. sınıf bitiyordu ve pek
çok şeyi öğrenmişlerdi. Acaba parti nasıl olacaktı?
* * *
Ders işleyecekleri son hafta Asiye görevinden alındı. Kızlar
kadınla onu konuşurken duymuşlardı.
—Sana Aslan’a eziyet etmemeni söylemiştim. Bu artık
kontrolden çıktı. Zaten 2. sınıfa geçtin, buna gerek yok.
—Ama gerekli bilgiler, biz Aslan’la gerçekten şakalaşıyorduk.
—Gerekli bilgileri nereden öğreneceğini biliyorsun. Kusura
bakma. Bu ders yılı bitti sayılır. Yeni bir görevliye şimdilik
ihtiyacımız yok. Ama ondan sonra bir görevli bulacağız. İlk sene
sorun olmazdı ama bundan sonra derslerin ağırlaşacak. Biraz kendini
toparla, dedi ve Asiye’nin yanından uzaklaştı. Asiye hayli üzgündü.
Kızlar yanına gittiler. Nehir:
34
—Hadi ama! Bu görevi sevmiyordun. En azından bundan
sonra kimse sana “öldük mü?” diye sormayacak, dedi.
Ama Asiye gerçekten üzgündü. Bahçeye çıkarken onu gördüler.
Camdan baktıklarında Aslan ile konuşuyordu. Bu görevde ne varsa
Asiye bu görevi çok seviyordu.
Bu bir hafta boyunca dersler işlendi. Hocalar öğrencileri biraz
daha az zorluyorlardı. Hamide yılana yaptıklarından dolayı ceza
almıştı, birde Serkan, onları görünce melek sanan oğlan. Serkan da
U. maz H. G.’ye seçilmişti. O çok büyük olduğunu, kendinden
küçüklerle nasıl aynı yaşta kabul edileceğini söyledi. O da çok büyük
bir ceza alınca susmayı tercih etti.
35
36
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
BEKLENMEDİK KARŞILAŞMA
Cuma günü son derslerinden çıkıp yemekhaneye geldiklerinde
öğretmenleri masaları bölüşmüş, öğrencilere kâğıt dağıtıyorlardı.
Tanımadıkları bir kadın onlara da bir kâğıt verdi. Bu kâğıt parti ile
ilgili bilgileri içeriyordu. Partinin saatleri ve bölümleri ayrıntısıyla
yazılıydı. Parti bölümlere ayrılmıştı; konser (disko ile birleşik), balo,
oyunlar, çeşitli etkinlikler, sohbet, sinema…
Partide çok fazla bölüm vardı. Parti her yaşa yönelikti. Kızlar
biraz düşününce sohbeti seçtiler. Bunu seçmelerinin nedeni daha
sakin bir hafta geçirmek, yeni insanlarla tanışmak ve bir arada
olmaktı. Savaş ve Doğan oyunlara katıldılar. Hamide çeşitli
etkinliklere katıldı. Ömür ve Filiz sinemayı seçti. Kardelen ise
konseri seçti. Bazı kişiler hepsini de seçmişti. Günün belirli saatlerini
belirli yerlerde geçirip sürekli yer değiştirmeyi tercih etmişlerdi.
Öğretmenler birde duyuru yapmışlardı. Seçtikleri bölümde istedikleri
giysiyi giyebiliyorlardı. Sadece 1. sınıflar ne giymek istediğini bir
kâğıda yazıp Aslan’a vermek zorundaydı ki kızlarda öyle yaptı.
* * *
Parti günü gelmişti. Öğretmenler çok uğraşmış ama sonunda
güzel bir şey çıkarmışlardı. Bahçenin girişten çok uzak kısmında bir
sahne vardı. Burası bir konser alanı haline getirilmişti ve çok
kalabalıktı. Denizin uzağında bir sevgililer köşesi yapılmıştı. Oraya
eşsiz girilmiyordu. Oraya bir havuz yapılmıştı. Denize girmek
yasaktı, bu yüzden havuz yapılmıştı. Neden yasak olduğunu kimse
bilmiyordu.
Bahçenin çeşitli yerlerine küçük küçük stadyumlar yapılmış
etkinlikler düzenleniyordu. Giriş kapısından girdiklerinde upuzun ve
çok geniş bir alan vardı. Çeşitli masalar, onların ortasında hafifçe
yükseltilmiş bir dans pisti vardı. Tam bir balo salonuydu. Biraz
ilerlediklerinde eskiden resim derslerine girdikleri odaya geldiler.
37
Orada sinema vardı. Orası da çok güzeldi. Sonra çok güzel ve büyük
bir odaya geldiler. Orada çocuklar oturmuş çeşitli oyunları
oynuyorlardı. Hemen hemen her oyun vardı. Doğan ve Savaş satranç
oynuyorlardı. Onlar izlendiklerinin farkında değillerdi.
Bu hafta herkes sadece seçtikleri bölümdeki kişilerle birlikte
olacaktı. Bu da yatakhanelerinin kısa bir süreliğine değiştiğini
gösteriyordu. Onların sohbet odaları kalenin gözetleme kulesindeydi.
Çok zorlukla odaya çıktılar. Odaya geldiklerinde herkes birbiriyle
konuşuyordu. Koltuklar birbirinin içine girecek gibi oturan
insanlarla, şakalaşanlarla, biriyle konuşup ağlayanlarla doluydu.
Burası diğer bölümlere göre çok sessiz kalıyordu. Konserin sesi bir
uğultu gibi gelse de hiçbir şey duyulmuyor denebilirdi. Şakalaşan
grupların birinden bir oğlan ayağa kalktı. Hızla Asiye’ye yaklaştı.
İçten bir şekilde gülümsedi, sonra:
—Asiye! Hayat kurtarıcım, aramıza katılmak ister misin? dedi.
Asiye kafasını “evet” anlamında salladı. Ama oğlan öylece Seden’e
bakıyordu.
—Seden sende mi buradasın? Gerçi gelmemen mantıksız
olurdu. Seninki gibi hayal gücü görmemiştim. 3 m. bina 5 m. çatı,
harika! ( Seden okula ilk başladığında ilk projesinde bir cafe
tasarlamıştı ve bina 3 m. çatısı 5 m. idi. ) Gelin sizde bize katılın.
Asiye onunla tanışıyordun ve bana söylemedin, hani tanıdığımız
kişilerle tanıştırılacaktık? dedi. Asiye şaşkın şaşkın ona baktı.
—Onlar benim eski komşularımdı, oradan tanıyorum, dedi.
Asım onları arkadaşlarıyla tanıştırdı. O da U. maz H. G.’deydi.
Ama o 4. sınıfa yeni geçmişti.
—Burayı bitirdiğimde harika olacak. Düşünerek istediğini
yapabilirsin. Bende istediğim binayı tasarlayacağım ve bir günde
yapacağım, harika olacak…
—Dikkat et de az malzeme kullandığı için böyle deyip seni
hapse tıkmasınlar, gerçi sen oradan da kaçarsın, demirleri yosuna,
duvarı toprağa çevirip çıkarsın, çıkınca da eski haline getirirsin, dedi
Murat. Onlarla çok eğleniyorlardı. Kimileri onlara gıcık gıcık
bakıyordu. Asım bunu:
—Asiye ve ben pek sevilmeyiz, diyerek açıkladı.
Akşam olmuştu. Kulenin yanlarına çeşitli odalar eklenmişti.
Oradaki yataklarına yattılar. Çok eğlenceli bir gün geçirmişler,
sürekli gülmüşlerdi. Sonunda uyumayı başardılar.
38
* * *
Sabahleyin uyanıp yemekhaneye indiler. Asım ve arkadaşları da
onlarla gelmişti. Orada bir masada Filiz ve Ömür oturuyordu.
Onların yanına gidip oturdular. Ömür hemen güldü. Sinema
bölümünde izledikleri filmlerin içine girmelerini ve filmleri nasıl
değiştirdiklerini anlattı. Oldukça eğlenceliydi. Birden yanlarında
Hamide belirdi. Üstü başı çamur içindeydi.
—Harika bir oyun oynadık. İstediğin kadar faul yapabiliyorsun.
Hatta birinde sabunla futbol oynuyorsun, kaleci sabunu tutunca
sabun eriyor. Ben savunma oyuncusuyum. Ama- ama siz çevreyi
genişletmişsiniz, benim hiç tanıdığım yok, dedi.
Murat:
—Eee kızlar, bizi tanıştırmayacak mısınız? dedi.
—Millet bu Hamide, Hamide bu millet, dedi Seden.
Asım:
—Daha toprağımız, bayrağımız yok ama millet olmaya
çalışıyoruz, dedi.
Murat Hamide’yi yanına oturttu ve onunla tanıştı. Ama
tanışmasına hiç gerek yoktu, çünkü onun üniversiteden arkadaşıydı.
Hamide bundan pek hoşlanmamıştı. Kardelen oflayarak yanlarına
oturdu.
—Konserlerde ünlü grupların çalacağını sanıyordum. Çeşitli
etkinliklerin müzik bölümünde başarılı olanlar konser verdi. Bu
yüzden ben hemen alanımı değiştirdim, çeşitli etkinliklere katıldım.
Bundan sonra ben de konser vereceğim, dedi.
Herkes birbiriyle tanışıp kahvaltı ettikten sonra herkes kendi
bölümüne gitti. Kızlar sıkılmışlardı.
Seden:
—Ne dersiniz, yarından itibaren bizde diğer bölümlere geçsek
mi? dedi.
Asım:
—Saçmalamayın, buranın da eğlenceli yanları var. Bu hafta
burada kalın, diğer yıllarda istediğinizi seçersiniz, şimdi benimle
gelin, dedi ve kapıyı açıp dışarı çıktı. O sırada Serkan onları gördü
ve onlara katıldı.
Kuleden aşağıya zindanlara indiler. Asım onları götürdükçe
götürüyordu. Çok yorulmuşlardı. Bir kapının önüne gelince Asım
onlara geldiklerini söyledi ve içeri girdiler. İçeride sonu görünmeyen
39
bir deniz vardı. Asım ve arkadaşları kapıdan aşağı doğru giden
merdivenlerden iniyorlardı.
Seden:
—Ben yüzme bilmiyorum, dedi.
Murat:
—Sorun değil, dedi.
—Beni mi kurtaracaksın?
—Hayır, buna gerek yok, dedi ve aşağı indiler. Şimdi onlar
görünmüyordu. Serkan aşağıya ilk inen oldu. Kızlar birbirini ikna
edip aşağı indiler. Ama aşağı farklıydı. Yer yer yosunlar vardı, deniz
bitkilerinden aşağıya koltuk yapılmıştı ve en ilginci normal şekilde
konuşabiliyorlardı.
Asım:
—Hadi gelin size yer ayırdık, dedi. Onlarda oturdular.
Yanlarından balıklar geçiyordu, burası çok hoş bir yerdi. Uzun uzun
konuştular. Birden her yer karanlık oldu.
—Olamaz, şu sandalı çekin buradan! dedi biri.
Serkan:
—Gidip söyleyelim, çeksinler, dedi.
—Olmaz, biz bir kere öyle yapmıştık. İçindekileri korkuttuk diye
ceza aldık. Zaten U. maz H. G. ceza konusunda birinci sırada ve
rekor kırmak üzere, durumumuzu iyice zora sokmayalım. Hepsi U.
H. G.’liler yüzünden oldu, okulun en başarılıları, her şeyde birinciler.
Bir gün bunlar sona erip biz birinci olacağız, neyse birazdan onlar
giderler, dedi Murat. O sırada gözleri iki kapıya takılmıştı. Yan yana
duruyorlardı ve çok egzantriktiler.
—Orada ne var? dedi Asiye.
—Hiiç.
—Madem hiç var, oraya gidelim, dedi Ekin.
—Hayır, olmaz, orada güzel kızlar var.
—Demek öyle, kızları görmek istiyorum, dedi Serkan.
—Güzel kız mı dedik? Yok, canım, hepsi çirkin.
—Oraya girmek yasak tamam mı? Buradan çıksak iyi olacak,
dedi Asım ve herkesi kaldırıp merdivenlerden çıktılar. Şimdi
bahçeye çıkmışlardı. Gerçektende diğer bölümler çok güzeldi. En
garip gelen bir karınca yuvasına öğrencilerin girmesiydi. Doğan ve
Savaş da yuvanın önündeydi ve onlarda içeri girdi.
Murat:
40
—Oraya hiç öyle bakmayın, berbat bir yer, orası bir labirente
çıkıyor. Orada ceza alacak bir söz söylemiştim, önüme dev
karıncalar çıktı. İçlerinden biri bir kâğıt taşıyordu. Bana cezamı
verdi. Sonrada “senin güvercinin beni yemeye çalıştı” deyip bana
vurmaya başladı, dedi. Gerçekten iğrenmiş görünüyordu.
Asım onları yıllanmış bir ağacın önüne getirdi. Ağacın önündeki
ince yarıktan geçti ve içeri girdi. Diğerleri sıkışacağız korkusuyla
isteksizce içeri girdiler. Ama içerisi dar değildi, kocamandı. İçeride
tahtadan eşyalar vardı. Kenardan bir yerden merdiven çıkıyordu.
Seden:
—Orası nereye çıkıyor? dedi.
—Ağacın dallarına, dedi Asım.
—Duyduğuma göre sen fotoğraf çekip arkadaşlarına
göndermeye çalışıyormuşsun, bize o resimleri göstersene, dedi
Seden. Asım laptopunu çıkarıp resimleri gösterdi. Resimleri
düşünerek değiştirebiliyorlardı. Örneğin Murat’ın Asım’ın kafasına
eşek yaptığı elini birinin indirmeye öbürünün yerinde bırakmaya
çalışması çok komikti. El sallanıp duruyordu.
Murat’ın aldığı c. d. ile film izlediler. Murat ne kadar “ben bu c.
d. yi çaldım” dese de sinema bölümünden ödünç almıştı. Film izleyip
çok güzel vakit geçirdiler. Ağacın dallarına çıktılar. Bir hafta çok
eğlenceli geçti. Gerçekten rahatlamışlardı.
41
42
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
2. SINIF BAŞLIYOR
Ocak’ın 1’inde dersler başladı. Çoğu kişi bundan memnun
değildi.
Asiye:
—Burası gerçekten de garip bir okul. Hangi okul yılbaşında
derslere başlar ki? dedi. O da biraz daha tatil yapmak istiyordu.
Onlara çeşitli kâğıtlar dağıtılıyordu. Birinde yeni dersleri ve ders
programları yazılıydı. Derslerin yanında derse giren öğretmenlerin
adları yazılıydı. Birinde çarşıya çıkma gününü ve orada yapılmaması
gereken davranışlar yazılıydı. Öğretmenlerin derslerine istedikleri
eşyaların çarşıdan alınması isteniyordu. Onlar çarşıya gittiklerin de
her şeyin bedava olduğunu gördüler ve şaşırdılar. Ders kitaplarını ve
gerekli diğer eşyaları almışlardı. Bunlardan en ilginci Burç dersinde
istenilen taşlardı. Kişi dokunduğu zaman kişinin karakterine göre
renk değiştiriyordu. Asiye’nin taşı kırmızı, Seden’inki krem,
Nehir’inki açık yeşil, Ekin’inki de açık pembe olmuştu. Ama ne
anlama geldiğini bilmiyorlardı. Başka bir kâğıtta okudukları şey
onları gerçekten heyecanlandırmıştı. Diğer okullara birer haftalık
geziler vardı. Demek ki başka okullar da vardı. Herkes heyecanla bu
gezilerin belirlenmesini bekliyorlardı. Bu arada da dersler çok güzel
bir biçimde devam ediyordu.
Bu haftanın ilk iki dersi Hayal dersiydi. Derslere bölüm bölüm
giriliyordu. Hayal dersinin öğretmeni U. maz H. G.’den sorumlu
öğretmendi. Onlara gerekli tüm bilgileri o veriyordu.
Kadın:
—Pekâlâ, herkes bir yuvarlak oluşturup otursun, çok büyük bir
yuvarlak olsun, kimse arkada kalmasın, dedi. Sadece U. maz H.
G.’nin 2. sınıf öğrencileri olsa da yeterince kalabalıklardı. Kadının
dediği olmayacaktı. Ama onlar oturdukça sınıfın genişlediği de
apaçık ortadaydı. Kadın yuvarlağın ortasına geçti.
—Pekâlâ, şimdi bir hayal kuracağız. Bu ders sadece hayal
kurmayla olur. Bu hayal gücünüzü artırmak için…
43
—Birde “hayal kurmayın, zararlı” derler. Bak ders olarak
koymuşlar, dedi Nehir. Kadın sözlerine devam etti.
—Bugün bir korku hayali kuracağız. Çok korkunç olmalı. O
kadar ki en cesurunuzu bile çığlık atabilmeli, dedi ve öğrencilerin
arasına oturdu. Serkan yanındaki Öykü’ye baktı.
—O cesur sen değilsin, orası kesin. Bu arada hocam bu derse
güvercinler girebiliyor mu? dedi.
—Çok büyük bir ceza alacak kadar hata yapmazsan hayır.
Arkadaşınla şakalaşmak, espri yoluyla olsa da dalga geçmek serbest,
dedi. Serkan güldü.
—İçeriye bir oğlan girer, sadist tipli biridir, dedi ve Öykü’ye pis
bir bakış attı.
—Öykü’ye yaklaştı…
Serkan sesine garip bir hava veriyordu. Öyle yapmasa da onlar
korkabiliyorlardı. Çünkü tepede bir bulut oluşmuştu. Bulutun
üzerinde de Serkan’ın anlattıkları oluyordu.
Öykü:
—Bana bir şey yapamazdı, çünkü Serkan’a ifrit olmuştu.
Cebinden çıkardığı bıçağı hemen Serkan’a sapladı. Serkan olay
yerinde anında öldü. O öldüğü için kimse üzülmedi. Herkes adamı
tebrik etti…
—Ya hocam bu haksızlık! İlk saniyede öldüm. Kabul değil.
Bıçağını bir örümceğe çevireyim, bu sayede Öykü korkarak ölsün…
Bu seferde Öykü itiraz ediyordu. Çünkü görüntü değişmiş
Serkan’ın dedikleri olmuştu.
Kadın:
—Pekâlâ, pekâlâ, şimdi içeri bir oğlan girdi. Gerisini Serkan ve
Öykü dışında birisi devam etsin. Sonrada onun sağından itibaren
anlatmaya devam edin. Sadece birkaç olay yapıyorsunuz, tamam mı?
dedi. Hamide atladı.
—Niye bir oğlan girsin, birçok oğlan içeri dalsın, hepside
birbirinden yakışıklı olsun, dedi. Onun yanında Gürbüz oturuyordu.
—Olmadı içeri kızlarda girsin. Hocam en iyisi siz devam edin,
öyle gitsin. Başı belli olmazsa sonu da belli olmaz, dedi Gürbüz.
Hoca anlatmaya başladı. Sonra teker teker herkes konuştu. Hayal
gerçektende çok korkunçtu. Birden kapı aynen hayalin başındaki gibi
açıldı ve içeriye bir oğlan girdi. Herkes bir çığlık attı. Oğlanın
arkasından Burç öğretmenleri olan kadın çıktı.
44
—Hocam derste miydiniz? Bu sınıftan çok büyük bir negatif
enerji yayılıyor, herkesin korkusu hissediliyor, bir şey mi oldu diye
merak ettim, dedi. Ama hayal öğretmenlerinin gözleri yaşarmıştı.
Hafifçe gülümsedi.
—Korku hayali kuruyorduk da, yeni sınıfım çok başarılı, dedi.
O dersten sonraki ders Burç dersiydi. Bu ders U. H. G.’lilerle
yapılıyordu. U. H. G.’li öğrenciler onlardan çok farklıydı. Hepside
her şeyi önemsiyordu. Birinin söylediği lafı, dersleri, insanları…
Onlar gibi espri yapmıyorlardı. Esprileri hiçbir zaman bir insanın
kalbini kırmazdı, yani Serkan’ın esprilerinden çok farklıydı.
Kadın:
—Pekâlâ, istediğim taşları aldınız herhalde. Taşa dokununca
beyaz olan taş var mı?
Hiç kimseden parmak kalkmadı.
—Tahmin ettiğim gibi, siyah olan var mı?
Yine parmak kaldıran olmadı.
—Anlamlarını bilen var mı?
Yine parmak kalkmamıştı.
—Yine tahmin ettiğim gibi. Bu taşlar kişinin karakterini belli eder,
ona göre renk değiştirir. Birazda bu kalp gözünüzün açıklığını belli
eder. Beyaz taş kalp gözü açık olan insanı bir diğer tabiriyle
tamamen saf, temiz olan bir insanı anlatır.
Kendi taşını gösterdi. Bembeyazdı ve çok güzel görünüyordu.
—Boyadı mı acaba? dedi Asiye. Kadın onu duymamış gibi yaptı.
Şimdi birkaç kişi kadına kendi taşını gösteriyordu.
U. H. G.’li bir kız:
—Benimki çok açık bir mavi hocam, acaba bu benim çok saf ve
temiz olduğumu gösterir mi? dedi.
—Buz mavisi, evladım bu senin çok soğuk bir insan olduğunu
gösterir. Her insanla samimiyet kurmaz, insanlardan uzak
durursunuz, dedi. Kız biraz şaşırmıştı.
Öykü:
—Benimki tam kendimi anlatıyor, pembe. Keşke kırmızı olsaydı,
kalp kırmızısı, dedi.
Kadın Öykü’ye yaklaştı.
—Pembe ha! Bu arkadaşınız duruma ve kişiye göre davranır.
Serkan “ikiyüzlü” diye seslendi
—Birini sevdiğini söylese bile aslında sevmiyor da olabilir, dedi.
Öykü ağzı açık kadına baktı. Kadın onun yanından uzaklaştı.
45
Öykü:
—Beni ne hale getirdi! dedi. Serkan kıkırdadı.
—Zaten Öykü böyledir. Dün bana âşık olduğunu söyledi, sonraki
ders bir baktım sevgilisi varmış, dedi. Hoca şimdi onun yanına geldi.
Taşı eline aldı.
—Lacivert! Bunu sana söylemeye yüreğim dayanmaz, dedi ve
tahtada yazılar belirdi. Herkes taşının anlamını tahtadan bulup
yazıyordu. Kadın onlardan tahtadakileri kâğıda geçirmelerini istedi.
Ekin duruma ve kişiye göre davranıyordu. Serkan’a göre o da
ikiyüzlüydü. Ama Öykü ile uğraştığı kadar Serkan Ekin’le
uğraşmıyordu. Nehir huzurlu biriydi, onu huzursuz etmek çok zordu
ve çalışmayı severdi. Seden toplumdaki hali ile yalnızken ki hali
farklı olan biriydi. Yani toplumda olgun, kendi arkadaşlarıyla iken
çatlak biriydi. Asiye herkesin beklediği gibi taşının siyah
olmamasına seviniyordu. O kötü görünen iyilerdendi. Bu anlamı
öğrenince kızmıştı. Ama Serkan’ın yanında seviniyor kalıyordu.
Serkan bağırıp çağırıyordu.
—NASIL OLUR YA! KALBİM KÖTÜLÜKLE DOLUYMUŞ.
ÇOK AZ İYİYMİŞİM. PEH! BU TAŞLAR YALAN SÖYLÜYOR!
Hamide’ninki turuncu olmuştu. Samimiyetini anlatıyordu.
Ömür’ün taşı gök mavisiydi. Soğuk duran ama samimi
anlamındaydı. Savaş’ın taşı hocanın en çok ilgisini çeken taş
olmuştu. Beyaz gibi duran bir sarıydı.
Kadın onun için:
—Saf bir zekâya sahip, neredeyse beyaz, bana rakip çıkıyor,
dedi. Dersin sonuna doğru taşların renginin onların burcuyla
ilişkisini bulmaya çalıştılar. Ama pek başaran olmadı. Kadın onlara
taşların anlamlarını önemsememelerini söyledi. Aslında farklı
anlamlar ifade ediyorlarmış, ama bunu bulan kişinin fazlasıyla renk
takıntılı olduğunu söyledi.
Yemekhaneye indiklerinde Filiz, Kardelen ve Doğan
arkadaşlarıyla oturuyorlardı. Onları görünce yanlarına geldiler.
Kardelen:
—Sizin taşınız ne renk? Benimki mor oldu. Derinliği, gizemi
anlatıyor, dedi.
—Benimki kavuniçi oldu. Samimiyetle temizlik arasında bir şey,
dedi Filiz.
Doğan:
46
—Benimki gri oldu. Ben siyaha yakın diye korkmuştum. Ama
bana iyilik ve kötülük derecemin aynı olduğu ve belirsizliği ifade
ettiğim söylendi, dedi karamsar bir şekilde. Sonrada herkes
kendininkini olduğu gibi anlattı, Savaş hariç.
Savaş:
—Benimki siyah oldu, dedi. Savaş kendini övmeyi pek
sevmezdi. Kardelen güldü.
—Çok komiksin ama hoca bu sene kimsede siyah taşın
olmayacağını söyledi. Beyaz taş okulda kimsede yok. Şimdi taşının
doğru rengini söyle, dedi.
Savaş:
—Lacivert, benimki lacivert oldu, dedi. Herkes renklerin
anlamını bildiğinden ona acıyarak bakıyordu. Ama onun taşının
beyaza en yakın renk olduğunu bilenler kıkır kıkır gülüyorlardı. Öğle
yemeğinden sonra diğer derslere girmek için ayrıldılar.
Bir sınıfa gelmişlerdi, zindanlarda bir yerdeydi. İçeride Aslan’ın
karşısına çıkacakları zaman adlarını söyleyen kadın vardı. Herkes
sıralarına oturunca konuşmaya başladı.
—Bu derste düşünme gücünüzü geliştireceğiz. Bu ders diğer
derslerinizde başarılı olmanız için çok önemli bir ders. Bu derste
olmayan bir şeyi ortaya çıkarma, olan bir şeyin şeklini veya kendini
değiştirme gibi şeyleri öğreneceğiz.
—Ne kadar mantıksız bir şey olduğunun farkında mısınız? Fizik
ve kimya bilgilerime göre böyle bir şeyin olması imkânsız, dedi
Nehir.
—O dediklerin dünyadaki insanların uydurması. İnsan beyni o
kadar mükemmel bir şey ki her şeyi belli bir oranda yapar. Neyse
size bunları sonra anlatacağım. Ama önce size bir soru sormak
istiyorum. Bir şeyin şeklini değiştirdiğimizde o şey eskisi gibi midir?
Mesela ben bu tabaktaki bütün hamamböceklerini dondurmaya
çevirsem dondurma görünümlü hamamböcekleri mi olur, yoksa
bildiğin dondurma mı olur?
U. H. G.’li bir kız:
—Bence sadece yapan kişiye dondurma görünür, aslında
hamamböceğidir, dedi. Kadın başını iki yana “hayır” anlamında
salladı ve böcekleri dondurmaya çevirdi. Gerçektende çok güzel bir
dondurma olmuştu. Ama kimse onu yemek için can atmıyordu.
—Bunlar gerçek dondurma oluyor. Bir nevi yer değiştirmedir.
Mesela seni Asiye, kendime çevirirsem ne olur? dedi ve Asiye’yi
47
kendi görünümüne soktu. Bunu yapar yapmazda kendisi Asiye’ye
dönüştü.
Asiye olarak:
—Gördüğünüz gibi, sadece yer değiştiriyoruz. Gerçi bu kural
sadece insanlar için geçerli, ama bunlar gerçek dondurma. Diğer
şeylerde geçerli kuralları size sonra anlatacağım, eee dondurma
yemek isteyeniniz var mı? dedi ve Asiye’yi gerçek görüntüsüne
çevirip dondurma isteyenlere tabağı uzattı. Birkaç kişi dondurmayı
yerken kadın onlara dersi anlatmaya devam etti.
Sonraki ders beden eğitimiydi. Bu ders U. H. G.’lilerle işlenecekti.
Her yer kar içindeydi. Bu yüzden herkes kalın eşofmanlarını giyinip
bahçeye çıktı. Bahçe bu haliyle daha güzeldi.
Adam:
—Bu dersimizde kartopu savaşını öğreneceğiz… dedi. Serkan
araya girdi.
—Zaten biliyoruz. Taş alacağız, çevresini karla sarıp çok sert
hale getireceğiz, sonrada var gücümüzle atacağız, dedi ve sırıttı.
—Demek öyle, dedi adam ve yerden aldığı karlarla bir kartopu
yaptı. Sonra kartopuna “Serkan’a” dedi. Kartopu adamın elinden
havaya fırladı. Geri geri uçtu. Serkan gülmeye başladı.
—Bana ha! Ayarları bozuk olmalı, yeterince kar koydunuz mu?
Ama kartopu hızlanarak Serkan’a yaklaştı ve Serkan’ın yüzünün
ortasına çarpıp dağıldı. Serkan eliyle yüzündeki karları sildi.
—Bu gerçektende harikaymış, en azından atmak için
yorulmuyorsun, dedi.
Adam onları serbest bıraktı. Herkes kartopu yapmakla meşguldü.
Serkan önüne 10 kadar kartopu yığmıştı. Hepsine baktı. “Öykü’ye”
dedi. Bütün kartopları Öykü’nün orasına burasına çarpıp dağılıyordu.
Öykü’nün her yeri kar olmuştu. Öykü “Serkan’a” dedi ve yapmış
olduğu bütün kartoplarını ona gönderdi. Serkan kartoplarının
hızından yere yığıldı. Ekin kartopu yapmayı beceremiyordu.
Düşündü ve yerdeki karlara seslendi: “Serkan’a” Bütün karlar
havaya kalkıp Serkan’a doğru ilerledi. Serkan’ı yere serdiler. Serkan
karların arasından kalktı.
—BÖYLE OLMAYACAK! BİZİM BİRLİK OLMAMIZ
GEREK. BİZİ BÜTÜN DERSLERDE GEÇEN GICIK U. H.
G.’LİLERE KARŞI BİRLEŞMELİYİZ. KARLAR, ESKİ
48
YERLERİNE! dedi. Karlar düzgünce yere dağıldı. Sonra bütün sınıf
U. H. G.’lilere kartopu atmaya başladı.
Serkan:
—O karları üstüme kim yığdı bir bulsam onu geberteceğim, Allah
bilir Öykü yapmıştır, diyerek homurdanıyordu. Dersin sonuna doğru
U. H. G.’lilerde onlara uyup bütün karları U. maz H. G.’lilere
göndermeye başlamıştı. Hatta bir grup U. H. G.’li Öykü’yü sıkıştırıp
üzerine kar fırlatıyordu.
Serkan:
—Heyt
lan!
Yalnız
mı
buldunuz?
ÖYKÜ’YÜ
SIKIŞTIRANLARA! dedi. Karlar onların üzerine yığıldı. Serkan
Öykü’yü elinden tutup kaldırdı.
—Hayatını kurtardım. Sanırım bana bir borcun var, dedi ve o
sırada Serkan’ın tam ensesine gelen kartopunu Öykü tuttu.
—Ödedim bile, dedi ve Serkan’dan uzaklaştı.
Beden dersi bittiğinde herkes kar içindeydi ve ıslanmıştı. Çok
kötü ıslandıkları için hemen yatakhanelerine gittiler ve giysilerini
değiştirip yemekhaneye girdiler. U. maz H. G.’li herkes U.H.G.’li
öğrencilerle konuşuyordu. Bu kartopu savaşının harikalığından
bahsediyorlardı. Sarışın mavi gözlü bir kız çok açık bir şekilde
Serkan’a asılıyor, onu etkilemeye çalışıyordu.
—Son darbeyi sen yapmasaydın kesinlikle yeniliyordunuz ama o
son darbeyle berabere kaldık, dedi kız.
—Ben öyleyimdir işte, zaten savaşta çoğu hamleyi ben yaptım.
Güçlü olmak zor iş…
Kızlar Serkan’ın yanından geçiyorlardı. Öykü kıkırdamaya başladı.
Ama bunu içinden geldiği için yapmadığı belli oluyordu.
Asiye:
—Vay be! Serkan’ında taliplisi çıktı. Hani yakışıklı çocuk ama
benden uzak dursun. Yani o kötü ben iyi, olmaz ki canım… dedi.
Asiye oturmuş Serkan’la dalga geçiyordu. Serkan onlara bakıyordu.
Kız dikkati kendi üzerine çekmek için Serkan’ın önüne geçiyordu.
Serkan kıza “hoşça kal” deyip yanlarına geldi. Sinirli bir şekilde
Asiye’ye baktı.
—Asiye sen gerçekten iğrenç birisin! Tamam, biraz kabayım ama
kötü değilim, taşım öyle göstermiş olsa bile ben kötü değilim. E – en
azından birinin yüzüne baka baka hakaret etmiyorum, dedi. Asiye de
ona öfkeyle baktı.
49
—Ya Öykü’ye söylediklerin? Kızlara özelliklede Öykü’ye nasıl
davrandığını hepimiz biliyoruz.
—Biz Öykü’yle şakalaşıyoruz. Ama rahatsız oluyorsa bana
söyler, bende bir daha yapmam tamam mı? Göreceksin, benim
senden daha iyi kalpli olduğum ortaya çıkacak, o zaman bunları
söylediğine pişman olacaksın! dedi ve hızla oradan uzaklaştı.
Öykü:
—Biz gerçektende şaka olsun diye yapıyorduk, dedi. Asiye onu
hiç önemsemedi.
—Biliyorum, ama bu oğlan gerçektende kötü biri, dedi. Ama öyle
olmadığını o da biliyordu.
—Böyle yapmana gerek yoktu, çocuğun kalbini kırdın, dedi
Nehir.
—Bence de yapmamalıydın, dedi Ekin. Seden öfkeyle Asiye’ye
bakıyordu.
—Onun sana hiç zararı olmamıştı, ondan özür dilemelisin! dedi.
Asiye:
—Çok istiyorsanız onun peşinden gidin tamam mı? O pislik için
bana söylediklerinizi biraz düşünün, dedi. Bir anda yanına rengârenk
güvercini geldi ve ona bir kâğıt getirdi. Asiye kâğıdı aldı ve sessizce
okudu.
—Beni merak ederseniz ki Serkan’ı düşündüğünüzden onu da
yapamazsınız ya, ben Aslan’ın yanına gitmek zorundayım, dedi ve
gitti.
Öykü:
—Bahse girerim ceza almıştır. Ona gerçekten kızdım, Serkan iyi
biri, dedi.
Seden:
—Onunla konuşmaya gidelim mi? En azından Asiye gibi
düşünmediğimizi bilsin, dedi.
—Bu o kadarda kolay değil. Kesin yatakhaneye gitmiştir. Kızlar
oğlanların, oğlanlarda kızların yatakhanesine giremez.
—Bu kuralı bozabiliriz, kimse fark etmez.
—Sen öyle san. Onların kapısına dokunduğumuzda kapı yok
oluyor ve biz başka bir yere ışınlanıyoruz, dedi Öykü. Ama onu
birine çağırtabilirlerdi. Bu yüzden yatakhanelerine gittiler. Onlar
kapıya geldiğinde dışarı bir oğlan çıkıyordu.
Öykü:
—Serkan’ı çağırabilir misin? dedi. Oğlan kapıyı kapattı.
50
—Serkan’ın şu anda görmek istediği son kişi sizlersiniz. İçeride
tek başına oturuyor, Ama istiyorsanız içeri girin, tabi
başarabilirseniz, dedi ve gülerek uzaklaştı. Kendi yatakhanelerine
girdiler.
—Ona güvercin gönderebiliriz, dedi Nehir ve güvercinini eline
aldı. Öykü kalemiyle bir kâğıda:
Biz Asiye’ye katılmıyoruz ve senin gerçekten iyi biri olduğunu
düşünüyoruz. Şakaların rahatsız etmiyor aksine hoşumuza gidiyor.
Seninle konuşmak istiyoruz. Yatakhanenden çıkarsan görüşürüz.
Hemen bize cevap yaz.
Seden- Ekin- Nehir- Öykü
yazdı ve güvercine kâğıdı bağlayıp güvercini aşağıya attı. Güvercin
hemen aşağıdaki camdan içeri girdi. Birkaç dakika sonrada aynı
şekilde geri geldi.
Kapıda bekliyorum
yazıyordu. Hızlıca kapıdan dışarı çıktılar. Serkan merdivenin altında
bekliyordu. Gözlerinin çevresi hafif kızarmıştı ve çok masum
görünüyordu.
—Asiye yok değil mi? dedi. Kızlar kafalarını “evet” anlamında
salladılar.
—O nerede? dedi.
Öykü:
—Büyük ihtimal ceza aldı, Aslan’ın yanında, dedi.
—O zaman yemekhaneye gidelim, dedi. Serkan normal halinden
çok farklıydı. Yemekhaneye gelip oturdular.
—Benim kötü olmadığımı düşündüğünüzden emin misiniz? dedi
Serkan.
—Elbette! diye patladılar.
—O zaman size bir şey gösterebilirim, dedi ve cebinden taşını
çıkardı. Taş lacivert değildi, çok açık bir gök mavisiydi.
—Bunu Asiye’ye ve hocaya göstermeye can atıyorum, dedi ve
taşı cebine attı. Yavaş yavaş eski haline dönüyor, şaka yapıyordu.
Ama bazen de ölüm suskunluğunu yaşatıyordu.
Akşamleyin yatakhanelerine dönmüşlerdi. Asiye geldi. Üstü başı
berbattı. Onlarla konuşmadı ve yatağına girdi. Yatağına girdikten
sonrada etrafını duvarlarla çevreletip oda haline getirdi. Öykü ona
şaşkın şaşkın baktı.
—Yarın çok pişman olacak, dedi ve yattılar. Kartopunun
yorgunluğundan hemen uyudular.
51
Ertesi gün Asiye kahvaltıyı Asım ve Murat’la yaptı. İlk ders Burç
dersiydi. Kadın tahtaya taşlarla ve taşların özellikleriyle ilgili yeni
bilgiler yazıyordu.
Serkan:
—Hocam benim taşıma garip bir şey oldu, dedi.
—Acaba siyaha mı dönüştü? dedi Asiye ve kıkırdadı. Kadın
yavaşça Serkan’a yaklaştı.
—Ne oldu evladım?
—Taşıma bakar mısınız? Dün lacivertti bugün ise…
Taşı kadının önüne doğru kaldırdı. Taş çok açık bir gök mavisi
olmuştu. Kadın hem şaşırmış hem de korkmuş bir şekilde taşa
bakıyordu.
U. H. G.’li bir kız:
—Bu işte bir numara var hocam, taşına bir şeyler yapmıştır,
boyamıştır, ne bileyim işte ondan böyle bir şeyi beklerim, dedi.
—Evet, ona katılıyorum, dedi Asiye. Ama kadın taşı incelemiş
ve bunun doğal olduğunu söylemişti.
—Bir günde insan nasıl bu kadar çabuk değişir? dedi kız ısrarla.
—Bir gün mü? Kızım 1 saatin hatta 1 dakikanın insanı
değiştirdiği zamanlar gelir, bu imkânsız değil.
—Hocam bu haliyle kırmızı renkli taştan daha mı iyi oluyor?
dedi Serkan.
—Elbette kırmızıdan iyi, kırmızı kötülüğü seçebilir ama bir mavi
her zaman koruyucudur…
—Ne?
—Evladım, tam zamanını bilmiyorum ama bu okulu bitirene
kadar olan bir sürede çok derin bir yara alacaksın ve bu yara
hayatının sonuna kadar peşini bırakmayacak, seni çok zor yıllar
bekliyor. Bence sürekli baştan okula başla ve ölümünü geciktir, dedi.
Şimdi Serkan da şaşırmıştı.
Dersler normal şekilde ilerliyordu. Asiye sonunda Serkan’ın iyi
biri olduğunu, kendisinin hata yaptığını kabul etti ve barıştılar.
Herkes gibi Serkan’a da tuhaf gelen Burç hocalarının konuşmasıydı.
Sonunda kadının bir deli olduğuna karar kıldılar. O günkü hayal
dersinden sonra hayal öğretmenleri onları toplantı odasına götürdü.
Hocaları onları oturttuktan sonra:
52
—Diğer okullara olan geziler başladı. Siz 2 ay sonra
gideceksiniz, dedi. Herkesten onaylamayan sesler geliyordu.
—Merak etmeyin gideceksiniz, ama diğer bölümlerin hayal
güçlerini geliştirmek için ilk önce Zengin U. H. G.’lileri
gönderiyoruz. Yarın onlar gidecek yerlerine diğer okulların
öğrencileri gelecek. Onlar istedikleri bölümde kalacaklar, umarım
çoğunluğu burada kalır, hepinizin düzgün olmasını istiyorum, dedi
ve konuşmasını bitirdi.
Serkan:
—Sorun yok hocam, bizim takımdaki oğlanlar daha yakışıklı,
kızlarda daha güzel. Kesinlikle bizi seçerler, dedi ve güldü. Kadın
öfkeyle onlara baktı.
—Güzel ya da yakışıklı olmanız önemli değil, karakterli olun
karakterli! diye bağırdı ve onları yatakhanelerine postaladı.
53
54
BEŞİNCİ BÖLÜM
VÂRİS
Sabahleyin kahvaltı yapmak için yemekhaneye indiler. Yemeğin
tam ortasında Aslan yanında bronz tenli sevimli bir oğlanla geldi.
Herkesin yemeğini bırakmasını sağladıktan sonra:
—Sizi biriyle tanıştırmak istiyorum, bu Asaf, yeni karşılama
görevlisi. Yeni gelen öğrencileri ve diğer okulun öğrencilerini o
getirecek, onlara okulu o gezdirecek. Onu arayan olursa benimle
birlikte kalıyor, kendisi yeni mezunlarımızdandır, eski görevine
yeniden getirildi, dedi. Asaf kızardı. Birkaç dakika için çevreye baktı
sonra Aslan’la birlikte gitti. Bugün öğrenciler gelene kadar kimsenin
dersi yoktu. Zengin U. H. G.’li öğrenciler Aslan ve Asaf’la birlikte
gittiler. Birkaç dakika sonra Aslan ve Asaf’ın yanında 100 kadar
öğrenci gelmişti. Önde kızlar vardı ve hepside pembe giyinmişti,
oğlanların da öyle olmasını bekliyorlardı ama onlar mavi giyinmişti.
Çok kibirli ve havalı görünüyorlardı. Çin okulundan gelen öğrenciler
onlara küçümser edayla bakıyorlardı. Murat hafifçe gülümsedi.
Kızlara fısıldayarak:
—Şunların havasına bakar mısınız? Bunları bu şekilde gören
onların bizden uzun olduğunu sanacak. Ne var ki onlardan en az 10
cm. yukarıda olduğumuz kesin, dedi. Herkes güldü. Aslan
öğrencilerine derslerine gitmelerini söyledi. Onlar öyle yaparken
Asaf öğrencilere okulu gezdirdi.
İlk dersleri bitmişti ki kapıda Asım ile Murat’ı gördüler. Ne
olduğunu öğrenmek için yanlarına gittiklerinde Asım ve Murat onları
çekiştirerek bahçeye sonrada ormana götürdü.
Nehir:
—Ormandaki ağaçlar yer değiştiriyor, kaybolacağız, hem bizi
nereye götürüyorsunuz? dedi. Ama çok geçmeden bu sorunun
cevabını aldılar. Aslan’ın çiftliğinin önüne gelmişlerdi. Asaf
yanlarına geldi.
55
—Yeni gelen öğrencileri merak ediyorsanız gidenlerden boş
kalan yerlere gittiler. Milyarlarca insandan sadece 100 kişi gelmiş.
Bizden nefret ediyorlar.
—Doğru, atalarımızı anlayamıyorum, onlarda ne buluyorlarsa?
Bence hepsi aynı ve çirkin, ama biz onun için gelmedik, dedi Asım.
—Aslan içeride yanına götüreyim mi? dedi.
—Kızlar sizi biriyle tanıştırayım, Assayf, ben karşılama görevini
ondan devralmıştım. Ne haber Assayf? dedi Asım.
—Kızlar bende size onu tanıştırayım, kendisinin adı Astım. Ne
haber Astım?
—Eh iyilik. Kızlar bir şeyi öğrenmek ister misiniz? dedi Asım.
Asiye:
—Neyi öğrenecekmişiz? Hem dersimiz birazdan başlar, dedi.
—Bu bilgi gerçekten ilginizi çekecek, Assayf sen görevini
kimden devraldın? dedi Murat ve sırıttı.
—Aslında bunu söylememem gerekiyor ama bilen zaten biliyor,
Aslan’dan aldım, dedi.
Kızlar ağzı açık ona bakakalmışlardı.
—Aslan mı? Şu anda içeride olan Aslan mı?
—Evet, o Aslan. Aslan eskiden nasıldı bilseniz şaşarsınız. O ve
arkadaşı çok yaramazlarmış. Birkaç defa denize girmeye
kalkarlarken yakalanmışlar, daha bir sürü şey, dedi Asım.
—Öğretmen olunca biraz uslandı ama hâlâ işler çeviriyor. Onu
bir keresinde denizin önünde beklerken gördüm, birini bekliyor
gibiydi, dedi Murat. Ama korkmuş bir halde yanlarına Aslan’ın
geldiğini görünce sustu.
—Asaf, yeni öğrenciler geliyor, bir zahmet görevini yerine getir,
sonra buraya gel ve beni bekle, dedi. Asaf’ın gitmesini izledikten
sonra onlara döndü.
—Dersinize geciktiğinizin farkında mısınız? dedi. Asiye bir çığlık
attı.
—Dersimiz Düşünme dersiydi. Kadın bana gıcık oluyor, şimdi ne
yapacağız? dedi. Aslan gülümsedi.
—Sizi buraya şu 4’ler getirdi değil mi? Bu durumda siz
suçsuzsunuz ama onlarla buraya gelmemeliydiniz. Yine de sizi
kurtarıyorum. Öğretmeninize benimle cezada olduğunuzu yazıp
göndereceğim. Sizde burada oturacaksınız - Asım ve Murat’ın
hareketlendiğini görünce - Asım, Murat sizde, diye ekledi. Onları
56
içeriye aldı. Odaya bir anda koltuklar gelmişti. Herkes oturduktan
sonra:
—Benim biraz işim var, geldiğimde burada olun, sizinle
konuşmam gerek, dedi Aslan ve gitti.
Murat:
—Gördünüz mü? Konuşmalarımızı duydu ve birazdan beynimizi
başka bir şeyle değiştirecek. Biz Asım’la kendimizi koruruz da sizi
bilemiycem, dedi.
Asiye:
—Abartıyorsunuz, bir şey konuşacak işte, dedi.
—Of ya, sizinle gelmemeliydik, dedi Ekin.
—Pekâlâ, bir şeyler yapabiliriz. Biz 6 kişiyiz, o ise tek, dedi
Seden hevesle.
Nehir:
—Saçmalamaya devam edin, çok komik oluyor, dedi ve güldü.
Aralarında tek konuşmayan Asım’dı. Bir şeylerden endişeleniyor
gibiydi. Birkaç dakika sonra Asaf geldi. O da onlarla saçmalamaya
başladı. Aslan geldi.
—Sizin konuşmalarınızı duyduğumu söylemek istiyorum. Doğru,
Asaf görevi benden aldı ama bazı söyledikleriniz yanlış. Örneğin,
akşamları denizin kenarında birini beklemiyorum, sadece
yürüyorum, yorulunca da bir taşa oturuyorum, eğer onu bekleme
sayıyorsanız. Ayrıca arkadaşımla sürekli denizin kenarında
yakalanmadık, bir kere öyle oldu. Biz geceleri çarşıya ya da ne
bileyim kalede girmemizi istemedikleri yerlere girerdik, macera
olsun diye, dedi. Bunu söylerken yüzünde garip bir ifade belirdi.
Hem üzgün hem de korkmuş görünüyordu.
—Neyse, şu anda yaptığım tek iş okulla ilgili ki bunu diğer
öğretmenlerinizde biliyor, dedi. Herkes ona tuhaf tuhaf bakıyordu.
—Yeni gelen öğrencileri sınav yapacağız, bu yüzden
gidebilirsiniz, Asım, Asaf ve Murat’a söylüyorum; küçük öğrencileri
kandırmayın, dedi ve çiftlikten çıktı. Diğerleri de onunla çıktı.
Aslan’dan farklı bir yöne gidip yeterince uzaklaştıklarında Asım:
—Yalan söyledi. Onu denizin kenarında beklerken bende
gördüm. İnsan 3–4 saat boyunca denizin önünde dinlenmez.
Kitaplıkta bir kitap okumuştum. Denizde kötülüğü seçen insanların
yaşadığı yazılıydı. Bence Aslan onların kendisini götürmesini
bekliyor. Adam iyi ama ne bileyim işte, dedi ve omuz silkti.
Asiye hayranlıkla:
57
—Gerçekten öyle bir kitap var mı? dedi.
—Elbette var.
—O zaman öğrenciler seçilirken içeride o kitabı okuyalım, en
azından emin oluruz.
—Şanslıyız ki arkadaşlar bir kere cezamı kitaplıkta geçirmiştim,
dedi Murat.
Ormandan çıktıklarında Öykü yanlarına geldi.
—Siz ne yaptınız? Aslan kâğıt gönderdi. Onun odasındaki
eşyaları çalmaya kalkmışsınız. Kadın ne kadar söylendi bir bilsen!
Bu yüzden siz bu seçmeyi izleyemeyeceksiniz. Kitaplıktan dışarı
çıkmama cezası verildi, dedi. Ama bu haber onları sevindirdi.
Herkesin sevinç çığlıkları içinde kaleye girip kitaplığa gittiler.
Oturduktan sonra Asım bir kitap getirdi ve okumaya başladı:
—“…Denizdeki insanların tehdidi hâlâ üzerimizdeydi...........
Denizden insanlar çıktı ve içerideki dehşet açığa çıktı. Pek çok
öğretmenin yanı sıra birçok öğrencide öldü. Savaş kaybedilirken
öğrencimiz Aslan garip bir değiştirme ile denizdeki insanları
durdurdu, onların liderlerini öldürdü. Onun vârisi gelene ve onları
yok edene kadar tehlikede sayılırız........”
—Onlara katılmak istiyorsa neden onları durdurup liderlerini
öldürsün ki? dedi Ekin.
—Neden olacak? Şüpheyi üzerinden atmak için.
—Ama oraya katılırsa onları zayıflattığı için onu da öldürürler,
dedi Nehir.
—Bilmiyorum, dediğim gibi, bu çok derin bir konu, bunu bu
kadar bilgiyle de çözemeyiz, dedi Asım.
—Ne demek tehlikede sayılırız? Gayet güvenli bir yerde
olduğumuzu sanıyordum, dedi Asiye.
—Onu o kadar önemli bulmadım ama bu vâris kim? dedi Asım.
—Demek hayatta kalmamız o kadar önemli değil, sadece vâris
önemli, saçmalıyorsun, dedi Asiye.
Vârisin kim olduğunu araştırdılar ama bulamadılar. Şu bir
gerçekti ki eskiden bir şeyler olmuştu ve Aslan bunun izlerini şimdi
de taşıyordu. Sevinç çığlıkları yükseldi. Öğrenciler seçilmişti.
Onlarda yatakhanelerine akıllarında birçok soruyla gittiler.
* * *
58
Dersler normal seyirinde devam ediyordu. Ama hâlâ vârisin kim
olduğunu ve Aslan’ın ne yapmaya çalıştığını merak ediyorlardı.
Hafta sonları toplanıp vârisin kim olduğu hakkında konuşuyor,
kendilerince araştırma yapıyorlardı. Ama hiçbir sonuca ulaşamamış
bir adım ileri gidememişlerdi. Asım ders aralarında hocaları bu
konuda meşgul ediyordu. Vârisin ne durumda olduğunu en çok
merak eden kişi Asım’dı. Bu yüzden onu her daim araştırıyordu.
Bir gün toplanıp kitaplığa gidiyorlardı. Artık bunu araştırmaktan
sıkılan Asiye:
—Neden bunu sürekli araştırıyoruz? Hiçbir şey bulamıyoruz ki,
dedi. Asım onun bu soruyu sormasından hiç hoşlanmıyordu.
—Eğer araştırmak istemiyorsan gidebilirsin, kimse seni zorla
burada tutmuyor!
—Kim olduğunu Aslan’ın ne çevirdiğini bende merak ediyorum,
ama kaç defa araştırdık, bir şey bulamadık, hem içim dışım vâris
oldu. Aslan’ın kötü bir şey yapmadığından eminim ama onun
yanında olup bütün sırlarını öğrenebilirim, diye ekledi çabucak
Asım’ın yüzündeki ifadeyi görünce.
—Pekâlâ, ama kendini bu işe fazla kaptırma, dedi Asım. Asiye
ona “bunu diyen sen misin?” dercesine baktı.
—Tamam, dedi Asiye ve Asım arkasına dönünce yanlış yolda
olduklarını ve bu işi hiç doğru bulmadığını belli eden bir bakış atıp
uzaklaştı. Asım Asiye’nin gidişini izledi. Sonra onlara dönüp:
—İstiyorsanız sizde gidebilirsiniz. Bu garip bir şey, biliyorum,
sizde onun gibi boşuna uğraştığımı düşünüyorsunuz. Ama bu vârisi
bulmak benim için çok önemli, sizi zorlayacak değilim, gerçekten
araştırmak zorunda değilsiniz, şimdi benimle gelmek isteyen var mı?
dedi usulca. Murat Asım’a şöyle bir baktı.
—Her zaman yanında olacağımı biliyorsun, ama biraz ara verelim,
hem bugün Hamide’yle konuşmam gereken bir şey var, dedi hafif
kızararak. Sonra Asım’ın omzuna vurup uzaklaştı. Asım kızlara
baktı.
—Siz? dedi cevabını bildiğini sandığı bir soruyu sorarak. Nehir
güldü.
—Sorduğun soruya bak!
Ekin:
—Tabiî ki senin yanındayız, dedi.
Seden:
59
—Söyle bakalım, bu vârisi neden bu kadar merak ediyorsun? dedi
ve gülümsedi. Asım ona sevgiyle baktı.
—Madem yanımdasınız size söyleyebilirim, komik gelecek ama bu
vâris bana çok tanıdık ve yakın geliyor sanki-sanki onun başı çok
büyük bir dertteymiş de onu ben kurtarabilecekmişim gibi geliyor,
dedi.
—İşin garibi bize de öyle geliyor, dedi Seden. Asım şimdi Seden’e
minnet duyarcasına baktı. Kitaplığa konuşarak gidiyorlardı.
Karşılarına Burç öğretmenleri çıktı. Asım’ı görünce gözlerini
devirdi. Asım ve kızlar onun yanına gittiler.
Asım:
—Hocam siz geleceği görme yetisine sahip misiniz? dedi.
—Değilim desem de soru sormaya devam edeceksin. Hadi sor
bakalım, dedi. Asım çok mutlu bir yüz ifadesiyle:
—Efendim, Aslan, onu birkaç defa denizin önünde beklerken
gördüm, acaba neden bütün vaktini orada geçiriyor? Denizdeki
insanların gelmesini istiyor ve onlara katılmayı düşünüyor olabilir
mi? dedi. Kadın somurttu.
—Bu saçmalık! Aslan asla ama asla denizdekilere katılmaz! Bunu
nereden çıkardınız?
—Sadece bir fikirdi. Peki, neden katılmayacağından eminsiniz?
—Neden olacak? Aslan onları durdurdu ve en yakın arkadaşını
onlar yüzünden kaybetti, dedi efkârla.
—Arkadaşını mı kaybetti? Ne oldu ki? dedi Asım. Gayet şaşırmış
duruyordu. Kadın çevresine baktı, kimsenin olmadığından emin
olunca:
—Savaş sırasında öldürüldü. Onu tanırdım, çok sevecen çok tatlı
biriydi. Onun öldüğüne hâlâ inanamıyorum. Çok iyi biriydi. Aslan’ın
yanından hiç ayrılmazdı, çok samimilerdi. Biraz yaramazlardı ama
okulun neşesiydiler. Aslan savaştan sonra onun ölüsünün denize
alındığını görmüş, neden olduğunu bilmiyoruz, ama o günden beri
Aslan eski Aslan değil. Size bunları anlattığıma inanamıyorum,
lütfen bu aramızda kalsın o zamanı gelince bunu size anlatır, dedi ve
iç çekti.
Asım hemen:
—Efendim peki vâris kim? dedi.
—İnan bana onu bende bilmiyorum ama Aslan onun çok iyi
korunduğunu söylüyor, dedi.
Nehir:
60
—Nasıl yani? Kırılmaz bir cam, dans eden lazerler falan mı? dedi.
—Yok, öyle şeyler değil Aslan kendisinin yanında olduğunda
vârisin güvende olacağını söylüyor…
—Ne demek, onun yanında güvende olabilir mi? dedi Asım.
—Herhalde onun yanında güvende olacak. Aslan o insanlarla
savaştı ve onları yendi, vâris gelene kadar vâris o sayılır,
bilemiyorum ama birini nasıl sürekli yanında tutabilirsin ki? Neyse
arkadaşlar bunlar aramızda kalsın benim işlerim var sonra görüşürüz,
dedi ve uzaklaştı.
Seden:
—Demek o yüzden sürekli denizin önünde duruyor. Eminim neden
o ölmeden onları durduramadım diye vicdan azabı çekiyordur. Ama
bu onun suçu değil ki, dedi.
Nehir:
—Kadının dediklerini anlayan var mı?
Ekin:
—Evet, vâris Aslan’ın yanındaymış ve güvendeymiş, ama kim
olduğunu bilemiyorum, dedi.
Asım durdu ve onların yüzüne baktı. Sessizce:
—Asaf, dedi.
—Ne?
—Asaf, o kişi Asaf. Okulu bitirir bitirmez öğrencileri getirme
görevine verildi ve Aslan’ın yanından hemen hemen hiç ayrılmıyor,
o kişi Asaf ve tahminimce vâris olduğunu ve tehlikede olduğunu
bilmiyor. Ona bunu söylemeliyiz, dedi.
—Bundan nasıl emin olabiliriz? Herhangi biri olabilir, Aslan
sevilen biri, herkesi yanında tutabilir, dedi Ekin.
—Kadın bile nasıl yaptığını anlamadı, o Asaf, bundan eminim,
bana güveniyorsunuz değil mi? dedi.
Seden hiç düşünmeden:
—Evet, dedi.
Asım heyecanla:
—O zaman gidip Asaf’a haber verelim, o Aslan’ın yanındadır,
onu yanımıza çağırıp bu durumu anlatabiliriz, dedi.
Hızlıca kaleden çıktılar, ormanın kenarında Asiye, Murat ve
Asaf’ı gördüler. Buna sevindiler. Hemen onların yanına gittiler.
Murat onları fark edince:
—Selam, Hamide’yi bulamadım, kız benden sürekli kaçıyor, dedi.
Asiye Asaf’ın arkasına hafif saklanarak:
61
—Ben Aslan’ın yanındaydım ama o dikkatini vermesi gereken
işleri olduğunu söyledi ve bizi gönderdi, değil mi Asaf? dedi. Asaf
şaşkınlıkla onlara baktı.
—Siz ne saçmalıyorsunuz? Aslan’ın yanına hiç gitmedik ki, Asım
bu ne demek istedi?
—Önemli bir şey değil, daha önemli bir şeyi sana söylemek
zorundayım, sen vârissin.
—Çok komik Asım, beni sıradan, ayaklarda çıkan variste yaptın
ya, söyleyecek söz bulamıyorum, dedi ve güldü.
—Yok, sen beni yanlış anladın, sen Aslan’ın vârisisin…
—Anladım, onun eskiden yaptığı işleri devraldım ve sende benim
varisim oluyorsun, Asım sen kafayı varislerle bozmuşsun, dedi ve
sıkkın bir şekilde güldü.
—Beni hiç dinlemiyorsun, başın belada…
—Asım saçmalamayı bırak! Aslan’ın da bir başkasının da vârisi
yok, şimdi git derslerine çalış, diye bağırdı ve ormana doğru yürüdü.
Asım Asaf’a onu yiyecek gibi baktı. Sonra Asaf yere yığıldı ve
acıyla bağırdı.
—Ben senin iyiliğin için uğraşıyorum, şu meşhur savaşta Aslan
vâristi şimdi onun vârisi sensin, seni korumak için seni bu göreve
getirdi. O yüzden kendine dikkat et, bir dahaki savaşta bize lazım
olacaksın, dedi Asım. Asaf ona kızmıştı. Ayağa kalktı.
—Demek senin koruman bu! “Savaşta bize lazımsın, savaşta bize
lazımsın” Savaşı hiç görmedin, o savaş sırasında bende oradaydım, o
zaman vâris olmadığım ortaya çıktı. O savaşta neler yitirdik
bilmiyorsun, dedi ve tekrar ormana doğru yol aldı. Asım düşünerek
yerdeki çimleri uzattı ve Asaf’ın çevresine doladı. Asaf yerden
havaya kalkmıştı. O da düşünerek ormandaki ağaçların dallarını
Asım’a doğru saldırttı. Asım ağaçların dallarından kurtulmaya
çalışırken Asaf çimlerden kurtuldu.
Murat:
—Yandık! Kavga edecekler, onları ayıralım dallar gözümüzü
çıkartmadan, yoksa olan bize olacak, dedi ve Asım’ı kolundan tutup
geriye çekti, bu sırada Asaf Asım’a ağaçların dallarından birini
gönderdi. Asım ağacı paramparça etti.
Murat:
—Biri bana yardım edecek mi? diye bağırdı.
Ekin ve Seden ona yardıma gitti. Asım sürekli debelendiğinden
Seden onu tuttu.
62
—Beni bırakın, ona gerçeği anlatmaya çalışıyorum, diye bağırdı
Asım.
—Yönteminin harikalığından bahsetmeden edemeyeceğim, dedi
Murat. Asım ikisinden de kurtulmaya çalıştı. Ama bunu başaramadı.
Çünkü Seden onu düşünerek hareketsiz bırakmıştı. Ekin Asaf’ı
durdurmakta güçlük çekiyordu, Asaf ondan iriydi ve güçlüydü. Nehir
ve Asiye yardıma gittiler. Şimdi Asım’ın yanında Asaf ta deli gibi
bağırıyordu.
—Bırakın beni yoksa çok kötü olur! dedi ve kızlar aniden ellerini
onun üzerinden çektiler çünkü Asaf kendi ısısını artırmıştı ve
kızların eli yanmıştı.
—SİZ NE YAPTIĞINIZI SANIYORSUNUZ? ORMAN
MAHVOLMUŞ! diye bağırdı Aslan. Asım ve Asaf hareket etmeyi
bıraktı, bu yüzden kızlar ve Murat onları bıraktı. Aslan onlara
yaklaştı. Herkes onları izliyordu. Çevredekilerden bazıları onlara
gülüyordu, bazıları ise şaşırmıştı.
Aslan:
—Ne oldu, neden kavga ediyordunuz? dedi. Asaf:
—Hiçbir nedeni yok, dedi kızararak. Asım öfkeyle onlara
bakıyordu.
—Demek öylesine, sırf canınız sıkıldığı için kavga ediyordunuz,
güzel! O zaman esaslı bir ceza hak ediyorsunuz. Asım, Seden ve
Murat okulun bütün yemeklerini siz yapacaksınız, belki bir işe
yararsınız, düşünmek yok!
—Ama bu haksızlık! Biz onları ayırıyorduk, dedi Seden.
—O kadar başarılıydınız ki kavga başlamadan bitti, itiraz yok!
—Yargısız infaz gibisi yok, dedi Murat.
—Asaf, Asiye, Nehir ve Ekin gidip ağaç dikeceksiniz.
—Onların görevi bizimkinden basit, dedi Murat. Aslan ona kızgın
kızgın bakınca Murat sustu. Aslan herkesi görevinin başına gönderdi.
Asım, Murat ve Seden kaleye girip mutfağa gittiler. Mutfakta
çalışanlar onları görünce çok sevindi.
Aşçı:
—Harikasın Aslan, harikasın. Bizde dinlenmek istiyorduk, aslında
çok yorulmuyoruz, ama düşün düşün bir hal olduk, dedi ve önlüğünü
Asım’ın eline verip gülerek çıktı. Aslan diğerlerinden yemekleri
düşünülerek yapılmaya çalışınca patlamalara yol açmasını sağlaması
63
için yardım istedi. Bu işi yaptıktan sonrada gittiler ve kocaman
mutfakta sadece üç kişi kaldı.
Murat:
—Abicim yine yaptın yapacağını! Ben demiştim değil mi, bunlar
kavga ediyor, kabak bize patlayacak diye?
—Kapa çeneni! Ben onun için uğraşıyordum, dedi Asım.
—Eminim öyledir, çocuğa ne yaptın da öyle kıvrandı?
—Haa, hava onu bıçak gibi kesti, o kadar onun dışında bir şey
yapmadım.
—Tabi, çimlerle onun bedenini sarıp havaya kaldırdın, ağaçlara
zarar verdin… v.s, v.s. Ne yaptın ki, sadece ceza aldık! dedi. Asım
güldü. Seden eline yiyecekleri aldı.
—Biliyor musunuz? Ben nefretle yemek yaptığımda yemeklerin
tadı çok güzel olur, bugün okul bayram edecek, dedi. Murat eline
soğanları aldı.
—Şuna bak! Kız gibi yemek yapıyorum, soğanlar çok acıymış,
daha soyarken gözlerim yandı, dedi Murat. Asım haşlanmış
patatesleri masaya koydu ve doğramaya başladı.
Murat:
—Acaba çevreciler ne ediyor? Onların bizim gibi gözleri
yanmıyordur eminim, dedi.
—Üf! Mızmızlanmayı kes artık! Tamam, ceza aldık ama bunu
layığıyla yapmalıyız, dedi Seden.
—Bu işi layığıyla yapmak mı? Bu cezayı sadece Asım almalıydı,
kavga eden oydu.
—Biraz daha kavga edip yeni bir ceza almayı istiyorsunuz galiba,
dedi Asım.
—Diyene bak!
—Asım’la uğraşmayı bırak!
—Sana ne be? O benim arkadaşım, severim de onunla
tartışırımda, dedi Murat ve Asım’a sarıldı.
—Bu soğanlar beni öldürecek, Seden domatesleri bırak da bana
yardım et, dedi Murat. Asım tebessümle güldü.
—En azından kimlerin her zaman yanımda olacağını biliyorum,
dedi.
Asiye, Asaf, Ekin ve Nehir ormanın derinliklerine doğru gittiler.
Sonra ormanın dışına çıktılar. Kale uzaktan küçücük görünüyordu.
Yanlarında ağaçlarla gelmek işkence olmuştu.
64
Asiye:
—Sevinin ki bu okuldayız, düşünerek 2 dakikada işimizi
bitireceğiz, dedi neşeyle.
Asaf:
—Sen öyle san, bu ağaçlar hareket ediyor. Düşünerek bir şey
yaptırmaya kalkınca bunu yapana saldırırlar, dedi somurtarak.
Ağaçlar için çukur kazıyorlardı, ama hareket eden bir ağaç için ne
kadar kazmaları gerektiğini bilmiyorlardı.
Ekin küreğini toprağa sapladı ve ona dayanıp:
—Neden vâris olmadığını düşünüyorsun? dedi. Asiye ve Nehir
ilgiyle konuşmayı dinlemeye başladılar. Asaf somurttu.
—Birde sizinle uğraşmayayım. Ben vâris falan değilim.
—Kanıtlayabilir misin?
—Ya sen?
—Sayılır, Burç öğretmeni vârisin Aslan’ın koruması altında
olduğunu ve onu yanından ayırmadığını söyledi, düşündük ve senden
başka onun yanından ayrılmayan yok.
—Yanından ayrılmıyorum öyle mi? Şu anda aramızda Aslan’ı
gören var mı?
—Yok, ama burada güvende olabilirsin elbette.
—Bak, saçmalıyorsun! dedi Asaf.
Asiye:
—Neden vârisim demedin ki? Öyle deseydin ceza almayacaktık,
dedi.
—Siz kafayı benimle bozmuşsunuz!
—Vâris olmadığını kanıtla ki sana inanalım.
—Pekâlâ, ben olamam çünkü ben Arap’ım.
—Gerçekten mi? İnanamıyorum, dedi Asiye. Asaf Asiye’ye baktı
ve kafasını eğdi.
—Ne olmuş Arap isen? Yine de vâris olabilirsin.
—Olamam! Vâris kimin vârisi ise ona benzemelidir. Aslan bir
Türk, ben ise Arap’ım.
—Pekâlâ, buraya neden geldin, okulun sana yetmedi mi? dedi
Asiye. Hepsi ona sinirle baktı ama Asaf anlatmaya devam etti.
—Ben orada okuyordum, düşüncelerimiz uyuşmuyordu, bu
yüzden beni 3. sınıftayken okuldan attılar. Bende ilk gezide buraya
gelmiştim ve burada bana iyi davranılmıştı. O yüzden buraya geldim.
Bir insan okuldan atıldığında önüne iki seçenek konur, 1- Dünyaya
geri dönmek, 2- Başka bir okula gitmek. Ben 2. sini seçtim. Okul
65
burada farklı düşüncelerin bulunabileceğini söyledi ve beni buraya
aldı. Uzun süre Uyum sınıfını okudum sonra okulu bitirdim ve
buradayım. Aslan ile bu vâris safsatası konusunda konuştuk, bunun
uydurma olduğunu söylüyor…
Asaf gökyüzüne baktı. Bir damla aşağı düştü.
Asaf:
—Hemen ormana girin! diye bağırdı. Kızlar onun ne demek
istediğini anlamamışlardı, ama kısa sürede anladılar. Kalenin
yanındaki deniz kabarmış üzerlerine doğru geliyordu. Ormana
yöneldiler. Ağaçlar hareket etmeye başlamış ve ince bir çizgi halinde
sıralanmışlardı.
—İşimiz bitti, diye inledi Nehir. Birden toprak onları havaya
fırlattı ve ormanın içine attı. Sonra gördükleri tek şey ağaçlar ve
havada uçuşan topraklardı. Asiye ayağa kalktı ve ağaçlara yöneldi.
Ama ağaçlar o kadar bir birine geçmişti ki aradan ince bir çubuk bile
geçemezdi.
Nehir:
—Bu da neyin nesi? Burada tsunami olacağını bilmiyordum,
dedi.
—O tsunami değildi. Yağmur yağınca deniz kabarır ve böyle
taşar, söylentiye göre denizdeki insanlar çıkıp etrafa dağılırlar ve
gördüklerini aralarına katar ya da öldürürlermiş. Bir gece uyku
tutmamıştı, dışarıyı izleyeyim dedim ve camın önüne gittim, yağmur
yağmaya başladı ve deniz kabardı, her taraf deniz oldu. Denizden
simsiyah giyinmiş 100 kadar kişi çıktı. Çevrelerine bakındılar, sanki
bizi göremiyor gibiydiler. Bir tanesi korkunç bir şekilde bağırdı,
sonra denizin içine geri girdiler ve sular çekildi, ilginç değil mi?
—Daha çok korkunç, dedi Asiye ve ağaçların kapattığı suya
baktı.
Asaf:
—Hadi Aslan’ın yanına gidelim, o size vâris meselesinin ne kadar
saçma olduğunu anlatır. Onunla bu konuda konuşmuştuk, bana böyle
bir şeyin olmadığını söylemişti. Eminim size de bunu söyleyecektir,
dedi. Ormanın içlerine doğru hareket ettiler, ağaçlar hareket ettikleri
için Aslan’ın çiftliğine gitmek zor olmuştu. Sonunda Aslan’ın
çiftliğine gittiler. İçeriyi gezdiler ama içeride kimse yoktu.
—Eee, nerede bu adam? dedi Ekin.
—Kaleye gitmiştir, buradan oraya bir geçiş var, dedi Asaf.
Asiye:
66
—O zaman bizde kaleye gidelim, dedi heyecanla.
—Bu imkânsız, bunun bir şifresi var, mecburen burada
bekleyeceğiz, dedi Asaf. Asiye suratını astı.
—Bende merak etmiştim zaten, ne halt etmeye okulu korumayıp
bu eski küskü çiftlik bozuntusu korunuyor diye… dedi ve
konuşmasını bitiremeden içeri Aslan girdi. Yüzü kül rengi olmuştu.
Onlara baktı.
—Hepiniz iyisiniz değil mi?
—Evet, Aslan bunlar vâris safsatasının gerçek olduğunu
söylüyorlar, istersen onlara yanıldıklarını söyle, dedi Asaf neşeyle.
Aslan yorgun bir halde oturdu.
—Siz görevinizi daha yerine getirmediniz, onu bitirdikten sonra
konuşuruz, öbür türlü konuşmaktan iş yapamazsınız, hadi şimdi
çiftliğin önüne ağaç dikin, dedi ve kafasını ellerinin arasına gömdü.
Biraz diretecek gibi oldular ama Aslan onları dinlemediği için
mecburen ormana çıktılar.
Asım, Murat ve Seden mutfakta yemek yapmaya devam ediyordu.
Murat ofladı.
—Burası çok sıcak oldu, dedi ve cama yöneldi sonra donup kaldı
ve eliyle onları yanına çağırdı. Asım ve Seden camdan dışarı
baktılar.
—Bu da ne? Suyun altında kalmışız, bu ne demek oluyor? dedi
Murat soran gözlerle Asım’a baktı.
Asım hemen:
—Denizden insanlar çıktı, dedi. Seden ona şaşkınlıkla baktı.
—Biz buradayken okula girip herkesi öldürmüş olmasınlar, dedi
Murat.
Seden:
—Ekin, Nehir, Asiye ve Asaf bahçedeydi, dedi somurtarak.
Asım:
—Asaf onları koruyabilir, o vâris, farklı bir özelliği olmak
zorunda… dedi.
Murat Asım’ı kolundan kavradı. Asım kendini camdan atıp onlarla
savaşmaya gidecek gibi duruyordu. Ne kadar camın açılması için
gereken kulp yok olmuş olsa bile bunu yapacak gibi görünüyordu.
Mutfak kapısı açıldı. İçeri mutfakta çalışan aşçı girdi.
—Merak etmeyin çocuklar, herkes sağlam, ama işinizi hemen
bitirmeniz gerekiyor, birazdan yemek vakti gelir, birde işiniz bitince
67
Aslan’ın çiftliğine gideceksiniz, dedi ve onları izlemeye başladı.
Onlar hızlıca işlerini bitirdikten sonra aşçı onları aşağı katlara
götürdü. Asım ve Murat’ın tatilde sohbet bölümünde iken onları
götürdükleri su dolu odaya girdiler. Şimdi su yoktu ortalıkta. Şimdi
aşağıya inen merdivenler ve karşıda iki kapı vardı. Aşçı onları
sağdaki kapıya götürdü ve içinden geçirdi. Karşılarına iki kapı daha
çıktı. Bu kapıların üzerinde yazılar yazıyordu. Birinde Dünya
diğerinde Çiftlik yazıyordu. Çiftlik yazan kapıdan içeri girdiler.
Kendilerini Aslan’ın odasında buldular.
Aşçı:
—Onları getirdiğime göre benim işim bitti demek oluyor, izninle,
dedi ve kapıdan çıkıp ortalıktan kayboldu. Asım’ın yüzünde garip bir
ifade vardı.
Aslan:
—Arkadaşlarınız cezasını bitirince sizinle konuşacağım bir konu
var, dedi ve onları oturttu.
Asaf ağaç dikerken bir yandan da söylenip duruyordu.
—Hep böyle yapıyor, ne sorsam cevap vermiyor. Benden niye bu
kadar saklıyor anlamıyorum, acaba Asım’ın dediği gibi vâris
benimde ondan mı?
—İyi attın hani! Sabahtan beri “Ben Arap’ım, ben vâris olamam”
diyordun, şimdi ne oldu? Zaten senin yüzünden ceza aldık, dedi
Asiye. Diktiği bir ağaç hızla uzaklaşıp denizin olduğu yöne gitti.
Ekin:
—Asaf, sen “hep böyle yapıyor, bana söylemiyor” derken ne
demek istedin?
—Ne mi? O savaş sırasında bende oradaydım, savaşın başında
yaralandım ve hastaneye kaldırıldım. Uyandığımda yanımdaki
yatakta Aslan oturuyordu, savaş bitmişti. Aslan ağlamaya başladı.
Nedenini sordum, savaşı durdurup karşı tarafın liderini öldürdüğünü
söylediler. Ona ağlıyormuş. Saçmalık! O savaş sırasında en yakın
arkadaşı öldü, nasıl olduğunu anlatmıyor…
—Bunu sana anlatmasını beklememelisin, sonuçta bunu
anlatırken üzülmez mi? dedi Ekin.
—Ama bir şeyler söyleyebilir, ben de onun en samimi
arkadaşlarından biriyim... dedi. Aslan çiftliğin kapısından çıkıp
onları içeri çağırdı. İçeri girdiler. Asaf Asım’ı görünce şaşırdı.
Aslan hepsini oturttuktan sonra:
68
—Neden kavga ettiğinizi biliyorum, Asaf’ın laf arasında
söylediği bir sözden bunu anladım. Asaf daha yeni “vâris
safsatasının olmadığından şunlara bahset” dedi. Kusura bakma Asaf,
ama vâris diye bir şey gerçekten var, dedi.
—Ama bana vârisin olmadığını söylemiştin, dedi Asaf.
—Biliyorum, o zamanlar gençtim, tecrübem yoktu. Vârisin
olmadığını söylersem bu işin biteceğine inandım, ama onlar zaten
vârisin var olduğunu biliyor, neden vârisi biz bilmeyelim ki? Uzun
zamandır bunu söylemeyi istiyordum, ama ne bileyim işte
söyleyemedim, vâris gerçekten var, dedi sıkkın bir sesle. Asaf
çekinerek Asım’a baktı. Asım düşünüyordu.
Asaf:
—Peki, vâris ben miyim? dedi çekinerek.
—Bunu kimseye söyleyemem, düşman onun kim olduğunu
bilmiyor, dedi Aslan.
Asım hevesle:
—Ama Burç Öğretmeni bize vârisin senin yanında olduğunu ve
bu yüzdende güvende olduğunu söyledi. Sizin yanınızdan Asaf hiç
ayrılmıyor sayılır, dedi.
—Benim yanımdan birçok kişi ayrılmıyor. Mesela Asiye, mesela
sen… Herhangi biri olabilir, bunu size söyleyip düşmanın bunu
öğrenmesini istemiyorum…
—Biz ispiyoncuya mı benziyoruz? Ben vârisi korumak istiyorum,
neden böyle bir şey yapayım? dedi Asım sinirle.
—Bir gün sizi yakalayıp bunu söylemezseniz sizi öldürecek
olsalar söylemez miydiniz, onlardan korkmaz mıydınız?
—Ben sadece Allah’tan korkarım, onun dışındaki her şey bana
vız gelir, bana bu kişiyi söyleyebilirsin, dedi Asım.
—Senin yapmayacağını biliyorum ama bir gün aranızdan biri
söyleyebilir, zamanı gelince öğreneceksiniz, şimdi kaleye dönelim,
yemek yeriz, dedi.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi:
—Mart ayını çok severim, ne güzel değil mi? Bir güneş açıyor,
bir yağmur yağıyor, dedi ve odasındaki kapıyı açıp Kale yazan
kapıdan gittiler. Sonra yemekhaneye inip yemek yediler.
Murat:
—Siz bayram edin yemeği biz yaptık, malımızı yeyip ölelim biraz
daha yemek istiyorum, deyip duruyor, kıs kıs gülüyordu. Asiye de
olanları unutmuş gibi davranıyordu. Onlar dışındaki herkes vârisin
69
kim olabileceğini düşünüyordu. Sanırım adamakıllı U.maz H. G.
özelliği gösteren kişiler Murat ve Asiye idi.
70
ALTINCI BÖLÜM
İNGİLİZ OKULU
Mart’ın ikinci haftası en çok istedikleri şey olmuştu; yarın
İngiltere’deki okula gideceklerdi. Bu yüzden heyecanlıydılar.
Sabahleyin uyanıp kahvaltı yaptılar. Asım ve Murat kahvaltıda
yanlarına geldi.
Asım:
—Eee, heyecanlı mısınız? İlk defa buradan ayrılacaksınız, ne
düşünüyorsunuz? dedi.
Seden:
—Bilmem, dedi ve yemeğine devam etti.
Murat:
—Orada size kötü davranırlarsa buraya gelin, biz onları hallederiz,
tabi bizi oraya alırlarsa, en son oraya gittiğimizde kavga çıkarmıştık,
dedi ve en güzel anısını hatırlamış gibi gülümsedi.
Serkan:
—Onları merak etmeyin, ben onları korurum, dedi ki Asiye lafa
karıştı.
—Bizim korumaya ihtiyacımız yok, kendi işimizi kendimiz
hallederiz…
—Olsun yine de bir oğlanla bir kız arasında farklar vardır.
—Erkekler belki güçlüdürler ama kızlar daha iyi düşünür.
—Bu saçmalık, ama madem sen istemiyorsun seni korumam.
—Sanki meraklısıydım, dedi Asiye. Aslan ve Asaf içeri girdi.
U.maz H. G.’nin 2. sınıf öğrencileri onlara yaklaştı. Onlarla birlikte
zindanlara doğru gittiler. Sonunda aşçının onları Aslan’ın çiftliğine
götürdüğü odaya gittiler, ama bu sefer soldaki kapıdan geçtiler ve
karşılarına binlerce kapı üst üste dizilmiş halde çıktı.
Gürbüz arkasına “Türkiye” yazan kapıya baktı ve:
—Bakın bizi ayrı tutmuşlar, dedi. Asaf:
71
—Diğer ülkelerden çıkarken de onların kapıları böyle ayrı
duruyor, diye açıkladı.
Aslan:
—Ben kapının dışında duracağım. Asaf onları götür ve diğer
öğrencileri getir, dedi ve kapıyı örtüp gitti.
Asaf:
—Hazır mısınız? dedi. Herkes kafasını salladı.
—Merak etmeyin, oranında buradan farkı yok, sadece insanlar
farklı, iyi anlaşmaya bakın ve eğlenin, bu günleri sonra
bulamazsınız, ‘İngiltere’, dedi. Yukarıda dizilmiş kapılardan bir
tanesi aşağıya indi ve önlerinde durdu. Asaf kapıyı açtı, karşılarına
buz mavisi renk giyinmiş bir yığın İngiliz öğrenci çıktı. Önlerinde
bir kız duruyordu. Gülümsedi.
—Asaf, bu göreve getirildiğini bilmiyordum, sizde kendi
ülkelerinden olmayanları önemli görevlere getirdiklerine göre önemli
adamınız yok, dedi. Asaf kızardı, başını öne eğdi. Kız çevresine
gülücükler saçarak bakıyordu.
—Bizim
kurallarımız
sizi
ilgilendirmez,
okulumuzu
gezebiliyorsunuz diye işlerimize karışma hakkına sahip değilsiniz,
dedi Ekin öne çıkarak. Kız Ekin’e onu yiyecek gibi bakıyordu.
Asaf Ekin’e baktı ve:
—Neyse biz işimizi yapalım, dedi.
Kız:
—Peki, aynı anda değişelim, dedi ve gülümsedi. İngilizler hızlıca
kapıdan geçip yanlarına gelirken karşıya geçmek imkânsızdı.
İngilizler azaldıktan sonra karşıya geçmeye başladılar. Ekin geçerken
kızlardan biri ona omuz attı. Ekin yinede yürümeye devam etti.
Herkes yerini değiştirince Asaf onlara umutsuzca baktı, gülümsedi
ve kapıyı örttü. Kızda kendi tarafındaki kapıyı örttükten sonra onları
bir adamın yanına götürdü. Adam onlarla konuşmaya başladı:
—Hepinize hoş geldiniz demek istiyorum, burada kendi
okulunuzdaki gibi rahat etmenizi umuyorum, bu yüzden ilk önce size
hangi odalarda kalacağınızı söylemeyi uygun buluyorum, tabi herkes
istediği bölümde kalabilir ama eğer bir sorun çıkarırsanız sizi, yani
sorun çıkaran kişiyi, misafir bölümümüzde konaklatmak zorunda
kalacağız. Umarım bu gerçekleşmez. Bizim bölümlerimiz üç
bölümden oluşur. Zeki Hayal, çok zeki kişilerin bulunduğu
bölümümüzdür. Arkadaşcıl Hayal, arkadaşlarına düşkün, insancıl,
sevecen olan insanlardan oluşur, genelde diğer ülkelerden gelenler
72
burayı tercih ederler. Saf Hayal, hayal kurmak neredeyse karakterleri
haline gelen, hayalsiz duramayan kişilerden oluşur. Eee, nerede
kalmayı düşünüyorsunuz? dedi. Çoğunluk misafir bölümünde
kalmayı seçti.
Serkan:
—Biz buraya yeni insanlarla tanışmak ve yeteneklerimizi
geliştirmek için geldik, kendimizi misafir odasına hapsedecek
değiliz, dedi. Öykü, Seden, Ekin, Nehir, Hamide, Ömür ve Gürbüz
ona katıldı.
—Peki, hangi bölümde kalmayı düşünüyorsunuz? dedi adam.
—Bilmem, dedi hepsi birlikte.
Yanlarında duran kız:
—Efendim, madem onlar karar veremiyorlar onları sınava tabi
tutalım, ne dersiniz? dedi.
—Hiçbir şekilde bir hayvanla karşı karşıya gelip onunla boğuşmak
istemiyorum, dedi Öykü sertçe.
—Ah, sizde öyle yapıyorlar değil mi? Biz onlara sorular sorar ona
göre sınav yaparız, dedi kız gülümseyerek.
—Bizde de o şekilde oluyor ama yeni gelenleri herkesin tanıması
için böyle bir şey yapılıyor, dedi Ekin.
Adam şöyle etrafa baktı:
—Bayağı iyi anlaşıyorsunuz. Neyse Elenour sen bizim sınav
kâğıtlarını getirirken misafirhanemize gidecekleri bırakıver, dedi ve
gülümsedi. Elenour odadan çıktı.
Adam gülümsedi:
—Sizinle tam tanıştık sayılmaz, ben James, bu okulun müdürü
benim, sizin okulun müdürü ile çok iyi anlaşırız…
—Bizim okulun müdürü mü var? dedi Serkan.
Öykü:
—Müdürsüz okul olur mu hiç? Mantıklı olsana, dedi.
—Ya ne bileyim, her şey farklı, müdürde olmaz dedim. Sahi
müdür kim?
—Çok komiksiniz, müdürünüzü de bilmiyorsunuz ya, neyse ben
Türkleri çok severim, eğer bir sorununuz, merak ettiğiniz bir şey
olursa bana gelin. Buradaki öğrencilerimizden bazıları size
düşmanca davranabilir, siz yinede kendiniz gibi olun, dedi.
—Bize İngiliz tarihini, coğrafyasını sormayacaksınız değil mi?
Çünkü ben kendi ülkemin tarihini bile pek bilmiyorum, hep bu
dersten çakmışımdır, dedi Gürbüz.
73
—Allah cezanı vere, sen ne biçim Türksün, dedi Hamide.
James:
—Merak etmeyin öyle sorular sormayacağız, dedi. Elenour içeri
girdi. Elinde 8 kâğıt vardı. Onları dağıttı. Herkes kalemlerini çıkardı
ve sorulara baktı. 3 soru sorulmuştu, biri bulmacaydı, diğeri “Biri
ile samimisiniz, bir gün onunla tartıştınız, sonra onun bir sorunu
olduğunu öğrendiniz, ne yapardınız?”, son soruda ise “Sizin çok
önem verdiğiniz bir hayaliniz var, ama kimse bunu önemsemiyor,
bunun için ne yapardınız?” diyordu. Herkes soruları cevaplamaya
başladı. Soruları bitirip kâğıtları James’e verdiler.
James kâğıtlara baktıktan sonra:
—Ömür, Ekin ve Serkan Z.H.’ye, Hamide, Seden ve Gürbüz
A.H.’ye, Nehir ve Öykü S.H.’ye gidiyor. Z.H.’dekiler hiç sorun
yaşamayacak, çünkü Elenour orada son sınıfta okuyor, öğrenmek
istediğiniz her şeyi ona sorabilirsiniz, dedi. Elenour gözlerini devirdi
ve onları yanına alıp gitti.
—İlk önce misafirhaneden arkadaşlarınızı alacağız, sonra S.H.’den
başlayıp okulu gezeceğiz, ben size hemen hemen her konuda
yardımcı olabilirim, o yüzden benimle anlaşmaya bakın, dedi. Onları
en üst kata götürdü. Misafirhanenin içine girdiler, oda ahşaptan
yapılmıştı. Diğer arkadaşlarını alıp yola koyuldular. Sonra Elenour
onları aşağı katlara götürdü, oradaki bir kapıdan girdiler ortada
kocaman bir boşluk vardı, çeşitli koltuklar aralıklı döşenmişti, aynı
kendi okullarındaki sohbet odasına benziyordu.
—Şu anda arkadaşlarımız dersteler, size okulu gezdirdikten sonra
yemek yemeye gideceğiz, o zaman sizi onlara takdim edeceğim.
Buraya gelmeyi hatırlayacağınızı düşünüyorum. Biz istediğimiz
bölümün bu odasına girebiliriz, sadece yatakların bulunduğu
bölmeye giremeyiz, dedi. Sonra onları çok geniş bir holden geçirdi
ve dar bir koridordaki bir kapıdan içeri soktu. Bu oda çok sevecen
duruyordu, koltuklar yumuşacık görünüyordu ve oda insanlara sanki
“bana gel” diyordu. Elenour burayı anlattıktan sonra çok ıssız bir
koridordan onları çok yukarılara çıkardı, çok karmaşık bir yoldu,
eskimiş gibi görünen bir kapının önünde durdular ve içeri girdiler.
İçerisi çok soğuk görünen bir odaydı. Her yerde belli arlıklarla
konulmuş tek kişilik koltuklar ve yanlarında küçük küçük masalar
vardı, bazı masaların üzeri kâğıt doluydu.
Elenour:
74
—Burası en karmaşık yerdir, buraya öyle hemencecik
gelemezsiniz, çok karışık bir yolu vardır, ben ilk senemde yolu anca
2 saatte bulmuştum, ama buraya öyle bir zekâyla geldiniz ki eminim
yolu hemen bulursunuz. Şimdi okul turuna başlayabiliriz, dedi ve
onlara okulu gezdirmeye başladı. Okul dışarıdan çok güzel
görünüyordu, çeşitli taşlardan, altından…v.s. değerli eşyalardan
süslenmiş mermer bir saraydı. Bahçe yemyeşildi, çeşitli çiçekler ve
ağaçlarla çok güzel görünüyordu. Bahçede bir süs havuzu vardı
çevresinde değişik aralıklarla dizilmiş beyaz renkli masalardan vardı,
bir kafe görünümündeydi. Okulun içi kendi okullarından pek farklı
değildi. Ama yemekhaneleri harikaydı. Bahçenin içi gibi bir
görünüm verilmişti, ışıklandırmalar yapılmıştı, ortada bir renk
havuzu vardı, bir lokantadaymışsın hissi veriyordu.
Elenour:
—Birazdan yemek yemeye başlarız, unutmayın artık sizde 1
haftalık olsa da bizim sınıf arkadaşlarımızdan sayılırsınız, siz
şuradaki ayrı masaya oturacaksınız…
—Neden? Biz niye sizden ayrı tutuluyoruz? dedi Hamide.
—Okulun kuralları bu, ilk gün orada yersiniz, herkes sizi tanısın
görsün diye, bir sorun mu var? dedi kızgınlıkla.
—Yok, güzelim yok, dedi Asiye. Kız ona nefretle baktı. Herkes
içeri gelmeye başlamıştı. Yerlerine otururken göz ucuyla onlara
bakıyorlar kendi aralarında fısıldaşıyorlardı. Herkes geldikten sonra
James geldi ve onların yanına oturdu.
Elenour:
—Arkadaşlar bunlar Türk okulundan gelen kişiler, onlara hoş
geldiniz demekten gurur duyuyorum, dedi ve yüzünü ekşitti. Bir
grup alkışlayıp ıslık çalarken bir grupta onlara kibirle bakıyordu.
Yemek yemeye başladılar. Yemekler çok güzel görünüyordu ama tek
bir sorunu vardı, hepsi domuz etindendi.
Ömür:
—Şey başka yiyeceğiniz yok mu? dedi çekinerek.
James:
—Neden sordunuz? dedi.
—Bunlar domuz etinden, bunu biz yiyemeyiz.
—Sana inanamıyorum Ömür, biz farklı bir okulda eğitildik,
bunları rahatlıkla istediğimiz yiyeceğe çevirebiliriz, bu kız saf ya,
nasıl oluyor da Zeki Hayal’e gitti anlamıyorum, bunu bile akıl
edemiyor, dedi Hamide.
75
James kıkırdadı ve:
—Sanırım bir ceza aldın Ham, dedi.
—Ham mı? Sana derler ham, ben yeterince olgunum, dedi ve
tavana baktı, gri yeşil bir güvercin ona doğru uçtu ve bacağındaki
kâğıdı ona uzattı. Hamide kâğıdı aldı ve okudu.
“Kardeşine yaptığın hakaretten dolayı İngiltere’den geldiğinde
ceza alman kararlaştırılmıştır”
—Onların başka işi yok mu? Burada da mı cezayı onlar veriyor?
1 haftalığına buranın öğrencisi olduğumuzu sanıyordum, dedi. James
ona güldü. Yemekleri yedikten sonra yatakhanelerine gitmek için
ayrıldılar. Seden, Hamide ve Gürbüz A.H.’ye gittiler.
Onlar içeri girdiğinde oğlanın biri:
—Sence hangi bölüme gitmişlerdir? diye soruyordu.
Arkadaşı ise güldü ve:
—Yıllardır bu okuldasın ama hâlâ diğer okullardan gelenlerin
topluca misafirhanede kaldıklarını unutuyorsun, aslında orayı
seçenlere okulumuzdan size bir hediye diyerek çok iğrenç bir hediye
vermek geliyor içimden, örneğin bir bomba…
—Ya da sadece bizim kontrol ettiğimiz bir yaratık…
—Lafınızı bölmek istemem ama her taraflarında çıbanlar çıkaran
bir içkiye ne dersiniz, daha iyi olmaz mı? dedi Gürbüz.
Hamide:
—Saçmalama! Bu çok basit onlara daha kötüsü lazım, biz adam
yiyecekmişiz gibi bizden kaçmalarının bedelini ödetecek bir şey
lazım, dedi.
—Beyinlerini süngere çevirmeye ne dersiniz? dedi Seden.
Oğlanlar sevinçle gülümsediler.
—Sanırım siz okula yeni başladınız.
—Evet, yeni başladık.
—Tanışalım ben Scoot bu da Matt, dedi gülümseyerek.
—Ben Gürbüz, bu Hamide bu da Seden, dedi Gürbüz. Oğlanların
yüzündeki gülümseme silindi.
—Siz Türksünüz, dedi Scoot.
—Harika! Normalde buraya kimseler gelmez, daha yeni verdiğiniz
fikirleri haftaya gelecek olan İrlandalılara kullanabiliriz, eğlenceli
olur, dedi Matt.
—Saf, haftaya bizde Norveç’e gidiyoruz unuttun mu?
76
—Ah evet unutmuşum, gelin şöyle oturalım, iyi ki buraya
geldiniz, burası çok eğlencelidir, kalıcı dostluklar edineceğinizi
garanti ederim.
—Ya edinemezsek? dedi Hamide.
—O zaman biz size 1 haftalığına tatile gelir orada arkadaş
ediniriz, dedi ve gülümsedi sonra onları orada tanıdıkları herkesle
tanıştırdılar. Herkes onlara çok iyi davranıyordu.
Nehir ve Öykü S.H.’ye gittiler. İçeri girer girmez bir grup onlara
yaklaştı ve:
—Siz Türkiye’den mi geliyorsunuz? dedi.
—Evet, neden sordunuz?
—Duyduğumuza göre oradaki denizden bir grup canavar çıkıp
önüne geleni öldürüyormuş, bu doğru mu? Arkadaşlarım bu konuda
çok hayalperest olduğumu düşünüyor.
—Gerçektende doğru düşünüyormuş, aşırı hayalcisin, dedi Öykü.
—Ama Öykü doğru kısımları da var, mesela denizden çıkıyorlar
ama önüne geleni değil kendilerine katılmayanı öldürüyorlar, dedi
Nehir.
—Onlarla hiç karşılaştınız mı?
—Sence karşılaşsam karşında durur muydum? Ama kıl payı
kurtuldum. Neyse ben Nehir.
—Bende Jane. Gelin bu konu hakkında arkadaşlarımızla güzel bir
hayal kurup onlardan nasıl kurtulacağınızı bulalım, hem
yardımımızda dokunur, dedi ve bir koltuğa kurulup 20 kadar kişiyle
hayal kurdular.
Ekin, Ömür ve Serkan o karmaşık yolu zoraki hatırlayarak Z.H.’ye
gittiler. İçeri girince tahmin ettikleri gibi soğuk bir karşılama oldu.
Yanlarına kimse yaklaşmadı.
Serkan:
—Arkadaşlar sanırım burada pek arkadaş edinemeyecek, kendi
kendimize 1 hafta geçireceğiz, şuna bakın oturup sohbet edilecek bir
koltuk bile yok, dedi ve 3 kişilik pofuduk bir koltuk ortaya çıkardı.
Oturdular.
Elenour yanlarına geldi:
—Bu yaptığınız bizim kurallarımıza aykırıdır, lütfen bu koltuğu
kaldırıp tekli koltuklara geçin, dedi.
Ekin:
77
—“Burada koltuk yapılmaz” diye bir yazı görmüyorum, dedi. Kız
hemen oraya bir tabela yaptı ve bu yazı yazıldı. Ekin kıza öfkeyle
baktı.
—Sorun yaratma Ekin, biz bir yolunu buluruz, dedi Serkan.
Koltuğu yok ettikten sonra tekli koltukları yan yana getirdi ve
oturdu.
—Bunu yapmak da yasak değildir umarım. Bu arada Elenour,
merak ettiğim bazı şeyler var, bayağı uzun sürecek bir konu, aramıza
katılır mısın? dedi Serkan. Elenour isteksizce yanlarına bir sandalye
çekip oturdu.
—Öncelikle sizinle dillerimiz farklı olduğu halde neden
anlaşabiliyoruz, yani iletişim sorunu neden çıkmıyor?
—Çünkü burada düşünülerek herkes birbirinin konuştuğunu
anlıyor, biz sizin konuştuğunuzu İngilizce, sizde bizim
konuştuğumuzu Türkçe olarak duyuyorsunuz, bu yüzden
anlaşıyoruz.
—Peki, biz kimlerle derse gireceğiz? dedi Ömür.
—Size okulumuz ayrı ders verecek, ama sizi bilgilendirmek için
bende sizinle derse gireceğim, başka sorunuz var mı?
—Evet, niye bize düşmanca davranıyorsun? dedi Serkan.
—Size düşmanca davranmıyorum, kimse benim davranışlarımı
sorgulayamaz!
—Seni sorgulamıyorum, sadece bize bazen çok kötü
davranıyorsun, bizim bir hatamız varsa söyle de düzeltelim.
—Hatanız falan yok, ama fazla üzerime geliyorsunuz ve ben bunu
hiç sevmem!
—Anlıyorum, şey biz buraya yabancıyız, her zaman birbirimizle
görüşebiliriz, ama sizlerle bunu yapamayız, diyorum ki
arkadaşlarınla buraya gelip bizimle sohbet etsen bizim için daha iyi
olur, dedi Serkan.
Elenour çevresine bakındı:
—Arkadaşlarım ders çalışıyorlar, ben sizinle sohbet edip
derslerime çalışabilirim, onları ikna edersem birlikte geliriz, dedi ve
bir masanın etrafına dizilmiş kız- erkek karışık bir grubun yanına
gitti onlara bir şey dedi ve yanlarına elinde birkaç defter ve kitapla
geldi ve dersine çalışmaya başladı.
* * *
78
Sabahleyin uyandılar. Ömür ve Ekin yataklarından kalkıp herkesin
bulunduğu odaya gittiler. Serkan tek başına oturuyordu ve sıkılmış
gibi duruyordu. Onun yanına gittiler. Serkan kafasını kaldırdı ve
baktı.
—İyi ki ikiniz birliktesiniz, benimle konuşan bile olmadı, böyle
giderse misafirhaneye gideceğim, dedi. Konuşarak yemekhaneye
gittiler. Diğerleri de oradaydı. Ama onlar kendilerince bir grup
oluşturmuşlardı. Onlara şöyle bir baktılar.
—En iyisi onlara katılalım, dedi Serkan.
—Boş versene! Hiç onlarla uğraşamam, ablam şimdi arkadaş
bulamadık diye bizimle uğraşır, dedi Ömür ve boş bir masaya
kuruldu. Onu yalnız bırakmamak için onunla oturdular. İnsanlar
yerlerine oturdular. Yemekten sonra Elenour yanlarına geldi.
—Hadi sizi dersinize götüreceğim, dedi ve onları masadan
kaldırdı. Uzun bir yoldan gittikten sonra seralara benzeyen bir yere
geldiler. Elenour onları bırakıp gitti. Şimdi tek başlarına kalmışlardı.
Hamide:
—Sizi yemekhanede tek başınıza otururken gördüm. Hayrola
kimseyle tanışmadınız mı? dedi gülerek. Herkes orada yaşadıklarını
anlatıyordu.
Serkan:
—Gerçekten yarın misafirhanede uyanacağım, dedi bitkin bir
halde.
—Affedersin ama “arkadaş edinmeye geldik” diyen sen değil
miydin? dedi Ekin.
—Doğru. Zor bir işle başbaşayız, ama pes etmek yok, devam
edicem, dedi. İçeriye garip bir adam girdi. Çok yakışıklıydı ama çok
ürkünçtü de. Yaklaştı, ortalığa sandalye ve masalar çıkardı.
—Ben buranın Burç hocasıyım. Şimdi taşlarınızı ortaya çıkarın,
dedi ve kendi masasına bir saksı ve taş koydu. Taşı gri renkteydi.
—Bizim okulumuzda taşlar bu saksıdan çıkar, bir bitki gibi onu
yetiştirir kendi özelliklerimizi aşılarız. Sizin okulda böyle
yapılmadığını biliyorum, siz onların özelliklerini bulmaya
çalışıyorsunuz, fakat hepinizin taşları farklı renk ve özellikte olduğu
için bulamıyorsunuz, dedi ve alaycı bir şekilde gülümsedi. Uzun süre
ders anlattıktan sonra onları serbest bıraktı.
Bahçeye gittiler ve beyaz masalara oturdular.
Serkan:
79
—Buradan nefret ediyorum, ne zaman geri döneceğiz? dedi. Ama
biliyorlardı ki daha 4 günleri vardı.
—Şafak 4, az kaldı. Buradan daha kötüsünü de görmüştüm, dedi
Ekin.
—Heey, orada oturan salak Türk! Burayı kötü mü görüyorsun?
Gel sana daha kötüsünü göstereyim, dedi biri ve onlara küfür etmeye
başladı. Serkan ayağa kalktı ve ona bağırmaya başladı. Sonra onlara
dönüp:
—Sorun çıkarmaya başladık, kesin yarın misafirhanede
uyanacağım, dedi. Ama diğerleri uslanmıyordu. Tek tek herkesle
uğraşıyorlardı. Yanlarına Matt geldi.
—Şunları boş verin, bunlar bizim yüz karalarımız, gelin bizimle
oturun, en azından bizde onlarla uğraşırız, dedi. Tam gidiyorlardı ki
içlerinden biri Ekin ile dalga geçmeye başladı. Ekin sinirle onlara
baktı. Çevresinde bir rüzgâr dalgası oluşmaya başladı.
Seden:
—Boş ver onları, saçını savur git, dedi.
—Haklısın, dedi Ekin ve saçını savurup arkasını döndü.
Çevresindeki herkes yere yığılmıştı.
Matt:
—O ne fırtınasıydı? Buralarda da olacağını bilmiyordum, dedi.
Serkan:
—Mümkünse Ekin bir daha saçlarını savurma çünkü olan bize
oluyor, dedi. Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Matt ve
arkadaşlarının yanına oturdular. Hepsi ile tanıştıktan sonra harıl harıl
konuşmaya başladılar. Scoot Öykü ile uğraşıp duruyordu, bundan ise
en fazla Serkan rahatsız oluyordu. Öykü iki elini birleştirdi, gözlerini
kapayıp derin nefes aldı ve ellerini açtı. Ellerinin arasından su
fışkırıyordu. Ellerinin şeklini değiştirip suyu dans ettirmeye başladı.
Serkan:
—Vay canına! Bir anda susadım, ama su tuzlu mu bilmiyorum,
dedi ve kıkırdadı. Öykü ellerini birleştirdi ve yan yana açtı, elindeki
sular bütün hızıyla Serkan’a doğru hareket etti ve Serkan’a çarpıp
dağıldı. Öykü gülümsedi. Serkan sinirlenip ayağa fırladı ve uzaklaştı.
—Ne oldu ya? dedi Ömür. Ama kimse cevap vermedi.
Matt:
—Bu günü tarihe yazmak lazım, bir Türk bizimle uğraşmak
yerine kendi arkadaşlarıyla uğraştı, dedi ve asa tarzı bir şey çıkardı.
Nehir:
80
—Siz düşünmek yerine asa mı kullanıyorsunuz? Ama o zaman
asayı kaybedince bir şey yapamazsınız, dedi.
—Bizde bunu düşünüp asa yapmadık bu bizim kalemlerimizi
koyduğumuz kutu, dedi ve kutuyu açıp içinden kalemini çıkardı ve
bir şeyler yazdı.
Öykü:
—Sizler çok tuhafsınız, yani diğerleri gibi değilsiniz, dedi.
—Herhalde! Onlar Arkadaşçıl, dedi Gürbüz.
Scoot:
—Gerçekten biz farklıyız, örneğin taş olayı, Zekiler hep
mantığını kullanıp taşın özelliğini bulmaya çalışır, Saflar hep hayal
kurarak düşünürler, biz ise arkadaşlarımızın ayağının altına taşımızı
koyup kaydırır sonrada taşlar arasındaki farkı buluruz. Yani biz hep
böyleyiz, dedi ve güldü. Scott konuşup duruyordu. Ekin bundan
rahatsız oldu ve onlarla vedalaşıp yanlarından ayrıldı. Serkan’a ne
olduğunu merak etmişti, bu çocuk nerede olabilirdi? Birden aklına
onun bugün en çok kullandığı laf geldi: Böyle giderse yarın
misafirhanede uyanacağım. Onun misafirhanede olması fikri aklına
geldi ve oraya gitti. Serkan orada değildi ama Asiye tek başına
oturmuş elindeki bir şeyle konuşur gibiydi.
Ekin:
—Hayrola Yalnız Kovboy, burada tek başına ne yapıyorsun?
dedi. Asiye hemen elindeki şeyi sakladı.
—Hiiç.
—O elindeki şeyde ne?
—Hiiç.
—O zaman neden bir hiçle konuşuyordun?
—Ben kimseyle konuşmuyordum.
—Son zamanlarda bizden iyice uzaklaştığının farkında mısın?
Hiç aramıza katılmıyorsun, dedi Ekin.
—Katılanları da gördük, ne değişiyor ki, hep aynı sıkıcı şeyler,
dedi ve elindeki şeyi cebine attı.
—Madem öyle diyorsun öyle olsun, bu arada Serkan’ı gördün
mü?
—Hayır, hatırlatayım o Zeki Hayal bölümünde kalıyor, dedi ve
sustu. Ekin Asiye’ye şöyle bir baktı.
—Peki öyleyse, dedi ve uzaklaştı, belli bir mesafeye gelince
durdu ve Asiye’ye baktı, o, elindeki şeyle konuşmaya devam
ediyordu. Ekin Zekilerin kaldığı odaya gitti. Odada birkaç kişi vardı
81
ama Serkan onların arasında değildi. Belki erkeklerin
yatakhanesindedir, diye düşündü ve kendini Serkan’a dönüştürdü ve
erkekler yatakhanesine girdi. Orada da Serkan yoktu. Geldiği yere
geri gitti. Elenour’a baktı, orada tek başına oturmuş ders çalışıyordu.
Onun yanına gitti ve:
—Elenour, Serkan’ı gördün mü? dedi. Elenour kafasını kaldırdı
ve alaycı bir gülümsemeyle:
—Benimle dalga mı geçiyorsun Serkan? dedi ve işine devam etti.
Ekin Serkan’ın görünümünde olduğunu hatırladı ve kendi haline geri
döndü. Elenour ağzı açık ona baktı.
—Buna sizde izin veriyorlar mı yani? Ama bu bizde yasak! dedi.
Ekin:
—Bizde yasak değil, onu bırak da Serkan’ı gördün mü? dedi.
—Hayır, ama onu rahatlıkla bulabiliriz, dedi ve bir makineyi
cebinden çıkardı.
—Bu, okuldaki herkesi gösterir, dedi ve bu makineye Serkan
yazdı. İki tane Serkan bulmuştu, biri misafirhanede diğeri ise buraya
çok yakın olan bir yerdeydi.
Elenour:
—Hangisine gitmeyi düşünüyorsun? dedi.
—Daha yeni misafirhaneden geldim, orada kimse yoktu, dedi
Ekin.
—Tamam, ama oraya da bir bak derim, dedi ve ilgisizce kitabına
gömüldü.
Ekin oradan uzaklaşıp Serkan’ın bulunduğu yere gitti.
Gerçektende Serkan oraya büzülmüş oturuyordu, ona yaklaştı ve o
da onun gibi oturdu.
—İyi misin? Birden çekip gittin, önemli bir şey mi oldu? dedi
Ekin. Serkan suratıyla bir şey olmadığını belli etti.
—Konuşmak mı istemiyorsun?
—Hayır.
—Hadi gel buradan gidelim başka yerde konuşalım…
—Bir şey konuşulacaksa burası en iyi yer.
—Öykü’ye neden kızdın?
—Cevap almadan rahat bırakmayacaksın değil mi? dedi Serkan
ve ayağa kalkıp uzaklaştı, ama fazla uzağa gidemedi. Yukarıdan
aşağıya duvarlar düştü ve her yanı kapladı.
—Sanırım gitmek yok, dedi ve kalktığı yere gelip geri oturdu. Bu
seferde onun çekildiği yerlere duvarlar inmeye başladı.
82
—Böyle giderse üzerimize de inecekler, hep yanınızda taşlarınızı
taşıyın derlerdi, bakalım işe yarayacak mı? dedi ve arka cebindeki
taşı çıkarıp önüne koydu. Taş yine lacivert olmuştu.
—Taşın yeniden mi bu hale geldi? dedi Ekin
—Evet, ama bunu Asiye’ye söyleme, yoksa benimle uğraşıp
durur.
—Tamam, buradan nasıl kurtulacağımız hakkında fikrin var mı?
dedi. Serkan “yok” anlamında işaret etti.
—O zaman buradan biri bizi kurtarana kadar boş boş mu
oturacağız?
—Ne yapmamızı öneriyorsun? dedi Serkan sinirle.
—Konuşabiliriz.
—Tamam, sorduğum sorulara cevap ver diyorsun, Öykü’ye
aşığım ama o ilgisiz, memnun oldun mu?
—Hayır, memnun olmadım. Bence yanılıyorsun, o da senden
hoşlanıyordur.
—Kanıtlayabilir misin?
—Hayır, ya sen?
—Evet, kanıtlayabilirim. Geldikten birkaç hafta sonra o ilgimi
çekmeye başladı, ona çıkma teklifi ettim, kabul etti…
—Bak kabul etmiş, seni sevmese kabul etmezdi, demek her
zaman ona mektup gönderen ve Asiye’nin de hoşlandığı kişi sendin,
bu inanılmaz…
—Hayır değildim. O beni kabul etti diye çok sevinmiştim. Yılbaşı
günü derslere başlandığında ona bir mektup geldi, ben onu uzaktan
izliyordum, o beni fark etmedi ve kimden geldiği sorulunca
“sevgilim” dedi…
—Sanırım tarihleri karıştırmışım, o olay sen gelmeden önce
olmuştu.
—Şok oldum, ben ona mektup göndermemiştim ve böyle
diyordu. Asiye mektubu okudu ve jet hızıyla uzaklaştı…
—İnan bana hep öyle yapar.
—Biraz susar mısın?
—Tamam, sustum, dedi Ekin ve onu dinlemeye devam etti.
—Öykü’nün yanına gittim, duyduklarımı anlattım, ama o bir şey
demedi, sonra mektubu alayım dedim, izin vermedi ve ayrılmamız
gerektiğini söyledi. O günden beri de hep benimle uğraşıyor. Ne
zaman gerçeği anlatacak bilmiyorum, dedi ve bir of çekti.
—Madem sevgilisi vardı niye senin teklifini kabul etti?
83
—Ah bir anlasam! Bu anlattıklarımı kimseye anlatmayacaksın
değil mi?
—Tabiî ki, hadi gel gidelim, Öykü ile konuşacaklarım var, dedi
Ekin ve ayağa kalktı ama ilerleyemedi, görünmez bir duvar onu
engelliyordu. Geri çekildi, Serkan’ın taşını koyduğu yerden lacivert
bir ışık dalgası yükseldi.
—Vay canına! Bu da ne? dedi Ekin.
—Kimseye söylemeyeceğini sanıyordum, Öykü’ye bile.
—Ona anlatacağımı söylemedim, sadece sevgilisinin kim
olduğunu öğrenmeye çalışacağım.
—Bana söylemediğini sana mı söyleyecek? Bunu düşünmene
bile inanamıyorum.
Ekin tekrar lacivert ışıktan geçmeye çalıştı ama bir türlü
geçemiyordu.
—Of Serkan! Yardım ette şuradan bir geçeyim!
—Senin geçemediğin yerden benim geçmemi nasıl bekliyorsun?
Gel sende taşını koy ve bekle.
—Harikasın! dedi Ekin ve yerine geri oturdu. Yapacak başka bir
şeyi yoktu. Taşını cebinden çıkardı ve Serkan’ın taşının yanına
koydu. Taştan ilk önce pembe bir ışık yayıldı, sonra Ekin’in taşı
laciverde dönüştü.
Serkan:
—Taşların bu şekilde değişebildiğini bilmiyordum, dedi. Ekin
şaşkınlıkla taşı oradan aldı. Taş eski rengine döndü.
—Bu ne biçim bir şey ya? dedi Ekin mızıldanarak.
—Taşını oraya tekrar koysana, yine olacak mı görelim.
Ekin taşını aynı yere koydu ve yine aynı şey oldu. Ekin ayağa
kalktı.
—İçimdeki ses şimdi buradan geçebileceğimizi söylüyor,
deneyelim mi? dedi ve umutsuzca Serkan’a baktı. Serkan kafasını
salladı.
—Üç deyince, bir, iki ve üç…
İkisi birlikte ışıktan geçtiler. Serkan taşını eline aldı. Ekin’in taşı
yine pembe oldu.
—Gerçekten işe yaradı ama sadece alanımız genişledi, dedi
Serkan ve gülümsedi. Ekin sinirle taşını aldı ama taş elinden kayıp
duvarın dibine yuvarlandı ve duvarın altına gelince durdu.
—Bu ne demek oluyor? dedi Serkan.
84
—Bilmem, dedi Ekin ve taşını almak için elini uzatınca eli
duvarın öbür tarafına geçti.
—Sanırım buradan geçebileceğimiz anlamına geliyor, dedi.
Serkan Ekin’in yanına geldi ve birlikte duvarı geçtiler hızla oradan
uzaklaşıp Zekilerin odasına gelince Serkan:
—Gerçekten ilginçti, her şeyi taşlar yardımıyla yapabildik,
gerçekten çok ilginçti, dedi soluklanarak.
—Haklısın okulumuza gidince ilk işim Burç hocasına bunu
sormak olacak, dedi ve içeri girdiler. Elenour kapının önündeki bir
koltuğa oturmuştu, onlar gelince ayağa kalktı.
—Onu bulmuşsun, ne yapıyordun bakalım? Herkesi seferber
ettin, dedi.
—Hiiç, biraz yorgunum yatıp uyumak istiyorum, Ekin Öykü’den
öğrenebilirsen öğren tamam mı?
—Tamam, dedi Ekin ve Serkan erkeklerin odasına girdi. Ekin de
yatağına gitmek için adım atmıştı ki Elenour onu durdurdu.
—Gerçekten başkalarının vücudunu almak sizde serbest mi,
yoksa okulunuzdan uzak olduğun için mi yaptın?
—Kaç kere diyeceğim, serbest. Ders olarak göstermişlerdi,
becerebileceğimi sanmıyordum ama yapabildim. Sizde neden yasak?
—Bilmem ama tahminimce düşmanlarımızın kullanmaması,
onların kötülüğüne alet olmamamız için yapılmış olabilir, dedi
gururla ve ekledi.
—Sizin orada kötülüğü seçenlerin sayısı çok olmalıdır, bunu
yapabildiğinize göre kalbinize kötülük giriyordur ve bunu uzaktan
seyrediyorsunuzdur, dedi küçümseyerek.
—Bilmem hiç gidip onları sayıp oranlamadım, ama şunu bil; bir
kimsenin kalbine kötülük sonradan girmez, insanların içinde iyilikle
birlikte o hep vardır, kimi iyiliği kimi ise kötülüğü kullanır, dedi ve
yatağına yattı.
Ertesi gün kahvaltıdan sonra derslerini işlediler, dersler bittikten
sonra Asiye onlara katıldı ama İngilizlerin onunla uğraşması üzerine
onlarla kavgaya girip bir kaçını yaraladığı için James’in odasına
götürüldü ve onlar onun burada yapamayacağını anlayıp onu
Türkiye’ye gönderdiler ve bir daha İngiltere’ye adım atmayacağına
karar verdiler.
85
Ekin Öykü’ye kardeşlerinden ayrı sorarsa cevabı alamayacağını
biliyordu. Bu yüzden kardeşleriyle birlikte Öykü’nün yanına oturup
konuşmaya başladı:
—Yanlış hatırlamıyorsam Öykü senin bir sevgilin vardı. Epeydir
ondan mektup gelmiyor, ona bir şey mi oldu yoksa?
Seden:
—Merak ettim, yakışıklı mı bari? Gerçi Asiye de ona âşık
olduğuna göre yakışıklı olmalı, dedi.
Nehir:
—Amaan, şu insanlar aşkta ne bulur anlamıyorum, dedi. Öykü
şöyle bir onlara baktı.
—Hadi ama, dedi Ekin.
—Okulumuzu yok etmek için planlanan gizli bir örgüt olsa ve
bunu başarmak üzere olsalar, kendilerine katılmayanları
öldüreceklerini söyleseler ne yapardınız? dedi Öykü. Üçü de ona
şaşkın şaşkın baktı.
—Bunun konumuzla ne ilgisi var? dedi Seden.
—Boş verin! Sadece cevap verin, teker teker, dedi.
Ekin biraz durduktan sonra:
—Onları yok edecek gizli bir örgütte ben kurarım ve onları yok
etmek için her şeyi yaparım, dedi.
—Ya yalnız kalırsan? Sevdiğin kişiler karşı tarafta olursa?
—O zamanda ilk önce onları uyarır eğer orada kalmaya
direnirlerse onlarla da savaşırım.
—Sen Seden?
—Ekin’in kurduğu örgüte katılırım ve ona yardım ederim,
sonuçta burada işe yarar pek çok şey öğrendim, onun dışında yeni
kişilerle tanıştım ve eskiden tanıdığım kişilerle samimiyeti artırdım,
izin vermem.
—Nehir?
—Bende izin vermem. Kolay mı yıllarca uğraşılıp yapılan bir
okulu yok etmek? Ben de engellerim, kim olursa olsun.
—Tamamdır o zaman, dedi Öykü ve gülümsedi.
—Eee Öykü, soruma cevap verecek misin?
—Ha, evet, sevgilim yok, ama o mektupları gönderenle sizi okula
dönünce tanıştıracağım, merak etmeyin, dedi ve hızlıca uzaklaştı.
Ertesi gün uzun yazı yazılan bir ders işlediler. Dersin son bir saati
hocanın verdiği ödevler yapılacaktı ve bundan sonra hiçbir dersleri
86
yoktu 2 gün boşlardı. Nehir uzun yazı ödevini bitirmişti. Öykü de
yaptığı ödevde bir hata var mı diye kâğıdını hocaya göstermeye
gitmişti, taşını ortalığa, masanın üzerine bırakmıştı. Serkan yazı
yazarken kalemi yere düştü. Kaleme baktı, belli ki düşünerek almaya
çalışıyordu. Ama bu işe yaramadı. Çevresine bakındı. Sandalyeye
ters oturup çevreyi izleyen Nehir’e baktı ve:
—Kalemini iki saniyeliğine alabilir miyim? dedi.
—Tabiî ki.
Serkan kalemi düşünerek kontrol altına almaya çalıştı ama
başaramadı.
—Bugün kalemlerin nesi var? diye homurdandı ve kalemi eline
alıp yazmaya başladı. Kalem bir anda keskin renkli bir taşa dönüştü
ve Serkan’ın elini kesti. Serkan kalemi elinden düşürdü. Nehir’in
kalemi Serkan’ınkinin yanına düştü. Serkan masanın üzerinde elinin
kanını silecek bir şey aranırken Öykü ve Gürbüz geldi. Serkan
Öykü’nün taşını eline aldı birkaç saniye yüzünü buruşturup taşı
tuttuktan sonra taşı bıraktı. Elinde ne yara ne de kan vardı.
Gürbüz:
—Bilmez misin Serkan, başkalarının kalemi ve taşına
dokunmamak gerekir, aksi halde kişiye zarar verirler, dedi.
—Ama daha yeni dokunduğum taş elimi iyileştirdi, bunu nasıl
açıklayacaksın?
—Birbirine ait olan kişiler birbirlerinin taşına dokunabilir, hatta
kullanabilirler.
—Bu taş kimindi? dedi Serkan umutsuz bir şekilde Öykü’ye
bakarak.
—Benimdi, dedi Öykü kızararak.
—İşte bende bundan korkuyordum, dedi Serkan. Ders bitiminde
Serkan ortalıktan kayboldu. Öykü ise konuşmuyor, konuşursa da
Gürbüz’e bu konudan emin olup olmadığını soruyordu.
87
88
YEDİNCİ BÖLÜM
ÖRGÜT
Son iki gün çok eğlenceli ve güzel geçti. İngilizler onlara artık kötü
davranmıyordu. Son gün kahvaltı yaptıktan sonra James’in odasına
gittiler. James güzel bir konuşma yaptıktan sonra Elenour onları
kapıya götürdü, Asaf’la biraz uğraştıktan sonra İngilizleri aldı. Kızlar
oradan ayrıldıkları için mutlulardı. Asaf çok acele ediyordu. Onları
odadan çıkardıktan sonra jet hızıyla uzaklaştı.
Öykü:
—Bir sorun var, bahçeye inelim, dedi ve camdan dışarı baktı.
Dışarı bakınca ağzı açık kaldı. Her taraf büyük büyük buz
saçaklarıyla doluydu. Herkes hayranlıkla saçaklara bakıyordu.
Hızlıca bahçeye çıktılar. Onları Serkan, Gürbüz, Hamide ve Ömür
izledi.
Bahçede bir grup hoca saçakları inceliyor ve oldukça endişeli
davranıyorlardı. Çevrede birkaç öğrenci daha vardı. Aslan
saçaklardan en büyüğüne bakarken yanına gittiler. Saçağın yanında
Asım, Asaf, Murat ve Asiye de vardı. Diğer öğrenciler hâlâ çevreyi
izlemekle meşguldü.
Nehir:
—İlginç bir dekor, bence kışın yapılsa daha güzel olurdu, dedi
hayranlıkla.
Öykü:
—Neler oluyor Aslan? dedi merakla.
Aslan çevresine bakındı ve fısıldar gibi:
—Yeniden başladı, dedi ve diğer hocaların yanına gitti. Herkes
şok olmuş birbirine bakıyordu ve gayet endişeliydi, Asiye hariç. O
bu olanları pek önemsemiyor gibiydi.
Öykü Asım’a yaklaştı ve fısıldayarak:
—Yeni kişiler buldum, onların ifadelerini de aldım, onlar
katılmazsa olmaz, inan bana, dedi ve biraz uzaklaştı.
—Kim bunlar?
—SEN.
89
—Tamam, ben Aslan’la görüşür mesaj yollarım, dedi Asım ve
Aslan’ın yanına gitti. Serkan Asım’a çok pis bir bakış attı.
Seden ve Serkan Asım’dan gözünü ayırıp:
—Ona ne dedin? dediler.
Öykü:
—Bu sizi ilgilendirmez, dedi ve kaleye girdi. Kız kardeşlerde
kaleye girdiler.
Sessiz bir köşeye gelince Seden:
—Şu kıza bak! Bizimle dalga mı geçiyor? dedi.
—Bilmem ki, dedi Ekin.
Nehir gülümsedi ve:
—Ne kadar da safsınız, bizden bahsediyorlardı, dedi.
—Nereden anladın?
—Fısıldıyorlardı duyamazdık, ama dudaklarından okuyabilirdik,
dedi ve konuşmalarını fısıldayarak söyledi.
— “SEN” mi? Bununla mı bizden bahsediyorlar? Çok ilginç,
bizim olduğumuz kesin.
—Evet, Seden’in S’si, Ekin’in E’si, Nehir’in N’si, dedi Nehir ve
gülümsedi.
Birkaç dakika sonra Serkan yanlarına geldi. Önce çevresine
bakındı sonra:
—Ekin, Öykü’ye soracağını sordun mu? dedi. Diğerleri onlara
baktılar.
—Evet, öyle bir şey yokmuş.
—Nasıl olmaz ya? Kulaklarımla duydum. Ona inanmadın değil
mi?
—Affedersiniz ama konu nedir? Bize de söyleyin de yardım
edelim, dedi Seden. Serkan ona baktı ve kısaca olayı özetledi.
—O zaman onun bize yaptığını bizde Serkan’a yaparız, dedi ve
Öykü’nün onlara sorduğu soruyu sordu. Serkan “bu şaka mı?” der
gibi onlara baktı. Onların ciddi olduğunu görünce:
—Ne yapardım bilmem, ama düşmandan yana olmazdım o kesin,
belki tarafsız olurdum, bilemiyorum o olay olunca düşünürüm, dedi.
Seden gülümsedi.
—Eksik cevap, bizim yaşayacağımızı yaşayamayacaksın, dedi.
Serkan ona öfkeyle baktı ve oradan uzaklaştı. O giderken Öykü
geldi. Onun gitmesini bekledikten sonra:
—Bugün akşam 10 gibi okulun giriş kapısında bekleyin,
yanınızda sizden başka kimsenin olmadığından emin olun, akşam
90
görüşürüz, dedi ve uzaklaştı. Bunu öğrendiler ve bir şeyi bekliyorlar
ya artık zaman hiç ilerlemez gelir. Uzun bir bekleyişten sonra
09.30’da giriş kapısına gitmek için yol aldılar. Bu saatler ortalık
sakin olmazdı. Bu yüzden neden bu saatte konuşulacak anlamadılar.
Okulda birkaç kişi tarafından dikkat çekmişlerdi, ama henüz
yanlarında başka kişiler yoktu. Sonunda giriş kapısına geldiler. Saat
10.00’da Öykü yanlarına geldi. Öykü’nün yanından çok güzel bir
kelebek uçtu ve havaya doğru yükseldi. Öykü çevreye biraz
bakındıktan sonra onları ormana doğru götürdü. Ormandaki ağaçlar
sımsıkı kapanmıştı.
—Eee, buradan nasıl geçeceğiz? diye sordu Nehir.
Öykü:
—Üzgünüm ama bunu yapmak zorundayım, dedi. Ondan sonra
kızlar bir şey göremediler. Öykü ağaçlardan birinin halka gibi
oyulmuş kısmına kuvvetlice dokununca ağaçların arası da kızların
gözleri de açıldı. Seden Öykü’ye sinirle baktı.
—Güvenlik içindi, dedi Öykü ve ağaçların arasından geçip kızları
ormanın derinliklerine götürdü. Gittikçe gidiyorlardı. Sonunda
ağaçların çok sıklaştığı bir alana geldiler. Ağaçların arasındaki
daracık boşluklardan geçtiklerinde karşılarında Aslan, Düşünme,
Beden Eğitimi, Burç ve Hayal hocası, Asım, Murat, Asaf, Asiye,
Gürbüz, çarşıdaki dükkânların satıcılarından çoğu ve pek çok
tanımadıkları kişilerle karşılaştılar.
Öykü:
—İşte, benim size sevgili olarak tanıttığım şey bu örgüt, dedi ve
gülümsedi.
Aslan öne çıktı ve çok resmi bir dille:
—Öykü’nün söylediğine göre siz bu okula çok bağlıymışsınız ve
burayı korumak için her şeyi yaparmışsınız, bunu şimdi göreceğiz,
dedi ve onları Öykü’nün sorduğu sorudan başlayıp soru yağmuruna
tuttu.
Soruları bitirdikten sonra:
—Pekâlâ, bunları örgütümüze almamız için çok yetersiz
görüyorum ama sizlerinde düşüncelerini almak isterim, dedi ve
sustu. Çoğunluk onları yeterli bulmuştu.
Aslan bir kez daha konuşmaya başladı:
—Hepimizin aldığı ortak kararla sizi bu gizli örgüte alıyoruz.
Şunu unutmayın ki bu örgüt çok önemli bir konu üzerine
kurulmuştur. Bu konu; okulumuzu tehdit eden denizdeki insanlardır.
91
Onları durdurmak için burada toplanıp çeşitli fikirler öne sürüyoruz.
Bunlardan beğendiklerimizi daha sonra kullanmak üzere saklıyoruz.
Burada konuşulan tek bir kelime bile diğer insanlara bahsedilmez.
Bunun yapılması bile düşünülemez. Aksini yapacakların olduğunu
sanmıyorum, çünkü buraya alınırken bütün bunları düşünüyoruz.
Elbette yanlış kararlar alabiliyoruz, ama bu çok nadir oluyor. Şimdi,
size Örgütü tanıtmaktan gurur duyacağım, ben bu örgütün başında
bulunan kişiyim. Bunun nedeni ise buradaki insanların beni buraya
layık görmesindendir. Ben denizdeki insanlarla savaşıp onları
durdum ve her zaman olan vârislerden yenisi ortaya çıkana kadar
sonuncusuyum, bu yüzden denizdekiler hakkında çok şey bildiğim
düşüncesiyle buradayım. Bu örgütün amacı ne peki? Elbette
denizdeki tehlikeyi kimseye zarar gelmeden yok etmektir.
Taşlarınızın rengi çok önemlidir. Taşların renklerinin her birinin bir
anlamı var, ancak sadece kişiye kendi taşının renk ve özellikleri
öğretilmektedir, dedi ve ağaçlardan birinin altındaki taşı küçük bir
dolaba çevirdi. İçinden bir kâğıt çıkarıp o kâğıda kızların adlarını
yazdı. Kâğıda isimleri yazdıktan sonra bir palmiyeden üç yaprak
döküldü ve yere düştüğü anda üç tane farklı ağaç büyümeye başladı,
ıhlamur, şimşir ve meşe. Sonra bu üçünden birer yaprak dökülüp
yere düşmeden birleştiler ve toprağa düşüp bir dördüncü ağacı ortaya
çıkardı.
—Dört mü? Desenize bir misafirimiz varmış ve kendini çoktan
kabul ettirmiş, dedi Aslan. Sıkı ağaçların arası açıldı ve arasından
Serkan çıktı. Herkes ona baktı. Aslan ona da birkaç soru sorduktan
sonra onunda adını o kâğıda yazdı. Kâğıdı dolabın içine attıktan
sonra dolabı yeniden taşa çevirdi. Sonra oturup biraz denizdekilerden
bahsettiler ama bildiklerinden farklı bir şey söylenmemişti. Bu
konuşmalar sırasında Ekin Aslan ve Burç hocasının yanlarında
bulunduğu gruba:
—Okulun müdürü de eminim bu örgüttedir. O kim? dedi. Aslan
öksürdü. Çevredekilerden bu konuşmayı duyanlar sırıtma ile gülme
arası bir şekildeydiler.
Burç hocası suratını astı ve:
—Okulun müdürü bu örgütü bilmiyor. Bilmediği de çok iyi.
Yoksa örgüte katılma parası falan alır, o çok gıcık biri. Onu tanıyan
az kişiden biriyim ve tanıyanlar gibi ben de onu sevmiyorum, deyip
konuşmayı bitirdi. Bu sohbetlerden sonra grup dağıldı ve dikkat
çekmeyecek şekilde kaleye girdiler.
92
Kaleye girer girmez Öykü Serkan’ı sıkıştırdı.
—Neden oraya geldin sanki? Sen bu örgüte alınamayacak
biriydin!
—Gerçekten neden geldin? dedi Seden.
—Size yanınızda kimsenin olmadığından emin olun demiştim, hiç
beni dinlemediniz ki!
—Affedersin, ama orada kimsenin olmadığından emin olan da
sendin, dedi Nehir.
—Boş yere tartışmayın. Benim katılmamda kimsenin suçu yok,
dedi Serkan.
—Öyle mi? Peki neden onların ağaçlarından düşen yaprakla kayıt
ağacın oluştu?
—Peki, bizimkini oluşturan ağaç kimindi?
—Tabiî ki benimdi. Orada herkesin ağacı var. Uf ya, bu hep
bizim yanımızda mı olacak?
—Aslan onu almaktan çekinmedi, sen neden dert ediyorsun? dedi
Ekin. Artık herkes sinirli gibiydi. Öykü homurdandı ve gitti.
Serkan onlara şaşkınlıkla baktı ve:
—Üzgünüm, ama gerçekten merak ediyordum, dedi.
—Oraya kadar kimseye görünmeden nasıl gelebildin merak ettim
doğrusu, dedi Seden.
—Peki, açıklayacağım, siz beni yolladıktan sonra orada
saklandım ve dinledim. Bir şeyler sakladığınızı düşündüm.
Yanılmadığımı da anladım, gizli bir iş vardı. Bu yüzden kapının
önüne sizden önce gelip kendimi bir kelebeğe çevirdim. Yanınızda
biraz uçtuktan sonra uzaklaşır gibi oldum ve sizi izledim. Öykü sizin
gözlerinizi kapatıp ağaçları geçti. Siz gittikten sonra peşinizden
saklanarak geldim ve dinledim. Belki kötü bir şeyler yapmaya
kalkarlar diye ortaya çıkmadım ama beni buldular.
—Boş versene, ne güzel sende bizimle birlikte olacaksın.
—İyi geceler, deyip merdivenden çıkarak yatakhaneye girdiler.
Sabahleyin uyandıktan sonra kahvaltı yaptılar. Bugün Cumartesi
olduğu için dersleri yoktu. Kahvaltıda güvercinleri geldi ve onlara
ormana gelmelerini söyleyen bir mektup getirdi. Serkan’la birlikte
üçü ormana gittiler. Ormanda onları Asaf ve Asım karşıladı.
Ormanın derinliklerine gittiler ve bir düzlüğe oturdular.
Asaf:
93
—Şimdi en sevdiğim şeyi size anlatacağım; ağaçları. Bu ağaçlar
sıradan ağaçlar değildir. Her biri örgütteki kişileri tanımlar. Yani
herkesin kendi ağacı vardır. Kişi denizdekilere karşı kaleyi korurken
ağaçları burayı, yani ormanı korur, dedi.
—Peki, bize bir şey olunca onlara, onlara bir şey olunca bize de
aynı olur mu? dedi Serkan.
—Amma yaptın! Öyle bir şey olmaz, onlara bir şey olsa bile
kendilerini yenilerler. Ayrıca hep hareketsiz olduklarını mı
sanıyorsun? Onlar kendilerini korurlar. Diyelim ki size bir şey oldu Asım bu sırada bir video açtı. Biri yaralanmıştı ve yanında kimse
yoktu – ve yalnızsınız. O zaman ağaçlar devreye giriyor. Ağacınız
kuruyor ve çiçeğinin içinden kendinizin küçük ve kanatlı bir modeli
çıkıyor – Bu sırada videoda anlatılanlar oluyor–
—Peri gibi bir şey mi? dedi Nehir.
—Biraz öyle ama o periler kendimiz oluyor, dedi Asım.
—Eee, o küçüklerin bize ne faydası olacak, dedi Seden.
—Yardım çağırabilirler, kimse yardım edecek durumda değilse
sizi taşıyarak hastaneye götürürler.
—Güçleri yeter mi? dedi Ekin.
—Bilmem, hep bunu diyorlar, ama henüz bu olmadı. Ağaçların
bir başka görevi ise kişinin seçimi ile ilgilidir. Yani örgütte olan biri
aslında karşı taraftansa ve casusluk yapıyorsa onun ağacının çiçeği
ve ağacı çürür.
—Hiç böyle biri oldu mu? dedi Serkan tiksintiyle.
—Hayır. En kötüsü ise kişi öldüğünde ağacın içindeki çiçek yere
düşüyor ve ağaç yok oluyor. Bu başımıza çok geldi, dedi Asaf ve
dalgınlaştı.
—Vereceğim bilgi bu kadar. Asım size diğer şeyleri verecek, dedi
ve uzaklaştı. Asım gülümsedi.
—Eminim hepiniz “Ay ne güzel, çok şanslıyız, kimsenin
öğrenemeyeceği şeyleri öğreneceğiz” diyorsunuzdur. Baştan
söyleyeyim yanılıyorsunuz. 3 yıldır bu örgütteyim ve sizin
bildikleriniz dışında hiçbir şey öğrenmedim. Bir tek taşımın ne
özellikte olduğunu yarım yamalak öğrendim. Ama şu açıdan
şanslısınız; benim gibi kurallara uymayan bir eğiticiniz var. Burada
her şey derecelidir, askerdeki gibi yani. Toplam 12 grup vardır.
Aslan 1., Burç hocası 2., okuldaki hocalar ve çarşıda çalışanlar 3.,
Ben ve birkaç kişi 4. yüz. Bu gruplama bilgi seviyesine göredir.
Tanıdığınız kadarıyla ne kadar bilgi toplamaya çalıştığımı gördünüz.
94
Bazılarınızın bu açıdan benimle aynı sırada olacağından eminim.
Şimdi size örgütün lambasını vereceğim. Lambanın içinde sizin
ağacınız olacak, dedi ve dört lambayı onlara uzattı. Ihlamur ağacı
olanı Ekin’e, şimşiri Nehir’e, meşeyi Seden’e ve çınarı Serkan’a
verdi.
—Bu lambanın içindeki ağaçtan yaprak dökülür gibi yağmur
yağıyorsa bilin ki bu iyidir. Çünkü bu oluyorsa savaşta biz
kazanacağız demektir. Ağacın yaprakları dökülüyorsa onlar
kazanacaktır. Yani o zaman için, tabiî ki bir lamba ne olacağını
bilemez. Ama sevinelim şu anda eşit durumdayız. Denizdeki insanlar
denizin dışında güçsüzdür, bizde denizin içinde. Ama yinede tersi
durumlarda onlar bizden daha güçlü, dedi.
—Yani % 49 biz %51 onlar mı kazanır? dedi Serkan.
—Bunu söylemek üzücü ama oran daha büyük, bunun nedeni ise
onların okulu bitirir bitirmez oraya kapanmaları ve sürekli
kendilerini geliştirmeleridir. Bizim örgütte okuldaki kuralların çoğu
geçerlidir. Yani yasak olan çoğu şeyi onlar öğrenirken biz kendimizi
korumayı zor öğreniyoruz. Ama şuna sevinin; denizin altında güçsüz
olmamızı engelleyecek bir ilaç yapılmaya çalışılıyor ama henüz
kullanıma açık değil, sanırım benim dersimde bu kadar. Hadi gelinde
biraz kafa dağıtalım.
—Affedersin ama dağıtacak hal mi bıraktınız? Kaybetmemizin
kesin olduğunu bilerek mutlu olmamızı nasıl beklersin? dedi Serkan.
—Çünkü bize yardım edecek olan vârisi onlar gibi çoğu üyemizde
bilmiyor ondan, bu arada bu lambaları ortalık yerde bırakmayın,
küçültüp cebinize koymanızı tavsiye ederim, dedi Asım ve Seden ile
konuşmaya başladı. Serkan Asım’a nefretle baktı ve homurdandı.
Sonra o da onlara katıldı.
Konuşarak ormandan çıktılar. Yanlarına Öykü geldi. Çekinerek
Serkan’a baktı. Serkan onunla ilgilenmeyip yanlarından ayrıldı.
Öykü biraz konuştu sonra Serkan’ın yanına gitti.
Seden:
—Asım abi, sen bir ara Aslan’a pek güvenmiyordun, o zaman da
ör- buradaydın, neden güvenmiyordun? dedi.
—Daha yeni yakındığım konudan dolayı, onun bize her şeyi
söylemesi gerekir. Bu sayede başarılı olabiliriz. Tamam, vârisi
söylemesin, ama başka bilgiler verebilir.
—Ama hiçbir zaman söylemeyecek, bunu biliyorsun, değil mi?
dedi Ekin.
95
—Biliyorum.
—Onunla aynı zamanda yaşamış olup olanları bilen birinden
yararlanabiliriz, dedi Nehir.
—Onun kadar bilgili olan yok. Bizden daha bilgililerde bir şey
söylememekte ısrarlı, öğrenmek zor olacak, dedi Asım. Uzaktan
Öykü ile Serkan’ın tartışması duyulur gibi oldu. Öykü Serkan’a bir
şeyler anlatmaya çabalıyordu ama Serkan onu dinlemiyordu. Öykü
sinirlendi ve ayağa kalktı. Birden Öykü’nün saçları su gibi akmaya
başladı. Hemen onun yanına gittiler.
Asım öfkeyle:
—Denizdekiler! Onlar yüzünden olmalı, dedi. Serkan Öykü’yü
kucağına alıp hızlıca kaledeki hastaneye götürdü. Diğerleri de onun
peşinden gittiler. Onu oraya bıraktıktan sonra oradan uzaklaşıp
yoğun bir tartışmaya girdiler. Asım çevresine baktı.
—Seden nerede? dedi.
—Arkandayım, kör müsün? dedi Seden. Asım arkasına baktı, orası
boştu.
—İyi misin Seden? Yerini daha iyi tarif eder misin?
—Ne demek bu ya?
—Abla, gerçekten görünmüyorsun! dedi Nehir.
—Ne? dedi Seden. Biranda Seden’in bedeninin yarısı görünmeye
başladı.
—Allah aşkına, bugün herkesin nesi var? dedi Serkan.
—Hepimiz özelliklerimizi kullanalım, en azından böyle tipler
ortaya çıkar, dedi Asım.
Herkes gücünü kullanmaya çalışıyordu, ama hiç kimse düşünerek
bir iş yapamıyordu. Murat ve Asiye onların yanına geldi.
—Ne oldu? dediler.
—Güçlerimizi kullanamıyoruz, siz? dedi Nehir. Onlarda güçlerini
kullanmaya çalıştılar ve başaramadılar.
—Gerçektende bize ne oldu? dedi Ekin. Bir güvercin onlara doğru
uçtu. Bacağındaki kâğıdı aldılar. Mektup Aslan’dandı ve onları
hastaneye çağırıyordu. Hızlıca oraya gittiler. Aslan Öykü’nün
başındaydı. Hemşire Seden’i görür görmez çığlık attı ve elindeki
ilaçtan bir damla Seden’in üzerine damlattı. Seden tamamen görünür
oldu.
—İçinizden gücünü kullanabilen var mı? dedi Aslan. Kimseden
ses çıkmadı.
96
—Anlıyorum. Bu olanlardan korktuğunuzun farkındayım. Bunun
nedenini daha bulamadık ama bir tahminim var, büyük ihtimal sizi
dünyaya geri göndereceğiz, dedi Aslan.
—Hayır, olmaz! Eğitimimi tamamlamadan kesinlikle dünyaya
dönmem! dedi Asım.
—Buraya daha yeni alışıp bir gruba katılmışken hiç gitmem, dedi
Seden.
—Dünyaya neden gitmemiz gerekiyor?
Hemşire bir odaya girdi. Birkaç dakika sonra geldi ve sessizce:
—Evet, Aslan Bey, tahmininiz doğru, dedi ve bir sandalyeye
oturdu.
—Sizde oturun, nedenini açıklayacağım, dedi Aslan. Herkes
isteksizce oturdu.
—Sizde olan bu şeyi açıklamak biraz zor, en doğru ifadeyle sizin
dünyadaki haliniz sizin güçlerinizi kullanmaya başladığı için
güçlerinizi kullanamıyorsunuz. Bu yüzden dünyaya gidip güçlerinizi
alacaksınız.
—Yani geri geleceğiz, değil mi?
—Geri geleceksiniz, ama bu çok zor bir görev. Kimseye
görünmeden kendinizle baş başa kalacaksınız, onunla konuşup onu
ikna edeceksiniz ve en önemlisi kesinlikle bedeninizin içine
girmeyeceksiniz, aksi halde buraya gelemezsiniz. Tabi bunları
yaparken de insanlar sizin gittiğinizi anlamayacak.
—Gerçekten de çok güzel bir görevmiş! dedi Murat.
—Bunu tek başımıza yapabilir miyiz? dedi Öykü.
—Yapmak zorundasınız. Orada ortak bir yerde kalmalısınız, bu
sayede size kolayca ulaşma imkânımız olur.
—Ama kendimizden bir ikinciyi nasıl oluşturalım ki? dedi Asiye.
—Onun nasıl olacağını da ben biliyorum, dedi Aslan ve
hastaneden çıktı. 5–10 dk. sonra yanında kocaman, çevresi altınlarla
kaplı bir ayna getirdi.
—Bu aynanın affedersin ama faydasının olacağını sanmıyorum,
dedi Seden.
—Evet, genelde öyle sanılır. Bu ayna çarşıda sadece hocalara
satılan bir aynadır. Karşısına geçen kişiyi ayarladığın sayıda çoğaltır,
yani kopyalar. Tek kötü yanı, aynadan çıkan kişilerin buraya
bağlanıp aynaya geri girmemeye çalışıp asıl kişileri içine
kapatmalarıdır ki, bunu sadece hocalarınız durdurabilir, dedi ve
Asım’ı yanına çağırdı. Asım çekinerek aynanın tam karşısına geçti.
97
Aslan aynanın arkasında ayarlama yaptı ve aynadan bir tane daha
Asım çıktı. Aynadan çıkan Asım’ın bileğinde kocaman bir 2 rakamı
vardı. Sırayla hepsi aynanın karşısına geçip kendilerinden birer tane
çıkmasını sağladıktan sonra Aslan kopyaları hastaneden gönderdi.
Kopya olmayanları iki kapının olduğu odaya götürüp oradan
dünyaya giden kapının önüne götürdü ve yapmamaları gereken her
şeyi söyledi.
—Oraya varmanız biraz uzun sürebilir, dediklerim hatırınızda
olsun, dedi ve dünyaya giden kapıyı açtı.
Asım:
—Gücümüzü kullanamıyoruz, kalacak yer bulamayız, paramız
yok, gücümüzü kullanmamız gerekebilir, dedi.
—Sorun yok, ama bir sorun olursa güvercinlerle haber veririm, en
doğal ve çirkin olanını kullanırım, dedi ve gülümsedi.
—Aslan!
—Sorun yaratma Asım! dedi Aslan. Gidecekler tek tek açık
kapıdan isteksizce geçtiler.
Akşamın karanlığı yeni yeni oluşuyordu, renkli giyinmiş 8 kişi
yağmurda yere indiler.
98
SEKİZİNCİ BÖLÜM
DÜNYADA BİRKAÇ GÜN
—Hey, taşlarımızın renginde giyinmişiz, dedi Murat ve çevresine
bakındı. Siyaha yakın bir yeşil giyinmişti. Asım ise siyah giyinmişti.
—İnanmıyorum, okuldaki tek siyah taş seninki miydi? dedi
Seden.
—Evet, aman o burç saçmalığını söyleme çünkü alakası yok, dedi
Asım. Yağmur yağmaya devam etti.
—Hadi kalacak rahat, güzel ve pahalı olmayan bir yer bulalım,
tabi bulabilirsek, dedi Serkan. Karşılarında iki katlı sıradan bir ev
vardı ve şans gibi ikinci katta “Kiralık” yazıyordu.
Murat:
—Cebinde parası olan var mı? dedi çaresizce.
—Aslında Aslan’ın nerede kaldığını bilsem onun bütün paralarını
kullanırdım, dedi Serkan ve cebinden çok az miktarda para çıkardı.
—Ben paramı veremem, otobüs parasına ihtiyacım olabilir,
buradan Ilgın’a gideceğim, dedi Asiye.
—Böyle bir şey olmamalıydı. Ayarlaması gerekiyordu. Başka
böyle olan var mı? dedi Asım.
—Ben, sanırım Hatay’da askerim, dedi Murat.
—Güldürme beni, sen askerliğini çoktan yaptın.
—Gerçekten şans gibi hepimiz burada yaşıyormuşuz, dedi
Serkan.
—Tamam, herkes düşünerek okulda olduğu gibi buradaki halinin
ne yaptığını ve nerede olduğunu kontrol etsin, ona göre para
ayarlaması yaparız, dedi Asım.
—Böyle bir şey yapılabiliyor mu? Haberim yoktu, dur, şimdi
yapacağım, dedi Seden.
—Gerek yok, sen benim yardımcımsın, aynı yerde çalışıyoruz,
dedi Asım. Asiye gülmeye başladı:
—Gerçektende şanslıyız, buradaki akrabamızın kızının düğünü
varmış, ona gelmişim, yani gitmiyorum, dedi. Kimsenin ekstra para
harcamayacağı öğrenilince ceplerdeki paralar çıkarıldı. Karşıdaki
99
eve gittiler ve kira parasını ödeyecek para çıktığı için para verildi ve
kısa bir süreliğine kalmaya başladılar.
—İyi, hoş, güzel de eşya yok, nerede yatacağız, ihtiyaçlarımızı
nasıl karşılayacağız? dedi Öykü.
—Acilen biri gidip güçlerini alsın ve ihtiyaçlarımızı karşılasın,
diye mızıldandı Murat. Bir anda odaya ihtiyaçları olan eşyalar geldi
ve bir tanesinin üzerinde bir mektup vardı.
Nehir mektubu aldı ve okumaya başladı:
—“Size sorun olmadığını söylemiştim, hadi bu da benden size
kıyak olsun, Aslan”. Harika değil mi? dedi Nehir.
Asiye:
—Hadi hemen gidip güçlerimizi o mendeburlardan alalım, dedi.
—İlk defa kendine hakaret eden insan görüyorum, dedi Öykü ve
güldü.
—O zaman sen hiç beni görmemişsin, dedi Asiye.
—Gece vakti pek uygun değil, yarın sabah herkes kendini
bulmaya gider, dedi Asım ve kendileri için ayrılan odaya gitti.
—Bu da başımıza bekçi kesildi, en büyüğümüz o ya, neyse iyi
geceler, dedi Murat ve odadan çıktı. Serkan da onları izledi. Kızlar
oturup konuşmaya devam ettiler, sonra da uyudular.
Sabahleyin ilk uyanan Asiye olmuştu. Bağıra bağıra şarkı
söylüyordu, asıl amacı herkesi uyandırmaktı. Serkan odalarından
çıkıp Asiye’ye bağırdı ama o onu duymazlıktan gelip sesini daha da
yükseltti. Herkesi yatağından kaldırınca sustu.
—Bu kadar acele etmek zorunda mısın Asiye? dedi Nehir
isteksizce.
—Evet, gücümü almak zorundayım, onsuz ben bir hiçim, dedi ve
kahvaltı etmeye başladı.
—Hatırlatın, bir daha onunla aynı evde kalmayayım, dedi Murat.
Kahvaltı yapıldıktan sonra işi bitenin bu eve gelmesi
kararlaştırılıp herkes evden ayrıldı.
Seden ve Asım çarşıdaki iş yerlerine gittiler. Kimseye
görünmeden kendilerini izlemeye çalışıyorlardı.
Asım:
—Güçlerimizi içlerinde taşıyor olabilirler, bunun için taşlarımıza
bir kez dokundursak yeter, ama başka bir yerde tutuyorlarsa yandık,
dedi.
—İşte geliyoruz.
100
Asım Seden’e birkaç dosya vermiş ona hızlıca bir şey
anlatıyordu.
—Bugün işimiz daha yoğun olacak, İstanbul’dan iki tane otel
projesi, birkaç proje için de görüşme var…
—Umarım bu yoğunlukta biraz bize de vakit ayırırlar, dedi Seden
ümitsizce.
—Şimdi bu verdiklerimi bizim odaya götür ve bana sunum c.d.
sini getir, dedi Asım.
—Tamam, dedi Seden ve odaya doğru ilerledi.
Asım:
—Şimdi ben seni o odada tutacağım, sen de beni biraz oyala,
sonra odaya gel ve ondan gücünü al, dedi ve hızlıca Seden’in
peşinden koştu ve seslendi:
—SEDEN!
Seden’e hızlıca yaklaştı ama 30–40 cm. yaklaşınca havaya
fırlayıp yere düştü. Seden bunun farkına bile varmadan odasına girdi.
Seden Asım’ın yanına geldi.
—İyi misin?
—Sanırım, ben ona ne yaptım ki? Sanırım bana karşı bir nefret
besliyorsun, ben dersimi aldım, kendimi uyarmaya gideceğim, dedi
Asım, ayağa kalktı ve belini tutarak uzaklaştı.
Seden:
—İşte yüzleşme zamanı, dedi ve odaya girdi.
Karşısındaki Seden ona şaşkınlıkla baktı ve:
—Tanrım, işte şizofren oldum, dedi. Seden güldü.
—Yok, daha olmadın, dedi. Seden ciddileşti.
—Bak, özel yeteneklerim var ve kullanmaktan çekinmem, söyle
kimsin?
—Ben Seden’im, yani senim, o güçleri de benden aldın, bir
zahmet geri ver.
—Sana mı vereyim? Nasıl aldığımı bile bilmiyorum, hem sana
niye vereyim ki?
—Bana verirsen bu taş senin olur, dedi ve elindeki krem renkli
taşı gösterdi.
—Bununla beni kandıramazsın!
—İyi, yine de al senin olsun, dedi ve taşı masanın üzerine koydu.
İçinden “Hadi, taşı al ve işe yarasın” deyip duruyordu. Seden’in eli
taşa doğru uzandı, tam dokunacakken kapı açıldı ve içeri Asım girdi.
—Seden, bu işin önemini bilmiyor musun? dedi.
101
İçerideki iki Seden’i gördü ve:
—Bir ikizinin olduğunu bilmiyordum, dedi ve kapı tekrar açıldı.
Bu seferde içeri Asım girdi.
—Bende senin bir ikizinin olduğunu bilmiyordum, dedi Seden.
Asım yanına baktı. Kapı hızlıca örtüldü ve kilitlendi. Asım Asım’a
nefretle bakıyordu ve düşünmeye çalışıyordu. Yerden değişik bir
bitki çıktı ve Asım’ı yere yapıştırdı. Asım düşünerek bitkilerden
kurtuldu ve ayağa kalktı:
—Benden aldığını bana satamazsın, dedi ve taşı ona fırlattı.
İnsanlar genel olarak kendisine fırlatılan şeyleri tutma güdüsüne
sahiptir, bu yüzden o da taşı tuttu ve içinden bir yığın renk ve garip
şeyler çıkıp siyah taşın içine girdi. Taşı elinde bulunduran Asım
çevresine baktı ve yere yığıldı. Asım onu tutup koltuğa oturttu.
—Sıra sende, ama bakıyorum seninki gitmiş, dedi Asım ve göz
kırptı.
—Acaba nereye gitmiş? dedi Seden ve masadaki taşı alıp
görünmez olan Seden’in avucunun içine koydu. Seden görünür oldu
ve Asım’da olanlar aynen oldu. Seden ondan taşını aldı.
—Hadi gidelim, eminim iyidirler, dedi.
—İyilerdir, yoksa bizde onlar gibi olurduk.
Hızlıca binadan çıkıp evlerine gittiler. Bu arada ofiste onlarda
kendilerine gelmiş ve hayatlarına bu olanları hatırlamayarak devam
ediyorlardı.
Asiye yolda yürüyordu. Bir yandan da düşünüyordu.
Kendi kendine konuşmaya başladı:
—Evet, ondan gücümü almak için düşünerek güçlendirdiğim ikna
yeteneğimi kullanabilirim. Ama o da bunu yapıp inanmayabilir. Yok
canım, eğitimi alan benim, tabiî ki ben ondan güçlü olacağım. Ama
öyle olsaydı buraya gelmezdik. Uff! Bundan nefret ediyorum. Okula
döner dönmez güçlerimin bir daha benden çıkmasını
engelleyeceğim.
Bu uzun konuşmadan sonra düğün salonuna girdi. Kimseye fark
edilmeden bir köşeye çekildi. Gelin ile damada baktı.
—Hep bu kızın zevksiz olduğunu düşünmüşümdür, şu damada
bak, insan değil goril sanki. Neyse ki onunla bütün ömrünü geçirecek
kişi ben değilim, dedi. Kendisi ortadaki boşluğa birkaç arkadaşıyla
geçmiş dans ediyordu. Çevreye bakındı. Ablalarını ve ailesini gördü.
Hepsi bir masaya oturmuş konuşuyorlardı.
102
—Ne çok özlemişim! Onları görünce insanın özlemi daha çok
artıyor, dedi Asiye uzaktan ablalarına bakarak. Dans faslı bittikten
sonra takı merasimi başladı.
—Fırsat bu, bunu iyi değerlendir, dedi ve arkadaşlarıyla oturan
Asiye’nin yanına gidip onu arkadaşlarından uzağa götürdükten
sonra:
—Ailem haklıymış, hep sana benzediğimi söylerlerdi, bu kadarını
ummuyordum, dedi. Karşısındaki kanmışa benzemiyordu.
—Sen kimin kızısın, seni ilk defa görüyorum, adın ne? Belki
duymuşumdur.
—Hadi, salla ne sallayacaksan, dedi Asiye içinden, sonra:
—Ben Leyla’nın kızıyım, sana beni hatırlaman için bu taşı
veriyorum, çok değerlidir, dedi. Asiye taşı aldı ama bir şey olmadı.
—Seninle biraz dışarıda konuşalım mı?
—Olur.
Asiye onu salonun uzağına götürdü ve:
—Sende değişik güçler olduğunu ve kullandığını biliyorum. Sana
bu konuda yardım etmek istiyorum.
—Sen onu benim külahıma anlat! Leyla teyzenin hiç kızı olmadı
ve benim senin gibi bir akrabam yok. Senin amacın benim
güçlerimden faydalanmak, yanılıyor muyum?
—Evet, çünkü senin güçlerini alacağım! Benden hiçbir şeyi
çalamazsın, ne kadar ben olsan da!
—Ne demek bensin? Ben benim sende sensin!
—Hayır, ben benim, ben aynı zamanda senim. Uzak bir yere
gittim ve bedenimden iki tane oldu, o yerden dönünce tekrar bir
bedende olacağız, ama bir fark olacak, döndüğümde bu güçleri
geliştirmiş olacağım ve onları birlikte istediğimiz gibi kullanacağız,
nasıl, buna var mısın?
Asiye düşünmeye başladı, pek ikna olmuşa benzemiyordu.
Salondan arkadaşlarından biri çıktı ve ona seslendi. Asiye ona döndü
ve dikkati dağıldı. Asiye bunu fırsat bilip onun elini elindeki taşla
tuttu ve düşünerek güçlerini taşa topladı. Asiye ona bakakaldı. Asiye
taşı aldı ve oradan uzaklaştı. Diğeriyse salona girip düğünü izlemeye
devam etti.
—Harika! Artık güçlerime sahibim. Diğerleri de güçlerini
almışlardır umarım, hemen gitmek istiyorum. Kız ne dişliydi be!
Ama sonuçta ben kazandım…
Asiye konuşarak eve doğru yol aldı.
103
Ekin hâlâ üniversitede okuyordu. Fakültesine gidip kendisini
izlemek kolaydı, sorun gücünü geri almaktı. Ekin’in yanında sınıf
arkadaşı vardı. Sürekli konuşuyordu. Ekin’in sinirlendiği yüzünden
belli oluyordu. Çevrede hafif bir rüzgâr esmeye başladı.
—Olamaz, sinirlendi, kızım bence oradan uzaklaş, diye uzaktan
yorum yaptı Ekin.
Tahmin ettiği gibi rüzgâr şiddetlendi ve yanındaki arkadaşının
yanında kalmasını engelledi. Arkadaşı konuşmayı bıraktı ve bu
rüzgâra söylenmeye başladı. Rüzgâr biraz daha şiddetlenince Ekin’e
veda edip oradan ayrıldı. Ekin hafif esintili bahçeye çıktı. Bir banka
oturdu. Kendi kendine düşündüğünden emin olan Ekin kendisinin
yanına oturdu. Ekin ona şaşkın şaşkın baktı.
—Ne?
—Şey, bana çok benziyorsun, ben Ekin, sen?
—Ben de Ekin, dedi ve gülümsedi.
—Bu iş hiçte zor değilmiş aksine eğlenceliymiş, dedi Ekin
içinden.
—Daha yeni oluşan rüzgârı senin oluşturduğunu biliyorum, ben
daha büyüğünü de yapmıştım.
—Güzel bir şey ama aynı zamanda kötüde.
—Daha kontrol etmeyi bilmiyorsun da o yüzden, ben de ilk
zamanlar öyleydim, şimdi kullanamıyorum.
—Neden?
—Çünkü onları sen aldın, yani benim gücümü sen kullanıyorsun,
bu yüzden ben kullanamıyorum. Sen bana gücünü verirsen 3 yıl
sonra daha güçlüsünü sana veririm.
—Sorun bu değil, sana veririm, ama geri aldığımda bir tek bunu
yapan ben olacağım.
—Hayır, milyonlarca insan bunları yapabiliyor, ama kontrol
edebildiklerinden herkes bilmiyor. Hayal kurabilen herkes bunu
yapabiliyor.
—O zaman bunu sana verebilirim, dedi Ekin ve elinden bir ışık
dalgası çıkıp Ekin’in içine girdi. Gücünü geri alan Ekin ona
gülümseyip oradan uzaklaştı.
Serkan ve Öykü aynı yerde yaşadığı için birlikte yola çıkmışlardı
ama ikisi de konuşmadan gidiyorlardı.
Oturdukları mahalleye gelince Öykü:
104
—Sevinebilirsin, yolumuz bundan sonra ayrılıyor, ben bir
kafedeyim, orada şarkı söyleyeceğim, dedi.
—İyi, bende bir kafede arkadaşlarımla oturup eğleniyorum. Sen
hangi kafeye gidiyorsun?
Öykü kafenin adını söyleyince aslında aynı yere gittiklerini
anladılar ve birlikte kafeye doğru isteksizce gittiler.
Serkan:
—Gücünü aldıktan sonra üst kattaki balkona çık tamam mı? dedi
ve Öykü’nün cevabını aldıktan sonra arkadaşlarıyla oturduğu
masanın yanındaki yere oturdu. İçecek bir şey aldıktan sonra yandaki
masayı dinlemeye başladı. Öykü şarkı söylemeye başlamıştı. Sesi
çok güzeldi. Yanındaki masaya şöyle bir baktı. Kendisi hayranlıkla
Öykü’yü izliyordu ve kızarmıştı.
—Zavallı, o da aynı dertten muzdarip, dedi Serkan içinden.
Arkadaşlarından biri:
—Oğlum kızdan hoşlanıyorsun işte, inkâr etme, her zaman onu
buradan mı izleyeceksin? Git teklif et! dedi.
—Uğraşma benimle, ben ne yapacağımı biliyorum, çok merak
ediyorsan bugün onunla konuşacağım.
Öykü şarkısını bitirdikten sonra kafedeki boş bir yere oturdu. O
oturduktan sonra Serkan ayağa kalkıp çekinerek Öykü’nün oturduğu
masaya yürüdü, aynı anda Öykü’de Öykü’nün oturduğu masaya
gidiyordu. Serkan ayağa kalktı hızlıca Öykü’nün yanına gitti ve onu
durdurdu.
—Ne yaptığını sanıyorsun sen? Onu tam yakalayacaktım, dedi
Öykü.
—Hayır, bak oraya ben geliyorum.
—Neden, yoksa tanışık mıyız?
—Hayır, ben…
Serkan söyleyemedi ama Öykü masada olanları izleyince durumu
anladı.
—Gürbüz haklıymış, dedi Öykü umutsuzca.
—Bak aklıma ne geldi? Nasıl olsa birbirimizin taşını
tutabiliyoruz, ben senin gücünü sen de benim gücümü al, yani
taşların içine, dedi Serkan.
—Ya bu olmazsa, boşa vakit kaybetmeyelim.
—Emin ol, içimdeki ses böyle yapalım dedi.
—Neyse denemekten bir şey olmaz, ama kötü bir şey olursa
benimle yeniden çıkarsın ona göre.
105
—Desene bu hiç olmayacak, hadi taşları değiştirelim, dedi
Serkan. Taşları değiştirdiler. Serkan lavaboya gitmişti, arkadaşları
ise bakmıyordu. Serkan hemen Öykü’nün yanına gitti.
—Oturabilir miyim?
—Çok komiksin, benim yanımda oturmaya başlamıştın zaten.
—Olsun, seninle konuşmak için her şeyi yaparım, dedi Serkan.
Öykü bu sözlerden etkilenmişe benziyordu. Serkan taşı cebinden
çıkardı.
—Buna bakınca seni görüyorum, pembe, uyumun rengi. Senin
gibi güzel ve narin, dedi ve taşı ona uzattı. Öykü taşı alıp incelemeye
başladı. Bu sırada Öykü’den birçok renk çıkıp bir suyu oluşturdular,
sonrada taşa girdiler. Serkan çevresine bakındı. Bunları gören kimse
olmamıştı. Serkan uzun süre Öykü’yü oyaladı. Onu yeniden çalmaya
ikna etti. O çalarken Serkan bir mendille taşı aldı ve cebine koydu,
sonrada yukarı kattaki balkona çıktı.
Öykü lavabonun önünde Serkan’ı bekliyordu ama bu hiç hoşuna
gitmiyordu. Serkan lavabodan çıkınca Öykü ile yüz yüze geldi.
Serkan ona şaşkınlıkla bakınca:
—Seni bekliyordum, senden çok etkilendiğimi bir kez daha
söylemek ve sevgimi sana vermeye geldim.
—Nasıl yani, bu kadar çabuk benden hoşlanacağını
sanmıyordum.
—Hemen sana vurulduğumu mu sanıyorsun? Ben buraya geldiğin
günden beri senden hoşlanıyorum, bunu al, dedi ve lacivert taşı
uzattı. Serkan güldü.
—Bu ne?
—Sembolik olarak benim sevgim, yani uzun bir hikâye, buna
baktıkça en azından beni hatırlarsın, dedi Öykü. Serkan taşı eline
aldı.
—Güzel mi?
—Senin yanında hiç kalır, dedi ve içinden çeşitli
tanımlanamayacak şeyler çıkıp taşın içine girdi. Serkan taşı Öykü’ye
verdi.
—Böyle güzel bir taşı senin gibi güzel biri taşımalı, benim için
bir şarkı daha çalar mısın? dedi Serkan.
Öykü:
—Tamam, sen bekle, birazdan çalarım, dedi ve içeri girdi.
Kendisi çalıyordu. Öykü hızla üst kata, balkona çıktı. Balkon boş
106
gibiydi. Birkaç kişi vardı. Balkonun demirine dayanıp çevreyi
izleyen Serkan’ın yanına gitti.
—Fazla bekletmedim, değil mi?
—Yok, yeni geldim, taşını al, dedi ve cebini açtı.
—Neden sen vermiyorsun?
—Bütün gücün onda, senin özelliklerini almak istemem, dedi ve
çevreyi izlemeye devam etti. Öykü taşını aldı ve ona taşını verdi.
Öykü taşa dokunur dokunmaz çevresinde sudan bir duvar oluştu,
sonra içine girdi. Serkan’da güçlerini geri aldı.
—Hadi gidelim, buralarda fazla oyalanmamalıyız, dedi Öykü.
—Hayır, biraz kalalım. Düşündüm de aslında buradan hiç kopuk
değiliz. Buradaki bedenimiz bizim ne yaşadığımızı, ne hissettiğimizi,
acı çekip çekmediğimizi ve birçok şeyi bilmiyor. Bu yüzden onların
bizden ayrı olduğunu sanıyoruz, ama değil. Aynı şeyleri seviyor,
aynı şeylerden nefret ediyoruz, olaylar karşısında aynı tepkiyi
veriyoruz, üzüntümüzü belki de hissedebiliyorlardır, ama biz hep
onlardan uzaklaşıyoruz. Sanırım, onlar bizden daha şanslı. Belki
bizim bildiklerimizi bilmiyorlar, ama daha mutlular.
—Bunu evde konuşabiliriz, hadi gel…
—Ben gelmiyorum. Burada ailemle yaşamak istiyorum. Onları
özledim. Yaşadıklarını ve onlarla vakit geçirdiğimi biliyorum, ama
onları özledim.
—Hangimiz özlemiyoruz ki?
—Özlemeyenler de var. Ailesi orada olanlar özlem duymaz.
—Evet, ama benim yaptığım gibi yap, ailenin gururu ol.
—Öykü, hâlâ beni seviyor musun? dedi Serkan. Öykü şaşırdı. Bir
süre cevap veremedi sonra:
—Aslında seviyorum, ama şu aralar seni unutmaya çalışıyorum,
çünkü a- şey, sen bana kızgınsın ve işte…
—O zaman senden beni unutmamanı ve benimle birlikte olmanı
isteyeceğim, kabul eder misin? dedi Serkan. Serkan bunu
söyleyebildiğine şaşıyordu. Ama daha fazla sinirli rolü
yapamayacaktı. Öykü ona sarıldı ve “evet” dedi. Sonra eve doğru yol
aldılar.
Murat kendi fakültesi olan Tarih bölümüne doğru gitti. Orada
kendisini izleyecekti. Çok zor bir durum olduğunun farkındaydı. Bu
yüzden pek espri yapamıyordu. Yolda onun okuldan arkadaşları ona
selam verip geçiyordu. Yanından Hamide geçti. Murat durdu.
107
Hemen onun yanına gitti. Tam konuşacaktı ki onunla burada pek
samimi olmadıkları aklına geldi. Gerçi okulda da pek samimi
değillerdi. Murat orada dururken Murat geldi ve Hamide ile
konuşmaya başladı.
—Ders notlarım bunlar, yarın getirebilirsen sevinirim, başka bir
isteğin var mı?
—Sağ ol, yok, dedi Hamide gayet soğuk bir şekilde. Sonra oradan
ayrıldı.
—Evet, Murat 1, sende benim gibi başarısızsın. Murat görev
başında. Kendisinin kılığına girmiş masum görünen bir caniyi
izliyordu. Umarım zeki değildir, yoksa onunla baş edemem…
Murat kendi kendine mırıldanarak konuşuyor, olaya heyecan
vermeye çalışıyordu. Onun tabiriyle Murat 1 yolda yürüyordu.
Birden durdu ve arkasını döndü.
—Sabahtan beri beni takip ediyorsun! diye bağırdı. Onun yüzüne
bakıp kendisininkiyle aynı olduğunu görünce telaşlandı ve yerdeki
bütün taşları havaya kaldırıp Murat’ın üzerine gönderdi. Murat
bundan kurtulmanın zor olduğunu biliyordu. Bu kendisinin çok
kızdığında yaptığı bir şeydi ve bundan bir tek Asım kurtulabilmişti.
Asım gibi düşünüp davranmalıydı. Üzerine gelen taşlara baktı ve
bağırarak yana kaçtı. Çevresinde bir duvar oluşturdu. Taşlar bu
duvara çarpıp yere dağıldılar. İnsanlar onlara bakıyordu.
—Aslan ne demişti? Sanırım kimse bu olanları görmesin gibi bir
şeydi, dedi Murat içinden ve:
—Bana bak, bu benim en iyi numaralarımdandı, bunu
yapabiliyorsun, ya diğerlerini? dedi Murat. Murat 1 ona sinirlice
baktı.
—Yemyeşil giyinmişsin, insan birbirine daha uyumlu renkleri
kullanır, dedi ve yerdeki bütün toprakları Murat’ın üzerine yolladı.
Murat onların hareketini durdurdu.
—Ben yeşil giymek zorundayım, ama sen değilsin, o zaman ne
diye yeşil giydin? dedi ve düşünmeye başladı. Birden ortalık değişti.
Artık bir zindandaydılar ve çevrelerinde kimseler yoktu.
—Peki, güçlerimden bunu kullanabiliyor muydun? Ben cevap
vereyim; hayır, dedi Murat.
—Neredeyiz, beni nereye getirdin böyle?
—Kör müsün? Zindandayız, dedi ve güldü.
—Benden NE istiyorsun?
—Kızmaya mı başladık? İyi, şu güçlerini bir zahmet alayım.
108
—Güç insanın içindedir, isteğe göre başkalarına verilemez!
—Başkalarına değil, bana, kendine vereceksin.
—Sana bunu nasıl verebilirim ki?
—Nasıl aldıysan öyle verebilirsin.
—Ben ne bileyim nasıl aldım? Bunlar doğuştan vardı, sadece
kullanamıyordum. Şimdi bunu yapabilirken neden sana vereyim ki?
—Buradan kurtulmak istiyorsan vereceksin!
—Buradan kendi başıma kurtulabilirim! dedi Murat 1. Biraz
uğraştı ve başardı. Zindandan çıkmışlardı ama bu sefer bir kulenin
tepesindeydiler.
—Başardın, artık zindanda değiliz, ama sanırım orası daha iyiydi,
en azından esintisi yoktu.
Murat 1 onunla hiç konuşmadan yeniden buradan kurtulmak için
düşünmeye başladı. Bu seferde bir köprünün üstündeydiler.
—OF YAA! Buradan beni hemen çıkar!
Bu sefer bir odadaydılar.
—Boşuna uğraşıyorsun, çıkabilmen için bana güçlerini vermen
gerekiyor, dedi Murat. Murat 1 ellerine baktı, sonra çevresine sonra
da Murat’a.
—Söz, birkaç yıl sonra sana geri vericem, dedi Murat.
—Nasıl yapıcam?
—Gözlerini kapat, dedi Murat, o da yaptı. Murat taşını havaya
kaldırdı. Murat 1’in içinden çıkan her şey taşın içine girdi. Murat
kendilerini fakültenin bahçesine bıraktı ve son sürat oradan uzaklaştı.
—Görüldüğü üzere her zaman iyiler kazanır, caniyi alt ettim, ama
bu yer değişikliği beni bozdu, tatile ihtiyacım var…
Nehir de hâlâ üniversitedeydi. Kendisini çoktan bulmuş ve onu
izliyordu. Nehir arkadaşıyla sıraya oturdu. Elini sıraya koydu.
Arkadaşı hızla sıradan kalktı.
—Nehir?
—Ne?
—Sıra.
Nehir sıraya baktı. Sıra tamamen taşlarla kaplanmıştı.
—Of, bu sıra kötüymüş, başkasına oturalım, dedi ve başka sıraya
oturdular. Sıra yine taşlarla kaplandı. Oğlanın biri geldi.
—Bu iki sırayı değerli taşlardan yapmışlar, bir şeyle onları
parçalayıp cebe atalım, dedi. Nehir’in bu olaylar karşısında morali
bozuldu. Arkadaşlarının uzun çabası sonunda sinemaya gitmeye
109
karar verdiler. Nehir de onları izliyordu. İyi ki yanına biraz para
almıştı. Nehir ve arkadaşı sinemaya gittiler. Nehir da onları takip
etti. Onlar bilet aldıktan hemen sonra o da bilet aldı. Sinema
salonuna girdiler. Nehir ve arkadaşının yeri önlerdeydi. Nehir ise en
arkaya yakındı. Oturdu, ama buradan istediği konuşma olamazdı.
Biran düşündü. Nehir’in önündeki koltukların hepsinin üzeri taşlarla
kaplandı ve bir yol oluştu. Nehir hemen taşa oturdu. Sinema anfi
şeklinde olduğundan kayarak Nehir’in yanına oturdu. Nehir hızlıca
yanına gelene şöyle bir baktı, sonra da arkaya.
—Merhaba, dedi Nehir. Nehir ve arkadaşı ona şöyle bir baktılar
ve film izlemek için önlerine döndüler. Nehir düşündü ve taşını kol
konulan yere koydu. Sonra kırılabileceğini düşündü ve aldı. Nehir
ona tip tip bakıyordu.
—Şey, şunu 2 dakikalığına tutabilir misiniz? dedi. Nehir taşını
uzattı. Nehir taşa baktı.
—Bu ne taşı?
—Bilmem, anlar mısınız?
Nehir taşı eline aldı, güçleri taşın içine giriyordu. Bu işlem bitince
Nehir taşını aldı. Birkaç saat sinemada oturdu. Arada hemen filmden
çıktı ve o da eve gitti.
İşi biten eve gelmişti. Nehir de eve geldi. Evdeki tek eksik kişi
Murat’tı. Asiye köpürmeye başladı.
—İşi biten gelsin dedik, niye oyalanıyor anlamıyorum!
—Oyalandığını ve işinin bittiğini nereden çıkardın? Belki hâlâ
gücünü almaya çalışıyordur, dedi Asım.
Kapı açıldı, içeri Murat girdi, gerçekten yorgun ve mutsuz
görünüyordu. Hemen bir yere çöktü. Herkes başına toplandı.
—Ne oldu, iyi misin? dedi Asım. Murat burun kıvırdı.
—Kötü bir şey mi oldu? Söylesene ya! dedi Asım.
—Hani ben insan psikolojisini bozmak için her yeri
değiştirebiliyorum ya, onu yaptım. Ama unuttuğum birçok şey vardı.
O ne hissediyorsa onu hissediyorum ve duygularımı kapatmayı
unuttum. Bir de o yapabiliyordu. Yani psikolojim altüst.
—Aferin sana! Onunkiyle birlikte kendi psikolojini de bozdun!
Dedi Asım. Diğerleri olanları pek anlamamıştı. İçeri gri-yeşil bir
güvercin girdi. Bacağındaki kâğıtta “Balkona çıkın” yazıyordu.
Balkona çıktılar, balkona yukarıdan bir sarmaşık düştü. Kafalarını
kaldırıp yukarı bakınca kaleyi gördüler. Hepsi birden sarmaşığı tuttu.
110
Sarmaşık yavaş yavaş yukarı çekiliyor gibiydi. Kaleyle burun buruna
gelince sarmaşık ve kale yok oldu. Onun yerine üzerinde Kale yazan
kapı önlerinde duruyordu.
111
112
DOKUZUNCU BÖLÜM
MURAT’A NE OLDU?
Asiye hemen kapıyı açtı ve içeri girdi. Diğerleri de peşinden içeri
girdiler. Görev başarıyla bitmişti artık. Murat kıkırdamaya başladı,
sonrada ağlamaya.
—Buna ne oluyor Asım, bize açıklar mısın? dedi Serkan. Asım
ağzını açmıştı ki Aslan yanlarına geldi ve onları hızlıca hastaneye
götürdü. Onları hastaneye bıraktığında Murat hâlâ ağlıyordu.
Hemşire Murat’a baktı.
—Bunun psikolojisi uçmuş, dedi ve ona bir ilaç verdi. Murat onu
içmek istemiyordu. Ona ilacı içirme görevi Asım’a verilmişti. Asım
ilk önce onunla konuşarak bu işi halletmeye çalıştı sonra ona ilacı
zorla içirdi. İlacı içince Murat ağlamayı kesti. Arada bir
kıkırdıyordu. Sonra ise put gibi hareketsiz oturuyordu. Bu böyle
yarım saat kadar sürdü. Sonra Murat yavaş yavaş normal haline
döndü. Aslan içeriye aynadan çıkan 8 kişiyle geldi. Aynayı açtı. İçeri
tek tek gireceklerdi. Ama onlar hiç de hevesli değillerdi. Girmemek
için sorun yaratıyorlardı. Aslan çoğunu içeri sokmayı başardı.
Nehir’in aynadan çıkanı içeri girmede direndi ve kendisi yerine
Nehir’i içeri sokmaya çalıştı. Ama başarısız oldu. Bu olay sonrası
Nehir sinirden gülmeye başladı. Ama onun bu gülmesi ilaca gerek
kalmadan geçti. Aslan onlara baktı.
—Görevinizi hepiniz çok güzel yaptınız, ama bazıları çevreyi çok
rahatsız edip dikkat çekti, dedi ve Murat’a baktı.
—Her şey çok basit oldu, karşımızda kiralık ev vardı, adam
hemen bizi eve aldı v.b. Yani çok şanslıydık, dedi Serkan.
—Evet, şanslıydınız, çünkü o oturduğunuz evin sahibi bendim ve
kendimi bu şeye yönlendirdim. Doğal olarak o evi alıp
yerleşebildiniz, gerekli parayı da ceplerinize koydum, dediğim gibi
sorun yoktu…
113
—Evet, ama ilginç olan bir şey var. Ben orada güçlerimi
kullanabildim, ama burada kullanamıyordum. Başka böyle olan
Murat vardı onu biliyorum, bu normal miydi? dedi Asım.
—Bende yapabildim, dedi Nehir.
—Hepiniz yapabilirdiniz, çünkü aynı ortamdaydınız ve güçleriniz
iki tarafa da dağılıyordu. Yani normal bir şeydi. Ama bir sorun var.
Dünyaya gittiğinizde burada olanları hatırlamıyorsunuzdur eminim.
—Evet, hiçbir şey hatırlamıyorum. Ama sadece 1 gün, belki çok
önemli şeyler olmamıştır.
—Haklısın, 1 günden bir şey çıkmaz, bir şekilde hallederiz, dedi
Asiye.
—Şimdilik burada kalın, ortam değişikliği sizi yormuştur, sonra
görüşürüz, dedi Aslan ve oradan ayrıldı. Hepsi bir günlüğüne
hastanede kalacaktı. Yorgundular. Bu yüzden hepsi bir yatak seçip
onda uyuyakaldılar.
Sabahleyin uyandıklarında yalnızdılar. Kahvaltıyı hastanede
yaptılar. Hepsi bu gün okula dönecekti, Murat hariç. Gitmek için
hazırlanıyorlardı ki içeri Hamide, Ömür, Kardelen, Filiz, Doğan ve
Savaş girdi.
—Duyduk ki, burada cezaya kalmışsınız, acıdık ve geldik, dedi
Kardelen.
—Neyse onu boş verin! Size çok önemli bir haberim var, hayal
yeteneğimde çok gelişme olmuş, bu yüzden beni sınava yeniden
soktular ve Orta U.maz H. G.’ye geçtim. Artık Kardelen ablamla
aynı yerdeyiz. Bekleyin, birkaç hafta sonra belki sizinle okumaya
başlarım, dedi Doğan.
—Harika olmuş, ama çok sevinip başkalarıyla uğraşma ha, yoksa
okula yeniden başlarsın, dedi Ekin.
—Neden herkes bunu söylüyor?
—Nedenini de sen düşün artık! Nasılsınız, ceza nasıldı? Burayı
mı temizlediniz yoksa? dedi Kardelen.
—Aaa! Bu niye burada yatıyor, ceza bitti oğlum okula dönüp
işkencene devam edersin, dedi Hamide küçümseyerek. Murat ona
baktı. Yine kıkırdadı, sonra gözünden incecik bir gözyaşı aktı.
—Dün sinirleri bozuldu, nedenini bilmiyoruz, sürekli böyle, dedi
Asım. Amacı belliydi; dün neler olduğunu öğrenmek.
—Ona kaba davrandığını söylemiştim, dedi Filiz.
—Sen sus!
114
—Demek ki haklısın Filiz, dedi Ömür. Hamide sinirle çevresine
baktı.
—O kadar da kaba değildim canım, sizde gördünüz, kaba
mıydım, değil miydim? dedi.
—Evet, 1 günden bir şey olmaz, değil mi? dedi Nehir ve Asiye’ye
baktı.
—Olayı hatırlamıyorum, dedi Asım.
—Tabi, onun arkadaşısın, onu koruyacaksın!
—Bana söyle, ben kaba olup olmadığını söyleyeyim, dedi Savaş
sırıtarak.
—Ya! Benimle sürekli uğraşıyor, bu hoşuma gitmiyor, bu yüzden
ona bağırdım, o da benden aşağı kalmadı.
Seden ona baktı.
— Kabalığın ne kadar bağırdığına bağlı.
—Tamam, bağırmaktan da ötesini yaptım, ama o da benle
uğraşmayacaktı, ben kötüyüm var mı? Hah hah ha!
Hemşire yanlarına geldi ve onları gönderdi. Hamide Murat’tan
özür dilemek için içeride kalmak istedi, ama hemşire onun şu anda
konuşulanları kavramadığını söyleyince vazgeçti. Hep birlikte
koridorda yürüyorlardı.
Hamide kızardı ve:
—Asım, Murat’a ne olduğunu biliyorsun, benim yüzümden mi
oldu? dedi. Asım düşündü. Murat’ın ortam değişikliğini
kaldıramadığını söylese burada olmadıkları anlaşılacaktı, suçu
Hamide’ye atsa haksızlık olurdu.
—Bilmiyorum.
—Nasıl bilmezsin ya! Onun yanındaydın, suç benimde söylemek
mi istemiyorsun? Ne olur cevap ver.
—Senle alakalı değil, ama neden olduğunu da bilmiyorum,
izninizle, dersime geç kaldım sayılır, sonra görüşürüz, dedi Asım ve
oradan kaçar gibi uzaklaştı. Hamide çevresine bakındı.
—Ders dedi de, bizim de yok mu? İlk dersimi kaçırmak istemem,
bölüm değiştirmek çok zevkliymiş, dedi Doğan. Kardelen ona
gözlerini devirerek baktı.
—Sen git, ben gelirim, dedi. O ve Filiz gittikten sonra Savaş’ın
ona baktığını fark etti ve şarkı söyleyerek uzaklaştı. Ömür güldü.
—Bizde derse gidelim bâri, dedi.
Asiye:
115
—Ben gelmiyorum, kütüphanede bir şey araştıracağım, dedi.
Hepsi derslerine girdi. Dersleri Hayaldi. Uzun süre hayal kurdular,
ama ilkinin aksine Serkan ve Öykü birbirleriyle uğraşmıyordu. Çok
eğlenceli bir hayalin üstüne Burç dersine girdiler. Bugünkü derste
hoca onlara 36’lı Türk burçlarını anlattı. Hepsinin doğum tarihlerine
göre ayrılmış olan bu burç hepsinin karakterini aynen veriyordu.
Herkesin bunları dinleyip araştırmaları çok komikti. Bu uzun ama
eğlenceli dersin sonunda öğle arası verdiler. Yemekte Asım tek
başınaydı ve elinde bir kitap vardı. Onun yanına oturdular. Asım
isteksizce kafasını kaldırdı.
—Ne olur yanıma oturmayın, siz gelince diğerleri de geliyor,
Murat hakkında soru sorup duruyorlar…
Asiye elinde kalın bir kitapla yanlarına oturdu ve kitabı masaya
koydu.
—Şu kitaba bakın içinde neler neler var!
—Yoksa vârisin kim olduğu mu yazıyor? dedi Asım hevesle ve
kitabı hızla açtı.
—Hayır, vârisin kim olduğu ilgimi bile çekmiyor. Bu kitapta
bizim güçlerimizi dünyadaki bedenlerimizin yeniden almasını
önleyen şeyler var…
Asım homurdandı ve kitabına döndü.
—Ne yani yanımızda 1 kilo sarımsak mı taşıyacağız? Hani
vampirlerden kurtulmanın yolu o ya! dedi Nehir ve güldü. Bunun
üzerine hepsi güldü. Asiye onlara sinirle baktı.
—Bunu size getirende kabahat, hem senin elindeki ne kitabı öyle?
Kesin vârisle ilgilidir, dedi ve Asım’ın elinden kitabı çekti. Asiye
kitaba şaşkınlıkla bakarken Asım onu sıkılmış bir halde izliyordu.
Kitabın oldukça değişik resimleri vardı.
—Bu ne? dedi Asiye.
—4. sınıf Hayvan’a Dönüşmek dersinin el kitabı, tamamen vâris
anlatıyor, dersi Aslan işliyor.
—4. sınıfta hayvanların düşüncelerini anlamakla ilgili bir ders var
sanıyordum.
—Birkaç tane bu tarz ders var, 4’e gelince görürsün, dedi Asım.
Asiye ofladı ve yanlarından ayrılıp Öykü’nün yanına oturdu. Bu
konuyu onunla konuşuyordu. Yemekler bittikten sonra dersleri için
ayrıldılar. Düşünme dersine girdiler. Bu derste kadın onlara
Düşünmede uyulması gereken belli başlı kuralları anlattı. Konu bu
116
olunca ders sıkıcı oluyordu. Bunun üzerine Beden Eğitimi dersine
girdiler. Adam elinde bir yığın eşya ile geldi.
—Bugünkü dersimizde güçlerinizi kullanmanızı ve geliştirmenizi
sağlayacağım. Şu gördüğünüz her şeyden kurtulmaya çalışacaksınız,
sadece güçlerinizi kullanın. Onları yok edin, yönünü değiştirin,
uzaklaştırın, ne yaparsanız yapın. Bunu daha gerçekçi bir hale
getirmeye çalışalım. Denizdekiler sizi aralarına almak istiyor ve siz
bunu istemiyorsunuz, onlara belki de karşısınız. Şimdi, onlar
kendilerine katılmayanları öldürürler, ölmeyi de onlara katılmayı da
istemiyorsunuz. Buradaki her şey onlardan bir kişi, onlar hızlıdır, ilk
önce bu hıza karşı kaçınız başarılı olacak bir ölçelim. 5 dk. içinde en
başarılıları seçeceğim, bu sayede sizi seviyeye göre ayıracağım, daha
fazla gelişeceksiniz. Süre başladı.
Herkesin üzerine birden fazla eşya düşüyordu. Serkan çevresinde
bir sis oluşturdu. Toplardan biri hızlıca suratına çarptı. Serkan kızdı.
Topla uğraşmaya çalıştı. Bu seferde diğer eşyalar onu rahat
bırakmadı. Öykü üzerine gelen her eşyaya ellerinden su fışkırtıyordu.
Bazen çok başarılı oluyordu, bazense başarısız. Ekin eşyaları
rüzgârda savuruyordu, bu sayede ona gelmiyorlardı ama başkalarına
çarpıyorlardı.
Adam bunu görünce:
—Onlar sizin tarafta, kendi grubunuza zarar vermeyin! Hızlı,
hızlı, daha hızlı, unutmayın, onlar kendilerine karşıları sevmez! dedi.
Nehir kendisine gelen eşyaların çevresinde taştan bir duvar
oluşturdu. Bu sayede en çabuk kurtulan o oldu. Ama başka eşyalar
durmuyordu. Birden çok hedefleri vardı. Herkese saldırıyorlardı.
Savaş kendisine gelen her şeye şimşek gönderiyordu. Doğal olarak
zorlanıyordu, ama başarıyordu. Seden kendi çevresine koruma
duvarı yapmıştı. Ama eşyalar o kadar güçlüydüler ki, duvarı
aşıyorlardı. Ömür ve Hamide birlik olmuş yerden gökten ipler
çıkartıyor eşyaları bağlamaya çalışıyorlardı. Pek de başarılı oldukları
söylenemezdi. Asiye eşyalara kırmızı bir ışın gönderdikten sonra
eşyalar insanlar yerine başka yerlere saldırmaya başladı. Gürbüz
söylenmeye başladı.
—Ben insanlarda etkiliyimdir, bunlar insan değil, görmüyorlar ki,
duymuyorlar ki, bu haksızlık, diyerek eline aldığı bir torbaya eşyaları
doldurmaya çalışıyordu. Bir düdük çaldı. Eşyaların hepsi hareket
etmeyi bıraktı. Adam sinirle onlara baktı.
117
—Hepiniz berbattınız! Ama bunu ilk defa yapmanıza bağlıyorum,
aksi halde bir savaş olsa hepiniz ilk saatte giderdiniz. Şimdi izleyin
de nasıl yapılırmış görün!
Adam konuşmasını bitirdikten sonra bütün eşyaları kendine
saldırttı. Eşyalardan pek bir şey gözükmüyordu. Ama düşünerek
yaptığı tek bir hareketle bütün eşyalar uzaklaştı.
—1dk. Gördüğünüz gibi istersek başarabiliriz, dedi ve eşyaları
yine insanların üzerine gönderdi. Bu sefer daha başarılıydılar. Ama
yaralananların sayısı oldukça yüksekti. Dersin sonunda adam onlara
kendilerini savunmak için bir hafta adamakıllı çalışmaları ödevini
verdi.
Yorgun argın kaleye girdiler. Üstlerini değiştirdikten sonra
yemekhaneye indiler. Bu kadar yorgunluktan sonra güzelce yemek
yediler. Asım yanlarına geldi.
—Hepinize ne oldu böyle? Topluca kavga mı ettiniz?
—Hayır, savaş alıştırması yaptık, dedi Serkan ve sarılı kolunu
gösterdi.
—Hepimiz yeteneksizmişiz, üstelik en iyi ben yapmıştım, dedi
Asiye.
Asım eski günlerini yâd eder gibi baktı.
—Ben bu derse girince hoca beni hiç beğenmemişti. Murat’ın
yüzüne bir kitap hızlıca çarptığı için burnu kırılmıştı. Bende çok kötü
yaralanmıştım. O zaman hastanede Murat’la samimi olmuştum. O
zaman o adam benim için “hayal yeteneği olabilir, ama düşünmeden
eser yok, bununla işimiz iş” demişti. Şimdi ise okulda düşünme
konusunda en iyi kişi benim. O konu çok saçmaydı, gerçekle alakası
yoktu, dedi. Hepsi rahatladı. Yemeklerini yedikten sonra
yatakhanelerine gittiler. Biraz oturduktan sonra uyudular.
Sabahleyin uyandıklarında derse gitmek için acele ediyorlardı.
Ama üç kardeşe de Aslan’dan ormanda olmalarını belirten bir
mektup geldi. Derse geç kalacaklarını bildikleri halde ormana
gittiler. Ormana giderken Serkan’la karşılaştılar. O da ormana
gidiyordu. Ormana hep birlikte girdiler. Neden çağırıldıkları
konusunda tahminde bulunuyorlardı. Aslan’ın çiftliğinin önüne
gelince durdular. Asaf onları içeri aldı. Aslan’ın odasına girdiler.
Odada 4 tane küçük oda vardı. Onların içine birer birer girdiler. Bir
sıra ve sırada bir kâğıt vardı. Oturdular. Kâğıtta sorular vardı.
—Bu test sizin derecenizi ve bilgi seviyenizi ölçmek için
yapılıyor. Sorulara verdiğiniz cevaplara göre 1–12 seviyesi arasında
118
bir yerde olacaksınız. Sonuçları güvercinle göndereceğiz. Başarılar
dilerim.
Sorulara başladılar. Sorular şunlardı;
1. Okul, bölümler ve özellikleri, okula alınma kurallarından
bildiklerinizi yazınız.
2. Denizdeki insanlar ve bizim örgütümüz hakkında
bildiklerinizi yazınız.
3. Vâris kimdir? Ne gibi görevleri vardır?
Sorular daha devam ediyordu, genel özelliği ile burası ile ilgili
bilgileri sormuşlardı. İlk soru basitti. Okula ilk geldiklerinde bununla
ilgili yeterince bilgi vermişlerdi. 2. soru biraz zordu ama Asım’ın
onlara okuduğu kitaptan ve vârisi araştırırken okudukları kitaplardan
öğrendikleri kadarıyla yazdılar. 3. soru ise çok değişikti. Vârisin kim
olduğunu bilen tek kişi Aslan’dı. Bu yüzden tahmin bile edilemezdi.
Ama görevlerine gelince, birkaç görevini biliyorlardı, en önemlisi ise
okulu ve insanları korumaktı. Soruları bildikleri kadarıyla
doldurdular. Sınav bitince derslerine gittiler. İlk derslerini
kaçırmışlardı. Şimdiki dersleri resim dersiydi. Düşünerek fırçalarını
hareket ettirmeye çalışarak resim çizmeye çalışıyorlardı. Ama bu
biraz zordu ve zaman istiyordu. Bu derste hoca bir daha ki hafta için
düşünerek fırçayı kullanıp bir resim çizme ödevi verdi.
Diğer dersleri Şifa idi. Bu ders çeşitli malzemelerden ilaçlar
yapımını anlatıyordu. Tek sorun malzemeleri kontrol edebilmekti.
Dersin hocası garip görünümlü ve giyimliydi. Kadın dersi anlatmaya
başladı:
—Evet, kendimi size takdim edeyim, ben bu okulun en başarılı
şifacısıyım
—En iyi kocakarısı, dedi Asiye.
—Haklısın, ilaçlarından, dedi Nehir.
—Evet, arkadaşınızın dediği gibi kocakarı sayılabilirim ve
hepinizi de öyle yapmaya niyetliyim.
Gürbüz homurdandı.
—Ne demek bu? Madem öyle sadece kızlar bu dersi alsın.
—Koca-adam ya da Koca-koca yok mu? dedi Serkan. Herkes
güldü.
—Halk dilinde öyle derler, ama istiyorsan ol. Bu ders ilginç bir
derstir. Tıpla ilgilenen kişiler bu dersi hiç sevmez, mesleklerinin
ellerinden gittiklerini söylerler. Bahane olarak da “Bilimle
119
uyuşmuyor, vırt, zırt” gibi palavraları sıkarlar. Zaten denizdekilere
de hep bunlar katılır, he he he, iyi espriydi.
Asiye ve Nehir birbirine bakıp güldüler
—Neyse derse geçelim. Bu derste başarılı olacaklar baştan
bellidir; aşçılar, eczacılar, kimyagerler… v.s. v.s…
Ders bittikten sonra herkeste bir konuşma hastalığı başladı.
Asiye:
—Ne biçim karıydı ya! Espri yaptığını sanıyor, ama berbat,
kusacaktım neredeyse, dedi.
—Bana kalırsa bu kadın, Tıp okumak istemiş, ama puanı
yetmemiş, şimdi de hıncını burada çıkarıyor, ben bir daha ki Şifa
dersine dünyaya gidiyorum, ama onu bulup öldürmek için, dedi
Nehir.
—Bundan önceki daha iyiydi, keşke tamamen dünyada kalacak
olmasaydı, en azından dersinde uyuyordum, dedi Gürbüz.
Öğle olduğu için yemekhaneye gittiler. Orada Murat’ı Asım’la
otururken gördüler.
—Sen ne ara çıktın, insan haber verir, yas tutardık, dedi Asiye.
Murat ona baktı:
—Bu sabah, ama belki geri giderim, orası rahattı, bana
bakıyorlardı, zaten ben yaşlanmadan Huzurevine gideceğim…
—Belli, ruhun çok yaşlı, bence şimdiden gitmelisin, dedi Asım.
—Tamam, bu kendine gelmiş, dedi Nehir. Hamide yemekhaneye
girdi ve Murat’ı görüp ona doğru yürüdü.
—Kaçın! Hamide ve soruları geliyor! dedi Asım ve ayağa kalktı.
—Asiye, senin dün getirdiğin kitap ilgimi çekti, ama vaktim
yoktu, bugün birlikte bakalım mı?
—Jeton köşeli galiba!
—Hayır, paraşütlü, dedi Nehir.
—Nasıl şimdi ilgini çekti anlamadım.
—Gece rüyama girdi, oldu mu? Çekti işte, hadi!
—Tamam, tamam, gel, dedi Asiye ve yürüdü. Asım Seden ve
Nehir’i kolundan çekiştirdi.
—Eh, bende geleyim bâri, dedi Ekin.
—Seden T’n (Mimarlıktaki T cetvelinin kısa adı) varsa Ekin’i
çek, dedi Asım. Seden hayalini kurdu ve gülümsedi. Hamide çok
yavaş yürüdüğü için yeni gelmişti. Onlar giderken Hamide ve Murat
konuşmaya başlamışlardı bile. Asiye duvarın yanına geçti ve onları
izlemeye başladı.
120
—Napan Asiye? dedi Seden.
—Hiiç, şunları izliyorum.
—Vay be! Ben onu göremediydim, dedi Nehir.
Asım:
—Asiye, çıldırtma beni.
—Asım kafayı yedi. Şurada Murat’ı izlemek varken biz
kütüphaneye gidiyoruz.
Tartışarak kütüphaneye gittiler. Asiye kapının önünde durdu ve:
—İçeri girerim ama bir şartım var, vâris falan araştırmayacağız,
dedi.
—Tamam, dedi Asım ve göz kırptı.
İlk olarak Asiye’nin bulduğu kitabı okuyorlardı. Asım sayfalarını
karıştırdı ve vârisle ilgili şeyler araştırmaya başladı. Asiye ona
kızmaya başlamıştı ki üç tane güvercin geldi. Üçü de kardeşlerin
yanında durdu. Güvercinden zarfı aldılar. İçindeki kâğıdı açtılar.
Üçünde de aynı şey yazıyordu:
“Yaptığımız testin sonuçlarına göre bilgileriniz doğrultusunda
derecelendirme de 4. olduğunuzu belirtmekten onur duyarız, lütfen
rozeti toplantılarda takınız”
Zarftan rozeti çıkardılar. 4 şeklindeydi. Bu rozet hepsinin hoşuna
gitmişti. Çoğu bilgiyi Asım sayesinde aldıkları için bu rozetin altına
“ΑδЈМ δАĜΌĽδЦŃ” yazdılar. Asım bunu görünce daha çok sevindi.
Asiye somurttu.
—Ne oldu Asiye? Sen kaçıncı sıradasın ki?
—Hıh, 5.
—Çok düşükmüşsün, bunu kaldıramiyciğim, dedi Ekin.
Asiye Asım’a şöyle bir baktı.
—Bana vârisle ilgili her şeyi anlat, hatta bende sana yardım
edeyim, dedi Asiye ve kitapların arasında dolaşmaya başladı. Asım
ona güldü, ama bu işine geldi. Toplanıp vâris hakkında bilgi
edinmeye çalıştılar. Ama çok fazla kitap yoktu. Bir kitapta “Vârisler
Kitabı” hakkında bir şeyler yazıyordu, ama onun ne olduğunu bile
bilmiyorlardı. Ondan başkada yeni bir şey bulamadılar. Bugün
öğleden sonra dersleri olmadığı için rahat rahat araştırma
yapıyorlardı. Akşam olmuştu ki Murat yanlarına ıslık çalarak geldi.
Sırıttı ve yanlarına oturdu.
—Aaa, o rozet! Sizde mi 4. oldunuz? Bende 4. derecedeyim.
Hayrola? Gene Asım’ın sevgilisini mi araştırıyorsunuz? dedi.
121
—Ne yani? Vâris bir kız mı? dedi Asiye ve çevredeki kızlara
baktı.
—O zaman kesin benim.
—Zavallının kendisinden haberi yok, dedi Ekin.
—Henüz cinsiyetini belirleyemedik, daha 2–3 aylık olmadı, dedi
Asım ve Murat’a sinirle baktı.
—Bana Hamide’yle ne konuştuğumuzu sormayacak mısınız? dedi
Murat. Asiye kulak kabarttı.
—Sağ ol özeline girmek istemem, dedi Asım. Murat sırıttı.
—Kokuyu aldınız mı? Kıskançlık kokuyor burası. Zavallıcık, beni
paylaşamıyor ve herkesten kıskanıyor. Ama sevin sadece dost olmak
istiyormuş, ama şimdilik, dedi Murat. Asım kitaplara gömüldü.
—Ben bu çocuğu çiğ çiğ yerim, şunun havasına bak, dedi Nehir.
Akşam yemeğini yedikten sonra ödevlerini yapmak için odalarına
kapandılar. Uzun süre ödevlerini yapmak için uğraştılar. Asiye arada
bir onlara gelip vâris hakkında sorular soruyordu. Ödevlerini daha
bitiremeden Asiye onları yormuştu. Onu uzaklaştırmak için her şeyi
yapıyorlardı ama faydasızdı. Öykü yanlarına mırıldanarak geldi.
—Zavallı Serkan. Testin sonuçları açıklanmış, 9. olmuş. Çok
üzüldüm. Siz kaçıncı oldunuz?
—4.
—5. Ama yakında bende 4 olacağım, Aslan’la bu konuyu konuşup
yeniden sınava gireceğim, dedi Asiye.
—Bende 7. gruptayım.
Uzun süre bu konuda konuştular. Çoğunlukla Asiye konuşuyordu.
Sonra uyumaya karar verdiler ve yattılar.
122
ONUNCU BÖLÜM
BÜYÜK HAZIRLIK
Dersler yoğun bir şekilde ilerlerken Doğan Orta U.maz H. G.’ye
uyum sağlamaya çalışıyordu. Bunun için de herkes ona yardım
etmeye çalışıyordu. Nisan ayında okul çevredeki dağların arkasına
bir gezi düzenleyecekti. Orada ne olduğunu bilmiyorlardı ama gezi
olduğuna göre güzel bir yer olmalıydı. Bu geziye bütün okul
gidebiliyordu. Büyük sınıflar bu geziyi öğrenince çok sevindiler,
ama hiç birinin sevinci Murat’ınkini geçemezdi.
—HEY! Yaşasın, en sevdiğim yere gidiyoruz, HARİKA değil mi
Asım?
—Hı, ne demezsin! Ama kilolarına dikkat et ve çok yeme.
—Siz neyden bahsediyorsunuz ya? dedi Seden.
—Nolur söyleme, sürpriz olsun! dedi Murat neşeyle.
—Dağlar, şekerler ve yiyecekler, üff, dedi Asım ve sustu.
* * *
Gezi günü ayın 23’üydü. Bu gün aynı zamanda Seden’in doğum
günüydü. Gezide onun için bir şeyler yapmayı planlıyorlardı. Gezi
için okulun girişine toplandılar. Murat çok heyecanlı görünüyordu.
Her bölümün hocası onlarla gelecekti. Hocalar geldikten sonra
dağlara doğru yürümeye başladılar. Yürürken konuşuyorlardı. Doğan
yanlarına geldi.
—Seden abla, senin için çok güzel bir hediye yaptım, oraya
gidince sana vericem, dedi ve elindeki kutuyu gösterdi. Asım ona
tuhaf tuhaf baktı.
—Neden ona hediye veriyorsun ki, içinden mi geldi?
—Yoo, bugün onun doğum günü, ondan, dedi Doğan, arkadaşları
onu çağırdığından onların yanına gitti.
—Nice yıllara, dedi Asım biraz çekinerek.
123
—Eh, bir yaş daha yaşlandın, dedi Murat ve gülerek yanlarından
uzaklaştı.
Kızlar Seden’e baktılar.
Ekin:
—Ben hocaya bir şey soracağım, Nehir benimle gelsene, dedi.
Nehir ofladı ve onunla birlikte uzaklaştı.
Asım:
—Demek bu gün senin doğum günün, güzel bir gün.
—Evet, çocuk bayramı.
—İnsanın içinde ne kadar büyüse de bir çocuğun yaşaması
gerektiğini gösteren bir gün olmuş seninle birleşince, dedi Asım ve
elinde bir kırmızı gül oluşturdu. Gülün üzerine buzdan ince bir
kaplama yaptı ve gülü Seden’e uzattı. Seden kızarmıştı, ama Asım’ın
da ondan pek bir farkı yoktu. Seden gülü eline utanarak aldı.
—Genelde çoğu kişi bakım istemeyen ama solmayan çiçekleri
olsun ister, bunu ben senin için gerçekleştirdim, dedi Asım ve daha
çok kızardı. Yanlarına Murat geldiği için Seden gülü hemen cebine
attı.
—Ne o? Benden gizli bir şey mi yapıyordunuz? Asım, senden hiç
beklemezdim, hani nereye gittiğimizi söylemeyecektin, sürpriz
olacaktı, hem bu gün kızın doğum günüymüş, sürprize en çok ihtiyaç
duyduğumuz anda bu yaptığına ne denir?
—Ben hiçbir şey söylemedim!
—Hadi öyle olsun bakalım.
Sonunda dağa çıktılar. Önlerinde çok geniş bir düzlük vardı.
Düzlüğün sonunda çok büyük bir dağ vardı ve dağdan aşağıya iki
dere inmişti. Bu dereler normal derelerden farklıydı. Derelerden biri
sütten oluşmuştu, öbürü ise şeker ve yağdan oluşuyordu.
—Bu nasıl olmuş böyle? dedi Ekin.
—Ben anladım, bu dağ tamamen şeker, eridiği için böyle olmuş,
ama nasıl erimiş bilemiyorum, dedi Nehir.
—Evet, burası şeker dağ, dağın altında magmalar olduğu için
şekerler eriyor, ama dışarıdan ısı verilince daha iyi eriyor, dedi
Murat.
Okul burada mola verdi, herkes istediği yere gidebiliyordu. Murat
Hamide’ye şeker dağı gezdirmek istedi, ama o bunu Seden’in doğum
gününü kutladıktan sonraya bıraktı. Bunun üzerine Murat herkesi
şeker dağa çıkarıp doğum günü kutlamaya karar verdi. Herkes bunu
kabul etti. Dağın en sessiz ve şekerli kısmına gelince durdular ve
124
oturdular. İlk önce hediyeyi Doğan verdi. Onunki kocaman bir
kutuydu. Kutuyu açınca herkes şaşırdı. Çünkü Doğan ateşten bir
ayna yapmıştı. Çok net olmasına kimse bir şey demiyordu ama
çevreye çok ısı yayıyordu. Herkes Seden’e yaptığı hediyelerden
veriyordu. Savaş “Yavaş Konuşmanın İlmi” adlı kendisinin yazdığı
bir kitabı ona verdi. Kitap konuşabiliyordu, Seden heyecanlanıp hızlı
konuşunca onu yavaş yavaş uyarıyordu. Sonra kitabı ona yavaş
yavaş okuyordu. Seden bu hediyeyi gülerek aldı. Nehir Seden’e
elmastan bir kolye yapmıştı. Bunu verirken de bir uyarıda bulundu:
—Bunu sık sık takma, hatta hiç takma, bunu cebinde taşı, başın
belaya girerse kullanırsın, nasıl kullanıldığını Serkan’a sorabilirsin,
dedi.
Ekin Seden’e bir yelpaze yapmıştı, ama bunun rüzgâr derecesini
iyi ayarlayamamıştı. Seden yelpazeyi salladığında bir fırtına koptu.
Seden güldü ve:
—Ekin ve Nehir birleşip beni öldürmeye çalışıyor, dedi.
Hamide Seden’e bir yüzük yapmıştı, yüzüğün üstündeki süsleme
kalkıyordu ve içinden bir şey fırlıyordu. Ömür birçok yemek
yapmıştı.
—Biraz bizde faydalanalım diye düşündüm, dedi. Filiz gözlerini
devirdi. Filiz Seden’e bir bluz yapmıştı.
—Beyaz giymekten hepimiz gibi sende sıkılmışsındır. Bu bluz
istediğin renge girer, dedi. Seden bluzu önüne tuttu, siyaha
dönüştürdü ve:
—Siyah-beyaz Beşiktaş, nasıl? dedi.
Herkes isteksizce güldü. Kardelen kendi söylediği şarkılardan
oluşan bir plak yapmıştı. Onu Asım’ın laptopunda dinlediler. Sıra
Asım’a gelmişti, ama o zaten hediyesini vermişti. Asım kocaman bir
cetvel verdi.
—Bütün cetvellerden oluşuyor, hepsini tek tek taşımak zor oluyor
ya, güzel mi? dedi Asım.
Kardelen ona baktı ve sessizce:
—Aptal! dedi. Sıra Murat’a gelince Murat hediyeyi ucuza kapattı
ve şeker dağdan bir parça koparıp Seden’e verdi. Diğerlerindense en
çok onun hediyesi makbule geçti. Sonra herkes yanına birilerini alıp
şeker dağı yeniden keşfetmeye başladı. Doğan bir olay yüzünden çok
kızmıştı. Çevresini bir ateş denizi kapladı. Bunun üzerine şeker dağ
erimeye başladı. Murat eriyen şekerleri tattı ve bunu tekrar
yapmasını istedi ama Doğan bunu yapamıyordu.
125
—Bunu istesem de şimdi yapamam, kimse o gıcığın etkisini
bırakamaz! dedi. Murat onu sakinleştirdi.
Uzun süre konuşup gezdikten sonra okulun yanına gittiler. Uzun
yorucu bir gün geçirmişlerdi. Hemen duş aldılar, çünkü şekerler her
yerlerine yapışmış, şilep şilep olmuşlardı.
Sonra oturup gezi hakkında konuştular. Sonra da uyudular.
* * *
Örgüt üyeleri bir toplantılarından çıkmış kaleye doğru
yürüyorlardı. Gayet neşeli bir şekilde Asım Seden’e bir şey
anlatıyordu. Aniden Serkan bağırmaya başladı.
—Deniz! İnsanlar çıkıyor!!!
Denizden milyonlarca kişi çıkmaya başladı. Aslan onları korumak
için öne atıldı ve taşıyla yere görünmez bir duvar çizdi.
Denizdekilerin lideri ve denizdekiler hiç zorlanmadan bu duvardan
geçtiler. Denizdekilerin lideri Aslan’a yaklaştı. Asım hızlıca
düşünmeye başladı. Onları engelleyecek bir şey yapmalıydı. Her
yerden bir şeyler çıkarıp denizdekilerin üzerine gönderiyordu. Ondan
cesaret alan diğer kişilerde ona yardım etmeye çalışıyordu.
Denizdekilerin lideri güldü ve bütün saldırıları durdurdu. Asım’a
baktı. Asım havaya fırladı ve kalenin dibine düşüp yığıldı. Adam
Murat’a baktı. Denizdeki diğer kişiler Asım’dan sonraki en iyi
savaşan kişiyi yani Murat’ı denizin içine çok rahatlıkla çektiler.
Aslan Denizdekilerin liderini durdurmak için onun önüne geçti ve
konuşmaya çalıştı ama bu onu hiç etkilememişti. Aslan’a sempatik
bir şekilde gülümsedi ve Aslan’ı öldürdü. Sonra da çok güçlü bir
kahkaha attı.
—ASİYE! Vârisi öldür! Ne duruyorsun onu öldürrr!
Asiye karanlıkta kalmış olan vârise doğru döndü. Yüzünde en ufak
bir sevimlilik kalmamıştı. Seden, Ekin ve Nehir hemen onun önüne
geçtiler. Asiye bunu hiç takmadan onlara saldırdı.
—Asiye ne yapıyorsun? Sen bizim tarafımızdansın! dedi Nehir.
Ama Asiye onları öldürdü. Artık bir tek vâris kalmıştı. Asiye ve
Denizdekiler ona saldırdı ve onu da öldürdüler…
—Asım! Bağırmayı kes! Uyuyamıyorum! dedi Murat ve Asım’ı
sarstı. Asım titreyerek uyandı. Karşısında Murat’ı görünce
gördüğünün bir rüya olduğunu anladı.
126
—Dostum neyin var? Kâbus mu gördün? Bağırıp duruyordun,
amanın felaket terlemişsin, iyisin değil mi?
Asım Murat’a cevap vermedi sadece sımsıkı sarıldı. Murat ona
şaşkın şaşkın bakakaldı.
* * *
Asım bu rüyayı gördükten sonra iyice tedirginleşmiş ve vârisi
korumaya ve bulmaya daha fazla önem vermeye başlamıştı. Sürekli
Aslan’la konuşuyor ondan bir ipucu almaya çalışıyordu. Ama bunun
nafile olduğunu kendisi de biliyordu. Asiye’ye de artık farklı bir
şekilde bakıyordu.
Bir gün Asım Asiye’ye nefretle bakınca Asiye sinirlendi ve:
—Senin derdin ne dostum, ne biçim bakıyorsun öyle? dedi. Asım
oradan uzaklaştı. Asiye bunun üzerine o sırada yanında olan eski
komşuları ve Murat’a dert yandı.
—Bunun nesi var anlamadım. Bana düşmanıymışım gibi bakıp
duruyor. Murat, sen bir şeyler biliyor musun? Neden bana öyle
baktığını öğrenmek istiyorum.
—Hayır, bende bilmiyorum, ama bu değişiklikler o geceden sonra
oldu. Yani bağırıp duruyordu. Uyandırdım. Benimle hiç konuşmadı,
sadece sarıldı. O günden sonra böyle davranıyor sana. Nedenini
sordum, ama o cevap bile vermedi. Neden bu konuyu onunla sen
konuşmuyorsun Asiye?
—Fena fikir değil, ama bana öyle bakmazsa. Biliyorsun bir daha
öyle bakarsa ciddi bir kavga olacak. Bu yüzden biraz mantıklı olur
musun?
—İçimizden biri bunu yapmalı sonuçta. Onun Asiye’ye davranışı
benim de sinirimi bozuyor. Ya da hep birlikte mi konuşsak? dedi
Nehir.
—Hayır, hayır. O zaman baskı yapıyoruz zanneder, bu da iyi
olmaz, dedi Seden.
—İyi de biz zaten baskı kurarak ne olduğunu öğrenmeye
çalışıyoruz, dedi Murat. Seden Murat’a şöyle bir baktı.
—Seden? Onunla sen konuş, seninle konuşur. Siz demiyor
muydunuz; mimarlar sadece birbirini anlar ve anlaşır diye ha? Bak
bu gerçekten güzel bir fikir, dedi Asiye.
—Senin arkanı biz kollayamayız, ama bir ara konuşurken
sorabilirim, dedi Seden.
127
Seden ormana girdi ve Asım’ı gördü. Asım yere oturmuş
düşünüyordu. Seden ona yaklaştı ve yanına oturdu. Asım ona
korkuyla bakınca:
—Selam, oturmamda bir sakınca yoktu değil mi? dedi.
Asım:
—Tabiî ki yok.
Uzun süre oturdular ve hiç konuşmadılar.
En sonunda Seden:
—Asiye ile bir sorununuz mu var? Ona çok tuhaf davranıyorsun
da, dedi.
—Bir şey yok, nereden çıkardın? Biliyorsun Asiye beni iğrenç bir
görevden kurtarmıştı, dedi ve yüzünü ekşitti.
—Bir şey olmadığından emin misin? Murat geçen gün bir rüya
gördüğünü
söyledi.
O
günden
beri
Asiye’ye
kötü
davranıyormuşsun…
—Nereden uyduruyorlar anlamıyorum, onlarla konuşsam iyi olur.
Asım çevresine bakındı sonra da Seden’e.
—O rüyada, aslında kâbusta vârisi bulup koruyamazsam
olacakları gördüm. Çok gerçekçiydi. Bu yüzden ben sadece vârisi
bulmaya çalışıyorum.
—Bu konuda yardım etmeye çalıştığımızı biliyorsun.
—Biliyorum. Rüyamda onu da gördüm, o ölüyordu.
—Kim olduğunu gördün mü yani?
—Hayır, karanlıkta kalmıştı.
—Tamam, sorun yok, vârisle ilgili bir tek vârisler kitabını
bulamadık, onu da birlikte bulacağız, dedi ve Asım’ın elini tuttu.
Asım hafif kızardı.
—Dördümüz bulacağız onu, dedi Ekin.
—Siz ne ara buraya geldiniz?
—Zaten hep buradaydık, dedi Nehir ve sırıttı.
Asım ayağa kalktı, Seden de. Asım Nehir ve Ekin’e sarıldı.
—Evet, dördümüz bulacağız, dedi ve ormandan çıkmak için
yürümeye başladılar. Aslan’ın çiftliğinin önünden geçerlerken Asım
durdu.
—Bu taşı dolap halinde kim unuttu? Bu çok riskli! dedi. Üç kızda
kafasını çevirip oraya baktılar ama taş dolap halinde değildi.
—Yanlış görüyorsun, o hâlâ taş, dedi Ekin. Asım bir kızlara bir de
taşa baktı.
128
—Evet, yanlış görmüşüm, biraz dinlensem iyi olacak, dedi ve
yürümeye devam etti. Yürüyordu ama gözleri hâlâ taştaydı.
Kaleye vardıklarında bahçede bir tek Asiye ve Murat vardı. İkisi de
onları bekliyordu. Asım gülümsedi.
—Naber? dedi.
—Ne o? Bana garip garip bakmıyorsun! dedi Asiye.
—Sanırım siz beni yanlış anladınız, ben sana kaba mı davrandım?
Sadece düşünüyordum, düşünürken biraz sert görünürüm de.
—Çocuk yeni özellikler kazanıyor, dedi Murat gülerek.
Asiye Asım’a sinirle bakıyordu. Asım Asiye’yi yanına alıp
uzaklaştı. Yemekhaneye gittiler. Asım ve Asiye sonra geldi. İkisi
yine eskisi gibiydiler.
Sabahleyin uyandılar ve yemekhaneye indiler. Bugün Şifa dersleri
vardı. O yüzden isteksizdiler. Ama Asım ve Murat çok neşeliydi,
onların dersleri Aslan’laydı. Onlar yemeklerini yedikten sonra
hemen bahçeye inip çiftliğe gittiler. Kızlar yemeklerini yedikten
sonra isteksizce 1 adım ileri 2 adım geri hesabı derse gittiler. Gayet
sıkıcı bir dersten sonra Asaf’tan neşeli bir haber aldılar; yeni
öğrenciler gelmiş. Sevinçle bahçeye çıktılar. Yeni öğrenciler her
zamanki gibi ürkekti. Bu sefer Aslan bir at olmuştu. İlk kişi U. H.
G.’ye seçilmişti. Herkes alkışlarken Asım yanlarına geldi. Asiye o
sırada Aslan’a eziyet eden birini neşeyle izliyordu. Asım onları
kalabalıktan çıkardı.
—Ne oldu ya? dedi Nehir.
—Benimle gelin.
—En son böyle dediğinde vârisi araştırmaya başlamıştık, dedi
Ekin.
—Sanırım onunla ilgili çok güzel bir şey buldum.
—İşte bu güzel.
Ormanda ilerlediler. Aslan’ın çiftliğinin önüne gelince durdular.
Asım yine onlara taşı gösterdi.
—Şimdi bunu açacağım, dedi ve elini taşa değince taş dolaba
dönüştü.
—Nasıl? Bu imkânsız, dedi Ekin.
—Boş ver, harika bir şey bu, dedi Nehir. Asım dolabı açtı.
—Bir şey fark etmeyecek, çünkü içinde sadece liste var.
—Sen öyle san, içinde bu da var, dedi ve çok güzel görünümlü bir
anahtarı gösterdi.
129
—Bu ne için peki? dedi Seden.
—Bu yaptığımız doğru mu sence?
—Mecburuz, burada açık duruyordu zaten, dedi Asım ve taşı
yerinden kaydırdı. Altından bir kapak çıktı. Kapağı kaldırıp içeri
girdi. Peşinden diğerleri de girdi. Kapak kapandı, üzerine de tekrar
taş geldi.
—Harika! Burada tıkılı kaldık! Vârisin gelip bizi kurtarması
açısından güzel bir plan, dedi Nehir.
—Merak etmeyin, dedi Asım ve ilerledi. Uzun bir yoldan sonra
önlerine bir kapı geldi. Asım anahtarla bu kapıyı açtı ve içeri girdi.
Peşinden diğerleri girdi. İçerisi çok aydınlıktı ve rengârenkti. Bu
yüzden hiçbir şey görünmüyordu.
—Benim ışığa alerjim var, çevreyi göremiyorum, dedi Ekin.
—O kolay iş, dedi Asım ve cebinden siyah taşını çıkardı. Taş
bütün renkleri içine çekti. Şimdi her yer görünüyordu. Taştan bir
odadaydılar ve odanın tam ortasında taştan bir masa vardı. Masanın
üzerinde sadece cildi olan bir kitap vardı. Asım hızlıca masaya
yaklaştı.
—Vârisler Kitabı, dedi.
—Güzel de, vârisler kitabının sadece kitap kapağından oluşacağını
hiç düşünmemiştim.
—Ne? dedi Asım ve kitabı eline aldı. İçinden bir şey düştü. Nehir
eğilip bunu aldı. Bu bir kolyeydi. Dört yapraklı yoncadan
oluşuyordu.
—Bu ne şimdi?
—Kitap sadece kapaktan oluşmuyor, iyice bakın, dedi Asım ve
kitabı onlara gösterdi. Asım sayfaları çevirdikçe sayfa oluşuyordu.
—Bu ne anlama geliyor? dedi Ekin. Asım bilmem anlamında
hareket etti. Son sayfaya kadar geldiler. Asım kitabı karıştırdı.
—Bu kitap vârislerin her birini kendi kalemlerinden anlatıyor.
Şimdilik Aslan’ı okuyalım mı?
—Olur.
—“….Aslan
1982
yılının
falan
falan
gününde
doğmuştur………………..okula
küçük
yaşta
gelen
öğrencilerimizdendir……………………..vâris olduğumu çarşıdaki
dükkânlardan birindeki bir kadından öğrendim. Bunun üzerine vâris
hakkındaki her şeyi en yakın arkadaşım Gökhan’la araştırdık.
Vârisin koruyucularının olduğunu öğrendik. Sonradan Gökhan’ın
benim koruyucum olduğunu öğrendim ………… ……… ……
130
……………Savaş başladı. Benim vâris olduğumu birçok kişi
biliyordu. Bu yüzden beni savaşın dışında tutmaya özen gösterdiler.
Ama ben Gökhan sayesinde savaşa katıldım ve savaşın kazanılmasını
ve denizdekilerin kısa bir süreliğine başsız kalmasını sağladım.
Bunun sevincini yaşarken hayatımdaki en üzücü olay oldu…”
Arkadaşı öldü “…arkadaşım Gökhan denizdekilere katıldı….”
—Yanlış okudun sanırım, arkadaşının öldüğünü görmesi
gerekmiyor mu? dedi Seden.
—Hayır, burada aynen dediğim yazıyor.
—Neyse sen oku bir.
—Tamam. “….arkadaşım Gökhan denizdekilere katıldı ve bana
bir gün denizdekilerin burayı ele geçirip beni öldüreceğini söyledi.
İnsanlara bu olayı Gökhan öldürüldü, cesedini denize aldılar diye
anlattım. Sonradan gerçeği anlatmam gerektiğini düşünsem de bunu
bir türlü yapamadım. Vâris olduğum için okulun müdürü olmuştum.
Artık okulda vârisle ilgili bir şey anlatmayan kitapları kütüphanede
bıraktım. Vârisi anlatan kitapları kaldırttım. Vârisin öğrenilmemesi
için her şeyi yapıyorum. Okulda denizdekilere karşı olan bir örgüt
kurdum. Denizdekilerden bilgi alsın diye oraya birkaç örgüt üyemizi
casus olarak yerleştirdim. Onlar da benim gibi savaşa
hazırlanıyorlar. Vârisi ve en zayıf anımızı bulduklarında
saldıracaklar. Bende o güne hazırlanıyorum.”
—Bu kadar mı?
—Evet, başka bir şey yok onunla ilgili. Nasıl olur ya, en yakın
arkadaşı, vârisin koruyucusu vârisi, Aslan’ı nasıl yarı yolda bırakır?
Gerçekten vârisin işi zor. Dilerim onun koruyucuları da böyle
yapmaz, dedi Asım.
—Onun yanında bir de Aslan’ın müdür olması var. Aslan
müdürmüş demek. Ama hiç öyle gibi görünmüyordu. Yani o
anlatılan müdür gıcık, para delisi ve şerefsizin tekiydi. Kimse
sevmiyordu onu, dedi Ekin.
—Bu anlatılanlar Aslan’ın tam tersi. Şimdi denizdekilerin vârisi
neden öldürmek istediklerini anladım. Onu öldürürlerse müdür
olacaklar ve istediklerini yapabilecekler. Buna izin vermeyelim.
—Buraya sonra gelelim mi? Yani yeni gelen öğrenciler çoktan
yataklarına gömülüp uyumuşlardır, yakalanmayalım, dedi Nehir.
—Ha, tamam olur, dedi Asım ve isteksizce kitabı ve kolyeyi oraya
bırakıp odadan çıktı. Kapıyı kilitledi. Geldikleri yoldan geri gittiler.
Kapağa gelince hepsi de Asım’a baktı. Asım kapağa dokununca
131
üstündeki taş kalktı ve kapak açıldı. Dışarı çıktılar. Hava kararmıştı.
Aslan’ın çiftliğinin lambaları yanıyordu.
Asım çiftliğe baktı ve:
—Zavallı Aslan, onun için vârisi ve onu koruyalım, bir zamanlar
en yakın olan arkadaşını da etkisiz bırakalım, dedi.
—Bunu yapmak güzel olur ama onun için Aslan’ın bize
göstermediği derslere çalışmamız lazım.
—Bunu yaparız, ama bu yaptığımızdan ve bildiklerimizden
dördümüz dışında kimsenin haberi olmamalı.
—Neden? Murat’a da söylemeyecek misin? dedi Ekin.
—Hayır, onu tehlikeye atmış oluruz.
—O boşboğaz biri değil ki?
—Biliyorum, ama dediğimi yapacak mısınız yoksa ona ve
diğerlerine söyleyecek misiniz?
—Tamam, benim için sorun yok, ben sadece en yakın
arkadaşından bunu saklamak istemezsin diye düşündüm.
—En yakın arkadaş…
Aslan’ın çiftliğinin kapısı açıldı. Aslan onlara baktı.
—Sizin burada ne işiniz var? dedi. Nehir sırıttı.
—Bugün çok güzel ata dönüştün de onu söylemeye geldik.
Aslan onlara garip garip baktı.
—Asiye demek size söyledi. Ata dönüşmeyi çok severim. Ne
zamandan beri biliyorsunuz? dedi.
—O 1 haftalık cezayı aldığımızdan beri biliyoruz.
—Tahmin etmiştim zaten.
—Bunu bize de öğreteceksin değil mi? dedi Ekin.
—Bunun bize savaşta faydası olmaz, dedi Asım. Aslan’ın yüzü
birden sarardı.
—Sence savaş olacak demek, dedi Aslan.
—Denizdekiler yok edilmezlerse evet.
—Onların da insan olduğundan haberin vardır umarım. Umarım
onlarla savaşmadan, konuşarak sorunu çözeriz.
—Öyle bir şey yaparsan en y- sen ölürsün.
—Bu bir tehdit mi yoksa?
—Sadece uyarı.
—Birileri şunları sustursun yoksa felaket olacak, dedi Nehir yarım
ağız.
—Neyse, içeri girin de sizi kaleye götüreyim, hava karardı, buralar
pek güvenli olmaz.
132
İçeri biraz isteksiz girdiler. Aslan onları içeri aldıktan sonra
odasındaki kapıya gitti ve açmaya çalıştı. Ama beceremedi.
—Bir sorun var, kapı açılmıyor, dedi ve birkaç defa daha denedi.
Kapı yine açılmadı.
—Neyse bugün burada kalın, sabah kaleye gidersiniz.
—Biz kendimizi koruruz, gitsek daha iyi olur.
—İstersen dışarı bir bak, yağmur başladı. İstemeseniz de bugün
burada kalacaksınız.
—İstemediğimizi de nereden çıkardın? Sadece sana yük olmak
istemiyoruz, dedi Asım.
Aslan Asım’a tuhaf bir şekilde baktı ve:
—Vâris hakkında sana bir şey söylemeyeceğim Asım.
—Söylediğin iyi oldu, biz artık vârisi araştırmayı bıraktık, onun
bilinmesi çok büyük sorunlara yol açar, dedi Nehir.
Aslan Asaf’ın odasına kızları gönderdi, Asaf ve Asım’ı kendi
odasına aldı. Tek kişilik odalara iki yatak daha gelince odalar
küçülmüştü, ama anında genişlemeye başladılar. Burası çok huzurlu
bir ortamdı. Huzuru bozan bir şey varsa o da yağmurun yağmasıydı.
Aslında hepsi de dünyada yağmur yağışını seviyorlardı, ama burada
denizdekiler çıktıklarından rahat edemiyorlardı. Şimdi de yağmur
yağıyordu ve denizdekiler çıkmıştı. Kim bilir buralara girmek için
neler yapıyorlardı. Kapının açılmaması da onlarla mı ilgiliydi? …
Akıllarında bin bir soruyla uyumaya çalıştılar.
Sabaha doğru bu huzur tamamen bozuldu. Bir çığlık sesiyle
uyandılar. Çığlıklar yan odadan geliyordu. Koşup yan odaya gittiler.
Kapı açıktı. Asım ve Asaf Aslan’a bakıyordu. Aslan yatağında
kıvranıyor bağırıyordu.
—Ona ne oldu? dedi Ekin endişeyle.
—Önemli bir şey değil. Her gün ben bu sesle uyanıyorum, dedi
Asaf.
—Peki, neden böyle bağırıyor?
—Kâbus görüyor. Ona bir kere sorduğumda öyle demişti.
Tavsiyem uyanana kadar ona dokunmamak, dedi Asaf. Asım Asaf’a
masumca baktı.
—Ona dediğini yaparsak acı vermiş oluruz, dedi.
—Bence rüyasına girip onu ürküten şeyi düzeltelim, sonrada o
rahatça uyur, dedi Ekin.
133
—Saçmalama! Bir insanın rüyası onun dünyasıdır. Bunu yaparsak
özeline girmiş oluruz, dedi Seden.
—Sonunda beni anlayan biri var. Ayrıca rüyası bitmeden onun
rüyasından da çıkman gerekir, dedi Asaf. Asaf bunu söylerken Ekin
Aslan’ın rüyasının içine girmişti bile. Herkes sessizce Aslan’a
bakıyordu.
—Ben ona yardım edeyim, dedi Asım ve o da rüyanın içine girdi.
Bir savaş ortamındaydılar. Aslan’ın çevresinde Aslan’ın en yakın
arkadaşı ve birçok kişi vardı. Onu durdurmaya çalışıyorlardı. Aslan
ise tek bir noktaya odaklanmıştı. Bir grup kişi Asım’ın çevresini
sarmıştı. Asım onlarla baş edemiyordu. Daha fazla dayanamadı ve
öldü. Aslan diğer örgüt üyelerine yardım edebilmek için tepiniyor,
onlardan kurtulmaya çalışıyordu. Gökhan havayı bıçak haline
getirerek Aslan’ın üzerine gönderdi. Aslan çoğunlukla yüzünden
yaralandı. Ama hâlâ uğraşıyordu.
—Ben seni oraya casus olasın diye koydum, bize düşman ol diye
değil! diye bağırdı. Tek tek diğerleri de öldürüldü. Murat, Öykü,
Serkan, Seden, Ekin, Nehir… Aslan o sırada rüyasına giren Ekin’i ve
Asım’ı gördü.
—Kaçııın! Burada durmayın, Dünyaya gidin! Buradan uzaklaşın!!!
Denizdekiler şimdi o ikisinin üzerine geliyorlardı.
Ekin:
—Şimdi bir fikrin var mı?
—Kaçmak bize yakışmaz, onlarla savaşalım!
—Ne?
Asım onları durdurmak için bütün toprakları havaya kaldırdı. Ama
denizdekilerden biri toprakları indirdiği gibi Ekin’in üzerine atıldı.
—Bu Asiye değil mi? Bu ne demek? dedi Ekin ve Asiye’yi havaya
fırlattı.
Asaf Seden ve Nehir’e baktı.
—Bunların geleceği yok, ben onları getireceğim, dedi.
—Seninle gelelim, bizde yardım edebiliriz, dedi Nehir.
—Orada bir de sizinle uğraşmayalım, dedi Asaf ve o da rüyanın
içine girdi.
134
Bütün denizdeki kişiler Ekin ve Asım’ın üzerine geliyordu. Asiye
düşünerek her tarafı keskin olan bir kılıç yaptı. Onu Ekin’in üzerine
fırlattı. Ekin onu tuttu. Eli kesildi.
—İyi hareketti ama pek işe yaramadı, dedi Asım çaresizce. Bir
köşeye sıkışmışlardı. Asaf hızlıca yanlarına geldi ve Asım ve Ekin’i
rüyanın dışına çıkardı. Onlar Asaf’ın yatağının üzerine hızlıca
düştükten hemen sonra Aslan uyandı. Çevresindekilere baktı.
—Ne oldu? Neden toplandınız? Toplantı varsa beni de
uyandırmalıydınız? dedi ve güldü.
—Hiç komik değil, kâbusların iki meraklı yüzünden benim de
başımı ağrıttı, dedi Asaf. Asım donmuş bir halde bakıyordu,
düşünüyormuş gibi bir hali vardı. Ekin eliyle uğraşıyordu. O da
gördüklerinin şokundaydı.
—Sizin bu halinizi hiç anlamadım, ne olduğunu tam olarak bana
anlatabilecek biri var mı? dedi Aslan. Asaf sinirle bildiği kadarıyla
olanları anlattı.
Gerisini Aslan kâbusundan tamamladı ve:
—Sizinle sonra görüşeceğiz, ama önce hastaneye gidelim, yoksa
biri bozuk psikolojiden diğeri de kesik elinden dolayı bizden
ayrılacak, dedi ve hızlıca yatağından çıktı. Ara kapıdan onları
geçirdi. Hastaneye gittiler. Asaf hastaneye gelince Asım gibi
olmuştu. Hemşire hemen onlarla ilgilendi. Asım ve Asaf’a bir ilaç
verdi. Ekin’in elini sardı.
—Size ne oldu böyle? Savaştan çıkmış gibisiniz? dedi hemşire.
Asım pis bir şekilde güldü.
—Zaten savaştan çıktık. 3. Dünya savaşından, dedi Asaf sinirle.
—Öyleyse çok güzel, fazla yaralı yok, savaş bitti değil mi? dedi
hemşire alay ederek. Ondan sonra pek bir şey sormadı. Onları rahat
bıraktı. Asım böyle bir rüya gördüğü için çok düşünüyordu. Acaba
bunlar gelecekte olacaklar mıydı?
Asaf söylenmeye devam ediyordu:
—Kesinlikle çok başarılıydınız! Çok güzel bir rüya haline
getirdiniz ki Aslan hemen uyandı!
—Affedersin ama sana gel diyen olmadı, dedi Ekin.
—Evet, olmadı, ama ben olmasaydım ölecektin!
—Olabilir bu bizim seçimimizdi, dedi Asım yan yan bakarak.
—Bazı ilginçlikleri gördük, bence bu çok önemli, dedi Ekin.
—İlginçlik…
Asaf uzun süre sustu, sonra:
135
—İlginçlik dediniz de orada ölmüş olan birini gördüm.
Denizdekilerdendi. Aslan’ın en yakın arkadaşı, Gökhan, dedi ve
sorarak baktı.
Asım biraz düşündü.
—Aslan’a sor, belki ölmemiştir, dedi.
—Çok komiksin canım.
—Belki de sen çok komiksin.
—Ona soracağım, ama sende benimle geleceksin.
—Benim için sorun yok.
Uzun bir süre sonra Aslan geldi. Hemşireyi oradan gönderdi.
Oldukça sinirliydi.
—Ne cüretle benim rüyama girersiniz? Bu çok tehlikeliydi!
—Bir şey olmadı ama, sadece küçük bir sıyrıkla kurtulduk, dedi
Ekin elini manalı manalı sallayarak. Asım güldü.
—İşe yaramadığını söyleyemezsin, uyandırdık seni.
—Siz hâlâ işin eğlencesindesiniz!
—Ben onları durdurmaya çalıştım, ama beni dinlemediler, dedi
Asaf.
—Seninle ilgili bazı şeyleri öğrenmemizden mi korkuyorsun
yoksa?
—Hayır, siz beni anlamadınız. Sorun rüyama girmiş olmanız değil,
bunun tehlikesi. Çok tehlikeliydi. Yaralandınız!
—Sadece Ekin yaralandı.
—O da bir şey. İnsanlar böyle büyük bir yarayı nasıl aldığını
bilmek isteyecekler.
—Biz ona çözüm buluruz.
—Peki, öyle olsun. Bu sefer size bir ceza verip geçeceğim.
—Geçmeden önce, senin rüyanda bir ölünün, Gökhan’ın ne işi
vardı? dedi Asaf. Aslan kızardı.
—Bunu size ilk örgüt toplantısında anlatacağım, deyip yanlarından
ayrıldı.
* * *
Aradan birkaç gün geçmişti ki örgüt üyelerinin hepsine bir kâğıt
geldi. Hepsine bu kadar ısrarla gönderilmesi herkesi iyice
heyecanlandırmıştı. Asım, Seden, Ekin ve Nehir herkes heyecanla
konuşurken bir köşeye çekildiler.
136
—Böyle giderse gizli bir örgüt olduğumuzu herkes öğrenecek,
dedi Asım.
—Gerçekten de Gökhan’ı mı söyleyecek? dedi Nehir.
—Öyle yapmalı, umarım zorlanıp söyleyemezlik etmez.
Murat yanlarına sokuldu.
—Ne o? Niye toplandınız, yoksa toplantının ana gündem maddesini
mi biliyorsunuz? dedi.
—Yoo, nereden bilelim? Bizde tahminlerde bulunuyoruz, dedi
Nehir.
—Umarım akşama kadar sabredebilirim, bu sefer gerçekten önemli
bir şey olmuş olmalı, yoksa eskiden ki gibi bir gruba gönderip
şunlara ilet denirdi, gerçekten önemli bir şey olmalı. Umarım kötü
haber değildir.
Akşam vakti gelip de örgüt toplantısına gidene kadar hemen hemen
bütün üyelerle bu tarzda konuşma yaptılar.
Ormanlık alanda herkes yerine geçtikten sonra Aslan konuşmaya
başladı:
—Bunu sizlere çok önceden söylemeliydim, evet, söylemeliydim,
ama o zamanlar genç olduğum için bunu söylememenin daha iyi
olduğunu düşünmüştüm. Ama yanılmışım. Umarım bundan dolayı
sizi çok kızdırmamışımdır. Bir zamanlar, ben daha öğrenciyken bir
arkadaşım vardı, Gökhan. Onunla birlikte benim vâris olduğumu
öğrendik. Bütün zamanımı onunla geçirirdim. Onu en son savaş
bitince gördüm. Kendisi denizdekilere katılıp onların lideri olacaktı.
Beni çok kez denizdekilere üye yapmaya çalışmıştı, kabul
etmemiştim. Son kez bir teklifte bulunduktan sonra denize girdi. O
günden beri en yakın arkadaşım benim düşmanım haline geldi. Bu
bilgiyi size daha önce veremediğim için üzgünüm, dedi ve başını
eğip yere odaklandı. Herkeste bir sessizlik oluştu. Kimse ne
olduğunu anlayamıyordu. Murat Asım’a baktı.
—Ben şimdi her şeyi anladım. Neden denizin önünde beklediğini,
savaş, deniz ve arkadaş lafı geçince niye sarardığını şimdi anladım.
Ama bir insan bunu en yakın arkadaşına nasıl yapar? Biz böyle
olmayız değil mi? dedi Murat. Asım Murat’a baktı.
—Asla, biz böyle olamayız, dedi. Burç öğretmenleri çevresine
bakındı.
—Pekâlâ, madem Gökhan ölmedi, bizim düşmanımız oldu, burada
aldığı pek çok eğitimi denizdekilere de verdi demektir, o zaman biz
geri kalmayalım. Okulumuz kuralı gereği pek çok bilgiyi öğrenmek
137
yasak. Ama ben okulun müdür yardımcısı olarak bu kuralların ihlal
edilmesini, sadece örgüt üyelerine özel olarak ders verilmesi
görüşündeyim. Benim bu fikrimi onaylayıp eğitim konusunda bize
yardım edecek olan var mı? dedi. İlk önce hocalardan sonra diğer
örgüt üyelerinden parmak kalktı.
—Madem öyle, Aslan, bu eğitime ne diyorsun?
—Her kişinin dersi her hoca tarafından özel olarak tek kişilik ders
halinde işlenecekse kabul ederim. Biliyorum, vaktimiz kısıtlı, ama
öbür türlü sorunlar çıkabilir, dedi Aslan ürkekçe.
Hocalar biraz düşündükten sonra kabul ettiler. Bunun üzerine
kişiye özel ders programı hazırlamak için bir haftalığına örgüte ara
verildi. 1 hafta sonra herkes denizdekilerle savaş için eğitim
programına dâhil olacaktı.
* * *
1 haftanın sonunda örgüt üyelerine birkaç kâğıtla programları
gelmişti.
—Höh, bu kadar uzun bir programımızın olabileceğini hiç
düşünmemiştim, dedi Asiye.
—Aptal, tek kişilik dersler alıyoruz, bu kadar olması iyi, ben daha
uzun bir liste bekliyordum, dedi Nehir.
—Ders saatlerimizi de içine almışlar. Keşke almasalarmış, ders
işlemezdik, sadece örgüt üyesi olurduk.
—Bence her şeyi örgütün öğretmesini beklemek uygun olmaz.
Onlar sınırlı zamanda bize okulda görmediklerimizi öğretip
denizdekilerle farkımızı kapatmaya çalışacaklar, dedi Ekin.
—Bizi aydınlattığın için sağ ol, dedi Asiye. Resim dersine
girdiler. Hoca bu derste onlara fırçalarını kullanmalarına izin verdi.
Bu dersi U. H. G.’lilerle işliyorlardı. Hoca herkese bir kişi seçip onu
fırçalarla çizmesini istedi. Herkes birini seçip çizmeye çalışıyordu.
Ama resmi çizilen kişiler resimden kaçmaya çalıştıkları için bu iş
zorlaştı. Bu dersten her yanları boya içinde çıktılar. Bugün sadece bu
dersleri vardı. Şimdi herkesin örgüt için tek tek dersi vardı.
Nehir’in ilk dersi Aslan’laydı.
—Peki Nehir, şimdi ben sana doğayı kullanarak gizlenmeyi,
savaşmayı ve kılık değiştirmeyi öğreteceğim. Bunların hepsini bu
derste öğretecek değilim, şimdi senden bir güvercine dönüşmeni
138
isteyeceğim. Bunda da sana senin güvercinin yardım edecek. Şimdi
kendini bir güvercinmiş gibi düşün, güvercinlerin ne yaptığını düşün
ve güvercine dönüşmeye çalış.
—Onu anladım da benim güvercin bana nasıl yardım edecek? dedi
Nehir. Aslan Nehir’in güvercinine baktı. Nehir’in güvercini
konuşmaya başladı.
—Ben sana güvercinlerin nasıl davrandıkları hakkında bilgi
vereceğim. Bu sayede dönüşmen daha kolay olacak.
—Aaaa, konuştu! Hadi şimdi güvercine dönüşüyorum, yardım
edebilirsin, diğer hayvanlarda ne olacak?
—Ben bir yolunu bulup yardım ederim.
—Nehir güvercininle sonra konuşursun. Şimdi dönüşmeye çalış!
dedi Aslan. Nehir dönüşmeye çalıştı.
Ekin ilk dersini Asaf’la ormanda yapıyordu.
—Biliyorsun benim uzmanlık alanım işler. İşimi daha hızlı
yapmak zorundayım. Öğrencileri getirmekle uğraşıyorum. Bu
yüzden size hızlı olmayı ben öğreteceğim, dedi Asaf.
—Sen hızlı iş yapmak da benimle mi yarışabileceğini sanıyorsun?
Ben otelleri temizliyorum. Her bir misafirin odasını onlara
görünmeden hızlıca ve temiz olarak bitirmem gerekiyor.
—Demek öyle diyorsun, yarışalım o zaman, hadi, temizlik
yapalım, dedi Asaf ve bir oda yaptı. Odanın içine girdiler. Asaf odayı
ikiye böldü. Bir kısmına Ekin bir kısmına da kendisi geçti.
—Süre başladı, kolay gelsin, dedi.
Asaf eşyaları düşünerek havaya kaldırmış, bir yandan süpürüyor,
siliyor ve toz alıyordu. Ekin düşünerek yapmakta biraz zorlansa da
eşyaları döküp kırarak işi aynı anda bitirdiler.
—Tamam, kötüyüm, ama ilk denememdi, dedi Ekin.
—Sen bu konuda iyisin, ama biraz geliştirmek lazım, dedi Asaf ve
ona birden fazla şeyi kontrol ettirmeye çalıştı.
Asım Burç hocasının odasındaydı. Burç hocası Asım’ın taşını
havaya kaldırdı ve inceledi.
—Taşının özelliklerine göre geleceğini ve kimliğini bulabilir
misin? dedi.
Asım biraz düşündükten sonra:
—Taşımın rengi siyah. Okuldaki tek siyah taşlı kişiyim. Siyahta
bir şey belli olmaz. Bu yüzden geleceğim belirsiz, dedi ve sırıttı.
139
—Yaklaştın, ama sonun kötüydü.
—Sahi mi?
—Siyahta hiçbir şeyin belli olmadığını söyleyerek en doğru
noktaya değindin, ama gerisini getiremedin. Derslerde öğrettiklerimi
iyice hatırla. Unuttuysan şu notlara biraz göz gezdir, dedi ve Asım’ın
eline birçok not verdi.
Asım bunları biraz inceledikten sonra:
—Siyah içinde birçok şeyi barındırır. Ama belli olmaz. Karanlık
bir odada hiçbir şey göremeyiz, ama dikkatli bakarsak görebiliriz,
dedi.
—Doğru, peki bu ne anlama geliyor?
—Benim bile bilmeyip kullanmadığım özelliklerim mi var yoksa?
—Bu soruna cevabı ben değil sen vereceksin? Sana sorduğum
sorunun cevabını ödev olarak veriyorum. Sana ipucu olsun diye
söylüyorum. Önce verdiğim notlardaki burçlardan ve insanın
görünüşünden karakterini oluştur, sonra da gelecekte ne olabileceğini
araştır.
Asiye Şifa hocasının yanındaydı ve çok sıkılıyordu.
—Ben sana savaş anında düşünerek bir ilaç yapıp insanları
kurtarabilmenin yolunu göstereceğim. Bana savaşta olabilecek en
önemli şeyi söyle evladım, dedi ve gülümsedi.
—Ölüm, insanlar ölürler. Evet, savaşınca insanlar ölür, dedi
Asiye.
—Evladım ölüyü diriltemem ya, insanlar ağır şekilde yaralanır ve
sen buna çözüm getirebilirsin. O zaman aklından malzemeleri
geçirip ilacı düşüneceksin. Şimdi sana nasıl olursa olsun bir yarayı
iyileştirebilecek bir ilacı öğreteceğim.
İlacın yapılışını anlattıktan sonra Asiye’ye düşünerek bu ilacı
yaptırmaya çalıştı.
Seden müzik hocasının yanındaydı. Kadın ona masal anlatır gibi
ders anlatıyordu.
—Kızım biliyorsun ki bu dünyada her şey mümkündür. Bunlardan
biri de insanlara bir müzikle istediğini yaptırmaktır. Böyle bir şeyi şu
ana kadar vârislerin yaptığı biliniyor. Bunlar hakkında kesin şeyler
söylenmese de vârislerin çıkardıkları ve sadece denizdekilerin
duyduğu müzikle denizdekileri etkisiz bıraktıkları söylenir. Ben sana
bunu yapmayı öğreteceğim. Ama bunu ben bile çok zor yapıyorum.
140
Şimdi, etkili olması için ilk denemeyi hayvanlar üzerinde yapmak
istiyorum. Kelebekleri düşün, onların kanat çırpışındaki sesleri ve
onları nasıl etkileyip çağırabileceğini düşün, dedi. Seden uzun süre
çabaladıktan sonra 10 kadar kelebek geldi ve uçuşup geri gitti.
Kadın:
—İlk deneme için harika. Sana bu konuyla ilgili tek kitabı
veriyorum. Kitabı çok iyi koru. Kimse bunu görmemeli. Anlıyor
musun?
—Tamam, anladım.
—Şimdi beni izle, dedi. Yüzbinlerce kelebek yanlarına geldi.
Uçuşup havada dans eder gibi dolaştılar.
Murat Beden Eğitimi hocasının yanında dersini işledi.
Adam onu görünce:
—Burada sana hızlı olmayı ve bir anda birden çok şeyle başa
çıkmayı öğreteceğim. Gerçi bunu seninle başaramamıştık ama…
Neyse tekrar anlatıyorum. Buradaki şeyleri gözünde canlandır.
Hangi yönden gelebileceğini düşün ve onları yok et, dedi. Murat
güldü.
—Ben 2. sınıfa giden, bir şey bilmeyen biri değilim, artık. 4.
sınıftayım ve okulun en iyi düşünen 2. öğrencisiyim, ben hazırım,
dedi. Adam ona alay eder gibi baktıktan sonra bütün eşyaları
Murat’ın üzerine gönderdi. Murat 5 saniyede hepsini yok etti ve pis
bir şekilde adama baktı. Adam bocaladı.
—Kendini geliştirmişsin, peki cansız eşyalarla baş etmek kolaydır.
Çeşit çeşit hayvanlarla uğraşabilecek misin bakalım? dedi ve
Murat’ın üzerine birçok hayvanı gönderdi. Böceklerden
kemirgenlere kadar bütün canlılarla uğraşmak gerçekten zordu. Bazı
böcekler alerji yapıyordu. Kemirgenler ise Murat’ın vücudunu
kemiriyordu.
—Hadi, düşün, onlardan kurtul, dedi ve ısısını yükseltti. Hayvanlar
ondan kaçmaya başladı. Ama Murat’ın yüzü gözü berbat olmuştu.
—İyi, fena değilmişsin, dedi adam ve dersine son verdi.
Serkan resim dersindeydi. Bunu biraz gereksiz bulmuştu.
—Affedersiniz hocam, ama bunun savaşta faydası olacağını
sanmıyorum. Onlara resim yeteneğimizi göstermek pek faydalı değil
bence, dedi.
141
—Evet, savaşta faydası olmaz, ama savaş öncesi denizdekilerin
pisliklerini anlaman için gerekli. Denizdekiler resim yeteneğini güzel
şeyler için kullanmazlar. Bu resimlerle insanın beynini yıkayıp
kendilerinden yana çekmeye çalışırlar. Bunu önlemek için karşı
resim taktiklerini kullanabiliriz. Bende sana bunları anlatacağım.
Kadın Serkan’a bunların teorik bilgisini verdikten sonra bir kitap
verip bunun uygulamasını yapmasını ödev olarak verdi.
Öykü düşünme dersindeydi. Düşünme hocası onun düşünme
yeteneğini geliştirmesi için birçok bilgi verip uygulattırdı. Dersini
Öykü iyice yorulana kadar devam ettirdi. Ona bir dahaki ders için
araştırma yapmasını, beynini kullandırmamak için başkalarına
kapatmayı araştırmasını istedi.
Gürbüz Hayal dersindeydi. Hayal hocası Gürbüz’e hayal kurarak
ve kurdurarak insanları durdurabileceğini söyledi.
—Bu okulda hayaller sayesinde korunuyor. Denizdekiler çıkınca
kaleye ve ormana giremiyorlar, çünkü onlara orası deniz gibi
görünüyor. Bu yüzden bizleri bulamıyorlar. Sende savaş sırasında bir
hayalle onları kandırabilir savaşta bizim lehimize bir yön
oluşturabilirsin. Şimdi bunun için hayal kuracağız. Bana burada
değilmişim de başka yerdeymişim hissi verebilir misin?
—Denerim, dedi Gürbüz ve zorlanarak çevreyi değiştirmeye
çalıştı. Ama bunu başaramadı. Çok çabuk yorulduğu için dersi hoca
bitirdi.
Aslan Ekin’e ata dönüşmeyi öğrettikten sonra doğayı kullanarak
kendisini etkisiz bırakmasını istedi. Ekin yerdeki toprakları
havalandırdıktan sonra çimlerle ve ağaçlarla Aslan’ı sımsıkı bağladı.
Topraklar yere indiğinde Aslan Ekin’e sinirle baktı.
—Sen denizdekilere katılmalıymışsın, onlar gibi savaştın, dedi ve
çim ve ağaçları yok etti.
—Her tarafım kumla doldu, deyip söylendi.
—Ama işe yaradı, değil mi? Sonuçta bunu sana değil onlara
yapacağım, dedi Ekin çekinerek.
—Bunu onlara yaptığında sana kaçacak zaman verir, biz kaçmayı
pek düşünmüyoruz. Onları ağaçlarla, çimlerle, topraklarla,
hayvanlarla…v.s. birçok şeyle engel yaparak durdurabilirsin. Şimdi
yeniden deneyelim.
142
Birçok duvar oluşmuştu. Aslan onlardan çok rahatlıkla
kurtuluyordu.
—Bir dakika, bir dakika! Bütün bunlar haksızlık. Sen hemen
kurtuluyorsun. Kabul et işte, senin bu dersin bize kaçmakta zaman
vermekten başka hiçbir işe yaramıyor, dedi Asiye.
—Bu kadar abartma! Dediğim şekilde kullanabilirsin, ama gerçek
gücünü kullanmıyorsun.
—Ne yapmamı bekliyorsun ha? Mezar kazıp içine seni mi atayım
ha?
—Evet, dedi. Aslan yeri kazdı. Serkan içine düştükten sonra
üzerini kapattı.
—Heyy! Bu kurallarda yoktu, diye inledi yerin altından Serkan.
—Unutma, savaşta kural yoktur.
—Demek savaşta her yol mubahtır diyorsun, ama ben bunu
demiyorum, çıkar beni buradan!
—Oradan kendin çık, yoksa kendini geliştiremezsin.
—Öyle olsun bakalım, dedi Serkan ve üstündeki toprakları
havaya kaldırdı ve güçlükle çıktı. Şimdi Aslan toprakların altında
kalmıştı.
Seden Aslan’ın üzerine ayağını koydu ve:
—Sen şimdi yardım mı istiyorsun ha? Duyamadım da, dedi.
—Hayır, yardım istemiyorum, dedi Aslan ve yerin altında hareket
etmeye başladı. Seden yere düştü. Aslan hızla yukarı çıktı ve onu
yakaladı.
—Şimdi ne yapacaksın ha?
Asım kendini bir yılana dönüştürdü ve Aslan’ı sıkıca kavradı.
—Sadece doğayı kullanacağımı söylememiştim, dedi.
Burç hocası Serkan’ın taşını inceledikten sonra Asım’a sorduğu
soruyu ona da sordu.
—Açıkçası lacivert renginden ve kendimden dolayı insanları çok
çabuk etkiliyorum.
—Evet, iyi yakaladın. Devam et.
—Bir şeyde takılıyorum. İngiltere’de iken üzerimize duvarlar
düşüyordu. O zaman taşımı koyduğumda lacivert bir ışık dalgası
oluştu ve duvarlar bize doğru gelmeyi bıraktı, yani taşım bizi korudu.
Bu ne demek peki?
—Daha yeni kendin söyledin.
—Yani koruyabiliyorum.
143
—Evet. Şimdi bir uygulayalım, dedi ve Serkan’ın taşından aldığı
güçleri kullandırdı.
Kadın Seden’in taşını inceledikten sonra ona da aynı soruyu sordu.
—Ben hep birilerini korumak isterim. Krem renginin bence böyle
bir özelliği var, çünkü her şeyi içinde güzel gösterebiliyor. Üf, ya
pek bilmiyorum.
—Senin özelliğin renginden çok karakterinden geliyor. Sonuçta
krem rengi kişinin karakterine göre şekil alır.
—O da iyiymiş. He he, dedi ve gücünü kullanmaya başladı ve
Burç hocasının çevresinde bir koruma duvarı oluşturdu.
Nehir taşını anlatmaya başladı:
—Yeşil insanı rahatlatır. Bu yüzden güzel bir özelliğim var.
—Hayır canım, Senin rengin tuzak oluşturma da etkilidir. Doğada
yeşil bulunur. Yeşil bir tuzakta fark edilmez, bu yüzden tuzak
özelliği var, ama senin gücün olan taşlarla birleşince koruma ve yok
etme özelliğini taşıyorsun.
—Bunlar zıt şeyler, ama güzel, dedi ve gücünü kullanmaya çalıştı.
Asım:
—Özelliğimi fark ettim. İçimde değişik güçler var, bu yüzden
farklıyım. İleride hayatımda bir liderlik görünüyor ve- ve… değişik
özelliklere sahibim, bu özelliklerde bir gün ortaya çıkacak.
—Aferin sana, bak kendi başına buldun.
Öykü:
—Şey, pembe her alana uyum sağlar. Bu yüzden…
—Evet, bu yüzden…
—Gerisini bilmiyorum.
—Pembe rengi anahtar özelliğindedir. Kilitli bir yerde kaldığında
seni oradan kurtarır. Çok çabuk renk değiştirir. Örneğin mavi taşların
arasına girdiğinde mavi olur, oradan alındığında eski rengine döner.
—Harika bir şey bu!
Asiye:
—Rengim kırmızı. Herkese göre bir anlam ifade edebilir.
—Evet, peki senin özelliklerinle birleşince ne anlam ifade ediyor?
—İkna edebilmeyi.
144
—Neden?
—Çünkü ben herkesi bir şeye inandırabilirim. Kırmızı da öyledir.
Reklâmlarda da bu yüzden kullanılır.
—Çok doğru.
—Biliyordum, dedi ve zıpladı.
Gürbüz:
—İnsanları kolay etkileyebiliyorum. Bence turkuaz bunu anlatıyor.
Yani herkes mavi ve yeşil rengini seviyor. Neden? Çünkü hemen
etkiliyor.
—Evet, bildin. Senin özelliğin bu; insanları etkilemek.
Şifa dersinde herkes zorlukla ilaçları yaptıktan sonra sevinmişti.
—Hey, yapabildim, dedi Serkan.
—Kolunu bir versene evladım, dedi kadın. Nehir kolunu uzattı.
Kadın bir aletle koluna bir kesik çizdi.
—Heyy! Ne yaptığını sanıyorsun sen? Canım acıdı! dedi Murat.
Kadın onu dinlemedi ve yapılan ilacı kola döktü. İlaç değdiği yeri
yavaş yavaş birleştirdi ve iz kalmadı.
—Vay canına acısı geçti ve eski haline geldi, dedi Gürbüz.
Beden eğitimi dersinde yarışmada gibilerdi. Birini geçince bir üst
seviyeye atlıyorlardı. Büyük yaralarla ve kaşıntılarla bu dersi de
başarıyla bitirdiler. Düşünme dersi sayesinde daha da
güçlenmişlerdi.
Asaf zamanla oynayabiliyordu. Bu yeteneğini öğretmeliydi. Bu
yüzden zaman ayarlamasının nasıl yapılacağını anlattı. Ama bunu
başaran bir kişi vardı; o kişi de Asım’dı.
Birkaç ay bu şekilde geçti. Her geçen gün daha da güçlenmişlerdi.
Yorgun argın kaleye gittiklerinde bütün örgüt üyelerine mektupla
toplantı olacağı bildirildi. Artık daha güvenli olacağı
düşünüldüğünden herkese tek tek bu mesajlar gönderiliyordu. Herkes
toplantıyı bekliyordu.
Toplantı günü geldiğinde Aslan onları ormana topladı.
—Uzun bir eğitim sürecinden geçtikten sonra hepimiz çok
güçlendik. Bunda yardımı dokunan bütün arkadaşlarıma teşekkür
ediyorum. Bundan sonra örgüt dersleri daha az olacak, çünkü
145
denizdekilerle aramızdaki fark kapatılmış durumda. Şimdi
durumumuzu koruyup geliştireceğiz. Bu başarınızdan dolayı sizi
tebrik ederim, dedi ve örgütü kaleye gönderdi. Şimdi eşit
seviyedeydiler. Örgüt lambalarındaki ağacın yapraklarından yağmur
yağıyor gibi görünüyordu. Sevinçle kaleye gittiler.
* * *
Temmuz ayına girmişlerdi. Her geçen gün örgüt dersleri
zorlaşıyordu. Okul dersleri de zorlaşıyordu ama örgütte bunlardan
daha zoru ile karşılaşınca onlara kolay geliyordu. Örgütte
zorlanmaya başlamışlardı. Işınlanmak, kaybolmak, beyni kapatmak,
düşünceleri okumak, birine istediğini yaptırmak…v.s. Her geçen gün
daha da zorlaşan şeylerle denizdekilere karşı hazırlanıyorlardı. Aslan
örgüt öğrencilerini bir araya toplamış konuşuyordu.
—Evet, örgüt dersleri çok zorlaştı, uzun zamandır denizdekiler
ortaya çıkmıyorlar. Savaşa hazırlanıyorlar, bunu çok güvenli
kaynaklardan öğrendim. Şimdi kendinizi gerçekten olası bir savaşa
hazır hissediyor musunuz? Bu zor bir durum, onlarla savaşırken
savaştığınız arkadaşlarınıza dikkat edeceksiniz, zor durumdalarsa
onlara yardım edeceksiniz, ayrıca kaleye ve ormana girmelerine
engel olacaksınız ve savaşa katılmayanları koruyacaksınız, ne
diyorsunuz?
—Bu gerçekten zor, ama onlarla savaşacağım, dedi Asım.
—Benim aklıma bir fikir geldi, onlarla savaşa başlamadan önce
bir anlaşma yapıp savaşmasak?
—Onlarla anlaşma mı? Nereden geldi bu fikir aklına? dedi biri
hayretle.
—Güzel fikir, ama onlarla anlaşma yapsak da onlar kurallara
uymayacaklar, onlar savaş istiyor, kan istiyor, dedi Aslan. Uzun süre
konuştuktan sonra herkes psikoloji olarak hazır gibiydi. Biraz
moralleri bozulmuştu. Her şey hazırdı. Sıra biraz daha güçleri
kullanabilmekteydi.
Savaşın yakın bir zamanda olacağını öğrenince herkes
tedirginleşmişti. Çoğu kişi güçlerinden emin değildi. Bu yüzden
ölebileceklerini düşünüyorlardı.
—Neyse, hakkımla savaşacağım, ailem benimle gurur duyacaktır
eminim, ama bunu bilmedikleri için bir gün cesedimi bulurlar ve
savaştaki yaralarımı görüp şaşırırlar, dedi biri ümitsizce.
146
—Hadi, abartmayın, hepimiz çok güçlüyüz, denizdekiler bize bir
şey yapamaz, değil mi Asiye? dedi Asım. Asiye umutsuzca Asım’ın
yüzüne baktı.
—Bilemiyorum, onlar çok ciddi hazırlanıyorlar, onlarla baş
edemeyebiliriz, dedi.
—Ne? Onların bu kadar iyi olduklarından nasıl emin
olabiliyorsun? dedi Murat. Asım herkesi kazanabileceklerine ikna
etmeye çalışıyordu, ama ona inananların sayısı çok azdı. Asiye
sinirlendi ve oradan uzaklaştı. Uzaklaşırken Kardelen ve Hamide’ye
çarptı. Kardelen Asiye’ye bağırmaya başladı.
—Dikkatli olsana be! Yürürken biraz daha dikkatli ol, şuna bak!
Duymazlıktan geliyor.
Asiye arkasını döndü, Kardelen’e pis bir bakış attı ve uzaklaştı.
Uzaklaşırken arkasındaki toprakları havaya kaldırdı. Doğan koşarak
yanlarına geldi.
—Burada ne oluyor? Topraklar havalanmış, hem niye herkes bu
kadar üzgün? dedi hesap sorarcasına.
—Bir şey yok, okuldan bu sene ayrılacaklar, ona üzülüyorlar, dedi
Ekin. Örgüt üyelerine baktı.
İçlerinden biri:
—Yalan söylüyor, öleceğiz diye bu kadar üzgünüz. Denizdekiler
hepimizi öldürecek, dedi.
—Zavallı, ne dediğini bilmiyor? dedi Asım ve onları
uzaklaştırmaya çalıştı. Birden çok güçlü bir çığlık sesi duyuldu.
Herkes kaleye döndü. Ses kaleden geliyordu. Koşarak sesin olduğu
yere gittiler. Ses resim salonundan geliyordu. İçeri girdiler. Resim
hocası yerde baygın yatıyordu. Birçok 1. sınıf dersteydi ve hiçbir şey
olmamış gibi resim çiziyorlardı. Asiye onların yanında şaşkınlıkla
resme bakıyordu. Kızın biri resmin içinden bağırıyordu. Bütün sınıf
aynı resmi çizmişti. Resimde denizdekiler savaşa başlamış herkesi
öldürüyorlardı ve diğer okullara dağılıyorlardı. Denizdekiler
insanları kendilerine çağırıyorlardı.
Serkan:
—Demek bahsedilen resimle kendilerine çekme sanatları bu,
onları durdurabiliriz, dedi.
—Saçmalama! Hoca keyfinden mi bu halde? dedi Asiye.
İnsanlar ayağa kalkmış denize gitmek için yol almışlardı. Murat
çocuklardan birini tutmaya çalıştı. Çocuk Murat’a bir tekme indirdi
ve ilerlemeye devam etti.
147
—Aslan’ı çağırmalıyız, o bunu durdurabilir, dedi Asiye.
—Hayır, çok geç olur, dedi Asım. Resimde Gökhan belirdi.
—Benim yanımda savaşıp yaşamak istiyorsanız sizde gelin, dedi.
—Asla! Serkan, sen haklısın, dedi Asım ve resmi durdurmak için
düşündü. Gökhan Asım’a tehditkâr bir bakış attı. Asım düşünmeye
devam etti. Aslan koşarak içeri girdi. Gökhan Asım’a odaklanmıştı.
Asım birden havaya fırladı, döndü ve yere yığıldı. Asiye çığlık attı.
Seden Asım’ın yanına eğildi.
—Yaşıyor, ama bu nasıl oldu? dedi. Herkes korkmuş
görünüyordu. Aslan resimlere bakmak için bir hamle yaptı.
Asiye ağlayarak:
—Yapma! Sende onlar gibi olacaksın, hatta seni öldürürler,
yapma, lütfen, deyip Aslan’ı durdurdu. Aslan onu geriye çekti ve
resmi düşünmeye başladı. Resimler biranda yok oldu. İnsanlar
durdu. Şaşkın şaşkın çevrelerine baktılar. Asiye yere oturmuş
ağlıyordu. Aslan Asiye’ye sarıldı.
—Hadi, her şey bitti, dedi ve onu ayağa kaldırdı.
—Murat, Asım’ı al ve hastaneye götür, Nehir, Asiye’yi hastaneye
götür. Ben onu getiririm, dedi ve hocayı kucağına aldı.
—Burada sizi bekleyecek değilim, bende geliyorum, dedi Seden.
Aslan ona baktı.
—Lütfen, orada olmalıyım, dedi Seden.
—Tamam, gel, dedi Aslan. Bunun üzerine çoğu oraya gitmek ve
olanları öğrenmek istedi. Ama Aslan kabul etmedi.
—Ekin! Buradan sen sorumlusun! Kimseyle beni uğraştırma!
Herkesi odasına gönder! Serkan, Öykü ve Gürbüz, ona yardım edin!
Kimse ortalıkta dolaşmasın, dedi ve gitti.
Ekin derin bir nefes aldı.
—Hadi arkadaşlar, sorun çıkartmayın ve herkes odasına gitsin,
dedi.
—Biz küçük çocuk değiliz, bizi odamıza gönderme yetkisine
sahip değilsin.
—Duymadın herhalde, Aslan ona bu görevi verdi, dedi Öykü.
—Ne olduğunu öğrenmek istiyorum, onlara ne oldu bilmek
istiyorum, bizden saklayamazsınız! Kötü şeyler oldu, değil mi?
—Sizden saklayan kim? Onlar ne olduğunu öğrenince bize
söyleyecekler. Sadece bayıldılar o kadar.
—Eminim öyledir.
148
—Neden anlamıyorsunuz, savaş yakın, onlara karşı birlik olmamız
gerekirken yaptığınıza bakın, dedi Ekin.
Oğlanlardan biri:
—Biz örgütteniz, bizden sonsuza kadar saklayamazsınız. Nasıl
olsa öleceğiz, bari yaşamın tadını çıkaralım, dedi ve oradan ayrıldı.
Ondan sonra diğer kişilerde tek tek gitti. Şimdi sınıfta sadece Doğan
vardı.
—Gideceğim, ama bana ne olduğunu anlatacak mısın? Örgüt ney
ve bu insanlar niye bu kadar üzülüp tedirginleşti?
—Üzgünüm canım, bu dediklerini anlayamadım, dedi Ekin.
—Bana yalan söyleme! Örgüt ne? Bana söylemekten neden bu
kadar kaçıyorsun?
—Neden senden saklayım ki? Bilsem söylerim.
—Neyse, söyleme bakalım, ben eninde sonunda öğreneceğim
nasıl olsa.
—Abartma, söylenecek bir şey yok.
Doğan odadan çıktı.
—Başardık mı dersiniz? dedi Öykü.
—Bilmem, dedi Gürbüz. Serkan durgunlaştı.
—Eğer ben o fikri ortaya atmasaydım bunlar olur muydu? dedi
Serkan.
—Evet, olurdu. Asım’ı tanıyorsam yine bunu yapardı. Ayrıca
hepimiz o eğitimi aldık, o da bunun yapılması gerektiğini biliyordu,
dedi Ekin.
—Asiye’nin psikolojisi bunları kaldıramadı, ilk önce savaş olacak
dendi, şimdi de onun kanıtı olarak bu resimler çıktı, sonrada onlar,
onlara ne oldu anlayamadım bir türlü, dedi Gürbüz.
—Bilmem, ölü gibilerdi.
—Ölü değillerdi, öyle olsalar buradan alıp bahçeye götürürlerdi.
—Bilmiyorum, ama korkuyorum, dedi Öykü. Serkan ona sarıldı.
—Hadi, hastanenin önüne gidelim, oraya gitmediklerinden emin
olamayız, görevimizi tam yapalım, dedi Gürbüz.
Hastaneye vardıklarında hemşire Asım, Asiye ve hocalarını
hastane yataklarına yatırdı.
Hemşire:
—Şimdi biraz sessiz olun, dikkatimi dağıtmayın, dedi. Nehir
Asiye’nin yanına oturmuştu. Murat ve Seden sandalyeye oturmuş
heyecanla olanları izliyorlardı. Asiye ilaç verilmesine rağmen hiç
149
susmuyordu. Ağlıyor, bağırıyor, Aslan’a sesleniyordu. Hemşire
sinirle baktı.
—Şunun gürültüsünden odaklanamıyorum, dedi. Aslan Asiye’ye
baktı.
—Anlayacak gibi değil, Nehir, onu al ve şu ses geçirmez odaya
gir, çıkmasına da izin verme, onu sakinleştir, dedi ve bir oda yarattı,
Asiye’nin yattığı yatağı Nehir ve Asiye ile o odaya kapadı ve kapıyı
kapattı. Şimdi hastanede hiç gürültü yoktu.
Nehir odada Asiye’yi sakinleştirmeye çalışıyordu, ama bir türlü
başaramıyordu.
—Gitmeliyim, onların yanına gideyim, denizdekiler çok güçlü,
başaramazlar, dedi Asiye ve kapıya doğru ileri atıldı. Nehir derin bir
nefes aldı ve kapının önüne elmastan bir duvar ördü. Asiye duvara
çarptı ve inleyip geri çekildi.
—Şunu kaldır Nehir! dedi.
—Hayır, olmaz, burada otur.
—Onlar denizdekilerle baş edemezler, şimdi şunu kaldır, dedi
Asiye.
—Denizdekilerin bu kadar güçlü olduğunu nereden biliyorsun
sen? dedi Nehir istifini bozmadan.
—Bu şimdi önemli değil, şunu kaldır!
—Çok istiyorsan kendin kaldır, dedi ve camdan dışarıyı izledi.
Asiye uzun süre kapının önündeki duvarı geçmeye çalıştı, ama
başaramadı. En sonunda vazgeçip yatağına oturdu.
—Denizdekilerin çok güçlü olduğunu biliyorum, çünkü o
resimde durup iki kişiyi etkisiz hale getirip birçok kişiyi denize
çekmeyi başarmak epey bir güç ister.
—Demek öyle. Onu bizde biliyoruz, ama bu Gökhan’ın çok
güçlü olduğunu gösterir denizdekilerin değil.
Asiye yine ağlamaya başladı.
—Ben çok kötü bir şey yaptım Nehir, dedi ve uyumaya başladı.
Yorgunluğun ve ilacın etkisiyle uyumuştu. Nehir’e ise aklında birçok
soru kaldı.
Hemşire Asım ve hocaya odaklandı. Uzun süre onları inceledi.
Sonra Aslan’a dönüp:
—Bütün güçlerini yitiriyorlar, ikisi de. Denizdekiler onların
gücünden besleniyor, dedi. Aslan ümitsizce düşünmeye başladı.
150
Hemşire ona bakıyordu. Aslan hemşireye Seden’e bakmasını
söyleyen bir bakış attı. Seden odaklanmış, Asım ve hocalarının
çevresinde koruma kalkanı oluşturmuştu. Bu kalkanla onların
güçlerinin bedenlerinden çok fazla uzaklaşmasını engellemeye
çalışıyordu.
Aslan hemşireye fısıldayarak:
—Onların güçlerini bedenlerine gönderecek bir ilaç yapabilir
misin? dedi.
—Evet, ama bu çok uzun sürer, belki de yetişemez.
—Biz o zamanı sağlayacağız, sen ilacı yap, dedi. Hemşire son
kez hastalarına baktıktan sonra bir odaya girdi. O odadan çıkar
çıkmaz hastanenin görüntüsü değişti. Denizin üstündelerdi ve suya
düşüyorlardı. Aslan bir suya bir çevreye baktı.
—Bu bir tuzak, sen bunu yok edebilir misin? dedi Aslan.
Murat nefes nefese:
—Bunu bana bırak, ben bunu hallederim, dedi ve denizin üzerine
bir sandal yaptı. Onun üzerine düştüler.
—Ben sizi hastaneye göndereyim, bunu halledip yanınıza
gelirim, dedi Murat.
—Olmaz! Bizi hemen denizden uzak bir yere götür!
—Tamam, dedi Murat ve kendilerini bir zindanda buldular.
Seden biran için dikkatini kaybetti. Aslan dikkatini toplamasını
sağladıktan sonra Asım, Seden ve hocanın çevresinde bir koruma
duvarı oluşturdu. Murat hızlıca buradan da uzaklaştı.
—Denizdekiler, buraya geldiler. Nasıl yaptılar bunu? dedi Murat.
Aslan daha ağzını açmadan yine onlar gelmişti.
—Daha ne kadar kaçacaksınız? dedi Gökhan alay edercesine.
—Ölene kadar, dedi Murat ve yine ortamı değiştirdi.
—Daha fazla bu gücünü kullanma Murat, bu gücünü öğrendiler.
Kolay aşıyorlar. Bundan sonra onlarla savaşacağız, dedi Aslan.
—İki kişiyiz, çok fazla dayanamayız.
—Biliyorum, onlar gücünü alınca gideriz, dedi Aslan.
Denizdekiler yine geldi.
—O ikisini bize verin, sizinle uğraşmayalım sayın müdür, dedi
Gökhan.
—Onları almanız için bizi öldürmeniz gerek, dedi Murat
bağırarak.
—Seninle konuşmuyorum bücür, büyüklerine biraz saygılı ol,
Aslan, ne diyorsun?
151
—Ne denmesi gerekir sence? Ben bu okulun müdürüyüm Asım’a ve hocaya baktı - Okulun bünyesindeki herkesi korumalıyım.
—Yani hayır diyorsun, dedi biri sinsice.
—Hayır, daha cevabımı vermedim. Okul müdürü olmam bunu
gerektirir.
—Tabi, birde örgüt görevin var, o ne diyor? dedi Gökhan. Aslan
şaşırmıştı, ama konuşmaya devam etti.
—O sizinle savaşıp onları korumam gerektiğini söylüyor, ama
mantığım iki müdüründe görüşüne aykırı düşünüyor, dedi ve tekrar
Asım’a baktı.
—Ne demek istiyorsun Aslan? dedi Murat öfkeyle.
—Savaşırsak ölürüz, onlar zaten ölecek, buna değer mi diye
düşünüyorum, dedi. Murat çok şaşırmıştı.
—Bizi yalnız mı bırakacaksın şimdi? dedi dişlerini sıkarak.
Aslan acırmış gibi Asım ve hocaya baktı. Asım’ın gözleri açıldı ve
çevreye baktı. Aslan’ın yüzünde bir mutluluk belirdi.
—Şimdi cevabımı söylüyorum, hayır, onları size vermem, dedi
ve denizdekilerin önüne onları saran bir sarmaşık attı. Denizdekiler
onlardan kurtulmaya çalışıyorlardı. Murat onları hastaneye geri
getirdi. Hemşire ilacın son malzemelerini hazırlıyordu. Bitirdikten
sonra ikisine de ilaçtan verdi.
—Hadi, biraz da Asiye ile ilgilenin, biz burada kalırız, dedi
Aslan. Hemşire Asiye’nin olduğu odaya doğru gitti. Odaya
geldiğinde Asiye hâlâ uyuyordu. Nehir ise oturmaktan sıkılmıştı.
Hemşire Asiye ve Nehir’in üzerinde bulunduğu yatağı hastaneye geri
gönderdi. Hemşire geri geldiğinde Aslan ve Murat’a sürekli yer
değiştirmelerinden yoruldukları için ilaç verdi. Aslan ilacı alır almaz
dışarıya çıkmak istedi, fakat hemşire buna izin vermedi.
Öykü, Serkan, Gürbüz ve Ekin hastanenin önüne gidip oturdular.
Hiçbiri konuşmuyordu. İçeriden bir ses bile gelmiyordu.
Uzun süre burada oturduktan sonra Serkan:
—Çok uzadı, kötü bir şey olmasın, dedi.
—Hadi, abartmayın, sadece baygınlar, yani, öyle olmalılar, dedi
Gürbüz.
—Onlar iyi, öyle olmalı, dedi Öykü.
Uzun süre yine sus pus oturdular. Serkan ayağa kalkmış ortalıkta
volta atıyordu. Kapı açıldı. Aslan dışarı çıktı.
—Sizin burada ne işiniz var? dedi şaşkınlıkla.
152
—Şey, onları gönderdik, ama buraya gelebilirler diye burada
bekledik, dedi Gürbüz.
—Onlar nasıl? dedi Serkan çekinerek.
—İyi, Asiye tamamen düzeldi sayılır, bugün burada kalacak,
diğer ikisi şu anda iyi, ama çok da iyi olduklarını söyleyemeyeceğim.
Hadi, benimle gelin ve olanları anlatın, dedi ve onunla birlikte
çiftliğe gittiler. Olanları anlattıktan sonra Aslan düşünmeye başladı.
Uzun süren bir sessizliğin ardından Gürbüz:
—Onlarla bir konuşsan, öleceklerini sanıyorlar. Bu düşünce ile
gerçekten ölecekler, dedi.
—Bakarız, demek Gökhan konuştu.
—Konuşmak ne kelime, resmen teklifte bulundu, dedi Serkan
öfkeyle.
—Aslan, bunu nasıl yaptı, bir resmin içine girip nasıl güçlerini
kullandı? Bunun olmaması gerekmez miydi? dedi Öykü.
—Bu zor bir şey ama mümkün.
—Bu da onun ne kadar güçlü olduğunu gösterir, değil mi Aslan?
dedi Ekin.
—Evet, öyle, zaten ona göre vâristense onun koruyucusu daha
güçlüdür, çünkü vâris kendini koruyamazken o korur, hıh, dedi
Aslan.
—Koruyucu mu? dedi Gürbüz.
—Evet, her vârisin en az bir koruması olur, dedi Aslan ve odada
gezinmeye başladı.
Birkaç gün içinde Asım ve resim hocası iyileşmiş ne olduğunu
anlatmışlardı. Biranda güçleri yok edilmiş gibi bir şey
yapamamışlardı, ama güçleri yerindeydi.
* * *
Ağustos ayı gelmiş ve Ramazan ayına girmişlerdi. Yazın
sıcağında oruç tutmak biraz yorucu oluyordu. Sahura kalkmışlardı.
Herkeste bir heyecan vardı. Konuşarak eğlenerek yemek yiyorlardı.
Bazıları konuşacağım diye yemek yiyemiyordu. Doğan kuzenlerine
bir şey anlatmadıkları için çok kızgındı, ama ramazan olduğundan
kızgınlığını unutmaya çalışıyordu. Herkes yemeğini yerken biri
saatine baktı.
153
—Ezana 5 dk. var, yemek yemeyi bırakın, diye bağırdı. Küçük
çocuklardan bazıları heveslenmiş kalkmıştı, onlardan ezan okununca
da yemek yiyenler vardı. Çocuk olduklarından herkesin komedisi
oluyorlardı. Sahur sonrası uyuyanlarla birlikte toplanıp konuşanlarda
vardı.
Sabahleyin oruç tutmayanlar için kahvaltı çıkıyordu. Bu bazı
kişileri çok kızdırıyordu. Gürbüz’ün sinirini en çok oruçluların gözü
önünde yemek yiyenler kaldırıyordu.
—Ya, bu haksızlık, biz açken onlar yemek yiyebilirler, onu
anlarım ama yemek yiyebildiklerini bütün dünyaya duyurmaları mı
gerekli? dedi Gürbüz. Bu konular sayesinde Doğan Gürbüz’le
anlaşmaya başlamıştı.
—O zaten günah da birde oruç tutmuyorlar, bu hiç iyi değil,
diyordu.
İkisi böyle konuşurken Savaş:
—Acıktım, ezan ne zaman okunacak? deyip saat kontrolü
yapıyordu.
Oruçken dersler biraz zor geçiyordu. Düşünmek enerji
harcattığından çok çabuk acıkıyorlardı. Normal derslerin üzerine bir
de örgüt dersleri eklenince dayanılmaz oluyordu.
—Ya, ne diyorum biliyor musun Aslan? Biz oruç zamanı ders
işlemeyelim, örgüte 1 aylığına ara verelim, dedi Asiye.
—Olmaz, bu 1 ayda neler değişebilir? Hadi, biraz uğraşın, dedi.
Çok büyük zorluklarla iki tarafında derslerini yürütüyorlardı.
Akşam olduğunda ezana 15 dk. kala sofralara oturdular. Herkes
konuşuyor, önündeki yemeği yemek için sabırsızlıkla ezanı
bekliyordu. Son 10 dk. kalmıştı. Herkes konuşuyordu ama bekleyiş
artmıştı.
5 dk. kala Savaş durdu ve:
—Üff ya! Ezanın okunacağı yok, deyip elini kulağına götürdü ve
ezan okumaya başladı, sonra da eline kaşığı aldı ve yemeklere
uzandı. Herkes onu tuttu.
—Sabret lan, 5 dk. mı bekleyemeyeceksin?
—Hadi ya! Bekle biraz.
—Bu çocukken de böyleydi, dedi Doğan.
Gürültünün içinde ezanın sesi duyulmaya başladı. Herkes Savaş’ı
bıraktı.
—Allah kabul etsin.
154
Herkes su ile orucunu açtı. Sonra da hurmalardan alıp yemekler
yendi. Yemek yendikten sonra insanların üstüne bir uyuşukluk
düşmüştü. Bazı kişiler teravihe gittiler. Teravihe gitmeyenler
namazlarını kıldıktan sonra konuşmaya başladılar. Birden yağmur
yağmaya başladı. Herkes camlara çekinerek yaklaştı. Deniz yine
kabarmıştı, ortalıkta binlerce kişi dolaşıyordu. Siyah giyinmişlerdi.
Denizdekilerden bazıları kalenin içinde hayalet gibi dolaşıyorlardı.
Ama onlar denizde gezdiklerini sanıyorlardı. Camın önünden
denizdekilerden biri geçiyordu. Durdu. Camın içine, kızlara baktı.
Kızları bir korku aldı. Bu adam Gökhan’dan başkası değildi.
Gülümsedi ve çevreye bakıp denize geri girilmesini işaret etti.
İnsanlar bu olaydan sonra denizdekilerde oruca saygı olmadığını
düşünmeye başladılar. Bu konu hakkında uzun konuşmalardan sonra
herkes uyumak için yataklarına gitti.
Sahura kalktılar. Her gün farklı eğlenceler ve değişik süslemeler
yapılıyordu. Yemeklerini yedikten sonra uyudular. Sabahleyin beden
eğitimi dersine gittiler. Bu derste hocanın onları serbest bırakmasını
bekliyorlardı. Ama adam onları okulun çevresinde 10 tur
koşturmuştu. Koşarken herkes söyleniyordu. Savaş:
—Ben zaten dayanamıyorum, bu adamda bizi yoruyor, dedi.
—Bu adam- cani- denizdekiler bile bu- bunu yapmaz- yok efendim
den- denizdekiler oruç- dinlemezmiş, dedi Serkan.
—Konuşmayı bırakın ve koşun, konuşanları 20 tura çıkarırım, dedi
adam.
—Bu arada dün denizdekiler çıktı, dedi Öykü.
—Ne? dedi Serkan.
—Evet.
—Bensiz savaşmadınız değil mi?
—Hayır canım geri gittiler, dedi Öykü hayal kırıklığına uğrayarak.
Beden eğitimi dersi geçtikten sonra hayal dersi vardı. Hayal
dersinde istekler üzerine bir hayal kuruluyordu.
Hamide:
—Ben ezanın okunmuş olmasını ve önümde kocaman kocaman
taslarla yemekler olsun istiyorum, dedi.
—Hocam Allah aşkına şunu susturun, dedi Gürbüz.
—Hoca hayale katıldı ve herkesin canını çektirecek yiyeceklerle
dolu bir sofra hayali kurdu. Bu uzun dersten sonra koridorlarda
155
geziniyorlardı. Koridorda Asım’la karşılaştılar. Asım’ın yüzünden
düşen bin parçaydı. Yanına gittiler.
—Ne oldu Asım?
—Ne, yok, hiçbir şey yok.
—Hadi ama seni tanıyoruz, bir sorun var.
—Evet, hani vârisler kitabı ve kolye var ya, her gün onunla ilgili
kâbus görüyorum, bir kez daha onlara bakmak istiyorum.
—Asım, sen sanırım vârisi araştırmaktan vazgeçtiğini söylemiştin,
dedi Ekin.
—Hani bu tehlikeli demiştin. Bu gerçekten tehlikeli, dedi Nehir.
—Kâbusunda neler oluyordu ki bu kadar görmek istiyorsun? dedi
Seden.
—Anlatmak istemiyorum.
—Sen bana onlarla olan ilgisini söyle yeter.
—Onlar sayesinde vâris bulunuyordu.
—O zaman gidip bakarız, dedi Seden.
—Abla ya!
—Ne? Güvende olup olmadığına bakacağız sadece.
—Bu iyi bir fikir değil, dedi Nehir.
İsteksizce onlarla birlikte çiftliğin önündeki ağaca geldiler. Asım
yine taşı açtı ve içeri girdiler. Kitabın yanına geldiler. Kolye
renklenmişti. Kolyenin yoncasının her yaprağı farklı renkti. Siyah,
açık pembe, krem ve açık yeşil.
—Bu ne anlama geliyor? dedi Seden.
—Bilmem, dedi Asım ve kitabı eline aldı, Aslan’dan sonraki
sayfaları inceliyordu, ama bir şey yoktu. Dışarıdan bir ses geldi.
Kapı açıldı ve içeri Aslan girdi. Aslan onlara şaşkınlıkla baktı. Asım
kitabı bıraktı. Nehir inlemeye başladı.
—Bunun iyi bir fikir olmadığını söylemiştim, dedi.
Aslan:
—Sizi kaç defa uyardım. Ama anlayacak gibi değilsiniz ya da
gerçekten vârisi öğrenmek istiyorsunuz. Neden? dedi. Kırılmış gibi
görünüyordu.
Asım hiçbir şey olmamış gibi:
—İstersen oruç oruç ağzını bozma ha, dedi. Aslan 4 tane sandalye
oluşturdu. Hepsi oturduktan sonra Asım’dan kitabı aldı.
—Vârisler kitabı, bu kitapta her vârisin yaşantısı ve özellikleri
anlatılır. Burada vârislerin resimleri de vardır. Bu kitabı dikkatlice
156
okuyan biri yeni vârisin kim olduğunu gayet iyi bir şekilde bulabilir.
Bunu okudunuz mu? dedi.
—Evet, sadece senin hayatını, dedi Asım.
—Anlıyorum. Peki, burayı nasıl buldunuz?
—İşte o Asım’ın işi, dedi Ekin. Asım Ekin’e sert bir bakış attı.
—Nasıl Asım?
—Taşa dönüştürdüğün dolabı açık unutmuşsun, kapatmaya
çalışırken anahtarı gördüm, sonra buraya çıkan yol açıldı, bende bu
yolu kullandım, dedi kızlara bir şey söylememelerini söyleyen bir
bakışla.
—Bunun için üzgünüm, merak etmenize sebep oldum. Peki, bu
konuda merak ettiğiniz bir şey var mı?
—Evet, var, Gökhan sana bunu nasıl yaptı? dedi Ekin.
—İstersen hayatının tamamını anlat, çünkü hepsini merak
ediyorum, dedi Asım.
—Bende koruyucunun özelliklerini merak ediyorum, dedi Seden.
—Ben şu kolyeyi merak ettim, ne işe yarıyor ve neden burada?
dedi Nehir. Aslan kafasını salladı.
—Tamam, anlatıyorum. Ben okula geldiğim zamanlarda herkeste
bir savaş korkusu vardı. Bir ben bir Gökhan korkmazdık. Çünkü biz
onlar bizi yakalarsa diye güçlerimizi geliştiriyorduk. Akşamları
okuldan çıkar, gidilmesi yasak olan yerlere giderdik. O birinde
denize girelim demişti. Kabul etmemiştim. Onunla bu konuda
konuşurken yakalandık. Bir ceza aldık. Biz yine de okul kurallarını
ihlal ediyorduk. Yine bir gece okuldan kaçmıştık. Çarşıdaki
dükkânlardan birine girdik. Oranın sahibi uyuyordu. Bu bir fal
dükkânıydı. Kendi kendimize fal bakarken dükkânın sahibi olan
kadın geldi. Bizi denizdekilerden sanmıştı ama öyle olmadığımızı
anlayınca da kızmadı. “Ne istiyorsunuz?” dedi. Fal baktırmak
istediğimizi söyledik. O Gökhan’ı çağırıp eline baktı, sonra da
gözlerine. “Senin sonun kötü evladım, denizdekilerle bir işin olacak,
ama vârisle çok samimisin, onu her şeyden sen koruyacaksın belki
de” dedi. Gökhan güldü. “Hem denizdekilerle hem de vârisle beraber
olacağımı mı demek istiyorsun? Peki, bu vâris ne oluyor?” dedi.
Kadın çok ciddi bir şekilde “Onu da sana ben söyleyecek değilim”
dedi. Sonra yanına beni çağırdı. Gökhan’a baktığı gibi bana da baktı.
“Senin kaderinde korkunç bir lanet var. Bu lanet seni bu okulun
başına müdür olarak getirecek. Sen müdürken okula denizden
insanlar saldıracak. Ve seni bu lanetten ve denizdekilerden vârisin
157
kurtaracak. Senin vârisin AS görevini üstlenen ilk kızın kurtardığı
adamdır.” dedi. Ona şaşkınlıkla baktım. “Şaka yapıyorsun, değil
mi?” dedim. Kadın kafasını hayır anlamında iki yana salladı. “Peki,
benim üzerimdeki lanet ne?” dedim. Kadın bana iyice yaklaştı.
Fısıldayarak: “Sen vârissin.” dedi. Vâris neydi? Kafam karışmıştı.
Ama benim koruyuculuğumu Gökhan yapacaktı belki de. Bu beni
çok sevindirmişti. Gökhan kadına baktı. Kadın ona nefretle
bakıyordu. “Buradan gidelim Aslan, okuldaki hocalar bizi aramadan
gitmemiz lazım” dedi. Oradan ayrıldık. Okula gittiğimizde Gökhan:
“Sen vârisin ne demek olduğunu biliyor musun?” dedi. “Hayır”
anlamında kafamı salladım. Yataklarımıza gittik. O gün olanları
beynime kaydettim. Aynını Gökhan’ında yaptığından eminim. Bu
olanları o falcı müdüre anlatmış. Bunun üzerine müdür beni okula
gelen öğrencileri getirmekten sorumlu tuttu. Gökhan ise o zamanın
müdürünün yanında çalışmak zorunda kaldı. Sonra biz vârisi
araştırmaya başladık. Her şeyini bulduk. Özelliklerinden tut kolyeye
kadar. Kolye, o kolye vâris ve koruyucusunun kolyesidir. Benimki
buydu, dedi ve yuvarlak bir kolyeyi boynundan çıkardı.
—Diğer yarısı Gökhan’da. İkimiz birlikte tuttuğumuzda bu hale
geldi. Gökhan sonra beni ikna edip denizin içine soktu. Nefes
alamadım. Denizdekiler onlara katılmamı istediler. Nefes
alamadığım için dışarı çıkmak istedim. Sonunda dışarı çıktım, ama
bundan sonra Gökhan’dan uzaklaştım. Savaş başladı. Müdür beni
vâris olduğum bilindiği için okulun derinliklerinde bir yerde sakladı,
beni savaşa çıkarmak istemiyordu. Çok çabaladım, ama oradan
kurtulamadım. Gökhan geldi ve beni oradan çıkardı. Onunla savaşa
gittik. Savaşta birçok kişi öldü. En sonunda onları vâris gücümü
kullanıp durdurdum. Liderlerini öldürdüm. Bu benim için bir şokken
Gökhan denizdekilere katıldı ve beni bir gün durduracağına belki de
öldüreceğine yemin etti. Sonra ben örgütü kurdum ve savaş için
hazırlanmaya başladım, bu kadar. Merakınızı giderdim mi? dedi.
Asım çekinerek:
—AS görevi de neyin nesi? Hem o kadın sana söylerken her şeyi
Gökhan’da duymadı mı? dedi.
—Evet, duydu, dedi Aslan.
—O zaman vârisi rahatlıkla bulabilir.
—Evet.
—AS görevinin ne olduğunu o biliyor mu?
158
—Bilemem, ama vârisin kim olduğunu bilmediğini biliyorum.
Şimdi isterseniz buradan çıkalım, buraya da bir daha gelmeyin, dedi
Aslan. Birlikte yukarı çıktılar. Aslan onlara anlattıklarını kimseye
söylememelerini söyledikten sonra onları kaleye gönderdi.
Kaleye varınca Nehir durdu ve:
—Aranızda fark eden olmadı sanırım, o kolyede dördümüzün
taşlarının renkleri vardı, dedi.
—Evet, dedi Seden.
—Belki başkalarının taşlarının rengi diyeceğim, ama siyah, siyah
taşlı bu okuldaki tek kişi sensin Asım, dedi Ekin. Asım söyleyecek
söz bulamıyordu.
—Ne demek istiyorsunuz? dedi onlara sert sert bakarak.
—Yani bu vârisin 3 koruması olacak, ya sen o korumalardan
birisin ya da…dedi Nehir ama Asım onu susturdu.
—Bunun imkânsız olduğunu biliyorsunuz, değil mi?
—Nedenmiş o? Asaf’ın vâris olma ihtimali var da senin mi yok?
Üstelik onun taşının rengi bordo, dedi Ekin.
—Vârisin siyah renkli taşın sahibi olması mı gerekir?
—Okulda tek siyah taşlı kişi var ve vâris de tek bir kişi.
—Açık pembe olamaz yani, ya da açık yeşil, ya da krem, ille bu
renk siyah mı olmalı? dedi Asım bağırarak.
—Biz seni düşünüyoruz Asım, vârissen ya da koruyucusuysan
başın gerçekten belada, o zaman emin ol hep yanında olacağım ve
sana zarar gelmesini önleyeceğim, dedi Seden. Asım zoraki
gülümsedi.
—Bizde senin yanındayız, ama gözün kapalı yola çık
istemiyoruz, dedi Ekin.
—Evet, gözümüz kapalı dolaşamayız, Gökhan ve Aslan arkadaştı
ve onlar vâris ve koruyucusuydu. Renkler apaçık ortada. Belki
dördümüzüz belki değiliz. Değilsek bile hep yanındayız, dedi Nehir.
Asım’ın gözleri doldu.
—Araştırma yaptım, birçok koruyucu vârise sadık olmamış, size
söz veriyorum, vârisi yarı yolda bırakmayacağım, dedi ve
yatakhanelerine giden yolu tuttu.
159
160
ONBİRİNCİ BÖLÜM
ZAMANDA YOLCULUK
Ramazan ayı çok güzel geçiyordu. Okul gezileri devam ediyordu.
Sabahleyin uyandıklarında Arap okuluna isteğe bağlı bir gezi
olduğunu öğrendiler.
—Oruç zamanı harika bir ülke seçmişler. Hep Arabistan’a gitmek
istemiştim, dedi Serkan sevinçle.
—Gidelim mi? İsteğe bağlı, zorunludan iyidir, dedi Nehir.
—Diğerlerine söyleyelim, hep beraber olursak daha eğlenceli
olur, dedi Seden.
Diğerlerinin yanına gittiler. Onlar da gelmeyi kabul etmişlerdi.
Şimdi Murat, Asım, Hamide, Serkan, Öykü, Savaş, Doğan, Gürbüz,
Ömür, Filiz, Kardelen, Asiye, Ekin, Seden ve Nehir geliyorlardı.
—Asaf sizce ne hissediyordur, sonuçta onun ülkesi, ülkesini
özlemiş midir? dedi Ekin.
—Keşke o da gelebilse. Neden ona sormuyoruz? dedi Asım. Hep
birlikte Asaf’ın yanına çiftliğe gittiler.
—Asaf, bil bakalım okul nereye gezi düzenliyor? dedi Murat
heyecanla.
—Arabistan, dedi bıkkın bir halde Asaf.
—Bizimle gelmek ister misin? dedi Asım.
—Evet. Sizinle Arabistan’da olmak çok eğlenceli olurdu.
Develerle gezintiye çıkar onlarla yarışa katılırdık. Oranın
kıyafetlerini giyindiğinizi düşünsenize. Yemek yerken sizi hayal
ediyorum da, hepiniz elinizle yemek yiyemediğinizden eminim aç
kalırsınız, dedi tebessümle. Herkes birbirine baktı.
Asım:
—Neden hayal ediyorsun ki? Bizimle gelmeyecek misin sanki?
dedi.
—İsterdim ama gelemem. O gezilere sadece okulun öğrencileri
gidebilir, ben ise okulun hocaları arasında görünüyorum, dedi
umutsuzca.
161
—Aslan’la konuşsak sadece 1 haftalığına sana izin verse, dedi
Serkan.
—Olmaz, ondan bunu isteyemem.
—O zaman biz isteriz.
—Olmaz, benim buradaki işlerimi kim yapacak? Bunu
düşündünüz mü hiç?
—Ben yaparım, nasıl olsa deneyimim var, öğrenci getirme
işlemini 1 hafta yapmıştım, dedi Ekin. Asaf gülümsedi.
—Olmaz, seni bu geziden mahrum bırakamam. Siz eğlenin. Nasıl
olsa ben hep buradayım, bir ara izin isterim ama şimdi değil.
—Olmaz. Sen hep burada olabilirsin, ama biz hep burada
olmayacağız, dedi Asım.
—Sonuçta sen olmazsan oranın tadı çıkmaz, dedi Murat.
—Orayı bize senin tanıtmanı istiyoruz, dedi Nehir.
—Açıkçası oraya sensiz gitmeyiz, dedi Asım. Asaf güldü.
—Komik olmayın.
—Biz ciddiyiz, şaka yapmıyoruz, dedi Seden.
—Sen gelmezsen oraya gitmeyeceğiz, madem izin alabilirsin,
şimdi al, dedi Ekin. Aslan çiftlikten çıktı.
—Eee, karar verdin mi Asaf? Ben bile ne diyeceğini merak ettim,
sana izin verdim, sen kararını ver, dedi Aslan. Asaf gülümsedi.
—Gitmeyi isterim ama ya burası?
—Onu ben hallederim.
—Ben dediğimde ciddiyim, Asaf’ın görevini yerine getirebilirim,
dedi Ekin.
—Siz gidin, ben bunu hallederim, dedi Aslan. Asaf çok mutlu
oldu.
Ertesi gün Asaf heyecanla bekliyordu.
—Yıllar sonra ilk defa orayı göreceğim, gerçekten merak
ediyorum, dedi.
Saat geldiğinde diğer okullara giden kapının önüne onları Aslan
getirdi.
—Arabistan’a gitmeden önce size o okul hakkında bilgi vermeyi
gerekli bulmuyorum. Sonuçta buraya hepiniz kendi isteğinizle
geldiniz, dedi ve Asaf’a baktı. Asaf’ın heyecanı yüzünden
okunuyordu.
—Aranızdan heyecanlı olan var mı? dedi. Kimseden ses çıkmadı.
162
—Asaf, onlara ülkeni güzel tanıt ve eğlen, burayı hiç düşünme,
dedi ve:
—Arabistan, diye ekledi. Üzerinde Arabistan yazan kapı önlerine
indi. Aslan kapıyı açtı. Karşısına bronz tenli bir oğlan çıktı.
—Merhaba, Arabistan’a hoş geldiniz. Buyurun, içeri girin, dedi
neşeyle. Asaf son kez arkasına baktı. Aslan gülümsedi. Hepsi içeri
girince kapı kapandı. Kapılar altındandı. Hemen hemen çoğu şey
altındandı.
—Düşünebilindiği için her şey çok ucuza mal oldu, bu arada ben
Mustafa, dedi oğlan. Asaf her yerdeki anılarını hatırlamış gibi
görünüyordu. Asım Asaf’ı dürttü. Asaf Mustafa’nın peşinden
yürüdü. Mustafa onları uzun ve etkileyici koridorlardan geçirdikten
sonra işlemeleri olan bir kapının önünde onları durdurdu.
—Burası müdürün odası, dedi ve içeri onlarla birlikte girdi. Müdür
onları içtenlikle selamladıktan sonra onlara okulun kurallarını
anlatmaya başladı.
—Hepinizin buraya kendi isteğiyle gelmesi çok hoş, bunun için
size teşekkür ederim. Ancak kendi okul kıyafetlerinizle ne kadar
beyaz olsa da rahat edemezsiniz. Çünkü burası gerçekten çok sıcak.
Şimdi kendinize kıyafetler alacaksınız. Ama önce bizde haremlik
selamlık usulü vardır. Yani kızlarla erkekler aynı yerde oturup
kalkamaz. Buna 1 haftalığına uymanızı rica ederim. Ramazan olması
dolayısıyla sizi normalde yaptığımız şeylere katmayacağız…
—Buna neler dâhil, deve yarışları da bunun içinde mi? dedi Asaf.
Müdür Asaf’a baktı.
—Olabilir.
—Bence olmamalı, biz buraya Arapları tanımak neler yaptıklarını
öğrenmek için geldik. Deve sütü içmeyeceksek, susamla yağ
yemeyeceksek, develeri yarıştırmayacaksak burada ne işimiz var?
dedi Asaf.
—Bu saydıklarından Arapları tanıdığınız anlaşılmıyor mu?
—Onlar bilmiyor, sadece ben biliyorum, dedi Asaf.
—Pekâlâ, bütün bunlar olacak, ama isterseniz önce kıyafet seçin,
biz de bu arada bu gençle bunları nasıl öğrendiğini konuşalım, dedi
ve Mustafa dolaptan kişi sayısı kadar kıyafet çıkardı. Herkese
kıyafetlerini verdi. Seden kıyafetine tiksinerek baktı. Herkes bir
kabinde giyinip çıktı. Herkes çok farklı ve güzel olmuştu. En sona
Seden kaldı. O kabinden çıkınca herkesi bir gülme aldı. Müdür ve
163
Mustafa Seden’e şaşkınlıkla bakıyordu. Müdür en sonunda kendini
toparladı.
—Kızım, erkeklerin cüppesinden giyinmişsin, farkında mısın?
dedi çekinerek.
—Evet, ne yapayım o verdiğinizi beğenmedim, onu bana
giydiremezsiniz, dedi. Müdür ona kabullenerek baktı.
—Peki, bir ilk olsun bakalım, bu arada genç bey siz bizim
özelliklerimizi nasıl bu kadar iyi biliyorsunuz? dedi Asaf’a dönüp.
Asaf yutkundu.
—Efendim, benim adım Asaf, ben eskiden bu okulda okuyordum,
düşüncelerim ve davranışlarım bu okula uygun görülmediği için
okuldan atıldım. Bende Türkiye’de eğitimime devam ettim, dedi
meydan okurcasına. Müdür Asaf’ı hatırlamaya çalıştı.
—Evet, seni hatırladım, tabi sen beni hatırlamazsın, ben Sami, sen
okuldan atıldığında ben 2. sınıftaydım. Sen orada hâlâ öğrencisin
sanırım, dedi. Asaf ona tiksinerek baktı.
—O bizim okuldaki hocalardan biri, dedi Asım. Sami hayretle
Asaf’a baktı.
—Ne öğretiyorsun Asaf? dedi.
—Zamanda yolculuk yapmayı, dedi Asiye gülerek.
—Bu konuda çok uzmandır, dedi Murat.
—Evet, ondan başka kimse yapamıyor, diye mırıldandı Asiye.
—Güzel, umarım bu güçlerini okulumuzda kullanmazsın, bir gün
bundan başın belaya girebilir, hadi okulu gezdirelim Mustafa, dedi
ve onları Mustafa ile gönderdi. Mustafa şaşkınlıkla Asaf’a
bakıyordu.
—Gerçekten dediklerin doğru muydu? dedi.
—Yalan söylüyor gibi mi duruyorum?
—Hayır, bence sen okuldan atılacak biri gibi durmuyorsun ondan,
birde zamanda yolculuk ha, keşke bir gün bana da öğretsen, dedi ve
okulu gezdirmeye devam etti.
—Sana bunu öğretmeyi çok isterim, ancak ben buraya
gelmeyeceğim, bunun için senin Türkiye’ye gelmen ya da okuldan
atılıp gelmen lazım ki bunu hiç kimse istemez, dedi Asaf. Okulun
her yerini gezdiler. Hava gerçekten çok sıcaktı. Bu onları yormuştu.
Seden ofladı ve:
—Bu sıcaklıkta nasıl duruyorsunuz anlamıyorum, dedi. Herkes
terden sırılsıklam olmuştu.
Asaf ve Mustafa aynı anda:
164
—Aslında biz bu saatte dolaşmayız, bu saatlerde uyur, sonra,
akşam gezeriz, dediler. Sonra birbirlerine bakıp gülümsediler.
Mustafa:
—Evet, ama siz diğer ülkeden geldiğiniz için sizi direk uyumaya
göndermek istemedik, diye ekledi.
Gezme işi bittikten sonra Mustafa ile oturup konuştular. Mustafa
çok neşeli biriydi. Herkes uyurken develere Asaf ve Mustafa binip
bir okul turu attılar, bu çok eğlenceliydi. Hava saat 5-6 gibi
serinlemeye başladı. Herkes de yavaş yavaş uyanıyordu. Kızlar
Seden’i görünce ilk önce erkek sandılar ve ondan uzaklaştılar ama
kız olduğunu anlayınca da gülme krizine girdiler.
Akşam ezanının okunmasına az kalmıştı. Oruç açmak için
yemekhaneye girdiler. Çok etkileyici bir yemekhaneydi burası.
Yemekhanenin tam ortasında çok kalın bir sütun vardı. Sütunun
çevresinde çeşmeler vardı. Arabistan’da su kullanılsın diye çeşme
konulduğunu hiç düşünmemişlerdi. Yemekler önlerindeydi. Tam bir
ziyafet vardı. Herkes selamlandıktan ve ezan okunduktan sonra
yemeklere geçildi. Serkan ve Asaf elleriyle yemeye başladılar.
Öykü Serkan’ı dürttü ve:
—Bunu nasıl yapıyorsun? Elinle yemek yiyorsun ama nasıl
yıkayacaksın? Kibar olup kaşık çatal kullansana! dedi. Serkan ofladı.
—Ya Öykü, kaşık çatal kullanılmazken kullanırsam daha büyük
kabalık olur. Çeşme olarak seni kullanacağım, senin şu el hareketinle
çıkardığın suyu, dedi ve güldü. Savaş ve Doğan kuzenlerine baktı.
Kızlar çoktan elleriyle yemeye başlamışlardı. Onlarda yediler.
Kardelen ve Filiz kızlara tuhaf bir şekilde baktılar.
Seden:
—Hadi Kar al bir şeyler ye, dedi.
—Gerçi sen aç değilsindir, oruç tutmuyorsun ya, dedi Ekin.
Kardelen ona kızgınlıkla baktı. Murat bir yandan yemeğini yiyor
diğer yandan Hamide’ye bakıyordu. Onlar neşeli neşeli yemek
yerken yanlarına iki tane oğlan oturdu.
—Vay vay, Asaf, seni epeydir göremiyorduk, dedi biri. Asaf
sıkıntıyla oğlana baktı.
—Ahmet, seni görmeyeli gerçekten uzun zaman oldu, eee ne
yapıyorsun? dedi sıkılarak.
—Eh, ne yapayım işte, burada ders veriyorum, düşünmeyi
öğretiyorum, istersen sana da öğreteyim, dedi sırıtarak. Asım oğlana
nefretle baktı.
165
—Sen hâlâ öğrenci misin? Buraya gelmişsin de, yoksa gittiğin
okul seni attı mı? dedi diğeri.
—Hayır, atmadı Musa, dedi Asaf.
—O zaman öğrencisin?
—Hayır, o bizim hocamız, dedi Asım.
—Hocaların bu tür gezilere gelebildiğini bilmiyordum, dedi
Ahmet.
—Evet, normalde gelemiyorlar, ama bizi buradaki tehlikelerden
korumak için bizimle geldi, dedi Murat.
—Demek öyle, bence sizi kendinden korumalı, ne öğretiyorum
demiştin? dedi Musa.
—Zamanda yolculuk yapmayı, dedi Asaf dişlerini sıkarak.
—Öyle mi? İlginç, senin böyle bir yeteneğinin olabileceğini hiç
düşünmemiştim.
—Zamanda yolculuk yapmayı ister misin? dedi Asaf tehdit
edercesine.
—İsterdim, ama senin bir hoca olarak bunu öğrettiğini düşünürsek
beni geri döndüremeyeceğine ya da yanlış zamanlara götüreceğini
düşünüyorum, dedi Ahmet. Asım Asaf’a baktı ve onun kolunu tuttu.
—Seni hoca olarak aldıklarına göre o okulda hiç iyi eğitmen
yokmuş, dedi Musa.
—Afiyet olsun, dedi Ahmet, Musa ile birlikte masadan kalktı.
Asaf gözlerini yemeğe dikmiş öfkeyle bakıyordu.
—Seni sinirlendirmeye çalışıyorlar, onları takma, dedi Asım.
—Hem kimlerdi onlar, şöyle ağızlarının paylarını verseydim, dedi
Murat.
—Onlar benim buradaki sınıf arkadaşlarımdı. Baksanıza hoca
olmuşlar, gelip benle uğraşıyorlar! Bense burada öğrenci gibi
oturuyorum.
—Sen öğrenci değilsin, bir hocasın, unutma.
—Bugüne kadar kime ne öğretmişsem, dedi Asaf mırıldanarak.
Yemeğin bitiminde herkes çeşmelere yöneldi, ama bunlar bildiğimiz
çeşmelerden değildi. Çeşmelerden çeşitli renklerde içecekler,
çikolatalar akıyordu.
Savaş durdu ve:
—Ben bunlardan almazsam çatlarım, dedi ve çeşmenin yanına
gitti. Doğan ofladı.
—Bunun içinde tatlıların olduğunu söyleseydiniz ilk önce
onlardan alırdım, ben tatlı yeyince acıkıyorum ya, dedi ama yine de
166
onlardan aldı. O içecekler ve çikolatalar çok güzeldi. İçlerinde bir de
altın renginde bir çikolata vardı. O en güzeliydi. Yemeklerini
yeyince herkesin uykusu geldi. Ama Arapların hiç uykusu yoktu ve
uyutmaya niyetleri de yok gibiydi. Akşamın karanlığında dışarıda
gezintiye çıktılar. Ama çok fazla dayanamayıp odalarına gittiler.
Arap kızlar müzik açıp oynamaya başladılar. Müziği duyan Kardelen
ve Filiz göbek atmaya başladılar. Onlar oynarken kızları da
kaldırdılar. Asiye hemen oynamaya başladı. Uzun bir günün
ardından uyudular.
Sahura kalktılar, farklı bir yerde olmak onları rahatsız eder gibiydi.
Yemeklerini yedikten sonra tekrar uyudular, tabi aralarında
uyumayanlar da vardı. Buraya henüz alışamadıkları için sabahın
erken saatinde uyandılar ve okulda gezinmeye başladılar. Asaf onları
develerin kaldığı çiftliğe götürdü.
—Burada her şey çok farklı değil mi? Asıl ilginç noktayı
söylüyorum, bizim orada güvercinler neyse burada da şahinler o,
dedi Asaf ve gülümsedi.
—Ama şahinler onlara zarar vermiyor mu? dedi Savaş.
—Saf olma, onları eğitiyorlar, dedi Gürbüz ve Savaş’ın kafasını
okşadı. Asaf güldü.
—Bir yarışa var mısınız? Herkes ayrı ayrı binecek ve yarışacağız,
ne diyorsunuz? dedi Asaf.
—Ben varım, dedi Seden. Asım Seden’e gülerek baktı.
—Bende varım, dedi Asiye.
—O halde bende varım, dedi Hamide. Murat Hamide’ye gülerek
baktı.
—Kesinlikle bende varım, dedi Ekin.
—Benim neyim eksik, bende varım, dedi Nehir.
—Kazanan ne alacak? dedi Doğan ve deveye binmeye çalıştı.
Deve onun binmesine izin vermedi.
—Şey, bu nasıl kullanılıyor? diye ekledi Doğan. Herkes güldü.
Asaf tek tek herkesi bindirdi. Hamide de deveye binince bütün kızlar
deveye çıkmış oldu.
—Bakıyorum siz erkekler daha develerinize binememişsiniz,
yoksa bizimle yarışmaktan mı korktunuz? dedi Öykü.
—Asla! dedi Serkan, hızlıca deveye bindi ve Öykü’ye baktı. Öykü
gülümsedi. Herkes develerine binmiş bir hatta duruyordu. Asaf:
—Ben üç deyince başlıyoruz, bir, iki…
167
Hamide’nin devesi erken koşmaya başladı.
—Bu haksızlık! diye bağırdı Murat ve onun peşinden yarışa
katıldı.
Asaf sıkıntıyla:
—Üç, dedi ve herkes yarışa kaldığı yerden devam etti. Yarışta çok
eğleniyorlardı. Deveye ilk defa bindikleri için onu hareket ettirmeyi
başaramıyorlardı. Ama develer eğitilmiş oldukları için hedefe doğru
gidiyorlardı. Asiye’nin devesi farklı yönlere gidiyordu.
Asiye somurttu ve:
—Şu okulda öğrendiklerimizin bir faydası olacak mı bakalım?
dedi ve düşünmeye başladı. Birden Asiye’nin devesi hızlandı ve
herkesi geçti.
—Heyy! İşe yarıyormuş! diye bağırdı Asiye. Seden de hızlandı.
Onun peşinden Asım geliyordu. Murat hızlandı ve Asım’ın yanına
geldi.
—En yakın arkadaşım olabilirsin ama beni geçmene izin
vermeyeceğim, dedi Murat.
—Yaa, demek öyle, dedi Asım. Hamide son sürat onlara yaklaştı
ve onları geçti.
—Bir kıza yenilemem, diye bağırdı Murat.
—Hele bu kız hoşlandığın kişiyse hiç, değil mi? dedi Asım ve
güldü. Murat ona pis pis baktı.
Savaş en arkada kalmıştı. Oflayarak deveye bağırıyordu.
—Yaa, kaybediyorum, en arkada kaldım, bari ortada olsaydım,
diyerek deveye yön vermeye çalışıyordu. Doğan hemen onun
önündeydi. Gürbüz durdu ve onların yanına gitti.
—Üçlü olmaya ne dersiniz? dedi.
—Ben kazanacaksam olur derim, dedi Savaş.
—Ödülü ben alırsam olur, ama ödül kesinlikle kitap olmamalı,
dedi Doğan. Gürbüz onları develerinin yularını tuttu ve hızlandı.
Develer onunla birlikte geliyordu. Savaş ve Doğan develerine sıkı
sıkı sarılmışlar, sevinç çığlıkları atıyorlardı.
Kardelen’in devesi çok yavaştı. Ara sıra durup yerdeki kumları
yiyordu. Kardelen bu duruma sinir oluyordu.
Filiz Ömür ile konuşarak yarışıyordu. Bu yüzden çok hızlı
değillerdi.
Öykü ve Serkan birbirlerini geçmek için uğraşıyorlardı.
—Uğraşma Serkan, seni ben geçeceğim, dedi Öykü.
—Çok beklersin, ben bu işin eğitimini aldım, dedi Serkan.
168
—Dünyada yoksa deve yetiştiriciliğini mi okuyordun? dedi Öykü
gülerek.
Ekin ve Nehir önlere yaklaşmışlardı. Ama Asaf hâlâ onların
arkasında kalmıştı. Bitiş yerine çok az kalmıştı. Asaf hızlandı,
hızlandı ve ışık hızıyla hepsinden önce bitiş çizgisine geldi. Peşinden
Asiye, Seden ve Hamide aynı anda bitiş çizgisini geçtiler. Onların
arkasından Asım ve Murat geldi, onların arkasından da Ekin ve
Nehir, sonrasında Doğan, Savaş Gürbüz üçlüsü geldi, Öykü ve
Serkan’ın yarışında ise kazanan Serkan oldu. En sona Filiz ve Ömür
kaldı. Asaf herkesin deveden inmesine yardım etti.
Asım:
—Gerçekten iyiymişsin Asaf, en sondan en başa geçtin, dedi
sevinçle.
—Ben deve yarışında hep birinci olurum, motivasyonun
bozulmasın diye son anda yarışa katıldım, dedi Asaf gülerek. Asım
Murat’ın yanına gitti.
—Bir kıza yenildin, üstelik bu kızda senin sevdiğin kişiydi, dedi
Asım onunla dalga geçerek.
—Bir kıza mı? Üç kıza yenildik. Sanki kendi durumun farklıymış
gibi benle dalga geçiyorsun, sen de sevdiğin kıza yenildin, dedi
Murat.
—Kimden bahsettiğini anlayamadım, dedi Asım kızararak.
—Seden, seni ona doğum gününde çiçek verirken gördüm, bir
insan arkadaşına neden kırmızı bir gül versin ki? dedi Murat. Asım
iyice kızardı.
—Sen bir pisliksin, bunu biliyor muydun? dedi Asım ve onun
yanından uzaklaştı. Murat pis pis sırıtırken yanına Hamide geldi.
—Bir kıza yenilemem diyordun ama üç kıza yenildin, dedi
Hamide. Murat güldü.
—Uzaktan bakınca öyle görünüyor olabilir ama ben siz üzülmeyin
diye böyle bir şey yaptım, dedi sırıtarak.
—Sen onu benim külahıma anlat, dedi Hamide ve uzaklaştı. Asım
uzaktan Murat’a güldü. Murat ona el hareketleriyle “becerebiliyorsan
sen yap” dedi. Asım kızararak Seden’e döndü.
—Tebrik ederim Seden, üç kişiyle ikinci oldun, dedi. Seden güldü.
—Evet, sende iki kişiyle üçüncü, tam tersi değil mi? 3 kişi 2., 2
kişi 3. Çok hoş, dedi. Asım da güldü ve Murat’a baktı. Murat sinirle
yeri tekmeledi.
—Murat’ın neyi var Asım? dedi Seden.
169
—Ha, yenilgiyi kabullenemiyor, dedi Asım gülerek.
—Üç kişi 5. olduk, en azından ilk 10’dayız, dedi Gürbüz.
—Ama ben birinci olamadım, dedi Savaş.
—Bende ödülü alamadım, dedi Doğan.
—Boş verin, aramızda kalsın bu yarışmada birinciye ödül falan
yok, dedi Gürbüz.
Kardelen bağırarak:
—Bu hayvan ne diye kum yiyor? Onun yüzünden sonuncu oldum,
dedi.
—Sonuncu değil, sondan 2. dedi Ömür.
Onlar bu şekilde eğlenirken onların seslerine uyananlar olmuştu ve
camdan dışarı bakıp onları izliyorlardı. Sanki okul iki tarafa
bölünmüştü. Camın birinde Mustafa ve birkaç kişi sevinçle onlara
bakıyordu. Diğer camda ise Ahmet, Musa ve onlar gibi nefretle
bakan kişiler vardı. Ahmet ve Musa hızlıca camdan uzaklaştı.
Peşinden diğerleri de geliyordu. Okulun bahçesine inip onların
yanına geldiler. Yanlarında Sami de vardı.
—Bu okulun eski öğrencilerinden olman okulda herkes uyurken
deve yarışı yapmanı gerektirmez, dedi Ahmet Asaf’a sinirle.
—Bu okulun bir kuralları var, aklına her eseni yapamazsın, dedi
Sami.
—Ne yapsaydı? Sizin uyanmanızı mı bekleseydi? dedi Murat.
—Konu seninle ilgili değil, bu yüzden karışma, dedi Musa.
—Bu konu tam olarak bizimle ilgili. Ona develerin yanına bizi
getirmesini söyleyen bizdik, dedi Asım.
—Yine de bir hoca olarak bu okulun kurallarına uyması gerekirdi,
demek ki iyi bir hoca değil, dedi Sami.
—Bu yeteneksiz haliyle bir de sizi mi koruyacak? Dediğimiz gibi
sizi kendinden korusa çok daha iyi edermiş, dedi Ahmet.
—Sen kendini nasıl bir hoca görüyorsan! dedi Musa alay ederek.
Mustafa onlara şaşkınlıkla bakıyordu ve bir şey söyleyemiyordu.
Asaf’ın siniri her geçen dakika artıyordu. Onlara zamanda yolculuk
yapmayı öğrettiği haline dönmüştü. Asım Asaf’ın önüne geçti.
—Olmaz Asaf, bunu yapamazsın! dedi Asım.
—Bizi mi ondan koruyacaksın? Yetenekli olsa onu okuldan
atmazdık değil mi? dedi Ahmet. Asaf’ın çevresinde bir dalgalanma
oluştu, sonra çevresini bir ışık sardı.
—Asaf, sana dur diyorum, dedi Asım, şimdi Asaf’ı tutuyordu.
Murat kızlara bir kaş hareketi yaptı. Üç kız Asaf’ı tuttular.
170
Asiye bir anda durdu ve:
—Ben bu anı iyi hatırlıyorum, Asaf dur! diye inledi. Şimdi
Asaf’ın çevresinde bir siyahlık oluştu. Nehir Asaf’ın çevresinde
elmastan bir duvar oluşturdu. Bu duvarın içinde Asaf, Asım, Murat,
Seden, Ekin, Nehir ve Asiye vardı. Hamide elmas duvarın içine
şaşkınlıkla bakıyordu. Serkan duvarı kırmaya çalıştı. Bir anda yedisi
yok oldu ve elmastan duvar paramparça olup çevreye dağıldı. En
fazla zararı Serkan gördü, her yeri kanıyordu. Öykü hemen ona taşını
verdi ve Serkan’ın kesikleri düzeldi.
—Bu neydi böyle? dedi boşluğa bakarak.
—Onlara ne oldu? dedi Sami endişeyle.
—Zamanda yolculuk yapıyorlar, dedi Gürbüz sıkıntıyla. Savaş ve
Doğan şaşkınlıkla çevreye bakıyorlardı.
Yedi kişi simsiyah bir yerde durdu. Çevrelerinden bütün anılar
sürüklenip geçiyordu. Bu baş döndürücüydü.
—Yeterrrr! Diye bağırdı herkes. Asaf bir hareket yaptı ve
tamamen siyah bir boşlukta kaldılar. Durmalarıyla Asaf’ın onlara
saldırması bir oldu.
—Asaaf, biziz, bizi tanımadın mı? diye bağırdı Murat. Asaf birden
kendine geldi ve durdu. Asaf’ın saldırısından dolayı hepsi kendini
kötü hissediyordu. Murat geri dönmek için tuzak kurma özelliğini
kullandı ama işe yaramadı.
—Boşuna uğraşma, burada hiçbir gücünü kullanamazsın, dedi
Asaf.
—Öyle mi? Peki sen niye kullanabiliyorsun? Yoksa sen şu meşhur
vâris misin ha? dedi Asiye sitem ederek.
—Hayır, buraya sizi ben getirdim ve zamanda değişiklik
yapabilen tek kişi benim, anlıyor musun?
—Bizi derste getirdiğin yer değil burası. Neredeyiz biz Asaf? dedi
Asım.
—Zaman boşluğunda.
—O zaman bizi bir zahmet geri götür! dedi Asiye.
—Hayır.
—Asaf! dedi Asım.
—Hayır, gitmeyeceğiz.
—Burada olmamızın bir amacı yok ki! dedi Ekin.
—Eğer siz engellemeseydiniz olacaktı.
—Peki, amacın neydi? dedi Seden gizemle.
171
—Benimle uğraşan pislikleri buraya getirmekti, belki onları
öldürürdüm ya da onları sonsuza dek buraya hapsederdim, dedi Asaf
sinsice.
—ASAF! diye çığlık attı Asım.
—Bunu düşünebildiğine inanamıyorum, dedi Murat.
—Evet, düşündüm.
—Niye bize saldırdığın anlaşılıyor, dedi Nehir.
—Bak Asaf bu yaptığın mantıklı değil, onlar burada yok.
—Biliyorum, ama geçmişe gidip onlara günlerini gösterebilirim.
—Ne yani onları geçmişte mi öldüreceksin? dedi Nehir.
—Onları öldürmeyeceğim, geçmişe gideceğim, okuldan atılmamı
engelleyeceğim ve burada hoca olacağım.
—Yani kendini öldüreceksin, dedi Ekin.
—Ne alaka? Ben kendi hayatımı kurtarıyorum.
—Hayır, öldürüyorsun. Kendin gibi davranmayacaksan hele ki bu
şerefsizler için, kendini öldürüyorsun demektir, dedi Murat.
—Ben yine de bunu yapacağım.
—O zaman bizi aldığın yere bırak, dedi Asiye.
—O sizin sorununuz, ben sizi çağırmadım, dedi Asaf.
—Asaf, bir düşün, eğer okuldan atılmazsan Türkiye’ye
gelemezsin, Aslan’ı tanımazsın, bizi, hiçbirimizi tanımazsın.
Gerçekten bunu istiyor musun? dedi Asım.
—Evet, Türkiye’ye gelmezsem Gökhan’la da tanışmamış olurum.
O iğrenç savaşı da hiç görmemiş olurum ve daha iyi yerlerde olurum.
—Peki, yaşadığımız o güzel günler, onların hepsini bu zaman
çöplüğüne mi atacaksın? dedi Murat.
—Evet, çünkü ne zaman birlikte eğlensek sonu kötü bitiyor.
Sizinle o iğrenç yere gittiğimizi düşünün, herkes yine benimle
uğraşacak, üstelik iki kat, sonra Türkiye de savaş olacak ve ben yine
ilk dakika da hastaneye gideceğim, sonra hepinizin ölüm haberini
uyandığımda alacağım. Ben bunların olmasını istemiyorum. Eğer
dediğimi yaparsam sizin öldüğünüzü öğrendiğimde sadece “yazık,
çok gençlermiş” diyeceğim, sizinle hayat güzel, ama istemiyorum.
—Biz ölmeyeceğiz, o kadar eğitim aldık, dedi Seden.
—Sende, ilk dakika da hastaneye gitmeyeceksin, çünkü sende
bizimle eğitim aldın, dedi Ekin.
—Seninle uğraşanları hiç dinleme, dedi Nehir.
—Onlara katlanamıyorum, dedi Asaf ısrarla.
172
—O zaman sende benim İngiltere’de yaptığım gibi okula geri
dönersin, dedi Asiye.
—Hem onlara katlanacağın en fazla 3 gün, sonra istediğini
yaparsın, dedi Murat.
—Evet, öğrencileri getir, kuralları anlat, örgüte katıl, her gün
savaşı bekle…v.s. v.s. dedi Asaf.
—Eee, ne diyorsun? dedi Asım.
—Tabii ki sizinle o iğrenç okula, Arap okuluna gideceğim.
—O zaman bizi buradan çıkarıp o iğrenç okula götür, dedi Asiye.
Asaf güldü.
—Tabii ki, dedi. Karanlık boşluk yine hareketlendi ve birden daha
yeni Asaf’ı durdurmaya çalıştıkları yere geldiler. Tek fark vardı
şimdi bir siren ötüyordu.
173
174
ONİKİNCİ BÖLÜM
YAĞMURLA ESİR AVI
Herkes çevreye bakınıyordu. Onları görünce Sami hızlıca
yanlarına geldi. Çok endişeli görünüyordu. Asaf kafasını eğdi ve
mırıldanarak:
—Yine başlıyoruz, dedi.
—Siz iyisiniz değil mi? dedi Sami.
—Evet, diye mırıldandılar.
—O zaman hemen sığınağa gidelim!
—Neden?
—Savaş çıktı, kendimizi korumalıyız…
—Niye, nerede savaş çıktı? dedi Asım Sami’yi durdurarak.
Sami derin bir nefes aldı ve:
—Türkiye’de, nedenini siz daha iyi biliyorsunuz, dedi ve
yürümeye devam etti. Asım donakaldı. Diğerleri de onun gibi
duruyordu.
—Acele edin hadi! diye bağırdı Sami. Onları hızlıca sığınaklarına
götürdü. Onlar gelince diğerleri çok sevindi.
Mustafa çekinerek:
—Okulunuzda savaş çıktı, sanırım okul kapatılacak, dedi. Asım
şaşkınlıkla Mustafa’ya baktı.
Asaf Mustafa’nın elindeki kâğıdı yırtarcasına aldı ve okudu:
—“Şu anda denizdekiler saldırıya geçti, onları durduramıyoruz,
orada kalmakta olan öğrencilerimiz artık sizin öğrencilerinizdir.
Mümkün olduğunca geçiş kapılarından uzak durun. Öğrencilerimize
iyi bakın, okul kapanabilir, okulu yürütecek kişi kalmayabilir. Hoşça
kalın arkadaşlar, değerli öğrencilerim, Müdürünüz Aslan”, dedi
Asaf ve Asım’a baktı. Asım titriyordu.
—O okul kapanmayacak, denizdekiler yok olacak ve ölen kimse
olmayacak, tamam mı? Ben okulumu bu zor durumunda asla ama
asla yalnız bırakmam! Ben denizdekilerle yüzleşmeye gidiyorum,
aranızdan beni engellemeye çalışan biri olmasın, dedi sinirle.
—Asım, o kapıların bir kilidi var, onu açman lazım, dedi Asaf.
175
—O zaman bende kapıyı kırarım, dedi Asım ve geçiş kapısının
olduğu yere gitmek için kapıya yöneldi.
—Asım, beni de bekle, dedi Murat.
—Bizi de, dedi Seden, Ekin ve Nehir.
Asiye kafasını sıkıntıyla yana çevirdi ve:
—Bende geliyorum, dedi.
Şimdi sığınakta bulunan bütün Türkler onun yanına gelmişti. Asaf
onlara şöyle bir baktı ve onlara katıldı. Giriş kapısına geldiklerinde
siren sesi daha güçlü geliyordu.
Kapıyı açtılar ve hep birlikte:
—Türkiye, diye bağırdılar. Türkiye’ye geçiş kapısı önlerine geldi.
Kapının üzerinde kırmızı bir ışık yanıp yanıp sönüyordu. Asım
kapıya uzandı ve açmaya çalıştı ama kapı açılmıyordu.
Asaf:
—Beceremezsin demiştim. Çekil, ben şifreyi biliyorum, dedi ve
kapıya bir şeyler yaptı. Kapı açıldı. İçeri girdikten sonra kapıyı
kapatıp kilitlediler. Odadan dışarı çıktılar. Gördükleri ilk camdan
dışarı baktılar. Dışarıda bir kişi bile yoktu. Koridorda koşarak
ilerlediler.
—Bu okul niye boş? Çok mu geç kaldık? dedi Asım. Asiye
çevreyi inceliyordu.
—Henüz gelmemişler, gelseler burası su dolu olurdu herhalde,
dedi Asiye.
—Herkes yatakhanesine gitmiş olabilir mi? dedi Murat.
—Evet, en yüksek yer orası denizin en geç ulaşacağı yerde orası,
dedi Asaf. Koşarak yatakhanelerden birine gittiler. Asım
erkeklerinkine girdi. İçerisi çok kalabalıktı.
—Ne oldu, kazandık mı? dedi içlerinden biri.
—Hayır, bilmiyoruz. Aslan nerede? dedi Asım.
—Hocalarla birlikte bir grup öğrenci ile aşağıda kapının
önündeler…
Çatı bir anda yok oldu ve yağmur içeri yağmaya başladı.
Yağmurun değdiği kişiler yok oluyordu.
—Bu da neyin nesi? dedi Seden. Nehir hemen elmastan bir tavan
oluşturdu.
—Bu çok dayanmaz, buradan ayrılalım, dedi Nehir. Seden kalenin
bütün tavanlarına koruyucu bir duvar oluşturdu. Koşarak aşağıya
indiler. Diğer yatakhanelerden kişilerinde onlar gibi geldiğini
176
gördüler. Hep birlikte giderken birçok kez tavan açılıp yağmur
yağıyor ve birçok öğrenciyi yok ediyordu.
—Ne olduğunu anlayan var mı? dedi Murat.
—Evet, denizdekiler esir topluyor, bu esirlerden kendilerine
katılanları salıyorlar, diğerlerini, bilirsiniz işte, dedi Asaf. Tavan
tekrar kayboldu ve yağmur yağdı. Filiz ve Kardelen bir anda yok
oluverdi.
—Onlar, onları da aldılar, diye inledi Seden.
—Hadi, kaçın, onları kurtaramayız, her şey onların tercihine
bağlı, dedi Asaf. Yemekhaneye indiler. Oranın tavanı çoktan açılmış
içeri yağmur sularıyla dolmuştu.
—Saklanacak yer yok! diye inledi Asiye.
—Sen öyle san! dedi Asım. Kalenin açılmış tavanından yukarı
baktı. Kalenin bir kısmında bütün duvarlar üst üste gelmişti ve
onların tavanı yok etmesi biraz uzun sürerdi. Asım o duvarın altına
düşünerek bir tünel yaptı.
—Herkes oraya koşsun, diye bağırdı. Herkes son sürat koşuyordu.
Asım ve Murat tünelin içine girdi. Yağmur hızlanmaya başladı.
Kaçan birkaç kişiyi içine aldı ve yok etti. Hamide’nin elbisesi bir
şeye takıldı ve durdu. Düşünerek çıkarmayı başaramadı ve yağmur
onun üstüne yağdı. Hamide de yok oldu. Ömür şaşkınlıkla daha yeni
ablasının durduğu yere baktı. Murat hem şaşırmış hem de
sinirlenmişti. Herkes içeri girdi. Bir tek Asiye kalmıştı. Asiye tam
tünele girerken ayağı kaydı ve yere düştü. Asım onun ellerini tutup
çekmeye çalışsa da yağmur onu da alıp yok etti. Şimdi yağmur
kesilmişti. Gökyüzünde bulutlardan bir yazı oluştu:
“Verdiklerinizi bizden alamazsınız, alsanız bile bu kötülük ve
ceset olur”
Asım Murat’a baktı. Murat burnundan soluyordu. Birden ayak
sesleri duyuldu. Su birikintisinde birileri yürüyordu. Uzaktaki
koridordan denizdekiler görünüyordu. Denizdekiler onlara baktı. Biri
şimdi onları gösteriyordu.
—Kaçııın! diye bağırdı Asaf. Murat durdu.
—Onlardan daha ne kadar kaçacağız? Savaşalım, dedi.
—Üzgünüm Murat, bu zaman şimdi değil. Eğer şimdi savaşırsak
diğerlerini kurtaramayız, dedi Asım ve Murat’ı çekiştirerek koşmaya
başladı. Murat arkasına son kez baktı ve onlarla birlikte kaçtı. Bir
köşeye geldiklerinde sesler yoğunlaştı. Asım çevresine baktı ve
177
onlara sessiz olmalarını işaret etti. İki kişi konuşuyordu. Biri çok itici
ve ürkünç biriydi. Gözlerinin çevresi çukurlaşmıştı.
—Onları yakalamak istiyorum, tamam mı? Buradaki tek güç
biziz, bunu unutma, şimdi onlar bulunmalı!
Öğrencilerden biri korkuyla geriye ilerledi ve yerdeki su ses
çıkardı. İki kişi onlara doğru döndü.
—Buradalar, biliyorum, ben sağı alıyorum, sol senindir. Eğer
durdurmak isteyen olursa onları ne yapacağını biliyorsun, dedi ve
eliyle boğaz kesme işareti yaptı. Arkası dönük olan güldü.
—Bu savaşa ve gruba senden kısa süre sonra girmem bilgisiz
olduğumu göstermez. Onları bulursam yanımıza alıp acı çektirerek
öldüreceğim, dedi ve sol tarafa yani onların yanına doğru yürüdü.
Asım onlara geriye gitmelerini işaret etti, fakat arka tarafta da
denizdekilerden kişiler vardı. Asım herkesi durdurdu. Bekledi. Oğlan
gittikçe onlara yaklaşıyordu. Yaklaştı, yaklaştı, şimdi aralarında bir
duvar vardı. Oğlan duvarı döndü ve şimdi karşılarındaydı. Bu oğlan
sempatik, sevimli, bir o kadar da korkunç biriydi.
—Demek buradasınız, dedi ki Murat onu yere yıktı ve:
—Söyle, onları nereye kaldırdınız! diye bağırdı. Birden Murat’a
çevrelerinde bulunan bütün kızlar saldırdı ve oğlanı Murat’tan
kurtardılar. Bunu yapmayan üç kız vardı, bunlar; Seden, Ekin ve
Nehir’di. Oğlan uğraşsa da onları etkileyemiyordu. Savaş araya girdi
ve oğlana şaşkınlıkla baktı. Doğan kırılmış gibi duruyordu.
Mırıldanarak:
—Eren abi? dedi. Asım onlara döndü ve:
—Onu tanıyor musunuz? dedi.
—Evet, tanıyoruz, o bizim akrabamız. Halamın oğlunun halasının
oğlu oluyor, dedi Seden.
—Hı? dedi herkes.
—Yani öyle, dedi Seden.
—Neden sizi etkileyemiyorum? dedi Eren şaşkınlıkla.
—Çünkü biz senin bir anda 15 kızla birlikte olduğunu biliyoruz,
dedi Nehir.
—Sanırım ne mal olduğunu demek istedin, dedi Ekin.
—Ekin! dedi Eren sinirle.
—Senin onlardan biri olduğuna inanamıyorum! Nasıl, nasıl
yaptın bunu? dedi Doğan. Eren Doğan’ın idolüydü. Doğan bu
yüzden ona kırılmıştı.
Eren derin bir nefes aldı ve:
178
—Denizdeki insanlar bana karadakilerden daha çok şey vaat etti.
Ayrıca onların arasında kendimi rahat ve mutlu hissediyorum, en
azından kesinlikle kazanacağımızı biliyorum, dedi. Asım öfkeyle
Eren’e baktı.
—Yanılıyorsun! Çünkü vâris sizi yok edecek ve yenileceksiniz,
dedi sinirle.
—Öyle mi? Peki, neden bunu yıllar önce yapmadı? Bir
düşünelim, vâris dediğiniz kişi o kadar iyi kalpli ki insan
öldüremiyor. Bizi yok etmek liderimizi öldürmek değildir!
—O zaman vâris sizi yok ettiğinde sana hatırlatırız, dedi Seden.
—Ya vâris bizi yok edemeden, kendisinin vâris olduğunu
bilemeden öldürülürse? Bunları bırakın artık. Ama isterseniz biraz
daha bağırın da arkadaşlarım gelsin ha? dedi Eren ve ayaklandı.
—Siz burada bekleyin, ses çıkarmayın, dedi Eren ve duvara doğru
yürüdü.
Savaş Eren’i kolundan tuttu ve:
—Neden? Onların arasında gerçekten ne işin var? dedi. Eren
kafasını “hayır” anlamında salladı.
—Olmaz, söyleyemem, dedi ve duvarı dönüp diğer arkadaşının
yanına gitti.
—Sol temiz, kimse yok, olsaydı zaten tüm pislikleri temizlerdim,
tek başıma, dedi Eren.
—Sen, öyle mi? Tek başına kısmını yapamazsın onu biliyorum.
Sağ da temiz, ama onlar burada, onları hissedebiliyorum, kesin
içlerinde vâris de vardır, ama onları bulacağım, dedi adam öfkeyle.
—Sence yakaladıklarımız bize yetmez mi Yasin? dedi Eren. Yasin
ona öfkeyle baktı.
—Kaledeki yaratıklar gibi konuşma! Hiçbir zaman hiçbir şey
yeterli değildir, özellikle konu esirlerse, dedi Yasin.
—Unutma, o kalede okurken bizde o kaledeki yaratıklardandık,
haberin olsun, dedi Eren. Yanlarına Gökhan geldi. O tablodaki
halinden çok farklıydı ve çok ürkünçtü. Masmavi gözlerinden nefret
okunuyordu.
—Hadi toplanın beyler, yeni üyelerimizle tanışmamız gerekir,
dedi Gökhan ve haince sırıttı. Hep birlikte yok olup denize karıştılar.
Murat yere bir tekme savurdu ve küfretti.
—Aslan’ı bulmalıyız, dedi Asaf.
—Neye yarar ki? Esirlerin yerini bilmiyoruz, dedi Murat.
179
—Onu bulalım. Aslan önceden denizin içine girmişti. Belki
esirlerin toplandığı yeri biliyordur, dedi Asım.
—Bunu nereden biliyorsunuz? dedi Murat umursamaz bir halde.
—Bir kere ona sorular sormuştuk, o zaman anlatmıştı, dedi Seden
çekinerek.
—Bunu niye bana söylemedin Asım? dedi Murat sakince, ama
kızmaya hazır görünüyordu.
—Şey, o sırada yanımızdasın diye hatırlıyordum, yoksa ben en
yakın arkadaşımdan bir şey saklar mıyım hiç? dedi Asım yüzünü
başka yöne çevirerek.
—Eğer esirleri kurtarmak zorunda olmasak sana benden
sakladıklarını sayardım, ama neyse, Aslan’ın yeri hakkında fikri olan
var mı? dedi Murat. Aslan yanlarına gelmişti.
—İyisiniz, değil mi arkadaşlar? dedi soluk soluğa. Sonra gözü
Asım’a takıldı.
—Siz neden buradasınız? Sizin Arabistan’da olmanız gerekmiyor
mu? dedi heyecanla.
—O gönderdiğin mektuptan sonra orada kalmamızı mı
bekliyordun? dedi Asım.
—O ne biçim mektuptu öyle, o kadar karamsar olunur mu hiç?
Ben biran için öldüğünüzü bile düşündüm, dedi Nehir.
—O iğrenç yerde sonsuza kadar kalmayı düşünmek bile iğrençti,
dedi Asaf. Aslan gülümsedi.
—O mektubu ben yazmadım, bir öğrenciye sizlere haber
vermesini ve savaşa çağırmasını yazmasını söyledim, sanırım
gelmeyeceğinizi düşünmüş olacak ki farklı bir şey yazmış, dedi
Aslan.
—Aslan, bunları boş ver şimdi! Esirleri ne yapacağız? Bir
kurtarma fikrin var mı? Esirlerin denizde nerede saklandığını biliyor
musun? dedi Murat. Aslan Murat’a acıyarak baktı.
—Üzgünüm Murat. Nerede saklandıklarını bilmiyorum. Bir
kurtarma fikrim yok, çünkü o suyun içinde ne varsa biz o suyun
içinde nefes alamıyoruz. Oraya giden denizdekilerle karşılaşmasa
bile suda ölür. Bu yüzden onların bize dedikleri gibi ya
kendilerinden biri olarak ya da bir ölü olarak esirlerin döneceğini
bilmek ve sonucu beklemekten başka çaremiz yok.
—Nasıl olur bu? Denizin altının haritasını çıkaralım! Etrafımıza
suyun gelemeyeceği bir duvar yapalım ve onları kurtaralım! Sen
vârissin, yenisi ortaya çıkmadığı sürece de hep öyle olacaksın, sen
180
bir şeyler yaparsın! dedi Murat. Aslan kafasını iki yana salladı.
Gerçekten üzgün duruyordu.
—Üzgünüm Murat, onların tek tek isimlerini alıp yaşayanlardan
şüphe etmek zorundayız, başka çaremiz yok, dedi Aslan. Asım
Murat’a üzgün üzgün baktı. Murat derin nefes aldı ve oradan
uzaklaştı. Asım onun peşinden gitti. Murat uzun süre koştuktan sonra
yere hızlıca oturdu ve düşünmeye başladı. Asım onun yanına oturdu.
—Murat, seni üzmek istemem ama Aslan haklı, beklemekten
başka çaremiz yok. Bende beklemek istemiyorum. Hamide’ye
verdiğin değeri biliyorum. Eğer aynısı Seden’in başına gelseydi
bende senin gibi olurdum, dedi Asım. Murat kafasını kaldırdı.
Gözleri dolmuştu.
—Hamide asla denizdekileri seçmez, bunu biliyorum, hayal bile
edemiyorum. Okulun ilk gününde bahsettikleri o şey var ya; bazı
olaylar insanları değiştirir, hayal güçleri azalabilir, her şeyi
umursayabilirler, işte, Hamide’nin ölüsüyle karşılaşamam. Eğer
karşılaşırsam yaşayamam. O zaman ben bu okulda okuyamam.
Okuyacak olursam da bölümüm Zengin U. H. G. olur, beni anlıyor
musun? Hamide olmadan olmaz. Bu çok zor, eğer yaşarsa
düşmanımız olur, ölürse de…
Murat daha fazla konuşamadı. Asım’ın omzuna dayanıp ağladı.
Her dakika daha da kötüleşiyordu.
Denizin altı çok kalabalıktı. Esirler bir araya toplanmıştı,
çevrelerinde ise denizdekiler vardı.
Gökhan onları iyice izledikten sonra:
—Evet, kaledekiler, siz bize “denizdekiler” diye hitap
ediyorsunuz. Denizde yaşamamız ismimizin denizdekiler olmasını
gerektirmez, bizim adımız Asları Yok Etme Birliği, öncelikle
kaledekiler…demişti ki esirlerden (örgüt üyelerinden) biri:
—Bizim kalede yaşamamız ismimizin kaledekiler olmasını
gerektirmez, dedi. Gökhan alay edercesine gülümsedi.
—Peki, sizin adınız ne? Örgüt olmasın. Aman ne kadar sıradan bir
isim! İlk önce örgüt üyeleri ile görüşelim, boşuna arkalara sinmeyin,
biz örgüt üyelerinin kimler olduğunu biliyoruz, dedi ve bir el
işaretiyle örgütün bütün üyelerini öne çıkardı.
—Evet, bilmeyenler için söylüyorum, sizin okulunuzda bizi yok
etmek için kurulmuş bir örgüt var ve bu arkadaşlarınız bu örgütün
üyesidir, dedi ve ilk önce kendi konuşmasını kesen kişiye:
181
—Evet, bizim onlara bir teklifimiz var, bize katılın, hem de örgüt
denen o acayip yerde olun, bize casusluk yapın, ya da ölün! dedi
nefretle. Oğlan da ona aynı derecede nefretle bakıyordu.
Gökhan’a tükürdü ve:
—Asla! Sizin için casus olmam! dedi.
Gökhan:
—İyi, dedi ve oğlanı Yasin’in önüne doğru itekledi. Yasin
saçından bir tel kopardı, onu bir kılıç yaptı ve oğlanın kalbine
neşeyle sapladı. Oğlanın cesedi denizin üstüne çıktı. Yasin sevinçle
gelecek olan ikinci kişiye bakıyordu. Örgüt üyelerinden bir kişi bile
casusluğu kabul etmemişti. Doğal olarak hepsi öldürülmüştü. Şimdi
sıra Asiye’deydi. Asiye derin nefes aldı. Gökhan ellerini Asiye’nin
omzuna koydu. Elleri Asiye’nin omzunu sıkı sıkı kavramıştı. Asiye
titriyordu.
—Sen ne diyorsun bakalım? dedi Gökhan sempatik bir şekilde.
—Asla, casusluk yapmam! dedi Asiye güçlükle.
—Artık çok oldunuz! En sonuncuyu öldürmek benim hakkım
Yasin! dedi Gökhan. Yasin ve diğer denizdekiler Gökhan’a
şaşkınlıkla bakıyorlardı. Gökhan Asiye’yi tuttuğu gibi yukarıya
fırlattı. Asiye Gökhan’a karşı koymaya çalışıyordu ama
başaramıyordu. En sonunda o da çığlıkları kesilerek denizin üstüne
çıktı. Esirler iyice korkmuşlardı. Çoğu ağlıyordu. Hamide’de
ağlayanlar arasındaydı. Gökhan usulca Hamide’ye yaklaştı. Tam
yüzünün karşısına geçince durdu ve:
—Sen ne diyorsun? Evet mi, asla mı? dedi. Hamide’den bir
hıçkırık sesi yükseldi.
—Sen ne diyorsun? diye gürledi Gökhan.
Denizin üstünde birçok beden yüzüyordu. Aslan bu bedenleri fark
etmişti. Okul bahçeye döküldü.
—Bunlar da ney? diye inledi Murat.
—Bunlar onlara katılmayı seçmeyenler, epey çokmuş, ama hepsi
öldürülmüş, dedi Aslan çok zorlanarak. Dalgalardan biri kıyıya bir
örgüt üyesini attı. Göğsünün çevresinde kanlar vardı. Aslan onun
yanına yaklaştı. Şimdi denizde kocaman bir dalga oluştu ve bütün
bedenleri kıyıya attı.
Aslan şöyle bir yüzlerine baktı ve:
—İlk önce örgüttekileri öldürmüşler, nereden öğrenmişler hiç
bilmiyorum, dedi ve ölüleri kıyıya doğru çekip kimlerin öldüğünü
182
anlamaya çalışıyordu. Murat aceleyle içlerinde Hamide var mı diye
ters dönmüşlere bakıyordu. İçlerinden birini görünce bir çığlık attı.
Asım onu Hamide sandı ve Murat’ı sakinleştirmek için onun yanına
koştu. Ama Murat çok sakindi. O kişi Hamide değil Asiye idi. Asım
birden yere çöktü. Asiye’nin yüzü gözü kararmış kan içindeydi.
—Pislikler! Onu ne hale getirmişler! Hayatımı kurtaran kişiyi
ellerimdeyken kurtaramadım, dedi Asım ve Asiye’ye sarıldı. Murat
şok olmuş Asım’a bakıyordu. Asım’ın gözünden bir damla yaş düştü
ve Asiye’nin yüzüne aktı.
Asiye gözlerini zorlanarak açtı ve çok tiz bir sesle:
—Asım, dedi. Asım hemen Asiye’ye baktı. Şok olmuştu. Aslan’a
baktı. Aslan koşarak onların yanına geldi ve Asiye’nin nabzını
kontrol etti.
—Yaşıyor, onu hastaneye götürün, dedi sessizce. Sanki
denizdekilerin onu duymasından korkuyor gibi bir hali vardı. Asım
hızlıca onu hastaneye götürdü. Murat ölülere baktı ve Hamide’yi
göremeyince yarı sevinçli yarı hüzünlü kaleye döndü.
Hemşire Asiye’nin kararmış ve kan içinde olan vücudunu eski
haline çok zorlanarak getirdi. Asiye tir tir titriyordu. Üzerine bir
battaniye örtmüş sallanıyordu. Çevresindekilere aşağıda başına
gelenleri anlattı.
—Gökhan’la savaştım, sonra onun dikkati dağıldı, bende
ölüymüşüm gibi suyun üstüne çıktım. Sonra bayılmışım. İyi ki beni
buldunuz, dedi Asiye ve sallanmaya devam etti.
Murat sinsice çevresine baktı ve:
—Esirleri nerede tuttuklarını biliyorsundur eminim, dedi. Asiye
kafasını salladı.
—Evet, biliyorum, dedi ve çevresine bakındı.
183
184
ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM
KURTARMA OPERASYONU
—Aslan, o nerede sakladıklarını biliyor, bir plan yapalım ve
esirleri kurtaralım, dedi Murat yalvarırcasına. Aslan çevresine baktı.
—Çok fazla kişiyi kaybettik, onları geri almayı bende istiyorum,
ama sizleri kaybetmek istemiyorum, dedi.
—Aslan, biz eğitim aldık, çocuk değiliz! Onlardan sonsuza kadar
kaçamayız. Biz eğitimi böyle durumlar için almadık mı? Şimdi niye
korkuyoruz? Onlar korkmadan karaya çıkabiliyorlarsa bizde denize
öyle girebilmeliyiz, dedi Asım. Aslan güldü.
—Denize hiç girmediniz, bilmiyorsunuz! Orada bir şey var ve
insanın boğazını sıkıyor gibi, nefes alamazsınız, ben buna vârisken
dayanamadım ki siz ölürsünüz, dedi.
—O zaman denize girmemizi sağlayacak ilacı kullanalım, dedi
Asaf.
—O henüz yapılmadı! dedi Aslan.
—Ama hemen hazırlayabilirim, dedi hemşire. Aslan nefretle baktı.
—Peki, bu kadar çok ölmeyi istiyorsanız kurtarma operasyonuna
başlayalım. Asiye onları nerede tutuyorlar? dedi Aslan.
Asiye onlara esirlerin nerede tutulduğunu anlattı. Aslan’ın yüzü
ekşidi.
—Denizin en dibi, oraya ulaşamayacağımızı biliyorlar, ama yanlış
biliyorlar. Oraya gideceğiz ve onları kurtaracağız, dedi kendini gaza
getirircesine. Hemşire denizde rahat nefes alabilecekleri ilacı
hazırlamıştı. Şimdi işe yarayıp yaramadığını tespit etmek
gerekiyordu.
—Murat, sen bize denizin kenarını yarat, dedi Aslan kararlılıkla.
—Ne? Ben bunu yapamam.
—Nasıl yapamayacağını öğrenebilir miyim? Senin tuzak
yeteneğini kullanarak o ortama gideceğiz ve işe yarayıp
yaramadığını öğreneceğiz, şimdi bizi deniz kıyısına götür, dedi.
185
Murat kafasını salladı. Gözlerini sımsıkı kapadı ve düşündü. Şimdi
kale ile denizin arasındaydılar. Kıyıya doğru yürüdüler. Murat’ın
gözleri hâlâ kapalıydı.
—Oldu mu, yaptım mı? diye sordu Murat. Aslan ona baktı ve
güldü.
Asım gülerek:
—Evet, yaptın, sen harikasın, dedi. Murat gözlerini açtı ve sevinç
çığlığı attı.
—Evet, şu ilacı deneyelim bakalım, hemşire ilacı bana enjekte
edebilir misin? dedi Aslan.
—Hayır, kesinlikle olmaz! dedi Asım.
—Hiç bana öyle bakma, o haklı. Bunu senin üzerinde
deneyemeyiz. Müdürümüzü kaybetmek istemiyoruz, dedi hemşire.
—Sadece deneyeceğiz, dedi Aslan ısrarla.
—Senin yerine ben deneyeyim, dedi Asım.
—Olmaz!
—Neden? Sen okulun müdürüsün, ayrıca vârissin, sana zaten bir
şey olmaz.
—Aranızda benden başka denize girmiş olan var mı? Yok. Aradaki
farkı anlayıp söyleyemezsiniz, dedi Aslan.
—Bu mantıklı ama ben denize girdim, dedi Asiye.
—Sen hiç olmazsın, dedi Asım.
—Neden? Ben çocuk muyum?
—Öyle demek istemedi. Sen onlarla savaştın, yaralandın ve
yorgunsun, dedi Aslan. Murat gözlerini devirdi.
—Senin denemene izin vermeyeceğim, dedi Aslan.
—Bende.
—Bu yüzden ben, yani müdürünüz denemeli.
—Olmaz!
Onlar böyle tartışırken Murat hemşirenin yanına gitti ve:
—Şu ilacı ben deneyeyim, dedi.
—Üzgünüm evlat, sen bizi getirdin ve geri götüreceksin, dedi.
Murat tam konuşmak için ağzını açmıştı ki Serkan geldi ve:
—O ilacı benim üzerimde deneyeceğiz, dedi.
İkisi birden:
—Neden? dediler.
—Çünkü denize girdim ve Aslan da bunu istiyor. Diğerleri sorun
çıkarmasın diye tartışıyorlar ve ben anlaştığımız gibi bu işi
186
oldubittiye getireceğim, dedi. Hemşire Aslan’a baktı, sonra da
Serkan’a.
—Tamam, dedi ve ilacı Serkan’a enjekte etti. Serkan biraz acı
çeker gibiydi. Biraz yüzünü buruşturdu, sonra diğerlerinin yanına
gitti ve:
—Daha ne kadar tartışacaksınız? İlacı ben deniyorum ve şu anda
ilaç damarlarımda dolaşıyor, dedi. Herkes sustu. Aslan öfkeyle
hemşireye baktı.
—Neden ona kullandın? dedi Aslan sinirle.
—Önceden böyle kararlaştırdığınızı söyledi. Oldukça mantıklı
açıklamalarda bulundu, yalan mıydı yani? dedi. Aslan gözlerini
devirdi ve Serkan’a döndü.
—Denize hiç girmedin, dedi.
—Hayır, girdim. Antalya’da, dedi Serkan ve güldü.
Öykü öfkeyle:
—Şaka yapmanın sırası değil, bunun sonunda ilaç etkisizse çok
kötü şeyler olur! dedi.
Aslan:
—Tamam Öykü. Serkan şimdi kendini nasıl hissettiğinden bahset
bize, dedi.
—Şey, kalbime doğru biraz ağrı yapıyor, ama çok rahatsız etmiyor,
dedi. Aslan biraz düşündü. Ondan ses çıkmıyordu.
—Aslan ilaç boşa mı gidecek? Deneyelim şunu! dedi Serkan.
Aslan isteksizce kafasını salladı. Öykü Serkan’a sarıldı. Serkan
gülümsedi.
—İlaç işe yarayacak ve her şey yoluna girecek, dedi Serkan.
Denizin içine doğru yürüdü, sonra daldı. Herkes heyecanla olanları
izliyordu. Serkan’dan ses soluk çıkmıyordu. Aslan biraz daha
bekledikten sonra suyun içine doğru yürüdü. Asım onun kolunu
tuttu. Aslan onun elini itti ve biraz daha yürüdü.
Suya eğilip:
—Serkan beni duyabiliyor musun? diye bağırdı. Ses gelmedi.
Aslan daha yüksek sesle aynı soruyu sordu.
—Evet, duyuyorum, dedi Serkan.
—Nasıl? Nefes alabiliyor musun? Kendini nasıl hissediyorsun?
—Şey gayet iyi, çok güzel nefes alıyorum, çok mutluyum, başka
bir şey yok, dedi Serkan neşeyle. Suyun içinde çeşitli şekiller
oluşturuyor, suyun içinde dans ediyordu.
187
—Çok eğleniyorsun ama bir görevimiz var, dedi Murat hatırlatma
yaparcasına.
—Sudan artık çık da işlerimize bakalım, dedi Aslan.
—Tamam, dedi Serkan isteksizce.
—Çok hızlı çıkma, yavaş yavaş, tamam mı?
—Tamam, dedi Serkan ve çok yavaş bir şekilde kıyıya çıktı. Derin
bir nefes aldı ve yere yığıldı. Öykü onun yanına koşup onu tuttu,
yere yatırdı. Herkes onun başına toplanmıştı.
—Ne oldu Serkan? Anlatabilecek durumda mısın? dedi Aslan
endişeyle.
Serkan uzun süre zorlanarak nefes aldı ve güçlükle:
—Ne-nefes ala- mıyorum, dedi. Öykü endişeyle bir Aslan’a bir
Serkan’a bakıyordu.
—Tamam, korkma, bir şeyin yok, biraz sonra geçer, biliyorsun
onlar denizde rahatlar ama karaya çıkınca onlarda nefes alamaz, ama
geçecek, alışacaksın, dedi Aslan Serkan’ı sakinleştirerek.
—Ama- da- daha- kötü- oluyorum-, dedi Serkan derin derin nefes
alarak.
—Tamam, şimdi denize girebiliriz, ama onların enselerinde bir
mühür var. Bu sayede denizdeki yaratıklar onlara saldırmıyor, o
mührü hissediyorlar, bu yüzden saldırmıyorlar. Şimdi hemşire
hepimize ilacı enjekte etsin ve denize girelim. Murat bizi geri götür,
dedi Aslan. Murat onları hastaneye geri getirdi. Serkan şimdi biraz
daha iyi görünüyordu, ama hâlâ derin derin nefes alıyordu.
—Örgüt üyelerinden bazıları burada kalmalı, eğer biz dönemezsek
yeni örgüt üyelerini eğitebilmeliler, dedi Aslan ve seçtiği birkaç
kişiyi kalede bıraktı. Asiye de onların arasındaydı. Hep birlikte
aşağıya indiler, denizin kıyısına geldiler. Aslan herkese o mühürden
yaptı. Denize girdiler. Çevrelerinde birkaç yaratık dolaşıyordu.
Onlara sinsice yaklaştılar, mührü fark edince uzaklaştılar. Asiye’nin
anlattığı şekilde ilerlediler ve esirlerin tutulduğu yere geldiler.
Denizdekiler esirlerin çevresindeydi. Gökhan esirlerle konuşuyordu.
—Evet, insan bu kadar kararsız olamaz ki! O kadar ölüden sonra
ben direk evet demenizi bekliyordum. Ama sen emin değilim
diyorsun, bunu hiç beğenmedim, Yasin, dedi ve Hamide’yi ona
doğru itti. Hamide korkuyla:
—Evet, sizden yanayım, dedi.
188
—Güzel, dedi Gökhan. Şimdi bir başkasına geçmişti. Asım
şaşkınlıkla Murat’a baktı. Murat ağzı bir karış açık olanları
algılamaya çalışıyordu.
Aslan fısıldayarak:
—Burada kalıp kimin onları seçeceğini öğrenmek isterdim ama
savaşmalıyız. Çok fazla etkili olamayız. Bu yüzden onları saf dışı
tutup direk dönmeliyiz, dedi. Kızlar Eren’e baktılar.
—Yalnız bir sorunumuz var, dedi Ekin.
—Şurada gördüğün şahıs kızları etkileyip savaşta yönlerini
değiştiriyor, dedi Nehir.
—Kızlara bir koruma duvarı oluşturacağım, dedi Seden. Aslan
kafasını salladı. Sonra da eliyle üçe kadar saydı. Ekin bir fırtına
göndererek denizdekileri uzağa savurdu. Asım yerdeki bitkilerle
onları bağladı. Yasin bu sırada saçından bir tel koparıp mızrağa
çevirdi ve onlara doğru fırlattı. Aslan hemen toprağı ikiye böldü ve
onları aşağıya doğru indirdi. Seden gelen mızraktan korunmak için
onlardan ayrılan toprağı boydan boya koruma duvarı ile çevreledi.
Nehir koruma duvarının üzerine elmastan bir duvar oluşturdu. Öykü
esirleri su duvarı ile çevreledi. Hamide de esirlerin arasında kalmıştı.
Serkan, Öykü, Gürbüz, Asaf ve Burç hocası esirleri yukarı çıkardılar.
Denizdekiler koruma duvarlarından kurtulmuşlardı. Yasin sürekli
keskin aletler fırlatıyordu.
—Murat ne yapacağını biliyorsun! dedi Aslan. Murat denizdekileri
tuzak özelliği ile başka yerlere gönderdi.
—Benim özelliğimi biliyorlar, çok sürmez, hemen çıkalım, dedi
Murat. Hızlıca yukarı doğru yüzdüler. Denizden çıkmak üzereyken
denizdekiler önlerinde bitti.
—Bizden esir çalmak ha, dedi Gökhan.
—Biz bizden aldıklarınızı geri aldık, dedi Aslan. Gökhan gözünü
kırpmadan onlara bakıyordu. Aralarında bir sis duvarı oluştu.
Aslan’ın kolu kanamaya başladı. Birden bir su kütlesi onları içine
alıp yukarı çıkardı ve kalenin kapısına doğru fırlattı. Ne olduğunu
anlayamadan Serkan ve Öykü onlarla içeriye girdi ve kapıları
kapattı.
—İntikam almak isteyecekler. Tam zamanında çıktık, ilacın etkisi
geçmeye başlamıştı. Sizi etkilemedi mi yoksa? dedi Öykü.
—Aslan, kolun kanıyor, hemen hastaneye gidelim, dedi Serkan.
—Diğerleri nerede? dedi Aslan.
—Onları hastaneye bıraktık, dedi Öykü. Hastaneye gittiler.
189
Şimdi hastanede herkesin tedavisi yapılıyordu. Çoğu bedenen
zarar görmemişti ama ruhen çok büyük zarar görmüşlerdi. Hemşire
onları uyutup sakinleştirecek ilaçları içirdikten sonra Aslan’ın
kolunu tedavi etmeye başladı.
—Böyle bir yara görmeyeli yıllar olmuştu, Gökhan mı? dedi
hemşire.
—Evet, Gökhan’ın bakışları kolumu bu hale getirdi, dedi Aslan
sıkıntıyla.
Asım ağzı açık olanları izledikten sonra:
—Gökhan bunu bakışlarıyla mı yaptı? Nasıl? Sen vârissin onu
nasıl durduramadın? dedi. Aslan güldü.
—Gökhan’ın yeteneklerinden biri de bu, bakışlarıyla her şeyi
yapabilir. Ben istesem de onu durduramazdım, çünkü Gökhan şöyle
der; vâris güçlüdür, ama bir koruyucu vâristen daha güçlü olmalıdır
ki vârisi koruyabilsin. Maalesef dediği doğru, dedi Aslan.
—Bu yüzden üçe bölündü, koruyucu yoldan çıkarsa diye, diye
mırıldandı Asım. Aslan Hamide’ye döndü.
—Evet, en azından orada bulunduğumuz süre içinde kimlerin zor
durumlarla karşılaştığında bizden ayrılacağını anlamış bulunduk,
dedi Aslan. Hamide çevreye şaşkın şaşkın baktı. Murat’a baktı.
Murat ona hiç bakmıyordu. Kızlara baktı. Kızlar yüzünü çevirdi.
—Herkesten beklerdim ama senden değil, dedi Murat üzülerek.
—Yazık! Size hiçbir
şey öğretememişim! Kimseye
güvenemeyeceğinizi Gökhan örneği varken bile anlamamışsınız,
dedi Aslan.
—Aranızdan biri beni dinleyecek mi? dedi Hamide cesurca. Aslan
ona küçümseyerek baktı.
—Ne oldu? Beni denize mi bırakın diyeceksin? O çok sevdiğin
denizdekiler onların yanında olmana rağmen seni korumaya tenezzül
etmedi, üstelik sana değer verenler varken sen denizdekileri seçtin!
dedi Aslan.
—Hayır! Seçmedim!
—O yüzden mi sizden yanayım dedin onlara? dedi Murat haince.
—Hayır,
beni
anlamıyorsunuz!
Onları
oyalıyordum.
Kararsızmışım gibi yapıyordum, çünkü sizin bizleri kurtarmaya
geleceğinizi biliyordum. Ama siz geciktiniz ve benim rol yaptığımı
anladılar. Bende düşündüm. Onlara karşı gelip diğerleri gibi
öldürülmektense onların yanındaymış gibi görünüp onları yok etmek
için her şeyi yapabilirdim. Anlıyor musunuz beni?
190
—Bu dediklerini ancak biz seni kurtardığımızda yapardın ki bizim
sizi kurtarmak gibi bir düşüncemiz yoktu. Eğer biz gelmeseydik yine
bu dediklerini yapabilecek miydin? dedi Aslan.
—Evet, ben onların varlığını bile istemiyorum!
—Bunu
bize
kanıtlayamazsın,
kanıtlayabilirsen
seni
bağışlayabiliriz ki kanıtlayabileceğini hiç sanmıyorum, dedi Aslan.
—Bakın, anlamıyorsunuz, benim örgüte girmem gerek!
—Örgüt mü?
—Bana olmadığını söylemeyin! Var, biliyorum, onlar boşuna
öldürülmedi.
—Örgütü nereden biliyorsun?
—Denizdekiler söyledi. Denizdekileri yok etmek için var, bunu da
biliyorum.
—Neden seni örgüte alalım ki?
—Çünkü ben denizdekilerin yok edilmesini istiyorum ve bunun
yapılmasına yardım etmek istiyorum, dedi Hamide. Çok kararlı
görünüyordu.
Asım Aslan’ı bir köşeye çekti ve:
—Onun onları seçip seçmediğini anlamanın bence en iyi yolu
örgüte almak için sorduğumuz sorular, bize istediğimiz cevabı
beynimizi okuyup söyleyemez. Kendi düşüncelerini söyleyecek,
oradan anlayabiliriz, dedi Asım. Aslan biraz düşündü.
—Bunu geçerse sadece benim bildiğim bir sınava daha
sokacağım, onu bilirse onu örgüte alıp affedeceğim. Aksi takdirde
onu öldürmek zorundayız, dedi Aslan ciddiyetle. Asım bir Murat’a
bir Hamide’ye baktı.
—Tamam, başaramazsa onu öldürürüz, dedi. Aslan örgütün
sorularını Hamide’ye tek tek sormaya başladı.
—Okulumuzu yok etmek için planlanan gizli bir örgüt olsa ve
bunu başarmak üzere olsalar ve kendilerine katılmayanları
öldüreceklerini söyleseler ne yapardın? Bu kişiler denizdekiler
oluyor, senin orada yaptığını gördükten sonra bu soruyu sormanın
anlamı yok ama ben yine de soruyorum, ne yapardın? dedi Aslan.
—Sizin kurduğunuz örgüte katılırdım ve onları yok etmek için her
şeyi yapardım. Eğer onlara katılmazsam beni öldüreceklerini
söylerseler onlara katılırım ve örgüt adına denizdekilere karşı
casusluk yaparım, dedi Hamide. Aslan gülümsedi ve aklına gelen her
soruyu sordu. Hamide hepsine cevap verdi. Hamide’nin cevapları
çok farklıydı ama o da bu okulu korumak için her şeyi yapacağını
191
açıkça belli etmişti. Şimdi sıra Aslan’ın sınavındaydı. Aslan Hamide
ve kendisini bir odaya ışınladı. Hamide’nin beynine girdi ve onun
doğru söylediğini anladı. Bu yüzden Hamide bu sınavı da geçti.
Aslan Hamide’yle birlikte yeniden hastaneye ışınlandı. Aslan
Hamide’nin örgüte alındığını açıkladıktan sonra onun örgüt
derslerini sonra alacağını şimdi onun dinlenmesi gerektiğini söyledi.
Hemşireye Hamide’ye ilaç vermesini söylemeyi unutmadı. Aslan
bunları söylerken Murat hızlıca hastaneden ayrıldı. Hamide ona
şaşkınlıkla baktı. Asım kapıya yöneldi.
—Boşuna gitme. O buradan çok uzaklara, kendi tuzak dünyasına
gitmiştir. O gelene kadar kimse ona ulaşamaz, dedi Aslan.
—Onun gittiğinden nasıl emin olabiliyorsun? dedi Hamide
merakla.
—Çünkü onun güçlerine sahip olsaydım böyle bir durumda ben
bunu yapardım. Murat’ı tanıyorum, o da bunu yapar, dedi Aslan.
Asım onun yalnız kalmak istemesini tam olarak anlayamıyordu ama
Hamide için sevinmesi gerekiyor diye düşünüyordu.
Murat düşünce gücüyle hayali bir deniz oluşturdu. Onun
üzerindeki sandala oturup kürek çekmeye başladı. Denizin ortasına
gelince kürekleri sandala aldı ve sandalın içine uzandı. Aklında hep
Hamide’nin sözleri vardı. Ama bir sorun vardı. Ne kadar Aslan’ın
yaptığı sınavları geçse de Murat Hamide’nin suçlu olduğuna
inanıyordu. Casusluk için bile olsa denizdekilere katılmayı
düşünmesi Murat için örgüte alınmama sebebiydi ama herkes kendisi
gibi düşünmüyordu. Murat sandalın içinde kendi kendine sesli
düşünüyordu.
—Onu çok seviyordum, hâlâ da seviyorum, ama orada ne olursa
olsun ölmeyi seçmesini beklerdim. Hıh. Sen kim oluyorsun ki ondan
böyle bir şey bekliyorsun! Sen onu tanımıyorsun bile! Yine de onun
böyle zor durumda bile okulunu, beni bırakmamasını beklerdim. O
kim ki seni ve okulunu bırakmasın? O senin duygularını anlamıyor,
hissettiklerini hissetmiyor bile! Sense kendini buraya kapamış hâlâ
onu düşünüyorsun! O ne yapıyor, mışıl mışıl uyuyor! Şimdi onu
örgüte aldılar. Bir gün yine böyle bir şeyle karşılaştığında yine bizi
gerçekten bırakmayacağından nasıl emin olabiliriz ki? Of, of, dedi ve
gökyüzüne baktı. Gökyüzü masmaviydi. Ara ara bulutlar vardı.
Güneş sonsuz ışıklarını Murat’ın yüzüne gönderiyordu. Murat bir
anda Hamide’nin yüzünü gökyüzünde gördü. Hızlıca oturur hale
192
geldi. Nefretle Hamide’yi gördüğü yere baktı. Çevresine baktı.
Saldıracak bir şey arıyordu. Birden suları havaya kaldırdı ve
Hamide’ye doğru yolladı. Sandal havaya fırlayan suların arasında
sendeleyip sallandı. Murat suları geri indirdi ve suya doğru
sandaldan sarktı. Suda kendi siluetini gördü. Her tarafı ıslanmıştı.
Birden kendi yüzü yerine Hamide’nin yüzünü gördü. Kendi yüzüne
dokundu. Hamide ona gülümsüyordu. Murat sinirle suya yumruk attı
ve kendini suyun içine bıraktı.
Hamide ve hastanedeki diğer kişiler uyuyordu. Aslan hastanedeki
kişileri izliyordu. Hepsinin iyi olduğundan emin olunca hastaneden
çıktı. Koridorda yürürken Asım, Seden, Ekin, Nehir, Doğan ve
Savaş’la karşılaştı.
—Hayrola, neden toplandınız? dedi Aslan.
—Seninle konuşmak istediğimiz bir şey var, daha doğrusu onların,
dedi Asım.
—Evet, sizi dinliyorum, dedi Aslan heyecanla.
—Şey, bizim kuzenimiz var, adı Eren, dedi Savaş.
—Eren abi denizdekilere katılmış, dedi Doğan nefretle.
—Onu denizde görmüştük, şu, kızları etkileyen, dedi Seden.
—Evet, onu bildim. Çok iyi biriydi. Maalesef denizdekiler onu
kendine çekti. Nasıl olup da oraya gidebildi anlayamıyorum, dedi
Aslan.
—Şey, onunla denizdekiler esir toplarken karşılaştık, dedi Ekin.
—Bizi de esirlerin arasına alabilecekken arkadaşlarına orada
kimsenin olmadığını söyledi ve denizdekilerle neden bir arada
olduğunu bize söyleyemedi, dedi Nehir.
—Kısacası bizim hayatımızı kurtardı. Neden? dedi Asım.
—Nedenini ben nereden bileyim, ama onun bildiği bir şey vardır,
dedi Aslan.
—Onda bir gariplik var Aslan, dedi Asım.
—Çok yoruldunuz, biraz dinlenin, dedi Aslan ve uzaklaştı.
—Iııh! Böyle yapmasından nefret ediyorum, eminim Aslan
nedenini biliyordur, ama söylemiyor. Bir iş çeviriyor, ııhhh, dedi
Asım.
—Sadece iş çeviren Eren abi ya da Aslan Bey değil. Sizde bir işler
çeviriyorsunuz, dedi Doğan.
—Ne demek istiyorsun sen? dedi Asım. Savaş hayretle abisine
bakıyordu.
193
—İş çevirdiğinizi bilmiyor muyum sanıyorsunuz? Ama bana
düzgünce söylemiyorsunuz. Mesela örgüt ne demek? Ama kendi
çabalarımla örgütün ne olduğunu öğrendim. İyi ki denizdekilerden
geri aldığımız öğrencileri hastanenin önünde dinlemişim. Hamide
abla örgütün denizdekileri yok etmek için kurulmuş bir birlik
olduğunu söyledi. Şunu anlıyorum ki hepiniz örgüttesiniz. Aksi
takdirde şu anda “bunları bu nereden biliyor” diyen bakışlarla
birbirinize bakıyor olmazdınız, dedi Doğan.
—Ne demek istediğini anlayamadım, dedi Asım. Savaş hâlâ
abisine bakıyordu.
—Bu durum senlik değil, ama sende örgüttesin, yoksa denize seni
indirmezlerdi. Sakın Savaş’ı örgüte alıp beni almadığınızı
söylemeyin, o zaman hepinizi kızartırım, dedi Doğan.
—Dediklerini gayet iyi anlıyorum ama bu tür işlere bulaşacak
yaşta değilsin, dedi Ekin.
—16 yaşındayım, bu tür işlere bulaşabilirim, dedi Doğan inatla.
—İstersen bu konuyu Aslan’la konuş, dedi Seden.
—O senin bu tür işlere bulaşacak yaşta olup olmadığını sana
söyler, dedi Nehir.
—Çok yorulduk, dinlensek iyi olur, dedi Asım.
—Haklısın, dedi kızlar ve yatakhanelerine doğru yol aldılar. Doğan
birkaç dakika tepindikten sonra yatakhanesine gitti.
Murat suyun dibine kadar indi ve suyun dibinde yürümeye başladı.
Suyun içinde bina yıkıntıları olan bir yere geldi. Binanın
yıkıntılarının arasında bulunan merdivene oturdu.
—Off, of! dedi Murat ağzından bir baloncuk çıkarak. Şimdi Murat
kendi dünyasındaydı. Bu yüzden çevresinde olanların farkında
değildi. Suda görülebilecek en uzak noktada Hamide belirmişti.
Hamide çevresine bakındı. Murat’ı görünce gülümsedi ve Murat’a
doğru yürüdü. Murat’ın yanına geldi ve merdivende oturan Murat’ın
önünde durdu. Hamide gülümseyerek Murat’a bakıyordu. Uzun bir
süre sonra Murat yanında Hamide’nin bulunduğunu fark etti. Fark
etmesiyle suda bir akım oluşturup Hamide’yi çok uzaklara fırlattı.
Murat Hamide’yi fırlattığı yere doğru koştu. Hamide yerde
yatıyordu. Murat iyice yaklaştı. Hamide yavaşça ayağa kalktı.
—Beni öldürmek istemeni anlıyorum, ama herkes benim bu
davranışımı olumlu karşılarken sen neden böyle yapıyorsun? dedi
Hamide.
194
—Hani neden öldürmek istediğimi anlıyordun?
—Anlıyorum, ama nedenini bilemiyorum.
—Anlamıyorsun ki! Benim sen esirken neler yaşadığımı
bilmiyorsun çünkü. Kimse denizden esirleri kurtarmak istemiyordu.
Asiye sağ olarak dönünce ondan esirlerin yerini öğrendim ve herkesi
ikna etmek için uğraştım, çünkü senin denizdekileri hiçbir şekilde
seçmeyeceğini ve onların seni öldüreceğini düşünüyordum. Seni
ölmeden kurtarmaya gelmiştim. Ne oldu? Sen yaşamak için onları
seçtin, seçiyormuş gibi yaptın, bu benim kurtarmaya geldiğim
Hamide değildi. Sevdiğim, tanıdığım Hamide değildi, dedi Murat
kırgın bir şekilde.
—Seni anladım, ölseydim daha mutlu olacaktın sanırım, dedi
Hamide. Umutları yok olmuş gibi bir hali vardı.
—Ölseydin mutlu olmazdım, onları seçmeden seni kurtarsaydım
mutlu olurdum. Çünkü sen ölseydin benim için her şey farklı
olacaktı. Nasıl olsa bir hayalsin, söylesem de bir şey fark etmeyecek.
Ben seni seviyordum, hâlâ da seviyorum. Şimdi benim neler
hissettiğimi daha iyi anlarsın, dedi Murat hiç Hamide’nin yüzüne
bakmadan. Hamide Murat’ın yüzünü kendine çevirdi.
—Ben bir hayal değilim, uyurken ruhumu buraya, senin yanına
getirdim, çünkü ben seninle tartışarak yaşayamam. Denizdekileri
seçmemin ana nedeni yaşamak ve denizdekileri yok etmekti ama bu
kararı verirken hep senin yüzün aklıma geldi, bende seni seviyorum
Murat. Bu yüzden birbirimizi anlamalıyız, dedi Hamide ve taşını
çıkardı. Turuncu renkli taşını Murat’ın kalbine koydu, Murat taşı
eline aldı.
—Bunu kendim keşfettim, taşım bütün yaraları iyileştiriyor. Senin
kalbine açtığım yarayı da düzeltir, dedi Hamide ve gülümsedi.
Birden Hamide yok oldu ve peşinden deniz yok oldu. Murat kalenin
koridorlarından birindeydi. Eline baktı. Turuncu taş elindeydi.
Hemen koşarak hastaneye gitti. Hastanede Hamide’nin yanına gitti.
Hamide gülümsüyor gibi duruyordu. Murat turuncu taşı kalbine
doğru tuttuktan sonra taşa baktı, sonra da Hamide’ye.
—Teşekkür ederim, dedi Murat fısıldayarak ve elindeki taşı
Hamide’nin eline koydu. Son bir kez daha Hamide’ye baktıktan
sonra koşarak hastaneden uzaklaştı.
Sabahleyin kızlar hastaneye gittiler. Gittiklerinde Aslan Hamide’yi
çiftliğine götürüyordu.
195
—Ne oldu Aslan? Neden onu götürüyorsun? dedi Nehir.
—Örgüt’ün sınavları var, onları yapacak.
—Şu anın doğru zaman olduğundan emin misin? Yani dinlenmesi
gerekmez mi? dedi Seden.
—Evet, en uygun zaman şimdi, dedi Aslan ve Hamide ile
hastaneden uzaklaştı. Kızlar onların arkalarından boş boş baktılar.
Sonra kuzenlerine baktılar. Filiz yatağında hareketlendi. Yavaşça
gözlerini açtı. Yatağında oturmaya çalıştı.
—Burası neresi? Denizden çıktık mı? dedi ürkekçe.
—Evet, iyi misin? dedi Ekin.
—Ne bileyim nasılım. Çok korkunçtu. Bizi birileri getirdi, ama ne
olduğunu hatırlamıyorum. Bize ne oldu? dedi Filiz.
—Sen hiç iyi durmuyorsun. Artık korkma, kaledesiniz ve
denizdekiler buraya gelemez, dedi Seden umut verircesine.
—O gün nasıl geldiler ya? dedi Filiz.
Kardelen ile birlikte birçok öğrenci uyandı.
Kardelen sevinçle:
—Kurtulmuşuz, diye bağırdı.
—Kurtulduk, ama denizdekilerin geri gelmeyeceğinden emin
olamayız, dedi Filiz. Çoğu kişi Filiz’e katıldı.
—İçimden bir ses güvende olduğumuzu söylüyor. Hamide nerede?
Onun da bizimle geldiğini hatırlıyorum, dedi Kardelen. Kızlar
birbirlerinin yüzüne baktılar.
—Onu cezalandırdınız mı? Cezalandırılmadıysa bizim bir şeyler
yapmamız lazım. Sırf yaşamak için okulu sattı! dedi Kardelen.
—O nerede söylesenize! dedi Filiz. Kızlar ne söyleyeceğini
bilmiyorlardı, ama bu konuda konuşmayacakları kesindi. Tam bu
sırada hemşire geldi.
—Ah hepiniz uyanmışsınız. Güzel, hepinizi muayene etmem
gerekiyor. Kızlar mümkünse hastaneden çıkın. Onlarla ilgilenmem
gerekiyor, dedi hemşire. Kızlar sevinçle hastaneden çıktılar.
—Bu olanları Aslan’a anlatmalıyız, dedi Nehir.
—Evet, dedi kardeşleri ve hızlıca çiftliğe doğru yol aldılar. Yolda
Asım’la karşılaştılar.
—Nereye kızlar? dedi Asım.
—Aslan’ın yanına, dedi Ekin.
—Neden peki?
196
—Hastanedeki öğrenciler Hamide’ye ne ceza verdiğimizi merak
ediyorlar ve ceza verilmezse kendilerinin ceza vereceğini söylediler,
dedi Seden.
—Sizde bunu Aslan’a söyleyeceksiniz, öyle mi? dedi Asım.
—Sence söylememeli miyiz? dedi Nehir.
—Hayır, en doğrusunu yapıyorsunuz, bende sizinle geliyorum,
dedi. Hızlıca çiftliğe gittiler. Asaf onları kapıda karşıladı.
—Ne oldu arkadaşlar? Arabistan’dan aldığımız cezayı mı
öğrenmeye geldiniz? dedi Asaf.
—Öyle bir şey mi oldu? dedi Asım.
—Neden? dedi Seden.
—Hani ben zamanda size yolculuk yaptırdım ya, benimle birlikte
geldiğiniz için size ve bana bir daha Arabistan’a gitmeme cezası var,
dedi Asaf üzüntüyle.
—Aman ne güzel. Yavaş yavaş ben bütün ülkelerin okullarına
alınmayacağım. Murat’a sorayım, o bizi almayacak okulları not
etmişti. En az altıdır. Neyse Asaf, biz Aslan’la görüşeceğiz, içeride
mi? dedi Asım neşeyle.
—İçeride, üzgünüm bu cezayı benim yüzümden aldınız, dedi Asaf.
—İyi ki aldık, biz bundan rahatsız değiliz, sende boş ver, dedi
Ekin. İçeri girdiler. Hamide koltukların birinde oturuyordu. Aslan
onlara tip tip baktı.
—Arkadaşlar ne oldu? dedi Aslan ilgiyle. Kızlar hastanede olanları
Aslan’a anlattılar.
Hamide bu olanları şaşkınlıkla dinledikten sonra:
—İnsanlar benden ne istiyor anlamıyorum! diye gürledi.
—Ben bu yüzden onu buraya getirdim. Söylediğiniz iyi oldu,
onlarla konuşma yapmayı düşünüyordum zaten, şimdi kesin
konuşacağım. Size çok teşekkür ederim, siz burada bekleyin, dedi
Aslan ve kaleye gitti.
—Sınavdan geçtin mi Hamide? dedi Nehir.
—Hı.
—Sonucunu aldın mı?
—Saçmalamayın, sonuçlar sonra açıklanır, dedi Asım.
—Sonuçlar ne oluyor? dedi Hamide.
—12 derece olduğunu biliyorsundur eminim, dedi Asım.
Hamide’nin bilmediğini anlatan bakışlarını fark edince ona bu
sıralamayı anlattı. Asım’ın konuşmasını 5 güvercin bozdu. İçeriye
güvercinleri daldı. Hepsi güvercinlerinden kâğıtlarını aldı.
197
—Bu kâğıtta ne var canım? dedi Asım güvercinine.
—Ne olabilir? Örgüt meselesi, dedi güvercin ve uçup gitti. Hamide
Asım’a deliymiş gibi baktı.
—Kiminle konuşuyordun? dedi Hamide. Asım güldü.
—Derslere girince anlarsın, dedi ve mektup kâğıdını açtı. Hepsinin
kâğıdında aynı şey yazıyordu:
Bu gece örgüt toplantısı var. Saat 12’de ormanda olun.
—Bu ne demek oluyor? dedi Hamide.
—Bu demek ki hastanedekiler sorun çıkardı, dedi Asım.
—Neyse Hamide, sonra görüşürüz, dedi Asım ve kapıya yöneldi.
Kızlar onu izlediler. Okula gittiler. Derslerde yeni yeni şeyler
öğrendiler. Burç dersinde hoca ülkelere göre burçları anlattı. Sonra
da bunları bir araya getirip geleceği görebilmeyi öğretti. Ama bunu
kimse yapamıyordu. Herkes zorlanıyordu. Burç hocası onlardan her
ülkenin burçlarına göre geleceklerini tahmin edip bunları birleştirip
geleceklerini belirlemelerini istedi. Bu ödevi verdikten sonra
derslerini bitirdi.
İftarda yemeklerini yedikten sonra herkes kendince işler yapmaya
başladı. Ramazan olduğu için okulların bitiminde yapılan sohbet
odaları yine kalenin gözetleme kulesinde açıldı. Oraya gittiler.
Herkes kendince konuşuyor, eğleniyordu. Öykü ile Serkan oturmuş
gelecekleri ile hayal kuruyorlardı. Dördü birlikte Murat’ın yanına
oturdular. Murat onlara kendi dünyasında iken Hamide ile
yaptıklarını anlattı. Saat 10 gibi küçük öğrenciler yattılar. Bazıları
ödevlerini yapmayla uğraşıyordu. Kızların aklına Burç hocasının
onlara verdiği ödevler geldi.
—Yaa, bize burç hocası kazık bir ödev verdi. Onu nasıl yapıcaz?
dedi Seden.
—Ödev ne? dedi Murat neşeyle. Kızlar ödevlerini anlattılar.
—Size bu ödevi vermişler miydi? dedi Nehir.
—Tabii ki.
—Siz nasıl yapmıştınız? dedi Ekin.
—Biz yapmamıştık, dedi Asım gülerek.
—Biz hepsinden azıcık azıcık ipuçları bulduk. Bunları birleştirince
saçma sapan şeyler çıktı, dedi Murat.
—Ne gibi saçma sapan şeyler? dedi Seden.
198
—Dur söyleyeyim, ben bir dalga ile kavga ediyordum, Asım ise
kırmızı gül yetiştirmeye başlıyor, dedi Murat. Asım Seden’e bakıp
sırıttı.
—Aslında biraz tutuyormuş, dedi Seden gülerek.
—Peki, ödevi ne yaptınız? dedi Ekin.
—Ne mi? Hani size gösterdiğim okulun tarihini anlatan kitap vardı
ya o kitabı aldık. Vâris ve savaş meselesini okuduk. Sonra da ona
göre ödev hazırladık, dedi Asım.
—Bu tam sizin yapacağınız iş, eminim hoca anlamıştır, dedi Nehir.
—Yok, ödevimizi çok beğendi. Asım’ı şimdilerde merak ettiğimiz
vâris yaptık, bende onun yanında savaşan cesur öğrencilerden
biriydim. Komik değil mi? dedi Murat. Uzun süre konuştuktan sonra
onların ödevlerinde küçük tiolar verdiler ve ödeve başladılar.
Saat 12’de ormanda toplandılar. Aslan Hamide’nin örgüte
katıldığını tekrar duyurduktan sonra Aslan’ın ceviz ağacından bir
yaprak düştü ve bir çam ağacını oluşturdu.
—Hepinizi bugün toplamamın nedeni tabii ki bu değil.
Denizdekilerden kurtardığımız öğrenciler tedirgin ve korkmuş
haldeler. Bu yüzden kimseye güvenmiyorlar. Denizdekilerden dolayı
örgütü ve görevlerini biliyorlar. Hamide’nin kendilerine ihanet
ettiğini düşünüyorlar ve onu cezalandırmaya kararlılar. Aralarında
örgüte girmek isteyenler var. Onları örgüt sorularıyla test edebiliriz
diye düşünüyorum. Onların hepsinin bu soruları cevaplayıp sınavı
geçenlerin örgüte alınması düşüncesindeyim. Benim gibi düşünenler
varsa lütfen el kaldırsın, tersini düşünenler nedenleriyle açıklasın
lütfen, dedi. Herkes el kaldırdı. Aslan gülümsedi.
—Hepinize teşekkür ederim. Yarın onlarla konuşacağım ve sonucu
sizlere ileteceğim. Bana güvendiğiniz için çok teşekkür ederim, dedi
Aslan ve örgütü dağıttı. Sonra da örgüt sorularını sınav kâğıdı haline
getirdi.
Sabahleyin Aslan hastaneye gidiyordu. Elinde bir yığın kâğıt vardı.
Bugün sınavda ne olacağını merak ettikleri için Asım, Seden, Ekin
ve Nehir hastaneye yakın bir yerde oturmuş konuşuyorlardı. Aslan
yanlarından geçerken sınav kâğıtlarını düzenlemeye çalışıyordu.
—Yardım ister misin Aslan? dedi Asım.
—Ha? dedi kafasını kaldırıp şaşkın şaşkın bakan Aslan.
—Şey, yardım diyorum, ister misin? dedi Asım aynı şaşkınlık
derecesiyle.
199
—Biliyoruz ki birçok öğrenci bugün sınava girecek, dedi Ekin.
—Bu epey zor olur, dedi Seden.
—Evet, güzel fikir. Dördünüzde benimle gelin, dedi Aslan ve
yürümeye devam etti.
—Aslan, biz ne yapacağız? diye merakla sordu Nehir.
—Gözetmenlik, dedi Aslan ve hastaneden içeri girdi. Daha bu
konuda düşüncelerini söyleyemeden Aslan kâğıtları dörde bölüp
onların ellerine tutuşturmuştu bile. Aslan onlara kâğıtları
dağıtmalarını işaret etti. Bu sırada Aslan yatakları oturanlar
birbirlerinin kâğıtlarını göremeyecek şekilde sıraladı. Yataklar
hareket ederken kâğıtları dağıtmak işkenceydi.
Kâğıtlar herkese dağıtıldıktan sonra Aslan:
—Evet arkadaşlar, sorular önünüzde, kimseye bakmayın, çünkü
bu kimse için bir şey ifade etmez. Tüm sorulara bildiğiniz kadarıyla
cevap verin. Özellikle 3. soruya dikkat edin. Sırf dolu olsun diye bir
şeyler yazmayın, gerçekten eminseniz ya da şüpheleniyorsanız
nedenleriyle yazın. Arkadaşlarımız sizi sürekli gözleyecek. Bu
yüzden sadece bildiklerinizi yazın, kolay gelsin, dedi ve çevredeki
kişileri izlemeye başladı. Kardelen sorulara şöyle bir bakıp yüzünü
ekşitti ve soruları cevaplamaya başladı. Filiz kâğıda şöyle bir
baktıktan sonra cevaplamaya başladı. Asım gezerken herkesin
cevaplarına bakıyordu. Bazılarının bu konuda bilgisizliğini görüp
kafasını iki yana sallıyordu. Şimdi Kardelen’in kâğıdına bakıyordu.
Aslan yüksek sesle öksürdü ve Asım’a oradan uzaklaşmasını işaret
etti. Bir yarım saatin sonunda Aslan sınav sürelerinin bittiğini
duyurdu. Böylece kâğıtları toplama görevi başladı. Aslan şimdi
yatakları eski yerlerine yerleştiriyordu.
Son kâğıtta alındıktan sonra Aslan:
—Sınav sonuçlarını çok kısa bir süre sonunda size ileteceğim.
Sınav sonuçlarınızla 1-12 arası bir derece elde edeceksiniz. Ama
üzülmeyin ilerleyebiliyorsunuz, dedi ve hastaneden çıktı. Dördü onu
izlediler.
—Çok teşekkür ederim, bunu sizden istememeliydim, ama iyi iş
çıkardık. Bu arada Asım gözetmenler kişilere bakar, sınav kâğıtlarına
değil.
—Ama Kardelen kesinlikle 12’lik bir kâğıt verdi. Ya baktım da
çoğu bir şey bilmiyor, dedi Asım şaşırarak.
—Bundan doğal bir şey yok ki, dedi Aslan.
200
—Evet, herkes senin gibi araştırmacı gazeteci değil ki, dedi Seden.
Asım gülümsedi.
—Bunları okuman çok uzun zaman almaz mı? dedi Ekin.
—Evet, ama bu konuda sizden değil öğretmen arkadaşlarımdan
yardım isterim. Bu sefer bazılarınız –Asım’a baktı- kâğıtlara değil
insanlara bakabilir, dedi Aslan.
—Sen bana laf çarpıyorsun ama onlara ilk üçün dolu olduğunu
söyleseydin keşke, en fazla 4. olabileceklerini bilmelilerdi, dedi
Asım. Aslan gülerek yanlarından uzaklaştı.
—Bu sınavın sonuçlarını merak ediyorum. Örgütteki kişi sayısı
artabilir, bu da denizdekilere karşı şansımızı belki daha da yükseltir,
dedi Asım.
—Çok hayalcisin, dedi Nehir.
—Ne alakası var? Hayal kurmuyorum!
—Hayır, onların hiç birine denizdekiler soru sormamıştı. Kimin
tam olarak bizden yana olduğunu bilemeyiz, dedi Nehir.
—Aslında eskiye oranla daha dikkatli olmamız gerekiyor, dedi
Seden.
201
202
ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM
VÂRİS VE KORUYUCULARI
Birkaç gün sonra örgütün sınav sonuçları açıklandı. Asım sınav
sonuçları hakkında yanılmıştı. Kardelen 12. sırada değil 10.
sıradaydı. Filiz de onun gibi 10. sıradaydı. Hastanedekilerin çoğu
örgüte katılmıştı. Birkaç tanesi örgüte alma sorularını istenilenden
çok farklı şekilde cevaplamıştı, yani denizdekilerden olabilecek
tiplerdi. Onlar da örgüt tarafından gözlenmeye başlamıştı. Örgütün
ilk toplantısında kimlerin örgütte olduğu tanıtıldıktan sonra bu
kişilerin adları üyelerin isimlerinin bulunduğu kâğıda yazıldı.
Aslan’ın ağacından birçok yaprak döküldü ve yere düştü. Yere düşen
yapraklar birçok ağacı oluşturdu. Bu ağaçlar yaprakların düştüğü
yere sığmadıkları için sağa sola hareket edip alanlarını genişlettiler.
Örgütün yeni üyelerine ders programları dağıtıldı. Hepsi şok olmuş
ders programlarının yoğunluğuna bakıyorlardı. Örgüte alındıktan
sonra onlara Hamide’nin durumu anlatıldı, bazıları pek akılcı
bulmasa da aralarında buna inananlar da vardı. Örgüt toplantısı sona
erip herkes kaleye dönerken Kardelen ve Filiz kızların yanlarına
geldi.
—Uzun süredir buradasınız ve bize hiç söylemediniz! diye sitem
etti Kardelen.
—Çok uzun süre değil canım, sadece Mart’tan beri buradayız,
dedi Seden.
—Ya birde böyle diyorsun!
—Ne yapmalarını bekliyordunuz, herkese duyurmalarını mı? Bu
onlar için çok hoş olurdu, dedi Asım uzaktan Murat ve Hamide’ye
bakarak. Hamide Murat’la çok samimi bir şekilde konuşuyordu.
Asım oraya bakmayı bıraktı. Seden’e baktı ve gülümsedi. Kardelen
sinirle Asım’a baktı.
—Ben seninle konuştuğumu hatırlamıyorum, Seden’le
konuşuyordum. Sen niye karışıyorsun ki? dedi Kardelen.
203
—Örgüt ciddi bir mesele, bazı meseleler o kadar gizlidir ki
kendinden bile saklarsın, dedi Asım uzaktaki taşa bakarak.
—Hâlâ seninle konuşmuyoruz, dedi Filiz. Kuzenlerinin en azından
örgüte alınmaları için çabalamasını beklemişti.
—Biz Seden’le konuşuyoruz, dedi Kardelen. Asım ofladı.
—Tamam, öyle olsun, madem Seden’le konuşuyorsunuz, biz sizi
bölmeyelim. Ekin, Nehir, hadi onları rahat bırakalım, dedi Asım.
Tam gitmek için ayaklanmışlardı ki Filiz:
—Kuzenlerimizi iki saniye rahat bırakır mısın? Onlarla bir şey
konuşuyoruz, dedi. Nehir ofladı.
—Hareketlerinize biraz dikkat edin lütfen! Söyleyemezdik, çünkü
bu gizli bir mesele. Ayrıca Asım abiye iyi davransanız iyi olur, dedi
Nehir. Kardelen ve Filiz Asım’a nefretle baktılar. Kuzenlerini
ellerinden aldığını düşünüyorlardı.
—Nehir haklı. Bu konu burada bitti, dedi Ekin. Asım Seden’e
baktı. Onun bu konuda ne diyeceğini merak ediyordu. Seden
kuzenlerine baktı.
—Asım bizim için çok önemli, şu anki yerimizi ona borçluyuz,
eğer örgüt rozetlerimize dikkatle bakarsanız üzerinde “Asım
Sağolsun” yazıyor. Bu yüzden ona bu şekilde davranmayın. İyi
geceler, dedi Seden ve Asım ve kardeşlerinin yanına geldi. Şimdi
Murat ve Hamide yanlarına geliyordu.
—Hayrola? Birbirinize niye girdiniz? Valla şunu deyim savaş
olursa Asım’ın karşısında durmam, dedi Murat.
—Kavga falan ettiğimiz yok, sadece konuşuyorduk, dedi Asım
sırıtarak.
—Ben seni bilirim. En son öyle dediğinde Seden, sen ve ben
okulun yemeklerini yapmak zorunda kalmıştık. Kızlar aklınız varsa
ondan uzak durun. Onun yüzünden ne kadar ceza almadım ki?
—Murat? dedi Asım.
—Hı?
—Bizim ceza aldığımız okullar listesini hatırlıyor musun? Ben 6
da kaldım.
—Ne altısı lan? 20-25 vardır. A.B.D., Çin, Almanya, Tayland,
Norveç, Mısır, Yunanistan, Polonya, Rusya, İspanya, İtalya, Fransa,
Kanada, Brezilya, Malezya, Kenya, Avustralya, Meksika,
Endonezya, İran, Japonya, Moğolistan, Arjantin, İngiltere ve son
olarak da Arabistan. Evet, unuttuklarım varsa beni hoşgörün,
Asım’la takılmak kolay değil.
204
—İyi de siz şimdi hangi ülkelere gidebiliyorsunuz? dedi Hamide.
—Kuzey kutbu ve Antartika, dedi Murat ve güldü.
Konuşa konuşa kaleye gittiler. Kızlar ödevlerini biraz yaptıktan
sonra Asım ve Murat’ın dedikleri saçmalıkları onlarda buldu. Fakat
bildikleri birkaç şeyden dolayı farklı yorumluyorlardı. Buldukları
şeyler şunlardı; vârisin yanında savaşıyorlardı ve onu bütün
olumsuzluklardan koruyorlardı. İşin ilginç yanı bir önceki vârisin
koruyucusu yani Gökhan onlara üç yapraklı yonca desenli bir kitap
veriyordu. Bunu nasıl açıklayacaklarını bilemiyorlardı. Biran derste
bulduklarını anlattıklarında olacakları hayal ettiklerinde kafalarında
onların denizden oldukları konusunda bir düşüncenin yayıldığı bir
kâbus canlandı. Kitapları onlara sayfalarında “umutsuz bir vaka”
yazdı. Seden öfkeyle kitabına baktı. Kitap sayfasında şimdi yeni
yazılar oluşuyordu:
“Gelecekte bu bulduklarınız daha düzenli olarak yer alacak, ama
Gökhan kısmını söylemeyin, kimseye söylemeyin, belki çok
güvendiğiniz ve sizi gerçekten iyi bilen birine anlatabilirsiniz, bence
anlatmayın, size kolay gelsin”
Kızlar yazıları okuduktan sonra birbirlerine baktılar.
—Asım, ona anlatabiliriz, dedi Seden.
—Onun böyle konularda ne kadar duyarlı olduğunu unutuyor
gibisiniz. Aslan gerçekleri söylemedi diye onu resmen
denizdekilerden biri ilan etti. Gökhan’ın Aslan’ı yarı yolda bırakması
üzerine Murat’tan soğudu, bilemiyorum, dedi Ekin.
—Bence söyleyelim, o bizi biliyor, Gökhan’ı hiç sevmediğimizi
biliyor. Unutmayalım ki Gökhan yüzünden Asım neredeyse
ölüyordu. Onun güçlerini emiyorlardı. Ona söyleyelim, o bizi anlar,
dedi Nehir. Ertesi gün dersin bitiminde bunu Asım’a söyleyecekleri
konusunda anlaşıp yattılar.
Sabahleyin uyandılar. Kahvaltılarını yaparlarken Kardelen ve Filiz
onların yanlarına oturdu. Yanlarına Asiye geldi ve oturdu. Çok
yorgun görünüyordu.
—Hayrola? dedi Nehir Asiye dağılmış saçlarını toplarken.
—Yoruldum ya, örgüt dersleri, okul dersleri, de- aman çok
yoruldum işte. Bir daha dünyaya gitmemek için uğraşıyorum.
Denizdekilerden korunmak için kütüphanede sürekli araştırma
yapıyorum.
—Burç ödevini yaptın mı? dedi Ekin.
—Birde o var tabi, yaptım, ama birçok saçmalık çıktı.
205
—Ne gibi? dedi Seden.
—Aa, ben bir göstergeymişim. Neyin göstergesiysem?
—Gösteri olmasın bu? Hani gösteri yapma falan, dedi Nehir.
—O daha çok işime gelir, neyin göstergesiysem?
—Dur, ben buldum. Belanın göstergesi, dedi Ekin.
—Ha ha çok komik. Mantıklı düşünürsek önemli bir şeyin
göstergesi olur. Bizim için önemli olan ve bilinmeyen şey vâris. Ama
bir insan nasıl vârisin göstergesi olur ki? dedi Asiye oflayarak.
Kardelen ve Filiz ağzı açık Asiye’yi izliyordu.
—Ne? Hortlak mı gördünüz? dedi Asiye sinirle.
—Evet, sen ölmemiş miydin? dedi Kardelen.
—Sen denizdekilerin lideriyle savaşmıştın, dedi Filiz.
—Gökhan’la, doğru, savaştım, ama bayılınca öldüğümü sanıp beni
bıraktı, dedi Asiye. Kardelen ve Filiz Asiye’yi soru yağmuruna
tutuyorlardı. Bu sırada Seden gösterge meselesini düşünüyordu.
—Boşuna düşünmeyin. Bela konusunda haklıyım. O geldi ve
Asım öğrenci getirme görevinden alındı, bu sayede onun hayatını
kurtardı, dedi Ekin.
—Dur bir dakika, Asiye’yi vârisin göstergesi olarak düşünürsek,
vârisi ne belirliyordu? dedi Nehir.
—AS görevini üstlenen ilk kızın hayatını kurtardığı kişi, dedi
Seden.
—Karşılama görevini üstlenen kişilerin isimlerini düşünün, Aslan,
Asaf, Asım ve Asiye. Hepsinin adı As ile başlıyor.
—Hayatını kurtardığı kişi, Asım ile ilk karşılaştığımızda Asım ne
diyordu; Asiye hayat kurtarıcım, dedi Ekin.
—Bahse girerim Asiye bu görevi üstlenen ilk kızdır. Bu durumda
AS görevi karşılama görevi oluyor. Vârisler kitabından çıkan kolyeyi
düşünürsek orada siyah rengi vardı. Asım siyah renginde ve ondan
başka siyah taşı olan yok, vârislerin taşı siyah renk, dedi Seden.
—Ama Aslan’ın taşı kahverengi, dedi Ekin.
—Ya eskiden siyahsa, dedi Nehir.
—Ona bunu söylemeliyiz, dedi Seden. Asım’ı yemekhanede
gözleriyle aradılar. Asiye hâlâ Kardelen ve Filiz’in sorularıyla
uğraşıyordu. Asım uzaktaki bir masada Murat ve Hamide’yle
oturuyordu. Sıkılmış gibi duruyordu. Onların kendisine baktığını
fark edince Asım göz kırptı.
—Biz dersle ilgili bir araştırma yapıcaz, dedi kızlar ve
uzaklaştılar. Hızlıca Asım’ın oturduğu masaya gittiler.
206
—Merhaba Murat, Hamide. Asım seninle konuşmalıyız, dediler.
Asım onlara şaşkınlıkla baktı.
—Olur, dedi ve sevinçle masadan kalktı. Biraz uzaklaşıp
yemekhaneden çıktılar.
—Çok teşekkür ederim, beni baymışlardı. Murat Hamide’nin
örgüt derslerine yardım ediyor da. Eee, siz ne konuşacaksınız? dedi
Asım.
—Bu çok önemli, zamanın var mı? dedi Seden.
—Birazdan derse gireceğim, konu ne?
—Vâris.
—Hani araştırmıyorduk?
—Araştırdığımızdan değil, kendiliğinden çıktı. Onun kim
olduğunu bulduk, dedi Nehir.
—Bu konuyu sonra konuşamaz mıyız? dedi Asım.
—Sen vârisle ilgilenmiyor musun? dedi Ekin.
—Onu kurtarabilecekmişsin gibi gelmiyor muydu? Biz ona
yardım edeceğiz, sen bunu istemiyor muydun? dedi Seden kırılmış
bir halde. Asım çevreye baktı.
—İlgimi çekiyor tabi, ama vârisi korumak için bir şeyler bilmek
gerekir ki bende onun için derse gireceğim. Ders biter bitmez
geleceğim, söz, hadi şimdi sizde dersinizden geri kalmayın, dedi ve
içtenlikle gülümsedi.
Kızlar isteksizce derslerine gittiler. Herkes bu ödevde
saçmalamıştı. Kimisi ben vârisim diyordu. Onların okulun tarihini
anlatan kitabı okuduklarından eminlerdi. Asiye gösterge meselesini
söylediğinde bütün sınıf onunla dalga geçti ama Burç hocası
Asiye’nin çok önemli bir noktayı bulduğunu söyledi.
Ömür:
—Ben her yerde mavilik gördüm. Mavi ne ya? dedi. Burç hocası
Ömür’ün geleceğini yüzüne bakıp çözmüş gibi bir tavır aldı.
Hamide Ömür’ün kulağına fısıldayarak:
—Bilmiyorsan ben söyleyeyim, mavi bir renktir, dedi ve güldü.
Ömür ablasına öfkeyle baktı ve kâğıdına döndü. Kızlar savaş kısmını
anlatıp barışçıl bir kitap okuyacaklarını söylediler ki bu Nehir’in
fikriydi.
Serkan çekinerek:
—Ben kendimi gördüm, küçük ve kanatlı halimi, dedi. Biraz
sustu.
Asiye gülerek:
207
—Demek ki ileride senin oyuncaklarından yapılacak, dedi. Kızlar
da Öykü de tedirgindi. Sonuçta bu küçük, kanatlı olan insanın birebir
küçülmüşü sadece büyük sorunlarda ortaya çıkıyordu. Serkan’ın
gözleri doldu.
—Beni büyük bir darbe bekliyor, o çok büyük izler bırakacak.
Dediğiniz gibi okula en baştan başlayıp ölümümü geciktirmeliyim,
dedi. Öykü’ye hiç bakmadı bile. Sıra Öykü’deydi.
—Birini iyileştirdiğimi gördüm. İnsanın doğru kişisinin taşı onu
iyileştirir, dedi ve sıranın altından Serkan’ın elini tuttu. Hoca ilgiyle
Savaş’a baktı.
Öykü Serkan’a baktı ve:
—Senin ölmene izin vermeyeceğim, bunu bil, dedi. Serkan hafifçe
gülümsedi. Bütün sınıf Savaş’a dönmüştü.
—Hocam, ben kendimi sizin yerinizde gördüm, dedi.
—Biliyorum oğlum, bende bunu görüyorum, dedi kadın. Bütün
sınıf güldü.
Hoca Savaş’ın yanından geçerken onun kafasını okşadı ve:
—Bunu yapabilecek kadar başarılısın, biliyorum, dedi. Herkes
ödevlerini hocaya verdikten sonra dersten çıktılar. Kapıda Asım
bekliyordu.
Burç hocası kapıdan çıkarken Asım’ı gördü ve:
—Yine mi vârisle ilgili soru soracaksın? dedi bıkkın bir halde.
—Hayır hocam, arkadaşlarımı bekliyordum, dedi. Kızlar onun
yanına gittikten sonra kalenin en sessiz olan yerine gittiler. Asım
kızlara baktı. Kızlar birbirlerine bakıyorlardı. Kimin söyleyeceği
konusunda karar vermeye çalışıyorlardı.
En sonunda Ekin:
—Asım abi, kızacaksın ama şey, sen vârissin, dedi. Asım
bağırmadı, sadece gülümsedi. Nehir vârisin neden Asım olduğunu
bulduğu ipuçlarıyla anlattı. Asım onların konuşmaları bittiğinde
sustu. Bir şey söylemedi.
—Eee, ne diyorsun? dedi Seden. Asım derin bir nefes aldı.
—Bunu zaten biliyordum. Ben- ben vâris olduğumu uzun
zamandır biliyordum, dedi. Sanki her an biri bağıracakmış gibi
gözlerini kısmıştı.
—Anlıyorum, dedi Seden. Asım gözlerini açtı ve onlara baktı.
—Vârisin bilinmesi çok tehlikeli, bu yüzden bize söylemedin, dedi
Nehir.
208
—Biz güveneceğin kişilerdik ama… dedi Ekin. Seden ona
kızgınlıkla bakınca sustu.
—Sen kendini korumak istiyordun, ama merak etme bu dördümüz
arasında bir sır olarak kalacak. Sana zarar verdirmeyeceğiz, dedi
Seden. Asım güldü.
—Ne kadar hoş, koruyucularımın yanında koruyucularım da var,
harika, dedi ama mutlu gibi durmuyordu. Kızlar şimdi ödevlerinde
buldukları kitabı konuşmak zorundaydılar. Yine karar veremediler.
Bu sefer Seden anlattı.
Asım onları ilgiyle dinledikten sonra:
—Hatırlıyor musunuz bilmem ama vârisler kitabının üzerinde dört
yapraklı yonca vardı. Eğer vâris çıkarsa geriye üç yaprak kalır. Size
Gökhan verdiğine ve o da bir koruyucu olduğuna göre o da
koruyucular kitabı olmasın, dedi ciddiyetle.
—Sence senin koruyucuların biz miyiz? dedi Seden.
—Bence olabilir. Renkler uyuyor, hem her zaman da
yanımdaydınız, dedi Asım.
—Bir delil bul ve o zaman gel bunu söyle, dedi Nehir kızgın bir
şekilde. Asım güldü.
—Tamam, öyle yapacağım, dedi.
* * *
Kardelen, Hamide ve Filiz örgüt derslerini aldıkça daha da
güçleniyorlardı. Kardelen taşının renginin insanları sinirlendirmek
olduğunu söyleyip duruyordu. Herkesi sinirlendiriyor bu şekilde
onların güçlerini öğrenmeye çalışıyordu. Hamide’nin taşının gücünü
Murat’tan öğrenmişlerdi, iyileştirme. Filiz de güçlerinin iyileştirme
olduğunu söylemişti. Asım onları bu konuda uyardıkça onlar sanki
değer vermek sır saklamamakmış dercesine her şeylerini kuzenlerine
söylüyorlardı.
Asım yine hocaların başının belası olmuştu. Bu sefer vârisi değil
koruyucuları soruyordu.
Asım Burç hocasına bunu sorduğunda hoca:
—Yok artık! Vârisi biliyoruz da koruyucular kaldı. Oğlum sen bizi
sınamak için mi gönderildin? demişti. Asım Aslan dışında hiç
kimseden bu bilgileri alamayacağını biliyordu. Ama Aslan vârisi
bırakıp koruyucuları araştırmasından şüphelenmiş gibiydi. Hiçbir şey
209
söylemiyordu. Asım kütüphaneden araştırsa da bir şey bulamıyordu.
Dersler yoğun bir şekilde ilerlerken örgüt derslerinde çok
ilerlemişlerdi. Artık ışınlamayı, insanların düşüncelerini okumayı,
hatta başkalarının özel diye nitelendirilen güçlerini bile
yapabiliyorlardı. Ama bunu yapınca çok yoruldukları için pek
kullanmıyorlardı. İnsanları peşinden sürükleyecek hayaller, resimler,
müzikler yapıyor bir resmin içinde saklanabiliyorlardı.
* * *
Kasım ayına girmişlerdi. Doğan artık 17 yaşına girmişti. Kasım
ayında Kurban Bayramı olduğu için kurban keseceklerdi. Bayramın
ilk günü kurbanları bahçeye çıkardılar. Etraf inek, koyun ve keçiden
geçilmiyordu. Asiye zevkle kızlarla geçirdikleri bir kurban
bayramını anlatıyordu.
—O zaman Nehir’in alnına kurbanın kanını sürecektik ama izin
vermemişti. Şimdi mümkünatı yok Nehir benden kurtulamazsın, dedi
Asiye ve kesilen kurbanlardan birinin kanını parmağına sürdü ve
alnına çaldı.
—Başka, isteyen var mı? dedi Asiye. Sonra Ekin ve Seden’in
alnına da kanı çaldı. Asım midesi bulanmış bir şekilde onları
izliyordu.
—Bu iğrenç! Yapmak zorunda mısın? dedi Asım. Murat gülerek
Asım’a yaklaştı ve onun alnına da kanı sürdü. Asım Murat’ı
başından def ettikten sonra düşünerek alnındaki kanı yok etti. Bu
Asiye’ye bir fikir verdi. Asiye Nehir’in etrafında koşup ona
parmağındaki kanı sürmeye çalışıyordu. Nehir ise ondan kaçıp
duruyordu.
—Asiye! Bak! Uzak dur! Ya istemiyorum! diye bağırarak
kaçıyordu Nehir.
—Tamam, tamam, vazgeçtim, dedi Asiye ve Nehir’i kovalamayı
bıraktı. Nehir’in alnına düşünerek kan çaldı. Nehir Asiye’den
kurtulduğu düşüncesiyle rahat rahat dolaşıyordu. Seden, Ekin ve
Asiye gülmeye başladılar.
Asım ofladı ve:
—Nehir, Asiye düşünerek alnına kanı sürdü, dedi. Asiye Asım’a
öfkeyle baktı. Nehir elmastan bir ayna oluşturdu ve alnına baktı.
Alnındaki kanı görünce Asiye’ye bağırmaya başladı. Nehir alnındaki
kanı yok ettikçe Asiye kanı oraya getiriyordu. Hayvanların kesim işi
210
bittikten sonra etler pişirildi ve yendi. Kızlar kısa süreliğine olsa da
koruyucuları araştırmayı bırakmışlardı.
* * *
Okulun son haftalarına gelmişlerdi. 2 hafta sonra 3. sınıfa
başlayacaklardı. Asım ve Murat ise son sınıfa geçeceklerdi.
Şimdiden geleceğe dair planlar yapıyorlardı. Asım’a göre bunun için
çok erkenken Murat’a göre geç bile kalınmıştı. Son hafta tatil
olacağından gruplara ayrılacaklardı. Seden’in ısrarları üzerine çeşitli
etkinliklere katılmaya karar verdiler. Aslında Seden ve Murat bütün
hepsine katılalım dese de Asım ve diğerleri daha sakin bir tatili
tercih ediyorlardı.
Ders işlenen son haftaya geldiklerinde Asım’ın koruyucuları
araştırması son hızda devam ediyordu. Kütüphanede okumadığı kitap
kalmamıştı. Murat onu böyle araştırırken gördüğünde Asım Murat
koruyucu meselesini bilmediği için “okulda kalmak için” ya da
“herhangi bir ödev için araştırma yapıyorum” diyordu. Kızlar ara sıra
onun yanına gelip bir şey bulup bulmadığını soruyorlardı. Asım’ın
koruyucusu olmak demek güzeldi, Asım’ın güvenini sarsabilecek
tipler değillerdi. Ama vârisin koruyucusu olmak demek büyük
sorumluluk istiyordu. Vârisi her an korumak demekti bu. Vâris
tehlikedeyse koruyucuları da tehlikede demekti. Üstelik denizdekiler
vârisi bulup biran önce öldürmek isterlerken bu görev çok zordu. Bu
yüzden kızlar biraz tedirgindi.
Asım önüne dizdiği birkaç kitapta daha koruyucuları arıyordu.
Kızlar onun yanına geldiler.
—Tamam, bu görevi tehlikeli olduğu için istemiyorsunuz, en
azından araştırmama yardım edin. Vârisi hep birlikte bulduk, bunda
da öyle yapalım. Bulursak hiç değilse sizin koruyucu olup
olmadığınız ortaya çıkar, dedi Asım. Kızlar ona acıyarak baktılar.
—Tamam, dedi Seden ve Asım’ın önündeki kitaplardan birini alıp
koruyucuları araştırmaya başladı. Nehir ve Ekin kitapların adlarına
bakıp olabilecek kitapları seçiyordu. Saatlerce süren araştırmaların
sonunda Ekin rafta duran ince ve yıpranmış kitabı aldı. Kitabın adı
“Koruyucular”dı. Ekin heyecanla onların yanına geldi. Kitabı
Asım’a uzattı. Asım kitabı heyecanla aldı ve yüksek sesle okumaya
başladı.
211
—“………Hayatta kalmak için koruyuculara ihtiyaç vardır.
Onlar geleceğe güvenle adım atmamızı sağlarlar………Hastalık
yapan patojen bakterilerden korunmak amacıyla koruyucular olarak
nitelendirdiğimiz meyve-sebzelerden oluşturulan karışım insanları
her şeyden koruyabilir”, dedi Asım. Asım okumayı bıraktı. Derin bir
nefes aldı.
—Bizi denizdekilerden koruyabilecek mi sanki? dedi ve kitabı
hızla kapattı.
—Keşke Aslan’a sormasaydık. Vârisle ilgili kitapları kaldırdığı
gibi bunları da kaldırdı, dedi Ekin. Yine de son kez denemek için
araştırmaya devam ettiler. Artık iyice saçmalamaya başlamışlardı.
Saat akşam 8 olmuştu. Kütüphanedeki görevli olan kişi onlara
uyarıda bulunmaya bile başlamıştı.
—Eğer daha fazla kalırsanız ceza alırsınız.
—Ceza mı? Cezamız kütüphanede kalmaksa olur, dedi Asım
ukala bir şekilde. Görevliye aldırmadan kitapları karıştırmaya devam
etti. Görevli ona öfkeyle baktı.
—Şey, çok streste, ne dediğini bilmiyor. Gördüğünüz gibi
sabahtan beri aralıksız çalışıyor. Kaç zamandır da araştırıyor,
bulamıyor, dedi Seden.
—Biz bile derslerimizi bırakıp yardıma koştuk, ama bulamadık,
dedi Ekin.
—Bu ödevi yarına vermek zorunda, dedi Nehir. Görevli Asım’a
baktı.
—Konu ne? dedi kendiyle savaşırcasına.
—Koruyucular, ama meyve sebze olanlar değil, insan olanlar.
Onların özellikleri ve görevleri, dedi Asım ilgiyle.
—Ödevi kim verdi?
—Burç hocası, bilirsin onu, acayip ödevler verir. Bunun
geleceğimde önemli bir yerinin olduğunu söyledi. Herkese böyle
ödevler verdi, onlar buldu, ben bulamadım, dedi Asım yarı sinirli
yarı sevecen bir halde. Görevli onları kütüphanenin en arka tarafına
getirdi. Burada okulun tarihçesi ile ilgili kitaplar vardı. Görevli
onlara oradaki en kalın olan “Kalede Okumak Ve Onu Korumak”
adlı kitabı verdi. Onun sağında bulunan “Denizdekilerle Savaş Ve
Okulun Koruyucuları” adlı kitabı da onlara verdi. Hemen yandaki
kitabın yerini değiştirirken çok küçük ve hiç okunmadığı belli olan
bir kitap yere düştü. Ekin kitabı eline aldı. Üzerinde büyük harflerle
212
“Koruyucular Ve Özellikleri” yazılıydı. Kitap çok yeniydi. Hiç
okunmadığı belliydi. Görevli ona baktı.
—Al bu da işine yarar, şimdi bunları ödünç al ve burayı boşalt!
Eğer istediğin bilgileri vermiyorsa hocandan biraz zaman iste, dedi
görevli ve neredeyse kovalayarak onları kütüphaneden attı. Asım
kitapların koruyucular hakkında çok fazla bilgi verebileceğini
düşünüyordu. Bu yüzden kitapları okumak için bir yer aradı. Kalenin
en tepesinde bulunan kulede eskiden sohbet odası olan odaya gittiler.
Kulede kimse yoktu. Ama bir sonraki hafta için çok fazla hazırlık
yapılması gerekiyordu. Bu yüzden kitapları biran önce okumaları
gerekiyordu. “Kalede Okumak Ve Onu Korumak” adlı kitapta bu
okulda okumanın zorluklarından bahsediyordu. Denizdekiler
anlatılıp onlara karşı okulun korunmasının gerektiğinden bunun için
yapılması gerekenlerden bahsediyordu. Çok kalın bir kitap olmasına
rağmen onlara göre pek de faydalı bir kitap değildi. Sonuçta örgütte
gördükleri şeylerin tam zıttını anlatıyordu. “Denizdekilerle Savaş Ve
Okulun Koruyucuları” adlı kitapta ise denizdekilerle savaş sırasında
olanları bu savaşın kahramanlarıyla birlikte not etmişlerdi. Bunda
bütün vârisler yer almıştı. Bunu vârisler kitabında gördükleri
kişilerden dolayı biliyorlardı. Vârislerin hepsinde şu olay göze
çarpıyordu; vârislerin hepsinin koruyucuları onları yarı yolda
bırakmıştı. Neredeyse koruyucuların hepsi denizdekileri seçmişti.
Hatta denizdekileri koruyuculardan biri kurmuştu. Asım bunu okur
okumaz kızlara dönüp:
—Umarım koruyucu değilsinizdir, yoksa sizde diğerleri gibi beni
bırakırsınız, dedi kırılmış bir halde.
—Biz koruyucu olsak kesinlikle denizdekilere katılmayız!
Denizdekileri seçenler tamamen karaktersizmiş! Unutma aralarında
görevlerini çok iyi yapanlar da var! dedi Ekin bağırarak. Asım
gülümsedi.
—Tamam, şaka yaptım. Hem daha koruyucu olduğunuz belli
değil, üstünüze almayın, dedi ve “Koruyucular Ve Özellikleri” adlı
kitabı açtı. Sesli okumaya başladı.
—“Bu kitap vârisin koruyucularından bahseden ayrıntılı bir
kitaptır. Vâris okulu bütün kötülüklerden koruyacak olan ve ileride
okulun müdürü olacak kişidir. Vârisin bu yüzden birçok düşmanı
vardır. Bu düşmanlardan korunması gerekir, çünkü okulu korumak
ve yönetmek zaten yeterince zor bir iştir. Bu yüzden vârisin
koruyucusu ya da koruyucuları bulunur………… Koruyucuların
213
vâris gibi tamamen belirlenmiş özellikleri yoktur. Hepsi farklı
karakterdedir. Vâris gibi belli özelliklere sahip olma zorunluluğu
yoktur. Bu yüzden koruyucuların kim olduğunu bulmak kolay
değildir. Koruyucuları bulmak vârisi kolaylaştıracağından dolayı
koruyucuların hiçbir özelliği ya da becerisi söylenmemiştir. Ama
yıllardır okulun müdürlüğünü yaptım, ben vârisken ki koruyucuyu, şu
anda vâris olan kişinin koruyucusunu tanıyorum. Ayrıca vârisler
kitabını ve bu konudaki kitapları okumuş biri olarak koruyucuların
belli başlı benzer özelliklerini çıkarabilirim……………… Son olarak
bütün bilgi birikimimin nereden olduğunu ve tespitlerimin ne kadar
yerinde olacağını belirttikten sonra koruyucuların belli başlı
özelliklerine geçebiliriz.
1. Koruyucular her zaman için vârisin arkadaş çevresinden
biri olur. Kesinlikle bir düşmanı ya da tanımadığı kişi
olmaz. Çünkü bir arkadaş arkadaşını korumak için her
şeyi yapabilir.
2. Koruyucular ile vâris arasında değişik bağlar vardır.
Herkesin tek bir arkadaşı olmaz. Bazı vârisler çok
sosyaldir ve birden fazla arkadaşı vardır. Ama bu
arkadaşlar içerisinde elbette daha çok sevdiği ya da
sırlarını daha çok anlattığı insanlar vardır. Koruyucularla
vâris arasındaki belirleyici özelliklerden biri budur.
3. Koruyucuların vârislerin özelliklerine benzer özellikleri de
vardır. Koruyucular da vâris gibi azimli ve hırslıdırlar.
Vâris kadar güçlüdürler. Çünkü vârisi koruyabilecek biri
vâris kadar güçlü olmalıdır. Bazı koruyucuların vâristen
bile güçlü olması onların denizdekileri seçmesine sebep
olmuştur.
4. Koruyucular vârisi koruyarak çok büyük işleri başarırlar.
Ama her zaman bir savaşta askerler değil yönetimdeki kişi
anılır. Bu yüzden koruyucular önemli bir şey yapmıyormuş
gibi görünürler. Bu da denizdekileri seçmelerine sebep
olan bir unsurdur.
5. Koruyucuların çoğunun denizdekilerden nefret ettiği
gözlemlenmiştir. Evet, çoğu denizdekileri seçiyor, bazıları
mecbur kaldığından yapıyor, bazılarıysa gerçekten
denizdekileri istiyor. Geçmişten günümüze kadar
koruyucuların hep yanlış anlaşılmalar yüzünden
koruyacakları vârislerden nefret ettikleri ortaya çıkmıştır.
214
6.
Son olarak koruyucuların hepsi olmamakla birlikte
çoğunluğu denizdekileri seçip okulu tedirgin etseler de
vârislerini korumak için ölen koruyucular da vardır.”
Asım okumayı bıraktı ve kızlara baktı.
—Ne biçim bakıyorsun sen ya! dedi Nehir.
—Yok, sadece sizin koruyucularla benzeyen özelliklerinizi
düşünüyorum da. 1. madde uyuyor, 2. de tuttu, vârisi ve
koruyucuları meselesi aramızda bir sır, 3. de tutuyor…
—Hayır, o tutmuyor. Vâris kadar güçlüdür diyor. Bu okulda
senin kadar güçlü olan biri varsa o da Murat’tır, dedi Seden.
—Evet, o düşünme konusunda çok iyi, ama kolyedeki renkleri
uymuyor. Ayrıca siz kendinizi çok mu güçsüz sanıyorsunuz?
Seden, sen görünmez olabiliyorsun, görünmez koruma duvarları
oluşturabiliyorsun, bunu o tablodan zarar gördüğümde bana yardım
ettiğinden biliyorum. Nehir, sen elması her şekliyle
kullanabiliyorsun. Arabistan’da Asaf’ı durdurmak için çevresine
elmastan duvar yapmıştın. Elmas kırılmaz ve kesilmesi zordur.
Ekin, sende rüzgârı kullanabiliyorsun. İngiltere’de yaptıkların
buraya kadar geldi. Sen istersen kocaman bir fırtına yaratabilirsin.
Hâlâ neden kendinizi küçümsüyorsunuz ki? Dediğim gibi 3. de
tutuyor. 4. madde, şunu bilin; ben her zaman kimin ne işler
yaptığına bakar ve ona göre davranırım. Asiye beni sadece bir
görevden kurtardı diye nasıl dolaştığımı biliyorsunuz. Hayatımı
gerçekten kurtarabilecek olan koruyucularıma daha vefalı
davranacağımdan emin olun. Eğer olurda size yanlış davranacak
olursam, sizin yaptıklarınızı unutursam Seden koruma duvarını
çevremden kaldır, Ekin beni bir fırtınayla uzaklara gönder, savur,
Nehir sende üzerime elmas gönder. Yani öyle şeyler yapın ki
hatamı anlayım, sizin denizdekilere katılmanızı engelleyim. 5.
madde de uyuyor, denizdekilerden nefret ediyorsunuz. Sizi onları
seçmeye mecbur bırakmayacağım. 6. madde, sizin beni en iyi
şekilde koruyacağınızdan eminim, umarım yanılmam. Evet, hâlâ
koruyucularım olmadığınızı düşünüyor musunuz? Çevremde sizden
başka krem, açık yeşil ve açık pembe renginde olan arkadaşlarım
yok, dedi Asım. Kızlar birbirine baktı.
—Tamam, yeterince delil bulduk, biz senin koruyucularınız, dedi
Nehir.
—Harika, 3. sınıfa koruyucu olduğumuzu öğrenip başlıyoruz,
dedi Ekin.
215
—6. maddedeki istisna olanlara uyacağımızdan emin olabilirsin,
dedi Seden ve Asım’ın çevresine görünmez bir koruma duvarı
oluşturdu. Onun peşinden Nehir Asım’ın çevresine elmastan bir
duvar oluşturdu. Ekin ise çevrede büyük bir fırtına oluşturdu. Asım
ağzı açık olanlara baktı.
—Bir dakika durun ya! Ne yapıyorsunuz? dedi Asım.
—Görevimizi yapıyoruz, dedi Nehir.
—Sanırım beni ortaya çıkarmaya çalışıyorsunuz. Şunları
kaldırın.
—Olmaz, seni korumalıyız, dedi Seden.
—Tamam, o zaman senin duvarın görünmez, o kalsın, diğerlerini
kaldırın, dedi Asım hafif kızararak. Seden kardeşlerine baktı. Ekin
ve Nehir istemeyerek fırtınayı ve elmas duvarı kaldırdılar.
—Şimdi çok iyi anladım, kesinlikle 6. maddenin istisnasına
uyacaksınız. Hadi, artık biraz dinlenelim, ne dersiniz? dedi Asım.
Kızlar “olur” anlamında kafalarını salladılar. Yatakhanelerine gidip
uyudular.
* * *
1 haftalık okul tatili başlamıştı. Okul yine bir eğlence
havasındaydı. Okul düzeni geçen seneki düzenlerden farklıydı.
Çeşitli etkinlikler ormanın içine alınmıştı. Konser bölümü şeker
dağın bulunduğu yere yakın olan bir dağa çıkmıştı. Kızlar çeşitli
etkinliklere katıldıkları için ormana gittiler. Bu sefer çeşitli
etkinlikler çok kalabalıktı. Kızların kuzenleri hep buradaydı. Seden
Asım’ın çevresinde görünmez bir koruma duvarı oluşturuyordu.
Asım daha önce bunun içinde kaldığından dolayı bu duvarı
görebiliyordu. Belki de vâris olduğundan bu duvarı görüyordu.
Asaf çeşitli etkinliklerin başına geçmişti. Başlarında hoca olacağını
bilmiyorlardı.
Asaf herkesin kendisine garip garip baktığını fark edince:
—Tamam, endişelenmeyin, başınızda ben durmayacağım. Sadece
biliyorsunuz burada olunca bu bölümdeki yatakhanelerde
kalacaksınız. Yatakhanelerin yerini size göstereceğim, dedi. Herkes
nerede kalacağını merak ediyordu. Çeşitli etkinlikler çadırında bir
yerde kalacaklarından eminlerdi. Asaf onları peşine taktı ve
ilerlemeye devam etti. Onları çadırdan uzaklaştırıyordu. Aslan’ın
çiftliğinin yanına geldiler. Oradaki bir ağaca yöneldi Asaf. Bu ağaç
216
örgüt toplantılarında yanında taş bulunan ve örgüttekilerin
listesinin bulunduğu, hemen altında ise vârisler kitabının olduğu
ağaçtı. Ama bir fark vardı. Ağacın yanındaki taş yoktu. Asım
kızlara baktı. Kızlarda ne olduğunu anlamamıştı.
Murat Asım’a yaklaştı ve:
—Asım, taş gitmiş, ne oldu biliyor musun? dedi fısıldayarak.
—Hayır, dedi Asım. Vârisler kitabını düşünüyordu. Asaf o
ağacın yanındaki kapağı açmıştı bile.
—Bunun altına mı oda yapmışlar? dedi Murat. Asım iyice
endişelenmişti. Şimdi arkada beşi kalmıştı. Asaf onları yanlarına
çağırdı. İçeri girdiler. Önceden girdiklerinde bulunan o yoldan
ilerlediler. Şimdi o kapının önüne gelmişlerdi. Asım kızlara baktı.
Her an kapının önüne geçecek gibi duruyordu. Seden Asım’ı
kolundan kavradı ve yapmamasını işaret etti. Eliyle de “beynini
kapa” diye işaret etti. Asım biraz durdu ve beynini kapattı. Asaf
anahtar olmadan içeri girdi. Şimdi vârisler kitabının olduğu
odadaydılar. Odada ne o ışıklar vardı, ne de vârisler kitabı ve kolye.
Bu odaya çeşitli koltuklar eklenmişti. Sağ tarafta ve sol tarafta
karşılıklı kapılar vardı.
Asaf:
—Sağ taraf kızların, sol taraf erkeklerin yatakhanesi. Artık
etkinliklere devam edebilirsiniz, burayı bulursunuz, değil mi? dedi.
Herkes kafasını “evet” anlamında salladı. Herkes çıkarken Asım
erkeklerin yatakhanesine girdi.
—Sizde onu kızların yatakhanesinde arayın, ne olur ne olmaz,
dedi. Ne kadar çok baksalar da kitabı ve kolyeyi bulamadılar. Asım
hemen Aslan’la görüşmeleri düşüncesindeydi ki kızlar da ona
katılıyordu. Alelacele Aslan’ın çiftliğine girdiler. Aslan odasında
oturmuş düşünüyordu. Aslan onlara baktı.
—Ne oldu? Eğlenemediniz mi yoksa? dedi samimi bir şekilde.
—Eğleniyorduk, ta ki yatakhanenin yerini görene kadar, dedi
Asım nankörce.
—Biliyorum, alana çok uzak ama 1 hafta idare edersiniz artık.
—Aslan sen bizle kafa mı buluyorsun? Vârisler kitabının olduğu
odayı yatakhaneye nasıl çevirirsin? Bu çok tehlikeli! Vârisi hiç
düşünmüyor musun? dedi Asım, biraz titriyordu.
—Sakin ol Asım, vârisi senden bile daha çok düşünüyorum.
—Aslan, sorun şu; buradaki mekânlara sonra da gelebiliyoruz,
mesela sohbet odalarına, ya da balo salonlarına. Yani buraya bir
217
daha gelebilirler. Vârisler kitabı ne olacak? dedi Seden. Aslan
gülümsedi.
—Onun için çok güvenli bir yer buldum, dedi ve çekmecesini
açtı. İçinden vârisler kitabını ve kolyeyi çıkardı.
—Çok
güvenli
anlayışına
bayıldığımı
söylemeden
edemeyeceğim, dedi Nehir. Aslan güldü.
—Yer burası değil, burası, dedi ve kolyeyi onlara uzattı. Asım
şimdi şaşkınlıkla bakıyordu. Rengi biraz sararmıştı.
—Ne demek istiyorsun Aslan? dedi Ekin çekinerek.
—Kolyeye bakın, dedi. Hepsi kolyeye baktığında çok şaşırdı.
Kolyede renklerin olduğu yerde resimler vardı. Siyah renginde
Asım’ın yukarıya yani Seden’e bakan bir hali vardı, krem renginde
Seden’in resmi vardı, o da Nehir’e bakıyordu. Soldaki kalpte
bulunan Nehir Ekin’e bakıyordu. Ekin ise gökyüzüne doğru
bakıyordu. Hiçbiri konuşmuyordu. Aslan kolyeyi aldı.
—Benimle gelin, dedi ve camın önüne geldi. Kale uzaktan
görünüyordu. Aslan resmi camın önünde havaya kaldırdı. Sanki
Ekin’de kaleye bakıyor gibi duruyordu.
—Sizin olduğunuzu biliyordum, ama söyleyemezdim. Siz şu
anda kaleyi korumak için birbirinize bakıyorsunuz, harekete geçin,
dedi ve kolyeyi onlara verdi. Kolye Asım’ın elinde sallanıyordu.
Aslan onlara baktı. Hepsi birbirine bakıyordu. Asım’ın elini sadece
kendi kısmını tutacak şekilde tutturdu. Asım şaşkınlıkla Aslan’a
baktı. Aslan Seden’i Asım’ın karşısına geçirdi ve o da kendi
kısmını tuttu. Aslan Nehir’i Asım’ın soluna Ekin’i de Asım’ın
sağına yerleştirdi. Onlarda kolyeyi tuttuklarında kolyeden beyaz bir
ışık çıktı. Kendi içinde dört renge yani onların taşlarının rengine
ayrılıp onların bedeninin içine girdi. Işıklar yok olduğunda kolye
dörde ayrılmıştı. Resimler şimdi sağa, sola bakmıyor karşılarına
bakıyordu. Aslan Asım’a baktı.
—Artık vâris ve koruyucularını biliyorum, dedi.
Ekin biraz etrafına baktı.
—Aslan, senin taşının rengi eskiden ne renkti? dedi. Aslan
gülümsedi. Cebinden taşını çıkardı.
—Eskiden siyahtı. Asım’ın okula geldiği gün kahverengi oldu.
Kahverengi daha sakin ortam arayanlar için ideal. Sorunlardan
kurtulmak isteyenlerin rengi, yani benim durumumdaki insanlar
için güzel bir şey. Gökhan’ınki lacivertti. Neyse Asım, vâris
olduğun için okulun müdürü olacaksın, ben okulunu bitirdiğin
218
zaman bunun daha uygun olacağı düşüncesindeyim, çünkü
eğitimini tamamlamış olacaksın, bende öyle olmuştu, daha iyi olur,
dedi.
—Olmaz, sen varken ben müdür olmam. Sen daha tecrübelisin,
savaşta müdürümüz sen ol, hem vâris olduğumu bu şekilde
denizdekiler fark etmez, dedi Asım. Aslan düşündü.
—Haklısın, vâris olduğunu bilmemeliler. Savaş bittiğinde sana
müdürlüğü vermem daha mantıklı olur. Merak etme müdür sen
olacaksın. Ama sen müdür olana kadar vârisler kitabı bende
kalacak, benim not etmem gereken şeyler olabilir, dedi Aslan.
Asım kafasını salladı.
—O kolyeleri takın, ama kimse bu kolyeleri görmesin, dedi.
Onlar kolyeleri taktıktan sonra ormana çıkıp çeşitli etkinlikler
alanına gittiler. Murat onlara şöyle bir baktı.
—Hayrola, ne iş? Ne gizli gizli buluşuyorsunuz siz? dedi. Asım
gülümsedi.
—Bir şey yok, aşağıdaki odadan çıkamadık. Yatak odalarına
bakmıştık. Sonra çıkalım dedik, kapağı açamadık. Sonra Aslan bizi
çıkardı, oradan çıkmanın püf noktalarını anlattı, dedi Asım, hafifçe
gülümseyip Seden’e baktı ve göz kırptı.
—Anladım, dedi Murat gülümseyerek. Çeşitli etkinlikler
çadırına girerken Murat Asım’la arkada kaldı.
—Seden’le bir ilişkiniz mi var? Yoksa ben mi yanlış anladım?
dedi Murat sırıtarak.
—Hamide’yle seninki kadar değil. Ama inşallah o da olacak,
dedi Asım pancar gibi kızararak.
Çeşitli etkinlikler çadırına girdiklerinde herkes bir oyunun başına
geçmiş oynuyordu. Bunlardan futbol ilgilerini çekti. Hep birlikte
futbol bölümüne gittiler. Kızların kuzenleri, Hamide ve Ömür de
buradaydı.
Doğan:
—Demek sizde burada futbol oynayacaksınız, sizi yeneceğiz, bir
çalım atacağım, bir çalım dahaaa ve gooooll, dedi. Kızlar gözlerini
devirdi.
—O hiç kolay değil işte, dedi Hamide. Önceden burada
olduğundan bu oyunları biliyordu.
—Siz kızlar bir olun biz erkekler, sizi kesin yeneriz, ne dersin?
dedi Savaş.
—Olur, dedi kızlar.
219
—Olmaz, dedi Asım.
—Neden, bizden mi korktun yoksa? dedi Kardelen.
—Evet, dedi Asım.
—Bende Asım gibi olmaz diyorum, dedi Murat.
—Bu kadar ödlek olduğunuzu bilmiyordum, dedi Hamide alaylı
alaylı.
—Sen bu oyunda istediğin kadar faul yapabildiğini söylemiştin
diye hatırlıyorum, dedi Murat.
—Siz güçlerinizi kullanırsınız, zarar görmek istemem, dedi Asım
kızlara bakarak. Seden ona göz kırptı ve görünmez koruma
duvarını kalınlaştırdı.
—Bir de erkekler cesurdur derler, hepiniz ödleksiniz, dedi Ekin
Asım’a bakıp gülümseyerek.
—Bu kadarı fazla! Tamam ulan, biz dördümüz sizi yenicez,
Asım kaçış yok, dedi Murat ve futbol için daha uygun bir kıyafet
düşündü ve üzerine geldi.
—Bari sayı eşit olsa, ben onların yanına gideyim mi? dedi Seden
ürkekçe.
—Bende hayatını kurtardığım kişinin yanında oynamak
istiyorum, dedi Asiye.
—Aman, ne haliniz varsa görün, zaten sen Arabistan’da da erkek
kıyafeti giymiştin Seden, dedi Hamide ve onları karşı takıma
aldılar. Top sabundandı. Kızların kalecisi Nehir’di, erkeklerinki ise
Murat’tı.
—Hadi bakalım, o sabunları tutup eritmezsem ne olayım! dedi
Murat ve sağa sola zıpladı. Seden Asım’ın hemen yanında
dolanıyordu. Asiye ise takımın en faullü oyuncusuydu. Karşısına
her çıkana omuz atıyor, sağdan soldan geçiriyordu. Şimdi
Asiye’nin karşısında bir tek Nehir kalmıştı. Hızlıca yaklaştı. Nehir
gülümsedi. Asiye ona hızla geliyordu. Asiye ona çok yaklaştı.
Sonra sabunu attı. Nehir zıpladı ve sabunu tuttu. Sabun Nehir’in
avuçlarından akıp gitti. İki takımda bir şey yapamadı. Çünkü
kaleciler gerçekten çok güçlüydü. Sabunları içeri geçirmiyorlardı.
Bu maçın sonrasında Doğan rallileri gördü ve hızla o tarafa ilerledi.
Ama ilginç bir yanı vardı. Arabalar yerde değildi. Çadırın
tavanında süzülüyorlardı.
—Yarışmak ister misiniz? dedi Doğan.
—Evet, ama yeterince araç yok, dedi Seden. Doğan hızla uçan
arabaların yanına doğru gitti. Birden havaya fırladı ve arabaya bindi.
220
—Bende istiyorum, dedi Savaş ve hızlıca o da koştu ve havaya
fırladı. Savaş’ın sevinç çığlıkları herkesi heyecanlandırdı. Herkes
koştu ve havalandı. Murat uçuyormuş gibi yapıyordu. Arabanın içine
hep birlikte binmeye çalıştıkları için arabaya sığmıyorlardı, üstelik
araba genişliyordu. Asım düşünerek son model ferrariyi eski küskü
bir dolmuşa çevirdi. Doğan arabanın içinden inliyordu. Murat
arabayı yepyeni bir dolmuşa çevirdi ve hızlıca araca binip Doğan’ın
yanına oturdu.
—Herkes binince son sürat git, tamam mı? dedi Murat bağırarak.
Herkes binmişti ama dolmuşta öndeki iki koltuk dışında koltuk
yoktu. Herkes ayaktaydı. Doğan öyle bir gaza bastı ki herkes
savruldu. Asım dimdik duruyordu. Seden’i kolundan tutup kaldırdı.
Diğerleri ayağa kalktı, ama Doğan öyle hızlıydı ki yine düşüyorlardı.
Genelde arkadaki gruptan koro halinde:
—DOĞAN! sesi yükseliyordu. Finale yaklaştıklarında Murat
Doğan’ı gaza getirmeye başlamıştı. Bunu fark edince grup olarak:
—MURAT! diye inlemeye başladılar. Asım ve Savaş kahkahalarla
bu duruma gülüyorlardı. Araç final çizgisini geçtikten sonra paldır
küldür yere düştü. Bu sefer Murat ve Doğan da çığlık atıyordu, ama
eğlencesine. Aşağıya indiklerinde şeker dağdan bir parça kazandılar.
—Bunun için mi o kadar savrulduk yani? dedi Kardelen. Bazıları
söylenirken bazıları da çok eğleniyordu. Doğan kendi şekerini
alevlendirip ağzına atıyordu. Murat ona şaşkınlıkla baktı.
—Bunu nasıl yiyorsun ağzın yanmıyor mu? dedi heyecanla.
—Yoo, dedi Doğan ve onun şekerini de alevlendirdi. Murat şekeri
korka korka ağzına attı. Sonra sevinçle bağırdı.
—Harika, ağzında bütün parçalarının eridiğini hissediyorsun. Bak
Doğan, ben okulu bitirince bir dükkân açmayı düşünüyorum, içinde
şekerli bir kısım da olacak, bana ortak olur musun? dedi. Doğan
güldü.
—Olur, dedi. Asım sinirle Murat’a baktı.
—Bizde arkadaşımız var sanıyorduk! Bir ortaklık teklifinde bile
bulunmadın, dedi Asım sitemle.
—Dostum, sen kaç aydır kütüphanede ve hocaların yanında fellik
fellik okulda hoca olarak kalmanın yollarını aramıyor muydun?
Bende sana böyle bir şey teklif edip hayallerinden vazgeçmeni
isteyemezdim, bu yüzden teklif etmedim, dedi Murat. Asım güldü.
—Önemli değil, şaka yaptım, dedi Asım. Gün boyu oradan oraya
koşturmuşlardı. Bu yüzden çok yorulmuşlardı. Akşama doğru
221
yatakhanelerine gittiler. Asım boynundaki kolyeye şöyle bir baktı.
Bugün neredeyse vâris olduğunu unutmuştu. Çok eğlenmişti, ama
kendisini çok zor günlerin beklediğini biliyordu. Yorulmuştu ve
uyuması gerekiyordu.
Ertesi gün uyanıp yemekhaneye gittiler. Herkes heyecanla birbirine
bir şeyler anlatıyordu. Kahvaltıya başladılar. Ekin yemekleri
beğenmeyip değiştiriyordu.
Hamide neşeyle yanlarına oturdu ve:
—Arkadaşlar, ben geçen yıl çeşitli etkinliklerdeydim. Orada bir
tiyatro bölümü var, oraya gitmiştim harika bir yer. Herkese bir kâğıt
veriyorlar. Oradaki rolleri oynuyorsunuz. Harika değil mi? Bugün
oraya gidelim mi? dedi. Murat hemen kabul etti. Asım kızlara baktı.
Onlarında bu konuda istekli olduğunu görünce o da kabul etti. Hep
birlikte yemekten sonra çeşitli etkinlikler çadırına gittiler. Orada
Hamide’yi izleyip tiyatro bölümüne gittiler. Orada herkese kâğıt
veriyorlardı. Ama bu üç kişiye bir kâğıt şeklindeydi. Hamide şöyle
bir kişileri saydı.
—Yaaa, 12 kişiyiz, dedi Hamide.
—O zaman biz üçerli gruplara ayrılalım, dedi Murat. Görevli kişi bu kişi hocalardan biriydi- gruba şöyle bir baktı. Asım, Murat ve
Doğan’a bir kâğıt verdi. Kâğıtta “bir nur ve altın bir yay bulun”
yazılıydı. Üçü de birbirine garip garip bakınıp çadırın içine girdiler.
Sonra görevli Seden, Ekin ve Nehir’e bir kâğıt verdi. Kâğıtta “suyun
içinde bir ağaç ve üç tane ok bulun” yazılıydı. Onlarda içeri girdiler.
Görevli Savaş’a “Oğuz kağan” yazan bir kâğıt verdi. Savaş da
çadıra girdi. Görevli Asiye’ye bir kâğıt verdi. Onun içinde “nur ol”
yazılıydı. Asiye bir kâğıda bir görevliye baktı.
—Benim nurlarla bir işim olmaz, dedi. Görevli güldü ve onu içeri
soktu. Sonra Filiz’e bir kâğıt verdi. Kâğıtta “ağacın kovuğuna gir”
yazılıydı.
Filiz güldü ve:
—Ağaç nerede? diye sordu. Görevli onu içeri soktu. Görevli;
Ömür, Hamide ve Kardelen’e bir kâğıt verdi. İçinde “yay ve okları
verin” yazıyordu. Onlarda birbirine bakıp içeri girdiler. Oğuz
Kağan’ın efsanesini kendi yorumlarıyla oynadılar. Gayet eğlenceli
bir oyun çıktı. Akşama kadar okları ve yayı bulup görevli hocaya
verdiler. Akşamleyin yemekhaneye gidip yemek yediler. Sonra da
yatıp uyudular.
222
Çeşitli etkinliklerde günler çok eğlenceli geçiyordu. Bir gün müzik
bölümüne gidip şarkı söylüyorlar, konser bölümünde konser
veriyorlardı. Ama konserler çok kötü oluyordu. Çünkü aralarında
sesi güzel olan çok az kişi vardı ki Kardelen de bunlardandı. Çeşitli
etkinlikler alanında eğleniyorlardı, ama oradan çıkınca vâris ve
koruyucularını bir endişe alıyordu. Görevlerinin ne kadar zor
olduğunun bilincindeydiler ve bu görev için yeterli olmadıklarını
biliyorlardı. Yine de eğlenmeye devam ediyorlardı. Bu 1 haftalık
tatil diliminde kimsenin ders çalışması istenmiyordu. Bu yüzden
kütüphane kapalı oluyordu. Ama yine de çalışmak isteyenler kendi
kitaplarından çalışabiliyorlardı.
1 hafta çok yorucu ama eğlenceli bir şekilde geçti. Ocak’ın 1’inde
yani yarın 3. sınıfa geçeceklerdi. Denizdekileri biran önce yok
etmelilerdi. Asım son senesine gelmişti.
223
224
ONBEŞİNCİ BÖLÜM
3. SINIF
Ocak ayının 1’i gelmişti ve dersler yeniden başlamıştı. Yine
hocalar öğrencilere kâğıtlar dağıtıyorlardı. Bu sefer iki kâğıt
dağıtılıyordu. Bunlar; okulun ders programları ve dersler için gerekli
malzemelerin olduğu listeydi. Bu listede çok garip şeyler yoktu.
Asiye bu iki kâğıdı aldıktan sonra örgütün ders programını çıkardı.
Uzun süre inceledikten sonra kızlara şöyle bir baktı.
—Dersler örgütünkiyle çakışıyor, dedi Asiye. Kızlarda kendi
programlarına baktılar. Onlarda da aynı problem vardı.
Yemekhanenin kapısından çıkarken Asım’la karşılaştılar. Asım
gülümsedi.
—Bende sizi arıyordum. Aslan’ın yanından geliyorum. Örgüt
dersleriyle okul dersleri çakışıyor. Bu yüzden yeni program
yapılacakmış, haberiniz olsun, dedi Asım.
—Bizde bu sorun için onun yanına gidecektik, madem halloldu,
gitmeye gerek yok, dedi Seden. Asiye Asım’a baktı.
—Senin bu yıl son senen, okul bitince ne yapmayı düşünüyorsun?
Dünyaya geri mi döneceksin? dedi Asiye. Asım yutkundu.
—Aslında ne yapacağımı bilmiyorum, ama burada kalırım
herhalde. Çünkü denizdekilerin yok oluşunu izlemeden buradan
gitmek istemiyorum. Belki okulda hoca olurum…
—Ama kadro tamamen dolu, nasıl hoca olacaksın ki? dedi Asiye.
—İçimi açtın. Olmazsa artık burada bir dükkân açarım, dediğim
gibi bilmiyorum. Bir de Geleceği Planlama dersimiz var. Bu derste
gelecekle ilgili ne düşündüğümüzü ve ona göre meslek seçimimiz
belirlenecekmiş. Of, bu sene çok yorucu olacak, hadi görüşürüz, dedi
Asım ve onların yanından uzaklaştı. Nehir gülümsedi.
—Hadi arkadaşlar, haftanın ilk dersine gidelim. Aslan’ın Çiftlik
dersi. Yine U. H. G.’lilerle olan bir ders. Hayvanların biçimine
dönüşebilmeyi, onlar gibi düşünebilmeyi öğretecek ki biz zaten
bunları biliyoruz. Aslan 2 yıl önce şöyle demişti bize “Umarım
225
derslerinizde başarılı olursunuz ve aynı ekiple 2 yıl sonra karşılaşırız.
O güne kadar hoşça kalın” Şimdi derslerimizde başarılı olup 2 yıl
sonra onun dersine gireceğiz, dedi Nehir.
—O zaman Aslan öyle deyince biraz korkmuştum. Dedim dersler
kesin zor, hele sınavlar, ama hiç öyle bir şey olmadı. Çünkü
derslerdeki katılım ve başarıya göre ders notları belli oluyor. Sınav
hiç yok. Böyle olacağını bilseydim hiç telaşlanmazdım, dedi Ekin.
Konuşarak Aslan’ın çiftliğinin yanına gittiler. Aslan onları kapıda
bekliyordu.
—Evet, ilk önce sizin geleceğinizden emindim, şimdi siz bu derste
göstereceklerimin çoğunu biliyorsunuz ve hemen yapabiliyorsunuz.
Bunları örgütte gördünüz. Ama normal bir öğrenci gibi bilmemeniz
gerekir, dedi Aslan.
—Anladım. Herhangi biri yapana dek başaramamış numarası
yapacağız, dedi Asiye kırılmış bir şekilde.
—Hayır, 3. haftadaki dersimizde yapabilirsiniz, genelde öğrenciler
o zamana anca yapabiliyor, dedi Aslan. Şimdi Öykü ve Serkan
gelmişti. Aslan onlara da aynı uyarıda bulundu. Sonra Hamide
kardeşiyle birlikte geldi. Kızlar Ömür’ü oyalarken Aslan Hamide’yi
de uyardı. Ders saati yaklaştıkça öğrenciler birer birer geldiler.
Herkes tamamlandıktan sonra çiftliğe girdiler. Aslan kendi dersi için
gerekli kitapları yeniden söyledi. Dersin konusundan ve bu dersi
aldıktan sonra yapabileceklerinden bahsetti. İlk etap olarak bir
canlıya dönüşmenin kurallarından bahsetti. Bu kuralların en önemlisi
o canlı gibi düşünmekti ki örgüt üyeleri bunu zaten biliyordu. Aslan
bunun aşamalarının resimlerini gösterdi. Aslan dersleri örgüt
derslerinden daha detaylı anlatıyordu.
Dersin sonuna doğru Aslan:
—Evet, şimdi kuralları yüzeysel olarak öğrendiniz, bu kuralları
daha rahat uygulayabilmeniz için size güvercinleriniz yardım edecek.
Nasıl mı? Evet, iyi dinleyin, güvercinleriniz konuşabiliyor, dedi.
Herkesten şaşırdığını belli eden bir ses yükseldi. Asiye kızlara baktı
ve o da şaşırmış gibi davrandı. Bunu gören örgüt üyeleri
gülüyorlardı.
—İki yıldır
bu okuldasınız, gerçekten güvercinlerin
konuşabildiğini fark eden kimse olmadı mı? dedi Aslan. Asiye ona
yalvarırcasına baktı. Aslan tamam anlamında kafasını salladı.
Asiye el kaldırdı ve:
226
—Ben okula geldiğim günden beri güvercinimle konuşabiliyorum
desem yalan olmaz. Yani ben çok ceza aldım ve bunları okurken
sıkılıyordum. Keşke güvercinim bunu okuyabilseydi dedim sonra da
güvercinim konuştu. O günden beri onunla konuşuyoruz, dedi Asiye.
Asiye bunu anlatırken herkes gülüyordu. Savaş elini havaya
kaldırdı.
—Ben geçen sene fark ettim. Yani kalemlerimiz kendiliğinden
yazabiliyor, kitaplarımız bize içindekileri okuyabiliyor, sonra
yaptığımız resimlerin içine girebiliyoruz, beden eğitimi dersinde
eşyaları kontrol edebiliyoruz, düşünerek istediğimiz bir şeyi başka
bir şeye çevirebiliyoruz. Düşündüm, neden hayvanlarla
konuşamayalım ki? Sonuçta onlarında bir dili var. Zaten kuşları hep
sevmişimdir. Güvercinimle konuşurken bana cevap verdi. Sonra da
onunla hep konuştum, dedi Savaş ve sustu. Aslan gerçekten
etkilenmişe benziyordu.
—Aferin sana. İşte bu okulun gerçek bir öğrencisi! Umarım ileride
bu güvercinle konuşman sana faydalı olur, dedi Aslan ve dersini
bitirdi. Bundan sonra ders yoktu. Bu yüzden çarşıya indiler.
Nehir:
—Gerçekten konuşabiliyordun öyle mi? dedi Savaş’a. Savaş
kafasını salladı.
—Bize bundan hiç bahsetmedin, dedi Ekin neşeyle.
—Bahsetmedim, ama sizde bize örgütten bahsetmediniz.
Gördüğünüz gibi, her şey karşılıklı, dedi Savaş. Seden kafasını tuttu.
—Amanın kafama koca bir taş geldi, dedi Savaş’a bakarak.
—Güzel, demek ki isabet ettirmişim, dedi Savaş. Hep birlikte bir
dükkâna girdiler. Oradan kitaplarını aldılar. Kucakları kitaplarla
doldu. Kitapları bırakmak için okula geri döndüler. Aldıkları
kitapları tek tek inceliyorlardı. Aslan’ın önerdiği kitap çok güzeldi.
Aslında çoğu kitapları güzeldi. Dersler daha yoğunlaşmamıştı. Bu
yüzden çok zorlanmıyorlardı.
1 hafta geçti. Kızlar uyanmış, yemekhaneye gitmişlerdi. Asım,
Murat ve Asiye’yle kahvaltılarını yapıyorlardı. Doğan ve Savaş da
onlara katıldı. Dersler, okul, insanlar, beceriler…v.s.den
bahsederlerken yemekhaneye birden güvercinler doldu.
Asım:
—Olamaz, dedi. Çünkü 6 tane güvercin kendi masalarına doğru
geliyordu. İsteksizce güvercinlerinin getirdikleri kâğıtları aldılar.
227
Doğan ve Savaş dikkatle onları izliyorlardı. Savaş Asiye’nin
güvercinine baktı.
—Bu güvercine ne yaptın? dedi hiddetle.
Asiye umursamaz bir edayla:
—Kör müsün? Onu boyadım. Böyle daha orijinal oldu, dedi ve
kâğıdı incelemeye devam etti.
—Neden çok ceza aldığın belli! Bence bu yaptığın için bile ceza
almalısın. Ona eziyet ediyorsun! dedi Savaş.
—Daha yeni seninde dediğin gibi sence, okul bana ceza vermeyi
düşünmedi bile. Bu yüzden işin olmayan şeylere karışmamanı
öneririm, dedi Asiye.
Gelen kâğıtlar örgüt ders programlarıydı. Murat ve Asiye hariç
diğerleri örgüt ders programını kaldırdı.
—Onlar ne? Neden hepinize birden geldi? dedi Doğan.
—Hiiiç, dedi Asım.
—Sana değil, kuzenlerime soruyorum, evet, cevabınız ne? dedi
Doğan. Şimdi daha sinirliydi. Kızlar hiçbir şey söylemedi. Murat
hâlâ programı inceliyordu.
—Bu sefer daha yoğun bir sene olacak, dedi iç geçirerek. Asım
onu kolundan dürtünce Murat çevresine baktı ve sırıtmakla yetindi.
—Dur ben söyleyeyim, örgüt, değil mi? Neden hâlâ bizden
saklıyorsunuz anlamıyorum! dedi Doğan.
—Önceden dediğim gibi, reşit olman gerekir, dedi Ekin.
—Yıl olarak 18 oldum!
—Önemli olan yıl olarak değil, ruh olarak 18 yaşında olman, dedi
Asiye. Doğan ona sinirle baktı.
—Ne yani? İlle doğum günümü mü beklemek zorundayım? Bunu
mu söylüyorsun?
—Eh, yani, dedi Asiye ilgisizce.
—Hadi abi, sen bu sene 18 oluyorsun, ben son senemizde 18
olacağım, bunu durdurmanın bir yolu olmalı! dedi Savaş.
—Aslan Bey’le konuşacağım! dedi Doğan ve hızlıca uzaklaştı.
—Boşuna uğraşma! diye bağırdı Asım.
Seden’in ona garip bir şekilde baktığını görünce:
—Kurallara aşırı bağlıdır, hiçbir şekilde söylemez. Bize aramaya
çalıştığımız pek çok bilgiyi söylemediği gibi, diye ekledi. Savaş da
hızlıca yanlarından uzaklaştı.
228
—Höh Asım ya, aradığınız şey hatırlatırım vâristi ve vâris
denizdekilerle örgütün savaşında kazananın yönünü belirleyecek
kişi, yuh sana, dedi Murat ve yemeğini yemeye devam etti.
Doğan bahçeyi hızlı bir şekilde geçti.
Ormana vardığında Savaş arkasından seslendi:
—Ya abi, biraz beni beklesene! dedi. Doğan iki saniye onu bekledi
sonra yine hızlıca yürümeye devam etti. Savaş ona yetişince
söylenmeye başladı.
—Yaşımız tutmazmış, onlar reşitte ne oluyor? Hadi Savaş biraz
hızlı ol!
Aslan’ın çiftliğinin önüne geldiler. Asaf hızlıca çiftlikten çıktı.
—A, merhaba, kusura bakmayın, yeni öğrenciler gelmiş, hadi
görüşürüz, dedi ve koşmaya başladı.
—Hey! Aslan içeride mi?
—Ha, evet! dedi Asaf ve koşmaya devam etti. Doğan ve Savaş
içeri girdiler. Aslan’ın odasına geldiler.
Aslan:
—Gelin arkadaşlar, bir sorununuz yoktur umarım, dedi gayet
neşeli bir şekilde. Doğan derin bir nefes aldı.
—Aslan Bey, kuzenlerimizi biliyorsunuzdur eminim.
—Evet, Seden, Ekin ve Nehir, değil mi?
—Evet, onlar. Onlarda uzun zamandır yaklaşık 1 yıldır bir
değişiklik var. Onlar çok farklılaştı. Uzun süreli gözlemlerimiz
sonucu onların denizdekileri yok etmek için kurulan örgütün üyeleri
olduklarını öğrendik, dedi Doğan. Aslan yutkundu.
—Güzel, peki ben size nasıl yardımcı olabilirim?
—Biz örgüte katılmak istiyoruz, bizde denizdekileri yok etmek
istiyoruz, dedi Savaş.
—Kuzenlerimize bunu söyledik. 18 yaşında olmadığımızdan hiçbir
şekilde örgüte girmemize yardımcı olmayacaklarını söylediler. Ben
bu sene 18 yaşına giriyorum. Yıl olarak girdim ama ille de günü
gününe olması şart mı? dedi Doğan. Aslan biraz düşündü.
—Arkadaşlar, ben ikinizi de gayet iyi anlıyorum. Kuzenleriniz
doğru söylüyor. Ama örgüte girmek için sadece yaşınızın 18 olması
yeterli değil. Başka şartlarımız da var. Doğan 18’ine girdiğin vakit
seni düşüneceğiz, seni de öyle Savaş. Sen kaç yaşındaydın?
—15, son senemde 18 oluyorum, dedi Savaş kırılmış bir halde.
—Dediğim gibi 18 olduğunda…
229
—Ama bende denizdekileri yok etmek istiyorum!
—Savaş, sen daha gençsin…
—Daha iyi işte, daha hızlıyım…
—Savaş, istediğin kadar uğraş, ben seni 18 olmadan örgüte almam,
bunu bil, daha fazla da uğraşma! 18 olduğunda örgüte girebilecek
yaşa ulaşmış olursun, ancak o zaman, dedi Aslan. Savaş öfkeyle
onlara baktı.
—Hadi, sizin birazdan dersinizin olması lazım, geç kalmayın, dedi
Aslan. Doğan ve Savaş kapıya yönelmişlerdi.
—Doğan, sen biraz bekle, örgütün istediği kapasiteye sahip olup
olmadığını test etmek istiyorum. Eğer uygun değilsen boşuna
ümitlenmeni istemem, dedi Aslan. Savaş kapıdan çıktı.
Aslan onun gidişini izledikten sonra:
—Evet, yıl olarak 18’sin. Birkaç gün ya da ayın insana kattığı
birçok şey vardır. Epeydir örgüte girmek için örgütün ne olduğunu
öğrenmek için uğraşıyorsun. Bence yıl olarak 18 olman örgüte
girebilmen için yeterli. Ama seni örgüt sınavlarından geçirmem
gerekir, dedi ve ona örgüte alınırken sorulan sorulardan sordu.
Doğan düşüncelerini söyledikten sonra Aslan onun örgüte alınmak
için yeterli kapasiteye sahip olduğunu söyledi ve:
—Şu anda kimse bilmese iyi olur, kardeşin Savaş’a bile söyleme,
dedi Aslan ve onu dersine gönderdi.
Bugün Hayal Tıkanıklığı dersi vardı. Kızlar kendi aralarında
konuşarak derse gidiyorlardı. Asiye dersin adını tekrar okudu.
—Hayal Tıkanıklığı, ne biçim bir ad bu? Lavabo tıkanıklığı der
gibi. Komik, sizce ne anlatır? dedi Asiye.
—Bence hayal tıkanıklığını neyin geçireceğinden bahsetmeli, dedi
Nehir.
—Ay, bir de ciddi ciddi cevap veriyor, dedi Asiye ve güldü. Derse
girdiler. Bu seferki hocaları bir erkekti. Genç biriydi. Herkesi
yuvarlak oluşturacak bir biçimde dizdikten sonra konuşmaya başladı.
—Evet arkadaşlar, bu sene Hayal Tıkanıklığı dersinize ben
giriyorum. Geçen hafta ders işleyemediğim için çok üzgünüm, sizi
hayal tıkanıklığından kurtaracak bilgi veremedim size. Evet, önce
hayal tıkanıklığının ne olduğundan bahsedelim. İnsanlar bazen ki
çoğumuzun başına gelen bir şeydir bu, hayal kuramaz. Sanki
beyninde bulunan tüm hayallerini kullanmışçasına hayal kuramaz.
Tabi kimi zaman aynı hayalleri farklı bir şekilde senaryolamaktan
230
yeni bir şey aklına gelmeyebilir. Ya da kişinin başına gelen bir olay
hayal yeteneğini size göre yok eder. Ama aslında sadece beyninde
bir tür tıkanıklık olmuştur. Hayal tıkanıklığının ne demek olduğunu
anladınız mı?
—Elbette, siz devam edin hocam, dedi Gürbüz ilgiyle.
—Tamam, peki sizce hayal tıkanıklıkları neden oluşur? Bir fikri
olan var mı? dedi hoca.
Asiye elini kaldırdı ve:
—Evet, bence beyni aşırı doldurmaktan olabilir. Bir lavaboyu
düşünelim, lavabonun deliklerinin büyüklüğü ortada, o büyüklükten
fazlasını lavaboya boşaltırsan lavabo tıkanır, bu açıdan hayal
tıkanıklığı olur, dedi.
—Haklısın, beyni fazla doldurmaktan olur, ama beyni bir
lavaboya benzetmen hiç iyi değil, çünkü beyinde lavabodaki gibi
delikler yoktur. Başka fikri olan var mı?
—Monotonluk, dedi Ekin.
—Evet, peki neden monotonluk?
—Aynı şeyleri görüp yaşayınca bazen insanın ufku daralır, o
zaman hayal tıkanıklığı olur, otelde çalışırken başıma gelmişti, yani
test edilmiş bir şey.
—Başka?
—İnsanın ilham kaynağı ya da hayal kurduğu şey yok olunca
olabilir, dedi Hamide.
—Güzel, başka?
—Hocam, bu dersi sizin anlatmanız gerekmez mi? Neden sürekli
bize soruyorsunuz? dedi Asiye. Hoca Asiye’ye baktı.
—Evet, dersi ben anlatıyorum, ama sizin bu konuda ne kadar
bilginiz olduğunu ölçmeye çalışıyorum, sonuçta bildiğiniz bir şeyi
size anlatmak sizi sıkabilir diye düşünüyorum. Pekâlâ, hayal
tıkanıklığına neden olan olaylar ya da gelişmeler şunlardır, dedi ve
tahtada bir yığın yazı oluştu. Dersi işlerken adam Asiye’ye arada bir
bakıyordu.
Dersin çıkışında Nehir güldü.
—Yandın sen kızım! Adamın ders boyu sana nasıl baktığını
gördün mü? dedi.
—Hıh! Güya bize bildiklerimizi anlatmanın bizi sıktığını
düşünüyormuş, Bay Lavabo Açacağı konuyu bilmiyordu da ondan
soruyordu, dedi Asiye.
—Sana takacak, bu belli, bu ders sana zulüm olacak, dedi Ekin.
231
—Bana taksa ne olacak ki? Sınav yok, ayrıca ben yeterince şey
biliyorum, derse de katılıyorum, hiçbir şey yapamaz, dedi Asiye.
Asiye Lavabo Açacağı olarak nitelendirdiği hocaları hakkında atıp
tutuyordu ki onun konuşmasını Doğan kesti. Savaş’ı yanında
çekiştirerek koşa koşa yanlarına geliyordu. Hızla yanlarına
geldiklerinde Savaş üstünü düzeltti.
—Hayrola? Örgüte mi alındın yoksa? dedi Nehir.
—Hayır! Daha da güzeli, benim bölümüm değişti. Artık bende
sizin sınıfınızdayım, yani bende artık bir U.maz H. G. öğrencisiyim.
Bu harika değil mi? dedi Doğan heyecanla. Savaş biraz bıkkın bir
şekilde:
—Ne olmuş yani? Bu benim beklediğim bir şeydi, dedi.
—Tebrik ederim, çok sevindim, dedi Ekin.
—Hadi bakalım sırada diğer bölüm var, Yükseğin üstünde yüksek
U.maz H. G. hadi bakalım, dedi Nehir. Doğan güldü.
—Gerçekten çok önemli bir şeyi başardın, üstelik bunu çok hızlı
yaptın, ama şunu bil; bir U.maz H. G. öğrencisinin belli özellikleri
vardır. Bunlar her şeyi umursar ya da umursamaz oluşu değildir.
Okulun en çok ceza alan öğrencileri U.maz H. G. bölümünden çıkar.
Şu anda burada olan herkes ceza aldı, bunu bil. Şimdi, en çok ceza
alabilecek kapasiteye ve yaramazlığa sahip bir U.maz H. G.
öğrencisi olmaya var mısın? dedi Asiye ve Doğan’a elini uzattı.
Doğan güldü. Kuzenlerine baktı.
—Varım, dedi ve Asiye’nin elini sıktı.
—Asiye, şuna kötü örnek olma, diyecek kimse yok mu? Zaten
olmaması da doğal. Öyle deseydi biri yanmıştı. Niye mi? Çünkü
buradaki kişilerin bu konuda sabıkası çok, dedi Asiye.
—Sahi mi? Kuzenlerimiz ne yaptı ki? dedi Savaş.
—Of, oğlum sen ayakta uyuyorsun, bunlar daha 1. sınıftayken bir
arkadaşımızla dalga geçilmesine izin verdikleri için 1 hafta karşılama
görevini üstlendiler. Ayrıca 2. sınıfta Aslan’ın odasındaki eşyaları
çalmaya çalıştıkları için kütüphanede kalma cezasına çarptırıldılar ki
bende onların arasındaydım.
—Asiye yalan söyleme, o sırada bizi 4. sınıftaki kişiler dersten
alıkoydular, Aslan da bizi uyardı ve böyle bir şey yazdı, Aslan’ın
odasında bir şey yok ki çalalım, dedi Nehir.
—Dur, daha bitmedi. Okulda kavga çıkarıp ortalığı
mahvettiklerinden biri okulun yemeklerini yaptı, diğerleri benimle
birlikte ormanda ağaç dikti, tabi bunları düşünmeden yapıyorsun.
232
Ama bu cezayı hak etmiyorduk, sonuçta kavga edenleri ayırmaya
çalışıyorduk. Sonra en son Arap okulundan atıldık. Bir daha oraya
alınmayacağız. En gıcığı bu cezayı da hak etmiyorduk, dedi Asiye.
Doğan güldü.
—Cezalardan sonra bahsedelim mi? U.maz H. G. öğrencisi
olduğum ilk gün dersimi kaçırmak istemem, bana daha ders
programı vermediler, dersimiz ne? dedi.
—Düşünerek Konuşma. U. H. G.’lilerle yapıcaz. Savaş da
bizimle olacak yani.
—Ne kadar güzel.
Derse girdiler. Düşünme dersi hocaları bu derse giriyordu.
—Sizinle bu yılda birlikte ders yapmak güzel bir şey. Dersimin
konusunu tahmin ediyorsunuzdur. Adından da anlaşılıyor zaten,
düşünerek konuşma. Ben size bunu bu yıl öğreteceğim. Tabi sırf
bunu değil, başka şeylerde öğreteceğim. İlk önce bugün bir
uygulama yapalım diyorum. Herkes ikili grup olsun.
Öykü Serkan’la, Asiye Nehir’le, Ömür hocayla, Seden
Hamide’yle, Doğan Gürbüz’le, Ekin de Savaş’la grup oluşturdu.
—Arkadaşlar, şimdi kelimeleri beyninize hapsetmeye çalışın,
oradan dışarı çıkmasınlar, ağzınızı kapatın ki çıkmasınlar, hadi
denemeye başlayın, dedi.
Düşünerek:
—Merhaba Ömür, nasılsın? dedi. Ömür güldü.
—İyiyim, dedi sesli olarak. Herkes güldü.
—Kızım, ağzını kapat, beyninden çıkar onlar, dedi hoca. Örgüt
üyeleri düşünerek konuşmayı biliyorlardı. Bu yüzden karşılıklı
konuşup konuştuklarını kimsenin duymamasını sağlayabiliyorlardı.
Savaş uzun süre durduktan sonra içinden:
—Ekin abla, abimi örgüte aldılar, dedi. Ekin durdu ve Savaş’a
baktı.
—Nasıl? Daha 18 olmadı o, dedi içinden.
—Aslan günü gününe denk olmasının gerekmediğini söyledi.
—Sen bunu nereden biliyorsun?
—O sırada oradaydım.
—İlginç, Aslan senin yanında ona böyle bir şey demez, çünkü sen
de yılı yılına denk olmasına gerek olmadığını söylersin.
—Tam olarak yanımda söylemedi. Arada kapı vardı.
—Sen kapı mı dinliyorsun?
233
—Olabilir, belki bir U.maz H. G.’li nasıl olunur onu merak
etmişimdir.
—Savaş, bak şimdi, gerçekten Aslan bunu yaptı mı?
—Evet, birkaç gün sonra toplanınca size söyleyecek, o zaman
doğru söylediğimi anlarsın.
Asiye ve Nehir hayal tıkanıklığı dersiyle dalga geçip
duruyorlardı. Öykü ve Serkan aşklarından ve geleceklerinden
bahsediyorlardı.
Akşam yemeğini yedikten sonra yatakhaneye gittiklerinde
güvercinlerinden örgüt üyelerine bir kâğıt geldi. Hepsinin kâğıdında
bu gece çok acil örgüt toplantısı olacağı, yeni bir üyenin açıklanacağı
yazılıydı. Ekin Savaş’ın söylediklerini düşündü.
—Acaba bu yeni kişi Doğan mı? dedi Ekin manalı manalı.
—Ne demek istiyorsun sen? Onun yaşı dolmadı daha, dedi Nehir.
—Sadece Savaş bana Doğan’ın örgüte alındığı gibi bir şey
söyledi de, dedi Ekin ve geçiştirdi.
Gece olduğunda örgüt üyeleri gayet dikkatli bir şekilde buluşma
noktasına gittiler. Ekin sürekli gözlenip gözlenmediklerini kontrol
ediyordu. Savaş konusunda tedirgindi. Ormanın içindeki buluşma
noktalarına geldiklerinde örgütün çoğu üyesi toplanmıştı. Herkes
tamamlanınca Aslan konuşmaya başladı.
—Evet, hepinizin yeni üyemizin kim olduğunu merak ettiğini
biliyorum. Ama size onu tanıtmadan önce bu arkadaşımız hakkında
size bilgi vermek istiyorum. Öncelikle onu ben test ettim ve örgüte
alınabilecek biri olduğuna karar verdim, ama onun bir şartı örgüte
alınması için yetersiz. Okuldaki örgüt üyesi hocalarımıza bu konuyu
danıştım, onlarda benimle aynı fikirdeler, örgüte alınması taraftarılar.
Ama bu konuda sizin düşüncelerinizi de öğrenmek isterim. Evet, bu
arkadaşımızın örgüte alınmasını engelleyen tek şey yaşı, arkadaşımız
17 yaşında, sizce 18 olmasını beklemeli miyiz, yoksa beklememeli
miyiz? dedi Aslan.
—Olamaz! Bu Doğan. Savaş söylemişti, dedi Ekin. Nehir ve
Seden bir ona bir Aslan’a baktılar.
Asım:
—Duyduğum şey doğru mu? Onun kuzeniniz Doğan olma ihtimali
mi var? dedi.
—Kesinlikle evet.
—Bence burada, bizim gözümüz önünde de bu testi geçmeli, diye
bağırdı kalabalıktan Asım. Herkes Asım’a döndü.
234
Gürbüz gülümsedi ve:
—Aslan’ın ve diğer hocaların fikrinden şüphe mi duyuyorsun?
dedi.
—Tabii ki hayır, sadece bizim fikrimizi soruyorsa onu görüp test
etmeden karar veremeyiz, dedi Asım.
—Asım haklı, yeni üye olma adayımız Doğan, dedi Aslan ve onu
getirdi. Kızlar kuzenlerine bakıp kafalarını yere eğdiler. Aslan örgüt
sorularını bir kez daha Doğan’a sordu ve Doğan bu sorulardan
başarıyla geçti. Aslan örgütteki kişilerin adının yazılı olduğu listeye
Doğan’ın da adını yazdı. Sonra Aslan’ın ağacından bir yaprak düştü
ve bir ağacı oluşturdu. Oluşan ağaçtan bir yaprak daha düştü ve yeni
bir ağacı oluşturdu. Aslan çevreye bakındı. Ağaçların aralarını
boşalttı ama çevrede kimse yoktu. Listeye baktı. Yeni bir kişi daha
eklenmişti.
—Sanırım örgüte biri daha katıldı, dedi Aslan ve isim listesine
baktı. Ama isim yerine “biri” yazıyordu.
Aslan güldü ve:
—Örgüte yeni bir üye daha katıldı. Ama o kadar hızlıydı ki onu
bulamadık. Arkadaşlar, yakında hız konusunda uzman birini
görürseniz bana gönderin, dedi ve tekrar güldü. Sonra da örgütü
dağıttı. Kızlar Doğan’a biraz kızgın olduklarından bir şey
konuşmuyorlardı.
Ekin:
—Bence o kişi Savaş’tı. Doğan’ın örgüte alındığını bana o
söylemişti, dedi.
—Savaş bunu biliyor muydu? Aslan ona gitmesini söylemişti,
hatta gidene kadar izlemişti. Demek geri dönmüş, dedi Doğan.
—İsterseniz onun yanına gidelim, o olup olmadığını anlarız, dedi
Seden.
—Bence de o kişi Savaş, dedi Nehir. Kaleye gittiler. 3. sınıf U. H.
G.’lilerin yatakhanesinin önüne geldiler.
—Eee, içeri kim girip onunla konuşacak? dedi Doğan.
—O bunları bana anlattı, onunla ben konuşmalıyım, dedi Ekin.
—Komik olma Ekin, orası erkeklerin yatakhanesi, şu bir gerçek
içeri ya ben ya da Doğan girebilir, dedi Asım.
—Doğan olmaz, o şimdi onu zorlar, O zaman Savaş inadına
söylemez, dedi Nehir.
—Sende olmazsın, sana bir şey anlatmaz, dedi Seden.
—O zaman onu alıp buraya getireyim, dedi Asım.
235
—Bu olabilir, dediler ve Asım içeri girdi. Kapıyı açık bıraktı.
Savaş’ın yatağının yanına gitti ve onun yanına gitti.
—Savaş, uyan Savaş…
—Hıh, ne oluyor? diye sıçradı Savaş.
—Gelsene bir…
Savaş uyku sersemi kalktı ve Asım’la dışarı çıktı. Gözlerini
ovuşturdu.
—Ne oluyor? dedi ve Asım’ın koluna dayanarak yarı uykulu
onlara baktı.
—Tebrik ederim, Doğan’ın örgütte olduğunu bildin! dedi Ekin.
—Bunu sabah da diyebilirdin.
—Asıl mesele Doğan’la birlikte biri daha örgütün üyesi oldu.
—Eee, kimmiş o?
—Bilmem, sen daha iyi bilirsin.
—Nereden bileyim ben? Ben uyuyordum, siz bölene kadardı bu
tabii.
—Savaş, o kişi gizlice örgüte üye oldu ve biz bu kişiyi bulamadık,
dedim ki acaba sen olmayasın, dedi Nehir.
—Ya komik olmayın, ben burada uyurken nasıl örgüte üye olayım
ki? Ben daha 15 yaşındayım. Beni örgütünüze almayacaklarını zaten
söylediler.
—Savaş, o sen değilsen kimdi peki?
Yatakhanenin kapısı açıldı.
—Savaş neden kapıyı açık bıraktın, içeri soğuk doldu, bu arada iyi
misin? Niye böyle toplandınız? dedi bir oğlan.
—Baksana, bugün Savaş yatağından çıktı mı? dedi Asım.
—Yo, şu an hariç çıkmadı. Daha yeni ödev yapmayı bitirdik ve
yattık. Sonra da biri geldi, onu uyandırdı, sonra da buraya geldi. Ne
oldu ki?
—Gördüğünüz gibi, o kişi ben değilim, izin verirseniz uyumak
istiyorum, dedi Savaş ve yatakhaneden içeri girip kapıyı suratlarına
kapattı.
Ertesi gün kendi aralarında bu olanları düşünürken Deniz Bilgisi
dersine gittiler.
—Sizce denizdekilerle ilgili ne anlatılacak bu derste? Lavabo
tıkanıklığı gibi olacaksa Aslan’ın yanına giderim ona göre, dedi
Asiye.
236
Dersin hocası içeri girer girmez kendini tanıttı. Sonrada
denizdekilerden bahsetmeye başladı.
—Evet, denizdekilerin nereden geldiklerini anladığınıza göre
onların amblemlerinden bahsedebiliriz. Şimdi bu amblem şöyle, dedi
ve tahtada bir şekil belirdi. Uzun ve çevresinde birçok çıkıntı
bulunan bir ok vardı. Okun alt kısımları bir ağacın kökü gibi
dağılıyordu. Bu amblem Aslan’ın denizden esirleri kurtaracakları
gün enselerine yaptığı amblemdi.
—Bu şeklin anlamını bilen var mı? dedi hoca.
—Çeşitli ve farklı insanlardan bir araya gelip amacımız
doğrultusunda birlik olup keskin bir ok oluruz, dedi Asiye çok
duyduğu ve artık duymaktan bıktığı bir şeyi söylermiş gibi
söyleyerek. Herkes Asiye’ye baktı.
—Evet, doğru söyledin. Aslında mantık yürütülemeyecek bir şey
değildi. Siz şimdi denizdekileri bize niye anlatıyorsunuz
diyeceksiniz. Ama onlar bu konuda çok ciddi. Kendilerine bir isim
dahi vermişler. Bayrakları, simgeleri, geleceğe dair planları her
şeyleri belirlenmiş. Onların eksik olan tek şeyi bu kale. Onu
denizdekilere vermeyeceğiz.
—Hocam, denizdekiler kendilerine ne diyorlarmış? dedi biri.
—Hiç bilmiyorum, bunu bilmek için denizdekilerden biri olmak
gerekir…
—İsimleri Asları Yok Etme Birliği, dedi Asiye.
Herkes Asiye’ye tip tip baktı. Hamide’nin rengi attı.
—Öyle bakmayın, biliyorum çünkü onlar bizi esir aldıklarında
onlara “denizdekiler” diyen kişiyi öldürmeden önce adlarını
söylemişti, dedi Asiye gayet umursamaz bir halde. Bu konuşmanın
sonunda ders bitti. Hep birlikte diğer derslerine gitmek için
ayaklandılar. Hamide daha da kötü olmuştu.
—İyi misin Hamide? dedi Seden.
—İyiyim. Sadece aklıma o gün geldi. Çok korkunçtu, dedi
Hamide.
—Korkmakla meşgul olacağına onları yenmemiz için bir şeyler
yap! Sanki o zorlukları biz çekmedik, sen yine son anda kurtuldun,
ben Gökhan’la savaşmak zorunda kaldım, kurtulmanı bana borçlu
olduğunu unutma ve biraz daha çalış! dedi Asiye. Hamide ona
öfkeyle baktı.
237
—Neyse canım, geçmiş gün, artık ileriye dönük olmalıyız, dedi
Nehir ve Çeşitli Korunma Teknikleri dersine girdiler. Derse giren
kadın gayet sempatik biriydi.
—Size bu yıl korunma tekniklerinden bazılarını göstereceğim. Ben
bunu deyince sakın yanlış anlamayın, sizi savaşa hazır bir tank
haline getirmeyeceğim. Sadece bir sorun olduğunda kendinizi
koruyabilecek kadarını göstereceğim, dedi ve tahtaya bir liste
oluşturdu.
—Bu yıl bu konuları göstereceğim. Ama bu konuda biraz olsun
araştırma yapmanız gerekiyor. Bu yüzden buraya yazdığım konuları
iyice araştırıp gelin, hem zorluk çekmezsiniz hem de daha hızlı
ilerleriz, dedi ve onları serbest bıraktı.
Kızlar hocanın verdiği ödeve bakmak için kütüphaneye gittiler.
Ders kitaplarını ve oradaki kitapları inceleyip çok fazla bilgi
buldular. Bunları düşünerek defterlerine fotokopi çektiler. Dersten
kafalarını kaldırdılar ve yemekhaneye gitmek için koridorlarda
dolaşırken Asiye yorgun olduğunu söyleyip yatakhaneye gitmek için
onlardan ayrıldı. Biraz ilerlemişlerdi ki Asım’la karşılaştılar.
Koridordaki camın önüne geçmiş camı açmış dışarıyı izliyordu.
Oldukça dertli bir hali vardı. Kızlar onun yanında durduğunda onları
fark etmedi bile.
238
ONALTINCI BÖLÜM
DÜNYANIN HARİTASINI OLUŞTURMA
—Merhaba Asım, dedi Seden. Asım kafasını çevirdi ve baktı.
—Ah, merhaba. Eee ne yapıyorsunuz? dedi Asım yapmacık bir
şekilde.
—Asım senin bir derdin mi var? dedi Nehir.
—Yooo.
—Atma şimdi! Yüzüne bir baksan anlarsın, bal gibi bir derdin
var, dedi Ekin.
—Bize söylemek istemiyorsan o ayrı, dedi Seden.
—Saçmalamayın ya! Tamam. Daha yeni Geleceği Planlama
dersindeydik. Düşündüm; bu sene benim son senem, bu sene
denizdekileri yok etmem lazım, ama bu çok zor. Bu yüzden okulda
kalmak istiyorum, ama okulda yer yok, hocalar hep tamam, Murat
gibi bir dükkân açamam ben. Ben bu okulda kalmak istiyorum.
—Derdin bu muydu?
—Sadece bu değil. Dün örgütteki olan o şey. Savaş değilse kim
olabilir ki? O kişiyi bile bulamıyorum. Ayrıca vârislik hakkında
hiçbir şey bilmiyorum. Ben çok beceriksiz bir vârisim! dedi Asım ve
yine cama yöneldi.
—Saçmalama! Sen bu okulda düşünmeyi beceren en iyi kişisin.
Keyfi mi vâris oldun? Tabiî ki hayır. Sen çok yetenekli bir vâris
olacaksın, dedi Seden.
—Ben öyle düşünmüyorum, dedi Asım.
—Sende de ablamın o gıcık huyu var; yeteneklisin ama kendini
yeteneksiz sanıyorsun, dedi Ekin.
—Pekâlâ, o zaman bu konuyu Aslan’la konuşalım, olmazsa sana
özel vârislik dersi versin, dedi Nehir. Üç kızda bu konuda hem fikir
olduklarından Asım’ı zorlaya zorlaya Aslan’ın yanına götürdüler.
Hava kararmıştı. Asaf çevrede yoktu. İçeri girdiler. İçerisi sessizdi.
239
Aslan’ın yarı açık olan oda kapısından içeri girdiler. Aslan eline bir
çanta almıştı. Bu çantanın içine çeşitli eşyaları, kâğıtları koyuyordu.
Sanki bir yere gidecekmiş gibi duruyordu.
—Merhaba Aslan, dedi Asım. Aslan elindeki eşyaları korkuyla
düşürdü. Sonra da toplamaya başladı.
—Boş bulundum, beni korkuttunuz, eee ne için gelmiştiniz? dedi
Aslan hafif panik halde.
—Biz bir şey konuşacaktık ama sanırım bir yere gidiyorsunuz,
dedi Ekin.
—Aslında- niye düşünüyorum ki, siz vâris ve koruyucularısınız
ayrıca örgüttesiniz, size söylememde pek sakınca yok.
Denizdekilerin nerelere hâkim olduklarını ortaya çıkarmak için bu
dünyanın haritasını çıkaracağım. Eee siz ne soracaktınız? dedi Aslan.
—Asaf burada mı?
—Hayır.
—Asım kendini çok kötü hissediyordu, dedi Seden.
—Kendisinin iyi bir vâris olmadığını düşünüyor, dedi Nehir.
Aslan Asım’a şöyle bir baktı.
—Haklı, vârislik hakkında hiçbir şey bilmiyor, dedi Aslan.
—O zaman bana vârisliği öğretebilir misin? dedi Asım. Bir şeyler
planlıyormuş gibiydi.
—Elbette, ama şimdi zamanı değil. Birkaç gün içinde yola
çıkacağım.
—O zaman bende seninle yola çıkayım, hem pratik yapmış
olurum hem de yolda bana anlatabilirsin, dedi Asım. Aslan durdu.
—Aslında güzel fikir ama…
—Asım nereye giderse biz de oraya gideriz. Biz onun
koruyucularıyız ve onu yalnız bırakmayız, dedi Seden.
—Bende bundan korkmuştum, dedi Aslan.
—Niçin?
—Okuldan 4 öğrencimi alıp böyle bir geziye gittiğimde insanlarda
şüphe yaratır.
—O zaman insanları kopyalayan aynaları kullan, dedi Ekin.
—O hiç olmaz. Bu haritayı oluşturmak uzun sürebilir ve sadece 1
günde buraya alışmışlarken bu uzun süreçte burayı bırakmamak için
her şeyi yaparlar.
—Dördümüzün ortak yanlarına göre bir şey bulmak daha iyi olur,
dedi Seden.
—Mesela dördümüzde örgütte 4. seviyedeyiz, dedi Nehir.
240
—Evet, bunu kullanabilirsin, dedi Asım. Aslan biraz düşündü.
—Tamam, bakıcam bu işe. Siz bu işi belli etmemeye çalışın. Bir
dahaki örgüt toplantısına bu işi hallederim, dedi Aslan ve onları
kaleye gönderdi.
Bundan 2 gün sonra örgütten toplantının saatini belirten bir
mektup geldi. Derslerinden çıktıktan sonra Murat ve Asiye’yle bu
konuyu konuşmaya başladılar.
—Neden toplanacağımız hakkında fikri olan var mı? dedi Murat.
—Yoo, bilmem, dedi Asım.
—Asım bilmiyor, ilginç, dedi Murat.
—Belki o gün sonradan üye olan kişiyi bulmuşlardır, onu
açıklayacaklardır, dedi Asiye.
—Bence o değil, çünkü o kişiyi bulduklarını not ederlerdi, dedi
Nehir. Konuşa konuşa örgütün toplandığı ağaçlığa geldiler. Herkes
toplanınca Aslan konuşmaya başladı.
—Arkadaşlar, ben yarın bu dünyanın haritasını çıkarmak için yola
koyulacağım. Bu iş çok kolay bir iş değil. Denizdekilerin hâkim
oldukları yerleri tespit etmeye çalışacağım. Bunu tek başıma
yapmam hem zor hem de tehlikeli bir iş. Bu yüzden dolayı
düşündüm ve 4 kişinin benimle gelmesine karar verdim. Bu 4 kişiyi
hocalar arasından seçmeyi düşünüyordum ama bu sizin eğitiminizi
ve güvenliğinizi olumsuz etkileyeceğinden öğrencilerden 4 kişi
seçmeye karar verdim. Bunun için örgütün 4. derecesinde olanların
arasından bu 4 kişiyi seçmeye karar verdim. Buraya kadar bir itirazı
olan var mı? dedi. Asiye hemen elini kaldırdı.
—Neden 4. derece? dedi hesap sorarcasına.
—Bu derecelendirmede 4. gruptaki kişiler hocalardan sonra en
fazla bilgiye sahip olan insanlardan oluşuyor. Bazı şeyleri daha kolay
ve hızlı yapabileceğimizi düşünüyorum, dedi Aslan.
—Ama neden 4 ve 5 değil, sadece 4? dedi Asiye ve
mızmızlanmaya başladı.
—Asiye bu kadar yeter. Başka itirazı olan var mı? Madem yok 4.
gruptaki kişileri ayrı ayrı sınav yapmak zorundayım, dedi ve 4.
derecede olan kişilere çeşitli sorular sordu. Kişilerin savunma ve
saldırma alanında ne kadar başarılı olduklarına baktıktan sonra bu 4
ismi açıkladı.
—Yaptığım testlerin sonucunda seçtiğim kişiler Asım, Seden, Ekin
ve Nehir, dedi Aslan. Murat ağzı açık onlara bakakaldı.
241
—Nasıl olur ya? Ben Asım kesin olur diyordum ama bende bu 4
kişinin içinde olurum sanıyordum. Demek bu kızlar benden daha
iyiymiş. Bir dahaki sefere kesinlikle bende bu kişilerin arasında
olacağım, dedi Murat. Bazıları bu işten memnunken bazıları hiç de
memnun değildi.
—Bu arkadaşlarınız örgüt üyesi olmayanlar tarafından okulda çok
büyük bir hata yapıp okuldan uzaklaştırma aldılar olarak
bilinecekler. Bir sorusu olan var mı? dedi. Yine Asiye el kaldırdı.
—Şu, geçen seferki örgüt toplantısında örgüte üye olan ama kim
olduğunu bulamadığımız kişiyi buldunuz mu? dedi Asiye.
—Ne yazık ki hayır, ama en kısa zamanda onu bulacağız, dedi
Aslan ve örgütü dağıttı. Aslan; Asım, Seden, Ekin ve Nehir’e
sabahın ilk saatlerinde hazır olmalarını söyledi.
Akşamleyin giderken yanlarına oradaki bölgeleri not edebilecekleri
kâğıtları, kalemlerini ve taşlarını alıp eşyalarını hazırladılar. Sabahın
ilk saatlerinde Aslan’la birlikte yola çıktılar. Saat 5-6 gibiydi. O
yüzden çoğu kişi uyuyordu. Çarşıyı geçtiler. Oradan şeker dağın
bulunduğu yere geldiler. Buralarda çok az kişi vardı. Biraz daha
ilerleyince bir ormanlık alana geldiler.
—Buradaki ağaçlar bizim okuldaki ağaçlar gibi hareket edebiliyor
mu? dedi Nehir. Aslan derin bir nefes aldı.
—Evet, hareket edebiliyorlar. Ama bunlar bizim okuldaki ağaçlar
gibi oluşmadı, dedi. Yanlarından geçtikleri bir ağaç hafifçe ama
tehditkâr bir şekilde kıpırdandı. Bu kıpırdanmadan bu ormanın çok
güvenli olmadığını anladılar. Yol boyunca sustular. Ama ormanın
biteceği yok gibiydi. Aslan aniden duruverdi.
—Şimdi çok dikkatli olun ve hiçbir şekilde yanlış bir şey
yapmayın, bu işi bana bırakın, dedi fısıldayarak. Daha ne olduğunu
anlayamadan kanatlı ve boynuzlu bembeyaz unikornlarla
karşılaştılar. Birden bu unikornlar insanlara dönüştüler. Ellerinde
onlara saldıracak bir aletleri olmasa da oldukça tehlikeli
duruyorlardı. İçlerinden biri öne atıldı ve:
—Burada ne işiniz var pislikler! diye bağırdı. Asım Aslan’a
hayretle baktı. Aslan bu lafa kaba bir karşılık vermek yerine
gülümsedi.
—Ben ilerideki kaledeki öğretmenlerden biriyim, adım Aslan…
—Öğretmen, demek sen öğretmensin. Tam olarak ne yapmaya
buraya geldin? dedi biri sertçe.
242
—Buraya
geliş
amacım
denizdekiler,
onları
belki
biliyorsunuzdur…
—Denizdekilerden biri misiniz? dedi biri hiç istifini bozmadan.
—Hayır! dedi Asım sertçe. Aslan Asım’a sertçe baktı.
—İnanmıyorum, dedi öne çıkan adam ve bir şey fırlatıyormuş gibi
yaptı. Şimdi hareket edemiyorlardı. Adam elini bir şey tutuyormuş
gibi hareket ettirdi ve Aslan’ın kafasını yere eğdi. Aslan’ın ensesine
baktı. Sonra da diğerlerine aynı şeyi yaptı.
—İyi, işaretleriniz yok, yani denizdekilerden değilsiniz, dedi biri.
Şimdi biraz daha yumuşamıştı.
—Denizdekilerden değilseniz gelme sebebiniz neden denizdekiler?
dedi.
—Denizdekileri bildiğinize göre denizdekiler sizi de rahatsız
ediyor olmalılar, dedi Aslan.
—Olabilir, bu sizi ilgilendirir mi?
—Bakın, aynı topraklarda yaşıyoruz, denizdekiler bizi yenip yok
ettiklerinde burayı ele geçirmeyeceklerini mi sanıyorsunuz? Bu çok
saçma
olurdu,
dedi
Asım.
—Evet, öyle sanıyoruz, çünkü buraya bu dünyanın en güçlü insanı
gelse bile bu ağaçlar, buradaki diğer canlılar ve biz o kişiyi
yaşatmayız, biz o kadar güçlüyüz. Yani bize bir şey yapamazlar.
Şimdi bizden yardım mı istiyorsunuz? dedi daha da sert bir şekilde.
—Hayır, sadece onların hâkim oldukları yerleri öğrenmek
istiyoruz, dedi Aslan.
—Gördüğün üzere burada bir tane bile denizdekilerden kişi yok,
yani burası güvenli, bizim için. Sizin için aynı şeyi
söyleyemeyeceğim. Şimdi önünüzde iki seçenek var. Bir; ya buradan
geriye dönüp kaçabildiğiniz ölçüde buradan ve bizden kurtulursunuz,
iki; ilerlemeye çalışır ve öldürülürsünüz. Hangisini seçiyorsunuz?
dedi adam. Aslan gülümsedi.
—Durumu pek iyi kavrayamadınız sanırım. Tabi bunda benim
hatam daha çok. Benim amacım denizdekileri yok etmek. Bunun için
gerçekten çok çalışıyorum.
—Demek ki gerçekten çok çalışmıyorsun, çünkü denizdekiler hâlâ
var. Bundan 10 yıl önce de vardılar bir 50 yıl sonra da olacaklar.
—Evet, eğer siz bizi durdurursanız dediğin olacak ve ileride
denizdekiler var olacak. Bu sefer daha güçlü olacaklar çünkü vâris
olmayacak.
—Vâris de kim?
243
—Okuldayken bunu hiç duymadınız mı yani? İnanamıyorum! dedi
Asım.
—En azından okulun tarihini anlatan kitabı okusaydınız onu
bilirdiniz, dedi Ekin.
—Sizi öldürmem demek bu vârisi yok etmek oluyorsa vâris
içinizden biri olmalı.
—Bizi öldürürsen vârisi öldürmüş olmazsın. Bizi öldürürsen
sadece vâris kendisinin vâris olduğunu bilmeyecek ve denizdekileri
yok etmek için onların hâkim oldukları yerleri bilememiş olacak.
Çünkü bu vâris son vâris. Ondan başka vâris olmayacak, dedi Aslan.
—Bunun sizle ne alakası var?
—Ben en son vâristen önceki vârisim, ona her şeyi ben
öğreteceğim.
—Yani okulun müdürüsün.
—Evet, öyleyim.
—Denizdekileri yok etmek için neler yapıyorsun müdürüm? Dedi
bir tanesi gayet ilgili bir şekilde. Aslan bu tavra oldukça şaşırdı.
—Şey, bir örgüt kurdum. Onları elimden geldiğince yetiştirdim.
Ama onlar biraz hızlı davrandı ve öğrencilerimin çoğunu esir aldı.
Örgütte olanların biri hariç hepsini öldürdüler.
—O zaman o birinden şüphelenmelisin.
—O kişiyi öldü sanmışlar, ağır yaralı bir halde denizin üstünde
bulduk. Kıyıya vurmuştu, dedi Nehir en kötü anısını hatırlamış gibi.
—O zaman o kişiye daha fazla yardım edin, o çok güçlüymüş.
—Bu olaydan sonra denizdekilerin hâkim olduğu yerleri
öğrenmek istedim, bizim geçmemize izin verecek misiniz? dedi
Aslan.
—Denizdekiler bize de çok zarar verdiler. Ama biz oradayken
savaşın ortasındayken
elimizden geleni
yapabileceğimizi
düşünmedik ve buraya geldik. Kendimizi çok geliştirdik. Ama siz
neler yaptınız? Örgütünüzde öğrencilere ne eğitimi veriyorsunuz?
Herhangi birini gösterme imkânınız var mı mesela?
—Elbette, ama neden?
—Belki bir yardımımız olur, dedi. Asım Aslan’a baktı. Aslan
“olmaz” anlamında işaret etti.
—Tamam, ben gösteririm, dedi Seden ve kendi çevresine
görünmez bir koruma duvarı oluşturdu. İçlerinden biri gülümsedi. Bu
kız Seden’in oluşturduğu duvarı yaptığı tek hareketle parçaladı, ama
ne yaptığını göremediler. Kız güldü.
244
—Tahmin ettiğimiz gibi, yapacağınız şey beyninizi kapatsanız da
anlaşılıyor. Bu yüzden kazanma ihtimaliniz düşük, dedi.
—Denizdekilerin yok edilmesi için içimizden birini sizin
örgütünüzde verilen derslere hoca olarak vermek isterim müdürüm.
Ama bir şartımız var, denizdekileri yok edip her yer güvenilirken
buraya dokunmayın. Burası bizim kalsın ve ormanımıza zarar
verdirmeyin.
—Anladım, ama ne için bizim derslerimize girecek?
—Sizin düşünerek yapacağınız şeylerin bizimki gibi belli olmadan
yapılmasını öğretmeyi düşünüyorum, tabi siz izin verirseniz.
—Elbette, söz veriyorum, savaş bittiğinde ormanınıza zarar
gelmeyecek, öyle değil mi? dedi Aslan ve diğerlerine döndü.
—Tabii ki böyle bir şeyi yapmayacağız ve sizin burada kalmanız
için elimizden geleni yapacağız, dedi dördü birden.
—Göndereceğimiz kişinin güvenliği açısından siz bu turu
bitirdiğinizde onu sizinle göndermeyi uygun buluyorum, şimdi sizi
ormanın çıkışına götürüyorum, dedi ve onları ormanın çıkışına doğru
götürdü. Aslan’ın elinde bulunan kâğıda kendi kalemini çıkarıp
kaleden kendi ormanlarına kadar olan kısmı çizdi. Ormanın içine
Unikorn Savaşçıları yazdı.
—Biz kendimize böyle diyoruz ama biz denizdekiler gibi değiliz,
bunu anlamışsınızdır.
—Evet, anladım.
—Sizin savaşınız bizim de savaşımız sayılır, yardıma ihtiyacınız
olduğunda yanınızda olacağımızdan emin olabilirsiniz, dedi ve onları
ormanın dışına çıkıp uzaklaşana kadar izlediler. Akşam olup hava
karardığı için biraz dinlenmeye karar verdiler. Sabah olunca
yollarına devam ettiler. Ormandan biraz uzaklaştıklarında kendilerini
çölde buldular.
Aslan biraz durup çevreyi gözlemledikten sonra:
—Demek iyi bir vâris olamayacağını düşünüyorsun, neden? dedi.
Asım kızlara şöyle bir baktı.
—Şey, o örgüte yeni gelen birini dahi bulamıyorum…
—Ne saçma! Onu biz bulamadık ki sen bulasın. Hiç bu kadar
zoruyla karşılaşmamıştım.
—Gerçekten mi?
—Evet, önceden de böyle girenler olmuştu. En geç ertesi gün kim
olduğunu buluyorduk. Yani örgüte girmiş birini örgütten atabilirsin
245
ama böyle kendiliğinden örgüte girenleri hemen atamazsın. Neden
hâlâ kendini saklıyor anlamıyorum.
—Aslında biz onun Savaş olduğunu düşünüyorduk, dedi Asım ve
Savaş’ı düşünmelerinin nedenini kızlarla birlikte açıkladı. Aslan
biraz düşündü.
—Savaş kesinlikle olmaz.
—Neden?
—Daha 15 yaşında, böyle bir örgüt için uygun değil, ayrıca
dediğiniz gibi o saatte arkadaşıyla ders çalışıyormuş ki başka birinin
kılığında bile gelemezdi. Bu kişiyi öyle kolay kolay
bulamayacağımızı hissediyorum.
—Ama onu bulamazsak eğitimlere de katılamaz ki, yani tam bir
örgüt üyesi olamaz, dedi Ekin.
—Evet, sorun bu, ama daha kötüsü belki ismi yazar diye örgüt
dağıldıktan sonra isme baktım. Yanında 4. seviye yazılıydı.
—Ama- ama sınav olmadı ki! dedi Nehir.
—Onu biz sınav yapmadık, ama örgüt yapmış, yani bir şekilde
kendi bilgilerini test ettirmiş, dedi Aslan. İyice dertli görünüyordu.
—Doğan’ı sınava soktunuz mu? dedi Seden.
—Evet, o 9. seviyede. Sizin örgütte olduğunuzu öğrenince bayağı
araştırma yapmış. Bu kişiyi bulmak lazım, ama bu iş iyice zorlaştı,
dedi Aslan ve çevreye baktı. Şimdi bir nehre yaklaşmışlardı.
—Nehrin denizle mutlaka bağlantısı vardır, dikkatli olun, dedi
Aslan fısıldayarak. Nehre yavaşça yaklaştı. Çok derin değildi ama
eni büyüktü. Yani karşıya geçmek için mutlaka suyun içinden
geçmek gerekiyordu.
—Ne yapacağız şimdi? dedi Asım. Aslan çevresine bakındı. Biraz
dolaştı. Sonra:
—Karşıya geçmek zorundayız. Dikkatlice şuraya bakın, dedi ve
parmağıyla yan taraflarında bir yeri gösterdi. Kıvrımlarla akan hafif
akıntılı suyun uzağından deniz görünüyordu.
—Orası deniz, oraya yaklaşmanın bir mantığı yok, dedi Aslan ve
suyun üzerinden karşıya doğru yerden aldığı bir taşı fırlattı. Taş
suyun tam ortasındayken su yükseldi ve taşı tuttu. Sonra da taşı
paramparça etti. Aslan diğerlerine şöyle bir baktı.
Asım derin bir nefes aldı ve:
—Aslan biraz hızlı olsak çok iyi olur! dedi. Aslan denizin olduğu
yere baktı. Deniz kabarmıştı ve içinde bir yığın kişiyle kendilerine
doğru gittikçe büyüyerek geliyordu.
246
Aslan çevrede biraz dolandı ve:
—Nehir, elmas, kırılmaz! diye haykırdı. Nehir suyun üzerinde
elmastan bir köprü yaptı. Seden onun üzerine bir koruma duvarı
yaptı. Aslan yine taşı fırlattı. Bu sefer taş elmas köprünün üzerine
düştü. Alelacele karşıya geçmeye başladılar. Ekin denizdekilere
doğru bir fırtına gönderdi. Deniz fırtınanın gücüyle geriye doğru
gitti. Köprüyü geçer geçmez elmastan köprüyü yok ettiler. Bu sefer
nehirde denizle birlikte kabarmaya başladı. Hızlıca koştular ve
oradan uzaklaştılar. Deniz uzun bir süre kabarıp onları takip etti.
Bütün gece denizden kaçmak onları yormuştu. Sabaha kadar
onlardan kaçmışlardı. Ama denizdekilerin pes edeceği yoktu. Sürekli
onları takip ettiler. Ta ki dağlık bir alanın yanına gelene kadar.
Buraya geldiklerinde dağın çevresinden bir ışık dalgası ilerliyor ve
uzaklara doğru gidiyordu. Hep birlikte bu ışık dalgasından geçtiler.
Deniz bu ışık dalgasını birkaç kez geçmeye çalıştı ama başaramadı
ve yine eski haline döndü. Aslan cebinden harita kâğıdını çıkardı ve
ormanlıktan sonraki alanı işaretleyip denizdekiler yazdı. Işıktan biraz
uzaklaştı. Sonra kolunu ışığın bulunduğu alana uzattı.
—Buradan insanlar geçebiliyor, ama denizdekiler geçemiyor.
Burası güvenli olmalı…
—Ya da denizdekilerden daha güçlü ve kötü canlılar olmalı, dedi
Asım. Aslan biraz daha çevreye göz attı. Gidilebilecek iki yol vardı.
Birincisi ışığı takip etmek, ikincisi ışığın olmadığı yolu izlemek.
Aslan biraz daha düşündü.
—Ayrılmaya ne dersiniz? dedi Aslan karamsar bir edayla.
—Saçmalama! Buralar tehlikeli! dedi Ekin.
—Haklısın ama ışığın olmadığı yer tehlikeli, oraya sizi
götüremem, denizdekilerden bu ışık sayesinde kurtulduk, bu ışık
eninde sonunda güvenilir bir şey çıkacak.
—Nereden biliyorsun ve nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? dedi
Nehir.
—Eminim çünkü bizim okulun çevresindeki alanda da böyle bir
ışık var, ama bu kadar güçlü ve koruyucu değil. Şimdi ayrılalım, siz
ışığı takip edin ve ne olursa olsun buradan ayrılmayın. Ben orada
işim bitince buraya gelirim. Orası güvenliyse birlikte devam ederiz,
dedi Aslan ve ilerlemeye başladı.
—Bekle, tek başına bu işin zor olacağını söylemiştin, birimiz
senle gelsin, dedi Asım.
—Ben seninle gelebilirim, dedi Ekin.
247
—Olmaz, siz koruyucusunuz, sizin göreviniz vârisi korumak, ben
kendimi korurum. Siz onu yalnız bırakmayın, dedi Aslan. Asım biraz
somurttu.
—Ben de kendimi korurum!
—Uğraşma Asım, onlara izin ver kendi görevlerini yapsınlar.
Işığın olduğu yerden ayrılmayın, denizden uzak durun, dedi Aslan ve
arkasına bir kez bile bakmadan ilerledi. Onun uzaklaşmasını
izledikten sonra ışığı takip etmeye başladılar. Işığı uzun süre takip
ettikten sonra denizin önüne geldiler. Işık denizin içine doğru girmiş
ve denizin içinde devam ediyordu.
—Aslan ne demişti; denizden uzak durun, ışığı takip edin. Şimdi
napıcaz? dedi Nehir.
—Harika soru, ama cevabını bende merak ettim, dedi Ekin zoraki
gülümseyerek.
—Sizce burası denizdekilerin hâkimiyeti altında mıdır? dedi
Asım.
—Hayır, dedi bir ses.
—O zaman burası kime ait, burada kimler yaşıyor?
—Burası deniz insanlarının yeridir, dedi aynı ses. Dördü de
birbirine baktılar sonra da suya. Suyun ortasında bir kız duruyordu.
—Sende kimsin? dedi Seden.
—Benim adım Esra.
—Memnun oldum ama o suyun içinde ne işin var? dedi Asım.
—Ne işim mi var? Buradan çıkınca ölürüz, bu yüzden suyun
içindeyim.
—Senden başka kişiler de mi var? dedi Nehir.
—Elbette, biz burada yaşayan bir toplumuz.
—Peki, neden burada yaşıyorsunuz, neden çıkınca ölürsünüz?
dedi Asım.
—Bu yüzden, dedi Esra ve suya daldı. Suya dalarken bir balık
kuyruğu göründü. Birkaç saniye sonra kız daha yakın bir yerde
ortaya çıktı.
—Biz bu hale geldik, aslında sizin gibi insandık. Siz buraya
girebildiğinize göre denizdekilerden biri değilsiniz, dedi Esra.
—Doğru denizdekilerden değiliz, ama denizin içinde denizdekiler
size zarar vermiyor mu? dedi Ekin.
—Onlar buraya yaklaşamaz.
—Neden? Size tahsis edilmiş canlılar mı var yoksa? dedi Nehir.
248
—Hayır, bu ışığı geçemezler. Bu ışığın olduğu alan tamamen bize
ait.
—Bu hale nasıl geldiniz? dedi Asım.
—Neden söyleyelim ki? Bunu bize karşı kullanırsınız.
—Mantıklı olsana! Denizdekilerden değiliz ve onları yok etmek
istiyoruz. Neden size karşı kullanalım? dedi Ekin. Suyun üzerine bir
oğlan çıktı.
—Siz kimsiniz? dedi oğlan.
—Şu anda çok geride kalan bir kale var, orada okuyan
öğrencileriz, dedi Seden.
—Yani bizim eski okulumuzdan bahsediyorsunuz.
—Okulun mezunlarının burada ne işi var gerçekten merak ettim,
dedi Asım.
—Mezun ha? dedi oğlan ve güldü.
—Biz mezun olmadık, okuldan ayrılmak zorunda kaldık. Ben o
zaman daha 2. sınıftaydım, dedi Esra.
—Neden peki, okulu niye bitirmediniz? dedi Asım.
—Öğrenmeyi çok mu istiyorsunuz?
—Evet.
—O zaman bizimle aşağıya gelin, merak etmeyin size bir şey
yapamayız, dedi oğlan alay edercesine. Asım kızlara baktı. Kızlar
“evet” anlamında kafalarını salladılar. Hep birlikte suyun içine
girdiler. Burası denizdekilerin hâkim olduğu sular gibi değildi. Daha
rahat nefes alıyorlardı. Suyun içinde onlar gibi daha birçok deniz
insanı vardı. Üst kısımları insan alt kısımları balık gibiydi.
—Size ne oldu? dedi Asım tekrar.
—Bir karışım bizi bu hale getirdi, dedi oğlan.
—Hangi karışım? dedi Seden.
—Denizdekiler çok güçlenmişti. Her an saldırabilirlerdi. Ama biz
o suyun içinde ne varsa oraya giremiyorduk.
—Evet, hâlâ durum aynı.
—Bir gün suda savaşmak zorunda kalacağımızı biliyorduk. Bizi
hep suya çekip yok ediyorlardı çünkü. Sonra bir ilaç yapmaya karar
verdik. Şifa dersinde çok başarılı olan herkesi topladık. Sudan bir
parça örnek aldık. Onun panzehirini yaptık desek yalan olmaz. Uzun
bir tartışmanın sonucunda bu ilacı denemeye karar verdik. Denedik
de. İlk önce her şey yolundaydı. Bir yarım saat geçti her şey yine
normaldi. Burada bulunan insanların hepsi o zamanda bu ilacı
denemiş olan kişiler. Birçoğumuz denedik ve sonra, 1 saat geçti.
249
İlacı ilk deneyen kişi birden bu hale geldi. Onunla ilgilenirlerken
hepimiz bu hale geldik. Sonra da bizi hastaneye yatırdılar.
—Peki, düzeltecek bir şey bulamadılar mı? dedi Ekin.
—Düzeldiğimiz için biz bu haldeyiz! dedi oğlan öfkeyle.
—Sakin ol Emre, bu onların suçu değil, kimsenin suçu değil, dedi
Esra.
—Biliyorum.
—Peki, neden okulu bitiremediniz? dedi Asım.
—Bizi hastaneye aldıktan sonra bizi düzeltmek için çok çalıştılar,
ama yapamadılar. Verdikleri diğer ilaçlar bizi daha da kötü
yapıyordu. Çünkü sudan uzaktık, biz bunu anlıyorduk. Ama diğerleri
bizim suya girince denizdekilerden biri olacağımızı sanıyorlardı.
Okula gidemiyorduk, iyileşmeyeceğimizi biliyorduk. Sonunda bu
okula daha fazla yük olmak istemedik ve bir gece hastaneden sürüne
sürüne kaçıp denize girdik, dedi Esra.
—Bu sefer bizi denizdekiler rahat bırakmadı. Onlardan kurtulunca
diğer canlılardan kurtulamadık. Biliyorsunuz denizdeki diğer
yaratıklar denizdekilerin işareti olmayan herkese saldırıyorlar. Bize
de saldırdılar. Onlardan kaçıp buraya geldik. En sonunda güçlerimizi
birleştirip bu ışıklı duvarı oluşturduk. Denizdekilerin işareti bulunan
biri kesinlikle burayı geçemez. Karadan da bu ışığı devam ettirdik.
Şimdi kendimizi korumaya yetecek kadar gücümüz var, dedi Emre.
—Keşke sizi düzeltebilmenin bir yolu olsaydı, dedi Nehir.
—Boşver, biz alıştık artık, ömrümüz bitince bir gün hepimiz
öleceğiz. En azından o zamana kadar burası denizdekilerin
olmayacak. Biliyor musunuz? Siz dördünüzden başka bir kişi daha
buraya gelebildi. O ışığı geçip buraya girmekten korkmayan biri de
o.
—Belki onu tanıyorsunuzdur, adı Gökhan. Mavi gözlü orta boylu
biri, tanıyor musunuz? dedi Emre.
—Evet, sanırım, dedi Asım kaşlarını çatarak.
—O buraya denizden de karadan da gelebildi. Denizdekilerden biri
değil ve denizden gelebilecek kadar güçlü. Açıkçası onun vâris
olduğunu düşünüyoruz. Çok güçlü. İçimizden biri ona çok kötü
davranmıştı, onu aşağılamıştı, Gökhan bakışlarıyla onun vücudunda
kesikler oluşturdu, sonrada onu iyileştirdi. Çok iyi biri. Sizce?
—Biz onu o kadar iyi tanımıyoruz, ama o bakışlarıyla bir şeyi
parçalama huyunu bilmeyen yok doğrusu, dedi Asım.
250
—O buraya sizden daha çok geliyor. Bir keresinde bize bir şey
vermişti. Denizdekilerden korumamızı istedi. Zaten onlar buraya
giremezdi. Onu hâlâ koruyoruz.
—Size ne verdi ki? dedi Nehir.
—Gelin, size gösterelim, dediler ve onları daha da diplere
götürdüler. Aşağıda bir yerde çevresi ışıklarla sarılmış bir yere
geldiler. Bu ışık duvarı o kadar da büyük değildi. Oldukça küçük
kare bir alandı.
—Bir kitap gibi bir şeydi. Ne olduğunu bilmiyoruz, ama Gökhan
bize onu koruyun dediği için onu korumaya devam edeceğiz, dedi
Emre.
—Bu konuda size yardım etmek isterim, dedi Asım.
—Gökhan bize bunu alabilecek kişiye bunu vermemizi söylemişti.
Belki o kişiler sizlersiniz, dedi Esra.
Asım içinden:
—Ya ne demezsin? dedi ve bu koruma duvarına elini uzattı.
Anında elini çekti.
—Elim yandı! dedi Asım elini ovuşturarak. Seden şöyle bir elini
uzattı. O da elini hızlıca çekti.
—Elimi bir şey ısırdı sanki. Bu dediği kişi biz değilmişiz demek
ki. Neyse bizde onu koruruz artık, dedi Seden Asım’a bakarak.
—Biz yeterince koruyabiliyoruz, siz bundan kimseye bahsetmeyin
yeter, dedi Emre.
—Bize güvenebilirsin, kimseye bahsetmeyeceğiz, dedi Ekin. Emre
ve Esra’yla birlikte suyun üzerine doğru yüzdüler. Dördü sudan çıktı.
Hava kararmıştı.
—Sizinle tanışmak bir zevkti. Dediğimiz gibi, bu anlattığımızdan
kimseye bahsetmeyin, dedi Emre.
—Tamam, döndüğümüzde gizlice sizi eski halinize getirmek için
ilaç hazırlayacağız, dedi Nehir.
—Boşuna uğraşmayın, nasıl olsa düzelmeyeceğiz, dedi Esra.
—Biz elimizden geleni yapalım da, dedi Seden.
—Elimizden geldiğince sizi eski halinize getireceğimden emin
olabilirsiniz, dedi Asım.
—Hoşça kalın!
—Güle güle!
Işığı takip ederek Aslan’ın onları bıraktığı yere doğru gidiyorlardı.
251
—“Biz onu o kadar iyi tanımıyoruz, ama o bakışlarıyla bir şeyi
parçalama huyunu bilmeyen yok doğrusu”. Çok komiksin ya Asım!
dedi Ekin.
—Ne yapmamı bekliyordun ki? Adamlar Gökhan’ı vâris
sanıyorlar, ne derse yapıyorlar, kendilerini resmen ona adamışlar.
Ben orada “evet tanıyoruz, pisliğin tekidir, denizdekilerden biri” mi
deseydim? Anında bize saldırırlardı, dedi Asım.
—Sizce o ışığı nasıl geçti? dedi Seden.
—Bence denizdekilerin işaretini ensesinden silip geçmiştir, dedi
Nehir.
—Büyük ihtimal senin dediğin gibidir, dedi Asım. Aslan’ın
onlardan ayrıldığı yere vardıklarında çok uzaktan Aslan’ın geldiğini
gördüler. Aslan 5-10 dk. sonra yanlarına geldi.
—Gerisi boştu. Yani kimseye rastlamadım, uzun bir süre
yürüdükten sonra karşıma deniz çıktı. Büyük ihtimal orası da
denizdekilerindir. Ama emin değilim. Gittiğim yerlerden birinde dağ
vardı. Oradan çevreye baktığımda buradaki ışığın bir bölgeyi içine
aldığını gördüm, dedi ve gördüğünü haritaya ekledi.
—Burası deniz insanlarına aitmiş, bir ilaç yüzünden… dedi Asım.
Aslan onun cümlesini tamamladı.
—Yarı insan yarı balık oldular. Evet, onları hatırlıyorum.
Savaştan 1 yıl önce ilacı denemişlerdi. Bir gün baktık yoklar, demek
buraya gelmişler. Onlara ne olduğunu merak ediyordum. Eee, neler
yapıyorlar? Denizdekilere katılmışlar mı?
—Hayır katılmamışlar. Güçlerini birleştirip bu duvarı
oluşturmuşlar. Şimdi çok güçsüzler, en kötüsü Gökhan’ı vâris
sanıyorlar ve ne derse yapıyorlar, dedi Asım.
—Ayrıca Gökhan onlara denizdekilerden korumaları için kitap
gibi bir şey vermiş, dedi Ekin.
—Anladım. Şimdi bunu konuşmanın sırası değil, sonra, daha
güvenilir bir yerde konuşalım. Haritayı tamamladık sayılır. Benim
gittiğim yerden sonra deniz vardı ve bu deniz kalenin olduğu yere
kadar uzanıyor tahminimce. Eğer arada bir bölge varsa onu bulmak
çok zor olacak ki orası da denizin ortasında kalacağından
denizdekilere ait olur diye düşünüyorum, dedi Aslan ve haritaya
deniz insanlarını da ekledi.
—Hadi, artık geri dönelim, dedi ve ışığı geçti. Sırayla diğerleri de
geçti. Denizdekilere ait olan bölgeyi çok rahat geçtiler. O nehre
geldiklerinde yine aynı yöntemle geçtiler. Orman bu alana çok yakın
252
olduğundan hızlıca ormana girdiler. Buraya gelmek 3 günlerini
almıştı. Düşünerek hızlı davranmışlardı. Ormandakiler örgüt için bir
üyelerini verdiler. Seden’in oluşturduğu duvarı tek hamlede
parçalayan kızı yanlarına verdiler. Onunla birlikte yol boyu
konuşarak ormanı geçtiler. Bu kızı okul, örgüt ve bildikleri çoğu
şeyde bilgilendirdiler. Okula geldiklerinde akşam olmuştu. 1 haftada
bu dünyanın haritasını çıkarmışlardı. Akşamleyin bütün örgüt
üyelerine mektup gönderdiler.
—Biri ne olacak? dedi Asım.
—Biri yaz gönder, ne yapalım, belki eline ulaşır, dedi Aslan. Asım
Aslan’ın dediğini yaptı. Mektup gitti. 5 dk. sonra aynı güvercin
mektubu geri getirdi. Bu sefer altına bir yazı not edilmişti:
“Orada olacağımdan emin olun
Biri”
—Harika! dedi Ekin.
—Bence de, kim olduğunu belki ortaya çıkarır, dedi Nehir sahte
bir umutla.
Akşamleyin örgüt toplantısında Unikorn Savaşçılarının yanlarında
gönderdiği kişiyi örgüte tanıttılar. Örgütte bir ders vereceğini
anlattıktan sonra haritalardan çoğaltıp örgüt üyelerine verildi. Sonra
da örgüt dağıtıldı.
253
254
ONYEDİNCİ BÖLÜM
UNİKORN SAVAŞÇISI
Okul dersleri çok eğlenceli biçimde devam ediyordu. Çeşitli
Korunma Teknikleri dersinde çok faydalı yöntemler öğreniyorlardı.
Hayal tıkanıklığı dersinde her zamanki gibi Asiye sorun çıkarıyordu.
Şimdi bu derste hayal tıkanıklığı çeşitlerini görüyorlardı. Burç 2
derslerinde biraz daha ilerlemişlerdi. Hocaları özellikle
denizdekilerle ilgili geleceklerini öğrenmeye can atıyordu. Çiftlik
dersinde Aslan onların bildiklerini biraz olsun ortaya çıkarmalarına
izin vermişti. Bu en çok Asiye’yi sevindirmişti. Derste sürekli
kendini ön plana çıkarmaya çalışıyordu. Çoğu öğrenci örgüt
üyelerinin bildiklerini bilmediğinden Asiye’yi gözünde büyütmüştü.
Asiye’nin popülerliğini engelleyen bir kişi varsa o da Savaş’tı. Her
geçen gün onun ne kadar güçlü ve başarılı olduğu, örgüt üyelerinin
yapabildiği şeyleri çok kolayca yapabildiği ortaya çıkıyordu. Asiye
bu duruma çok bozuluyordu.
Hatta bir keresinde:
—Bu Savaş’tan nefret ediyorum! Bu iğrenç bir şey, kendinden 5
yaş küçük bir veledin seni geçmesinden nefret ediyorum! demişti.
Ama Aslan ona okula yeniden başlama ihtimali olduğunu söyleyince
Savaş’la ilgili düşüncelerini içinde tutmaya başladı.
Bu yoğun derslerden sonra örgüt derslerine giriyorlardı. Ama hâlâ
Unikorn Savaşçılarının kendilerine yeni şeyler öğretmesi için
gönderdikleri kişi onlara bir şey öğretmemişti. Bunun nedenini
Aslan’a sorduklarında şu cevabı aldılar:
—O herkese tek tek ders verme yanlısı değil, bu sorunu
halletmeye çalışıyoruz.
Bütün bu yoğunluğun içinde Asım Aslan’dan vârislik hakkında
özel ders alıyordu. Herkes Asım’ın ceza aldığını sanıyordu.
255
Uzun süre sonunda bekledikleri gün geldi. Örgüt üyelerine
yapacakları ders için kâğıt geldi. Herkesin kâğıdında aynı yer, aynı
gün ve saat yazılıydı. Buradan görebiliyorlardı ki Aslan’ın istediği
olmamıştı. Bu ders yarındı. Ertesi günü heyecanla beklediler.
Sabahleyin uyandılar. Bugün Burç dersleri vardı. Kadının
öğrettiklerini yavaş yavaş uyguluyorlardı. Bu uygulamadan en çok
rahatsız olan kişi Serkan’dı. Neler olduğunu söylemiyordu. Ama
Burç hocalarının 2. sınıftayken ona derste söylediği şeyle ilgili
olduğundan eminlerdi. Ne zaman ona bu konuyu açsalar Serkan’ın
gözleri doluyor, derslerle ve örgütle daha çok ilgileniyor, sürekli
kendini geliştiriyordu.
Bugünkü dersleri bitmişti. Şimdi akşam 10 da başlayacak olan
dersi bekliyorlardı. Ders saatinin gelmesini yemekhanede
bekliyorlardı. Murat ve Asım bir köşede oturmuş konuşuyorlardı.
Kızlar onların yanına gittiler.
—Hah, iyi ki geldiniz! dedi Asım.
—Evet, epeydir görüşemiyoruz, ama unuttum sanmayın, haritayı
oluştururken neler oldu? Ne yaptınız? Aranızda bir şeyler oldu mu?
dedi Murat Asım ve Seden’e bakarak. İkisi de kızardı.
—Bence bu durumda bunları sorman yanlış! Senin burada
yapacağın şey haritaya bakıp kimin nerelere hâkim olduğunu ve
savaştaki konumumuzu sormak, dedi Ekin.
—Bu da gittikçe sıkıcı araştırmacılara, bilim adamlarına döndü.
İstediğimi sorarım tamam mı? dedi Murat. Asım güldü.
—Bir de beni anlayın. O kadar işin gücün içinde bir de Murat’la
uğraşıyorum. Keşke şuradan Hamide geçse de beni Murat’tan
kurtarsa, dedi Asım acı acı.
—Hiç komik değil, benden kurtulamazsın! dedi Murat.
—Sahi, senin Aslan’la cezan nasıl gidiyor? dedi Nehir.
—Ha, o mu, gayet iyi gidiyor, dedi Asım heyecanla.
—Şuna bak, sanki cezada değil tatilde gibi davranıyor. Gerçekten
merak ediyorum, ne yaptın da her hafta Aslan’la cezada kalıyorsun?
dedi Murat. Asım bir kızların yüzüne bir Murat’ın yüzüne baktı.
—Çok merak ettiğin iki soruna cevap veriyorum. İlk olarak
Unikorn savaşçılarının olduğu ormanda Aslan bana “hiçbir
konuşmaya girme, ben her şeyi hallederim” dediğinde boş yere
konuştum, lafa daldım ve durumu zorlaştırdım. İkinci yaptığım hata
ise Deniz İnsanlarının olduğu denize girdim. Kızları da yanımda
256
denize soktum, sence ceza için yeterli değil mi? dedi Asım. Murat
Asım’a şöyle bir baktı.
—Aslan insaflıymış, ben onun yerinde olsam seni okuldan atardım,
dedi Murat. Saat 9.30 oldu. Kaleden bahçeye çıktılar. Ormanlık
alana girdiler.
—Sizce biri gelecek mi? dedi Nehir.
—Bilmem, gelmezse kendi kaybeder, dedi Murat.
Ders için bütün örgüt üyeleri toplandığında Unikorn Savaşçısı kız
yanlarına geldi.
—Evet, size ders vermek çok güzel bir şey. İnanın denizdekileri
yok etmek için benim size öğrettiklerim çok faydalı olacak. Şimdi…
Kız konuşmayı bıraktı ve ağaçların arasındaki boşluğa baktı. Uzun
süre orayı inceledi.
—Neyse, dedi birden ve başkalarına hissettirmeden düşünmeyi
öğretmeye başladı. Herkes bir şeyler yapıyordu ama bunu yapmak
çok zordu. Gece 2’ye kadar çalıştıktan sonra daha kolay yapmaya
başladılar. Biraz daha çalıştıktan sonra kız onları serbest bıraktı ve
yine ağaçlardaki o boşluğa baktı.
Asım oradan uzaklaşırken kızların yanına geldi ve:
—Sizce de onda bir tuhaflık yok mu? Orada biri varmış gibi
davranıyordu. Yani-, dedi ki Nehir onun lafını kesti.
—Belki de dediğin doğrudur, orada biri vardır, BİRİ, bizim
aradığımız örgüt üyesi, dedi. Asım ve diğerleri ağaçlıktaki boşluğa
sonra da o kıza baktılar.
—Peki, neden bir şey göremiyoruz? dedi Ekin.
—Belki de benim yapabildiğim gibi o da görünmez olabiliyordur,
dedi Seden.
—Belki de, ama bundan sonra biraz daha dikkatli olması gerekir,
çünkü bu taktiği öğrenmezse iki gün sonra onun kim olduğunu
öğreniriz, dedi Asım. Kaleye gelip yatakhanelerine gittiler. Sonra da
akıllarında birçok soruyla uyumaya çalıştılar.
Günler hızla geçiyordu. Artık kimseye hissettirmeden istedikleri
şeyi düşünerek yapabiliyorlardı. Bunu öğrenir öğrenmez Asım ve
örgüt hocaları birini bulmayı denedi. Ama onu bulmak çok zordu.
Asım kızların yanına gelip dert yakındı.
—Bundan nefret ediyorum! Biri bunu yapmayı öğrenmiş ve onu
bulamıyoruz! Neden ortaya çıkmak istemiyor ki? Sanki bir suçu
varmış gibi saklanıyor! dedi sinirle. Doğan yanlarına geldi.
257
—Şu bilinmeyen örgüt üyesi bulundu mu? dedi ürkekçe ve
yanlarına oturdu.
—Hayır! diye bağırdı Asım.
—Tamam ya! Bana bağırmana gerek yok! Sadece sizde benim
fark ettiğim şeyi fark ettiniz mi diye soracaktım, dedi Doğan ve
ayağa kalktı. Ekin kuzeninin kolundan tuttu ve onu oturttu.
—Anlat hadi!
—O gün eğitim aldığımızda o hocada bir tuhaflık vardı. Ağaçlığa
uzun süre baktı. Örgütte çok az kişi bu bulamadığımız kişiyi merak
ediyor. Bence orada o vardı. Bu kişiyi bulmak benim için çok
önemli. Örgüt sınavını benimle birlikte olmuş gibi görünüyor. Bu
çok kötü! Bu yüzden o derste oradan gitmedim.
—Eminim seni fark etmiştir, dedi Nehir.
—Hayır, fark etmedi, çünkü düşünmedim. Ama biriyle konuştuğu
ortadaydı. Ne konuştuğunu tam olarak duyamadım. Sadece yüksek
sesle konuştuğu şeyleri duydum.
—Mesela ne duydun? dedi Asım heyecanla.
—İlk önce “Gel bakalım! Neden saklanıyorsun?” dedi. Sonra uzun
süre konuşmadı. Bayağı sustuktan sonra birkaç şey dedi, ama
anlayamadım. En sonunda “Tamam o zaman, seni kimseye
söylemeyeceğim, ama seni bulurlar, bu öğrettiklerimi en kısa
zamanda öğren” dedi. Sonrada ormanın içine doğru yürüdü. Ne
yapacağımı bilmiyorum. Sizin anlattıklarınız ve gördüğüm kadarıyla
Unikorn Savaşçıları tehlikeli ve saldırgan. Bu yüzden ona bunu
soramadım. Bu olay olalı iki hafta oluyor ama yapamadım. Siz
onunla geldiniz, belki size anlatır diye düşündüm, dedi Doğan.
—Çok güzel düşünmüşsün! Ama onlar sandığından biraz daha
fazla saldırganlar. Psikopat derecesindeler, bu çok zor, dedi Asım.
—Bunu bize daha önce söylemeliydin, ama çok geç değil, dedi
Seden.
—Bugün biraz düşünür taşınır yarında iyi bir planla ondan
öğrenebiliriz, dedi Nehir.
—Şey, işte o olmaz. Ben buraya geldim çünkü o yarın gidiyor.
Sabahın ilk saatlerinde Aslan onu götürecek, dedi Doğan.
—Aferin, zamanlamana hayran oldum! Hadi, hemen onu bulup
konuşalım, sende bizimle geliyorsun Doğan, dedi Asım ve
ayaklandı.
—Bu kız nerede kalıyordu? dedi Seden yolda yürürlerken.
—Aslan’ın yanında, dedi Doğan.
258
—Bu durumu daha da güzel kılıyor, dedi Ekin.
—Biri Aslan’ı oyalamak zorunda kalabilir, dedi Asım.
—Bunu ben yaparım, dedi Doğan.
—Olmaz, sen konuşmaları duydun, yanımızda olsan iyi olur, dedi
Nehir.
—Pekâlâ, neden geldiğimizi sorarsa ne diyeceğiz? dedi Ekin.
—Eğitimle ilgili kafamıza bir şeyin takıldığını söyleriz ki yalan da
değil, dedi Asım. Çiftliğin önüne gelmişlerdi. Kapının önüne
geldiklerinde Asaf kapıdan çıkıyordu.
—Aaaa, Asaf, Aslan içeride mi? dedi Asım.
—Hayır, yeni öğrenciler geliyormuş, onlar için ortamı
hazırlıyorlar, bende onları alacaktım, bekleyin, o sınav bitince gelir.
—Yok, Unikorn savaşçısı burada mı?
—Evet, izninizle, o öğrencileri fazla bekletmemeliyim, dedi Asaf
ve koşarak uzaklaştı.
—Şansımıza bayılıyorum! dedi Seden. İçeri girdiler. Kız Asaf’ın
kaldığı odadaydı. Asım kapıyı vurdu. Kız içeri gelmelerini söyledi.
İçeri beşi de girince yüzlerine şöyle bir baktı.
—Hayırdır, buraya neden geldiniz? Beş kişi geldiğinize göre çok
önemli olmalı, dedi. Asım derin bir nefes aldı ve o gün ormanda
olanları ve şüphelerini anlattı. Doğan peşinden duyduklarını anlattı.
Onlar konuşmayı bitirince kız gülümsedi ve:
—Madem her şeyi duydunuz şunu da bilmelisiniz; kimseye onun
kim olduğundan bahsetmeyeceğime dair ona söz verdim. Şimdi
birçok şeyin farkındasınız diye onun kim olduğunu size mi
söyleyeceğim? dedi haince.
—Bakın, bu kişi ben örgüte girdiğim gün geldi ve hâlâ kim olduğu
bulunamıyor. Bu çok yanlış. Neden kendini saklıyor ki? Eğer biraz
güvenilir olsaydı kendini saklamazdı! dedi Doğan.
—Bak, bizi anlamak zorundasın! Senden kimseyi ispitlemeni
istemiyoruz. Sadece örgüt çok önemli bir topluluk, denizdekileri yok
etmek istiyoruz. Bu kişiyi bilmiyoruz ve kendini hep saklıyor.
Eğitimlere bile kendini saklayıp geliyorsa bu kişiden şüphelenmek
gerekir. Ya o denizdekilerin gönderdiği bir kişiyse? Bu okulda
düşünme konusunda en yetenekli kişilerden biriyim ve ben bile
kendimi bu şekilde saklamayı beceremiyorken bir öğrenci bunu
yapabiliyorsa ben onun denizdekilerden gönderilmiş bir casus
olduğunu düşünürüm. Lütfen, bize yardım et! dedi Asım. Kız beşinin
yüzüne de ayrı ayrı baktı. Sonra:
259
—Telaşlanmanıza hiç gerek yok! İlk bakışta o denizdekilerdenmiş
gibi görünse de onlardan biri değil. Denizdekiler onu almaz, çünkü
onun tek istediği şey denizdekileri yok etmek için bir şey yapmak.
Benimle konuştu, saklanmasının nedenlerini anlattı. Bana çok
mantıklı geldi. Zaten işareti de yoktu. Denizdekilerden biri değil.
Size en iyi yardımda bulunduğumu düşünüyorum. Bu kişi
denizdekilerden değil. Aklınızdaki en büyük soruyu giderdiğime
göre öğrenci seçmelerine gidebilirsiniz, dedi kız ve onları başından
savdı. Beşi de bu cevaptan memnun değildi.
—Sizce bunu Aslan Bey’e söylemeli miyiz? dedi Doğan.
—Kızı duydun, ona da söylemeyecek, boşuna ortamı germeyelim,
dedi Asım. Bu durumdan hiç memnun olmasalar da öğrenci
seçmelerinin olduğu alana gittiler. Birçok öğrenci korkuyla
bekliyordu. Asım öğrencilere şöyle bir baktı.
—İlk geldiğim günü hatırlıyorum da hiç böyle olacağını
düşünmezdim. Yani burada daha mutlu olacağımı düşünmüştüm. İş
güç yok. Hayatın en kolay ve eğlenceli yıllarına yeniden
dönmüştüm, öğrenci olmuştum. Aslan o zaman bir deve olmuştu.
Onun üstüne binmeye çalışmıştım. Sürekli ceza alırdım, ama her şey
iyiydi. Tabi bu denizdekileri fark edene kadardı. Onlar olmasa burası
dünyanın en güzel yeri olurdu, dedi Asım. Öğrenciler bir araya
toplanmış seçimi izliyorlardı. Asiye bütün öğrencilerden uzakta
durmuş seçimi izliyordu. Onun yanına gittiler.
Asiye iç çekti ve:
—Bir zamanlar her gelen öğrenciyle birlikte sınava girerdim. O
günleri hatırladım biran. Çok zevkliydi. Aslan’a eziyet etmeyi
özlemişim, dedi. Asım gülümsedi ve Asiye’ye sarıldı.
—Sadece bir kere bu zevki tattım, ama gerçekten ayrı bir tadı var,
dedi Ekin.
* * *
Aradan birkaç ay geçmişti. Mayıs ayına gelmişlerdi. Artık Biri’yi
çok düşünmüyorlardı. Ama yine de kim olduğunu merak ediyorlardı.
Onu bulamayacaklarını da biliyorlardı ama yine de ellerine fırsat
geçtikçe onu araştırıyorlardı. Artık kızların aklını bu savaşın nedeni
kurcalıyordu. Hiç nedenini düşünmemişler bu savaşta direk taraf
seçmişlerdi. Neden savaş olduğunu bilmeden savaşmanın mantıksız
260
olduğunu yeni yeni fark ediyorlardı. Bunu Asım’a söyleyemezlerdi
çünkü o onlara sanki denizdekileri seçeceklermiş gibi davranabilirdi.
Uzun süre kütüphaneden bunu araştırdılar. Ama nedenini
bulamadılar.
Asım her geçen gün Aslan’a daha çok benziyordu. Aslan’dan
aldığı vârislik dersleri sayesinde pek çok şey öğrenmişti. Ne yazık ki
bu onun biraz daha karamsar olmasını sağlamıştı. Bir vârislik
dersinin sonunda Asım onları gelecek hafta yapılacak derslerine
Aslan’ın çağırdığını söylemişti.
Bunu fırsat bilerek Ekin:
—Asım, bu savaşa neyin neden olduğunu biliyor musun? Savaş
nasıl başladı? dedi.
Asım hiç düşünmeden:
—Bilmem, derste Aslan’a sorarız, dedi ve Geleceği Planlama
ödevini yapmaya başladı.
Okul çok yorucu geçiyordu. Hâlâ Hayal Tıkanıklığı dersinin
hocası hayal tıkanıklığı türlerini işliyordu, tabi bir de bu türlerin
oluşmasına neden olan durumları. Asiye bile artık derste
konuşamıyordu. Herkes dersi bayık bayık dinliyordu. Burç
derslerinde her geçen gün geleceklerine dair farklı ipuçları
buluyorlardı. Ama bu derste hep konuşulan kişi Serkan’dı. Aslan’ın
dersinde herkes güvercine dönüşmeyi başarmıştı. Bu çok
sevindiriciydi. Okuldaki birçok konuda ilerliyorlardı.
Bir sonraki hafta Aslan’ın Asım’a özel olarak verdiği vârislik
dersine girdiklerinde Aslan onlara koruyucuların yapması gereken
şeylerden bahsetti. Ama bunlar belli şeylerdi. Vârisi koruyacaksın,
onun kimliğini ortaya çıkarmayacaksın…v.s. v.s. Asım biraz
bekledikten sonra savaşın nedenini Aslan’a sordu. Aslan güldü.
—Bunu düşünmeniz gerçekten güzel. Savaşın nedenini bilerek
savaşmakla herkes bir tarafta diye o tarafı seçip savaşmak farklı bir
şey. Ama ben bunu daha önce, mesela denizdekilerle ilk
karşılaştığınızda sormanızı beklerdim…
—Biz bunu epeydir sorguluyoruz. Size sormadan önce
kütüphanede bayağı araştırma yaptık. Ama hiçbir şey bulamadık,
dedi Ekin.
—Evet, bulamamanız doğal. Çünkü bu savaşa sebep olan kişi bir
vâristi ve savaşın nedenini öğrenen birçok kimse denizdekilerin
tarafını tutunca bu savaşın sebebinden bahseden kitapları kaldırttı.
261
Ama bu kitaplara sadece okul müdürü bakabilir. Ben de baktım. Çok
saçma bir sebep. Denizdekilerle savaşın başlamasının temel nedeni
bu okulun yerinin neresi olacağı konusu. Vâris bu okulun dünyada
olmasını istiyormuş, koruyucusu ise buna karşı gelmiş, çünkü o
zaman oraya herkesin geleceğini ve bunun hiç de iyi olmadığını
düşünmüş. Çok doğru düşünmüş. Düşünsenize burası dünyanın
herhangi bir yerinde. Bu çok korkunç olurdu.
—Garanti İstanbul ya da Ankara olurdu. Bu da orada bulunan
insanların oraya kolayca girmesini sağlardı ve insanlar istediği
zaman geri dönebileceğinden kimse okulun kurallarını sallamazdı,
dedi Asım.
—Evet, koruyucu buna karşı gelmiş ve bu yerin dünyanın uydusu
olan ayda olmasını istemiş. O da çok saçma bir yer bulmuş yani.
Tabi buna da vâris karşı çıkmış. Uzaya sadece zenginlerin ve uzayla
ilgilenenlerin gidebileceğini ve bunun uygun olmadığını söylemiş.
Sonra vâris uzun süre düşünmüş ve bu yerin hayallerde olmasına
karar vermiş, oraya sadece hayallere inananlar gelebilir diye
düşünmüş ve buraya gelmenin ayrıcalık olduğunu en iyi gösteren
şeyin bu olduğunu düşünmüş. Nedense koruyucusuna danışma gibi
bir ihtiyaç hissetmemiş ve koruyucusuna hiçbir şey sormadan bunu
uygulamaya geçirmiş. Vârise kırılan koruyucu kendini
hayallerindeki denize kapatmış. Hayallerindeki deniz buradaki deniz
oluyor. Çok güzel bir karar almış. Ama sonra denize yüzmeye gelen
biriyle karşılaşmış. O kişi onun bu yaptığının yanlış olduğunu,
hakkını araması gerektiğini ve ondan yana olduğunu söylemiş.
Koruyucu bu kişinin kışkırtmalarıyla saklanmanın bir çözüm
olmadığına karar vermiş ve savaşı başlatmış. Gerçekten çok saçma
bir sebep. Aslında sorun vârisle koruyucunun arasındaki problemdi.
Ama başkaları bunu kendi çıkarlarına uydurup bu savaşı başlattı.
Gördüğünüz gibi vâris ve koruyucusu arasındaki küçücük bir
problem gelecekte bizim neler yaşamamıza sebep oldu. İnsanlar
genelde bir sorun olunca suçlu aramayı seçiyorlar. Ama ikisinin de
hatası vardı. Vâris koruyucusuna hayallerde olmasını düşündüğünü
söyleseydi eminim ki o da kabul edecekti. Vâris bir hata yaptı.
Koruyucusunun hatası ise başkalarının kışkırtmasına gelip görevini
yapmaması oldu.
—Eğer ikisi de biraz dikkatli olsaydı burası çok güzel bir yer
olurdu, dedi Asım.
262
—Evet, olurdu, ama onlar hata yaptılar. Şimdi biz onların yaptığı
hataya düşmeyip burayı denizdekilerden korumalıyız. Neyse,
bugünlük dersimiz bu kadar. Artık Asım’ın vârislik dersini
bitiriyorum. Yeterince gelişme gösterdi. Onun cezası insanların
dikkatini fazlasıyla çekti. Bu yüzden ayda bir falan toplanıp
gelişmeleri takip ederiz. Hadi sizi kaleye götüreyim, dedi Aslan ve
onları odasındaki kapıdan geçirip kaleye götürdü. Yatakhanelerine
gidip biraz düşündükten sonra uyudular.
263
264
ONSEKİZİNCİ BÖLÜM
DÜNYA BASKETBOL TURNUVASI
Zaman çok hızlı ilerliyordu. Her geçen gün eğitimleri
hızlanıyordu. Bu da çok yorucu oluyordu. Denizdekilere karşı
yapılan bu savaşta her geçen gün ilerliyorlardı. Ama Asım hâlâ
kendini yeterli bulmuyordu. Aslan Çiftlik dersinde kendilerini
herhangi bir şeye dönüştürmeyi öğretiyordu. Bu konuda da çok hızlı
ilerleme gösteriyorlardı. Düşünerek Konuşma dersinde insanların
kalplerinden geçen şeyleri okumayı ve kalbin okunmasını
engellemeyi öğreniyorlardı. Çeşitli Korunma Teknikleri dersinde bir
bukalemun gibi o ortama uymayı öğreniyorlardı. Hatta bir ara kızlar
birinin bu şekilde gizlendiğini düşünmüşlerdi ama bu çok uzun süre
saklanılamayacak bir düşünme türü olduğundan bu fikirden
vazgeçmişlerdi. Uzun yorucu günlerden sonra Temmuz ayı geldi. Bu
da demek oluyordu ki bu yılki Dünya Basketbol Turnuvası yakında
başlayacaktı. 2010 yılında yani bu yıl bu turnuva Türkiye’de
düzenleniyordu.
Okulda Temmuz ayında dersler maç saatlerinin olmadığı
zamanlara alındı. Dersten çıkar çıkmaz topluca Oyun odasına
gidiliyordu. Oraya dev bir televizyon yerleştirilmişti. Her maçı
izliyorlardı. Asım bu maçların izlendiği sürenin israf edildiği
düşüncesindeydi.
—Bu vakitler çok saçma kullanılıyor! Bunun yerine kendimizi
geliştirmek için biraz olsun çabalayabiliriz!
—Çok istiyorsan git ve kendini geliştir Asım! Biraz dinlenmeye
hakkımız olmadığını mı düşünüyorsun? Son zamanlarda seni
tanıyamıyorum! dedi Murat. O sırada yanlarına gelen Aslan Asım’ın
omzunu tuttu ve:
—Yeterince çalıştık Asım. Biraz dinlenmenin bir sakıncası yok.
Ama yine de burada sıkılırım, biraz çalışmayı tercih ederim diyorsan
265
senin kararına saygı duyarım, dedi. Asım çevresine bakındı. Seden
kardeşlerine sarılmış sevinçle zıplıyordu.
—Sağol, sanırım burada kalıyorum, dedi Asım ve maçı izlemeye
devam etti. Maçta son çeyrekteydiler. Türkiye Arjantin’le aynı
gruptaydı. Eğer bu maçı kazanırsa gruptan 1. olarak çıkacaktı.
Kaybederse 2. olarak gruptan çıkacaktı. Skor birbirine çok yakındı.
Bir Arjantin sayı atıp öne geçiyordu, bir Türkiye sayı atıp öne
geçiyordu.
—Son 10 saniye… Skor 77-75. Sayın seyirciler iki sayı farkla
Arjantin önde. Eğer bu maçı kazanırsak gruptan birinci olarak
çıkacağız. Kaybedersek de ikinci olarak çıkacağız. Kazanmayı çok
istiyoruz. Bundan 4 yıl önce Japonya’da 30 sayı farkla yenilmiştik
Arjantin’e.
Şimdi bunun rövanşını almak istiyoruz. Top Evren’de, Cem’e pasııı
ve Cem’den bir ikilik geldi! Skor 77-77. Hadi Türkiye 4 yıl
öncesinin rövanşını alacağız! Koray’dan bir faul. Bunu yapması çok
yerindeydi. Ama şimdi onlara serbest atış verdi hakem. Evet,
Arjantinli oyuncunun ilk atışı başarılı. 78-77 Arjantin önde. İkinci
serbest atışı kaçırdı. Kaan topu kaptı. Son 4 saniye… Bir sayı atarsak
gruptan birinci olarak ayrılmış olacağız ve Arjantin’den rövanşı
alacağız. Top Selim’de… Selim’den bir üçlük geldi! Skor 78-80!
Türkiye kazandı! Türkiye kazandı! 4 yıl öncesinin rövanşını aldık!
Coşabilirsin Türkiye! Türkiye Çeyrek Finalde!...
Maçtan sonra basketçilerle olan röportajları izlediler. Sonra
televizyon kapattılar ve isteksizce derslere girmek için koridorda
ilerlediler. Aslan onlarla birlikte konuşarak koridorda ilerliyordu.
—Aslan, basketçilerin arasında bu okulu okumuş kişiler var mı?
dedi Ekin.
—Benim bildiğim kadarıyla yok. Ama teknik ekipteki kişilerden
bazılarıyla burada aynı dönemde okumuştuk. Ama benden önce
okumuşlarsa onu bilemem, dedi Aslan.
—Keşke bu maçları yerinde izleyebilseydik! Dünya’daki
bedenimiz yeterli parası olmadığından maçlara gidemiyor! Bundan
nefret ediyorum. Materyalizmin gözü çıksın! dedi Seden.
Derslerde hızla ilerliyorlardı. Bir yandan da maçları izliyorlardı.
Türkiye bütün maçları içinden sadece birinde yenilmişti. Oynadığı
bütün maçları pek çok zorluğa rağmen kazanıyorlardı. Yunanistan’ı
yenerek ilk dörde girmişlerdi. Bütün bunlar olurken okuldaki tek
eksiklik denizdekilerdi. Sanki yok olmuşlar gibi ortaya
266
çıkmıyorlardı. Ne geceleri ortaya çıkıyorlardı ne de başka bir
faaliyette bulunuyorlardı. Gizli planlar yaptıkları çok açıktı. Bu
durumdan dolayı bir örgüt toplantısı yapıldı.
Aslan onlara:
—Merak edilecek bir durum yok. Denizdekilerin arasında
bulunan casuslarımız çok önemli faaliyette bulunmadıklarını
söylediler. İçinizi rahat tutun. Zaten ortaya çıkmamalarının bir diğer
sebebi de sıcaklık. Hava sıcak olduğundan çok yağmur yağmıyor ve
onlar ortaya çıkmıyorlar, dedi ve örgütü kaleye gönderdi. Aslan’ın
her ay yapacağı toplantıyı bugün yapacaklardı. Aslan bu toplantıyı
çarşıdaki boş bir dükkânda yapacaktı. Oraya doğru gittiler.
İçeri girince Asım hemen şunu sordu:
—Denizdekiler onların casus olduğunu belki anlamışlardır. Bu
yüzden onlara fark ettirmeden plan yapıyor olamazlar mı?
—Casus olduklarını anladıklarını sanmam. Öyle olsaydı onları
öldürürlerdi. Şu bir gerçek ki onlara pek güvenmiyorlar ve onların
tabirlerine göre Asları Yok Etme Birliği Yönetim Kurulu Üyeleri
birleşip bazı kararları alıp toplantı yapıyorlarmış. Orada aldıkları
kararları kimseye söylemiyorlarmış. Bunu hocalar dışındaki kişilere
söylemedim çünkü hemen karamsarlığa kapılıyorlar, dedi Aslan.
—O yönetim kurulundaki konuşmaları öğrenebilmenin bir yolu
olmalı, dedi Ekin.
—Bunun tek bir yolu var; o da yönetim kurulunda bizim
casuslarımızdan birinin olması. Maalesef kimseyi almamışlar ya da
almışlar ama o kişiler söylemiyor.
—Nasıl yani? dedi Asım.
—Bak orada kimin nerede olduğunu diğer üyelere söylemiyorlar.
Bu yüzden bizim casuslarımızdan biri varsa bile bunu o kişi bize
söylemezse bunu bilemeyiz. Umarım çok kötü şeyler
düşünmüyorlardır, dedi Aslan. Uzun süre savaş durumundan
bahsettiler. Hava aydınlanmaya başlayınca Aslan okula dönmeleri
gerektiğini söyledi. Bu boş dükkândan çıkınca Aslan bu dükkânı
düşünerek yok etti. Bir falcı dükkânının önünden geçiyorlardı ki biri
onlara seslendi.
—Aslan! Aslan!
Aslan kendisine seslenen kişiye baktı.
—Haluk! dedi Aslan şaşırarak. Adam yanlarına geldi.
—Senin burada ne işin var? dedi Aslan zorlanarak.
267
—Ne o? Artık istenmiyor muyuz? Buraya gelmenin yasak
olduğunu bilmiyordum!
—Öyle demek istemedim. Sadece uzun zaman oldu. Bu kadar yıl
sonra buraya geleceğini sanmıyordum.
—Aslında buraya gelmemin sebebini sizde biliyorsunuz.
Bildiğiniz üzere Türkiye Fransa’yı yenip finale kaldı. Finalde
İspanya ile yani 4 yıl öncesinin birincisi ile maç yapacağız, dedi
Haluk.
—O maçı izleyemedik. Ama finale kalmak çok güzel! dedi Nehir.
—Maçı izlemediniz mi?
—Hepimiz değil, ben izledim, dedi Asım.
—Biz izleyemedik, çünkü Hayal Tıkanıklığı dersini bitirmedi o
adam, dedi Seden.
—Neyse, maçla buraya gelmenin nasıl bir ilişkisi var onu
anlamadım, dedi Aslan.
—Düşündüm, taşındım. Bizim ekipten bu okulda okumuş birkaç
kişi vardı. Onlar dediler ki; bu okul hayatımızda çok önemli bir yeri
var ve bu yüzden bu okulun müdürünü, birkaç hocasını ve
öğrencisini bedavaya maça götürmemiz gerekir. Sonra bunu
yapmaya karar verdik. Duyduğuma göre sen bu okulun müdürü
olmuşsun, bu arada tebrik ederim. Aslında ben hep Gökhan da
müdür potansiyeli görürdüm. Ama senden de çok iyi müdür olur ki
zaten çok iyi bir müdürsün.
—Teşekkür ederim, ama gelemem. Ben bu okulun müdürüyüm ve
bir saatliğine bir yere gitmeye kalksam denizdekilerin burayı rahat
bırakacağını sanmam ki onlarla zaten sorunlarımız var. Belki
biliyorsundur Gökhan denizdekilerin başında müdür oldu. Bu yüzden
burada kalmalıyım. Gönderebileceğim hoca sayısı en fazla iki kişi
olur. Biliyorsun ki derslerin aksamaması gerekir. Ama öğrencilerden
istekli olanları gönderebilirim.
—Hadi ama! Yapma! Müdür yardımcın ne güne duruyor? O
buraya göz kulak olur…
—Aslında evet, benim yerime onu oraya gönderebilirim. Kaç
kişilik yer var bizim için? Mesela bu dört arkadaşım size eşlik
etmekten mutluluk duyarlar, dedi Aslan. Asım itiraz edecek gibi
oldu. Aslan ona onaylamayan bir bakış attı.
—Evet Haluk. Sen bana kaç kişi olduğunu belirt ben sana onları
gönderirim. Maç ne zaman?
268
—20 kişi götürmeyi planlıyoruz. Maç yarın ve ben bu kişileri
bugün alıp götürmeliyim.
—Tamam o zaman. Ne zaman gelecekler peki?
—Ne zaman istersen!
—Siz ne zaman düşünüyordunuz?
—Maçtan sonraki gün onları getiririm.
—Güzel, o zaman sen benim odamda beklerken ben kişileri
bulurum, dedi ve Haluk’u çiftliğe Asaf’ın yanına bırakıp kaleye
gittiler. Asım hemen itiraz etti.
—Böyle bir durumda 3 günlüğüne dünyaya gideceğimi sanıyorsan
yanılıyorsun!
—Oraya git Asım! Biraz dinlen. Bu ortamdan uzaklaş ki daha
mantıklı düşünüp davranabilesin. Fark etmiyor muyum sanıyorsun?
Giderek insanlardan uzaklaşıyorsun. Son günlerde seni en yakın
dostlarınla yan yana bile görmüyorum. Murat’la, Asiye’yle, Asaf’la
konuşmuyorsun. En kötüsü koruyucularına artık güvenmiyorsun.
Daha da kötüsü benim yaptıklarımı yapıyorsun. Asım sen ben
değilsin, olamazsın. Çünkü seni arkandan vuran arkadaşların yok.
Yalnız değilsin sen. Sana sadık birçok dostun var. En önemlisi senin
koruyucuların seni korumak için ölürler, benim koruyucumun yaptığı
gibi kendini korumak için seni öldürmezler. Anladın mı beni?
Onlarla oraya git ve gerçek Asım olarak dön. Senin karamsar olmana
hiç gerek yok, çünkü onlar her zaman senin yanında olacaklar. Şimdi
oraya Serkan ve Öykü’de gitmeli. Serkan son zamanlarda çok kötü.
Yani fazla çabalıyor, ama unuttuğu bir nokta var; ne kadar çabalasan
da kaderini değiştiremezsin. Biraz dünyayı görmek ona iyi gelir.
Şimdi dünyaya maç için gitmek isteyen sizinle birlikte 20 kişi lazım.
Bu yüzden bir duyuru yapmak gerekiyor, dedi Aslan ve
yemekhanede bunu duyurdu. Gitmek isteyenler Asım’a isimlerini
yazdıracaklardı. Serkan bu konuyla pek ilgilenmedi.
Aslan Serkan’ın yanına geldi ve:
—Bakıyorum da basketle pek ilgilenmiyorsun. Hâlbuki
televizyondan izlerken çok seviyormuş gibi duruyordun, dedi.
—Hayır, basketi severim. Hatta boş zamanlarımda çok oynarım.
Ama burada kalmam daha iyi, dedi Serkan ve camdan dışarı
bakmaya başladı.
—Öykü’yle birlikte o maça gideceksin Serkan.
—Öykü mü? O basketi sevmez.
269
—Öyle mi? Peki neden bu listeye adını yazdırmak için sırada
bekliyor?
—Sadece merak etmiştir, o basketi sevmez.
—Serkan! Akıllı ol! Olacakları sende bende biliyoruz.
—Evet, bu yüzden burada kalmam gerek.
—Hayır, bu yüzden gitmen gerek! O kaçmaya çalıştığın şey bir
gün olacak.
—Ben KAÇMIYORUM! Sadece kendimi koruyorum. Bu işten en
az zararla kurtulmaya çalışıyorum!
—Bu olmayacak Serkan, en az zarar diye bir şey yok! Ne kadar
çabalasan da bu istemediğin haliyle, en fazla zararla gerçekleşecek.
Ama biraz güçlü olursan başarırsın. Şimdi hem Öykü’yü hem de
kendini üzmeyi bırak ve bu maça git. Bu fırsat bir daha eline
geçmez, dedi Aslan ve Serkan’a baktı. Serkan ayağa kalktı ve
Öykü’nün yanına gitti.
—Gitmeyi ister miydin? dedi Serkan.
—Sen?
—Sen “olur” dersen ben giderdim.
—Evet, isterdim. Hadi adımızı yazdıralım.
—Tamam, dedi Serkan ve listeye adlarını yazdırdı. Aslan Asım’ın
yanına geldi.
—Hocalar için iki kişilik boş yer bırak! dedi ve oradan uzaklaştı.
Liste 18 kişilik olmuştu. Serkan ve Öykü’den başka Murat, Asiye,
Gürbüz, Doğan ve Savaş vardı tanıdık olarak. Geri kalan 8 kişi
tanımadıkları insanlardan oluşuyordu. Aslan yanlarına Burç
hocalarıyla geldi. Çiftliğe doğru yürürlerken Burç hocaları
homurdanıyordu.
—Aslan bana işkence ediyorsun. Ben basketten anlamam.
—İyi işte, belki öğrenirsin.
—Benden başka kimse yok muydu? Gitmek isteyecek daha birçok
hoca vardı, neden ben?
—Çünkü sen müdür yardımcısısın, beni vekâleten gideceksin.
—Demek öyle, döndüğümde yapacağım ilk iş kendime bir
yardımcı bulmak olacak, müdür yardımcısının yardımcısı…
Çiftlikten içeri girince Haluk onlara şöyle bir baktı.
—Burada 19 kişi var, tabi gelmeye karar verdiysen o başka, dedi.
—Hayır, ben gelmeyeceğim, Asaf gidecek, dedi Aslan. Asaf
öylece etrafına baktı.
—Ben mi?
270
—Evet, sen hocalarımızdan biri değil misin? dedi Aslan. Asaf o
kadar komik bakıyordu ki Asım güldü. Belli ki aklına Arap
okulundaki bir olay gelmişti.
—Evet, bende bir hocayım ama ben gidersem görevimi kim
yapacak? dedi Asaf.
—Merak etme, biz o kişiyi buluruz.
—Tamam o zaman.
—Gördüğün gibi Haluk tam 20 kişi, ne eksik ne fazla. Orada iyi
eğlenin ve burayı hiç düşünmeyin, dedi Aslan.
—Valla bu benim için çok zor, sevdiğim kız buradayken biraz zor
olacak. Ne vardı sanki basketle ilgilenseydi, dedi Murat. Aslan’ın
odasındaki kapıdan çıkıp dünyaya gittiler. Dünyada sokağın
ortasında beliriverdiler. Şanslılardı ki orada kimse yoktu.
—Şimdi şunu unutmayın; siz hep bizim yanımızda olacaksınız.
Otelde konaklama, yeme- içme, maç biletleri hepsi bizden ve siz
buraya okulunuzun öğrencileri olarak geldiniz. Giysilerinizde
amblemler var değil mi? dedi Haluk.
—Kafana takma dostum! Amblemi olmayanlar düşünerek
ekleyebilir, dedi Murat.
—Parayı biz ödesek de çok zor olmazdı, düşünerek para
oluşturabilirdik, dedi biri.
—Aklımdayken söyleyeyim, burada yani dünyada düşünerek bir
şey yapmanızı istemiyorum, dedi Haluk.
—Burada bizim müdürümüzün sen olduğunu sanmıyorum, bizim
müdürümüz şimdilik o, dedi Savaş ve Burç hocalarını işaret etti.
—Öğrencilerimin düşünme konusuyla ben ilgilenirim. Çok fazla
kendinizi belli etmeyin. Gerekli olmadıkça düşünmeyin.
Düşünecekseniz şekil değişikliği yapmayın, dedi Burç hocaları ve
göz kırptı. Haluk onları kalacakları otele götürdü. Otel çok güzeldi.
Sadece bir kat onlara verilmişti. Haluk onlara yapmaları gereken
şeylerden bahsettikten sonra gidecekti. Asım Haluk’un arkasından
seslendi.
—Fotoğraf çekmeye izin var mı? diye bağırdı. Haluk “evet”
anlamında kafasını salladı.
—Güzel, dedi Asım ve düşünerek çok kaliteli bir fotoğraf
makinesi oluşturdu.
—Senin zaten bir makinen vardı, dedi Murat.
—O okulda kaldı. Biliyorsun ki alelacele çıktık. Geç bakalım ilk
resmi seninle çekinelim, dedi Asım ve makineyi Seden’e verdi.
271
Seden onların resmini çekti. Odalara yerleştiler. Herkes iki kişi
kalıyordu, Burç hocaları hariç. Asaf tek başına odada kalmak
istemediği için Gürbüz’le aynı odada kalıyordu. Asım ve Seden
otelin mimarisini konuşuyorlardı. Güzel bir şey görseler hemen
resmini çekiyorlardı. Ekin bu durumdan çok sıkılmıştı.
—Japonları geçtiniz ha! Ne görseniz resmini çekiyorsunuz! dedi
sinirle.
—Aaa Seden bak! dedi Asım ve Ekin’in resmini çekti.
—Tüh! Gördüğün güzel anı Ekin kapattı, dedi Seden.
—Saf! Ben Ekin’i gördüm demek istemiştim, dedi Asım. Asiye
yanına Nehir’i almış otel turuna çıkmıştı. Haluk’tan da otelde
kullanabilecekleri yerlerin listesini almıştı.
Asiye Asım’ın yanına geldi ve:
—Hâlâ siz burada resim çekmekle mi uğraşıyorsunuz? Bu listede
kullanabileceğimiz yerler var. Biraz da orada resim çekersiniz, dedi.
Murat yanlarına geldi.
—Basketçilerle tanışmak isteyeniniz var mı? dedi pis pis sırıtarak.
—Evet, bir de onların resmini çekmek güzel olur, dedi Asım.
—Onlar buralardaki basket sahasında antrenman yapıyorlarmış,
dedi Murat.
Uzun süre basket sahası aradıktan sonra bulamadılar ve otele
döndüler. Otelde yemek yedikten sonra odalarına çıktılar. Ama
sıkıldıkları için Asım, Murat, Gürbüz, Asaf, Doğan, Savaş, Seden ve
Ekin Asiye ve Nehir’in odasına geldiler. Uzun süre konuştular.
Asiye onlardan sıkılınca:
—Yeter artık! Bu oda iki kişilik, daha fazlasını taşımaz, hadi
gidin. Ben uyuyacağım, dedi ve onları gönderdi. Herkes odalarına
gidip uyudu.
Sabah olunca aşağıya inip kahvaltı yaptılar. Sonra Haluk onların
yanına geldi ve onlara maç biletlerini verdi. Onları maçın yapılacağı
alana gidecek otobüse bindirdi. Çok uzun bir yoldan sonra Maçka
parkına geldiler. Saha parkın altına yapılmıştı. Sahaya birkaç giriş
yapılmıştı. İçeriye uzun sıralardan sonra girdiler. Onların yeri sahaya
daha yakındı. Herkes yerine oturduktan sonra Burç hocaları
öğrencilere şöyle bir baktı.
—Arkadaşlar sizce de maça gelmiş gibi mi görünüyoruz? Şuna
bakın, bembeyaz oturuyoruz. Ne bayrağımız ne de atkımız var, hadi,
çaktırmadan, dedi ve çantasının içinden bir bayrak çıkardı. Şimdi
bütün öğrenciler bunu yapıyordu.
272
—Şu Unikorn Savaşçılarının öğrettiği tarzda nasıl yaptığımız hiç
belli olmuyor, dedi Murat ve bir Türkiye atkısını oluşturdu.
Herkes eklemelerini yaptıktan sonra:
—Evet, şimdi tam bir taraftar olduk, dedi Burç hocaları. Maçın
başlamasına daha yarım saat vardı. Serkan çevreye bakınıyordu.
Birden kendini ve Öykü’yü gördü.
—Öykü, şurada ayna mı var? dedi merakla.
—Hayır, onlar bizleriz, çok güzel bir şey bu, tekrar kendinle karşı
karşıya gelmek! dedi Öykü. Serkan Öykü’ye sarılmış onunla
konuşuyordu. Serkan kendilerinden gözünü ayırdı ve yan taraflara
baktı.
—Bak! Şu benim kardeşim Öykü! dedi Serkan neşeyle.
—Kardeşinle maça mı gelmişiz? Bu çok güzel!
—Bak, şu annem, şu da babam. Geçen sefer onları görmek
istemiştim ama görememiştim. Şimdi onları gördüm. Buraya
gelmeleri çok iyi olmuş! Dönünce Aslan’a teşekkür edeceğim, beni
buraya gelmeye ikna ettiği için, dedi Serkan.
Birkaç dakika sonra basketçiler sahaya geldi. Hazırlanmaya
başladılar. Saha çok güzel görünüyordu. Milli marşlar okundu. Maça
başladılar. Maç kıyasıya gidiyordu. Çok kaliteli hareketler
yapılıyordu. Okulun öğrencileri sürekli tezahürat yapıyorlardı.
Buraya kadar gelmişlerken Türkiye’nin bu maçı kazanması
gerektiğini düşünüyorlardı. Türkiye 1. olmalıydı. Asım bir yandan
tezahürat yaparken bir yandan da kareleri fotoğraf makinesiyle
yakalamaya çalışıyordu. Molalarda ve çeyreklerin bitiminde
dansçılar çıkıp dans ediyorlardı. Çok eğlenceli bir ortamdı. Üstelik 2.
çeyreğin sonunu Türkiye 5 sayı önde bitirmişti. Bu da bu ortamı
daha da eğlenceli kılıyordu. Maçın arasında tezahürat edip
zıplamaktan karınları acıkmıştı.
Burç hocaları:
—Evet, birimizin bir şeyler alıp gelmesi gerekir, dedi.
—Ya biz buraya süs kabağı gibi durup özümüzü kaybedelim diye
mi geldik? dedi Asiye.
—İlk defa Asiye haklı. Kendimize işkence ediyoruz. Bu sorunu
kolayca halledebiliriz, dedi Savaş.
—Ne demek ilk defa haklı! Ben birçok konuda haklı olmuşumdur.
Bu arada hocam, burada ceza alabiliyor muyuz? Almıyorsak içimi
dökmek istiyorum bu bücüre! dedi Asiye.
273
—Asiye sakin ol! Burada da ceza alabiliyorsun, okula dönünce
cezanı almayı ister misin bilmiyorum. Asaf, sen Asım’la git ve
şurada sandviç satan kişiden 20 kişilik al gel, dedi Burç hocası.
Asiye Savaş’a sert bir bakış attı ve:
—Biliyor musun Savaş, bir gün bu okul bitecek ve ben o zaman
sana ne diyeceğimi biliyorum, dedi.
—Daha 2,5 yıl var, istersen bir yere yaz da unutma ne diyeceğini,
dedi Savaş.
—Evet, hatta bir mektup yazacağım, rezil olabileceğin bir
yerdeyken göndereceğim ve mektubun içinden ben çıkacağım, dedi
Asiye.
—Kesin şunu! dedi Nehir.
—Ama bu olaya iyi yanından bakalım, bu kavga bazılarımızın
hayal gücünün gelişmesine sebep oluyor, dedi Savaş.
—Senden önce de buradaydım ben ve benim hayal gücüme
hakaret eden imalı sözlerde bulunduğun için canım, okula
döndüğümüzde güzel bir ceza alacaksın, dedi Asiye haince
gülümseyerek.
—Ne? Ceza mı? Güldürme beni! dedi Savaş.
—O haklı Savaş. Dönüşte ceza alacaksın. Kendini buna
alıştırmalısın, dedi Burç hocaları. Gürbüz bir Asiye’ye bir de Savaş’a
baktı ve gülmeye başladı.
—Ne? Neden gülüyorsun? dedi Savaş.
—Bu duruma gülünmez de ne yapılır? dedi Gürbüz.
Asaf ve Asım ellerinde sandviçlerle geldiler. Herkese sandviçleri
tek tek dağıttıktan sonra sandviçleri yemeye başladılar. Murat az
önce olanları Asım’a anlatmaya başladı. Asım da bu durumu gülünç
bulmuştu.
Maç başladı. İspanya Türkiye’yi yakalamıştı bile. Hızla
ilerliyorlardı. Ama Türkiye farkın açılmaması için elinden geleni
yapıyordu. 3. çeyreğin sonunda İspanya önde bitirmişti. Heyecanla
maçın sonucunu bekliyorlardı. 4. çeyreğe girdiler. Türkiye çeyreğe
oldukça hızlı başladı. İspanya’yla beraberliği yakalamıştı. 5 dk. kala
Türkiye 7 sayılık farkla öne geçti. 3 dk. kala İspanya beraberliği
sağladı. 1 dk. kala İspanya 4 sayı farkla öne geçti. Son 10 saniye de
Türkiye yeniden atağa geçti. Erkut’un üçlüğüyle beraberliği
yakaladılar. Cem, Selim derken son 3 saniye ve Türkiye önde. Maçı
Türkiye kazandı. Türkiye dünya birincisi olmuştu. Basketçiler ve
274
taraftar sevinç içindeydi. Kupa sahaya getirildi. Ani bir esinti
oluşmaya başladı.
—Ekin! Sinirlenecek ne var şimdi? dedi Asım.
—Ne sinirlenmesi! Ben gayet mutluyum!
—O zaman duygularına hâkim ol! Rüzgâr esmeye başladı!
—O klimadan geliyor saf! dedi Ekin ve güldü.
Basketçilere tek tek madalyaları takıldı ve herkes oteline döndü.
Çok eğlenmişlerdi ve çok yorulmuşlardı. Odalarının kapısından içeri
gelmişlerdi ki Haluk koşarak yanlarına geldi.
—Odalarınıza mı kapanmayı düşünüyorsunuz? dedi.
—Açıkçası düşünmüyor odamıza giriyorduk, dedi Serkan.
—Aşağıda kutlama var, katılmayacak mısınız? Herkes sizi merak
ediyor, dedi Haluk.
—Niye bizi merak etsinler ki? dedi Burç hocaları.
—Niye olacak hocam? Yeteneklerimizi daha çok kullanma
konusunda eğitim veren bir okuldan gelip süs kabağı gibi duran bir
topluluğu ben bile merak ederdim, dedi Asiye.
—Hayır, ondan değil, sizin benim eski okulumun öğrencileri
olduğunuzu duydukları için sizi merak ediyorlar, gelirseniz çok
güzel olur, dedi Haluk. Hepsi yorgun argın ama istekli bir şekilde
aşağıya indiler. Lobi Türk bayraklarıyla donatılmıştı. Her yerde
sevinç hâkimdi. Lokantaya girdiler. Basketçiler orada oturmuşlardı.
Haluk onları basketçilerle tanıştırdı.
—Demek Haluk bu öğrencilerin okuduğu yerde okudu, dedi Kaan.
—Haluk onlara tatilde okul formalarını giydirmesen olmaz mıydı?
dedi Evren.
—Tatilde değiliz, okuldan 3 günlük izin alıp buraya geldik, dedi
Burç hocaları.
—Yazın ortasında okul olduğuna göre bir yaz okulu olmalı, dedi
Hüseyin.
—Hayır, yaz okulu değil. Bizim okulumuz bu zamanlarda da kışın
da açık olur, dedi Asaf.
—Tatiliniz ne zaman peki? dedi Cem.
—Tatil mi? Şey… dedi Burç hocaları.
—Tatilimiz çok garip, Aralık’ın son haftası ve okul Ocak’ın
1’inde açılıyor, dedi Asiye.
—Vay canına! Ne garip bir okulmuş. Adı ne söyleyin de ileride
çocuğum olursa oraya göndermeyim, dedi Evren ve güldü.
—Çocuğundan önce kendini düşünmelisin! dedi Asım gülerek.
275
—İyi de bu tatilden başka hiç mi tatil yok? dedi Kaan.
—Hiç.
—Hiç? Ama bence yanlış olmuş. Bütün yıl ders çalış sonra 1
hafta tatil. Bu bana hiç uygun değil, dedi Selim.
—Ne ders çalışması? Biz ders çalışmayız, dedi Gürbüz.
—O zaman sınavlarınızdan kötü not almaz mısınız? dedi Erkut.
—Dostum bizim okulda sınav diye bir şey yoktur, dedi Murat.
—Bu okulun en sevdiğim yanı da bu zaten, dedi Doğan.
—Sınavsız bir okul, ilginç. 1 haftalık tatilinizde sizinle tekrar
görüşmek isterdim, dedi İsmail.
—Bu çok zor, tabi bizim okulumuza gelmezsen, dedi Ekin.
—Neden?
—Biz tatili okulda geçiririz, dedi Seden.
—Neden, eve gitmek daha iyi olmaz mı?
—Orası bizim evimiz sayılır, yani 5 yıl boyunca orada kalırız,
dedi Nehir.
—Bu okulun bir kuralı mı? dedi Cem hayretle.
—Evet, dedi Haluk.
—Zor olmalı. Aileniz buna nasıl izin verdi anlamıyorum,
benimkiler tatillerde gelmediğimde bunu pek hoş karşılamıyorlar,
dedi Ediz.
—O işi okul hallediyor, dedi Asım gülerek.
—Peki, bu 5 yılın sonunda ne oluyor? Hangi sahada iş
bulabiliyorsunuz? dedi Kaan.
—O konuya hiç girmeyelim ha, dedi Haluk.
—Burası bir meslek edinme okulu değil, yetenekleri geliştirme
okulu, dedi Nehir.
—Herkesin mesleği var zaten, mesela ben bir mimarım, dedi
Asım.
—Ben tarihçiyim, dedi Murat.
—Ben turizmciyim, dedi Ekin.
—Bende lise öğrencisiyim, dedi Savaş ve güldü.
—Bende Ö.S.S.’ye hazırlanıyorum, dedi Doğan.
—Bu okula bende gitmek isterdim, dedi Cem.
—O zaman hayal kur, dedi Burç hocası.
—Bak, sana anca rüyanda görürsün dedi, dedi Evren ve güldü.
—Okulumuzun sadece iyi yanlarını bilerek bu okula gitmeyi tabi
ki istersiniz, dedi Asım.
276
—Okulun en kötü özelliği denizden çıkan ve okulu kendi
himayelerine almaya çalışan bir grup insandır. Onların önüne
çıkarsan seni öldürürler, dedi Murat.
—Bundan daha da kötüsü onları durdurmak için bir şeyler
yapmak istersin reşit olmadığın için buna izin vermezler, dedi Savaş.
—Savaş, sadece bir şeyde de ön plana çıkma, ölmezsin! Bizim
yanımızda yer alıp onlara yeteneklerini gösterip yok edilecekler
listesinde bir kerecik ilk sırada yer alma! dedi Asiye. Burç hocası
Asiye’ye sert bir bakış attı. Düşünceleriyle Asiye’ye bir şey
söylediği belli oluyordu. Okulda bunun dersini almışlardı ve Burç
hocaları herkesten saklama gibi bir düşünceye sahip değildi.
—Asiye! Seni düşüncelerini Savaş’a söylememen konusunda
uyarmıştım! Bu yüzden sana en güzel cezayı vereceğim. Okula
dönünce Savaş’la birlikte cezaya kalacaksın, dedi ve Asiye’ye son
bir bakış atıp basketçilere döndü.
—Öğrencilerimiz bazen ne dediklerini bilmiyorlar, kusura
bakmayın. Şimdi izninizle, odalarımıza çıkmak istiyoruz, dedi Burç
hocaları.
—Ama biz odalarımıza çıkmayı istemiyoruz, dedi Asım.
—Ben çok yorgunum, okulla ilgili fazla bilgi verdiniz, bu doğru
değil, sizi denetlemekten yoruldum, dedi Burç hocası düşünerek.
—Bu okulun bir hocası olarak onlarla ben ilgilenirim, dedi Asaf.
Burç hocası onlara şöyle bir baktı.
—Kalmak isteyenler kalsın, gerisi benimle gelsin, dedi ve yukarı
çıktı. Çok az kişi onunla birlikte odalarına çıktı. Gerisi eğlenmeye
devam etti. Uzun süre basketçilerle konuştular. Asım makineyle
resim çektirdi. Akşama doğru herkes odalarına çekildi.
Sabahın erken saatlerinde Burç hocaları odaların kapılarında
belirdi. Herkesi uyandırdıktan sonra aşağıya indiler ve kahvaltılarını
yaptılar. Haluk kahvaltıda onları yakaladı ve otelden çıkış işlemlerini
yaptırıp onların parasını ödedi. Sonra onları dışarıya çıkardı. Yolun
ortasında bir kapı belirdi. Üzerinde “Kale” yazıyordu. Haluk kapıyı
açtı ve onları uğurladı. Hepsi kapıdan geçtikten sonra kapı yok oldu
ve Haluk işine döndü. Kaleye girer girmez iki güvercin onlara doğru
uçup geldi. Biri Asiye’nin rengârenk güverciniydi, diğeri Savaş’ın
güverciniydi. Güvercinler Asiye ve Savaş’a geldi. İkisinin de ceza
kâğıdı gelmişti.
—Ah, teknolojiyi biraz takip et! dedi Asiye.
277
—Bunları öğreneli çok oldu, dedi Savaş.
—Cezanız neymiş, dedi Murat Asiye ve Savaş’ın omzundan
kolunu atarak onların cezalarını okudu.
—Ben sürgün bekliyordum, dedi Savaş.
—Cezamız okulun hepsine yemek yapmak, dedi Asiye.
—Vav! Bu cezayı hatırlıyorum. Ne hoş bir gündü. Yani işin
saçmalığı kavga eden iki kişiyi ayıramadık diye ceza almıştık ve o
iki kişi şu anda o kadar iyi anlaşıyor ki, dedi Murat.
—Kes şunu Murat, dedi Asım.
—Sen hiç bu cezayı almış mıydın? dedi Murat Asiye’ye dönüp.
—Hayır. Kabarık ceza listemde tek eksik ceza buydu, bende bu
yüzden adamın biriyle tartıştım, dedi Asiye.
—Oyalanmayın, hemen katlarınıza dönün, Asiye ve Savaş da ceza
alanına gitsinler, dedi Burç hocası.
—Orası nerede acaba? dedi Savaş.
—Ben biliyorum, onları oraya götüreyim mi? dedi Asım.
—Tamam, ama önce oradaki aşçılara haber göndereyim, dedi
Burç hocası ve onlara Asiye’nin güverciniyle mektup gönderdi.
Herkes yukarı katlara doğru çıkarken Asım, Asiye ve Savaş’la
mutfağa doğru gitti. Mutfağın önüne geldiklerinde aşçılar kapıdan
çıkıyorlardı.
Bir tanesi güldü ve:
—Biz her şeyi ayarladık, sana çok teşekkür ederim, sayende bir
günlük izin alıyoruz, dedi aşçı ve Asım’ın omzuna elini koydu. Asım
adamı bozuntuya vermedi ve gülümsedi. Aşçılar gittikten sonra
Asım onlara kurallardan bahsetti. Savaş içeri girdi. Asiye oflayarak
içeri giriyordu ki Asım onu kolundan tuttu.
—Ne? dedi Asiye.
—Birinin kim olduğunu öğrenmek ister misin?
—Hangi birinin?
—Örgütteki.
—Evet, kim olduğunu biliyor musun?
—Hayır, ama bir tahminim var, ben onun Savaş olduğunu
düşünüyorum. Sende daha yeni adamın BİRİYLE dedin, değil mi? O
Savaş olabilir.
—Saçmalama! Öyle olsa basketçilere o lafı eder miydi?
—Haklısın, ama onu biraz sorguya çeksen diyorum.
—Dövmek serbest mi?
—Asiye!
278
—Tamam, tamam, bakarım, dedi Asiye ve içeri girdi. Asım da
oradan uzaklaştı.
—Eveeet, bayağı yapılacak iş var, Asım düşününce ortalık dağılır
demişti, herkes bu yüzden denememiştir, deneyelim mi? dedi Asiye.
Savaş patatesleri soymaya başladı.
—Boşuna uğraşma ve hemen işe başla, dedi Savaş.
—Senden
emir
aldığımı
söyleyen
birinin
olduğunu
hatırlamıyorum, dedi Asiye ve düşünerek soğanları soymaya çalıştı.
Soğanlar yerlerinden fırladı. Savaş “demiştim” dercesine baktı.
—Tamam, ama belki diğeri işe yarar, dedi Asiye. Savaş’tan ses
soluk çıkmadı.
—Diğeri dedim, yani Unikorn Savaşçılarının öğrettiği taktik, dedi
Asiye. Yine Savaş konuşmadı.
—Unikorn Savaşçısını görmedin mi?
—O kim? Yine hangi kişiye lakap taktın? dedi Savaş
dayanamayarak.
—O lakap değil! Okula gelen başka bir gruptan biri.
—Grup derken neyi kastediyorsun? Denizdekiler gibi mi?
—Evet, onlar gibi ama daha zararsız. Eğitim için birini
göndermişlerdi. Örgüt için. Bilmiyor musun?
—Ben nereden bileyim? Unuttun sanırım, ben örgüt üyesi değilim.
—Yani onu görmedin, onunla hiç konuşmadın.
—Evet, onu görmedim, duymadım ve bilmiyorum.
—İyi o zaman, bir de o taktiği deneyelim, dedi Asiye. Bu sefer her
yer birbirine girdi.
—Burayı sen temizleyeceksin! dedi Savaş.
—Tamam, şu belli ki bugünkü yemekler pek hijyenik olmayacak,
dedi Asiye. Sonra düşünmeyi bırakıp faaliyete geçti ve yemekleri
yapmaya başladı. Akşamleyin yemek zamanı geldiğinde yukarı
çıktılar. Herkes yemekhanede yemek yiyordu.
—Sence bu yemeği nasıl yiyebiliyorlar? dedi Asiye.
—Nasıl yapıldığını görseler inan bana bu yemeği yemezlerdi, dedi
Savaş ve düşünerek bir tabak yemek oluşturup bir masaya oturdu.
Asiye de onun yaptığı gibi yaptı ve Asım’ın yanına oturdu. Asım
Asiye’nin tabağındaki yemeğe baktı.
—Neden yaptığın yemeği yemiyorsun? dedi.
—Ben kendi yaptığım yemeği yemem, bu arada o biri falan değil!
Hiçbir şey bilmiyor. Senin sayende örgütle ilgili şeyleri öğrenmiş
279
oldu. Yarın bir gün örgütten başkalarına bilgi aktardım diye atılırsam
o gün sana gösteririm, dedi ve yemeğini yemeye koyuldu.
280
ONDOKUZUNCU BÖLÜM
HİNDİSTAN’DA BİR GÜN
Okulda dersler ilerliyordu. Ramazan ayına girmişlerdi. Uzun ve
yorucu bir Ağustos ayı geçti gitti. Asım artık Biri’yi aramaktan
tamamen vazgeçmişti. Bunun bir zaman kaybı olduğunu düşünmüş
ve karamsarlığı bırakıp kendini vâris olmaya adamıştı.
Denizdekilerden hâlâ ses soluk çıkmıyordu. Aslan bu durumu sürekli
araştırıyordu. En son yaptıkları vâris ve koruyucularının katıldığı
toplantıda Aslan denizdekilerin yönetim kurulunun daha sık
aralıklarla toplandığını ve bunun hiç iyi olmadığını söylemişti. Örgüt
derslerinde çok ilerlemişlerdi. Okulda yasak olup aslında bilinmesi
gereken bütün dersleri almışlardı. Şimdi sadece savaş eğitimleri
alıyorlardı. Diğer örgüt derslerinde öğrendiklerini bu derste
uyguluyorlardı. Bu sayede öğrendiklerini de unutmuyorlardı.
Kasım ayında kurban bayramında kurban kesildi. Ayın sonlarına
geldiler. Hindistan’a bir haftalığına gidilecekti. Yine isteğe bağlı bir
geziydi. Asım bu geziye katılmak istemiyordu. Murat Hamide’yle
birlikte bu geziye katılıyordu ve Asım’ın da katılmasını istiyordu.
—Hadi dostum! Sen gelmezsen oranın bir anlamı olmaz ki! Hani
bütün gezilere birlikte gidecektik? dedi Murat.
—Ben böyle bir kural koyduğumuzu hatırlamıyorum. Bensiz
gitsen ne olur sanki? dedi Asım.
—Yapma! Sensiz orada sorun çıkaramam ki! Düşünsene ben
Hindistan’a alınmazken senin oraya alınman uygun olur mu hiç?
—Üzgünüm, ben uslu çocuk olmaya karar verdim. Ceza listemde
Hindistan eksik kalsa da olur, dedi Asım. Murat surat astı. Tam o
sırada Seden, Ekin ve Nehir yemekhaneye girdi. Kardelen ve Filiz
koşarak onların yanına gittiler.
—Hindistan’a olan geziyi duydunuz mu? dedi Filiz.
281
—Seden, hep Hindistan’a gitmek isterdik, şimdi tam zamanı.
Katılıyorsunuz değil mi? dedi Kardelen neşeyle. Seden şöyle bir
baktı. Hindistan’a gitmeyi çok istiyordu ama koruyuculuk görevini
de aksatmak istemiyordu.
—Tamam, bakarız, dedi Ekin ve Asım’ın yanına gittiler.
—Hindistan’a gitmeyi istiyor musunuz kızlar? dedi Murat.
—Olabilir, siz gidecek misiniz? dedi Nehir.
—Ben gideceğim ama Asım gelmiyor. Uslu çocuk olacakmış!
Ceza listesinin kabarık olmasını istemiyormuş, sanki yeterince
kabarık değil.
—Ben kabarık olmasını istemiyorum demedim, ceza listemde
eksik olsa da olur dedim. İsteyen gidebilir, ben kalacağım, dedi
Asım.
—Sen gitmiyorsan bizde gitmeyiz, dedi Seden.
Sonra Asım’a düşünerek:
—Unutma, biz senin koruyucularınız, sensiz gitmeyiz, dedi.
—Aman, ne uğraşıyorsak? Sonuçta bildiğimiz Hindistan değil
mi? dedi Ekin.
—Sanırım haklısın Ekin. Bu hep böyle yapar. “Gitmem gitmem”
der gelir. “Maç izlemem” der yerinde maçı izler. Nasılsa gelecek,
ben Hamide’ye derim, sen gelmezsen bende gelmem çünkü, dedi
Murat ve gitti.
—Hepiniz saçmalıyorsunuz! Ben gelmeyeceğim diye siz
gitmezlik yapamazsınız! dedi Asım.
—Bal gibi yaparız. Eğer gidersek aklımız sende kalacak. Orada
eğlenebileceğimizi mi sanıyorsun? dedi Seden.
—Gerçekten mantıksız davranıyorsunuz. Benim için kalmanızı
gerektirecek hiçbir şey yok!
—Böyle mi düşünüyorsun? Sanırım görevimizi unuttun, dedi
Ekin.
—Unutmadım. Ben çocuk değilim! Sizin benim çevremden hiç
ayrılmamanızdan sıkıldım artık! Benim sizin korumanıza ihtiyacım
yok! dedi Asım bağırarak.
—Öyle mi? Bu harika! dedi Ekin ve güçlü bir fırtınayı Asım’ın
üzerine gönderdi.
—Unuttun mu? Anlaşmamız böyleydi, dedi Nehir ve bir grup
elması Asım’ın üzerine gönderdi. Seden Asım’a son bir kez daha
bakıp çevresindeki görünmez koruma duvarını kaldırdı ve o da gitti.
282
Asım nefretle onlara baktı. Biran aklına Nehir’in sözü geldi; unuttun
mu? Anlaşmamız böyleydi.
—Ne anlaşması ya! dedi Asım içinden. Birden kızların onun
yanına gelip ona vâris olduğunu anlattıktan ve koruyucuları
araştırdıktan sonra yaptıkları konuşma geldi.
“Eğer olurda size yanlış davranacak olursam, sizin yaptıklarınızı
unutursam Seden koruma duvarını çevremden kaldır, Ekin beni bir
fırtınayla uzaklara gönder, savur, Nehir sende üzerime elmas gönder.
Yani öyle şeyler yapın ki hatamı anlayım, sizin denizdekilere
katılmanızı engelleyim.” dediğini hatırladı. Gülümsedi.
—Denizdekilere katılmanıza izin vermeyeceğim, dedi Asım kendi
kendine.
Kızlar oradan bayağı uzaklaştıktan sonra Ekin durdu ve:
—Hindistan’a gidelim, dedi.
—Haklısın. Onun için burada kalmamız mantıksız olur, dedi
Nehir.
—O bir aptallık yaptı ama bence onu burada bırakıp gitmek bize
yakışmaz, dedi Seden.
—Dediklerini duymadın mı? Bize ihtiyacı olmadığını söyledi,
sence o istemezken görevimizi yerine getirebilir miyiz? dedi Ekin.
—Bence de o istemezken bu iş olmaz. Sonuçta görevime bağlı
biriyim ama bir anlaşma yaptık ve bu anlaşmaya göre onu şimdi
bırakmamız gerekir. Yoksa o bizim değerimizi hiç anlamaz, dedi
Nehir.
—Haklısınız ama Aslan’ın o toplantıda ne dediğini biliyorsunuz.
Denizdekiler an kolluyor, bir an bulunca da çıkacaklar. Neden bu
Hindistan gezisi olmasın? dedi Seden.
—Denizdekiler en uygun anı kolluyor, doğru. Ama bence bu en
doğru an şimdi değil. Eğer bizim kim olduğumuzu biliyorlarsa bu en
doğru an olur ama bilmiyorlar, dedi Nehir.
—Bence Aslan’ın en zayıf anını kolluyorlar. Çünkü o çok güçlü
ve bizi yönlendiriyor, dedi Ekin.
—Şimdi hâlâ burada kalmayı düşünüyor musun? dedi Nehir.
—Tamam, geleceğim, dedi Seden. Listeye isim yazdırmaya
gittiklerinde Asiye ile karşılaştılar.
—Sende mi geliyorsun Asiye? Bu çok güzel, dedi Nehir.
—Hayret. Asım olmayınca siz gelmezsiniz diye düşünmüştüm.
—Neden? dedi Ekin.
—Ne bileyim, hep birlikte dolaşıyorsunuz ya ondan.
283
—Yok, biz geliyoruz ama o gelmeyecek, dedi Seden.
—En azından şuna sevinebiliriz; onun yaptığı bir aptallık
yüzünden ceza almayacağız, dedi Asiye. O sırada Savaş oradan
geçiyordu. Listenin yanına geldi.
—Olamaz! Sen de mi geliyorsun? Sen geliyorsan söyle ben
gitmeyim, dedi Asiye.
—Yok, sen git, sen yokken burada 1 hafta kafa dinlerim. Zaten
abimle Hint filmlerini izlerken sıkılıyoruz, bir de oraya gelip
sıkılmanın âlemi yok, dedi Savaş ve gitti.
—İşte buna çok sevindim, dedi Asiye ve listeye isimlerini yazdı.
Onlar oradan gittikten sonra Asım listeye baktı ve onların adını
görünce adını listeye yazdı. Ertesi gün kahvaltıdan sonra
gideceklerdi. Kahvaltıyı gayet sessiz bir halde yaptılar ve Asaf’la
birlikte diğer okullara geçen kapıya gittiler.
Asım’ın da orada olduğunu görünce Seden:
—Bakın o da Hindistan’a geliyor, dedi.
—Olabilir, dedi Ekin ve Asım’ın olmadığı yere doğru yüzünü
çevirdi. Hindistan’ın kapısı açıldı. Oraya geçtiler. Oradan gelen
öğrenci olmadığından çok rahattılar. Onları okuldan alan kız
gülümsedi.
—Merhaba ben Parvati, size okulu gezdirmek istiyorum. Siz
bizdeki bölümlerde kalmayacaksınız, biz diğer okuldan gelenleri ayrı
bir bölüme koyuyoruz, başka bir sorunuz var mı? Güzel, madem
yok, devam edelim, dedi kız ve yürümeye başladı.
—Buraya bir Serkan lazımmış, şimdi derdi “biz bu okula yeni
arkadaşlıklar kurmak için geliyoruz, o yüzden bizi de sınav yapın”,
dedi Asiye.
—O kızda derdi ki; “Üzgünüm siz bizim öğrencilerimizin beynini
bulandırırsınız”, dedi Serkan.
—Senin burada ne işin var?
—Bende geldim. Bu ayrı bölüm olmama işi de iyi oldu. Geçen
İngiltere’ye gittiğimizde Öykü’yle ayrı kalmıştık, şimdi birlikte
olacağız, dedi Serkan.
—Aman, sanki her saniye birlikte değilsiniz, dedi Asiye ve biraz
daha önden yürüdü. Okul gezildikten sonra direk derslere girdiler.
Dersler kendi derslerinden çok farklı değildi. Bu yüzden onlara çok
kolay gelmişti. Ders arasında üçü kendi aralarında konuşurken Asım
yanlarına geldi.
—Merhaba, dedi. Ona bir tek Seden karşılık verdi.
284
—Özür dilerim bir hata yaptım, çok çok büyük bir hata yaptım.
Beni affedecek misiniz? dedi Asım çekinerek. Kızlar cevap vermedi.
Seden kabul edecek gibi olduğunda kardeşleri onu durdurdu. Asım
çevreye bakındı. Çevrede kimse yoktu.
—Anladım, siz bunu istiyorsunuz. Pekâlâ, dedi ve düşünerek bir
Hint kıyafeti giydi, kızlara da aynını yaptı. Arkadan bir müzik
gelmeye başladı. Asım şarkı söylemeye başladı.
—Bir gün bir kitap geçti elime.
“Vâris yoksa tehlikedeyiz” diyordu içinde
Vârisi korumak geldi içimden
Araştırdım sizlerle onu geldiğince elimden, dedi Asım.
Nehir hemen Asım’ın şarkısını böldü ve:
—Önemli değil, elimizden geldiğince yardım ettik, dedi.
—Dur kız daha teşekkür etmedi, dedi Ekin.
—Boş verin, daha ayağımıza bile kapanmadı, dedi Seden. Asım
yarım ağız gülümsedi.
—Tamam, istediğiniz olsun
Teşekkür ederim - önlerinde eğilir Özür dilerim
Koruyucu olmak eminim zordur
Ama çocukmuşum gibi davranmayın
Yoksa aniden patlarım - Asım patlamış gibi davrandı, üç kız da
farklı yönlere kaçıştı Ama onun haricinde iyi bir vâris sayılırım - Asım kızlara
yalvarır Tamam, istediğiniz olsun
Teşekkür ederim
Özür dilerim
Tamam, istediğiniz olsun, dedi Asım.
Nehir yine Asım’ın lafını kesti ve:
—Eflâk’la Boğdan’ı isterim, dedi.
—Onlara gerek yok, takdir edilmeyi isterim, dedi Ekin.
—Denizdekileri beraber yok etmeyi isterim, dedi Seden.
—Tamam, istediğiniz olsun
Denizdekileri birlikte yok edelim - Nehir ve Ekin Seden’in
istediğine yöneldiği için Asım’a surat asarlar Denizdekilerin yok edilecekler listesinde ilk sırayı paylaşalım
Tamam, Eflak ve Boğdan senin olsun - Nehir’e Eflak ve
Boğdan’ın olduğu bir harita verir -
285
Takdir de hep senin olsun - Asım avuçlarını birleştirip Ekin’e
teşekkür eder Tamam, istediğiniz olsun
Teşekkür ederim
Özür dilerim, dedi Asım ve şarkıyı bitirdi.
Asım derin bir nefes aldı ve:
—Şimdi bir daha soruyorum, beni affedebilecek misiniz? dedi.
—Bilmem bir düşünelim, dedi Ekin gülerek.
—Şarkın çok güzeldi, yani bizim söylediğimiz kısımlar, dedi
Nehir.
—Merak ediyorum, acaba şimdi de affetmezsek ne yapacaksın?
dedi Seden.
—Bilmem, hayal gücüme bağlı, dedi Asım.
—Tamam, afettik gitti, dediler. Seden görünmez koruma duvarını
yeniden oluşturdu.
Derse girdiler. Asiye onlara şöyle bir baktı.
—Birbirinizden en fazla bu kadar ayrı durabileceğinizi
biliyordum. Bak Asım, hayatını kurtarmış olabilirim, unutma ki bana
borçlusun, bu yüzden sakın benim en yakın arkadaşlarımı elimden
alma. Hem ben olmasam onlarla tanışamazdın, dedi Asiye.
—Ne alakası var ya? Ben Seden’i sen tanıştırmadan önce de
tanıyordum.
—O zaman Nehir ve Ekin benim arkadaşım, onları bana bırak,
dedi Asiye küçük çocuk gibi. Nehir Asiye’nin omzunu tuttu.
—Biz ikinizle de arkadaşlık ederiz. Kafana takma sen, dedi.
Derslerde birkaç şey işledikten sonra kapı çaldı. Parvati içeri girdi.
—Bildiğiniz üzere hocam bugün okulda çok önemli bir düğün var.
Bu yüzden bu düğün için ders işlenmeyecek, arkadaşların da bu
düğünü görmeleri isteniyor, dedi. Düğün olduğunu duyunca
Kardelen çok sevindi. Parvati’nin peşine takılıp düğünün olduğu
alana gittiler. Her yer rengârenkti. Bir grup kız ve erkek Hintçe bir
şeyler söyleyerek dans ediyorlardı. Ama kızlar bu sözleri
anlıyorlardı. Çok eğlenceli bir şarkıydı. Renkli kıyafetlerin içinde
çok beyaz kalmışlardı. Kardelen ve Hamide hafif boyun
kıvırıyorlardı. Asım herkese şöyle bir baktı. Sonra herkes kendini
taşlarının renginde Hint kıyafetleri giyinmiş olarak buldu. Herkes
gönlünce dans edip eğleniyordu ki Arabistan da duydukları siren sesi
duyulmaya başladı. Asım pür dikkatle dinledi, renkli kıyafetleri yok
286
edip okul giysisini oluşturdu. Hintliler bu sese pek aldırmıyorlardı.
Asım bir el işareti yaptı. Parvati’nin yanına gittiler.
—Bu ses neyin nesi? dedi Asım hiçbir şey bilmiyormuş gibi.
—Bu ses son zamanlarda hiç yoktu. Diğer ülkelerin okullarından
birinde kötü olaylar oluyorsa bu ses bize haber verir.
—Peki, siz ne yaparsınız? dedi Ekin.
—Hiçbir şey olmuyormuş gibi işimize devam ederiz.
—Şu anda bu hangi ülkeden geliyor? Yoksa Türkiye’den mi? dedi
Nehir.
—Olabilir. Genelde oradan gelir bu ses, dedi Parvati. Asım kızın
kolundan tutup hızlıca ilerlemeye başladı. Asım’ı gören Türk
okulunun öğrencileri onun peşine takıldı. Ülkelerin giriş kapısının
olduğu yere geldiler.
—Duyduğunuz bu ses denizdekilerin ortaya çıktığını ve bize
ihtiyaç duydukları anlamına gelir, şimdi oraya gidip yardım
edeceğiz, bizimle gelecek olanlar var mı? dedi Asım.
—Aslına bakarsan en son böyle gittiğimizde esir düşmüştük, dedi
Kardelen.
—Nereye üye olduğunu unutma sakın, dedi Asiye tehditkâr bir
şekilde ve kapıyı açmaya çalıştı.
—Uğraşma! Böyle durumlarda kapı kilitlenir, dedi Parvati.
—O zaman kapının şifresini gir ve aç, dedi Murat.
—Hayır! Bu riski alamam!
—Öyle bir alırsın ki… dedi Serkan.
—Beynini süngere çevirmeden şu kapıyı aç, dedi Seden. Kıza
tehditkâr bir şekilde baktı. Herkesin kendisine baktığını görünce kız
kapının şifresini açtı.
—Bunun bedelini ödeyeceksiniz, dedi.
—En kötü ihtimalle ülkenize bir daha giremeyiz, dedi Asiye ve
kapıdan içeri girdi. Bir grup burada kalmayı tercih ettiğini söyleyip
orada kaldı. Siren sesi kuvvetlendi. Hep birlikte ülkelerinin adını
haykırdılar. Kapı önlerine geldi. Kapıyı açmaya çalıştılar.
—Buraya kadar her şey iyiydi. Şifreyi sadece Asaf biliyor. Yani
anahtar onda. Nasıl gireceğiz? Burada bizi alacakları güne kadar mı
bekleyeceğiz? dedi Murat. Ekin birden taşının İngiltere de
yaptıklarını hatırladı.
—Bununla gireceğiz, dedi ve taşını çıkardı. Herkes ona şaşkın
şaşkın bakıyordu. Ekin ve Öykü kapının alt kısmına taşını koydu.
Kapı pembe bir ışıkla ortadan kayboldu.
287
—Hadi, geçin, dedi Ekin. Herkes sırayla geçti. En son Ekin ve
Öykü geçti. Geçtikten sonra da taşlarını aldılar. Serkan gülümsedi.
—Bu özelliğini unutmuşum, dedi.
—Bu neydi ki? dedi Murat.
—Pembe taş anahtar görevindedir, dedi Ekin.
—Çok güzel bir yetenekmiş, dedi Asiye.
Koridorlarda ilerlediler. Camdan dışarı baktılar. Deniz normal
yerindeydi. Kabarmamıştı.
—O ses buradan gelmiyor muydu yani? dedi Öykü.
—Desene boşa ceza alacağız, dedi Asiye.
Hep birlikte ilerlediler. Yatakhanelerine giderken Doğan ve
Savaş’la karşılaştılar. Doğan’ın yüzünde kan vardı. Yaralanmış
gibiydi, her yanında kesikler vardı.
—Siz Hindistan’a gitmemiş miydiniz? dedi Savaş.
—Evet, döndük. Ona ne oldu? dedi Asım.
—Denizdekiler çıktı. O da onlarla savaştı, dedi Savaş.
—Birkaç tanesini kızarttım. Denize geri döndüler. Çok fazla zarar
yok. Sadece ben. Bunu Eren abi yaptı. Çok iyi savaştığımı biliyordu,
dedi Doğan kırılmış bir halde. Onu hastaneye götürdüler. Sonra
Aslan’ın yanına gittiler. Bu konuyu bir kez de onunla konuşmak
istediler. O da Doğan’ın söylediği şeylere yakın sözler söyledi.
Diğer öğrenciler gittikten sonra Seden kardeşlerine:
—Size Asım giderse saldırabilirler demiştim siz de bana öyle
olursa onun kimliğini biliyorlardır demiştiniz ya, sanırım biliyorlar,
dedi endişeyle. Asım endişeyle onlara baktı.
—Merak etme. Biz seni koruyacağız, dedi Seden.
—Bence senin kim olduğunu bilmiyorlardı. Bence bunu bilselerdi
seni öldürmeye çalışırlardı, dedi Ekin.
—Bence de. Senin gitmeni beklemezlerdi, dedi Nehir.
* * *
Okulun ders işlenen son haftasına gelmişlerdi. Çoğu ders güzel bir
şekilde bitmişti, biri hariç. Hayal Tıkanıklığı dersinde hoca yine
sıkıcı bir şekilde dersi işliyordu.
—…ve son olarak bütün bu hayal tıkanıklıklarından kurtulmanın
tek bir yolu vardır; değişiklik, dedi adam.
—Size inanamıyorum! O kadar dersi sırf bir çözüm için mi
işledik? Değişiklikmiş! Ben olsam bu dersi hayal tıkanıklığı türlerini
288
işlemeden bitirir uygulamalı olarak değişiklik yapardım, dedi Asiye
öfkeyle.
—Biliyorum. Ama öğrenciler böyle işlememden zevk alıyorlar.
Yerli dizi gibi heyecanlandırarak ders işliyormuşum, öyle dediler.
—Çok doğru söylüyorlarmış. Yerli dizilerdeki gibi güzel ve
heyecanlı başlıyor sonu fos çıkıyor. Bu dersi mahkemeye vereceğim
ama burada mahkeme yok, dedi Asiye biraz mızıldanarak.
—Bu yüzden benim yerli dizi tarzı ders işlememe razı geleceksin,
dedi adam. Dersin çıkışında Asiye uzun süre söylendi. Ama bu
adamla son kez ders işlediklerini düşünerek kendini mutlu etti.
289
290
YİRMİNCİ BÖLÜM
YENİ DÜŞÜNME DERSİ HOCASI
3. sınıfın son haftası tatildi. Bu yüzden bölüm seçmeleri
gerekiyordu. Ama bir türlü karar veremiyorlardı. Hint okulundan
beklendiği gibi ceza geldi. Kendi okullarına dönen bütün öğrenciler
bir daha Hindistan’a giremeyecekti.
—Aman sanki çok önemli! En azından buraya geldiğimiz için
kendi ülkemize girebiliyoruz, dedi Asiye vurdumduymaz bir halde.
Bölüm seçiminde iki senedir çeşitli etkinlikleri seçtiğinden bu sene
orayı seçmek istemiyordu. Murat ve Hamide birlikte vakit
geçirebilmek için sakin bir yerler düşünüyorlardı. Bu sene Murat ve
Asım’ın son yılı olduğundan kızlar onlarla vakit geçirmeyi
istiyorlardı. En sonunda karar veremediler ve hepsini birden seçtiler.
Tatil boyunca bir oyana bir buyana koşuşturup durdular. Konser
bölümünden çıkmışlardı. Çok yorgundular. Konserde şarkı
söylemekten çok konser verdikleri günü konuştular. Yorgun argın
dağın tepesinde belirlenen odalara çıktılar. Çok rahat bir şekilde
uyudular. Sabahleyin uyandıklarında her şeyin eskisi gibi olmadığını
fark ettiler. Dağdan aşağıya baktıklarında kalenin çevresini suların
sardığını gördüler. Uzaktan bakıldığında orada bir savaşın olduğu
belli oluyordu. Asım öfkeyle manzaraya baktı. Örgüt üyesi olmamış
kişiler ve birkaç birinci sınıf öğrencisi korkmuştu. Asım hiç
düşünmeden kendini bir güvercine dönüştürdü ve dağdan aşağıya
doğru süzüldü. Onun böyle yaptığını fark edince Murat da aynını
yaptı. Vârisin koruyucuları böyle bir durumda vârisi bırakamazlardı,
onlar da aynını yaptı. Asım çok fazla ilerleyemedi ve görünmez bir
duvara çarptı. Murat Asım’a olanları fark edip yavaşlamaya çalıştı
ama o da çarptı. Kızlar normal bir iniş gerçekleştirdiler. Asım ve
Murat çarpmanın etkisiyle normal hallerine döndüler.
—Seden, görünmez duvarı koymana gerek yok. Görmüyor
musun? Denizdekiler ne yapıyor? dedi Asım sinirle.
291
—Bunu ben yapmadım. Hem neden yapayım ki? dedi Seden.
Murat görünmez duvara iki elini koyup aşağıda olanları izledi.
—Bunu onun yapabileceğini sanmıyorum. Okul pek çok açıdan
korunuyor. Bu kesinlikle Aslan’ın işi, dedi Murat.
—İyi de neden yardım etmemizi istemiyor? dedi Ekin.
—Yardım etmemizi istemediğini düşünmüyorum ben, dedi Seden.
—Buranın haritasına bakarsanız eğer bizim durduğumuz tarafta da
deniz var, fakat çok uzakta. Hatırlarsanız harita oluştururken deniz
kabarmıştı, dedi Nehir.
—Sanırım kaleyi iki taraftan da korumak istiyor, dedi Murat.
Yukarıya çıktılar. Durumu anlatacaklardı ki kaldıkları bölgenin
tamamen korunduğunu fark ettiler. Görünmez koruma duvarını
denizin yıkmaya çalıştığını fark ettiler. Uzun süre bu denizden nasıl
korunabileceklerini düşünürken denizin geri geri ilerlediğini ve
uzaklaştığını fark ettiler. Asım koşa koşa dağdan aşağı indi.
Görünmez duvarın olduğu yere geldiğinde iki elini Murat’ın
koyduğu gibi koydu ve dayandı. Duvar kalkmıştı. Asım aşağıya
doğru düşerken kendini bir güvercine çevirdi. Örgütte olmayanlar ve
3. sınıftan aşağıda olanlar yukarıda kaldı. Diğerleri kaleye doğru
ilerlediler. Deniz geri çekilmeye başladı. Deniz tamamen eski haline
gelince kaleden içeri girdiler. Aslan’ı bulmak istiyorlardı. Aslan
genelde böyle olaylardan sonra hasar tespiti için hastanede olurdu.
Hızlı adımlarla hastaneye doğru ilerlediler. Kapının önünde Asaf
vardı. Rengi bembeyaz olmuştu. Fazla yarası yoktu.
—Her şey yolunda mı Asaf? Denizdekilerin saldırdığını gördük,
ama bir duvar bizi engelledi, gelemedik, dedi Asım.
—Geldiler. Onlarla savaştık. Çok yaralı var. Aslan Gökhan’ı çok
kötü yaraladı, geri çekilmek zorunda kaldılar. Ama- ama o ölüyor,
dedi Asaf ruh gibi bir halde. Sesi çok monoton çıkıyordu.
—Kim ölüyor? dedi Asım şaşkınlıkla.
—O, dedi Asaf aynı monotonlukla. Asım ondan laf alamayacağını
fark edince Seden’e baktı. Seden görünmez olup kapıdan içeri girdi.
5-10 dk. sonra geldi ve ortaya çıktı.
—Durum çok kötü. Yaralanmalar sıradan bir yaralanma değil.
Aslan’ın kolu çok kötüydü. Belli ki Gökhan yine bakışlarıyla bir şey
yapmış. Ama bir bölme vardı, orayı kapatmışlardı. İçeri girdim.
Düşünme dersi hocası çok kötü yaralanmış. Can çekişiyordu
diyebilirim. Fazla dayanabileceğini sanmıyorum. Çok kötü, çok çok
kötü, dedi Seden ve sustu. Uzun süre orada beklediler. Herkes
292
Düşünme hocalarının iyileşmesi için dua ediyordu. Asım çok
endişeliydi. Kapı açıldı. İçeriden Burç hocaları çıktı. Rengi solmuştu.
Vücudundaki bazı kesikler sargıyla sarılmıştı. O dinlemek üzere
odasına gitmeye başladı. Hiç iyi görünmediği için Asiye ona yardım
etmeye gitti. Hemşire Asaf’a bir ilaç verdi. Asaf onu içtikten sonra
onda hiçbir değişiklik olmadı.
—Durumlar nasıl? dedi Asım.
—Çok iyi sayılmaz, dedi hemşire.
—Düşünme hocamızın iyileşmesini hepimiz istiyoruz. Bildiğim
bir şey var, turuncu taş iyileştirme özelliğine sahip. Bu taşı
kullanamaz mıyız? dedi Murat. Hemşire zorlukla gülümsedi.
—Denemediğimizi mi sanıyorsunuz? O taştan güçlü şeyleri bile
denedik, ama olmuyor. Onu yavaş yavaş kaybediyoruz, siz de burada
beklemeyin, işinize geri dönün, dedi hemşire ve içeri girdi. Asım
yere çömeldi ve ellerini yüzüne dayadı. Asiye hızlıca geldi.
—Neler olmuş söyledi mi? dedi. Herkes kafasını “hayır”
anlamında salladı. Asım elleri yüzüne kapalı bir şekilde:
—Her şeyi denemişler, onu kaybedeceğimizi söyledi, dedi. Asiye
derin bir nefes aldı.
—Burada beklemeye devam mı edeceğiz? dedi.
—Hıh, işimizin başına dönmemizi istedi, dedi Murat.
—Bence çok doğru söylemiş. Denizdekiler bugün yaptıklarının
hesabını verecekler. Onlarla savaşacağız, dedi Asiye.
—Ne yapmamızı bekliyorsun? Denize girip savaşalım mı? dedi
Hamide.
—Gerekirse evet! Oradaki bir kişiden bile korkmuyorum. Ama şu
anda oraya girersek onları yenemeyiz. Gücümüzü toplamamız
gerekiyor. Bu yüzden işlerimize dönmeliyiz. Biraz uygulama yapıp
güçlenmeliyiz, dedi Asiye. Herkes ona boş boş baktı.
—O haklı. Burada beklememizin kimseye faydası yok, ama
kalmayı istediğimizi de biliyorum, dedi Nehir.
Hep birlikte okulun koridorlarında uygulama yaptılar.
Ertesi gün bu durumla ilgili haber alamadılar. Tatil aktiviteleri
iptal edilmişti. Herkes boş boş dolanıyordu. Okulda olanlardan
savaşın nasıl olduğu hakkında bilgi aldılar. En fazla bilgiyi Gürbüz
verdi.
—Sabahleyin uyandığımızda her yer su kaplıydı. Neler olduğunu
anlamadan saldırıya uğradık. İnsanlar uykusunda yakalandığından
293
çok fazla yaralı oldu. Yaralanan herkesi hastaneye kaldırdılar. Onlar
iyileşmeden yerlerine yenileri geliyordu. Çoğunlukla hocalar savaştı.
Örgüt üyelerinden sadece ortaklıkta olanlar savaşa katıldı. Ben
Doğan ve Savaş’la kuledeydim. Ne yapacağımızı bilemedik. Çalıştık
çabaladık, dışarı çıkamadık. Sadece bizim okuldan kişiler içeri
girebiliyordu. Mecburen savaşı izledik. Burç hocası çok kötü
yaralandı. Onu cani bir tip öldürecekken Hayal hocası onunla
savaştı. Burç hocasını kaleye aldılar. Sonra 5 kişilik bir grup Hayal
hocasını sıkıştırdı. Düşünme hocası düşünerek 5’ini de savuşturdu.
Aslan Gökhan’la savaşıyordu. Çok ürkek ve korkak duruyordu.
Aslan’ı hiç öyle görmemiştim. Düşünme hocası Hayal hocasını
kaleye soktu. Kendisi de çok yaralanmıştı. Gökhan Aslan’la
savaşırken düşünerek onun kolunu çok kötü yaraladı. Aslan’ın kolu
kopmuş gibi oldu ama kopmamıştı. Aslan bunun acısıyla
konsantrasyonunu kaybetti. Bu sırada Gökhan düşünerek Düşünme
hocasını yaraladı. Kadın olduğu yere yığıldı. Şimdi o yaraları
iyileştiremiyorlar, ne yaptıysa artık! Aslan bu görüntüyü görünce hiç
olmadığı kadar sinirlendi ve Gökhan’a bir şey yaptı. En son vâris
oydu. Tahminimce vârislik özelliğini kullandı. Gökhan Aslan’ın
ayaklarının dibinde kıvranırken Aslan Düşünme hocasını içeri soktu.
Gökhan yaralanınca deniz geri çekilmeye başladı. Denizdekiler deniz
olmadan güçsüz olduklarından geri dönmek zorunda kaldılar. Sonra
bizimkiler okula girdi ve direk hastaneye kaldırıldılar. O günden beri
onları görmedik, dedi Gürbüz. Uzun süre boş boş dolandıktan sonra
hastaneden Aslan’ın çıktığını öğrendiler. Hemen onun yanına
gittiler. Onu çok yormak istemiyorlardı. Ama durumunu öğrenmeleri
gerekiyordu. Aslan’ın kolunu tümden sargıya almışlardı. Ona neler
olduğunu sorduklarında o da Gürbüz’ün anlattıklarını kendi
açısından anlattı.
—Yapamadım. Gökhan’ı görünce onunla savaşamadım. Daha
önce savaşabilseydim bu kadar yaralanma olmayacaktı. Bu kadar adi
olabileceklerini hiç düşünmemiştim. Gecenin bir vakti buradaki
öğrencilerin tek tatil yaptıkları zamanda saldırdılar. Ama hallettik
neyse ki. Siz, iyi misiniz? dedi Aslan. Çok yorgun duruyordu. Onu
daha fazla yormamak için iyi olduklarını söyleyip onu yalnız
bıraktılar.
* * *
294
Ocak’ın ilk haftası geçtiğinde her şey düzene girmemişti. Asım ve
Murat bu yüzden hâlâ okulda kalıyorlardı. Aslan daha iyi olmuştu.
Okula Düşünme hocalarını kaybettiklerini açıkladı. Yeni bir hoca
bulunup derslere devam edileceğini, haftaya derslerin başlayacağını
duyurdu. Birçok öğrenci hocaları için üzülmüştü. Bu konuşmanın
sonunda Aslan Asım ve Murat’ı yanına alıp uzaklaştı. Onları
çiftliğine götürdü.
—Sizi neden buraya çağırdığımı merak ediyorsunuzdur eminim,
dedi.
—Evet, sayılır, dedi Murat.
—Bunu sizden isteyip istememe konusunda çok düşündüm. Ama
sizden başkasından bunu isteyemeyeceğimi anladım, dedi.
—Bizden ne isteyeceksin? dedi Asım.
—Okuldaki en başarılı öğrencilerdensiniz. Pek çok yeteneğiniz
var. Gelecek hakkında ne düşünüyorsunuz? dedi Aslan.
—Aslında ben bir dükkân açmayı istiyorum ama isteğiniz
gerçekleştirebileceğim bir şeyse elbette yaparım, dedi Murat.
—Ben bu dünyada kalmak için her şeyi yaparım, nedenini
biliyorsunuz, dedi Asım.
—Okulda sizden daha iyi düşünebilen öğrenciler tanımıyorum.
Düşünme hocamıza neler olduğunu biliyorsunuz. İkinizden birinin
düşünme hocası olarak okuldaki yaşamına devam etmesini
istiyorum, dedi Aslan. Asım ve Murat birbirlerine heyecanla baktılar.
—Birkaç gün düşünün ve karar verin. En kötü ihtimalle ikinizi
sınav yapar ve öyle karar veririz, dedi Aslan.
—Düşünülecek bir şey yok. Asım varken ben hoca olmam. Onun
geçen seneden beri bu okulda hoca olabilmek için kütüphanede
araştırma yaptığını, hocalardan fikir aldığını biliyorum ve ben bunu
bilerek onun istediğini elinden alamam. Asım okulda hoca olsun.
Ben dükkânımı açarım. Takıldığı bir şey olursa olmayacağından
eminim ama bana soru sorup bilgilerimden faydalanabilir. Başka bir
zaman yardıma ihtiyacınız olduğunda da sizlere yardım edebilirim,
dedi Murat gülerek.
—Bunu yapmak zorunda değilsin Murat. Ben hoca olmasam da
olur. Eğer istiyorsan…
—İstemediğimi anlatmam için ne yapmam gerekiyor? Benim bir
dükkân açmak istediğimi ve Doğan’la ortak olduğumuzu unutmuş
gibisin. Beni düşünerek en iğrenç şeye çevirsen de beni sen varken
hoca yapamazsın, dedi Murat.
295
—Teşekkür ederim dostum, dedi Asım.
—Eh, aranızda anlaştığınıza göre Asım artık düşünme dersinin
yeni hocası sensin, dedi Aslan. Asım sevinçle gülümsedi.
296
YİRMİBİRİNCİ BÖLÜM
DENİZE AÇILAN KAPI
Asım’ın Düşünme dersinin yeni hocası olduğu kısa sürede
duyuldu. Çoğu kişi onun hoca olmasına şaşırmamıştı. Okuldaki en
iyi düşünen insan olmasının etkisiydi bunlar. Ama herkes dersleri
nasıl işleyeceğini merak ediyordu.
—Sanırım 4. sınıfta Düşünme dersiyle ilgili bir ders yok. Umarım
öyledir. Asım’ı normal olarak çekemiyorum ki hoca halini çekeyim,
dedi Asiye. Asım neşeyle yanlarına geldi.
—Duydunuz mu? Yoksa ben mi söyleyeyim? dedi.
—Hava mı atıyorsun sen? Hoca olduğunu bütün okul duydu.
Bunu duymamamız için sağır olmamız gerekir, dedi Asiye.
—Bir hocayla konuştuğunun umarım farkındasındır. Ben bir
hocayım, dedi Asım ve göz kırptı.
—Asım hocam benim Hayal Tıkanıklığı dersimdeki
performansımı eminim duymuşsunuzdur. Oradaki tempomu sizin
dersinizde devam ettireceğimden emin olun, dedi Asiye sırıtarak.
—Aslında ben size bir müjde getirmiştim, dedi Asım.
—Müjdeni umarım ilk biz duyuyoruzdur. Zaten hoca olduğunu
başkalarından öğrendik, dedi Seden.
—O konuda üzgünüm. Murat dilini tutabilseydi size ilk ben
söylerdim. Ama bunu ilk siz duyacaksınız. Bu sene sizin derslerinize
de gireceğim, dedi Asım neşeyle. Üç kardeş bu olayı sevinçle
karşıladılar. Asiye ofladı.
—Sen buna müjde mi diyorsun? Kara haber demeliydin. Şimdi
derste sana “hocam” demek zorunda kalacağım. Daha kötüsü sen de
diğer hocalar gibi davranacaksın bana. En kötüsü ise hoca olduğun
için dostluğumuzu kaybedeceğiz. Neyse ki kızlar var, dedi Asiye.
Asım kaşlarını çattı.
—Neden dostluğumu kaybedesin ki? Beni ne sanıyorsun? Mevki
kazanınca dostlarımı unutan bir tip gibi mi görünüyorum? Hayır,
297
kesinlikle dostluğumuz devam edecek. Yine bir araya gelip
konuşacağız, şakalaşacağız, kütüphanede vârisi araştıracağız. Ama
derste hocanız olacağım. Bu yüzden daha demin dediğin performansı
dersimde göstermeni istemem. Ben o tıkanık hocadan farklıyım.
Bunu unutma, dedi. Asiye gülümsedi.
—Eee, dersin adı ne bakalım? dedi.
—Ha, bu son düşünme dersiniz. Dersin adı; Düşünerek Yok
Olmak. Bu ders çok eğlenceli bir derstir. İlk önce Seden’in yaptığı
gibi görünmez oluyorsun. Ama duvarlardan falan geçebiliyorsun. Bir
keresinde Murat’la bu dersten sıkılmıştık, dersten kaçalım diye
düşündük, hoca onun için de formül bulmuştu. Dersteki bütün
öğrencilerin görünmez halini görebiliyordu. İkimizi sınıfta ne rezil
etmişti ama. Diğer dersin adı; Hayvanların Düşüncelerini
Okuyabilmek. Bu dersi Aslan’dan biraz yardım alıp göstereceğim.
Aslında bu dersi Aslan anlatır ama bazı işleri varmış, bu yüzden bana
verdi. Bu derste çok eğlenceli. Bu derste hayvanlara düşünerek
istediğinizi yaptırabileceksiniz, dedi Asım. Uzun süre sohbet ettiler.
Asım inkâr etse bile hepsi biliyordu ki bu konuşma gibi bir
konuşmayı bir daha yapamayacaklardı.
Birkaç gün sonra dersler başlamıştı bile. Asım ilk Düşünerek Yok
Olmak dersine girdiğinde bütün sınıf ona baktı. Bu ders de U. H.
G.’lilerle yapılan bir dersti. Sınıfta Asım’la çok samimi olan, onunla
vakit geçiren insanlar vardı.
—Merhaba arkadaşlar. Yeni hocanız benim. Benim adım Asım.
Bu kadarını söylememin yeteceğini düşünüyorum. Sonuçta çoğunuz
beni yakından tanıyor, dedi. Doğan ve Savaş Asım’a şaşkınlıkla
bakıyorlardı. Onlar Asım’ın hoca olacağını biliyorlardı ama onu hiç
hoca olarak düşünmemişlerdi.
—Şimdi, dersimizin neleri içerdiğini bana kim anlatabilir? dedi
Asım. Asiye hiç düşünmeden elini kaldırdı ve Asım’ın birkaç gün
önce söylediklerini saydı. Asım gülümsedi.
—Çok doğru. Bu kadar bilgili öğrencilerle dersler nasıl işlenecek
bilemiyorum, dedi. Savaş Asiye’nin arkasında oturuyordu.
Asiye’ye doğru eğilip:
—Bu bilgiyi nereden öğrendin? Yoksa örgütünüz önceden mi
göstermişti? dedi Savaş alay ederek.
—Hayır, aldırdığı kitabı okuyup bitirmiştim, dedi Asiye ve önüne
döndü. Asım dersi çok eğlenceli işliyordu. Bu dersin bitiminde
298
Aslan’ın verdiği Hayvanlara Dönüşmek dersine gittiler. Çiftlik
dersinde genel olarak bunu yaptıkları için ne işleneceğini
bilemiyorlardı. Aslan onlara şöyle bir baktı.
—Bu derste geçen sene gösterdiğim konuların biraz daha ileri
versiyonunu göstereceğim. Hayvanların Düşüncelerini Okuyabilmek
dersinde faydalı olabilecek bilgileri vereceğim. Aslında tam olarak
size bir canlının beyin yapısını ve nasıl işlediğini öğreteceğim. Bu
sayede onlar gibi düşünebileceksiniz. Bu yüzden bir yığın hayvanın
arasında hayvana dönüşmüş olarak kalsanız bile kimse orada
olduğunuzu düşünerek bile ortaya çıkaramaz, dedi Aslan ve bir
kuşun beyninin nasıl çalıştığını anlatmaya devam etti.
İlk ders haftasının sonunda Asım yorgun düştü. Hep birlikte
toplandılar. Murat okula çok yakın bir yerde dükkân açmıştı.
Dükkânında çeşitli yiyecekler ve buluşlar satıyordu. Doğan’ın
bulduğu alevli şeker de bunların arasındaydı. Dükkânın çok farklı bir
özelliği vardı. Aldığın bir ürüne karşı yeni bir fikir, buluş
veriliyordu. Bu yüzden öğrenciler biraz zorlanıyordu. Ama bu
dükkân sayesinde hayal güçleri artıyordu. Murat uzun süre
konuştuktan sonra işleri olduğunu söyleyip aralarından ayrıldı.
Asiye dersleri anlatmakla ilgili birkaç tüyo verdikten sonra:
—Kusura bakma, ödev yapmak zorundayım. Hayvanların
Düşüncelerini Okuyabilmek dersinin gıcık bir hocası var, onun
verdiği ödevi yapacağım, dedi ve gülerek uzaklaştı. Asım gülümsedi.
—Bu şekilde devam edeceğini tahmin ediyordum, dedi.
—Hoca olmak nasıl bir şey? dedi Nehir.
—Ne o? Yoksa sen de mi bu okulda hoca olarak kalmayı
düşünüyorsun? dedi Asım.
—Sadece merak ettim.
—Hoca olmak güzel fakat çok yorucu.
—Yorucu kısımlarını geç. Onları biliyoruz. Güzel kısımları nasıl?
dedi Ekin.
—Mesela, okulda kendine ait bir odan oluyor. Dünyadaki evim
kadar büyük bir odam var. Çoğu olan olayı ilk sen duyuyorsun.
Öğrencilerin girmelerinin yasak olduğu yerlerde rahatça
dolaşabiliyorsun, dedi Asım sırıtarak.
—Okulda öğrencilerin girmelerinin yasak olduğu yerler de mi var?
dedi Seden heyecanla. Asım gülümsedi.
—Ne sanıyorsun? Elbette var. Ama ben bir vâris olarak
koruyucularımdan hiçbir şey saklamak istemiyorum. Bu yüzden o
299
yerleri birlikte dolaşmak isterim. Ama bensiz oraya bir kez bile gelip
yakalanırsanız ceza alırsınız ona göre, dedi.
—Tamam, dediler. İlk önce hocaların odalarının olduğu koridora
gittiler. Çok uzun bir koridordu. Asım sonlara doğru olan bir kapıyı
açtı.
—Burası benim odam. Aklınıza takılan bir şey olursa beni burada
bulabilirsiniz, dedi gülerek. Koridordan çıktıktan sonra bir grup
merdivene rastladılar. Ortak bir karar sonucu merdivenlerden aşağıya
indiler. Merdivenler indikçe iniyordu. Çevrede hiç pencere olmadığı
için gittikçe karanlık koridorlara giriyorlardı. Asım cebinden örgütün
lambasını çıkardı. Ağaç parıl parıl parlayarak çevreye ışık saçıyordu.
Yağmur yağıyor gibi yaprakları dökülüyordu. Birden Asım’ın
durduğunu fark ettiler. İleriden, merdivenin alt basamaklarından bir
oğlan kendilerine doğru ilerliyordu. Yaklaştı, yaklaştı ve Asım’ın
içinden geçti. Asım hızla oğlana döndü. Oğlanın ensesindeki işaret
belli belirsiz görünüyordu.
—Denizdekilerden biri. Bizi görmüyor gibi duruyor, dedi Asım.
Oğlan birden onlara döndü. Koşa koşa ilerlemeye başladı. Onlar da
onu izlediler. Hiç konuşmadılar. Kendilerini göremediğinden
emindiler. Merdivenlerden çıktıktan sonra oğlan bir pencere buldu
ve aşağıya atladı. Sonra da koşarak denize girdi. Asım hiç
konuşmadan geldikleri yere geri gitti. Oğlanla karşılaştıkları yere
gelince merdivenlerden aşağıya indi. Merdivenler sanki yerin yedi
kat altına gidiyor gibiydi. En sonunda merdivenler bitti ve eski, kötü
bir koridora geldiler. Koridorun tavanı su akıtıyordu. Duvarlarında
nemden kaynaklı küfler vardı. Duvarlarındaki boyalar dökülüyordu.
Orada birkaç tane kapı vardı. İlkini açtı. Parmaklıkları olan bir yerdi.
Hapishane gibi duruyordu. Neden burada olduğuna anlam
veremediler. Sonraki odaya girdiler. Oda bomboştu. Asım düşünerek
duvarlarda bir sır olup olmadığını çözmeye çalıştı. Odanın sıradan
bir oda olduğunu fark edince çıkmak için kapıya elini attı. Kapı
arkaya ilerledi. Oraya Asım şöyle bir baktı.
—Ben bu kapıyı açacağım, dedi ve kapıya tekrar elini attı. Kapı
bir oyana bir buyana gidiyordu. Asım dokunduktan sonra gittiği
yerde Seden duruyordu. Kapı gelir gelmez o elini attı, fakat kapı yine
gitti.
Ekin:
—Bu, bu şekilde olmayacak, dedi ve kapının altına taşını koydu.
Kapı açıldı. Dışarı çıktılar. Bu sefer de farklı bir koridordaydılar. En
300
sonunda ilk açtıkları kapıyı bulunca diğer kapıları açıp içine baktılar.
Buralar pek tekin olmadığından odaların içine girmeden kapıdan
içeriye bakıyorlardı. Koridorun en sonunda çok egzantrik bir kapı
vardı. Diğer okullara açılan kapılara benziyordu. Asım kapıya elini
attı. Kapı oradaki kapılar gibi bir şifreyle açılıyordu.
—Ekin bunu halledebilir. Önceden de yapmıştı, dedi Seden.
—Olmaz. Aslan’ı çağıralım, o bu kapıyı çözebilir. Buraları tekin
değil. O odayı gördünüz işte. Şimdi Aslan’ı çağırıp onunla bu kapıya
bakalım, dedi Asım. Hepsi onu haklı buldu. Hızlıca Aslan’ın yanına,
çiftliğe gittiler. Aslan’a durumu anlattılar. Aslan onları hiç sorguya
çekmedi ve onların peşine takıldı. Koridora gelince Aslan gözlerini
kapadı ve derin bir nefes aldı. İlk açtıkları kapıyı açtı.
—O değildi, dedi Asım.
—Biliyorum. Burası beni vâris olduğum için savaşmamı
istemediklerinden kilitledikleri oda. Buraya kilitlenince vâris olsan
bile kurtulamazsın. Pembe taşın da olsa hiçbir şey yapamazsın. Eğer
çok fazla kalırsan bu zincirler seni öldürür, dedi Aslan.
—Ama sen oradan kurtulmuştun değil mi? dedi Ekin.
—Hayır. Beni Gökhan çıkarmıştı. Sonra da, dedi ve hızla odadan
çıktı. Eliyle bulmuş gibi egzantrik kapının önüne geldi.
—Düşünerek şeklini buradaki diğer kapılar gibi yapmış,
anlamayayım diye, dedi Aslan ve kapıya elini attı.
—Kapı şifre istiyor. Ekin’in taşını…
—Gerek yok. Şifreyi biliyorum. Diğer kapıların şifresini bildiğim
gibi. Diğer müdür şifrelerin listesini verdiğinde yerini bilmediği bir
odanın şifresini de vermişti. Sanırım bu odanın şifresiydi, dedi
Aslan. Kapıya şifreyi girdi. Kapı açıldı. Kapıdan içeri girdiler. Uçsuz
bucaksız bir deniz karşılarındaydı. Çeşitli balıklar yüzüyordu
çevrelerinde.
Asım:
—İlerleyelim mi? dedi.
—Öğrenciler varken mi? dedi Aslan.
—Ne olmuş yani öğrenciysek? dedi Ekin.
—Ne mi olmuş? Sizi tehlikeye atamam. Hem bazı şeyleri
bilmemeniz gerekiyor, bu da onlardan biri, dedi Aslan.
—Eninde sonunda öğreniriz, diğerlerini öğrendiğimiz gibi, dedi
Nehir.
—Asım bize söyler zaten, dedi Seden. Aslan Asım’a baktı.
301
—Evet, söylerim. Onlar sayesinde burayı bulduk, dedi Asım.
Aslan pes etmiş görünüyordu. Suda ilerlemeye devam ettiler. Bu su
denizin suyu gibi değildi. İçinde çok rahat nefes alıyorlardı. Biraz
daha ilerledikten sonra Asım’ın içinden geçen oğlanla Gökhan’ı
konuşurken gördüler.
—Orası artık güvenli değil. Birileri vardı, dedi oğlan.
—Saçmalama. Aslan oradan ölesiye korkar, baksın diye de adam
göndermez, dedi Gökhan.
—Belki Aslan değildir. “Denizdekilerden biri, bizi görmüyor gibi
duruyor” dedi bir erkek sesi. Bundan eminim. Sonra oradan koşarak
uzaklaştım. Peşimden ayak sesleri geldi. 3-4 kişi var gibi ayak sesi
geliyordu. İnan bana. Oraya gidince onları görebilsem sana kim
olduklarını söylerdim, dedi.
—Maalesef, oradaki insanları bir ben görebiliyorum. Bu yüzden
yakında kim olduğunu öğrenmek için tek başıma gideceğim.
Umarım bu kapıyı bulacak kadar zeki kişiler değildirler. Aksi halde
olacaklara senin hayal gücün bile yetmez, dedi Gökhan ve onların
bulunduğu yere doğru ilerledi. Aslan’ın onun üzerinde açtığı yara
belli oluyordu. Uzaklaşmalarını izledikten sonra kapıya doğru
gittiler. Aslan şifreyi yazdıktan sonra içeri girdiler. Hiç konuşmadan
merdivenlerden yukarı çıktılar. Aslan onlara döndü.
—Hepinizi tebrik ederim. Sayenizde denizdekilerin neden güçlü
olduğunu bulduk. Eğer buradan saldırırlarsa güçlü olurlar. Ama bizi
göremeden bizimle savaşamazlar, dedi Aslan.
—Neden sadece Gökhan görebiliyor? dedi Asım.
—Çünkü o bir koruyucu, dedi. Asım kızlara şöyle bir baktı.
—Şimdi ne yapacağız? dedi Nehir.
—Örgüt toplantısı yapmamızın zamanı geldi. Bunun için bir
önlem almalıyız. Çok dikkatli olun. Buraya bensiz gelmeyin, tamam
mı? dedi Aslan. Hepsi “evet” anlamında kafasını salladı. Aslan önde
diğerleri arkasında oradan uzaklaştılar.
Ertesi gün örgüt üyelerine örgüt toplantısının yapılacağını bildiren
bir kâğıt geldi. Herkes bu sefer ki konunun ne olduğunu merak
ediyordu.
Asiye merakla:
—Merak ettim, sizden ayrıldım bugün kâğıt geldi. Ben yokken bir
sorun çıkmadı değil mi? dedi.
—Bunu toplantıda göreceğiz, dedi Nehir. Asiye’ye buldukları
odayı anlatmak istememişti. Zaten toplantıda öğrenecekti. Akşam 12
302
olduğunda herkes toplantının yapılacağı alana yavaş yavaş gitti.
Doğan yarı uykulu bir haldeydi.
—Umarım kısa sürer. Uykum çok geldi de, dedi.
Asım’ı görünce:
—Merhaba hocam, dedi.
—Bana hocam deme. Sadece derslerde de. Bize bak ve bizi örnek
al. Okulun müdürüne bile adıyla hitap ediyoruz, tamam mı? dedi
Asım.
—Tamam. Bu arada 3. dereceye yükselmişsin, tebrik ederim, dedi
Doğan. Asım gülümsemekle yetindi. Aslan konuşmaya başladı.
Gördükleri kapıdan bahsetti.
—Neyse ki Asım Bey vardı da o kapıyı buldu. O bulmasa
denizdekileri çözemeyecektik. Onlar oradan buraya geldiklerinde
güçlü oluyorlar ama bizi göremiyorlar. Bizi görmek için bir yol
aradıklarından eminim. Bizde de bu durum söz konusu. Eğer oradan
denize girersek denizde nefes alabiliyoruz. Çünkü o zaman deniz
kalenin bir parçası oluyor. Ama biz daha avantajlıyız. Onları
görebiliyoruz. Onlardan bir tek Gökhan yani liderleri bizi görüyor.
Bu yüzden dikkatli olun. Onun en son kimi öldürdüğüne dikkat
çekerim. Oraya kimsenin gitmesini istemiyorum. Biz bütün hocalar
birleşip bir koruma duvarı da oraya koyacağız. Derslerden boş kalan
vakitlerinde hocalar orada nöbet tutacak. Kimse oraya yaklaşmasın,
toplantı bitmiştir, dedi. Herkes kaleye döndü. Aslan Asım ve kızları
göndermedi. Vâris toplantısı yapmaya karar verdi.
—Orayı bularak çok iyi bir şey yaptınız. Ama bu yaptığız yanlıştı.
Okulda öğrencilerin girmesinin yasak olduğu yerler var. Hocalara ait
bir koridorda bulunmanız çok yanlış. Bu yüzden size bir ceza
vermeliyim, dedi Aslan.
—Onlara ceza vermemelisin. Çünkü o sırada benimle
birlikteydiler. Onlara ancak ve ancak yalnız başlarınayken orada
görürsen ceza verebilirsin. Bu yüzden kurallara göre onlara ceza
veremezsin, dedi Asım. Aslan derin bir nefes aldı.
—Merak ettim. Onlarla neden orada geziniyordunuz? dedi.
—Ben bir vârisim. Çoğu vâristen farklı bir tek özelliğim var. O da
koruyucularımdan hiçbir şey saklamamam. Çünkü birbirlerinden bir
şeyler saklayan vâris ve koruyucular en sonunda düşman olur. Sen
istediğin kadar yasak koysan da onlarla pek çok yasak yeri gezip bu
şekilde olan alanları bulacağız, dedi Asım.
303
—Nöbet tutarken ne yapacaksın? Onlar da başında bekleyecek
mi? dedi Aslan hiddetle.
—Aslında bu olabilir, dedi Seden.
—Hayır, her hoca tek başına nöbet tutarken benim üç öğrenciyle
nöbet tutmam çok dikkat çeker. Hem benim boş olduğum saatlerde
siz derste oluyorsunuz, dedi Asım.
—Ama…
—Aması maması yok! Asım mantıklı konuşuyor. Şunu
unutmayın; bir vâris her zaman yalnızdır ve yalnız olmaya
mahkûmdur. Sizlerde bir gün geçeceksiniz, dedi Aslan. Kızlar ona
nefretle baktılar.
—Biz gelip geçici bir arkadaşlık kurmuyoruz, dedi Seden.
—Hayatınızın sonuna kadar onu koruyamazsınız. Bir gün onu
yalnız bırakacaksınız.
—Birbirimize güvendiğimiz zaman bu dediklerin olmayacak ve
biz birbirimize güveniyoruz, dedi Ekin hiddetle.
—Biz de Gökhan’la birbirimize güveniyorduk.
—Gökhan ve sen bizim gibi değildiniz, dedi Nehir.
—Herkes en iyi dostluğun kendisininki olduğunu sanır ama öyle
değil. Her dostluk bir gün biter, dedi Aslan derin bir nefes alarak.
—Doğru, her dostluk bir gün biter. Umarım bizimki savaşta
öldüğümüz için biter, dedi Asım. Aslan Asım’a şöyle bir baktı.
—Nöbet saatini sana iletirim. Tavsiyem hep birlikte çok dolaşıp
yeni yerler bulmaya çalışmayın olacaktır. Gidebilirsiniz, dedi Aslan.
Kaleye doğru ilerlediler.
—Bunu söylemesine inanamıyorum. Onun neyi var anlamadım.
Bunu bulmamıza ve yeni yerler bulacağımıza sevinmesi gerekirken
bir de azar işitiyoruz, dedi Ekin.
—Aslında onu anlayabiliyorum. Gökhan’ın son yaptıklarından
sonra güven duygusunu kaybetti. Bizi de aradaki mevki farkına
rağmen hâlâ aynı şekilde samimi görünce biraz kıskanıyor
diyebilirim. Merak etmeyin. Ben hep sizin yanınızda olacağım. Şu
nöbet işimiz bitsin, sizinle nöbet tutulacak yeni yerler arayacağım,
dedi Asım. Gülümsediler.
—Bu arada Gökhan’ı görürseniz onunla uğraşmayın. Bize
yakışmasa da kaçın. Bizi görebilen tek kişi o. Ne yapacağı belli
olmaz, dedi Asım.
—Gökhan’ın bu özelliğini biliyorduk, dedi Seden.
304
—2. sınıftayken iftardan sonra hep birlikte böyle saldırmışlardı,
dedi Nehir.
—Ve o zaman Gökhan bizi gördüğünde gülümseyip geçti desem
yeridir, dedi Ekin.
—Neden saldırmadı peki?
—Bilmem. Bizden korkmuş olamaz, dedi Seden.
—Şu Gökhan’ın aklından ne geçtiğini bir anlasam, dedi Asım.
Kaleye geldiler. Herkes yatakhanesine doğru ayrıldı. Yataklarına
girip uyudular.
Birkaç hafta boyunca bütün örgüt öğrencileri diken üzerinde
oturdular. Hocalar bu süre boyunca nöbet tutmaya devam ettiler.
Hiçbir sorun çıkmadı. Asım nöbet tutuyordu. Kızlar Asım’ı uzun
süredir görmüyorlardı ve onu merak etmişlerdi. Bu yüzden nöbet
tutulan yere gitmeye karar verdiler. Oraya gittiklerinde Asım
Aslan’la konuşuyordu.
—Ceza almak istemeyen geri dönsün. Aslan burada, dedi Nehir.
Asım ve Aslan onları fark ettiler.
—Artık çok geç, dedi Seden. Onların yanına geldiler.
—Sanırım yeterince açık konuşmadım, dedi Aslan sinirle.
—Sen yeterince açık konuştun biz de dediklerini dinliyoruz. Asım
hocamıza danışmamız gereken bir şey var da, dedi Ekin. Aslan
zoraki gülümsedi.
—Bâri yalan söylerken beynini kapat, dedi Aslan. Merdivenlerden
bir tıkırtı geldi. Herkes pür dikkat dinliyordu. Merdivenin
karanlığında bir yüz belirdi. Gökhan ağır adımlarla merdiveni
çıkıyordu. Aslan’ın yüzü nefretle kasıldı. Birden ileri atılır gibi oldu.
Asım onu kolundan tuttu ve Nehir’e baktı. Nehir merdivenin ağzını
elmastan bir duvarla ördü. Gökhan önce duvara baktı. Dokundu,
sonra da duvarın içinden geçti. Nehir ona şaşkınlıkla baktı. Aslan
öfkeyle Gökhan’a baktı.
—Çok güzel bir karşılama oldu. Doğrusu sizi hiç beklemiyordum,
dedi Gökhan. Aslan düşünerek Gökhan’ı yaralamaya çalıştı. Fakat
Gökhan kendine yansıtıcı bir kalkan yaptı. Aslan’ın düşünceleri
kendine geri geldi. Aslan geriye çekilemedi ve yaralandı. Gökhan
endişeyle ona baktı. Asım Aslan’a baktı. Aslan yerde acıyla
kıvranıyordu. Asım cebindeki taşı sımsıkı tuttu ve Gökhan’a doğru
koştu. Gökhan kaçmaya başladı. Asım da onu izleyip peşinden gitti.
Seden Asım’ın peşinden bağırarak onlara katıldı. Ekin ve Nehir
305
Aslan’ı hastane kanadına götürmek için çabalasalar da Aslan’ı
kolundan tutup kaldıramıyorlardı.
Asım Gökhan’ı kovalamaya devam ediyordu. Arayı kapatmış
sayılırdı. Sürekli olarak düşünerek bir şeyler yapsa da Gökhan
yansıtıcı gönderiyordu. Asım kendi düşüncelerinden kaçıp
kurtuluyordu.
—Bana bak! Seni öldürmek istemiyorum. Yeterince leşim var. Bir
tane fazlasını daha kaldıramam, dedi Gökhan ve sırıttı.
—Aslan’ı yaralamak, onu üzmek hoşuna gidiyor, değil mi? dedi
Asım ve düşünerek ona bir şey yaptı. Gökhan yerde kıvrandı. Sonra
yavaş yavaş ayağa kalktı.
—Havayı bıçak yapma numarası. Bu çok basit, dedi ve Asım’ı
düşünerek yere yapıştırdı. Asım’ın elindeki taşı uzağa fırladı. Seden
o sırada geldi. Gökhan Seden’e baktı. Seden onun saldırısından
kurtulmak için geri çekildi. Gökhan bir duvar oluşturdu. Seden içeri
giremiyordu.
—Şunu aklına sok! Aslan’ı ben yaralamadım. O kendi kendini
yaraladı ve sen ölümü fazlasıyla hak ettin… dedi Gökhan. Birden
yerdeki taşı fark etti. Taşa yaklaştı. Düşünerek taşı havaya kaldırdı.
İnceledi.
—Bu bir siyah taş. Nadir olur değil mi? Demek bu sefer okuldaki
siyah taşlı kişi sensin. Güzel. Çok güzel. Bu yüzden, dedi Gökhan ve
düşünerek Asım’ın kolunda hafif bir çizgi oluşturdu. Asım’ın acıdan
gözleri sulandı.
—Bağırıp inlemiyorsun, hayret, dedi. Seden görünmez duvarı
kırmaya çalışıyordu. Görünmez olup içeri girmeyi denese de
başaramadı.
—Bu güçlü halin için yaşa bakalım. Savaşta tek bir hareketle
hepinizi yok edince gerçek gücümüzü kullanabileceğimiz biri olsun,
değil mi? dedi ve Seden’in önüne koyduğu duvarı paramparça etti ve
hızlı bir şekilde geldiği yere gitti.
Aslan hâlâ yerde kıvranıyordu. Ekin ve Nehir çaresiz ne
yapabileceklerini düşünüyorlardı. Şifa dersinde gördüklerinden birini
kullanıp kullanamayacaklarını düşünüyorlardı. Birden Gökhan’ın
geldiğini fark ettiler. Ekin bir fırtına gönderdi. Fırtına çok büyüktü.
Gökhan tek bir hareketle fırtınayı geri gönderdi. Ekin ve Nehir
fırtınanın gücüyle savrulup uzaklaştılar. Gökhan Aslan’ın başına
306
eğildi. Yarasına baktı. Aslan onu uzaklaştırmak için çabaladı.
Başaramadı. Gökhan onu düşünerek iyileştirdi ve merdivenin
ağzındaki elmas duvarı parçalayıp denizdeki kapıya doğru ilerledi.
Ekin ve Nehir koşarak Aslan’ın yanına geldiler. Aslan oturmuş
yaralanıp iyileşen kısmına bakıyordu. Asım ve Seden öbür taraftan
koşarak geldiler. Asım kanayan kolunu tutarak geldi.
—İyi misin Aslan? dedi. Aslan kafasını “evet” anlamında salladı.
—Sen nasıl iyileştin? dedi Ekin şaşkınlıkla.
—Daha yeni kıvranıyordun, dedi Nehir.
—Gökhan, o geldi. “Hiçbir zaman kendini koruyamadın” dedi ve
beni iyileştirdi. Bu inanılmaz. Beni öldürüp örgütü düşürebilirdi.
Bunların olabileceğini, ben ölmüşken kaleyi darmaduman
edebileceklerini biliyordu. Ama yapmadı, dedi Aslan şaşkınlıkla.
—Bu gerçekten ilginç. Bugün onların kaderlerinin bir dönüm
noktası olabilirdi. Beni sıkıştırdı. Sonra ölmeyi hak ettiğimi söyledi.
Taşımı görünce sadece kolumu yaraladı. Beni öldürebilirdi. Sonra
buraya gelip seni öldürebilirdi. Ama bir şey onu durdurdu, dedi
Asım.
—Bundan sonra korkmamız ve daha çok tedbir almamız gerek.
Kim olduğunu öğrendi. Herkese söyleyecek ve ilk önce seni
öldürecekler. Seni de beni de öldürmedi, çünkü daha çok acı
çekmemizi istiyor, dedi Aslan. Yavaş yavaş ayağa kalktı.
—Kolunu hemşireye göstersen iyi olur, dedi.
—Bu nasıl bir kesik anlamıyorum, diğer kesikler gibi mi? dedi
Asım.
—Evet, tek farkı düşünerek yapılmış. Diğer kesiklerde ve
yaralanmalarda kullanılan yöntemlerle iyileştiriliyor, dedi.
—Ya Düşünme hocası, ona ne yaptı ki onu iyileştiremedik? dedi
Ekin.
—Vârislerin olduğu gibi koruyucuların da özellikleri ve güçleri
vardır. Koruyuculuk gücünü kullanarak saldırdı. Bu yüzden onu
iyileştiremedik.
—Bugün şunu anladım; savaş açısından çok yetersiziz. Gökhan’ın
bir hareketini bile geri çeviremedik, dedi Nehir.
—Kendinizi Gökhan’la kıyaslamayın. Üçünüzle bir aradayken baş
edemezdi. İnan bana. Siz çok güçlüsünüz, dedi Aslan ve çiftliğine
doğru gitti. Asım ve Seden hastaneye gittiler. Ekin ve Nehir daha
çok çalışmak için gittiler.
Asım Seden’i durdurdu.
307
—Konuşmak istediğim bir şey var. O sırada benim peşimden
sadece koruyucum olduğun için mi geldin? dedi Asım sorgulayarak.
Seden biraz kızardı.
—Şey… Iııı… Hayır. Senin başına bir şey gelecek diye korktum.
Seni o sırada kaybedeceğimi düşündüm, dedi Seden. Asım
gülümsedi.
—Murat bana taşlardan bazılarının insana iyi geldiğini söyledi.
Mesela turuncu taş. Ama daha farklı renklerdeki taşlar da belli
koşullarda insanı iyileştirebiliyormuş. İnsanın doğru kişisinin taşı
insanı iyileştirirmiş, dedi.
—Evet, biliyorum. Serkan’la Öykü’de bu olmuştu, dedi Seden.
Asım kızardı.
—Senden taşını ödünç alabilir miyim? dedi. Seden de onun kadar
kızardı ve taşını çekinerek Asım’a uzattı. Asım krem renkli taşı eline
aldı ve kolunun yarasına tuttu. Yara yavaş yavaş yok oldu. Asım
gülümseyerek taşı Seden’e uzattı.
—Bunu bilmek gerçekten güzel, dedi Asım.
—Evet, bunu bilmek çok güzel, dedi Seden.
308
YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM
GÖKHAN’IN İSTEĞİ
Okulda dersler hızla ilerliyordu. İnsan Enerjisini Kullanabilme
dersinde öğrendikleri sayesinde kendilerini daha güçlü hissetmeye
başlamışlardı. Bir de Uygulama Dersleri vardı. Bu derse aslında hiç
gerek yoktu. Günlük hayatta öğrendiklerini bu derste kullanıyorlardı.
Örgüt sayesinde de kullanmama gibi bir durumları yoktu. Ama
örgütte olmayanlar ve bu bilgileri kullanmayanlar için güzel bir
dersti. Ekin ve Nehir Gökhan’la olan son karşılaşmalarından sonra
yetersiz olduklarını düşünüp daha çok çalışmaya başlamışlardı.
Vakitlerinin çoğunu öğrendiklerini uygulamak ve yeteneklerini
geliştirmek için kullanıyorlardı. Derslerden, örgütten ve Asım’ı
korumaktan geriye kalan boş vakitlerinde kalenin bahçesine geçip
birbirlerine karşı savaşıyorlardı. Onları bu şekilde gören herkes
onların gerçekten savaştıklarını ve küs olduklarını düşünüyordu.
Doğan ve Savaş onları bu şekilde görünce yaptıkları ilk iş onları
ayırmak oldu.
—Ne? dedi Ekin sitemle.
—Her şeyin bir çözüm yolu vardır. Kavga etmenize gerek yok.
Bunları biz kavga ettiğimizde siz söylemiyor muydunuz? dedi
Doğan.
—Evet. Ne zaman abim yanağımı yumuşak diye çekmeye kalksa
bende izin vermesem kavga ederdik ve siz böyle derdiniz, dedi
Savaş.
—Ama yanağın çok yumuşak. Bir tutup çeksem, dedi Doğan ve
elini Savaş’ın yanağına doğru uzattı.
—Ya abi çok acıyor ama!
—Ama çok yumuşak.
—Doğru, biz öyle söylemiştik ve hâlâ aynını söylüyoruz, dedi
Nehir ve ikisinin arasına elmastan bir duvar yaptı.
—O zaman niye kavga ediyordunuz?
309
—Kavga etmiyorduk. Biz sadece savaşa hazırlanıyorduk, dedi
Ekin.
—Demek örgütünüz size savaşın olacağını söyledi. Tam tarihi ne
zaman? dedi Savaş alay ederek.
—Neden sen bu örgüte laf sokuyorsun ki? Seni almayarak en
doğrusunu yapmışlar. Bir yanağının acısına dayanamıyorsun, dedi
Doğan.
—Onlar beni küçük olduğum için almadı!
—Bu da vücudunun dayanıksız olduğunu gösterir, dedi Doğan.
Savaş ona doğru bir şimşek çaktırdı. Doğan da ateş topu gönderdi.
—YETER! İkinizde kesin. Geçen gün saldırıya uğradık ve çok
güçsüz olduğumuzu fark ettik. Bu yüzden çalışıyoruz. Bu savaş da
tek başına öğrenilmiyor, dedi Ekin.
—Güzel düşünmüşsünüz, dedi Doğan.
—Ama eksiğiniz var. Hep aynı kişiyle savaşıyorsunuz. Bu yüzden
biraz farklılığa ne dersiniz? dedi Savaş.
—Tamam derim, dedi Nehir.
—Ama mızmızlık yok, dedi Ekin. Doğan Ekin’in bu lafı üzerine
ona bir alev topu gönderdi. Ekin rüzgârıyla ateş topunun yönünü ona
çevirdi. Doğan yana kaydı. Topun geçtiği yerler yandı. Doğan yarım
ağız gülümsedi. Alev denizini Unikorn Savaşçılarının taktiğiyle
gönderdi. O ikisi savaşırken Savaş’la Nehir savaşıyordu. Savaş onun
üzerine şimşekler gönderirken Nehir elmastan duvar oluşturdu.
—Daha ne kadar bu duvarın arkasında saklanacaksın? Hep
savunma taktiği, dedi Savaş. Nehir bir yığın kırık ve kesici elmas
parçalarını Savaş’ın üzerine gönderdi. Savaş ani bir ışık patlaması
oluşturdu. Nehir gözlerini kapattı. Motivasyonu kaybolduğu için
elmas parçaları tek tek yere düştü. Sonra eşleri değişip dört değişik
şekilde savaştılar. Sonra topluca savaştılar. Birbirlerini çok
zorluyorlardı. Uzun savaş sırasında Aslan onların yanına geldi.
Herkes savaşmayı bıraktı.
—Sanırım konuşmamız gerekiyor, dedi Aslan. Hava kararmıştı.
Aslan’la çiftliğe gittiler. Yol boyunca konuşmadılar. Çiftliğe gelip
Aslan’ın odasına girdiler. Aslan onlara şöyle bir baktı.
—Orada ne yapıyordunuz? dedi.
—Yoksa görmediniz mi? Güçlerimizi geliştiriyorduk, dedi Savaş
ukala bir şekilde.
—Seni örgüte almayan ben değilim, örgütün kuralları, dedi Aslan.
Belli ki Aslan Savaş’ın beynini okumuştu.
310
—Örgütü kuran sen değil misin? Hem okula başlayınca aynı yaşta
olmamıza göre değil hayal kurma yeteneği olarak aynı yaşta
olmamıza bakıyorsunuz. Neden hayal yaşına göre örgüte
almıyorsunuz? Okulun şu anda en yetenekli ve bilgili öğrencisiyim.
Örgüte pek çok faydam olur.
—Üzgünüm Savaş. Neden güçlerinizi geliştirme ihtiyacı
hissettiniz?
—Bu bir ihtiyaç değil. Okulun uygulama dersine çalışıyorduk,
dedi Ekin.
—Ne kadar komik davrandığınızın farkında mısınız? Kimi
kandırıyorsunuz? Savaşa hazırlandığınızı biliyorum.
—Madem biliyordunuz? Neden sordunuz? dedi Doğan.
—Sordum çünkü dürüstlüğünüzü görmek istedim. Ne yazık ki…
—Dürüstlüğümüzü sorgulasan bile biz sonuçta dürüstüz. Siz bu
Uygulama Derslerini hayatta kullanmamız için öğretmiyor musunuz?
Bunu öğrendiğimizde kendimizi geliştirmiyor muyuz? Hem hayata
hazırlanmak demek bir savaşa hazırlanmak değil midir? Hayatta pek
çok savaş vermiyor muyuz? Bu savaş da hayatımızda verdiğimiz
savaşlardan biri değil mi? Evet, hayata dolayısıyla savaşa
hazırlanıyoruz, dedi Ekin. Herkes Ekin’e şaşkınlıkla bakıyordu.
—Söylediklerinin hepsi kurnazca söylenmiş sözler ve evet, doğru.
Ama siz bu yüzden savaşa hazırlanmıyordunuz. Siz Gökhan’ın
yanında çok güçsüz kaldınız ve bu durumu değiştirmek için
çabalıyordunuz. Yani Gökhan’ı yenme savaşı veriyordunuz. Ama
hayatta bazı şeyleri kabullenmek gerekir. Bu da bunlardan biri, dedi
Aslan.
—Hayır, değil. Biz savaştıkça, çabaladıkça bunu kabullenmemiz
gerekmiyor, dedi Nehir.
—Gökhan’la kaç kişi baş edemedik. Ben bile yapamadım. Üstelik
ben bir vârisim. Ben yapamıyorsam siz hiç yapamazsınız.
—Hayatta her şey bir gün değişir. Her şey farklı artık. Her insan
önüne geleni her zaman yarı yolda bırakmaz, kesinlikle yarı yolda
bırakmasının bir nedeni vardır, dedi Nehir.
—Sence bunun nedeni ne olabilir? Bir ihanete anlam yüklemek
mantıksızdır.
—Hayatında sadece bir kere karamsar olmayı bırakır mısın?
Gökhan hep demiyor muydu “bir koruyucu vâristen daha güçlüdür”
diye? Bu da öyle bir şey. Ben şimdiki vâris her kimse onun
koruyucularının bu işi yapabileceğine, Gökhan’ı hep birlikteyken
311
durdurabileceğine inanıyorum. Bende bu işte payıma düşeni en iyi
şekilde yapacağım, dedi Ekin. Doğan ve Savaş çevreye boş boş
bakıyordu.
—Pardon ama siz neyin kavgasını yapıyorsunuz? Şimdiki vâris
kim? Koruyucuları derken ne demek istedin? dedi Doğan.
—Biz pes etmemenin kavgasını veriyoruz. Vârisin kim olduğunu
bilmem. Bilmemenin daha iyi olduğunu biliyorum. Koruyucular
derken de vârislerin hep koruyucuları vardır.
—Yani birkaç kişi oluyor, dedi Savaş.
—Hayır, bir kişi oluyor. Çoğul eki katmam bu değerli insanların
hepsine olan saygımdandır, dedi Ekin. Aslan zoraki gülümsedi.
—Ben sadece sizi uyarıyorum. Sonra uyarmadı demeyin, dedi ve
onları odasındaki kapıdan kaleye gönderdi. Kendi aralarında sohbet
ederek yatakhanelerine döndüler. Doğan ve Savaş Gökhan
konusunda onları sorguya çekiyorlardı. Onlara cevap vermeden
yatakhanelerine girdiler.
Sabahleyin derslerine gittiler. Bugün günleri çok yoğundu. Asım’la
dersleri vardı. Asım derslerde çok farklı davranış sergiliyordu. Daha
ciddi davranıyordu. Arada sırada espri yapıyordu. Onlarda çok
komik olmuyordu.
—Yok, ben size demiştim. Bu değişir dediydim. Bütün düşünme
hocaları gibi sıkıcı, ciddi ve kötü espri yapan bir tip oluyor. Bu
dersin bulaşıcı yanı olsa gerek. Ama iyi yanı bu dersten çıkınca
normale dönüyor, dedi Asiye.
Asım artık Seden’le daha çok dolaşıyordu. Ekin ve Nehir
kendilerini geliştirmek için çok çabalıyorlardı. Bu yüzden yanlarında
pek dolaşmıyorlardı. Seden kızlara bahane olarak vârisi birinin
koruması gerektiğini söylüyordu. Diğer kişilere de derste anlamadığı
bir şey olduğunu söylüyordu. O bunu söylese de Murat durumu
çakmıştı. Asım’a bakıp sırıtıyordu.
Yine bir gün böyle dolaşıyorlardı. Asım ve Seden’in karşısına
Gökhan çıktı. İlk önce bu duruma şaşırdılar. Sonra Asım savaşmak
için bir adım öne attı. Gökhan onu tek bir hareketiyle durdurdu.
Asım hareket edemiyordu. Seden düşünerek onun hareket etmesini
sağladı.
—Büyük gelişme var hanımefendi. Ama biriyle konuşacağım
zaman yanımda yabancı istemem. Bu yüzden sayın vâris bizi artık
312
rahat bırak, dedi Gökhan. Asım’ın gözleri büyüdü. Gökhan bir
kahkaha attı.
—Ne bekliyordun? Okuldaki en yakın arkadaşımın bir vâris ve
okuldaki tek siyah taşın sahibi olduğunu düşünürsek bilmemem
aptallık olur, dedi.
—Sanırım eskiden lafını kullanmayı unuttun, dedi Asım. Hâlâ
hareket edemiyordu. Gökhan ne yaptığını belli etmeden hem Asım’ı
hem de Seden’i durduruyordu.
—Doğru. Onlar eskidendi.
—Beni öldürecek misin? dedi Asım.
—Ne kadar kalın kafalıymışsın. Daha geçen gün demiştim. Seni
savaşa saklıyorum. İşte bu yüzden biriyle konuşurken yabancı
istemem, dedi Gökhan ve Asım’ı uzaklara doğru fırlattı. Sonra da
Seden’le birlikte okulun koridorundan yok oldu. Denizin içinde bir
yere geldiler.
—Evet, şimdi eminim merak ediyorsundur neden seninle buraya
geldiğimi, dedi Gökhan. Seden ona hiç cevap vermedi. Çevreyi
incelemeye koyuldu. Çevrede yosunlar çok fazlaydı ve su bulanık bir
haldeydi.
—Sen merak etmesen de ben söyleyeceğim. Belki bilmiyorsundur,
benden öğreneceksindir. Daha yeni yanında olan ama şimdi olmayan
kişi bu okulun son vârisi.
—Öyle mi? Ne yapabilirim?
—Ne mi? Bunu bana sorman en doğru davranış. Çünkü bu konuda
bir koruyucudan yardım almalısın. Sen onun koruyucususun.
—Bunu nereden çıkardın? Bu tamamen uydurma. Yanlış adamı
kaçırdın, dedi Seden alay ederek. Bir yandan da Unikorn Savaşçısı
tekniğiyle düşünerek beynini kapatıyordu.
—Ben asla yanılmam, kolyeni gördüm. Onda da vardı, dedi
Gökhan ve kolyeyi düşünerek havaya kaldırdı. Bluzun içinden kolye
yavaşça yukarı kalktı.
—Onunki de seninki de kalp. İki kalp birleşik olsa seninki yarım
olurdu, ama değil. Bu demek ki senden başka bir tane ya da iki tane
koruyucu var. Bu kolyeyi aldığına göre zaten koruyucu olduğunu
biliyordun.
—O halde benim onu en iyi şekilde korumamı isteyeceksin, dedi
Seden.
313
—Hıh. Sence onlar korunmayı hak ediyorlar mı? Yeterince güçlü
değiller mi? Sonuçta onlar vâris. Koruyucularını korumaları gibi
görmüyorlar mı? dedi Gökhan tiksinerek.
—Hepsi değil. Ama bunu yapan vârisler oldu.
—Yani onu koruyacaksın. Doğru mu anladım?
—Sen ne öneriyorsun? Denizdekilere katılıp onu yok etmemi mi?
—Bir kere denizdekiler diye bir şey yok. Bu grubun adı “Asları
Yok Etme Birliği”. Ama hayır. Sana bunu önermem. Sonuçta sende
bulduğumuz esirleri bizden kaçıranlardan birisin. Ben seni bu birliğe
alsam başkaları almaz.
—O zaman bana koruyuculuk hakkında ders vereceksin, dedi
Seden alay ederek.
—Sayılır. Ama sen dersimin ana kuralını uygulamayacağını
söylüyorsun. Vârisi koruyacaksın ve ona güveniyorsun.
—Koruyuculuk dersi için başvurduğumu hatırlamıyorum. Neden
senin gibi vârisine ihanet etmiş birinden ders alayım ki?
—Aslan’a ihanet etmedim. O bana ihanet etti. Vâris ve
koruyuculuk karşılıklı güven esasına dayanır. Her zaman bir
koruyucu vârisi korumaz. Bazen vârisler koruyucularını korurlar. İki
taraf da birbirlerine zor durumdayken yardım eder. Ama Aslan
bunları yapmadı. Ona ihtiyaç duyduğumda beni yalnız bırakarak
bana ihanet etti. Ama mesele kimin ihanet ettiği değil. Bu meselede
herkes ihanet eder, etmeyen birini bulursan git ondan koruyuculuk
dersini al, dedi Gökhan. Seden ona yarı acıyarak yarı nefretle baktı.
—Aslan çok farklı anlatıyor değil mi? Hep olayları çarpıtırdı.
Hayatında bir kez bile çarpıtmadan anlattığı bir olay yoktur.
—Neden o gün bizi öldürmedin? Her şeyi yapabilirdin, dedi
Seden.
—Bu sizin gibiler için çok karmaşık bir olay değil mi?
Anlamayacağınız bir şey. Herkes gibi biri değilim ben. O sırada sizi
öldürmem bana daha büyük zarar verirdi. Ama konu benim
geçmişim değil. Şimdi senden vârisine vâris gibi davranmayı
öğretmeni ve öyle davranmazsa onu öldürmeni istiyorum.
—İlk dediğine evet, ikincisine hayır!
—İlk görevini iyi yaparsan ikincisini yapmak zorunda kalmazsın.
—Seninle anlaşma yapmak zorunda değilim.
—Zorundasın. Çünkü ben bu dünyadaki son koruyuculardan
önceki koruyucuyum. Bu yüzden sizin vâris iktidara gelene kadar siz
gerçek koruyucular olamazsınız. Şimdi güçlerini kontrol edelim. Bir
314
vârisi öldürebilecek güçte misin? dedi Gökhan ve Seden’le karşılıklı
savaşmaya başladılar. Gökhan Seden’in yaptığı her şeyi tek bir
hareketle durdurabiliyordu.
—Güzel. Tek başına fena sayılmazsın. Ama tavsiyem savaşta bana
bulaşma. Her vâris ve koruyucusu gibi biz Aslan’la karşılıklı
savaşacağız, dedi Gökhan ve Seden’i aldığı yere geri bıraktı. Seden
Asım’la karşılaştığında Asım ona sımsıkı sarıldı. Ondan olanları
dinledikten sonra Gökhan’dan daha büyük nefretle bahsetmeye
başladı. Ama ikisinin de içine bir kez şüphe düşmüştü. Neden
Gökhan böyle davranıyordu?
Ekin dersten çıkmıştı. Uygulama yapmak için bahçeye çıkıyordu
ki kendini denizde buldu. Gökhan uzaklardan ilerleyip geldi. Ekin
ona şaşkınlıkla baktı.
—Merhaba vârisin diğer koruyucusu, dedi Gökhan. Ekin hafifçe
gülümsedi.
—Biliyor muydun? Daha yeni savaşa hazırlanmaya gidiyordum.
Uygulama yapacak birini arıyordum, seninle karşılaşmak çok iyi
oldu, dedi ve Gökhan’a güçlü bir rüzgâr gönderdi. Gökhan yansıtıcı
etkiyle ona rüzgârı geri gönderdi. Ekin kendisine gelen rüzgârdan
korunmak için yana kaydı.
—Güzel, önceye göre ilerleme var, dedi Gökhan.
—Bu gün için çok çabaladım, dedi Ekin neşeyle ve bir rüzgâr
gönderdi. Gökhan rüzgârı yok etti.
—Savaşmaya başlamadan önce beni dinlemeye ne dersin? dedi
Gökhan.
—Neyi dinleyeceğim? Aslan’a nasıl ihanet ettiğini mi?
—Hayır, senden ne istediğimi.
—Öyle mi? Söyle bakalım, benden ne istiyorsun? dedi Ekin ve
Gökhan’a güçlü bir fırtına gönderdi. Gökhan fırtınayı uzaklaştırdı.
—Fark ettiğin gibi koruyucu olduğunu biliyorum. Bir koruyucu
olarak üzerime düşeni yapıyorum ve seni uyarıyorum. Vârislere
güvenilmez. Ama sizin korumakta çok ısrar ettiğiniz vârisinize vâris
gibi davranmayı öğretmeni, eğer öyle davranmazsa onu öldürmeni
istiyorum.
—Bu iş vâris ve koruyucuları arasında olan bir şey. Öncekileri
ilgilendirmez. Eğer vâris Aslan’ın “koruyuculara güvenilmez” lafını
önemseyip bizimle ilişkiyi kesseydi ben de senin vârisler için
söylediklerini önemserdim. Bu yüzden bu işe karışma, dedi Ekin ve
315
çevreyi inceledi. Denizin içinde bir ağacın gövdesini gördüğünden
emindi. Taşını cebinden çıkardı. Pembe bir ışık ortalığı sardı. Deniz
birden kayboldu ve kendilerini çiftliğin önündeki ormanlık alanda
buldular. Gökhan güçlükle nefes almaya başladı. Ekin ona bir fırtına
gönderdi. Gökhan fırtınada savruldu ve bir ağacın gövdesine çarpıp
durdu. Zorlanarak nefes almaya çalışıyordu. Ekin ona doğru yaklaştı.
O sırada Aslan çiftlikten dışarı çıktı ve onları gördü.
—Şimdi ne yapacaksın ha? dedi Ekin alay ederek.
—Ekiiiiiinnnn! Duuuurrr! diye bağırdı Aslan. Gökhan gözlerini
kapadı, sonra hızlıca açtı. Ekin Aslan’a doğru dönmüştü. Gökhan
onu bakışlarıyla sırtından yaraladı. Ekin acı içinde bağırırken o
denize ışınlandı. Aslan koşarak Ekin’in yanına geldi.
—İyi misin? dedi Aslan.
—Sayılır, şu kesik olmasa, dedi Ekin.
—Sana dur demiştim. O sıkıştığında hep bakışlarını kullanır.
Şimdi gerçekten sıkışmıştı.
—Sana demiştim, yapabilirim diye.
—Aferin sana. Hadi, hastaneye gidelim, bu yara durdukça artar.
Bu konuda çok tecrübeliyim. Aramız bozukken hep bu şekilde beni
yaralardı, dedi Aslan ve Ekin’i hastaneye götürdü. Hemşire yaraya
baktıktan sonra Aslan’ı dışarı çıkardı ve Ekin’in sırtına ilacı döktü.
Yara hızlıca yok oldu.
Ertesi gün Ekin ve Seden başlarına gelenleri Asım ve Nehir’e
anlattılar.
Asım uzun süre sessiz durdu. Sonra:
—Seden’e dediklerinden ben koruyucuların ya iki ya da üç tane
olduğunu düşündüğünü anlayabiliyorum. Eğer iki kabul ediyorsa
Nehir’i bilmeyebilir ki bu koruma açısından daha iyi olur. Ama üç
biliyorsa sıra Nehir’de demektir, dedi.
—Bence sıra bende. Nasıl olup da direk kim olduğumuzu bilecek
ki. Kesinlikle sıra bende. En iyi şekilde seni ve kendimi korumaya
çalışacağım, merak etmeyin, dedi Nehir. Sonra derse gitmek için
ayrıldılar. Ders Aslan’ın dersiydi. Dersten çıktıktan sonra Nehir
kaleye doğru ilerledi. Asiye onun peşinden geliyordu. Çevredeki
insanlar boşalmıştı. Birden Nehir’in önünde Gökhan belirdi. Asiye
şaşkınlıktan donakaldı. Bir adım öne attı.
316
—Nehir, dikkat et! diye bağırdı. Tam o sırada Nehir ve Gökhan
yok oldu. Yine denizin içine girmişlerdi. Nehir tam saldırmak için
hazırlanıyordu ki Asiye’nin sesi duyuldu.
—Nehir, sadece bir kez uygulama dersini yapma! Teoriyle yetin
ve dinlemeyi öğren. Seninle konuşmamız gerek, dedi. Gökhan güldü.
—Ses taştan geliyor. Taşların bir diğer özelliği; telsiz gibi
kullanılabilir, dedi. Nehir Gökhan’ı dinlemeye başladı.
—Seni dinliyorum. Beni neden buraya getirdin? dedi Nehir
güçlükle.
—Bilmiyor musun? dedi Gökhan haince.
—Aslında biliyorum. Ne istediğini de biliyorum. Ama senden
duymayı isterim. Belki yanlış duymuşumdur.
—Ne duydun?
—Vârise nasıl davranması gerektiğini öğretmemi aksini yaparsa
onu öldürmemi istiyormuşsun.
—Doğru duymuşsun. Şimdi ne diyorsun? Ne yapacaksın?
—Dediğini yapmayacağım. Çünkü benden kendi yapmadığın bir
şeyi istiyorsun. Eğer kendin vârisine bunu yapmıyorsan ya da
yapmadıysan benden bunu isteyemezsin, dedi Nehir. Gökhan güldü.
—Aslan’ı öldürmemi mi istiyorsun?
—Hayır, sadece bunu benden istemeye hakkın olmadığını
düşünüyorum.
—Yani onun gerçek bir vâris olması için çabalamayacaksın, öyle
mi?
—Hayır, o da bende onun gerçek bir vâris olması için çabalıyoruz
ve başardığımızı düşünüyorum. Şimdi benden başka bir isteğin
yoksa kaleye dönmek istiyorum, dedi Nehir.
—Hayır, gidemezsin. Çünkü daha gücünü görmedim, benimle
savaş, o zaman gidebilirsin, dedi Gökhan.
—İyi o zaman, dedi Nehir ve çevresine elmastan bir duvar
oluşturdu. Gökhan’ın yaptığı her saldırıda elmas duvar küçük
parçalara bölünüp Gökhan’a saldırıyor ve kalın bir duvar halini
koruyordu. En sonunda Gökhan bu durumdan sıkıldı ve onu
ormanlık alana geri bıraktı. Asiye Nehir’i görünce ona hemen sarıldı.
—İyi misin? Başına bir şey gelecek diye çok korktum. Ama iyisin,
dedi neşeyle.
—Ben iyiyim. Taştan o mesajı nasıl gönderdin? Böyle bir şey
olduğunu hiç bilmiyordum, dedi Nehir.
317
—Ha, o mu? Taşı kurcalarken bulmuştum. Mesaj göndermek
istediğin kişiyi odaklanarak düşünüyorsun ve ona ne iletmek
istiyorsan sesli söylüyorsun. Senin için çok telaşlandım. Gökhan’la
en son karşılaşmamda neler olduğunu hatırlıyorsundur eminim. Seni
neden götürdü ki? dedi Asiye. Bu güzel bir soruydu. Ona koruyucu
olduğunu belli etmeden ve oradan kurtulup da denizdekilere mi
katıldığı düşüncesinin ortaya çıkmasını engelleyecek bir şey
söylemek gerekiyordu.
—Şey, birden saldırıya geçti. Onunla savaşıyordum. Birden bir ışık
patlaması oldu ve kendimi burada buldum. Yani bilmiyorum, dedi
Nehir. Asiye onu dikkatle dinliyordu.
—Belki de seni vâris sandı. Yoksa neden durduk yere saldırsın ki?
—Sanmıyorum, sonuçta sürekli Aslan’ın yanında değilim. Vâris
hep onun yanında dolaşıyor olmalı, dedi Nehir. Ne diyeceğini
bilemiyordu.
—Bilmem ya. Asım’ın saçma sapan vâris takıntısı yüzünden
önüme geleni vâris sanıyorum, dedi Asiye ve güldü. Birlikte kaleye
doğru ilerlediler.
318
YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
GÜVEN
Ertesi gün Nehir olanları Asım’a ve kardeşlerine anlattı. Asım
uzun süre sessizce bu olanları düşündü.
—Bunu Aslan’a söylememiz gerektiğini düşünen var mı? dedi
Asım.
—Aslında şimdi onun Gökhan’a olan bütün nefretini bize
yükleyeceğinden ona söylemeyi hiç istemiyorum, ama bilemiyorum,
dedi Nehir.
—Bende ona söylememe taraftarıyım, dedi Seden.
—Bence ona söylemeliyiz. Zaten benimle konuştuğunu biliyor.
Ama pek bir şey demedi. Bu konuda ne diyecek bilmiyorum, dedi
Ekin.
—Evet, ona yarın için toplantı yapmak istediğimizi haber edelim,
dedi Asım ve Aslan’a bir mektup gönderdi. Aslan’da onun
mektubuna olumlu cevap verdi. Ertesi günü heyecanla beklediler.
Akşam vakti gelince Aslan’la ayarladıkları çarşıdaki dükkânlardan
birine gittiler. Aslan onların anlattıklarını uzun süre sessizlikle
dinledi. Konuşma bittikten sonra patlayıverdi.
—Demek vâris ve koruyucular birbirlerini karşılıklı korurlar dedi.
Birde ben onu zor durumundayken korumamışım ha! Bu kadar
saçma bir şey duymadım. Yani beni suçlu buluyor. Böyle bir şeyi
nasıl düşünebilmiş! Neyse, bunlar o kadar önemli değil. Demek
Asım’dan sonra sizi de öğrendi. Onun dediklerini dinlememeniz
güzel olmuş. Ekin onu sıkıştırmıştı, sizde eminim onu
zorlamışsınızdır. Umarım bu saçmalıkları söylediği için onu çok iyi
yaralamışsınızdır, dedi Aslan ve umutla kızlara baktı. Kızlar
afallamışlardı.
—Üzgünüm, biz daha çok kendimizi korumak için uğraştık, dedi
Nehir.
—Bana da “fena sayılmazsın” dedi, dedi Seden.
319
—Sanırım ona en çok zararı ben verdim, bu da bence zarar
sayılmaz. Seni bu zevkten mahrum bıraktığımız için üzgünüm, dedi
Ekin. Aslan umutları yıkılmış gibiydi. Uzun süre Gökhan’ı karaladı.
Ona inanmamaları gerektiğini söyledi. Ona karşı kendilerini
koruyabildiklerinden dolayı onları tebrik etti. En sonunda da bütün
koruyucuların güvenilmez olduğunu söyleyip konuşmasını bitirdi.
Çevrede bir rüzgâr dalgası oluştu. Asım Ekin’e baktı.
—Ekin! dedi Asım.
—Ne! dedi Ekin. Aslan ona tip tip baktı.
—Burada konu biraz da biziz. Bütün koruyucuların güvenilmez
olduğunu söylerken bizi de kastediyor ve istemeden de olsa
Gökhan’a hak vermekten kendimi alamıyorum, dedi Ekin.
—Ne demek Gökhan’a hak vermek! dedi Aslan ve Asım.
—Sadece bütün bu koruyucuların içinde biz yokuz demek istedi,
dedi Seden.
—Bakıyorum Gökhan bir konuşmasıyla sizi etkilemiş. Bu da
güvenilmez olduğunuzun bir kanıtı değil midir? dedi Aslan.
—Aslan, fazla abarttın! dedi Asım.
—Gökhan’a hak vermeleri demek ona inandıklarını gösterir!
—Bence bundan doğal bir şey yok. Çünkü Gökhan’ın vârisler
güvenilmez demesindeki asıl amacı senin daha yeni yaptığın
davranışları görmesidir. Maalesef bu konuda koruyucularıma
katılıyorum. Onları her şeyle suçlayabilirsin ama en son
suçlayabileceğin şey; güvenilmezliktir. Ben onlara güveniyorum,
onlarda bana güveniyor. Zaten güven olmayan ortamda hiçbir şey
olmaz. Lütfen Gökhan’la aranızda olan olaylar bizim aramızda
varmış gibi davranma. Çünkü pek çok vâris ve koruyucusu bu
yüzden birbirine düşman kesilmiştir. Ben koruyucuları öğrendiğim
ilk gün kesinlikle böyle bir vâris olmayacağıma yemin ettim. Bu
yüzden lütfen koruyucularımla aramı açma. İyi geceler, dedi Asım
ve kızlarla birlikte kaleye doğru ilerlediler. Aslan onlara şaşkınlıkla
bakıyordu. Kendisini haklı gördüğü için onların peşinden gitme
gereksinimi bile hissetmedi. Dükkânı düşünerek yok ettikten sonra
çiftliğe doğru yürüdü.
Asım kızları dinliyordu. Kızlar sürekli olarak Aslan’ın bu
tutumunu eleştiriyorlardı. Asım ise onlara bir gün bu yaptığının
yanlış olduğunu anlayacağını söylüyordu.
Seden minnetle:
320
—Sen orada iyi ki öyle dedin. Ona karşılıklı güveni gösterdin,
dedi.
—Tabi ki koruyuculara olan düşmanlığından bu söylediklerin
kulağına girdiyse, dedi Ekin. Asım gülümsemekle yetindi. Kaleye
döndükten sonra herkes odasına döndü.
Ertesi gün Aslan derste kızları görmemeye çalıştı. Gördükçe de
onlara nefretle bakıyordu. Dersin sonunda Doğan onların yanına
geldi.
—Aslan Bey’le aranızda bir sorun mu var? dedi.
—Sayılır, demekle yetindi kızlar. Olayın iç yüzünü ona
anlatamazlardı.
—Geçen günkü tartışmanızla bir ilgisi var mıydı? dedi çekinerek.
—Olabilir, diyerek kızlar onu başından savdılar. Doğan neyse ki
bu konuyla ilgili başka soru sormadı.
Geçen bir hafta boyunca Aslan’la araları limoniydi. Aslında kızlar
bunu normal karşılıyorlardı. Ne de olsa koruyuculardan bu kadar
nefret ederken onlardan özür dilemesini beklemiyorlardı. Eğer bu
kızgınlık ve konuşmama 1 ayı geçerse Aslan’ın ne kadar nefret dolu
olduğunu anlayacaklardı.
* * *
Bir hafta sonu Aslan yorgun argın bahçeye çıktı. Asaf oraya bir
masa ve sandalye oluşturmuş oturuyordu. Aslan onun yanına oturdu.
Uzun süre havanın güzelliğinden konuştuktan sonra Asaf:
—Bu gün yine bağırdın. Geceleyin yine o rüyayı gördün, değil
mi? O savaşta yenildiğimizi gördün, ama bu tedirginliğe hiç gerek
yok bence, dedi Asaf. Aslan hafif kızardı.
—Bunu görmek elimde değil. Bunun olabileceğini düşünmek
zorundayım, dedi. Asaf birkaç dakika sonra güldü.
—Hatırlıyor musun? Birinde Asım ve ben senin odanda kalmıştık
da Asım böyle rüya gördüğünü fark edince Ekin’le birlikte rüyana
girmişti. Amaçları çok çocukçaydı. Senin rüyanda kötü olan bir şeyi
düzeltip sen rahatlayınca rüyandan çıkacaklardı, Ama tabii ki böyle
olmadı. Ne kızmıştın ama! dedi. Aslan birden düşündü o günü. Çok
masumca bir şeydi bu yapılan. Sonra birden Asım ve kızların vârisler
kitabının odasını buldukları aklına geldi. Bunu kimseye
duyurmamışlardı ki bu onlara güvenilebileceğinin bir göstergesiydi.
Sonra o odayı çeşitli etkinlikler salonu olarak düzenlediklerinde
321
kitabın ortaya çıkabileceğini söyleyip kitabı korumak konusunda onu
uyarmaları aklına geldi. Sonra onlara güvendiği için onları harita
oluşturmaya götürmemiş miydi? Gökhan’a karşı çok büyük nefret
beslemiyorlar mıydı? Kendisini ondan korumak ve onu yenmek için
çabalamaları bu okulu sevdiklerini gösterirdi. Denize açılan kapıyı
da onlar bulmuştu. Şunu anlamıştı ki; aslında bu okulda
güvenebileceği nadir insanlardan biriydiler. Birden “Ne yaptım ben!”
diye içinden geçirdi Aslan ve hiçbir şey söylemeksizin Asaf’ın
yanından kalkıp kaleye ilerledi, Asaf’ın arkasından “Nereye
gidiyorsun?” diye seslenmesine aldırmadan. Kalede ilk olarak
Asım’ın yanına gitti. Ondan özür diledikten sonra yemekhaneye gitti.
Kızlar oturmuş neşeyle yemek yiyorlardı. Aslan yanlarına geldi.
Kızların neşesi onu fark edince biraz azaldı.
—Sizinle biraz konuşmak istiyorum, dedi Aslan çekinerek. Kızlar
“tamam” anlamında kafalarını salladılar.
—Pekâlâ, o zaman her zamanki yer ve saatte buluşalım, dedi
Aslan ve oradan uzaklaştı.
—Hıh, neden geldi ki? Güvenilmez kişilerle konuşulmaması
gerektiğini sanırım bilmiyor, dedi Ekin. Ama yine de ne
konuşacağını merak ediyorlardı. Akşam vakti her zaman buluştukları
dükkâna geldiler. Aslan içerideydi. Kızlar Asım’ı bekledikten sonra
içeri girdiler. Aslan herkese şöyle bir baktı.
—Evet, hepiniz neden buraya toplandığımızı merak ediyorsunuz,
biliyorum. Bu yüzden lafı fazla uzatmayacağım. Görüşmediğimiz
süre boyunca uzun süre düşünme fırsatı buldum. Sizi düşündüm.
Sonra Gökhan’ı düşündüm. Aranızda o kadar çok farklılık vardı ki.
Nasıl olup sizi ona benzettiğimi düşündüm. Sizin ona benzeyen tek
bir şeyiniz var; o da koruyucu olmanız. O görevini yapmadı diye sizi
suçlayamam. Bu yaptığım haksızlık için sizden özür diliyorum. Bir
daha da sizi asla ona benzetmeyeceğime dair size söz veriyorum,
dedi Aslan. Asım sevinçle gülümsedi. Kızlar ise sadece çevreye
bakındılar. Aslan derin bir nefes aldı.
—Aslında bu okulda güvenebileceğim insanlardansınız. Şu anki
örgütün durumu tamamen sizin çabanızla oldu. Eğer sizde diğerleri
gibi size verilenle yetinseydiniz büyük ihtimal çoğu kişi Gökhan’ın
yaşadığını bile bilmeyecekti. Bu yüzden sizlere teşekkür ediyorum,
dedi Aslan. Kızlardan hâlâ ses çıkmıyordu.
Aslan dayanamayarak:
322
—Beni affedip affetmediğinizi söylemeyecek misiniz? dedi.
Kızlar gülümsedi ve ona kırılmakla beraber onu affettiklerini
söylediler.
Asım neşeyle:
—Yine şanslıymışsın Aslan! Ben onlara şarkı yazmak durumunda
kalmıştım. Gerçi yazdığım şarkının orjinal halini onlara hiç
söyleyemedim ama işe yaradı sonuçta, dedi.
Uzun süre sohbet ettikten sonra Asım:
—Birden düşününce şunu fark ettim; denizdekiler ne zaman biz
eğlenmek için bir şey yapsak ortaya çıkıyorlar. Yoksa ben mi iyice
paranoyak oldum? dedi.
—Hayır, genel olarak dediğini yapıyorlar. Bizim eğlenmeye
kendimizi kaptırıp savaşamayacağımızı düşünüyor olmalılar, dedi
Aslan.
—Bence bunun dışında sebepler de vardır. Bir kişi kendini
kaptırsa bile elbet eğlenceye kapılmayanlar olacaktır, dedi Ekin.
—Bence bir diğer neden bizim eğlenmemize fırsat tanımayarak
daha çok strese sahip olmamızı ve bu yüzden mantıklı
davranamayacağımızı düşünmeleri olabilir, dedi Nehir.
—Evet, bu olabilir, dedi Asım.
—Aslında onların eğlendikleri bir vakit bizde onlara böyle
saldırsak çok güzel olurdu. Ama mesele denizde savaşabilmek, dedi
Seden.
Aslan biraz sessiz durdu. Sonra aniden:
—Aklıma bir fikir geldi, dedi ve onlara düşüncesinden bahsetti.
Onlar bunu çok mantıklı bulduğu için örgütteki yetkili kişilerinde bu
konudaki görüşlerini almak gerektiğini düşündüler ve toplantıyı
burada bitirdiler.
323
324
YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
ASLAN’IN PLANI
Aslan’ın bu planı örgüt tarafından biraz riskli ama güzel bir plan
olarak bulundu. Aslan bu yüzden çeşitli organizasyonlar yapıyordu.
Örgütte çok güvendiği kişiler dışında kimsenin Aslan’ın planından
haberi yoktu. Aslan arada sırada planının iyi gittiğini düşünüp
seviniyordu. Bu planın uygulanmasını engelleyen tek şey doğru
zamanın ne zaman olduğunu bilmeyişleriydi. Asım derslerinde
elinden geldiğince yeni ve faydalı bilgiler öğretmeye çalışıyordu. Bu
bilgilerin Aslan’ın planına yardım edeceğini düşünüyordu. Yorucu
bir ramazandan sonra bu hazırlıklar bitti ve bu hazırlıkların sonunda
Ağustos ayı geldi. Aslan planını uygulamak için en iyi zamanın bu
zaman olduğunu söyleyerek planını uygulamaya koydu.
Ertesi gün yemekhaneye ve yatakhane kapılarına bir duyuru
asıldığını fark ettiler. Duyuruda:
“Sevgili öğrenciler;
Geçen senenin sonunda (yani Aralık ayının son haftasında) yapılan
tatil hepimizin bildiği sebeplerden dolayı iptal edilmişti. Uzun süre
sizleri gözlemledikten sonra hepinizde aşırı sinir, kırılganlık,
yorgunluk ve isteksizlik olduğunu saptadık. Bunun tek bir açıklaması
olabilirdi; stres. Ama strese girecek bir nedeninizin olmadığını
sadece iyi bir tatile ihtiyacınız olduğunu fark ettik. Bu yüzden o
zaman için iptal edilen tatili bu günden itibaren başlatıyorum.
İyice dinlenmeniz dileğiyle
Okul Yönetimi”
yazıyordu. Herkes bu duyuruyu şaşkınlıkla karşılamıştı. Ama
sonunda bu büyük bir sevince dönüştü. Bu durumdan
kuşkulananlarda yok değildi.
Savaş:
—Neden böyle bir şeye ihtiyaç duyduklarını anlayamıyorum,
dedi.
325
Asiye alay ederek:
—Okuman yok mu? O yazıda neden ihtiyaç duyduklarından
bahsetmişlerdi, dedi ve sevinçle Savaş kendisine laf çarpıtmadan
oradan uzaklaştı. Savaş onun arkasından acıyarak baktı.
—Aranızda bu işte bir iş olduğunu düşünen var mı? dedi.
Doğan ilgisizce:
—Ne gibi bir iş olduğunu düşünüyorsun? dedi ve kahvaltısına
devam etti. O da Aslan’ın planını biliyordu.
—Böyle bir tatil için gerçekten yanlış bir zaman değil mi? Bence
bunu okulun başlarında bir yerde yapmalıydılar. Şöyle çevreme
bakıyorum da orada belirtilen dört belirtiden tanıdığım hiç kimsede
yoktu. Eğer olsaydı bunu anlardım değil mi? Sizin bu dört belirtisi
olan bir tanıdığınız var mı? dedi Savaş. Doğan Savaş’ın çevresinin
dar olduğu görüşünde bulunup sustu. Ama bu Savaş için yeterli
değildi.
—Bence kimsenin böyle tanıdığı bir kişi bile yok. Aslında
okulun yönetimi için hiç iyi şeyler duymamıştım. Bence çoğu hoca
okulun en başından beri bunu söyleyip durdular. Çünkü bu 4 belirti
okulun başında var gibiydi. Müdürün çok gıcık biri olduğunu
duymuştum. Herhalde o, öneriyi anca şimdi kabul etti. Bu da çok
komik oldu, dedi Ekin. Savaş onu ilgiyle dinledi ve söylediklerini
mantıklı buldu.
—Haklı olabilirsin. Bu tatilin şimdi olması bence çok kötü oldu.
Hava zaten çok sıcak. Herkes dağıtacak, umarım çabuk toparlanırız,
dedi Savaş. Yemeklerini bitirdikten sonra etkinliklere katılmak için
hep birlikte etkinliklerin dağıtıldığı odaya gittiler. Ama o odada
etkinliklerden çok kural dağıtılıyordu. Okulun kuralları fazlasıyla
ağırlaştırılmıştı. Bunlardan en hafifi şuydu; etkinlikler boyunca
kaleden dışarı çıkmak yasaktır. Kuralları okudukça insanların sevinci
kursağında kaldı.
Savaş:
—Dağıtmayı önleyici kural almaları güzel olmuş, ama biraz
abartmışlar. Bence bunun adına “tatil” yerine “sürgün” demelilermiş.
Bu arada müdür hakkında söylediklerinde haklı olduğundan şüphem
kalmadı, dedi.
Herkes güçlükle eğlenmeye çalışıyordu. Asiye bile artık Savaş gibi
düşünüyordu.
326
—Ne deyim, o kadar tatlı sözden sonra böyle kurallar
getireceklerini düşünmemiştim. Okulun müdür yardımcısı olan Burç
hocası bu işe engel olamamış mı? dedi bir gün.
Aslan planını uygulamak için denize açılan kapının şifresini girip
kapıyı kilitledi. Kendisi dışında birinin kapıyı açmasını önlemek için
kapıya yeni şifre olarak kendi parmak izini ekledi. Aslan’ın planı
bütünüyle olumlu yönde ilerliyordu. Bir tek eksiği vardı planın, o da;
denizdekilerin saldırmasıydı. Aslan’ın beklediğine ulaşması biraz
zaman aldı. Bu süreç boyunca Aslan planında yer alan kişilerle planı
tazeliyordu.
—Şimdi, onlar saldırdıktan sonra işimiz zorlaşacak. Planı
uygulayacağız. Şunu unutmayın; Gökhan’la ben savaşacağım.
Gökhan’ı öldürdükten sonra iş kolaylaşacak. Çünkü dağılma
ihtimalleri var, dedi Aslan. Asım yüzünü buruşturdu.
—Epeydir sana söylemek istiyordum ama söyleyemiyordum.
Gökhan’ı öldürmek bu işi kolaylaştırmaz. Ben şu ana kadar
gördüklerimden Gökhan’ı başlarında lider olarak tutmalarının
nedeninin kendi yapamadıkları pek çok şeyi onun yapabilmesine
bağlıyorum. O ölünce üzüleceklerini ya da dağılabileceklerini
düşünmüyorum. Onun ölme olasılığını hesap edip yerine geçecek
kişiyi düşünmüşlerdir bile, dedi Asım.
—Bu konuda haklısın. Onun yerine birini düşünüyorlardır eminim.
Ama onlar kurallara uymazlar. Eninde sonunda Gökhan’ın yerine
geçecek kişinin geçmesini istemeyenler olacaktır, dedi Aslan.
—Bence biraz fazla iyimser davranıyorsun. Sen onların liderini
öldürdüğünde yeniden toparlandılar. Biz onları yok etmek istiyoruz.
Gökhan’ı öldürmeyelim demiyorum, ama onu öldürmek bu işi
çözümlemez. Onların hepsini öldürmeliyiz.
—Bende onların hepsini öldürmek isterim. Ama sayılarının ne
kadar olduğunu bilmiyorum ve tahminimce onlardan azız. Onları
yok etmeyi sadece vârisin yapabileceğini düşünüyorum.
—Ama onun kim olduğunu bilmiyoruz, dedi Murat Asım’a
bakarak.
—Diğer vârisi bilmediğimize göre sen onları yok edebilirsin, dedi
Gürbüz. Aslan bunun olamayacağını söyledi. Uzun süre planı enine
boyuna ölçtükten sonra kaleye geri döndüler ve sonunda Aslan’ın
isteği gerçek oldu, denizdekiler saldırdı. Gece vakti olduğundan
dışarıda kimse yoktu, daha doğrusu herkes öyle sanıyordu.
Denizdekilerin hepsi karaya çıktığında Nehir denizin çevresini
327
elmastan bir duvarla kapladı. Böylelikle denizdekiler sıkışınca
kaçamayacak ve destek bir ekip gelemeyecekti. Doğan denizdekilere
arkadan bir alev topu gönderdi. İçlerinden birkaç tanesi acı ile
bağırırken Gökhan Doğan’a döndü. Seden Doğan’ın çevresini
görünmez bir koruma duvarıyla çevreledi. Örgütün üyeleri teker
teker ortaya çıkıp denizdekileri zor durumda bırakıyorlardı. Aslan
planının her adımının uygun gitmesinden dolayı sevinçliydi. Tek bir
korkusu vardı, o da; vârisin kimliğini Gökhan’ın açıklamasıydı.
Aslan Gökhan’ın savaşta sıkışan herkese yardım ettiğini ve zarar
vermeye başladığını fark etti ve Gökhan’a düşünerek bir hava akımı
gönderdi. Gökhan Aslan’a baktı.
—Demek bu kadar çabuk ölmek istiyorsun? İsteğini geri
çevirmeyeceğim, dedi Gökhan ve Aslan’a doğru sinsice ilerledi.
Hareketlerinden Aslan’a odaklandığı belli oluyordu. Aslan’a bir
saldırı göndereceği sırada Ekin Gökhan’a bir fırtına gönderdi.
Aslan’a zarar vermeye odaklanmış olan Gökhan hazırlıksız
yakalandığından fırtınanın etkisiyle uzaklara savruldu. Düşünerek
yaptığı güç fırtınanın etkisiyle yön değiştirdi ve Yasin’e çarptı. Yasin
biranda yere yığıldı. Yasin’le savaşmakta olan Asım neşeyle
gülümsedi ve:
—Sana çok teşekkür ederim, her kim yaptıysa, dedi. Ama Yasin
hızlı toparlandı ve savaşmaya kaldığı yerden devam etti.
Doğan Eren’le savaşıyordu.
—Sen şu ana dek gördüğüm en iğrenç insansın. Böyle bir şeyi
yapabilmene inanamıyorum. İğrenç bir pislik olmuşsun, dedi Doğan.
—Yok, hayır. Daha o seviyeye gelemedim. Ama bir gün o
seviyeye geleceğim, dedi Eren haince. Doğan ona üst üste ateş topu
gönderiyordu. Yorgun düştüğü sırada Eren ona karşı hamle yaptı.
Ani bir şimşek patlaması oldu ve gökyüzü güneş doğmuş gibi
aydınlandı. Eren parlaklığın etkisiyle gözlerini kaparken Doğan
kalenin gözetleme kulesine baktı. Kardeşi Savaş oradan insanlara
yardım ediyordu.
Gökhan ışık patlamasıyla gerilediğinde Aslan onu sıkıştırdı ve
yerden uzattığı bitkilerle onu iyice sardı. Gökhan bir yandan
bitkilerden kurtulmaya çalışırken bir yandan da savaşmaya
çalışıyordu. Aslan Gökhan’ı saran bitkileri sımsıkı durmaları için
düşünerek kontrol ediyordu. Savaş o sırada Yasin’in üzerine bir
şimşek gönderdi. Yasin yanığın etkisiyle sersemledi. Şimşeğin
328
ışığıyla Gökhan’ın yüzü aydınlandı. Aslan’a baktı. Aslan çok ciddi
bir şekilde duruyordu.
—Beni öldüreceksin demek, dedi Gökhan. Aslan tepki vermedi.
—Beni öldürebilecek misin Aslan? O aptallığı da mı yapacaksın?
dedi Gökhan. Hiç korkusu yok gibiydi.
—Evet, seni öldüreceğim. En son deneyip başaramadığımda sen
başka birini öldürmüştün. Yoksa ölümden mi korkuyorsun? dedi
Aslan alay ederek.
—Sence öyle mi görünüyorum? Hem o kadın fazlasıyla kaşındı.
Kabul et ama, onun ölmesi işine yaradı değil mi? O kadının yerine
senin gibi olan biri geçti. Sen onu kendi vârisin olarak
görüyorsundur eminim, dedi Gökhan yarı gülerek. Aslan öfkeyle onu
düşünerek yaraladı.
—Beni öldüremezsin Aslan. Boşuna kendini yorma. Gözlerime
bak. Bunlar en yakın arkadaşının gözleri…
—Hayır, onlar bana ihanet eden birinin gözleri!
—Bakıyorum bu durum seni çok yaralamış, dedi Gökhan. Aslan
yüzünü çevirdi.
—Öyle bir şey yok, dedi soğuk bir şekilde.
—İhanet büyük yerden olmazsa acı vermezdi zaten. Bunu çok iyi
bilirim. Ama eğer sen şu an beni gözünü kırpmadan öldürürsen senin
için onca seneyi boşa harcadığımı fark edeceğim, dedi Gökhan.
Yüzünde ne korku ne de bir öfke vardı. İlgiyle Aslan’a bakıyordu.
Aslan’ın kontrol ettiği bitkiler kendiliğinden çözülmeye başladı.
Birden ani bir ışık patlaması oldu. Aslan ışıktan gözlerini kapatınca
Gökhan hızlıca oradan uzaklaştı. Bitkiler vücudunda çeşitli kesiklere
ve morluklara neden olmuştu. Denizdekiler yavaş yavaş
dökülüyorlardı ama bir yandan da daha fazla zarar veriyorlardı.
Gökhan denizin üzerini kaplayan elmas duvara yaklaştı. Düşünerek
elmas duvarı parçaladı.
—Denize! Herkes denize dönsün! diye bağırdı. Savaşmakta olan
bütün örgüt üyeleri Gökhan’ın üzerine güçlerini göndermeye
başladılar. Ama o çoktan denize girmişti bile. Denizdekiler
savaşmaya devam ederek denize geri döndüler. Aslan çevreye şöyle
bir baktı. Çevrede birkaç kesik ve yanıktan başka bir yaralı yoktu.
Durumları iyi sayılırdı. Denizdekilerden ise en az 5 kişi
öldürmüşlerdi. Aslan herkesi kaleye soktu. Yaralılarla ilgilenirken
Savaş abisinin yanına geldi. Onların iyi olup olmadığını sordu.
329
—Teşekkür ederim, sayende Eren abinin saldırısından kurtuldum,
dedi Doğan. Aslan öfkeyle Savaş’a yaklaştı.
—Kaleden dışarı çıkmak yasaktı. Dışarı çıkıp savaşmamalıydın!
dedi.
—Kaleden dışarı çıkmadım ki, kalenin içindeydim. Bunun işe
yaramadığımı söyleyemezsin, dedi Savaş.
—Söyleyebilirim! Gökhan’ı öldürmek üzereyken senin
gönderdiğin ışık patlaması yüzünden o elimden kaçtı ve herkesin
kaçmasını sağladı, dedi Aslan. Şimdi oradaki herkes onları
dinliyordu.
—Örgüt üyesi olmadığın halde denizdekilerle savaştın!
—Ne yapsaydım yani, beni örgüte almanızı mı bekleseydim? Siz
beni örgüte alamadan bu okul biteceği için şansımı denedim, dedi
Savaş.
—1 ay boyunca cezalısın! Bu sefer bütün okula yemek pişirmenin
haricinde her hocanın dediğini yapacaksın. 1 ay boyunca belki söz
dinlemeyi öğrenirsin, dedi Aslan. Herkes Aslan’ı cezayı azaltmak
için ikna etmeye çalışsa da kimse başaramadı. Savaş öfkeyle Aslan’a
baktı.
Savaş ceza boyunca çok yoruldu, ama bunu belli etmemeye
çalışıyordu. Derslerden boş kalan vaktinde hep okulun işlerini
düşünmeden halletmeye çalışıyordu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi
Aslan ara sıra onu odasına çağırıp ona çok saçma işler veriyordu.
Bütün bu işler bittikten sonra Savaş yatakhaneyi güçlükle buluyordu.
Bu yoğun tempodan dolayı Savaş’ın dersleri düşmüştü. Dersleri
derste çok zorlukla dinlemeye çalışıyordu. Uygulama yapamadığı
için de bilgileri ya unutuyor ya da yanlış hatırlıyordu. Onun bu
haline üzülen ve bu davranışını haklı bulan Asım ara sıra onu kendi
işlerine çağırıyor bahanesiyle yanına alıyor onun dinlenmesine
yardım ediyordu. Bir ayın sonunda Savaş cezadan kurtulduğu için
sevinçliydi, ama davranışlarını değiştirmeyeceğini kardeşine ve
kuzenlerine açıkça söylemişti.
330
YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM
CASUS
Dersler hızla ilerliyordu. Denizdekiler bir daha savaşmaya
çıkmamışlardı. O kadar ölüden sonra toparlanmaya çalışıyorlardı.
Asım kendilerine yeni üye almak için çabaladıklarını düşünüyordu.
Okulun sonundaki tatil geldiğinde kimsenin eğlenmeye isteği
yoktu. Denizdekiler her an saldırabilecekmiş gibi geliyordu onlara.
Kızlar Asım’ı korumak için birlikte vakit geçirmek istiyorlardı. Ama
Asım okulda hoca olduğundan görevi vardı. Bu yüzden onunla
birlikte olamayacaklardı. Asım sürekli Aslan’ın yanında görev
yapacağı için endişelenmemelerini söyledi. Murat ve Asım olmadan
bu tatilin tadı çıkmazdı. Bu yüzden etkinliklerden birine adlarını
yazdırıp Murat’ın dükkânına gittiler. Murat onları neşeyle karşıladı.
—Sizin yolunuz buraya düşer miydi? Hayret! dedi Murat gülerek.
Doğan dükkânın arkasından çıktı.
—Merhaba, ortağıma tatilde yardım edeyim demiştim. Almayı
düşündüğünüz bir şey var mı? dedi.
—Hayır, şimdilik yok, dedi Seden.
—Gelmeyi isterdik ama olanları biliyorsun, bu yüzden çok
yoğunduk, dedi Ekin. Murat gülümsedi.
—Biliyorum. Sürekli savaşa hazırlanıyordunuz. Doğan bana
anlattı. Canım sıkılınca camdan dışarı bakıp sizi izliyordum. Sizden
esinlenip bir şey tasarlamak isterdim, ama olmadı - fısıldayarak –
Seden’i zaten biliyoruz. Asım’ın yanından ayrılmıyor, dedi ve sırıttı.
Seden Murat’ın dediklerini duymamıştı. Çünkü sattıkları
malzemeleri inceliyordu.
Bütün bir haftayı Murat’ın yanında ona yeni fikirler vererek
geçirdiler. Bir haftanın sonunda dersler başladı. 5. sınıfta neyse ki
çok dersleri yoktu. Geleceği Planlama ve Uygulama Dersleri vardı.
Şimdi Asım’ı daha iyi anlıyorlardı. Okul bitiyordu, ama denizdekiler
hâlâ vardı. O vâris olduğundan kızlarda koruyucu olduğundan
331
dünyaya dönemezlerdi. Bunun için bu okulda kalmaları gerekirdi.
Geleceği Planlama dersine Aslan ve Burç hocası giriyordu. Kızlar bu
derse müdür ve yardımcısının girmesini mantıklı bulmuşlardı, ama
çoğu kişi o ikisinden birinin derse girmesinin daha mantıklı
olduğunu düşünüyorlardı.
Doğan son savaştan sonra Savaş’ın örgüte alınması için
çabalamaya başladı.
—O çok güçlü bir kere. Hem 17 yaşına da girdi. Bende örgüte o
zaman alınmamış mıydım? Hem bu okulu da çok seviyor. Bence onu
örgüte kesinlikle almalıyız, dedi Aslan’a.
—O 17 yaşında. Senin durumun farklı olduğu için seni örgüte
almıştık.
—İyi ya, onun da durumu benimki gibi. Hem doğum gününe az
bir süre var, dedi Doğan inatla.
—O zaman o kısa süreyi bekleyebilir. Kuralları uygulayacağız.
Onu 18 yaşında örgüt sınavlarından geçirdikten sonra örgüte
alabiliriz, dedi Aslan ve oradan uzaklaştı. Doğan bütün çabalarının
boşa gittiğini kardeşine üzülerek söyledi. Ama Savaş bunu
önemsemedi.
Doğan, Savaş ve kuzenleri bir araya geldiğinde konu hep son
savaştan açılıyordu ve Doğan Eren’e olan nefretini kusuyordu.
Kardeşi ve kuzenleri ona bu konuda eşlik ediyorlardı. Bir gün yine
böyle konuşurken Aslan onları gördü ve uzun süre onları dinledi.
Sonra oradan uzaklaştı. 5-10 dk. sonra Aslan’dan bir güvercin geldi
ve beşini de akşamleyin çiftliğe beklediğini yazmıştı. Hepsi onları
neden çağırdığını merak ediyordu. Akşamı heyecanla beklediler.
Akşam vakti gelince hep birlikte çiftliğe gittiler. Aslan Asaf’ı
kaleye gönderdiğinden Asaf yoktu. İçeri girdiler.
Aslan herkesi oturttuktan sonra:
—Size örgütün bir sırrını vereceğim, dedi.
Savaş şaşkınlıkla:
—Sanırım unuttunuz, ben örgütte değilim, dedi. Aslan gülümsedi.
—Biliyorum. Ne kadar kinci olduğunu da biliyorum. İşte bu
yüzden bunu açıklama gereği hissediyorum. Burada söylediklerimiz
tamamen aramızda kalacak, oldu mu? dedi.
Herkesin onayını aldıktan sonra:
—Konu Eren. Ondan nefret ediyorsunuz, çünkü denizdekilerden
biri ve bundan gurur duyuyor. Ama bilmediğiniz bir şey var. Eren
332
denizdekilerdeki sıradan biri değil. Onun denizdekilere katılmasını
ben istedim, dedi.
Doğan hayretle:
—Bunu neden istedin? dedi.
—Sanırım Geleceği Planlama dersinde onun için daha iyi
geleceğin denizde yattığını düşündün, dedi Savaş alay ederek.
—Sakin olun lütfen. Bu iş dediğin derste olmadı. Biz Eren’le aynı
zamanda okuduk. O benden bir alt sınıftaydı. Gökhan’la iyi anlaşırdı.
Gökhan denizdekilere katılınca örgütü kurdum ve onu denizdekilere
casus olarak gönderdim. Gökhan’dan öğrendiği bilgileri bana
anlatıyor, bende ona göre önlem alıyorum, dedi.
—İyi de biz onu örgüt toplantısında hiç görmedik, dedi Ekin.
—Onu görmemeniz doğal. Çünkü başka casuslar tarafından onun
casus olduğu anlaşılmasın diye örgüt toplantılarına katılmıyor.
—Başka casuslar da mı var? dedi Seden.
—Evet, tabiî ki.
—Bu casuslardan bazıları denizdekiler için çalışıyor olabilir. Bu
açıdan bakınca mantıklı, dedi Nehir. Uzun süre bu konuda Aslan
açıklama yaptı ve bu durumdan kimsenin haberinin olmaması
gerektiğini ve bunu bilmiyormuş gibi devam etmelerini söyledikten
sonra toplantıyı bitirdi.
333
334
YİRMİ ALTINCI BÖLÜM
BİRİ
Kızlar Eren hakkında öğrendiklerini Aslan’dan izin alıp Asım’a
söylediler. O bu duruma şaşırmakla beraber ilk karşılaştıklarındaki
davranışlarından dolayı böyle bir şeyin olabileceğini tahmin ettiğini
söyledi. Dersler ilerlerken geleceklerini planlamaya başlamışlardı
bile. Doğan dükkân açacağını açıkça söylemişti ve zaten işi de
hazırdı. Seden, Ekin ve Nehir Aslan’a bu okulda kalmak
istediklerini, savaş bitse dahi kalmak zorunda olduklarını belirtti.
Ama üç kişilik hoca kadrosu yoktu.
Burç hocası Savaş’a gelip:
—Senin gelecekteki planın ne? dedi.
—Aslında Burç dersinde geleceğimi incelediğimde okulda Burç
hocalığı yaptığımı görmüştüm. Ama kendime yeni bir alan bulmam
gerektiğini düşünüyorum, dedi Savaş.
—Planlarını değiştirme, çünkü sen okulu bitirince emekli
olacağım. Sen biraz çabalarsan bu öğrencilere daha fazla bilgi
verebilirsin. Ben buna inanıyorum. Zaten yaşlandım da. Rahat bir
yaşama ihtiyacım var, dedi Burç hocası ve Savaş’ın yanından
uzaklaştı.
Hamide neşeyle:
—Ben gelecekte asıl mesleğim tarih olduğu için bu okulun
tarihini en ince ayrıntısına kadar anlatan bir kitap yazmak istiyorum.
Evlenip evimin kadını da olabilirim, dedi ve güldü. Burç hocası onun
yanından gülüp geçti ve Ömür’e döndü.
Ömür derin bir nefes aldı ve:
—Ben gelecekte örgüte katılmak, denizdekileri yok etmek ve
örgütün sınavına herkesin önünde katılmak istiyorum, dedi. Herkes
ona güldü.
—Çıkışta çiftliğe gel, yanlış bildiklerini düzeltelim, dedi Aslan.
335
Asiye:
—Ben geleceğimi planladım ve denizdekileri yok etmeden de
rahatlayamayacağımı anladım, dedi. Aslan ona minnetle baktı.
Herkes tek tek gelecekte ne yapmak istediğini söyledikten sonra ders
bitti ve Ömür Aslan’la birlikte sınıftan çıktı.
Yarım saat sonra bütün örgüt üyelerine akşam toplantı olacağı
yazılı olarak geldi. Herkes Ömür’ün örgüte katıldığını anlamıştı.
Akşam toplantıya gittiklerinde de yanılmadıklarını anladılar. Ömür
örgüt derslerinden okulda öğrenmediklerini hızlı bir şekilde
öğrenmeye başladı.
* * *
Aradan 1 ay geçmişti. Bir ders çıkışı dışarıya denizdekilerin
çıktığını fark ettiler. Ama bu sıradan bir çıkış değildi. Eskiden
göremedikleri ormanlık alanı ve kaleyi görüyor gibiydiler.
Ormandaki ağaçları geçmeye çalışıyorlardı. Aslan hızlıca kızlara
yaklaştı.
—Savaş başladı. Bütün okullara mektup gönderdim ve kapılarını
kilitlemelerini söyledim. Şimdi bizim yapacağımız tek bir şey var;
savaşmak. Bütün örgüt üyelerini alın ve savaşa gelin, dedi Aslan ve
hızla aşağıya indi. Herkesi toplamak çok uzun sürmedi. Herkes
toplandığı sırada Aslan Savaş’ı da orada gördü.
—Sen gelemezsin. Yaşın küçük, ölünce ailene karşı sorumlu
olmak istemem. Hem örgüt üyesi de değilsin, dedi Aslan.
Savaş ofladı ve:
—Böyle bir tartışma yapacak zaman değil ama hiç ikna
olmayacağını biliyorum. Bu yüzden o kadar zaman sakladığımı
şimdi söylüyorum. Ben de örgütün üyelerinden biriyim. Herhangi bir
canlıya dönüşebiliyorum, ama kendimden bir tane daha oluyor.
Böylece kimse ortadan kaybolduğumu anlamıyor. Abim örgüte
alınırken kendimi kuru bir yaprağa çevirdim ve konuşmanızı
dinledim. Örgüt sınavını da aynı şekilde geçtim. Eğer bana
inanmıyorsan örgüt üyelerindeki listede abimden sonraki isme bak, o
kişi benim, dedi Savaş. Herkes ağzı açık onu dinliyordu.
—Yani biri sendin, dedi Asım.
—Doğru, siz bana öyle diyorsunuz. Çünkü toplantı sırasında Aslan
“biri” demişti, bende kimliğim anlaşılmasın diye oraya düşünerek
“biri” yazdım.
336
—Unikorn Savaşçısı seni biliyordu. Bize de söylememişti, dedi
Doğan hayal kırıklığına uğrayarak.
—Bana söz vermişti. Sözünde durduğu kesin, dedi Savaş gülerek.
Aslan kendini toparladı ve:
—Tamam, madem örgüt üyesisin savaşa katıl, ama dikkatli ol, dedi
ve kapıyı açıp dışarı çıktılar. Denizdekiler ağaçları yok etmeye
çalışıyorlardı.
—Orada değiliz, buradayız, dedi Aslan ve düşünerek ormanla
denizdekilerin arasındaki toprağı yardı. Orman gittikçe uzaklaştı.
Denizdekiler kaleye doğru döndüler. Serkan taşını yere bıraktı.
Lacivert bir ışık yerden yukarıya doğru parladı.
—Mavi ve tonu renginde olan taşları herkes buraya açılarla
koysun, mavi taş biz savaşırken kaleyi korur, dedi Serkan. İnsanlar
taşlarını Serkan’ın dediği gibi koydular. Serkan Aslan’a baktı.
—Öleceğini bilerek savaşmanın tek bir iyi yanı var. Ölmeden önce
denizden daha çok kişiyi öldürme isteği doğuyor, dedi ve düşünerek
çevrede sis oluşturdu. Denizdekiler hiçbir şey göremiyorlardı.
Aniden ortalık aydınlandı. Denizdekilerden biri çevrede güneş etkisi
oluşturmuş ve sisi etkisiz bırakmıştı. Denizdekiler düzgün bir hatta
durdular. Gökhan konuşmaya başladı.
—Bu savaşta kaybedeceğinizi bilmenize rağmen savaşmanıza
şaşırıyorum. Ama elbette aranızdan yaşamak isteyenler vardır.
Onlara bir teklifim var. Şimdi bize katılırsanız ölmekten
kurtulursunuz, dedi Gökhan ve haince gülümsedi. Örgüttekiler ona
nefretle bakıyorlardı.
—Bize katılmak isteyenler bize doğru ilerlesin, dedi Gökhan.
Örgüttekilerden birkaç kişi denizdekilere doğru ilerlediler. Aslan
onlara şaşkınlıkla baktı. Denizdekilere doğru ilerleyenlerin arasında
Asiye’de vardı. Asiye örgüt üyelerine acıyarak bakarak karşı tarafta
yerini aldı. Asım şaşkınlıkla ona baktı. Nehir öfkeyle yumruklarını
sıktı. Onun böyle bir şey yapması herkesi şaşırttı. Gökhan
örgüttekilerin yüzündeki şaşkınlığa neşeyle baktı.
—Bu kadar az kişinin bize katılması acınacak bir şey, dedi ve
düşünmeye başladı. Herkes kendi güçlerini kullanıyordu. İçlerinde
çok tuhaf olanlarda vardı. Savaş şimşeklerden başka insanı zevkten
uyuşturuyordu. Kardelen ise tam tersini yapıp insanları
sinirlendirerek mantıklı düşünmelerini engelliyordu. Bu ikisi
birleşince insanlar kendi içlerinde çelişkili duygular yaşıyorlardı.
Ekin ve Seden Asım’ın yanında savaşıyorlardı. Denizdekilerden bir
337
kişinin özelliği insanların güçlerini kısa süreliğine değiştirmekti. O
kişi bu gücünü kullanınca Seden Ekin’in özelliğini aldı ve Asım’ı
korumak için duvar oluşturmaya çalışırken onu rüzgârla havaya
fırlattı ama yine de onu korumuş oldu.
Asım savaş sırasında Seden’in yanına geldiğinde:
—Harika bir koruma tekniğiydi, dedi.
—Ama işe yaradı. Sonucu iyi oldu, değil mi? dedi Seden. Asım
gülümsedi ve savaşmaya devam etti. Doğan ve Öykü’nün özellikleri
değiştiği için Doğan su, Öykü ateş yolluyordu. İkisi de bu duruma
şaşırıp bu özellikleri en iyi şekilde kullandılar. Murat insanları tek
tek tuzak dünyasına sokuyordu ve orada onları öldürüp savaş alanına
geri dönüyordu. Ekin’le Doğan birleşip rüzgârla daha çok artan ateş
oluşturuyorlardı. Savaş ise Öykü’nün su gönderdiği kişilere elektrik
gönderiyordu. Ama içlerinden en iyi savaşan kişi Serkan’dı. Şimdiye
kadar denizdekilerden birçok kişiyi yaralamış, 2-3 kişiyi de
öldürmüştü. Gökhan çoğu işi Serkan’ın tek başına yaptığını fark
edince denizin suyunu havaya kaldırdı ve Serkan’ın üzerine
gönderdi. Kimse Serkan’a yardım edemeden Serkan suya kapıldı. Su
onu denizin içine çektikten sonra Gökhan örgüt üyelerinin ona
yardım etmesini engellemek için bir duvar oluşturdu. Denizdekilerin
hepsi Serkan’a yöneldi. Öykü duvarı geçmek için çabalıyordu. Ama
başaramadı. Serkan’ın acı içinde bağırdığını duydular. Sonra da
Serkan’ın yere düşüşünü gördüler. Öykü yüzünü elleriyle kapatıp
hıçkırmaya başladı. Serkan’dan yere doğru kan akıyordu. Kimse ne
yapacağını bilemiyordu. Birden Serkan’a doğru küçücük kanatlı bir
şeyin yaklaştığını gördüler. Bu şey Serkan’ın çevresinde uçtu. Sonra
gittikçe yükselerek yankılanan bir ses duyuldu.
—Serkan Yaralandı! Serkan Yaralandı! SERKAN YARALANDI!
Çok geçmeden bir yığın küçük canlılar Serkan’a doğru uçtular ve
onu kolundan bacağından tutup havaya kaldırdılar ve kaleye doğru
götürdüler. Mavi ışığın içinden geçip yok oldular. Öykü ilgiyle
olanları izlerken Serkan’ın küçük hali onu omzundan çekiştirdi.
—Bana taşını verebilir misin Öykü? Bana bir tek o iyi geliyor,
dedi. Öykü hiç düşünmeden ona taşını verdi. Serkan’ın küçük hali
taşı alıp kaleden içeri girdi. Gökhan’ın oluşturduğu duvar kalkmıştı.
Örgüttekiler daha büyük nefretle saldırmaya başladılar. Aslan’ın
Gökhan’a olan nefreti iyice artmıştı. Daha büyük öfkeyle
saldırdıklarından örgüttekiler birçok kişiyi yaralamışlardı. Asaf
Serkan’a olanlardan dolayı daha fazla saldırıyordu.
338
—Vârisi öldürün! dedi Yasin. Asım kızlara şaşkınlıkla baktı.
Yasin denizdekilerle birlikte Asaf’a saldırdı. Asım şaşkınlıkla
bakakaldı. Sonra kendisinin vârisi Asaf sandığı zamanlar aklına
geldi. Bunu bilen tek kişi Asiye idi. Asım Asiye’ye baktı. Asiye
haince gülümsedi. Kızlar Asaf’ı korumak için uğraştılar. Ekin
denizdekilerin üzerine fırtına gönderdi. Seden görünmez duvar
oluşturdu. Nehir Asaf’ın çevresini elmas bir duvarla kapladı. Ne
yazık ki Asaf yaralandıktan sonra bunu yapabilmişlerdi. Asaf’ın tam
olarak ne durumda olduğunu bilmiyorlardı. Aslan bütün nefretini
kullanıp Gökhan’ı sıkıştırdı. Onu önceden yaptığı şekilde yaraladı.
Gökhan’dan sonra diğer örgüt üyeleri de denizdekilerden birçok
kişiyi yaraladı. Öykü öfkeyle saldırdığı Yasin’i yaraladı. Yasin acı
içinde inledi. Acıdan düşünecek hali kalmamıştı. Onun son enerjisini
de Nehir gönderdiği elmaslarla aldı. Yasin güçlükle denize ışınlandı.
Gökhan hâlâ kıvranıyordu. Denizdekilerden çoğu yaralandığı ve
liderlerinin yaralandığını gördükleri için denize kaçtılar. Aslan
acıyarak güldü.
—Sana yardım etmeyi hiç düşünmeden gidebilen şahane dostların
varmış. Şimdi seninle hesaplaşma zamanı. Bakalım ne yapacaksın?
dedi Aslan ve Gökhan’ı kaleye götürdü. Yaralıları hastaneye
kaldırdılar. Asaf’ın durumu iyi görünmüyordu. Ama hastanedeyken
düzeltilebilirdi. Öykü ve diğer yaralılar hastanede kaldı. Aslan,
Asım, Seden, Ekin, Nehir ve Gökhan Aslan’ın sonradan düşünerek
oluşturduğu odaya girdiler.
339
340
YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM
KORUYUCULAR KİTABI
Odaya girince Aslan Gökhan’ı bir yere oturttu. Gökhan normalde
her koşulda saldıran bir kişi olduğundan son derece dikkatli
davranıyorlardı. Ama Gökhan yaralarından dolayı hareket bile
edemiyordu.
—Şimdi neyin hesabını vereceğiz? dedi Gökhan güçlükle.
—Elbette bize verdiğin zararlardan dolayı seni öldüreceğim ama
bilmek istediğim bir şey var. Beni korumak yerine neden beni
öldürmek isteyenlerin yanına geçtin? dedi Aslan. Gökhan gülümsedi.
—Evet, ihanetin ağırıma gitti. Geçen gün doğru yanıtı
vermemiştim, dedi Aslan kendisiyle savaşarak.
—Yani bütün hayatımı anlatmamı istiyorsun. Peki, öyle olsun.
Hatırlıyor musun bilmem, bir gece bir falcı dükkânına gitmiştik ve
falcı sana vâris bana da senin koruyucun olduğumu söylemişti. İşte o
zaman okulun müdürüne de bizim kimliğimizi söylemiş. Müdür
senden önceki vâristi ve kendi koruyucusundan olduğu kadar bütün
koruyuculardan da nefret ediyordu. İkimizin bağını bozmak için seni
AS görevine verdi. Beni de yanına aldı. Her istediği işi yapma
görevini verdi bana. Sonra biz vârisi ve koruyucularını araştırdık.
Öğrendiklerimizden sonra ikimiz daha çok birbirimize düştük, dedi
Gökhan.
—Bunlar benimde bildiğim kısımlar, bana bilmediklerimden
bahset, dedi Aslan.
—Tamam, sabırsızlanma. İkimizin bu durumundan hoşlanmayan
ve denizdekilerle ilgili bilgi almak isteyen müdür beni denizdekilere
casus olarak gönderdi.
—Buna inanmamı mı bekliyorsun?
—İnansan iyi olur. Cezaların yazılı olduğu listeye bakarsan bunu
görürsün. Bu listede benim yer aldığım sayfayı bu kaledeki müdür
341
odandaki masanın üçüncü çekmecesinde bulabilirsin. Çekmecenin
altlığını kaldırdığında göreceksin. Senin inanman için çabalayacak
ya da sana yalan söyleyecek değilim. Beni denizdekilere casus olarak
gönderdikten sonra denizdekilerle ilgili bilgileri onlara verdim. Ama
müdür bana gittikçe kötü davranıyordu. Beni ve koruyucuları sürekli
kötülüyordu. Buna dayanmamın tek nedeni sendin. Seninle iyi
anlaştığımız için bunlara dayanabiliyordum. Sonra denizdekiler
benden kendilerine bir üye bulmamı istediler. Uzun süre düşündüm.
Onlara yeni ve güçlü bir eleman vermek istemedim. Bu yüzden
aklıma sen geldin. Eğer seni denizdekilere alırsam senin vâris
olabileceğinden şüphelenmezler diye düşündüm. Bu yüzden seni
denize götürdüm. Ama sen nefes alamadığını ve onlara
katılmayacağını söyledin. Sonra da benimle konuşmadın.
—Güzel hikâye. Peki, benim yerime kimi onların arasına aldın?
—Eren.
—Eren mi?
—Sizin örgütten biri. Denize katıldıktan çok sonra örgüte katıldı.
Hangimize daha çok bilgi veriyor bilmiyorum.
—Yalan söylüyorsun!
—Bunu düşünüyorsan beni hiç tanımamışsın demektir. Senin son
yaptığın davranışı hak etmediğimi düşündüğüm için denizdekilere
daha sıkı sarıldım ve onların ismini ben kurdum. Asları Yok Etme
Birliği. Asları derken AS görevini yapanlar genel olarak vâris
oluyordu. Bu yüzden asıl anlamı vârisleri yok etme birliği oluyordu.
Sonra koruyucular kitabını buldum. Okuyunca vâris ve
koruyucuların hep saçma sebeplerden aralarının bozulduğunu
anladım. İkimizde bu olmasın diye düşündüm ve görevimi yerine
getirmek istedim. Ama sen çok uzak davranınca uzaktan seni
korumaya karar verdim. Vâris olduğun ortaya çıkınca ne yapacağımı
bilemedim. Seni savaşa sokmazlarken seni kurtarıp savaşa soktum.
Sen bizim lideri öldürünce seninle konuşup denize girdim. Onların
lideri olursam her şeyi en az zararla yapabilirdim ve öyle de yaptım.
Denizdekileri hep hafifleten ben oldum ve seni hep korudum, dedi
Gökhan. Herkes şaşkınlıkla onu dinliyordu. Aslan güçlükle kendini
toparladı.
—Bu dediklerine inanmıyorum. Ama doğru söylüyor olma
ihtimaline karşı o belgeye bakacağım, dedi Aslan ve hızlıca odasına
gidip belgeyi aldı. Sonra Gökhan’ın bulunduğu odaya geldi. Belgeye
baktı. Aslan belgeyi okudukça renkten renge giriyordu.
342
—Dediğin doğruymuş. Seni gerçekten casus olarak göndermiş,
dedi.
—Sana yalan söylemem demiştim.
—Peki, neden o kadar kişiyi öldürdün? Denizdekilere o kadar mı
bağlandın? dedi Aslan nefretle.
—Tabi ki hayır. Hiçbir zaman kendimi onların lideri olarak
görmedim. Benimki zorunlu bir görevdi. Düşünme hocasını sadece
yaralamak istedim. Bir lider olmak bazı davranışlar gerektirir. Onu
sadece yaraladım. Benim yaraladığım kısmın iyileştiğinden de
eminim. Ona benden başka biri daha saldırdı. Ama benim adım
çıktığından onun cezasını da ben çektim. O benim de hocamdı. Onu
öldürmeyi istemezdim. Şu oğlana gelince, onu sadece durdurmak
istedim. Eğer o sırada bir şey yapmasaydım, denizdekilerin lideri
olamayacaktım.
—Peki, denize esir topladığında neden Asiye’yi o hale getirdin?
dedi Aslan.
—Ona
gerçekten
zarar
verebileceğimi
düşündüğünüze
inanamıyorum. O bizden biriydi. Onu öldüremezdim. Ama bir şey
yapmasam siz şüphelenirdiniz. Onun o hali bizim bir oyunumuzdu,
dedi Gökhan. Kızlar Gökhan’ın anlattıklarını kabullenmekte biraz
güçlük çektiler.
Aslan derin bir nefes aldı ve:
—Peki, Asaf’ın vâris olduğunu neden söyledin? Onun bu işle ilgisi
yoktu.
—Onun vâris olduğunu ben söylemedim. Ben gerçek vârisi
biliyordum. Asaf’ın vâris olduğunu Asiye söyledi. Bu düşünceye
nereden kapılmışsa? dedi Gökhan.
—Onun vâris olduğunu düşünmesinin nedeni benim. Vârisi
araştırırken vârisin hep Aslan’ın yanında olduğunu duymuştum. Bu
yüzden o olabilir diye düşünmüştüm. Bunu Asiye’de öğrenmişti.
Yani hepsi benim suçum, dedi Asım.
—Bu senin suçun değil, dedi Aslan. Uzun süre sessizlik oldu.
—Aslan, beni öldürmeden önce bir diğer görevimi yapmama izin
ver, dedi Gökhan. Aslan ona şaşkınlıkla bakarken kendilerini denizin
kenarında buldular. Ama burası deniz insanlarına ait olan kısımdı.
Gökhan suya girdi ve diğerlerinin de gelmelerini söyledi. Suya
girdiler. Biraz ilerledikten sonra Esra ve Emre ile karşılaştılar.
—Sana ne olmuş böyle? Dur seni düzeltelim, dedi Esra.
—Hayır, beni düzeltmeyin, dedi Gökhan.
343
—Ama sen vârissin ve son umudumuzsun. Sen ölürsen
denizdekilere karşı başarılı olamayız.
—Ben vâris değilim. Ben sadece bir koruyucuyum, dedi Gökhan.
Esra ve Emre şaşırmışlardı. Asım ve kızlarla konuşmaya başladılar.
—Size verdiğim emanet yerinde mi? dedi Gökhan. Esra ve Emre
onları emanetin yanına götürdüler. Işık duvarına Gökhan yaklaştı ve
kızları çağırdı.
—Onun dediğini yapmayın, dedi Aslan.
—Merak etme. Onlara zarar vermem. Benim bir diğer görevim de
kendimden sonra gelen vâris ve koruyucularını korumak. Onlara
yardım etmek istiyorum. Hadi kızlar, elinizi aynı anda ışıktan
geçirin, dedi Gökhan. Kızlar Asım’a baktılar. Asım “yapabilirsiniz”
anlamında işaret etti. Üç kız elini ışık dalgasına aynı anda soktu. Işık
duvarı birden yok oldu ve oradaki taşın üzerinde bir kitap olduğu
ortaya çıktı. Kızlar kitabı aldılar. Asım ve Aslan bu kitabın sadece
kapağını görüyorlardı. Kitabın kapağı siyahtı ve üzerinde bir
yuvarlağın çevresinde üç yonca yaprağı vardı. Kızlar kitabı açtılar.
Tek tek sayfaları çevirdiler. Gökhan’ın hayatını anlatan kısma
gelince durdular ve okumaya başladılar. Aslan’da onların omzunun
üstünden kitabı okuyordu. Gökhan’ın bütün dedikleri burada
yazılıydı ve neleri planlayıp Aslan’ı nasıl korumaya çalıştığını
yazmıştı. Aslan artık bu durumdan iyice şüphelenmişti.
—Bu kitap neyin nesi? dedi.
—Koruyucular kitabı. Bunu ben ve diğer koruyucular yazdık.
Vârisler kitabı gibi sürekli devreder. İlk koruyucudan son
koruyucuya kadar herkes deneyimlerinden bahsetti. Ben bir de bir
koruyucunun yapması gerekenleri listeledim. Ben yeterince yazdım.
Bu artık sizin, dedi Gökhan. Üç kız kitaba şöyle bir baktı. Kitabı
kapatıp ellerine aldılar.
—Bu kitapta vârisler kitabı kadar önemli. Onun için bu iyi
korunmalı. Savaşın nedenini ve nasıl geliştiğini en iyi anlatan bir
diğer kitap bu. Bu yüzden sizden bunu en iyi şekilde korumanızı ve
kendi yaptıklarınızı da yazmanızı istiyorum. Evet, Aslan, artık bütün
görevlerimi tamamladım. Sende istediğin bütün bilgileri aldın, dedi
Gökhan ve ışınlanarak kaledeki o odaya onları getirdi.
—Şimdi beni öldürebilirsin, dedi Gökhan. Herkes Aslan’a baktı.
Kızlar Gökhan’ın söylediklerini çok mantıklı bulmuşlardı. Asım
Aslan’a baktı. Aslan derin bir nefes aldı.
344
—O kadar zamandır aramızın bozulmasını sağlayan ve senin beni
korumanı engelleyen kişi demek bendim, dedi Aslan.
—Hayır, suçlu sen değilsin. Sana denizdekilerle ilgili planlarımı
anlatsaydım sen tepki koymazdın. Bu açıdan suçlu benim. Ama
tepkini koyduktan sonra benim açıklamalarımı dinlemediğin için de
sen suçlusun. Suç aslında ikimizin, dedi Gökhan. Aslan Gökhan’a
karşı çok büyük bir sevgi duymaya başlamıştı.
—Özür dilerim, bütün yaptığım hatalar için, dedi Aslan. Gökhan
gülümsedi.
—Bende özür dilerim. Birbirimizle barışmışken beni öldürmen çok
güzel olacak, dedi Gökhan. Asım Aslan’a baktı. Aslan gülümsedi.
—Hayır, ölmeyeceksin. Senden savaşın geri kalanında bizimle
birlikte savaşmanı istiyorum, tabi kabul edersen, dedi. Gökhan
güldü.
—İnsanlara ne diyeceksin? dedi.
—Şu anda burada bulunan insanların hepsinin benim gibi
düşündüğünden eminim. İnsanların gerçek hikâyeni duydukları
zaman bu yaptığımın en doğru olduğunu anlayacaklarını
düşünüyorum. Benim gibi düşünmeyen var mı? dedi Aslan.
—Ben sana katılıyorum. İnsanlar seni anlayacaktır, dedi Asım.
—Bizde vârisin dediklerini onaylıyoruz, dedi kızlar. Gökhan
gülümsedi. Hastaneye gittiler. Herkes Gökhan’a nefretle bakıyordu.
Aslan Gökhan’ın dediklerini anlattıktan sonra belgeleri gösterdi ve
yanıldığını söyledi. İnsanlar gerçekten çok şaşırmışlardı.
Öykü:
—Desenize Gökhan yüzünden ölenler bize kar kalacak, öyle mi?
dedi. Sesi titriyordu. Gökhan yavaşça Serkan’a yaklaştı. Yarasını
inceledi.
—Çok kan kaybediyor. Ama iyi bir tedaviyle kendine gelebilir.
Eskisi kadar iyi olacağından emin değilim, dedi ve hemşireye birkaç
öneri verdi.
Aslan gururla:
—Hani Asım okulda en iyi düşünen kişiydi ya, bizde de en iyi
şifacı Gökhan’dı. Buradaki insanları çok kısa sürede iyileştirebilir,
dedi. Gökhan’ın verdiği taktiklerle kullanılan ilaç Serkan’ın yarasını
küçültmüştü. Gökhan hemşireye bunu her yarım saatte bir
kullanmasını önerdi. Asaf’ın başına eğildi. Yarasını uzun süre
endişeyle inceledi.
345
—Asaf’ın durumu hiç iyi değil. Onun vâris olduğunu düşündükleri
için onu çok kötü yaralamışlar, dedi Gökhan.
—Düzeltilemez mi? dedi Aslan üzülerek.
—Bir yol var, ama bu dünyayı ayağa kaldıracak. Bunu Asaf’ın
yaşaması için yapar mısın? dedi Gökhan.
—Neymiş bu yol? dedi Asım ciddiyetle.
—Dünyadaki bedeniyle ayrı olduğu için gücü azalıyor. Ama eğer
dünyadaki bedeniyle buradaki bedeni birleşirse enerjisi artabilir ve
tedaviyi kabul edebilir. Ama kesin kez işe yarayacağına söz
veremem.
—Yani düzelirse ya dünyada ya da burada yaşayacak, dedi Aslan
karamsar bir halde.
—İyi de bunda dünyayı ayağa kaldıracak olan durum ne? dedi
Nehir.
—Asaf dünyada bir Arap şeyhi. Her anında korumalarıyla dolaşır.
Böyle bir insanın uzun süreli ortadan kaybolması sonucunda neler
olabileceğini siz kestirin artık, dedi Gökhan. Aslan bu riski göze aldı
ve dünyadan Asaf’ın bedenini buraya ışınladı. Asaf onlara şaşkın
şaşkın bakıyordu. Ama korkmuş değildi. Aksine korumalarından
kurtulduğu için çok mutluydu. Aslan onu hastaneye getirince
yüzündeki mutluluk uçup gitti. Kendisinin yaralı haline bakakaldı.
Kendisini yaşatması için yapması gerekenleri dinledi ve kendi
bedenine girdi. Hemşire Gökhan’ın yaralarını kısa sürede düzelten
bir ilacı ona verdi. Sonra Asaf’ın tedavisine başladı. O sırada siren
sesi gibi bir şey duyuldu.
Asım hayretle:
—Bu ne demek? Diğer okullardan birinde daha mı savaş çıktı?
dedi. Aslan şaşkınlıkla:
—Hayır. Bu kapıda birinin beklediğini gösterir, dedi ve diğer
okullara açılan kapıya doğru koşarak gitti. Diğerleri de onu takip etti.
Aslan diğer okullara açılan kapıyı açtı. Bütün ülkelerin kapılarının
üzerindeki lamba yanıp yanıp sönüyordu.
İngiltere.
Arabistan.
Hindistan.
İspanya.
Yunanistan
Litvanya.
Amerika.
346
Teker teker kapılar açıldı ve içlerinden bir yığın insan çıktı.
Herkes şaşkınlıkla olanları izliyordu. Bu okulların müdürleri Aslan’a
yaklaştılar.
James neşeyle:
—Mektubunu alır almaz yardıma ihtiyacınız olduğunu düşündüm.
Sonra dedim eğer sizin taraf kaybederse bu grup bu kapılardan bizim
okullara da savaş açabilirler. Uzun zamandır anlamadığımı şimdi
anladım. Bu savaş hepimizin ortak vermesi gereken bir savaş, dedi.
Matt ve Scoot Seden’e:
—Arkadaşlık bu değil midir, zor anında birbirine yardım etmek?
dediler.
—Hepinizle böyle bir amaç için bir arada olmak güzel, dedi Jane.
Diğer okullardaki kişilerle birlikte ilerlediler.
Gökhan:
—Fazla zaman kaybetmemeliyiz. Denizdekileri çok yaralamıştınız.
Ben olmayınca toparlanmaları uzun sürer. Onlarla hemen
savaşmalıyız, dedi.
347
348
YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM
SAVAŞ
—Tam olarak ne düşünüyorsun? dedi Aslan.
—Onlarla denizde savaşmalıyız, dedi Gökhan.
—İyi ama, biz orada nefes alamıyoruz, dedi Asım.
—Aşağıda denize açılan bir kapı var. Oradan geçersek nefes
alabilirsiniz.
—Doğru, ama oradan denizdekiler yukarı çıkabilir, dedi Aslan.
—Çıksalar bir şey ifade etmez ki. Oradan gelince bir şey
göremiyorlar. Bir tek ben görüyorum. Bu özelliğimi almak için çok
çabaladılar ama onlara vermedim, dedi Gökhan. Aslan örgüt
üyelerinden savaşabilecek durumda olanları topladıktan sonra
ilerlemeye başladılar. Aslan camın önünden geçerken Unikorn
Savaşçılarının kaleye geldiğini gördü. Giriş kapısına doğru gittiler.
Koridorda karşılarına Unikorn Savaşçıları çıktı. Gülümsediler.
—Savaştığınızı gördük. Belki yardımımıza ihtiyacınız olur dedik.
Bu yüzden size yardıma geldik, dediler.
Hızlıca denize açılan
kapıya gittiler. Aslan kapının şifresini parmak izini de koyup açtı ve
içeri tek tek girdiler. Gökhan onları denizdekilerin toplandığı alana
götürdü. Deniz yaratıklarından korumak için de hepsinde düşünerek
denizdekilerin işaretini oluşturdu. Denizdekilerin toplandığı alana
geldiklerinde ağır yaralılar hariç herkes kendine gelmişti ve plan
yapıyorlardı.
Yasin:
—Gökhan öldüğüne göre Asları Yok Etme Birliğinin başına ben
geçiyorum. Bunu onaylamayan var mı? dedi tehditkâr bir halde.
Kimseden ses çıkmadı. Yasin haince gülümsedi.
Örgüt üyeleri çok beklemeden denizdekilere saldırıya geçtiler.
Doğan Nehir’in elmaslarıyla birlikte denizdekilere ateş yolladı.
Elmas çok iyi yandığı için denizdekilerde ki yaralıların sayısı arttı.
349
Matt ve Scoot Seden’in onlara İngiltere’de verdiği fikri uygulayıp
denizdeki insanların beyinlerini süngere çeviriyorlardı. Beyni
süngere çevrilen kişiler aptalca davranıyorlardı.
—Dostum, bu çok iğrenç! dedi Matt.
—Bir daha bunu denemesek çok iyi olur, dedi Scoot.
Nehir Asiye’nin son yaptıklarından dolayı onu elmas bir duvarın
içine hapsetti. Sonra da kendisi duvarın içine girdi. Asiye ona
şaşkınlıkla baktı.
—Son yaptıklarından sonra senin rahatça dolaşmana izin
vereceğimi mi sandın? dedi ve Asiye’nin üzerine elmas parçaları
gönderdi. Asiye kendi gücünü kullanarak onu ikna etmeye
çalışıyordu, ama başaramıyordu. Sonra düşünerek kendine kanat
oluşturdu ve gökyüzüne doğru uçmaya başladı.
—Yukarıda kaçabileceğin bir delik yok, dedi Nehir.
—En azından denerim, dedi Asiye ve uçmaya devam etti. Nehir
duvarın tepesini de elmasla kapladı. Asiye mecburen Nehir’le
savaşmaya başladı.
—Buraya boşuna geldiniz! Vârisiniz öldü! Aptalsın Gökhan. Hep
de aptaldın. Gidip onlara mı katıldın? Yenilmeyi çok mu istiyorsun?
dedi Yasin gülerek.
—Yenilmenin de ayrı bir tadı var. Belli mi olur? Belki kazanırız,
dedi Gökhan.
—Vâris ölse bile biz savaşmaya devam edeceğiz, dedi Asım. Yasin
saçından bir tel kopardı ve onun boyunu uzatıp keskin bir kılıca
çevirdi. Kılıcı Asım’ın üzerine gönderdi. Asım düşünerek kılıcı yok
etti ve sırıttı. Yasin ona baktı ve bir tutam saç kopardı ve yine aynını
yapıp Asım’a yolladı. Asım onları düşünerek yok etmeye çalıştı, ama
kılıçlar yok olmak yerine daha büyük ve keskin bir hal aldı. Asım
sürekli olarak yön değiştiriyordu. Kılıçlarda onu takip ediyorlardı.
—Yardım! diye bağırdı Asım. Nehir Asiye’yle savaştığı için onu
duymamıştı bile. Ekin birinin kurduğu tuzağın etkisiyle başka bir
dünyadaydı ve taşıyla buradan kurtulmuştu. Bu yüzden o da Asım’ın
çağrısını duymamıştı. Seden Asım’ın çevresindeki koruma duvarını
genişletti. Gökhan birden Yasin’in özelliklerini aldı ve kılıçları yok
etti.
—Teşekkürler, dedi Asım başka biriyle savaşırken.
—Koruyuculuk özelliklerimden bir diğeri, dedi Gökhan ve
gülümsedi. Yasin bu sefer Gökhan’a yöneldi. Ama onu yok etmeye
gücü yetmiyordu. O sırada kimse Eren’le savaşmıyordu. O da kime
350
saldıracağını bilmiyordu. En sonunda Gürbüz’e saldırdı. Gürbüz
onunla uzun süre savaştıktan sonra Hayal hocasının öğrettiği şeyi
yapmayı başardı ve Eren’i bir hayalin içine hapsetti. Eren oradan
çıkamıyordu. Çıkması da mümkün değildi. Hayatının sonuna kadar o
hayalin içinde yaşayacaktı.
Herkes kendine birini seçmiş savaşıyordu. Yasin Gökhan’la baş
edemeyeceğini anlayınca Aslan’a yöneldi. Aslan 5 kişi ile
savaşıyordu. Yasin iki avucunu da saçlarla doldurdu ve bunları kılıç
haline getirip Aslan’ın üzerine yolladı. Aslan 5 kişiyle birden
savaştığından tehlikenin farkında değildi. Gökhan bu sırada
başkasıyla savaşıyordu. Birden Aslan’ı fark etti. Karşısındakini
bakışlarıyla yaralayarak öldürdü. Kılıçları yok etmeye çalıştı ama
başaramadı. Yasin’in özelliğini aldı, fakat bu kılıçları hiç etkilemedi.
Aslan’ın bunu görmesi gerekirdi diye düşündü ve Ekin’e Aslan’ın
çevresindeki 5 kişiyi uzaklaştırmasını söyledi. Ekin fırtına oluşturup
5 kişiyi uzaklara savurdu. Aslan çevresindeki kişiler kaybolunca
çevresine bakındı. Kılıçları fark etti ve onları yok etmeye çalıştı,
başaramadı. Kılıçlardan uzaklaşmaya başladı ama kılıçlar onu takip
etti. Yasin zevkle gülüyordu. Seden Aslan’ın çevresinde koruma
duvarı oluşturdu. Kılıçlar bu duvarı da geçtiler. Aslan’ın kaçacak
yeri yoktu. Başka çaresi yoktu. Aslan ölecekti. Aslan gözlerini
kapattı ve bekledi. Sonra Gökhan’ın acı içinde bağırdığını duydu.
Gözlerini açtı. Gökhan Aslan’ın önünde duruyordu ve bütün kılıçlar
ona saplanmıştı. Gökhan Aslan’ın çevresinde kalın bir koruma
duvarı oluşturdu. Aslan çok az yaralanmıştı ve bunu Gökhan’a
borçluydu. Aslan’ın çevresindeki duvardan kılıçlar artık geçmiyordu.
Gökhan yavaşça yere yığıldı. Her yanı kan içindeydi.
—Beni kurtardın. Sen, sen yaşamalısın, dedi Aslan zorlanarak.
Gökhan güçlükle nefes alıyordu.
—Evet, ben görevimi yaptım. Ben senin koruyucunum ve seni
korudum. Son görevim oldu bu, ama görevimi yaptım. Aslan, ben,
ben ölüyorum, dedi Gökhan. Herkes Gökhan’a bakıyordu. Kızlar
kendilerinden önceki koruyucunun ölüyor olmasından dolayı
üzülüyorlardı. Herkes şaşkındı.
Aslan sakin olamıyordu. Heyecanla:
—Bekle! Biraz Sabret! Şimdi seni kurtaracak ilacı yapacağım ve
seni kurtaracağım. En yakın dostumu ölüme terk etmeyeceğim, dedi
ve düşünerek ilacın malzemelerini oluşturdu ve ilacı yapmaya
başladı. Gökhan onu durdurdu.
351
—Zamanını kaybetme dostum. Onları yok et! Ben öleceğim, sana
hiç ihanet etmediğimi bil, tamam mı?
—Biliyorum. Sen bana ihanet etmedin. Bekle! Şimdi seni
kurtaracağım, dedi Aslan ve ilaç yapmaya devam etti.
Gökhan Aslan’ın elini tuttu ve:
—Ben görevimi yaptım, dedi. Gözlerini hiçbir zaman açmamak
üzere kapadı Gökhan. Aslan şok olmuştu. Gökhan’ın elini tuttu. Onu
salladı. Gökhan’dan ses yoktu. Aslan kulağını Gökhan’ın kalbine
doğru götürdü. Hiçbir ses yoktu. İnanmadı ve onun nabzını kontrol
etti. Yine ses yoktu. Aslan inanmak istemese de arkadaşının
öldüğünü anlamıştı. Herkes Aslan ve Gökhan’a baktı. Aslan
Gökhan’ı rahat bıraktı. Aslan’ın gözünden bir damla yaş düştü ve
gözlerini kapadı. Gökhan’la olan bütün anıları Aslan’ın Gökhan’dan
kalan boş yerine geçiyordu. Şimdi Gökhan’la tanışmıştı… Beden
dersinde konuşarak koşuyorlardı… İşte, Hayal dersinde dersi
kaynatıyorlardı… Bak! Burç Hocası Aslan’ın siyah renkli taşını
görünce ona kötü kalpli olduğunu söylemişti. Aslan’ın bunu duyunca
oluşan yüz ifadesine Gökhan nasıl da gülüyordu. Şimdi hoca onun
taşını eline alıp lacivert taşın özelliklerini sayıyordu. Şimdi ise gülme
sırası Aslan’daydı… Şimdi de okuldan kaçıyorlardı. Falcı dükkânına
girmişlerdi. Kadın onlara vâris ve koruyucu olduklarını
söylüyordu… Ormandalardı… Denize katılmamak için Aslan
Gökhan’la daha yeni kavga etmişti. Aslan gözlerini açtı ve kanlar
içinde yatan arkadaşına baktı. Ayağa kalktı.
—Geri döneceğim, dedi ve denizdeki bütün toprakları havaya
kaldırdı. Gökhan’ın oluşturduğu koruma duvarı hâlâ çevresindeydi.
Herkes Gökhan’ın öldüğüne inanamıyordu. Asiye elmas duvarın
ardından Gökhan’ı görmüş ve savaşı bırakmıştı. Nehir’de olanları
yeni fark etmişti. İkisi de savaşı bırakıp olanları izliyorlardı. Ekin ve
Seden son kez kendilerinden önceki koruyucuya baktılar. Aslan
öfkeyle Yasin’in yanına yaklaşıyordu. Yasin Aslan’ı durdurmak için
sürekli uğraşsa da Aslan’ın çevresindeki koruma duvarı Aslan’ı
koruyordu. Aslan Yasin’e iyice yaklaştı ve onu öldürdü. Aslan’ın
havalandırdığı topraklar yavaş yavaş iniyordu. Asım Gökhan’ın
düşünerek oluşturduğu enselerindeki işaretleri düşünerek yok etti.
Elmas tünel aniden parçalandı. Asiye ve Nehir çığlık attılar.
Topraklar yere indiğinde sanki her şey durmuştu. Denizdekilerden
herkes dondurulmuş gibi duruyordu. Hareket etmiyorlardı, nefes
almıyorlardı, ama ölü de değildiler. Nehir yanında donakalmış
352
Asiye’yi dürttü. Asiye sallandı ve durdu. Asım bütün bunları vârislik
özelliğini kullanarak yapmıştı. Ama bu durum ne kadar sürecekti?
Bunun cevabı Aslan’daydı. Asım’ın yüzünde bir öfke vardı.
—Onlara ne oldu Aslan? dedi Murat çevresine bakınarak.
—Yoksa öldüler mi? dedi Öykü sevinçle.
—Hayır, ölmediler. Vâris onları durdurdu. Eminim sadece
denizdekilerin duyacağı bir ses çıkarmış ve onları durdurmuştur,
dedi Aslan.
—İyi ama vâris şimdi hastanede, dedi Gürbüz.
—Vâris Asaf değildi, vâris, dedi Aslan ve Asım’a baktı. Murat
şaşkınlıkla ona baktı.
Asım:
—Gökhan öldürüldü. Bunu fazlasıyla hak ettiler. Ama şimdi ne
yapacağız? dedi.
—Onları toprağa gömebiliriz, dedi Doğan.
—Hayır, bu fayda etmez. Eğer dediğini yaparsak bu süre geçince
toprağın altında uyanırlar. Bu süre içinde onları yok etmeliyiz. Bu
süreç AS görevinden anlaşılır. Benden en son ki AS görevini yapan
kişiye kadar olan kişi sayısı bu süreci belirler. Ben senden önceki
vâris olduğumdan bu sıraya katılıyorum. Ben, Asaf, Asım, Asiye ve
tekrar Asaf bu göreve getirildi. Yani 5 kişi var. 5 saat içinde onları
tamamen yok etmeliyiz, dedi Aslan. Donmuş olan Asiye’nin yanına
geldi.
—Onu kaleye götürelim, dedi Aslan.
—Neden? O denizdekilerden biri, dedi Nehir.
—O da Eren gibiydi. Bu yüzden, dedi Aslan.
—Ama, o onların yanına gitti.
—Açıklamaları sonraya bırakalım mı? Geçen zaman aleyhimize,
dedi Aslan.
—Bu arada Eren abimi göremiyorum, dedi Doğan çevreye
bakınarak.
—Onu ben bir hayale hapsettim. Onunla Asiye’nin ne ilgisi var ki?
dedi Gürbüz.
—O aslında örgüt için çalışıyordu. Aslan, onu o hayalden
çıkaramaz mıyız? dedi Savaş.
—Üzgünüm. Hayallere hapsolmuş birini kurtaramayız. En azından
yaşadığını biliyoruz, dedi Aslan. Murat’tan Asiye’yi hastaneye
götürmesini istedi.
353
—Herkes hastaneye gitsin. Asım, Seden, Ekin ve Nehir kalsın,
dedi. İnsanlar neden onların kaldığını anlamayarak hastaneye
ilerlediler. Aslan onlara baktı.
—Hazır mısınız? Şimdi onları normal bir şekilde öldüreceğiz, dedi.
Yasin’in oluşturduğu kılıçları ellerine aldılar ve denizdekileri bu
kılıçlarla öldürdüler. Herkesi öldürdükten sonra son bir kez daha
denizi kontrol ettiler. Hiç kimse yoktu. Aslan Gökhan’ı kucağına aldı
ve hep birlikte denizden çıktılar.
Aslan denize bakarak:
—O çok güzel bir mezarı hak ediyor, dedi ve Gökhan’a baktı.
—Vâris ve koruyucuları denizi normal bir deniz haline
getirebilirler mi? dedi Aslan.
—Sende vârissin.
—Hayır, şu anda vâris sensin. Ben değilim, dedi Aslan. Dördü
denizdeki suyu yok ettiler. Sonra da düşünerek oraya su getirdiler ve
üzerine kötülüklerden koruma duvarı oluşturdular.
Çok yorgun oldukları için hastaneye gittiler. Hemşire onlar gelince
onların yaralarıyla ilgilendi. Hepsi de çok yorgundu. Çevrede fazla
boş yatak olmadığından bir yatağa hep birlikte oturmuşlardı.
Aslan hemşire yanlarından uzaklaşınca:
—İyi misin müdürüm? dedi Asım’a bakarak.
—Ben iyiyim, ama sen iyi değilsin. Müdür sensin, dedi Asım.
—Hayır. Vâris müdürdür, ben vâris değilim.
—Aslan, lütfen! Sen varken ben…
—Asım, seninle anlaşma yaptık ve savaş bitince sen müdür
olacaktın. Şimdi savaş bitti. Ben üzerime düşeni fazlasıyla yaptım.
Artık sıra sende.
—Bunu yapabileceğimi sanmıyorum. Hazır değilim. Görevlerimi
bile bilmiyorum.
—O zaman sana bunları anlatırım. Çok fazla görevin yok.
Denizdekiler yok edildiği için senin şimdiki görevin yeniden böyle
bir grubun oluşmasını engellemek olmalı. Okuldaki öğrencileri koru
ve hayal güçlerinin gelişmesine yardımcı ol. Okulda huzurlu bir
ortam yarat yeter. Gerisi tamamen senin hayal gücüne bağlı. Ben
sana diğer okullarla ilgili yapacaklarını da anlatırım. Onları da
anlatınca çok iyi bir müdür olacaksın, dedi Aslan ve gülümsedi.
Birden ani bir ışık dalgası çıktı ve Asiye’nin yatağının yanında
küçük bir çocuk belirdi. Nehir hızla yataktan kalktı ve küçük
çocuğun yanına geldi.
354
—Asiye? dedi şaşkınlıkla.
—Evet. O benim. Ne oldu? Siz kimsiniz? dedi küçük çocuk.
Korkmuş gibi duruyordu. Aslan gülümsedi.
—Bir savaşta masum olan biri bu şekilde dondurulursa onun
küçüklüğü onun yanına gelirmiş. Okuduğum kitaplarda öyle
yazıyordu. Böyle bir şeyin olabileceğini hiç düşünmemiştim. Ama
oluyormuş. Bu Asiye’nin gerçekten masum olduğunun kanıtıdır.
Böyle bir durumda küçük çocuğa açıklamayı müdür yapar. Ama sen
bunu bilmiyorsun. Bu yüzden ben açıklayacağım, dedi Aslan ve
Asiye’nin küçüklüğüne kendisine ne olduğunu anlattı. Küçük kız
Aslan’ın konuşması bitince kendisinin yattığı yatağın yanına gitti.
Ellerini yatağın üzerine koydu ve büyüklüğünü izledi.
—Öldüm mü? dedi.
—Hayır. Birkaç saat içinde kendine gelirsin, dedi Aslan. Saatine
baktı. 4,5 saat önce Asım denizdekileri dondurmuştu. Asım Aslan’a
baktı.
—Asiye’de Eren gibiydi demek. Açıklamada bulunacaktın, dedi
Asım.
—Pekâlâ, Asiye okula geldikten kısa bir süre sonra örgüte katıldı.
Okulu çok seviyordu. Herkes onun kötü biri olduğunu düşünüyordu.
İyi biri olduğunu hepimiz biliyorduk. O sırada denizdekilere birkaç
casus göndermem gerekiyordu. Asiye’nin bu özelliğinin işe
yarayacağını düşündüm. Kendini koruyabilecek gücü de vardı. Ona
böyle bir şeyi yapıp yapamayacağını sordum. Yapabileceğini
söyledi. Denizdekilere katıldı. Onlarla ilgili birçok bilgi verdi. Bazen
onu bizimle ilgili bilgi vermesi konusunda sıkıştırıyorlarmış. Bana
söyledi. Çok önemli olmayan şeyleri söylemesine izin verdim.
Savaşta Gökhan’ın çağrıda bulunacağını biliyordum. Onun onlara
katılıp savaşmasını istedim. O kabul etmedi. Onun yaşaması için bu
gerekiyordu. Bu yüzden onu ikna ettim ve o da kabul etti. Savaşa
orada katılması fayda da sağladı. Eğer Nehir onu o duvarın içine
hapsetmeseydi mutlaka denizdekilerden biri onu öldürürdü. Bana
inanıyor musunuz? dedi Aslan.
—Sana inanmasak bile küçüklüğünün gelmesi inanmamız
gerektiğini gösterir, dedi Nehir ve en yakın arkadaşının küçüklüğüne
sevgiyle baktı.
Asım neşeyle:
—Küçükken çok da sevimliymiş, dedi. Asiye’nin küçüklüğü
aklına takılan her şeyi onlara sordu ve cevaplarını aldı. Sonra 5 saat
355
dolduğu için küçük kız ani bir ışıkla ortadan kayboldu. Asiye nefes
almaya başladı. Gözlerini hafif açtı, sonra kapadı ve uyumaya devam
etti.
Aslan Asiye’ye ilgiyle bakan Asım’a:
—Müdürüm, sizden bir ricam olacak. Gökhan’ın mezarını buraya
yapabilir miyim? Onun böyle bir mezarı hak ettiğini düşünüyorum,
dedi. Asım ona ilgiyle baktı ve:
—Evet. Onun mezarı burada olmalı. Onun en yakın arkadaşı
sendin. Nasıl bir mezar istediğini de sen bilirsin. Bu yüzden bu işi en
iyi yapabilecek kişi sensin. Onu gömeceğin zaman bizde orada
olmalıyız, onun gibi değerli birini yalnız uğurlamak yanlış olur, dedi.
—Eğer izin verirsen onu yalnız uğurlamak istiyorum. O kalabalığı
hiç sevmezdi.
—Gerçekten yalnız başına bu işi yapmak istediğinden emin misin?
—Evet, eminim.
—O zaman bu işi istediğin zaman yap, dedi Asım. Aslan Asım’a
ve hastaneye bir kez bile bakmadan hızla kaleden aşağı indi ve
Gökhan’ın cesedini denizin kıyısına getirdi. Düşünerek bir kürek
oluşturdu ve ağlaya ağlaya Gökhan’ın mezarını kazdı. Mezarı
kazmayı bitirince arkadaşına baktı. Ona son bir kez sarıldı.
Gözlerindeki yaşları sildi. Onu kazdığı mezarın içine koydu.
—Her zaman ölümden her bahsettiğimde “denize nazır bir mezar
bulabilir miyim sence? Ama çok pahalı olur. Neyse ki
düşünebiliyorum. Düşünerek para oluşturup rahatlıkla satın alırım”
diyordun. Bende bu yüzden seni buraya, yıllardır hapsolduğun
denizin yanına gömüyorum. Oradan kurtulunca denize uzaktan
bakmak çok güzel olur, dedi Aslan ve güçlükle küreği kavradı. En
yakın arkadaşıyla yıllardır yanlış bir anlama yüzünden ayrı düşmek
onu öfkelendirmişti. Küreğin sapını öfkeyle sıktı. Kürekle Gökhan’ın
üstünü toprakla örtmeye başladı. Her toprağı attığında aklına
Gökhan’la yaşadığı olaylar geliyordu ve gözyaşlarını tutamıyordu.
Onun üzerini tamamen toprakla kapadıktan sonra düşünerek ona bir
mezar taşı oluşturdu. Sonra uzun süre bu mezar taşına yaslanıp
ağlamaya devam etti. Güçlükle ayağa kalktı. Gözyaşlarını sildi.
—Güçlü olacağım. Sen beni böyle görmek istemezdin. Bu yüzden
güçlü olacağım. Hoşça kal dostum, dedi ve mezardan yavaş yavaş
uzaklaştı. Hastaneye gitti. Hemşire Asım’ı ve kızları
iyileştirdiğinden onları hastaneden çıkarmıştı. Aslan oradaki tek boş
yatağa oturdu. Sessizce olanları düşünüyordu. Hemşire Aslan’ı
356
rahatsız etmiyordu. Onun yanına bir bardak su koyup uzaklaştı.
Asaf’la ilgilenmeye başladı. Asaf çok çabuk iyileşiyordu. Gözlerini
açtı. Çevreye baktı. Aslan’ın yanındaki yatakta elindeki bardakla
oynayarak ağladığını fark etti. Doğrulmaya çalıştı, ama beceremedi.
—Aslan, iyi misin? dedi Asaf. Aslan ona üzgün gözlerle baktı.
—Sen iyileşmişsin. Bu çok güzel, dedi sahte bir neşeyle.
—Boşuna soruyorum bende. Geçen sefer anlattın mı ki şimdi
anlatacaksın! dedi Asaf sitemle.
—Asaf, ben, ben hiç iyi değilim. Gökhan öldü. Sen şimdi buna
sevinmem gerektiğini söyleyeceksin…
—Gökhan öldü mü? Onun ölmesine senin gibi bende üzüldüm.
Biliyorsun. Onunla çok iyi günlerimiz geçti. Son yaptıkları olmasa…
—Sen bilmiyorsun değil mi? dedi Aslan ve Gökhan’ın aslında
kendisini hiç bırakmadığını anlattı. Asaf onu şaşkınlıkla dinledi.
—Seni de o kurtardı. Onun şifa konusunda ne kadar bilgili
olduğunu sende biliyorsun. Ama senin bedenini dünyadan getirdi. Bu
işin seni ne kadar kızdırdığını tahmin ediyorum. Yıllardır dünyadaki
hayatından ne kadar nefret ettiğini ve mutsuz olduğunu söylüyorsun.
Sadece burada özgür olduğunu bilmeme rağmen buna izin verdim,
dedi Aslan ve ağlamaya başladı. Asaf ona şaşkın şaşkın bakıyordu.
—Gökhan’ı kaybetmenin bana bu kadar acı vereceğini
düşünmüyordum. Onsuz bir hayatın olacağını bilmek çok acı, dedi
Aslan. Asaf bir süre sessizce durdu.
—Aslan. Benim aklıma bir fikir geldi. Madem Gökhan bu kadar
iyi, o zaman yaşamalı. İstersen seni zamanda yolculuk yaptırarak
geçmişe göndereyim, kavga ettiğiniz ana. Sen de o zaman onunla
yaşamış olursun. En azından onun ölümünü durdurabilirsin, dedi
Asaf.
—Olmaz Asaf. Eğer o gün onun dediğini yapsaydım işler daha da
kötü olacaktı. Gökhan’ın gerçekten kötü olduğunu düşünmeme
rağmen onu öldürememiştim ben. Eğer onunla denizdekilerin içine
katılsaydım oradaki kişilerle belki bir bağım olacaktı. Onları
öldürmem
gerektiğinde öldüremeyecektim.
Doğal olarak
denizdekiler daha güçlü olarak devam edecekti. Şimdi denizdekileri
yok etmişken onların yeniden ortaya çıkmalarına izin veremem. Olan
Gökhan’la bana olsun, ama burası yaşanılır bir hal alsın. Gökhan
bundan sonra sadece benim hayallerimde yaşayacak, dedi Aslan ve
yatağa uzandı. Biraz daha Gökhan’ı düşündükten sonra yorgunluğun
etkisiyle uyuyakaldı.
357
358
YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM
PARTİ
Aslan kısa sürede hastaneden çıktı. Çok mutlu görünmüyordu.
Eski neşesi yoktu. Asım’a diğer okullarla ilgili yapacaklarını anlattı.
Okulda sergilemediği kitapların bulunduğu kütüphaneyi ona teslim
etti. Okuldaki kapıların şifresini verdi.
—Artık hazırsın. Şimdi sen müdür olacaksın. Diğer okullara
gitmen gerekebilir. Bu yüzden şimdi onlar da buradayken senin
müdür olduğunu açıklamalıyız, dedi Aslan. Asım gülümsedi.
—İyi ama, benim çoğu ülkeye girmem yasaklandı. Unuttun mu,
hepsinden ceza aldım? dedi Asım.
—Müdür olduğun için bu cezalar kalkıyor. Merak etme. Ama
durduk yere bir açıklama da bulunamayız. Hem herkesin haberi
olmalı.
Asım ve Aslan biraz düşündüler.
Asım birden:
—Denizdekileri yok etmemizin şerefine bir parti düzenleyelim ve
katılmak zorunlu olsun. Sonra da bu durumu herkese söyleriz, dedi.
—Evet. Bu yüzden hastanenin boşalması gerekir. Hemşire’den
insanların ne zaman çıkacaklarını öğrenirim ve ona göre bir duyuru
asarım, dedi Aslan.
* * *
Hastanede en son Asiye ve Serkan kalmıştı. Asaf dünyadaki
bedenine kavuştuğu için hızla iyileşmişti. Serkan’ın yarası
kapanmıştı fakat ayağa kalkacak gücü yoktu. Bu yüzden enerjisini
topluyordu. Asiye ise kendini ölmüş sonra da dirilmiş gibi
hissediyordu. Bu iki kişi de hastaneden çıkınca yatakhane
kapılarında bir duyuru asıldı. Herkes duyuruyu okumuş ve sevinçle
359
birbirlerine haber veriyorlardı. Herkes ertesi gün olacak parti için
hazırlanıyordu. Asiye yorgun argın yatağında oturuyordu.
—Ben bu partiye gitmeyi istemiyorum. Hastaneden yeni çıktım ve
çok yorgunum, dedi. Öykü bir boy aynası oluşturmuş ve karşısında
düşünerek giysi tasarlıyordu.
—Gelmeyenlerin denizdekilerin yok olmasına sevinmediği
düşünülür ki bu yüzden o kişi denizdekilerden biri olarak akıllarda
kalabilir. Hem partiye katılım zorunlu, isteğe bağlı değil, dedi Öykü.
—Hıh! Sanki şimdi denizdekilerden biri sanmıyorlar da beni
partiye gitmeyince öyle sanacaklar. Hastaneden çıktığıma üzülen
binlercesi var ne yazık ki, dedi Asiye. Öykü giysisine lacivert
aksesuarlar ekliyordu.
—Neden bu kadar çok hazırlanıyorsun? Sanki okul kıyafetimizle
gitmeyecek miyiz? dedi Asiye. Öykü güldü.
—Saçmalama! Okul kıyafetleriyle partiye mi gidilir? Duyuruda
herkesin giysisinin kendi taşının renginde olmasını ve istediği gibi
giyinilebileceği yazıyor. Kıyafet tamamen sana özgü bir şey olabilir.
Ben içine lacivert de katıyorum, Serkan’ın taşının rengi.
—Onunki bir ara mavi olmamış mıydı? Şimdi niye laciverde
döndü? dedi Asiye gülerek.
—Bilmem. Ama yarın ona çok güzel görünmek istiyorum. Bu
yüzden çok özel olmalıyım, dedi Öykü aynada kendini inceleyerek.
—Sanki onun gözünde özel ve güzel değilmiş gibi davranıyorsun.
Onun gözünde dünyadaki en güzel kız sensin, dedi Ekin gülerek.
Öykü hafif pembeleşti.
—Gerçekten öyle mi? dedi utanarak.
—Sanki bilmiyor, dedi Nehir.
Herkes yarınki parti için kıyafet tasarlıyordu. Kızların çoğu abiye
tasarlasa da spor kıyafet giymeyi tercih edenler de vardı. Herkes
heyecanla ertesi günü bekliyordu.
Ertesi gün dersleri yoktu. Parti akşama doğru yapılacaktı. Okul
kıyafetleriyle yemekhaneye indiler. Kızlar bu partiyi çok da
heyecanla beklemiyorlardı. Biliyorlardı ki partinin yapılış amacı
Asım’ın müdür olduğunu duyurmaktı. Uzun süre oturup çene
çaldılar. Öykü çok sıkılıyordu. Serkan yorgun olduğundan
yatakhanesinde dinleniyordu. Ama partide salonda buluşacaklarını
Öykü’ye yazınca Öykü çok sevindi. Savaş ve Doğan böyle bir
partinin olmasını istemiyorlardı. Onlara göre ölenler için bir şeyler
360
düzenlenmeliydi. Kardelen ve Filiz parti yapılmasından çok
memnundular.
Parti saatine az bir vakit kala insanlar yatakhanelerine gidip
hazırlandılar ve partinin yapıldığı salona gittiler. Herkes çok farklı
kıyafetler tasarlamıştı. Asiye kırmızı renkte bir kıyafet tasarlamıştı.
Çok asi ruhlu ama şık bir kıyafetti. Filiz kavuniçi renginde üzerinde
parıltıları bulunan şık bir gece kıyafeti tasarladı. Çok masum bir
duruşu vardı. Hamide turuncu ve yeşilden oluşan bir kıyafet
tasarlamıştı. Giyside turuncudan yeşile doğru renk akışı belli
oluyordu. Ömür masmavi kıyafetlere bürünmüştü. Çok şık değildi
ama spor bir kıyafetti. Nehir kolları tülden olan ve üzerinde yeşil
yaprak işlemeleri bulunan bir kıyafet tasarlamıştı. Doğada çok kolay
kamufle olabilirdi. Ekin spor ve rahat açık pembe bir kıyafet
tasarlamıştı. Seden Asım’ın rengi olan siyah ve kendi rengi olan
krem renginden oluşan bol püsküllü spor bir kıyafet tasarladı.
Kardelen mor olan çok rahat bir kıyafet tasarlamıştı. Öykü çok şık
bir kıyafet tasarlamıştı. Eteklerinin altı lacivert parçalardan
oluşuyordu. Serkan ise Öykü’nün aksine çok geniş bir pantolon ve
bluz giymişti. Öykü ne kadar şıksa o, o kadar spordu. Öykü’nün
neşesi bir anda kaçtı ve Serkan’a doğru ağır adımlarla yaklaştı. Yan
yana dururlarken çok komik duruyorlardı. Serkan güçlükle
gülümsedi. İçinden kahkaha atmak geldiği belliydi. Asiye ise çok
yüksek sesle onlara gülüyordu.
—Bu şekilde birbirimize çok yakıştık, dedi Serkan ve düşünerek
bir takım elbisesi oluşturdu üstünde. Tam o sırada Öykü de spor bir
kıyafet giymişti. Bu sefer Öykü güldü ve eski kıyafetini yeniden
oluşturdu. Bu yüzden Asiye’nin eğlencesi kaçtı.
Erkeklerin çoğu takım elbise giymişti. Savaş üzerine açık sarı
renkte olan rahat bir kıyafet geçirmişti. Doğan açık gri renkli bir
gömlekle siyaha kaçan bir gri pantolon giymişti. Gürbüz onların
yanındaydı ve göze çok batıyordu. Turkuaz renkli bir kıyafet
giymişti.
Doğan gülerek:
—İyi ki taşımız düzgün bir renk. Düşünsene ya pembe olsaydı da
bugün pembe giymek zorunda kalsaydım. İğrenç olurdu, dedi. Savaş
güldü.
Gürbüz:
361
—En azından turkuaz pembeye oranla daha iyi, dedi. Asaf bordo
bir kıyafet giymişti. Murat koyu yeşil bir giysi giyinmişti. Kızların
yanına geldi.
—Kızlar bugün çok şıksınız. Hayrola? Asım sizi yalnız mı bıraktı?
dedi Murat alay ederek.
—Hayır, işleri vardı, dedi Seden. Bütün herkes salona girince
Aslan konuşma yapmaya başladı. Asım onun hemen yanında
duruyordu ve çok komik görünüyordu. Hâlbuki siyah bir takım
elbise giymişti. Aslan denizdekileri yok etmekten sonra vârisi
anlatmaya başladı.
—Bir vâris okulun müdürü olması için seçilir. Şu anki savaşı vâris
sayesinde kazandık ve onun müdür olma zamanı geldi. –Herkesten
bunu istemediklerini belli eden bir inilti çıktı – Üzgünüm, bu böyle
olmak zorunda. Bu yüzden sizlere vârisi, yani okulun yeni müdürünü
takdim ediyorum; Asım, dedi Aslan ve Asım’ı gösterdi. Şimdi
kimseden ses çıkmıyordu. Asım çok çekingen davranıyordu ve
kıpkırmızı kesilmişti. Herkes ondan bir konuşma bekliyordu.
—Şey… Aslında vâris olmak çok garip bir şey. Bu okulda okurken
son iki yılımı vârisin kim olduğunu araştırmakla geçirdim ve en
sonunda kendimin vâris olduğunu anladım. Bunu bilerek yaşamak
insanın omzunda çok büyük bir ağırlık yaratıyor. Ama artık yüküm
hafifledi sayılır, denizdekiler yok edildi ve ben vâris olduğumu
sizlerle paylaşıyorum, dedi ve geri çekildi. Murat şaşkınlıkla Asım’a
bakıyordu. Seden, Ekin ve Nehir Asım’ı alkışlamaya başladılar.
Aslan son günlerde hiç görülmediği kadar neşeyle Asım’ı alkışladı.
Sonra da partiyi başlattı. Asım kızların yanına gitmek için
ayaklanmıştı ki Asaf’la karşılaştı.
—İyi misin? dedi Asım.
—Evet. Yeni müdürün sen olduğunu duyunca daha da iyi oldum.
—Özür dilerim Asaf. Eğer o gün senin vâris olduğunu
söylemeseydim şu anda bu halde olmayacaktın.
—Halimde ne varmış? Hem bunun senin demenle ilgisi yok. Asiye
bana kendisinin beni söylemek zorunda kaldığını söyledi. Benim
vâris olduğumu ve kendimi koruyabileceğimi düşünmüş. Hem iyi
yanından bak, dünyaya dönüyorum.
—Dünyadan nefret ettiğini sanıyordum.
—Dünyadan değil, oradaki yaşamımdan nefret ettim. Çünkü özgür
değildim. Ama şimdi güçlerimi kullanıp özgür olabilirim. Hem
dünya yokluğumla kaos içine girmiştir. Biraz dünyayı düzeltmem
362
lazım, dedi Asaf ve Arabistan’dan gelen arkadaşlarının yanına gitti.
Eskiden ona kaba davranan insanlar şimdi Asaf’ı sevgiyle
anıyorlardı. Hatta Elenour Asaf’la çok ilgili ve yapmacıklıktan uzak
bir tavırla konuşuyordu. Asım kızların yanına geldi ve Murat’ı
gördü.
—Dostum! dedi Asım neşeyle.
—Sen kendine dost mu diyorsun? Vâris olduğunu benden sakladın.
Ne zaman söylemeyi düşünüyordun? Merak ettim de, dedi Murat.
Asım güldü.
—Hiçbir zaman.
—Utanmaza bak! Birde ne diyor! Bak, şu üç kız biliyordu deme
külahları değişiriz.
—Üzgünüm, onlar biliyordu. Ama ben söylemedim. Kendileri
buldular, dedi Asım. Kızlar Asım’ın vâris olduğunu nasıl
anladıklarını ve onun koruyucuları olduklarını Murat’a anlattılar.
Murat onları dinledikten sonra Asım’la kendi kafasında külah
oluşturdu ve onları değiştirdi. Asım Murat’a şaşkınlıkla baktı.
—Külahları değişiriz dedim ya, ondan değiştirdim. Yalancı olmak
istemem, dedi Murat ve Asım’a sarıldı. Asım düşünerek külahları
yok etti. Parti çok eğlenceliydi. Herkes dans ediyordu. Asiye dans
pistini izleyip dans edenlere gülüyordu. Ama komik olan bir durum
yoktu.
Ekin kardeşine:
—Baksana, Asiye’yi biraz güldürelim mi? dedi.
—Nasıl yani?
—Bir müzikte bütün dansları yapacağız.
—Düşünerek bu hiç de komik olmaz, dedi Doğan.
—Nasıl yapılacak göster de biz de size katılalım, dedi Savaş.
—Tamam öyleyse, dedi Nehir. Ekin ve Doğan, Nehir’le Savaş yan
yana gelecek şekilde pistin ortasına geçtiler. Çok hareketli olmayan
sıradan bir müzik çıkmıştı.
—Oryantal! dedi Nehir. Ekin ve Nehir oryantal figürlerini
yaparken Doğan ve Savaş dansa hiç katılmadılar. İnsanlar onlara
tuhaf tuhaf bakıyorlardı.
—Hip hop! dedi Nehir bu sefer. Hep birlikte hip hop figürlerini
yaptıktan sonra:
—Funk!
Bu sefer Funk yapmaya başladılar. Yaptıkları danslar danslarda
geçen hareketlerden oluşuyordu, fakat tamamen bu hareketlerle
363
dalga geçiyorlardı. Pist artık tamamen onlara kalmıştı. İnsanlar bu
kadar farklı dansları bir arada yaptıklarını görünce onları izlemeye
koyuldular.
—Tango!
—Cha cha!
—Zeybek!
—Lirik!
—Elektro bugi!
Birçok dans figürleriyle dans ettikten sonra müzik bitti ve hep
birlikte pistten ayrıldılar. Savaş düşünerek insanların alkışlamasını
sağladı. İnsanlar bir ellerine bir çevrelerine bakıyorlardı. Asiye
Savaş’ın etkisinde olmadan alkışlayarak onların yanına geldi.
—Çok hoş bir danstı. Çok güldüm, dedi neşeyle.
—Bizde zaten senin gülmen için yaptık, dedi Nehir.
—Sahi mi? O yüzden mi bu dansı yaptık? dedi Savaş şaşkınlıkla.
—Evet, dedi Ekin. Asiye gülerek Savaş’a baktı.
—Ben eğlenmek için dans ettim. Başkalarını eğlendirme gibi bir
niyetim yoktu, dedi Savaş ve Asiye’ye bakmamaya özen gösterdi.
—Aslında Savaş dans konusunda da iyiymiş. Ama henüz birinci
olamaz. Doğan da onun kadar iyi dans ediyordu. Hatta Ekin ve
Nehir’in yanında Savaş bir hiç gibi kaldı, dedi Asiye.
—Daha yeni dediklerimi duymadın sanırım, ben eğlenmek için
dans ettim. Kendimi ön plana çıkartma gibi bir düşüncem yok. Hâlâ
benimle neden uğraşıyorsun?
—Sadece kendi takımımdaki kişileri koruyorum. U.maz H. G.
takımındaki insanlar böyledir, hep önem verdiklerini korurlar, dedi
Asiye. Savaş ağzını açtı. Bir şey diyecek gibiydi. Sonra sessizce
durdu. Asiye onun kendisine cevap vermesi için çabalıyordu.
—Savaş, U.maz H. G.’li kişilerin bir diğer özelliği de sevdikleri
insanlara sürekli laf sokmalarıdır, dedi Ekin.
—Buradan Asiye’nin Savaş’a çok değer verdiğini anlayabiliriz,
dedi Nehir.
Asiye ve Savaş şaşkınlıkla birbirlerine baktılar ve:
—Hiç sanmıyorum! dediler. Aynı anda aynı şeyi söylemeleri
herkesi güldürdü. Asiye hızla oradan uzaklaştı. Yanlarına Kardelen
ve Filiz geldi.
—O ne biçim bir danstı! Berbattı! dedi Kardelen.
—Ama alkışladın, dedi Savaş haince.
—Nasıl olduğunu bende bilmiyorum.
364
—Aslında çok farklı ve hoştu. Hip hop ve Funk çok güzeldi.
Aslında kıyafetim uygun olsa sizinle dans ederdim, dedi Filiz.
—Düşünerek kıyafetini değiştirip gelebilirdin, dedi Nehir.
—Yok, partnerim olmazdı ki, koreografiyi bozardım. Ama çok
beğendim. Partinin bitiminde yeniden görmek isterim.
—Partinin sonunda gösteriyi yeniden yapma fikri bir tek senden
çıktı. Belki herkes ister, o zaman için kendine bir partner bul, dedi
Ekin.
—Sizi bilmem de Hamide ve Seden’in partner bulduğu kesin, dedi
Kardelen. Hamide pistte Murat’la, Seden Asım’la dans ediyordu.
Çevrelerindeki insanların bakışlarını fark etmemişlerdi. Herkes
Seden’in okulun yeni müdürüyle dans etmesine şaşıyordu. Ekin en
çok Elenour’la Asaf’ın dansına şaşırmıştı. Asiye oflayarak yanlarına
geldi.
—Şu partide kimseyle dans edememiş olmak ne kötü! dedi.
Kardelen de ona onay verdi.
—O zaman ikiniz birlikte dans edin, dedi Savaş gülerek.
—Hayır! dedi ikisi de.
—Sen Asım’la iyi anlaşmıyor muydun? Onunla dans etsene, dedi
Doğan. Bir yandan Asım’la Seden’e bakıyordu.
—Hı, “Onun hayatını ben kurtardım” diyerek dolandığını
hatırlıyorum, dedi savaş.
—Bırakalım o Seden’le dans etsin. Sonra bütün yıl benim başıma
kalkar, dedi Asiye.
Aslan yanlarına geldi.
—Merhaba. Eğeleniyor musunuz? dedi. Herkes “evet” anlamında
başını salladı.
—Gerçi Ekin, Nehir, Doğan ve Savaş’ın yaptığı danstan sonra
eğlenmemek mümkün değil, diye ekledi gülerek.
—Ya, ne demezsin! Çok iğrençti dans, dedi Kardelen.
—Bakıyorum bazıları çok mutsuz, neden?
—Aman, niye olacak? Şu partide kimseyle dans edemiyoruz diye
üzülüyorlar, dedi Ekin gülerek.
—Ama olmuyor. Doğan, Savaş, hadi onlarla dans edin, dedi Aslan
gülerek.
—Bana daha uygun bir ceza bulamadınız mı? Ya Asiye ya da
Kardelen ablamla dans etmek zorunda mıyım? dedi Savaş. Aslan
gülümsedi.
365
—Yağmur yağıyor ve deniz kabarmıyor. Denizdekiler dışarı
çıkmıyor, dedi biri sevinçle.
Herkes o kişiye baktı. Sonra sevinçle camlara, balkonlara
üşüştüler. Herkes neşeyle dışarı bakıyordu. Aslan hafif sarardı.
—Yağmuru sever miydiniz? dedi Asiye.
—Her şeyden çok, dedi Ekin.
—Artık içim rahat. Planımı rahatça gerçekleştirebilirim, dedi
Aslan fısıldayarak.
Partinin sonunda herkes yatakhanelerine döndü. Uzun süre
insanlar konuştuktan sonra uykuya daldılar. Örgüt üyelerinden birkaç
kişiye güvercin geldi. Bu kişiler örgüt toplantısı yapılacağını
söylediler. Hep birlikte örgüt toplantısının yapıldığı alana gittiler. Bu
sefer toplantı partinin yapıldığı yerde yapılacaktı.
Herkes toplandıktan sonra Aslan:
—Hepinizi bu saatte çağırdığım için üzgünüm, ama sabahı
bekleyemezdim. Yarın dünyaya dönüyorum, temelli olarak. Asım’a
müdürlüğün dışında örgütün başkanlığını da veriyorum. Beni
aratmayacağından eminim, dedi Aslan.
—Yarın yerine sene sonunu beklesen olmaz mı? Derslerine kim
girecek? Senin yokluğunu hissettirmemek çok zor olacak, dedi Asım.
—Çok bile bekledim. Bu savaştan sonra buradan gideceğimi
düşünmezdim. Ama öyle olması gerekiyor. Sadece haber vermek
istedim. Yarın Asaf’la birlikte dünyaya dönüyorum. Toplantı
bitmiştir. Hepinizi bu saatte rahatsız ettiğim için tekrar özür dilerim.
Hakkınızı helal edin, dedi Aslan. İnsanlar onunla tek tek
vedalaştıktan sonra yataklarına döndüler. Tabi ki yataklarına
dönmeyenler de vardı.
—Neden gidiyorsun Aslan? dedi Asiye yarı üzgün yarı kızgın bir
halde.
—Sizlerin beni anlayabileceğini düşünüyorum. Çoğunuz benim
Gökhan’la samimiyetimi biliyor. Bilmeyenler de varsa onunla çok
eskiden beri arkadaşlık ediyordum. Bu yüzden bu ölüm beni çok
kötü etkiledi. Artık her yerde onunla yaşadıklarımızı görüyorum. O
benim buradaki her şeyim olacak. O beni rahat bırakmayacak. Hem
savaş bitti. Buradaki bütün görevlerimi yaptım. Düşündüm, belki
burada kalmazsam Gökhan’dan daha az etkilenirim. Burada her
sabah uyandığımda temiz bir hava almak için ormana çıktığımda
onunla ormanda yaptığımız dersler aklıma gelecek. Kaleye gelmek
için yola çıktığımda denizle ve onun mezarıyla karşılaşacağım ki
366
kalede onun daha büyük hatırası olacak. Ben buna dayanamam. İşte,
bu yüzden gidiyorum. Hepinizin beni anlayacağından da eminim,
dedi Aslan. Serkan Aslan’a sarıldı.
—Şu 5 yıl boyunca bana yaptığın bütün yardımlardan dolayı
teşekkür ederim. Bazı şeyleri sana borçluyum, dedi.
Aslan; Asiye, Seden, Ekin, Nehir, Öykü, Gürbüz ve Murat da
vedalaştıktan sonra Asım:
—Senin yerine getirmemi istediğin biri var mı? dedi.
—Murat’tan yardım iste. O bunu yapar. Düşünme hocalığını
reddederken yardıma ihtiyaç olduğunda yardım edeceğini söylemişti,
işte şimdi tam zamanı, dedi Aslan ve Murat’a baktı. Murat “evet”
anlamında kafasını salladı. Herkesin Aslan’a söyleyecekleri bitince
herkes yatakhanelerine döndü. Uzun ve yorucu bir gece geçirdiler.
Sabahleyin kahvaltıya indiler. Herkes yemeğini alelacele yedi.
Asaf ve Aslan yemekhaneden çıkarken Asım, Seden, Ekin, Nehir ve
Asiye de onlarla birlikte çıktı. Hep birlikte dünyaya geçiş kapısının
olduğu odaya girdiler.
Kapının önündeyken Asaf:
—Sanırım benim bu dünyadaki hikâyem bitti, ama öbüründeki
yeni başlıyor, dedi ve oradakilerle vedalaştı.
—Hiçbir zaman bu kapıdan geçemeyeceğimi düşünürdüm. Şimdi
geçebiliyorum. Bak Asım, bu dünya ile ilgili bir sorun olursa ya da
danışmak istediğin bir şey olursa güvercin yollarsın. Benimki
benimle birlikte olacak zaten. Kötü bir durum olursa gelirim, dedi
Aslan ve kapıya yöneldi. Asiye birden Aslan’a sarıldı. Aslan
şaşkınlıkla ona sarıldı.
—Burası sensiz eğlenceli olmayacak, buranın artık tadı yok. Aslan
ara sıra bizim için buraya gel, lütfen. Seni çok özleyeceğim, dedi
Asiye.
—Merak etme Asiye. Bir gün gelmeye çalışacağım. Buranın sana
göre bensiz eğlencesi olmayacağı kesin. Çünkü uğraşacak başka bir
kişi bulamayacaksın. Kimse senin karşına hayvana dönüşüp çıkacak
kadar aptal değil, dedi Aslan. Asiye gülümsedi.
—Artık arkamdan “Aslan iyi bir hayvandı” dersin, değil mi? diye
ekledi.
—Eğer istediğin buysa derim, dedi Asiye. Aslan da herkesle
vedalaştıktan sonra dünyaya açılan kapıyı açıp kapıdan
gülümseyerek ve onlara el sallayarak Asaf’la geçti. Asım uzun süre
boş kapıya baktı ve kapıyı isteksizce kapadı.
367
—Onlardan ayrılmak gerçekten çok zor. Sanki her an geri
geleceklermiş gibi geliyor, ama gelmeyeceğini biliyorsun, dedi
Asım. Asiye ayakta zor duruyordu. Ağlamak istiyordu ama ağlamayı
gurur yapıyordu. Asım onun omzundan tuttu.
—Ağlamak kötü bir şey değildir. Bu yüzden ağla hayat
kurtarıcım, dedi Asım. Asiye ağlamaya başladı. Savaştan kalan
yorgunluğa Aslan’ın gidişi de eklenince iyice yorgun düşmüştü. Bu
yüzden yatakhaneye çekilip uyumaya çalıştı.
* * *
Okul hızla ilerliyordu. Ama çok zevkli geçtiği söylenemezdi.
Asiye Aslan’ın gidişinden sonra daha sessiz bir insan olmuştu, ara
sıra eski haline geri dönüyor ve insanları eğlendiriyordu. Asım Burç
hocasıyla birlikte Geleceği Planlama derslerine giriyordu. Herkes
şimdi neden önceden Aslan’ın bu derse girdiğini anlamıştı. Murat
Aslan’ın girdiği tüm derslere giriyordu. Bu yüzden Doğan mezun
olana kadar çarşıda açtığı dükkânı kısa bir süreliğine kapattı. Çoğu
kişi bu duruma sevinmişti, çünkü kolay her zaman işlerine geliyordu.
Ama Murat dükkânın üzerine seneye daha çok zorlayacak işler
yapacağını yazmıştı. Onun ders işleyişini hiç bilmiyorlardı ve çok
merak ediyorlardı. Bir gün Murat’tan izin alıp boş vakitlerine denk
gelen bir dersine katıldılar. Ama Murat’ın bir şartı vardı; ders
boyunca hiç konuşmayacaklardı. Onlar Murat’ın isteğine uydular ve
derse girdiler. Murat dersi çok iyi anlatıyordu. Asiye onunla dalga
geçecek, uğraşacak bir sebep arıyordu. Derste düşünerek konuşmaya
başladılar. Murat onların düşünerek konuştuklarını fark edince
kızardı ve onları duymazlıktan gelmeye çalıştı. Dersin bitiminde
onlara biraz kızdı ama sonra o da kendisiyle dalga geçmeye başladı.
5. sınıf hızlı bir şekilde bitti. Asiye bütün sene boyunca Aslan’ın
bir gün geleceği umuduyla bekledi. Ama Aslan gelmedi. 5. sınıfın
bitimindeki 1 haftalık tatilde kızlar çok sıkıldılar. Asım ve Murat’la
hoca oldukları için görüşemiyorlardı. Kendi hallerinde bir tatil
geçirdiler. Hâlbuki bu onların son tatilleriydi ve hep daha eğlenceli
geçeceğini düşünmüşlerdi. Oysaki sıkıntıdan patlıyorlardı. Tek
eğlenceleri Asiye ve Savaş’ın tartışması olmuştu, ama Asiye ve
Savaş bu sıralar çok tartışmıyorlardı.
Asiye uzun bir sessizlikten sonra:
368
—Okul bitti. Şimdi ne olacak? Savaş belli, Burç hocası olacak.
Burada hocaların çoğu gıcık oluyor, hoca olacağı önceden belliydi.
Doğan dükkân açacak. Siz ne yapacaksınız? dedi. Kızlar bir süre
sessiz kaldılar.
—Burada kalmamız gerekiyor. Biliyorsun Asım…
—Evet, Asım’dan ayrılamazsınız. Siz hangi gıcık hocalar
kervanına takılacaksınız? Hayal? Resim? Şifa? dedi Asiye gıcık
gıcık sırıtarak.
—Aslında hoca olmayı düşünmüyoruz, dedi Nehir.
—Çarşıda ne dükkânı açacaksınız?
—Bilmem, belki bu dünyada hoca olmadan ya da dükkân açmadan
kalmanın bir yolunu buluruz, dedi Ekin.
—Umarım bulursunuz.
—Biz dünyaya döneceğiz. Orada Öykü ile evleniriz, belki
düğünümüze gelirsiniz, dedi Serkan. Asiye onlara acıyarak baktı.
Kardelen burada müzik hocası olarak kalabilirse kalacağını aksi
halde dünyaya döneceğini söyledi.
—Peki, sen ne yapacaksın? dedi Nehir Asiye’ye.
—Hıh, burada kalmayacağım kesin. İnsanlar benim hâlâ
denizdekilerden biri olduğumu düşünüyor ve öyleymişim gibi
davranıyorlar. Dünyaya döneceğim. Bir gün bir sorun olursa geri
gelirim, dedi Asiye.
—Yani Aslan gibi yapacaksın, dedi Ekin.
—Evet, öyle.
—Desene, buraya hiç gelmeyeceksin. Yıllar önce kaybettiğim seni
bulduğumu sanmıştım. Yine gidiyorsun ve dönmeyeceksin, dedi
Nehir.
—Merak etme, ben Aslan gibi değilim. Arada bir uğraşacak adam
bulamazsam buraya gelirim, dedi Asiye ve gülümsedi.
* * *
Tatil biter bitmez Asım dünyaya dönecekleri dünyaya gönderdi.
Asiye, Serkan, Öykü, Kardelen, Filiz ve Ömür dünyaya geri döndü.
Burç hocası da tatilden hemen sonra Savaş’a yetkilerini verdi ve
dünyaya döndü. Asım’dan kendisine yeni bir müdür yardımcısı
bulmasını istedi. Asım uzun süre düşündükten sonra Murat’ı müdür
yardımcısı yaptı. Asım kızlarla oturup okulun geleceği hakkında plan
yaptı. Nehir ve Ekin hoca olmayanlar ve dükkân açmayanlar için
369
burada kalmak için bir şeyler düşündüler. Asım Seden’le konuşup
buraya bir şehir yapılmasını önerdi. İkisi birlikte çarşının arka
tarafına düşünerek bir şehir inşa ettiler. Orası da kale gibiydi ve
hayallerle değiştirilebiliyordu. Asım Seden’le evlendi. Kalede sade
bir düğün yaptılar. Seden Çeşitli Koruma Teknikleri dersi hocası
oldu. Asım’la birlikte savaşı anlatan bir anıt mezar yaptı. Asım
Aslan’ın önceden okulda yasakladığı kitaplardan seçmeler yaptı ve
bunlardan bazılarını - vârisler ve koruyucu kitabı da dâhil kütüphaneye koydu. Asım derslerin yetersiz olduğunu düşündü ve
birçok yeni ders ekledi.
Doğan Murat olmadan dükkânı işletiyordu. Murat’tan birçok yeni
fikir alıyordu. Murat hayal derslerinin uygulaması olarak insanların
bu dükkâna yeni fikirler vermesini önerdi ama bu Asım tarafından
reddedildi. Murat Hamide’yle evlendi. Onların çocukları oldu.
Hamide çocuğu kendisini kızdırınca düşünerek evin şeklini
değiştiriyordu. Bu sayede çocuğunu kızdırıyordu. Bu tabii ki
çocukları kalede okumaya başlayınca sona erdi.
Ekin dünyadaki bedenine söz verdiği gibi onunla bedenlerini
birleştirdi ve kaleye geri döndü. Ekin ve Nehir Asım’la Seden’in
yaptıkları şehirde kalmaya başladılar ve Asım’ı en iyi şekilde
korudular.
Gürbüz Hayal dersi hocası oldu. Hayalleri geliştirmeye
çabalıyordu. Yapmaya çalıştığı bir diğer şey de Eren’i hapsettiği
hayalden çıkarmaktı. Ne yazık ki bunu yapamadı.
Asaf arada sırada kaleye geliyordu. Dünyada çok önemli bir
yerdeydi. Birkaç günlük kayboluşunu açıklayamadı. Ama zengin bir
Arap şeyhi olarak Türkiye’ye pek çok yatırımda bulundu.
Asiye dediğini yaptı ve dünyada uğraşacak kimse bulamayınca
kaleye geldi. Nehir’le taşıyla konuşarak ilişkiyi kesmedi.
* * *
Güneşli bir gündü. Okula yeni öğrenciler gelmişti. Asım Aslan’ın
yaptığı gibi kendini bir hayvana dönüştürüp tepkiye göre sınav
yapıyordu. Bu sayede çoğu öğrenciyi tanıyordu. Asım bunu her
yaptığında kızların aklına hep Aslan geliyordu ve daha çok
üzülüyorlardı.
Ekin:
370
—Asiye ile birlikte ceza aldığımızda ne komikti! Aslan bir yılan
olmuştu. Asiye onu eliyle kendi kendine dolamıştı, dedi.
—Evet. Onlar çok eğlenceliydi, dedi Nehir. Şimdi Asım’ın
karşısına tanıdık biri çıkmıştı. Basketbol takımındaki Cem Asım’ın
karşısındaydı. Onun Orta U. H. G.’ye seçildiğini Murat söyledi.
Murat insanları tek tek çağırıyordu. Seçim bittikten sonra
yemekhaneye gittiler. Cem’in yanına oturdular.
—Hayrola? Buraya nasıl geldin? dedi Ekin.
—Okulunuzu araştırmak istedim. Haluk okulu bulamayacağımı
söyledi ki dediği doğruydu. Sonra oradaki kadının bana “hayal kur”
dediğini hatırladım ve hayal kurdum. Şimdi de buradayım, dedi
Cem.
—Hadi, kolay gelsin. 5 yılını burada geçirmeye hazır mısın? dedi
Nehir. Cem “evet” anlamında kafasını salladı. Birden savaşın
ortasında duydukları siren sesi yükseldi.
—Kapıda biri var? dedi Ekin sevinçle. Nehir ve o koşarak kapıya
doğru ilerlediler. Yolda Asım, Seden ve Murat’la karşılaştılar. Hep
birlikte kapının önüne geldiler. Asım kapının şifresini girip kapıyı
açtı. Karşısında üç kişi buldu. Asiye, Asaf ve Aslan karşılarındaydı.
Üçü de içeri girdi. Aslan neşeyle çevresine baktı.
—Burayı özlemişim. Nasılsınız? dedi Aslan.
—Çok şaşkınız, dedi Asım.
—Hani ilk defa geldin ya, ondan, dedi Murat.
—Merak etmeyin. Bu sefer önceden gelmediklerimi telafi
edeceğim. Eğer sizde uygun görürseniz burada kalmak istiyorum.
Dünya bana yaramadı. Yapabildiğin ve yapmayı sevdiğin şeyleri
yapamamak, düşünememek hiç hoş değil. Asiye ve Asaf bana buraya
bir şehir kurduğunuzu söylediler. Orada kalmayı isterim, dedi Aslan.
Aslan çok neşeliydi ve herkese neşe saçıyordu.
—Tabi, burası senin yerin. Sana istediğin zaman gel demiştim.
Artık “burada istediğin kadar kal” diyorum, dedi Asım. Aslan
neşeyle gülümsedi. Hep birlikte kaleyi, bahçesini ve şehri gezdiler.
Aslan çiftliğe baktıktan sonra denizin kenarına geldi ve Gökhan’ın
mezarının yanında durdu. Eskiden olduğu kadar olmasa da burada
üzgün duruyordu.
—Alışacağım. Gökhan’ın mezarına bakarak yaşamaya alışacağım,
dedi Aslan. Herkes çok neşeliydi. Okulun neşesi olan kişi, Aslan,
geri dönmüştü ve dünyaya dönmemeye kararlıydı. Artık kale daha
yaşanılırdı.
371
SON
372
Esma Koç: 1988 yılında Konya’da doğdu. Öğrenimini Selçuk
Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu’nda Turizm ve
Otel İşletmeciliği bölümünde tamamladı.
373
374
Download

esma koç vâris ve koruyucuları