H a f tal ı k H A B E R -Y O R U M d erg İ S İ
Ö Z E L S AY I
4 eKİM - 11 EKİM 2014
H A L K A
Y A L A N
S Ö Y L E M E K
S U Ç T U R
Bayram
bir gün
e
bizim d
ıza
sokağım
.
gelecek ..
SAVAŞA
GEÇİT YOK!
E Ş İ T L İ K V E Ö Z G Ü R L Ü K İ Ç İ N
1
4 EK İM 2 01 4
Kapak
Savaş tezkeresi
Dünyada ve ülkesinde prestijini kaybetmiş
bir hükümet, ülkesini sonu bilinmez bir
bataklığa çekebilecek tezkereyi nasıl
oldu da bu kadar rahat kabul ettirebildi?
Arkasında kaynayan bir ülke, paramparça
bir kamuoyu varken ve ellerindeki kan
henüz kurumamışken üstelik...
VOLKAN ALGAN
A
KP’nin savaş tezkeresi Meclis’ten geçti.
Artık hükümet, gerekli gördüğü durumlarda Irak ve Suriye topraklarına silahlı
kuvvetleri gönderebilecek ve yabancı
ülkelerin silahlı kuvvetlerini memlekete
davet edebilecek.
Peki, Türkiye halkının ezici bir çoğunluğu savaş
istemezken, dört büyük partiden ikisi bu tezkereye
karşı olduğunu, hayır oyu vereceğini ilan etmişken;
nasıl oldu da bu kadar tehlikeli bir tezkere, siyasi
açıdan çıkmazda olan bir hükümetin elinde böylesine rahat çıktı? Başbakan Davutoğlu bu sonuçtan
öylesine emindi ki, tezkerenin Meclis’te görüşüleceğinin ertesi günü için Köşk’te bir güvenlik toplantısı
yapmak üzere çağrı yapmıştı bile.
Bu soruya verilecek cevap, AKP ile nasıl mücadele edilemeyeceğinin yanıtını içerdiği gibi, tersinden
yapılması gerekene de işaret ediyor.
İLK YOL KAZASI
Son geçen Irak-Suriye tezkeresi içerik ve kapsam
açısından 2003’te AKP açısından fiyaskoyla sonuçlanan tezkere ile kıyaslanabilir. AKP, 2003’ten sonra
da Irak ve Suriye için ayrı ayrı tezkereler çıkardı.
Ancak bunların çoğu, daha operasyonel ihtiyaçları
karşılamak için küçük ölçekli müdahale imkanları
sunan tezkerelerdi.
Çiçeği burnunda AKP iktidarı 2003’te ABD’nin
Irak işgaline ortak olmak istemiş ancak Türkiye
kamuoyunun basıncı, yüzbinden fazla kişinin Ankara’da sokağa çıkması, bazıları AKP’li olmak üzere
4 E Kİ M 2 0 1 4
2
nasıl geçti?
Fotoğraf: Murad Sezer/ REUTERS
3
4 EK İM 2 014
milletvekillerinin geri adım atmasına;
bu nedenle de tezkerenin yeterli kabul
oyu bulamaması sonucunda Meclis’ten
geçememesine neden olmuştu.
Bakmayın siz Davutoğlu’nun bir
zamanlar “komşularla sıfır sorun”
dediğine, “Esad’a çok dil döktüm”
masallarına... Yüzbinlerce insanın
hayatına malolan, kadim medeniyetlere
ev sahipliği yapmış toprakları yerle
yeksan eden vekalet savaşlarında en
büyük pay sahiplerinden biri olan AKP,
kanlı yolculuğuna başlamak için daha
o günlerden sıraya girmişti. 2003’teki
ilk yol kazasının ve sonrasında ödetilen
bedellerin AKP’nin kendini ABD’ye
ispatlama isteğini kamçıladığını biliyoruz.
2003’ten bu yana geçen sürede Türkiye, Yeni Osmanlı rüyalarıyla Ortadoğu batağına çekildi, sınır güvenliğini
kaybetti, bölgedeki tüm dinci çetelerin
cirit attığı bir ülke haline geldi. 2003’te
heveslenilenin çok ötesinde bir çamura,
boğazına kadar battı... Buna rağmen
2003’de büyük bir muhalefetle karşılanan tezkere, yaşanan bu tecrübelere
ve AKP’nin nasıl bir iktidar olduğunun
tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmasına rağmen Meclis’ten gürültüsüz geçebildi.
KABULLENİŞİN KISA TARİHİ
AKP iktidar yılları boyunca iki şeyi
çok iyi becerebildi: Kendine muhalefet
etme potansiyeli taşıyan unsurların kimileriyle belli başlıklar üzerinden ittifak
kurarak olası bir yanyana gelişi engellerken, diğer yandan bu unsurların
her birisinin gücünü aldığı toplumsal
dayanakların altını oydu.
Bu süreç tahmin edildiği gibi
AKP’nin koyduğu kurallara teslimiyetle
Kuralsızlık, kaos ve sol
Dünyadaki güç dengelerinin seyrini ve politik dönüşümü
belki de 100 yıldır Ortadoğu'ya bakarak okumak mümkün;
Soğuk savaş yılları, Sovyetlerin çözülmesi sonrası,
2000'ler ve bugün...
Emperyalizmin müdahale politikasının "bugünkü" biçim
değiştirmiş halini kavramak, şu "kaos yönetimi" denilen
pratik karşısında doğru tavır alabilmek, siyasi dengeleri
"alışılageldik" parametrelerle okumaya alışanlar ve siyaset
yapmak adına en temel ilkeleri dahi çok gerilere itenler için
çok zor. Bunu en çarpıcı biçimde Arap Baharı sürecinde
gördük.
Hele bugün IŞİD varken ve söz konusu Kürtler iken,
Türkiy solunun kafasının hepten karıştığını görüyoruz.
Mesela Kobane bir çırpıda bin ayıbı örtüverirken, sol için
tabu sayılabilecek ABD müdahalesi bile birilerine çözüm
olarak görünüyor. Tehlike işte buradadır.
Sınırlar kalkmış, herkes herkesle hem savaşıyor hem
pazarlık ediyor. Safları tarif etmek çok zor, ittifaklar sürekli
yer değiştiriyor. Bölgedeki karmaşa o boyuttaki tablonun
herhangi bir parçası bağlamından koparılarak tek başına
düşünüldüğünde, daha ikinci adımda elde kalıyor.
Emperyalizm ve AKP'nin besleyip büyüttüğünü ve
Kobane'nin üstüne salınmasında ön ayak
olduğunu herkesin bildiği IŞİD vahşeti
karşısında ABD'nin desteğe çağrılmasını
anlayışla karşılayacak kadar bazılarının
üzerine çöken çaresizlik hissi, bu
yüzer gezer kaos ortamında tabloyu
okuyamamaya ve okuyamadıkça da
karşısında küçülmeye neden olan
ilkesiz siyaset alışkanlığıyla ilgili.
Bu dehlizlerde yolunu
kaybedenler, iki gün önce AKP'nin
askerine sınırda taşlar atılır, Kandil'den süreç bitti diye
açıklamalar yapılırken, bir anda Başbakanla yapılan
görüşmeden memnun ayrılınan bir tablo karşısında apışıp
kalmaya mahkumdur.
Oysa çaresiz miyiz? Kılavuzumuz yok mu?
Türkiye topraklarında antiemperyalizm ve ABD
karşıtlığının köklerinin çok güçlü ve tarihsel nedenleri
var. Bu aralar unutulan ilkerden biri gibi görünüyor.Solun
yıllardır biriktirdiği değerler aşındırılıyor, bedeli yıllarca
ödenmek zorunda kalınabilecek bir yanlışa sevk ediliyor.
Gericilikle mücadele mi? O da yalnız bize kaldı... Bugün
IŞİD teröründen bahsedenler yıllardır bunların Suriye'de
yaptığı katliamlara ses çıkarmadığı gibi aslında gericilikle
falan değil bizzat emperyalizm tarafından şişirilen insanlık
dışı bir vahşete, o da işlerne gelince muhalefet ediyorlar.
Ama büyük koalisyon IŞİD'e karşı kurulurken muhalefet
etmek marifet olmuyor.
BU ÇUKURDAN ÇIKMALIYIZ
Burjuva siyaseti her zaman ilkesiz ve çıkarcıydı. Ancak
dünya kapitalizminin kendi içinde tutarlı yönelimlerinin
olduğu, emperyalizmin başı-sonu belli “uygulanabilir”
planlar yapabildiği dönemlerde, bunların daha küçük
türevleri de bu planlara uygun bir iç tutarlılık sergileme
şansına sahip oluyorlardı. Bugünse bu
yeteneğini yitiren emperyalizmin kaosu,
bağlı değişken ülkelerdeki aktörlerde
çarpan etkisiyle kendini gösteriyor.
Bu kaosun içinde kaybolmamak, bu
karmaşaya bir son vermek, bize
sunulan denklemi reddetmek için,
ısrarla aşındırılmaya çalışılan
ilkelerimizi hatırlamak yeterli.
4
4 E Kİ M 2 0 1 4
sonuçlandı. Siyasi davaların başladığı
2007 ve 2011 referandumu dönemecinden sonra AKP’nin 2. Cumhuriyetinin, burjuva siyasi odaklarının tamamı
ratafından kabullendiğini söyleyebiliriz.
Bu kabulleniş bahsi geçen özneler
tarafından “siyasi pragmatizmle” açıklanmaya çalışılırken, yıllar içinde olan,
bunların kendi siyasi geleneklerinin
tasfiyesi, halkta yaşanan inandırıcılık
sorunu ve bezginlik, nihayet AKP’nin
siyasi arenada rakipsiz hale gelmesiydi.
Öyle ki Kürt hareketi AKP’siz çözümü düşünemez, CHP gericileşmeye
yaltaklanmadan iktidar olabileceğini
hayal edemez, bir başka siyasi odak
olarak sayabileceğimiz burjuvazi onsuz
ekonominin idare edilebilir olabileceğine inanamaz hale geldi. AKP’nin
siyasi alandaki hakimiyeti, düzenin
tüm unsurlarının ilkesizliği üzerine
böyle şekillendi.
BUNLARIN TEZKEREYLE NE ALAKASI VAR?
İlke demişken buradan devam edelim.
Hiç tereddüt etmeden söyleyebiliriz ki,
AKP’nin siyasi rakipleri karşısındaki
en büyük gücü buradan ve gücünü
ilkelerinden alamayan her siyasi öznenin savrulacağı pragmatist yanılgıdan
gelmektedir. Elbette başka birçok
gerekçe sıralanabilir ancak muhalefet
odaklarının bu parti üzerindeki yıpratıcı etkisinin göz ardı edilebilecek
kadar küçük olmasının, hatta
bazı durumlarda aksine eli-
ni güçlendirmesinin nedeni tam olarak
burada yatıyor ki bu da az şey değildir.
Son günlerde yaşanan tartışmalara
bir de bu açıdan bakmakta fayda var.
AKP eliyle yürütülen ve sonunda
barışın geleceği iddia edilen sürecin bir
noktasında, yüzbinlerce Kürt, aynı iktidar partisinin her türlü desteği verdiği
vahşi bir örgüt tarafından katledilme
tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor!
Süreçte pazarlıkların ve katliamların
aynı anda yürüdüğünü yıllardır söylüyoruz, ancak Kobane’yi bir dönüm
noktası sayabiliriz; ölçek Ortadoğu’ya
doğru büyüdükçe, ki bu kaçınılmaz
görünüyor, bu karakteristiğin değişmeyeceğini, ama katliam ölçeğinin
büyüyeceğini gösterdiği için.
Oysa Kürt siyasetinin bu büyük
şantaj karşısında dahi tavrında bir
değişiklik olmaması, AKP’ye kaptırılan el karşısında verilen kolun yeterli
olmadığını göstermiştir. Zira Demirtaş,
Davutoğlu’nu ziyareti sonrasında yaptığı açıklamada Başbakan’ın Kobane
konusundaki tutumundan memnun
olduklarını söyledi. Oysa Kandil henüz
iki gün önce sürecin bittiğini açıklamıştı! Demirtaş aynı açıklamada tezkereye
“ilkesel” olarak hayır oyu vereceklerini
Davutoğlu’na ilettiklerini, onun da
bunu anlayışla karşıladığını da aktardı.
Burada ilkeselliğin içinin boşaltılarak
Davutoğlu’na adeta özür gibi sunul-
duğunu anlıyoruz. Oysa tezkerede
sınır güvenliğini tehlikeye atan “PKK
silahlı terör örgütünden” bahsediliyor.
Ortadaki tek ilkenin ilkesizlik olduğu
bir pazarlıkta, ilkesellik ancak özür
gereği haline gelebiliyor demekki...
Kılıçdaroğlu’nun tezkere konusunda
ilk söylediği ise “içeriğine bakacağız”
olmuştur. Sanki konuyla ilgili niyetler
hiç ortaya dökülmemiş, AKP’nin bölgeyi kan gölüne çeviren dış politikasına
yıllardır şahit olunmuyormuş gibi...
Sonrası malum, birçok CHP’li vekil
tezkere görüşmelerine gidip hayır oyu
kullanmaya bile tenezzül etmezken,
bazı vekilleler üzerindeki şüpheyi
kaldırmak için sosyal medyadan oy
pusulası paylaştı.
İlkesizlik ve kabulleniş demiştik,
gelip dayandığı nokta işte burasıdır.
Öyle ki, gözünü fantezi dünyasında büyüttüğü hırsları bürümüş bir Osmanlı
sevdalısı eli kanlı çeteleri yıllardır kendileri beslemiyormuş gibi utanmadan
çıkıp CHP ve HDP’nin tezkereye hayır
oyu vermesi durumunda IŞİD ile aynı
safa düşeceğini buyuruveriyor. Tezkere
Meclis’ten geçerken Davutoğlu’nun
sesi muhalefetin kulalarında hoş bir
seda olarak yankılanıyor; tam da, biri
daha içeriğine bakar, diğeri Kobane
için teşekkürlerini sunarken.
5
4 EK İM 2 01 4
Emek-Sermaye
Fabrikası’nın
Sümerbank Kayseri an kreş.
rul
ku
n
içi
ı
çalışanlar
ler çocuklarını
Mesaiye giden annekreşine, ehil
fabrikanın ücretsiz rladı.
ellere emanet ediyo
Rezidansa karşı sosyal
B
Hatırlar mısınız, ülkenin dağının
taşının satılmadığı dönemlerde,
kamu işçileri yeşillikler içinde,
kendini yeniden üretmesini
sağlayacak imkânlara sahip
olduğu sosyal tesislerde
yaşardı. Sosyalizmin varlığı
koşullarında kurulan bu
tesislerden çok azı bugüne
kaldı. Yatağan’daki enerji ve
maden işçileri de yalnız işlerini
değil, bu yaşam alanlarını
yitirmemek için direniyor.
YILDIZ KOÇ
ugün, “evim yeşilliklerin ortasında. Büyük bir site bizimki... Satranç, bilardo ve masa
tenisi oynayabildiğimiz oyun
salonu, 5-6 basket sahası, halısaha, jimnastik aletlerinin bulunduğu
kapalı spor salonumuz var. 250 kişilik
sinema salonu bile var. Site içinde
büyük okulumuz ve anaokulumuz da
bulunuyor” sözlerini duyduğunuzda,
büyük rezidanslardan birinin reklamı
olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa tam
aksine, yukarıda anlatılan “site”, İstanbul’un ya da Ankara’nın en zenginlerinin yaşadığı lüks yerleşim alanlarından
biri değil. Burası elde kalan son sosyal
tesislerden biri... İçinde yaşayanlar da
kamu işçileri. Anlatılanlar ilk bakışta
“lüks” diye adlandırılsa da aslında
yalnızca “kaliteli” bir yaşamın gereği.
Ve aslında biraz hafızamızı zorlarsak
hatırlayacağımız gibi, Cumhuriyet’in
ilk yıllarından itibaren, sosyalizmin
varlığı koşullarında, doğrudan Sovyet
uzmanların planlamasıyla ülkenin dört
bir yanında böyle tesisler kurulmuştu.
Üstelik şimdi küçücük yaştaki çocukların başının örtüldüğü Türkiye’nin
aksine, bu tesisler kadınlarla erkeklerin
birlikte sosyalleşmesini sağlıyordu.
YAŞAMASINI DA BİLEBİLMEK!
Geçen hafta Yatağan’daydık. Santralin
ve madenin sosyal tesislerini de yeniden
gezdik. Yeniden hatırladık, işçiler için
bu yaşam alanlarının “ulaşılabilir” ve
“doğal” olduğu dönemleri. Bu tesislerde yaşayan bir işçi yaşamını şu sözlerle
de anlatabilir mesela: “Sabah servisle
işe gidiyorum. Sendikalı çalışıyoruz.
İşçi sağlığı iş güvenliği önlemleri alınıyor işyerinde. Akşam yine servisle
evime dönüyorum. Büyük, yemyeşil
bir arazide benim evim. Lojmanlarda
kalıyorum ailemle birlikte. Eşim de
çalışıyor... Küçük kızım sosyal tesisin
kreşinde, büyük oğlum yine tesis içindeki okulda okuyor. Tesiste basket,
6
4 E Kİ M 2 0 1 4
Fabrikası’nın
Sümerbank Kayseri birlikte havuz
le
riy
ele
ail
ı,
çalışanlar
... Havuz başında
başında eğlenirken pazar geceleri
ve
si
çarşamba, cumarte sı sahne alıyordu.
caz orkestra
tesisler
kapalı spor salonu, futbol sahası gibi
imkânlarımız olduğu için rahatlıkla
spor yapabiliyoruz. Yemekleri çoğu
zaman sosyal tesiste yiyoruz. Evde
yapmaktan bile daha hesaplı olabiliyor,
çünkü kâr odaklı değil. Düğünlerimizi
burada yapıyoruz, çocuklarımız yemyeşil arazide, özgürce büyüyor.”
Bir de büyük alışveriş merkezi varmış, tüketim kooperatifi tadında, yine
kâr gözetmeyen, ama kapanmış son
dönemlerde... Yani orada yaşıyorsan,
işten arta kalan vakitte ister okey oyna,
ister bira iç, ister çık biraz spor yap,
ister küçük oğlunla, kızınla yemyeşil
arazide koştur. Dilersen sinemaya da
gidebilirsin... Santral işçisi bir dostumuzun deyimiyle, “İşçi üretim yapıyorsa, yaşamasını da bilecek.”
Şimdi dağı taşı satmakla övünen
AKP iktidarı Yatağan, Yeniköy ve
Kemerköy’ü ve bağlı kömür ocaklarını
da satmayı koydu ya kafasına... Hani
Yatağan işçisi de diyor ya, “ölürüz
de vermeyiz” diye. İşte vermemekte
Sporu yaşamın parçası haline getirmek
Serkan Tuna tarafından yazılan ve Derlem Yayınları tarafından basılan
“Türkiye’de devlet işletmeciliği ve Sümerbank (1932-1939)” başlıklı kitapta
tesislerdeki olanaklar ayrıntılı biçimde anlatılıyor. “Kayseri fabrikasında işçilere
yönelik bir spor sahası ve teşkilatı kurularak burada futbol, tenis, boks, eskrim,
atletizm sahaları ile jimnastik meydanı, yüzme havuzu ve atlı spor için koşu
yeri inşa edilmiştir” diyen Tuna, bu imkânların Kayseri işçisinin ve yöre
halkının spora yönelmesinde büyük etki yarattığının üzerinde duruyor. Kitapta
Aydınlı liseli gençler tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarına da yer
verilmiş. Diyorlar ki, “Nazilli’de 1999’da tiyatro yok, sadece eski bir sinema
var. Oysa 1937’de Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası’nın 700 kişilik bir
sinema ve tiyatro salonu vardı.”
7
4 EK İM 2 014
direndiği yalnızca güvenceli bir devlet
işi değil, aynı zamanda bu kolektif
yaşam alanı.
1935’TE CAZ EĞLENCELERİ
Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren
hızla kurulan büyük kamu kurumlarına ve sosyal tesislere ilişkin düşülmesi
gereken ilk not, buraların sosyalizmin
varlığı koşullarında yapılmış oluşuydu.
Öyle ki, Sovyetler Birliği’nin varlığı
yalnızca siyasal, iktisadi ve ideolojik
bir etki olarak değil, doğrudan Sovyet
uzmanlarının planlamasıyla da öne
çıkıyordu.
Örneğin, 1935 yılında, Anadolu’nun göbeğinde kurulan Sümerbank
Kayseri Bez Fabrikası’nın sosyal tesisleri, Burak Asiliskender tarafından
yazılan makalede şu sözlerle anlatılıyor:
“Tesis, Sovyetler Birliği’nden alınan
8,5 Milyon Türk Liralık krediyle ve
dönemin Başbakanı İsmet İnönü tarafından Türkiye’ye davet edilen Sovyet
uzmanların incelemeleri doğrultusunda
kurulmuştur. 20 Mayıs 1934’te temelleri atılan fabrika ve binaların tasarımı
Moskova’da yapılmıştır. Tasarım öncesi, Kayseri’de tesisin inşa edileceği
saha ve kentin yapısı Ruslar tarafından
incelenmiş olsa da, tasarıma bir sanayi
tesisi olmasından dolayı, modernizmin
kapsadığı değerler yön vermiştir.”
Makalede, tesiste memur ve işçiler için
konutların yanı sıra, revir, kreş, lokal,
market, fırın, sinema, 1000 kişilik kapalı tribünlü futbol sahası, tenis kortu ve
etrafında caz eğlenceleri de düzenlenen
yarı olimpik yüzme havuzu olduğu
belirtiliyor. Hani yazıp çiziyorlar ya,
“Sosyalizm insan doğasına, hele de
Türkiye’nin alışkanlıklarına içkin değil”
diye, merak ediyorum, Kayseri işçisi o
dönem “bu tesisler benim gelenek göreneğime, alışkanlıklarıma ters” demiş
midir acaba? Hiç zannetmiyorum.
Yıllar içinde sosyal tesislerin çoğu
da, devlet işletmelerinin yaz kampları
da yok edildi. 1929 krizinde, Sovyetler’in varlığı koşullarında çözüm olarak
görülen sosyal devlet uygulamaları ve
KİT politikası, 1970’lerin krizinde
neden haline getirildi. 12 Eylül’ü
izleyen yıllarda, “son sosyalist devleti
yıkacağız. Çocuklarınıza biz onu
yıktık diyeceksiniz” diyen Çiller’den,
“babalar gibi satarım. Parayı veren
düdüğü çalar” diyen Kemal Unakıtan’a, yabancı sermayeyi Türkiye’ye
“buralar sizin için bulunmaz fırsat”
diye davet eden Ecevit’e, Demirel’e
pek çok isim geçti. Tam bir tasfiye
harekâtı için ise AKP gibi topyekün
dönüşümü önüne koyan, tam boy
teslimiyetçi bir parti gerekiyordu. Ki
zaten, Tayyip Erdoğan “Ben ülkemi
pazarlamakla mükellefim” sözleriyle
konuya son noktayı koydu. Gelinen
aşamada geçmişin yaygın sosyal tesislerinin çoğunun yerinde devasa AVM’ler,
kentin en zengin yüzde 1’lik kesiminin
yaşayabileceği lüks konutlar, 5 yıldızlı
oteller yükseliyor.
YOK EDİLEN KÜLTÜR
Bu lüks konutlarla, 5 yıldızlı otellerle,
sosyal tesislerin kullanımındaki fark
yalnızca sınıfsal ayrımda ortaya çıkmıyor. Lüks konutlar bireyciliği, yalnızlaşmayı temsil ediyor. İçine girdiğin
dört duvarın içerdiği lüksle, bireycilik
doğru orantılı. Buna karşın, sosyal
tesisin mayasında var paylaşım,
kolektif hayat... AKP, bu kültürü yok etmeye çalışıyor.
Benzer biçimde ilkine
içkin olan tüketim kültürü, ikincisinde yerini
dayanışmaya bırakıyor.
Buna ilişkin küçük
ama simgesel bir örnek: Yatağan’da madeni gezdikten sonra,
kir pas içinde TKİ’nin
tertemiz misafirhanesine geldik. “Şampuan var mıdır, dışarıdan mı alsak”’
diye düşünüyoruz. Odaya gittik, otellerin minik şişelerde, üzerinde otelin
reklamının olduğu şampuan şişelerinin
aksine, kaliteli, bilinen markalardan
ama ekonomik boy bir şampuan şişesi
karşıladı bizi. Hani o büyük otellerde
insan “parasını verdim sonuna kadar
kullanayım, olmazsa çantaya atayım”
der ya, burada algı değişiyor bir anda.
“Az kullanayım” diyorsun, “benden
sonra da biri kullanacak”. Belli ki,
kimse çantaya atıp götürmüyor da
şampuanı. Yani aslında, lüks otellerin
ya da “herşey dahil” tatil köylerinin
açık büfelerinde doldurulan tabakların,
çöpe dökülen yiyeceklerin, otellerdeki
minik şişelerdeki şampuanların, parası
verilip gidilmeyen spor salonlarının
oluşturduğu kültüre inat; sosyal tesisler
bir yandan da kapitalizmin tüketim
kültürüne karşı dayanışmayı simgeliyor.
Temiz, kâr odaklı olmayan, işçinin
kendini yeniden üretebileceği imkânları sağlayan, ama lüks olmayan,
kaliteli bir yaşam... Tam sosyalizmde
de olacağı gibi. Sovyetler’in varlığı
koşullarında oluşturulan bu yaşam
alanları adım adım yok edilirken, bizim
galiba “hayal” diyenlere hatırlatmamız
gerekiyor: Evet, dev şişedeki kaliteli
şampuan, minik otel şampuanlarını
alt edebilir!
‘İnsanlar soluk alıyordu’
Mesleği nedeniyle ülkenin dört bir yanındaki sosyal tesisleri de
görmüş olan enerji uzmanı Bülent Hallaç, sosyal tesislerin önemini
soL’a şu sözlerle özetledi: “Oralar, kentlerin içinde ya da çevresinde
insanların soluk aldığı, eşitliğin ve demokrasinin yaşandığı yerlerdi.
‘Demokrasi’ diyorum çünkü devlet iç işleyişine çok karışmazdı. Site
yönetimi vardı, kooperatifler vardı. Sosyal tesisler önce parça parça
yok edildi, ardından AKP tarafından yağmalandı. Şimdi TOKİ’ye rant kapısı
olan yerlerin pek çoğunun temelinde de buralar var. Bugün Türkiye’nin en
zenginlerinin yaşadığı yerlerde, geçmişte, odacısı da, kamu işçisi de, temizlik
işçisi de, genel müdürü de kalıyordu. Şimdi bu yaşam alanları yağmalanıyor.”
Sümerbank Kayseri Bez Fabrikası, Sovyetler Birliği’nden
alınan krediyle ve Sovyet uzmanlar tarafından inşa
edilmiş, genç cumhuriyet planlı sanayileşmeye ve sosyal
devlet kavramına bir dostluk eliyle uzanmıştı.
Samanaltı
SAİT MUNZUR
[email protected]
9
4 EK İM 2 014
dünya
Sosyalizm, halk şenliğidir
Bu hafta sayfalarımızda savaş haberleri yok. Bunun yerine çoğu kişinin“ahh keşke ama bunlar
ütopya” dediği sosyalizmin gerçeğin ta kendisi olduğunu tüm dünyaya göstermiş Küba ve
SSCB’nin bayramları var.
D
ünya sayfalarında bu hafta,
özel sayı vesilesiyle sadece
bir haftalığına da olsa, savaşlardan uzak durmak istedik.
Suriye, Irak, Ukrayna başta
olmak üzere birçok ülkede şiddetin bir
türlü dinmediği, son çıkarılan tezkereyle ülkemizin de bir savaşa sürüklendiği
bugünlerde, bu isteğimiz biraz “lüks”
de olsa, özel sayımızda “bu lüksü”
kullanmayı tercih ettik ve savaşlarda
uzaklaşarak işçi sınıfının iktidarda olduğu ülkelerde hangi bayramlar nasıl
kutlanır konusunu inceledik.Bunun
için de tabii, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün ardından “komünizm öldü”
naraları atanlara inat sosyalizmden
vazgeçmeyen Küba’dan başladık.
Küba’da bayram demek dans demek
ABD’nin hemen yanı başındaki 12
milyon nüfuslu ada ülkesinde halk devrimden sonra farklı kültürlerin, dinlerin
bayramlarını ortadan kaldırmak yerine
neredeyse tamamını sahiplenmiş. Devrimin ardından ilan edilen bayramlar
da eklendiğinde, Küba’da bir bayram
bolluğu oluşmuş. Tabii, dans etmenin
ve eğlenmenin bir gündelik yaşam biçimi olduğu Küba’da kimsenin bu durumdan şikâyetçi olduğu söylenemez.
Küba’da hemen hemen tüm kutlamalar kapalı salonlarda değil, kent
sokaklarında düzenleniyor. Müzik tüm
bayramların vazgeçilmez bir unsuru.
Bayram günleri tüm sokaklar bayraklarla, balonlarla doluyor. Sokaklarda
kurulan masalarda kekler, pastalar
ikram ediliyor.
İşçilerin iktidarda olduğu ülkede
kutlanan en önemli bayramlardan biri,
pek de sürpriz olmayan bir şekilde tüm
dünyada kutlanan 1 Mayıs İşçi Bayramı. Her yıl yalnızca başkent Havana’daki kutlamalara 1 milyondan fazla
kişi katılıyor. Yapılan resmi etkinliğin
ardından halk rom içerek eğlenmeyi
ve salsa yapmayı ihmal etmiyor.
Kübalılar için bir diğer önemli bayram 26 Temmuz Ulusal İsyan Günü.
1953’te Fidel Castro ve yoldaşlarının
düzenlediği Moncado Kışlası Baskını,
Küba Devrimi’nin dönüm noktalarından biri olarak her yıl kutlanıyor.
Devrimi Savunma Komiteleri’nin
(CDR) kuruluşu da Kübalılar için
bir kutlama nedeni. 1960’ta kurulan CDR’ler için her yıl 28 Eylül’de
mahallelerde kutlamalar yapılıyor.
Bu kutlamanın bir özelliği de içinde
papayadan mısıra “her şeyin” olduğu
“caldoza” adındaki çorba. Mahallelerde, dev kazanlarda pişen bu çorbayı
içmek, bayramın bir geleneği.
‘Colombus’ değil ‘Direniş’ günü
Direniş Günü (Dia de la Resistencia Indigena) ise yalnızca Küba’da değil tüm
Latin Amerika’da kutlanan bir bayram.
1O
4 E Kİ M 2 0 1 4
12 Ekim’de kutlanan bu bayramı,
ABD’liler de Colombus günü olarak
kutluyor, ancak tersinden. Cristoph
Colomb’un Amerika’ya ayak bastığı ve
ABD’lilerin “Amerika’nın keşfi” olarak
kutladığı bugün, Latin Amerikalılar
ve Kübalılar için “Yerlilerin Direniş
Günü”. Çünkü Amerika’nın yerli halkı
için bu tarih, işgalin başlangıcı.
Dini bayramlar da kutlanıyor
10 Ekim, Küba’da siyahilerin günü.
Kübalı siyahilerin özgürlüklerine
kavuşmalarının resmi bayram olarak
kutlandığı Küba’da bu sefer sokakları
Afro-Kübalılar dolduruyor. Ülkede
Afro-Küba kültürünü temsil eden çoğu
dini olmak üzere farklı bayramlar da
bulunuyor. Afro-Kübalılar her yıl belirli tarihlerde Yoruba dininin tanrıları
ve azizleri için kutlamalar düzenliyor.
Her bir kutlamaya özel yemekler hazırlayan Kübalılar bu yemekleri konuya
komşuya ikram ediyor.. Ve tabii ki
tüm kutlamalarda geleneksel kıyafetler
giyilerek dans ediliyor. Mesela “Küba’nın koruyucusu” La Caridad de
Cobre’nin, Yoruba dinindeki karşılığı
Oshun’dur. 8 Eylül’de kutlanan bu
bayramda sarı ve beyaz renklerde kıyafetler giyilerek ayçiçekleri hediye edilir.
Küba’daki bayramların listesi uzadıkça uzuyor. Ancak sosyalist ülkeler ve
bayram denince bir zamanlar Sovyet
Sovyetler Birliği’nin faşist saldırganı
durdurarak elde ettiği büyük zafer, 9
Mayıs’ın anılardan silinmeyecek bir
gururla kutlanmasına vesile Rusya
sokaklarında...
Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde
(SSCB) kutlanan bayramlardan bahsetmemek olmaz. Bu nedenle Küba
listesini daha fazla uzatmadan Sovyetler Birliği’ne geçiyoruz.
Müzik Sovyetler’de de vazgeçilmez
SSCB’de bayram konsepti Küba’dan
biraz daha farklıydı. Daha çok ulusal
bayramların kutlandığı SSCB’de törenlerde “salsa”nın yerini askeri geçit
törenleri alsa da, gerek önemli bir zafere ithafen yazılan marşlarla gerekse
bayram günü verilen konserlerle Sovyet
bayramlarında da müzik vazgeçilmez
unsurlardandı. Halkın da aktif olarak
katıldığı resmi kutlamaların yanı sıra,
gün içerisinde düzenlenen konserler,
tiyatro ve film etkinlikleri, sergiler ve
yarışmalar gibi sosyal etkinliklere sahne olurdu. Bugünlerde ayrıca işçilere
ikramiyeler ve “en iyi işçi” gibi kimi
alanlarda ödüller verilirdi.
Sovyetler Birliği’nde kutlanan en önemli bayram Ekim Devrimi’nin yıldönümü olan 7 Kasım’da kutlanan Sosyalist Devrim Bayramı’ydı. SSCB’nin
dağılmasının ardından bu
bayram bir süre daha
kutlanmaya
devam edilse de
2004’te resmi tatil olmaktan çıkarıldı.
İşçi sınıfının iktidarı ele geçirerek
70 yıldan uzun bir süre elinde tutmayı başardığı SSCB’de tıpkı Küba’da
olduğu gibi en önemli bayramlardan
biri Uluslararası İşçilerle Dayanışma
Günü olarak kutlanan 1 Mayıs’tı. Bir
zamanlar milyonlarca işçinin katılımıyla kutlanan bu bayram bugün halen
resmi tatil olsa da, “Bahar ve Emek
Bayramı” olarak kabul ediliyor.
Bugün kutlanmaya devam edilen
bir diğer bayram ise Zafer Günü.
SSCB’nin Nazi Almanya’sı karşısında
kazandığı büyük zaferin yıldönümü
olan 9 Mayıs, dev resmi geçitlerle
kutlanmakta.
Sovyet döneminde halk tüm bu bayramlarda düzenlenen resmi geçitler ve
diğer etkinliklerin ardından akşam evlerine geçer ve bayram yemeğini yerdi.
Ülkede Lenin’in doğum günü, Konsomol gibi diğer ulusal bayramların
yanı sıra, eski ve yeni yılbaşları gibi
aile ziyaretlerinin daha yoğun olduğu
bayramlar da kutlanıyordu.
11
4 EK İM 2 014
Dış ticarette ‘Cihad’
Geleneksel sermayenin kalelerinden DEİK'e el koyan AKP, kurumun başına eski Müsiad Başkanı Cihad
Vardan'ı getirdi. TOBB bünyesinden çıkarılarak Ekonomi Bakanlığı'na bağlanan DEİK'in Yönetim Kurulu
üyelerinden TOBB Başkanı ise DEİK'teki görevinden istifa etti.
Y
aklaşık 30 yıldır Türkiye
Odalar ve Borsalar Birliği'ne
(TOBB) bağlı olarak faaliyet
gösteren Dış Ekonomik
İlişkiler Kurulu (DEİK),
AKP'nin torba yasasıyla Ekonomi
Bakanlığı’na bağlı olarak yeniden
oluşturuldu. DEİK’in yeni Başkanı
da Çırağan Sarayı'nda yapılan ve
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı
Yönetim Kurulu toplantısıyla belirlendi. DEİK'te yaşanan sürecin bir son
olmadığı, aksine AKP'nin sermayeyi
yeniden yapılandırma girişimi olduğu
görüşü hakim olurken, sürecin iyimser
bir tablo çıkaramadığı da hatırlatıldı.
Henüz daha birkaç gün önce Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ticaret
Örgütü açıklamalarında, dünya ölçeğinde ticaretin yavaşlayacağına yönelik
öngörülere ve uyarılara yer verilmişti.
DEİK Ba ş k a n lı ğ ı ’ n a M ü s i a d
eski Başkanı Ömer Cihad Vardan
getirilirken, Yönetim Kurulu üyesi
patronlar arasında da şu isimler yer
aldı: Abdulkadir Konukoğlu, Abdullah Tivnikli, Ahmet Çalık, Ahmet
Kocabıyık, Ahmet Nazif Zorlu, Ali
Kibar, Ali Koç, Başaran Ulusoy, Berna
İlter, Çetin Nuhoğlu, Ebru Özdemir,
Ender Yorgancılar, Ferit Şahenk, Fuat
Tosyalı, Güler Sabancı, Haluk Dinçer,
Hasan Sert, İbrahim Burkay, İbrahim
Çağlar, İdil Yiğitbaşı, Latif Aral Aliş,
Lucien Arkas, Mahsum Altunkaya,
Mehmet Büyükekşi, Mithat Yenigün,
Murat Ülker, Nail Olpak, Ömer Cihad
Vardan, Remzi Gür, Rona Yırcalı,
S.Pınar Eczacıbaşı, Tuncay Özilhan,
Vahap Küçük, Zeynep Bodur Okyay.
TOBB temsilcisinin ismi ise artık listede yok. DEİK'in TOBB bünyesinden
çıkarılarak Ekonomi Bakanlığı'na
bağlanmasının ardından, TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu da DEİK'teki
Yönetim Kurulu üyeliğinden istifa
ettiğini açıkladı.
mesinden sorumlu İmalat Mühendisi olarak görev aldığı belirtiliyor.
İstanbulTeknik Üniversitesi Endüstri
Mühendisliği Bölümü mezunu
olan Vardan'ın, ABD'de
Ohio State Üniversitesi'nde eğitimini
tamamlayarak
füze üretiminde
çalıştığı biliniyor.
BİAT SÜRECİ
İHLALLERLE BAŞLADI
Erdoğan’ın 11 Eylül’de imza-
FÜZECİ CİHAD BAŞKAN ATANDI
DEİK'in başına getirilen eski MÜSİADBaşkanı Ömer Cihad Vardan'ın,
bir dönem Kale Grup’ta Stinger
füzelerinin üretimi ve CAD/
CAM proseslerinin geliştirilTOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu
12
4 E Kİ M 2 0 1 4
dönemi
ladığı torba yasayla Ekonomi Bakanlığı’na bağlanan DEİK'in internet
sitesi kapatıldı. AKP'nin DEİK'e son
müdahaleleri beraberinde yaklaşık 50
çalışanın işine son verilirken, konuyla
ilgili soruları cevaplayan TÜSİAD
Başkanı Haluk Dinçer ise “tam olarak
ne olduğunu da anlayabilmiş değiliz.
‘Amaçları Erdoğan’a biat ettirmek’
AKP’nin DEİK’e el koyması ve konuyla ilgili yaşanan
gelişmeleri soL okurları için değerlendiren ekonomi yazarı
Mustafa Sönmez, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekonomide
özellikle dış ilişkileri kendisine bağlamaya yönelik bir adım
attığına dikkat çekti. Sönmez, yaşanan değişimi şöyle
tanımladı:
“DEİK, 80’lerin başında TOBB’un bir anlamda yan kuruluşu
olarak kuruldu. Amaç, dış ekonomik ilişkilerin görece özerk
şekilde TOBB’a bağlı yürütülmesiydi. Şimdi yaşanan değişim
ise hükümetin ekonomiyi kendi kontrolü altına almaya
çalışmasıdır. DEİK ise aslında, sadece Ekonomi Bakanlığı’na
bağlanmış olmuyor, aynı zamanda Tayyip Erdoğan’nın
kontrolüne geçtiği de anlaşılıyor. Mevcut Ekonomi Bakanı,
bunu sağlayacak isimdir. Erdoğan’ın özellikle dış dünyayla
ilişkileri önemsediğini ve müdahil olduğunu görüyoruz.”
TOBB Başkanı’nın istifasını da değerlendiren Mustafa
Sönmez, “hem TOBB hem de DEİK, AKP ile Gülen Cemaati
arasındaki gerilimde, Erdoğan’a yeterince biat etmiş kurumlar
değil” dedi. “TOBB, Avrupa Birliği normlarına uymaya
çalışırken, özerk ve Batılı bir görüntü vermeye çabasında.
AKP’nin Müsiad’la bağları ise sermaye açısından daha
organik nitelikte. Bu açıdan bakarsak, TOBB Başkanı Rifat
Hisarcıklıoğlu’nun DEİK Yönetim Kurulu’ndan istifası da anlam
kazanıyor.”
Herhangi bir yorum yapamayacağız”
dedi. DEİK organizasyonu özerkliğini
tamamen yitirirken, AKP, yönetmelikleri de tanımadan adım atmaya devam
etti. DEİK'in 20 Eylül tarihli yönetmeliğine göre, Başkan'ın Ekonomi Bakanlığı tarafından atanması öngörülürken,
yönetim kurulu üyelerinin Genel
İstifasını açıklarken Zeybekci’yi yalanladı
TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun, DEİK’in Yönetim Kurulu üyeliğinden
istifasına ilişkin, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’ye bir mektup gönderdiği
belirtildi. Öte yandan Bakan Zeybekci, yabancı ülkelerin bakanlarını ve
başbakanlarını Türkiye’ye davet eden DEİK’in, benzeri faaliyetleri hakkında
Ekonomi Bakanlığı’nı haberdar etmediğini savunurken, Hisarcıklıoğlu’nun
gönderdiği mektupta Zeybekci’yi yalanladığı aktarıldı.
DEİK’in TOBB çatısı altındayken 28 yabancı devlet temsilcisini çağırdığını
belirten Hisarcıklıoğlu’nun istifa mektubunda ayrıca, Zeybekci’ye cevap
niteliğindeki şu ifadelere yer verildiği belirtildi: “Tüm bu etkinliklerimiz
Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Ekonomi Bakanlığı başta
olmak üzere ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının bilgisi ve yönlendirilmesi
dahilinde yapıldı. DEİK, dış ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla
Kalkınma Bakanlığımız, Gümrük ve Ticaret Bakanlığımız, Başbakanlık
Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı, Türk
İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı başta
olmak üzere tüm kamu kurum ve
kuruluşlarımızla eşgüdüm içinde
birçok faaliyet yürütmüştür.”
Hisarcıklıoğlu’nun istifasının
ardından ise DEİK yönetiminden yeni
istifaların gelebileceği iddia ediliyor.
Kurul'da seçileceği belirtilmişti. Bu
maddeyi tanımayan AKP'nin, başkan
yardımcılarını da ataması ise şaşırtmadı
ve geleneksel sermaye çevresinden
herhangi bir tepki görmedi.
ZEYBEKCİ: 'DAHA AKTİF OLACAK'
Çırağan Sarayı'nda gerçekleşen DEİK
Yönetim Kurulu toplantısının ardından
Bomonti Hilton Otel'e geçen Ekonomi
Bakanı Nihat Zeybekci, gerçekleşen
değişikliklerle ilgili bazı açıklamalarda
bulundu. DEİK Kanunu çıktıktan
sonra yönetmeliğin de yayınlandığını
söyleyen Zeybekci, "35 kişilik Yönetim
Kurulu da ilan edildi. Bu sabahtan itibaren Ömer Cihad Vardan'ı Yönetim
Kurulu Başkanı olarak görevlendirdik.
Bizim sorumluluğumuz buydu. Yeni
Başkan'ın başkanlığında Yönetim
Kurulu toplantısını bugün yapıyorlar.
Ekonomi aktörlerinin yurtdışı koordinasyonunda sıkıntı vardı. Temsil
anlamında yaşanan bazı kopukluklar
vardı. Şimdi artık DEİK, Ekonomi Bakanlığı'nın temasıyla dünyada çok daha
aktif hale getiriliyor" dedi. TOBB'un
kurum olarak Yönetim Kurulu'nda
devam edeceğini ama TOBB Başkanı
Hisarcıklıoğlu'nun ise yönetimde yer
almayacağını öğrendiklerini belirten
Zeybekci, "bizim için kalıcı olan kurumlardır" yorumunu yaptı.
13
4 EK İM 2 014
Kızıl kasket
orak ve yumruk...
Savaş sırasında halkının yanında duruşuyla
tarihe yazılan, Katalan efsane Joan Miró, bu kez
orijinal eserleriyle, ‘Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar’
başlıklı sergiyle 1 Şubat’a kadar İstanbul’da.
Sanatın ve sanatçının ‘yanında’
“Joan Miró Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar” sergisi Sabancı
Müzesi’nin Pablo Picasso ve –faşist Franco’yu
desteklediğini asla unutmadan– Salvador Dalí
sergileriyle birlikte Katalan üçlemesinin son parçasını
oluşturuyor. Derli toplu, bütünlüklü ve tadında bir
seçki. Fakat, sanat burjuvazinin kendi kendisini
kavrayışının tasvirini verirken artık üretimi ve
alımlanması fazlasıyla bireysel. Post-endüstriyel bir
ekonomi politik çerçevesinde sanatın özerkliğinin
konumlandırılacağı pozisyon, bu açıdan önemli. Bu
noktada, piyasaya hâkim gücün, kültürel çeşitlilik ve
sanattaki ekonomiye sahip olma noktasına uzandığı
görülmekte. Katalan büyük sanatçılar gibi üçlemelerin,
günümüz sanat-sermaye ilişkisiyle yakından ilgili
olduğu açık. Sanatın her daim parayla ilişkisi mevcut
olmuştur ama günümüzde sanat, iş dünyasının
imajına bu kadar çok katkıda bulunmayı sürdürdüğü
sürece, bu ilişki fazlasıyla güncel bir konu. Sanat
dünyası ayrıcalıklı bireyler için ürünler sunma
yarışında. Sanat izleyicileri, İstanbul Modern,
Sabancı Müzesi çıkışında bir zincir lüks restoranda
yemek yiyip, kahve içerken bir araya gelen
sanatseverler, sanat zevklerinde de bir örneklik
göstermekte mi? Sabancı Müzesi’nde izlerkitlenin
artışı, her zaman olduğu gibi çağdaş sanata izleyici
olmanın getirdiği prestij unsuruna dayanmakta.
“Aaa, Sabancı’daki sergiyi görmedin mi?” ifadesi
bir sosyal statü göstergesidir ama aynı zamanda
kültürel ve ekonomik değişimin yarattığı işaretleri
de temsil etmektedir. Diğer bir deyişle çağdaş sanatı
izleme, yeni sınıfsal değişime ait olunduğunu da
imlemektedir.
14
4 E Kİ M 2 0 1 4
3. Çift Taraflı Levha
üzerinde insanlar,
arabulucu rolü oynayan kuşlar ve en
üst düzlemde göksel
öğeler. Ayrıca bir
tür “kaçışı” ya da
“göksel dünyaya”
ulaşmayı sembolize eden merdivenler.
FIRAT ARAPOĞLU*
1
sanat ürününüN TADI
Joan Miró’nun çalışmalarında
Katalan primitiflerine duyduğu
hayranlık ve Antoni Gaudí’nin
mimarisi, etkilendiği başlıca
olgular arasında. Sanat üretme
niteliğindeki standart akademik
üretim-karşıtlığı, alışılagelmişin
dışında imge önerileri ve özellikle düz
kontur çizgilerinden kaçış, Gaudí’de
de rahatlıkla görülebilmekte. Sanatçının çalışmalarında öncelikle “resim
ve şiir ilişkisine” odaklanmak gerekli.
Ürettiği şifreler ve bu şifrelerin/
işaretlerin çözümünü yapabilmek,
Miró’dan keyif almanın başlıca gereklilikleri arasında.
Bedrettin Cömert’in
Kişi ve Kuş
Miró’nun
yolculuğu
belirttiği gibi “Hangi türden olursa
olsun, bir sanat ürünün tadılması,
onun kavranılmasıyla doğru orantılıdır”. Erken dönem işlerinde şiirlerin
imgelerin içinde açıkça ve netlikle
yer alması durumunu, daha sonraları sanatçının sadece imgelerle bir
şiir yazımına dönüştürmüş olduğunu
serginin girişindeki tarih çizelgesinde
görebilirsiniz. Bu tarih çizelgesi, sadece sanat tarihsel açıdan değil; sanatın
kültür, siyaset ve ekonomiyle bir arada
işlediğini göstermesi açısından önemli.
Joan Miró’nun çalışmalarına geri dönersek, erken dönem işlerinde üst üste
bindirilen imgelerle yaratılan derinlik
olgusu, çok sonraları yerini bir tür
yalınlığa ve sadeliğe bırakacak. Sergiyi
konseptüel ayrımların ayırdında olarak
gezdiğinizde, bu yalınlaşmanın gelişimini görebilirsiniz. Örneğin “Takımyıldızlar”, yalınlığa ulaşma arzusunun
erken dönemlerine denk düşmekte.
İŞARETLERİ VE ikonografiYİ ANLAMAK
Sergide de görülebileceği gibi “kadın”,
“yıldızlar”, “gezegenler” ve “manzaralar”, Joan Miró ikonografisini
oluşturan işaretlerin başında. Bu işaret
sisteminde kadın, figür, kuş, böcek,
sinek gibi yeryüzüne ait simgeler,
çeşitli figürlere ait göz, cinsiyet, saç,
diş gibi işaretler ve güneş, ay, yıldızlar,
gezegenler ve merdivenler gibi statik
unsurlar yer almakta. İşte sanatçının
bu işaretlerle ürettiği dil, indirgenemez
bir noktaya kadar azaltılmış derecede
sunulmakta. Aynı nitelik, eser başlıklarındaki şiirsel dilin derece derece
azalarak, geneli ifade etmek için bir
veya birkaç sözcüğe düşmesinde de
gözlemlenebiliyor.
Joan Miró’nun, özellikle resimlerinin, bir tür genellemeyle çözümlenme
önerisini katalog yazarlarından Jordi
Clavero’nun metninde görebiliyoruz:
Resimlerin alt düzlemlerinde sürüngenler gibi yeryüzü canlıları, onların
Joan Miró endüstriyel tüketim nesnelerinin ve doğada
bulduğu organik parçaların işlevlerini
yok ederek, Duchamp’ın ve Pablo
Picasso’nun işaretlediği bir yoldan da
ilerlemişti: Hazır-nesne ve buluntu-nesne kullanımı. Her şeyden önce organik
bir sanat üretim yöntemiyle hareket
eden sanatçı için, başlangıçta her şeye
kendisini ona çeken “malzemeyle”
başladığını söylemek gerekmekte.
Sanat tarihinin önemli avantgarde
akımlarından “Gerçeküstücülük”.
akımı da bu yazının konusu. Sürrealist
Manifesto öncesi, 1920’lerin başında
André Breton ve Philippe Soupault’nun “otomatik yazma” tekniğiyle
ürettikleri “Les Champs Magnétiques” (Manyetik Alanlar) Joan Miró’yu
kuşkusuz fazlasıyla etkilemişti. Öte
yandan yere serdiği tuvallere boyayı
akıtması da Dada ve Marcel Duchamp
etkili bir “rastlantısallık” olgusuna
işaret etmekte. Serginin kataloğu ise
önemli metinleri içeriyor. Jose Punyet
Miró ve Jordi Clavero’nun metinleri,
hem detaylı hem de doğru okumaları
işaret eden yetkin içeriğe sahipler. Sergi
1 Şubat 2015’e kadar gezilebilir.
*Öğretim Görevlisi, İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi; Sanat
Tarihi (MA)/Sanat Eleştirmeni (AICA, TR)
Miró’nun “İspanya’ya Yardım Edin” başlıklı tasarımı
937 yılında Paris Dünya Fuarı’ndaki Uluslararası Sergi’de,
İspanya Cumhuriyeti’nin pavyonunu mimar Josep Lluís Sert
tasarlamıştı ve Pablo Picasso’nun
meşhur “Guernica”sı, Alexander
Calder’in “Mercury Fountain” (Civa
Çeşmesi) çalışmasıyla Joan Miró’nun
“Orakçı” ya da “Katalan Köylüsü’nün
İsyanı” olarak bilinen büyük duvar
resmi mekanda yer almaktaydı. Bu
sunum için ayrıca “İspanya’ya Yardım
Edin” başlıklı bir poster ve pul tasarımı
yapan Miró, bu çalışmada kızıl kasketiyle yumruğunu havaya kaldırmış
bir Katalan köylüsünü betimlemişti.
Resmin altında “günümüzdeki bu çatışmada, faşist tarafta tükenmiş güçler,
karşı tarafta da sınırsız yaratıcılıkları
ile İspanya’ya dünyayı şaşırtacak bir
güç verecek olan halkı görüyorum”
yazmaktaydı.
Yapıtlarını “politik sanat” olarak
adlandıramayacağımız Joan Miró’nun
geçen yılın Kasım ayında Tophane-i
Amire’de bir sergisi açıldı. “Miró
İstanbul’da” başlıklı sergide yer alan
yapıtlardan bazılarıyla ilgili Barcelona’da bulunan Joan Miró Vakfı
“orijinallikleri” konusunda şüphelerini
belirtince, sergi Aralık ayında apar
topar kaldırıldı. “İşte şimdi gerçek
Joan Miró geldi galiba?” diyebileceğimiz sergi, 23 Eylül’de Sakıp Sabancı
Müzesi’nde açıldı. Sabancı Holding’in
sponsorluğunu üstlendiği sergi, Joan
Miró Vakfı (Barselona), Successió
Miró koleksiyonu (aile koleksiyonu) ve
Pilar ve Joan Miró Vakfı (Mallorca)
işbirliğinde gerçekleştiriliyor. 15
4 EK İM 2 014
bilim
Dünyayı en çok ABD’nin
enerji santralleri kirletiyor
Amerika Çevre Araştırmaları ve Politikaları Merkezi’nin raporuna göre, ABD’deki
enerji santrallerinin dünyada en fazla karbon salınımını yaptığını ortaya koydu.
Özge Yılmaz
Y
eni yayınlanan bir rapora göre
Rusya, Hindistan ve Japonya
endüstrilerinin yarattığı karbon salınımının toplamından
bile fazla karbon salınımı
yapan Amerikan enerji santralleri dünyamızın gördüğü en kötü kirleticilerin
başında geliyor.
Amerika Çevre Araştırmaları ve
Politikaları Merkezi (Environment
America Research and Policy Center),
Küresel Isınma Programı Direktörü
Julian Boggs ve ekibi tarafından zamanlarda Amerika’nın en kirli enerji
santralleri ve bunların net sera gazı emisyonları ve küresel iklim değişikliğine
ciddi ölçüdeki katkıları konusunda iki
ayrı detaylı rapor yayınlandı.
Bu raporlara göre, karbon emisyonları açısından Çin başı çekmesine
rağmen Amerika’nın tarihi geçmiş
endüstrisine oranla önemli derecede
daha çevreci enerji santrallerine sahip.
Boggs, Amerika’nın üretim yapan santrallerinin ise küresel ısınma konusunda
görmezden gelindiğini vurgulayarak
“eğer çocuklarımız için daha temiz
bir gelecek istiyorsak enerji santralle-
rinin küresel ısınmaya olan muazzam
katkısını görmezden gelemeyiz” dedi.
Bu raporlar Obama yönetimi tarafından Amerika’nın karbon emisyonunu 2012 Kanada’sının tamamı kadar
azaltmak amacıyla oluşturulan Temiz
Enerji Planı kapsamında yeni standartlar oluşturulmak için hazırlandı.
İkinci rapora göre bu şaşırtıcı derecede büyük bir miktar, çünkü Kanada
dünya sera gazı salınımı sıralamasında
sekizinci sırada yer alıyor.
Bu rapoların sunduğu oranlar şaşırtıcı derecede büyük miktarlar, öyle ki
2012 yılı içinde Amerika’nın en kirli
50 enerji santralinin (ki Amerika’daki
bütün enerji santrallerinin sadece
yüzde 1’ini oluşturmakta) Güney Kore
kadar (dünyanın yedinci en fazla sera
gazı salınımı yapan ülkesi) kirlilik ürettiğini detaylı olarak gösteriyor. Daha
da kötüsü Amerika’daki bütün enerji
santralleri birleştiğinde 2012 yılında
yapılan bütün sera gazı emisyonların
toplamının yüzde 6’sını oluşturmakta.
Temiz Enerji Planı kapsamında
Amerika karbon emisyonunu 2012
Kanada’sının tamamı kadar azaltmayı amaçlıyor. İkinci rapora göre bu
çok büyük bir miktar, çünkü Kanada
dünya sera gazı salınımı sıralamasında
sekizinci sırada yer alıyor. Her iki rapor
da Amerika’nın Temiz Enerji Planı’nın
Amerika’yı dünyanın en çok sera gazı
salınımı yapan ülkelerinin arasından
çıkarabilecek hedefler bile içermediğini
ortaya konuyor.
Oysa, Hükümetlerarası İklim
Değişikliği Paneli’nin (IPCC) Beşinci
Değerlendirme Raporu’nda, küresel
ısınmanın geri dönülemez felaketlere
yol açmasının önüne geçilebilmesi
için küresel sıcaklık artışının sanayi
öncesi döneme göre 2oC’nin üstüne
çıkmaması gerektiği belirtiliyor. Bu
hedefi gerçekleştirebilmek için ise
özellikle karbon salınımlarında başı
çeken bu ülkelerin karbon salınımlarını
2050’ye kadar kademeli olarak yüzde
80 azaltması gerekiyor. Ancak şu anki
göstergeler bu hedefin oldukça uzağında. Bunun önündeki en büyük engel
de kâr maksimizasyonunun belirleyici
olduğu kapitalist üretim anlayışı.
Küresel ısınmanın ve getireceği felaketlerin önüne geçmek için öncelikle
üretimin toplumsal ihtiyaçlara göre
planlanması ve fosil yakıt kullanımının
minimize edilmesi gerekiyor.
Kaynak: http://www.natureworldnews.com/articles/9136/20140920/power-plants-dirty-world-more.htm
16
4 E Kİ M 2 0 1 4
Hong Kong’da ‘Demokrasi Şöleni’
ve FireChat
Kowloon bölgesinin merkezinde yer alan Nathan Road
isimli caddeyi işgal etmiş olan eylemciler özgürce iletişim
kuruyor, 29 Eylül 2014 (Fotoğraf: AFP PHOTO / ALEX OGLE)
Çise Mıdoğlu
G
eçtiğimiz hafta Çin Hükümeti tarafından Instagram’ın
engellenmesinin ardından
kullanımında patlama yaşanan uygulama, Batı medyası
tarafından bir demokrasi havarisi olarak sunuluyor. Peki dünya genelinde
iletişim mahremiyetine zerre kadar
saygı göstermeyen emperyalizmin özgür iletişim hakkı konusunda içtenlikli
olduğuna inanılabilir mi? Ya da siyasetten bağımsız, mutlak olarak “iyi” bir
teknoloji tasavvur edilebilir mi?
FireChat Nedir?
OpenGarden isimli startup şirketi tarafından geliştirilen mobil uygulama
“mesh networking” adı verilen bir ağ
teknolojisine dayanıyor. Bu teknoloji,
ağda yer alan her boğum noktasına
(cep telefonu, bilgisayar, vb.) ulaşmanın
birden çok yolunun olduğu merkezi
olmayan bir tür örgü yapısını tarif ediyor. FireChat kullanıcıları, WiFi veya
hücresel bağlantı olmayan durumlarda
da internete erişebiliyor. Bunun için en
fazla 70 metre ötelerinde bir başka FireChat kullanıcısının olması gerekiyor.
Kullanıcılar bu şekilde bir ağ oluşturarak hem kendi içlerinde hem de varsa
herhangi bir kullanıcının bağlantısını
kullanarak internet üzerinden iletişim
kurabiliyor. İnternetsiz ortamlarda
veya kullanıcı tarafından seçilmesi
durumunda iletişimin tamamen “offthe-grid” yani kayıtdışı olabildiği (yerel
uygulama tarafından saklanıp daha
sonra sunucularla paylaşılmadığı) iddia
ediliyor. Geçtiğimiz iki yılda 5 milyon
kişi tarafından indirilen uygulama,
kalabalık kitlelerin mobil operatör
trafiğini aşırı derecede yüklediği, internetin kesildiği veya kitlelerin bilinçli
olarak küresel ağlardan uzak durduğu
durumlar için çok elverişli gözüküyor.
Emperyalist İkiyüzlülük
İletişim teknolojileri ile özgürlük ve demokrasi gibi kavramlar arasındaki ilişki
toplumsal hareketlenme dönemlerinde
sık sık gündeme geliyor. Fakat ne bu
teknolojilerin kendiliğinden özgürlükçü
olduğu (IŞİD militanlarının veya Melih
Gökçek fanlarının Twitter propagandalarını düşünelim), ne gerçekten güvenli
bir iletişim sağladığı (Google ve Facebook gibi birçok şirketin hükümetlere
ve reklam şirketlerine veri servis ettiğini
unutmayalım), ne de kapitalist sistem
içinde kolaylıkla bağımsız kalabileceği
(WhatsApp’ın Facebook tarafından
satın alınması, Open Garden’ın hararetle reklam almaya çalışması vb.)
iddia edilebilir.
Buradaki ikiyüzlülük ise Hong
Kong’a “demokrasi götürmek” isteyen
ABD’nin kendisinin, dünya çapında
güvenli ve özgür bir küresel ağ oluşabilmesinin önünde duran en büyük
engel olması.
BİLİM GÜZELİ
Ayrılıktan doğan güzellik
Levha tektonikleri yani kıtaların kayma
hareketi sonucu oluşmuş olan İzlanda’da
bu ayrışmanın görsel kanıtlarına sık sık
rastlanıyor. Yakın zaman önce Vatnajokull’da
(“jokull”, İzlandaca buzul anlamına geliyor)
yer alan Holuhraun lav bölgesinde patlak
veren yeni yarık bunlara bir örnek. William
Moreland tarafından 8 Eylül tarihinde çekilen
bu fotoğraf, Holuhraun püskürmesinden
doğan lavların İzlanda’nın en uzun ikinci
nehri Jokulsa a Fjollum ile karşılaşma anını
gösteriyor. Fotoğrafın çekildiği sırada lavlar
yaklaşık 100 metre/saat hızla ilerliyor ve 19
kilometrekarelik bir alanı kaplıyor, ki bu da
akıntıyı İzlanda’nın 1875’ten beri gördüğü en
büyük akıntı yapıyor.
Fotoğraf: William Moreland Kaynak: epod.usra.edu
Hazırlayan: Çise Mıdoğlu
1 Mayıs Kutlamaları
Havana/Küba
Download

Bayram bir gün bizim de sokağımıza gelecek