G İ R İ Ş İ M L E R İ
G İ R İ Ş İ M L E R İ
EKİM-KASIM-ARALIK 2014 OCTOBER-NOVEMBER-DECEMBER 2014 SAYI 15 ISSUE 15
G İ R İ Ş İ M L E R İ
HİERAPOLİS MÜZESİ
HIERAPOLIS MUSEUM RODİN
RODIN
BİR KARYA KENTİ ALİNDA ALINDA, A CARIAN CITY CAM GLASS
APHRODİSİAS MÜZESİ APHRODISIAS MUSEUM EBRU MARBLING
MİRO’NON KUŞLARI İSTANBUL’DA MIRO’S BIRDS IN ISTANBUL
The Museum Pass İstanbul cards validity period begins with your first museum visit.
Each card can only be used at each museum once.
Museum Pass Advantage Points ATELIER BY ISMAIL ACAR, MUSEUM SHOPS AND CAFÉS, BLUESHUTTLE,
EFENDI TRAVEL, FARUK YALCIN ANIMAL KINGDOM AND BOTANICAL GARDEN, HARBİYE MILITARY MUSEUM,
HISTORICAL GALATASARAY HAMAM, GES SHOPS, İSTANBUL ARCHAEOLOGICAL MUSEUMS SHOP & CAFÉ, İSTANBUL
COOKING SCHOOL, İSTANBUL ŞEHİR HATLARI, İSTANBUL WALKS, JURASSIC LAND, MAIDEN’S TOWER, THE MUSEUM
OF INNOCENCE, PANDELI RESTAURANT, PERA MUSEUM, RAHMI M. KOÇ MUSEUM, SADBERK HANIM MUSEUM,
SAKIP SABANCI MUSEUM, SECURE DRIVE, TÜRVAK CINEMA – THEATRE MUSEUM
G İ R İ Ş İ M L E R İ
G İ R İ Ş İ M L E R İ
EKİM-KASIM-ARALIK 2014 OCTOBER-NOVEMBER-DECEMBER 2014 SAYI 15 ISSUE 15
G İ R İ Ş İ M L E R İ
içindekiler
TABLE OF CONTENTS
Ekim-Kasım-Aralık
2014 Sayı 15
October-November-December
2014 Issue 15
HİERAPOLİS MÜZESİ
HIERAPOLIS MUSEUM RODİN
RODIN
BİR KARYA KENTİ ALİNDA ALINDA, A CARIAN CITY CAM GLASS
APHRODİSİAS MÜZESİ APHRODISIAS MUSEUM EBRU MARBLING
MİRO’NON KUŞLARI İSTANBUL’DA MIRO’S BIRDS IN ISTANBUL
Başyazı
Bir Karya Kenti Alinda
3
Editorial
5
Alinda, A Carian City
CAM
10
GLASS
Aphrodisias Müzesi
16
Aphrodisias Museum
Rodin
22
Rodin
EBRU
28
EBRU (MARBLING)
J. Paul Getty Vakfı ve Müzesi
34
Hierapolis Müzesi
J. Paul Getty Foundation and Museum
40
Miro’nun Kuşları İstanbul’da
Hierapolis Museum
48
Dünya Müzecilik Tarihi
Miro’s Birds in İstanbul
54
VASARİ
World History of Museums
60
Topkapı Sarayı’nın Hazinesi
VASARI
62
KOÇ ÜNİVERSİTESİ
The Topkapi Palace Treasury
68
KOÇ UNIVERSITY
Bir sempozyum, bir sergi
72
Haber turu
A Symposium and an exhibition
74
TÜRSAB-MÜZE Rehberi
News in overview
76
TÜRSAB-MUSEUM Guide
TÜRSAB-MÜZE Harita
78
TÜRSAB-MUSEUM Map of Museums
TÜRSAB-MÜZE Girişimleri tarafından üç ayda bir yayınlanır
Published quarterly by the TÜRSAB-MUSEUM Enterprises
TÜRSAB-MÜZE Girişimleri adına SAHİBİ
TÜRSAB YÖNETİM KURULU BAŞKANI
OWNER on behalf of the TÜRSAB-MUSEUM
Enterprises
PRESIDENT OF THE TÜRSAB EXECUTIVE BOARD
Başaran ULUSOY
SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
RESPONSIBLE MANAGING EDITOR
Feyyaz YALÇIN
YAYIN KURULU
EDITORIAL BOARD
Başaran ULUSOY, Arzu ÇENGİL,
Hümeyra ÖZALP KONYAR, Ufuk YILMAZ,
Özgül ÖZKAN YAVUZ, Özgür AÇIKBAŞ,
Köyüm ÖZYÜKSEL ÜNAL, Ayşim ALPMAN,
Avniye TANSUĞ, Elif TÜRKÖLMEZ,
Ahmet ALPMAN, Pınar ARSLAN, Turgut ARIKAN
TÜRSAB adına YAYIN KOORDİNATÖRÜ
EDITORIAL COORDINATOR on behalf of TÜRSAB
Arzu ÇENGİL
GÖRSEL VE EDİTORYAL YÖNETİM
VISUAL AND EDITORIAL MANAGEMENT
Hümeyra ÖZALP KONYAR
HABER ve GÖRSEL KOORDİNASYON
NEWS AND VISUAL COORDINATION
Özgür AÇIKBAŞ
GRAFİK UYGULAMA
GRAPHICAL IMPLEMENTATION
Özgür AÇIKBAŞ
Gazeteciler Sitesi Haberler Sk. No: 15 Esentepe Şişli
İstanbul / Türkiye
Tel / Phone: (212) 327 13 00
Faks / Fax: (212) 327 13 06
www.muze.gov.tr e-mail: [email protected]
Baskı Printing
Müka Matbaa
MÜZE Dergisi Basın Konseyi üyesi olup, Basın Meslek
İlkeleri’ne uymaya söz vermiştir.
The Museum Journal is a member of the Turkish Press Council
and has resolved to abide by the Press Code of Ethics.
MÜZE Dergisi’nde yayınlanan yazı ve fotoğraflardan kaynak
gösterilmeden alıntı yapılamaz.
None of the articles and photographs published in the
The Museum Journal maybe quoted without mentioning of
resource.
M
üzecilik anlayışı değişiyor
Cumhuriyetimiz 90 yaşında! Hepimize kutlu
olsun. Bu 90 yıl bana şunu düşündürüyor.
Turizmden mimariye, plastik sanatlardan
sanayiye aklınıza gelebilecek her alanda ülkemiz
artık adından söz ettiren, güçlü, istikrarlı ve
geleceği parlak bir ülke. Ve tabi müzecilikte de
bu böyle.
Müzelerimiz artık dünyadaki muadilleriyle
yarışan hatta onları aşan niteliklere sahip.
Teknolojinin tüm imkanlarından faydalanılarak
modern bir anlayışla yenilenen müzelerimizin
engelli ve yaşlı dostu olması için; gelir durumu,
eğitim düzeyi, sosyal statüsü ne olursa olsun
tüm vatandaşlarımız tarafından görülmesi
için, dünyanın en uzak köşesinde yaşayanlar
tarafından bilinmesi, tanınması için var
gücümüzle çalışıyoruz.
Cumhuriyet nasıl 90. yılında daha dinamik,
daha genç, daha enerjikse müzeciliğimiz de
öyle. Yaklaşık 155 müzenin işletmesiyle tek tek
ilgileniyor, restorasyonundan temizliğine, gezi
konforundan ışıklandırılmasına her ayrıntısını
yakından takip ediyoruz. Cumhuriyet’in 100.
yılına çok daha güçlü bir müzecilik anlayışıyla
gireceğimizden kuşkum yok.
Bu ay aynı zamanda Kurban Bayramı’nı da idrak
ettiğimiz, iki bayramı bir arada kutladığımız
müstesna bir ay. Bu vesileyle hepinizin hem
Kurban Bayramı’nı hem Cumhuriyet Bayramı’nı
kutluyor; herkese huzur, sağlık ve sevinç dolu
nice bayramlar diliyorum.
Our Republic is 91 years old! We wish a happy
anniversary for all of us! These 91 years make
me think: from tourism to architecture, from
plastic arts to industry, Turkey is now a strong
and weighty country with stability and a bright
future. The same thing holds true for museums
as well. Our museums have high standards like
their global equivalents and in some areas they
are even more advanced. We are trying with
all our might so that our museums, renovated
with the most recent technology in a modern
way, will be visited easily by all our citiziens
with disabilities or by the elderly. We want
our museums to be accessible to all parts of
society, regardless of level of income, education
and social status. Our Republic is still very
young and dynamic in its 91st year and the
same thing is true for our museums as well. We
manage the operation of almost 155 museums
one by one and we care about their restoration,
cleaning, visiting comfort and lightning, along
with many other details. I am sure that we will
have a much stronger perspective in the field
of museums in the 100th anniversary of our
Republic.
In this special month we are celebrating the
Feast of the Sacrifice along with the anniversary
of our Republic. With this opportunity on hand,
I would like to congratulate you all for your
Republic Day and the Feast of the Sacrifice and
wish everyone many happy anniversaries in
good health and peace.
Başaran Ulusoy
3
4
BİR KARYA KENTİ
 Rasim Konyar
Kraliçe Ada’nın
Bodrum’dan sürgüne
gönderildiği, Büyük
İskender’in fethettiği,
Karya uygarlığının “Işık”
kenti. Alinda, muhteşem
agorası ve su kemerleri
ile Aydın’ın Karpuzlu
ilçesinde beklenmedik
bir sürpriz yaratıyor.
Alinda
ALINDA, A CARIAN CITY
Carian civilization’s city of “Light“,
the city where Queen Ada from
Halicarnassus was sent in exile, the city
conquered by Alexander the Great.
Alinda with its magnificent agora and
its aqueducts offers an astonishing
surprise situated on a hilltop at the
Karpuzlu District of Aydın Province.
ANTİK KENT
ancient city
5
ydın il merkezinin güneybatısına doğru gidince, tarihi MÖ 340 yıllarına kadar inen Karpuzlu İlçesi’ne
varılır... Alinda Antik Kenti ilçenin batısındaki
tepe üzerinde yükseliyor. 1971 yılında bulunduğu
ovanın adını alan Karpuzlu, verimli topraklarla içiçe yaşayan bir ilçe.
Başta zeytin olmak üzere sık ağaçlı ormanlarla kaplı dağları yılın her
mevsiminde muhteşem görüntüler yansıtıyor.
Karpuzlu’da Doğa ve Mimari
Karpuzlu’dan Alinda Antik Kenti’ne çıkılırken hem doğa hem sivil
mimari insanı büyülüyor. Alinda, bugünkü Karpuzlu’nun hemen bir
kaç yüz metre ötesinden başladığı için yıllar önce bu köy evlerinin
yapımında antik kentin taşları kullanılmış. Hatta bazı evler doğrudan
Roma Dönemi duvarlarının üzerine inşa edilivermiş...
Karpuzlu köyünün daracık sokaklarında dolaşırsanız taş evlerin duvarında girlandlı bir koç başı ya da mermere oyulmuş bir savaş sahnesine rastlayabilir, bu tarihi eserleri günlük yaşamın içinde izleyebilirsiniz....
Alinda Antik Kenti
Alinda, bir Karya kenti. İlk kuruluşu Hititler’e kadar iniyor. Karpuzlu Vadisi’nin batı ucunda, ovaya hakim bir tepenin üzerinde. Bilge
Umar’ın kitaplarından Alinda isminin Luwi veya Kar dilinden geldiğini
ve “Işık” anlamını taşıdığını öğreniyoruz.
Yazılı kaynaklar kentin MÖ 451-450 yılları arasında, kısa bir süre için
6
When you travel to the southwest of Aydın City Centre you reach the
District of Karpuzlu whose history is dated back to 340 BC. Alinda Antique City rises on a hill at the west of the district. The district of Karpuzlu, that lives in harmony with the fertile land took the name of this
plain in 1971. Its mountains covered by thick forests, mainly olive trees,
present spectacular scenes throughout all the seasons of the year.
Nature and Architecture in Karpuzlu
While going up to Alinda Antique City from Karpuzlu both nature and
the civil architecture mesmerise people. As Alinda starts just a few
hundred meters from today’s Karpuzlu the stones of the antique city
were used in building village houses years ago. And moreover, some
houses were just built directly on the walls of the Roman Period...
When walking through the narrow streets of Karpuzlu Village you can
come across a head of a ram with a wreath on a wall of a stone house
or war scene carved in marble, you can monitor these historical artefacts in everyday life...
Alinda Antique City
Alinda is a Carian city. Its primary foundation goes back to the Hittites.
It is situated on top of a hill overlooking the plain at the west end of
Karpuzlu Valley.
From the books of scholar Umar we learn that the name Alinda came
from Luwi or Kar language and means “Light”.
The written sources state that the city joined the Attika-Delos Marine
Attika-Delos Deniz Birliği’ne girdiğini ancak
daha sonra ayrıldığını aktarıyor. Alinda’nın
tarih sahnesinde önem kazanması MÖ 340’da
Karya Krallığı’nda çıkan iç karışıklıklar ile
başlıyor.
Karyalı Hekatemnos’un kızı Kraliçe Ada,
bir aile kararıyla bugünün Halikarnassos
(Bodrum)’dan Alinda’ya sürgüne gönderiliyor. Fakat iyi bir siyasetçi ve yönetici olan
Ada, sürgün hayatı yaşadığı bu kenti önemli
bir merkez haline getiriyor.
Hatta Büyük İskender Asya seferine çıktığında Alinda’ya da geliyor ve Ada “tekrar Karya
Kraliçesi olma” koşuluyla kentin kapılarını
açıyor. Büyük İskender de verdiği sözü tutuyor ve Halikarnassos’u zaptettiğinde Ada’nın
tekrar Karya Kraliçesi olmasını sağlıyor.
Alinda, Büyük İskender’in ölümünden sonra
önce Bergama, ardından Roma hakimiyeti
altına giriyor. Roma devrinde de ihtişamlı bir
kent olarak dikkat çeken Alinda, bu gücünün
göstergesi olarak, MS 3. yy’a kadar kendi
adına sikke bastırmış. Sonraki yıllarda ise
önemini yitirip, Aphrodisias Metropolitliği’ne
bağlı bir kent olmuş... Kraliçe Ada’nın konuk
odası, lahdi ve mücevherleri şimdi Bodrum
Kalesi’ndeki müzede sergileniyor. Alinda’ya
bugün gidenleri ilk karşılayanlar ise mezarlar
ve lahitler...
Union for a short period, between 451-450 BC,
but soon after left the union. Alinda gained
importance in the stage of history as civil conflicts arose in the Kingdom of Caria in 340 BC.
Queen Ada, daughter of Carian Hekatemnos,
was sent with the family decree from today’s
Halicarnassus to Alina into exile. But being
a decent politician and administrator Ada
turned this city, where she sent into exile, into
an important centre.
Moreover, Alexander the Great during his Asia
expedition came to Alinda and Ada opened
the doors of the city with the provision of “becoming the Queen of Caria again”. Keeping his
promise, Alexander the Great enabled Ada to
become the Queen of Caria after he conquered
Halicarnassus.
Alinda, after the death of Alexander the Great,
fell under the hegemony of Pergamon then
Roman consecutively. Alinda was an attractive
gorgeous city in Roman Period and kept on
issuing coins on its behalf until 3rd century AD
as an indication of its power. In the years to
follow it lost its importance and became a city
attached to the metropolitan of Aphrodisias...
Guest room, sarcophagus and jewels of Queen
Ada are now exhibited in the Museum in the
Castle of Bodrum. Those who go to Alinda are
welcomed by graves and sarcophaguses...
Alinda Su Kemerleri (sol sayfa). Agora’dan görüntüler
(üstte).
Alinda aqueducts (left page). Views from the Agora
(above).
7
Agora
Alinda’nın bugün de izlenebilen en etkileyici yapılarından biri neredeyse 100 metreye
varan uzunluğu ile şaşırtıcı bir görünüm
sergileyen Agora’sı. Yapı, Anadolu’da böylesine sağlam kalabilmiş ender, üç katlı agoralarından biri olarak kabul ediliyor. Anıtsal
görünümü ile agora, kentin doğusunda, 170
m yükseklikte dik yamacın başında yer alıyor.
Yalnız Ama Hala Ayakta!
Alinda Akropolü’nün kuzeybatı ucunda dört
gözü tamamen ayakta duran su kemeri de
son derece heybetli bir görüntü sergiliyor.
Hala çok iyi korunmuş bu kemer güzelliği
ve sağlamlığıyla dikkat çekiyor. Kemerlerin
üstünde, birbirine paralel bloklardan oluşan
bir su kanalı olduğu biliniyor. Şehrin dört bir
yanında, hatta su kemerlerinin ötesindeki
tepenin uzak ucunda bile, çok sayıda mezara
rastlanıyor. En yaygın olanı, yekpare bir kayaya oyulmuş ve üzeri ayrı bir kapakla örtülmüş
olan “Karia” tipindeki mezarlar. Mezar yapıları
hemen bütün kenti çevrelemiş...
Alinda Tiyatrosu
Kentin ayakta kalmış diğer bir yapısı da
tiyatrosu. Orta, hatta küçük ölçekli sayılabilecek boyuttaki Alinda Tiyatrosu, bugün “bir
zeytinlik” görünümünde. Oturma yerleri ve
sahne düzeni çoğu bölümü yıkılmış. Tiyatronun kuzey batısında iki tapınak kalıntısı
bulunuyor. Helenistik Dönem’in düzgün taş
işçiliği ile inşa edilmiş duvarlarda iki kemerli
giriş dikkat çekiyor.
8
Agora
One of the most effective constructions of
Alinda, that can also be monitored today, is
the Agora with striking scenery, almost 100
metres long. The construction is assumed
to be one of the rare three storey agoras in
Anatolia that has survived in such robust
state. Agora, with its monumental appearance stands on a steep hill at 170 metres to
the east of the city.
Alone But Still on Foot!
At the northwest end of Alinda Acropolis,
the aqueduct with its four arches completely
on foot displays an extremely spectacular
scene. This aqueduct that has been very well
preserved attracts attention with its beauty
and solidity. It is known that there is a water
canal over the arches constituted by blocks
parallel to each other.
Theatre of Alinda
Another edifice of the city that is still on
foot is the theatre. Theatre of Alinda, that
can be regarded as medium or even small in
dimension is today in the appearance of “an
olive grove”. Most of the seats and the stage
setting have been demolished. There are two
temple ruins to the northwest of the theatre. Two arched entrance in the walls that
were built with fine stonework of Hellenistic
period attracts attention.
Alinda antik tiyatrosu ve antik kent kule görüntüleri (sol sayfa). Karpuzlu’da evlerin duvarlarındaki antik taşlar,
antik kent çevresindeki yollar, ağaçlar ve lahit mezarlar.
Alinda’s ancient theatre and views from ancient city towers (left page). Ancient stones in the walls of houses at
Karpuzlu, the ancient roads around the city, trees and tombs.
9
SANAT
Art
 Rasim Konyar
CAM
antik dönem’den günümüze, gerek süs eşyası,
gerek inşaat gerekse tasarım malzemesi olarak
hep cam kullanıldı. gelin, her gün elimizin
altında olan, bize önünde arkasında ne varsa
gösteren ama güzelliğini her zaman koruyan
bu ışıltılı malzemeye şöyle bir dokunalım.
GLASS
From antiquity to the present day, glass
has been used both for ornament and
decoration purposes as well as a design
and construction hardware.
Let us now get in closer touch with this
shiny material which reveals what is in
front and what is behind, a material of
everyday use, nevertheless conserving
its beauty at all times.
10
u içtiğimiz bardak, karşısına geçip kendimize baktığımız ayna, evlerimizin pencereleri ya da kapıdaki
nazar boncuğu… Farklı farklı suretlerde karşımıza
çıksa da hepsinin ana malzemesi cam aslında.
Peki, günlük hayatta bu kadar elimizin altında olan bu malzeme ilk
kez nasıl yapıldı dersiniz?
İnsan eliyle üretilmiş ilk yapay madde sayılan camın tarihi MÖ 3.500’e
dayanıyor. Arkeolojik araştırmalar bazı cam boncukların MÖ 3. binin
sonlarına doğru Mezopotamya’da Sümer yerleşimlerinde, ilk cam
kapların da MÖ 2. binin ortalarına doğru Hurri-Mitanni bölgesinde
varolduğunu gösteriyor.
Erken Dönem camları, kralların himayesindeki atölyelerde seçkin
ustalar tarafından üretilirken Roma Dönemi’nde cam, bir endüstri
kolu haline geliyor. Bu dönemde cam değerli taşlara alternatif olarak
üretildiği için şeffaf değil renkli olarak işleniyor.
2. binin ortalarına tarihlenen cam kaplar, sıcak camın iç kalıplama
yöntemiyle biçimlendirilmesi sonucu elde edilmiş. Bu kaplar daha
çok ritüel amaçlı olarak törenlerde kullanılmış.
Aynı dönemde cam buluntusu veren bir başka yerleşim Mısır. MÖ
1. binden itibaren camın kullanıldığını gösteren buluntular olmakla
birlikte, camın ilk kez büyük ölçekte kullanılması ise Fenike’de oluyor.
Burada cam, fildişi üzerine kakma tekniğiyle üretiliyor.
The glass out of which we drink water, the mirrors we use to look at ourselves, our homes’ windows or the evil eye beads at our doors, they are
all made of glass. How do you think this familiar material was fabricated
for the first time?
The history of glass considered to be the first artificial man-made substance can be traced back to 3500 BC. Archaeological research suggested
the existence of some glass beads towards the end of the 3rd millennium
BC in Mesopotamia in Sumerian settlements, and of the first glass vessels towards the middle of the 2nd millennium BC in the Hurrian-Mitanni
territory in Northern Syria. While the early-period glassmaking was an
exclusive activity performed by elite craftsmen in workshops under the
auspices of the kings, it evolved into a manufacturing industry in the Roman period. During that period, glass was not processed in transparent
but in coloured form, since it was produced as an alternative to precious
stones. The glass vessels dated to the middle of the Second Millennium
BC were made through the shaping of hot glass with the core moulding
method. These containers were essentially used as ritual equipment for
religious ceremonies. Findings relative to the same period, proving the
existence of the use of glass in Egypt can be traced back to the 1st millennium BC. However, the utilization for the first time of glass on a large
scale took place in Phoenicia. There, glass was manufactured through
the inlay on ivory technique.
Sol sayfa: Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi Anadolu’nun Klasik Çağları bölümü
ile Bodrum Arkeoloji Müzesi’nde (altta, en solda) sergilenen eserler.
Sağ sayfa: Kayseri Müzesi’nden bir cam obje.
Left page: Artefacts on display at the Anatolian Classical Period Section of the
Museum of Anatolian Civilizations in Ankara and at the Bodrum Museum of
Archaeology (below, far left).
Right page: a glass object from the Museum of Kayseri.
11
Helenistik Dönem ve cam
Camın bir inşaat malzemesi olarak kullanımı ise epey sonraya rastlıyor. Mimaride pencere camının kullanımının henüz kesin bir tarihi
belgesi olmamakla birlikte, ele geçen bilgiler, bu malzemenin ilk olarak Roma İmparatorluğu’nda kullanıldığını gösteriyor. MÖ 60 yıllarına
tarihlenen Pompei evlerinin pencerelerinde camdan yapılmış levhalar
var. Roma İmparatorluğu Dönemi’nde pencere camları sivil mimaride
nadiren kullanılmış. Pencere camları genellikle hamamlar gibi kamusal alanlarda, gün ışığından faydalanmanın gerekli olduğu yerlerde
kullanılmış. Helenistik Dönem’e baktığımızda cam üreten başlıca iki
önemli merkez olduğunu görüyoruz. Bunlardan ilki, Suriye’nin sahil
şeridinde bulunan şehirler, diğeri ise Mısır Ptolema Krallığı’nın başkenti İskenderiye.
Hellenistic Period and Glass
The use of glass as a building material coincides with a much later
period. The use of window glass in architecture, although not yet historically documented with certainty, occurred probably for the first time
under the Roman Empire, according to available data. The windows of
the Pompeii houses dating back to 60 BC feature some glass plates.
However, glass windows were rarely used in civil architecture during the
Roman Empire period. Usually, public facilities such as baths, where
the use of daylight was necessary, were equipped with glass windows.
We know that there were two major glassmaking hubs in the Hellenistic
period. The Mediterranean coastal cities of Syria constituted the first
hub and the second centre was Alexandria, capital city of the Egyptian
Ptolemaic kingdom.
Milet Müzesi’nin cam vitrinlerinden bir görünüm (üstte), Niğde Müzesi’nden cam
Gözyaşı ve Koku kapları (sağ üstte). Nevşehir Müzesi’nden bir eser (üstte) ve
Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi Anadolu’nun Klasik Çağları bölümünde
sergilenen eserler (sağda).
A view from the glassware showcases of the Miletus Museum (above); Tears and
Perfume containers made of glass from the Niğde Museum (above right). An object
from the Museum of Nevşehir (above) and; artefacts displayed at the Anatolian
Classical Period Section of the Museum of Anatolian Civilizations in Ankara (on the
right).
12
İskenderiye camları
Cam, tıp bilimi için de çok önemli. Özellikle ilaçların muhafazasında… Suriye’de iç
kalıplama yöntemiyle üretilmiş geleneksel
merhem şişelerinin üretimine MÖ 1. yüzyıla
kadar devam edildiğini görüyoruz. Bunlara
ek olarak, yine kalıplama yöntemiyle oldukça
çok sayıda kase üretilmiş. Kaseler çoğunlukla
çizgi ve yiv bezeli. Daha geç dönemlerde ise,
yumrularla veya kısa kaburgalarla da bezenmişler.
İskenderiye’de üretilmiş olan cam eserler ise,
daha gelişmiş bir teknikle yapılmış. Kalıplama yöntemiyle üretilmiş ve kesme yöntemiyle bezenmiş bu kapların sanatsal yönleri
de ağır basıyor. Bu dönemde İskenderiyeli
Alexandria Glasses
Glass is also very important for the medical
science; in particular for the conservation of
drugs. In Syria, the production of traditional
ointment vials through the core moulding
method was continued up until the 1st century
BC. In addition, a great number of glass bowls
were produced through the core moulding or
core dipping technique. Bowls were mostly
decorated with stripes and grooves. In later
periods, they were also adorned with tubers or
ribs.
The glass artefacts produced in Alexandria,
however, were made with a more advanced
technique. The artistic traits of these vessels
produced by the method of moulding and
İLK BÜYÜK ÇAPLI
ÜRETİM FENİKE’DE
Tarihçilere göre, camın ilk defa büyük
ölçekte kullanılması Fenike’de MÖ 1000
yılında fildişinden yapılmış eşyalar üzerinde
gerçekleştirilmiş. Cam, fildişi üzerine kakma
yöntemiyle işlenmiş ve dekoratif amaçlarla
kullanılmış. Bunun amacı figürlerin ve çiçek
desenlerinin detaylarını vurgulayabilmek
ve fildişine çok renkli bir görünüm vermek.
MÖ 8. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirilmiş
olan bu camlar, hem tek renkli, hem de
mozaik cam kakmalardan oluşuyor.
FIRST LARGE SCALE
PRODUCTION IN PHOENICIA
According to historians, the first large-scale
production of glass was materialized by the
Phoenicians in 1000 BC on objects made of
ivory. Glass was processed as inlay on ivory
and used for decorative purposes. The aim
of this type of utilization was to highlight the
details of the figures and floral patterns and
to lend a multi-coloured appearance to ivory.
These glass objects which are dated to the
first half of the 8th Century BC consist of both
monochrome as well as mosaic glass inlays.
cam ustaları mozaik üretebilecek ve iki cam
tabaka arasına altından yapılmış bir levha
koyabilecek ustalığa ve bilgiye sahiptiler.
Tüm bu eserler, Kanosa Grubu olarak bilinen
ve MÖ 3. yüzyılın ikinci yarısına tarihlendirilebilecek cam sofra takımları ile temsil ediliyor.
Bunların, antik cam üreticileri tarafından
planlanarak, tam set halinde üretilmiş ilk
yemek takımları olduğu iddia edilir.
Suriye ve İskenderiye kaynaklı cam eşyalar,
her ne kadar, İtalya, Güney Rusya ve Küçük
Asya’yı içine alan geniş bir alan üzerine
yayılmışlarsa da, üretimleri oldukça emek
ve masraf gerektirdiği için, diğer ürünlerle
kıyaslandıklarında her zaman daha kıt ve
pahalı mallar olarak kalmış. Üretimleri de,
etkin Yunan şehirlerinin zengin mensuplarının veya Helenistik Dönem kral ailelerinin
himayesinde sürmüş.
Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Anadolu’nun
Klasik Çağları bölümünde sergilenen eserlerden
bazıları:
MS 2-4. yüzyıl aralığına tarihlenen (soldan sağa)
Bardak, Kalıba Üflemeli Vazo ve Sürahiler (üstte).
Stilize Hayvan Biçimli İçki Kabı (Rhyton) MS 1. yy
(sağda).
Some of the artefacts exhibited at the Anatolian
Classical Period Section of the Museum of Anatolian
Civilizations in Ankara:
Objects dated to the period between the 2nd and 4th
Centuries AD, ranging from left to right: Glass and
Mould Blown Vases and Pitchers (above).
Stylized animal-shaped drinking cup (Rhyton), 1st
Century AD (on the right).
embellished through the cutting technique were predominant. During that period, Alexandrian
glassmakers possessed the skill and knowledge enabling them to produce mosaics and to place
a plate made of gold between two sheets of glass. All of these works are represented by the glass
tableware sets known as the Canosa Group that can be dated to the second half of the 3rd Century
BC. The Canosa tableware sets are considered to be the first historical case of complete sets of
tableware systematically planned and produced by the ancient glass manufacturers. Although
glassware originating from Syria and Alexandria spread over a wide area encompassing Italy,
South Russia and Asia Minor, they always remained as rather scarce and expensive goods compared to other products, due to the fact that their production required a great amount of cost and
13
İÇ KALIPLAMA YÖNTEMİ VE
ASUR SARAYLARI
İç kalıplama yöntemi cam tarihinde önemli bir üretim biçimi. Kalıplama yöntemiyle üretilmiş en önemli ve en kalabalık buluntu grubu
ise Nimrud’da bulunan Asur saraylarından ele geçirilmiş. Filistin
Megido’da bu derecede mükemmel işçiliğe sahip olmasalar da, birkaç
cam kozmetik paleti bulunmuş.
İç kalıplama yöntemi, bilinen en eski cam üretim yöntemidir. Metal
bir çubuğun ucuna şekillendirilerek tutturulmuş kil bir çekirdeğin
üzerine eritilmiş cam dökülerek küçük kaplar üretilir. Cama istenilen
şekil verildikten sonra, metal çubuk çıkarılır ve kap soğumaya bırakılır. Kap soğuduktan sonra kilden yapılmış çekirdek kalıp kazılarak
yok edilir.
CORE MOULDING METHOD AND ASSYRIAN
PALACES
Roma Dönemi ve camın endüstriye dönüşmesi
Eğer camın bir endüstri malzemesi olduğu bir dönemden bahsedeceksek bu şüphesiz Roma Dönemi olur. Helenistik Dönem’in cam
üreticilerinden alınan ilham ve tecrübe ile kurulan Roma Dönemi cam
sanatı ve endüstrisinin zamanla gelişerek bağımsız, yeniliklere açık
ve camcılık sanatını Batı Avrupa yerleşimlerine tanıtan bir endüstri
haline dönüştüğünü söyleyebiliriz.
Cam, bu endüstrinin gelişmesiyle bağlantılı olarak ilk defa daha ucuza ve büyük miktarlarda üretilmeye başlanmış. Endüstriye hız kazandıran kuvvet ise cam üfleme tekniğinin bulunmuş olması. Bu teknik
camı artık lüks bir malzeme olmaktan çıkarıp yaygın olarak kullanılan
bir metaya dönüştürmüş.
Romalılar, özellikle İmparator Augustus zamanından itibaren camı
bir mimari malzeme olarak görüp, dış cephelerde kullanmaya başlamış. Yani, camın pencere olarak ilk kullanımı Roma İmparatorluğu
Dönemi’ne denk geliyor. Tarihçilerden bazıları aynanın da ilk kez bu
dönemde kullanıldığını söylüyor ama bildiğimiz manada aynaya benzer parçaların Antik Mısır’da da bulunduğunu gösteren kalıntılar var.
Tabi Romalılarınki daha parlak ve görüntüyü daha net yansıtıyor.
Cam mozaikler, panolar ve pencere camları, cam şişelerle birlikte
yaygın olarak kullanılmışlardır Roma İmparatorluğu’nda. Romalılar
19. yüzyılda yayınlanan Trousset Ansiklopedisi’nde yer alan bir ilüstrasyonda cam
üfleme işlemi aktarılıyor (üstte), Hierapolis Müzesi’nde sergilenen aynalar ve cam
eserler ile günümüz cam endüstrisinden görüntüler.
An illustration in the 19th Century published Trousset Encyclopaedia showing the
glass-blowing process (above); mirrors and glassware on display at the Museum of
Hierapolis and views from today’s glass industry.
14
The core moulding method is one of the major glass production forms.
The most important and largest group of objects manufactured
through the core moulding method were found in the Assyrian palaces
of Nimrud. A number of glass cosmetic palettes, albeit made with a
lesser degree of workmanship, were also found in the ancient Palestinian town of Megiddo.
Core moulding or core dipping is one of the oldest known methods of
glass production. Small containers are cast by pouring melted glass on
a formatted core of clay attached to the end of a metal rod. After obtaining the desired shaping of the glass, the metal rod is removed and
the vessel is allowed to cool. Following the cooling of the glassware,
the clay core mould is removed by scraping it.
labour. Thus, glassmaking production continued under the patronage of
wealthy citizens of affluent Greek cities and royal dynasties of the Hellenistic period.
Roman Period and the transformation of glassmaking into an industry
The transformation of glass production into an industry took place during the Roman period. The Roman glass art and industry, based on the
experience and inspiration inherited from the Hellenistic glass manufacturers, evolved in time into an independent commerce open to innovation, thus introducing the art of glassmaking into Western European
lands. In conjunction with the development of the industry, glass began
finally to be produced more cheaply and in large quantities. The invention of the glass blowing technique constituted the driving force which
gave impetus to the industry. Thanks to this technique, glass went from
being a luxurious material into a commonly used commodity. Romans
began to utilize glass as an architectural material on building façades,
particularly as from the time of Emperor Augustus. So, the first use of
glass windows occurred during the time of the Roman Empire. Some
historians maintain that also mirrors were used for the first time in that
period. However, we know that some clues attest to the existence of
mirror-like objects found in Ancient Egypt. Of course, Roman mirrors are
brighter and reflect images more clearly than those objects. Glass mosa-
bugün çok doğal kabul edilen camın, tüm çeşitlerini üretmişler, tıpkı
bizim gibi camı hayatın her alanında kullanmışlar. Sofra takımları,
laboratuvar malzemeleri, aydınlatma fenerleri ve kavanozlar…
Bu çeşitliliğe bakarak, Romalıların her tür yeniliğe hevesli olduklarını
söylemek mümkün. Bu heves ve merak ustaların mahareti ile birleşince, henüz gelişmeye başlamış olan cam endüstrisinin çok başarılı bir
sanata dönüşmesine neden olmuş. Roma, camı hem sanatsal hem de
endüstriyel bir ürün olarak muazzam şekilde kullanmış.
Roma İmparatorluğu Dönemi’nde üretilmiş en önemli tarihi eserlerden biri de Kraliyet ailesi için özel üretilmiş Portland Vazosu ve Geç
Roma Dönemi’ne ait Strasbourg Kabı.
Roma İmparatorluğu Dönemi’nde cam endüstrisi o kadar ilerlemişti
ki, günlük kullanım için fabrika benzeri üretim sahaları, sanatsal üretimler için de küçük atölyeler oluşturulmuştu. Yani, o dönem günümüz cam üretme biçimlerine çok benziyordu.
Camın keşfi insanoğlunun en büyük buluşlarından biri. Ve ne tuhaftır ki cam insanoğlunun duygularına, kalplerine de çok benziyor. Bir
kırıldı mı, bir daha kolay kolay onarılamıyor...
ics, panels and glass windows as well as glass bottles were widely used
in the Roman Empire. The Romans have produced all kinds of glassware,
today considered inherent part of everyday utensils, and used glass in all
areas of life just like we are doing in our present time. They forged glass
tableware, medical supplies, lighting lanterns and jars... That diversity
is testimony to the innovation eagerness of the Romans. Their enthusiasm and creativity, coupled with the skill of craftsmen, paved the way to
the development of the newly growing glass industry into a successful
branch of art. Rome immensely used glass both as artistic and industrial
material.
One of the historical masterpieces produced during the Roman Empire
is the Portland Vase which was custom-manufactured for the royal family
and the Late Roman period Strasbourg Bowl. The Roman glass industry
progressed so much so that factory-like production areas were established for the production of everyday use items
and small workshops were created for artistic
production. So, that time’s forms of glassmaking
were very similar to the schemes of today’s glass
industry.
The invention of glass is one of mankind’s greatest creations. Ironically, glass is very similar to the
feelings of human beings and to their heart: once
broken, it is not easy to repair...
Urfa Müzesi’ne
ait cam
eserlerden
örnekler.
Examples from
Urfa Museum’s
glassware
collection.
15
 Rasim Konyar & Shutterstock
16
APHRODISIAS MUSEUM
SEBASTEION-SEVGİ GÖNÜL HALL
MÜZELER
Museums
One of the most interesting sections of the Aphrodisias Museum hosting
colossal statues from the Roman Period is undoubtedly the Sebasteion-Sevgi
Gönül Hall. We visited that hall, which was designed by architect Cengiz
Bektaş, and where the reliefs from the Temple of Sebasteion are displayed.
APHRODİSİAS MÜZESİ
SEBASTEION-SEVGİ GÖNÜL SALONU
roma dönemi’ne ait muazzam heykellere ev sahipliği yapan
aphrodisias müzesi’nin en dikkat çeken bölümlerinden biri
sebasteion-sevgi gönül salonu. mimar cengiz bektaş tarafından
tasarlanan ve sebasteion tapınağı’ndan çıkan rölyeflerin
sergilendiği salonu gezdik.
17
nu belki Vehbi Koç’un
kızı olarak tanıyordunuz.
Belki de Sadberk Hanım
Müzesi’nin Başkanlığını yaptığını biliyordunuz. Kim bilir belki de
Hürriyet Gazetesi’ndeki harika köşe yazılarına
aşinaydınız… Sevgi Gönül’ü nereden, nasıl
hatırlarsanız hatırlayın güzel hatırladığınıza,
Türkiye için çok çalışan bir iş kadını, bir sanatsever, bir müze aşığı olduğunu bildiğinize
eminiz.
Biz şimdi size onun hakkında bilmeniz gereken
en önemli şeylerden birini, Aydın’ın Nazilli
ilçesine 38 km. uzaklıkta bulunan Aphrodisias Antik Kenti Müzesi içinde kurulan ve
kendi adıyla anılan salonu tanıtacağız. Sevgi
Gönül’ün, deyim yerindeyse tırnaklarıyla kazıyarak, yoktan var ettiği Aphrodisias Müzesi,
bugün Aphrodisias Antik Kenti’nde yapılan kazılarda ortaya çıkan buluntuların sergilendiği
dünyaca ünlü bir müze. Müzenin en görkemli
salonlarından biri de Mimar Cengiz Bektaş
tarafından özel olarak tasarlanan ve onun projesine uygun olarak inşa edilen ve 1 Haziran
2008’den bu yana hizmet veren SebasteionSevgi Gönül Salonu.
Cengiz Bektaş’ın doğayla bütünlediği yapı
Bir zamanlar büyük tapınak kompleksi
Sebasteion’u süsleyen görkemli mermer
rölyefler, şimdi bu salonun uzayıp giden iki
kenarı boyunca mitolojik öyküleri, özellikleri ve katkıda bulunanların adlarıyla birlikte
sergileniyor. Zemindeki cam tabandan aşağıya
baktığınızda kentin de altını görebiliyorsunuz.
Perhaps you heard of Sevgi Gönül as the
daughter of Vehbi Koç. Maybe you knew that
she served as Chairman of the Sadberk Hanım
Museum. Or maybe you were familiar with her
wonderful column in the newspaper Hürriyet. By all means, Sevgi Gönül will always be
remembered as a businesswoman who worked
hard for her country Turkey and, as an art and
museum enthusiast.
We will now bring to your attention an important fact about Sevgi Gönül, by introducing to you the special hall bearing her name,
a section of the Aphrodisias Archaeological
Museum established at the Ancient City of
Aphrodisias, located at a distance of 38 km
from the Nazilli District of the Aydın Province.
The Aphrodisias Museum created, so to speak
from scratch, by Sevgi Gönül’s labour of love,
is today a world-renowned archaeological
museum where the finds originating from the
excavations performed at the historical site
of Aphrodisias are exhibited. One of the most
magnificent sections of the museum is the Sebasteion-Sevgi Gönül Hall, specially designed
and built by the architect Cengiz Bektaş, in
accordance with the project guidelines defined
by Sevgi Gönül. The hall was inaugurated on
1st January 2008.
The structure was integrated with nature by
Cengiz Bektaş.
The breathtaking marble reliefs, which were
once adorning the large temple complex of
Sebasteion, are now stretching along the two
sides of the hall, with explanatory notes describing their mythological stories, characteristics and bearing the names of the contributors.
Since the museum is integrated with the
historical site, one can see the ground of
KENAN ERİM VE
APHRODISIAS
Aphrodisias’dan söz ediyorsak, Kenan
Erim’in adını anmadan geçemeyiz. Sevgi
Gönül’ün, bilimsel bakışına çok inandığını
ve birlikte çalışmaktan gurur duyduğunu
söylediği Erim için, “Aphrodisias’ı Aphrodisias yapan insan” deniliyor.
3 Kasım 1990’da kaybettiğimiz bu
değerli ve önemli arkeolog, Aphrodisias
kazılarını başlatan, dolayısıyla kentin
gün yüzüne çıkmasını sağlayan kişi. NY
Üniversitesi’nde Klasik Arkeoloji okuyan
Erim, Princeton Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktorasını tamamlamış.
Aphrodisias ekolü olarak tanımlanan
heykeltıraş sanatçıların eserlerine özel ilgi
duyan ve 1961’de bizzat organize ettiği bir
keşif ve kazı programı ile Aphrodisias’ta
kazı çalışmalarını başlatan Erim’in mezarı
Aphrodisias Antik Kenti’nde, Anıtsal Tören Kapısı’nın güney tarafında yer alıyor.
KENAN ERİM AND
APHRODISIAS
When talking about Aphrodisias, one cannot
neglect the name of Kenan Erim, an eminent
scholar who is known for his dedicated efforts which contributed to the improvement
of the ruins of Aphrodisias into a dazzling
historical site. The scientist, whom Sevgi
Gönül respected immensely, is the archaeologist who initiated the Aphrodisias excavations
and brought the ancient city to the daylight.
Kenan Erim, this valuable and important
archaeologist whom we lost on November
3rd, 1990, studied Classical Archaeology at the
University of New York and completed his
graduate degree and Ph.D. at the Princeton
University. Having developed an academic
focus on the works of the artists from the
Aphrodisias School of sculpture, he personally
organized and launched the discovery and
excavation program at Aphrodisias in 1961.
Kenan Erim’s tomb is located at the southern
flank of the Monumental Ceremony Gate of
his cherished Aphrodisias.
18
Salonun bir özelliği de bir rölyeften diğerine ilerlerken, o mermerin
kaynağı olan Babadağ’a, salona eklenen camlardan bakabilmeniz.
İstanbul’daki Sadberk Hanım Müzesi’nin kurucusu olan ve Geyre
Vakfı’nın başkanlığını yapan Sevgi Gönül, kültür-sanata olan yakınlığı, müzeciliğe olan düşkünlüğü ile bilinirdi. Onun adını taşıyan bu
salon en az onun kadar görkemli. Mimar Cengiz Bektaş, dünyaca ünlü
müzelerde bile görülmeyen türden modern bir sergileme alanı yaratmış. Bektaş, salonun altındaki sit alanına zarar gelmemesi için binayı
kazıklar üzerine oturtmuş. Salonun havalandırmasının elektrik kullanılmadan, tamamen doğal yollarla yapılmasına dikkat etmiş ve ışıklandırmasını da Batı müzeleri standardında oluşturmuş. Müzenin aydınlatma
tasarımı Yıldız Teknik Üniversitesi Aydınlatma Kürsüsü’nden alınan bir
raporla onaylanmış. Sevgi Gönül Salonu’nun sağ ve solunda uzanan
sergileme alanlarında Sebasteion Tapınağı’ndan çıkarılan rölyefler sergilendiği için bir diğer adı da bu yüzden, Sebasteion Salonu.
Sebasteion kabartmaları
Sebasteion Tapınağı’nın kuzey ve güney kenarındaki cephelerin ikinci
ve üçüncü katlarında yer alan, insan boyutlarında yapılmış, 200 kabartma Sebasteion Kabartmaları olarak adlandırılır. Iulius-Claudius
hanedanı imparatorlarının ibadet yeri olan tapınağın güney cephesinin
üçüncü katındaki kabartmalar, Roma imparatorlarını ve tanrıları, ikinci
kattakiler ise Yunan mitolojisinden öyküleri betimliyor. Kabartmalardaki mitolojik kahramanlar geçmişi, Roma imparatorları ve onlarla aynı
katta yer alan tanrılar ise bugünü simgeliyor.
Aphrodisias Müzesi Sevgi Gönül salonunu gezmek için uzun bir zaman
ayırın. Sergilenen her eser kapsamlı incelemeyi hak ediyor.
Sol sayfa: Sebasteion Tapınağı’nın cephesini süsleyen kabartmalardan detaylar ve
Kenan Erim’in mezarı.
Sağ sayfa: Sebasteion Tapınağı’ndan görüntüler ve Nero ve Agrippina’nın öyküsünü
anlatan rölyeften detay (sağda).
Left page: details from the reliefs adorning the façade of the Sebasteion Temple;
and the tomb of Kenan Erim.
Right page: Views from the Sebasteion Temple; and detail from the relief depicting
the story of Nero and Agrippina (right).
the ancient city located below the building, by looking down through
the transparent glass panel on the floor of the hall. Another particular
feature of the room is that, while progressing between the reliefs, you
are offered to see the Babadağ quarry where the marble comes from,
through the windows added to the hall.
Sevgi Gönül was the founder of the Sadberk Hanım Museum in İstanbul
and served as Chairperson of the Geyre Foundation (Geyre, from Caria,
is the name of the area where Aphrodisias ancient city is located). She
was known as an enthusiast of art and culture and for her keen interest for museums. This hall that bears her name is at least as brilliant as
she was. Architect Cengiz Bektaş has created a unique kind of modern
exhibition space, unseen even in the best-known museums of the world.
He seated the structure on pillars so as to prevent any harm to the
historical site situated below the hall. He devised a natural ventilation
scheme without the use of electricity, and a cutting-edge lighting system
in conformity with Western museums’ standards.
The museum’s lighting design was approved through an expert report
from the Lighting Department of the Yıldız Technical University. Since
the reliefs displayed at the Sevgi Gönül Gallery originate from the Sebasteion Temple Complex, the exhibition hall is also referred to as the
Sebasteion Hall.
Sebasteion Reliefs
The 200 human-sized reliefs which were originally placed on the second and third floors of the
northern and southern
edge façades of the
Sebasteion Temple
are referred to under
the name of “Sebasteion
Reliefs”. The reliefs
from the third floor
of the temple, which
has been a worship
place for Emperors of the JuliusClaudius dynasty,
19
THE BLUE HORSE AT THE SEVGİ GÖNÜL HALL
The Blue Horse is yet another important piece on display at the Sevgi
Gönül Hall. The statue was found in 1970 during the excavation work
performed at the Civil Basilica. It is one of the most remarkable pieces of
the Aphrodisias Museum.
Made of blue marble, the statue representing a galloping horse was
designed in the true dimensions of a horse. A gilded bronze saddle blanket
in the form of a tiger pelt is mounted on the back of the horse with small
iron needles. The rider of the horse supposed to have been in a falling
position could not be found. But a portion of his upper left leg remained.
This sculpture is thought to describe the episode where Akhilleos (Achilles)
grabbed the young Trojan prince Troilos, galloping on his horse beyond
the city walls, by his hair and pulled him down. Therefore, it is believed
that the sculpture in its original form must have consisted of three parts,
namely, the horse, Troilos and Akhilleos. The Blue Horse statue is considered to be one of the rarest specimens of the art of sculpture.
MAVİ AT DA BU SALONDA
Sevgi Gönül Salonu’nda sergilenen önemli eserlerden biri de
Aphrodisias’ın Mavi At’ı. Bu eser henüz yeni bir keşif. 1970 yılında yapılan kazılarda Sivil Bazilika’da bulunan bu muazzam sanat eseri, müzenin
en dikkat çeken parçalarından biri. Mavi mermerden yapılan, dörtnala
koşar durumda bir atı gösteren bu eser, gerçek bir at ölçülerinde tasarlanmış. Atın üzerinde küçük demir iğnelerle monte edilmiş kaplan postu
şeklinde altın varaklı bronz bir eyer örtüsü var. Atın binicisi bulunamamış ancak düşer vaziyetteki binicinin sol üst bacağından bir parça
kalmış. Bu eserin Akhilleus’un (Aşil), Troialı genç prens Troilos’u kent
duvarlarının dışına çıktığında dörtnala giden atın üzerinden, saçından
tutarak indirmesini betimlediği söylenir. Bu nedenle, eserin at, Troios ve
Akhilleus şeklinde üç ayrı parçadan oluştuğu ifade edilir. Mavi at, heykel
sanatının en nadide eserlerinden biri olarak kabul edilir.
20
Sevgi Gönül, Geyre Vakfı ve Aphrodisias
Geyre Vakfı, Aphrodisias Antik Kenti’nin çehresini değiştiren, onu hak
ettiği yere getirmek için çok çalışan bir vakıf. 1987 yılında Sevgi Gönül
öncülüğünde kurulan vakıf, yarattığı fonlarla Aphrodisias Müzesi’nin
kurulup gelişmesini sağlamış, Aphrodisias Antik Kenti’nin adının tüm
dünyada duyulmasına öncülük etmiştir. Aphrodisias Müzesi Sevgi
Gönül Salonu, Türkiye’nin kültür-sanat hayatına önemli katkılarda
bulunmuş kıymetli bir iş kadınının emeğiyle bugünlere geldi. Onun kurduğu Geyre Vakfı sayesinde ise gelişmeye ve adını dünyaya duyurmaya
devam ediyor.
depict Roman emperors and deities, whereas the reliefs from the second
floor describe episodes from Greek mythology. The mythological heroes
represent the past and the Roman emperors and gods symbolize the
present. We advise you to devote a sufficient amount of time to visit the
Sevgi Gönül Hall of the Aphrodisias Museum. Every item there deserves
a comprehensive examination.
Sevgi Gönül, Geyre Foundation and Aphrodisias
The Geyre Foundation is an institution permanently endeavouring to uplift the face of the Ancient City of Aphrodisias, who worked hard to bring
the historical site to the rank it deserved in the world of archaeology.
Established in 1987 under the leadership of Sevgi Gönül, the Foundation
was instrumental in the creation and development of the Aphrodisias
Museum through the funds it collected. It paved the way to the worldwide renown of the ancient city of Aphrodisias. The Sevgi Gönül Gallery
of the Aphrodisias Museum reached its current stage thanks to the efforts of a distinguished businesswoman who has immensely contributed
to the cultural and artistic life of her country. It continues to further progress and propagate its name throughout the world thanks to the Geyre
Foundation established by her.
Sebasteion-Sevgi Gönül Salonu kabartmalarından detaylar.
Details from the reliefs of the Sebasteion-Sevgi Gönül Hall.
21
herkes nerede neyin fazla olduğunu onun gibi
görüp atabilseydi eğer, herhalde çok farklı ve çok
güzel bir dünyada yaşardık. gene de dehasını kabul
ettirmesi yıllarını aldı ve herşeyini bağışladığı
fransa’nın, o’nun adına kurduğu müzeyi göremeden
öldü. bu kasım’da ünlü heykeltıraşın hem 174. doğum
yıldönümü kutlanacak hem de ölümünün 97. yılı
anılacak...
RODIN
“I choose a block of marble and chop off
whatever I don’t need...”
Auguste Rodin
We would probably live in a totally different and beautiful world if
everyone, like Rodin, could differentiate the superfluous and get
rid of it. Yet it took him years to have his genius recognized and he
died before France, his country to which he bequeathed everything
he owned, finally honoured him by establishing a museum bearing
his name. This coming November, the 174th anniversary of the birth
of this great sculptor and the 97th anniversary of his death will be
commemorated...
 Wikipedia & Shutterstock
RODIN
“Bir mermer blok aldım ve sadece bana gerekli
olmayan kısımları attım!..”
Auguste Rodin
22
odin, eserleri ve çalkantılı
yaşam öyküsünün yanı
sıra en çok şu “Bir mermer
blok aldım ve sadece bana
gerekli olmayan kısımları attım!” cümlesi ile
de çok anılır. Genellikle bir tevazu göstergesi
olarak algılanan bu söylemde sanki büyük bir
iddia da gizli, öyle değil mi?
Doğadan beslendiğini ve Yunan heykel geleneğini taklit etmediğini her fırsatta belirten
Rodin için “yöntem”, “biçim” ve “hareket” çok
önemli idi. Heykellerini parçalara bölüp, her
parça üzerinde ayrı ayrı çalışır, tekrar birleştirir, atölyesi sanki bir anatomi laboratuvarı
gibi yüzlerce el, kol, kafa gibi parçalarla dolar
taşarmış. Bazen sadece tek bir gövde üzerinde çalışıp, sonra ondan yeni kompozisyonlarla, farklı konularda heykeller de yaparmış.
Zaten Rodin heykel ile ilk karşılaşmasını
anlatırken, önce kolları, kafayı, el ve ayakları
algıladığını, sonra bütünü farkedip coşkuya
kapıldığını söylemiş. Bununla birlikte “hiçbir
parçanın bütünden daha önemli olamayacağını” savunduğu için, meselâ Balzac
heykelini bitirdiğinde fikirlerini sorduğu
öğrencilerinin, heykelin özellikle ellerini çok
beğenmesi üzerine, eline bir çekiç alıp elleri
Besides the works of art he created and his turbulent life story, Rodin is often remembered for
his famous words: “I choose a block of marble
and chop off whatever I don’t need...”. Generally perceived as a sign of humility, this sentence
may actually involve a fundamental statement
on his understanding of art.
For Rodin, who kept repeating that he was inspired by nature and that he was not emulating
the Greek sculpture tradition, “method”, “form”
and “movement” were very important. He used
to fragment his sculptures into pieces, working separately on each piece, and then putting
the parts together again, so that his workshop
looked like an anatomy laboratory with hundreds of sculpture parts such as hands, arms
and heads. Sometimes he used to work on one
body alone and create from it new compositions with different themes.
Talking about his first encounter with sculpture, Rodin affirmed that he was initially
focusing on the arms, head, hands and feet
and that only thereafter he was catching sight
of the whole in great enthusiasm. On the other
hand, he was advocating the idea that “no part
can be more important than the whole”. In this
respect, it is known that when his students
singled out and voiced their particular admiration for the hands of the Balzac sculpture he
had just completed, Rodin picked up a hammer
and broke the hands of his sculpture. The fact
that Rodin had to earn a living for many years
as a craftsman and ornamenter producing
decorative objects and architectural embellishments, after his applications for entrance to the
Grand École of Fine Arts were denied, perhaps
opened for him new horizons that an academic
formation would not have offered him. He
became aware of the complementarity between
architecture and sculpture during the hours
he spent working in Paris and Brussels. In that
period, he enhanced his design and technical
skills while he kept producing busts, statues
and decoration objects destined mostly to the
consumption of the middle class and had the
opportunity to meet experienced sculptors.
Indeed, when subsequently he became a cherished artist sought after, he put his mark on
Paris with numerous masterpieces he created
for the city’s major structures ranging from
squares to cathedrals.
Düşünen Adam heykeli (sol sayfa). Atölyesinden,
1896’da asistanı Henri Lebosse ile birlikte Victor Hugo
anıtı üzerinde çalışırken (en üstte).
“The Thinker” sculpture (left page). Rodin observing
work on the monument to Victor Hugo at the studio of
his assistant Henri Lebossé in 1896 (top).
23
kırdığı da biliniyor. Öte yandan Güzel Sanatlar Okulu’na giremediğinden yaşamını kazanmak için iç ve dış mimari süslemeler yapan atölyelerde çalışmaya başlaması ona belki de akademik eğitimde kolayca
bulamayacağı ufuklar da açmış olmalı. Çünkü Paris ve Brüksel’de
sürdürdüğü mesai sırasında, mimari ile heykelin işbirliğini farketmiş.
Tasarım ve teknik deneyimlerini artırırken, bir taraftan da usta heykeltıraşlarla tanışmış, -o sıralarda daha çok orta sınıfın satın aldığı- büstler,
heykeller ve objeler yapmış. Nitekim, sonradan aranan ve önemsenen
bir sanatçı olduğunda, meydanlardan katedrallere kadar çeşitlenen
önemli yapılar için yarattığı eserlerle Paris’e imzasını atmış.
Gençliği ve eğitim yılları: 1840-1879
12 Kasım 1840’da Paris’te doğan Rodin, 1854-57 arasında “Küçük
Okul” diye anılan bir özel desen ve matematik okuluna gitmiş. Resim
dersinden bir madalya alınca 1855’de heykel derslerine de yazılmış.
Vaktinin önemli bir bölümünü Louvre Müzesi’ndeki heykelleri defterine çizmekle geçirirmiş. 1857’de Güzel Sanatlar Okulu’na girmek
isteyip, üç sınav da kazanamayınca yaşamını sürdürmek ve ailesine
destek olmak amacıyla iç ve dış mimari süslemecilerinin yanında
çalışmaya başlamış. 1864’de Fransız heykeltıraş Carrier-Belleuse’le
çalışırken bir atölye kiralamış. Aynı yıl, “Les Gobelins” tiyatrosunun
dekorasyonunda görev almış. 1865’de “Kırık Burunlu Adam”ı yapmış. 1871’de Belçika’da yapıtlarını ilk kez sergileyebilmiş. Belçika’da
kaldığı süre içinde, Kraliyet Sarayı’nda taht salonunun ve Brüksel
Akademiler Sarayı’nın dekorasyonu, Brüksel borsa binasının yenilenmesi, Anspach bulvarındaki bazı yapıların cephe süslemeleri gibi
işlerde çalışmış. 1875’de İtalya’ya giderek Michelangelo’nun eserlerini
incelemiş. “Louvre’da antik Yunan heykellerini inceleyerek öğrendiğim her şeyi Michelangelo allak bullak etti” diyen Rodin, “Tunç
Çağı” heykeline başladığında “Kırık Burunlu Adam” da Ulusal Sergi’ye
(Salon) kabul edilmiş. 1878’den 1880’e kadar süslemeciler için çalışıp,
Trocadero çeşmelerinin dekorasyon çalışmalarına katılmış ve “Vaaz
Veren Vaftizci Yahya” heykeline başlamış.
Büyük yaratıcılık yılları: 1880-1889
1880’de Tunç Çağı’nı satın alan Fransız devleti, ona geleceğin Süsleme Sanatları Müzesi için bir kapı ısmarlamış (“Cehennem Kapıları”).
Taze bir sergi:
RODIN, YARATICILIĞIN
LABORATUVARI
Rodin, heykellerini yapmadan önce figürün biçim
ve duruşunu tasarlayıp farklı malzemelerle bol bol
desen çizerek bunu kağıda dökermiş. Kararını verdiği zaman, tasarımı kil veya alçı ile üç boyutlu hale
getirir, taş ya da mermere yontma, bronza dökme
gibi aşamaları atölyesindeki elemanlarına yaptırırmış. Parçalama ve birleştirme yöntemiyle yarattığı
eserlerden çeşitlemeler de yaptığı için, her eserinin
12 dökümü “özgün eser” sayılmaktaymış. Rodin’in
birleştirmeleri, günümüzdeki montaj ve yerleştirme
sanatlarının öncüleri olarak kabul ediliyor. Şimdi
sanatçının bu özelliğine de bir gönderme olarak,
Rodin Müzesi, “Rodin: Yaratıcılığın Laboratuvarı”
başlıklı bir sergi düzenlemiş. 13 Kasım 2014’den,
27 Eylül 2015’e kadar açık olacak serginin amacı,
ziyaretçilere, Rodin’in nasıl çalıştığını da göstermek.
Küratörler, sanatçının adeta tüm eserlerinin içinde
eridiği bir pota ve bir yaratıcılık laboratuvarı olan
stüdyosunun sırlarına tanık olunmasını amaçladıklarını vurguluyorlar. Bu özel sergi için özenle seçilmiş ve çoğu daha önce hiç görülmemiş 150 kadar
alçı ve terrakota eser depolarından çıkarılıyor.
24
Paris, Orangerie Müzesi’ndeki Öpüşme adlı heykel (Wikipedia, Yair Haklai). Mermer
orijinali Le Baiser Rodin Müzesi’nde sergileniyor.
“The Kiss”, Orangerie Museum, Paris (Wikipedia, Yair Haklai). The original marble
version “Le Baiser” is on display at the Rodin Museum.
A fresh exhibition:
RODIN,
THE LABORATORY OF CREATION
Rodin was designing with different materials the shape and
posture of the figure he was going to carve and made several
drawings of it on paper, before starting to sculpt. Once he made
up his mind, he put his design into the three-dimensional form by
creating a clay or plaster model. The stage of carving the figure
in stone or marble or to cast it into bronze was then the task of the employees of his workshop.
He was creating several variations of his sculptures by the fragmentation and defragmentation
method. Therefore, 12 castings or versions of each one of his works are accepted as “original
work”. Rodin’s “assemblages” are considered the forerunners of today’s modern art forms of
assemblage and installation. Now, as a reference to this particular aspect of the artist, the Rodin
Museum is organizing an exhibition entitled “Rodin: Laboratory of Creation” which will be open
from November 13, 2014 to September 27, 2015. An essential purpose of the exhibition will be to
allow the visitor to grasp the working methods of the artist.
Curators of the event declare that the exhibition will let its
visitors into the secret of the sculptor’s studio, a veritable
laboratory of creation and the crucible of his oeuvre. A
unique selection of some 150 plaster and terracotta works,
many of which have never been shown before, will be taken
from the storeroom for this special event.
Rodin’in 1893’de çekilmiş bir fotoğrafı ve Düşünen Adam heykeli üzerindeki imzası.
A photo of Rodin taken in 1893 and his signature on “The Thinker” statue.
Early life and formative years: 1840-1879
Rodin was born on 12 November 1840 into a
working-class family in Paris. He was largely
self-educated, and began to draw at age ten.
Between 1854 and 1857, he attended the Petite
École (Small School), a school specializing in
art and mathematics, where he studied drawing
and painting. He was admitted also into the
sculpture class in 1855 after he won a medal
in the painting class. He spent a significant
portion of his time drawing on his sketchbook
the statues from the Louvre Museum. In 1857,
Rodin submitted a clay model of a companion to the Grand École, in an attempt to win
entrance; he did not succeed, and two further
applications were also denied. To earn a living and support his family, Rodin worked as a
craftsman and ornamenter for most of the next
two decades, producing decorative objects and
architectural embellishments.
In 1864, Rodin entered the studio of AlbertErnest Carrier-Belleuse, a successful mass
producer of objets d’art and rented a workshop.
In the same year, he took part in the decoration of “Les Gobelins” theatre and submitted
his first sculpture for exhibition, “The Man with
the Broken Nose” to the Paris Salon (National
Exhibition Hall). The Salon rejected the piece.
Finally in 1871, he was able to exhibit his works
for the first time in Belgium. During his time in
Belgium, he participated at the decoration of
the throne room of the Royal Palace, the Palace
of the Academies in Brussels, the renovation
of the Brussels Stock Exchange building, and
at façade decorations of some buildings on
the Boulevard Anspach. He visited Italy for two
months in 1875, where he explored the work
of Michelangelo who had a profound impact
on his artistic direction. “Michelangelo racked
and ruined everything I’ve learned by studying
ancient Greek sculpture in the Louvre; he has
freed me from academic sculpture”, said Rodin.
Returning to Belgium, he began work on The
Age of Bronze, a life-size male figure whose realism brought him attention. In 1877, Rodin returned to Paris where his “Man with the Broken
Nose” sculpture was eventually admitted to the
Paris Salon. Between 1878 and 1880 he earned
his living collaborating with more established
sculptors for ornamental work on public commissions, primarily memorials, participated in
the decoration of the Trocadéro fountains. On
his own time, he worked on studies leading
to the creation of his next important work, St.
John the Baptist Preaching.
Great creative years: 1880-1889
In 1880, Rodin began to work at the Sèvres
national porcelain factory. The artistic community began to appreciate his work and his
fame kept growing. In this vein, the French
state bought Rodin’s “Age of Bronze” sculpture
and he was awarded the commission to create
a portal (Gates of Hell) for a planned museum
of decorative arts. The museum commission
granted Rodin a new level of artistic freedom
by offering him a free studio, where he produced his famous figures such as Adam, Eve
PARİS’TE İKİ MÜZE
Maddi durumunun düzelmesiyle birlikte
resimden heykele kadar geniş bir sanat
koleksiyonuna sahip olan Rodin, 1916’da
tüm eserlerini, fikri mülkiyet haklarını ve koleksiyonunu müze yapılması şartıyla Fransa
devletine bağışlamış. Ancak Rodin Müzesi,
o 1917’de öldükten bir yıl sonra çıkarılan
28 Haziran 1918 kanunu ile kurulabilmiş.
Müze’de toplam 24,289 parça eser var.
Bunların dağılımı şöyle: 6,745 heykel, 6,418
antik eser (Mısır, Yunan, Asya ve Orta Çağ), 256 antika mobilya, 200 tablo, 9,300 desen
ve baskı, 1,115 fotoğraf. Yanız bunlar tek bir yerde değil çünkü Paris’te iki Rodin Müzesi
var. Biri Rodin’in Paris’in Meudon semtindeki evi; “Villa des Brillants”. Rodin ve eşi Rose’un
mezarları da burada. Meudon Müzesi’nde sanatçının atölyesindeki eserlerinin alçı kalıpları da
sergileniyor. Diğeri ise Paris’te 7. Bölge’deki (Hôtel Biron) Biron Konağı’nda. Genellikle Rodin
Müzesi dendiğinde burası anlaşılıyor. Biron Konağı, Paris rokoko mimarisinin de bir mücevheri olarak nitelendiriliyor. Kaynak: Rodin Müzesi, musee-rodin.fr
TWO MUSEUMS IN PARIS
In 1916, Rodin donated to the French State
his large collection of art, all his works
and the intellectual property rights of his
artwork, on the understanding that these
should serve the purpose of erecting a
museum. However, the Rodin Museum was
established by law on June 28, 1918, a year
after he died in 1917. The whole collection
consists of a total of 24,289 pieces, composed of 6,745 sculptures, 6,418 antiquities
(Egyptian, Greek, Asian and Medieval), 256 pieces of antique furniture, 200 paintings, 9,300
drawings and etchings, 1,115 photos. The collection is sheltered in two separate museums in
Paris, namely the Rodin Museum at Hôtel Biron in the 7th District, considered a jewel of Parisian rococo architecture, and the “Villa des Brillants”, Rodin’s home in the Meudon neighbourhood of Paris, where the plaster moulds of his works are also exhibited.
Source: Rodin Museum, http://www.musee-rodin.fr
Biron Konağı (en üst ve en altta), Meudon’daki müze-ev (üstte, ortada) (Shutterstock, NeydtStock).
“Hôtel Biron” (Biron Mansion) (top and bottom); the Museum-House in Meudon (above, middle)
(Shutterstock, Neydtstock).
25
KIRIK BURUNLU ADAM:
1863’de basit bir portre
olarak başlanan bu eserin
modeli, Paris’in Saint-Marcel
bölgesinde yaşayan ve Bibi
diye çağrılan bir yaşlı işçi imiş.
Rodin derin çizgiler, sakal
biçimi, kırık burun gibi bazı
özellikleri öne çıkararak, bu
yüz ile Michelangelo’nunki
arasında paralellik kurmuş.
Fakat bunu yaptığı zaman
çok sert geçen kış, özgün alçı
büstü dondurmuş ve başın
arka kısmı kopup düşmüş.
Rodin geriye kalanı 1865’deki
“Fransız Sanatçılar Sergisi”ne
bir maske olarak sunmuş
ve bölük pörçük olduğu
gerekçesiyle eser reddedilmiş. Daha sonra Léon Fourquet
tarafından kazılan mermer versiyon ise 1875’deki sergiye kabul
edilmiş. Daha kimsenin adını bile bilmediği o yıllarda bu büyük
bir zafer demekmiş ve “ilk iyi heykelim” dediği bu eser Rodin’i
gururlandırmış.
THE MAN WITH THE BROKEN NOSE: This work was started
in 1863 as a simple portrait of an elderly workman from the
Saint-Marcel district of Paris, who went by the name of “Bibi”.
By emphasizing certain features – the broken nose, the deep
lines, and the style of the beard – Rodin established a parallel
between this face and Michelangelo’s, and thus the individual
portrait dissolved into an archetype. The original plaster bust
froze and the back of the head fell off. Rodin submitted the
remaining mask to the Salon of 1865, but without success.
The marble, carved by Léon Fourquet, dating from the winter
of 1874-75, however, was accepted at the Salon of 1875. This
was a big victory for Rodin, still unknown in those years, who
considered that sculpture his “first good statue.”
Sonraki yıllarda “Adem”, “Havva” ve “Düşünen
Adam” adlı ünlü figürlerini yapmış ve çalıştığı Sèvres İmalathaneleri’nden de ayrılmış. 1883’de Victor Hugo Anıtı’nı yaptıktan
sonra 1885’de Calais Belediyesi, “Calais
Burjuvaları Anıtı”nı ısmarlamış. 1886’da
“Öpüşme”yi yapmış. Ertesi yıl “Düşünen
Adam” Kopenhag’da sergilenmiş. 1889’da
ressam Claude Monet’le birlikte sergi açmış,
Panthéon için bir Victor Hugo ile Claude
Lorrain anıtlarının siparişini almış. 1891’de
Paris’teki Lüksemburg Bahçesi için bir
Victor Hugo, Edebiyatçılar Derneği’nden de
Balzac anıtı için siparişler almış. 1895’de
Meudon’da 1893’ten beri kiraladığı “Villa
des Brillants”ı satın alarak resim ve antik
heykel koleksiyonunu oluşturmaya başlamış. O yıl “Calais Burjuvaları” anıtının açılış
töreni yapılmış. 1896’da ressam Puvis de
Chavannes ve Carrière’le birlikte Cenevre’de
açtığı sergide, ilk kez heykellerinin yanı sıra
fotoğraflarını da sergilemiş.
Balzac heykeli. Monument to Balzac.
CEHENNEM KAPILARI
Rodin’e Fransa devleti tarafından 1880’de verilen
ilk büyük sipariş; Paris Dekoratif Sanatlar Müzesi için bir bronz anıt-kapı olmuş. Tema olarak
Dante’nin İlahi Komedyası’nın Cehennem bölümünden esinlenen ve esere “Cehennem Kapıları”
adını veren Rodin, bunu müzenin 1905’deki açılışına
yetiştiremediği gibi aslında hiçbir zaman tam olarak
bitirememiş. Kapı için 10 yıl içinde 200’den fazla
figür ve 3 farklı maket yapan, yapıda Gotik sanatın
bazı karakteristik ögelerini kullanan Rodin, “Düşünen Adam”ı bir tür alınlık gibi kullandığı alana
yerleştirmiş. “Cehennemin Kapıları” bugünkü biçimine 1917’de ulaşmış. 1929’da kapının ikinci örneği
olarak bronzdan dökülen eser 1937 yılında Rodin
Müzesi’ne taşınmış. Rodin, bu eseri için “yaşamının
heykelleştirilmiş günlüğü” dermiş, çünkü kapı için
çalışırken yarattığı küçük heykeller, daha sonra
bağımsızlığını kazanıp “Adem”, “Havva”, “Düşünen
Adam” ya da “Öpüşme” gibi birçok ünlü heykelin
yaratılışına yol açmış.
GATES OF HELL
After Rodin was awarded the commission to create a portal for a planned museum of decorative arts, he worked throughout his life on this elaborate Gates of Hell, a monumental sculptural
group depicting scenes from Dante’s Inferno in high relief. The portal was never fully completed by the artist. He created about 200 figures and three different models in 10 years, incorporated some of the characteristic elements of Gothic art and placed “The Thinker” figure on
the pediment part of the portal. Rodin referred to this work as the “diary of his life in sculpted
form”. Many of his best-known sculptures started as designs of figures for this composition,
such as The Thinker, The Three Shades, and The Kiss, and were only later presented as separate and independent works. “The Gates of Hell” reached its current form in 1917. The bronze
cast second version of the portal made in 1929 was transferred to the Rodin Museum in 1937.
Cehennem Kapıları eserinin Kunsthaus Zürich Müzesindeki bronz dökümü.
Bronze cast of the Gates of Hell at the Kunsthaus Zürich.
26
Bir Dönüm Noktası: 1900-1908
1900’de Uluslararası Sergi vesilesiyle,
Paris’te büyük bir Rodin Sergisi düzenlenmiş.
1902’de Prag’da Rodin Sergisi açılmış. Aynı
yıl şair Rainer Maria Rilke ile tanışmış. Rilke,
1905’ten 1906’ya kadar Rodin’in sekreterliğini
de yapmış. 1904’de alçıdan yapılmış büyük
boy Düşünen Adam heykeli Londra’da, bronz
versiyonu ise Paris’te sergilenmiş. 1906’da
“Düşünen Adam”, Panthéon’un önüne yerleştirilmiş. 1907’de Paris’teki Bernheim Jeune
galerisinde yalnızca desenlerden oluşan ilk
büyük sergisi açılmış. 1908’de “Katedral”i
yapmış. Rilke sayesinde “Hôtel Biron”;
“Biron Konağı”na yerleşmiş. Viyana, Leipzig
ve Paris’te önemli desen sergileri açılmış.
1909’da Kraliyet Sarayı’nda Victor Hugo anıtının açılışı yapılmış.
Son yıllar: 1911-1919
1911’de devlet, Panthéon için bir Puvis de
Chavannes büstü ısmarlarken “Yürüyen
Adam” Roma’daki Farnese Sarayı’na yerleştirilmiş. 1912’de New York Metropolitan
Müzesi’nde Rodin Salonu açılmış. 1913’de
Paris Tıp Fakültesi’nde açılan sergide, ilk
kez koleksiyonundaki antik yapıtlar sergilenmiş. 1914’de “Fransa Katedralleri” kitabı
yayımlanmış. O sırada patlak veren savaştan kaçan Rodin, İngiltere’ye gitmiş, bir süre
de Roma’da kalmış. 1915’de Roma’ya yeni
bir yolculuk yaparak, Papa XV. Benedict
Büstü’nü yapmış. Calais Burjuvaları anıtı da
Londra’da açılmış. 1916’da arka arkaya yaptığı üç bağışla, eserleri ile koleksiyonlarını
devlete bağışlamış. Fransa Ulusal Meclisi
de Biron Konağı’nı Rodin Müzesi yapma kararı almış. 29 Ocak 1917’de Meudon’da Rose
Beuret’yle evlenmiş. Fakat Rose, 14 Şubat’ta
ölmüş. Ondan on ay sonra 17 Kasım’da ölen
Rodin de Meudon’daki evinin bahçesine,
Rose’un yanına gömülmüş. Mezarlarının
başında büyük bir Düşünen Adam heykeli
dikilmiş. Rodin Müzesi ise ancak 1919 Ağustos’unda kapılarını halka açabilmiş...
and The Thinker. Soon, he stopped working at
the porcelain factory. In 1883, he completed
the Monument to Victor Hugo. In 1885, he was
commissioned to build “The Burghers of Calais
Monument” by the Municipality of Calais. His
most famous work “The Thinker” was exhibited
in Copenhagen in 1888. In 1889, he completed
“The Kiss”; opened a joint exhibition with
Painter Claude Monet; and received orders to
build a Victor Hugo monument for the Panthéon and a monument to honour Painter
Claude Lorrain. In 1891, he was commissioned
to create a Victor Hugo monument for the
Luxembourg Gardens in Paris; and received an
order for a Balzac monument from the writers’
association “Société des gens de lettres de
France”. In 1895, he bought the “Villa des Brillants” in Meudon, a property that he had been
renting since 1893, where he began to gather
his paintings and antique sculpture collection.
The same year, “The Burghers of Calais Monument” was inaugurated. In 1896, Rodin exhibited his photographic work for the first time,
besides his sculptures, in an exhibition he
Rodin, 1908’de taştan oyduğu bu heykele önce
“The Ark of Covenant” (Kutsal Ahit Sandığı) adını
vermiş. Yukarı doğru spiral bir hareketle uzanarak
bir araya gelen bu iki sağ el, sanatçının yorumuna
göre Gotik mimaride kaburgalı tonoz denen çatı
türünü çağrıştırarak bir boşluğu örtüyor. Bu Gotik
çatı benzetmesi ve sonradan, 1914’de katedraller
üzerine yazdığı kitap Rodin’i eserin adını değiştirmek
zorunda bırakmış: “Katedral”. Böylece, sanatçı,
bütün eserlerinde dışavurduğu, güçlü ruhani ve yapıcı
enerjinin yönettiği tutkularını Katedral’e de taşımış
(üstte). Calais Burjuvaları Anıtı (sağda).
In 1908, Rodin carved a sculpture out of a block of
stone, initially called ‘The Ark of the Covenant’. Two
right hands, held together in an upward spiralling
movement enclosing an empty space, recall a rib
vault.This resemblance to a Gothic vault, and the
subsequent publication of Rodin’s book on cathedrals
in 1914, prompted him to change the title to ‘The
Cathedral’, thus conveying the aspirations of the
sculptor, driven by the constructive energy and
spiritual force expressed in his works (above) and The
Burghers of Calais Monument (on the right).
opened in Geneva jointly with painters Puvis
de Chavannes and Carrière.
A Turning Point: 1900-1908
In 1900, a grand Rodin exhibition was organized on the occasion of the world’s fair, Exposition Universelle, held in Paris. Another Rodin
exhibition opened in Prague in 1902. In the
same year, Rodin met the poet Rainer Maria
Rilke. Rilke worked for Rodin from 1905 to 1906
as his secretary. In 1904, a large plaster version
of “The Thinker” statue was exhibited in London while its bronze version was being exhibited in Paris. In 1906, “The Thinker” was placed in
front of the Panthéon. In 1907, a grand exhibition consisting exclusively of Rodin’s drawings
was opened at the Bernheim Jeune gallery in
Paris. In 1908, Rodin created “La Cathédrale”;
he settled at “Hôtel Biron” (Biron Mansion) owing to Rilke. He opened important drawing exhibitions in Vienna, Leipzig and Paris. In 1909,
the Victor Hugo Monument was inaugurated at
the Palais Royal.
His Last years: 1911-1919
In 1911, he was ordered a Puvis de Chavannes
bust for the Panthéon. His “Walking Man”
was placed at the Farnese Palace in Rome. In
1912, the Rodin Gallery was inaugurated at the
Metropolitan Museum in New York City. A firsttime exhibition of Rodin’s antique collection
took place in 1913 at the Faculty of Medicine
in Paris. In 1914, his “French Cathedrals” book
was published. Fleeing the war which erupted
that year, Rodin went to England for a while
and stayed also in Rome for a period of time.
During a new journey to Rome in 1915, he
built a bust of Pope Benedict XV. Moreover, a
version of The Burghers of Calais Monument
opened in London.
In 1916, he bequeathed all his works and collections to the French State in three successive
donations. The National Assembly of France
then decided to convert the “Hôtel Biron”
into the Rodin Museum. Rodin married his
lifelong companion, Rose Beuret, in the last
year of both their lives. On January 29, 1917, in
Meudon, he married Rose who died thereafter
on February 14. Rodin himself died ten months
later on November 17. He was buried next to
Rose in the garden of their house in Meudon.
A large version of “The Thinker” statue was
erected at the head of their tombs. But the
Rodin Museum was able to open its doors to
the public only in August 1919...
RODIN’İN İKİ KADINI
Rodin, sevdiği
kadınları Rose Beuret ile heykeltıraş
Camille Claudel’i
yaptığı büstlerle
ölümsüzleştirmiş.
Bütün yaşamını birlikte geçirip, bir de
çocuk sahibi olduğu
ve ancak 1917’de
evlendiği eşi Rose,
Rodin’in değişmeyen tek modeli imiş. Ne
var ki evlendikten hemen sonra Rose, ondan
10 ay sonra da Rodin yaşama veda etmiş.
Rodin’e heykel sanatında hem öğrencisi,
hem sevgilisi hem de meslektaşı olarak ortaklık eden, hatta Rodin’e rakip olmuş heykeltıraş Camille Claudel ise bu fırtınalı aşkın
sonunda ruh sağlığını kaybetmiş. 1898’de de
ayrılmışlar. O tarihten sonra Rodin’in kadın
heykellerine yüz yapmadığı söyleniyor.
Oysa Rodin için bedenler kadar yüzler de
önemli olup “Büst ve portre kadar kavrayış
gerektiren bir başka sanatsal çalışma daha
yoktur” dermiş. Nitekim her ikisinin de
portre ve büstlerini yapmış. Camille, 1943’de
bir hastanede yaşama veda etmiş. Rodin
ve Camille’in öyküsü çok sanatçıya esin
kaynağı olmuş, Isabelle Adjani ve Gérard
Depardieu’nun rol aldığı “Camille Claudel”
filmi ile de bir kere daha ölümsüzleşmişti.
THE TWO WOMEN OF
RODIN
Rodin immortalized the women he loved,
Rose Beuret and sculptor Camille Claudel, by
making their busts. His lifelong companion
Rose Beuret who gave him a son and whom
he married only in 1917 was his constant
model. Rodin’s student, lover, colleague, partner and eventually professional rival, sculptor Camille Claudel, lost her mental health
at the end of a stormy relationship with the
artist. It is said that Rodin stopped sculpting
female faces following their rupture in 1898,
although he normally considered faces to be
as significant as bodies. He once declared,
“There is no other artistic work requiring
as much perspicacity as sculpting busts and
portraits”. In fact, he made portraits and
busts of both women in his life. Camille
Claudel died in a hospital in 1943. Rodin and
Camille’s tragic love story has inspired many
authors. Their turbulent relationship was
once more immortalized through the film
“Camille Claudel”, starring Isabelle Adjani
and Gérard Depardieu.
Camille Claudel.
27
SANAT
Art
 Shutterstock & Wikipedia
ebru
doğanın içinden gelip,
suyun üstüne hare
hare yayılan ve kendi
bildiği gibi rakseden
renklerle, ustasının
suya yaptığı nakış...
EBRU (MARBLING)
Ebru: originating from nature
itself, embroidery created on
water by its master with colours
spreading in waves on the water
and dancing their own way...
28
bru, doğal maddelerle yoğunlaştırılmış bir suya,
özel olarak hazırlanmış doğal boyaları fırçayla kat
kat serpip, suyun yüzeyine çıkan renk ve desenlerin kâğıda aktarılması sanatı. Önce hat sanatının
bir dalı iken sonradan bağımsızlığını ilân eden ebru, günümüzde de
yaşatılıyor ve bazı psikolojik rahatsızlıkların tedavisi dahil, çok çeşitli
alanda kullanılıyor. Ebru’nun etimolojisi Çağatay Türkçesi’ndeki
“ebre”ye (hâre gibi dalgalı, damarlı) kadar iniyor.
Orta Asya’dan, önce İran’a gelen bu sanat, orada bulut kümelerine
benzediği için “ebri” (bulut, bulutumsu) adını almış. Anadolu’da
ise “ebrû” (Farsça kaş) diye adlandırılmış. Araplar ebruya “Varak’ul
Müzecca” (süslü kağıt) derken Batılılar da özellikle Almanya, Fransa,
İtalya ve Amerika’da pek benimsenip sahiplenilen ebru desenlerini
damarlı mermere benzetip “Türk mermer kağıdı” demişler. Ustadan
çırağa geçen bu sanatın erbabına Osmanlı’da “Ebrizen” denirmiş.
20. yy başında unutulmaya yüz tutan ebru, üstad Hezarfen Mehmed
Necmeddin Okyay ve onun öğrencisi Mustafa Düzgünman sayesinde
canlanmış. Onlardan sonra Sacit Okyay, Sami Okyay, Fuat Başar, Alparslan Babaoğlu, Sabri Mandıracı, Sadreddin Özçimi, Sedat Altınöz,
Hikmet Barutçugil, İsmail Dündar, Mahmut Peşteli gibi ebru ustaları
geleneği sürdürmüş...
Ebrunun hem ilkokulu hem üniversitesi: Battal Ebru
Bu nitelemeyi ebru üstadlarından Mustafa Düzgünman yapmış vaktiyle. Ne demek istediğini görerek anlamak için şu video (http://youtu.
be/1BF96no5c7k) birebir! Klasik Türk ebrusunda, yapılacak motiflerin
hemen hemen hepsine “battal ebru” ile başlanıyor. Battal ebru, ebrunun temeli olup ebrucunun ustalığı, battal ebrularından anlaşılıyor.
İşe başlanırken, fırçayla alınan boya, fırçaya parmakla vurularak tekneye atılıyor. Bunun dengesi çok önemli. Aksi halde “falso”lar; yani
büyük boşluklar ortaya çıkıyor. Bunu da boyaya batırılan fırçanın ne
oranda sıkıldığı belirliyor. Fırçadaki boya çok sıkılırsa daha ufak damlalar, az sıkılırsa daha büyük damlalar elde ediliyor.
Suya birkaç renk kat kat eklenebiliyor. Renkler boyaya katılan öd miktarıyla oranlı olarak birbirlerini itip su yüzüne çıkıyor, sonra da kağıda
geçiriliyor. Hiç bir müdahale yapılmadan ortaya çıkan battal ebruya
bir tür fon demek de mümkün. Daha sonra kağıda çıkacak desenler
insan eli müdahaleleriyle çeşitlenebiliyor. Bunlara desenlerine göre
Gelgit ya da Taramalı, Hafif, Bülbül Yuvası, Şal, Taraklı, Çiçek, Çarkıfelek gibi adlar veriliyor.
Ebru is the Turkish art of marbling,
forged by sprinkling with a brush,
several layers of specially prepared
natural paints on the surface of a
tray of water appropriately condensed with natural ingredients,
and by transferring onto paper the
colours and patterns appearing on
the surface of the water.
While initially an offshoot of the
art of calligraphy, marbling which
later declared independence is
kept alive today and utilized in various areas, including the treatment
of certain psychological disorders.
The etymology of the word “Ebru” could come from the Chagatai Turkish
word “ebre” which means moire, moiré, wavy, marbled.
This form of art originating from Central Asia, thence reached Iran first,
where it was called “ebri” (cloud, cloudlike) due to the similarity of its
patterns to cumuli, pockets of clouds. Later in Anatolia, it was called
“ebrû”, which means eyebrow in Persian. Arabs named it “Varak’ul
Müzecca” (ornamented paper). In the West, this art form became particularly popular in Germany, France, Italy and the United States and was
called “Turkish marble paper”, due to the resemblance of its patterns
with veined marble.
The craftsmen practicing this art, transferred from master to apprentice,
were called “Ebrizen” in the Ottoman Empire. The art tending to fall
into oblivion at the beginning of the 20th Century has been revitalized
thanks to Marbling Master Hezarfen Mehmed Necmeddin Okyay, and his
disciple Mustafa Düzgünman. After them, masters such as Sacit Okyay,
Sami Okyay, Fuat Başar, Alparslan Babaoğlu, Sabri Mandıracı, Sadreddin Özçimi, Sedat Altınöz, Hikmet Barutçugil, İsmail Dündar, Mahmut
Peşteli have continued the tradition of marbling...
“Battal Ebru (Coarse Marbling) is both the primary school and
university of marbling”
This characterization was once made by ebru master Mustafa Düzgünman. To watch the below-mentioned video is the best way to understand
what is meant by that phrase and to see the making of “Battal Ebru”:
(http://youtu.be/1bf96no5c7k). “Battal ebru” technique constitutes the
basis of classical Turkish art of marbling. An ebru master’s grasp on his
art is measured by the quality of his coarse marbling productions.
29
Biraz toprak parçası, bir tutam at kuyruğu,
bir gülün kuru dalı ve hayvan ödü...
İşte ebru malzemeleri! Yukarıdaki cümlenin
bir devamı da var: “İşe yaramaz gibi görünen,
ilk bakışta hiçbir değeri olmayan şeyler birleşip ebru sanatını oluşturuyor!”
Ebru ile ilgili çoğu güncel kaynaktan gönderme yapılan bu tanım, İsviçreli ebru öğrencisi
Virginia Passaglia’ya ait. Gerçekten de ebru
için herhalde en azından bir masa, tekne
denen bir su-boya kabı, boya ve kağıt gerekli.
Ama bir dizi yan malzeme de var. Onlar ne
kadar doğru seçilirse seçilsin bilgi, teknik,
deneyim ve sabır olmazsa suya değdiği andan itibaren renkler alıp başını gidiyor. Şimdi
onlara bir göz atalım!
Kağıt: Emici, genellikle birinci hamur, lakesiz
mat kâğıt, ebru için en uygun olanı.
Su: Boya ve suya yoğunluk verecek diğer yan
malzemenin içinde karıştırılacağı saf su. Eskiden yağmur suyu kullanılırmış. Şimdi dinlenmiş, kireçsiz musluk suyu da kullanılabiliyor.
Tekne: Budaksız bir çam ağacının kerestesinden oyularak yapılanı en makbul olanı.
Toprak boya: Ebrunun doğal boyaları eski-
30
To start the work, a brush impregnated with
paint is being tapped with fingers so as to
sprinkle drops of paint onto the surface of
water. Before doing so, the brush dipped in
paint is squeezed between fingers at a certain
rate in order to determine the density and size
of paint drops to fall on the water. This balance
is very important; you get smaller drops when
you press the brush very tightly and larger
drops when the brush is squeezed with a lesser
pressure. If this operation is not properly performed, then large gaps appear on the water.
Several layers of different colour paints may
be added to the water. The colours emerge on
the water surface by pushing away each other
and outweighing their neighbours in proportion with the amount of bile they contain. The
pattern thus obtained is then transferred onto
the paper surface. The marbling formed in this
fashion without any further intervention of the
artist can be characterized as a base, a kind of
groundwork. The final designs to be imprinted
onto the paper can be later elaborated and
diversified by intervention of human hands.
Those patterns are given thematic names in
den topraktan elde edilir, ezilen toprak bir
elekten geçirilir ve suda süzülerek kullanıma
hazır hale getirilirmiş. Günümüzde ezilmeye
hazır ya da toz boyalar da var.
Destiseng: Mermer, porselen veya sert taştan
yapılan boya ezmeye yarayan alet. Toprak boyalar mermer ve destiseng yardımıyla ezilerek
macun kıvamına getirilerek kullanılırmış.
Öd: Genellikle büyük baş hayvanlarınki,
“kumlu-kılçıklı” ebru yapımı için kalkan balığınınki tercih edilen öd, safra kesesi özsuyu
olup benmaride 20 dakika ısıtılıp üzerindeki
köpük alınıyor. Bu sırada pek güzel kokular çıkmadığından bu işlemin açık havada
yapılması salık veriliyor! Günümüzde resim
malzemesi satılan yerlerde rafine öd de bulunuyor. Öd, boyalara belli oranda karıştırılıp
onların diğer renkleri iterek yüzeye çıkmasında kullanılıyor.
Kitre: Ebruda kullanılan suyun belli bir yoğunlukta olup boyayı yüzeyinde tutabilmesi
ön koşul. İşte suya bu özelliği veren madde
de kitre! Kitre, Türkiye’nin güneyinde yetişen
“geven” dikeninin özsuyu. Geven yılda iki kez
özsu salgılıyor. İlki ebru için daha uygun.
Gevenin gövdesi çizilip, birkaç gün bekleniyor. Akan özsu kuruduktan sonra ağaç kabuğu
görünümü alıyor. Aktarlarda da satılan bu
kabuklar yani “kitre”, belli oranlarda suya
konup kapalı bir kapta bekletiliyor. Su yeterli
yoğunluğa ulaşınca, kalıntılarından arınması
için süzülüyor. Esasen suya en iyi yoğunluk
veren madde sahlep ama o çok pahalı olduğundan kitre kullanılıyor.
Deniz kadayıfı: Kitrenin hazır olması yaklaşık
5-6 gün zaman aldığından, yerine 1 saatte sonuç veren, deniz kadayıfı da (bir yosun türü)
kullanılabiliyor. Toz halinde satılan deniz
kadayıfının 50 gramı 5 litre saf suya konuyor.
Bir el mikseri veya kaşıkla iyice karıştırılıyor.
İçindeki hava kabarcıkları yüzeye çıkıp kaybolana kadar tekrar karıştırılıp su kullanıma
hazır hale getiriliyor.
At kılı ve Gül Dalı: Boya fırçası yapımında
kullanılan at kılları, yaşlı atların kuyrukları
accordance with their shapes, such as “Gelgit”
(ebb and flow), “Taramalı” (interlaced), Light,
Nightingale’s Nest, Shawl, Splayed, Flower,
Passionflower etc.
A little piece of earth, a pinch of horsetail,
dry branches of a rose and animal bile...
Those are the ingredients needed for marbling. There is also a continuation of the above
sentence: “Things appearing to be worthless
and useless at first glance come together to
create the art of marbling!” This description
of ebru often cited in current sources stems
from a Swiss marbling student, Virginia Passaglia. Indeed, there are a number of necessary
ingredients for marbling in addition to at least
a table, a water-dye vessel called basin, paint
and paper. But how appropriately the supplies
may be chosen, without the required knowhow, skill, technique, experience and patience
the colours start creeping in all directions as
soon as they touch the water. Now let’s take a
look at the material!
Paper: Absorbent, usually premium grade,
non-glossy matt paper is the most appropriate
one for marbling.
Water: Pure water to be mixed with side ingredients in order to increase the density of water
and paint. Formerly rain water was used for the
purpose. Nowadays, also rested, lime-free tap
water can be used.
Basin: A vessel carved in knotless pine tree
timber is the most suitable one.
Ochre: Formerly natural dyes used for marbling were obtained from soil; crushed soil was
passed through a sieve and filtrated with water
to be made ready for use. Nowadays, ready to
be crushed or powdered paints are available.
Destiseng (Hand-stone): An applicator made
of marble, porcelain or hard stone used for
crushing paint. Pulverized earth paints are
crushed and brought into paste consistency
on a marble plate with the help of that device
called “destiseng” (hand-stone).
Animal bile: Gallbladder sap, generally of
EBRU ve AKKASE
“Kalemin Dilinden” başlıklı kitabında hat
sanatının inceliklerini anlatan Savaş Ş. Barçkin, hattın kardeş sanatları arasında tezhib,
kaatı, ahşap-taş hakkı, nahta ve ebruya da yer
vermiş. Hele tezhib de varsa ebrunun hatla çok
güzel bir birliktelik oluşturduğunu vurgulayan
Barçkin, eski ustalardan Hezarfen Mehmed
Necmeddin Okyay’ın buluşu, “Akkâse” denen
bir tarzdan sözediyor. Bu teknikte, hat bir
kağıda yazılıyor ve oyulup harfler çıkarılıyor,
başka bir kağıda Arap zamkı ile yapıştırılıyor.
Sonra aynı kağıt ebrunun üzerine konuluyor.
Harfler kendi asli renkleriyle gözüküyor.
Kitapta Necmeddin Efendi’nin, üzerinde fazladan kahverengi lekeler görülen, “Gel Keyfim
Gel” yazan bir Akkâse hat levhasının hikayesi
de çok ilginç. Bu levhayı Necmeddin Efendi, 2
Ekim 1923’de yazmış. Keyiflenmesinin nedeni;
o gün, Üsküdar’daki Boğaz’a nazır evinden bakarken, işgalci güçlerin İstanbul’u gemileriyle
terkettiğini görmesi! Eseri kurutmak için önüne
koymuş, üzerinde bir de keyif kahvesi içmiş.
Sevinçten ve heyecandan fincanı da bu eserin
üzerine düşürmüş. İşte o lekelerin sırrı!
Sol sayfa: 1880’li yıllara tarihlenen bir Fransız ebrusu
(üst ortada), 2012’de İtalya’da düzenlenen BIT Turizm
Fuarı’nda ebru gösterisi yapan Prof. Pınar Yazkaç
(altta) (shutterstock, pcruciatti).
Sağ sayfa: 1768 tarihli l’Encyclopedie of Denis Diderot
and Jean le Rond d’Alembert’de yayınlanan ilüstrasyon
ebru yapımında kullanılan malzemeleri gösteriyor
(üstte) ve 1735 tarihinde Fransa’da yapılmış ebrulu bir
kitap cildi (altta).
Left page: A French marbling dated to the 1800’s
(above, middle), Prof. Pınar Yazgaç showing a
marbling performance at BIT Tourism Fair held in Italy
in 2012 (below) (shutterstock, pcruciatti).
Right page: Illustration showing marbling supplies
published in the 1768 dated “l’Encyclopedie” of Denis
Diderot and Jean le Rond d’Alembert (above) and a
marbled book binding made in 1735 in France (below).
EBRU and AKKÂSE
Savaş Ş. Barçkin, who describes the subtleties
of the art of calligraphy in his book “From the
Language of Pen”, included marbling among
various other sister art forms of calligraphy,
such as tezhip: illumination; kaatı: paper filigree, paper-cut, or leather silhouette-cutting,
ahşap-taş hakkı: wood-stone carving; naht:
wood-cut art performed with fret saw.
Barçkin stresses that ebru combined with illumination constitutes a perfect harmony. He
refers to a special method of marbling named
“Akkâse” (white bowl), which was invented by
Hezarfen Mehmed Necmeddin Okyay, one
of the leading old masters of marbling. In this
technique, letters are written in calligraphic
form on paper and subsequently cut out and
glued on a separate sheet of paper with Arabic
gum. The same sheet of paper is later used
to transfer the marbling; so that at the end
the calligraphy appears in its original colouring, superposed with the pattern of the ebru.
Barçkin relates also an interesting story in
his book concerning an Akkâse calligraphic
sheet, stained with some brown spots, made
by the same Necmeddin Efendi. The inscription reads: “Gel Keyfim Gel” (which can be
translated as: Oh what a joy!). Necmeddin
Efendi wrote this sentence on 2nd October
1923, the day the naval ships of the occupying forces were leaving the port of Istanbul.
The artist was watching this scene unfolding
in front of his eyes from the window of his
house in Üsküdar (Scutari) overlooking the
Bosporus! He had put his work to dry in front
of him and was happily enjoying his coffee,
when suddenly; out of joy and excitement, he
dropped his cup on it. That is the secret of the
brown spots!
31
BİR “AKKASE” ÜSTADI:
ALPARSLAN BABAOĞLU
Akkâse tekniğinin günümüzdeki üstadı
Mühendis ve ebrucu Alparslan Babaoğlu. 1957 doğumlu Babaoğlu, İngiltere’de
elektronik mühendisliği eğitimi ve yüksek
lisans almış. 1984’de Topkapı Sarayı
Nakışhânesi’ne devam ederken başladığı
ebru yapımını aralıksız sürdürmüş. 1985’de
ustası Mustafa Düzgünman ile tanışmış,
1989’da ondan icâzet almış. İlk kişisel sergisini 1990’da Topkapı Sarayı’nda açan
Babaoğlu daha sonra Washington D.C.,
memleketi Çorum ve İstanbul’da da sergiler açmış. Akkâse tekniğiyle yapılmış 66
parçalık son serginin başlığı ise “Ebru’nun
Hat’la İmtihanı” (Bkz: alparslanbabaoglu.
tumblr.com).
Yalnız Babaoğlu’nun asıl mesleği gereği
teknoloji ile dost olmasına rağmen, teknolojik nimetlerle bu sanatın yozlaştırılmasına itirazı var. Dünya Bülteni’ne verdiği bir demeçte, matbaada Arap zamkı
bastırılıp, bilgisayarlı lazer kesim makinelerinde kalıplar kestirilmesine ve Akkâse
yapılmasına karşı olduğunu belirtiyor ve
ekliyor: “Evet, teknoloji icat oldu, mertlik
bozuldu!”
ALPARSLAN BABAOĞLU:
A VIRTUOSO OF “AKKÂSE”
Presently, the master of the Akkâse technique is Engineer and Ebru artist Alparslan
Babaoğlu. Born in 1957, Babaoğlu studied
and graduated in electronic engineering in
the United Kingdom. His marbling activity has started in 1984 at the Nakışhâne
(Embroidery Workshop) of the Topkapı
Palace and continued uninterrupted since
then. In 1985, he got acquainted with his
mentor Mustafa Düzgünman from whom
he received his blessing in 1989.
In 1990 he opened his first solo exhibition at the Topkapı Palace, and organized
further exhibitions at Washington D.C., his
homeland Çorum and Istanbul. His latest
exhibition consisting of 66 pieces made with
the Akkâse technique was entitled “Marbling’s Test with Calligraphy” (See: http://
alparslanbabaoglu.tumblr.com).
Even though Babaoğlu’s actual profession
has to do with technology, he is opposed
to the utilization of technological methods
which would lead, in his opinion, to the degeneration of this art. In an interview to the
World Bulletin, he voiced his objection to the
use of printing presses and computerized laser cutting machines while producing Akkâse
marbling. “Yes, technology was invented
and gallantry was spoiled!” he added.
32
veya yelelerinden elde edilmekte olup, kuyruk
kılları en iyi sonuç vereni. Nedeni, dokusundaki gözeneklerin boyayı tutması, fırçadan bir
vuruşta kayıp akıtmaması. Esnekliği ve kolay
küf tutmaması nedeniyle de fırça sapında gül
dalı tercih ediliyor.
Neft: Terebentin yağı da denen neft, tek
başına serpildiğinde ebru üzerinde boşluklar
açmaya yarıyor.
Mil: Kurşun kalem kalınlığında pirinçten bir
çubuk. Tekneden ebrulu kağıdı alırken üzerindeki kitreyi sıyırmaya yarıyor.
Arap zamkı: Ezme yaldız, varak altın, mürekkep ve yazılı ebru yapımında kullanılan bu
madde, Senegal ve diğer bazı Afrika ülkelerindeki akasya ağaçlarından akıp havada katılaşan bir zamk çeşidi. Akkâse ebru tekniğinde
sık kullanılıyor.
Bugün dünyanın en eskisi olarak kabul edilen ve Japon
şair Ōshikōchi Mitsune (859-925)’nin şiirini süsleyen
ebru sayfalar Tokyo’daki Hongan-ji tapınağında
korunuyor (en üstte), 16. yüzyıla ait bu ebru
üzerinde Kuran’dan ayetler yer alıyor (üstte) ve Türk
ebrularından bir örnek (altta).
Today the marbling pages considered world’s oldest,
adorning Japanese poet Ōshikōchi Mitsune’s (859-925)
poem are conserved at the Hongan-ji Temple in Tokyo
(top); a 16th Century marbling with verses from the
Koran (above) and sample of Turkish marbling art
(below).
bovine animals, or preferably of turbot fish for
the “sandy-boned” type of marbling, is heated
in a bain-marie double boiler saucepan over 20
minutes and the foam is removed. It is advisable to conduct this operation outdoors because
of the unpleasant odours produced! Today, bile
previously refined is available at stores selling
paint supplies. Bile is added to the paints in a
certain proportion in order to enable them to
emerge to the surface of the water from among
the multitude of other colours.
Tragacanth gum: This substance is an emulsifier added to water in order to enhance its
concentration property. This is a prerequisite
for paints to be kept on the surface of water.
Tragacanth gum is the nectar of the “tragacanth” thorn which grows in southern Turkey.
The plant releases its juice twice a year. The
product of the first secretion is more appropriate for marbling. The tragacanth stem is
chiselled and left to rest for a few days. The
sap that flows out takes the appearance of tree
bark after it is dried. These tragacanth shells,
also available at herbalist stores, are immersed
in water at a certain proportion and kept for
a while in a closed container. When water
reaches adequate density, it is filtrated in order
to get rid of the impurities. In reality, the ideal
substance that gives the best density to water,
is sahlep (orchis or orchid nectar), but since its
very expensive, tragacanth is used instead.
Badderlocks or carragheen seaweed: Since
the preparation of tragacanth gum takes about
5 to 6 days, a certain type of seaweed, badderlocks or carragheen, is sometimes used for
the purpose. A quantity of 50 grams of this
seaweed sold in pulverized form is added to 5
litres of pure water and allowed to stand for 1
hour. A hand blender or even a spoon can be
used to thoroughly mix the liquid. One must
continue to mix until the air bubbles in the
surface disappear completely in order to have a
liquid of adequate density ready to be used for
marbling.
Horsehair and Rose Branch: Horse Hair
from old horses’ mane or tail is used for the
manufacture of marbling brushes. Best results
are obtained with brushes made of tail hair,
since the pores of its texture are best suited for
paint retention so that the paint does not spill
away from the brush by the first stroke. Rose
branch is preferred as material to fabricate the
handle of the brush due to its flexibility and its
mildew-repellent property.
Naphtha: A substance also called “turpentine
oil”; naphtha is used to create blank spaces
on the ebru, by sprinkling it onto the marbling
water.
Pivot: A pencil-thin brass rod used to peel off
tragacanth gum residues when transferring the
marbling from the basin onto the paper.
Arabic Gum: A variety of resinous gum solidifying when coming in touch with air, obtained
from acacia trees growing in Senegal and some
other African countries. It is used for paste
gilding, gold leaf, and ink and written types of
marbling; also frequently used in the Akkâse
marbling technique.
 Shutterstock & Wikipedia
DÜNYA
MÜZELERİ
World
Museums
sanata, sanat tarihine, kültürel korumaya
ve eğitime adanan bir servetin, akılcı, etik,
hukuka saygılı ve yaratıcı kullanımının
belki de dünyadaki tek örneği:
J. PAUL GETTY VAKFI ve MÜZESİ
Maybe the only sample on earth for a logical, ethical, law respecting and creative usage of a wealth that is
devoted to art, history of art, cultural protection and education:
J. PAUL GETTY FOUNDATION and MUSEUM
34
Paul Getty, sanatın toplumu uygarlaştırdığına, eğitim ve estetik algısını geliştirmesi için sanatı halka
açık tutmanın önemine
bütün kalbi ve varlığıyla
inanmış bir zengin. Bu
nedenle daha 1948’lerde
Los Angeles Eyalet Müzesi’ne önemli eserler
bağışlamış. 1953’de kişisel koleksiyonunu
da halka açmak için kendi müzesini kurmaya
karar vermiş ve J. Paul Getty Müzesi 1954’de
kapılarını açmış.
Malibu’daki (bugünkü Pasifik Palisades) çiftlik evinde kurulan bu küçük müze, Yunan ve
Roma eserlerine, 18. yy Fransız mobilyalarına
ve Avrupa resimlerine ev sahipliği yapıyor.
1976’da Getty’nin ölümünden sonra malvarlığının büyük bir bölümü vakfa devrolmuş. Vakfın mütevelli heyeti Müze’yi ve koleksiyonları
çoğaltarak görsel sanatlara daha çok katkıda
bulunmaya önem verdiğinden, sanat dünyasına hizmet edecek bir dizi yeni program
yaratmış ki bunlara daha yakından bakacağız.
Getty’nin yaklaşımı Villa Pasifik Palisades’i,
Brentwood’daki Getty Merkezi, Getty Koruma Enstitüsü, Getty Araştırma Enstitüsü ve
Getty Vakfı’nın kurulmasını mümkün kılmıştı.
Ölümünden sonra Vakfa bıraktığı muazzam
servetin yönetilmesi ise başlı başına bir
örnek olay!
Para nasıl harcanacak?
Getty’nin ölümü ve vasiyetinin büyüklüğü,
Vakıf yöneticilerinin karşısına malvarlığıyla
ilgili olarak bazı vergi ve yasal sorunlar çıkarmış. Yasal olarak Vakıf, her yıl kaynaklarının
yüzde 4.25’ini harcamak zorunda! 50 milyon
dolarlık malvarlığının bir anda 700 milyona
çıkması, yılda 2 milyon civarı harcamanın
da kısa süre içinde yılda 30 milyona çıkması
demek... Getty’nin Vakıf Mütevelli Heyeti
için özel olarak görevlendirdiği deneyimli iş
insanları, bu ani harcama artışının “paranın
çarçur edilmesine yol açar” diye endişelen-
J. Paul Getty is a rich man who believes with all
his might and assets that art civilizes the society and it should be open to the public so as to
develop its education and aesthetic perception.
That is why he donated important works to Los
Angeles State Museum back in 1948’s. In 1953,
he decided to open his own museum to display
his personal collection to the public and the
doors of J. Paul Getty Museum were opened
in 1954. This small museum that was opened
in a farm in Malibu (today’s Pacific Palisades),
hosts Greek and Roman pieces, 18th century
French furniture and European paintings.
A remarkable majority of the assets were allocated to the foundation after Getty passed
away in 1976. As the members of the board
of trustees of the Foundation attached more
importance to visual arts they increased the
number of Museums and the collections with
a new series of programmes they have created
so as to serve the world of art that we are now
going to zoom in. Getty’s approach enabled the
setting up of Villa Pacific Palisades, Getty Centre at Brentwood, Getty Conservation Institute,
Getty Research Institute and the Getty Foundation. And the management of the extraordinary
wealth he left to the Foundation after his death
is a case study sample on its own.
How is the money going to be spent?
Death of Getty and the size of the bequest
presented some tax and legal problems for the
managers of the Foundation. Legally, the Foundation has to spend 4.25% of the resources
each year! The sudden increase of the assets
from 50 million dollars to 700 million dollars
meant that the annual 2 million spending was
suddenly increased to 30 million dollars...
Sol sayfada Roger Howard fotoğrafı (Wikipedia) ve
Getty Center’ın bahçeleri (Shutterstock, BKingFoto)
(sol ve sağ sayfalarda). Getty Villa’dan görüntüler
(Shutterstock, Rolf_52) (altta).
Photograph of Roger Howard at the left page
(Wikipedia) and the gardens of the Getty Centre
(Shutterstock, B King Photo) (at left and right pages).
Scenes from the Getty Villa (Shutterstock, Rolf_52)
(below).
35
Wikipedia, Jelson25
21 KEZ
DEĞİŞEN
VASİYETNAME
J. Paul Getty’nin özel sekreteri Norris Bramlett, milyarderin kısa bir
komaya girdiğini ve 6 Haziran 1976’da, ölüm döşeğinde hiçbir söz
söyleyemeden veda ettiğini söylüyor. Getty, ölmeden önce vasiyetnamesini 21 kere değiştirmiş. Yaptığı değişikliklerin büyük çoğunluğu
da dostlarına ve şahsi personeline bırakacağı vasiyetlerle ilgili imiş. 1
hafta sonra Los Angeles’de açılan vasiyetnamesi ise sanat dünyasını
şaşkınlığa düşürmüş. Küratörlerine söylediğinin aksine, malvarlığının
büyük bir çoğunluğunu J. Paul Getty Müzesi Vakfı’na bıraktığı görülmüş. 21. değişiklik ise Vakfa bıraktığı devasa armağana ilişkin olup,
ölmeden üç ay önce yapılmış.
THE BEQUEST THAT WAS CHANGED 21 TIMES
The private secretary of the billionaire J. Paul Getty, Norris Bramlett
stated that following a short coma he passed away on June 6, 1976
without uttering anything in his deathbed. Getty changed his bequest
21 times before he died. The great majority of the changes were on
what he was going to leave to his friends and personal servants. The
bequest that was opened one week later in Los Angeles astonished the
world of art. On the contrary to what he told to his curators, it was
seen that he left the great majority of his wealth to the J. Paul Getty
Museum Foundation. The 21st alteration was related to the gigantic
present he left to the Foundation and was actualised 3 months before
he died.
36
Getty Center bahçesi ve binaları Shutterstock, Ken Wolter (üstte) Orhan Cam
(altta).
Garden of Getty Centre and buildings Shutterstock, Ken Wolter (above) Orhan Cam
(below),
mişler. Endişelerini 1977 baharında Müze Müdürü Stephen Garrett
tarafından hazırlanan muhtıra ile de herkese duyurmuşlar. Bir taraftan
da yenilikler düşünmeye başlamışlar.
Yeni bir vizyon
Resimlerin küratörü Burton Fredericksen, Müze’den bağımsız olarak
“J. Paul Getty Sanat Tarihi Enstitüsü” kurulmasını hayâl etmiş. Bu yeni
enstitü, sanat tarihçilerini Getty’de çalışmaya ve UCLA, USC ve diğer
Güney Kaliforniya eğitim kurumlarında konuk öğretim üyesi olarak
çalışmaya davet edecekmiş. Garrett, “sanat enstitüsünün yaratılması”
için yeni yatırım ve burslara odaklı bir iş planı hazırlamış ve Güney
Kaliforniya’daki diğer sanat müzeleri ve kurumları ile işbirliğinin
önemini vurgulamış, koleksiyonları genişletmeyi de önermiş. Keza
eski eserlerin korunması konusunda çok ciddi ve kapsamlı çalışılmasının hayati olduğunu, bu konuda uzman yetiştirilecek eğitim tesisleri
ve laboratuvarlar kurulmasını önermiş. Garrett’in önerileri içinde
Papirüs Villası’nın yeniden kazılması ve Amerikan Sanat Arşivleri için
Batı Kıyısı’nda tesis yapımı da varmış. Gelecek için yeni bir vizyon
konusuyla uğraşan Yönetim Kurulu, Toledo Sanat Müzesi’nin eski
müdürü Otto Wittmann’ı baş küratör ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak
ekibe davet etmiş. Wittmann, hibeler, sanat tarihçileri ve akademisyenler için bir kütüphane ve araştırma merkezi gibi kalemlerle planları
genişletmiş.
Experienced businessmen that Getty specially appointed for the Board
of Trustees were worried at the sudden increase of the money which
could easily lead to “careless spending”. They announced their worries
to the public with a memorandum in the spring of 1977 prepared by the
Museum Manager Stephen Garrett. And, on the other hand, they started
to think of some novelties.
A new vision
Curator of the paintings, Burton Fredericksen, imagined setting up “J.
Paul Getty Institute of Art History” independent from the Museum. This
new institute would invite art historians, guest lecturers from UCLA,
USC and other Southern Californian education establishments to work
at Getty’s. Garrett has prepared a new action plan “for the creation of
the art institute” to focus on new investment and scholarships, he also
underlined the importance of cooperation with other art museums and
establishments in Southern California; moreover he proposed to widen
the collections. Furthermore, he proposed that it was vital to work very
seriously and in extensive measures on preserving the old works, set up
education establishments and laboratories to breed specialists on this
subject. Among Garrett’s proposals were the re-digging of Papyrus Villa
and building a premises at the West Coast for American Art Archives.
The Board of Trustees, busy with a new vision for the future, invited Otto
Wittman, the old manager of Toledo Art Museum, to join the team as
chief curator and Member of the Board of Trustees. Wittman widened
the plans with items such as a research centre and a library for donations, art historians and academicians.
The Alternative Bequests of Getty and the Solution
Worries of the Foundation managers, instead of being happy, were not
futile. As he knew that the transfer procedure would not be easy as per
the law in force, Getty, who administered the Foundation for 22 years,
prepared an alternative plan before he passed away. Getty stated in his
will that if the Foundation cannot get it then the heritage would be left
to “J. Paul Getty Fine Arts Institute” to be set up in University of Southern
California, in case they do not accept then it would be divided between
Stanford and California Universities. In the end, trying to avoid legal and
bureaucratic obstacles and so as not to pour money down the drain,
the Foundation found the solution again in law. They asked the court
to interpret the will and clearly define the responsibilities. The judge,
in accordance with the real intention of Getty, decided that the heritage
would be left to the Foundation and the expenditure would not be limited with new investments but also could be spend on education and research scholarships as well as donations. Thus, finding relief, the Foundation added new leaders to the team. One of the leading characters
who started to work in 1980 was Franklin Murphy, with the nick name
“Culture Broker”, who left behind successful studies in Los Angeles. And
in 1981 legist Harold M. Williams, the art lover and bureaucracy specialist was appointed as the President of the Foundation and successfully
continued his post until the Getty Centre was opened in 1997.
“The Year of Research and Creating Difference”
As soon as Harold M. Williams came into power he proclaimed 1981as
the research year for Getty Foundation and designated the target as
to determine the common needs of the world of art and design new
programmes. Talented Leilani Lattin Duke and Nancy Englander were
his greatest assistances in this issue. This trio gathered information after
innumerable travels and negotiations in North America and Europe.
The strategy of Williams was “to meaningfully contribute to visual arts at
unaccustomed places with unaccustomed resources”.
Williams realised this fact as he travelled: Each establishment highlights
and concentrates on a dimension of a visual art and neglect the other
dimensions! Hence, universities concentrate on the historical features
of works, museums on characters and qualities, preservation centres on
technical data and none of them cared about the aesthetic value. Only
very few of these establishments were aware of the needs of schools.
Thus Williams and his team came to a conclusion that there was a
need for an establishment with a structure that would unite all these
elements of the world of visual arts separately but as equal partners.
 Shutterstock, Rolf_52
İTALYAN ANTİK KIR EVİ “VİLLA PAPİRÜS”
MS 79’da Vesivius volkanı, İtalya’daki Pompei, Herculaneum ve
Stabiae gibi şehirleri yoketmişti. Herculaneum, 18. yy’da yeniden keşfedilmiş. Kazıda ulaşılanlardan biri de Villa dei Papiri ya da Papirüs
Villası denen Roma üslubundaki kır evi. İsminin nedeni de burada
bolca bulunan kavrulmuş papirüsler. İşte Paul Getty, 1970’lerde
müzenin bir bölümü olarak bu yapının bir replikasını yaptırmış. 450
kişilik antik tiyatrosundan bitki örtüsüne varana kadar projenin her
ayrıntısıyla bizzat ilgilenen Getty’den sonra yapı yenilenmiş. Yakın
zamanda tekrar elden geçirilen, (Malibu) Pasific Palisades’de yer alan
Villa Getty, 30 Mayıs 2014’de tekrar ziyarete açıldı. Dijital görüntülerini Getty’nin bütün dünya ile ücretsiz paylaştığı koleksiyonda hemen
her sanat dalından muhteşem eserler bulunuyor.
ITALIAN ANTIQUE COUNTRY HOUSE
“VILLA PAPYRUS”
In 79 AD the volcano of Vesivius destroyed the cities like Herculaneum
and Stabiae as did Pompei in Italy. Herculaneum was rediscovered in
18th century. One of the works that was reached was a Roman style
country house called Villa dei Papiri or in other words the Papyrus
Villa. The name came from the plentiful burnt papyrus found at the
site. Paul Getty, in 1970’s had made a replica of this country house as a
part of the construction of the Museum. Getty did closely watch every
detail of the project, from the antique theatre with 450 seats to the
flora of the site which was renewed after his death. Villa Getty that
takes place in (Malibu) Pacific Palisades has been recently renewed and
was opened to visitors on May 30, 2014. In the collection, the digital
visuals of which are globally shared free of charge, there are magnificent pieces almost on every branch of art.
 Shutterstock, Rolf_52
37
GETTY MÜZESİ KOLEKSİYONU
Biri Malibu’daki “Getty Villa”, diğeri Los Angeles’da J. Paul Getty
Merkezi olmak üzere iki müzede toplanan “Getty Müzesi” koleksiyonunu, benzerlerinden ayırdeden özellik; sürekli devinim içinde
olması. Ağırlıklı olarak Eski Yunan, Roma ve Etrüsk kültür ve sanat eserlerine odaklı 44 bin parçalık koleksiyona yeni satınalmalar
ve bağışlar yoluyla durmadan yeni eserler ekleniyor. Öte yandan
Getty’nin kuruluş gerekçesi olan “sanat aracılığıyla halkın genel
kültür ve uygarlık düzeyini yükseltmek” hep gündemde. Bu amaçla konferanslar, filmler, ücretsiz ve rehberli müze turları, kurslar
gibi etkinlikler kesintisiz düzenleniyor. Koleksiyonun 1200’den fazla parçası halen sergilenmekte. Mimarlık ve İç Mimarlık Elemanları, Dekoratif Objeler ve Vazolar, Çizimler/Desenler, Mobilya,
Giysiler ve Aksesuvarlar, El Yazmaları, Tablolar, Fotoğraflar ve
Heykellerden oluşan koleksiyon, objelerin ait olduğu şu konulara
göre de gruplanıyor: Yaşam Biçimleri, Mitoloji, Doğa, İnsanlar ve
Uğraşlar, Din, Bilim ve Endüstri, Yaşadığımız Yer.
GETTY MUSEUM COLLECTION
The feature that differs the “Paul Getty Museum” collection gathered at “Getty Villa” at Malibu and ”The J. Paul Getty Centre” at
Los Angeles from its similar is that it is in continuous mobility. New
pieces are continuously added, by way of donation and purchases
to the 44 thousand piece collection, heavily constituted by Old Hellenistic, Roman and Etruscan cultural and artistic works. On the
other hand, the motto of Getty’s establishment, “raise the levels of
civilisation and the general knowledge of the public by way of art”
is always on the agenda. Activities like conferences, movies, free
and guided museum tours, courses are steadily organised for this
purpose. Over 1200 pieces of the collection is currently in display.
The collection composed by Architectural and Decoration Elements, Decorative Objects and Vases, Drawings/Designs, Furniture, Clothes and Accessories, Manuscripts, Paintings, Photographs
and Sculptures are grouped to the following topics: Ways of Life,
Mythology, Nature, Men and Occupations, Religion, Science and
Industry, The Place we Live In.
 Wikipedia, Dorli Burge
 Wikipedia, Sdwelch1031
J. Paul Getty Müzesi eserlerinden
Kore heykeli (solda) ve Athena Başı
(üstte). Salonlarından biri (en üstte),
(Wikipedia, Bobak Ha’Eri).
The Korean Sculpture from J. Paul
Getty Museum (left) and Head of
Athena (above). One of the halls
(topmost), (Wikipedia, Bobak Ha’Eri).
38
Getty’nin Alternatif
Vasiyetleri ve Çözüm
Vakıf yöneticilerinin sevineceği yerde bu kadar
telaşlanması boşuna
değilmiş. Hukuk düzeni
gereği bu devir işleminin
hayli sorunlu olacağını, Vakfı 22 yıl yöneten
Getty de bildiğinden,
ölmeden bir alternatif
plân da yapmış: Vakıf
alamazsa mirasın Güney
Kaliforniya Üniversitesi’nde kurulacak bir “J. Paul Getty Güzel Sanatlar
Enstitüsü”ne bırakılmasını, onlar kabul etmezse, Stanford ile Kaliforniya Üniversiteleri arasında bölüştürülmesini vasiyet etmiş. Sonuçta
Vakıf yasal ve bürokratik engelleri aşmak, paraları da boşa harcamamak için çözümü gene hukukta bulmuş. Mahkemeden vasiyetnameyi
yorumlayıp yetkileri açıkça belirlemesini istemiş. Yargıç, Getty’nin asıl
isteği yönünde karar vererek, mirasın Vakfa kalmasını ve harcanması
gereken paranın yalnızca yeni yatırımlar değil, eğitim ve araştırma
bursları ve bağışları biçiminde de kullanılabileceğine karar vermiş.
Böylece rahatlayan Vakıf, kadroya yeni liderler eklemiş. 1980’de işe
başlayan, Los Angeles’deki başarılı çalışmalarıyla öne çıkan, lakabı
“Kültür Borsacısı” Franklin Murphy onların başında geliyor. 1981’de
de hukukçu, sanat aşığı ve bürokrasi uzmanı Harold M. Williams, Vakıf
Başkanlığına getirilmiş ve Getty Merkezi açılana kadar da (1997) bu
görevi başarıyla sürdürmüş.
“Araştırma ve Farklılık Yaratma Yılı”
Harold M. Williams, iş başına geçer geçmez 1981’i Getty Vakfı için
araştırma yılı ilân etmiş ve sanat dünyasının ortak ihtiyaçlarının
neler olduğunun saptanması, yeni programlarının tasarımı gibi hedefler belirlemiş. Yetenekli Leilani Lattin Duke ve Nancy Englander
de onun bu çalışmalar sırasındaki en büyük yardımcıları olmuş. Bu
üçlü Kuzey Amerika ve Avrupa içinde sayısız gezi ve görüşme yaparak bilgi toplamış. Williams’ın stratejisi Getty’nin “alışılmamış bir
yerde, alışılmamış kaynaklarla görsel sanatlara çok anlamlı katkıda
bulunmak”mış.
Williams gezdikçe şu gerçeği farketmiş: Her kurum görsel sanatların
bir boyutunu öne çıkarıp ona odaklanıyor ve diğer boyutları gözardı
ediyor! Nitekim üniversiteler eserlerin tarihi özelliklerine, müzeler;
karakter ve kalitesine, koruma merkezleri de teknik bilgilere odaklanıp, estetik değere aldırmıyormuş. Okulların ihtiyaçlarından ise bu
kurumların çok azı haberdarmış. Böylece Williams ve ekibi görsel
sanatlar dünyasında bu ögelerin tümünü ayrı ayrı ve eşit paydaşlar
olarak tek bir kuruluşta bir araya getirecek bir kurum yapısına ihtiyaç
olduğu sonucuna varmış.
1982’de yeni vizyon kendini ortaya çıkarmış: Sanat ve sanat tarihi
dünyası için disiplinlerarası bir öğrenme merkezi ve kaynak olmak!
Böylece yeni bir araştırma merkezi ve akademik kütüphane, bir
koruma enstitüsü, bir sanat tarihi danışma programı, sanat eğitimi,
makul bir hibe programı ve yeni bir müze ile yeni yayınlar çıkaracak
bir girişim kurulmasına karar verilmiş. Aynı yıl da bu amaçlar için harekete geçilmiş. Bu arada “J. Paul Getty Müzesi Vakfı” unvanı da yeni
kuruma daha uygun ve geleceği de kapsayacak biçimde “J. Paul Getty
Vakfı”na dönüştürülmüş.
Günümüzün Getty’si
J. Paul Getty Vakfı, yüklendiği misyonu, günümüzde de kültürel ve
toplumsal sorumluluk taşıyan bir kurum kimliğiyle yerine getirmekte.
Vasari’nin 400 yıldır onarılamayan Son Akşam Yemeği’nin yeniden
yaşama döndürülmesi örneğinde olduğu gibi evrensel kültür ve sanat
mirasının gereği gibi korunup yaşatılmasında çok önemli ve anlamlı
katkılarda bulunuyor. Bunun için resmi, sivil kuruluş ve kurumlarla yapıcı işbirliklerine giriyor. Son jestlerinden biri de daha önce
serbest bıraktığı dijital kütüphane ve veritabanından sonra dijital
fotoğraflarını da (getty.edu/art/) tüm dünyaya açması oldu!
In 1982 the new vision came into daylight: to
be an interdisciplinary learning centre and
resource for the world of art and history of art!
Thus a decision was taken to set up an initiative that would establish a research centre and
academic library, a preservation institute, a
history of art consulting programme, art education, a reasonable donation programme, a new
museum and an establishment to print new
publications. At the very same year steps were
put forward for the purpose. In the meanwhile
the title “J. Paul Getty Museum Foundation”
was converted into “J. Paul Getty Foundation”;
more convenient for the new establishments
and also covering the future.
Getty of our day
J. Paul Getty Foundation fulfils its mission today with a corporate identity that has cultural
and social responsibilities. As seen in the
revival of “The Last Dinner” of Vasari, which
could not have been repaired for 400 years, the
Foundation has very important and meaningful contribution to the properly preservation
and keeping alive of the global culture and
art heritage. In order to perform the act they
go into positive cooperation with official and
civilian establishments and corporations. After
releasing the digital library and database, one
of their final gestures is unveiling their digital
photography archives (getty.edu/art/) to the
whole world!
J. Paul Getty Müzesi koleksiyonundan bazı örnekler,
üstten başlayarak: Canaletto’nun Büyük Kanal, Pierre
Auguste Renoir’ın Promenad, William Turner’ın Modern
Rome, Claude Monet’in Gündoğumu, Vincent van
Gogh’un İrisler ve Rembrandt’ın Asker Kostümlü Yaşlı
Adam adlı tabloları.
Some samples from J. Paul Getty Museum Collection,
staring from the top: The Grand Canal by Canaletto,
La Promenade by Pierre Auguste Renoir, Modern Rome
by William Turner, Sunrise by Claude Monet, Irises by
Vincent van Gogh and The Old Man in Military Costume
by Rembrandt.
39
40
HİERAPOLİS MÜZESİ
MÜZELER
Museums
denizli’de bulunan hierapolis
antik kenti, anadolu
uygarlıklarının en önemli
antik kalıntılarına ev
sahipliği yapıyor. antik kent’te
bulunan, herbiri birbirinden
değerli eserler kent içindeki
müzede sergileniyor.
 Rasim Konyar
HIERAPOLIS
MUSEUM
The ancient city of Hierapolis,
located in the Province of
Denizli hosts significant vestiges
of Anatolia’s major ancient
civilizations. The numerous
remarkable artefacts discovered
in and around Hierapolis
are on display at the
archaeological
museum located in
the ancient city.
Attis heykeli. Statue of Attis.
41
ierapolis Antik Kenti’ni görmüş olanlar bu yerleşimin, benzerine göre ne
kadar ihtişamlı olduğunu ve her mevsimde dünyanın dört bir yanından gelen
çok sayıdaki gezgini ağırladığını bilir. Hemen yanında bembeyaz travertenleriyle uzanan Pamukkale’nin olağanüstü güzelliğinin yanında, Hierapolis de
buram buram tarih ve kültür kokan havasıyla yerli ve yabancı turistlerin, yıl boyu ilgisini çeker.
Denizli ilinin 18 km. kuzeyinde yer alan bu ihtişamlı antik kent, arkeoloji literatüründe “holy
city”, yani “kutsal kent” olarak bilinir. Burada bulunan pek çok dini yapı ve tapınak, kentin dini
bir merkez olmasını sağlamış ama kentin bir hac merkezi haline gelmesi, Hz. İsa’nın havarilerinden Aziz Philippus’un mezarının burada olduğunun öğrenilmesinden sonraya denk geliyor.
İşte, sonradan Roma İmparatorluğu egemenliğine girecek olan bu görkemli Frigya kentinde,
en az kent kadar kıymetli bir de müze var. Hierapolis’in en büyük yapılarından biri olan Roma
Hamamı, 1984 yılından beri “Hierapolis Arkeoloji Müzesi” olarak hizmet veriyor.
Pamukkale travertenlerine giden yolda, hemen solda kalan bu yapı, Hierapolis Antik Kenti kazılarında günyüzüne çıkarılan pek çok buluntuya ev sahipliği
yapıyor.
Müzede Hierapolis kazılarından çıkan eserlerin yanısıra Lycos (Çürüksu)
vadisi kentlerinden çıkarılan eserler de sergileniyor. Laodikeia, Colossai,
Tripolis, Attuda kentleri onlardan bazıları. Keza, Tunç Çağı’nın en güzel
örneklerini barındıran Beycesultan Höyüğü’nden elde edilen arkeolojik buluntular da bu müzede. Hierapolis Müzesi, bölgenin en büyük müzelerinden
olduğu için; Caria, Pisidya ve Lidya bölgelerindeki bazı yerleşimlerden ortaya
çıkarılan eserler de burada toplanmış ve sergilenmekteler.
Hierapolis Müzesi’nin ana sergileme alanı üç kapalı bölümden oluşuyor: Heykeller ve Lahitler Salonu, Tiyatro Buluntuları Salonu ve
Küçük Buluntular Salonu.
Hamamın hemen doğusuna bitişik Kütüphane ve Gymnasium olarak bilinen üzeri pergolalı açık alanlar da müzenin sergi alanlarına
dahil. Bu alanlarda daha çok büyük boyutlu taş ve mermer eserler
sergileniyor. Böylece müze ziyaretçileri daha fazla sayıda eseri de
görme olanağı bulmuş oluyor.
En önemli bölüm: Heykeller ve Lahitler Salonu
Hierapolis ve Laodikeia kazılarında bulunmuş heykeller, lahitler,
mezar taşları, mimari sütun, paye başlıkları ve yazıtlar; “Heykeller
ve Lahitler Salonu”nda sergileniyor. Roma Dönemi’ne ait olmakla birlikte bu eserler esasen Yunan ve Helenistik Dönem’deki orijinallerine sadık kalınarak yapılmış. Aralarında Demeter,
Dionysos, Pan, Tyche, Asklepios, İsis Rahibesi gibi sanat tarihinin
çok tanınan heykelleri de bulunuyor. Lahitler ve mezar taşlarına
gelince, bunlar daha çok “aile mezarları” olup yöreye ait geleneği
Sol sayfa: Laodikeia’da bulunan
İsis Rahibesi heykeli (solda), Antik
Tiyatro buluntularından Hierapolis’in
en yüksek rütbeli Sağlık Görevlisi
heykeli ve ayağındaki sarımsak dolu
havan detayı.
Sağ sayfa: Bugün Hierapolis
Arkeoloji Müzesi olarak kullanılan
Büyük Hamam Kompleksi ve
müzenin havadan görüntüsü.
Left page: Priestess of Isis statue
from Laodikeia (left); statue of the
highest-ranking health official found
at the ancient theatre of Hierapolis
with a garlic-filled mortar detail at
his foot.
Right page: Great Bath Complex
today used as Hierapolis
Archaeology Museum and the
museum’s aerial view.
42
simgeliyorlar. Gene bu yerleşime özgü bir diğer gelenek olan “pişmiş
toprak lahitler” de kendi dönemlerinin en güzel örnekleri.
Müzeyi gezerken, iki eserin dikkatinizi daha çok çekeceğini sanıyoruz:
Bunlardan biri, üzerinde kitabesi ile Maximillan’ın Lahdi, diğeri ise
Laodikeia kentinde ortaya çıkan ve müzenin en güzel eserlerinden biri
olan “Sidemara” tipi lahit. Bu lahit, Hierapolisli bir kent meclisi üyesine (Arhon) aitmiş. Yine bu salonda yer alan bir yazıt var ki bu yazıtla
ilgili gladyatör döğüşleri ve boğa oyunları konulu kabartmaları soluk
kesiyor. Bu yazıt da, Arrius Apuleius Aurelianus adındaki bir eski kent
sakininin, -muhtemelen- kentteki bir anıtsal yapının sahibinin olduğunu kayıt altına almış.
Küçük buluntular bu salonda
Hierapolis Antik Kenti’nin buluntuları yalnızca büyük heykel ve lahitlerden ibaret değil. İrili ufaklı pek çok buluntu, büyük bir hassasiyetle
gün yüzüne çıkarıldı ve işte Hierapolis Müzesi’nin Küçük Buluntular
Salonu’nda onları görebiliyorsunuz.
Denizli ve çevresindeki birçok arkeolojik yerleşimden elde edilmiş ve
MÖ IV. binden beri birçok uygarlığa damgasını vurmuş küçük boyutlu
Those who have seen the ancient city of Hierapolis are amazed by its
magnificence. The site is being visited by myriads of travellers from
all over the world all year-round. Hierapolis, with its atmosphere full
of history and culture, stretching right next to Pamukkale famous for
its white calcium travertines of extraordinary beauty, remains a centre
of attraction for foreign and domestic tourists in all seasons.
Located 18 km north of Denizli, this magnificent ancient city is called
“Holy City” in the archaeological literature. The various temples and
religious monuments in the city have certainly contributed to its
characterization as a religious centre. Hierapolis but literally became
a centre of pilgrimage after the discovery here of the tomb of Jesus’
Apostle St. Philip. This splendid Phrygian city having eventually entered under the sovereignty of the Roman Empire actually harbours
a museum as precious as the city itself. One of the largest buildings
of Hierapolis, the Roman Bath, serves since 1984, as the venue of the
“Hierapolis Archaeology Museum”. Situated closely on the left side of
the road leading to the Pamukkale travertines, the building shelters
many of the finds unearthed in the excavations of the ancient city of
Hierapolis. The artefacts on display at the museum include, in addition to those from Hierapolis, articles originating from the excavations of the Lycos (Çürüksu) Valley archaeological sites; such as,
among other, Laodicea, Colossae, Tripolis and Attuda. Likewise, the
museum hosts the most beautiful examples of Bronze Age craft from
the Beycesultan Tumulus. The Hierapolis Museum being actually one
the largest museums of this greater area, a number of artefacts from
certain settlements of the ancient Caria, Pisidia and Lydia regions
are also gathered and exhibited therein. Hierapolis Museum’s main
exhibition space consists of three closed areas of the Roman Bath:
Tombs and Statues Gallery, Small Artefacts Gallery and Theatre’s Ruins Gallery. The pergola-covered open areas adjacent to the eastern
side of the bath, which are known to have been used as library and
gymnasium, are included in the museum’s exhibition space. In these
areas, mainly the large marble and stone sculptures and reliefs are on
display. Thus, museum visitors have the opportunity to see a greater
number of pieces.
The main department: Tombs and Statues Gallery
Statues, sarcophagi, tombstones, architectural columns, pillars and
43
HİERAPOLİS
TİYATROSU
BULUNTULARI
SALONU
Hierapolis Müzesi’nde görmeniz gereken en önemli eserlerden bir çoğu,
Hierapolis Tiyatrosu’nun sahne binasını süsleyen buluntular arasında
yer alıyor. Bu buluntular da, müzedeki üçüncü kapalı bölümde; Tiyatro Buluntuları Salonu’nda sergileniyor. Bulunan eserlerin birçoğu
restore edilmiş durumdayken, pek çoğu da özgün özelliklerini koruyor.
Örneğin, sahne kabartmaları... Bunların bir kısmı bugün de kendi
yerlerindeler. Bazı kabartmaların ise kalıpları alınmış ve sahne binasındaki yerlerine replikaları konulmuş. Tiyatro Buluntuları Salonu’nda
Dionysos’un eğlence alayları, Roma İmparatoru Septimus Severus’un
taç giyme törenine ait kabartmalar, Apollon ile Artemis’e ait mitolojik
kabartmalar, Apollon, Leto, Artemis, Hades ile ilgili heykeller, sfenksler,
Persephone’nin Hades tarafından yeraltına kaçırılmasına ait friz, Kral
Attalos ve Eumenes’in büstleri ve onlarla ilgili mimari kabartma örnekleri yer alıyor. Diğer önemli eserler arasında kent tanrıçasının taç giyme
törenini gösteren heykeller, tiyatro ile ilgili meclis kararlarını belirten
yazıtlar sayılabilir. Denizler tanrısı Poseidon’nun oğlu Triton’un, Yeraltı
Tanrısı Hades’in ve kimliği belli olmayan bir tiyatro aktörünün heykeli,
Tanrıçalar Leto ile Artemis ve Tanrı Apollon heykelleri de bu salondaki
önemli eserlerden...
Hierapolis Theatre’s Ruins Gallery
Decorative works from the theatre of Hierapolis, most of which have
been restored, are displayed in this third main section of the museum.
Some of the reliefs of the stage building remain on site but some of them
have been replaced by replicas. Among the works that are found in this
gallery, there are reliefs devoted to the myth of Apollo and Artemis, the
delights of Dionysos and the coronation of the Roman Emperor Septimius Severus. There are depictions of the abduction of Persephone by
Hades, as well as reliefs and statues of Apollo, Leto, Artemis, and Hades
and sculpted sphinxes. Sculpted reliefs reminiscent of King Attalos and
Eumenes are on display. Inscriptions describing the coronation of the
goddess Hierapolis and decisions of the city council concerning the theatre may be seen. Statues of Triton, son of Poseidon, God of the seas, of
Hades, God of the underworld and of an unidentified actor are also to
be seen in this room.
44
Salonun genel görünümü (sol üstte), tiyatroda bulunan Triton Heykeli’nden
bir detay (en üstte). MS 2. yüzyıl, Roma Dönemi eserlerinden Apollon Kareios,
Artemis ve Leto heykelleri (üstte, soldan sağa). Apollon’un Doğuşu sahnesi
(altta). Hades’in Persophone’yi Kaçırması sahnesinden detay (sol altta).
General view of the hall (above left); a detail of the Triton Statue from the
theatre (at the top). The 2nd Century AD Roman period sculptures of Apollo
Karneios, Artemis and Leto (above, left to right). Apollo’s Nativity scene (below).
Detail from the Abduction of Persephone by Hades scene (bottom left).
buluntular, burada kronolojik olarak sergileniyor. İngiliz Arkeoloji
Enstitüsü’nün 1952-1957 yılları arasında yaptığı kazılarla çıkarılan bu
eserler; idoller, pişmiş toprak testi ve tören (libasyon) kapları ve taş
eserlerden oluşuyor. Hele geçmiş uygarlıkların en güzel örneklerinin
bulunduğu Beycesultan Höyüğü’nden çıkarılmış olanlar var ki onlar
daha da önemli.
Frig, Helenistik, Roma ve Bizans Dönemleri’ne ait yüzük, küpe, bilezik,
kolye gibi madeni takılar, pişirilmiş topraktan yapılmış yağ kandilleri,
çeşitli cam kaplar ve adak kapları da yine bu salonda sergileniyor.
Hierapolis Müzesi’nin giriş kapısının tam karşısındaki vitrinde ise Denizli Müze Müdürlüğü Başkanlığı’nda Denizli Müzesi Arkeologları’nın
yapmış olduğu Gümüşler, İcikli ve Akköy Bizans Dönemi Aile Mezarı
kazılarında ortaya çıkarılan altın küpeler, altın yüzükler, altın elbise
süsleri ve pişmiş toprak eserler sergileniyor.
Yine bu salonda görebileceğiniz eserler arasında, kronolojik sergilenen sikkeler de yer alıyor. Sikke ilk kez MÖ VI. yüzyılda bastırılmış.
Helenistik Dönem, Roma ve Bizans İmparatorlukları, Selçuklu Devleti
ile Osmanlı İmparatorluğu Dönemleri’nde gelenek devam etmiş. İşte
altın, gümüş ve bronz üzerine bastırılmış binlerce yıllık sikkelerin en
güzel örnekleri de bu bölümün en değerli eser grubu.
Hierapolis Antik Kenti’nin ihtişamını yansıtan vitrinler, lahitler, büyük heykellerin sergilendiği güzel bahçesiyle Hierapolis Müzesi, bu
şifalı toprakların en önemli tarihi ve turistik alanlarından biri. Yolunuz
Hierapolis Antik Kenti’ne düşerse müzeyi de ziyaret etmeyi unutmayın. Pamukkale travertenleriyle komşu
olan bu yapıyı gördüğünüz zaman, gezdiğiniz bu antik kentle
ilgili gözleminizi tamamlayabilmek için içerideki olağanüstü
güzellikte eserleri de görmeniz
gerektiğini hatırlamalısınız.
inscription tablets stemming from the excavations at Hierapolis and
Laodikeia are exhibited at the “Tombs and Statues Gallery”. These
sculptures were mostly executed by the Romans but they were essentially made as faithful renditions of their originals from the Greek
and Hellenistic period. Among them are well-known statues of the
history of art, such as Demeter, Dionysos, Pan, Tyche, Asklepios and
the Priestess of Isis. As for the sarcophagi and tombstones, they are
mostly “family graves” reflecting local traditions. Again, the “terracotta sarcophagi” in this hall are the most beautiful representatives
of yet another site-specific tradition of the era. There are two items
which deserve particular attention in this gallery. One of the most
valuable works of art in this room is the sarcophagus of the ‘Sidemara’ type belonging to a city councillor from Hierapolis, a certain
Arhon. On it is an inscription to Maximilian, and it is the finest work
Gladyatör dövüşlerinin betimlendiği
bazı mezar taşları ile boğa oyunlarını
aktaran kabartmalar (üstte).
Tapınak alanında bulunan bu dev
parçanın İmparator Hadrianus’a ait
bir heykelden kopmuş olabileceği
düşünülüyor (solda). Müzenin ünlü
parçası Laodikeia Lahdi ve detayları
(sağda).
Tombstones depicting Gladiator fights
and reliefs showing the bull games
(above). It is thought that this giant
piece found in the Temple area might
have belonged to an Emperor Hadrian
statue (left). Hierapolis Museum’s
foremost piece: the Laodicea
sarcophagus and details (right).
45
to emerge from the ancient towns of Lahdi and Laodikeia. Again in
this hall, a group of reliefs describing gladiator fights and bull games
is breathtaking. The relevant tablet mentions the name of Arrius
Apuleius Aurelianus, probably the owner of a monumental edifice in
town.
Küçük Buluntular
Salonu, vitrinlerinden
bir detay ve Beycesultan
ile İcikli Nekropolü
buluntularından örnekler
(üstte). Girlandlı Lahit
(solda).
Small Artefacts Gallery,
a showcase detail and
artefact samples from
Beycesultan and İcikli
Necropolis (above).
Garland Sarcophagus
(left).
ÇELENKLİ
LAHİTLER
“Girlandlı” olarak da adlandırılan çelenkli lahitler
MS 2. yüzyıldan itibaren
tüm vadide sıkça kullanılan
bir lahit tipiydi. Hemen
hepsinin köşelerinde Nike
kabartmaları, uzun yüzlerin
orta bölümlerinde ise çelenk
taşıyan Eros figürleri,
bunun da üstünde Medusa
maskları yer alırdı. Girlandlar, ölünün uğurlanıp
öbür dünyada karşılanmasını, Medusa maskları ise
mezarın korunması dileğini
sembolize ederdi. Bazı
örneklerde mezar sahiplerinin portreleri ve mitolojik
betimlemeler de bulunurdu.
46
Small Artefacts Gallery
Finds from the ancient city of Hierapolis do not only consist of large
statues and sarcophagi. Many large and small artefacts, which were
unearthed with great care, are to be seen at the Small Artefacts Gallery of the Hierapolis Museum. Small findings from several archaeological sites in and around Denizli, belonging to civilizations that
existed in the region as of the fourth millennium are here presented
in chronological order. A special importance is attached to the findings from Beycesultan Höyük (Mound). These discoveries include the
finest artefacts of ancient civilizations. These works, which were found
in the excavation conducted by the British Institute of Archaeology
during the 1952-1957 period, include idols, baked earth bowls, libation cups, seals and other stone artefacts. In other parts of the room
are displayed objects from the Phrygian, Hellenistic, Roman and Byzantine period such as glass cups, necklaces, gemstones (in the form
of rings, bracelets, earrings and so on), votive containers and earthenware lamps. The showcase right opposite the Hierapolis Museum
entrance contains gold earrings, gold rings, gold garment ornaments
and terracotta artefacts unearthed during the Byzantine Era Family
Grave excavations conducted by the Denizli Museum archaeologists
under the direction of the Denizli Museum Curatorship in Gümüşler,
İcikli and Akköy. This room also contains an important sequence of
ancient coins arranged in chronological order. The earliest of these
coins were minted in the 6th century AD and the display proceeds
through the Hellenistic, Roman, Byzantine, Seljuk and Ottoman
periods with coins of gold, silver and bronze. Hierapolis Museum
with showcases and tombs reflecting the grandeur of the ancient
city of Hierapolis, and its beautiful garden, domicile to the large size
sculptures is one of the most important historical and touristic sites
of these healing lands. When on tour at Hierapolis and Pamukkale, it
is imperative to visit the museum in order to be able to complete the
exploration of that fascinating historical site.
GARLAND
SARCOPHAGI
The garlanded sarcophagus
was a type of tomb frequently used in the entire valley
as from the 2nd Century AD.
Almost all of these tombs
featured Nike reliefs on their
corners, Eros figures holding
a wreath in the middle part
of their long side and Medusa
masks above them.
Garlands were meant to symbolize the send-off from this
world and welcoming in the
afterlife of the dead, whereas
the Medusa masks were an
expression of the protection
wish of the tomb. In some
instances, portraits and
mythological depictions were
included among the decorations of the sarcophagus.
Miró’s birds in Istanbul
Miró’nun kuşları İstanbul’da
 SSM Arşivi
KATALAN RESSAM
VE HEYKELTIRAŞ
JOAN MIRÓ FERRÀ,
TÜRKIYE’DEKI ILK
SERGISIYLE SAKIP
SABANCI MÜZESI’NDE.
23 EYLÜL 20141 ŞUBAT 2015
TARIHLERI ARASINDA
GERÇEKLEŞEN
BU ÖZEL SERGIYI
KAÇIRMAYIN.
The first exhibition in Turkey of Catalan painter and sculptor Joan Miró Ferrà opened on the 23rd of September 2014 at
the Sakıp Sabancı Museum (SSM) and will last until the 1st of
February 2015.
oan Miró. Kadınlar, Kuşlar,
Yıldızlar…
Serginin adı bile çekici,
davetkâr, insanı görme
arzusuyla doldurup taşıran
bir etkisi var. 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından, Barselona doğumlu Katalan ressam
Joan Miró’nun olgunluk dönemi eserleri ilk
kez Türkiye’de. Sergi bu yüzden ayrıca önemli.
2012 yılında, Mimar Sinan Güzel Sanatlar
Üniversitesi tarafından İstanbul’a getirilen
Miró eserlerinin sonradan sahte olduğu anlaşılınca Üniversite, Tophane-i Amire’de açılan
sergiyi hemen kapatmıştı. Bu, sanat dünyamız
adına maalesef hoş olmayan bir durumdu.
Ancak şimdi gelen eserlerin gerçek Miró işleri
olduğuna eminiz. Çünkü sergi fikri ortaya
çıktığından beri işin içinde bizzat sanatçının
torunu, adaşı, Joan Miró var. SSM ile ortaklaşa çalışmış, SSM ekibini ve Türkiye’den sanat
çevrelerini Barselona’daki evlerinde ağırlamış,
eserleri bizzat kendisi seçmiş. Bu arada serginin açılışı için de İstanbul’a gelmiş.
Barselona’daki Joan Miró Vakfı, Mayorka’daki
aile koleksiyonu Successió Miró ve yine Mayorka’daki Pilar ve Joan Miró Vakfı işbirliğiyle
düzenlenen sergide sanatçının farklı tekniklerdeki çalışmaları ve kişisel eşyası yer alıyor.
SANAT
Art
Bohem Paris yılları ve savaşın izleri
1893 yılında Barselona’da doğan Joan Miró,
ilk sanat eğitimini 14 yaşında başladığı Güzel
Sanatlar ve Endüstriyel Sanatlar Okulu’nda almış. Eğitimine başka okullarda resim tekniği
öğrenerek devam etmiş ve ilk sergisini de
1918 yılında Barselona’da açmış.
Pek çok ressam gibi onun da yolu Paris’e
düşmüş. Paris’te sanatçılarla çevrili bohem hayatını sevmiş. Picasso, Man Ray gibi
dönemin ünlü isimleriyle dost olmuş. Max
Jacob, Pierre Reverdy ve Tristan Tzara ile Dada
hareketine katılmış. Paris’teki Galeri Pierre’de
açtığı ilk sergi ise sanat dünyasında çok ses
getirmiş. Herkes “Sürrealizmin genç yeteneği”
olarak ona çok ilgi gösteriyormuş. Partilerin,
özel davetlerin ve sadece çok ünlü konukların
katıldığı sofraların aranan ismi haline gelmiş.
Miró Paris’te yaşadığı hayattan memnun olsa
da memleket hasretiyle yanıp tutuşuyormuş.
Barselona’ya dönmeye ve orada bir atölye kurarak sanatına kendi ülkesinde devam etmeye
karar vermiş. Ancak 1936 yılında patlak veren
İspanya İç Savaşı nedeniyle ülkesini terk edip
ABD’ye gitmek zorunda kalmış.
New York’ta yaşadığı yıllarda bu savaşın
karanlık izlerinden Miró’nun sanatı da nasibini almış. Yine sürrealist ama daha karanlık
tablolar yapmış büyük ressam. Ancak “savaşın
acımasızlığını anlatan”, meselâ Picasso’nun
Guernica’sı kadar ünlü bir eser de ortaya
çıkaramamış. Bunun nedeninin Miró’nun
kendini ifade ederken daha dolaylı biçimlere
Joan Miró. Women, Birds, Stars...
Even the name of the exhibition is attractive
and inviting, arousing the desire to see it. The
maturity period artworks of Catalan painter
Joan Miró, born in Barcelona, one of the leading artists of the 20th Century, will be exhibited
for the first time in Turkey. The exhibition is
also significant in that sense.
In 2012, Mimar Sinan Fine Arts University
had to immediately cancel a supposed Miró
exhibition it organized at the Tophane-i Amire
(Imperial Armoury) building in Istanbul when
it turned out that the works in question were
forgeries. This was an unpleasant situation,
unfortunately, on behalf of the art world.
We are sure this time over that the works that
are part of this exhibition really belong to Miró,
among other, thanks to the involvement in the
project, of the artist’s grandson, his namesake
Joan Miró, who worked in partnership with
Sakıp Sabancı Museum (SSM) from the very
outset. Grandson Miró, who even hosted the
SSM team and a group of art specialists from
Turkey at his home in Barcelona, personally selected the works to be exhibited in Turkey, and
took part at the inauguration of the exhibition
in Istanbul.
The exhibition organized in collaboration with
the Joan Miró Foundation in Barcelona, Mallorca’s family collection Successió Miró and
again the Pilar and Joan Miró Foundation in
Mallorca, presents works created with different techniques by the artist and includes his
personal belongings.
Gece, Kadın ve Kuşlar, 1968, Tuval üzerine akrilik
130 x 97 cm (solda). Gece ve Kuş, 1967-1968, tuval
üzerine yağlıboya ve grafit kalem, 41 x 24,4 cm
(üstte), Mağara Kuşları’ndan detay (solda).
Night, Women and Birds, 1968, Acrylic on canvas,
130 x 97 cm (left). Night and Bird, 1967-1968, oil on
canvas and graphite pencil, 41 x 24.4 cm (above);
detail from the Cave Birds (left).
49
Figür, kuşlar, 1974, tuval üzerine akrilik
129,2 x 96,5 cm (sol üst), Figürler, Kuşlar ve Yıldız,
1978, tuval üzerine akrilik, 89 x 116 cm (sağ üst),
Figür, kuşlar, 1974, tuval üzerine akrilik
129,2 x 96,5 cm (sol alt), Kişi için kullanılan ögeler,
1970, küçük alçı model. Gövde: 16,5 x 11,5 x 7,5 cm;
Baş: 4,7 x 11 x 5 cm (alt orta) ve Kişi ve Kuş, 1967,
bronz, 43 x 32,4 x 24 cm (sağ alt).
Figure, birds, 1974, acrylic on canvas 129.2 x 96.5 cm
(above left);
Figures, Birds and Star, 1978, acrylic on canvas, 89 x
116 cm (above right);
Figure, birds, 1974, acrylic on canvas, 129.2 x 96.5
cm (below left),
Items used for “Personatge”, 1970, a small plaster
model.
Body: 16.5 x 11.5 x 7.5 cm;
Head: 4.7 x 11 x 5 cm (below middle),
And Person and Bird, 1967, bronze, 43 x 32.4 x 24 cm
(below right).
50
başvurması olduğunu ileri sürenler de var.
Ancak torun Miró, dedesinin savaşla ilgili bir
seramik çalışması yaptığını fakat bu eserin
savaş sırasında kaybolduğunu söyleyip, onun
aslında politik bir kişiliğe sahip olduğunu,
savaş sırasında pek çok afiş boyadığını anlatıyor.
Miró, savaş bitince, 1941 yılında ülkesine geri
dönmüş ve aynı yıl New York’taki Modern
Sanatlar Müzesi’nde ilk retrospektifi açılmış.
O günden sonra da ününü Amerika dahil tüm
dünyaya ispatlamış önemli bir sanatçı olarak
yoluna devam etmiş.
Esasen, Joan Miró asla sadece resim yapan
biri olmadı. O çok yönlü bir sanatçıydı. Baskı
teknikleriyle, seramikle ve en önemlisi heykelle yakından ilgilendi. 1983 yılının soğuk bir
The bohemian Paris years and the traces of
the war
Joan Miró was born in Barcelona in 1893,
received his first artistic training at the age of
14 at the School of Fine Arts and Industrial
Crafts. He continued his education in various
other schools by learning painting techniques
and opened his first exhibition in Barcelona
in 1918. Like for many painters his way took
him to Paris, where he was thrilled by the
bohemian way of life surrounded by artists.
He became close friends with such famous
names of the era as Picasso and Man Ray and
took part in the Dada movement alongside
Max Jacob, Pierre Reverdy and Tristan Tzara.
His first exhibition at Galerie Pierre in Paris
aroused considerable attention and was met
KAPIDA SİZİ “PERSONATGE”
KARŞILIYOR
(Wikipedia, Kippelboy)
Miró’nun 1936 yılından başlayarak sanat hayatındaki çeşitli dönemlere odaklanan “Joan Miró.
Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar” başlıklı sergideki en
önemli eser ise hiç şüphesiz, Miró Müzesi’nin
önünde duran ve sanatçı için çok anlamı olan
“Personatge” adlı heykel. Bir insan figürü olan
bu heykel, İstanbul’daki sergi için özel bir teknikle yerinden söküldü ve bu sergi için dört bölüme
ayrılan müze alanının girişine konuldu. Böylece,
sanatçının 1970’de yaptığı, ünlü film karakteri
E.T. için Steven Spielberg’e de esin kaynağı olan
“Personatge”, tıpkı Barselona’da olduğu gibi
İstanbullu sanatseverleri de kapıda karşılıyor.
THE “PERSONATGE” SCULPTURE
WILL WELCOME YOU AT THE DOOR
The most important work of art in this exhibition entitled “Joan Miró.
Women, Birds, Stars”, which focuses on various stages of Miró’s
artistic life, starting from 1936, is undoubtedly the “Personatge”
sculpture standing in front of the Miró Museum, and which has great
many meanings for the artist. This sculpture of a human figure was
temporarily detached from its emplacement with a special technique,
to be included in the Istanbul exhibition. “Personatge”
is now placed in front of the exhibition space consisting of four parts. Thus, “Personatge” which was
produced by the artist in 1970, and which constituted
a source of inspiration for Steven Spielberg’s movie
character ET, welcomes the art enthusiasts in front
of the exhibition venue in Istanbul, just like it usually
does in Barcelona.
Aralık günü hayata gözlerini yumduğunda, dünyanın en ünlü sürrealisti olarak yaşama veda ediyordu.
Miró’nun tarzı, Miró’nun farkı
Mesela, “Gece, Kadın ve Kuşlar” tablosu, Paris’te bulunan “Kadın ve
Kuş” adlı devasa heykeli, “mavi” renge neredeyse “aklını taktığı” eserleri... Belki de Barselona’daki bir hediyelik eşya dükkanında sıra sıra dizilmiş kupaların ya da tişörtlerin üzerindeki son derece “basit” görünen
birkaç fırça darbesi, tek bir göz, uzun bir çizgi, karmaşık renkler... Miró
hangisi?
Sanat tarihçilerini hep ikiye bölmüş, anlaşılması zor bir sanatçı Joan
Miró. Sürekli tekrarladığı temalar olan kadın, kuş, yıldız ne anlama geliyor? Maviyle beyazı neden çok seviyor? Bunlara verilen sayısız cevap
ve pek çok araştırma var doğal olarak. Ama onu en yakından tanıyan
birisi olan torun Miró bakın dedesi hakkında neler söylüyor:
“Dedemin üslubunu gördüğünüzde, içinde tarih öncesinden, diyelim ki
3 bin 500 yıl evvelden izlere de rastlamanız olasıdır. Artık bu biçimler
anonimleşmiştir. Hiçbir yanlış anlamaya ve tarife gelmezler. Doğrudan, kudretli ve son derece masumdurlar. Dünyaca ünlü ‘mavi’ resimlerinin kaynağı, Akdeniz göğüdür. Yine kendisine ait olan, üzerinde
mavi bir lekenin görülebildiği beyaz bir işinin adı, ‘Bu benim düşlerimin rengidir’ biçimindedir. Dedeme göre, insanların düşleri veya
kâbusları olabilir. İnsanlar uyuyup uyanabilir. Ama uyandıklarında,
bilinçaltları hâlâ oradadır. Bu anlamda dedem, insanların bilinçaltındaki düşler ve kabusları yakalamış ve onları şırıngalayarak bir tuvalin
üzerine bırakmıştır. Bunu bir iPhone yapamaz. Bir düşün fotoğrafını
Kadın ve Kuş IV, 1969, tuval üzerine yağlıboya ve kömürkalem, 73 x 50 cm
(sol üst) ve Mağara Kuşları II, 1971, tuval üzerine akrilik, 162 x 130 cm (sağda).
Woman and Bird IV, 1969, oil paint and charcoal on canvas, 73 x 50 cm (above
left); and the Cave Birds II, 1971, acrylic on canvas, 162 x 130 cm (right).
51
MİRO’YU HER YÖNÜYLE ANLAMAK
Sakıp Sabancı Müzesi bu sergi
için çok uzun süredir çalışıyor.
İstedikleri şey, Miró’nun eserlerini müze duvarlarına asıp
ziyaretçilerin ilgisine sunmak
değil. En azından bir serginin,
uluslararası öneme sahip böyle
büyük bir ismin sergisinin
böyle yapılamayacağını düşünüyorlar. SSM Müdürü Dr.
Nazan Ölçer, “Sergi, kariyerinin erken döneminde sürrealizme yakın duran Miro’nun
sanata ve hayata dair bakış
açısını, resimlerinin ayırt edici özelliğini sanatseverlerle buluşturmayı
amaçlıyor” diyor. Bu yüzden eserleriyle birlikte meselâ sanatçının
kullandığı eşyalar da İstanbul’a getirildi. “Bize göre müze, sanatçıyı, onun eserlerini ve çevresini her yönüyle değerlendirerek, geniş
kapsamlı bir bakış açısı sağlayan kurumdur” diyen Ölçer, böylece
sergiden çıkanların sanatçıyı her yönüyle tanıyıp anlayacaklarını,
sadece eserlerine bakıp geçmeyeceklerini söylüyor.
Daha önce Picasso ve Dali sergilerine ev sahipliği yapan müze
sayesinde, 20. yüzyıl sanatına damga vurmuş bir başka isim olan
Miró’nun eserlerini de İstanbul’da görme şansına erişiyoruz.
UNDERSTANDING MIRÓ IN ALL HIS FACETS
Sakıp Sabancı Museum has been preparing for this exhibition for quite
some time now. What they aim at is not merely to hang Miró’s works on
the walls of the museum and to present them to the attention of visitors.
To say the least, they think that an exhibition dealing with such a great
name of universal importance can simply not be organized that way.
SSM Director Dr. Nazan Ölçer describes the purpose of the exhibition
as follows: “The exhibition intends to offer its visitors the opportunity to
grasp the differentiating characteristics of Miró’s paintings, the perspective on life and art of the artist, who at the earlier stage of his career
stood close to surrealism”. In line with this idea, some of the artist’s personal belongings, along with his works, were brought to Istanbul.
“For us, museum is an institution providing a comprehensive perspective
by presenting an artist with his works and his environment and, bringing
to the fore every aspect of his artistic evolution”, says Ölçer, so that the exhibition will
not only let people scroll through looking at
the paintings, but allow its visitors to get to
know the artist thoroughly in all his facets
and aspects.
Thanks to the Sakıp Sabancı Museum, who
had previously hosted exhibitions of Picasso
and Dali, the works of yet another leading
art giant of the 20th Century are being
presented to the public in Istanbul.
Seri I, 1952-1953, Aside yedirme baskı,
38 x 45,5 cm (en üst),
İsimsiz, 1964, kâğıt üzerine mürekkepli
kalem ve renkli kalem, 18,8 x 14,8 cm
(üst orta), André Breton ve Joan Miró,
Takımyıldızlar, 1959, kitap içinde 1
taşbaskı ve şablonla vurgulanmış 22
reprodüksiyon, 47,5 x 38,3 x 5,3 cm
(altta).
Series I, 1952-1953, Etching print, 38 x
45.5 cm (top); Untitled, 1964, ink pen
and coloured pencil on paper, 18.8 x
14.8 cm (above middle); and Joan Miró,
André Breton; Constellations, 1959, 1
lithography in a book and 22 template
highlighted reproductions, 47.5 x 38.3 x
5.3 cm (below).
52
with great enthusiasm in the world of art. He was hailed as “the young
talent of Surrealism” and became the sought after guest of exclusive
dinner parties and special gatherings where only celebrities took part.
Although Miró was fond of his life in Paris, he nevertheless felt desperately homesick. He decided to return to Barcelona where he wanted
to establish a studio in order to continue his artistic career at home.
However, when the Spanish Civil War broke out in 1936, he was forced
to leave his country to go to the United States. During his years in New
York, Miró’s art has taken its share from the traces of that war. While
he continued to create surrealist art, his paintings became somewhat
darker. However, Miró did not produce a major work describing the brutality of war, such as, for instance, Picasso’s famous “Guernica”. Some
suggest that this lack of direct reference to war can be explained by the
fact that Miró opted for more indirect forms of self-expression in his art.
However, Miró’s grandson declares that his grandfather was actually a
politically active personality who painted many posters during the war.
He also mentions that, as a matter of fact, the artist had begun working on a ceramic dedicated to the theme of war, but that this piece of
ceramic had disappeared during the war. After the end of the civil war,
Miró returned home in 1941. The very same year the first retrospective
of his artistic career was inaugurated at the Museum of Modern Art in
New York. From that day on, he continued his path as an artist whose
renown was confirmed all over the world including the United States. In
fact, Joan Miró was a multi-talented, versatile artist producing more than
just paintings. He has been involved and dealt with printing techniques,
ceramic art and most importantly with the art of sculpture. When he
died on a cold December day of 1983, he was closing his eyes to life as
the world’s most famous surrealist.
Miró’s style, Miró’s difference
For example, the painting “Night, Woman and Bird”, the colossal “Woman and Bird” statue in Paris, the works corresponding to his fascination
for the colour “blue”...Or perhaps a few seemingly “very simple” brush
strokes, a single eye, a long line, complex colours, on cups lined up in
rows or on t-shirts in a gift shop in Barcelona...
which of these is Miró? Art historians have
always been divided on Joan Miró, who is an
elusive artist difficult to understand. What
is the meaning of the constantly repeated
themes, such as woman, bird and star? Why
does he love blue and white so much? There
are numerous answers given to these questions and naturally a lot of research on the
artist. But let us now lend an ear to the words
of his grandson who has known closely his
grandfather Miró: “When you see my grandfather’s style, you are likely to run across tracks
from prehistory, say traces from three thousand
five hundred years ago. These forms have now
become anonymous. They can no longer be
subject to misunderstanding or definition. They
are direct, powerful and extremely innocent.
The source of his world-famous ‘blue’ paintings is the Mediterranean sky. Another work of
his, with a blue stain on a white background is
entitled “This is the colour of my dreams”.
According to my grandfather, people can have
dreams or nightmares. People can go to sleep
and wake up. But when they wake up, their subconscious is still there. In this sense, my grandfather caught people’s subconscious dreams
and nightmares and injected them on canvas
through a syringe. This, an iPhone cannot do.
You cannot take the photo of a dream. Yes,
you might keep your nightmares and dreams
to yourself. But if you do not throw them out,
they might drive you mad. That is why people
go to see psychologists. In this sense, Miró is
a signature who unveiled what is going on in
this kitchen called the subconscious along with
the other surrealist painters and poets of his
time. Our subconscious is the third eye actually
capable of telling us who we really are. From
this vantage point, Miró is someone who, having read Nietzsche, Kafka, Freud, Jung, and the
entire Surrealist poets, has investigated how
far our libido, sexual desire and our fears can
actually take us.” Miró is a great artist, a name
whose genius is proven beyond any query. He
is coming to Turkey for the first time. Avail
yourself of that chance to be inspired, to look at
women, birds and stars through a fresh angle.
çekemezsiniz. Evet, kabuslarınız ve düşlerinizi kendiniz için saklayabilirsiniz. Ama dışarı atmazsanız, sizi delirtebilirler. Zaten insanlar da bu yüzden psikologlara gider. Bu anlamda Miró,
bilinçaltı denen bu mutfakta neler döndüğünü, döneminin Gerçeküstücü ressam ve şairleriyle
ortaya koymuş bir imzadır. Bizlerin bilinçaltı, üçüncü gözü, gerçekte kim olduğumuzu söyleyebilecek kapasiteye sahiptir. Miró bu anlamda Nietszche, Kafka, Freud, Jung ve tüm Gerçeküstücü şairleri okuyarak, libidomuzla, cinsel çekimimiz ve korkularımızla nerelere kadar vardığımızı
araştırmış biridir.”
Büyük bir sanatçı, dehası sorgulanamaz bir isim. Türkiye’ye ilk kez gelecek olan Miró’yu mutlaka görün, ilham alın, kadınlara, kuşlara ve yıldızlara yeni bir gözle bakın.
Sol sayfa: Çift taraflı levha, 1946, toprak, 19,5 x 25,5 cm (üstte iki eser).
Sağ sayfa: Kadın ve Kuş, 1967, boyalı bronz, 263 x 82,5 x 47,5 cm (solda),
Kadın, 1973, ahşap üzerine yağlıboya, 80 x 57 cm (üstte).
Left-page: double-sided sheet, 1946, soil, 19.5 x 25.5 cm (top two works).
Right page: Woman and Bird, 1967, painted bronze, 263 x 82.5 x 47.5 cm (left),
Woman, 1973, oil on wood, 80 x 57 cm (above).
53
 Shutterstock
TARİH
History
DÜNYA MÜZECİLİK TARİHİ
yontma taş devri’nden beri
evrim geçiren insan içgüdüsü:
“eşya toplama” ve müzelerin
önlenemez yükselişi.
WORLD HISTORY OF MUSEUMS
The human instinct evolving since the Palaeolithic:
“collecting things” and the irresistible rise of
museums.
Shutterstock, Watchtheworld
54
nsanoğlunda Yontma Taş Devri’nden beri eşya toplama içgüdüsü ve geleneği var. Prenses EnnigaldiNanna’nın Mezopotamya’daki müzesi ise bilinen
ilklerden (MÖ 530). Roma Dönemi’nde bir felsefe
kurumu; esin perileri “muse”lerin de tapınağı
bağlamında “museion” kavramı ortaya çıkıyor. Eski
Mısır’da saray, tapınak, mezar ve kutsal alanlarda değerli eşya toplama geleneği görülüyor. MÖ 306-285 arasında
İskenderiye’deki saray bahçesine bir “museion” yapılmış. Çevresinde
kitaplık, amfiteatr, gözlemevi, botanik ve hayvanat bahçeleri yer alan,
hem akademi hem de manastır niteliği taşıyan bu müzede eski ve
yeni sanat yapıtları toplanır ve korunurmuş. İskenderiye Müzesi bu
bakımdan günümüzdeki müzelerin ilk örneği. Romalılar da sonradan
Bergama, Antakya, Roma ve Atina’da müzeler kurmuşlar. Ortaçağ’da
kişisel zevklerini paylaşma amacıyla, önce aristokratlar çeşitli eserleri
bir araya toplamaya başlamış. Bu tür koleksiyonların sergilendiği odalara “Merak Odası” (Cabinet of curiosities) denirmiş.
Daha sonra Mediciler’in desteklediği mimar ve sanat tarihçi Vasari’nin
projesiyle başlayan, sanat eserlerinin korunup sergilendiği, Uffizi gibi
ilk müze ve galeriler kurulmaya başlanmış.
Aydınlanma ve sonrası
1746’da Fransa Krallığı sarayındaki eserlerle bir koleksiyon
oluşturulmuş. 1750-1780 yılları
arasında Paris’teki Lüksemburg
Sarayı’nda kralın resim koleksiyonunun sergilendiği müze halka
açılan ilk resim galerisi olmuş.
Ancak, Büyük Ansiklopedi’ye
(Grande Encyclopédie) bakılırsa,
çağdaş anlamıyla ilk müze ya da
ilk “kamusal koleksiyon” Fransa’da,
27 Temmuz 1793’te, Konvansiyon Meclisi tarafından kurulmuş.
Louvre Sarayı’nda kurulan müzeLouvre Müzesi’nde “Mona Lisa’yı
görebilme” çılgınlığı (en üstte ve ortada,
Shutterstock, T.Scarbrough, Alessandro
Colle). Hermitage Müzesi’nden bir
görüntü (altta, Shutterstock, Popova
Valeriya).
The frenzy to see the Mona Lisa at the
Louvre (top and middle, Shutterstock,
T.Scarbrough, Alessandro Colle). A view
from the Hermitage Museum (bottom,
Shutterstock, Popova Valeriya).
Humankind developed the instinct and tradition of collecting paraphernalia since the Palaeolithic era. The museum of Princess Ennigaldi-Nanna (daughter of the last king of the Neo-Babylonian Empire) in
Mesopotamia is the first museum known to historians dating to circa
530 BC. The concept of “Museion”, temple of the muses, appears as the
name of a philosophic institution in the Roman period. The tradition
of collecting valuables in palaces, temples, tombs and sacred areas is
seen in ancient Egypt. A “Museion” was established between 306 and
285 BC at the palace gardens in Alexandria. Old and new works of art
were collected and conserved in this museum, surrounded by a library,
amphitheatre, observatory, botanical and zoological gardens. In this
respect, the
Alexandria
Museum,
which was
also an
academy and
a monastery, can be
considered
a forerunner
of today’s museums. In succeeding periods, Romans have established
museums in Pergamon, Antioch, Rome and Athens as well. During the
Middle Ages, aristocrats began to collect various objects of their special interests. The rooms where such collections were exhibited were
called “Cabinet of Curiosities”. Later, museums and galleries destined
to the protection and exhibition of works of art were created, to begin
with the Uffizi Gallery in Florence built by architect and art historian
Vasari under the patronage of the Medicis.
Age of Enlightenment and thereafter
In France, a collection was set up with the works of art held at the
Royal Palace in 1746. From 1750 to 1780, Musée du Luxembourg at the
Luxembourg Palace in Paris was the first public painting gallery displaying the king’s collection. But, according to the Great Encyclopaedia
(Grande Encyclopédie), the first museum in the modern sense, in other
words, an institution that hosts a “public collection” was created in
France on July 27, 1793 by a decree of the Convention Assembly. Priceless treasures and war trophies were put on display at that museum
established in the Louvre Palace. However, the Ashmolean Museum in
Oxford, which was founded as a public collection at the end of the 17th
Century by the university, was already open to the public at that time.
The initial step to create the British Museum was taken in 1759. During
that period, important museums were established in major European
55
DÜNYA MÜZECİLİĞİNİN
İLK KİLOMETRE TAŞLARI
Avrupa’da öncelikle Rönesans İtalya’sının başı çektiği önemli müzeler
dünyanın diğer ülkelerinde de 18. yy’da doruğa ulaşmış ve günümüzde de varlıklarını ve önemini korumakta. İşte dünya müzeciliğinde
kilometre taşı sayılan bazıları ve doğum yılları!
• Capitoline Müzesi, 1471, Roma
• Vatikan Müzesi, 1506, Vatikan
• Kraliyet Silah Müzesi, Londra Kulesi, 1660, Londra
• Botanik Müzesi, 1662, Ambon, (Endonezya)
• Amerbach Müzesi, 1671, Basel, (İsviçre)
• Arkeoloji ve Güzel Sanatlar Müzesi, 1694, Besançon, (Fransa)
• Kunstkammer Müzesi, 1717, St. Petersburg (Rusya)
• İngiltere Müzesi (British Museum), 1753, Londra
• Uffizi Galerisi, 1743, Floransa
• Riga Tarihi ve Denizcilik Müzesi, 1773, Riga (Letonya)
• Hermitage Müzesi, 1764, St. Petersburg
• Prado Müzesi, 1785, Madrid
• Belvedere Sarayı Müzesi, 1781, Viyana
• Louvre Müzesi, 1793, Paris
• Brukenthal Ulusal Müzesi, 1790, Sibiu, Transylvania, (Romanya)
• Charleston Müzesi, 1773, Güney Carolina, ABD
• Hint Müzesi, 1814, Kalküta, Hindistan
MILESTONES IN THE GLOBAL HISTORY
OF MUSEUMS
To start with the major museums founded in Europe, spearheaded by the
museums created in Italy during the Renaissance, museums around the
world reached a peak in the 18th Century and still continue to maintain
their existence and importance in our days. Below is the list of a group
of museums considered milestones in the global history of museums, with
their years of birth!
• Capitoline Museum, 1471, Rome
• Vatican Museum, 1506, the Vatican
• Royal Armoury Museum, Tower of London, 1660, London
• Botanical Museum, 1662, Ambon (Indonesia)
• Amerbach Museum, 1671, Basel (Switzerland)
• Musée des Beaux-Arts et d’archéologie (Museum of Fine Arts and
Archaeology, 1694, Besançon (France)
• Kunstkammer Museum, 1717, St. Petersburg (Russia)
• England Museum (British Museum), 1753, London
• Uffizi Gallery, 1743, Florence
• Riga History and Navigation Museum, 1773, Riga (Latvia)
• Hermitage Museum, 1764, St. Petersburg (Russia)
• Prado Museum, 1785, Madrid (Spain)
• Belvedere Palace Museum, 1781, Vienna (Austria)
• Louvre Museum, 1793, Paris (France)
• Brukenthal National Museum, 1790, Sibiu, Transylvania (Romania)
• Charleston Museum, 1773, South Carolina, USA
• Indian Museum, 1814, Kolkata, India
56
de paha biçilmez hazineler ve savaş ganimetleri sergilenmiş. Oysa
Oxford’da 17. yy sonunda kurulmuş olan Ashmolean Müzesi üniversiteye ait bir kamusal koleksiyon olarak o tarihte halka açıkmış.
İngiltere’de ilk kez 1759’da British Museum için harekete geçilmiş.
Bu dönemde Madrid, Berlin, Budapeşte, Prag, Münih gibi Avrupa’nın
birçok başkentinde önemli müzeler açılmış. 19. yy’da dünyanın birçok
ülkesinde büyük müzeler kurulmuş.
ABD’de ilk halk müzesi, 1773’de kurulan Güney Carolina’daki “Charles
Müzesi” olmuş. Amerikalılar 19. yy sonu ve 20. yy’da müze konusuna
o kadar yoğun ilgi göstermişler ki ABD’nin bu yüzyılları “Müze Çağı”
diye anılır olmuş. 1874’te dünyanın en büyük müzelerinden biri olan
Amerikan Tabiat Tarihi Müzesi, 1880’de New York Metropolitan Sanat
Müzesi hizmete açılmış. Japonya Tokyo Ulusal Müzesi 1872’de, Avusturya Viyana Sanat Tarihi Müzesi 1891’de, Belçika Brüksel Güzel Sanatlar Kraliyet Müzesi 1830’da, Fransa İnsanlık Tarihi Müzesi 1878’de,
İtalya Ulusal Müzesi 1865’de, Atina Ulusal Arkeoloji Müzesi 1866’da
kurulmuşlar. Günümüzde sanal müzeler dahil, sonsuz çeşitlilikte
müze var.
Türkiye’de müzecilik, Selçukludan Osmanlı’ya
Türk müzeciliğinin ilk izleri, 13. yy’da Selçuklu Dönemi’nde. Selçuklular ele geçirdikleri eserleri, bir sur duvarının çevresine düzgün bir
biçimde dizmişler. Daha sonra Dulkadiroğulları Beyliği Dönemi’nde
Kahramanmaraş Kalesi çevresinde Geç Hitit eserlerinin biriktirildiği
Sol sayfa: İspanya Bilbao’da Guggenheim Müzesi (üstte, Shutterstock, Jose Ignacio
Soto). Müzeleriyle ünlü Berlin’den bir görüntü (altta).
Sağ sayfa: Vatikan Müzesi (Shutterstock, Dmitry Pistrov).
Left page: Spain Guggenheim Museum in Bilbao (top, Shutterstock, Jose Ignacio
Soto). View of the Bode Museum on Berlin’s Museum Island (bottom).
Right page: Vatican Museum (Shutterstock, Dmitry Pistrov).
CUMHURİYET MÜZECİLİĞİNİN
İLK KİLOMETRE TAŞLARI
capitals such as Madrid, Berlin, Budapest, Prague and Munich. In the
19th Century, large-scale museums were established in many countries
of the world.
The first public museum in the United States was the “Charles Museum” established in 1773 in South Carolina. Americans have shown
such great interest in museums in the late 19th century and the 20th
century that these centuries were referred to as the “Museum Age” in
the United States. In 1874, one of the world’s largest museums, the
American Museum of Natural History was opened and the Metropolitan Museum of Art in New York was inaugurated in 1880. Tokyo
National Museum in Japan was founded in 1872, Vienna Museum of
Art History in Austria in 1891, Brussels Royal Museum of Fine Arts in
Belgium in 1830, the Human History Museum in France in 1878, the
Italian National Museum in 1865, the National Archaeological Museum
in Athens, Greece in 1866. Nowadays, there are an infinite variety of
museums, including virtual museums.
Museums in Turkey during the Seljuk and Ottoman periods
The seized artefacts that the Seljuks disposed in an orderly manner
around a fortification wall in the 13th Century, probably constituted the
first traces of Turkish museum history. It is known that later, during the
reign of the Principality of Dulkadiroğulları, Late-Hittite artefacts were
gathered at the Kahramanmaraş Castle. In the Ottoman period, memorabilia inherited from the ancestors, gifts and trophies were conserved
at the treasury department of the palace. After Fatih Sultan Mehmet
established a treasury compartment at the Topkapı Palace and the Ottoman rulers acquired the title of Caliph following Yavuz Sultan Selim’s
expeditions to the East, very valuable assets, including in particular
religious relics were brought to the Ottoman palace, paving the way to
the accumulation of a very rich collection.
Turkish museums in the universal context and Osman Hamdi Bey
The foundations of Turkish museums in the modern sense were laid
with the creation of the Antiquities Collection, “Mecma-ı Âsâr-ı Atika”
Cumhuriyetin ilanından ve müzelerin sonradan adı “Asâr-ı Atika ve
Müzeler Müdürlüğü” olacak Hars Müdürlüğü’ne bağlanmasından
sonra Atatürk’ün de teşvikiyle çağdaş Türkiye müzeciliği atağa geçmiş. İşte ilk kilometre taşları:
• 1923 Ankara Arkeoloji Müzesi’nin kurulması.
• 1924 Topkapı Sarayı hazinesinin kamusallaştırılıp ziyarete açılması
kararı.
• 1930 Ankara Etnografya Müzesi ve Konya Mevlana Türbesi Müzesi
• 1944 Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün kurulması.
• Günümüzde ise 187’si Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı, 183’ü
Bakanlık denetiminde özel müze olmak üzere toplam 370 müze var.
Son yıllarda dünyanın en büyük mozaik müzesi olan Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi, Kırşehir Kaman Kalehöyük Arkeoloji Müzesi, Eskişehir Eti Arkeoloji Müzesi, Aydın Arkeoloji Müzesi, Tokat Arkeoloji
ve Etnografya Müzesi gibi yeni müzeler çağdaş müzecilik anlayışına
göre tasarlanmış ve ziyarete açılmış bulunuyor. Sanal müzecilikte de
her geçen gün ilerleme kaydediliyor.
MILESTONES OF REPUBLIC ERA
MUSEUMS IN TURKEY
Following the proclamation of the Republic, museums were placed under
a common public administration called Directorate General of Antiquities and Museums. At Atatürk’s instigation, modern Turkey took a leap
forward in the field of museums. The first milestones were as follows:
• The establishment of the Ankara Archaeological Museum in 1923.
• 1924, the decision to convert the Topkapı Palace treasure into public
property and open it to public visits.
• 1930 Ankara Ethnography Museum and Mausoleum of Mevlana Museum in Konya
• 1944 Establishment of the Directorate General of Antiquities and
Museums.
• Today, there are a total of 370 museums in Turkey, including 187
museums directly under the authority of the Ministry of Culture and
Tourism and 183 private museums under the supervision of that Ministry. In recent years, new museums, designed and operated in accordance
with the principles of contemporary museum curatorship, were opened,
such as, among other, the world’s largest mosaic museum: the Gaziantep
Zeugma Mosaic Museum, Kırşehir Kaman Kalehöyük Archaeological
Museum, Eskişehir Hittite Archaeological Museum, Aydın Archaeological
Museum and Tokat Archaeology and Ethnography Museum. Progress is
being made every day in the area of virtual museums as well.
Mustafa Kemal Atatürk’ün 1937 yılında Ahlatlıbel Kazısı’nı ziyaretini gösteren
fotoğraf Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergileniyor.
The photo portraying Mustafa Kemal Atatürk during his visit in 1937 to the site of the
Ahlatlıbel excavations is on display at the Ankara Museum of Anatolian Civilizations.
57
biliniyor. Osmanlı Dönemi’nde ise ecdat yadigârı eserler, hediyeler ve ganimetler sarayların hazine dairelerinde korunmuş. Fatih Sultan Mehmet’in Topkapı Sarayı’nın bir bölümünü
hazine dairesi yapması, Yavuz Sultan Selim’in doğu seferinden sonra halifeliğin Osmanlılara
geçmesiyle başta kutsal emanetler olmak üzere çok değerli varlıkların Osmanlı sarayına taşınması, zengin bir koleksiyon oluşmasını sağlamış.
Evrensel bağlamda Türk müzeciliği ve Osman Hamdi Bey
Türk müzeciliğinin temeli İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin de başlangıcını oluşturan “Mecma-ı
Asar-ı Atika”ya (Eski Eserler Koleksiyonu) dayanıyor. Sultan Abdülmecit Yalova çevresindeki Doğu
Roma yazıtlarını İstanbul’a naklettirince tarihi eserler 1846’da Ahmet Fethi Paşa tarafından Aya
İrini’de toplatılmaya başlanmış. Müze, Mecma-i Eslihai Atika ve Mecma-i Asar-ı Atika olmak üzere
iki bölüm halinde düzenlenmiş, ilk bölüm Harbiye Askeri Müzesi’nin de temelini oluşturmuş.
1869’da Maarif Bakanı Saffet Paşa ilk Osmanlı müzesi Müze-i Hûmayun’u kurmuş ve ilk Asar-ı
Atika Nizamnamesi de yürürlüğe girmiş. Eserler çoğalınca müze Çinili Köşk’e taşınıp 1880’de
faaliyete geçmiş. Müze Müdürü Anton Dethier ölünce 1881’de Türk müzeciliğinin önemli kişiliği
Osman Hamdi Bey bu göreve atanmış.
İstanbul Arkeoloji Müzesi’in temelleri atılıyor!
1887’de Sayda’da yapılan kazılardan sonra İskender Lahdi’nin de dahil olduğu bir grup lahit ortaya
çıkarılıp İstanbul’a nakledildikten sonra Osman Hamdi Bey yeni bir müze binası yapımına başlamış. Projenin tasarımı Mimar Alexandre Vallaury’e verilmiş. Bu bina ülkemizde, müze olarak
tasarlanan ilk bina olup, Müze-i Hümayun adıyla 1891’de açılmış. 1903 ve 1907’de de ek binalar
yapılmış. Yine bu dönemde, Anadolu’daki bazı şehirlerde de müze kurma çalışmaları başlatılmış.
1902’de Konya, 1904’de Bursa’da yeni müzeler kurulmuş.
Sol sayfa: Londra Kulesi (sol üstte), New York
Metropolitan Müzesi (solda üstten ikinci, Shutterstock,
littleny), Roma Capitoline Müzesi (solda, üstten
üçüncü, Shutterstock, Chanclos), Viyana Belvedere
Sarayı Müzesi (solda, üstten dördüncü) ve
Louvre Müzesi (sağda, Shutterstock, Watcharee
Suphaluxana). Sağ sayfa: İstanbul Arkeoloji Müzeleri
Klasik Bina (üstte), Oxford Ashmolean Müzesi
(ortada, Shutterstock, Ritu Manoj Jethani), Viyana
Kunsthistorisches Museum (altta, Shutterstock,
Radiokafka).
Left page: Tower of London (top left), the New York
Metropolitan Museum (left, second from the top,
Shutterstock, littleny), Rome Capitoline Museum
(left, third from the top, Shutterstock, Chanclos),
Vienna Belvedere Palace Museum (left, fourth from
the top) and the Louvre Museum (above, on the right,
Shutterstock, Watcharee Suphaluxana).
Right page: Istanbul Archaeological Museums’
Classical building (top), Oxford Ashmolean Museum
(centre, Shutterstock, Ritu Manoj Jethani), Vienna
Kunsthistorisches Museum (bottom, Shutterstock,
Radiokafka).
58
Halil Edhem Bey dönemi
Osman Hamdi Bey 1910’da öldükten sonra müze müdürlüğüne atanan kardeşi Halil Edhem Bey,
yabancı uzmanlarla işbirliği içinde bilimsel yayınlar çıkarılmasına odaklanmış. 1912-1914 arasında
Gustav Mendel’in yaptığı “Catalogue de Sculptures Grecgues, Romaines et Byzantines” başlıklı
taş eserler kataloğu Müze-i Hümayun’u dünyaya tanıtan yapıt olmuş. 1914’de Süleymaniye Camii
imaretinde Türk ve İslam eserleri için Evkaf-ı İslamiye Müzesi açılmış. Halil Edhem, Batı müzeciliği
anlayışı içinde, yakındoğu ülkelerinin eserlerini ayırarak, binayı Eski Şark Eserleri Müzesi olarak
düzenlemiş. 1917’de ise Eski Eserleri Koruma Encümeni kurulmuş.
İlk Güzel Sanatlar Akademisi ve İstanbul Resim ve Heykel Müzesi
Ülkemizde bir sanat müzesi kurulması yönündeki çalışmalar ilk kez 19. yy sonlarında başlamış.
Güzel Sanatlar Okulu’nun (Sanayi-i Nefise Mektebi) kuruluşuyla da yakından ilgisi olan bu girişimden sonra bir koleksiyon oluşturulmaya başlanmış ancak bir müze açılamamış. 1883’te açılan
Güzel Sanatlar Okulu öğrencilerinin eğitimini desteklemek amacıyla bir resim koleksiyonu ve
resim sergi salonu oluşturulması düşüncesi, sanat koleksiyonları için de bir başlangıç olmuş ve
Elvah-ı Nakşiye olarak anılan resim koleksiyonu da bu amaçla toparlanmış. Ancak ilk sanat müzesi, Cumhuriyet’in ilanından sonra, 1937’de Atatürk’ün emriyle kurulan İstanbul Resim ve Heykel
Müzesi olmuş.
corresponding to the first step towards the establishment of the
Istanbul Archaeological Museum as well. In 1846, when Sultan Abdülmecit ordered the transfer to Istanbul of the Eastern Roman inscriptions found around the Yalova area, historical artefacts began to be
gathered by Ahmet Fethi Pasha at the Aya Irini, the building of former
Eastern Orthodox church of Hagia Eirene enclosed inside the walls of
the Topkapı palace. The museum thus founded was organized into two
sections; the Old Weapons Collection, “Mecma-i Eslihai Atika” and the
Antiquities Collection, “Mecma-ı Âsâr-ı Atika”. The first section formed
the basis of today’s Harbiye Military Museum as the name suggests. In
1869, the Minister of Education Saffet Pasha established the Ottoman Imperial Museum, “Müze-i Hümayun” and the first Regulation
on Antiquities, “Âsâr-ı Atika Nizamnamesi” entered into force. When
the collection expanded through the addition of numerous new items
over the years, it was necessary to move the museum to another location. The new museum’s facility, namely the Tiled Kiosk, “Çinili Köşk”,
a pavilion set within the outer walls of the Topkapı Palace, became
operational in 1880. Following the demise of Museum Director Anton
Dethier in 1881, the task was taken over by Osman Hamdi Bey, who
turned out to be the most important personality of Turkish museums’
history.
The foundations of the Istanbul Archaeological Museum being laid!
Following the transfer to Istanbul of a group of ancient sarcophagi,
including the world-famous “Alexander Sarcophagus”, discovered during the excavations conducted by Osman Hamdi Bey himself at the
necropolis near Saïda (Sidon), Lebanon in 1887, Osman Hamdi Bey
has launched the construction of a new museum building. Architect
Alexandre Vallaury was commissioned to draw up the plans of the new
building. That building is the first structure designed and built specifically as a museum in Turkey. It was opened in 1891 under the name of
Imperial Museum, “Müze-i Hümayun”. It was extended in 1903 and in
1907 by the addition of annex buildings. During the same period, efforts were underway to create museums in some Anatolian cities. New
museums were established, 1902 in Konya and 1904 in Bursa.
The Period of Halil Edhem Bey
After the death of Osman Hamdi Bey in 1910, his brother Halil Edhem
Bey, replacing him as the museum’s director, focused mainly on the
publishing of scientific publications, prepared in cooperation with
foreign experts. The publishing of Gustave Mendel’s catalogue of stone
artefacts under the title “Catalogue of Greek, Roman and Byzantine
Sculptures” during the 1912 to 1914 period, introduced the “Imperial Museum” to the world. In 1914, a museum devoted to Turkish and
Islamic Art, “Evkaf-ı İslamiye” (Awqaf-e-Islami) was opened at the soup
kitchen of the Süleymaniye Mosque complex. Halil Edhem Bey allocated, within the perimeter of the Imperial Museum courtyard, a separate
building called “Ancient Orient Museum”, to the collection of artefacts
originating from the Near Eastern countries, consisting of artefacts from
pre-Greek Anatolia and Mesopotamia and from pre-Islamic Egypt and
Arabian Peninsula. In 1917, the “Conservation Council of Antiquities”
was established.
The First Academy of Fine Arts and Istanbul Painting and Sculpture
Museum
Efforts towards the establishment of an art museum in our country were
undertaken for the first time at the end of the 19th Century. An initiative
to create a collection has been underway, closely linked to the foundation of the School of Fine Arts, but the opening of a museum devoted to
the purpose did not materialize at that point in time. Tough the idea to
forge a collection of paintings and to open an exhibition hall with a view
to supporting the training of the 1883 established Fine Arts School’s
students was a starter for art collections. In this connection, a collection
referred to under the name of “Elvah-ı Nakşiye” (Painted Tableaus) was
put together. However, the Istanbul Painting and Sculpture Museum,
founded in 1937 upon the instructions of Atatürk, that is to say, after
the proclamation of the Republic, was actually the first museum of art
established in Turkey.
59
Vasari
Giorgio Vasari’nin, ilk baskısı 1550’de yapılmış, özgün adı “Cimabue’den Zamanımıza
En Mükemmel İtalyan Mimarlarının, Ressamlarının ve Heykeltraşlarının Hayatları”
başlıklı kitabı “sanat tarihinin ilk kitabı”
olarak kabul ediliyor. 300 yıllık bir zaman
kesidini kapsayan kitabın önemi, bir taraftan
kullanılan sistematik ile biçimsel yönü. Yani,
ardından gelenlerin işini kolaylaştırırken, bir
taraftan da içeriği ile İtalya’da sanata daha
çok saygınlık kazandırıp, daha çok yatırım
yapılmasını sağlamış. Zaten bunca sanatsal
birikim neden başta Floransa olmak üzere en
çok İtalya’da birikmiş, öyle değil mi?
Ali Artun, çalışmalarını Medicilerin himayesinde yapan Vasari’nin, bu
açıdan “sanat yönetimi”nin de pîri sayılabileceğine dikkat çekiyor ve
onun bir başka “ilk”ine işaret ediyor:
“Vasari’nin bir diğer hizmeti de tarihteki ilk akademinin kurulmasıdır:
Accademia del Disegno. Her ne kadar Akademi’nin yöneticileri arasında I. Cosimo Medici ve Michelangelo’nun adı geçse de, tasarı onundur. Çünkü o lonca üyeliğine tenezzül etmez. Medicilerin çevresinde
ressamlara ilk kez bir zanaatkâr gibi değil de, bir şair, bir filozof gibi
muamele edilen bir atmosfer oluşturur.”
Hem biyografik, hem dönemsel
“Yaratıcılığın tanrıya mahsus, sanatın da ancak bu olguya aracılık
edebilecek bir zanaat olduğu” görüşünün hakim olduğu Ortaçağ’dan
çıkmaya başlayan İtalya’da, Vasari önemli sanatçıların yaşamını ve
eserlerini inceleyip bunları kronolojik bir sıralamayla yazıya dökmüş.
Aslında kendi bakış açısı da Hristiyan teolojisinden temellenen
Vasari, kitapta İtalya’da Orta Çağ’dan beri kullanılan resim, heykel
ve mimarlık tekniklerine geniş yer vermiş. Bunu yaparken, yalnızca
biyografik değil, değişimin ruhunu da dönemsel olarak yorumlayıp
kendinden sonra gelecek sanat tarihçilerinin uzun zaman kullanacağı
bir sistematik yaratmış. Kitaptaki dönemsel yapı, biyografik içerik ile
de uyumlu:
14. yy: Sanatlarda kusursuzluğu yakalama çabası, Çocukluk, Giotto.
15. yy: Sanatların mahvolması; Gençlik, Massacio.
16.yy: Yeniden yapılanma - yeniden doğuş; Olgunluk, Michelangelo.
60
 Vikipedia
İtalyan Ressam, Yazar,
Tarihçi ve Mimar... Sanat
Tarihinin İlk Yazarı,
Rönesans’ın İsim Babası...
SANDIK
ODASI
Storage Room
“Yazarlar yokken
gelecek kuşaklara
sanat yapıtlarına
ilişkin hiçbir kayıt
bırakmak mümkün
değildi, dolayısıyla
sanatçılar karanlığa
gömülüp gittiler.”
Arezzo’lu Ressam
Vasari
Italian Painter, Author, Historian and
Architect... The first writer of History of Art,
The Eponym of the Renaissance... Vasari
“Without writers it was not possible to leave any records to the future generations
on the works of art, therefore the artists were buried and lost in the darkness.”
Painter Vasari from Arezzo
The book with the original title, “Lives of the most perfect Italian
Architects, Painters and Sculptors from Cimabue to the present” is assumed to be the “first book of the history of art” by Giorgio Vasari that
the first edition was published in 1550. The importance of the book
that covers a time sequence of 300 years is the systematic used on
one hand and its morphological aspect on the other. In other words,
while easing the mission of the descendants it has raised the prestige
of art in Italy and thus increased the amount of investment. After all,
why has such artistic accumulation mostly piled up in Italy, especially
in Florence, isn’t that so?
Ali Artun draws attention to the fact that Vasari, who worked under
the patronage of the Medici’s, could be accepted as the father of “art
direction” from this point of view and he also points to another “first”
of him: “Another ministration of Vasari is the establishment of the
first academy in history: Accademia del Disegno. Although the names
of Cosimo Medici I and Michelangelo are among the administrators of
the Academy, the project belongs to him. Because he does not deign
for collegium membership. He constitutes an atmosphere around the
Medici’s where the painters are treated for the first time like a poet, a
philosopher not like a craftsman.”
Both biographical and periodical
In the Middle Ages where the opinion, “Creativity only belongs to God
and art is a craft that can only mediate to this fact” dominates Italy
that is on the way to leaving this conduct, Vasari studied the lives
and works of important artists and wrote them down in chronological
order.
VASARİ’NİN
YAŞAM
ÖYKÜSÜ
Üç bölüme göndermeler
Giotto’ya göre Toscanalı sanatçılar, 13. yy
sonlarında, Antik sanatın görkemini yeniden
canlandırmışlardı.
Vasari de Giotto’yu “Karanlık Çağ diye tanımlanan Orta Çağ’ın gerilemiş sanatını aydınlatan kişi” olarak yorumluyor.
Michelangelo’yu resim, heykel ve mimarlığın
yaşayan en büyük ustası, onunla birlikte Raffaello ve Leonardo’yu “üçlü bir doruk noktası”
olarak konumluyor. “Mahvoluş” bölümünde
ise sanat tarihçiliğinin ve yazarlığın önemine
dikkat çekiyor ve bunu da yazımızın başındaki
alıntı ile pekiştiriyor.
Rönesans’ın isim babası
“Rinascita” sözcüğü ile Rönesans’ın isim
babası da olan Vasari, kitabın 1568’deki
ikinci basımında Floransalı olmayan sanatçılara da yer verip, o sırada ölmüş olan
Michelangelo’nun biyografisine önemli
eklemeler yapmış. Kitapta bir sekizgen “ideal
şehir plânı” bile var. Giorgio Vasari’nin kitabı
Elif Gökteke’nin çevirisi ile Türkiye’de de Sel
Yayıncılık tarafından 2013 Eylül’ünde yayınlandı. Türkçe kitabın başlığı, “Sanatçıların
Hayat Hikâyeleri”.
In fact Vasari, whose point of view was based
on the Christian theology, gave wide coverage
to the painting, sculpture and architectural
techniques that have been in use in Italy
since the Middle Ages. While doing this, he
created a systematic, not only biographically
but also periodically, interpreting the spirit
of change that the art historians to follow
should use for long periods. The periodical
structure of the book is also in harmony with
the biographical content:
14th century: Efforts to catch perfectionism in
arts, Childhood, Giotto.
15th century: Spoiling of arts, Youth, Masscio.
16th century: Reconstruction – rebirth; Maturity, Michelangelo.
References to three sections
According to Giotto the artists from Toscana
revitalized the glory of the Ancient art at the
end of 13th century.
And Vasari interprets Giotto as “the man who
enlightened the receded art of the Middle
Age described as the Dark Age”. He positions
Michelangelo as the greatest living master
of painting, sculpture and architecture; and
together with Michelangelo, Raffaello and
Leonardo as the “trio at the summit”. And at
“Becoming a ruin” section he draws attention
to the importance of art historiography and
authorship and reinforces it with the quotation at the beginning of our essay.
The Eponym of the Renaissance
Vasari, who was also the eponym of Renaissance, with the word “Rinascita” in the second
edition of his book in 1568, gave place to the
artists that were not from Florence and made
remarkable additions to the biography of
Michelangelo who had passed away by then.
There is even an octagonal “ideal city plan”
in his book. The book of Giorgio Vasari was
published in Turkey by Sel Publications in
2013 with the translation of Elif Gökteke. The
title of the book in Turkish is “Life Stories of
Artists”.
Vasari portresi (sol sayfa), Le Vite kitabının kapağı
(sol üstte), Cancelleria Sarayı’ndaki tablolarından biri
(üstte) ve Vasari’nin başlattığı Floransa Katedrali’nin
kubbe içindeki resimleri.
Portrait of Vasari (left page), The cover of his book Le
Vite (left above), One of the paintings from Cancelleria
Palace (above) and the paintings from the dome of the
Cathedral of Florence that were initiated by Vasari
• 30 Temmuz 1511 ’de Arezzo’da doğdu, 27
Haziran 1574’te Floransa’da öldü.
• İlk resim derslerini Luca Signorelli’den
aldı. 1524’te Floransa’ya giderek Andrea
del Sarto ve Baccio Bandinelli’nin yanında
çalıştı.
• Michelangelo’yla tanışması onun için bir
dönüm noktası oluşturdu ve yaşamı boyunca onun sadık bir izleyicisi oldu.
• Floransa ve Roma’da, konusunu tarihten
alan çok sayıda resim ve fresk yaptıktan
sonra 1555’te Medicilere Vecchio Sarayı’nı
yapmakla görevlendirildi.
• 1560’ta Floransa’da devlet ofisleri Uffizi
Galerisi’nin yapımına başladı. Ölümünden
sonra öğrencileri tarafından bitirilebilen bu
ünlü yapı bugünkü Uffizi Müzesi.
• Resim alanındaki en ünlü yapıtları
ise Vecchio Sarayı’nda Floransa’nın ve
Medicilerin tarihini anlatan fresk dizisi ile
Roma’da San Giorgio Sarayı’nda yaptığı
100 Gün Freski.
• Arezzo’daki evi de Casa Vasari Müzesi
olarak ziyarete açık.
Kaynak: wikimedia.org
LIFE STORY OF VASARI
• Born in Arezzo on July 30, 1511 and died in
Florence on June 27, 1574.
• Got his first drawing lessons from Luca
Signorelli. In 1524 he went to Florence and
studied with Andrea del Sarto and Baccio
Bandinelli.
• It was a turning point for him to meet Michelangelo and he became his loyal follower
for the rest of his life.
• After he made many paintings and frescos
on history in Florence and Roma he was
assigned to build the Vecchio Palace for the
Medici’s in 1555.
• In 1560 he started to build the state offices,
Uffizi Gallery, in Florence. The edifice that
was completed by his students after his death
is today’s famous Uffizi Museum.
• And his most famous works in painting are
the series of frescos on the history of Florence and the Medici’s in Vecchio Palace and
the 100 Days Fresco he made in San Giorgio
Palace in Rome.
• And his home in Arezzo is open to visits as
Casa Vasari Museum. Reference: wikimedia.org
Vasari’nin otoportresi. Self portrait of Vasari.
61
TOPKAPI SARAYI’nın HAZİNESİ
topkapı sarayı’nda sultanlar
ve ailelerinin sahip olduğu
mücevherler, kürkler, altın, gümüş
ve değerli eşyalar, dünya çapında
bir efsaneye dönüşmüş. yaklaşık
150 iç oğlanı tarafından korunan
bu büyük hazinenin saklandığı
bölüme hiç giremeyen pek çok
insan varmış. hazineye, yalnızca
padişahlar tek başına girebilirler,
padişah yoksa kapılar ancak
40 kişilik bir ekiple açılabilirmiş...
THE TOPKAPI PALACE TREASURY
The jewellery, furs, gold, silver and other valuables
owned by the sultans and their families kept at the
Topkapı Palace became the subject of a worldwide
legend. Only a very limited number of people were allowed to enter this department of the palace protected
by nearly 150 guards, where this vast treasure was kept.
Only the Sultan could enter the Treasury alone. In his
absence, the doors of the department could only be
opened by a team of 40 persons.
62
MÜZELER
Museums
 Rasim Konyar & Shutterstock
Sağ sayfa: 18. yüzyıla ait
bir padişah sorgucu
(en üstte), ağırlıkları
15-29 gram arasında
değişen zümrüt ve
zebercetler (ortada).
Right page: 18th Century
sultan crest (top);
emeralds and chrysolites
of weights ranging from
15 to 29 grams (middle).
3 kıtaya hükmetmiş bir imparatorluğun
hükümet merkezi, yüzlerce yıllık padişah
evi, gizemli haremi, dünyanın en zengin
hazinesi, el yazması kitapları, silahları,
mimarisi ile dünyanın ilgi odağı, Dünya
Miras Listesi’nin İstanbul tarihi yarımadasındaki en değerli noktası, Osmanlı
İmparatorluğu’nun gözde mekânı Topkapı
Sarayı, bugün de turistlerin ilgiyle gezdiği bir yapı… Ve işte o tarihi sarayın en
güzel bölümlerinden birindeyiz, Hazine
Odası’nda…
Topkapı Sarayı, Müzesi ve Hazine
Odası’nın künyesi
Topkapı Sarayı, Fatih Sultan Mehmet
tarafından 1478’de yaptırılmış ve Sultan
Abdülmecit Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırana kadar; 4 yüzyıla yakın bir süre, Osmanlı
İmparatorluğu’nun yönetim binası ve sultanların da ikametgahı olmuş. Fatih Sultan
Mehmet’den sonra gelen padişahların da
eklediği yeni köşklerle 700.000 m2 ye yayılan saray, günümüzde 400.000 m2 alanda
yaşamını sürdürüyor. Sultanlar ve saray
halkı, Dolmabahçe, Yıldız ve diğer saraylarda yaşamaya başladıkça Topkapı Sarayı
boşaltılmışsa da içindeki birçok görevliyle
birlikte yaşamını sürdürmüş. Fatih Sultan
Mehmet Topkapı Sarayı’nı yaptırdığında
saray binaları bugün olduğu kadar geniş
alana yayılmış değilmiş elbette. Ancak
Topkapı Sarayı’nda ilk yapıldığı günlerden
bugüne kadar var olan bir bölüm var ki burası bizzat Fatih Sultan Mehmet tarafından
yaptırılmış: Hazine!
Hazineye giren ilk yabancı ve sarayın
müzeye dönüşümü
Hazine, adından da anlaşılacağı gibi,
sarayın kıymetli eşyalar bölümü, kasası.
İmparatorlukta devlete gelen her türlü
gelirin beşte biri hazineye aktarılır, değerli
armağanlar, saray sanatçılarının ürettikleri
ve dışarıdan gelen sanat eserleri buradaki
sandık ve dolaplarda saklanırmış. Sultan
ve ailesinin sahip olduğu mücevherler,
kürkler, altın, gümüş ve diğer değerli eşya,
kumaşlar da eklendiğinde bu hazine,
dünya çapında bir efsaneye dönüşmüş.
Devlet mali sıkıntıya düştüğünde buradaki
mal varlıkları paraya dönüştürülerek destek
olunur, Hazine de yaklaşık 150 iç oğlanı
tarafından korunurmuş. O kadar titizlikle korunurmuş ki sarayda yaşayıp da bu
odaya hiç girememiş pek çok insan varmış.
Hazineye, yalnızca padişahlar tek başına
girebilirler, padişah yoksa ancak 40 kişilik
bir ekiple açılabilirmiş. Hazine, ilk kez, Sultan Abdülmecit’in (1839-1861), dönemin
İngiliz Elçisi’ne Hazine-i Hûmayun’daki
eski eserleri göstermesiyle bir anlamda
ziyarete açılmış. Onun dönemine kadar
depolarda duran eserlerin yabancılara
gösterilmesi de bir gelenek haline gelmiş.
Sultan Abdülaziz (1861-1876), olayı biraz
daha kurumsallaştırarak, ampir vitrinler
Topkapı Palace, government headquarters
of an empire who ruled over three continents, Sultan’s imperial residence for
hundreds of years, centre of world attention with its mysterious harem, the world’s
richest treasure, its manuscripts, weapons
and architecture. Heart of the historical
peninsula of Istanbul, a World Heritage
Site, apple of the eye of the Ottoman
Empire, the palace continues today to be
one of world’s most visited touristic sites...
And now we are headed to one of the most
beautiful sections of this historical palace:
the Treasury Chamber...
Topkapı Palace, its Museum and
Treasury Chamber
Topkapı Palace, built by Mehmet the
Conqueror in 1478, remained for a period
of nearly four centuries, as the administrative centre of the Ottoman Empire and the
residence of the sultans until the construction of the Dolmabahçe Palace commissioned by Sultan Abdülmecit. Expanded
over the centuries to a total surface area
of 700.000 m2 through the pavilions and
courtyards added by the successors of
Fatih Sultan Mehmet, the palace complex
is currently spanning an area of 400.000 m2.
Although in the course of the last century
of the Ottoman Empire, the palace was
vacated by the Sultans and their entourage
who moved to the newly built Dolmabahçe,
Yıldız and other palaces, the complex
continued to function with a hardcore of
officials and employees. At the time when
Sultan Mehmet the Conqueror had the
palace built, the palace buildings were not
so wide-spread as today. But there is one
pavilion which was there from the very
outset, namely the Treasury built by the
Conqueror himself!
The first foreign visitor to the Treasury
and the conversion of the palace into a
museum
The Treasury, as the name suggests, is the
safe, the part of the palace guarding the
valuables. One fifth of the Empire’s revenues of all kinds were transferred to the
treasury. Moreover, valuable gifts, works of
art produced by court artists or elsewhere,
were kept in chests and cabinets of the
Treasury Chamber. As the jewellery, furs,
gold and silver and other valuables and
precious fabrics owned by the sultans and
their family members were added to the
treasury over the centuries, it has become
a legend throughout the world. In times of
financial bottlenecks, assets in the treasury were converted into cash in order to
assist the state. The Treasury Chamber
was scrupulously protected by nearly 150
guards. A great number of the people living
in the palace had never seen that place.
Only the sultan himself could enter the
treasury alone. In his absence, the doors of
63
yaptırmış, eserleri artık bunların içinde göstermeye başlamış. Sarayın
Türkiye halkının malı bir müzeye dönüşmesi ancak Cumhuriyet’in
ilânından sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle mümkün olmuş;
Topkapı Sarayı 3 Nisan 1924’de halkın ziyaretine açılmak üzere İstanbul Âsâr-ı Atika Müzeleri Müdürlüğü’ne bağlanmış, bazı onarımlardan
sonra 9 Ekim 1924’de müze olarak ziyarete açılmış.
Hazine Odası’nda neler var?
2001’deki onarım ve iyileştirme çalışmalarından sonra daha aydınlık
ve rahat bir ortamda gezilen Hazine Odası, Topkapı Sarayı Müzesi’nin
Fatih Köşkü’nde bulunan ve en çok ilgi çeken bölümlerinden ve
dünyanın en zengin koleksiyonlarından biri. Bu tür değerli nesne
ve eserler ne kadar iyi korunsalar da başlarına bir şey gelebilir endişesiyle, çoğu zaman kopyalarıyla sergilenirler. Oysa
burada sergilenen herşey özgün, bu da onların etkileyiciliğini iyice artırıyor. Hazine Odası’ndaki koleksiyon, 4 salonda
sergileniyor.
Bir eşi daha olmayan eserler...
Farklı yüzyıllara tarihlenen eserler arasında en
büyük ilgiyi kuşkusuz, pek çok roman ve filme konu
olan Kaşıkçı Elması ile Topkapı Hançeri topluyor.
Bir eşi daha olmayan bu iki eserin yanısıra tahtlar, mücevherler, takılar, hükümdarlık simgesi
askı ve sorguçlar, devlet madalyaları, el yazmaları, şamdanlar, değerli maden ve taşlarla süslü
çeşitli eşya görenlerin nefesini kesiyor.
Tahtlar
Taht, diğer toplumlarda olduğu gibi Osmanlı’da
da önemli işlevlere sahip, çeşitli durumları simgeleyen, genellikle saraylarda bulunan, hükümdarın
oturduğu bir tür koltuk. Bunları saray ustaları yaptığı gibi başka ülkelerden de gelen ya da armağan
edilen tahtlar olduğu biliniyor. Osmanlıların erken
döneminden günümüze kadar gelebilmiş taht örneği
yok. Hazine Odası’nda sergilenen 4 taht var ki her biri
kendine has farklı işlev ve tarihe sahip. Bunlardan som
altın kaplama olan taht, Bayram veya Cülus (tahta çıkma
töreni) tahtı olarak da biliniyor. Çünkü saraydaki bayramlaşmalar ve tahta çıkma törenleri, Bab-üs Saade önünde,
padişahın da katılımıyla düzenlenirmiş. İşte “protokol
koltuğu” olarak da Hazine’de saklanan özel tahtlardan biri
de padişahın oturması için buraya getirilirmiş. 18. yy’da
III. Mustafa döneminde başlayan bu gelenek, son padişah
Vahdettin’e kadar sürmüş. En son onun tahta çıkarken
oturduğu bu altın taht, tam 957 adet yakutla süslü.
Nadir Şah Tahtı diye anılan, Hint üslubundaki taht ve payesi ise Nadir Şah tarafından Sultan I. Mahmut’a (1730-1754)
diplomatik hediye olarak gönderilmiş. Hiçbir Osmanlı
64
the treasury chamber could only be opened by a team of 40 persons.
For the first time in its long history, the Treasury was entered by a
foreign visitor, when Sultan Abdülmecit (1839-1861) invited the era’s
British Ambassador to the Sublime Porte to see the antiquities kept at
the Imperial Treasury; opening it to the public in one sense. Following
him, it became a tradition to show to foreign dignitaries the works of
art previously kept in storage. Sultan Abdülaziz (1861-1876) has somewhat institutionalized the circumstance by having built showcases in
Empire style in which the pieces were put on display.
The Palace was eventually converted into a museum, as a property of
the people of Turkey, after the Proclamation of the Republic, upon the
instructions of Mustafa Kemal Atatürk. The Topkapı Palace was placed
under the administration of the Istanbul Âsâr-ı Atika (Antiquities)
Museums Directorate on April 3, 1924 in order to be opened to the
public and following a series of repairs, it was inaugurated on 9
October 1924 as a museum.
Which pieces are kept in the Treasury Chamber?
The Treasury Chamber located in the Fatih Pavilion of the
Topkapı Palace Museum is home to one of the world’s
richest collections. Following the renovation and improvement work carried out in 2001, the Treasury, which
is one of the most interesting sections of the museum,
can now be visited in a brighter and more comfortable
ambiance. Sometimes, in other museums of the world,
only replicas of valuable objects are shown to the
public for security purposes.
However, everything on display here is original, which
makes them thoroughly more impressive. The Treasury Chamber collection is exhibited in four halls.
Unique pieces
Among the pieces dated to different centuries, the
greatest attention is focused on the famous Spoonmaker’s Diamond and the Topkapı Dagger which
gained fame as subject of various novels and films.
Besides these two unique items, thrones, jewellery, topknots
and crests, symbol of sovereigns, state medals, manuscripts,
chandeliers, various items inlaid with precious metals and
stones are further breathtaking pieces admired by visitors at
the Treasury Chamber.
Thrones
Thrones are ceremonial seats with different functions symbolizing various situations, used by monarchs at different occasions, in the Ottoman Empire as well as in other societies.
They are either manufactured by court artisans or presented as gift to the sultans by foreign rulers. There are
no examples of thrones dating from the early period of
the Ottomans which have survived up to our present-
Topkapı Sarayı (solda) Sultan III. Mustafa’nın altın,
elmas ve değerli taşlarla süslü zırh takımı (sol altta),
Hazine Dairesi (üstte).
Topkapı Palace (left); armour set of Sultan Mustafa
III, decorated with gold, diamonds and precious
stones (left below); the Treasury Chamber (above).
DÜNYANIN EN KIYMETLİ
TAŞLARINDAN BİRİ:
KAŞIKÇI ELMASI
Kaşıkçı Elması ise dünyanın en önemli 22 elmasından biri. 86 karatlık elmasın çevresinde
iki sıra pırlanta dizili. Oval biçiminden dolayı
kaşığa benzetilmiş, bu yüzden bu adla anılıyor. Bir başka rivayete göre de Eğrikapı’da
fakir bir adam bu elması çöplükte bulup 3
adet kaşık karşılığında bir tefeciye vermiş.
Tefecinin danıştığı iki kuyumcu taşın niteliğini farkedince onu almak için birbirlerine
düşmüşler. Olay önce Sadrazam Merzifonlu
Kara Mustafa Paşa’nın, sonra da Padişah IV.
Mehmet’in kulağına kadar gitmiş. Tabi onun
emriyle de elmas Saray’a getirilmiş. Kuyumcular önce onu bir yüzük taşı olarak değerlendirmiş. 18. yy’da ise çevresine 49 adet pırlanta
eklenerek bir sorguç yuvasına dönüştürülmüş.
Bir diğer rivayet de şöyle: 1774 yılında
Pigot adında bir Fransız subayı, bu elması
Hindistan’ın Madaras Mihracesi’nden satın
alıp Fransa’ya götürmüş. Bir zaman sonra
tekrar satılığa çıkartılan elması Napolyon’un
annesi satın almış ve uzun süre göğsünde
taşımış. Ne var ki, Napolyon sürgüne gönderildiği zaman, oğlunu kurtarabilmek için,
annesi de elması mecburen satılığa çıkarmış.
İşte o sırada Fransa’da bulunan Tepedelenli
Ali Paşa’nın bir adamı, Paşa adına 150 bin
altın ödeyerek elması satın almış ve paşaya
getirmiş. Kimileri bu yüzden bu elması Pigot
elması diye adlandırmış.
ONE OF THE WORLD’S MOST PRECIOUS STONES:
SPOONMAKER’S DIAMOND
The Spoonmaker’s Diamond is one of the 22 most valuable diamonds of the world. The 86-carat
diamond is surrounded by two rows of brilliants. Its oval shape is at the origin of its name. According
to another rumour, a poor man at Eğrikapı found this diamond in the garbage and gave it away to
a pawnbroker in return for three spoons. The usurer consulted two goldsmiths who recognized the
quality of the gem and who started to quarrel each other to get the diamond. The event went up to
the ears of first the Grand Vizier Merzifonlu Kara Mustafa Pasha and then also of Sultan Mehmet
IV. Of course, the diamond was brought to the palace upon the Sultan’s orders. Jewellers initially
made it into a ring. In the 18th century, the diamond was converted into a crest gem by adding 49
brilliants around it.
Another rumour is as follows: In 1774, a French officer named Pigot, bought this diamond from the
Maharajah of Madaras in India and took it back to France. The diamond was later purchased by the
mother of Emperor Napoleon, who wore it on her chest for a long time. However, when Napoleon
was sent in exile, she was forced to sell the diamond in order to save her son. A representative of Tepedelenli Ali Pasha, Governor of Greece, who happened to be in France at that moment, purchased
the diamond on behalf of Ali Pasha for 150 thousand gold coins, and he brought it to him. This is
why the gem is also referred to as the “Pigot Diamond” by some accounts.
65
TOPKAPI HANÇERİ TOPKAPI DAGGER
Topkapı Hançeri, 1747’de I. Mahmut’un emriyle, İran hükümdarı Nadir
Şah’a armağan olarak yapılmış. Ama armağanı teslim etmek amacıyla yola
çıkan Osmanlı heyeti, Bağdat yakınlarına geldiğinde, İran’da bir ayaklanma çıktığını ve Nadir Şah’ın da öldürüldüğü haberini alınca hançerle
birlikte Saray’a geri dönmüş. O zamandan bu zamana Topkapı Sarayı
Hazinesi’nde saklanan hançer, dünya çapında şöhrete sahip. Bunda belki,
konusu bu hançerin çalınması olan, 1964 yapımı, Jules Dassin’in yönettiği,
Melina Mercouri, Maximillian Schell, Peter Ustinov’un rol aldığı ödüllü
Topkapı filminin payı da var. 35 cm uzunluğundaki hançerin kabzasında
3 kocaman, kının ucunda biraz daha ufak bir zümrüt, kınında ayrıca başka
değerli taşlar ve mineli bir meyva sepeti yer alıyor. Kabzadaki zümrütlü
kapağın içinde de bir saat var.
padişahı tarafından kullanılmamış. Hazinedeki incili eşya arasında
çok önemli bir yeri var. Taht, ahşap üzerine altın mineli plakalarla
kaplanmış inci, zümrüt ve yakutlarla süslenmiş. Kuyumculuk tekniği
ve biçim açısından Hindistan’da yapıldığı tahmin ediliyor çünkü Nadir Şah, Hindistan’a birçok sefer yapmış ve oldukça büyük ganimetler
elde etmiş.
Abanoz ağacından yapılmış fildişi ve sedef kakmalı taht, Sultan IV.
Murat’a ait olup 17’nci yy, Türk el işlemeciliğinin en güzel örneklerinden biriyle örtülmüş. Sultan I.Ahmet’e ait, 17. yy ağaç işçiliğinin
muhteşem bir örneği olan dördüncü taht ise sedefkâr Mehmet Ağa
tarafından yapılmış. Ceviz ağacından, üzeri bağa ve sedef kaplama ve
farklı boyutlarda değerli taşla süslü...
Daha neler neler var...
Sultanların sarık veya kavuklarının üzerine taktığı, hükümdarlık simgesi sorguçlar, ok ve yay sadakları ile bir zehirli ok atma yüzüğü de
büyük hayranlık topluyor. Hünkârın gücünü temsil eden sorguçlar,
değerli taşlarla ve tavus kuşu tüyü ya da başka tüylerle süslenip etkisi
daha da artırılmış. Bu tüyler “süpürge”ye de benziyor ki bu da “Allah’a
kulluk etmek” anlamına gelirmiş. Tarihçilere göre bu olgu, tebası
üzerinde muazzam bir güce sahip olan padişahlar için bir tür kendini sakinleştirme, “Benden büyük Allah var” deme yöntemi. Selçuklu
66
The Topkapı Dagger was crafted in 1747 by order of Sultan Mahmut I, initially for
the purpose of being sent as a gift to Iranian ruler Nadir Shah. But when the Ottoman delegation on the road to deliver the gift arrived near Baghdad, they heard the
news that an uprising occurred in Iran and that Nadir Shah was assassinated, they
returned with the dagger to the palace in Istanbul. The dagger has been kept at the
Ottoman Treasury since then. It has a worldwide reputation, in particular due to
the famous film “Topkapı”, made in 1964, directed by Jules Dassin, starring Melina
Mercouri, Maximilian Schell and Peter Ustinov, in which the dagger was being the
subject of a robbery. The 35 cm long dagger’s handgrip is adorned with three big
emeralds; a smaller emerald decorates the tip of its scabbard which is adorned also
with other precious stones and an enamelled fruit basket. The slot on top of the dagger’s handle, covered with an emerald decorated lid, contains also a watch.
day. The four thrones with each a different function exhibited at the
Treasury Chamber reflect different periods. The entirely gold-plated
throne was used for Bayram (Religious Holiday) and Cülus (Enthronement Ceremony). These ceremonies took place in front of the Gate of
Felicity (Bab-üs Saade) with the participation of the Sultan and his
entourage. One of the thrones conserved at the Treasury was brought
here to serve as “protocol seat” for the sultan during the ceremony.
This tradition which began during the reign of Sultan Mustafa III in
the 18th Century continued until the time of the last Sultan Vahdettin.
The gilded throne used for the last time for Vahdettin’s enthronement
ceremony, is adorned with 957 rubies.
The Indian style throne known as the Nadir Shah Throne was sent as a
diplomatic present to Sultan Mahmut I (1730-1754) by Iranian Monarch Nadir Shah. It was never used by Ottoman sultans. But it has an
important place among the pearly objects of the Treasury. The throne
is covered with gold enamelled wood plates and decorated with
pearls, emeralds and rubies. It is thought to have been manufactured
in India due to the techniques and forms of its jewellery on the one
hand, and because Nadir Shah had made many incursions into India
and captured substantial booty from that country on the other hand.
The throne made of ebony inlaid with ivory and mother of pearl
belonging to Sultan Murat IV is covered with the most beautiful
examples of 17th Century Turkish hand embroidery. The fourth throne
belonging to Sultan Ahmet I is a magnificent example of 17th Century
Turkish woodworking. It is known to have been made by mother-ofpearl master Sedefkâr Mehmet Agha. The throne is made of walnut
wood coated with tortoiseshell and mother of pearl and decorated
with fancy gemstones in different sizes...
sultanları da bu sembolü sık sık kullanırmış. Sorguç, zamanla vezirler,
sultanlar hatta atların da başlarına takılır olmuş. Hazine Odası’nda,
inci, yakut ve dev zümrütlü sorguçlar var. İri taşlı 17. yy’a ait zümrüt
askılar da aynı yerde yer alıyor. Bu askılar padişahların oturdukları
tahtın tavanında ya da tahtın bulunduğu salonun veya odanın tavanından aşağı bir zincirle asılırmış. Zümrütün bu kadar bol kullanılmasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır’ı ele geçirdikten sonra
dünyadaki en önemli zümrüt ocağına da sahip olmasının payı büyük
olmalı. Yeşim ve necef de bol kullanılan değerli taşlar arasında. III.
Mustafa’nın süslü zırhı, iskeleti ceviz ağacından, dış yüzeyi altın yaldızlı sıvama gümüş olup üzeri elmas, yakut ve zümrütlerle donatılmış
süslü bir beşik, mücevher kutuları, kuran kapakları, nişan ve madalyalar, Kâbe hediyeleri, muska ve hamaylı, örtü, kaftan, at koşu takımı
ve at başlığı, saç bağı, hotoz, zülüflük, enselik, gerdanlık, iğne, çelenk,
küpe, düğme, kemer, kemer tokası, zihgir, halhal, pazıbent, bilezik,
yüzük, zincir, saat, köstek gibi eşya da yine Hazine Odası’nda...
Sultan Selim’in vasiyeti
Hazine Odası’nın bulunduğu yapı Fatih Köşkü adıyla da anılıyor. Bu
da bir saray geleneği. Her yeni gelen padişahın eklediği köşke onun
adı veriliyor. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran ve Mısır seferlerinde elde
ettiği kıymetli eşyaların saraya taşınmasıyla da burası tamamen bir
hazine odası olarak kullanılmaya başlanmış. Hatta rivayet o ki Yavuz
Sultan Selim her seferden döndüğünde Hazine tıka basa dolar, içeri
girilemezmiş. En değerli parçalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok
güçlü olduğu ve üç kıtada hüküm sürdüğü 16. ve 17. yüzyıllar arasında saraya ulaşmış. Aynı dönemde diğer hükümdarlar da Osmanlı
padişahlarına hediye gönderme yarışına girmiş.
Bir de Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği topraklardan geri gönderilen kıymetli parçalar da var.
Bunlar, “başlarına bir şey gelmemesi” ve Saray’da
daha iyi korunacaklarına inanıldığı için geri dönen
parçalar... Hazine Odası’nın girişinde sergilenen,
Yavuz Sultan Selim’e ait, üzerinde “Ancak Allah’a
tevekkül ederim” yazan kırmızı akik mührün de
ilginç bir öyküsü var. Yavuz Sultan Selim, “Benim
altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her
kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin,
aksi halde Hazine-i Hümayûn benim mührümle mühürlensin” demiş. O tarihten sonra gelen
padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından,
Hazine’nin kapısı daima Yavuz’un mührüyle mühürlenmiş.
Padişah tahtları (solda), kılıçlar, sorguçlar, kutular ile altın,
firuze ve yakutlarla işlenmiş 16. yüzyılın ikinci yarısına
tarihlenen miğfer (üstte). Madalya ve nişanlar (sağda).
Sultan thrones (left), swords, crests, boxes and the helmet
embroidered with gold, turquoise and rubies dated to
the second half of the 16th Century (above). Medals and
decorations (right).
There is much, much more...
The crests worn by the sultans on their turbans as symbol of power, a
poisonous arrow shooting ring, the bows and arrow quivers are gathering great admiration. The crests representing the power of the Sultan are adorned with precious stones and peacock feathers in order to
enhance their effect. These feathers look like “brooms”. The symbolic
meaning of these broom-like crests is described as “humility before
God”, or “worship of God”. According to historians, this circumstance
was a way to calm down themselves for the sultans disposing of a
great power over their subjects, a method of saying “God is greater
than me”. Especially Seljuk sultans frequently used this symbol. In the
course of time, crests began to be affixed to viziers’, sultans’ and even
sultans’ horses’ heads. The Treasury features crests with pearls, rubies
and giant emeralds. There are also 17th Century straps with huge
emeralds. These straps were installed with chains on the ceiling of the
throne or on the ceiling of the room above the throne of the sultan in
a way to hang down over the head of the sovereign. Such an abundant
use of emeralds for various decoration purposes may be explained
with the fact that the Ottomans came in the possession of the world’s
greatest emerald mine following their conquest of Egypt.
Jade and rock crystal gemstones were also abundantly used. The
ornate armour of Sultan Mustafa III, a fancy crib made of walnut wood
coated with gilded silver plates adorned with diamonds, rubies and
emeralds; jewellery boxes, Koran covers, insignia and medals, gifts
from the Kaaba, amulets and cloths, caftans, equestrian equipments,
horse headgears, hair ties, topknots, hair lock holders, neck ornaments, necklaces, pins, wreaths, earrings, buttons, belts, belt buckles,
thumb rings, anklets, armlets, bracelets, rings, chains, watches and
fob chains are some of the other pieces conserved at the Treasury
Chamber.
Yavuz Sultan Selim’s testament
The structure where the Treasury Chamber is located is also known by
the name of Fatih Pavilion. This is a palace tradition. Each pavilion is
named after the sultan who built it. After the precious objects Yavuz
Sultan Selim brought back from his Çaldıran victory and his Egyptian
expedition to the palace, the Fatih Pavilion was totally converted into
a treasury chamber. Rumour has it that upon return of Yavuz Sultan
Selim from every military expedition, the treasury was so filled up
with valuables that the doors to it could hardly
be opened. The most valuable pieces arrived here
during the 16th and 17th Centuries when the power
of the Ottoman Empire ruling over three continents was at its peak. In that period, foreign rulers
entered a race for sending gifts to the Ottoman
sultan. There are also the valuable pieces originating from the lands lost by the Empire and sent or
returned back in order to be better protected in
the palace... The red agate seal belonging to Yavuz
Sultan Selim and bearing the inscription “I put my
trust in God only”, which is affixed to the entrance
of the Treasury has an interesting story. Yavuz Sultan Selim has bequeathed the following: “Whoever
of my grandchildren will be able to fill the treasury
with gold as I did myself, should affix his own seal
at its gate; otherwise the Imperial Treasury should
continue to be sealed with my seal.” Since then,
none of the sultans could fill the treasury as much
as he did; the Treasury’s door remained always
sealed with the seal of Yavuz Sultan Selim.
67
KOÇ ÜNİVERSİTESİ
ÖĞRENCİLERİNİ MÜZELER İLE BULUŞTURUYOR
MÜZEKART
UYGULAMASI
KOÇ UNIVERSITY BRINGS TOGETHER ITS STUDENTS
WITH MUSEUMS:
THE MUSEUM CARD PRACTICE
68
SÖYLEŞİ
Interview
 Koç Üniversitesi Arşivi
The Research Centre for Anatolian Civilizations (ANAMED) of the Koç
University, known for its remarkable contribution to science, history
and arts, brings together its students with museums thanks to the
Museum Card practice. Accordingly, undergraduate, graduate and
exchange students will benefit for one year from the free admission
to museums offered by the Museum Card.
Prof. Dr. Umran İnan, President of Koç University, who emphasizes
that the exhibitions and events they organize are testimony to the importance they attach to science, history and arts, declares: “The fact
that we are encouraging our students to visit museums is yet another
sign of our stance in this regard.” And he continues as follows:
“Our students will benefit for a period of one year, from the opportunity of unlimited visits to museums and historical sites which are
safe heavens for protecting and carrying the legacy of the past into
the future and, which offer to their visitors the possibility of acquainting themselves with the socio-cultural structures, systems of thought,
beliefs and lifestyles of former and current civilizations. We know that
ilime, tarihe ve sanata verdiği katkılarla dikkat çeken Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED), Müzekart uygulamasıyla
öğrencilerini müzelerle buluşturuyor. Buna göre;
lisans, yüksek lisans ve değişim anlaşmasıyla gelen
öğrenciler, bir yıl süreyle Müzekart’tan yararlanabilecekler, müzelere ücretsiz giriş yapabilecekler.
Düzenledikleri sergi ve etkinliklerin bilime, tarihe
ve sanata verdikleri önemin bir kanıtı olduğunun altını çizen Koç Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Umran İnan “Öğrencilerimizi müze ziyaretleri için teşvik ediyor oluşumuz da bunun bir diğer kanıtıdır” diyor ve
şöyle devam ediyor:
“Kart sahibi öğrenciler, uygarlıkların sosyokültürel yapılarını, düşünce
sistemlerini, inançlarını, yaşam tarzlarını koruyan ve bu mirası geleceğe taşıyan müzeleri ve ören yerlerini bir yıl boyunca sınırsız ziyaret
etme olanağı bulabilecekler. Biliyoruz ki, Koç Üniversitesi öğrencileri
zengin tarih ve kültür birikimine sahip olan coğrafyamızda, memleketimizin hazinelerine ve geçmişine sorumluluk duygusu ile sahip
çıkacaktır.
Müzeler, toplumların geçmişlerine uzanan en sağlam köprüler olma
vazifelerinin yanı sıra toplumsal ve bireysel bellekleri her daim canlı
tutmanın da anahtarı olmuşlardır. Geçmişten geleceğe tutulan ışığın
kaynağı müzelerin, toplumların sosyal ve kültürel birikimlerinin oluşmasındaki rolleri yadsınamaz.
Koç Üniversitesi olarak bizler de, hem akademik çalışmalarımızla hem
de yaptığımız etkinliklerle medeniyetler beşiği Anadolu’daki insanlık mirasına verdiğimiz önemin teminatı olduğumuzu tüm dünyaya
kanıtlıyoruz. Bu konudaki çalışmalarımızı Taksim’de bulunan Koç
Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nde (ANAMED)
gerçekleştirdiğimiz etkinliklerimizle halkımızın da bilgi ve beğenisine
sunmaktan büyük mutluluk ve gurur duyuyoruz.
Koç Üniversitesi olarak öğrencilerimizin müzelerimizle buluşmasını
sağlamak amacıyla “müzekart” uygulamasını sürdürmekten büyük
Koç Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Umran İnan ve Koç Üniversitesi’nden görüntüler.
Koç University President Prof. Dr. Umran İnan and views from the Koç University.
69
kıvanç duyuyoruz.
Uygulama kapsamında lisans, yüksek lisans ve değişim anlaşmasıyla üniversitemize gelen öğrencilerimiz bir yıl süreyle müzekarttan
yararlanabilecekler. Koç Üniversitesi öğrencileri bu kart sayesinde
birer sanat, bilim, kültür ve tarih mekânı olan müzelere ücretsiz giriş
yapabilecekler.
Topraklarımızdaki çok sesliliğe ve kültürel çeşitliliğe açık olan, sürekli
araştıran, tarihi önemseyen ve izini süren öğrencilerimiz ile gurur duyuyoruz. Koç Üniversitesi olarak, öğrencilerimizin ülkemizin tarihsel
zenginliklerine sahip çıkacaklarına ve Anadolu’nun kültürel ve sosyal
mirasını tüm dünyaya tanıtacaklarına inanıyoruz.
Bu uygulama sayesinde, kültürel mirasımızı öğrencilerimize daha
verimli şekilde tanıtmaya yönelik ciddi ve önemli bir adım atıldığına
olan inancımız tam. Bu inançla çıktığımız yolda, gelecek kuşakların
70
Koç University students will embrace with a sense of responsibility
the historical treasures of our country situated at the very core of a
geographical environment endowed with a rich historic and cultural
heritage. Museums, besides serving as strong bridges linking communities to their history, have always been the key to keeping alive
social and individual memory. The essential role museums play in
the formation of social and cultural backgrounds, as the source of the
light shed from the past into the future, cannot be denied.
We, at Koç University, manifest to the whole world the importance
we attach to the human heritage of Anatolia, the cradle of civilizations; both through our academic work and the events we organize
as part of our firm commitment in this regard. We feel great pride
and satisfaction in sharing with the public our endeavours in this
field through the events and activities we organize at Koç University’s
Anadolu’nun zengin kültür mirasından yararlanacağı her çalışma ve
etkinliği, samimiyetle destekliyor ve katkıda bulunmaktan mutluluk
duyuyoruz.”
Bu yılın etkinlikleri
İstanbul Taksim’de yer alan Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri
Araştırma Merkezi’nde (ANAMED) bu yıl gerçekleştirilen etkinlikler
şöyle sıralanıyor:
Unutulmuş Krallık Antik Alalah’ta Arkeoloji ve Fotoğraf Sergisi; öğrenciler tarafından oluşturulan ve İstanbul’un gündelik yaşamından
mütevazı nesnelerin yer aldığı Masum Bir Kent Sergisi ile Moğollar
Zamanında Bir Ticaret Yolu: Şehirler, Doğu’nun Ürünleri, Batı’nın
Gümüşü adlı seminer.
Research Centre for Anatolian Civilizations (ANAMED) located in
Taksim. In this spirit, Koç University is also proud to offer its students
free access to museums through the implementation of the Museum
Card project.
Under the scope of this project, undergraduate, graduate and exchange students from abroad currently studying at our university will
benefit for one year from the Museum Card practice. Thanks to that
card, students will enjoy free admission to museums, which are the
sanctuaries of culture, arts, history and science.
The students of Koç University are constantly researching and tracing back the roots of history with an open mind to the plurality and
cultural diversity prevailing in our lands. We believe that they have
the capacity and the will to embrace and promote the rich historical
legacy of our country and to introduce to the world Anatolia’s cultural
and social heritage.
In this vein, the Museum Card project constitutes a serious and important step aimed at familiarizing our students with Turkey’s cultural
heritage in a more efficient way. It is with this belief that our university will continue to lend its sincere support and contribution to each
and every effort conducive to the effective transmission of the rich
Anatolian cultural heritage to future generations.”
This year’s events
This year’s events at Koç University’s Research Centre for Anatolian
Civilizations (ANAMED) in Taksim are as follows:
Archaeology at the Forgotten Kingdom of Ancient Alalakh
(Hittite:Alalah)and Photo Exhibition;
An Innocent Urban Exhibition featuring a collection of modest objects from Istanbul’s everyday life put together by the students;
A seminar entitled “A Trade Route during the time of the Mongols:
Cities, Products of the East, Silver of the West.”
71
Darülfünun’u istemek bizim hakk-ı in
nu ve Kadınlar Dünyası Dergisi
yemizdir. Bilmiyorum bunu istemekt
fevkaladelik görülüyor? Asıl fevkala
100. yılı etkinlikleri:
sity and the magazine türkiye’de kadın üniversitesi açılmasının
hakkımızın verilmemesindedir.
“üniversitede toplumsal cinsiyet eşitliği uluslararası
(Women’s World)
sempozyumu” ve “kadınların üniversitede 100 yılı-inas
Nuriye U
SERGİ
Art
yası
i
Derg ergis
e
sı Disi
a
y
Dün e
in
gaz
)
orld
darülfünunu/kadın üniversitesi 1914-1921” sergisi.
r
u
is o d.
n
o
i
n
t
uca g dema r
d
e
r
n
ou
ighe tonishi ant us
h
nd
as
gr
ema not an not to
d
o
T
e
ing
. It is
lviy
aniight stonish tion.
eU
s
r
y
i
n
i
r
a
ca
Nu
k-ı
e
It is to edu
hak ekte n
m
i
t
m
iz
lik
righ
ek b nu iste kaladeAND
m
A
SYMPOSIUM
AN EXHIBITION
e
t
u
v
s
b
i
e
n’u orum
sıl f
u
A
n
y
ü
?
i
Centennial
foundation
in Turkey of women’s university events:
.
m
ülf
yor of the
edir
ı
21 “100
Dar zdir. Bil “International
viyeGender Equality at the University”
rülü esindSymposium
lon
ö
U
Şark Years
g
rt 19and
e
i
a
y
i
k
M
m
m
i
r
ıköy,
l
e
6
u
d
e
2
ye
a
N
,
m
d
K
l
at the University-İnâs Darülfünunu / Women’s
1914-1921”
,
94 University
ri
ala ofveWomen
i
pulu
nr. 1
fevk ımızınExhibition.
ağı, yandalo uallimes
p
a
K
A
ı
k
ide deli
nyas zel Eliza ve ud m
hak
n
r Dü
o
derg
BİR SEMPOZYUM, BİR SERGİ
İnas Darülfünunu ve
Kadınlar Dünyası Dergisi
Wom
the m
(Wom
Kadınlar Dünyası’nda, yüksek öğrenim hakkınla
tma ti kema her kesimden
lm
ları
nın kadınlara da tanınması
Kadı ğraf: Ma iyiçin
adın onları ro
e
k
i
b
m
i
e
h
v
a
i
Foto usiki Ce
s
d
k
esle destekle
ve M
kadının katıldığı bir kampanya
sı, m rbaşlatıldı.
k
a
a
y
n
a
ıt
Dü
The
bega
the r
to hi
e tan
nlar
Kadı rafları il
.
ğ
foto k sundu
olara
21.
h 19
c
r
a
Darü
M
, 26
lfü
lu,
. 194 dalopu ong
o
yemi nun’u ist
N
,
n
ı
a
s
fS
y
a
o
zdir.
e
y
A
Dün le Eliza School
Bilm mek biz
r
fevka
a
l
y
n oisel
im h
iyor
la
dıkö
Kadı
e of : Madem ute in Ka
hakk delik gönr um bunu akk-ı ins
g
a
n its
p
ımızı ibare ülüy
aniistem
irst picture in and l
en o m and
F
m
o
n
t
o
i
r?
l
e
ek
ToKadın
he
an verkilm
nal w ng tÜnin th er of vioKadın Müzesi ve
demaKültür Vakfı, Iİstanbul
oSabancı
ne
ayıd
emes Asıl fevk te İstanbul
h
fessi upporti
c
n
21. s nsızca e
o
a
.
a
d
r
1
i
e
r
c
n
l
p
,
t
i
i
i
adelversitesi
gGender
hi Türkiye’deus kadınlarınowüniversitede
dedir
100 yılını
ht. It Forum,
es
ed
ik
Derg falık Fra
.
is no gher eduand M
sh same tim s.
y
sı kutluyorlar.
I
a
t
y
uluslararası
bir
sempozyum
ve
bir
sergi
ile
l
t
i
c
e
4 sa ladı
e
n
,
a
s
a
ı
h
na
as n
oınnlariDsü hus at t ole mod
yas
n
onish taidEşitliği
ishin stCinsiyet
yayı lar Dün
r
right toToplumsal
Üniversitede
Sempozyumu;
t Uluslararası
Nuri
K
n
i
4
ı
age ouhrem as
n
g
1
d
g
t
9
ye U
o eduMüzesinve
tepm
Ka cak 1
t
ot Sabancı
odnÜniversitesi
g
r
Toplumsal
Cinsiyet
lviye İstanbul Kadın
f
t
n
i
o
a
t
c
O
ation
gran resen nd.
24
pt u
.
ve Kadın Çalışmaları
Forumu’nun,
ortak çalışmasıyla 6-8 Kasım 2014
Dergideki tartışmalar ve etkili lobi çalışmaları, 7 Şubat 1914’te Darülfünun (üniversite)
tarihinde ilk kez kadınlar için konferanslar
düzenlenmesini sağladı. 12 Eylül 1914’te
ise, Zeynep Hanım Konağı’nda, kadınlar için
edebiyat ve fen bölümlerindens ooluşan
İnas
ur
tarihlerinde
Sabancı
Üniversitesi
Karaköy
Toplantı
Merkezi, Minerva
ı
yani
kadın
üniversitesi,
açıldı.
nyas -page Darülfünunu,
ü
D
Han’da
yapılıyor.
r
h
ar
As a
lectu
unive
a wo
in Ist
cons
scien
Dergi
,
4 say 121. sayıda
f
a
n itib
lık ra
NuriyeyaUlviye
Kırıkhan)
aren
nsızcaGönen–1964
yınlad F(1893
ı
ek
Kadın
l
nl
ou
nc
Nuri
24 Oc ar Dünyası
Kadı shed a f y in Fre
yeolarak
Sempozyumun paralel etkinliği
, servetini kullanarak Kadınlar
ak 19 şahsi
Nuriye
Ulviye,
Ulviy İstanbul Kadın Müzesi’nin
r
i
l
a
b
t
14
e
pu lemen m
hazırladığı
“Kadınların
Üniversitede
100
Yılı-İnas Darülfünunu/Kadın
o
p
Dünyası dergisini yayımladı.
Kadın
sup ning fr
l
a
r
n
D
.
i
Üniversitesi
1914-1921”
adlı
sergi,
7
Kasım
2014 günü Yunanistan
ü
g
1
F
n
e
o
2
y
toğr
b
er 1
ası,
f: Mat ası Kapağı
ve Mu aBaşkonsolosluğu’nun
Kadın
sergi
mekânı
Sismanoglio
Megaro’da açılıyor.
umb ar Düny
,
m
n
n
r
a
. 194,
z
l
siki C
Publisher
of the magazine Kadınlar Dünyası, using adınl 1914
ture
26 Ma Cinsiyet Eşitliği Uluslararası
emiye el Eliza AyToplumsal
l
publis ar Dünyası
r
K
Üniversitede
a
u
:
u
a
r
ı
t
t
n
c
h
n
i
d
1921
ed ameans
s
kema
Kadın Sempozyumu’nun
sher
four-p in the beginning.
uppleown
24 Ja
u
n ve u aloportaya
fikrini, 2014’te
ical kadın ünivernya Türkiye’de
l
t
d mua lu, Kadıkçıkış
ü
i
l
fotoğ ar Dünyası
ö
begin mentary in age
e
D
y
,
llimeyılı
Şarkı aroluşturuyor.
ra
, mesl
n
po
100.
si olması
azin he com
l
y
g
ek sah
olarak flarısitesi
numb ing from French
ile tan açılmasının
,
r
n
a
8
ı
t
6
o
e
d
ib
sundu
t
ıtarak
nr. 1
lso
Kadın r 121.
he m
.
deste i kadınları Ka
ipa
l
c
kledi
of t men, a
dergi
i
t
s
Eşitlik ve çeşitlilik
sağlamak
için
24 Jan ar Dünyası
r
r
d
v
e onla
,
uar 1
pe a
rite re wo
rı rolCinsiyet
n
w
914
Üniversitede Toplumsal
Eşitliği
Uluslararası
68,
mode
e
1
.
h
itte
we .
o
t
Kadınl
r
l
Nuriye
Ulviye,
şahsi
servetini
kullanarak
N
i
ı
,
y
s
ı
w
F
l
s
i
a
r
a
st p
n
e
n
Sempozyumu’nda dünyadaki üniversitelerde
cinsiyet eşity toplumsal
ot o ar Dün wome
to b o4uldApri
In the age of Kad
Nüniversitenin
e için
r
ı
liğini
sağlamak
ve
çeşitliliği
bir
politikası
yapmak
Kadınlar
Dünyası
dergisini
yayımladı.
n
l
p
e
l
e
i
sh
a
Kadınlar Dünyası takes courac
n
r
r
t
ı
ur
Dü
teach
e w uuygulawe ve başarılı
lity
nolmuş
er of e: Mageliştirilmiş
Kad konseptleri
demo nyası, No. programlar, strateji
a
i
s
r
z
v
o
a
a
q
i
i
194y, e
nsayı:
selle4 Nisan
e
ıd: c. ltolüinranma
İlk
ag
geous steps for realising the
i 2 1913 posit
E a utartışılacak.
d lutörnekleri
Türkiye’deki
en’s
yas Muksiü
e m omüniversitelerde
Ayrand 6 March 19 Sempozyumun,
e in K il)izN
h
n
t
a
2
a
ü
f
l
k
dıköyMayıs
1.
l
yle
emopul 1921
de: toplumsal
cinsiyet
eşitliğini
ve çeşitliliği
kurumsallaş- The
eç 21
s o sağlayacak,
il w
them
of women.
fleri in
ar Dü
afrKosandaınlsayı:
ar D siySon
keSrcrhoodl oirf -S u,
harprogress
u (s ve
l
text en, unt ilgili çalışmalara ined ed
t
ü
s
n
a
l
i
n
n
L
t
l
y
o
M
o
tıracak
koruyacak
mekanizmalar
geliştirilmesiyle
a
ı
a
r
e
n
s
e
tp
A
ıds
g
B üzerinde
li,
m
erm dopt 3
mi L used th
prese age zthıuks aa how
eedrüniversite
Kad ılımcı Tiraj:
det politikalarında
pArofe s3000
d.
wo ideğişikliklerine
det ies athan
o
ve
kalıcıbsistem
yol
açacak
y
a
ntinyga
e
h
tS
’
r
po
t
s
h
e
s
o
e
s
ı als
l
t
e
i
o
s
t
t
amfe, tM
nal w
a
ın heimneasahibi:
di
lic
ory a
a
e
n
t
’
e
r
o
ı
o
i
days
a
bir
sürece
katkısı
olacağını
umuyoruz.
s
m
i
K
Derginin
Nuriye
Ulviye
m
p
s
e
r
e
e
k
p
o
en
yası Nuriye Ulviye şahsi servetini
lA
su
b
e mod
’s
ya
th
ci
Em
rting on its
els. ppoÜniversitede
: kullanarak Kadınlar Dünyası dergisini
arti
Dün aydar, Nebile Kadınların
menÜniver100 Yılı - İnas Darülfünunu
Kadın
s to / w
p
themı.
r
r
o
a
e
a
l
t
with 2
Yayın
şekli:
İlk
100
gün
günlük
gazete
olarak,
daha
,
t
and
sal yayımladı.
Kadınlar Dünyasıadın ziz H ran
le
sitesi 1914 – 1921
ise, kadınlarıneüniversiteye
the başlamalarının
dındsergisi
ping
küPublisher
K
ka
Th ent of evelo
Şük
e, A
ltür of the magazine Kadınlar
r
deKadınlar
öyküsüne,
Dünyası
dergisindeki
talepleri ve
a
i
sonra
25
say
falık
haftalık
t bir tdergi
d
r
n
April 1913Ulviy ıs, Atiye Cenan.
ı
Dünyası,
using her own means in4the
oeğitim
asic
r
onyüksek
le
b
a
c
p
l
i
ı
d
e
t
z
k
e
t
a
kadın
üniversitesi
deneyimi
örnekleriyle
bakıyor.
Bu
öyküyü
başlatanyazı
beginning.
l
e
uc
r th
e.
Bel Melih
k ya
ka
and kadınların
Kadı
mür ları hatırlıyor,
keseçilmiş
t fo t to ed
ltur
r
,
n
biyografiler
eşliğinde
şekillendirdiği
h
ı
u
e
n
g
mine drosu: (s
n
c
’
a
n
h
a
n
u
lar Dh
eçki)
cal
i.
yası
Sehe
s fo the rig cipatio
dıkç günümüze
p
bir
süreci
taşıyor.. Bu
d
n
r
l
a
a
i
ü
e
ü
r
N
d
h
D
r
m
n
ebile
ticip
u
A
u
r
d
rti
as
lis
l e magazines:
nınhttp://istanbulkadinmuzesi.org/kadin-kultur-mirasi-etkinlikleri
Kadın dergilerinden
examples
Akif, li, Müke riye
ator Kaydaınslıa:örnekler
yord iğisome
ni
abu
pub n such vity, pa depen
ı t/a Women’s
u
k
r
t
e
rrem
Mes’a
i
a
u
r
l
y
h
n
s
i
e
T
polit n hak i ilke
rt
ct
ni
içe
eo
72
Not
det B
ı
li ye arının luşwom ional a ned a a sens b
ğ
i
only
r
c
e
edirf
m
a
a
c
l
o
e
l
fi
o
e
l
the w
cy
ın
jo
Kadı
r
ss e, de
ön litika
ed
nla
rit Kad rilme ultur
rofe
ültü
if
lop
ları
ated
e
Dünyası, 4 April 1913
24 Ocak 1914
Kadınlar Dünya
published a fou
supplementary
beginning from
Kadınlar
Dünyası, YÜKSEK
No. 168,
KADINA
ÖĞRENİM HAKKI
number 121.
6 April 1918
İstanbul Kadın Müzesi Küratörü Meral Akkent sergi ve sempozyum için şu bilgileri aktar- Kadınlar Dünya
dı:
24 Januar 1914
Kadınlar Dünyası, nr. 168,
6 Nisan 1918
“Türkiye’de kadınların üniversiteye girebilme hakkını elde etmeleri ile, günümüz feminist
Women’s Culture Foundation Istanbul,
kadın dergilerinin büyükannesi sayılan, Kadınlar Dünyası dergisinin çok yakından ilişkisi
Women’s Museum Istanbul and Sabancı Univar. Kadınlar Dünyası dergisini, İstanbul Kadın Müzesi’nde sunulan biyografiler arasında
Kadınlar
Dünyasıand
(1913–1921)
113. sayıdan
Latin
harfleriyle
versity Gender
Women’s Studies
Forumsonra
are derginin
yerismi
alan
Nuriye
Ulviye, şahsi servetini kullanarak bir grup kadın hakları aktivisti ile birde
yazıldı. / Starting
from itsof113th
number Kadınlar Dünyası
used 1913
the Latin
celebrating
the centennial
the establishment
liktealso
4 Nisan
ve 21 Mayıs 1921 tarihleri arasında çıkardı. Dergide, eğitim ve çalışma
of the Women’s
University in Turkey with an
gibi alanlarda hak elde etme politikaları geliştirdiler, kadınlararası somut dayanışma
alphabet
in its title.
international symposium and an exhibition.
projeleri gerçekleştirdiler, kadınlar için işyerleri kurdular.
The “International Symposium on Gender
Kadınlar Dünyası’nda ‘Biz de maarif vergisi veriyoruz’ yazan kadınlar, yüksek eğitimEquality at the University” will be held beden yararlanmayı kadının en doğal hakkı olarak tanımladılar. Yüksek eğitim taleplerini
tween 6 and 8 November 2014 in Istanbul,
entellektüel ve siyasi otoritelere ilettiler. Devletin eğitim siyasetine yön verme stratejisini
at Sabancı University’s Karaköy Convention
izlediler.
Centre, Minerva Han, under the collaboration
Kadınlar Dünyası’nda, yüksek öğrenim hakkının kadınlara tanınması için her kesimden
of the Women’s Museum Istanbul and the
kadının katıldığı bir kampanya başlatıldı. Dergideki tartışmalar ve etkili lobi çalışmalaSabancı University Gender and Women’s Studrı, 7 Şubat 1914’te Darülfünun (üniversite) tarihinde ilk kez kadınlar için konferanslar
ies Forum. As parallel event to the symposium,
düzenlenmesini sağladı. Bu konferanslar Türkiye’de kadınların yüksek öğrenime katılmaan exhibition entitled “100 Years of Women at
ları sürecinin başlangıcı oldu. 12 Eylül 1914’te bugün yerinde Fen ve Edebiyat Fakülteleri
the University: İnâs Darülfünunu / Women‘s
bulunan, Zeynep Hanım Konağı’nda, kadınlar için edebiyat ve fen bölümlerinden oluşan
Kadınlar Dünyası’nın yazı k
University 1914-1921” will open on November
İnas Darülfünunu, yani kadın üniversitesi açıldı.
7, 2014 at the exhibition space of the Consulate
Günümüzde yüksek öğrenim kurumlarında verilen eğitimin kalitesiyle
birlikte,
toplumsal
Ulviye,
Aziz
Haydar, Emine
General of Greece, Sismanoglio Megaro.
cinsiyet eşitliğinin sağlanmış olması ve özellikle de bunun ne kadar kurumsallaştırıldığı,
Belkıs,
Atiye
Şükran, Nebil
The initiative to organize an International
üniversitelerin kalitesini belirleyen faktörler arasındadır. Bu nedenle
Türkiye’de
kadınlaSymposium on Gender Equality at the Univerrın üniversiteye girme hakkını elde etmelerinin 100. yılını, üniversitede
cinsiyet
han,toplumsal
Meliha
Cenan.
sity emerged from the idea to commemorate in
eşitliğini sağlamak için geliştirilen politikaları, programları ve iyi uygulama örneklerini
2014 the 100th anniversary of the opening of the
uluslararası bir platformda tartışarak kutluyoruz.”
Women’s University in 1914.
Kadınlar Dünyası’nın müret
Kadınlar Dünyası:
Katılımcı siyasal kü
Kadınlar
To
ensureDünyası
equality and diversity
dergisi
yazı kurulu
The
programs,
strategies, concepts and best
practice examples developed in universities
around the world, with a view to ensuring
gender equality and establishing diversity as an
academic policy, will be discussed at the InterEditorialSymposium
team
national
on Gender Equality at the
University.
It is hoped that the event will also
of the magazine
contribute
to a process for the development of
Kadınlar Dünyası
mechanisms aimed at ensuring, protecting and
institutionalizing gender equality and diversity
and leading to permanent system and policy
changes at Turkish universities. The exhibition
“100 Years of Women at the University: İnâs
Darülfünunu / Women‘s University 1914-1921”
looks at the history of the establishment one
hundred years ago, of a women’s university in
Turkey. A magazine called “Kadınlar Dünyası”
(Women’s World) published between the years
1913 and 1921, launched in those years, an
intensive campaign for the right of women to
gain access to higher education. As a result of
their efforts, special lectures for women started
at the university on 7 February 1914 and a
women’s university was inaugurated in Istanbul
on 12 September 1914 consisting of two departments: science and literature. The exhibition remembers the pioneers of that movement
by presenting selected biographies and leads
to the present-day by displaying the episodes
of that process shaped by women.
Source:
http://istanbulkadinmuzesi.org/ka-culture-heritage-events
WOMEN’S RIGHT TO HIGHER EDUCATION
Ms. Meral Akkent, the Curator of the Women’s Museum Istanbul provided
the following
Kadınların
hakları tanınma
information concerning the exhibition and symposium:
yer isverilmeyeceği
ilkesi ka
“In Turkey, the recognition of the right of women’s access to university
closely linked to
the Women’s World (1913-1921) journal, considered the grandmother of today’s feminist
magazines. One of the women whose biographies are presented at the Women’s Museum
okuralong
mektupları ö
Istanbul, Nuriye Ulviye, published the journal “Kadınlar Dünyası”,Dergide
Women’s World,
with a group of women’s rights activists between April 4, 1913 and mektuplar
May 21, 1921, byizlenecek
using
kadın
her own personal wealth. The group developed policies aimed at acquiring rights in areas
belirliyor
such as education and employment, undertook concrete projects forde
solidarity
betweenve katılımcı b
women, and established businesses for women.
masına fırsat tanıyordu.
Invoking in their journal the fact that women also pay ‘education tax’, declared the access
to higher education to be a basic right for women. They conveyed their demands to benefit
from higher education to the intellectual and political authorities; pursued the strategy of
Dergiyi
orienting the state’s education policy towards their demands. In their
‘Women’sçıkaran
World’ kadınlar, e
journal, they launched a campaign participated at by women fromalanlarda
all walks of life,hak
for the
elde etme p
recognition of the right of women to higher education. Their intensive efforts and effective
kadınlararası
lobbying finally bore fruit and led to the organization of lectures specifically
destined tosomut dayan
women at the Darülfünun, (Istanbul University) on February 7, 1914,
for the first time
in
leştirdiler,
kadınlar
için işy
history. These lectures constituted the first step of the process of women’s participation in
higher education in Turkey.
Finally, on September 12, 1914, the Women’s University ( İnâs Darülfünunu), consisting of
the literature and science departments, was inaugurated at the Zeynep Hanım Mansion,
currently replaced by the buildings of the Arts and Sciences Faculties of Istanbul University.
Today, the degree of achievement of gender equality, and in particular the degree of its
institutionalization is among the factors that determine the evaluation of universities along
with the quality of the education provided by the institutions of higher education. Therefore, we commemorate the centennial of women’s gaining access to university in Turkey
by tackling the policies aimed at ensuring social gender equality at the university and, by
discussing on an international platform, the programs and best practices developed in this
regard around the world.”
73
HABER TURU
NEWS IN OVERVIEW
MÜZEKARTLAR BİLETİX’DE
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı DÖSİMM önderliğinde TÜRSAB
Müze Girişimleri ve Biletix işbirliğiyle tüm müze biletleri Biletix’te
satışta. TÜRSAB Müze Girişimleri ve Biletix arasında yapılan sözleşme
çerçevesinde, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı müze ve örenyeri
biletleri, Harbiye Askeri Müzesi biletleri ile Müzekart ve Museumpass
kartları artık Biletix üzerinden satışa sunuluyor. www.biletix.com
MÜZEKART AT BILETIX
Museum Initiatives and Biletix have partnered to sell all museum tickets at Biletix. Within the framework of the agreement signed between
TÜRSAB Museum Initiatives and Biletix, tickets for museums and antique
sites affiliated with the Ministry of Culture and Tourism, Harbiye
Military Museum tickets, Müzekart and Museumpass cards will be sold
through Biletix. www.biletix.com
YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT’TAN
ÖNEMLİ BİR SERGİ
Geçtiğimiz Eylül ayında İstanbul’da düzenlenen 2014 Avrupa Arkeologlar Birliği Kongresi’ne eşzamanlı olarak, Yapı Kredi Kültür Sanat
Yayıncılık tarafından hazırlanan “Mendel-Sebah: Müze-i Hümayun’u
Belgelemek Sergisi” İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde, meraklılarını
bekliyor. 11 Ocak’a dek açık kalacak sergi; Fransız arkeolog Gustave Mendel’in Müze-i Hümayun’un (İstanbul Arkeoloji Müzesi) zengin
koleksiyonlarını belgelemek için 1912-1914 arasında hazırladığı, bin 860
sayfalık kataloğun öyküsünü anlatıyor. Sergi, Edhem Eldem’in küratörlüğünde hazırlandı.
A MOMENTOUS EXHIBITION FROM YAPI
KREDI CULTURE & ARTS
Concurrent with the 2014 European Association of Archeologists Congress
that was organized in Istanbul last September, Yapı Kredi Culture & Arts
Publishing unveiled an exhibition: Mendel-Sébah: Müze-i Hümayun’u
Belgelemek” (Mendel-Sébah: Documenting the Imperial Museum). The
exhibition waits for its interested audience at the Istanbul Archeological
Museum. The exhibition will be open until January 11. It tells the story
of a 1,860-page catalogue the 20th-century French archaeologist Gustave
Mendel prepared to document the collections of the institution. The exhibition was curated by Edhem Eldem.
74
ENGELSİZ YAŞAMA TAM DESTEK
Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, kültür
ve turizmde engelsiz bir yaşam için hem
uygulama hem de Ar-Ge çalışmalarının aralıksız sürdüğünü belirtti. Bakanlığın görevi
kapsamındaki konularda, “engelsiz yaşam”
faaliyetlerine çok büyük önem verdiğini vurgulayan Ömer Çelik, engelli vatandaşların
Bakanlığın sunduğu hizmetlerden daha çok
yararlanabilmeleri için birden fazla proje
yürütüldüğünü açıkladı. “Bu projelere her
geçen gün yenilerini ekliyoruz.” diyen Bakan
sözlerine şöyle devam etti: “Bu çalışmalar
özellikle engelli vatandaşlarımızın yoğun
olarak kullandığı müzelerde hayata geçiyor.
Bakanlığım, son iki yılda engelliler için 454 bin 165 lira ödenekle 10
müzede ulaşılabilirliğin sağlanmasına yönelik uygulamalar yaptı ve bu
müzeler gerekli donanımlarla engelli ziyaretçiler için engelsiz bir ortama
dönüştürüldü. 2014 bitmeden bunlara ek olarak beş müze ve beş ören
yerinde daha engellilere yönelik düzenlemeleri tamamlamayı planlıyoruz. Turizm sektörüne baktığımızda ise bu konu bambaşka bir boyuta
taşınıyor. Dünyada turizm sektörü ‘engelli’ tanımını daha geniş ve farklı
kullanıyor. Yaşlı nüfus -bazı hareket kısıtlamaları nedeniyle- bu tanımın
içinde kabul ediliyor. Avrupa ülkelerinde bu yaş grubunun hem bütçe
hem de sağlık açısından seyahat etme olanağına sahip olduğunu görüyoruz, bu nedenle engelli turizm hedef kitlemiz için önemli bir yer tutuyor.
Ulaşılabilirlik Stratejisi ve Ulusal Eylem Planı çerçevesinde engelsiz bir
yaşam için yürürlükte bulunan yasa ve yönetmeliklerin hayata geçirilmesi, sistematik çalışılması, yeterli ve doğru uygulamalar yapılması için
merkezi ve yerel yönetimlerle koordineli çalışmaya önem veriyoruz. Belirli bir kapasite üzerindeki otel ve tatil köylerinin erişilebilirlik konusunda zaten yapmaları gerekenler var. Bakanlığımız bu konuda zorunluluk
kapsamında olmayan küçük tesislere de gerekli düzenlemeleri yapması
için tavsiyede bulunuyor, onları teşvik ediyor.”
FULL SUPPORT FOR TOURISM WITHOUT
DISABILITIES
The Minister of Culture and Tourism Ömer Çelik stated that they have
been continually working both in practice and in R&D for a life in tourism without any disabilities. Minister Çelik also stated that the ministry in
general attaches great importance to activities for ‘life without disabilities’
and that they have been carrying out numerous projects for enabling
citizens to make us of the services offered by the Ministry.
‘We are launching that kind of new projects every day,’ said the Minister
and explained: ‘These projects are usually launched at museums visited
frequently by our citizens with disabilities. In the last two years, my
ministry has allocated a fund of 454 Thousand 165 TL and transformed
ten museums with the necessary equipments for visitors with disabilities.
Before the year 2014 ends, we are planning to complete similar projects
in other five museums and five antique sites, again for the disabled. In
the tourism industry, the issue has a completely different and a wider
dimension. The elderly segment of the population is regarded in the same
group due to their limitations of movement. We observe that in European
countries this age group has the financial and medical means of travelling, hence tourism for the disabled is crucial for our target group. Within
the Framework of Accessibility Strategy and National Action Plan, we
attach great importance to work with central and local authorities in a
coordinated manner so that the laws and regulations in action for a life
without disabilities will be implemented in a systematic manner with the
right practices. The hotels and resorst with a certain capacity are already
subject to some rules for accessibility. Our ministry is coming up with
recommendations for smaller hotels to obey these rules as well and we are
offering them incentives.’
‘SARAY MUTFAĞI’ SERGİSİ AÇILDI
Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Saray Mutfakları Sergisi’nin
açılışını yaptı. Topkapı Sarayı’nın ikinci avlusunda yer alan ve restorasyonu yeni tamamlanan tarihi binada açılan sergide Osmanlı padişahlarının kullandıkları tabak ve kaşıkların yanısıra saray mutfağının
araç-gereçleri sergileniyor. Fatih Sultan Mehmet’in Topkapı Sarayı’nı
kullanmaya başlamasının ardından yemek protokolünü de belirlediğini
hatırlatan Kültür ve Turizm Bakanı Çelik, “Mutfak saray yaşamında ve
kültürümüzün belleğinde önemli bir yer tutmuştur” dedi.
Açılışa Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Haluk Dursun
ve TÜRSAB Yönetim Kurulu Başkanı Başaran Ulusoy da katıldı.
‘PALACE KITCHENS’ EXHIBITION UNVEILS
Minister of Culture and Tourism Ömer Çelik opened the Palace Kitchens
Exhibition. The exhibition, opened in the recently restored building in the
second courtyard of the Topkapı Palace, brings together the plates and
spoons used by the Ottoman sultans along with other tools used at the
palace kitchens. Reminding that after Mehmet the Conqueror started
using the Topkapı Palace he changed the eating protocol, Minister Çelik
stated that ‘The kitchen had a vital place in the life at the palace and in
our cultural memory.’ Undersecretary for the Ministry of Culture and
Tourism Professor Dr. Haluk Dursun and TÜRSAB President Başaran
Ulusoy were also present in the opening of the exhibition.
KÜLTÜREL MİRASA KATKI
Kültür ve Turizm Bakanı
Ömer Çelik: “Bu yıl rekor
alım yaparak kültürel mirasımıza bin 195 yazma eser
daha kazandırdık.”
Kültür ve Turizm Bakanı
Ömer Çelik’in “Yazma
eserler bir milletin kimlik
belgeleridir” düsturu ile
hareket eden Bakanlık, Türk
kültürünün en önemli kaynakları olan yazma eserler koleksiyonuna
yenilerini ekledi. Her yıl alım yapılan yazma eserler koleksiyonuna kazandırılacak eserler için, bu yıl ilk kez Bakan Ömer Çelik’in
talimatıyla, aralarında akademisyenlerin de bulunduğu “Türkiye
Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı-Eser Sağlama Kurulu” oluşturuldu. Gerçekleştirilen ilk toplantıda, başvuruda bulunan vatandaşların
ellerindeki el yazmalarını değerlendiren kurul, satın alınacak eserleri
belirleyerek harekete geçti ve rekor düzeyde alım yapıldı. Bu önemli
çalışmaya ilişkin görüşlerini açıklayan Bakan Ömer Çelik şunları
kaydetti: “Kültürel mirasımıza bin 195 yazma eser daha kazandırarak gurur duyduğum çalışmalardan birine daha imza atmış olduk.
Bu önemli gelişmeyle gelecek nesiller için hazırladığımız birikimin
değerini katbekat artırmış olduk.” dedi.
CONTRIBUTION TO CULTURAL HERITAGE
Minister of Culture and Tourism Ömer Çelik stated: ‘This year we had
a record number of new buyings and we added another 195 manuscripts to our cultural heritage.’ The ministry, acting in line with the
Minister of Culture and Tourism Ömer Çelik’s motto ‘Manuscripts are
the identity cards of a nation’, has added new Turkish manuscripts to
their collection. The acquisitions are made every year, but this year
with the order of Minister Ömer Çelik, a group of academics came together in a commission called ‘The Presidency of Turkish Manuscripts
Institution – Manuscript Acquisition Board’. During the first meeting
the board members inspected the manuscripts sent by the citizens and
made decisions on the manuscripts to be bought. The buyings were on
a record level. Referring to this important project, Minister Çelik stated: ‘We have added another 195 manuscripts to our cultural heritage
and I am very proud of this achievement. With this, we have increased
the value of our heritage that we will be leaving for next generations.’
75
T. C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI’NA BAĞLI
DÖSİMM VE TÜRSAB-MÜZE
GİRİŞİMLERİ TARAFINDAN İŞLETİLEN MÜZE ve ÖRENYERLERİ
MUSEUMS AND HISTORICAL SITE OF THE MINISTRY OF CULTURE AND TOURISM OF THE REPUBLIC OF
TURKEY RUN BY DÖSİMM (CENTRAL DIRECTORATE OF REVOLVING FUNDS MANAGEMENT) AND
TÜRSAB (ASSOCIATION OF TURKISH TRAVEL AGENCIES) MUSEUM ENTERPRISES
MARMARA BÖLGESI
MARMARA REGION
BURSA
İznik Müzesi
İznik Museum
Mudanya Mütareke Evi Müzesi
Mudanya Truce House Museum
Türk İslam Eserleri Müzesi
Museum of Turkish and Islamic Arts
ÇANAKKALE
Troia Örenyeri
Troia Archaeological Site
Assos Örenyeri
Assos Archaeological Site
Arkeoloji Müzesi
Archaeological Museum
Apollon Smintheion Örenyeri
Apollo Smintheion Archaeological Site
EDIRNE
Yıldız Sarayı
Yıldız Palace Museum
Fethiye Müzesi
İstanbul Fethiye Museum
Aya İrini
Hagia Eirene Church Museum
KOCAELI
Kocaeli Müzesi
Kocaeli Museum
Saray Müze (Av Köşkü)
Imperial (Hunting Lodge) Palace
Museum
KARADENİZ BÖLGESI
BLACK SEA REGION
AMASYA
Amasya Müzesi
Amasya Museum
Hazeranlar Konağı
The “Hazeranlar” Mansion
Ethnography Museum
TRABZON
Sümela Manastırı
Sümela Monastery
Kostaki Konağı
The Kostaki Mansion
Trabzon Müzesi
Trabzon Museum
ZONGULDAK
Cehennemağzı Mağaraları
The Hell Mouth Caves
AKDENİZ BÖLGESI
MEDITERRANEAN REGION
ADANA
Arkeoloji Müzesi
Archaelogical Museum
Arykanda Örenyeri
Arykanda Archaeological Site
Alanya Müzesi
Alanya Museum
BURDUR
Sagalassos Örenyeri
Sagalassos Archaeological Site
Burdur Müzesi
Burdur Museum
HATAY
Hatay Müzesi
Hatay Museum
St. Pierre Anıt Müzesi
St. Pierre (Saint Petrus) Church
Museum
Çevlik Örenyeri
Çevlik Archaeological Site
ANTALYA
Isparta Antiocheia Örenyeri (Yalvaç)
Pisidia Antiocheia Archaeological Site
Aspendos Örenyeri
Aspendos Archaeological Site
K. MARAŞ
Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi
Museum of Archaeology and
Ethnography
S.Düzü Milli M. Müzesi
Amasya National Struggle Museum
Alanya Kalesi
Alanya Castle
Kahramanmaraş Müzesi
Kahramanmaraş Museum
Türk İslam Eserleri Müzesi
Museum of Turkish and Islamic Arts
BARTIN
Myra Örenyeri
Myra Archaeological site
MERSIN
Amasra Müzesi
Amasra Museum
Noel Baba Müzesi
The Museum of St. Nicholas
Cennet - Cehennem Örenyeri
Chasm of Heaven and Pit of Hell
ÇORUM
Perge Örenyeri
Perge Archaeological site
Astım Mağarası
Asthma Cave
Phaselis Örenyeri
Phaselis Archaeological site
St. Paulus Kuyusu
The St. Paul Well
Antalya Müzesi
Antalya Museum
Mağmure Kalesi
Mağmure Cave
Side Tiyatrosu
Ancient Side Amphitheatre
Kanlı Divane Örenyeri
Kanlı Divane Archaeological Site
Olympos Örenyeri
Olympos Archaeological site
Anamurium Örenyeri
Anemurium Archaeological Site
Patara Örenyeri
Patara Archaeological site
St. Paul Anıt Müzesi
The St. Paul Church Memorial Museum
Side Müzesi
Side Museum
Kız Kalesi
Korykos Maiden’s Castle
İSTANBUL
Ayasofya Müzesi
Hagia Sophia Museum
Topkapı Sarayı Müzesi
Topkapı Palace Museum
Çorum Müzesi
Çorum Museum
Harem Dairesi
Harem Apartments
Alacahöyük Müzesi ve Örenyeri
Alacahöyük Museum and
Archaeological Site
Kariye Müzesi
Chora Museum
Boğazköy Müzesi
Boğazköy Museum
İstanbul Arkeoloji Müzeleri
İstanbul Archaeological Museum
SAMSUN
Türk ve İslam Eserleri Müzesi
Museum of Turkish and Islamic Arts
Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi
Museum of Archaeology and
Ethnography
Mozaik Müzesi
Mosaics Museum
Hisarlar Müzesi
Castles’ Museum
İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi
Museum for the History of Science
and Technology in Islam
Galata Mevlevihanesi Müzesi
Galata Whirling Dervishes Hall
Museum
76
Gazi Müzesi
Ghazi (Mustafa Kemal Atatürk)
Museum
Simena Örenyeri
Simena Archaeological site
SINOP
Termessos Örenyeri
Termessos Archaeological Site
Tarihi Sinop Cezaevi
Sinop Historical Castle Prison
Xanthos Örenyeri
Xanthos Archaeological Site
Sinop Müzesi
Sinop Museum
Karain Mağarası
Karain Cave
EGE BÖLGESI
AGEAN REGION
AFYON
Arkeoloji Müzesi
Archaeological Museum
AYDIN
Afrodisias Müze ve Örenyeri
Aphrodisias Archaeological Site
Didim Örenyeri
Didyma Archaeological Site
Milet Örenyeri
Miletus Archaeological Site
Priene Örenyeri
Priene Archaeological Site
Milet Müzesi
Miletus Museum
Aydın Müzesi
Aydın Museum
Gymnasium ve Sinagog
Gymnasium and Synagogue
Arkeoloji Müzesi
Archaelogical Museum
MUĞLA
Bodrum Sualtı Müzesi
The Bodrum Museum of Underwater
Archaeology
Sedir Adası
Sedir Island
Mausoleion Örenyeri
Mausoleion Archaeological Site
DENIZLI
Kaunos Örenyeri
Kaunos Archaeological Site
Hierapolis Örenyeri
Hierapolis Archaelogical Site
Kayaköy Örenyeri
Kayaköy Archaeological Site
Arkeoloji Müzesi
Archaelogical Museum
İZMIR
Efes Örenyeri
Ephesus Archaelogical Site
Akropol Örenyeri
Acropolis Archaeological Site
Efes Yamaçevler
Ephesus Terrace Houses
Asklepion
Asclepeion (Healing Temple)
St. Jean Anıtı
St. John Basilica
Efes Müzesi
The Ephesus Museum
Agora Örenyeri
Agora Archaeological Site
Çeşme Müzesi
Çeşme Museum
Knidos Örenyeri
Knidos Archaeological Site
Zeki Müren Sanat Evi
Zeki Müren Arts Museum
Marmaris Müzesi
Marmaris Museum
Tlos Örenyeri
Tlos Archaeological Site
Letoon Örenyeri
Letoon Archaeological Site
Beçin Kalesi ve Örenyeri
Beçin Fortress and Historical Site
UŞAK
Arkeoloji Müzesi
Archaelogical Museum
İÇ ANADOLU BÖLGESI
MEDITERRANEAN REGION
Bergama Kızıl Avlu (Bazilika)
Pergamon Red Courtyard (Basilica)
AKSARAY
Tarih ve Sanat Müzesi
Museum of History and Art
Ihlara Vadisi Örenyeri
Ihlara Valley
Bergama Müzesi
The Bergama Museum
Arkeoloji Müzesi
Archaelogical Museum
Manastır Vadisi Örenyeri
Manastır Valley
ANKARA
KAYSERI
ERZURUM
Yeşilhisar Soğanlı Örenyeri
Yeşilhisar Soğanlı Archaeological Site
Yakudiye Türk-İslam Eserleri Müzesi
Museum of Turkish - Islamic Arts and
Ethnography
Arkeoloji Müzesi
Archaelogical Museum
KIRŞEHIR
Kaman Kalehöyük Arkeoloji Müzesi
Kaman Kalehöyük Museum of
Archaeology
KONYA
Mevlana Müzesi
Mevlâna Museum
Karatay Müzesi
Karatay Museum
İnce Minare Müzesi
Museum of the İnce Minareli
(Slender Minaret) Medrese
Arkeoloji Müzesi
Archaelogical Museum
Akşehir Batı C. Müzesi
Akşehir Western Front Headquarters
Museum
NEVŞEHIR
Göreme Açık Hava Müzesi
Göreme Open Air Museum
SOUTHEASTERN
ANATOLIAN REGION
ADIYAMAN
Pirin Örenyeri
Pirin Archaeological Site
Adıyaman Müzesi
Adıyaman Museum
Batman Müzesi
Batman Museum
Zelve Örenyeri
Zelve Open-Air-Museum
Paşabağlar Örenyeri
Paşabağlar Underground City
Özkonak Yer Altı Şehri
Özkonak Underground City
Hacıbektaş Müzesi
Haji Bektash Veli Museum
Çavuşin Kilisesi
Çavuşin (Nicephorus Phocas) Church
NIĞDE
Etnoğrafya Müzesi
Museum of Ethnography
SIVAS
Aizonai Örenyeri
Aizonai Archaeological Site
Gordion Müzesi ve Örenyeri
Gordion Archaeological Site and
Museum
Sardes Örenyeri
Sardes Archaeological Site
GÜNEYDOĞU
ANADOLU BÖLGESI
Karanlık Kilise
Dark Church
Arkeoloji Müzesi
Archaelogical Museum
MANISA
Akdamar Anıt Müzesi
Akdamar Church Memorial Museum
Hasankeyf Örenyeri
Hasankeyf Archaeological Site
Niğde Müzesi
Niğde Museum
Roma Hamamı Örenyeri
Roman Baths of Ankara Open-AirMuseum
VAN
Derinkuyu Yer Altı Şehri
Derinkuyu Underground City
Cumhuriyet Müzesi
Museum of the Republic
Çini Müzesi
The Tile Museum
Ani Örenyeri
Ani Archaeological Site
BATMAN
Gümüşler Örenyeri
Gümüşler Monastery Archaeological
Site
KÜTAHYA
KARS
Kaymaklı Yer Altı Şehri
Kaymaklı Underground City
Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Museum of Anatolian Civilizations
Klaros Örenyeri
Klaros Archaeological Site
Erzurum Kalesi Arkeoloji Müzesi
Erzurum Castle Archaeological
Museum
Arkeoloji Müzesi
Archaelogical Museum
DOĞU ANADOLU
BÖLGESI
EASTERN ANATOLIAN
REGION
ESKIŞEHIR
AĞRI
Eti Arkeoloji Müzesi
Eti Archaeological Museum
İshak Paşa Sarayı
Ishak Pasha Palace
DIYARBAKIR
Arkeoloji Müzesi
Archaeology Museum
GAZIANTEP
Gaziantep Zeugma Müzesi
Gaziantep Zeugma Mosaic Museum
Gaziantep Arkeoloji Müzesi
Gaziantep Archaeology Museum
MARDIN
Mardin Müzesi
Mardin Museum
ŞANLIURFA
Şanlıurfa Müzesi
Şanlıurfa Museum
Şanlıurfa Kalesi
Şanlıurfa Castle
Harran Örenyeri
Harran Archaeological Site
Göbeklitepe Örenyeri
Göbeklitepe Prehistoric
(Pre-Pottery Neolithic) Settlement
77
İSTANBUL
Ayasofya Müzesi
Topkapı Sarayı Müzesi
Topkapı Sarayı - Harem Dairesi
Kariye Müzesi
İstanbul Arkeoloji Müzeleri
Türk ve İslam Eserleri Müzesi
Mozaik Müzesi
Hisarlar Müzesi
İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi
Galata Mevlevihanesi Müzesi
Yıldız Sarayı Müzesi
Fethiye Müzesi
Aya İrini Anıt Müzesi
ANKARA
Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Cumhuriyet Müzesi
Etnoğrafya Müzesi
Gordion Müzesi ve Örenyeri
Roma Hamamı Örenyeri
KOCAELI
Kocaeli Müzesi
Saray Müze (Av Köşkü)
ZONGULDAK
Cehennemağzı Mağaraları
BURSA
İznik Müzesi
Mudanya Mütareke Evi Müzesi
Türk İslam Eserleri Müzesi
BARTIN
Amasra Müzesi
EDIRNE
Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi
Türk İslam Eserleri Müzesi
ÇANAKKALE
Troia Örenyeri
Assos Örenyeri
Arkeoloji Müzesi
Apollon Smintheion Örenyeri
ESKIŞEHIR
Eti Arkeoloji Müzesi
KÜTAHYA
Arkeoloji Müzesi
Aizonai Örenyeri
Çini Müzesi
MANISA
Sardes Örenyeri
Gymnasium Sinagog
Arkeoloji Müzesi
AFYON
Arkeoloji Müzesi
İZMIR
Efes Örenyeri
Akropol Örenyeri
Efes Yamaçevler
Asklepion Örenyeri
St. Jean Anıtı
Efes Müzesi
Agora Örenyeri
Çeşme Müzesi
Bazilika Örenyeri
Tarih Ve Sanat Müzesi
Bergama Müzesi
Arkeoloji Müzesi
Klaros Örenyeri
MUĞLA
Bodrum Sualtı Müzesi
Sedir Adası
Mausoleion Örenyeri
Kaunos Örenyeri
Kayaköy Örenyeri
Knidos Örenyeri
Zeki Müren Sanat Evi
Marmaris Müzesi
Tlos Örenyeri
Letoon Örenyeri
Beçin Kalesi Ve Örenyeri
AYDIN
Afrodisias Müze ve Örenyeri
Didim Örenyeri
Milet Örenyeri
Priene Örenyeri
Milet Müzesi
Aydın Müzesi
78
DENIZLI
Hierapolis Arkeoloji Müzesi
Hierapolis (Pamukkale) Örenyeri
BURDUR
Sagalassos Örenyeri
Burdur Müzesi
ISPARTA
Antiocheia
Örenyeri
(Yalvaç)
UŞAK
Arkeoloji Müzesi
ANTALYA
Aspendos Örenyeri
Alanya Kalesi
Myra Örenyeri
Noel Baba Müzesi
Perge Örenyeri
Phaselis Örenyeri
Antalya Müzesi
Side Tiyatrosu
Olympos Örenyeri
Patara Örenyeri
Side Müzesi
Simena Örenyeri
Termessos Örenyeri
Xanthos Örenyeri
Karain Mağarası Örenyeri
Arykanda Örenyeri
Alanya Müzesi
KONYA
Mevlana Müzesi
Karatay Müzesi
İnce Minare Müzesi
Arkeoloji Müzesi
Akşehir Batı C. Müzesi
AMASYA
Amasya Müzesi
Hazeranlar Konağı
S. Düzü Milli M. Müzesi
NEVŞEHIR
Göreme Açık Hava Müzesi
Kaymaklı Yer Altı Şehri
Derinkuyu Yer Altı Şehri
Karanlık Kilise
Zelve Örenyeri-Paşabağlar Örenyeri
Özkonak Yer Altı Şehri
Hacıbektaş Müzesi
Çavuşin Kilisesi
SINOP
Tarihi Sinop Cezaevi
Sinop Müzesi
ÇORUM
Çorum Müzesi
Alacahöyük Müzesi ve Örenyeri
Boğazköy Müzesi
TRABZON
Kostaki Konağı
Trabzon Müzesi
SAMSUN
Arkeoloji ve
Etnoğrafya
Müzesi
Gazi Müzesi
KARS
Ani Örenyeri
KIRŞEHIR
Kaman Kalehöyük
Arkeoloji Müzesi
AĞRI
İshak Paşa Sarayı
SIVAS
Arkeoloji Müzesi
VAN
Akdamar Anıt Müzesi
KAYSERI
Yeşilhisar Soğanlı Örenyeri
Arkeoloji Müzesi
K. MARAŞ
Kahramanmaraş Müzesi
BATMAN
Hasankeyf Örenyeri
Batman Müzesi
MERSIN
Cennet-Cehennem Örenyeri
Astım Mağarası
St. Paulus Kuyusu
Mağmure Kalesi
Kanlı Divane Örenyeri
Anamurium Örenyeri
St. Paul Anıt Müzesi
Kız Kalesi
ŞANLIURFA
Şanlıurfa Müzesi
Şanlıurfa Kalesi
Harran Örenyeri
Göbeklitepe Örenyeri
MARDIN
Mardin Müzesi
ERZURUM
Yakudiye Türk-İslam Eserleri Müzesi
Erzurum Kalesi
Arkeoloji Müzesi
GAZIANTEP
Gaziantep Zeugma Müzesi
Gaziantep Arkeoloji Müzesi
HATAY
Hatay Müzesi
St. Pierre Anıt Müzesi
Çevlik Örenyeri
AKSARAY
Ihlara Vadisi Örenyeri
Manastır Vadisi Örenyeri
DIYARBAKIR
Arkeoloji Müzesi
T. C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI’NA
BAĞLI DÖSİMM VE TÜRSAB-MÜZE
GİRİŞİMLERİ TARAFINDAN İŞLETİLEN
MÜZE ve ÖRENYERLERİ
ADANA
Arkeoloji Müzesi
NIĞDE
Gümüşler Örenyeri
Niğde Müzesi
ADIYAMAN
Pirin Örenyeri
Adıyaman Müzesi
MUSEUMS AND HISTORICAL SITE OF
THE MINISTRY OF CULTURE AND TOURISM OF
THE REPUBLIC OF TURKEY RUN BY DÖSİMM
(CENTRAL DIRECTORATE OF REVOLVING FUNDS
MANAGEMENT) AND TÜRSAB (ASSOCIATION OF
TURKISH TRAVEL AGENCIES) MUSEUM ENTERPRISES
79
İSTANBUL
ARKEOLOJİ
MÜZELERİ’NDE
YENİ SERGİ
NEW EXHIBITION
AT ISTANBUL
ARCHEOLOGICAL
MUSEUMS
www.istanbularkeoloji.gov.tr
Download

October/November/December 2014