ELİZABETH E. BACON
ESİR
ORTAASYA
Türkçeye çeviren :
TANSU SAY
Tercüman
1001 TEMEL ESER
79
Tercüman gazetesinin yayını olarak hazırlanan
bu eser Garanti Matbaacılık ve Neşriyat
tesislerinde dizilip basılmıştır
1001 Temel Eser'i
iftiharla sunuyoruz
Tarihimize mânâ, m illî benliğimize güç ka­
tan kütüphaneler dolusu birbirinden seçme eser­
lere sahip bulunuyoruz. Edebiyat, tarih, sosyo­
loji, felsefe, folklor gibi m illî ruhu geliştiren, ona
yön veren konularda «Gerçek eserler» elimizin
altındadır. Ne var ki, elimizin altındaki bu
eserlerden çoğunlukla istifade edemeyiz. Çünkü
devirler değişmelere yol açmış, dil değişmiş,
yazı değişmiştir.
3
Gözden ve gönülden uzak kalmış unutul­
maya yüz tutmuş -Ama değerinden hiçbir şey
kaybetmemiş, çoğunluğu daha da önem kazan­
mış- binlerce cilt eser, bir süre daha el atılmaz­
sa, tarihin derinliklerinde kaybolup gidecekler­
dir. Çünkü onları derleyip - toparlayacak ve gü­
nümüzün türkçesi ile baskıya hazırlayacak de­
ğerdeki kalemler, gün geçtikçe azalmaktadır.
Bin yıllık tarihimizin içinden süzülüp gelen
ve bizi biz yapan, kültürümüzde «Köşetaşı» va­
zifesi gören bu eserleri, tozlu raflardan kurta­
rıp, nesillere ulaştırmayı plânladık.
Sevinçle
karşılayıp,
ümitle
alkışladığımız
«1000 Temel Eser» serisi, M illî Eğitim Bakanlı­
ğınca durdurulunca, bugüne kadar yayınlanan 66
esere yüzlerce ek yapmayı düşündük ve «Ter­
cüman 1001 Temel Eser» dizisini yayınlamaya
karar verdik. «1000 Temel Eser» serisini hazır­
layan çok değerli bilginler heyetini, yeni üyeler­
le genişlettik. Ayrıca 200 ilim adamımızdan yar­
dım vaadi aldık. Tercüman’ın yayın hayatındaki
geniş imkânlarını 1001 Temel Eser için daha da
güçlendirdik. A rtık karşınıza gururla, cesaretle
çıkmamız, eserlerimizi gözlere ve gönüllere ser­
gilememiz zamanı gelmiş bulunuyor. M illî değer
ve mânâda her kitap ve her yazar bu serimizde
yerini bulacak, hiç bir art düşünce ile değerli
değersiz, değersiz de değerli gibi ortaya kon­
mayacaktır. Çünkü esas gaye bin yıllık tarihimi­
4
zin tem elini, mayasını gözler önüne sermek, on­
ları lâyık oldukları yere oturtmaktır.
Bu bakımdan 1001 Temel Eser’den maddî
hiç bir kâr beklemiyoruz. Kârımız sadece gurur,
iftihar, hizmet zevki olacaktır.
KEMAL ILICAK
Tercüman Gazetesi Sahibi
5
İ Ç İ N D E K İ L E R
Önsöz
....................................................................
7
I Ülke ve İn s a n la r.................................................
13
Ülke
.................................................................... 19
Ahali
..................................................................... 26
Dil
..........................................................................
37
II Ruslardan Önce Göçebeler ............................. 41
Kazaklar
.............................................................
41
Diğer Göçebeler .................................................
60
III Geleneksel Vaha K ü ltü rü ...................................
69
IV Çarlık İdaresinde Kültür Değişmeleri .......... 105
Göçebeler: Kazaklar .......................................... 105
Diğer Göçebeler ................................................ 116
Vahalar
.............................................................. 118
V 1917’den Sonra Göçebeler ...................... ... 129
VI Komünist İdaresinde Y e rle ş ik le r...................... 163
VII Türkistan Dilleri üzerinde Rusçanın Etkisi
201
VIII 1965 Yılında Ortaasyada Kültür Durumu
... 215
Dipnotlar .......................................... ................ 231
Bibliografya
...................................................... 257
6
Ö N S Ö Z
1933 - 1934 öğrenim yılında yazar, Sovyetler Bir­
liğinde kalabilmek; ve Yale Üniversitesi ve S.S.C.B.
Bilimler Akademisinin ortak himayesinde Kazakistan'
da dolaşabilmek gebi nadir imkânlar elde etmişti. Co­
lumbia Üniversitesinden Franz Boas ve Rus antropolojistleri başkanı Waldemar Bogoras arasındaki uzun ar­
kadaşlık ve meslekî çalışmalar sayesinde, Boas’ın bü­
yük talebelerinden Yale Üniversitesinden Edward Sapir’in bir mektubu, genellikle yabancı sosyal bilimci­
lere kapalı olan kapıların açılmasını sağladı. Yazar ye­
ni mezun olmuş, daha yolun başında bir kişiye göste­
rilen yakınlığın çok üzerinde ilgiyle karşılandı. Leningrat’ta geçirilen kış boyunca, Bilimler Akademisinin
kurulmuş olduğu Neva üzerinde kubbeli büyük ¿rinada
bir dairede kalınmış ve buradaki Antropoloji ve Etnog­
raf! Müzesine Rus antropolojistleriyle hergün ilişki ku­
rabilme imkânı elde edilmişti. Daha sonra Orientolocikal Enstitü müdürü ve Bilimler Akademisinin Kazakis­
tan dalı başkanı, büyük Türkoiojist A.N. Samoilovich’in
alicenaplığıyla Ortaasya hakkında dünyanın en geniş
belgelerinin toplanmış olduğu Orientolocikal Enstitü
kütüphanesinden faydalanma imkânı elde edildi. İlâ­
7
veten 1934 yazında, Kazakistan’da düzenlenen karma­
şık araştırmaya yazarın da katılmasını temin etti.
Neticede, karmaşık araştırma yerine, Açlık Boz­
kırında mineralojik araştırma yapılmasına karar verildi.
Burası nüfus bakımından çok fakirdi ve plânlanıldığı gi­
bi etnografik bir saha çalışması yapılmasına müsait
değildi. Buna rağmen Alma Atada birkaç hafta kalındı.
Bilimler Akademisinin Kazakistan dalının başkan yar­
dımcısı S.J. İsfendiyarov aracılığıyla birçok Kazakla
konuşulabildi. Bunların bazıları eski kuşaklardan yaşlı­
lar, diğerleri ise genç talebelerdi.
Aynı zamanda, gözlem yapabilme imkânları da var­
dı. Leningrattayken yazarın tam bir Rus gibi yaşadığı
söylenemez. Misafir bir İlmî araştırıcı olarak normal
şartlarda sadece ileri gelen Rus âlimlerinin faydalana­
bildiği imkânlardan faydalanılabildi. Aynı zamanda Ruslar arasında da bulunularak, birçok arkadaşlar edinildi.
Böylece Rus kültürü ve Sovyet sisteminim işleyişi hak­
kında bilgi edinilebildi. Alma Atada birçok şey gözlene­
bildi: Bir Rus sömürge kasabasının fizik görünüşü;
modern postafıane binasının az ötesinde duran develer;
eşekleri üzerine azametle oturmuş Kazak erkeklerinin
ardı sıra yürüyen kadınlar; ezan okunduğunda görülen
tepkinin azlığı; ve genç Kazak talebelerin yüzlerindeki
ifade.
Alma Ataya tren ve nehir gemileriyle yapılan gidiş
ve dönüş yolculukları sırasında da pek çok şey gözle­
mek mümkün oldıu. Mayıs ayında Orenburg’un (şimdi
Çakalov) ötesinde uzanan »bozkırlar yemyeşil ve yer yer
lâlelerle süslenmişti. Aral gölünün kuzeylerinde otlar
daha kahverengi ve azdı. Bu bölgede yaşayıp, halen
kollektifleşmeyi kabul etmeyen Kazaklar tren yolcula8
rina yün satmağa çalışıyordu. Görünürlerde yerleşme
merkezi olmayan -bir durakta tek başına bir ağaç yük­
seliyordu. Ağacın gövdesine yaslanmış bir Kazak, trene
hiç aldırmadan kobuz (telli bir saz) çalıyordu. Türk - Sib
demiryolu boyunca birkaç hakan ve aziz mezarı terk­
edilmiş kaleler gibi yükseliyordu. Yol arkadaşlarımdan
bir Kazak hükümet memuru, Semipalatinsk’te en ilgi
çekici şey olarak Sovyet hükümeti tarafından damızlık
olarak bölgeye getirtilmiş olan bir Hereford boğasına
dikkatimi çekti. Semipalatinsk’ten Omsk’a kadar İrtiş
nehri boyunca yaptığımız nehir yolculuğunda geminin
uğradığı her köyde halk kıyıya toplanıyordu.
1934’ten sonra yazarın Rus Ortaasyasım ziyareti
engellendi. Bundan sonraki birkaç sene Birleşik Dev­
letlerde Sovyet yayınlarını elde etmek oldukça güçleş­
ti. II. Dünya savaşından sonra, etnografik Sovyet yakın­
ları daha kolaylıkla bulunmağa başlayınca yazar son zi­
yaretinden beri Ortaasyada ne gfcbi değişiklikler mey­
dana geldiğini merak etmeğe başladı. Böyle bir muka­
yeseli çalışma yapılabilmesi için ideal olarak hem
1930’larda, hem de sonradan etraflı bir saha çalışma­
sının yapılmış olması gerekliydi. Bütün ilgili etnografik
yazıların okunması, Ortaasyada basılan gazete, dergi
ve diğer yayınlarında anlatılan olayların yakinen takip
edilmesi gerekliydi. Ancak bu ideal durum imkân dışı
kaldı. Bütün ilgili etnografik yayınları elde edebilmek
mümkün değildi ve Sovyet gazete raporlarının İngilizce
özetleriyle yetinilmek mecburiyetiyle sık sık karşılaşıl­
dı. 1934’te Türkistan yabancılara kapatılmıştı. Bu se­
beple yazar buraların ancak fotoğraflarını görebildi. Bu­
na rağmen, Türkistan kültürüne çok benziyen İran ve
Afganistan’ın bazı bölgelerinde saha çalışmaları ya9
pildi. Bura kültürlerinin anlaşılması Rus boyunduru­
ğundaki Türkistan kültürünü anlayabilmek için <bir te­
mel teşkil etti. Yeterli kaynakların yokluğuna rağmen
proje uğraşılmağa değer bulunmuştu. Yazar merak saikiyle ve tarafsız olarak Sovyet idaresinde Türkistan
kültüründe ne gibi değişikliklerin meydana geldiğini
anlamak için konuya girdi. Bazı buluşlar karşısında ön­
ce şaşkınlığa düşülmekle beraber Türkistan’daki kül­
tür değişmelerinin dünyanın diğer bölgelerinde de mey­
dana gelen değişmelerle aynı dinamik prensiplere ta­
bi olduğu görülerek tatmin olundu.
Türkistan hakkında yazan yazarlar daima bir trans­
kripsiyon problemiyle karşılaşır. Türk, Fars ve Arapla­
rın hep kendilerine göre imlâları vardır. Üstelik dilde
tam doğuluk arayanların karşısına daima şive farkları
çıkmaktadır. Sonra Rusça olmayan kelimelerin, Rusça
vasıtasıyla Türkistan dillerine geçtiği durumlar da zor­
luk yaratmaktadır. Bu durumlarda yazar, İlmî transkrip­
siyon sistemlerinden kaçınma fikrindedir. Zira genel
okuyucu kitlesi bu sistemlerle sıkılır, dil talebeleri
ise şayet kendi ekolleri kullanılmamışsa rahatsız olur­
lar. Rusçanın imlâsında işaretlere pek yer vermeyen
Amerikan sisteminin kullanılması dışında, bilerek sis­
tematik davranamamıştır. Bunun yerine, yabancı keli­
melerin halk tarafından en kolay şekilde tanınabileceği
yollar tercih edilmiştir. Bu prensip yer yer turistleri
şaşırtacak durumlara sebep olmuştur. Meselâ, başlık
anlamına gelen kalım terimi araştırmamızda inceledi­
ğimiz hiçbir şivede 'bulunmamaktadır/ Ancak bu terim
uzun zamanda beri Rus etnografik literatüründe yer
etmiş, Amerikan ve Avrupa etnografları tarafından da
kabul edilmiştir. Bu sebeple gerçek Kazak ve Özbek te­
10
rimleri yerine, daha kolaylıkla tanınabilecek bu kelime
kullanılmıştır.
Buna rağmen yazar, Tacik terimlerinin transkrip­
siyonunda fonetiğe daha çok dikkat etmiştir. Tacikçe
kelimelerin çoğu Farsça anlıyanların tanıyabileceği şe­
kilde sunulmuştur. Ancak Ortaasya Tacikçesinde, stan­
dart Farsçada â şeklinde transkripsiyonu yapılan ses
dilcilerin «açık o» diye gösterdiği şekilde telaffuz edil­
mektedir. Bu çiftli sistem sayesinde Farsça bilenlerin
kelimeyi tanıyacakları ve özellikle Tacikçeyle ilgilenen­
lerin ise o’ları «açık o» şeklinde okumaları için uyarı­
lacakları ümit edilmektedir.
Bu araştırmanın yapılabilmesini mümkün kılan yar­
dımlarından ötürü Amerikan Council of Learned Socie­
ties ve Wenner - Gren Foundation for Anthropological
Research kuruluşlarına müteşekkir olduğumu belirti­
rim.
ELIZABETH E. BACON
New York City
Kasım 1965
11
YAZAR HAKKINDA
ELIZABETH E. BACON Smith Kolejini bitirmiş ve
Grenoble ve Sorbonne Üniversitelerinin diplomalarıy­
la mükâfatlandırılmıştır. Mezuniyet çalışmasını Yale
Üniversitesinde yapmış, doktorasını Berkeley’de Cali­
fornia Üniversitesinde tamamlamıştır. Los Angeles’te
California Üniversitesinde ve Washington Üniversite­
sinde öğretim görevlisi olarak ders vermiş ve HRAF
Hindistan projesinin direktörlüğünü yapmıştır. 1946
ve 1948 yılları arasında Ortadoğu Haberlerinde (M id­
dle East Journal) danışman muhabirler komitesinde
çalışmıştır. 1757 ve 1959 yılları arasında ise C ollier’s
Encyclopedia (Collier Ansiklopedisi) antropoloji da­
nışmanlığında bulunmuştur. Halen New College’de
Hofstra Üniversitesinde yardımcı profesördür.
12
I
ÜLKE VE İNSANLAR
Ortaasya, isminden de anlaşılabileceği gibi, Av­
rasya kıtasının merkezini teşkil eder. Denizlerden uzak,
sert bir iklime sahip olan bu ülke, geniş otlaklardan,
çöllerden ve düzlüklerden meydana gelir. Buralarda an­
cak suyun nerelerde bulunduğunu bilen ve ondan ya­
rarlanabilenler yaşayabilir. Herşeye rağmen, tarih ön­
cesi çağlardan beri, doğuyla batı, kuzeyle güney ara­
sında insanlar ve fikirlerin akışını sağlıyan bu bozkırlar
olmuştur. Bir yandan buralara girenlerin çoğu Avrupa
ve güney Asyaya geçerken bazıları da yerleşerek asır­
lardan beri kurulu düzene uymuştu. Milâttan dört bin
yıl öncesinden bert, İran yaylâlarında görülen köyler
tipinde yerleşm elere Ortaasya dağlarının eteklerinde,
nehir boylarında da raslanmağa başlandı. Zira iklimin
kurak olmasına karşılık, sulandığında toprak çok verim ­
liydi. Toprağı işleme ve sulama metodları geliştikçe
bu tip köyler nehirler boyunca iç taraflarda da kurul­
mağa başlandı. Zamanla çöl ortasında akmakta olan
nehirler boyunca bir dizi -bahçeler, bağlar ve tarlalar
meydana geldi. Bu tip alanlar Aral gölünün güneyinde,
13
Amuderya deltasından Çin hudutlarına kadar uzanıyor­
du. M.Ö. ikinci yüzyılda Çinlilerin araştırmaları sonu­
cu, Çin’i, Hindistan ve Batıyla yaklaştıran kervan yol­
ları meydana çıktı. Bu yeni yol vahalardaki sanatkâr
ve tüccarların zenginleşmesine yol açtı.
Vahaların kuzeyindeki otlaklar tarımdan çok hay­
vancılığa müsaittir. Buralarda milâttan bin yıl önceler­
de ¡kendine mahsus bir yaşayış tarzı gelişti. Güneyde
oturan kasabalıların da ehli hayvanları, koyunları, ke­
çileri, sığırları, atları, eşekleri ve develeri vardı. Ama
kuzeydeki göçebelerin bütün hayatları hayvanlarına, bil­
hassa onlara müstesna bir 'hareket kabiliyeti' veren
atlarına dayanıyordu. Taşınabilir şekilde yapılmış olan
bütün eşyalarını, mevsime ve otlakların durumuna gö­
re otlaktan otlağa götürüyor; hayvanların eti ve sütüy­
le besleniyor; derilerinden, yünlerinden ve kemikle­
rinden çadır, giyecek ve âlet yapımında faydalanıyor­
lardı. Göçebeler hayvanlarıyla ve hayvanları için nehir
kıyılarındaki yerleşik çiftçilerden bağımsız olarak ya­
şıyordu.
Göçebelerin yolu yerleşiklerin yakınlarına düştü­
ğünde, tarım ürünlerinden ve buralarda yapılan- ticarî
eşyalardan da faydalanılıyordu. Bundan başka, yerlerin­
den düşmanları tarafından atılan veya çok sert
geçen kış sonucu sürülerini kaybedip fakirleşen, göçe­
belerin, vaha kasabalarına giderek çiftçiliğe başlama­
ları, yahut da tarlalarda ırgatlık yapmalarına da sık sık
rastlanırdı. Bunlar hiçbir zaman tam yerleşik hayatı
benimsemezler, daima bir fırsatını bulup yeniden gö­
çebeliğe dönmeyi özlerler, fakat içlerinden pek azı bu­
nu başarabilirdi. Böylece yerleşiklerle göçebeler ara­
sında, yarı yerleşik bir topluluk meydana çıkıyordu.
14
Tarihin akışına göre yerleşik hayatla göçebeleri ayıran
sınır sık sık değişikliklere uğruyordu. Bazen kasabalar
nehirler boyunca iyice bozkırın içerlerine giriyor, bazen
de göçebeler saldırarak vahaları tahrip ediyor, sula­
ma kanallarını bozarak, ziraat imkânlarını ortadan kal­
dırıyordu. Bu ileri geri hareketlere rağmen, göçebe ve
yerleşik kültürlerin temel özellikleri, üç bin yıla yakın
bir zaman değişmeden varlıklarını korudular. Vahalarda
toprağın çok iyi işlenebilmesi ve sulama sisteminin
dikkatle korunması neticesinde çok kalabalık b'ir nüfus
barınabiliyordu. O tlaklar ve çöller ise hayvancılık için
uygundu. Sürülerin gıdalarını sağlamak için devamlı
yer değiştirmek icap ediyordu ve neticede nüfus sey­
rekti.
Bu iki tip hayat tarzı yan yana varlıklarını korur­
larken asırlar boyunca Ortaasyaya çok değişik insanlar
gelmiş, bazıları bir müddet kalıp, geçip gitmişler, pek
azı ise yerleşip toprağa bağlanmışlardı. M.Ö. altıncı
asırda, Yunanlı tarihçi Heredot zamanının Ortaasya gö­
çebelerinden bahsetmiştir. Kara Denizin kuzeyinde asil
İskitler oturuyor, bunların doğusunda, Aral gölüne dö­
külen Sir-deryanın her iki yanında M assagetae’ler ya­
şıyordu. Yine Sir-derya boyunda, daha doğuda ise Sa­
kalar vardı. Göçebelerin güneyinde ise yerleşiklerin
kaleleri yer alıyordu. Amu-deryanın orta kısımlarında,
İran asıllı Bactria satraplığı bulunuyordu. Buranın baş­
kenti şimdi Afganistan topraklarında yer alan Balkh’tı.
M.Ö. 329-327 yıllarında Mekadonyalı İskender bu böl­
geyi aldığında, yerliler ziraati için çok suya ihtiyaç
olan, pirinç bile yetiştiriyordu. Rastlanan kuvvetli kale­
ler arasında Maracanda (şimdiki Semerkant) da vardı.
Bundan başka Amu-derya ve Sir-derya arasındaki düz­
15
lüklerde yaşıyan Sogd'ların da kuvvetli kaleleri bulunu­
yordu.
Asırlardan beri göçebe kabileler, yerleşikler için
ciddî tehlikeler yaratmıştır. M.Ö. üçüncü asırda, İsken­
der’in yerini alanlardan biri, M erv çevresinde uzun du­
varlar yaptırtarak vahaları korumağa çalıştı. İkinci yüz­
yılın ortalarında göçebeler Bactriaya girdiler. Bunlar
İran ve Yunan tarihçileri tarafından İskitler adıyla tarihe
geçti. Bundan sonraki grup önce Çin önlerinde görül­
dü. M.Ö. ikinci yüzyılda Hunlar tarafından batıya sürü­
len Yüeçiler, Bactria’da yerleşerek Kuşhan İmparator­
luğunu kurdu ve Çinle, Hindistan arasında ticaret ve
seyahatlerin gelişmesine sebep oldular. Bunların ardın­
dan Hunlar hızla Avrupaya doğru yayıldı. Eftalit Hunları, M.S. beşinci yüzyılda, Sogdların ülkelerini alarak
Hindistan’ı işgal etti.
M.S. altıncı yüzyıl sıralarında Türk kabilelerinin
Ortaasya’mn batısına yayılmaları başladı. Peçenekler,
Ural ve Volga nehirleri aras,ında yerleşti ve dokuzuncu
yüzyılda Oğuzlar tarafından batıya itildiler. Daha son­
ra Oğuzlar güneye ve batıya inerek İran, Afganistan
ve Türkiye'ye girdi. Bunları takiben, onüçüncü asırda,
Çingiz Kaan idaresinde yeni bir dalga batıya ve güneye
indi. Çingiz'in oğullarından Çuçi güney Rusya’da, Çağa­
tay ise batı Ortaasyada yönetimi ele aldı. Çingiz or­
dusunun çoğunluğunu Türkler teşkil ediyordu, neticede
bu ülkelerde Türk dili tamamen hakim duruma geçti.
Onaltıncı yüzyıl başlarında yaşıyan ve baba tarafından
Temir, ana tarafından Çingiz soyundan gelen Babur,
kendi ordusunda yer alan Moğollara acaip adetleri olan
yabancılar gözüyle bakıyordu.“
Ortaasyanın en eski sakinlerinin tip olarak beyaz
16
ırka benzediği bilinmektedir. Bölgede Mongoloid tip­
lerin görülmeğe başlaması M.S. ilk bin yıllara rastlar.3
Onüçüncü asırdan itibaren Mongoloid özellikler, elma­
cık kemiklerin çıkıklığı, çekik gözler, düz saçlar ve sey­
rek sakal, arttı. Bu hususiyetler batıya ve güneye doğru
inildikçe azalır ve Güneydoğu dağlarında yaşıyan Tacikler arasında tamamen kaybolur.
ÇingiZ hareketi, Batı Ortaasya yoluyla, batıya doğ­
ru yapılan en büyük göç hareketine sebep olmuştur.
Bu arada göçebeler, Ortaasya içinde yer değiştirmeye
devam ediyordu. Temir, Çin’den Akdenize kadar uza­
nan bir imparatorluk kurmuştu. Onbeşinci yüzyılda
Moskof gücünün
artması, güney Rusya’ya,
Çingiz
Kaan’ın en büyük oğlu Çuçi’nin soyundan gelenlerin
elinde bulunan ülkelere'doğru ters istikamette bir ha­
reketin başlamasına sebep oldu. Çuçi’nin ülkesi, Volga
nehri çevresinde yeralan «Altın Ordu» ve Hazar deni­
ziyle Ural dağlarından şimdi Kazak bozkırları diye bili­
nen bölgeye doğru genişleyen «Ak Ordu» devletlerine
bölünmüştü. Altın ordu üzerindeki Moskova baskısı ar­
tıp, etkisini Ak Ordu bölgelerine kadar duyurmağa baş­
layınca, Ak Ordu’nun bir dalına hakim bulunan Abdul
Kadir (1413-1469) kuzey bozkırlarda kontrolü ele alma­
ğa çalıştı. Birçok göçebe bu teşebbüse karşı ıkoydu,
ancak torunu Saban Kaan Türkistan’ın güneyindeki ta­
rım alanlarını fethetm eyi başardı. Bunların ondördüncü asîrda yaşayan atalarının ismi Özbek'ti. Neticede,
güney vahalarında yaşayıp, Türkçe konuşan ahali, bu
isimle anılmağa başlandı. Kuzeyde yaşayıp itaat altına
girmeyen göçebeler «Kazak». (Hür) adını aldılar. İşte,
bu Güney Sibirya kabilelerinden bazılarının, Rus kürk
tacirlerine yaptıkları baskınlar, 1581'de Kosak Ermak'
F: 2
17
ın Uralları geçerek, Rusların Sibirya fethinde ilk adımı
atmalarına sebep olmuştu.
Nihayet, kısa ömürlü bir hareket de batı Mogol­
lan (Oiratlar) tarafından meydana getirildi. Cungar
kabilesinin öncülüğünde onyedinci yüzyılda, doğuda
Çungarya adıyla devlet kuruldu. Onsekizinci yüzyıl baş­
larında, Moğolistan’daki Kalkalarla ve Çinle yapılan
savaşlar neticesinde, bir grup Oirat batı Ortaasya bozkırlarınr geçerek, Volga nehri kıyılarına ulaştı ve bu­
rada Kalmuklar diye tanındı. Bu hareket, yol üzerindeki
kabilelerin de yerlerinin değişmesine sebep oldu. Da­
ha önemlisi, Çungarların bu genişlemesi neticesinde
zaten Ruslar tarafından da sıkıştırılmakta olan, Batı
göçebelerinin otlakları iyice daraldı. Sekizinci yüzyıl
başlarında, Rusların kuzey ve batı bozkırları içlerine
ağır, fakat devamlı ilerleyişi, Kazakların Karakalpaklar,
Türkmenler ve Özbekler üzerine itilm elerine sebep ol­
du.. 1718’de, Semipalatinsk’te bir kale yapıldı. Böylece, Sibirya sınırındaki Omsk’tan başlayıp, İrtiş nehri
boyunca uzanan ıbir sıra ileri karakol. tamamlanmış
oluyordu. 1736’da batıda Orenburg’da (daha sonra is­
mi Orsk olarak değiştirildi) bir Rus yerleşme alanı
kuruldu.
1742’de Samara nehri üzerinde, yeni bir
Orenburg (Şimdiki Chkalov) kuruldu. Böylece, Hazar ve
Aral göllerine doğru uzanmakta olan bir dizi kale sağ­
lama alındı.
Asırlar boyunca batı Ortaasyadan geçen İran, Türk
ve Moğol asıllı kabilelerin bazıları bu bölgede yerleş­
mişti. Bunlar arasında, Türkçe konuşanlar büyük ço­
ğunluğu teşkil ediyordu. Bunun yanında, bazı coğrafî,
kültürel ve tarihî sebeplerle de gruplaşmalar olmuştu.
Asırlar boyunca, devamlı olarak göçebelerden bir kı-
18
sim ahalinin, vahalara yerleştiklerini görmekteyiz. Bun­
lar, zamanla, kendilerinden önceki kültürü, yerleşikle­
rin kültürlerini benimsiyordu. Neticede, bütün bu göç­
lere, kabilelerin birleşip ayrılmalarına rağmen, Ortaasya kültürünün esası değişikliğe uğramadan kaldı.
Bozkırlarda, göçebeler hayvanlarını yetiştirdi; ve gü­
neyde, kasabalı ve köylüler toprağı işleyip sulayarak,
bazı zenaatlerle uğraşarak ve doğu - batı asya ticaret
yolları üzerinde, alışveriş yaparak hayatlarını sürdür­
düler.
Göçebeler, vahaların kültüründen etkilenirken va­
halar da köklü geleneklere ve medeniyete sahip kom­
şularının fikirlerinden ve tekniklerinden faydalanıyordu.
Tarih öncesi çağlardan beri, bu etkiler içinde en 'kuv­
vetlisi İran’dan gelmişti. Maddî kültürleri, ekonomileri,
hükümet şekilleri, aile hayatları, sanatları, dinleriyle
vaha ahalisi İran ¡kültürünü temsil eder. Meselâ İslâmi­
yet İran’a geldikten bir asır geçmeden, Ortaasyada da
yayılmıştı.
Gerçi Ortaasyalılar Sünnî meshebinden,
İranlılar ise, halifeliğin Peygamberden, A li’ye geçmesi
gerektiğini savunan, Şii mezhebindense de, Ortaasyalılar da Ali'ye önem verir ve kendi aralarında, hâlâ bazı
İslâm öncesi İran inançlarını devam ettirirler. Netice
olarak, yerleşik Ortaasya 'kültürü, bozkırdan gelen ka­
bilelerden ve diğer bölgelerle kurulu ticarî ilişkiler
neticesi yapılan kültür alışverişinden etkilenmiştir. Bu
etkiler içinde, Fars elemanları bilhassa kuvvetlidir.
Ü L K E
Ortaasya, Avrasya kıtasının ortasında, Ural dağla­
rıyla Hazar denizinden Ç in’in Moğolistan sınırlarına
19
kadar uzanır. Ancak ülkeyi güneyde Pamirlerden baş­
layıp, kuzeyde Altaylara kadar uzanan bir seri dağ
silsilesi ikiye ayırmaktadır. Bu dağlar genellikle doğu-batı doğrultusunda uzanır ve bu sebeple de batı ve
doğu Türkistan’ı ayırmağa yeterli değildir. Tarih boyun­
ca, doğu - batı arasında devamlı göçler meydana gele­
bilm iştir. Bu dağ sıralarının en önemli rolü Çin ve Rus
emperyalizminin çatışan menfaatleri arasında tabii bir
sınır olmalarıdır. Bu çalışmamız Rus idaresinde kalan
Batı Türkistanla ilgilidir.
Batı Türkistan çöller, kurak düzlükler ve otlaklar­
dan oluşur. Politik sınırlar tesbit edilirken, Rusya güney-doğu dağlarının büyük bölümünü kendi boyunduru­
ğuna almayı başarmıştı. Batıda ise Hazar denizi ve
Ural dağları tabii bir sınır teşkil etm ektedir. Buna
rağmen, Uraiların güney etekleriyle Hazar’ın kuzey kı­
yıları arasında, güney Rusya’ya, gerek coğrafî, gerek
etnik olarak öylesine tabii bir geçit vardır ki, burada
yapılmaya çalışılabilecek her türlü sınır sunî olacaktır.
Aslında Kazakistan Sovyet Cumhuriyeti, Hazar’ın kuze­
yinde, Volga nehri yakınlarına kadar uzanır. Güneyde,
İran platosunun başlangıcını teşkil eden Kopet dağı,
aynı zamanda politik sınırı da oluşturur. Daha doğuda
Amu-derya Afganistan sınırını meydana getirir. Kuzey­
de ise bozkırlar, yavaş yavaş ormanlara dönüşür. Bu
orman kuşağı, Türkistan’ın etnik ve coğrafî sınırıdır.
Rusların elinde olan Batı Türkistan, etrafındaki
dağlar sebebiyle alçak bir arazidir. Bu hususiyeti, onu,
Doğudan Topografik açıdan ayırır. Hatta, Hazar denizi­
nin kuzey ve doğusundaki bazı kısımlar deniz seviye­
sinin de altındadır. Güneybatı ve kuzeydeki geniş düz­
lüklerin yüksekliği 500 fitin üzerine çıkmaz. Geriye
20
kalan geniş alanlar ise 1000 fiti pek geçmez. Bu alçak
arazinin çevresindeki dağlar ise tam tezat teşkil eder.
Güneydeki Pamir dağında birçok tepeler 20.000 fitin
üzerine çıkar. Daha alçak olan İran sınırındaki Kopet da­
ğında 10.000 fite yaklaşan tepeler vardır. Uralların ise
batıda orta kısımlarında yüksekliği, ortalama 3000 4000 fiti pek geçmez.
Tahmin edileceği gibi, büyük bir kıtanın ortasını
kaplayan Türkistan’da, iklim büyük ısı oynamaları gös­
terir. Kuzeyde ısı ortalaması ocak ayında sıfırdan, haziran’da 72° F. ta çıkar. Güneyde ise kışın donma dere­
cesinden haziranda .80° F. ta yükselir. Gece ve gündüz
ısıları arasında da epeyce fark bulunur. Kışın, dağların
etekleri, kuru ve soğuk kuzey rüzgârına açık düzlükler­
den, daha ılık geçer. Güneyde, batıdan esen kuru yaz
rüzgârları, her yanı bir toz bulutuyla kaplar.
Su kaynakları sınırlıdır. Kuzeyde, batıdan esen rüz­
gârlar, Uralları aştıktan sonra A tlantik’ten getirdikleri
pek az nemi, bilhassa haziran, temmuz ve ağustos ayla­
rında gökgürültülü sağanaklarla, bozkıra bırakır. Bu­
ralarda yağış miktarı, yıllık yirmi santimle, kırk santim
arasında değişir. Nemin daha büyük kısmı, doğuda Altay dağlarına ulaşır ve burada yıllık yağış, elli santi­
min üzerindedir. Güneyde yağışlar daha çok baharda
düşer. Batıda yağış miktarı sekiz ile onbeş santimi
geçmez. Semerkant ve Taşkent’in bulunduğu tepelerde
bu miktar otuziki santime çıkar ve daha yüksek yer­
lerde daha da artar. Vahalarda bulunan yeşilliklerin ve
sulamanın etkisiyle, bu tarım bölgeleri biraz daha nem­
li olur. Buna rağmen, esas su kaynakları doğudaki dağ­
lardan doğan nehirlerdir. Kopet dağlarının tepelerinde
devamlı kar yoktur ve kuzey yamaçlarında pek az kay­
21
nak bulunur. Daha doğuda, Afganistan'dan çıkan iki ne­
hir, Türkmenistan çöllerine ulaşır. Ortaasyanın asıl iki
büyük nehri ise Amu-derya ve Sir-derya’dır. Amu-derya Hindu Kuş, Pamir ve Altay dağlarından beslenir.
Sir-derya ise kuzey Altaylar ve Tanrı dağlarından çıkar.
Bu nehirler, güney düzlüklerini katederek, Aral gölüne
dökülür. Daha kuzeyde İli nehri Tanrı dağlarının Çin’de
kalan kısmından doğar ve batıya doğru akarak Balkaş
gölüne ulaşır. Altay dağlarından doğan İrtiş nehri, Ka­
zak B o z k ır boyunca ¡kuzeybatıya doğru akarak, Sibir­
ya’daki Ob nehriyle birleşir. Bu nehirlerin dışındaki
diğer nehirler, toprağın emmesi ve buharlaşma sonucu
çöllerde, kumlar arasında ¡kaybolur. Nehirler dağlarda
eriyen karlarla beslendiklerinden, en kabarık zaman­
larına yazın, bitkilerin en çok sulanmağa muhtaç ol­
dukları mevsimde ulaşır.
Türkistan’daki insanlar iki çeşit suyu ayırdederler:
Aksu «Beyaz su» ve karasu «Siyah su». Aksu karların
ve buzulların erimesiyle oluşan su, karasu ise yeraltı
kaynaklarından çıkan sulardır. N efirle ri besliyen aksu,
bilhassa yerleşikler için büyük önem taşır. Karasu ise
bozkır ve çöllerde dolaşan göçebeler için hayatidir.
Bahar yağmurlarından ve karların erimesinden sonra
otlar ne kadar bol olursa olsun, bunlardan yararlanıl­
ması ancak civarda su bulunabilmesiyle mümkündür.
Zira hayvanların ot kadar, suya da ihtiyaçları vardır.
Yeryüzünün en büyük iç denizi, Hazar, Türkistan'ın ba­
tısını teşkil eder. Amu-derya, ortaçağlarda buraya akar­
ken, batıyla yapılan ticaret yolu üzerinde büyük önem
taşıyordu. Ancak nehrin yatağını değiştirmesinden son­
ra, tek ehemmiyeti olarak iç kısımlara nem sağlaması
kaldı. Hazar’dan, gemicilik ve balıkçılıkta faydalanma
22
pek azdır. O da, kıyıda oturan mahalli halk tarafından,
esas faaliyetlerine destek olarak sürdürülür. Aral gölü
de buharlaşmayla nem sağlar. Amu-derya’nın bataklık
deltası, coğrafik ortam olarak Batı Türkistan’ın bütün
diğer taraflarından değişik özelliktedir. Bu sebeple de
bura ahalisinin oldukça değişik hayat tarzı vardır. Do­
ğuda Balkaş gölü ve İşık Göl gibi küçük göller bulu­
nur. Bunların sağladıkları nem dışında tarihî önemleri
yoktur. Zira Ortaasyalılar kara insanlarıdır ve ayakları­
nın daima sağlam yere basmasını ve balık dışında şey­
ler yemeği tercih ederler.
Ortaasyanın bitki örtüsü, hem su durumuna, hem
de toprağın cinsine göre değişiklikler arzeder. En ku­
zey kısımlarda, zengin kara toprak kuşağı vardır. Ba­
harda donmuş üst toprağın erimesiyle, nemlenen top­
raklarda bol miktarda ot yetişir. Daha güneyde, esas
bozkırlar başlar. Burada toprak daha kıraç ve yağışlar
daha düzensizdir. Baharda bozkır lâleler ve diğer çi­
çeklerle bezenir. Dikenli sert çalılar da çoktur. Hazar
deniziyle Aral gölü arasında, yüksekliği 500-600 fite
varan, Üst Yurt platosu, su kaynaklarından mahrum­
dur. Su ancak derin kuyularda, bataklıklarda bulunursa
da bunlar tatsızdır. Bölgede bir takım küçük, suları
tuzlu gölcükler vardır. Yağmurlardan sonra bazı çalılar
hızla gelişir ve aynı hızla yok olur. Aral gölünün ve
Hiva’nın (Harzem) güneyinde, Kara Kum çölü bulunur.
Burası hareket halinde kum tepelerinden ve taşlardan
meydana gelen, faydasız bir alandır. Çölde bazı yeraltı
bitkileri ve çalılar vardır. Bütün bu yer seviyesindeki
bitkilerin üzerinde yükselen, saxaul ormanları dikkati
çeker. Bunların boyları altı metreye kadar ulaşır. Kış
aylarında, bu ağaçlar yapraklarını döker. Şayet otlar
23
ve çalılar aşırı otlatma yüzünden yok edilmemiş ve
saxaullar odunları için kesilmemişse, bitki örtüsü ıkumları yerlerinde tutmağa yeter. Kara Kum, Am u-derya’
nın güneybatısına düşer. Amu-derya ve Sir-derya ara­
sında, kuzey-doğuya doğru Kızıl Kum çölü vardır. Kızıl
Kum çölünde arazi daha çeşitlilik gösterir. Kum tepe­
lerinin aralarında, sıra 'halinde yükselen kayalıklar ve
yer yer kil ve kil-kum karışımı topraklar vardır. İlkba­
harda, bu topraklarda zengin bir bitki örtüsü kendini
gösterir. Bahsi geçen bu üç çöl bölgesi, yani Üst Yurt,
Kara Kum ve Kızıl Kum toplam 300.000 mil karelik ala­
nı kaplar. Bunlardan başka, Açlık Bozkırı gibi daha
birçok kurak alanlar vardır iki, buralarda pek az insan
barınabilir.
Güneyde ve doğuda, dağların eteklerinde çok ve­
rimli bir toprak bulunur. Buralarda çok iyi ürün ala­
bilmek için sadece sulama kâfidir. Bu topraklar o ka­
dar verim lidir ki, çiftçiler ev yapmakta kullandıkları
eski çamurları, tarlalarına gübre olarak serperler. Bu­
na rağmen, Kopet dağının eteklerindi su azlığından ta­
rım imkânları sınırlıdır. Rus coğrafyacısı VVoeikof,
1914’te, Hazar deniziyle Tejed nehri çevresindeki su­
lak arazi arasında uzanan Transhazar demiryolu bo­
yunca 300 mil, sadece, yîrmiyedî kaynak tesbit etmiş­
ti. Doğudaki dağların eteklerinde, verimli topraklar
nehirlerle sürüklenerek bereketli vahaları meydana ge­
tirir. Aral gölünün güneyinde, aşağı Amu-derya üze­
rinde bulunan Hiva dışında, tarihte mühim rol oyna­
mış bütün şehirler, dağların doğu eteklerindedir. Asyadan geçen kervan yollarının geleneksel merkezi Bu­
hara, Bozkırın daha ortalarındadır, ama her iki nehir­
den de su alır. Semerkant, Taşkent ve Kokand gibi
24
diğer büyük şehirler, hep sulak dağ yamanlarındadır.
Ruslar, doğudaki göçebe Kazakların topraklarını kon­
trol altına alabilmek için de, öyle bir yer seçtiler,
Vernyi. (Şimdiki Kazakistan Sovyet Cumhuriyeti baş­
kenti Alma Ata). Buna sebep, çok verimli topraklarda
bile tarımın ancak sulama sayesinde yapılabilmesidir.
Sulanabilir arazilerin hemen yanıbaşında kurak alan­
lar başlar. Buralarda ancak tahıl ekilebilir, çoğu kere
bu bile yapılmaz.
Sulanmıyan kısımlarda ise, hayvancılığa çok el­
verişli otlar yetişir. Nehir boylarında kavaklar, söğüt­
ler ve ılgır ağaçları bulunur. Sulanan bölgelerde'bü'tün
bitkiler, insanlar tarafından yetiştirilir. Kavaklar sadece
kanallar boyunda değil, grup halinde de büyütülür. Ya­
kacak, yapı malzemesi ve tahta işlemelerinde, hep ka­
vak kullanılır. Kasabalarda, söğüt de çok görülür. Süs
ve gölgelik olarak bir çeşit kara ağaç da yetiştirilir.
Kışlar, turunçgiller ve zeytin ye'tiştirilemiyece'k kadar
serttir. Ancak kuytu dağ yamaçlarında, incir ve nar
ağaçları vardır. Yaz aylarının bol güneşli günleri kar­
puz, kavun, elma ve diğer meyvalara özel bir tatlılık
verir. Bu sayede sebzeler de lezzetli olur ve pamuk
ekimine elverişlidir. Doğudaki dağların daha yüksek
kısımlarında ceviz, Antep fıstığı, ve kayısı ağaçları ya­
banî olarak yetişir. Buralarda bazen bademlere de rast­
lanır. Daha yükseklerde, dağ vadilerinde, otlaklar ara­
sında serpişmiş köknar ve ardınçlar görülür. Ağaç hat­
tının daha yükseklerindeki otlaklardan, yaz ortaların­
da sürüler için faydalanılır."
25
A H A L İ
Ancak dağlardan beslenen nehirler sayesinde ya­
şanabilir hale gelen bu kurak ülkenin ahalisini, binlerce
yıldır buraya gelen kavim ler meydana getirir. Aynı ta­
rih ve kültüre sahip olmaları, aynı bölgede oturmaları,
aralarında ortak bir, etnik grup şuurunun doğmasına
sebep olmuştur. Aralarında Özbek, Kazak gibi isimler­
le gruplaşmışlardır. Ancak bu isimler milliyeti temsil
etmez. Sağlam bir m illî yapıları yoktur. Meselâ, Türk­
men kabileleri, diğer kabilelere olduğu kadar, birbir­
lerine de düşmanlık gösterir. Yerleşikler arasında ise
bölgecilik hakimdir. Buna rağmen, yabancılara karşı
milliyetlerini hatırlarlar.
Ondokuzuncu yüzyılda Ortaasya ahalisi altı esas
gruba ayrılmıştı: Tacikler, Özbekler, Türkmenler, Ka­
zaklar, Kırgızlar ve Karakalpaklar. Bunun yanında Ya­
hudi'ler ve Çingeneler gibi asırlardaryberi kendi yaşa­
yış tarzlarını koruyup, diğer gruplarla karışmıyan kü­
çük gruplar da vardı. Onsekizinci ve ondokuzuncu yüz­
yıllarda, Çin’den ve İran'dan gelenler olmuştu. Rus
işgalinden sonra Slavların Türkistan’a gelmeğe başla­
dıklarını görüyoruz. Bunların yanında, bilhassa Sovyet
rejiminin kurulmasından sonra, Rusya’nın çeşitli kısım­
larından, değişik ırkta insanlar sürgün olarak Türkis­
tan’a yollanmıştır. Gerçi asırlardan beri Türkistan’a çe­
şitli ırktan insanlar gelmişti, ancak bölgede iki esas
kültür daima hakim olmuştur:
Yerleşik ve göçebe
kültürü. Bu kültüre en uzak gruplar bile yerleşik kültür
içinde bir yer bularak onun parçası haline gelmişlerdi.
Buna karşılık Slavlar ve sürgün olarak gelenler tama­
26
men değişik bir kültürü temsil ediyorlardı. Bu kitabın
gayesi Rus idaresinin — Rus kültürünün— Türkistan
kültürlerine etkilerini incelemektir. Ortaasya’ya gelen
göçmenlerin sayı ve cinsinin, kültür üzerinde etkisi ol­
duğu düşünülebileceği için işe küçük büyük, eski yeni
bütün etnik grupların tanımıyla başlıyalım.
ESAS ETNİK GRUPLAR
TACİRLER: Ortaasya tarihinin başlangıcında, bu­
rada yaşayanların İranca konuştukları tahmin edilmek­
tedir. Tiplerin ise beyaz ırkı temsil ettiği bilinmektedir.
Şimdiki ahalinin ve bulunan mezarlardan çıkan kemik­
lerin incelenmesi halkın geniş kafalı — Brakisefal— ol­
duğunu ortaya koymuştur. Kültür yapıları İran yaylâsında yaşıyanlarla aynıydı. Ticaret ve kültürel ilişki­
ler neticesinde, kültür gelişimi de tam bir paralellik
göstermiştir. Bir kısım ahali doğu İran’da, Horasan ve
Afganistanda konuşulan şiveleri konuşuyordu. Buna
rağmen Pamir’in yüksek dağ vadilerinde Sogdcadan
(Sogdlar M.Ö. altıncı yüzyılda şimdiki Semerkant’ı
idare ediyorlardı ve Pers kralı Cirus burasını fethetti)
inen Yagnobice konuşuluyordu. Buralardaki vadiler ara­
sında pek bağ olmadığından her vadinin kendine has
bir lehçesi vardı.6 Bu dağ Tacikleri veya Galçaları,
düzlükte gelişen ticaretten ve sanatlardan pek fayda­
lanamamıştı. Ziraatleri ise kayalar arasına sıkışmış kü­
çük topraklarda yetiştirilen arpa ve yükseklerde yetişe­
bilen meyvalar, sebzeler ve çiçeklere inhisar ediyor­
du. Dış dünyayla pek ilişkileri olmaması neticesinde,
sadece dillerini değil, İslâmiyetten önceki dinleri, Zer-
27
düştlüğün elemanlarını da korumuşlardı. Gerçi Müs­
lümanlığı kabul etm işlerdi, ancak diğer İslâm merkez­
lerinden uzak kalmış ve ondokuzuncu asırda Ağa Han’
m başkanlığını yaptığı İsmailî mezhebine girmişlerdi.
Vahalarda İranca konuşanlar, hem İran yaylâsının,
hem de bozkırlarda yaşayan göçebelerin etkisinde ka­
lıyordu. Zamanla, vahalarda Türklerin sayısı arttı ve
Türkçe hakim oldu, ancak yaşayış tarzı eskisi gibiydi.
Türklerin çoğalmasıyla, Taciklerin sayıları da devamlı
azalmış ve 1959’da Sovyetler Birliğinde sadece
1.397.000 Tacik kalm ıştı.
Bunların çoğu (1.051.000)
Tacikistan Sovyet Cumhuriyetinde yaşamaktadır. Ge­
risi ise Özbekistan’dadır ve asıllarını unutmamaktadır­
lar. Tacikler Türkistan’ın en muhafazakâr insanlarını
teşkil eder.
ÖZBEKLER: Vahalara yerleşen Türkler, Tacik kül­
türünü tamamen benimsediler, ancak dillerini korudu­
lar. Onüçüncü yüzyılın başlarında Harzem tamamen
Türkçe konuşulan bir şehir haline geldk Onaltmcı yüz­
yılın başlarında, nehir boyları, kurucuları, Özbek adını
taşıyan, bir hanedan tarafından fethedildi. Bundan son­
ra Hanedan ve onlara bağlı boylar, Özbek adıyla anıl­
mağa başladılar. Bu sıralarda, yerleşik Türkler, bu adı
benimsememişlerdi. Göçebeler, yerleşiklere «tacir»
anlamında Sart derlerdi. Bu kelimenin hiçbir etnik an­
lamı yoktu ve yerleşik hayat yaşıyanlar ister Türk ol­
sun, ister olmasın önemi yoktu. Çarlık rejimi de aynı
terimleri benimsedi ve çoğunluğu Türkçe konuşan yer­
leşiklere Sart derken, hâiâ göçebe hayatın hatıralarını
unutmamış olanları Özbek saydı. Sovyet rejimi ise
Sart tabirini aşağılayıcı bulduğundan, Rus sözlüklerin­
den çıkardı. Bunun yerine bölgede Türkçe konuşan
28
herkes için, Özbek tabirini kullanmağa başladı. Sovyetlerin kullandığı anlamda Özbekler Şartlardan, hâlâ
göçebelik devirlerini hatırlayabilenlerden ve nehirlere
yakın yerlerde halen göçebeliği, sürdürenlerden mey­
dana geliyordu. Göçebeler arasında 1926’da sayıları
33,502 olan Kıpçaklar, Kumanlar (50,218) ve Oğuzlar
(29,500) da vardı.7
Artık Özbekler, kültür olarak farklı gruplardan olu­
şuyordu. Aralarında tam göçebeler, yarı göçebeler ve
yerleşikler vardı. Dış görünüşleri de farklıydı. Birçok
Özbek beyaz ırkı temsil eder. Ancak aralarında çıkık
elmacık kemikli, çekik gözlü olanları da vardır. Göçe­
beler ve yarı göçebeler arasında bu ikinci tiptekiler
daha çoktur. Genel olarak Özbeklerin, Kazak ve Kırgızlara nazaran daha az mongolid tipte oldukları söylene­
bilir. Özbekler, Türkistan’ın en kalabalık grubunu teşkil
eder, çünkü nüfusu en sık olan verimli topraklarda
yaşayanların, büyük çoğunluğunu oluştururlar. 1959’da
Sovyetler Birliğinde 6.015.000 Özbek yaşıyordu ve bun­
lardan 5.038.000’i Özbek Sovyet Cumhuriyetinde otur­
maktaydı. Geriye kalanlardan 454.000’i Tacikistan’dadır.
Bu kitapta esas olarak geleneksel Sart kültürü alın­
mıştır. Taciklerden veya göçebe Özbeklerden bahsedil­
diğinde bu belirtilecektir.
TÜRKMENLER: Türkmenler, Amu-derya'dan kuzey
İran içlerine ve kuzeybatı Afganistan’a kadar uzanan
kıraç sahada yaşar. Burası Ortaasyanın, güneybatısını
teşkil eder. Türkmenler, Oğuz Türklerinin Ortaasyada
kalan kısmıdır. Büyük bölümleri onbirinci asırda güney
batı Asya’ya gitmişlerdi. Türkmenler, tip olarak beyaz
ırka benzer. Lehçeleri, Oğuzlardan inen diğer Türklere,
İran'ın kuzeybatısında ve Sovyet Azerbaycan Cumhu­
29
riyetinde yaşıyan Azerilere, İran'ın güneyindeki Kaşkaylara ve Türkiyelilere çok benzer. Oturdukları yerin
kuzeyinde münbit vaha topraklarının, güneyinde ise
İran yaylasının bulunması, her iki komşu kültürden et­
kilenmelerine sebep olmuştur. Bölgelerinin kuraklığı,
göçebe hayata pek elverişli olmamakla beraber, elle­
rinden geldiği kadar göçebeliklerini sürdürmüşlerdir.
1959'da Sovyetler Birliğinde 1.002.000 Türkmen
yaşamaktaydı. Bunların 924.000’i Türkmenistan Cumhu­
riyetinde, geriye kalanlar da (55.000) komşu Özbekis­
tan’da oturuyordu.
KAZAKLAR: Çarlık devri Ruslarının Kırgız veya
Kırgız - Kazak; Sovyet Ruslarının 1936’dan beri Kazak
dedikleri topluluk, onbeşinci yüzyılda ortaya çıkmıştır.
Çeşitli Türk boylarının birleşmesiyle meydana gelmiş­
lerdir. 'Bunlar arasında Ak Ordu boyları, Naymanlar ve
Kuzey Türkistan otlaklarında yaşıyan diğer boylar var­
dır. Bu kabileler Özbek Abdul Kadir Han’ın başlarına
geçmesine karşı çıkmıştı. Kazaklar, Ontaasya’da at ye­
tiştiren ¡klâsik göçebelerdir. Çinlilerin doğuda Moğollar üzerine, Rusların batıda Altın Ordu üzerine yaptık­
ları politik baskıdan ve güneydeki tarım alanlarından
gelen kültüre! tesirden uzak kalan Kazaklar, diğer boy­
lardan çok daha uzun zaman göçebe hayatlarını devam
ettirebilmişlerdi. Ancak Ruslar Uralların ardına geçin­
ce, Kazak kalelerinin etkisini en erken duyan Kazaklar
olmuştu. Kuzeydeki ve doğudaki verimli topraklan,
Çarlık zamanında da, Sovyetler zamanında da sömür­
geci Rus çiftçilerinin iştahını kabartmış, buralara sü­
rülerle Rus göçmeni gelmiştir. Daha verimsiz alanların
tabii zenginlikleri anlaşıldıkça, Kazakların alanları daha
da daralmıştır. Kazaklar, bilhassa kuzeye gidildikçe
30
Moğollara benzer. Konuştukları lehçe, Özbek ve Türkmenlerden biraz daha farklıdır. Yaşadıkları ülkede en
geniş Türk topluluğu Kazaklardır. Çok geniş bir sahada,
çok dağınık ve seyrek yaşadıkları halde nüfus bakı­
mından ikinci sırayı alırlar. 1959’da Sovyetler Birliğin­
de 3.622.000 Kazak vardı. Bunların 2.795.000'i Kazakis­
tan Sovyet Cumhuriyetinde, 335.000’i Özbekistan’da,
70.000’i Türkmenistan’da yaşıyordu. Geriye kalan
382.000 Kazağın çoğu, RSFSR’de, Ortaasya dışında bu­
lunuyordu.
KIRGIZLAR: Çarlık Ruslarının Kara Kırgız, dedik­
leri önceleri güney Sibirya’da, Yenisey nehri kaynak­
ları civarında yaşıyordu. Onuncu yüzyılda, bir kısmı
Tanrı dağlarının batısında, şimdiki yerlerine göçtü. Ku­
zeyde kalanlar, onüçüncü asır başlarında Çingiz Kaan’
ın ve onyedinci asırda Çungarların idaresine girdi. Onsekizinci yüzyılın başlarında, kuzeyde oturanlar Çungarlar tarafından güneye göç ederek Tanrı dağlarındaki
diğer Kırgızlarla birleşmek zorunda bırakıldı.8 Kırgıziar
dış görünüşleri ve lehçeleriyle Kazaklara çok benzer.
Kültürleri de öyledir. Bazı farklılıklar, yaşadıkları böl­
gelerin icaplarından doğmuştur. Meselâ, yüksek dağ­
larda atın yerini yaklar alır. 1959’da Sovyetler Birli­
ğinde 969.000 Kırgız vardı. Bunların 837.000’i Kırgız­
istan Sovyet Cumhuriyetinde, 93.000’i Özbekistan'da,
26.000'i ise Tacikistan’da yaşıyordu.
KARAKALPAKLAR: Karakalpaklar da Özbekler gi­
bi birçok boyların birleşmesinden meydana gelmiştir.
Aralarında, çok eski Masagetaeların torunları, Oğuz
ve Kıpçak boyundan olanlar, Altın Ordudan kalanların
bir kısmı ve onbeşinci asırda batı bozkırlarında dola­
31
şan daha birçok kabilelerden gelenler vardır. Onaltıncı
ve onyedinci yüzyıllarda, Karakalpakların çoğu Sir-derya’nın aşağı ve orta mecralarında yaşıyordu. Onsekizinci yüzyılda, bazıları Nogaylarla birleşerek, Hazar de­
nizinin kuzeyinde Ural - Emba 'bölgesine gittiler. Sirderya'nın kuzeyindeki, ikinci grup Kazaklara bağlan­
dı. Üçüncü grup ise güneye Buhara’ya doğru kaydı.
İkinci ve üçüncü gruptaki Karakalpakların çoğu, daha
sonra, Kazakların ve Buhara Emirliğinin baskıları al­
tında, Aral gölünün güneyinde, Amu-derya deltasına çe­
kildiler. Bataklıklar ve suyla kaplı bu yeni yerde, gö­
çebeliğin yerini, eskiden beri buralarda kurulmuş olan
ekonomik düzen aldı. Bir grup Buhara'dan
doğuya
doğru Fergana’ya gitti ve burada Özbek köylülerinin
kültürlerini benimsedi.
Dış görünüşleri bakımından Karakalpaklar, Ka­
zaklar ve Özbekler arası bir tip arzeder. Dilleri Ka­
zaklara benzer. 1959’da, Özbekistan sınırları içindeki
muhtar Karakalpak Cumhuriyetinde 168.000 Karakalpak yaşıyordu.8
KÜÇÜK ETNİK GRUPLAR
Bu anlatılan esas gruplar yanında, Türkistan’da
yaşıyan bazı küçük gruplar, asırlardan beri etnik özel­
liklerini korumuşlardır.
ARABLAR: Küçük dağınık gruplar halinde kendi
mahallelerinde yaşar. Bunların çoğu Semerkant'tan
Çarcuiye kadar uzanan, Zarafşan vadisindedir. Bazıla­
rı, kendilerinin yedinci ve sekizinci yüzyıllarda, bu­
raları fetheden Arap ordularının torunları olduklarına
32
inanmaktadır. Bazıları ise atalarının ondördüncü asır­
da Temir devrinde Türkistan’a geldiklerini söylemek­
tedir. 1926 sayımında çoğu Özbekistan’da oturan Arap­
ların sayıları 28.978 idi. Bunlar Arapçanın Irak lehçe­
sini konuşmakta ve ikinci bir dil de bilmektedir.10
YAHUDİLER: Ortaasyadaki Yahudi topluluğu da
oldukça eskidir. Rus Türkoloğu W. Barthold’a göre,
onuncu yüzyılda Türkistan’da Yahudilerin sayısı Hristiyanlardan daha fazlaydı. Daha sonra, İran ve Irak’tan
da bölgeye göçler olmuştu. Batıda, daha çok Buhara
Yahudileri, diye bilinen Ortaasya Yahudileri, aslında
Semerkant, Taşkent, Buhara, Kokand, Katırcı ve bazı
diğer köylerde yaşar. 1926’da, 18.698 yerli Yahudi var­
dı. Bunlardan başka, ondokuzuncu yüzyılda, Buhara Hü­
kümeti tarafından zorla Müslüman yapılan bir grup
Yahudi daha vardır ki, bunlar halen Yahudiliklerini
unutmamıştır. Kendilerine Marranolar veya Çalalar
denir. Sayıları bin kadar olan Marranolar, diğer Yahudilerden ve Müslümanlardan ayrı özellikler taşımakta­
dır Yahudilerin hepsi, evlerinde bir Tacik lehçesi ko­
nuşur.11
ÇİNGENELER: Çingeneler Luli veya Çugi diye ta­
nınır. Eskiden beri, şimdiki Tacikistanda ve doğu Öz­
bekistan’da yaşamaktaydılar. Dünyanın diğer yerlerin­
deki Çingeneler gibi, gezginci 'bir hayatları vardır. Ba­
zıları, küçük köylerde düğün ve derneklerde ve şehir­
lerin pazar yerlerinde şarkı söyleyip, müzik çalar.
Bazıları, yolları üzerinde rastladıkları şeylerden âlet­
ler yapar. Hem Türkçe, hem de Tacikçe bilirlerse de,
asıl dillerinin Tacikçe olduğunu söylerler.
Aslında,
gezginci dervişlerin, hokkabaz ve müzisyenlerin kul­
F: 3
33
landıkları bir argoyla konuşurlar. 1926'da, Ortaasya'da
5000 Çingene sayılmıştı, ancak yaşadıkları hayat tarzı
dolayısıyla birçoğunun sayım dışı kaldıkları söylene­
bilir. 1959’da ise 7.600 Çingene vardı. Bu sayımda da
birçok Çingenenin kendilerini Tacik veya Özbek gös­
terdikleri bir vakıadır.'2
FARSLAR: Ayrı bir grup teşkil eden Farslar veya
İranlılar, daha yeni zamanlarda Ortaasya’ya gelmişler­
di. Bunlar asıNarını, Buhara Emirinin 1785’te Mervi
zaptederek ahaliyi esir etmesine kadar götürmektedir.
Ondokuzuncu asırda, Horasan’dan bazı İranlılar Türk­
istan’a gitmişlerdi. Bunların bazıları ticaret gayesi pe­
şinde, bazıları iş bulmak için, bazıları da hanlıklarda
iyi bir mevki kapmak ümidindeydi. Bunların yanında,
Türkmenlerin getirdikleri esirler de sayılabilir. İranlI­
lar Türkistan’da genelikle saygı görürlerdi. Ondokuzuncu yüzyılda bazı Buhara emirlerinin anneleri İran­
lIydı. 1926 sayımında 9.188 Fars sayılm ıştı.13
UYGURLAR: Uygurlar, Çin Türkistan’ın en kala­
balık Türk boyudur. Fizik görünüşleri, dilleri ve âdet­
leri Özbeklere çok benzer. Buna karşılık toprağı işle­
me usulleri, giyinişleri ve yiyecekleri Çin tesirini gös­
termektedir. Uygurlar Batı Türkistana, onsekizinci yüz­
yılda gelmeğe başladılar. 1880 yılında, Mançu hükü­
metinin politik bazı tedbirleri yüzünden ikinci bir göç
oldu. İlk göç edenler Uyguristan’ın Kulca bölgesinden
gelmişlerdi ve kuzey lehçesi konuşuyorlardı. İli nehri­
ni batıya doğru izliyerek Rus Türkistan’ına girmiş ve
nehir boylarına yerleşm işlerdi. Bazıları ise daha gü­
neye Alma Ataya doğru inmişti. İkinci dalga ise, gü­
ney lehçesiyle konuşuyordu ve Fergana’dan
çıkıp,
34
Fergana vadisine yerleşm işlerdi.
108.570 Uygur vardı.'4
1926
sayrmında,
DUNGANLAR:
1877 - 1884 arasında,
Dungan
adıyla anılan bir grup Müslüman Çinli, Mançu hükü­
metine karşı başarısız bir ayaklanmadan sonra, Rus
bölgesine sığınmıştı. Çoğu Kırgızistan ve Kazakistan’
daki Çu Nehi boylarına yerleşm iştir. Bir kısmı ise,
Özbekistan’daki Fergana vadisinde yaşar. Usta çiftçi­
ler olan Dunganlar, 1959’da 21.900 olan sayılarının
çok üzerinde kültürel etki yapmışlardır. Dunganlar
Çincenin Kansu ve Şensi lehçelerini konuşur.'5
KAZAN TATARLARI:
Rus Çariçesi II. Katerina,
1785’te İslâmiyete karşı tolerans göstereceğini ve
Kazakları eğiteceğini ilân ettikten sonra, Kazan’dan
Tatar Mollaları öğretmen olarak tayin edildi. Bundan
sonra, Tatarlar sadece Oranburg, Omsk ve diğer yer­
lerde kurulan okulları yönetmekle kalmayıp, diğer Ka­
zaklar arasında dolaşarak misyonerlik ve öğretmen­
lik yaptılar. Bunun yanında Katerina, Kazan Tatarları­
na özel imtiyazlar tanım ıştı. Bu sayede, Türkistan’ın
Ruslar tarafından elegeçirilmesinden önce, Rusyayla
Türkistan arasındaki bütün ticareti bunlar yürütüyor­
du. Rus fethinden sonra Tatar Tacirlerin yerini, Rus­
lar almış, ancak Kazanlılar Rus tüccarları ve memur­
larıyla Türkistanlılar arasında tercüman olarak önemli
yerlerini korumuşlardı. Kazan Tatarları Türkistan üze­
rindeki nüfuslarını sadece Rusyayla, Ortaasya arasın­
daki ticaret yolları üzerinde bulunmalarından almaz­
lar. Soyları, Rusya’nın güneyinde bulunan Altın Ordu
devletine dayanmaktadır, yani hem Özbeklerle, hem
de Kazaklarla tarihî bakımdan çok yakın akraba olur­
35
lar. Dilleri Kazaklara benzer. Türkistan’daki Kazan Ta­
tarlarının sayısı itam bilinmemektedir, zira sayımlarda
Kırım Tatarlarıyla birlikte sayılmaktadırlar. Kırım Ta­
tarları II. Dünya Savaşından sonra Ruslar tarafından
toplu olarak imha edilmiş veya Türkistan’a sürülmüş­
lerdi.'0
DİĞER ETNİK GRUPLAR
Birçok asırdan beri, Buhara Hindistan ticaretinin
merkezi durumundaydı ve bu sebeple Türkistan’ın bü­
yük şehirlerine Hintli tacirler yerleşm işti. Bu tacirler,
genellikle halktan uzak, kervansaraylarda yaşar ve
karılarını binlikte getirmezlerdi. Rusya’da, şimdiki du­
rumları hakkında pek bir bilgi yoktur. Kazakistan’ın
en doğru taraflarında Oiratlara rastlanır. Güneyde ise
bazı Kürt ve Baluçi kabileleri bulunur. Bunların gelişi
çok yeni sayılır. Sovyet yönetimi uzak doğudan bazı
Korelileri «Kulaklar» Türkistan'a yollamıştır. 1959’da
212 bin Koreli vardı. Bunların 138.000'i Özbekistan’da,
kalanları Kazakistandaydı.
Yine Sovyetler devrinde
Azeriler ve Ermeniler de bölgeye gelm işlerdir ancak
sayıları çok önemsizdir.
•II. Dünya Savaşı sırasında, Güney
Rusya’daki
birkaç muhtar Cumhuriyet ortadan kaldırılınca, bun­
ların bir kısım halkları da Türkistan’a sürülmüştü. Bun­
ların sayıca en kalabalık olanları Volga Almanları ve
Kırım Tatarlarıdır. Almanların sayıları 1959’da, belki
750.000’e ulaşıyordu. Bunların çoğu Kazakistandaydı.17
Tatarların sayısı ise 780.000’di.
Ancak bu sayının
içinde Kazan Tatarları da vardır.
36
SLAVLAR: Çarlık devrinde ve Sovyet idaresinde,
Rusların güttükleri sömürgecilik siyaseti neticesinde,
Ortaasya’daki en büyük etnik grubu Ruslar oluştur­
muştur. 1959’da, sayıları 6.215.000’i buluyordu. Bun­
ların yarısı Kazakistandaydı. Bunun yanında 1.035.000
Ukranyalı sayılmıştı ve onların da dörtte üçü Kazakistandaydı. Beyaz Rusların (107.000) ise hemen hepsi
Kazakistandadır. Kuzey Kazakistan’ın otlakları birçok
çiftçi Rus sömürgecisinin iştahını çekmişti. Diğer yer­
lerde, Slav nüfusu şehirlerde ve endüstri merkezle­
rinde toplanır. Bu yoğun Slav göçü, elbette Ortaasya'
da bazı nüfus hareketlerine sebep olmuştu. Bundan
daha mühimi Avrupa kültürüne yakın, bu kadar in­
sanın, Rus hükümetlerinin politik baskılarıyla da birleşerek, Türkistan kültürüne yaptıkları etki büyüktür.
İşte biz bu etkinin derecesini ortaya çıkarmağa çalı­
şacağız.
D
İ
L
Rusların Ortaasya'yi almalarından önce bölgede
konuşulan diller iki gruptu. Ural - Altay dillerinden
Türkçe ve Hint - Avrupa dillerinden İranca. Türkistan’
daki Türkçe üç büyük dala ayrılır: Güney-batı Türkçesi
(Türkmenler), Güney-doğu Türkçesi (Özbekler ve Uygurlar) ve Kuzey-batı Türkçesi (Kazaklar, Kırgızlar,
Karakalpaklar ve Kazan Tatarları).18 ¡ranca ise Tacikçe
tarafından temsil edilir. Bu dil o kadar Farsçaya ben­
zer ki, Tacikler onun aslında Farsça olduğunu iddia
eder. Doğu İrancayı, sadece Pamir’in yüksek kısım­
larında yaşıyan birkaç bin kişi konuşur. Hemen bütün
37
Tacikler, iki dil bilir. Dağ Tacikleri Farsça ve Tacik­
çe, nehir boylarında yaşıyanlar ise Özbek Türkçesini
bilir. Türk dilleri arasındaki fark pek azdır. Nitekim
ondokuzuncu yüzyılda Kazan Tatarları bütün Türklerle
rahatça anlaşabilip, Ruslara tercümanlık yapabiliyor­
du.
Kazak, Karakalpak, Kırgız ve Kazan Tatarlarının
lehçeleri öylesine birbirine benzer ki, bunlar, arala­
rında anlaşmakta hiçbir güçlük çekmez. Göçebe yaşa­
yış dilin değişmesini önlemiştir. Buna karşılık yerle­
şikler arasında, her vadi ve bölgenin dillerinde de
belirli farklılıklar meydana gelmiştir. Normal zaman­
larda fertler Özbekçe, Kazakça veya Türkmence ko­
nuştuklarının değil, bölgelerinin ağzını konuştukları­
nın bilincindedir. Çoğunluk, kendi bölge veya kabile­
lerine mensup olduklarını bilir, ama mensup olduk­
ları daha büyük topluluğun farkında değildir.
İranca konuşsun, Türkçe konuşsun Türkistanlıla­
rın çoğu cahildir. Buna rağmen tarım bölgelerinin es­
ki bir eğitim geleneği vardı ve küçük bir zümrenin
anlıyabildiği yazılarıyla edebî konuları işliyorlardı. Be­
şinci yüzyılla, yedinci yüzyıl arasında, Ortaasya'da
yaygın olan bu zengin Türk edebiyatına Çağatay ede­
biyatı deniliyordu. Çağatay edebiyatı, yirminci yüz­
yıla kadar etkisini sürdürmüştür. Onyedinci yüzyıldan
itibaren, Fars edebiyatından büyük ölçüde etkilenen,
ayrı bir Özbek edebiyatı doğdu, önsekizinci yüzyılda
ise, ondördüncü
yüzyılda kendi
edebiyatları olan
Türkmenler,
Çağataycayı bırakıp,
edebiyatlarında
Türkmen lehçesine daha yakın bir dil kullanmağa
başladılar. Dilleri Farsçaya çok benziyen Tacikler ise
edebiyatlarında Farsçayı kullandı. Özbekler de Fars
38
edebiyatını okuyup zevk alırlardı. Batı Türkistan'daki
bütün bu edebî dillerin yazılmasında Arap harfleri
kullanılırdı. Kazak, Kırgız ve Karakalpaklara gelince,
Rus idaresine girip, Kazan Tatarlarının tesirlerinde
kalmadan önce bunların edebî lisanları yoktu.10
39
II
RUSLARDAN ÖNCE GÖÇEBELER
KAZAKLAR: Bir zamanlar, Ortaasya’nın kuzey ot­
laklarında hakim olan Kazaklar, 1865’te Taşkent alın­
dığında çoktan Ruslara baş eğmiş ve Rus kültürünün
tesirine girmişti. Çarların ve Sovyetlerin
devrinde
meydana gelen değişiklikleri daha iyi anlıyabilmek
için önce geleneksel Kazak kültürünü anlatmakla işe
başlıyalım.
Kazak göçebe hayatı at üzerine kurulmuştu. Boz­
kırın küçük, kaba kıllı atında, Arap safkanlarının zerafeti ve ateşi yoktur, ancak bunlar, çok dayanıklı ve
süratlidirler. Savaşlarda ve bozkır sulhünü sık sık
bozan kan davalarında at hareketlilik sağlardı. Kül­
türün gayesi atlardı. Büyük at sürülerinin sahibi ol­
mak, ekonomik değerin çok üzerinde prestij sağlardı.
Çocuklar çok küçük yaştan itibaren biniciliği öğrenir­
di. İki, dört yaşında olanlar için özel eğer takımları
vardı. Kazaklar otuz metreyi bile yürümeğe üşenir,
çadır kapılarının önünde, daima koşumlu bir, iki at bu­
lunurdu. Kazaklar eğlence (Temaşa) için sık sık uzak
41
mesafelere giderlerdi. Bu geziler haber almak veya
götürmek, değerli bir misafirin karşılanması, evlenme
veya ölüm töreni dolayısıyla tertiplenirdi. Genellikle
bir ailenin onbeş - otuz atı olurdu. Bazı zengin aile­
lerin ise üçyüzden fazla atları vardı. Atların büyük
kültürel önemlerine karşılık, koyunların ekonomik de­
ğeri daha büyüktü. Sadece zenginlerin etini yiyip, süt­
lerini bol miktarda içecek kadar atları vardı. Halbuki
herkesin sütünden, etinden, yağından, yününden ve
derisinden faydalanabilecek kadar koyunu bulunurdu.
Bu koyunlar büyük kuyrukluydular. Eşyaları taşımak
için develer (bunlar çift hörgüçlüydü) kullanılırdı. An­
cak bunların sayıları çok azdı ve güneyden, kuzeye
çıkıldıkça iyice azalırdı. Zengin aileler bile elliden
fazla deve beslemezdi. Fakirlerin ancak üç, dört de­
vesi olurdu. Sığırlar, onsekizinci asrın sonlarına ka­
dar, çok azdı, ama Rus yerleşme alanlarına yakın yer­
lerde, ondokuzuncu yüzyıl boyunca sayıları arttı. Her
kamp yeri büyük bekçi köpekleri tarafından korunurdu.
Köpeklerin diğer görevi de sürülere bakmaktı.1
Hayvanlara otluklar bulabilmek için göçebelerin
devamlı yer değiştirmeleri gerekliydi. Kışın taşınabilir
eşyalar bir dağın eteğinde, bir nehrin derin vadisinde,
sık saxaul ağaçlarının veya kamışların yanında bulu­
nan kuytu bir köşeye yerleştirilirdi. Yazın kışlıklardan
çıkılarak taze otlaklara, kuzeye veya daha doğudakilerde dağların yükseklerine, doğru hareket edilirdi.
Güney-doğuda kışı geçiren bazı kabileler, Sibiryadaki
yazlık otlaklarına ulaşabilmek için bin milden fazla
yol giderdi. Buna karşılık, Ala Tau dağları eteklerinde
kışlıyanlar, yaylalarına ulaşabilmek için ancak yirmibeş mil katederdi. Göç alanları gelişigüzel değildi.
42
Her kabilenin, her ailenin geleneksel bölgeleri vardı.
Genellikle, kışlamak için aynı gruplar, aynı yerlere
giderdi. Burada akrabalık bağlarına göre, yan yana
oturulurdu. Yaz aylarında, büyük grup parçalanarak,
daha ufak gruplar halinde yazlıklara açılımrdı. Yazlık
gruplara aul denirdi. Her aile, kendi kabilelerinin ge­
leneksel bölgelerinde, belirli bir yol izlerdi.2
Geleneksel olarak, Türkistan göçebeleri kış için
saman biriktirmezdi. Yazın ve sonbaharda hayvanlar
zengin otlaklarda yayılarak şişmanlar, ancak normal
geçen kışlarda bile hayvanlar bahara kadar iyice za­
yıflardı. Otlakları kar ¡kaplayınca önce atlar otlamağa
çıkarılır; bunlar sivili tırnaklarıyla (taban) karı eşip ot­
ların üst kısımlarını yerdi. Arkadan, develer otlağa
sokulur ve en son da koyunlar kalan bütün otları te ­
mizlerdi. Kötü geçen kışlarda, birçok hayvan açlıktan
ve soğuktan ölürdü. Hele bazen kar, atların bile ıkıramıyacağı şekilde buz tutarsa bütün sürü mahvolabil ir­
di. Ondokuzuncu yüzyılda, Kazakistanın bir bölümün­
de bu tip soğuklara yirmi 'kere rastlanmıştı. Kışları çok
sert geçmezse ilkbaharda göç tam bir eğlence olur,
halk en güzel elbiselerini giyer, şarkılar söylenerek
yazlıklara doğru yola çıkılırdı. Hayvan ve insanlar için
yiyeceklerin en bol olduğu yaz ve sonbahar ayları,
Kazaklar için yılın en güzel zamanlarıydı.3
Yazın, Kazaklar süt ürünleriyle beslenirdi. Çok
sayıda atları olanlar için en güzel şey, kımız içmekti.
Kımız, deri tulumlarda kısrak sü'tünün mayalanması ve
arada sırada çırpılmasıyla yapılırdı. Daha fakirler, ben­
zer içkileri koyun sütünden yaparlar veya sütün kay­
natılmasıyla yapılan peynirlere su katarak içerlerdi.
Ayran içilir, süt kaynatılarak elde edilen kaymak çok
43
sevilirdi. Çeşitli peynirler yapılırdı. Bunlar arasında
kurut denilen sert bir cins de vardı. Bu, kesilmiş sü­
tün sert kısmının, pişirilip, çeşitli şekillerde dökülme­
sinden sonra, güneşte taş gibi sertleştirilm esiyle ya­
pılırdı. Kurut seyahate çıkıldığında yenmek veya kış
için saklanırdı. Kullanılacağı zaman dövülür ve su ve­
ya süt de yumuşatılarak yenilirdi. Hayvan sayısının
çokluğuna rağmen, et göçebelerin sofralarında çok
az yer tutardı. Kış başında, soğuklara dayanamıyacağı düşünülen hayvanlar kesilir, etler dumanda kurutu­
lup, tersine çevrilen barsakların içine doldurularak
sucuk yapılırdı. Koyunların kuyruk yağları ise kış ye­
meklerinde kullanılmak üzere deri tulmlarda saklanır­
dı. Kışları sert geçtiğinde, dayanamıyan hayvanlar da
kesilip yenirdi. Yılın hangi zamanı olursa olsun, mi­
safir geldiğinde bir koyun kesmek âdetti. Düğün ve
ölüm merasimlerinde de hayvanlar kesilirdi.1
Ondokuzuncu yüzyılda, Kazak ekonomisinde av­
lanmanın rolü pek azdı. Tilki, ceylân ve diğer av hay­
vanları derileri için avlanır ve bunlar ya giyecek yapı­
mında kullanılır veya komşu m em leketlere satılırdı.
Balıkçılık, ancak batıda yaşıyan çok fakirler tarafın­
dan yapılırdı. Kazakların çoğu, balığı potansiyel yiye­
cek diye hakir görürdü.5
Kazaklar, oturdukları çadırlara ui derlerdi. Bu ça­
dırlara Ruslar kibitka, batı11lar ise yurt der. Bunlar
hem göçebelik şartlarına, hem de soğuğa karşı ideal
uyum gösterir. Duvarları açılıp kapanabilen, tahta ka­
feslerin birleştirilmesinden yapılır. Taşınacakları za­
man, kafesler kapanır ve hacimleri küçültülür, kurula­
cakları zaman açılırlar. Çadırın kurulması için bu ka­
feslerden (kanat) beş, dokuz tanesi daire şeklinde
44
dizilip, bir kapı aralığı bırakılır. Kanatların üzerine,
uygun aralıklarla eğik dallar bağlanır ve bunlar en
yukarda bir tahta çemberin (çıngırak) kenarlarına tut­
turulur. Çıngırak kubbe şeklindeki yurdun en üst kıs­
mını teşkil eder. Kapı iki tahta direk, alta eşik ve
üste kirişten meydana gelir. Kapı bazen tahtadan ya­
pılırsa da, çoğu kere yukarı sarılıp konan bir keçe
parçasından olur.
Yurdun tahta iskeletinin üzerine
ağır keçeler konur ve bunlar iplerle sıkıca bağlanır.
Yukarda, çıngırağın üzerinde rüzgârın yönüne
göre
ayarlanıp dumanın çıktığı deliği koruyabilen bir keçe
parçası vardır. Duvarla tavan bölümleri arasına, bir
örgü şerit konarak yapı kuvvetlendirilir. Kışın soğuğa
karşı ikinci veya daha fazla tabaka keçe kullanılabi­
lir. Yazın ise duvarlara çok seyrek örülmüş örtüler ko­
nur, böylelikle hem gizlilik korunmuş, hem de hava
girmesi sağlanmış olur. Göç zamanında ise keçeler
toplanır, tahta kısım lar katlanarak develere veya at­
lara yüklenir. Varılan yeni yerleşm e yerinde çadır,
bir saat içinde kurulabilir. Bir gecelik konaklamalarda,
yurdun sadece yan duvarları kurularak rüzgâr kırılır.'1
Yurdun içinde, yer keçe veya kilim lerle kaplanır.
Duvarlarda çoğu zaman süslü keçeler vardır. Kapının
tam karşısına gelen kısımda tahta sandıklar bulunur.
Bunların da üzerleri süslü keçe örtülüdür. Kapının sağ
tarafına gelen kısım kadınlara aittir. Burada deri tu­
lumlar, süt kapları, tahta kaplar ve kepçeler vardır.
Yaz aylarında hemen girişte, kımız tulumu içilebiPmek
ve çalkalanmak için el altında hazır bulunur. Yurdun
ortasında ocak vardır. Ocağa yerleştirilm iş sacayağın
üzerinde büyük bir demir kazan bulunur. Solda erkek­
ler tarafından at koşumları, silâhlar ve diğer âletler yer
45
alır. Yurdun şeref köşesi arkada kapının tam karşısına
gelen kısımdır. Zenginlerin yurtlarında arada sırada
tahta karyolalar bulunur, fakat normal olarak yerde,
keçe yataklarda yatılır.7
Yurdu kaplamak ve süslemek için olduğu gibi gi­
yinmek için de kullanılan keçeler, evdeki kadınlar ta­
rafından komşuların yardımıyla yapılır. Bunların ya­
nında, kadınlar yün eğirip boyar, dokuma yaparlar. Do­
kuma için, bütün güneybatı asyalılar tarafından kulla­
nılan yatay tezgâhlardan faydalanılır. Bütün kadınlar
nakış ve keçe süsleri yapmasını bilir, ancak dokuma­
cılıkta pek azı ustadır. Hem erkekler, hem kadınlar
deri işler. İp yapımında, sağlam olması için koyun yü­
nüne at kuyruğu karıştırılır. Bir çeşit bitki kökü ve
koyun yağından etkili bir sabun yapılır. Kazak aileleri
kullandıkları hemen herşeyi kendileri yaparlarsa da
bazı eşyaların zenaatkârlara ısmarlanması gerekir. De­
mirciler kazan, bıçak, mızrak ucu, koşumların demir
kısımlarını ve diğer demir eşyaları yapar. Gümüş us­
taları kemer tokaları, eğer süsleri ve diğer mücev­
herler; sayıları az olan bakırcılar ise bakır süsler ve
eşyalar yapardı. Marangozlar eğerlerin tahta kısımları­
nı, yutların iskeletlerini, sandıkları, tahta kap ve kep­
çeleri yapar, taş ustaları ise ölenler için mezar taşı
keserdi.8
Kazak kıyafeti kadınlar ve erkekler için aynıydı
ve çapan denirdi. Çapanlar uzun, düz elbiselerdi. Ön­
leri açıktı ve belden bir kem erle bağlanırdı. Şalvarla­
rın üst kısımları çok boldu, zira kışın, biniciler üst üste
birkaç çapan giyer ve bunları pantolonun içine koyar­
dı. Ayaklara, yüksek topuklu çizmeler giyilirdi. Baş­
lıklar ise bölgeye ve zamana göre değişmiştir. Onse-
46
kizinci yüzyılın sonlarında, giyeceklerin çoğu deriden
yapılırdı. Bilhassa ceylân, tay veya sincap derileri kul­
lanılır, kışın ise tilki derisinden çapanlar giyilirdi. Bu­
nun yanında keçe ve deve yüzünden dokumalar da
kullanılırdı. O zamanlarda bile ithal malı kumaşlar
vardı. Bunlar ya değiş tokuşla veya kervanların yağma­
sından elde edilirdi. Ondokuzuncu yüzyıl boyunca, fab­
rika yapısı ithal malları giderek arttı. Bilhassa kadın gi­
yecekleri dışardan geliyordu. Herşeye rağmen, ondo­
kuzuncu yüzyılın sonlarında, erkeklerin tutulan giyece­
ği halen at derisinden çapanlardı. Bunların omuz baş­
larına kürk şeritler dikilerek süslenirdi. Kadın ve er­
kekler, şimdi bile, sık sık deri pantolonlar giymekte­
dir. Yaz aylarında erkekler çapan giyer. Süs eşyaları,
kemer takaları, düğmeler, kadın ziynetleri (yüzük, kü­
pe, bilezik ve saç süsleri) için en çok aranan madde
gümüştü. Gümüş, üzeri akik ve diğer değerli taşlarla
süslenirdi.0
Kazak sosyal hayatı aile ve akrabalık bağları üze­
rine kurulmuştu. Evdeki büyük oğullardan biri evlenin­
ce, babasının aulunda bir çadır verilirdi. Ancak en
küçük oğul, evlendikten sonra babasının çadırında ka­
lır ve yaşlılıklarında onlara bakar, ölümleriyle de ça­
dırın sahibi olurdu. Aul geniş bir aileydi. Baba, evlen­
miş oğulları, evlenmemiş kızları veya birkaç evli kar­
deş ve bunların çocuklarından meydana gelirdi. Aulun
büyüklüğü civarda hayvanlara yetebilecek otlakların
miktarına bağlıydı. Aul mensuplarının ve hayvanların
sayısı civarda barınamıyacak kadar artınca, oğullardan
biri, sürüden kendi payına düşeni alarak, yeni bir aul
meydana getirmek üzere başka otlak aramaya çıkardı.
Bazı zenginlerin birkaç konak yerleri vardı. Her böl­
47
gede bir karısı ve kiralanmış çobanları
bulunurdu.
İdeal şartlarda aul, baba tarafından akraba erkekler
ve karılarıyla çocuklarından oluşurdu. Bazen kadının
akrabalarının da aula dahil edildiği olağandı. Zengin ai­
lelerin aullarında
işçiler, öksüzler veya sürülerini
kaybetmiş ve tekrar bir sürü yapmak için çalışanlar
da olurdu. Bunlar çalışmalarının karşılığında yiyecek,
giyecek ve hayvan alır ve aile fertleri gibi muamele
görürdü.10
Kamp, kesin şekilde, babadan inme akrabalardan
oluşmadığı halde, Kazak sosyal organizasyonu bunun
böyle olduğu varsayımına dayanır. Kazaklar kendile­
rinin bir atadan inme olduklarına inanır. Ondokuzuncu
yüzyılda toplanan Kazak şecereleri, ayrıntılarda büyük
farklılıklar göstermektedir. Hatta ilk atalarının ismin­
de bile mutabakat yoktur. Ancak herkesin birleştiği
nokta, bu atanın üç oğlu olduğu ve bunların soyun­
dan üç büyük Kazak boyunun geldiğidir. Bu boylara
Orda denmektedir ve büyük oğuldan inen ordaya Bü­
yük Orda, ortanca oğuldan inene Orta Orda ve küçük­
ten inene de Küçük Orda denmektedir. Bu üç karde­
şin oğulları, Ordadan daha küçük gruplar, onların oğul­
ları daha da küçük gruplar kurmuş ve sonunda aullara
ulaşılmıştır. Burada bütün erkekler ve evlenmemiş
kadınlar aynı atadan inmektedir.
Böylece, bütün Kazaklar geniş bir aile sayılmakta­
dır. Ancak kabile şecerelerinin büyük ölçüde idealize
edilmiş olduğu söylenebilir. Açıktır ki, bir adamın bü­
tün oğullarının bu şekilde aileden ayrılıp organizas­
yon kurmalarına, her nesilde bu derecede uyumlu grup­
ların teşekkülüne imkân yoktur. Zaten şecerecilerin
kendileri de bazı kabileleri bir evlâtlığın soyundan
48
göstererek veya Yediri «Yedi kabileler» şeklinde isim­
lerle sonradan katılma olduklarını kabul etm ektedirler.
Çoğu kere, kuvvetli bir liderin peşinden gidenler, onun
ismini almakta ve zamanla bu isim şecerelere, sanki
ilk atadan iniyormuş gibi, geçirilmektedir. Bu şecere­
ler çoğu hayalî karakterlerine rağmen, Kazak hayatının
iskeletini teşkil eder. Büyük bölümler, bölgeleri' de
gösterir. Büyük Ordanın toprakları şimdiki Kazakistan’
ın doğu taraflarına düşerdi. Orta Orda, orta ve kuzey
bozkırda otururdu. Küçük Orda ise Aral gölünden ba­
tıya, Hazar’a ve Urallara doğru uzanan araziye ha­
kimdi. Dördüncü bir Orda da İç veya Bükey Ordaydı ve
ondokuzuncu yüzyılda, Uralla, Volga arasındaki arazi­
nin Kalmuklar tarafından boşaltılması ve Küçük Ordanın bir kısmını buraya yerleşm esiyle meydana gel­
mişti. Bu bölgeler içinde, en büyük bölüm olan ordalar kendi geleneksel yurtlarında, serbest olarak dola­
şırdı.1'
Ünvan, evlenme ve politik organizasyon da kabile
şecerelerine bağlıydıt İki Kazak karşılaşınca, hemen
birbirleriyle olan akrabalıklarını araştırırdı. Gerçi her­
kese kaşı büyük misafirperverlik gösterilirdi ama şece­
re akrabalıklarında, daha da büyük ilgi beklenirdi. Eğ­
lencelerde, oturumlarda şeref köşesi ve yemeklerin ik­
ramı hep şecere sırasına göre yapılırdı. Meselâ, eğ­
lence protokolunda, Büyük Ordadan birinin bulunma­
sı halinde başkanlığı o alırdı. Kazaklar arasında exogarni (akrabalar arasında evlenmeme) vardır. Erkek
tarafından, yedi göbekten ykın olanlar birbirleriyle ev­
lenmez. Ondokuzuncu yüzyılda, b ir ara bu, beş gö­
beğe inmişti. İleri gelenlerde, şecereler büyük titiz­
likle, Tatar kâtipler tarafından tutulmasına rağmen,
F: 4
49
bütün Kazaklar tam olarak beş göbek ötelerini hatırlıyamaz. Bu sebeple, bazı kabileler çok yakın sayılır ve
onlardan kız alınmazken, bazıları da yeterince uzak
sayılarak onlarla evlenmeler yapılır.12
Çoğu zaman esnek olan politik organizasyon da
kabilelerin şecereleri istikametindedir. Göçebeler oto­
riteye karşı direnmeleriyle tanınır. Göçebe olmaları do­
layısıyla, başkanlarını beğenmeyince, kalkıp yeni bir
bölgeye gidebilirlerdi. Tarih bazı önemli Kazak kaanlarından 'bahsetmektedir. Bunlar arasında Tauka Han
(1680 - 1718) dikkati çeker. Geleneklere göre, bu han
lilk Kazak töresini kurmuştur. Herşeye rağmen, bu
hanlar hakkında pek az doküman vardır. Bunların ba­
zılarının, ortak düşmanlara karşı, geçici liderlik yaptık­
ları, bazılarının da Rus hükümeti tarafından, bütün Ka­
zakların başı olarak tanındığı için tarihe geçtikleri
söylenebilir. Onsekizinci yüzyıl sonlarında, üç Kazak
ordasından ikisinin başında hanlar vardı.
Kazaklar baskıyı sevmemelerine rağmen, tam bir
anarşi içinde de yaşamaz. Aralarındaki anlaşmazlıkları
gidermek ve dış dünyayla ilişkilerini yürütmek için li­
derler gereklidir. Orda seviyesinin altında büyük bey­
ler ve küçük beyler vardır. Şayet bazı aileler toplanıp
yeni bir bey seçer ve onun adını alırlarsa şecereler
bu yeni duruma göre tekrardan 'tanzim edilir. Politik
kuruluşun tabanında, .aulun başı aksakallardır. Sulh za­
manlarında, sadece küçük grupların başkanları etkili­
dir. Buhran zamanlarında, birkaç bölüm birleşerek tek
başkanın korumasına sığınır. Başkanın otoritesi, emnndekilerin saygısını kazanmış olmasına bağlıdır. Aul
başkanı ailenin de reisliydi, ve teorik olarak, daha
büyük ailelerin başları da aileler grubunun, şecerele­
50
re göre, en büyüğü sayılırdı. Pratikte ise en becerik­
liler başa geçerdi. Eğer büyük aileden, liderlik özel­
liklerini gösteren biri çıkmazsa, bu özellikte kim var­
sa, onun ardına takılınırdı. Kazak başkanlarında ara­
nan özellikler akıllı ve becerikli olması, akrabalarının
çokluğu ve en önemli görevlerinden olan, adamlarını
ve misafirleri eğlendirip,' gruptaki fakirlere yardım
edebilecek kadar, büyük sürüleri olmasıydı. Çeşitli
kademelerde başkanlık babadan, oğula geçerdi ve sa­
vaş halleri dışında bu mevkiler gayrıresmiydi.’3
Kazaklar arasında da âsil sınıf vardı. Bunlara «ak
kemikler» denir ve soyları en eski ataları sayılan, Abdul Kadir veya başka birine dayandırılırdı. Bunlar sa­
dece kendi aralarında evlenerek, asaletlerini korurdu.
Buna rağmen, ak kemikten bir adam kara kemikten
(halktan) biriyle evlenebilirdi. Hem ana, hem de baba
tarafından ak kemikten olanlara «sultan» denirdi. Bu­
na rağmen, pratikte, Hz. Muhammed’in soyundan ol­
dukların iddia edenlerle, kuvvetini çevreye kabul ettir­
miş başkanlara da bu şekilde hitap edilirdi.
«Dünyanın başka hiçbir yerinde, bir milletin başkanlarının ve asillerinin, Kırgız (Kazak) Hanları ve Sul­
tanları kadar az anlam ve kuvveti olduğu görülmemiş­
tir. Şayet aralarından biri, ¡büyük başarılar kazanıp ar­
dından kütleleri sürükliyebilmişse bunu, ak kemiğine
değil, kendi şahsî kabiliyetlerine borçludur. Aynı ka­
biliyetlere sahip, karakemikten bayağı bir Kırgız da
aynı şeyleri yapabilir.14
Kazaklar arasında köleler de vardı. Bunlar savaş
tırtsakları, kıtlık zamanlarında aileleri tarafından satı­
lan çocuklar ve Telengııtlardı. Geleneklere göre Telenguilar eski sultanların hassa askerinden olanların so-
51
yundandır. Bu çeşit Türk köleler, bilhassa ortaçağda
çok önemli roller oynamış, Bağdat’taki Abbasî halife­
liğini tamamen kontrolleri altına almış, Afganistan’da
Gazneliler hanedanını kurmuşlardı. Gerçi ondokuzuncu yüzyılda, Telengutların hürriyetleri iade edildi, an­
cak bunlar yine de sultanların ve Kaanların imtiyazlı
danışmanları olarak, önemlerini korudu. Bunların ba­
zıları evliliklerle Kazaklar arasında erim işti.15
Kazaklarda, evlenmeler aileler tarafından düzen­
lenirdi. Zira baba tarafından yedi göbek yakınla evlen­
mek yasaktı. Bu sebeple sözlüler, çoğu kere birbirle­
rinden çok uzak yerlerde yaşardı. Nişan, çoğu kere,
çocuklar daha çok küçük yaştayken yapılırdı. Zengin
ailelerde erkek çocuklar, oniki ile onbeş yaşları ara­
sında, kızlarsa daha bulûğa ermeden evlendirilirdi.
Kızların böyle erken evlendirilmelerinin sebebi, er­
keklerin küçük gelinleri tercih etm eleri, kız tarafının
başlık alma arzusu, erken evlenmenin kızın bekaretini
garantilemesi ve başkasına kaçmasının önüne geçil­
mesidir. Evlilikler aileler arasında sosyal ve malî iliş­
kiler kurardı. Damadın ailesi kız tarafına belirli bir
başlık (kalım veya kalıng) öderdi. Bu ödeme hayvan
vererek olurdu'. Kalım o kadar yüksekti ki, çoğu kere
ödeme taksitle yapılırdı.
Fakirler bu yüzden otuz,
hatta daha yukarı yaşlara kadar evlenemezdi. Bazen
de damat, gelinin babasının hizmetinde belirli bir za­
man çalışarak kalımı karşılardı. Bazen aileler birbir­
lerinden gelin alarak, kalım masrafından kurtulurdu.
Kalımın bir kısmı ödendikten sonra, damadın gelin ada­
yını bu gaye için kurulan bir çadırda ziyaretine izin
verilirdi. Kalım, yabancı gözlemcilerin yanlış olarak
zannettikleri gibi, gelinin satın alınması için ödenen
52
bir meblâğ değildir. Kalım nişanı muteber hale sokar,
büyüklüğü evliliğin sağlamlığını garantiler, erkek ta­
rafının kıza ve doğacak çocuklara bakabilecek durum­
da olduğunu gösterir ve ilgili herkese sosyal prestij
sağlardı. Kalım ne kadar yüksek olursa gelinin, dama­
dın ve her iki ailenin prestijleri de o kadar yükselirdi.
Çoğu kişiler, tek kadınla evlenirse de çok karılı evli­
liklere de müsaade vardı. Zenginler ilk karıları belirli
bir yaşa gelince ikinci, daha ilerde de üçüncü bir ev­
lilik yapabilirdi. Bunun yanında, ölen adamın kardeş­
lerinden veya yakın akrabalardan birinin, geriye kalan
dul kadınla evlenmesi ve ona bakması âdet olduğun­
dan da, birden fazla karılı durumlar ortaya çıkardı.10
Kazak kadınının kötü durumu hakkında çok şey
yazılmıştır. Evlenmede kızın hiçbir söz hakkı yoktu,
ama bu konuda erkeğin de tercih yapabildiği söylene­
mez. Sadece yaşı daha ilerlemiş zenginlerin ikinci
veya üçüncü karılarını seçebilme hakları vardı. Kazak
kadınlarının bütün vakitlerini ev işleri alırdı. Yemek
pişirmek, çocuklara bakmak, koyunları sağmak, sütten
elde edilen mamulleri hazırlamak, dikiş dikmek, keçe
yapmak, dokuma dokumak, yurdu kurup sökmek ve
bazen kocasının atını eğerlemek hep kadının işleriydi.
Erkekse vaktinin çoğunu oturarak veya arkadaşlarını
ziyaret etmek için atla dolaşarak geçirirdi. M isafirler
geldiğinde yemeği kadın hazırlar ve ortaya getirirdi,
ama erkekler bitirmeden kendisi yemezdi. Buna karşı­
lık yurdun hanımı kadındı. Gerçekten de çoğu kere
yurt kadının malı olurdu. Gelinlerin çehizleri arasında
elbiseler, mücevherler, ev eşyaları yanında yurt da bu­
lunurdu. Çehiz olarak getirilen hayvanlara kadının ko­
cası bakar, fakat bunlar sadece kadından olan çocuk­
53
lara miras kalabilirdi.
Kadın, kocasından ayrılabilir
veya onun ölümünden sonra aileden olmayan başka
biriyle de evlenebilirdi. Bütün bunlar için, karmaşık
malî yükümlülükler vardı, ama aynı şeyler erkek için
de mevzubahisti. Kazak kadınları peçe örtmez, at ya­
rışlarında, manili atışmalarda ve diğer oyunlarda genç
erkeklerle birlikte serbestçe hareket ederlerdi. W ie­
nerin de dikkati çektiği gibi Kazak destanlarında ka­
dın kahramanların «genellikle erkek kahramanlara (Batur) benzer özellikleri olur,» ve «mora! açıdan ve ze­
kâca onunla eş olarak tarif edilirdi.»17
Kazakların dinî inançları bozkırların ruh kültü, yer­
leşikler vasıtasıyla İran’dan gelen inanışlar ve İslâmiyetin bir karmasıydı. Kazaklar arasında İslâmiyet,
Kraliçe Elizabeth’in onları Müslüman sanarak, eğitim­
leri için Kazan Tatarlarından hocalar tayin etmesine
kadar pek tutunmamıştı. Tatarlar aynı zamanda tüccar
ve misyoner olarak da Kazaklar arasında dolaşır ve
çoğu zaman kabile beylerinin yanlarına kâtip olarak
girerdi. Bu işi bazen, Hivalı ve Buharalı mollalar da
yapardı. Teorik olarak Kazaklar Sünniydi. Ancak, as­
lında, Sünnilikle, Şiilik arasındaki farkı bilen pek azdı,
Zaten mollalar* bile, dinin ince taraflarını pek bilmezdi.
İslâmın beş şartına pek az uyulurdu. 1. Allah’ın adı,
dualardan çok samanlık devirlerden kalma afsunlarda
duyulurdu. 2. Bir molla geldiğinde namaz kılınır, an­
cak hiçbir zaman günde beş vakit olmazdı. Cuma gün­
lerinde camide toplu namaz ise hiç kılınamazdı, zira
Kazakların camileri yoktu. 3. Zekât vermek için ise
pek ortam yoktu. A ileler kendi başlarının çaresine ba­
kar', fakirler ise bir ailenin yanında iş bularak onlar­
dan biri gibi muamele görürdü. Gerçi bazı dindar gö­
54
rünen dilenciler vardı, ama bunların geçimleri sada­
ka toplamaktan çok falcılık ve sihirbazlıktandı.1" 4.
Oruç tutulmazdı. 5. Pek az Kazak, M ekke’ye gidip hacı
olabilirdi. Kazaklar arasında hacıların prestiji çok yük­
sekti ve sultanlara yakın saygı görürlerdi.
Kazaklar İslâm'ın şartlarına uymamakla beraber,
birçok âdetlere uyarlardı. Meselâ, bütün çocuklar sün­
net ettirilir ve bu sebeple, eğlenceler tertiplenirdi.
Başın traş edilmesi, süslü takkeler giyilmesi de yay­
gındı. Evlenmelerde, eğer yakınlarda bir molla varsa
çağrılırdı, anGak bu şart değildi. Düğün boyunca, ge­
linle güvey birbirlerinden saklanmazdı. Cenaze tören­
lerinde de, eğer bulunursa, bir molla dualar okurdu,
fakat törende din adamının bulunmaması o kadar bü­
yük noksanlık sayılmazdı. Bazen mezarın yanına, İs­
lâm usulü bir türbe yapılır ve ölümün kırkıncı ve yü­
züncü günlerinde dualar okunurdu. Bunlara rağmen
ölüm törenlerinde yapılan şeylerin çoğu İslâmî değil­
di. Bazen ölenin silâhları ve koşum takımı da birlikte
mezara konur, atı öldürülürdü. Cenaze dolayısıyla ve­
rilen yemekte, etler yendikten sonra, kemikler meza­
rın üzerinde yakılırdı. Büyük ve Orta Ordanın bazı ka­
bilelerinde, zenginler kışın ölürse, bir deriye sarılıp
ağaca asılır ve baharda civarda bulunan bir azizin
türbesinin yakınlarına götürülerek gömülürdü. Kazak­
lar evlilik törenleri gibi, gömme törenlerinde de zi­
yafetler verir ve ölenin mezarını, m isafirler birlikte
yapardı. Cenazelerine, yüzlerce kişinin iştirak ettiği
zengin başkanlara, kilden kale gibi bir mezar yapılırdı.
Bu mezarlarda, kuleler ve bazen de, kubbe bulunurdu.
Daha-m ütevazi mezarlar ise toprak veya dağlık yer­
lerde taş yığarak yapılırdı. Mezarın başına uzun bir
55
direk dikilerek, buna siyah bir bez bağlanırdı. Anıtın
tamamlanmasından sonra sıra ziyafete gelirdi. Kazak­
lar tarafından, adapte edilen bir Müslüman âdeti de
ölümün ilk yıldönümünün anılmasıydı. Bu anma, kud­
reti olanlar tarafından, Kazak usulü yapılırdı. Dua
okunduktan sonra ölünün ruhuna beyaz bir at kurban
edilir ve eti daha önce hazırlanmış yemeklerle bir­
likte yenirdi. Ziyafetten sonra düğün ve cenaze tö­
renlerindeki gibi eğlenceler tertiplenirdi. Bu törenler
çok pahalıya maloluyordu, ancak hem ölünün ruhu ra­
hatsız olur diye ve hem de merasim ölenin sosyal
durumuna uygun olmasa bütün aile utanacağından,
masrafa katlanılırdı.19
Ortaasya göçebelerinin törenlerinde atın önemli
rolü vardı. Baharda ilk tayın doğması, âyinler ve oruç­
la kutlanırdı. Mevsimin ilk kımızı içildiğinde de benzer
şekilde davranılırdı. Altay dağlarındaki Nayman Ka­
zakları arasında, bu törenler küçük aile toplantıları ha­
linde, 1920’iere kadar kutlanırdı. Ortaasya, Sibirya ve
uzak doğunun psikolojik olayı şamanizm de yirminci
yüzyılın başlarına kadar gelmişti. Şamanın (bakşı) ruh­
lar tarafından kontrol edildiğine inanılır ve trans ha­
line geçen şaman hastalıkları tedavi eder, gelecekten
haber verir ve kayıp eşyaları bulurdu. Şaman ayinleri,
esasta Ortaasya'ya has bir davranıştır, ancak bazı ay­
rıntılar sonradan güneyden gelen îesirler altında kal­
mıştır. Meselâ, ondokuzuncu yüzyılda, şamanın tran­
sa girmek için kullandığı davulun yerini, telli bir saz
olan kopuz almıştı. Hastalıklara sebep olan ruhlara,
Arapça cin, denilmeğe başlanmıştı. Orijini Ortaasya
olmayan kötü göz inancı yayılmıştı. Şaman duaları sı­
rasında çeşitli Ortaasya ruhlarından olduğu gibi, Allah’
56
tan, Nuh, İbrahim ve Davut gibi Yahudi - Müslüman
peygamberlerden de yardım ¡istenirdi. Şamanlar, Ka­
zaklar arasında büyük saygı görürdü. Bunlar konaklar
arasında dolaşarak şarkılarında eski kahramanlardan
bahseder, halkın eski efsane ve dinî inançlarını ayak­
ta tutarlardı. Şamanların yanında, koyunların kürek
kemiğini yakarak veya ateşe yağ dökerek fala bakan
kâhinler de vardı. Müneccimler yıldızları inceliyerek
uğurlu ve uğursuz günleri söylerdi. Bunlara ilâveten,
mollaların Kuran’dan ayetler yazarak yaptıkları muska­
lara da güvenilirdi. Ondokuzuncu yüzyılda hastaları te ­
davi etsinler, diye aynı zamanda hem hoca, hem de
şamanların getirilmesi anormal sayılmazdı.20
Bozkırlarda bir ata kültü ve bir de ağaç kültü vardı.
Bazen kutsal kişiler öldükten sonra aziz mertebesine
yükseltilirdi. Çoğu kere her mezar bir azize ait sayı­
lırdı. Bozkırda ağaç yetişmesi nadir olduğundan, mezar
üzerinde ağaç çıkması, orda yatanın azizliğine delil­
di. En ünlü yatır Hoca Ahmed'in kabriydi, ancak Türk­
istan’ın her bölgesinde başka yatırlar bulunurdu. Haik
buralara adaklar adar, bez parçaları bağlar, hayvan kafatasları ve boynuzları koyardı. Aziz mezarlarının çev­
resi ölülerin gömülmesi için de ideal yerlerdi ve çev­
rede birçok başka mezar yapılırdı. Dikkati çeken ağaç­
lar, bir mezarla ilişkili olmasalar bile kutsal sayılır
ve buralara da bez, deri ve hayvan kılı şeklinde adak­
lar yapılırdı. Bilhassa güney bozkırlarında, Kazaklar
kışlıklarından ayrılırken, İran’daki Nevruz törenlerine
benzer, törenler yapardı. Kazaklar, ziyafet Vermek için
her fırsattan faydalanırdı. Bu sebeple güneydekiler kur­
ban bayramını ve oruç tutmadıkları halde, ramazan
bayramını kutlardı.*1
57
Kazaklar arasında en önemli tören zamanları ev­
lenmeler, ölümler ve ölüm yıldönümleriydi. Bu tören­
lerin sonunda büyük bir ziyafet verilirdi. Bu ziyafetler­
de akraba ve yakınlar, kımız ve hayvan getirerek ev
sahibinin yükünü hafifletirdi. Ziyafet esnasında ve son­
rasında, çeşitli yarışmalar düzenlenerek m isafirler eğlendirilirdi. Bu yarışmaların galiplerine çeşitli ödüller
verilirdi. Uzun mesafe yarışları, çok iyi binici olan
Kazakları bile yorardı. Genç erkekler ve kızlar ara­
sında düzenlenen kısa mesafeli yarışlar ise binicilerin
çevikliğini gösterirdi. Bu yarışlarda genç kız, erkekten
sıyrılıp kaçmağa çalışır, delikanlı da onun önünü kes­
meğe uğraşırdı. Hem yerde, hem de at üzerinde sürat­
le giderken yapılan okçuluk yarışları ise nişancılığı öl­
çerdi. Güreş ve yemek yeme yarışları da her zaman
heyecanla izlenirdi. Bu sayılan konularda marifetli
olanlar, her eğlenceye davetsiz gider ve memnuniyet­
le karşılanırlardı. Düğünler daima yaz sonlarında veya
sonbaharda, yiyeceğin bol ve hayvanların semiz olduğu
zamanlarda yapılırdı. Kışın soğuk, Kazakları evde kal­
mağa mecbur tuttuğu zamanlarda ise gençler yurdun
ortasındaki ocak ^etrafında daire olup oturarak, çeşit­
li oyunlar oynardı.22
Yaz olsun*, kış olsun baş eğlencelerden biri de
şarkılardı. Halk kendi kendine türkü söylerdi. Kadınlar
baharda göç başlarken şiirler okurdu. Düğünlerde, ce­
nazelerde ve yas törenlerinde söylenen şarkılar vadi.
Yılın her mevsiminde, her aul gezginci ozanları büyük
bir memnuniyetle karşılardı. Bunlar efsaneler ve tarihî
şiirler okurdu. Gençler, soğuk kış akşamlarında yurt­
larda toplanarak türküler söylerdi. Büyük oyunlar ara­
sında da şarkılar söylenirdi. En sevilen eğlenme şekil­
58
lerinden biri de mani yarışmalarıydı. Bu karşılaşmada,
önce bir taraf sonra diğeri sırayla kıtalar okurdu. Ger­
çi müzik monotondu, ancak sözler önceden hazırlan­
madan, irticalen söylenir ve çoğu zaman iğneli ve de­
rin anlamlı olurdu. Bazen türkülere sazlar da eşlik eder­
di. Telli kopuz ve dombra ve fülüte benziyen çıbuzga
en tutulan sazlardı, ancak asıl önemli olan şarkılardı.
Bunlar Kazaklar arasında en önemli ifade vasıtasıydı.
Şarkılar halinde, nesilden nesile aktarılan bu zengin
edebiyat, tamamen sözlüydü. Ondokuzuncu yüzyılda,
pek az Kazak okuyup yazabilirdi. Hanlar bile, Rus hü­
kümetiyle aralarındaki yazışmaları düzenlemek için
mollalar tutardı.23
Göze hitap eden sanatlar süsleme sanatlarıyla sı­
nırlanmıştı. Keçe halıların üzerlerine şekil verilmiş,
renkli yünler ilâve edilerek yapım esnasında bunların
da keçenin parçası olması sağlanır, böylece halı süs­
lenirdi. Keçeleri süslemenin diğer bir yolu da süslene­
cek tulumun, sandık örtüsünün veya halının üzerine
zıt renkli keçeler uygulamaktı. Kürk elbiseler de deği­
şik renkte kürkler kullanılarak süslenirdi. Elbiselerde,
at kuşamlarında, keçe sandık örtülerinde ve torbalar­
da nakış geniş ölçüde görülürdü. Yurdun duvarlarını
kaplıyan hasırlarda, yurdu sağlamlaştırmak için kul­
lanılan bantların örülüp dokunmasında yün iplikler kul­
lanılırdı. Tahta sandıklar, karyolalar, kapı kenarları, mü­
zik âletleri, eğer kısımları ve diğer şeyler gibi kemik
eşyalar da yontularak işlenirdi. Mezar taşlarının üzeri­
ne de yarım kabartmalar oyulurdu. Gümüş ziynet, ke­
mer tokaları, koşum'takımları dekoratif motiflerle süs­
lenir ve çoğu zaman değerli taşlar da kullanılırdı. Bü­
tün bu işlemelerdeki motifler çok iyi stilize edilmiş,
59
geometrik şekillerdi. Düz çizgiler, üçgenler, dörtgen­
ler, altıgenler, daireler ve sipiraller ustalıkla kullanı­
lırdı. Bilhassa keçelerde sipiral süsler sevilir ve bun­
lar eski Ortaasya hayvan stillerinden koç boynuzunu ve
genel olarak Sibirya sanatını hatırlatırdı.24
DİĞER GÖÇEBELER
KIRGIZLAR: Kırgız kültürü Kazaklara çok benzerdi.
Doğuda yüksek dağlarda yaşayanlar at yerine yaklardan faydalanır ve sığır da beslerdi. Ç ift hörgüçlü deve
sayısı, atlardan fazlaydı. Kırgızların birçoğu tam göçe­
beydi, fakat bazı yerlerde, kışı dağ Tacikleri gibi taş ve
kil evlerde geçirirlerdi. 8.000 fitin altındaki vadilerde
yaşıyanlar, kışlıklarında buğday ve arpa da ekerdi.
Yazın buralarda bazı erkekler kalıp bekçilik yaparken,
kadın ve çocuklar hayvanları yüksek yaylâlara götü­
rürdü. Kırgızlar normal olarak Kazaklardan daha bü­
yük gruplar halinde göç ederdi. Bir aulda yüz ve daha
fazla yurt bulunurdu.
Kazaklar gibi, Kırgızların da şecereye dayanan bir
kabile kuruluşları vardı. Grupların en büyüğü kabileler,
en küçüğüyse aullardı ve bunları beyler ve manaplar
yönetirdi. Sovyet edebiyatı, manapları Kırgız kütlele­
rini sömüren âsil sınıf olarak tanımlamaktaysa da, bu­
nun pek aslı yoktu. Rus Türkologlarından W. Barthold
«Karakırgızlarda ne prensler, ne de âsiller vardı. İleri
gelenleri mevkilerini seçimle değil, tamamen şahsî et­
kileriyle kazanırlardı.»25 demektedir. Kırgızlar, Kazak­
lardan da dik başlıydı ve otorite altına girmeğe hiç
yanaşmaz, bunun için kendi aralarında dövüştükleri
60
gibi, Kokand, Kaşgar ve Çin hükümetlerine karşı da sa­
vaşırlardı. Kırgızlar da Kazaklar gibi sadece ismen
M üslüm andı/“
KARAKALPAKLAR; Karakalpaklar da eskiden gö­
çebeydi. Altıncı ve yedinci asırlarda, Sir-derya boyun­
da oturmaları sırasında tarımı öğrendiler. Amu-derya
deltası boyundaki bataklık ve çöle itildikten sonra ya­
şayışları yeni ortama uydu ve Hiva hanlığının etkisinde
kaldı.27 Karakalpaklar bütün yıl boyunca yurtlarda ka­
lırdı, ancak yar:' göçebeydiler. Şöyle ki, kışlık korunak­
larıyla, tahıl ve bostan yetiştirdikleri yazlıkları birbi­
rine çok yakındı. Burada hayvan da beslenirdi. Ancak
atın yerini sığır almıştı. Sığırlar hem saban, hem de
arabaları çekmede kullanılıyor ve atlara nazaran çok
daha az otlakla yetiniyordu. Fakirler Aral gölünde ba­
lıkçılık yapıp, yakaladıklarını tahılla takas ederdi. Y i­
yecekleri şu ata sözünde de belirtildiği gibidir, «üç ay
süt, üç ay kavun, üç ay kabak, üç ay balık, işte yaşa­
manın yolu.»28 Bu yiyeceklerin yanında tahıllar ve ek­
mek de önemlidir. Karakalpak zenaatları vahaların et­
kisini yansıtır. Dem irciler çiftçi ve balıkçılar tarafından
kullanılan, âletler yapardı. Pek az kişinin uğraştığı
mücevhercilik, göçebelik ve yerleşik düzen arasında
geçiş dönemini yansıtırdı. Bazı marangozlar yurt iske­
leti, bazları eğer yapımında ustalaşmıştı. Karakalpak­
lar arasında dağınık yaşıyan Özbekler, büyük arabalar
ve kayık yapımıyla uğraşırdı. Ev kadınları, yurt ¡kenar­
larını desteklemek için bantlar ve sandık örtüleri dokurdu. Bunlar yünden' yapılır ve Kazaklarda olduğu gibi
yatay tezgâhlarda dokunurdu. Bunun yannda, Özbeklerinkine benziyen bir tezgâhta, giymek için de bez do­
kunurdu.29
61
Ekonomik yapılarındaki değişmeye rağmen, Karakalpaklar kabile şecerelerini ve politik yapılarını koru­
muştu. Her kabilenin ekip biçtiği ve hayvanlarını otlat­
tığı bir arazisi vardı. Hivanın tesirinde, bazı başkanlar
toprak ağaları haline gelmiş30 ve bazı topraklar da vakıf
yapılmıştı. Bazı Karakalpaklar ise ticaretle zen­
ginleşmişti. Karakalpaklar,
İslâmiyeti Kazaklardan
daha ciddiye alırdı. Birkaç küçük camileri vardı.
Müzik ve türküleri Kazaklara benzerdi, ama süsleme
sanatları değişikti. 1880’lerde Kazak ve Karakalpak
yurtlarını mukayese imkânı bulan, A.N. Kharuzin, Karakalpakların yurt duvarlarında süslü keçeler yerine,
işlenmiş kumaşlar astığını belirtmişti. Erzak sandıkları
ise Özbekler gibi boyanırdı. Sandık örtüleri kullanıl­
dığında da bunlar, daha çok Türkmenlerinkine benzer
işleme ve örgüler olurdu. Giyeceklerde açık renkler,
çizgiler veya dalgalı pamuklu dokumalar kullanılması
vaha etkisi gösterirdi. Kazaklar bu tip kumaşlarda be­
neklileri tercih ederdi. Karakalpak erkekleri başlarına
siyah kuzu derisinden yapılmış kalpaklar giyerlerdi ve
isimleri buradan geliyordu.31
TÜRKMENLER: Türkmenler, uzun zamandan beri,
vahaların ve İran yaylasının yerleşik halkıyla temas
halinde olmalarına rağmen, göçebe karakterlerini tam
kaybetmemişti. Mümkün olduğu kadar göçebe hayatı
sürdürüyorlardı, ancak yaşadıkları bölgenin kurak ol­
ması sadece hayvancılıkla geçinebilmelerine yetmiyor
du. M erv’deki, Tekke Türkmenleri gibi bazıları, eskiden
yerleşiklerin işlediği topraklarda otururdu. Genellikle
karma ekonomileri vardır. Ondokuzuncu yüzyılda Türk­
menler, göçebe (çarva) ve yerleşik (çomur) diye ikiye
ayrılırdı. Aslında bu ikisi arasında tam fark yoktu.
62
Pek az kabile tam yerleşik veya tam göçebeydi. Türkmenler hayvancılığı, çiftçiliği, zenaatkârlığı, savaşçılığı
ve Hazar kıyılarında balıkçılığı belirli oranlarda yapardı.
Türkmenlere göre en iyisi, ailenin bazı fertlerinin hay­
vanlara bakarken bazılarını da toprağı işlemesi veya bu
işi yapan kölelere nezaret etmesiydi. Türkmen kızları,
vakitlerinin çoğunu nakış işliyerek ve dokumayla ge­
çirirdi. Bir kızın ilk düşündüğü şey çehizinin hazırlanmaşıydı. Bunun için önce birkaç güzel halı dokur ve
nakışlı giyecekler hazırlar, eğer vakti kalırsa diğer kız
kardeşleriyle beraber satmak için halılar ve heybeler
dokurdu. Avupa ve Am erika’da Buhara veya Merv diye
tanınan ünlü halılar işte bunlardı.32
Türkmenler savaşçı karekterleriyle ünlüydü. Hiva,
Buhara ve Fars hakimlerine karşı savaş halinde olma­
dıkları zamanlar, onlar için parayla dövüşürlerdi. Ancak
Türkmen ekonomisinde daha önemli bir gelir kaynağını
yağmalar teşkil ederdi. Bunlarda hedef İran'daki Şiiler
ve eğer fırsat çıkarsa Hristiyan Ruslardı. Bu yağma­
larda at, eşya ve insanlar ganimet olarak alınırdı. Eğer
ailelerinden fidye alınabilirse, kaçırılanlar serbest bı­
rakılırdı. Fidye alınamadığı takdirde ise esir pazarla­
rına yollanırdı. Fidye alınması daha kârlıydı. Türkmen
atları, Kazaklarınki kadar çok değildi. Bunlar baskınlar­
da çok büyük işler görürdü ve çok önemliydi. Türkmen
atları Kazakların kısa ve kaba kıllı atlarına benzemez­
di. Bunlar Arap atları gibi güzel ve gösterişliydi. Atlara
büyük itina gösterilir ve kamp içinde yetiştirilirdi. Sa­
dece, ancak kısa mesafelerde binilen, dişiler diğer
hayvanlarla otlağa sal mirdi. Türkmen bölgesinin büyük
kısmını meydana getiren çöllerde, attan çok deve işe
yarardı. Ortaasya’nın diğer bölgelerinde olduğu gibi,
63
burada da en çok koyun ve keçi beslenirdi. Otlaklar
civardaki su kuyularına ve yağmur miktarına göre sı­
nırlanmıştı. Güneyde, Kopet dağının eteklerinde, bazı
kaynak ve çay kenarlarında tarım yapılırdı. Doğuda Tecend ve Murghab nehirleri kıyılarında tarım arazileri
daha da genişlerdi. Ekinler genellikle vahalardakilerle
aynıydı. Bunlar arasında buğday, arpa, darı, nadiren pi­
rinç, karpuz, kavun ve diğer meyveler sayılabilir.33
Yenilen şeyle? İktisadî durumu yansıtır. Pek az
Türkmen'in kımız yapabilecek kadar atı vardı. Durumu
iyi olanlar, kımız yerine deve sütünden bir çeşit içki
yapardı. Kesilmiş deve ve koyun sütü (gatsuk) çok
yenildiği gibi, bundan bir çeşit yumuşak peynir de ya­
pılırdı. Fırında veya yağda kızartılarak hazırlanan ek­
mek, Çin’den getirilen yeşil çayla birlikte yenir ve
ana gıdayı teşkil ederdi. M isafir geldiğinde koyun ke­
silince bile, etin bir kısmı çıkarılır, kalanı satılırdı.
Böyle bir davranış Kazaklar arasında aslâ görülmezdi.
Türkmenlerin en hoşlandığı şeylerden biri de iri kuy­
ruklu koyunların eritilen kuyruk yağıydı. Bunda et kızar­
tılırdı. Vaha bölgelerinde kavun, karpuz ve meyveler
sıcak aylarda bol bol yenirdi. Kavun - karpuz dilimleri
kurutularak bütün yıl boyunca sofralarda görülürdü. Va­
haların meşhur yemeği pilav, pirinç yerine arpayla ya­
pılır ve içine yağ ve bazen yabanî havuç konurdu. Özel
durumlarda et ve kuru erik de ilâve edilirdi. Hazar
kıyısında yaşıyanlar dışında, Türkmenler pek balık ye­
mezdi. Türkmenler yerleşik komşularından, uyuşturucu
ve tahrik edici maddeler kullanmağa alışmışlardı. Bun­
lar arasında tütün önemli yer tutardı. Tütün çubukla
yakılıp içildiği gibi çiğnenirdi de. Vaha Türkmenleri af­
yon da içerdi ama bu yaygın değildi.31
64
Türkmenler geniş ölçüde ziraatle uğraşmalarına
rağmen, göçebe geçmişlerinin hatırası olan yurtlarda
yaşardı. Hazar denizi kıyısında bir balıkçı köyü olan,
Gümüştepe bile, Armmius Vambery’nin 1869’daki zi­
yaretinde, tamamen yurtlardan kurulmuştu.
1881'de
Edmud O'Donovan, M erv Vahalarında bir müddet kal­
mıştı. Buradaki insanların vaha tipi toprak evleri vardı,
ancak bunlar depo olarak veya m isafirler için -kullanı­
lırdı. Halk ise evlerin yanında kurulan çadırlarda kalır­
dı. Türkmen yurtlarının Kazak yurtlarından tek farkı, iç­
lerinin döşenişiydi. Keçe döşemenin üzerine halı seri­
lir ve duvarlardaki deri torbaların yerini örülmüş hey­
beler alırd:. Kadınlar kısmında deri eşyalar yerine, tah­
ta, maden veya sukabağından şeyler vardı. Bunun ya­
nında, tahıl öğütmek için yatay el değirmeni bulunurdu.
Yurdun dışında bir fırın olurdu. Bu fırın vahalardakilerden daha kabacaydı. Giyiniş ana çizgileriyle Kazakla­
ra benzer, pantolon, gömlek ve kaftandan oluşurdu.
Ancak Türkmen erkekleri, Buharada dokunan sarı ve
siyah çizgili giyecekleri tercih eder ve koyun deri­
sinden uzun şapkalar giyerlerdi. Ayaklarda ise yüksek
topuklu çizme yerine, sandal veya magosen benzeri
ayakkabılar olurdu. Diğer bir deri eşya da, çok uzun
kollu paltoydu. Bunlar İran ve Afganistan’da giyilen
pustinlere benzer ve 'iyi havalarda deri tarafı yağmur­
lu ve karlı havalarda kürk tarafı dışa çevrilerek kul­
lanılırdı. Kadınlar üzerleri nakışlı kırmızı ve mor renk­
leri tercih ederdi. Resmî durumlarda, başlıklarının üze­
rine kolları arkada bağlanmış bir palto örterlerdi. Bu
usul vahada oturanlar tarafından sokağa çıkıldığında,
yüzü örtmek için kullanılırdı, ancak Türkmen kadınları
yüzlerini kapamazdı. Gümüş mücevherler Kazaklardan
F: 5
65
ve vahada yaşıyanlardan çok daha incelikle işlenmiş­
ti. Boyunlarına, içlerinde muska bulunan, süslü silin­
dirlerden meydana gelen özel gerdanlıklar takarlardı.35
Türkmen kabileleri Kazaklara nazaran birbirlerin­
den çok uzaktı. Birkaç bağımsız kabile vardı ve ço­
ğunlukla birbirlerine düşmandı. En önemli kabileler,
arazileri Hazar denizinden doğuya doğru uzanan Yomud, İran sınırında Atrek nehri boyunda Göklan, yine
İran sınırında Göklanların doğusunda Salur, bölgeleri
Murghab nehri boyunca Afganistan içlerine kadar uza­
nan Sarık, ondokuzuncu yüzyılda Merv vahasını elegeçirmiş olan Tekke; ve M erv’in kuzeyinde yaşayıp Rus
idaresine girdikleri sırasında, bir ara, Tekke Türkmenleriyle geçici olarak anlaşmış olan Ersarı aşiretle­
riydi. Bu Türkmen kabilelerinin bütün Ortaasya göçe­
belerinde olduğu gibi kabile şecereleri ve geleneksel
bölgeleri vardı. Pek sınıf farkı gözetilmezdi. Kazaklarda
olduğu gibi Türkmenlerde de Kaanların, pozisyonları­
nın gerektirdiği masrafları yapabilmek için zengin ol­
maları şarttı. Ancak otoriteleri kendi karakterlerine
bağlıydı. Han soyundan gelenlere de han ünvanı ve­
rilirdi. Yağmalarda temayüz etmiş başkanlara serdar
denir, kahramanlar bahadur diye övülürdü. Yakalanan
esirlere çok ağır muamele edilirdi.30
Türkmenler Müslümanlığın, yakın akrabalarla ev­
liliğe müsaade eden âdetini benimsemişdi ve çoğu ke­
re kendi kabileleri içinden evlenirlerdi. Genellikle kız­
lar oniki, erkekler onbeş yaşında evlendirilirdi. Ancak
başlık parası çok yüksek ve vahalarda toprak ve su hak­
kı elde etmek çok pahalı olduğundan, fakirler evlenebil­
mek için birkaç yıl daha beklemek zorunda kalırdı.
Türkmen kadınının durumu da Kazaklara benzerdi. Ka-
66
din bütün ev işlerini yapar, yurdu söküp kurardı. «Er­
kek bir kere kırk yaşını aştı mı, bütün işleri ailesine
yaptırır ve hiç iş görmezdi.»37 Buna karşılık kadın,
evinin hanımıydı ve peçesiz dolaşırdı. 1880’lerde Merv
Hanlarından birinin dul karısı kabilesi üzerinde büyük
politik nüfuz sağlamıştı.38
Türkmenler Kazaklara nazaran daha Müslümandı.
Genellikle, camilerin toprak bir düzlük veya büyük
yurtlardan meydana gelmesine rağmen, daha büyük
toplulukların dua edecek yerleri olurdu. Çoğu Türk­
men, yemekten sonra dua ederdi. 1863’te Türkmenler
arasında İstanbullu bir hoca kılığında dolaşan, Arm imius Vambery, mollaların ve hakimlerin (gazi) halk
üzerinde aksakallardan daha nüfuzlu olduğunu söyle­
mektedir. Gaziler kabile ve aşiret duruşmalarına katı­
larak, dinî kanunlarla ilgili kararlar verirdi. Parası olan
herkes M ekke’ye giderdi. Türkmen kültürünün diğer
öğeleri gibi, İslâmî inançları da Kazaklarla vaha ahalisi
arasında özellik arzeder. Kurban bayramı ziyafeti, ba­
zıları tarafından yapılır, ancak ramazanda pek oruç tu­
tulmazdı.3" Evlenme ve ölümlerde ziyafetler verilirdi.
Bunların Kazaklardan ayrılan tarafı, cenazelerde eğlen­
ce düzenlenmeyişidir. Düğünlerde atla yarışlar ve çe­
şitli oyunlar oynanırdı. Bunlardan baiga oyununda, bini­
ciler bir keçiyi ele geçirmek için yarışırdı. Diğer za­
manlarda, baş eğlence satranç ve koyunların aşık ke­
miğiyle oynanan bir oyundu. Rus işgali zamanlarında,
müzik profesyonel müzisyenler tarafından yapılırdı.'0
Başlıca süsleme sanatları halı ve heybe dokumacılı­
ğıydı. Bunun yanında kızlar ve kadınlar nakış işlerdi.
Mücevhercilik de gelişmişti. Nakışlarda çiçek motif­
leri, Fars tesiri gösterir. Buna karşılık, başlıklarda Ka­
67
zak keçe süslemelerinin izleri vardır. Halı ve heybe de­
senleri çoğunlukla geometrikti. Bunlar kıvrık boynuz
motiflerinden veya İran halılarının çiçek desenlerinden
oluşurdu. Geometrik şekillerde, onüçüncü asır Selçuk
ve ondördüncü ve onbeşinci asır Anadolu halılarının
havası görülürdü. Her Türkmen kabilesinin kendine has
bir uslûbu vardı.*1
68
III.
GELENEKSEL VAHA KÜLTÜRÜ
Vaha kültürü deyince şehir, pazar kasabaları, düz­
lükte ve doğudaki yüksek dağlardaki köylerin kültürü
kastedilmektedir. Buralarda halk yerleşikti, birbirine
yakın kurulmuş evlerde, hayatî nehirlerin ve sulama
kanallarının boyunca yaşarlardı. Suyun bittiği yerde
çöl başlardı. Yerleşm e yerleri çöl ortasında, sulak ada­
cıklardı. Doğuda Tacikler, eski âdetlere Özbeklere
nazaran çok daha sıkı bağlıdır. Batıda, Hivada yaşıyan
Özbekler eski göçebe hayatlarının bazı elemanlarını
hâlâ muhafaza etmekteydi. Bunun ötesinde, küçük böl­
geler arasında da kültür farklılaşması vardı. Konuşma
tarzı, giyinme, teknoloji, sosyal ve dinî inançlar deği­
şiklik gösterirdi. Bölgelerarası değişiklikler, daha son­
ra Sovyet idarecilerinin yeterince dikkat ve ilgisini çek­
miş olmasına rağmen, Pamir’den Hiva’ya kadar uza­
nan münbît arazilerde, tek b ir yaşayış tarzı olduğu
söylenebilir. Yani bozkır ve çöllerdekine zıt bir vaha
kültürünün varlığından söz etmek doğrudur.
Vaha ekonomileri ziraat, zenaat ve ticarete daya-
69
nırdı. Ortaasya’mn kurak ikliminde bazı tahılların dı­
şında mahsul alabilmek için sulama şanttı. Tahıl vaha
kenarlarındaki dağ eteklerinde sulama olmadan yapıla­
bilirse de verim çok az ve belirsizdi. Buna karşılık ka­
lite yüksekti. Vahalardaki yoğun nüfusun beslenebil­
mesi için sulama kanallarının büyük dikkatle korun­
ması gerekirdi. Yukardaki vadilerde bile, küçük kanal­
larla kaynaklardan su getirilerek her iki yandaki tar­
lalar sulanırdı. Büyük nehir boylarında, sulama kanal­
ları ağ gibi örülmüştü. Bunların killerle, tıkanmasını ön­
leyip devamlı bakımlarının yapılması ve tarlalara eşit
miktarda su verilebilmesi için akışın düzenlenmesi ge­
rekirdi. Su alma hakları, arazi haklarından daha önem­
liydi. Tahıllardan buğday, ekmek yapmak için, arpa hay­
van yemi olarak ekilirdi. Bazen fakirler arpa ekmeği
de yerdi. Akdarı fazla su istemediğinden, sulanmıyan
bölgelerde yarı göçebeler tarafından ekilir, hem ekme­
ği yapılır, hem de lapa olarak yenirdi. Yüksek verimli
olan süpürge darısı (Cuğara) köylük yerlerde önemli
bir mahsuldü. Tohumları insanlar, hayvanlar ve kümes
hayvanları tarafından yenilebilir, sapları saman, yakıt
ve hasır yapımında kullanılırdı. Çiftçiler küçük oran­
da fasulye ve çeşitli yağlı tohumlar, bu arada susam,
ekerdi. Aşağı arazilerde suyun bol olduğu yerlerde,
iftar sofralarının en beğenilen yemeklerinin yapımın­
da kullanılan pirinç, bol bol ekilirdi. Bunun yanında
kaba yonca, pamuk, afyon çiçeği, keten, kenevir ve
tütün de yetiştirilirdi. Vahalar eskiden beri hem kar­
puz, hem de kavunlarıyla meşhurdu. Bunların yanında
birkaç çeşit kabak yetiştirilir ve bazıları yenir, diğer­
leri ise kurutularak kap haline getirilirdi.
Çoğu sebze ve meyva bahçeleri evlerin etrafında
70
bulunur, bunların çevresi yüksek duvarlarla kapatılır­
dı. Zengin kasabalıların yazlık yaylâları olur ve sıcak
aylarda buralara çıkılırdı. Yer müsait olduğunda, evlerin
avlularını üzüm çardakları gölgelerdi. Meyva bahçele­
rinde kayısı, şeftali, ayva, incir, nar, elma, badem ve
diğer meyva ve kuruyemiş ağaçları yetiştirilirdi. Çoğu
kere duvarların içinde sebzeler de ekilirdi. Bunlar
arasında havuç, soğan, şalgam, bezelye, turp, salata­
lık ve kırmızı biber sayılabilir. Dut ağaçları vahalarda
bol miktarda bulunurdu. Meyveleri kurutulup dövüle­
rek şeker yerine kullanılır, yaprakları ise ipek böcek­
lerine verilirdi. Halk çiçekleri çok sever ve yüksek
dağ vadilerinde bile, küçük bahçelerde kadife çiçeği
ve gelincik yetiştirilirdi. Dere ve kanal kenarlarına
ekilen kavaklar rüzgâr kırmağa yarar ve kerestesi tah­
ta işlerinde ve ev yapımında kullanılırdı. Söğütler ve
karaağaçlar ise kasaba ve köylerin gölgelilkleri ve süs­
leriydi. Kasabalara yaklaşan seyyahlar uzaktan sadece
duvarların arasından yükselen ağaçları görürdü.1
Hayvancılık vaha ekonomisinde nisbeten önemsiz
yer tutardı. Parası yeten bütün erkekler ata binerdi.
Bunların bazılar;, vahalarda yetiştirilm iş olmakla bera­
ber çoğu göçebelerden veya yarı göçebelerden alınmış­
tı. Fakirlerin iş hayvanı ise eşekdi. İki tekerlekli yük­
sek arabaların (arba) ve sabanların çekilmesinde hem
atlar, hem de öküzler kullanılırdı. Araba kadınların,
aile partilerinin, ve çiftlik ürünlerinin taşınma vasıtasıydı. Kervanlarda kullanılan develer göçebelerden sağ­
lanırdı. Kırlık arazide köylüler bir miktar koyun ve
keçi besler ve bunları bir çobanın nezaretinde civar
otlaklarda yayılmağa gönderirlerdi. Kasaba ve şehirierde kullanılan yün ve kasaplık hayvanların çoğu, ci­
71
vardaki göçebe ve yarı göçebelerden satın alınırdı.*
Vahalarda yiyecekler çok çeşitliydi.
Bütün ye­
meklerin yanında temel gıda yufka ekmekti. Bu bazen
mayalanmazsa da çoğu kere mayalanır ve fırından çı­
kar çıkmaz taze yenirdi. Ondokuzuncu yüzyılda tanı­
nan, Çin’in yeşil çayı hızla benimsenmiş ve çok fa­
kirler ve uzak köyler dışında her yerde kullanılır ol­
muştu. Sabahları kahvaltıda ekmekle kaymak yenir ve
yanında tuzlu çay içilirdi. Bundan başka misafir geldi­
ğinde ve çarşıda dinlenilirken de çay içilirdi. Öğle
yemeğinin de esasını çay ve ekmek teşkil ederdi.
Kavun - karpuz ve diğer meyvalar yaz aylarında yemek
aralarında bol bol yenildiği gibi, kurutularak kışa da
saklanırdı. Günün asıl yemeği akşamları yenirdi. En
sevilen yemek pirinç ve yağla yapılan ve içine havuç
ve çeşitli kurutulmuş meyvalar ve bulunursa et ilâve
edilen pilavdı. Çok zenginler bile hergün pilav ye­
mezdi. Hali vakti yerinde olanlar cuma akşamları, İs­
lâmî sohbetlerden sonra pilav çıkarırdı. Fakirler ise
ancak, müstesna ziyafet günlerinde pilav yiyebilirdi.
Dağ köylerinde pirinç yerine arpa kullanılırdı. Herkes
pilav yapmasını bilirdi. Ailede pilavı kadınlar pişirirse
de, büyük ziyafetlerde erkekler tarafından açıkta yapı­
lır ve bu işteki ustalıkla övünülürdü.3
Vahalarda oturanların çoğu sık sık et yiyemezdi.
Koyun, keçi, piliç ve at eti yenir, attan çeşitli sucuk­
lar yapılırdı. Et yemeklerinde ekmek esastı ve hemen
her yemekte tahıl ve fasulye kullanılırdı. Bazen buna
kesilmiş süt de ilâve edilirdi. Kıymalı börek de sevilir,
bunun İçine soğan, kabak, yeşillik veya kırmızı biber
konurdu. Süt ve süt mamulleri göçebeler kadar fazla
kullanılmazsa da kesilmiş süt, kaymak, kurutmuş ve
72
tuzlanmış peynir yenilirdi. Yemeklerde, bulunursa, te­
reyağı kullanılırdı. Kuyruk yağı da yemeğe tat versin
diye ilâve edilirdi, ancak çoğu aileler susam ve başka
bitkilerden elde edilen yağları kullanırdı. Yaz ayların­
da, göçebeler mayalı sütle yetinirken vaha ahalisi de
kavun - karpuz ve meyvalarla idare ederdi. Göçebele­
rin misafir ağırlamak için koyun kesmelerine karşılık,
yerleşikler çay, çeşitli tatlılar, kuru ve yaş meyvalar
çıkarırdı. Yerleşikler göçebelere göre biraz daha fazla
balık yerdi. Çarşılarda kızartılm ış balık satılırdı. Halk
tatlıyı çok severdi ve bunlar çok çeşitli olup, evlerde
yapılmaz, tatlıcılardan satın alınırdı. Tatlılar da pilav
gibi lükstü ve fakirler ancak özel ziyafetlerde yiyebi­
lirdi. Merasimlerde de tatlının özel yeri vardı. Meselâ,
evlenmelerde damat tarafı, kız tarafına helva gönde­
rirdi. Ramazan aylarında da şeker ve yumurtayla hazır­
lanan bir iatlı yenirdi.4
Ağacın çok nadir ve dağ bölgeleri dışında taşın
bulunmadığı b ir bölgede tek yapı malzemesi çamurdu.
Avlu ve çevredeki yapılar, hep çamurdan kalın duvar­
larla çevrilirdi. Bu dış duvarın iç tarafına yaslanmış
olarak, evler yapılırdı. Bunların duvarları daha inceydi
ve yapımlarında güneşte pişirilerek yapılan tuğla ¡kul­
lanılır ve direklerle desteklenirdi. Duvarların üzerine,
boylamasına kalaslar konur bunların üzerleri saman, ka­
mış veya hasırla kapatılırdı. En üste de bir kil tabakası
serilirdi. Şehirlerde iki katlı binalarda bile 'ikinci katın
tabanı bu şekilde inşa edilirdi. Temel kazılmazdı. Du­
varlar doğrudan toprağın üzerine yapılırdı. Şehirde zen­
ginlerin 'tabanı ateş tuğlasıyla döşeli büyük evleri bu­
nun istisnasıydı. Evlerin sokağa pencereleri olmaz,
sadece, geceleri sımsıkı kapalı, tahta bir kapı bulu­
73
nurdu. Sokakta yürüyenler, iki yanlarında duvardan baş­
ka, sadece bu kapıları görürdü ve bunlar, ev sahiple­
rinin İktisadî durumları hakkında fikir verirdi. Üst sı­
nıftan olanların evleri iki kapılı olur ve bunlar oyma­
larla süslenirdi. Sokak kapısı açıldığında kapının tam
karşısına yapılmış bir duvar içeriyi yabancı gözlere ka­
pardı. Sokak kapısı genellikle kadınların iş gördüğü
avluya açılırdı. Zenginlerde ise iki avlu bulunur ve biri
kadınlara, biri erkeklere ait olurdu. Evin -kendisi ise
tamamen avluya dönüktü. Kapılar ve pencereler hep
avluya açılırdı. Pencerelerde kafes bulunurdu. Yazın
hava ve ışık gelmesi için pencereler açık tutulurdu.
Evlerin içine güneş doğrudan gelmesin diye önde üze­
ri kapalı bir taraça bulunurdu. ıBu taraçanın arkasında,
kilden ikinci bir kısım bulunur, buraya aivan denirdi.
Avluda, mutfağın yanında ekmek fırını vardı. Köşelerin
birinde tuvalet bulunurdu. Yine duvarlardan biri veya
ikisinin yanında hayvanlar için yerler olurdu. Avlunun
üzerini, asma çardakları kapatır ve bunlar tatlı bir
gölge sağlardı. Henüz göçebe hayatlarını unutmamış
olan Özbek avlularında bir yurt bulunur ve burada ya­
şanırdı. Ev ise misafirlerin ağırlanması ve depo için
kullanılırdı. Kırlık yerlerde, avlu duvarları, sebze ve
meyva bahçelerini de çevreliyecek şekilde geniş ya­
pılırdı.
Vahalarda, oturulan yerler bulunması en kolay
malzemelerle yapılırdı. Çamur zaten hazırdı ve tek iş
bunun duvar halinde yığılmasıydı. Bunun yanında, ya­
pılar iklime çok uygundu. Çamur yaz sıcağını içeri
sokmazken, kışın da içerinin soğuğunu dışarı vermi­
yordu. Şehirlerde, avluların küçük olduğu evlerde ya­
zın oturulan odalar kuzeye, kışın oturulanlar ise gü­
74
neşten faydalanacak şekilde güneye bakardı. Kırlıkla­
rın ve bahçelerin çok olduğu yerlerde, ev halkı vak­
tinin çoğunu yazın burada geçirirdi. Aivan üzerine ha­
lılar serilir, yemek pişirilip yenilir ve eğlenilirdi. Öğle
sıcağında kadınlar burada uyur, geceleyin de burada
yatılırdı. Kışın kadınlar damlara çıkarak, öğle güneşin­
den yararlanırdı. Yakıt olarak kullanılan tezek, odun ve
kömür azdı. Kısa fakat çok soğuk kış aylarında, herkes
mutfaktaki ocağın veya kurulan tandırın etrafında top­
lanır, yemek tandırın üzerinde yenir ve tandırın yakın­
larında uyunurdu.5
Evlerin plânı, kadınların saklanmasını gerektiren
vaha geleneğine uygun olarak düzenlenmişti. İslâmi­
yet kadının yüzünün, kocası ve çok yakın akrabaları
dışındakiler tarafından görülmesini yasaklar. Zengin
evlerinde iki avlu bulunur, birinde erkekler otururken,
diğerinde kadınlar serbestçe peçesiz dolaşabilirdi. Da­
ha mütevazi evlerde, erkek m isafirler ayrı bir girişi
olan odada (mehmemkhane) ağırlanırdı. Zenaatkârların
evlerinde işçiler önde erkekler kısmında (taşkar) ¡kalır
ve kadınlar kısmına (işkar) girmezdi. Geniş evlerde
ise kadınlar peçe giyer veya komşulara giderdi.”
Döşenmesi çok basitti. Toprak yerin üzerine ha­
sırlar serilir, bunun da üstüne keçe veya halı örtülür­
dü. Zenginlerin evlerinde, yerde Buhara halısı veya en
değerli Türkmen halıları bulunurdu. Toprak duvarın üze­
rinde hazırlanmış kısımlara çaydanlıklar ve diğer ev eş­
yaları güzel-olarak dizilirdi. Ailenin kaldığı odanın gi­
rişinin tam karşısında, yine duvarda büyük bir hücrede
sandık bulunur ve içinde bayramlık elbiseler ve mü­
cevherler saklanırdı. Bu sandığın üzerinde ve yanında,
süslü yorgan ve minderler estetik bir düşünceyle sı­
75
ralanırdı. Köşelerden birinde bir ip veya boru üzerine
günlük elbiseler asılırdı. Tandır (sandal) ve sandık dı­
şında evde pek az mobilya vardı. Yere halı ve minder
üzerine oturulurdu. Ondokuzuncu yüzyılda Buhara ve
Taşkent’te yemek çok alçak masalarda veya yere seri­
len sofra üzerinde yenirdi. Bazı yerlerde mutfakta ocak
yeri bulunur ve buraya sacayak üzerinde bir kazan oturtulurdu. Ocağın üzerinde ise dumanın çıkması için ba­
ca yapılırdı. Diğer evlerde ise kilden mutfak masası
gibi bir yer yapılır, bunun üzerine ateşi beslemek için
yandan delikleri olan, ocak çukuru açılırdı. Üste açılan
deliklere ise kaplar yerleştirilirdi. Yemek kömür man­
gallarında da pişirilebilirdi. Her yerde bulunan demir
kazanlar yanında, mutfakta bıçaklar, kepçeler, taslar,
çeşitli büyüklükte çanak, tahta veya bakır kaplar ve
çanak veya tunç testiler bulunurdu. Tahıllar ve diğer
kuru gıdalar çömleklerde veya çukurlarda saklanır, pey­
nir ve karpuzlar ise kirişlere asılırdı. Yazın yemeklerin
çoğu avluda pişerdi.1
Vahalarda giyiniş de esas olarak göçebelere ben­
zerdi, ancak kullanılan malzeme değişikti ve bölgeler
arasında ayrıntılarda farklılıklar vardı. Hem erkekler,
hem de kadınlar önü açık kaftan giyerdi. Erkekler bu­
nu geniş pantolonlarının içine koyardı. Kadınlarda ise
kaftan, pantolonun üzerinde, ayak bileğiyle diz arasına
veya topuklara kadar uzardı. Kasaba ve köydeki ka­
dınlar, evde veya tarlada çalışırken kaftan ve panto­
lon giyer, bunun üzerine süs olarak veya kışın soğuk­
tan korunmak için bol bir palto (Halat) geçirirlerdi.
Erkekler ise bir veya üstüste daha fazla halat giyerdi.
Bu havaya ve giyenin sosyal durumuna göre değişirdi.
Bazı ileri gelenler evlerinde iki, m isafir geldiğinde
76
birkaç tane daha halat giyerdi. Esas kıyafet, kaftan ve
şalvar, erkeklerde beyaz renkte pamukludan yapılırdı.
HMatlar ise pamuklu, vahalara has ipek - pamuk karı­
şımı bir dokuma, ipekli, kadife veya yorgan gibi sırın­
mış pamukludan olurdu. Pamirlerde ve bazı yarı göçe­
beler arasında yün paltolar da çok sık kullanılırdı. Kı­
şın erkekler koyun derisinden paltolar giyer, iyi hava*
iarda deri kısmını, yağışlı veya karlı havalarda kürk
kısmını dışa getirirlerdi. Zenginler ipek hilatları kürk­
le süslerdi. Hilat, kemerle vücuda sarılırdı. Üst sınıf­
larda, kemer tokasının zenginliği, giyen kişinin mev­
kiini gösterirdi. Erkekler saçlarını kazıtır ve başlarına
süslü takkeler giyerdi. Bunun üzerine sarık da giyilebibilirdi. Hivada erkekler koyun derisinden uzun şapka­
lar giyerdi. Diğer yerlerde de kışın, koni şeklinde uzun
başlıklar kullanılırdı. Bunlar kürkten veya kürkle süslü
olurdu. Kadınlar da üst kısmı sarığa benziyen başlıklar
kullanırdı. Başlıkların şekli, işlem eleri, sarığın yapılışı
ve diğer ayrıntılar bölgeye göre değişirdi. Kadınlar ev­
den çıkarken başlarına atkılıyla örülmüş, bellerine ka­
dar inen siyah çarşaflar örterdi. -Bunun üzerine de to­
puklara kadar uzanan siyah veya koyu gri palto giyer­
lerdi. Çok uzun olan kollar arkada bağlanır ve yanlar­
da ellerin çıkarılabileceği yırtm açlar bulunurdu. Bu
paltolara ferace denirdi. Köylerde ferace sadece ce­
naze törenlerinde ve resmî zamanlarda giyilir ve her
kadının feracesi olmazdı. Köy kadınları, dışardayken
yabancı bir erkekle karşılaşırsa arkalarını döner veya
küçük hilatlarla yüzlerini örterdi.8
Hiva ve başka yerlerde birbirinden ayrı çiftlikler
bulunursa da, köylüler daha çok toplu olarak yaşardı.
Eski surların içinde, şehrin orta kısmı kalabalıklaşırdı.
77
Buralarda yayılmış evler, yerlerini iki katlı binalara bı­
rakırdı. Kalabalık mekezin etrafında ise, avlu duvarla­
rının içinde bahçeler yeraiırdı. Şehir dışında zenaatkâr mahallelerinde, erkekler dışarda çalışırdı. Şehir­
lerde, kasabalarda veya kışlaklarda (köyler) sokakla­
rın iki tarafında duvarlar, yer yer kapalı kapılar ve
duvarların üzerinden yükselen ağaçlardan başka birşey
görülmezdi. Cami yanlarında açık alanlar olur, bura­
larda çoğu kere ağaçlar ve bazen bir havuz bulunurdu.
Cuma günleri erkekler camide toplanarak namaz kı­
lardı. Aile hayatı ve kadın tamamen duvarlar arkasında
gizlenmişti.
Kasaba ve şehirlerde hayat pazar yerlerindeydi.
Buraları, dar sokaklara açılan küçük dükkânlardan mey­
dana gelirdi. Bazı pazarlarda, yol boyunca kemerler
bulunur, diğer yerlerde ön tarafa geriien bir halı dük­
kânı kışın kar ve yağmurdan, yazın sıcaktan korurdu.
İran’da olduğu gibi, Türkistan’da da her malın satıcı­
ları, aynı yerde toplanırdı. Yani pazarın bir bölümü ipek
tüccarlarına, bir bölümü hububat satıcılarına, diğer bö­
lümü mücevhercilere, vs. ayrılmıştı. Birçok sanatkâr,
meselâ mücevherciler, bakırcılar ve tahta oymacıları
bir yandan 'hazır mallarını satarlarken, bir yandan da
ellerindeki işi bitirmeğe çalışır ve sipariş kabul eder­
lerdi. Yemekhanelerde, kendi tabaklarını getirenlere
hazır yiyecekler satılırdı. Elbise, pilav ve diğer, özel
şeylerin satıcıları da vardı. Hiva ve Buhara’da bulu­
nan, esir pazarlarında Türkmenlerin getirdikleri köle­
ler satılırdı.
Satma ve satın alma işlemleri uzun konuşma ve
pazarlıklardan sonra yapılırdı. Bu iş Sart kültürünün
parçasıydı ve elde edilen kâr yanında, alış verişten
78
de zevk duyarlardı. Pazar yerleri, öğle sıcağında dük­
kânların kapalı olduğu saatler dışında, daima kalaba­
lık olurdu. Çayhaneler, erkeklerin toplanıp sohbet et­
tikleri, bazen bir çocuk yollıyarak yakın dükkânlardan
meyvalar ve diğer yiyecekler aldırdıkları bir merkezdi.
Büyük pazarların yanında, mahalle aralarında kasaplar,
ekmekçiler ve diğer günlük kullanılan şeyleri satan
dükkânlar bulunurdu. Bazı zenaatkârlar, meselâ deri
debbağları, çömlekçiler, bazı marangozlar şehrin ayrı
mahallelerinde toplanmıştı. Dış ticaretle uğraşan tüc­
carların, kervansaraylarda daireleri olurdu. Bazı büyük
köylerde, haftanın muayyen günlerinde pazarlar kuru­
lur ve civar köy ve kasabalardan alışveriş için buralara
gelinirdi. Vaha kıyılarındaki mevsimlik pazarlara, göçe­
beler gelerek, hayvan satardı. Bu iş için çoğu kere,
özel bir ilişki, ticaret arkadaşlığı, gerekirdi.0
Bu ticaretler köyleri, kasabaları, şehirleri ve va­
halarla bozkırları birbirine bağlardı. İdeal şartlarda, gö­
çebeler kendi kendilerine yeterdi. Buna karşılık, vaha­
larda yaşıyan aileler bu durumda değildi. Tarımla uğ­
raşan köylerde, evkadınları yün ipliği eğirir ve bundan
ailenin giyimini sağlıyacak kumaş dokurdu. Yine ai­
lenin ihtiyacı için halılar, heybeler dokunur, keçe ya­
pılır ve nakış işlenirdi. Bütün bu faaliyetlerde esas ga­
ye, aile ihtiyaçları olmakla beraber müşteri çıktığında
satılan, bir fazlalık daima bulunurdu. Erkekler de aile­
lerinin ihtiyacından daha fazla ürün yetiştirerek, faz­
lasını el ve diğer ihtiyaçlarla değiştirmeğe çalışırdı.
Birçok köyde, erkekler vakitlerinin bir kısmını doku­
macılık, kunduracılık, kapçılık gibi işlere ayırırdı. Şe­
hirlerde ise bu gibi şeyler, başka işle uğraşmıyan us­
talar tarafından yapılırdı. Ustaların, bağlı oldukları lon-
79
çalar bulunurdu. Bu ustaların bazıları, meselâ, tarım
âletleri, bıçak, tüfek, demir kazan yapardı. Diğer eşya­
lar arasında kilit, anahtar, bakır veya tunç leğenler,
tepsiler ve ibrikler; ziller veya lâmbalar sayılabilir.
Mücevherciler daha çok gümüş, nadiren de altın iş­
lerdi. Bu zenaatkârların çoğunun karıları da kendile­
rine yardım eder, bazı kısımları ve safhaları evlerinde
yapardı.
Dokuma dalında, pamuğun çiğitten ayrılması ve ip
haline getirilmesi kadının işiydi. İpek böceklerini de
kadınlar beslerdi. Buna karşılık kozaların açılması, ip­
liğin ve bezin boyanması, pamuğun, ipek - pamuk karı­
şımının ve ipek tafta, saten ve kadifenin dokunması
usta erkeklerin işiydi. Dericiler de derinin işlenişinin
çeşitli safhalarında uzmanlaşmıştı. Bir kısmı tabaklan­
ma, bazıları kunduranın tabanının hazırlanması, diğer­
leri üst 'kısmın yapılmasıyla uğraşırdı. Birbiriyle yakın
veya ilişkili eşyaların yapımıyla uğraşanlar aynı ma­
hallelerde veya pazarın aynı bölümünde çalışırlardı.
Öyle ki, meselâ, bir balta demiri alan, hemen yakın
bir yerde balta sapı bulabilirdi. Mücevherciler, çoğu
kere, işledikleri mücevheri süsletmek ve ilâveler yap­
tırtmak için başka kuyumculara yollardı. Seramik ya­
pımında ve dokumacılıkta şehirlerarası uzmanlaşma
vardı. Dokuma bir şehirde, boyama başkasında, işle­
meler diğerinde yapılırdı.
Kasaba ve şehirlerde, kişiler tükettiklerinin pek
azım kendileri üretirdi. Et, süt, tahıl veya yemek, ne­
batî, hayvanî yağ, yakıt, giyecek, meyva ve sebze hep
çarşıdan alınırdı. Evlerin ve ocakların yapılması için us­
talar tutulurdu. Elbiseler için bez alınır, ayakkabılar
ve mücevherler ısmarlanırdı. Evdeki âletler ve kapka-
80
cak satın alındığı gibi, ev döşemesinin çoğu da çar­
şıdan olurdu. Zenaatkârlar yaptıkları şeylerin, ham
maddesini başkasından alır ve yanlarında çırak ve kal­
falar çalıştırırdı. Ticaret ise başlı başına b ir işti. Bazı
tüccarlar köylere giderek tahıl, bölgesel eşyalar veya
hayvan satın alarak şehirlere getirip satardı. Diğerleri
İran’dan, Afganistan’dan, Hindistan’dan, Keşmir’den,
Kaşgar’dan ve sınırlarda kurulan Rus panayırlarından
eşya getirtirdi. Pazar yerlerinde, yabancı para bozma
işleriyle uğraşanlar vardı. Bütün bu komplike ekonomik
sistem sayesinde şehirler civar köyleri ve göçebeleri
kendilerine çeker, mal ve fikir değişimine sahne olur­
lardı.10
Vaha ahalisinin de aile düşüncesi göçebelere ben­
zer ve birleşik geniş aileyi ideal görürlerdi. Bu aileler
baba, anne, bekâr kızlar, evli erkek çocuklar ve onla­
rın karıları ve çocuklarından meydana gelirdi. Aile evin,
tarlaların, hayvanların ve ambarın ortak sahibiydi. A i­
lenin büyüklüğü arazinin büyüklüğü ve verimine, şehir­
lerde ise yapılan işin getirdiği paraya bağlıydı. Zengin­
lerin aileleri çok genişti. 1930'larda, bir Tacik evinde
elli ve hatta, fazla kişi yaşadığı görülmüştü. Fakir ai­
lelerde ise oğullardan birkaçı şanslarını başka yerlerde
denemek üzere, aileden ayrılırdı.1'
Evlilik aileler arasında olur, erkek tarafı başlık pa­
rası, kız tarafı ise çehiz verirdi. Kızlar evlilik çağına
gelince, (bu genellikle onbir ile onbeş yaşları arasıydı)
evdeki kadınlar onu misafirliklere götürür, böylece di­
ğer kadınların görmesini sağlarlardı. Erkekler ise on­
beş, onaltı yaşlarında evlenir, bazen fakirlerde bu yaş
otuza kadar çıkardı. Erkek evlilik yaşma geldiğinde,
uygun gelin adayı aranır, bu işte genellikle yaşlı ka­
F: 6
81
dınların sözlerine kulak verilirdi. Kız ve erkeğin sosyal
durumlarının birbirine yakın olmasına bilhassa dikkat
edilirdi. Meselâ, bir hacının oğlu, genellikle bir hacı
kızıyla evlenirdi. Diğer Müslümanlarda olduğu gibi, tey­
ze ve amca çocuklarının evlenmeleri tercih edilirdi,
ancak aynı evde büyüyenler arasında aslâ evlilik ol­
mazdı. A ileler arasında evlenme kararma varıldıktan
sonra, erkek gizlice nişanlısını görebilirdi. Kızın ise bu
konuda hiç fikri sorulmazdı.
Başlık üzerine pazarlık heyecanlı olur, bazen dost­
lar çağrılarak iki ailenin arasının bulunmasına çalışı­
lırdı. Başlık parası yanında, düğün masrafları da damat
ailesi tarafından karşılanırdı. Diğer taraftan, gelinin
getirdiği çehizin değeri, başlık parasına yakın olurdu.
Çehiz olarak gelen eşyalar arasında giyecekler, halılar,
yatak takımları, gelinin işlediği nakışlar ve yeni evin­
de kullanacağı mutfak eşyaları sayılabilirdi. Başlık
taksit taksit ödenebilirdi ve ödenen m iktar yarıyı geç­
tikten sonra artık geri dönüş olmazdı. Bu sırada gelin
adayı aniden ölürse, kız tarafının yeni bir gelin bul­
ması gerekirdi. Özbek köylerinde, nişanlıların damadın
yengeleri tarafından, gizlice buluşturulmadan âdetti.
Başlık ödenip, düğün kararlaştırıldıktan sonra evlenme
töreni yapılırdı. Bu törende bir molla bulunur ve başlık
parasını ve çehiz miktarını tesbit ederdi. İslâmî ev­
lenme töreninde gelin ve damat bulunmaz, onları ba­
baları veya yakın erkek akrabaları temsil ederdi. Bu­
nun yanında, bilhassa köylerde, gelinin kemik alevi et­
rafında dönmesi veya üzerinden atlaması gibi İslâmi­
yet öncesi hurafelere de yer verilirdi. Düğün gelinin
evinde yapılır ve ailenin bütün imkânları kullanılarak
muhteşem olmasına çalışılırdı. Düğüne her iki tarafın
82
arkadaşları, akrabaları ve komşuları katılırdı. Bütün bü­
yük ziyafetlerde olduğu gibi, düğünlerde de davetsiz
misafirler hoş karşılanırdı. Düğün boyunca gelin gizli
kalırdı. Erkek ve kadınlar a y r ayrı yerlerde, danslar,
şarkılar ve diğer gösterilerle eğlenirdi. Gelin evindeki
ziyafet bitince, gelin yeni evine götürülür, burada yü­
zünü açarak, aile fertlerine gösterirdi. Yeni evine alışıncaya kadar geline yengesi yardımcı olurdu.12
Kadınların hayatı tamamen kapalıydı. Küçük kızlar,
serbestçe erkeklerle oynar, hatta sokağa çıkardı. An­
cak sekiz - dokuz yaşlarında eve kapanıp, diğer kadın­
lar gibi ev işlerini, nakış işlemeyi öğrenir ve çehizlerini
yapmağa başlarlardı. Bütün bu işlemeleri yapabilmek
için gerekli ipek ipliğini alabilmek paraya bağlıydı.
Bunun sağlanması için, dışarı satılmak üzere nakış iş­
lenirdi. Kızlar para işleriyle babaları kadar ilgilenir,
ipek böceği besleyip, koza satarak elde ettikleri kârı,
yeniden ipek böceği tohumu veya ipek ipliği almağa
yatırırlardı. Meakin, Kokand’da yaşayan ve nakışlı baş­
lıklar ve kitap kopyeleri yaparak büyük paralar ve say­
gı kazanan bir gelin ve kaynanadan bahsetmişti. Ka­
dınların aile fertlerinden başkasına yüzlerini göster­
meleri yasaktı. Buna karşılık evlerin avlusunda ve dam­
larda serbesttiler ve burada güneşten yararlanır ve
komşu kadınlarla sohbet ederlerdi. Erkekler haber ver­
meden dama çıkamazdı. Kadınlar pazara gidemez, bir
şeye ihtiyaçları olduğunda, erkek kardeşlerine veya
akrabalarına rica ederlerdi. Kadınlar komşulara gezme­
ye giderdi. Kadınlar kısmının önünde duran ayakkabı­
lar, erkeklere içerde yabancı kadın olduğunu belirtir
ve içeri girmemelerini sağlardı. Sokağa feraceye sa­
rınmış olarak çıkan kasaba kadınları, bir erkeğe rast­
83
ladıklarında ya yan sokaklara sapar, ya da yüzlerini
duvara dönerek yabancının geçmesini beklerdi. Köy­
lerde ise çoğu zaman, ayrı kadınlar kısmı olmazdı,
Kadınlar gerek tarlada, gerekse evlerinin, diğer evler­
den de görülebilen, avlularında çalışırken, iş icabı yü­
zünü örtemezdi. Ancak erkeklere mümkün olduğu ka­
dar uzak durur ve yolda karşılaştıklarına arkalarım dö­
nerlerdi.13
Evlenmelerde aşk veya duygular pek dikkate alın­
mazdı. Erkekler, karılarından ayrı çalışırdı. Kasaba ve
şehirlerde erkekler, boş vakitlerinin çoğunu çarşıda
bir çayhanede arkadaşlarıyla konuşarak geçirirdi. Köy­
lerde ve küçük kasabalarda, kış günlerinde erkekler sı­
rayla birbirlerinin evinde toplanır, sohbet ederlerdi. Ka­
dınla, kocasının pek sohbet zamanları olmazdı. Bir
adam, karısıyla yılda üç - dört kere ancak konuştuğunu
söylemişti. Kadın kurnazlık veya dırdırla bazı istekle­
rini yaptırabilirdi, ama hayatı sınırlıydı. İslâmî kanun­
lara göre bir erikek, dört kadın alabilirdi, ancak başlık
parasının yüksekliği, Ortaasya’da daha çok tek kadınlı
evliliklere imkân verm işti. Bazen daha yaşlı bir akra­
banın ölmesiyle, geriye kalan dul kadınla evlenme ge­
leneği, iki karılılık durumları meydana getirirdi. Zengin
adamların karıları, daima üzerlerine başka bir kadın
gelecek diye korkardı. Çok kadın alanların, karıları ara­
sındaki çekişmelerden daima başı ağrırdı. Geniş top­
rakları olan erkekler, her tarlasının civarına bir ev
yaptırtarak burada evlenirdi. Muntazaman, şehirler ara­
sında seyahat eden tüccarların da her şehirde ayrı evi
ve karısı bulunurdu. Tek evde birden fazla kadın bu­
lunduğunda, her birinin odaları ayrılırdı. Hanlardan baş­
ka, pek az kişinin dört karının yanında, cariyelerin de
84
bulunduğu haremleri vardı. İslâmî kaidelere göre, bir
erkek istediği zaman karısını boşayabilirdi, ancak yük­
sek başlık ve çehiz paraları bunu çok büyük bir lüks
haline getiriyordu. Kadınlar da belirli sebepler veya
karşılıkl: mutabakat hallerinde boşanabilirdi. Ancak bo­
şanmalar pek azdı ve zenginler arasında görülürdü.11
Şartlar, yani uzun zamandan beri yerleşik olan Ta­
cik ve Özbekler arasında geniş aileden başka akraba­
lık bağları ve şecereler yoktu. Buna rağmen Özbekler
halen eski kabile şecerelerim unutmamıştı. Birkaç ne­
silden beri yerleşik olan ve ayrı bölgelerde yaşıyan
Özbeklerin, kabile ilişkilerini hatırlıyarak, birbirlerine
yardım ettiği görülebilirdi. Bazen aynı kabileler aynı
yerlere yerleştiklerinden uzun zaman kabile bağları
sağlamlıklarını korurdu.
Şehirlerde en kuvvetli sosyal birlik mahallelerdi.
M ahalleler bir sokak ve bunun kolları üzerindeki otuzaltmış arasında evden meydana gelirdi. Mahallelerde
bazen bir cami de bulunurdu. M ahalleler birbirlerinden
kapılarla ayrılır ve savaş zamanlarında bunlar sıkıca
kapatılırdı. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, Bu­
hara Emirliğinde bu kapılar hala kullanılıyordu. Bu ma­
hallelerin bazıları karma insanlardan meydana gelmek­
teyse de, her etnik grubun ayrı mahallesi bulunurdu.
Tacikler ayrı, Özbekler ayrı mahallelerde otururdu. Kü­
çük Yahudi topluluklarının da ayrı mahalleleri olurdu.
Ailelerini memleketlerinde bırakıp, ticaret için Türkis­
tan’a gelmiş olan Hintliler, Buhara, Taşkent ve Andizhan şehirlerinde, kervansaraylarda yaşardı. Mahalle­
ler bir ihtiyar meclisi tarafından idare edilir ve buraya
taşınmak için bu meclisin muvafakat etmesi gerekirdi.
Cami ve civarındaki odalar, mahallenin bütün erkekle­
85
rinin faydalanmasına açıktı. Odalarda sabah namazın­
dan önce, abdest almak için su ısıtılırdı. Buralarda
aile veya toplu ziyafetlerde, pilav pişirebilmek için
tencereler de bulundurulurdu. Bütün üyeler, odaların
ve mahalleden geçen su kanallarının bakımıyla ilgile­
nirdi. Cami avlusuna ağaçlar dikilerek veya havuz ya­
pılarak güzelleştirilmesine çalışılırdı. Bazen mahalleli
sokağın temiz tutulması ve yaz aylarında sulanması
için adam tutardı. M ahalleliler sünnet, düğün, cenaze
gibi törenlerde birbirlerine yardım eder, İslâmî bay­
ramları hep birlikte kutlardı. Hiva ve diğer bazı yerler­
de birbirinden ayrı çiftlik evleri olduğunu söylemiş­
tik. Bu çiftliklerin birbirine yakın olanları ortak bir
cami yaptırırdı. Bazı küçük köyler de bir araya gelerek
aynı usule başvururdu. Bu toplulukları da ihtiyar mec­
lisleri yönetirdi.15
Ziraatle uğraşanların hayatı tamamen suya bağ­
lıydı. Bu sebeple de en önemli toplum faaliyeti su
kanallarının idame ettirilmesi ve su dağıtımının dü­
zenlenmesiydi. Su hakkı, toprak hakkından çok daha
kıymetliydi. Suyu kullanan bütün aileler, kanalın temiz
tutulmasına katkıda bulunurdu. Bu işe nezaret ve her
ailenin hakkı kadar gün, su almasını düzenleyen mirob
veya mirab denilen, özel b ir memur vardı. Küçük vadi­
lerde bir veya birkaç komşu köy tarafından seçilen bir
mirab işleri kolayca yürütebilirdi. Zira herkes kendi
hakkını ve komşuların haklarını çok iyi bilir ve buna
riayet ederdi. Kanal sistemi daha geniş ve karmaşık
olan büyük vahalarda, baş mirab ve kendisine bağlı
mahallî mirablar olurdu. Hanlıklarda en büyük memurlardan biri mirabdı. Bu diğer bütün mirabları kontrol
eder ve hiyerarşi sisteminin başında bulunurdu. Bir­
çok bakımdan, mirab hükümetin en önemli memuruydu.
Daha yüksek kademelerde, bunların su alma hakkını,
mükâfat olarak kabul ettikleri görülebilirdi.16
Hanlık hükümetleri, halktan çıkmış değil, on­
lara empoze edilmiş teşkilâtlardı. Baştaki hanlar Özbekti ve hanlık irsiydi. Hanların dediği dedikti. Hiç
kimseye karşı sorumlu değillerdi. Lüks içinde yaşar,
geniş bir haremi, karıları ve cariyeleri olurdu. Eğ­
lencelerde erkek çocuklar dans eder, içki içilirdi. Hal­
buki içki, İslâmiyet tarafından yasaklanmıştı. Han gö­
züne girenlere yüksek mevkiler verir, onlar da burda
kaldıkları sürece ceplerini doldururdu. Hanın gözünden
düşüp, hışmına uğradıkları zamansa bütün mallarına
el konur, hatta kellelerim bile kaybederlerdi. Entrika
ve dalevera en küçük memurdan en yükseğine kadar
yayılmıştı. Mahalli derebeyleri, baştakilere büyük ha­
raçlar verir ve bunun acısını kendi altlarında bulunan­
lardan çıkarırdı. En verimli araziler ve su haklarının
çoğu askerî liderlere ve gözde memurlara verilirdi. Bu­
nun yanında, birçok zengin yerler vakıflara aitti. Vakıf­
lar mekteplerin ve diğer dinî müesseselerin gelirlerini
oluştururdu. Vakıf arazileri zenginlerin bağışları ile de­
vamlı artardı.
Zenginler mallarım vakıflara devret­
mekle hem ahretlerini kazandıklarına inanır, hem de
hayatları boyunca vergiden muaf bir kazançları olurdu.
Piramidin altındaki insanlar ise çeşitli vergiler verirdi.
Rus araştırmacıları Hiva Hanlığında yirmibeş, Buhara
Emirliğinde ellibeş çeşit vergi saymıştı. Bunların ya­
nında sulama kanallarının idamesi, baraj ve köprülerin
yapılması, hanların topraklarının işlenmesi de köylüle­
rin işiydi. Ondokuzuncu yüzyılda, hanlıkların idare sis­
temleri tamamen köhneleşmişti. Vergiler çok ağırdı
87
ve köylüler eziliyordu. Bunlara karşılık, hükümet gü­
venlerini de sağlıyamıyordu. Türkmen 'baskınları, Hiva
ve Buhara köle pazarlarını besliyordu. 'Bu esirlerin bir
kısmı, hanlıkların güney bölgelerinden getiriliyor, Hi­
va, ayakta durmak için bile, Türkmen savaşçılarına da­
yanıyordu.'7
Hanlıklarda halk belirli sınıflara ayrılmıştı. Bu sı­
nıfları aile, zenginlik, hükümet üyelerine yakınlık ve
dinî durum tayin ederdi. Yukarı sınıflar arasında, mevkiyi belirten semboller nisbeten azdı. Erkekler kemer
tokaları ve hilatlarının zenginliğiyle sosyal durumlarını
belli ederdi. Buna karşılık bir sınıftan, diğerine geçmek
tamamen imkânsız değildi. Hanın gözüne girmesine
veya düşmesine göre servet ve mevki kazanabilir ve­
ya kaybedebilirdi. Bazen dansöz çocukların ve köle­
lerin çok yüksek mevkilere getirildiği olurdu. Eğitim
de mevki kazanmakta büyük rol oynardı. Bundan baş­
ka, hacca giderek veya birini göndererek de sosyal
durum yükseltilebilirdi. Sınıf farkı, şehirler büyüdükçe
artar, köylerde ise iyice azalırdı.18
Zenaatkârlar ve eğlence tertipleyicilerin
kendi
loncaları vardı. Zenaatkârlar, sayıları bir yerde çok az
bile olsa, hemen teşkilâtlarını kurar ve daha büyük
yerlerdeki teşkilâtlara bağlanırdı. Çıraklar yetişinceye
kadar, ustanın yanında çalışır ve zamanı gelince özel
törenlerle usta olurdu. Her zenaatın bir pirî olurdu.
Meselâ, marangozların pirî Nuh, madencilerin pirî Davut’tu. Her loncanın yazılı b ir 'broşürü (risale) vardı ve
burada zenaatle ilgli efsaneler anlatılır ve uyulması
gereken kaideler yazılı olurdu. Loncanın faaliyetleri,
ihtiyarlar meclisi tarafından düzenlenirdi. Bunların bazı
yardımcıları da olurdu. Loncanın çeşitli görevleri var­
88
dı. Meselâ, dokumacılarda, lonca tarafından görevli bi­
ri, çarşıyı dolaşarak satış fiyatlarını kontrol ederdi. Di­
ğer b ir görevli ise pir adına düzenlenen törenleri or­
ganize ederdi. İhtiyarlar meclisi iş bulma kurumu göre­
vini de yapardı. Zenaatkârlar çoğunlukla, aynı çayha­
nede toplanır ve iş durumları hakkında bilgi edinirdi.
Lonca teşkilâtı, ekonomik olduğu kadar sosyal bir teş­
kilâttı da. Longa üyeleri, önemli zamanlarda birbirle­
rine karşı akraba ve komşular gibi davranırdı.19
Ondokuzuncu yüzyılda, Türkistan hanlıklarında İs­
lâm dini hakimdi. Buhara en büyük İslâmî merkezler­
den biri sayılır ve bütün şehir ve kasabalarda İslâmî
âdetler teşvik edilirdi. Mahallenin bütün erkekleri sa­
bah namazını topluca camide kılardı. Diğer dört namaz,
nerde kılınırsa olurdu. Bunların dışında, cuma namaz­
ları da toplu olarak kılınırdı. Dinî vecibelerin tam ola­
rak yerine getirilip getirilmediğini kontrol eden memur­
lar (reis) vardı. Bunların çeşitli ceza verme yetkileri de
olurdu. Hanlıklarda mahkemelerde gaziler karar verir,
bu kararlar dinî kanunlara, şeriata, uygun olurdu. Ga­
ziler kaydı hayat şartıyla göreve tayin edilirdi. Bun­
ların, belirli bir bölgedeki davalara bakmaları mecbu­
riyeti yoktu. Bu sebeple herkes istediği gaziye dava­
sını götürebilirdi. Müftü, vakayı ve kararı kaydeder,
kanunları yorumlardı. Kuran okuyup yorumlamasını
(tefsir) bilen okumuşlara (ulema) çok önem verilir,
zor vakalarda gaziler ve hanlar onlara danışırdı. Her
yanda din adamları vardı. Okuyup yazmasını bilen her­
kese molla denirdi. Yani>, eğitim görmüş herkes din­
dardı. Mollalar cami ve türbelere nezaret eder, evlen­
me, cenaze ve diğer merasimlerde zabıt tutmaları için
çağrılırlardı. Cuma günleri cemaate, namaz kıldıran
89
mollaya imam denirdi. Derviş tarikatlarının başlarına
ise işan denirdi. Türkistan’da pek çok tarikat vardı. Sa­
dece Buhara’da bunlardan altmış tanesi bulunuyordu.
Bunlardan sonra şeyhler gelirdi. Bunlar bazı testler­
den geçtikten sonra, tarikata kabul edilen kutsal insan­
lardı. Testler arasında belirli duaları bir nefeste oku­
mak veya güzel rüyalar görmek gibileri vardı. Şeyhler
genellikle yurtlarda kalır veya türbelere (mazar) neza­
ret ederlerdi. Herm itler ise evde kalmaz, yıldızlar al­
tında uyur ve zenginlerin sadakalarıyla yaşarlardı.
lS 63’te, İstanbullu bir din adamı kılığında, bütün Türk­
istan’ı dolaşan Vambery, halkın inançlarına uymak ge­
rektiğini öğrenmişti. Kendisi ve birlikte seyahat et­
mekte olan Türkistan hacıları, M ekke’den dönerken her
yerde yiyecek ve barınak bulmuşlardı. Her yerde halk
o zamanki İslâmiyetin başşehrinden gelen, kendisine
saygı gösterir, elle sıvazlamasından ve nefesinden şi­
fa bulacaklarına inanır ve muska olarak Kuran âyetleri
yazdırırlardı. Kendilerinin, Hz. Muhammed soyundan
olduğunu iddia eden seyidler, Türkistan’da nisbeten
azdı. Kutsal insanlar, münevverlerden divanelere (ruh­
larının Allah’la olduğuna inanılan saf veya aptallar) ka­
dar çeşitliydi. Birçoğu afyon içerdi. Neticede ondokuzuncu yüzyılda, eğitim müesseseleri ve öğrenim
görmüş kişiler çok yetersiz kaldı. Halk hastalıklara
ve felâketlere karşı bunlardan mucize beklerdi.20
Hanlıklarda, hükümetlerin dinî vecibelerin yerine
getirilmesine çok dikkat etmelerine rağmen, bazı be­
lirli ibadet şekilleri bile Ortaasya karekteri taşırdı. M e­
selâ, fakirlere verilmesi gereken zekât, hanlar tarafın­
dan toplanan bir vergi halini almıştı. Halk arasında ba­
zı tutunmuş davranışlara, farzlardan daha çok uyulur­
90
du. Yaygın dinî inanç, üzeri ince bir Müslümanlık cilâsıyla kaplanmış, gayri İslâmî davranışlar manzumesiydi. Pek az kişi tehlikeli ve pahalı Mekke seyahatini
göze alabilir veya kendi yerine birini yollayabilirdi. Bu­
nu başaranlar ise büyük saygı kazanırdı. Herşeye rağ­
men, Türkistan'da azizlerin mezarı olan, birçok ziyaretgâh vardı. İşhanlar halkı buralara gitmeye teşvik
ederdi. Bunların türbelerin ziyaret edilmesinde ekono­
mik kazançları vardı. Bu türbelerden (mezar) birkaçının
ziyaretinin, hac kadar sevap olduğu inancı yaygındı.
Bu türbelerin en meşhurlarından biri, Nakşibendi tari­
katının (dans eden dervişler) kurucusu Bahaddin Nakşibendinin, Buhara yakınlarındaki mezarıydı. Buraya tâ
Ç in’den ziyaretçiler gelirdi. Hazar’dan Pamirlere kadar
uzanan alanda, binlerce mezar vardı. Bunların bazıları
mahallî ziyaretgâhlar, diğerleri ise çok uzaklardan zi­
yaretçi çeken ülke çapında türbelerdi. Bu türbelerin
bazıları büyük azizlere, bazıları büyük kahramanlara ait
olduğu veya bazı hastalıklara şifa verdiklerine inanıl­
dığı için ziyaret edilirdi. Bazı ünlü işhanların mezarları­
nın da yeni ziyaretgâhlar haline getirildiği görülürdü.
Mezarların işareti, bir mızrak üzerine bağlanmış at
kuyruğu (Pamirlerde yak kuyruğu) ve yaban keçisi boy­
nuzlarıydı. Buralara adak olarak çeşitli kumaş parça­
ları asılırdı. Türbelerden biri ün kazanınca, derhal bir
derviş tarikatı tarafından benimsenir ve buraya bir
şeyh yerleştirilirdi. Şeyh ziyarete gelenlerin hediyele­
rini de kabul ederdi. Büyük azizlerin mezarlarında, yı­
lın belirli zamanlarında törenler düzenlenirdi.
Ortaasya’da türbe 'kutsiyeti yanında, çeşitli inanç­
lar da yaygındı. Sünnî olan Türkistan halkı, Şiileri din­
sizlerden daha kötü görürdü. Buna rağmen esasları
91
Şiiliğe dayanan inançlar çoktu. Bunlardan Ali hakkındaki inançları zikredebiliriz. Hz. Ali, Hz. Muhammed’in
damadı ve Şiilere gör6 onun yerine geçmesi gereken
kişiydi. Ali «insanların hükümdarı» ve tehlikeli işlerin,
meselâ savaşçıların ve su tüneli kazıcılarının pirîydi.
A li’nin oğlu ve Şiilere göre Hz. A li’den sonra halifeli­
ğin gerçek sahibi Hz. Hüseyin’in, öldürülmesinin yıldö­
nümünde merasimler yapılırdı. Bu merasimlerde kur­
banlar kesilir, ağıtlar yakılır ve Kerbelâ harbi hakkın­
da şiirler okunurdu. Hz. Muhammed’in kızı ve Hz. A li’
nin karısı Fatma, gelinlerin ve çocuk doğuran kadın­
ların koruyucusu ve ip eğirenlerin pirî sayılırdı. Kadın­
ların diğer bir koruyucusu da Bibi Seşembeh (Bayan
Salı) ve «Bayan Problem Çözücü»ydü. Şerefine dinî
ziyafetler tertiplenir, uygun hikâyeler anlatılırdı. Lon­
calar kendi zenaatlarının pirlerine kurbanlar adar, dinî
merasimler tertiplerdi. Ziraatçıların ve çobanların da
pirleri vardı ve belirli mevsimlerde dinî törenler dü­
zenlenirdi.21
Kişinin hayatı boyunca birçok törenler vardı. Bun­
ların bazıları ev içinde küçük kutlamalar, diğerleri ise
ailenin bütün imkânlarının seferber edilmesiyle yapı­
lan merasimlerdi. İlk erkek çocuğun doğması üzerine
yapılan tören, İslâmî değildi. Doğumdan sonra dokuz
gün mum yakılarak, kem gözlerden korunmağa çalışı­
lır, dokuz günün sonunda büyükanne köyün veya ma­
hallenin diğer kadınlarıyla birlikte bebeği giydirip be­
şiğe yatırırdı. Bundan sonra sadece kadınların katıldığı
bir ziyafet tertiplenirdi. En önemli törenlerden biri de
sünnet düğünleriydi. Sünnet İslâmiiyette vardı, ama
mecburi değildi. Sünneti gerçi mollalar yapardı, ama
merasimde ziyafet verilmesi ve çeşitli eğlenceler ter­
92
tiplenmesi tamamen Ortaasyalılara mahsustu. Diğer
bir büyük merasim de evlenmelerde yapılırdı. Burada
da bir molla bulunur ve evlenme kontratına şahitlik
eder ve anlaşmayı okurdu, ancak başlık parası ve çehizin Kuran'da yeri yoktu. Düğün için müneccimler (mü­
neccimlikte astroloji, kürek kemiği ve Kuran’dan fayda¡anılırdı) uygun bir gün seçerdi. Merasimde gelinin
kemik ateşi üzerinden atlatılması veya çevresinde dön­
dürülmesi gibi Müslümanlıkta olmayan gelenekler var­
dı. Cenaze merasimleri de İslâmî uygulamadan biraz
ayrılırdı. Mahalle camiinde kılınan cenaze namazından
sonra, mezara gidilirken rastlanan her camide durula­
rak mollalara dua okutturulurdu. Mezarcılara ve molla­
lara sembolik paralar verilir, mezara lâmba, para veya
diğer eşyalar konur, böylece ölenin günahlarının aza­
lacağına inanılırdı. Ortaasya’daki bütün törenlerde ol­
duğu gibi, cenazelerde de yemek vermek âdetti. Ölü­
mü iz!iyen yedinci, kırkıncı, yüzüncü günlerde ve yıl
dönümünde dualar okunur ve ziyafet verilirdi. Bazı
yerlerde törenler üçüncü, dokuzuncu ve yüzüncü gün­
lerde de yapılırdı.22
Halk Ramazanda oruç tutar ve geceleri sahura kal­
kardı. Orta gelirli aileler, gece sahurda sırayla birbir­
lerinin evine ziyafete giderdi. Zenginler ise sahurda,
profesyonel sanatçılar tutardı.
Ramazanın sonunda,
Küçük Bayram veya Ramazan Hayit gelir ve ziyafetler­
le, oruç ayma son verilirdi.
İkinci Müslüman bayramı, Kurban Bayramıydı. Bu
İbrahim Peygamber'in, İsak'ı kurban etmek istediği gü­
nün amlmasıydı. İmkânı olan aileler, bir koyun keser,
olmayanlar ise paralarını birleştirerek kurban almağa
çalışırlardı. En fakirler bile hayatları boyunca muhak­
93
kak bir kere kurban keserdi. Kurban eti, akrabalara ve
mahalleliye dağıtılır, koyunun derisi ve en güzel kısmı
ise mollalara verilirdi. Kurban kesildikten ve dualar
okunduktan sonra, açık bir yerde bayram kurulurdu.
Çeşitli hediyelik eşyalar ve oyuncaklar satılır, soytarı­
lar, kuklacılar ve sanatkârlar halkı eğlendirirdi. Bay­
ramın ilk günü kadınlar kabristanı ziyaret eder, o yıl
içinde ölüsü olan aileler, yas törenleri yapardı. Yas
merasiminden sonra, bazı yerlerde kadınlar kapalı çay­
hanelere giderek dedikodu yapar, çeşitli çarşı malları
alır ve gösterileri seyrederdi. Bunlar kasabalarda olur­
du. Pamirlerdeki Tacikler ve yarıgöçebe Özbekler ara­
sında ise ne oruç tutulur, ne de bayram yapılırdı.
Yıllık tertiplenen, üçüncü bir tören de Hz. Muhammed’in doğum gününde okunan m evlitti. M evlit
her yerde okunmazdı. Taşkent’te hem kadın, hem de
erkekler mevlite iştirak ederken, Semerkant’ta sadece
kadınlar mevlit dinlerdi. Bazı yerlerde ise mevlit, İran­
lIların yeni yılı, Nevruz'da okutulurdu. Nevruz diğer dinî günler gibi, Arap takvimine göre değil, eski Fars
takvimine göre tesbit edildiğinden, her yıl bahar ayma
rastlardı. Türkistan’ın bazı yerlerinde, Nevruz tam İran’
da olduğu gibi yürütülürdü. Ev duvarlarında veya eşya­
lar üzerine kil kaplar atılarak kırılır ve ateş üzerinden
atlanır, böylece hem geçen yılın hastalık ve talihsiz­
liklerinden sıyrılındığına, hem de gelecek yıla iyi hazırlamldığına inanılırdı. Evler badana edilir, herkes en
iyi, tercihan yeni elbiseler giymeye çalışırdı. Bu günde sembolik yem ekler yapılırdı. Nevruz’da da bütün
diğer önemli günlerde olduğu gibi ziyafetler düzenle­
nirdi.23
Türkistan’da eğitim, geleneksel olarak, din ile alâ­
94
kalıydı. Şehirlerde, her mahallede bir mektep (ilkokul)
bulunurdu. Uzak köylerde ise eğitim, gezgin mollala­
rın öğretebildikleri kadardı. Kasaba ve şehirlerde, her
erkek çocuğunun en geç yedi yaşında okula başlama­
sı beklenirdi. Çoğu çocuklar, beş ve altı yaşlarında
okula giderdi. Öğretmene çocuğun ailesi tarafından be­
lirli bir yıllık para verilir, bunun yanında perşembe
günieri ve bayramlarda hediyeler yollanırdı. Çocuk
okulu bitirdiğinde ise hocasına bir elbise verilirdi.
Bütün yıl boyunca, sabahleyin gün doğmasından öğle­
yin geç saatlere kadar okul devam ederdi. Perşembe
günleri öğleden sonra ve cuma günleri hafta sonu ta­
til ve bayramlarda haftalık tatiller vardı. Fakir çocuk­
lar çoğu zaman on, onbir yaşında okumayı bırakarak
babalarına yardıma başlardı. Zenginler ise onüç yaşına
kadar okula giderdi. Bu uzun eğitime rağmen çoğu mek­
tep, talebeye pek az şey verirdi. Arap harfleri öğreni­
lir, Kuran’dan ve birkaç başka kitaptan bölümler ezberlenirdi. Diğer kitaplar arasında, Farz’ayn (Emirler
kitabı) ve Cahar Kitap (Kuran’da bahsedilen dört kitap)
sayılabilir. Pek az talebe, okuyup yazmasını ve ezber­
ledikleri şeyleri anlamasını öğrenebilirdi. Neticede,
bütün teşviklere ve reislerin baskılarına rağmen, hal­
kın çoğu cahildi.2*
Yedi yıllık mektepleri tamamladıktan sonra, bazı
çocuklar medreselere devam ederdi. Köylü ve dar ge­
lirlilerin çocukları, genellikle mekteplerden sonra yük­
sek eğitime devam etmezdi. Halbuki medrese eğitimine
devam etmek istiyenler için, birçok teşvik ve burs da
vardı. Medrese eğitimi, Hanlık Hükümet hiyerarşisinde
ve dinî sınıfta yer alabilmek için şarttı. Doktorların
geçmişte yazılmış tıp kitaplarını okuyabilmeleri için
95
de bu eğitim şarttı. Ondokuzuncu asırda, Türkistan’da
hiçbir yeni tıbbî veya İlmî araştırma yapılmıyordu. İş­
leri çarşıdaki 'basit alışverişin daha üzerine çıkan tüc­
carlar için okuyup yazmak büyük önem taşırdı. Bunun
yanında, medreseye gitmiş olmak kişinin sosyal duru­
munu yükseltirdi. Buhara, Ortaasya nın eğitim merke­
ziydi. Burada 1860 yılında, ikiyüz civarında medrese
bulunuyordu. Taşkent, Hiva, ve Semerkant’ta da birçok
medrese vardı. Ancak ondokuzuncu asırda, bunlardan
çoğu artık harabe haline gelmişti. Buhara ve Herat
Emirlikleri arasında, Karşide Türkmenler için özel bir
medrese vardı. Diğer bazı şehirlerde de medreseler
bulunuyordu.25
Medreseler genellikle, sevap işlemek isteyen zen­
ginler tarafından kurulurdu. Kuruluşlar çoğu zaman bir
caminin yanında veya onunla ilgil olurdu. Karekteristik
olarak, bir avlu etrafında yapılan hücre gibi odalardan
meydana gelirdi. Dersler ilk katlardaki odalarda yapı­
lır, ikinci katlarda talebeler kalırdı. Okulların masraf­
ları, vakıf gelirlerinden karşılanırdı. Zengin çocukları
gündüzleri derslere girer ve evlerinde kalırdı. Fakirler
ise medreseye kabul edildikten sonra hem yatacak bir
yer edinir, hem de vakıflardan belirli aylık alırlardı.
Uzun tatillerde parası olmayanların çalışıp harçlıklarını
çıkarma imkânları olurdu.
Talebeler diğer medreselerde de derslere katıla­
bilir, daha da meraklı olanlar okumak için Mekke ve
İstanbul’a giderdi. En önemli konu ilahiyattı. İlâhîyat
derslerinde Kuran kanunları öğrenilirdi. Tarih, mantık,
belagat, matematik, astronomi ve şiir dersleri de var­
dı. Talebeler Arapça ve Farsça veya Özbek Türkçesini
öğrenirdi. Sünnî Müslüman oldukları halde, münevver­
96
ler Fars edebiyatına hayranlık duyar ve Hafız ve Sa­
d i’yi çok takdir ederlerdi. M edreselerde okuma ve eğer
sabırla devam edilirse yazma öğrenilirdi. Öğrenim me­
todu münazaraydı. Hoca gelerek bir kısım okur, mev­
cut bulunan talebe ve ziyaretçiler bunun anlamını izah
etmeye çalışır, sonunda hoca doğru yorumu yapardı.
Bu metod çok zaman alıyordu ve bazılarının bütün
hayatı medreseyi bitirmek için harcanırdı. Birçoğu ise
yedi - sekiz yıl sonra 137 kitaplık standart tedrisatı
tamamlamadan medreseyi bırakırdı. Eğitimi tamamlıyanlar ise medreselerde hoca olarak kalabilir veya
gazi yahut ulema olurlardı. Eğitim seviyesi, birçok
dallarda, Orta çağların sonunda Avrupadaki eğitim se­
viyesine yakındı. Eski kitaplar, kılı kırk yararak ince­
lenir ve yorumlanırdı. Uluğ Beyin, onbeşinci yüzyılda
yaptığı çalışmalar da medreselerde okutulurdu. Ger­
çekten de onun kurduğu m edreseler ondokuzuncu yüz­
yıl sonlarında Semerkant ve Buhara’da halen faaliyet
halindeydi. Ancak, o zamandan beri, hiçbir yeni araştır­
ma yapılmamıştı.20
Halkın çoğunun birkaç yıl mektebe, bazılarmmsa
medreselere devam etm elerine rağmen halkın bilgi
seviyesi çok düşüktü. Halkın çoğu günde beş kere
tekrarladıkları Arapça duaların anlamını bile bilmezdi.
Normal büyüklükteki köylerde ancak bir, iki kişi oku­
yup yazmayı bilir, çoğu küçük köylerde ise okur - yazar
hiç kimse bulunmazdı. Şehirlerde bile imzasını atabi­
lenler o kadar azdı ki, çoğu ileri gelenler mühür kul­
lanırdı. Çoğu kadınlar için eğitim diye bir şey yoktu.
Bunların günde beş vakit namazı tam kalpten öğrenme­
leri de lüzumsuzdu. Zira kendilerini kontrol edecek
reisler yoktu. Sadece birkaç yüksek sınıftan kadın oku­
F: 7
97
muştu. Taşkent ve Buhara gibi büyük şehirlerde bir­
kaç kız okulu vardı. Buralarda, gazilerin karıları ders
verir ve yerine kendi kızlarından, yoksa, zekî talebeler­
den birini yetiştirirdi. Bu kadınlar, okumasını bilirdi.
Semerkant’taki gazilerden birinin karısının iki binden
fazla kitap okuduğu söylenirdi. Çoğu kere bu kadın­
lar, yazmayı da bilirdi. Dinî eğitimin münazaralarıyla
engellenmiyen, bu kadınlar efsanevî tarih ve seyahat
hikâyeleri okurdu. Eğitim görmüş kadınların sayısı çok
azdı. Buna rağmen, öğrenime başlıyanlar çalışmalarını
evlilikten sonra da sürdürür, sanki böylelikle kapatıl­
dıkları evlerinin hudutlarını aşmağa çalışırlardı.27
Vahalarda halkın eğlencelerinden çoğu seyretme
şeklindeydi. Bozkırda göçebeler bizzat katıldıkları şar.
kılar, yarışlar ve diğer eğlencelerle eğlenirdi. Göçebe­
lerin seyirci kalıp sadece dinledikleri tek eğlenme şek­
li, obadan obaya dolaşan saz şairlerinin destanlarıydı.
Buna karşılık vaha halkı oturup başkalarının yaptıkla­
rını seyretmekten zevk duyardı. Psikolojik olarak yer­
leşik olan vaha halkı, oturup seyredebileceği veya din­
leyebileceği her türlü gösteriye koşmağa hazırdı. Bu­
na temaşe denirdi. Temaşenin anlamı çok genişti; ya­
bancı bir seyyahın hareketlerini, köpek dövüşünü, pro­
fesyonel dansçıların veya diğer göstericilerin yaptıkla­
rını seyretmek hep temaşa sayılırdı. Şartların bu karekterlerini ondokuzuncu yüzyıl sonlarında geçen şu
olay çok güzel 'göstermektedir. St. Petersburg’da bir
baloya davet edilen Buhara Emirliğinden bir bakan,
dans edenleri seyrederek çok eğlenmiş, ev sahibi de
dansa kalktığında ise dehşetle ayağa kalkıp, «Adamla­
rınızın gösterileri beni yeterince memnun bıraktı. Be­
ni eğlendirmek için kendiniz de ortaya çıkmayınız.» de-
98
misti.28 Avın çok bol olduğu yerlerde bile pek az kişi
avlanırdı. Halen çadır hayatını devam ettiren, Özbek!er Türkmenlerin Baiga oyununu oynardı. Bu oyunda,
bozkır usulüne göre, davetsiz gelenler de oyuna katı­
labilir ve mükâfat için yarışabilirdi. Yine de çoğunluk
oturup seyretmekle yetinirdi. Çayhane olan yerlerde,
halk buralarda toplanarak çay içer, sohbet eder, sat­
ranç veya kumar oynar, yazı - tura atardı. Büyük kasa­
balarda cami veya medrese önlerinde dinî şiirler, Fars­
ça şiirler, Temir veya başka bir kahraman hakkında
efsaneler, Buhara, Semerkant veya diğer bir şehrin ta­
rihinden kısımlar okuyan kişiler vardı. Kışın, bilhassa
köylerde erkekler kendi aralarında eğlenirdi. Aynı yaş­
ta olanlar sırayla birbirlerinin evlerinde toplanarak eğ­
lenir ve ev sahibi m isafirleri ağırlardı. O kadar zengin
olmayan daha gençler ise aralarında para toplıyarak
eğlenirdi. Genç veya yaşlı, herkes kendi eğlencesini
düzenlerdi. Vahalarda belki de en yaygın eğlenme, hay­
van dövüşleriydi. Koçlar, horozlar ve bıldırcınlar dö­
vüştürülerek netice üzerine bahse girilirdi. Hiva’nm
Ruslar tarafından fethinden kısa müddet sonra, burayı
gezen Henri Moser, şehirde Özbeklerin en yaygın va­
kit geçirme şekillerinin, koç dövüşü seyretmek oldu­
ğunu yazmakta ve bunun m illî özellik haline gelmiş ol­
duğunu söylemektedir.
Her zengin bir dövüş koçu
beslerdi. Buhara’da horoz ve bıldırcın dövüşü festival­
leri düzenlenir, bahar aylarında gençler şehir duvarla­
rında hayvan dövüştürürdü. Büyük bahislere girilen bıl­
dırcın dövüşlerine çarşı yakınlarındaki çayhanelerde
sık sık rastlanırdı.28
Özel eğlenceler için profesyonel göstşriciler var­
dı. Zenginler misafir ağırlarken, şehir ve kasabalarda
99
pazar kurulduğu günlerde, bayramlarda, şehirin koruyu­
cusu olan aziz adına düzenlenen eğlencelerde, evlenme
ve düğün gibi aile törenlerinde bu sanatkârlar çağrı­
lırdı. Müzisyenler, dansçılar, soytarılar, kuklacılar, ak­
robatlar, hokkabazlar, sırık üzerinde yürüyenler ve hay­
van terbiyecilerinden oluşan bu göstericilerin hepsinin
loncaları vardı. Pazar kurulan günlerde, soytarılar çe­
şitli komiklikler yapar, kısa piyesler oynarken, kukla­
cılar, akrobatlar, sihirbazlar ve hayvan terbiyecileri de
ilgi çekerdi. Sünnetlerde en çok soytarılar, akrobatlar
ve sihirbazlar aranırdı. Çoğu gruba müzisyenler de eş­
lik ederdi. Müzisyenler ve dansözler bilhassa düğün­
lerde tutulurdu. Düğünlerde soytarılar ve kuklacılar da
zevkle seyredilirdi. Bilhassa Türkistan’ın doğu kısmın­
da, Afganh denilen göçebe Çingeneler köylüleri eğlendirirdi. Afganistan'da ise bu Çingenelere, Hintli de­
nirdi.
Çingeneler dışında bütün göstericiler erkekti. Çin­
gene kadınları ise parayı veren herkese gösteri yapar­
dı. Bunun dışında, bir de sadece kadınların eğlencele­
rinde ortaya çıkan kadınlar vardı. Bazı eğitim görmüş
kadınlar, telli bir saz olan dutarı çalmasını veya düm­
beleklerin eşliğinde dans etmesini bilirdi. Ancak bun­
ları sadece aile içinde yapar, yabancılara aslâ görün­
mezlerdi. Ortaasya’da dans eden erkek çocuklar (Ba­
calar) çok tutulurdu. Şehir ve kasabalarda varlıkli' şart­
ların en büyük eğlencesi, bu çocukların danslarını sey­
retmekti. Hanlar ve beylerin kendi özel baça grupları
vardı. Ticaret yolları üzerindeki bazı küçük kasabalarda
bile, önemli misafirleri ağırlamak için baçalar bulun­
durulurdu. Halkın bu gösterileri nasıl bir zevkle seyret­
tiği birçok Avrupalı seyyah tarafından kaydedilmişti.
100
Hanlıklarda fuhuş yasak olmasına rağmen, gezginci tüc­
car ve bekâr sanatkârlar gibi evli olmayanlara hizmet
eden fahişeler bulunurdu.30
İslâmiyet tahrik edici içki ve tütünleri yasak et­
miş olmasına rağmen, erkek, kadın, hemen herkes nar­
gile içerdi. Erkekler tütün, kömür tozu ve benzer şey­
lerin birleştirilm esiyle meydana gelen, bazı karmaşımları dillerinin altına koyarak kullanırdı. Daha az
yaygın olarak, afyon içilirdi. Alkollü içkiler ise şid­
detle yasaktı ve içenler ölümle bile cezalandırılırdı.
Buna rağmen gizlice şarap içildiği olurdu. Hanların ve
büyük beylerin kendileri sık sık içki âlemleri yapardı.
Medrese talebeleri arasında da bu tip âlem ler yaban­
cı değildi. 1820'de Buhara’ya gitmiş olan, Meyendorff
bazı yaşlı adamların sarhoş oluncaya kadar içtiklerini
yazmıştı. Sovyet etnografları, kışları evlerde yapılan
gsce toplantılarının çok neşeli geçme sebebinin, alkol
alındığı için olabileceğini bildirmişlerdi. Her bahçede
üzüm yetiştirilirdi ve Türkistan’da şarap yapımının çok
eski bir geleneği vardı. Müslümanlığın bu alışkanlığı
ancak duvarların arkasına itebildiğine inanmamız için
sebep çoktur. Yarı göçebe Özbekler ise ak darıdan
boza yapardı.3'
Vahalarda sanatlar, göçebelere göre, çok daha
çeşitli ve karmaşıktı. Buralarda teknoloji daha geliş­
miş ve uzmanlaşma önem kazanmış olduğundan, bir
çok kişi artistik kabiliyetlerin kazanılmasına ve ge­
liştirilmesine vakit ayırabiliyordu. Eserler Türkîstana
has belirgin karekterler taşımakla beraber Türkiye,
İran, Hindistan ve Kaşgar tesirleri de barizdi. Zengin­
lerin evlerinde bilhassa İran özellikleri görülebilirdi.
Kapı, sütun ve gançlardaki'32 tahta oymalar incelikle
101
işlenmiş ve stilize edilmiş zarif çiçek, yaprak ve ağaç
motifleriyle süslenmişti. Bakır işleri de yine a,kıcı
bir üslupla geliştirilmiş olan yaprak, dal veya yıldız gi­
bi şekillerle donatılırdı. Buhara halılarında ve kızların
işledikleri örtülerde, daire içinde çiçek motifleri de
yaygındı. Aradaki boşluklar ise dal ve palmiye mo­
tifleriyle doldurulurdu. Kumaşlarda da stilize edilmiş
çiçek motifleri vardı. Nakışlı takkeler ve çanak süs­
leri bölgeden bölgeye değişiklik gösterirdi. Kumaşlar
çoğunlukla çizgili veya dalgalı olurdu. Sade renkli ku­
maşlar kullanıldığında, kadınlar, elbisenin kollarına ve­
ya arkasına nakışlar işlerdi.
Genellikle, Şartlar süsledikleri satıh üzerinde boş­
luk kalmasından hoşlanmazdı. Tahta oymacılığında
(ganç), bakır ve diğer maden işlemelerde olduğu gi
bi kumaşlarda da süsler her yanı kaplardı. Renkler de
çok çeşitli olurdu. Yüksek sınıftan olanların evlerinde
duvarlara üzerinde büyük çiçekler olan ağaçlar boya­
nırdı. Tahta işlerinde de parlak renkler sevilirdi. Hali
vakti yerinde kadın ve erkekler tarafından giyilen ipek
ve kadife kumaşlar, daha fakir kadınların, evlerinde
giydikleri çizgili pamuklular da çok zengin renklerde
olurdu. Gümüş mücevherler de kıymetli taşlarla parlaklaştırılırdı. Akik, firuze ve lacivert taşları bilhassa
tutulurdu. Oturma odalarındaki raflara konan çanak
çömlekler de rengarenk olurdu. Mesela bir köyün sır­
lı eşyalarının tanıtıcı rengi mavi - yeşil arası bir ton-,
du. Diğer birinin koyu kahverengiydi. Taşkente krem
renkli bir fon üzerine çeşitli renkte süsler yapılırdı.
Bütün bu süsler ve renkler Batılı gözler için bile çok
etkileyici değildi. Evlerin dışında duvarlar ve yer aynı
boz renkteydi. Sadece cami çevrelerinde ve evlerin
102
duvarlarının üzerinde yükselen ağaçlar bu renk mo­
notonluğunu bozardı. Evlerin içinde de duvarlar aynı
boz renkteydi. Sadece bazı duvarlar renkli ganç’la süs­
lenir, boyalı veya oyma tahta işi çok az yer kaplardı.
Sandal ve sandık dışında içerde başka mobilya yoktu.
Bütün estetik zevk halı, minder, yorgan, boyalı veya
oymalı tahta işleri, ganç ve duvar resimleri, giyim eş­
yası gibi birkaç şeye teksif edilmişti. Tahta oymalar,
halı, renkli ipek ve kadife gibi lüksler fakirlerin harcı
olmadığından bu evlerde yatak yorganları, daha az ka­
liteli keçe ve halılar, bakır veya çanak ev eşyaları baş­
lıca süsleri teşkil ederdi.33
103
IV
ÇARLIK İDARESİNDE KÜLTÜR DEĞİŞMELERİ
GÖÇEBELER : KAZAKLAR
1865’te Taşkentin Ruslar tarafından alınmasından
çok önce Kazaklar kuvvetli Rus tesirine maruzdu. Moskovamn güçlenmesi ve güneye doğru genişlemesi,
Altın ve Ak Orduların dağılmasına ve bunlara men­
sup kabilelerin bir kısmının Kazakları meydana getir­
mesine sebeb olmuştu. Buna ilaveten, onaltıncı yüzyıl
sonlarında, Kazakların kürk tüccarlarını, o sıralarda
henüz teşekkül etmekte olan, Kazakların yağmaların­
dan korumak için Uralları geçmeleriyle, Sibiryanın fet­
hine başlanmıştı. Bundan itibaren, Kazak bölgelerinin
kuzey ve batı kısımlarının işgali devam etti. 1725’dfî.,
Çar Petro öldüğünde, İrtiş nehri boyunca kuzeyde
Omsk’tan, Semipalatinsk’e, batıda Kazak bölgesinden
Hazar denizine kadar Kozak kaleleri uzanıyordu. Bun­
dan sonraki asırda, Kozakların bozkırda ilerlemeye de­
vam ederek, doğudan çevirm eleri devam etti. 1865’te
Taşkent düştüğünde, Kazakların çoğu, uzun zamandan
beri Rusların idari kontrolleri altındaydı.
Bozkırın etrafında ve içlerine doğru yayılan, de-
105
vamlı Rus hareketi, göçebelerin otlak sahalarını gittik­
çe daraltıyordu. Doğuda, Çungurların kuvvet kazanma­
sı ve Kalmukların, Kazak bölgesinden batıya doğru itil­
meleri, onsekizinci yüzyılda Kazak sahalarının daralma­
sını daha da hızlandırdı. Ondokuzuncu yüzyılın ilk ya­
rısında, Kazaklar üzerine başka bir baskı da güneyden,
Hivadan geliyordu. Hivanın artan gücü, Kazakları Amu derya yakınlarındaki geleneksel kışlaklarını terke zor­
luyordu. Kazakların otlak kaybı sonucu bozulan ekono­
mik durumlarım sarsan ikinci bir darbe de civarların­
da kumlan pazar ve panayırlarda fabrikasyon eşyala­
rın tanıtılmasıyla meydana geldi. Rus yaklaşmasının
tek tesiri ekonomik de değildi. Çarlık hükümetleri,
Rus yerleşme bölgeleri sınırlarında sulhün korunma­
sını istiyordu. Bunun içinde bölgedeki kabileleri kont­
rol edebilecek kadar kuvvetli olduğuna inanılan kabi­
le reisleri destekleniyordu. Çoğu zaman bilhassa ilk
yıllarda bu teşebbüsler hiç de iyi neticeler vermedi.
Kazaklar başkanlarını dinlemiyor ve başkanlar Hivadan
gelen dış tehlikelere karşı, Rusları sık sık yardıma ça­
ğırıyordu. Buna rağmen, Kazakların toprakları azalıp,
bir reise kızınca başka birine gitmek imkânları orta­
dan kalkt'ikça, Rus politikası daha başarılı olmaya baş­
lamıştı. Bunun yanında, dört bir yönden, düşmanları
tarafından sıkıştırılmaları da kuvvetli başkanlara olan
İhtiyacı arttırıyordu. Netice olarak, yavaş yavaş, halkı­
nı memnun edip, eğlencelerini sağlamak için çalışan
Kazakların geleneksel başkanlarının yerin!, gayeleri
kendi kuvvetlerini artırmak olan liderler aldı.
Bütün bu temayüller, (otlakların azalması, dış mal­
lara bağlılığın artması, pederşahî başkanlığın yok ol­
ması) Rusların bütün Ortaasyayı ele geçirmeleriyle
106
iyice kuvvet kazanmıştı. Rusların Kazak bozkırlarını
alması yavaş yavaş olmuştur. Çar Pedro zamanında,
sınırda yapılmış olan kalelerden çıkışlarla, bozkırın iç­
lerinde kaleler kurularak zamanla bütün bölge kont­
role alınmıştı. 1824’te Ural ve Emba nehirleri arasın­
daki alan alınmış, 1830’da kuzeyde Akmolinsk, 1854’te
Vernyi (Alma Ata) kaleleri kurulmuştu. 1867’de Çar­
lık hükümeti, bölgeye yeni bir İdarî düzen verecek ka­
dar hakimiyetini kabul ettirm işti. Bu kuruluşa göre,
Kazakların bütün bölgeleri üç askerî valiliğe ayrılmış­
tı : Orenburg, Batı Sibirya ve Türkistan. Bu zamana
kadar sınırdaki Rus bölgelerine sadece hizmetlerine
karşılık kendilerine arazi verilen Kozaklar yerleşiyor­
du. 1870’lere kadar, buralarda sürgüne yollanan mah­
kûmlar dışında pek az Rus yerleşti. Bu tarihten sonra
ise büyük bir alcım başladı. Gerçi Rusların karakollar
arasındaki arazileri kolonize etme teşebbüsleri her za­
man başarılı olamıyordu, ancak Rus köylüleri kuzey
bozkırlarındaki verimli araziye kontrolsüz ve düzensiz
olarak doluyordu. Kazakların kışlıklarında veya kışlık
ve yazlıkları arasındaki yollarda, tahıl tarlaları meyda­
na geliyordu. Rus sömürgecilerinin, kuzey ve doğu Kazakistandaki, en verimli topraklara yerleşm eleri, 1.
Dünya Savaşının çıkmasına kadar devam etti. 1914 ’te
bu bölgede yaşayanların yarısına yakınını, Ruslar mey­
dana getirmeğe başlamıştı. 1870 ve 1880 yıllarında
Semirechie bölgesine başka bir göç de Uyguristandan
yapılmıştı. Çin baskısı karşısında çekilmek zorunda
kalan Uygur ve Dunganlar Çu, İli ve diğer nehir boy­
larına ziraat yapmak için yerleşti. Bunun yanında, Rus­
ların Kazakları pasifleştirmesi üzerine, tarla peşinde­
107
ki Özbek köylüleri de alanlarını, bozkırın güney kısım­
larına yaymağa başladı.1
Kazaklar, çevrelerindeki yerleşik komşularının
etkisinde kalarak, yaşayış tarzlarını değiştirmeğe baş­
ladı. ( Bazıları hayvanları için kışlık saman biriktirip,
hayvanlarının bir kısmı için barınaklar yaptı. Bazıları,
kışları toprak ve tahta evlerde geçirip, yurtlarının et­
rafını toprak duvarla çevirdi. En zengin otlaklarından
mahrum kalan bazı Kazaklar göçebeliği tamamen veya
kısmen terketti. Göl kıyılarında yaşıyanlar balıkçılığa
başladı ki, M eyendorff’un belirttiği gibi, sadece bu,
Kazakların nasıl bir sefalete düştüğünü gösterir.3 Bir­
çoğu ihtiyaçların zorlamasıyla ziraata başladı. Bazıla­
rı, kışlıklarında akdarı ve diğer tahıllar ekiyor ve yazla­
rı birkaç fakir aileyi geride bırakıp yazlığa çıkıyordu.
Bir kısmı, Rus köylerinin yakınlarına yerleşerek za­
manla eridi. Diğerleri maden işçisi olarak veya yaz ay­
larında ırgatlık yaparak para kazanmaya çalışıyordu.
Çoğu Kazak, geçici olarak veya sadece bazı mevsim­
lerde işe giderdi. 1881'de Semipalatinsk bölgelerinden
iş bulmak için ayrılan 29,392 Kazaktan 17,151 kişi, sa­
dece bir aylık pasaport çıkartmıştı. Geriye kalanlardan
1,635 kişinin pasaportu bir yıllık ve.sadece dört kişinin
iki yıllıktı. Spassy madenlerinde çalışan Kazakların ço­
ğu, başlık parası biriktirmeğe uğraşan gençlerdi. Ga­
yelerine ulaşır ulaşmaz da aullarına geri dönüyorlardı.
Bir müddet, Kazaklar Rusların ihtiyacı olan eşyaları ge­
tiren kervanları teşkil ederek iyi para kazanıyordu, an­
cak Orenburg - Taşkent Demiryolunun, 1906’da açılma­
sıyla bu gelir de kayboldu.3
Kazakları yabancı mallar almaya sevkeden, Rus
ticaret kasabaları ve mevsimlik panayırlarından başka,
108
bozkırda geçici pazarlar arasında mal taşıyan Şartlar ve
Kazan Tatarları da vardı. Ticaretten pek anlamıyan Ka­
zakların çoğu, yüksek fiyatla çok kötü mallar alıyordu.
Buna rağmen, zamanla bazı müteşebbis Kazak tacirle­
ri de çıktı. Ondokuzuncu yüzyıl ortalarında, Ortaasyaya giden seyyahlardan biri, «her sultan ve başkanın
yanlarında özel ticaretçi ve mollaları bulunurdu ve
bunlar kabilenin en önemli kişileri arasında yer alır­
dı.»1 demektedir. Bazı Kazaklar da faizciliğe başladı.
Yüzde yüz faize kadar para verdikleri oluyordu. Kazak­
lara satılan eşyaların çoğu gösteriş için alınıyordu. Bu­
na rağmen Çin menşeili yeşil çay ve çay kaseleri ve
Rusların semaverleri gibi bazı eşyalar Kazak kültürü­
nün parçası haline geldi.
Kazaklar hem Türkistan hem de Rus dokumaları­
nı, bilhassa kadınlar için çok alıyordu. Ondokuzuncu
asırda, Rus kadınları arasında moda olan bir çeşit ce­
ket çok yaygınlaşmıştı. Geleneksel hatlarla, fakat par­
lak renkli pamuklu ve ipekliden yapılan çapan üzerine,
bu kolsuz Rus ceketi giyiliyordu. Kazak kadınları be­
yaz pamukludan baş örtüleri de kullanmaya başladılar
ki, ihtimal bu, vahaların etkisiyle olmuştu. Yurtların
iç kısımlarının dekoresinde, kanaviçe işi işlenmiş ku­
maşlar kullanılıyordu. Bunda da Ukranya etkisi olduğu
söylenebilir.
Her çeşit madenî eşyanın pazarlardan alınmaya
başlanması, Kazak sanatlarının ölüm fermanı oldu. Bu­
na rağmen, ondokuzuncu asrın sonunda otlakların azal­
ması bazı Kazakları yeni geçim kaynakları aramaya
şevketti. Neticede Ruslar ve Ukranyalılar da dahil ol­
mak üzere, çevrelerindeki kültürlerin tekniğine adapte
olan Kazak dem ircileri, gümüşçüleri, tahtacıları, taşçı­
109
ları ve kemik işleyicileri auldan aula gezerek sipariş
üzerine eşya yapmağa başladı. İşleri bitinceye kadar
mal ısmarlıyanlarm yanında, misafir gibi kalıyor, yap­
tıklarının karşılığını hayvan olarak alıyorlardı. Bu gez­
ginci sanatkârların çoğunun gerçek hedefinin, yete­
rince bir sürü yapıp, eski hayata dönmek olduğu tah­
min edilebilir.
Yirminci yüzyılın başlarında bazı zenaatkârlar,
merkezî yerlerde iş görmeğe başlad!'. Meselâ, güney­
doğu Kazakistanda ağacın bol olduğu kısımlarda, yurt
iskeleti yapan marangozlar dükkânlar açmışdı. Yeni is­
kelete ihtiyacı olan Kazaklar, buralara gelerek istedik­
lerini alıyordu. Keçe Rus pazarlarında alıcı buluyordu.
Bu sebeple keçe yapımı artmıştı, ancak asırlardan be­
ri kadınlar tarafından yapılan bu işe artık erkekler de
yardımcı oluyordu. Sığırlar, bilhassa yerleşiklere ya­
kın yaşıyan Kazaklar arasında, büyük önem kazanmış­
tı. Buna karşılık at sayısı büyük ölçüde azalmıştı.5
Birçok Çarlık memuru, Kazak politik teşkilatının
esnek karekterini anlamakta zorluk çekiyordu. Bozkır­
da düzenin sağlanması için kuvvetli görülen hanlar se­
çilerek törenler yapılıyor, ancak sonunda kimsenin
bunları dinlemediği görülüyordu. Gerçekten de bu han­
lar, aslında kendilerinin Çine ve Hiva Hanlığına karşı
korunmalarını bekliyordu. Sonunda kurulabilen Rus
İdarî sisteminde, bozkır askerî valiliği, üç kademe kur­
muştu. İller (oblast), ilçeler (uezd) ve kazalar (volost)
şeklindeki bu bölümlendirmenin ilk iki kısmının idare­
si, Rus ordusu mensuplarına aitti. Volostlar ise seçi­
lerek getirilen,
yerli upravitel (başkan) ve biilerin
(hakim) yönetimindeydi. Upravitellerin belirli maaşla­
rı vardı. Biiler ise Kazak geleneğine göre, dava açan­
110
ların hediyeleriyle geçiniyordu. Rus idaresinde, Kazak­
lar yurt başına belirli bir vergi ödüyordu. Bu miktar
yıllar geçtikçe arttı. Batı bozkırlarında bu sistem öyle­
sine büyük bir reaksiyonla karşılandı ki, bazı değişik­
likler yapılmak zorunda kalındı. Doğuda ise göçebeler,
Kokand Hanlığına veya Batı Sibirya Hükümetine vergi
vermeğe alışmışdı ve Ruslara pek bir reaksiyon gös­
term ediler.0
Rusların İdarî sistem leri, Kazak kültürünü çeşitli
yönlerden bozuyordu. Birincisi, vergilerin ruble olarak
ödenmesi neticesinde, Kazak aileleri dış pazarlarla
ilişki kurarak mal satmak zorunda kalıyordu. Vergilerin
hayvandan değil, çadırdan alınması fakirlerin aleyhine
bir durum yaratıyordu, çünkü ister zengin, ister fakir
olsun her ailenin bir çadırı vardı. İkincisi, bir volostta
oturuyor olarak kaydedilen Kazaklar, yıl içinde başka
volostlara göçüyordu. Rusların karışık bürokrasisi kar­
şısında, bu göçler birçok zorlukla karşılaşıyordu. Üçüncüsü, Kazaklar Rusların getirdiği seçim usulüne alışık
değildi. Geleneksel olarak ailenin başkanı (aksakal)
aulun da başkanıydı. Bundan sonraki grubun reisi ise
ailelerin en büyüğünün başıydı. Bu konuda bir anlaş­
mazlık olursa, aksakallar bir araya gelerek karar alır­
dı. Aksakalların birbirine rakip olarak oya başvurma­
larını gerektiren Rus sistemi, Kazaklar için çok yaban­
cıydı. Devamlı aylık almayı, devamlı hakimlerin seçil­
mesini de anlıyamıyorlardı. Kazaklar eskiden anlaşa­
madıkları zaman, iki tarafın da saygı duyduğu birine gi­
derek karar vermesini isterdi. Gidilen kişi her iki ta­
rafça da tanındığı ve güvenildiği için, neticeye rıza gös­
terilirdi. Halbuki şimdi, kendi istekleri dışında, Rusla­
rın gösterdiği bir hakime gitmeleri şarttı ve onun yar­
111
gıcına uymak istemezlerdi. Gerçi Ruslar, bir veya bir­
kaç volostun bütün biilerinden meydana gelen bir tem ­
yiz mahkemesi kurmuşlardı, ama ne davacılar ne de
biiler oturumlara iştirak etmiyordu.7
Kazak geleneklerinin 'bozulmasını hızlandıran di­
ğer bir sebep de maaşlarıyla yaşayış tarzları hiç uyum
göstermiyen Rus memurlarının işe karışmalarıydı. Üs­
telik memurlar Türkçe bilmediklerinden, çoğu Kazan
Tatarları olan, tercümanlar gerekliydi. Diğer taraftan
çoğu cahil olan upraviteller ve biiler de yine çoğu Ka­
zan Tatarı olan katiplere bağlıydı. Bu durum tercüman
ve katiplere büyük kuvvet veriyordu. Zira bunlar me­
seleleri kendi menfaatlerine yorumlayarak kaydedi­
yordu. Nitekim, Rus sistemi konulduktan birkaç yıl
sonra Grodekov’un cezaların ödenmemesinden ve ak­
rabalar arasında davalar açılmasından bahsederek, ka­
bile teşkilatının zayıfladığını söylemesine hayret et­
memek gerekıir.8 Kabile bağlarının kopmasının diğer
bir sebebi de zenginle fakir arasındaki farkın gittikçe
büyümesiydi. Eskiden felaket sonucu akrabalarını ve­
ya sürülerini kaybedenler, zenginlerin yanında çoban­
lık yaparak kendi sürüsünü yapıncaya kadar çalışırdı.
Rus idaresinde ise adam çalıştırabilecek zengin sayı­
sı çok azalmıştı. Zengin (kalabilenlerin veya sonradan
zengin olanların çoğu ise Rus değerlerini benimsemiş
ve akrabalık bağ ve mesuliyetlerini unutmuştu. Böylece birçok fakir Kazak, göçebe hayatın dışına itiliyor­
du.
Toprak anlayışı da değişmişti. Geleneklere göre
toprak kimsenin malı değildi. Her kabilenin belirli ara­
zisi olur ve o bölge içinde aul mensupları hayvanlarını
otlatırdı. Sulh zamanlarında, aileler belirli kışlıklarına
112
çekilir, göçler sırasında geleneksel yollarını takip
ederlerdi. Yani ailelerin otlaklar üzerinde hakları var­
dı, ama hiçbir otlak, kimsemin mülkiyetinde değildi.
Üç taraflarında Rusların, diğer taraflarında Özbek ve
Taciklerin etkisinde, toprak mülkiyeti anlayışı Kazak­
lara da girdi. Önce kışlıklarda yapılan evlerin mülki­
yetleri alındı. Bunlar artık çadır gibi mıiras kalıyor ve
satılabiliyordu. Ardından kışlık saman kesme adetiy­
le birlikte otlakların da bir aileye ait olması ve miras
kalması adet oldu. Kuzey bozkırlarda, Kazaklar arazile­
rini Ruslara kiralıyor ve zamanla durumlarını kuvvet­
lendiren Rus, iilgili memuru ikna ederek toprağı kendi
üzerine geçirtiyordu. Bazı yerlerde zengin Kazaklar,
eski kabile topraklarına sahip olarak fakir akrabaları­
nı ırgat durumuna düşürüyordu. Bu durumlar bilhassa
bozkırın kenar kısımlarında meydana geliyordu.”
Çarlık hükümetlerinin, bir ara İslamiyeti teşvik
etmesine rağmen, Kazakların dini inançları pek az de­
ğişmişti. Eğitim alanında ise değişiklikler daha belir­
liydi. Orta Orda batıya, Ural ve Hazar arasına göçtü­
ğünde hanları, halkın okumasıyla ilgilenmişti. 1823’te
han olan Cihangir, genelge yayınlıyarak cami ve mek­
tepler açılmasını ve yazları, eğitime yurtlarda devam
edilmesini bildirmişti. Bu okulları bitiren, zeki Kazak
çocukları Rus liselerine yollandı. Nihayet 1841’de, bir
Kazan Tatarının idaresinde, Kazakların kendi liseleri
kuruldu. Çar hükümetleri de Kazak talebelerini, Rus
okullarında okutuyordu. 1813 ’te Omskta ve 1825’te
Orenburgda, Kazak talebeleri için sınıflar açıldı ve
1850’Ierin sonlarında Rus olmayanların eğitimiyle ilgi­
li, canlı teorileri olan bir Rus oryantalisti, N. A. Il’minskii, Orenburg Sınır Komisyonuna büyük etki yapmıştı.
F: 8
113
Onun talebelerinden, Ibray Altınsarın, (1841 - 1899)
Turgay vilayetinde 1879’den 1889’a kadar müfettişliği
sırasında fikirlerini ve metodlarını bozkıra taşıdı. Bir­
kaç ilk okul yanında, dört Rus - Kazak lisesi, Kazak öğ­
retmen okulu ve 1887'de bir Rus kız okulunda Kazak
kızları için yatakhane kurdu. Ancak Turgay bölgesinde
bile eğitimi yaymak için sarfedilen gayretler, gerek
malî zorluklardan, gerekse yöneticiler arasında bitmez
tükenmez çekişmelerden dolayı çok ağır ilerliyordu.
Diğer bölgelerde ise ilerleme daha da ağırdı. 1913’te,
şimdiki Kazakistanda, Rus sistemi eğitim yapan 267
aul okulu ve 157 Rus - Kazak okulu vardı. Daha ileri
eğitim yapmak için pek az Kazak lise veya başka oku­
la gidiyordu.'0 Rusların Kazakları eğitmelerindeki esas
gaye ıkatip ve Rus memurları için tercüman yetiştir­
mekti. Buna rağmen, Kazakların çoğu hayat mücade­
lesiyle uğraşmaktan okumağa vakit bulamamış ve ca­
hil kalmıştı.
Herşeye rağmen, küçük bir elit sınıfı teşekkül etmıişti. 'Bazı hanların oğulları, Omsktaki askerî okullar­
da okuyarak subay olmuş ve tamamen Ruslaşmıştı. Y i­
ne de bazı okumuş Kazaklar, Rus ve Kazak dünyası
arasında köprü kurmuş, Rus hocalar ve edebiyatı va­
sıtasıyla kendilerine ulaşan batı düşüncelerini, bozkı­
ra aktarmışlardı. Bunların en meşhurlarından biri, Çogan Velihanov (1837 - 1865), zamanının en ünlü Ortaasyalı Rus aydınlarıyla arkadaşlık kurmuş ve Kazak
ve Kırgız kültürü üzerine araştırmaları dolayısıyla, Rus­
ya İmparatorluk Coğrafya Cemiyetine üyeliğe alınmış­
tı. Diğer biri lise Ibray A ltınlarındı. Turgay bölgesinde
eğitim sistemi geliştirmesi yanında, Kiril alfabesini
Kazakçaya uygulayarak, Kazak halk masallarına daya­
114
nan kısa hikâyeler yazmıştı. Üçüncü bir Kazak entellektüelıi, Abay Kunanbaydı (1845 - 1904). Kendisi Rus
okullarından önce Semipalatinskteki İslam medrese­
sinde eğitim görmüştü. Hem Arap ve Fars, hem de
Rus ve Avrupa edebiyatını bilen Abay Kunanbay, Binbır gece Masalları ve Şehname gibi doğu klasiklerini,
¡.ermontov, Pushkin, hatta Göte ve Byronun çalışmala­
rını Kazakçaya çevirm işti. Kendi yazı ve şiirleri ise
okuduğu Yunan ¡klâsikleri ve Darvin, Spencer ve Sipinoza gibi aydınların etkilerini taşıyordu. Bunlarda Ka­
zak temalarının da izleri vardı. Eserleri, Ortaasyada
bilinen Fars edebiyatındaki süslemelerden uzak, sade
bir dille yazılmıştı. Altlınsarın gibi reformcu olan Ku­
nanbay, fikirlerini müzikleştirmiş ve Kazak aşıkları ta­
rafından yayılmasını sağlamıştı. Bu üç aydın benlik­
lerimi unutmadan, öğrendiklerini M illetlerinin yararına
kullanmak için savaşmıştı. Çogan Velihanov St. Petersburgda Ruslar gibi giyinip, Rusça yazarak Kazak
ve Kırgız kültürlerini batının 'bilim metoduyla incele­
miş ve bulduklarını Rus aydınlarına sunmuştu. Vere­
me yakalanıp ölüme yaklaştığında ise bozkıra dönerek
bir yurtta, kendi ırkdaşları arasında hayata gözlerini
kapamıştı. Ibray Altınsarın ise milletini eğitmek için
çırpınıp durmuştu. Abay Kunanbay, Rus eğitimi sıra­
sında kazanmış olduğu görüşleri değişmekte olan Ka­
zak dünyasının meselelerine uygulamıştı. Bu görüşler
o kadar etkiliydi ki, hem Kazak molla ve başkanlarının
hem de Rus idarecilerinin güvensizlikleri giderilebil­
mişti. Sonunda bozkırda yalnız bir ihtiyar olarak öldü.
Herşeye rağmen eserleri hem Kazakça ve hem Rusça
basıldı ve halen Kazaklara ilham kaynağı olmaktadır.'1
1905'te neticesiz kalan Rus İhtilaline kadar hükü­
115
met Kazakça yayınları yasaklamıştı. 1905’terı sonra
birkaç gazete ve dergi Kazakça yayın yapmağa başla­
dı. Aralarında Abay Kunanbayın şiirleri de dahil olmak
üzere, birkaç kitap basıldı. Yirminci yüzyılın başların­
da Kazak yazarları, devirlerinde Avrupada yaygın olan
politik düşünceleri taşıyordu. Bazıları sınıf kavgasın­
dan bahsediyor, diğerleri Kazak kültürünün Rus etki­
sinden korunması gerektiğini savunuyordu. Hepsi ya­
zılarını Arap harfleriyle kaleme alıyordu. Yalnız Ah­
met Baydursun, Kazak ağzına uygun değişiklikler ya­
parak sadece Kazaklara has bir edebiyat yaratmağa
çalışıyordu. Çoğu aydın Kazakların geleneksel sözlü
edebivatı olan, şiir türünde yazıyordu. 1908’de, ilk Ka­
zak romanı, İsfend'iyar Köbey tarafından yayınlandı.
Küçük olmasına rağmen, Kazak aydınlar grubu, 1917
Bolşevik İhtilaliyle sonuçlanan politik ve sosyal olu­
şum içine girm işlerdi.'2
DİĞER GÖÇEBELER
Kazaklar, bulundukları bölge dolayısıyla, ilerliyen
Ruslarla diğer Türkistanlı göçebeler arasında tampon
görevini yapmıştı. Taşkent düştüğünde, Kırgızların
yüksek dağlık bölgeleri halen kontrol altına alınama­
mış ve Rus İdarî sistemi kabile başkanlarının nüfusu­
nu kıramamıştı. Kırgızların, Sovyet zamanlarına kadar
geleneksel göçebe yaşayışlarım terketm emelerine rağ­
men, Çarlık devrinde tarıma verilen yer, ticaret ve
madencilikte olduğu gibi, artmıştı. Bu değişiklikler do­
layısıyla, Kırgız ozanı Moldo Kılıç şiirlerinde, «Para
çıktı, halkın zenginliği gitti.» diyordu.'3
116
Karakalpaklar, Rus işgali sırasında, aşağı Amu derya ve Aral gölünün güney sahillerine henüz yerleş­
mişti. Burada, göçebelikten yerleşik hayata geçiş dev­
resini yaşıyan bir ekonomi kurmuşlardı. Hayvan besli­
yor, tahıl, karpuz - kavun yetiştiriyor, balıkçılık yapı­
yor ve komşu Kazaklarla mahdut ticarî ilişkiler kuru­
yorlardı. Sol kıyıdaki Karakalpaklar, 1917 ihtilaline ka­
dar Hiva Hanlığına bağlı kaldı. Sağ kıyıdakiler 1873’te,
Rus boyunduruğuna girince her türlü vergi vermeyi
reddetti. Bunda da başarılı oldu ve böylece göçebe sa­
yıldılar. Bu onlara daha düşük vergi verme avantajı
sağladı, ancak bölgenin ekonomik gelişmesini engel­
ledi. Zira, Çarlık devrinde göçebelerin toprağı satma
veya ipotek etme hakları yoktu. Neticede, bölgede pa­
muk ek i c i I iğâ gelişemedi. Bundan başka, kabile reisle­
ri, Kazaklardan alınan yurt vergisine bile şiddetle kar­
şı çıktıkları için Ruslar bunları volost idaresine seç­
tirmedi. Böylece kabile reisleri, Rus desteğimden fay­
dalanarak, bazı Kazaklarda olduğu gibi, zenginleşeme­
di. Ne de vahalarda olduğu gibi pamuk ekimiyle zen­
ginleşen burjuva toprak sahipleri türeyebildi. Bazı Ka­
rakalpaklar, Rusların pamuk ve para ekonomilerinin kı­
yılarında, zenginleştiyse de genellikle, halk geri kaldı.
Bu sırada ülkede çoğalan, küçük cami ve derviş tari­
katları dikkati çekiyordu.14
Türkistanlılar arasında, Rus boyunduruğunu, 1885'te biten bir seri kanlı savaşlar sonunda, en son Türkmenler kabul etmek zorunda kalm ıştı. Ruslar bu kız­
gın savaşçıları yendikten sonra, ilk iş olarak, esir ti­
caretini ve yağmaları yasakladı. Bunlar Türkmen yaşa­
yışının parçasıydı ve onlara önemli gelir sağlıyordu.
Vaha kısımlarında köleliğin kaldırılması, kadınlara tar­
117
laların sürülmesi gibi yeni görevler yükledi. Yağma­
ların kalkması Türkmenleri iyice fakirleştirdi ve haya­
ta karşı ilgilerini azalttı. İkinci Göktep&-_savaşından
sonra 1881 'de Tünkmenler arasında dolasan. Henri Moser. alkole ve afyona baslıvanların sayısının artmasına
dikkati çekm işti-- Bazı Türkmenler, Ruslarııi-jpamııkkompleksine kapıldı ve 1905’den sonra bazılari—Bııs
veya Vedit okullarına g itti. Buna rağmen çoğunluğu el­
lerinden geldiği kadar eski göçebe yaşayışlarını sürcfürdüler.'®
VAHALAR
Rusların vahaları ele geçirmeleri, Kazaklardan
çok daha sonra ve hızlı olmuştu. 1839 - 1840 kışında,
Hiva Hanlığına açılan sefer neticesiz kalm ıştı. 1847’de Aral gölü yakınlarında Sir derya kıyısında bir kale
kurulmuş ve buradan nehirin yukarısına doğru hare­
ket edilerek Ak M escit zaptedilmişti. 1864’te Çimkent,
ertesi yıl Taşkent düştü. 1868’de Buhara Emirliği ve
beş yıl sonra da Hiva Hanlığı Ruslara baş eğdi. 1876’da Kokand Hanlığı, nihayet ¡itaate alındı ve 1881'de sa­
vaşçı Tekke Türkmenleri de çaresiz kaldı. 1885'te Rus
yayılması Afganistan sınırına ulaşınca durdu. Kırk yıl­
dan daha az bir zaman içinde, Ruslar askerî hareket
sonunda Türkîstanın en kalabalık kısımlarını ele geçir­
di. Buhara ve Hiva muhtar devletler olarak varlıkları­
nı sürdürdü, ancak Buhara Emiri «Rus danışmanının
elinde süslü bir kukla» olarak tanımlanıyordu.1“
Bozkırda yavaş askerî ilerlemenin ardından, kala­
balık Rus sömürgecilerinin gelip ülkeye yerleşmesi
118
izlemişti, ancak Türkistanda, 1910’a kadar Rus çiftçi­
leri eskiden beri ziraat yapılan alanlara yerleşemedi.
Neticede 1911'de Sirderya, Fergana, Semerkant ve
Transhazar illerinde toplam 5.291.152 olan nüfusun sa­
dece 202,290’ı Rustu.17 Bunların çoğu memurlar, as­
kerler, tüccarlar, maceracılar ve demiryolunun kurul­
masından sonra gelen, demiryolu ve sanayi işçileriy­
di. Hemen hepsi kasaba ve şehirlerde oturuyordu. Böy­
le yerlerde, Rusların kendi mahalleleri, yerlilerden ay­
rı kurulurdu. Hiva ve Buhara Hanlıklarında Ruslar çok
azdı. Ruslar, Türkistandan endüstrilerinin ham mad­
delerini sağlayıp, fabrikasyon eşyalarının pazarı olarak
faydalanmak gayesindeydi. Ancak yerli halka pek dokunamıyorlardı. Nihayî gayeleri
bölgenin tamamen
Ruslaştırılması olmakla beraber, idare, ülkenin nasıl
bir hızla fethedildiğinin ve kalabalık ahaliye nazaran
Rus ordusunun küçüklüğünün faikındaydı. Bu sebeple,
yerli kültürü etkilîyecek değişikliklerle girişmeye kor­
kuyorlardı.
Böylece Rus idaresinin ilk tesirleri esas olarak
ekonomikti. Buna rağmen, bazı bölgelerde ¡işgalin se­
bep olduğu derin kültürel tes-irler yok değildi. Fakat
çoğu yerlerde, Rus merkezlerindeki yaşayışı yerli aha­
liden pek azı görüp taklit etmeğe çalışıyordu. Rus sö­
mürgeciliğinin asıl hedefi Türkistan pamuğuydu. Ondokuzuncu asrın başlarında, Türkistanın Rusyaya baş­
lıca ihracatı pamuklu dokumalar ve ham pamuktu. An­
cak yerli pamuk kısa lifli, işlenmesi zor ve sadece adî
dokumaların yapılabilmesine müsaitti. Rusya’nın ken­
di tekstil endüstrisi ise gelişme halindeydi ve Am e­
rikan iç savaşının başlamasıyla, buradan ithal edilen
pamuk fiyatları birden fırlam ıştı. Bunun üzerine Tür-
119
kistana bir çeşit Amerikan pamuğu ekildi ve 1884'te
ilk mahsûl Moskovaya yollandı. Bundan sonra pamuk
ekilen alanlar ve Rusyaya pamuk sevkiyatı hızla arttı.
Amerikan cinsinin getirilmesinden önce pamuğu sa­
dece Özbek ve Tacikler küçük ölçüde diğer tahıl ve yi­
yeceklere destek olarak ekiyordu. Rusya, artan pamuk
ihtiyaç: üzerine, ülkedeki bütün müsait alanlarda tek
ürün olarak pamuk ekilmesine karar verdi. Gerekli
buğday ise Rusyadan getirilecekti.18
Bu politikanın tesirleri çok derin oldu. Toprak
büyük arazi sahiplerinden alınarak köylülere verildi.
Vakıf topraklan da dağıtıldı ve vergiye bağlandı. Neti­
cede nesilerden beri topraklarının geliriyle yaşıyan bir­
çok aile, bizzat toprağı işlemek zorunda kaldı. Bunun
yanında tahıla nazaran bakımı ve yetiştirilm esi çok
daha zor b ir bitkiye alışmak zorundaydılar. Sonra bü­
tün ürünü satıp ihtiyaçlarını parayla tedarik etmeleri,
daha geniş bir para eknonmisine girmelerine sebep ol­
du. Bunun üzerine bir takım adamlar çıkarak, köylüye
ihtiyaçları olan parayı vermeğe ve eğer borç zama­
nında ödenmezse topraklara el koymaya başladı. 1914’te Fergana ilinde, toprağın yüzde yirmibeşi bu tefeci­
lerin eline geçmişti.1” Neticede halkın Ruslardan hiç­
bir menfaatleri olmamış oluyordu. Gerçi bir ara top­
rak sahibi olmuşlardı, ancak bunu hemen kaybetmiş
ve başlarına eski alıştıkları toprak sahipleri yerine, bu
sefer yabancı tefeciler gelmişti. Rus vergileri, eski
hanlarınkine nazaran, çok daha ağır geliyordu. Vergi­
nin para olarak ödenmesi gerekti ve toplanış tarzı çok
değişikti. Rusların seçtikleri miroblarla, su dağıtımı­
nın düzenlenmesi konularında da anlaşmazlık çıkıyor­
du. Neticede, para baskısı altında kalanlar, demiryolu
120
çevrelerinde kurulmakta olan sanayiye işçiliğe gidi­
yordu. Tarımla uğraşmaya devam edenler ise devamlı
pamuk ekmek zorunda bırakılıyordu. Bazen Rusyadan
yeterli buğday gelmediğinde, takıl ekimine de izin ve­
riliyordu.
Tarımla uğraşan köylüler, durumlarının eskisine
nazaran çok daha kötü olduğu fikrindeydi. Buna karşı­
lık ticani gelenekleri olanlar, ekonomide meydana ge­
len değişiklikleri sezerek büyük para kazanıyordu. Ta­
cirlerin çoğu tefeciliğe başlamıştı. Köylüye borç veri­
yor, pamuğu Rus dokumacılara satıyorlardı. Rusyaya
pamuğu kozalarıyla yollamak ekonomik olmaktan uzak­
tı. Bu sebeple çırçır fabrikaları ve çiğitten yağ çıkaran
fabrikalar kuruluyordu. Bölgedeki Ruslar için votka ve
şarap yapan tesisler çoğalıyordu. Y erliler arasında ye­
ni bir zengin sınıfı teşekkül etmişti. Bunlar Rus kül­
türünün beğenilir buldukları yanlarını taklit ediyor­
du.20
Ruslarla ticaretin artması, vaha sanatları üzerin­
de çeşitli etkiler yapmıştı. Birincisi Rus ticarî eşyası­
nın rekabeti karşısında birçok yerli zenaat çok zayıf­
lamış veya tamamen kaybolmuştu. İkincisi, Moskovadan, Türkistanın bazı sanatlarına talep artınca, bu sa­
natlarda stil ve işçilik çok adileşti. Sanatkârlar artık
uzaktaki ve yabancı bir pazar için yaptıkları şeylerin
kaliteli olması için zahmete katlanmıyordu. Halbuki,
eskiden satışlar pazarlarda yüzyüze olur, müşteri ala­
cağı malı yakından incelerdi. Metal işleri ise Rus mal­
larının pazara dolmasıyla büyük darbe darbe yemişti.
Ondokuzuncü yüzyılda demir işleri epey gelişmişti.
Kazanlar, ibrikler, lambalar ve mangallar çoğunlukla
zevkle süslenirdi. Rus rekabetinden sonra demircilere
121
tek iş vagon tekerleklerinin ortasını ve karasabanların
demir uçlarını yapmak kalm ıştı. Fergana vadisi tüfek­
leriyle meşhurdu, ancak yirminci yüzyılın başlarında
bu sanat hemen hemen ölmüştü. Kasabalardaki çayha­
nelerde, su Rus tipi semaverlerde kaynatılıyordu. Kilitçiler, Rus kilitleri ithaliyle işlerini bırakmış, teneke
eşyalar yapımına başlamıştı. Teneke Rusyadan geliyor­
du ve bu işle uğraşanlara epeyce kâr bırakıyordu. Mü­
cevherciler Rusların ihtiyacını karşılamaya yönelmiş­
ti. Mesela, Avrupanın düğme ve atkı iğneleri, firuze
taşı mozayikleriyle süsleniyordu. Y erliler için ise ucuz
maddelerin üzeri, ince bir gümüş tabakasıyla kaplana­
rak yapılan ziynetler vardı. 1896 ve 1902'de Türkistanı
ziyaret eden bir İngiliz kadını, Miss Meakin, bakır ve
tunç eşyaların en iyilerinin Moskovaya gönderildiği, bu
sebeple çarşıda pek az kaliteli parça bulunabildiğin­
den şikâyet ediyordu. Dokumacılar, çanakçılar ve deri
işçileri de Rusların fabrika malları karşısında büyük
zarar görmüştü. Metal kuşaklarla çevrili sandıklardan,
binlercesi Moskovadan getirilince herkes eskiden kul­
lanılan oymalı ve boyalı sandıklarını -bıraktı. Neticede
yerli tahtacılar (işlerini kaybetti.21
Evlerde yapılan sanatlarda da gerileme vardı.
Meakin, Moskova pazarları için nakış işliyen Özbek ve
Tacik kızlarının, artık kendileri için işlerken gösterdik­
leri dikkati göstermediklerini yazmıştı. M erv pazarın­
daki Türkmen halıları için de «her yanda adi işler ve
adijpakiiier boldu, ancak, o dünyaca^ m eşhurTürkm e»
halıları artık yoktu.22 demektedir. Buharadaki değişik­
likleri de tesbitte başarılıydı :
«Vambery, Schuyler ve Curzonun Buharası artık
çoktan yok olmuştu... Birzamanlar bir eşi daha olma­
122
yan pazarlarda artık Moskova menşeili olmayan tek
mal satan dükkân yoktu. İngiltere’deki arkadaşlarıma
götürmek üzere birkaç saat 'hatıra eşya aramama rağ­
men, 'bir, iki bıçak dışında birşey bulamadım.»23
Burası bir zamanların en büyük sanat ve ticaret
şehri Buharaydı. Burası, balen Buhara Emirinin idare­
sinde olan ve halk «şeytan arabası» diye istemediği
için, demiryolunun şehirden geçmesine mani olunan
Buharaydı. Bazı zengin Buharalılar, AvrupalIlardan gö­
rerek masa, sandalye, karyola ve lâmba almıştı. Rus
usulü sobalar bile, duvar Jçine yerleştirilm işti. Ancak
bunlar tamamen gösteriş içindi. Özbekler sıcağın ken­
dilerine baş ağrısı verdiğini söylüyor ve sobaları kul­
lanmıyordu.24
Yapı sanatlarının ise tüccarların ve müteşebbisle­
rin kazançlarının artmasından, teşvik gördüğü söylene­
bilir. Yeni Rus kasabaları, geniş bulvarlar kenarında
muntazam sıralanmış ahşap ve tuğla binalardan mey­
dana geliyordu. Kasabada tuğladan gösterişli bir idare
binası bulunurdu. Zengin Şartlar, Ruslara özenerek bu
tarz binalar yaptırmağa başladı. Bazen evlerin erkek­
lere ait kısmı Avrupa usulünde inşa edilir ve döşenirdi. Diğer yerlerde ise gösteriş için Avrupa tarzında
binalar yapılır, fakat eski tarz evlerde oturulurdu. Av­
rupa tarzı mobilyanın yanında, camlı pencereler ve fı­
rınlanmış tuğladan yapılan evler de başlıca prestij sem­
bolüydü. Ticaret firmaları ve bankalar zenginliklerini
gösterip reklam yapmak için, sadece Rus şehirlerinde
değil, Hanlıkların başkentlerinde de tuğla binalar yap<
tırırdı. Evlerin ve ticaret merkezlerinin 'bu şekilde mo­
dernleşmesi yanında, zenginler başarılarını göstermesk
için mahallelerinde tuğla camiler de yaptırıyordu. Bu­
123
ralar geleneksel usullerle, ganç oymalarıyla, duvar re­
simleriyle ve sütunlarla süslenirdi.25
Vaha kültürü üzerindeki Rus tesiri büyük ölçüde
sunî ve sınırlıydı. Köy kadınları pamuk tarlalarında es­
kisine nazaran daha fazla çalışmak zorunda kalıyordu.
Buna rağmen, aile ve toplum içindeki durumları hiç de­
ğişmemişti. Taşkent ve diğer Rus kasabalarında fahi­
şelik artmıştı. Bunların sayısı herşeye rağmen yine de
azdı, ama sokaklarda yüzleri açık geçmeleri, aile ka­
dınlarının peçesiz dolaşmasına karşı, halk arasında
büyük direnç yaratm ıştı.26
Çar hükümetleri halkın dini inançlarına karışma­
dı. Hanlık hükümetlerinin vakıf malları üzerinde biraz
kontrolü vardı. Mesela, Rusların dikkat etmemesi yü­
zünden vakıf gelirlerini mollalar ceplerine indiriyor, ca­
mi ve medreseler bakımsızlıktan harap oluyordu. Ruslar Şeriat kanunlarını tanımış, ancak her bölgeye be­
lirli bir gazi seçtirmişti. Bu bazı karışıklıklara sebep
oldu. Gazileri Hanlar tayin ettiğinde, en bilgili ve din­
dar kişileri seçerlerdi. Halbuki alışılmamış olan bu ye­
ni seçim tarzında, daha değersiz kişiler seçilebiliyordu. Sonra adalet ariyan kişilerin tercih hakkı yoktu.
Sadece kendi bölgelerindeki gazilere gidebilirlerdi. Ne­
ticede, gazi ve mollaların prestijleri sarsıldı. Bu sar­
sılma medreseleri de etkiledi. Artık saygı kazanmak
isteyen talebeler Buhara, hatta İstanbul veya Kahire
medreselerine gidiyordu. Ruslar, kasabalarda halkın
dini vecibeleri yerine getirmediğini kontrol eden reis­
leri de kaldırdılar. Neticede, Taşkent ve doğrudan Rus
idaresindeki şehirlerde, camiye devam büyük düşüş
kaydetti. Kasabalılar günlük dualarını okumakta gev­
şeklik göstermeğe başladı. Halk arasında sarhoş dola­
124
şanların sayıları da arttı. Diğer taraftan hacca giden­
lerin sayısında büyük artış görüldü. Yeni zenginler ve
demiryolu, bu artışın başlıca sebebiydi. Her yıl bin­
lerce hacı Batum ve İstanbul yoluyla, Mekkeye gidiyor­
du. Bunun yanında vaha evlerinde İstanbul, Bombay,
Kazan ve hatta St. Petersburgta basılan Mekke resim­
leri çoğaldı. Bunun yanında Kazan ve Orenburgda bası­
lan dini yayınlar da artmıştı.
Rus idaresinin neticesi olarak, Türkistandaki ma­
halli din liderleri mevkilerini ve otoritelerini kaybedip,
halk dini geleneklerden uzaklaşırken, enternasyonel
İslamiyete karşı ilgi de büyüyordu. Birçok molla du­
rumlarının bozulmasına karşılık, halâ halk arasında
mevcut olan kuvvetlerine dayanarak, Rus aleyhtarı ce­
reyanlar yaratıyordu. Bazı derviş tarikatları bunda bil­
hassa büyük gayret gösteriyordu. Ferganada Ruslara
karşı isyanlar patlak verdi. Rus idaresi, Kalender tari­
katının halk içinde ayin yapmasını yasakladı. Zira bun­
lar, toplulukları Ruslara karşı direnmeğe davet ediyor­
du. Türbelere karşı da savaş açıldı. Ortaçağda, dinsiz­
ler 'tarafından katledilmiş azizlerden birine ait olan ve
Ruslardan önce Türkistanın bir numaralı ziyaretgâhı ha­
lindeki türbe 1884’te hemen hemen çöl hal'ine gelmiş­
ti. Diğer bir hedef de Daniel türbesi oldu. Türkistanda­
ki diğer bazı azizlerde olduğu gibi Danielin de meza­
rında büyüdüğüne ve bu büyüme devam ettiği müddet­
çe hiçbir yabancı kuvvetin Ortaasyaya tam hakim olamıyacağına inanılırdı. Ruslar bu mezarın çevresini be­
ton duvarlarla örerek halkın moraline büyük darbe vur­
du.27
Çarlık idaresinde Türkistanın eğitim kuruluşların­
da da büyük değişiklikler olmuştu. Daha önce Kazak­
125
larda olduğu gibi, burada da yüksek sınıftan bazı aileler
Ruslarla uyum içinde olmaları gerektiği düşüncesiyle,
oğullarını Rus okullarına yolladı. Buralarda okuyanlar,
ondokuzuncu yüzyıl Avrupasmda hakim olan fikirleri
tanıdı. Onsekizinci ve ondokuzuncu asırlarda, Rus iş­
galinden önce, Rusyayla ticaret Volga nehri üzerindeki
Kazan şehri vasıtasıyla sağlanıyordu. Bu sıralarda Bu­
hara, İslam dünyasının bilim merkezlerinden biri sayı­
lıyor ve Buharadan gelen hocalar Kazanda memnuni­
yetle karşılanıyordu. Neticede Kazan Tatarları, Buharanın kültüründen etkilenmekteydi. Türkistanın düşme­
sinden sonra ise Kazan, sadece Rusya Türkistan ara­
sında ticarî rolünü kaybetmekle kalmadı, Rusların hristiyanlık propagandalarıyla erimek tehlikesiyle karşılaş­
tı. Bu baskılar altında, Tatarların orta sınıfından genç­
ler, milletlerinin etnik ve dinî özelliklerini tamamen
kaybetmesinden korkarak dinî eğitimde reform yapıp,
modern Avrupaya açılmağa çalıştılar. Yani, Rus işga­
linden sonra kültürel etkilenme tam ters yönden ol­
mağa başladı. Artık Buharaya bilim merkezi gözüyle
bakılmıyordu. Bunun yerine Ruslarla ilişkiler sonucu,
yeni dünya görüşleri kazanmış olan küçük aydınlar gru­
bu, Avrupa anlayışını İslamiyete uydurmakta olan Ta­
tarlara liderlik etmeğe başladı. Türkistandaki mektep
ve medreselerde, Tatar öğretmenlerin sayısı gittikçe
arttı. Bunlar o sıralarda Türkiye, İran ve Hindistan gi­
bi Müslüman ülkelerde de yayılmakta olan, Avrupaî fi­
kirleri öğretmeğe başladı. Hem Kazan Tatarları, hem
de Türkistan orta sınıf aydınları, Kırım Tatarlarından
olan İsmail Bey Gaspirelli (1851 - 1914)’nin fikirlerin­
den büyük ölçüde etkilenmişlerdi. Bu aydın, eğitim
sisteminin Avrupa usulünde olmasını, Rus idaresinde­
126
ki bütün İslamların ortak bir gazete dili kullanmasını
ve hatta, kadınlara hürriyet verilmesini istiyordu. Çı­
karmakta olduğu gazetenin adı Tercüman’dı ve Ortaasyada okunuyordu. Gazetedeki fikirlerden etkilenen­
lerden biri, İmam Münever Harı (1880 - 1933) 1901’de
Taşkentte, ilk usul-u cedit okulunu kurmuştu. Ertesi se­
ne yeni bir kitap hazırlandı ve bu Cedit okullarında oku­
tulan temel kitap halini aldı.
Yeni orta sınıfın gelişmesiyle, medreselere ilgi
yeniden artıyordu. Hem Cadit okullarının, hem de Rus
hükümetinin açtığı okulların rekabeti altında olan ve
Rus idaresinde yaşamak zorunda olan insanları yetiş­
tirm e
mecburiyetinde bulnan, geleneksel okullar
ortaçağdaki durgunluklarından sıyrılm ıştı. 1908’de,
10,000 kız talebe otin-bibi (kız okulu) ye gidiyordu.
1911’de Rus hükümeti medreseler ve cadit okullarıy­
la yayılan, Türkçülük ve İslamcılık hareketlerinden o
derecede rahatsız olmaya başladı ki, bu okulların yö­
netimleriyle ilgili yeni yönetmenlikler kondu. Bu yö­
netmenliklerin esas gayesi, yeni okulların yayılmasını
engellemekti. Mekteplerdeki öğretmenlerin, talebeler­
le aynı boydan olmasını şart koşan madde, tamamen
Tatarları hedef alıyordu. Ancak bu engellemeler bek­
lenen neticeyi vermedi. 1911'e kadar Türkistanda za­
ten yeterince aydın yetişm işti. 1917 ihtilali öncesinde,
Rus Türkistanında 166, Semireçienin Kazak bölgesin­
de 18 cadit okulu vardı. Bu okullarda yetişenlerin sa­
yısı ise oldukça azdı. 1917’de Özbeklerin ancak % 2 si
okur - yazardı. Herşeye rağmen hareket başlamış ve
bir çekirdek kurulmuştu. Bu çekirdeği meydana geti­
renler, ilhamlarını Rus hudutlarının da dışındaki, yeni
dünyadan alıyordu.28
127
V
1917’DEN SONRA GÖÇEBELER
1. Dünya Savaşının başlamasından az önce, Ka­
zaklar değişen şartlara uymağa başlamıştı. En uzun za­
mandan beri Rus idaresinde olan, Sibirya sınırlarında­
ki Kazaklar hakkındaki istatistikler, hayvanı olmayan
evlerin sayısında büyük düşüş göstermiş ve nüfus ar­
tışı Rusyanınkinm üzerine çıkm ıştık Dünya savaşının,
Kazaklar üzerinde ilk etkisi, en iyi otlaklarına üşüşen
Rus sömürgecilerinin azalması oldu.ı Ancak bunun ar­
dından yükselen fiyatlar, artan vergiler, eşya ve çalış­
ma mecburiyetleri geldi. 1916 ’da Rus olmayanların ça­
lıştırılmak üzere toplanmasını bildiren bir kararname
çıktı. Bunun üzerine Kazaklar, Rusların başlarına seç­
tirdiği volost başkanlarına ve Rus halka karşı harekete
geçti. Bazı kabileler çoğu kere büyük insan ve hayvan
kayıpları vererek Çine gitti. Rus sömürgecileri fark
gözetmeksizin, bütün yakaladıkları Kazakları öldürü­
yor, hayvanlarına ve otlaklarına el koyuyordu. Bu ara­
da kaç tanesinin öldüğü bilinmemekte, sadece Çine
F: 9
129
kaçabilenlerin üç yüzbin civarında oldukları tahmin
edilmektedir.1
Ortaasyalılara hürriyet ümidi veren, Menşevik ih­
tilali olduğunda bozkırda sulh henüz yerleşm emişti.
Harbe iştirak eden Kazak mühendisleri, doktorları ve
diğer meslek sahipleri, çevrelerindeki Kazak askerle­
rine milliyetçilik fikirleri aşılamıştı. Kazaklar fırsattan
yararlanarak, Alaş Orda adıyla, bölgesel bir cumhuri­
yet kurdu ve Bolşevik ihtilali üzerine doğan, yeniden
Rus sömürgesi olma durumuna karşı, harekete geçti
ler. Ancak, Bolşevik kuvvetleri Orenburg - Taşkent de­
miryolunun bir bölümünü ele geçirerek, haberleşme­
yi engelledi. Bunun üzerine batıda kalan Kazaklar, Başkır ve Ural Kozaylarıyla, doğuda kalanlar Sibiryadaki
Amiral Kolchak’ın beyaz ordusuyla birleşti. Bu müca­
deleler sonucu meydana gelen kayıplar hakkında, Semirechie bölgesinde, yapılan istatistiklere bakarak bir
fikir edinebiliriz. Bunlara göre, 1917 ve 1920 arasında,
bölgedeki hayvan sayısı % 51,67 oranında azalmıştı.
Hemen hemen üg sene süren kanlı savaşlar sonunda
Sovyetler Kazaklar için bir hükümet kurdu, ancak ih­
tiyatı elden bırakmıyarak Orenburgu başkent yaptılar.
Burası Kazak bölgesi kıyısında, Kozakların yerleşme
merkeziydi. 1924’te, Otonom Kazakistan Sovyet Cum­
huriyeti merkezi, bozkırda Ak Mescite (Kızıl Orda) ta­
şındı. Fakat burada ancak dört yıl kalındı. 1928’de, Baş­
kentin bir Rus şehrinde olması daha emin görülerek,
Vernyi’ye (Şimdi Alma Ata olarak değiştirildi) taşınıl­
dı. Kazaklar ve komşuları Kırgızlar, Sovyet Sosyalist
Cumhuriyeti olarak en son tanınmıştır. (1936).2
Çarlık hükümetleri yeni bir kültürel değişikliğe te­
şebbüste genellikle çok ihtiyatlı davranıyordu. Sovyet
130
liderleri ise böyle bir tereddüt göstermedi. Kontrolü
ele geçirir geçirmez, hızlı değişiklik için baskıya baş­
ladı. Sovyet liderleri, yerleşik çiftçi hayatının daha
yüksek ve arzulanır bir tarz olduğu fikrindeydi. Hem,
göçebelerin daha zor kontrol edilebileceğinin farkın­
daydılar. Bu sebeple, derhal harekete geçerek en kı­
sa zamanda göçebeleri toprağa bağlayıp, kabileler ara­
sı akrabalık bağlarını koparmağa çalıştılar. Bunlardan
sonra, kabilelerin sosyal ve politik hayatlarının devam
edemiyeceğine inanılıyordu.
1921 - 1922’de toprak ve su reformu yapılarak,
470,000 hektarlık devlet arazisi Semirechie ve Sirderya bölgelerindeki fakir Kazaklara dağıtıldı. 1926 - 1927’
de ekilebilir toprakların ve meraların, Sovyet edebiya­
tında «baylar ve zengin aileler» denilen kişilerin elle­
rinden alınarak fakir ailelere verilm esine girişildi. Bu
dönemde toplam 1,360,000 hektar mera ve 1,250,000
hektar ekilebilir toprak dağıtıldı. 1928’de Sovyetler,
halâ hayatiyetini sürdüren göçebeliğe yeni bir hücum
yaparak, 696 «büyük bay» dan aldıkları 145,000 hayva­
nı, 25,000 fakir ve orta halli aile arasında taksim etti­
ler. İlk dağıtım, ziraati teşvik ümid'iyle yapılmıştı. 1928’
deki hayvan dağıtımı ise, tersine, kollektifleştirme
programının başlangıcıydı. Bu program, gayretli Rus
memurları tarafından, tehlikeli bir süratle uygulandı.
Bizzat Rusyada bile, bu kadar hızlı hareket edilememiş­
ti. İlk yıl, 50,000 aile ko lektifleştirild i ve İkinci Beş
Yıllık plânın başında, Kazak göçebelerin yerleştirilm e­
sine esas olarak hallolmuş gözüyle bakılıyordu.
Binlerce göçebe aile, zorla kollektif kamplara top­
landı. Hayvanlar, otlak yokluğundan öldü. Karşı koyma­
ya çalışanlar, «gerici baylar» diye vasıflandırıldı ve
131
yok edildi veya sürüldü. Hayvanlara el konuldu. Birçok
Kazak, Çine ve Afganistana kaçtı. Kaçamıyanlar ço­
ğunlukla hayvanlarını öldürdü. Neticede, 1926 - 1939
yılları arasında Kazak nüfusu 900,000 kişi azaldı. İç
savaş yıllarındaki kayıplara rağmen, 1913 rakamlarına
nisbeten 1929’da hayvan sayısı % 35,9 artmıştı. 1929
ve 1934 yılları arasında ise koyun ve keçi sayısı
27,200,000’den 2,261,000’e düştü. Atlar ise 4.200,000
den 221,000’e indi.3
Göçebelerin yerleştirilm esi ve ziraatin geliştiril­
mesi gayesini taşıyan, Kollektifleşme programı kabile
ileri gelenlerinin fakirleşmesi, sürgüne yollanması ve­
ya yok edilmelerini de birlikte getirdi. Aynı sıralarda,
göçebelerin kışlıklarında ve meralarında madencilik
ve endüstri de kuruluyordu. Güneyde, daha önce otlak
olan alanlara, pamuk tarlaları yayılmıştı. II. Dünya Sa­
vaşı öncesinde ve sırasında, komünizme karşı çıkan
binlerce Koreli, Ukranyalı, Volga Almanı, Kırım Tatarı
ve diğer milletlerden insanlar, Kazakistana sürülmüş­
tü. Sovyet idaresi boyunca, Ruslar idareci, tahrikatçı,
teknik eleman ve «kardeş yardımcı» olma bahanele­
riyle bölgeye yerleşmeğe devam etti. Sonunda «bakir
topraklar» programı çıkarıldı. 1953’te ortaya atılan bu
plânın gayesi, Kuzey Kazakistanda kalan, otlakları da
Rusların midesine indirmekti.
Göçebeliğe karşı düzenlenen, bütün bu savaşlar
karşısında bu hayat tarzının sonu geldiği düşünülebi­
lir. Fakat herşeye rağmen, göçebelik pek az şekil de­
ğiştirerek varlığını korumayı başarmış, hatta kendisini
çöllerin ve otlakların en iyi işletilme şekli olarak ka­
bul ettirm eye muvaffak olmuştur. Elbette isimler de­
ğişmişti : Ruslar şimdi göçebelere kochevoi (göçebe)
yerine otgonnyi (gezgin) demektedir. Çobanlar hayvan
yetiştirm e uzmanıdır. Göçebe ailesi ise her ferdin res­
mî ünvan sahibi olduğu «liva» dır. Aslında bunlar, yi­
ne mevsimden mevsime aileleriyle yer değiştirerek
hayvanlarına otlak ariyan göçebelerden başkası değil­
dir. Şu anda kaç Kazağın göçebe hayatı sürdürdüğünü
kesin olarak bilmek, pek mümkün olmamaktadır. 1961'de yayınlanan, 1959 sayımı neticelerinde, meslek da­
ğılımı ayrı cumhuriyetlere göre değil S.S.C.B. nin bü­
tünü için analiz edilm'iştir. Sovyetler birliğinin tama­
mında toplam 753,600 çoban ve hayvancı vardı. Bu ra­
kam 1936’daki, 583,300 kişiye nispeten % 129 luk bir
artış göstermektedir. Bu rakamın büyük kısmının Ortaasyada yaşadığı söylenebilir. Diğer bir meslek kate­
gorisinde, çiftlik yöneticileri, hayvancı liva liderleriy­
le beraber sayılmıştır. Bunların, toplam 217.600 kişi
olan mevcudunun, ne kadarının hayvancılara ait oldu­
ğu bilinmemektedir. Bütün bu rakamlara bakılarak,
Türkistanda en az 750,000 göçebe yaşadığı tahmin edi­
lebilir. Her cumhuriyetteki hayvan sayıları istatistik­
lerde verilm iştir. Bunlara göre, 1935’te 2,610,000 gibi
çok düşük bir seviyede bulunan koyun ve keçi sayısı,
1962’de 30,404,000’e çıkarak, 1916 ’daki 18,364,000 nin
hemen hemen iki katma çıkmıştır. Özel mülkiyetteki
hayvan sayısı, her on çiftlikten birinin sayılmasıyla el­
de edildiğinden rakamlar verilenlerden çok daha fazla
da olabilir. (Ortaasyalıların vergi artışına sebep olabi­
lecek böyle bir sayımda, hayvan sayısını en düşük se­
viyede gösterme temayülü vardır.) Her halükârda, son
otuz senedir, koyun ve keçi sayısının devamlı arttığı
ortadadır.4 Koyunların, yayılmaları için belirli devreler­
de, otlaktan otlağa götürülmeleri şarttır. Bundan, gö­
133
çebe sayısının yıllar geçtikçe azalmayıp, arttığı neti­
cesi çıkarılabilir.
Bir eleme işlemi sonunda, çoğu Kazakların nasıl
yaşadıkları hakkında kabaca fikir edinebiliriz. 1959’da
Kazakistanda 2,794,500 Kazak vardı. Bunların birkaç
yüzbini, endüstri ve yapı alanlarında çalışıyordu. 1960’ta 34,800 Kazak öğrenim görmüştü ve bunların hayvan­
cılık dışında çalıştığı söylenebilir.
Bunların 2,064’ü
araştırmalarla meşguldü. Aynı yıl, 31,351 Kazak V U Z’deydi (yüksek öğrenim enstitüsü). Diğer katogoriler
hakkında elde rakam bulunmamaktadır. Buna rağmen
Kazakların büyük çoğunluğunun, belki ikibuçuk milyo­
nunun, kolhoz (kollektif çiftlik) ve sovkhozlarda (dev­
let çiftliği) yaşadığı söylenebilir. Bunların bir kısmı
makinist veya şofördü, ancak raporlar Kazakistandaki
sovkhozlarda çalışan, makinist ve tecrübeli işçilerin
ancak % 26’sının Kazak olduğunu göstermektedir. Ba­
zı Kazaklar, intansif tarımla meşgul olabilirse de Sov­
yet antropologları, Kazakların bunda kabiliyetleri olma­
dığını, gerçek kabul etmektedir. Kazakların yarım mil­
yona yakınının, bütün yıl boyunca otlaktan otlağa göç­
tüğü tahmin edilebilir. İki milyona yakınınınsa hayvan­
cılıkla uğraştığı, ancak tahıl ekme veya sütçülükle de
meşgul olduğu, bu sebeple, ancak yılın bir kısmını yurt­
larda geçirdiği söylenebilir.5
Koyun ve keçi sayısı, gördüğümüz gibi, yıllar geç­
tikçe artmaktadır. Atlar, Kazakların geleneksel olarak
sevdiği bu hayvanlar ise, böyle bir artış göstermez.
1935’te çok düşük bir seviyeden, (241,000) 1953’te
1,801,000’e çıkılmıştır. Ancak bundan sonra, sayı ya­
vaş yavaş düşmüş, 1962’de 1,110,000’e inmiştir. Bu sa­
yı 1916 yılındaki mevcudun (4.340.000) anoak dörtte
134
biridir. Buna rağmen, son antropoloji yayınlarında bü­
tün Kazak kolhozlarında at sürülerinin olduğu söylen­
mektedir. Koyunun Sovyet ekonomisindeki önemi bel­
lidir. Yün, et ve deni herkese, süt de çobanlara yara­
maktadır. Atın ise endüstrileşen topluluklarda yeri çok
daha azdır. Sürü sahipleri, ata binerler ve kolhozda
makineler bozulunca bunları atlar çeker. Buna muka­
bil, yayın dünyasında, Kazakların hâlâ kısrak sütünden
kımız yapmaları bir yana ¡bırakılırsa, atın öneminden
peh bahsedilmemektedir. Öyle görünür ki, atın halâ
Kazaklar arasında beslenmesinin sebebi, ekonomik ol­
maktan çok kültürel sebeplere dayanmaktadır. Her Ka­
zağa kımız sloganı, 1930’larda Amerikadaki, «her ten­
cerede piliç» sloganına benzetilebilir.
Kazakların besledikleri hayvanlar arasına, daha
sonra giren ve bozkırın sert iklimine o kadar dayanıklı
olmayan sığırlar, Rus sömürgecilerinin gelmesiyle hız­
la artmıştı. 1916’da 5,062,000 olan sığır sayısı 1929’da
7,400,000’a çıkmış ve 1934’te 1,591,000’e düşmüştü.
Bu azalma atlara ve koyunlara nazaran çok daha dü­
şüktür. 1962’de sığır sayısı, 6,139,000 e ulaştıysa da,
1929 yılı rakamına ulaşılamadı. Halbuki koyun sayısı
bunu çok aşmıştı. Eskiden sığır daha çok yerleşikler
tarafından beslenirdi. Şu sırada, sığır sayısının, Kazakistandaki Kazak ve Kazak olmayan kolhoz ve sovkhozlar arasında dağılımı bilinmemektedir. Ancak Kazakla­
rın da çok sayıda sığır yetiştirdikleri ve inek sütünün
Kazak yiyecekleri arasına girdiği ortadadır. Koyun, at
ve sığır sayısının artmasına rağmen deve miktarı, hız­
lı kolektifleştirm e sonucu uğradığı kayıpları hiçbir za­
man telafi edemedi. 1962’de Khrushchev, Kazakîstandaki deve sayısının, 1927 - 1928 arasında 1,100,000 den
135
1962’de 137,500’e düşmesine işaret etm işti. Sovyet
yönetim i, deveyi geri olan her şeyin sembolü olarak
görürdü ve yok edilmesi için çalışırdı. Fakat Khrushchevin konuşmasında artık bu tem a işlenmiyor, devele­
rin yararlarından, çöl için en uygun hayvan olduğun­
dan, sütünden, etinden, tüyünden hatta yük taşıma gü­
cünden faydalanılabileceği söyleniyordu. Bu konuşma­
ya ilk cevap, Türkmenistan'dan geldi ve 1963’te, en iyi
deveyi yetiştirene, Akşabadda törenle mükâfat veril­
di.0
Hayvan sayısındaki artışların diğer bir sebebi de
veterinerliğin gelişmesiydi. Eskiden devre devre gelen
ssigm hastalıklar, çok sayıda hayvan ölümüne sebep
olurdu. Saman biriktirme adeti, sert kışlarda -kar ör­
tüsünün bile donduğu (dzhut) soğuklarda- eskiden ol­
duğu gibi ağır kayıplara sebep olmuyordu. Her kolhozun, kışlık saman kesebileceği, yeterli otlaklar vardı.
Bundan başka, Ortaasyada yeni kuyular açılmasıyla,
su kaynaklarının geliştirilmesi sonucu, yeni otlaklar
kullanılabilir hale gelmişti. Batı Kazakistanda, hayvan­
cıların gelenekse! yazlık otlaklarından ayrılmak zorun­
da bırakıldığı çöl bölgelerinde bazı alanlara, samanlık
ot ekilmişti ve hayvanlar buralarda otluyabiliyordu. Di­
ğer kısımlarda, eskiden su yokluğundan kullanılamıyan otlaklara kuyular açılmış ve kullanılabilir hale ge­
tirilm işti.7
1960’larda, artık 1920 ve 30’ların, göçebeleri yer­
leştirme gayretleri son bulmuştu. Sovyet ekonomisi­
nin ete, deriye, yüne, karakul kürküne ve Ortaasya boz­
kır ve çöllerinde geleneksel olarak üretilen, süt ma­
mullerine ihtiyacı vardı. Artık Ortaasyanın birçok bö­
lümünün, en iyi, hayvancılığa elverişli olduğu, bunun
136
için de göçebeliğin lüzumu anlaşılmıştı. Neticede göçe
beliğin resmen kabulü ve Kazak, Kırgız ve Türkmenlerin hayvancılıktaki geleneksel kabiliyetlerinin, Sovyet
ekonomisi içindeki değerinin takdir edilmesi şart oldu.
Bu insanların, sert tabiat şartlarında yaşayıp çalışmak
için, soydan gelen kabiliyetlerinin varlığı hakkında,
teoriler geliştirilm ekle beraber, göçebelerin durumla­
rı da düşünülmeğe başlandı. 1961’de, Khrushchev yurt­
lar için daha dayanıklı, sentetik maddelerin kütle ima­
line başlanmasını istedi. «Çobanların milli ekonomide
çok önemli fonksiyonları vardır» diyordu, «Çobanlar
oldukça da yurtlardan vazgeçemeyiz.»8 Bir etnoğrafik
politika makalesinde, yurtların mahalli şartlara en uy­
gun barınak olduğu ve sadece solcu ¡kafalı kişilerin
bunlara karşı çıktığı yazılmaktaydı. Buna rağmen, 1962’de Pravda, henüz sentetik yurtların seri imalatına baş­
lanmadığı için, yurt yerine tekerlekli evlerin, seyyar
sobaların ve uyku tulumlarının imal edilmesini teklif
ediyordu. Bu ilginin sebebi, Kazak ve diğer göçebele­
ri, geleneksel hayvancılık mesleklerinde tutmak için
olmasa gerektir. Her halükârda, Kazaklar yurtlarda ya­
şamayı tercih etmektedir. Yerleştirilenleri 'bile, kil ev­
lerinin yanında yurt bulundurmakta ve burada yaşa­
maktadır. Sovyetlerin bu alâkadan esas gayeleri, ken­
di kendilerine yetebilen göçebeleri biraz daha bağımlı
kılabilmektir.
Ortaasyalıların, Ruslar gibi, aile ihtiyaçlarını kar­
şılamak için birkaç hayvan besleme izinleri vardır* Bu
izin, göçebe geleneğine sahip olanlar arasında, öyle
büyük memnuniyetle karşılanmış ve buna o kadar gay­
retle sarılınmıştı ki, bir keresinde 560 koyun ve keçisi
olan kolhozda, üyelerin 10,470 şahsî hayvanı olduğu
137
tesbit edilmişti. Tabii bu çok aşırı bir örnekti, ama
gazetelerde kolhozluların kendi hayvanlarına bakmak­
tan, kolhozla ilgilenmedikleri, kolhoz otlaklarında şah­
si hayvanlar otlatıldığı ve kışları birçok kolhoz hayva­
nının, samanları özel hayvanlara verildiği için, açıktan
öldüğü şikâyetleri sık sık çıkıyordu. 1961’de Kazakis­
tan, Kırgızistan ve Türkmenistanda özel hayvan sayısı
kısıtlandı. Meselâ, Kırgızistanda, hayvancılıkla meşgul
olup, uzak otlaklarda çalışan hayvancı aileler bir inek,
bir süt kısrağı, beş koyun ve bunların kuzularına sa­
hip olabilirdi. Özbekistan’da bile, halkın çoğu vahalar­
da tarımla uğraştığı halde, sulanmıyan kısımlarda göçeoeler yaşıyordu ve 1963’te kolhozda belirli bir mini­
mum gün çalışmıyan kolhozluların ve «cemiyete ya­
rarlı iş görmeyen» sağlam kişilerin hayvanlarından
vergi alınacağına dair kanun çıkmıştı. Kişi mülkiyetini
sınırlandırmak ihtiyacı o kadar fazla duyulmuştu ki,
Kırgızistanda, Kol'hozda oturanların tek hayvan sahibi
olmaları bile yasaklanmıştı. Buna rağmen, 1950’lerde
Kazakistan’da özel mülkiyet o kadar tabiiydi ki, kolhoz
merkezinde kalan aileler, hayvanlarına bakması için
adam tutardı. Bu kişiler, çoğunlukla emekliye ayrılmış
işçMer olur ve ücretleri para veya et olarak ödenirdi.
Khrushchevin iktidardan uzaklaştırılmasından sonra,
Sovyet politikasında değişiklik olmuş ve bütün Sovyetler Birliğinde özel gıda üretimi teşvik edilmeğe baş­
lamıştı. Kazakların ve diğer Türkistanlı göçebelerin,
bundan azamî şekilde faydalandıkları tahmin edilebi­
lir.10
1949 ve 1953 arasındaki devrede, birkaç Kazak kolhozu tanıtılm ıştı. 'Bunlardan biri, uzak batıdaki Bu'keev
Orda’idi. Diğerleri ise Kazakistanın güneybatı tarafla­
138
rında, Balkaş gölüyle Kırgız sınırları arasındaydı. Hep­
si çok küçük kolhozların, sağlamlaştırılmasından mey­
dana getirilm işti. Mesela, güneydoğu Kazakistanda Çu
nehri vadisinde, otu.zbir küçük grup birleştirilerek, oni'ıç kolhoz meydana getirilm işti. Diğer bir bölgede,
yirmi küçük gruptan, sekiz Kolhoz teşkil edilmişti. Ka­
zak kolhozlarında yaşıyan aile sayısı 116 ile 266 ara­
sındaydı. Buralarda çalışan işçi sayısı ise 120 ile 400
kişi arasında değişiyordu. Bahsi geçen kolhozların ta­
rihçeleri, hayvan sayısında devamlı bir artış göster­
mektedir. Anlatılan dönemde, koyun ve keçi sayısı
5,385’ten (1949’da) 22,000’e; at-sayısı 373’ten 1,839’a;
sığır 468’den 1,775’e çıkmıştı. Doğudaki bir kolhozda
64, Bukeev Ordada ise 237 deve vardı. Bazı kolhozlarda, tavuk çiftliği de bulunuyordu ve bir tanesinde (belliki burada Ruslar da vardı.) domuz ve arılar da bulu­
nuyordu. Bütün lişi sadece hayvancılık olan bir kolıhozda, 32,000 koyun ve keçi, 1,500 at, 7,400 sığır ve 200
deve vardı. Genellikle her kolhozun bir merkezi olur­
du, ancak bazı küçük kolhozların birkaçı tek merkezi
paylaşırdı. Bu tip merkezlerde, tipik olarak bir değir­
menci ve bir marangoz bulunur, toplamlabilecek bir
kültür klubü ve çocuklar için bir ilk okul olurdu. Kol­
hoz merkezlerinin pek azında, bütün yıl boyunca otu­
ranlar vardı. Tabii, Rusların da bulunduğu karışık tarım
merkezleri buna istisnaydı. Diğer ihtiyaçların çoğu,
bölge merkezlerinden sağlanırdı. Burada dükkân, kli­
nik, hastane, okul, kütüphane ve postane bulunurdu.
Bazen radyo istasyonu, ziyaretçiler için otel, umumî
hamam ve berber de olurdu. Bu bölge merkezleri, dış
dünyayla temas sağlardı.
Bir kolhoza ait olan topraklar, üç esas kısma ay­
139
rılırdı. En büyük k:sım otlaklardı, ikinci kısımda kış­
lık saman kesilir, diğer kısımda ise susuz ziraat yapı­
larak tahıl yetiştirilirdi. Anlatılan kolhozların bazıların­
da, ziraati için su gereken kaba yonca ve saman için
ekilen darıdan da bahsedilmektedir. Patates veya kar­
puz tarlaları ve nadiren de meyve bahçeleri olduğu
söylenmektedir. Veriler kolhozlarda, Kazaklardan baş­
ka etnik gruplardan bahsedilmemektedir. Ancak, sulu
ziraatin geniş ölçüde yapıldığı kolhozlarda Özbek, Uy­
gur, Rus veya diğer bir milletten kişilerin olduğu gü­
venle söylenebilir. Diğer taraftan, nispeten az alanda
stipik mahsuller yetiştiriliyorsa bu her zaman Kazak
olmayanların varlığını göstermez. Kazaklar bu ürünleni vahalardan adapte etmiş olabilir. Susuz ziraat yapı­
lan yerler, çoğunlukla merkezden uzağa dağılmıştır.
Buraların ziraatiyle görevli ¡kolhozlular baharlarda, ekim
ve biçme mevsimlerinde yurtlarda kalır. Tarlaları sür­
me ve biçme zamanında, traktörcüler de yurtları kul­
lanır. Sığırlar kışın merkezdeki ahırlarda tutulur, yazın
merkezin çevresinde on - yirmi millik yarıçapı olan
alanda beslenir ve bu sırada çobanlar yurtlarda
barınırdı. Koyun, at ve deve sürüleri ise bütün
yıl boyunca yer değiştirir, tıpkı ihtilâl öncesinde
olduğu gibi hareket ederek kolhoz ve cumhuriyet
sınır: tanımaz. Meselâ Çu vadisinde, göçebeler
baharda bozkıra açılır, yazın dağlara (bazen kırgızistandaki dağlara) yüksek meralara çıkar, sonbahar­
da yine bozkıra iner ve kışın Balkaş gölü yakınlarında­
ki tepelerin kuytu eteklerine dönerler. Göç yolları üze­
rindeki konaklar, resmi bir programa tabidir, ancak
bunlar, aslında tıpkı eskiden olduğu gibi suyun oldu­
ğu yerlerdedir.12
140
Bazı göçebeler, nadiren kolhoz merkezlerine gidi­
yordu. Bunun farkına varılınca, kızıl yurt (gezici yetiş­
kinleri eğitme merkezleri) servisleri kuruldu. Herşeye
rağmen, çoğu Kazaklar kış aylarını merkezde, ailenin
yaşlı üyeleri ve okula giden çocuklarla birlikte geçirir.
Sığır besliyen aileler ve uzaklardaki tarlaların bakı­
mıyla görevliler de kışın merkezde kalır. Ancak, yaz
aylarında, okul çocukları ve yaşlılar da aileleriyle be­
raber otlaklara açılır ve merkezi hemen hemen bom­
boş bırakırlar.
Kolhozlular gruplara ayrılarak her bölüme bir at,
koyun, keçi, deve veya sığır sürüsüne bakma ya da tar­
la ekme yahut kışlık saman kesme görevi verilirdi.
Bu, eskiden çeşitli hayvanları olan, geniş aile duru­
mundaki aullardan farklı görünmektedir. Ancak aslın­
da durum eskisinden hiç de değişik değildir. Gruplar
yine aile birlikleridir ve hangi hayvanın bakımıyla gö­
revlendirilmiş olurlarsa olsunlar, binmek için atları ve
yük taşıtmak ¡için develeri vardır. Ailenin, kendi ihti­
yacı için, birkaç koyunu bulunur. Kırgızların 1961'de
çıkardıkları kanunda, diğer bakımlardan çok kesin ol­
makla beraber, beş koyun ve bunların kuzularına mü­
saade edilmesini, bu sayıların göçebe ailelerinin ihti­
yaçlarını karşılıyabilecek minumum hayvan miktarını
verdiği şeklinde yorumlayabiliriz. Susuz ziraat yap­
makla görevli grupların yapılarından ise bahsedilmemektedir. Buralarda iş mevsimlik olduğundan, ailenin
bazı üyeleri ekip biçmeyle uğraşırken, diğerlerinin ço­
ban gruplarına mensup olduğu veya ailenin hayvanla­
rına baktığı tahmin olunabilir. Ortaasyanın koyun, at
ve deve cinslerine göre daha az dayanıklı olan sığır­
lar, göçebe düzene tam uyamamaktadır. Sığırlara ba­
141
kanların kışın merkezde kalması gerekmekte, yazın
ise pek uzaklara gidememektedirler. Sığır besleme,
yerleşiklikle göçebelik arasında b ir hayat tarzı gerek­
tirmektedir. Sığır besliyen gruplardan da hiç bahis
yoktur, ancak kolhoz süt çiftliklerinde ¡işlerin çoğunu
kadınlar yaptığı söylenmektedir. Bunun yanında ka­
dınlar, ¡bahsi geçen kolhozlarm iş gücünün yüzde alt­
mışını meydana getirmektedir. Sonra, Kazak tarım kolhozlarında erkeklerin işleri ¡kadınlara bırakarak endüst­
ride iş aradıkları rapor edilm iştir. Sığır besliyen aile­
lerde de benzer durumların olduğu şüphesizdir. Bura­
da bazı erkekler kolhozu terketm ekle, geleneklere ay­
kırı düşerken, süt işleme vazifesini kadınlara bırak­
makla adetlere uymaktadır.13
Kazak kolhozlular tarafından ilk bahardan son ba­
hara kadar evlerinin yanına kurularak yazın kullanılan
yurtlar geleneksel şekilde yapılmaktadır. Eskiden ol­
duğu gibi ailenin kadınları komşu kadınlarla birlikte
keçe yapmakta ve yurt iskeleti profesyonel marangoz­
lardan satın alınmaktadır. Tek fark, marangozlara öde­
menin hayvan yerine para veya tahılla yapılmasıdır.
Yurdun kurulması ve bozulması yine kadınların işidir.
Sabit evler ise Rus ve vahalıların etkisini göstermek­
tedir» Bilhassa doğuda dağlık bölgede tahtanın çok ol­
duğu kısımlarda, evler kalaslarla yapılmakta ve tavan
sivri olmaktadır. Diğer yerlerde ise tavan tüzdür. Ba­
zen toprak duvarlı, fakat damları kirem it melez yapılar
da bulunabilir.14 Kazaklar yılın belirli bir kısmında ve­
ya tamamında sabit evlerde yaşasalar bile, iç döşeyiş
yurtlarınınkinin aynıydı. Yurt döşenmesinde esas eşya­
lar alüminyum kaplar; halen bulunması şart olan de­
mir kazanları tamamlıyan emay işi; ekmek pişirmek
142
için 'kullanılan demir tava; bunların yanında gelenek­
sel duvar süsleri, Özbek veya Ukranya tesiri gösteren
nakışlı kumaşlar, fabrika yapısı süslü bezlerdir. Sabit
evlerde, aydınlatma için gaz lambaları kullanılır. Ye­
mek pişirmek ve ısınmak için bazı evlerde Taciklerinkine benzer ocaklar vardır. Bazen Avrupa usulü, de­
mir sobalar bulunur. Diğerlerinde ise Rus tipi sobalar
duvar içine yapılmıştır. Böyle yerlerde, fabrika işi me­
tal kaplar ve kutular adetti. Kazak kolhozlarında, çar­
lık zamanında adet olan çay kaseleri kullanılmasına
rağmen, porselen veya çini tabak ve bardaklar kulla­
nılmamaktadır. Endüstriyel bölgelerde, mesela Kırgız
kömür ocaklarında ve Türkmen petrol bölgelerinde ça­
lışanlar arasında, göçebelerin halâ kullandıkları tabak­
ların yerini, çinileri almıştı. Evlerinde Avrupa tipi mo­
bilyalar bulunan kişilerin çoğu bile, halen yerde oturur
ve uyur.15
Yemek adetlerinde en belirgin değişiklik, ekmek
ve unun ana gıdalar arasına girmesidir^ Kolhozlarda ça­
lışan Kazaklar, ücretlerinin bir kısmını buğday olarak
aldıklarından, bunun birazını satıp paraya çevirmek­
teyseler de kalanını ekmek yaparlar. Ekmek vahalar­
daki gibi tavalarda, kızgın taş veya tuğla üzerinde, ya­
hut Alma Ata çevresinde olduğu gibi Uygur işi tandır­
larda pişirilir. Ekmekte ve süt yemeklerinde, çarlık za­
manlarından beri kullanılmaya başlanan un, buğdayın
çoğalmasıyla yerini ve miktarını daha sağlamlaştırmış­
tır. Meyve ve sebzeler bir ölçüde yenmektedir. Kışla­
rı kolhoz merkezlerinde, kurut çorbası yanında pata­
tes bulunması hoşa gider. Pilav gibi bazı Özbek ve
Uygur yemekleri sevilmekte, ancak sık sık yapılma­
maktadır. Şeker, çay ve giyecek eşyaları, yakın mer­
143
kezlerden tedarik edilebilir.
Genellikle eski yemek
âdetleri pek değişmemiştir. İlkbaharda ve yazın kolhozlu Kazaklar daha çok süt mamulleri ve kımız içer.
Bu mevsimde merasimler ve misafir geldiği zaman­
lar dışında et yenmez. Etin en bol olduğu zaman son­
bahardır. Bu mevsimde et bol bol yenildiği gibi, kış için
geleneksel usullerle de hazırlanır. Her aile, kış için
bir inek veya at ve iki ya da üç koyun keserek sucuk
yapar. Hayvanı olmayan kolhozlular eti satın alır. Ku­
rut ve diğer peynirler de geleneksel usullerle yapılır.
Kolhozlarda hayvan yetiştirenlere nazaran, çok daha
fazla Özbek ve Rus kültüründen etkilenen Kırgız ma­
dencileri bile yemeklerini hala yerde yer, yaşlılar ve
m isafirler geleneksel şeref mevkilerine oturur. Katı
yemekler hala elle yenir.10 Netice olarak Kazakların
yemek âdetlerinin çok az değiştiğini söyleyebiliriz. Ba­
zı yeni yiyecekler sofraya girmiştir, ama ekmek dı­
şında bunların miktarı azdır. Çarlık zamanıyla en bü­
yük fark ise daha fazla yiyecek ve kımız bulunabilme­
sidir.
Giyimde daha fazla değişiklikler olmuştur. Kışlık
giyecekler hala eskisi gibidir. Bunlar, asırlar boyunca
bozkır ve dağların soğuklarına karşı geliştirilmiş ve
kullanışlılıklarını ispatlamıştı. Burada en büyük deği­
şiklik, deri pantolonların azalmasıdır. Yazın ise II. Dün­
ya Savaşından sonra ordu üniformaları, pratik olduk­
ları için, geniş ölçüde kullanılmağa başlandı. Gençler,
ya bölge merkezlerinden hazır alınan veya evde dik­
tirilen Avrupa tipi şenler giyinir. Kadınlar, erkekler­
den daha muhafazakârdır. Buna rağmen, onlarda da de­
ğişiklikler olmuştur. Ruslardan alman eski usul redin­
gotlar kısalmış, redingotlularını kaybetmiştir. Gele­
144
neksel hilatın yerini, eskiden beri beğenilen siyah ka­
dife paltolar almıştır. Kadınlar çok soğuk havalarda
dışarı çıkarken bunun üzerine, geleneksel kürk çapan
giyer. Genç kadınların çoğu ve yaşlıların hemen hep­
si pamuklu kumaştan pantolon kullanır ve başlarına
örtü örter. Kolhozlu kadınlar, kendi elbiselerini diker
ve erkek elbiselerinin çoğunu hazırlar. Birçok evde di­
kiş makinesi vardır. Buna mukabil kumaşlar fabrika
malıdır. Kadınlar çapan ve kışlık başlıklar için deri ha­
zırlar; göçebeler bilhassa kışın giydikleri hilat yapmak
için deve yününden kumaş dokur. Başlıklarda eski ge­
lenek halen devam etmektedir. Kolhozda yaşıyan Ka­
zakların bazıları ayakkabılarını mahalli ustalara yaptı­
rır, diğerleri yakınlardaki dükkânlardan hazır, fabrikas­
yon botlar alır.17
Kırgızistan’ın güneyinde, Özbekistan’a yakın kı­
sımlarındaki madenciler Rus kıyafetlerine, kuzeye na­
zaran daha fazla direnç göstermektedir. Madenlerde
Avrupa usulü kıyafet mecburidir, ancak işten sonra
ihtiyarların hepsi, gençlerin çoğu, Özbek usulü sırın­
mış hilat giyer. Güneyde ayakkabılarını mahalli usta­
lara ısmarlıyan çoktur, ancak kuzeydekilerin hemen
hepsi fabrika malı kullanır. Hemen her erkeğin m illî
başlık sayılan beyaz keçe şapkaları vardır. Güneyde,
Özbek usulü takke de kullanılır. Hatta bunun üzerine
sarık giyenler bile vardır ki, bu stil Özbekistan’ın
çoğu yerlerinde kaybolmuştur. Yaşlı kadınların çoğu,
geleneksel Kırgız kıyafeti giyer. Gençler ise kuzeyde
Avrupa usulü, güneyde ise Özbekler gibi giyinmekte­
dir. Kırgız kadınları sadece mahalli ustaların yaptıkları
mücevherleri kullanmakla kalmaz, çarşıdan da bazı
parçalar satın alır. Kızlar saçlarını, Özbeklerde olduğu
F: 10
145
gibi, çok sayıda ince örgüler halinde düzenler, kadın­
larsa bir veya iki örgü halinde bırakır. Güneyde kadın­
lar, vahalarda olduğu gibi, ellerine kına yakar.18
Türkmenistan’daki petrol bölgelerinde işçi kıya­
feti mecburî değildir. Buralarda erkekler, çoğunlukla,
uzun yerli kıyafetten daha pratik olan Avrupa elbise­
leri giyer. Hala yerli elbise kullananlar daha çok yaş­
lılardır. Başlıklar tüylü koyun derisinden ve çok bü­
yüktür. Bu şapkalar Türkmenlerin karakteristiğidir. Bir
de bunlardan daha küçük ve derli toplu astragan başlık­
lar vardır. Kadın kıyafetlerinde değişiklik daha azdır.
Kullanılan kumaşlar artık fabrika işidir, ancak bu bü­
yük değişiklik sayılmaz; zira daha önce de Türkmenler elbiselik dokumaları Özbeklerden satın alırdı. Er­
kekler gibi, kadınlar da fabrika işi botlar giyer. Ço­
ğunlukla etekleri kısadır ve elbise kollarına lâstik ta­
karak iş görürken rahatlığı sağlarlar. Bunlara rağmen,
esasta Türfcmenler geleneksel kıvafeJj&rim^kjrtma-vf;
mor renk ve mücevher sevgilerini Jc&mmaktadır.1"
Kazak kadınları ev ihtiyaçları için keçe yapmakta
ve bunları eskisi gibi süslemektedir. Bunun yanında
ip ve sicim de örülmektedir. Tek yenilik anilin boyala­
rının kullanılmasıdır. Böylece 'keçelerde daha çeşitli,
fakat kaba renk sağlanmıştır. Sovyet öncesinde olduğu
gibi sadece bazı kadınlar dokumacılığı bilir. Geleneksel
yatay tezgâh kullanılarak deve yününden kumaş ve
kendi eğirdikleri ve boyadıkları yünden halı, yurdun
kenarlarını sağlamlaştırmak için şerit, heybe ve atların
üzerine örtü dokunur. Birçok kadın hala deri işliyerek
elbise ve tulum için malzeme hazırlar. En azından, gü­
neydoğu Kazakistan’da, kadınlar çok küçük yaştan iti­
baren nakış işler. Ancak bu nakışların keçe üzerine
146
olanlarının dışındakilerde Rus ve Ukranya tesiri ba­
rizdir. Güneyde, Kırgız kömür ocaklarında çalışanlar
uzun zamandan beri Özbek tesirindedir. Bunlar arasın­
da kadınlar, yün halılar, pamuk duvar süsleri dokur.
Bazen birkaç kadın bir araya gelerek büyük halılar
da yapar. Usta sanatkârlar hala vardır, ancak bunlar
daha değişik ortamda çalışmaktadır. Eskiden olduğu
gibi, tahtacılar yurt iskeletleri, eğer, sandık ve diğer
geleneksel eşyalar yapar, bunları eski usulle oyup bo­
yayarak süsler. Buna rağmen, bu ustaların çoğu kolhozlarda görevlidir ve bu gibi şeyleri ancak boş va­
kitlerinde yapabilmektedir. Bazen, kolhozlular ısmar­
larsa, Avrupa usulü mobilya da yapılabilmektedir. De­
mirciler kolhozlardaki makinelerin bakım ve onarımıyla uğraşır ve ısmarlanırsa geleneksel yollarla eşyalar
da yapar. Pek az sayıda gümüşçü yüzük, bilezik gibi
şeyler yapmağa devam etmektedir. Kolhozlardaki ayak­
kabıcılar hakkında hiçbir bilgi yoktur, ancak bazılarının
ısmarlama botlar giymesi bu işle uğraşanların bulun­
duğunu gösterir.-0
Kabileler arasında akrabalık bağları, Sovyetlerin
bütün gayretlerine rağmen hala kuvvetini korumakta­
dır. Kolhoz göçebe üniteleri, yakın akrabalardan mey­
dana gelmektedir.21 Gerçi bu üniteler geleneksel aut­
lardan daha küçüktür, ama ailenin diğer fertlerimin
kendi özel mallarına baktıkları için kolhoz bünyesinde
yazılmadıkları tahmin edilebilir. Başka bir ihtimal de
ailenin diğer fertlerinin değişik hayvanların bakılma­
sıyla görevlendirilmiş olmalarıdır. Zaten eskiden de aulun değişik üyeleri, değişik hayvanların bakımıyla ilgi­
lenirdi. Atlar kışın yeni otlaklara götürülerek karı eşip
(teben) otların üst kısımlarını yemeğe devam ediyor­
147
du. Atların ardından koyunlar otlağa sokularak kalan
kısımları bitirirdi. Bu durum haliyle at ve koyun yetiş­
tiriciler arasında yakın işbirliği gerektirir. Keçe yapı­
mında da kadınlar arasında işbirliği gerekir. Aslında,
Ortaasya göçebe yaşayışında etkili bir çalışma grubu
yapılabilmesi için grubun belirli bir sayıyı aşmaması
ve bunun altına düşmemesi şarttır.“2 Normal bir ko­
yuncu grubunda, binmek için atlar ve yük taşıtmak
için develer bulunur, atçılarda gerekli ihtiyaçları sağ­
lamak için mutlaka bir miktar koyun olması şarttır.
Kuzular doğduktan sonra belirli mevsimlerde, sürüde
erkek ve dişilerin ayrılması, dişilerin ve kuzuların hem
sağılmak için, hem de korunmak için yurtlara yakın
bulundurulmaları gerekir. Bütün bu işler için çok sa­
yıda iş gücüne ihtiyaç vardır ve bu sebeplerle kolhoz
gruplarının büyüklüğünün, eski aullardan hiç de kü­
çük olamıyacağı ortadadır.
Kolhoz çok yakın akrabalardan meydana gelir. Kol­
ektifleşm eye gidildiğinde, aullar kendi kabilelerinin
geleneksel bölgelerinde dolaşıyordu ve bu sebeple,
kurulan kolhozlar hep aynı kabileden olanları bünye­
sine aldı. Sonradan bu kolhozlar birleştirilerek ,daha
büyük kolhozlar meydana getirildiğinde yine aynı ka­
bileden kişiler toplandılar. Çünkü her kabilenin kendi
bölgesi vardı. Bazen yakın akrabalar çok uzaklarda bu­
lunsa bile, akrabaları tarafından coğrafî uzaklığa ba­
kılmadan aynı kolhoza dahil edilmişti. Neticede, eski
kabile akrabalığı bozulmadı. Aslında kolhozlar bu bağ­
ları, bir bakıma kuvvetlendirdi. Kışlıklardan ayrıldıktan
sonra, modern gruplar da eski aullar gibi çok geniş bir
alana yayılmaktadır. Modern kolhoz merkezleri ise ka­
148
bile üyelerinin eskisinden daha fazla bir arada olma­
larını sağlar.
Bütün bunlara bakarak, eskiden sadece büyük ai­
lelerin düğün, cenaze gibi törenlerinde bir araya ge­
len kabile üyelerinin, kolhozlar sayesinde birbirlerine
daha sıkı bağlandıkları söylenebilir. Kolhozların akra­
ba grubu şeklinde tanınması, o kadar kuvvetle yer et­
miştir ki, eskiden kabileler arasında uygulanan ekzogami, şimdi kolhozlar arasında uygulanmaktadır. Eski­
den de pratikte herkes yedi göbek atasını tam olarak
hatırlıyamadığından, belirli kabileler evlilik yapılabil­
mesi için yeterli uzaklıkta görülüyordu. İşte şimdi, bu
işi kolhozlar görmektedir. Bu durum, ilerde eski kabi­
lelerin unutulma neticesini doğurabilir. Zaten normal
bir Kazak için şecere hatırlamak pek kolay değildir.
Ancak, aynı bölgede yaşıyanların akraba oldukları his­
si devamlı kuvvet kazanmaktadır.23 Şimdiki halde, böy­
le bir durum katiyyen olmamıştır. Türkmenistan petrol
bölgelerinde çalışan Türkmen ve Kazak işçileri bile,
en az beş-altı göbek şecerelerini bilmektedir. 1950’de
Kırgızların kabile şecerelerinin tamamının kayda geçi­
rilmesi mümkün olmuştu.
Genellikle kişiler, hangi
esas kabile veya orduya mensup olduklarını hatırla­
maktadır. Kimlerin kendi kabile bölümlerinden olduğu
ve yakınlık derecesi de bilinebilmektedir. Bu durum
eskiden de aynıydı. Kolhozlarda akrabalık duygusu o
kadar kuvvetlidir ki, kolhozda yaşıyan ve çoğu şoför,
kütüphaneci gibi vasıflı işçiler yabancı sayılır. Türk­
menistan petrol bölgelerinde, çalıştıkları yerde, aynı
köyde yaşıyan Türkmen ve Kazaklar hemen kendi grup­
larını oluşturur. Kabile bağlarının halen bütün kuvve­
tiyle varlığını koruduğu gazeteler tarafından da gös­
149
terilm ektedir. 1960 yılında Kırgızistan Komünist Par­
tisi Merkez Komitesi sekreterinin İzvestia gazetesinde
bir makalesi çıkmış ve konunun ehemmiyetine dikkat
çekilmişti.
Türkmenistan'da ise bir kolhozun parti
sekreteri kabile akrabalarını tuttuğu için partiden çı­
karılmıştı.^
Eskisi gibi kabile başkanları yoktur, ama bunlar
çoğunlukla uzak bir bölgenin yöneticisi olarak ortaya
çıkmaktadır. Meselâ Alma Ata oblastında bütün kilit
noktalan Alban soyundan olanların elindedir. Bu aile
bölgeye hakim olan Büyük Ordanın aristokrat kolu­
dur. Diğer taraflarda gazeteler idarecilerin adam se­
çerken, kendi kabile akrabalarından olanları tercih et­
tiğinden şikâyet etm ektedir. Kolhoz başkanı, normal
olarak kendi kabilesinin de başıdır. Aksakallar ise ha­
len önemli kişilerdir. Bunların otoritelerini sarsıcı bir
gelişme söz konusu değildir, zira çocuklar küçükten
itibaren devamlı büyüğe saygı telkinleriyle büyümekte­
dir. Aslında, Türkmenistan'da, geleneksel ihtiyarlar
meclisi Sovyet yöneticileri tarafından resmen kabul
edilmiştir. Böylece bunların otoritelerini Sovyet ga­
yelerine hizmet edecek şekilde kullanmalarının sağ­
lanması düşünülmüştü.25
Sovyet hükümeti «kadınların esaretten kurtarılma­
sı» sloganıyla birçok faaliyetlere girişmiştir. Bunlarda
göçebe kadınları da yerleşiklerde olduğu gibi zanne­
dilmişti. Halbuki, göçebe kadınları işlerin çoğunu yap­
makla beraber, mesuliyetleri kadar otoriteleri de var­
dır. Şimdi de bu durumda bir değişiklik olmamıştır.
Kadın hala kocasının atını eğerler. Bugün bir kadın
kolhoz başkanı seçilirse veya grup lideri tayin edilir­
se, bunun, eskiden de benzer görevler yüklenen ka-
150
dınlardan farkı yoktur. Meselâ eskiden ç o k kadınla ev­
lenen zenginlerin karılan, kocaları diğer karısının oba­
sına gittiğinde sürüyü idare ederdi. Kocasının ölümün­
den sonra tekrar evlenmeyip, oğullan büyüyünceye ka­
dar kabileyi başarıyla idare eden kadınlar çoktu. Bu
durum göçebe kadınlar arasında yüksek öğrenim ya­
panların daha fazla olmasıyla anlam kazanmaktadır.
Daha önce de toplum içinde yüksek yerleri olan ka­
dınlar, kendilerine yeni imkânlar tanınınca bunu zor­
luk çekmeden benimsemiştir.
Bunlara karşılık, geleneksel olarak daha fazla- y e tkjjere sahip o[anjTürkmen 'kadınları,_ İslâmiyetin tesi­
riyle daha geride kalmıştır. 196Ö’ta yüksek öğrenim
yapmTs kadmlar arasında Türkmenler, en son d a n jkmci
sıradaydı? En sondâTse muhafazakâr Tacikler bulunu­
yordu. O yıl V U Z’a girenler arasında da Türkmen ka­
dınlarının oranı Taciklerden yüksekti.28 Bu istatistikler
eskiyle yeni arasında büyük çelişkiler olmasına rağ
men, (1958 yılında bir Türkmen, kızının pedagoji enstitüsünde okuyup kendi seçeceği erkekle evlenmek istemeşj üzerine, onu öldürmüştü.) Türkmenler arasın­
da, kadınların eğitim görmesi daha hızlı yayılmaktadır.
Bunun sebebi, Türkmenler arasında kadının gelenek­
sel bir yerinin olmasıdır. Taciklerde ise kadın, aşağı
bir varlık gözüyle bakılırdı.
Ölen akrabanın dul karısıyla, evlenme ve poligami
gelenekeri hala kaldırılamamıştır. Çok kadınla evlilik
«geleneklere dayanan suç» sayılıp, şiddetle cezalan­
dırıldığı ve saklanabilir olmadığından, büyük ölçüde
azalması beklenirdi. Ancak Sovyet gazetelerinin şikâ­
yetlerine bakılır ve eskiden de ekonomik durumun çok
karılı evliliğe müsaade etmediği gözönünde tutulursa,
151
böyle evliliklerin hiç de az olmadığı neticesi ortaya
çıkar. Bazen, kocasından boşanan kadın, ikinci evli­
likten sonra da eski evinde kalmaya devam etmekte­
dir. Bazen ikinci evlilik hiç kayda geçirilmemekte, ba­
zen kocaların hiç boşanma muamelesine başvurmadan,
ikinci evlilikler yaptıkları görülmektedir. Kimisi parti
üyesi olan kolhoz başkanlarının, en büyük suçlu oldu­
ğu söylenmektedir. Birden fazla kadın alan ve ekono­
mik durumlarının müsait olması sebebiyle, dul kalan
akraba karılarıyla gelenek icabı evlenen, aslında bizzat
bu adamlardı. Buna rağmen, Kırgızistan’ın Frunze oblastında bulunan bir kolhozda, her birinin iki karısı olan
onsekiz erkek tesbit edilmişti. Şayet kolhoz çok bü­
yük değilse, bu durum Sovyet öncesi ölçüleri bile aş­
maktadır. Gerçi 1917 ihtilâli ve II. Dünya savaşı öncesi
poligami istatistikleri bulunmamaktadır, ancak deği­
şiklik varsa bu çok kadınla evliliğin artışı yönünde­
dir.27
Eskiden de Kazak kadınları kapatılmazdı. Buna rağ­
men, Çimkent bölgesinde, Özbeklerin Taşkent şehrine
yakın bir vaha kasabasında, Komünist Partisi bölge
sekreterinin karısını kapattığı söylenmişti. Böyle önem­
li bir memur, elbette yurtta yaşıyan herhangi biri de­
ğildi. Ancak, Kazaklarda kadının kapatılması âdeta ol­
madığı halde, önemli bir mevkiye yükselip, yerleşen
kazağın yüksek makam sembolü olarak Özbek âdetini
benimsemesi dikkat çekicidir.28
«Geleneğe dayanan suç» sayılan diğer iki şey de
kanunî evlilik yaşı olan onsekizden önce bir kızın ev­
lendirilmesi ve başlık parası alınmasıdır. Her iki mad­
denin de gayesi, kızları aile baskısından kurtarmak ve
evlilikleri düzenlemektir. Ancak geleneksel evlenme
152
yaşında kızların okulu bırakmalarından
şikâyetlerin
çokluğu, erken evlenme âdetinin devam ettiğini gös­
termektedir. Kazak ve Kırgız kızları yerleşiklere ve
Türkmenlere nazaran daha az erken evlenmektedir.
Başlık parasına gelince, kabile hayatında bunun bir­
çok fonksiyonları vardı ve aslâ kızın satılması anlamı­
na gelmezdi. Sovyet baskıları başlık parasının, ancak
şeklini değiştirebildi. Eskiden başlık hayvan olarak ve­
rilirdi. 1928’de normal başlık bir at ve otuz koyundu.
Sonraki dönemler hakkında ise pek az bilgi vardır, zi­
ra başlık hem yasaktır, hem de kolayca gizlenebilir.
Kollektifleşmeden kısa bir zaman sonra ailelerin elinde
pek az hayvan kalmış ve para ekonomisine geçilmişti.
Gerçi 1950'lerin sonlarında ve 1960’ların başlarında
bütün yıl göçebe olan bazı ailelerin başlık çıkartıla­
bilecek kadar büyük sürüleri olmuştu, ama birçok Ka­
zağın yeterli hayvanı yoktu. Nadir verilerden anlaşıl­
dığına göre, artık başlık hayvan yerine çeşitli hediye­
ler ve para olarak ödenmektedir. Başlığın karşılığında
kızın getirdiği çehiz ise yasak değildir ve geleneksel
giyim ve ev eşyası olarak tanımlanmaktadır.2'
Çehiz, başlığın vazgeçilmez karşılığı olduğu halde
yasaklanmamıştır«. Aslında bu, yeni evlere Avrupa mo­
bilyası aldırmak için kullanılmıştır bile. Buna rağmen,
Türkistanlılar halen yerde oturmayı, yemeyi ve yat­
mayı tercih etm ektedir. Avrupa mobilyası tamamen
prestij sembolüdür. Zaten başlık ve çehizin bir fonk­
siyonunun da bu olması, Avrupa eşyalarının alınmasına
sebep olmaktadır. Bu şekilde Türkistan evlerine giren
(tabii yurtlarına değil) şeyler, belki günün birinde kul­
lanılmağa başlanabilir.
Eskiden düğüne gelen misafirler, hayvan veya kı­
153
mız getirirdi. Böylece ziyafete katkıda bulunulurdu.
Şimdilerde bunun yerine para getirilmektedir. Sovyet
propagandacıları, bunların yeni evlilerin ailelerine de­
ğil, bizzat kendilerine veirlmesini teşvik etmektedir.
Böylece daha az çehiz verileceği umulmaktadır. Ev­
lenme işleminin şekli değişmiş bulunmakla beraber,
esas elemanlar varlığını korumaktadır. Başlık parası
ve düğün masraflarının büyük kısmı, damadın ailesi
tarafından sağlanır. Bunun karşılığında kız tarafı çehiz
getirir. Düğün ziyafetine ilâve edilen hediyeler daha
uzak akrabalar tarafından getirilir. Düğün törenleri ha­
la çok pahalıdır.30
Modern evlenme törenleriyle geleneksel mera­
simleri mukayese imkânımız pek yoktur. Çünkü, ondokuzuncu yüzyılda bahsedilen düğünler hep zengin dü­
ğünleriydi. Bu tip merasimlerde şarkı önemli bir yer
tutardı. A t yarışları, güreş ve diğer eğlenceler olsa
bile müzik ve ziyafet muhakkak bulunurdu. Bugün de
durum değişmemiştir. Çoğunlukla m isafirler şarkı söy­
lerse de bazı bölgelerde, vahalardaki gibi şarkıcı ki­
ralamak âdetinin yayıldığı belirtilm ektedir. Şarkıcılar,
gündüzleri kolhozda başka işlerde çalışan insanlardır.
Törenlerde meydana gelen dikkat çekici bir değişik­
lik, gelinin artık at üzerinde götürülmeyişi, bu iş için
açık bir araba veya kamyon tutulmasıdır. Bütün deği­
şikliklere rağmen, modern düğünler geleneksel usule
uymaktadır. Kız evinde bir tören ve birkaç gün süren
ziyafet verilir, ardından damadın evinde de ziyafete
gidilir. Bu âdet Kırgız kömür işçileri arasında bile de­
ğişmemiştir. Dahası, düğünler etin en bol olduğu son­
baharda yapılırdı.31
Kazak ve Kırgızların şimdiki dinî inançları hakkın­
154
da pek az bilgi vardır. Cenazeler eski usulde gömülür
ve hayvanlar kesilerek ziyafet verilir. Birçok aile hala
bakşi (şaman) çağırarak hastalarını tedavi ettirm ekte­
dir.32 Ortaasya dinî inançlarının, şayet kaldılarsa, ya­
bancı gözlerden uzakta, âdetlerini sürdürebilen göçe­
beler arasında, en kuvvetli yaşadığı tahmin olunabi­
lir. Daha önce, İslâmiyetin vecibelerine hiç aldırma­
yan göçebelerde bu dinin kuvvet kazandığını gösteren
belirtiler bulunması ilgi çekicidir. 1917'den önce de
Kazaklar ve Kırgızlar arasında yaygın olan sünnet âde­
ti, şimdi hemen herkes tarafından benimsenmiştir. Tür­
beler ihtilâl öncesinden daha fazla ziyaretçi çekmek­
tedir. Kazakistan Bilimler Akademisi üyelerinin bile,
belirli mezarları muntazaman ziyaret ettikleri söylen­
mektedir. Bir araştırma, Kırgızistan’daki bir türbenin,
sabahleyin saat yedi ile on arasında, dörtyüz kişi tara­
fından ziyaret edildiğini göstermiştir. Günün geri ka­
lan kısmında bu sayının çok üstünde ziyaretçi geldiği
açıktır. Akmolinsk’te bir Kazak işçinin namaz kılmak
için işini bıraktığı söylenmektedir ve yüzlerce Kırgız
cuma namazını birlikte kılmaktadır. Kuraklık zamanla­
rında mollalar halkın önünde dua eder. İslâmiyetin kuv­
vet kazandığı, II. Dünya Savaşından sonra girişilen
ateistlik propagandasından da anlaşılmaktadır. 1951'de
Kırgızistan'ın Tanrı dağları taraflarında, üç ay sürey­
le, üçyüze yakın din aleyhtarı konferans verilm işti.
1958’de «Kuran Hakkında A teistlerin Bilmesi Gereken­
ler» adıyla propagandacılara yol gösteren bir kitap bas­
tırılm ıştı.33
Kazak ve Kırgızlar hiçbir zaman vaha ahalisi ka­
dar koyu Müslüman olmamıştır. Çoğu dinin şartlarını
ve duvaları bilmez. Sovyet raporları İslâm başlığı al­
155
tında, aslında Müslümanlıkla ilgisi olmayan
birçok
inancı toplama temayülündedir. Bahsi geçen törenlerin
çoğunda molla şart değildir, ancak civarda böyle biri
varsa davet edilir. Diğer vakalar ise İslâmiyet'ten çok,
halkın izah edemedikleri olaylara yakıştırdıkları sebep­
lerdir. Ortaasya’da İslâmiyetten önce de ruhlara inanı­
lırdı. Şimdi bu kelimenin Arapçasını (cin) kullanıyor
olmaları, onların Müslümanlıklarını göstermez. Buna
rağmen Kazak ve Kırgızlar arasında, Sovyetlerin ateistliği yayma gayretlerine karşı, İslâmiyetin daha güçlen­
diği söylenebilir. Burada, Ortaasya’da oturan Slavlar
arasında da Hristiyanlığın protestanlık mezheplerinin
yayıldığını belirtmek yerinde olur.34
Türkmenistan’da, 1917 ihtilâlinden önce, İslâmiyet
Kazakistan ve Kırgızistan’a nazaran çok daha kuvvetliy­
di. Genellikle yerleşik hayata yaklaşıldıkça Müslüman­
lık da kuvvet kazanmaktadır. Bu olay, Çarlık Rusyasının
Türkmenistan'ı fethinden önce başlamıştı ve devam et­
mektedir,. II. Dünya Savaşını izi iyen yıllarda, Sovyetle­
rin işi aksattığı gerekçesiyle, karşı çıkmalarına rağ­
men, oruç tutuluyordu. Cenaze törenleri ve dinî bay­
ramlarda camiye devam da işçileri çalışmaktan alıkoy­
maktadır. Kurban kesilmesi yaygındır ve domuz eti ıs­
rarla yenmemektedir. Bütün çocuklar sünnet ettirilir.
Çeşitli cinlere inanılır ve İran’da olduğu gibi kadınlar,
cin olduğuna inanılan yerlere gitmez. Hastalıkların te­
davisi için şama ve tabibler (sihirbaz doktorlar) çağ­
rılır. Türkmenler türbe ziyareti âdetlerini sürdürmekte­
dir. Sovyet okullarında yetişmiş doktorlar bile, bazen,
ailelerini bazı hastalıkları iyi ettiğine inanılan, türbe­
lere yollamaktadır. Sovyet gözlemcileri II. Dünya Sa­
vaşı ve Aşkabad depremlerinden sonra dine înananla-
156
rın arttığına dikkat etmiştir. Bu eğilim halen devam et­
mektedir. 1959 yılının Kurban Bayramında Çarcui ya­
kınlarındaki bir türbeyi, önceki yıla nazaran, iki misli
ziyaretçi gezm işti.33
Türkmenistan’da Rus işgalinden sonra yayılan af­
yon düşkünlüğü, Sovyet idaresinde de devam etm ekte­
dir. Türkmenistan Ortaasya’da afyon problemi olan tek
cumhuriyet görünümündedir.30
Sovyetler, Ortaasya’da eğitimi yaymağa çalışmış­
tı. 1917 ihtilâlinden önce halkın çoğu cahildi. Göçebe­
ler, mektebe gidebilme imkânını vahadakilerden de
güç buluyordu. Buna rağmen, küçük bir okumuşlar
grubu vardı. Kırım Tatarlarından Gaspirelli, bütün Rus­
ya Müslümanları tarafından anlaşılabilecek bir edebî
dilin geliştirilm esine öncülük etm işti. Kazakların ondokuzuncu yüzyıl sonuyla, yirminci yüzyıl başlarında
kendi edebiyatları zaten vardı. Ahmet Baydursun Arap
alfabesinde bazı değişiklikler yaparak Kazak yazarlara
kolaylık sağlamıştı. Kırgızlar da Arap alfabesiyle yazı­
yordu, ama henüz Kazaklar kadar gelişmemişlerdi.
Türkmenlerin onsekizinci yüzyıla dayanan edebiyatları
vardı, ancak bunların çoğu Farsça etkisindevdi. Türk­
çe yazan en büyük şair Makdum Kuluydu (1735 - 1805).
Ortaasyalılar arasında sadece Karakalpakların kendi
edebiyatları yoktu.
Sovyet hükümeti yeni kütle eğitim programıyla
işe başladığında, mevcut yazı ve edebî dili kullanma­
ması için çeşitli sebepleri vardı. Bir kere Gaspirelli'
nin Turancı edebiyatı, bütün Türkleri Ruslara (karşı birleştirebilirdi. Arap harflerinin devamı ise aydınların
Fars, Arap ve diğer İslâm ülkelerinin düşüncelerinden
etkilenmelerine zemin hazırlardı. Bu da Sovyetlerin
157
işine gelmiyordu. En iyisi her kabile için ayrı alfabeler
geliştirip mahalli şive farklarını belirginleştirmek, böylece hem Türklerin ortak bir ruh geliştirmesine mani
olmak, hem de aydınları Rus fikirlerine yöneltmekti.
Geliştirilmiş Arap alfabesiyle kısa denemelerden son­
ra, 1928’de Lâtin alfabesi resmen kabul edildi (Türkmenlerde 1929 - 1930’da). Bu değişikliğe en çok, za­
ten edebî dilleri olan, Kazak ve Türkmenler karşı çık­
tı. 1939 - 1940’ıta birçok Kazak ve diğer kabile men­
subunun Rusça öğrendiği bahane edilerek Kiril alfa­
besi getirildi.7 Sovyetlerin göçebe ve yerleşikler için
aynı dil programları olduğu için bunlara karşı Türkis­
tanlıların tepkilerini ilerde inceliyeceğiz.
Okulların kurulmasında, Sovyetler, göçebeler ve
yerleşiklerde benzer problemlerle karşılaştı. Sovyet
rejiminin başlangıcında okumuş oranı çok düşüktü ve
bunların da pek azı öğretmenlik yapabilecek durum­
daydı. Türkçe bilen Rus öğretmenlerin sayısı ise daha
da azdı. Sovyetlerin istedikleri gibi kitaplarsa yoktu.
Sovyet hükümeti halihazır edebiyat dilinin kaleme alın­
dığı Arap alfabesini istemiyordu ve bunun yerine ko­
yabileceği başka dil yoktu. Pek az Türkistanlı, kadın­
ların okutulmasında bir yarar görüyordu. Diğer taraf­
tan, göçebeler eğitimin faydasını takdir etseler bile,
bunların okulda toplanması çok güçtü. Sovyetlerin yö­
netici, meslek sahibi ve teknik işçiler yetiştirebilmek
için büyük zorlukları yenmesi gerekiyordu. 1937 1938’de, tam bir eğitilm işler nüvesi teşekkül etmişti
ki, girişilen tem izlik hareketi Türkistan aydınlarının
en iyi yetişmişlerinin çoğunun yok olmasına sebep
oldu.38 Sovyet yöneticileri kültür değişiminin gerçek­
leştirilebilmesi için — Sovyetler Birliğinde, Sovyetleş­
158
tirme için— en etkili yolun eğitim olduğunun farkın­
daydılar. Ancak bunda başarıları çok şüphelidir.
Bazı uzak bölgelerde, okul bulunmamasına rağ­
men, herkesin en az birkaç sınıflık eğitim gördüğü
söylenebilir.39 Birçok kız, geleneksel evlilik yaşında
okulu bırakmaktadır. Bu problem, Türkmenlerde Kazak
ve Kırgızlara nazaran daha büyüktür. Üçüncü veya
dördüncü sınıftan okulu terkeden kızlarda, eğitimin
faydasının ne derecede sürekli olduğu ortadadır. Gö­
çebe kolhozlarında ancak kışın ders yapılabilmektedir.
Bahar aylarında okul devam etse de, yurtlara çıkıldı­
ğından dikkatler dağılmaktadır. Diğer taraftan, iyi öğ­
retmen yokluğu, eğitimi büyük ölçüde engellemekte­
dir. Meselâ, Kırgızistan’da 1963 yılında 2000 kişilik
öğretmen açığı vardı. Sovyet basınında çi'kan yazılar­
dan, pek az talebenin orta öğrenime devam ettiği an­
laşılmaktadır. Devam edenlerin çoğuysa öğretmen
okullarına gidebilecek yeterlikte görünmemektedir.
Öğretmen okullarına girenler arasında, sonuna kadar
devam eden çok azdır. Nihayet mezun olanların hepsi
öğretmen olmamaktadır. Netice olarak m illî dille eği­
tim yapan okulların seviyesi çok düşüktür. Buralardan
mezun olup, yüksek öğrenim yapmak istiyenlerin ço­
ğu, giriş imtihanlarını kazanamamaktadır. Bu okul me­
zunlarının başka bir dezavantajı da Rusçayı yeterince
öğrenmemeleridir. Halbuki yüksek okullarda eğitim sa­
dece Rusçadır.
Kazaklar bu konuda daha avantajlıdır. Kazakistan’
ın nüfusunun çoğunluğunu Ruslar meydana getirmek­
tedir. Burada Kazak çocuklarının dörtte biri Rus okul­
larına gider.40 Böylece hem Rusça tam öğrenilir, hem
de daha kaliteli hocalar nezaretinde çalışılır. Bu tale­
159
belerin, Rus öğretmen ve öğrencilerle devamlı müna­
sebeti neticesinde, bazı Rus âdetleri benimsenmekte­
dir. 1960 - 1961 öğrenim yılında Türkmen ve Kırgızlara nazaran daha yüksek oranda Kazak talebe V U Z ’a
kaydedilmişti. Bu yeni bir eğilime benzer, buna rağ­
men, belki de son zamanlarda Rusların Kazakistan'da
çok sayıda yerleştiğini ve çok sayıda Rus okulunun
açıldığını yansıtmaktadır. 1939’da Kazaklar cumhuri­
yetin nüfusunun% 57,1'ini meydana getiriyordu. Rus­
ların oranı ise ancak % 19,7’ydi. 1959’da ise Kazaklar
% 30’a düşerken, Ruslar % 42’ye çıkmıştı. İstatistik­
lere göre 1960'ta yüksek öğrenim veya ikinci bir uz­
manlık okulunu bitiren Ortaasyalılar arasında Kazak­
lar, Türkmen ve Kırgızlardan daha ilerdedir. Ancak
yüksek öğrenim yapanlarla, uzmanlar ayrı ayrı ele alı­
nırsa durum değişmektedir. Her iki kategoriden yük­
sek öğrenim yapanlar Kazaklarda % 45,7 iken, Kırgızlarda % 49,2, Türkmenlerdeyse % 50.9’dur. Bundan
başka, istatistikler^Razakistan’daki araştırma perso­
nelinin sadece % 21,4’ünün Kazak olduğunu göster­
mektedir. Bu oran Kırgızistan’da % 24,7, göçebe kök­
lü üç cumhuriyet arasında en gerisi djye tanımlanan
Türkmenistan’da ise % 36’dTr?r
Türkmenler araştırma personeli oranı bakımından
en ilerdedir. Aynı zamanda Türkmenler, uzmanlaşma
yerine yüksek öğrenimi tercih etm ektedir ki, bu Tacikler arasında da görülen, büro memurluğunun tercih
edilme temayülünden ötürü olabilir. Kazakların uzman­
lık okullarına gidişleri iki şekilde yorumlanır. Göçebe­
likten endüstriye geçen kazaklar, kapalı bir büroda
oturmaktansa kamyon veya traktör kullanıp, hür olma­
yı tercih etmektedir. Diğer bir sebep de Kazakistan’
160
da çok sayıda Slav olması ve bölgede zengin maden
ocakları ve endüstri bulunması sebebiyle Sovyetlerin
Moskova ve Leningrat’ta yetişen bilim adamlarını ça­
lıştırmayı tercih etmesi, bu sebeple de Kazakları tek­
nik işlere yöneltmeleri olabilir. Her halükârda, 19601961 yılları arasında V U Z’a girenlerin sayısı Kazaklar
lehine fazladır.
1960’ta, 76.100 Kazak, 19.100 Kırgız ve 20.400
Türkmen uzman vardır. 1960 - 1961 döneminde 36.869
Kazak, 9.054 Kırgız ve 8.328 Türkmen V U Z’a alınmış­
tır. Sovyet liderleri bunların kendi halklarına Rus kül­
türünü aşılamasını beklemektedir. Bunlar yüksek okul
bitirmiş olmaları dolayısıyla önemli mevkilere geçer,
Avrupa elbiseleri giyinir, evlerinde en az bir odada
Avrupa mobilyası bulunur, iş yerinde Rusça konuşur
ve genellikle, Rusların hoşuna gitmeyen m illî davranış­
larından mümkün olduğu kadar kaçınırlar. Meselâ par­
ti üyeleri, oğullarını sünnet ettirm ek için köylere ak­
rabalarının yanına yollar ve hatta, ziyafetlerde domuz
bile yerler. Bu okumuşlar grubu hem göçebeler, hem
de yerleşikler arasında bulunduğu için daha sonra yi­
ne buraya döneceğiz.
Süsleme sanatları, büyük ölçüde yabancı tesiri al­
tında kalmıştır. Keçe işlerinde bile, geleneksel m otif­
ler devam etmekle beraber, anilin boyaların kullanıl­
ması renkleri çeşitlendirmiş ve kabalaştırmıştır. Yurt
iskeletini kuvvetlendirmek için kullanılan süslü, ör­
me şeritler üzerinde yeni motifler görünmektedir. Ku­
maş üzerindeki işlem eler tamamen Rus, Ukranya ve
Özbek m otifleridir ve işlenme teknikleri de tamamen
yabancıdır. Bu duruma bakarak, Kazak işleme gelene­
ğinin kalktığı söylenebilir. Sadece geleneklere bağlı
F: 11
161
kalman dal, nakış işleridir. Tahta sandıkların ve yurt
kapılarının oymalarla süslenip boyanması âdeti devam
etmektedir. Bunlarda da renkler daha çeşitli ve par­
laktır. Kazak ve Kırgızlar arasında gümüş işleri yok
olmak üzeredir. Türkmenler arasında ise azalma meyiindedi. Türkmen kadınları hala çok miktarda gümüş
ziynet kullanmaktadır. Bunun yanında, bazıları elbise­
lerine gümüş düğmeler dikmektedir. Halıcılığın ileri
olduğu Türkmenistan’da, Sovyet idarecileri geleneksel
motifler yerine komünist sloganlarının kullanılmasını
teşvik etmektedir. Genellikle göçebe halka sunulan
eşyalar üzerinde propaganda yazıları bulunur veya Rus
orta - aşağı sınıfın zevki yansır. Aşağı Amu-derya boy­
larında yaşıyan Kazaklar ve Karakalpaklar göçebelerin
en muhafazakârlarıdır ve bunlar arasında geleneksel
süsleme sanatları devam etm ektedir. Diğer yerlerde,
Kazak ve Kırgızlar arasındaki keçe sanatı ve Kazak­
ların nakış merakı dışında, süsleme sanatlarında pek
az kültürel devamlılık kalmışa benzer. Eski şekiller
kaybolmaktadır ve bunların yerini yenilerinin aldığını
gösterir hiçbir emare yoktur.42
162
VI
KOMÜNİST İDARESİNDE YERLEŞİKLER
Vahalardaki İslâm aydınlarının modem dünyaya
uyum sağlamak için giriştikleri gruplaşmalar, 1916 ve
1917 yıllarında gelişen olaylar karşısında tamamen
akim kaldı. Kazaklara arasında olduğu gibi, 1916'da,
Çarlık hükümetinin harp dolayısıyla işçi toplama ka­
rarı, yerleşikler arasında da isyanlara sebep oldu. Esas
olarak işçi listelerini yapan mahalli memurlara karşı
yönelen ayaklanmalar zorla bastırıldı. Bu arada çok
kan ve mal kaybedildi. Yıl sonuna kadar kararın geri
alınmasına rağmen, Ruslara karşı büyük bir nefret dal­
gası doğmasına sebep oldu.
1917 şubatında. Çarlık idaresinin devrildiği habe­
ri Türkistan’a ulaşınca, Rus demiryolu işçileri, Taş­
kent’te, Sovyet idaresini kurmakta gecikmedi. Diğer
gruplar da teşkilâtlandı. Taşkent’te toplanan Türkistan
Müslümanları Kongresinde, Türkistan’ın Rusya içinde
federe bir devlet olarak demokrasiyle idaresi istendi.
Ancak Müslüman liderleri ikiye ayrılmıştı. Birinci grup
reform taraftarı Cedit partisi, ikinci ise muhafazakâr
163
«Ruhban Birliği» grubuydu.1 Ruslar da çeşitli gruplara
ayrılarak meydanı küçük fakat iyi teşkilâtlanmış Bolşeviklere bıraktı. Bunların belirli bir hareket plânı
vardı ve Ekim ihtilâlinden sonra Rus birliklerinin ve
Alman - Avusturya savaş esirlerinin yardımını sağla­
dılar. Başlıyan iç savaşta, bazı Müslüman liderler, 'ih­
tilâlden sonra serbest bırakılan mahkûmların çıkarttı­
ğı Basmacı isyanına katıldı. (Bu mahkûmlardan çoğu­
nun, devlet kanunlarıyla geleneksel kanunlar arasın­
daki çelişki dolayısıyla hapse düştüğü tahmin edile­
bilir.) Diğer bazıları ise kendi gayelerine ulaşabilmek
için bolşevikleri destekledi. Bu gruplardan biri Genç
Buhara!ılardı. Bunlar 1920’de, Bolşevikler emiri sür­
güne yolladıktan sonra bir reform hüükümeti kurmuş­
tu. Daha sonra, bu kısa görüşlülerin çoğu ya Basma­
cılara katıldı veya karşı-ihtilâlci diye idam edildi.
Bolşevikler, Türkistan köylülerinin de Rusya'nın
birçok yerinde olduğu gibi toprak sahiplerine karşı
ayaklanacağını umuyordu. Ancak böyle bir şey olma­
dı. Özbek ve Tacik köylülerinin nefreti, ihtilâle ve
ardından gelen kıtlığa sebep olarak gördükleri, Ruslara çevrilmişti. Onlar için Rusların hangi politik gö­
rüşü taşıdığının hiç önemi yoktu. İhtilâl sırasında bek­
lenen buğday gelmeyince ve pamuk pazarları da kapa­
nınca, bütün tarlalara buğday ekildi. O kadar ki, nerdeyse pamuk kültürü tamamen ortadan kalkıyordu.
Köylülerin kendileri Basmacı isyanlarına aktif olarak
katılmamalarına rağmen, bunların liderlerine, Cihat
kahramanları gözüyle bakıyor ve dinsiz Rusları atma­
larını yürekten istiyorlardı. Müslüman mollalar ve
işanlar daima RusLara karşı olmuştu, Taşkent Bolşeviklerinin Şeriatı geçersiz ilân etmelerinden sonra, bu
164
duygu bütün kasabalı ve köylülere yayıldı.2 1921'de
Yeni Ekonomik Politika uygulamaya koyulduğunda, Şe­
riatın yeniden kabul edilmesi, Bolşevik Ruslara karşı
duyulan güvensizliği kaldırmadı. Neticede, YEP’ya rağ­
men, Türkistan’ın ekonomik gelişmesi geri kaldı.
1917 - 1927 yılları Rus idaresinin, (bu sefer Bolşeviklerin) Türkistanlılara kabul ettirilm esi için har­
candı. Sovyetler, bir taraftan mahvolmuş ekonomiyi
düzeltmeye çalışırken, diğer taraftan
Sovyet usulü
yaşayışı yerleştirm eye uğraşıyordu. Sovyetlerin şirin
görünme çalışmalarına karşı, halkın tepkisi pek azdı.
Sovyetlerin, en çok kendi tarafına çekmeye uğraştığı
yerli grup, köylüler, Sovyet teorisine karşı ne bir ilgi
duyuyor, ne de bunları anlıyordu. Yerli «işçi sınıfı»
diye bir şey yoktu, geriye kalanlar da gerici veya bur­
juva milliyetçisi sayılıyordu. Aslında iç savaşın şid­
deti ve kıtlık, Rus olan her şeye karşı, nefret uyan­
dırmıştı. Sovyetler, kendi gayelerine hizmet edecek
kişileri, en çok topraksız işçiler arasında bulabildi.
Bunların kaybedecek hiçbir şeyleri yoktu ve durumla­
rını geliştirebilecek her yolu denemeye hazırdılar.
Böylelerinden biri, Özbekistan yürütme komitesi baş­
kanı olan Akün Baba’ydı. Partiye girenler arasında,
Feyzullah Hoca gibi zengin tüccarlar da vardı. Bu adam
zenginliğini korumak için önce Genç Buharalılar par­
tisine katıldı.
Sonradan Sovyet hükümeti Buharada
kontrolü ellerine geçirince, şehrin Komünist Partisi
başkanı oldu. Daha sonra da, Özbekistan Vekiller M ec­
lisinin ilk başkanı seçildi. Çarlık devrinde Ruslara ter­
cümanlık yapan ve gizli poliste oldukları söylenen ba­
zı kişiler de parti içinde yüksek kademelere çıktı. Ka­
bilelerin bulunduğu bölgelerde, parti üyeliği bazen
165
aşiret kavgalarına âlet ediliyordu. Normal bir çiftçi ise
elindekiyle yetiniyor, başka şeyle pek ilgilenmiyordu.
Yeni bir ziraat ekonomisi kurmadan haberi bile yoktu.
Üstelik, kendilerine ister Sovyet, isterse Çarcı desin­
ler, dinsiz Rusların hepsine karşı güvensizlik duyuyor
ve bütün propagandalara kulaklarını tıkıyorlardı. Bu
sebeple Sovyetlerin geriye dönüş yapmaları gerekti.
Vakıf arazileri iade edildi, Şeriat tanındı, Cuma günü­
nün tatil olması kabul edildi ve yerli halktan kişiler,
yüksek mevkilere getirilerek destek sağlanmağa ça­
lışıldı.3
1917’den sonra, Sovyet hükümetinin çözmek zo­
runda kaldığı en âcil problem, ekonomikti. Rusya eko­
nomisini yeniden canlandırmak için bilhassa gerekli
olan pamuk, ipek, karakul kürkü ve yün gibi ham mad­
delerin yeniden üretilmesi gerekti. Türkistan’da ziraî
üretim için su şarttı. Sovyet yönetimi bu yolla köylü­
leri, bir derecede, kontrol altına alabildi. Kazakistan’
da 1921 - 1922 arasında, toprak ve su reformları ya­
pıldığı halde, Özbekistan'da bu reformlar 1925 - 1929'a
kadar geciktirildi.' Bu tarihlerde bile, ancak bazı böl­
gelerde uygulandı. Ancak bu reformların sonuçları da­
ha evvel Çarların yaptıklarından pek farklı olmadı. Pa­
muk yetiştirm ek için gerekli parayı, köylü ancak borç
olarak bulabiliyordu ve faiz çok yüksekti. 1926’da 888
pamuk tarlasında yapılan araştırma, çiftçilerin üçte iki­
sinden fazlasının borç içinde olduğunu gösterdi.
Türkistan köylülerini Sovyetleştirmek ve üretimi
1914 yılı seviyesine yükseltmek için insanüstü gay­
retlere ihtiyaç vardı. Pamuk üreticilerine, devlet kre­
dileri sağlamak gerekiyordu. Pamuğun satılması için
ve tüketim mallarının satın alınması için kooperatif­
166
ler kuruldu. Pamuk yetiştiricilerin ağır yüklerini biraz
hafifletecek yeni tarım makineleri geldiğinde, halkın
muhafazakâr direnciyle 'karşılaşıldı ve bu makineleri
kullanmayı öğretmek, oldukça zor oldu. Daha önceki
kollektifleştirm e teşebbüsleri, bariz şekilde, başarısız­
lıkla sonuçlanmıştı. Ancak, toprak - su reformuyla, en
iyi tarlaların, kollektifleşmeyi kabul edeceklerin iş­
letmesine verilm esiyle, kolhozlar önem kazanmaya
başladı. 1924’te, meselâ, Özbekistan’da sadece 62 kolhoz vardı. 1927’de ise bu sayı 832’ye çıktı.
İlk beş yıllık plânda, kollektifleştirm e işinde ba­
şarılı olabilmek için birçok tedbir alındı. Direnci kır­
mak için sadece «kulak»lar (zengin çiftçiler) değil,
orta halli köylüler bile öldürüldü veya sürgüne yollan­
dı ve topraklarına el kondu. Bunlar Özbekistan köy hal­
kının yarısından fazlasını teşkil ediyordu. Fakir köylü­
lere ise vergi kolaylığı sağlandı. Sınıf mücadelesi ya­
ratılmak ve köy Sovyetlerinin başına geçmiş bulunan
kulakları ayıklamak için büyük gayretler sarfediliyordu.
Yerli halk kollektifleştirm e gayretlerine tamamen bi­
gane kaldığı için Rus tahrikatçılar, organizatörler ve
teknik uzmanlar getirtilerek programın uygulanması
için çeşitli bahaneler yaratılıyordu. Kollektifleştirme
gayretlerinin ardından, 1934'e kadar tesiri tam silinemiyen kıtlıklar başladı. Buna rağmen, sonunda başarı­
ya ulaşıldı. İkinci beş yıllık plânın sonunda, Özbekis
tan’daki çiftçilerin % 99,2’si kollektifleştirilm işti.1
Türkistan'da yeniden Rus kontrolünü kurmak ve
Rus ekonomisine gerekli şeylerin eski ölçüde yetişti­
rilmesini sağlamak yanında, Sovyetlerin öncelik ver­
dikleri çeşitli sosyal gayeler de vardı. Bunlardan biri
eğitimdi. Diğer yerlerde olduğu gibi ilk adım, dinî yok
167
etmek için din ve devlet işlerini ayırmak oldu. Din ye­
ni hayat tarzının düşmanı sayılıyordu. Müslüman böl­
gelerde, kadının aile baskısından kurtulmasına büyük
önem veriliyordu. Bunu sağlamak için evlilik yaşı onsekize çıkarıldı, çok evlilik yasaklandı, ebeveynin ken­
dilerine danışmadan gençleri evlendirmesi ve başlık
almaları suç sayıldı. Kadının peçeyi atarak ekonomik
ve politik hayata katılması için bilhassa gayret sarfedildi. Diğer bir Sovyet hedefiyse, akrabalık bağlarının
zayıflatılmasıydı. İster geniş aileler seklinde, ister yarı
yerleşikler arasındaki gibi kabile akrabalığı olsun, bu
bağlar, değişmeye karşı büyük mukavemet meydana
getiriyordu. Sovyetlerin nifrıaî hedefleri, Türkistan’ın
Ruslaştırılmasıydı. Ancak bu, ilk yıllarda m illî kültü­
rün geliştirilmesi teşvik ediliyormuş gibi görünülerek
gizlendi.
1924 yılında Özbekistan, 1926’da Tacikistan Sov­
yet Sosyalist Cumhuriyeti haline getirildi. Kırk yıl için­
de, Sovyet usulü yaşamaya kâh zorla, kâh iyilikle itiliş
sırasında ne gibi değişiklikler olmuştur? Bu sorunun
cevabini aşağıda vermeye çalışacağız.
Köylere nazaran, kasaba ve şehirlerde kültür de­
ğişmesi daha fazladır. Büyük yerleşm e merkezlerin'
de, modem gelişm eler daha çabuk tanıtılıyor ve yayı­
lıyordu. Halkın bir araya toplanmış olması eğitimi ko­
laylaştırıyor, tiyatro, konser salonları, çeşitli mal sa­
tan dükkânlar ve seyahat araçlarının gelişmesi kültür
değişimini hızlandırıyordu.* Ortaasya’da, Çarlık zama­
nında olduğu gibi, Sovyet idaresinde de Ruslar şehir
ve endüstri bölgelerinde toplanma meylindeydi. Bu­
ralara Rus kültürünün icabı olan eşya ve hizmetler
de birlikte yerleşiyordu. Yemekler, giyim, ev döşe­
168
mesi, müzik, tiyatro, resim ve mimarî ve saç gibi kıya­
fetle ilgili şahsî şeyler Rusya'dan geliyordu. Kasaba
ve şehirde oturanlar, geçici olarak şehre gelen talebe
ve işçiler, haliyle, kültürel bakımdan etki altında kalı­
yordu. Ruslaşma bakımından, sınıflar arasında da fark
vardı. Parti üyeleri ve münevver geçinenler (ki bun­
lar, içinde yaşadıkları Sovyet dünyasına iktidar hırsı
ve maddî çıkarlarla bağlıydı.) Ruslar gibi yaşamak zo­
runda bulunuyordu. Kabul görmeleri için Sovyet Rus
kültürünün, en azından, görünebilir özelliklerine uyma­
ları şarttı. Yerleşm e merkezlerinde, münevver geçi­
nenler Avrupalı gibi giyinmek, Ruslar gibi yemek ye­
mek ve topluluk içinde Rusça konuşmak için şuurlu
gayret gösteriyordu, ancak balkın geriye kalan çoğun­
luğu geleneklerine çok daha fazla bağlıydı.
Dolayısıyla, kültür değişmesi bakımından köylerle
şehirler ve yüksek sınıflarla, alt sınıflar arasında, bü­
yük fark vardır. Buna ilâveten, Sovyet yayınlarına da
pek güvenilemez, zira bunlar gerçeklerden çok, olma­
sını rstedikleri hayalleri yazmaktadır. Sovyet kayıtla­
rı, aydınlar böyle yapıyor, şeklinde yazınca, yazarımız
bundan, halk öyle yapmıyor anlamını çıkarmaktadır.
İdeal sayılan durumdan ayrılmalar hakkında tek bilgi,
gazetelerde, kendi kendini kritik sütunlarında, okuyu­
cuların yolladıkları yazılardır. Bunların bile ihtiyatla
ele alınması gerekir. İstatistikler bile yanıltıcı olabi­
lir. Meselâ, Özbekistan’da Pravda Vostoka gazetesin­
de, 1959’da, adam başına patates ve sebze satışı,
meyvaların yarısını ve diğer Ortaasya ülkelerinin beş­
te birini teşkil ediyor,5 şeklinde bir haberin anlamı
neler olabilir. Acaba her zaman komşuları Kazaklar,
Kırgızlar ve Türkmenlerden daha fazla meyva yiyen
169
Özbekler, meyva tüketimini azaltmışlar mıdır; yoksa
bunları artık kendi bahçelerinde mi üretm ektedir ve
ya şehirlerde özel pazarlardan mı alışveriş yapmakta­
dırlar. Bu vakada, diğer veriler ikinci yprumun daha
doğru olabileceğini göstermektedir. Çoğu kere, Ortaasya parti ve hükümeti bir kanun çıkarmak ihtiyacını
duyarsa, problemin çok yaygın olduğu anlaşılabilir. Eli­
mizdeki kültür değişmesi incelenmesi, verilerin özel­
liği dolayısıyla, istatistiklerden çok yorumlara dayan­
mak durumundadır.
Sovyet yazarları, büyük başarılardan geniş ölçü­
de bahsettikleri için burada, geniş sulama projelerin­
den bahsetmiyeceğiz. Bunlar, Türkistan köylülerinin
daha fazla toprak işliyerek pamuk ve Rus ekonomisi­
nin ihtiyacı olan diğer ürünleri üretmelerini sağlamış­
tır. Her yeni toprağın ekilebilir hale getirilm esiyle dahaç ok insan, Sovyet ekonomik sistemi içine girmişti,
zira pamuk ekiminin kendine has gerekleri ve pazarla­
ma sistemi vardır. Endüstrileşme derecesinden de
bahsetmiyeceğiz. Gerçi bu, işçilerin, köylülere nazaran
daha fazla kültür değişmelerine tabi olması sonucunu
doğurmuştur, ancak bizim esas konumuz geçmişten
kalabilen özelliklerin tesbiti olacaktır. Kırk yıllık Rus
baskısına, kanunlara, ekonomik zorlamalara, propagan­
daya, geleneksel lüksleri halka sunarak girişilen sem­
pati gösterilerine, Sovyet yaşayışına uyum neticesin­
de sağlanan ekonomik ve psikolojik mükâfatlara ve
uymama dolayısıyla cezalara rağmen, acaba eski kül­
türden hala neler hayatiyetini koruyup, dayanabilmiştir?
Tarımda,
sulama sisteminin geliştirilmesiyle,
pamuk tarlalarının genişlemesine rağmen, toprağın
170
verimini arttırmak için Rus öncesi sisteme dönülmüş
ve bazı seneler kabayonca ve darı ekilmeye başlan­
mıştır. Köylerde halâ çok kullanılan atlar için kaba­
yonca, sığırlar içinse darı gerektiğinden, bu usul eki­
min daha uzun seneler devam edeceği tahmin edile­
bilir. Sulu arazilerde pek az buğday ekilmektedir, an­
cak susuz topraklarda, kalitenin yüksekliği dolayısıy­
la, buğday tercih edilmektedir. Özbekistan ve Tacikistanda sulanamıyan araziler epeyce geniştir. Daha
önce lüks olan pirinç üretimi artm ıştır. Fakirlerin gı­
daları arasında, daha önemli bir yer tutmuş olan ak­
darı, tavuk yetiştirilen kolhozların kurulmasıyla, yeni
bir kullanılış alanı bulmuştur.6 Vahalardaki kolhozlarda, esas mahsul ne olursa olsun, meyva ve sebzeler
de yetiştirilir. Bunlar halkın geleneksel gıdalarıdır ve
sadece bu mahsûl üzerine uzmanlaşmış ve ürünü pa­
zarda satmak için yetiştiren kolhozlar da vardır. Bun­
dan başka, hem kolhoz, hem de endüstri işçilerinin
evlerindeki özel aile bahçelerinde çeşitli meyve ve
sebzeler yetiştirilir. Bu bahçelerin mahsulünün aile
içinde tüketilmesi gerekmektedir, ancak bazı aileler,
ürünün bir kısmını pazarda kendi adlarına satmakta­
dır. 1960’ta İzvestiya gazetesinde yayınlanan bir mek­
tupta, Türkmenistanda Akşabad yakınlarında, bahçele­
rinde yeşil soğan, sarımsak, soğan ve salatali'k gibi
bahar müjdecilerini yetiştirenlerin, bu ürünleri kolyoz­
lardan bir ay önce pazara sürerek piyasaya hakim ol­
duklarından şikâyet edilmekteydi. Geleneksel sebze­
ler yanında patates, domates, lahana ve patlıcan gi­
bi şeyler de kolhozlarda yetiştirilir. Patates bilhassa
Ruslar ve onları işlettiği lokantalarda yenilir, fakat
domates, vaha halkının sofrasına girmiştir.7
171
Sofrada meydana gelen en büyük değişiklik, da­
ha önce, sadece en fakirler tarafından yenilen çiğit
yağının, baş yemeklik yağı haline gelmesidir. Et da­
ha çok yenilmektedir.
1860'larda, sadece zenginler
tarafından yenilen, Uygar işi, etli buğulama börek hem
Özbekler hem de Ruslar tarafından benimsenmiştir.
Yine Uygur ve Dunganlar tarafından getirilen Çin işi
kelle de yayılmıştır. Öğle yemeklerini fabrikalarda yi­
yen işçilerde, yemek adetleri daha da değişmişti. Sov­
yet yazarları, eskiden lüsk olan pilavın her yemek sa­
lonunda çıkarıldığını, övünerek ileri sürmekteyseler
de daha çok kıymalı börek, sucuk veya lahana sar­
ması verilir. Kasabalarda ise kadınlar, kıymalı makar­
na yapar. Bu tam anlamıyla Rus yemeği değildir, fa­
kat makarnanın fabrikalarda yapılması Sovyetler için
ideal gelmektedir. Buna mukabil, halk esas yemekle­
rini akşamları evlerinde geleneksel usûlde yemekte­
dir., Domuz, müslümanlar tarafından mundar sayıldı­
ğından, bütün Rus teşviklerine rağmen, kabul görme­
mektedir. Ortaasyada yetiştirilen domuz miktarı, Rus
sayısıyla paralel olarak artmaktadır. Fabrikalarda ya­
pılan, Rus tipi ekmek tüketimi, teşvik edilmekteyse de
halk evde pişirilenleri tercih etmektedir. Tatlılarda,
mahalli tatlıcılar, Rusların fabrikada yapılan şekerle­
riyle rekabet etm ektedir.8
Dastarkhan, misafirlere çıkarılan tatlı, kuruyemiş
ve meyve karışımı geleneksel ikram, önemini koru­
maktadır. Başlıca yenilik, İslamiyetin koyduğu içki ya­
sağına artık pek uyulmayabilmesidir. Ayrı bir odada,
özel hazırlanmış, dastarkhan ve alkollü içki ikram
edilmektedir. Bu konuda, vaha ahalisi aslında, İslamiyetten öncesine dönüş yapmıştır. Misafirperverlik ve
172
eldeki yiyeceği paylaşma adeti halen devam etmekte­
dir. En fakir evde bile, misafir geldiğinde ekmek ve
çay çıkarılır. Eğer yemek vaktiyse, muhakkak yemek
çıkarılır. Bayram ve törenlerde, özel yemekler hazır­
lanarak akraba ve komşulara dağıtılır. Bahçenin ilk ye­
mişini de dağıtmak adettir. Halen kabile hatıralarını
taşıyan Özbekler, misafir geldiğinde koyun keserek
bazı parçaları geleneksel usulle ikram eder. Eskisi gi­
bi yemekten önce ve sonra eller iyice yıkanır. Sofra­
ya oturan herkese leğen, ibrik ve havlu getirilerek te ­
mizlenmesi sağlanır. Ekmek kesilmez, elle koparıla­
rak sofranın en büyüğü tarafından dağıtılır. Çocuklar
küçükten itibaren, en küçük ekmek parçasını bile bı­
rakmamaya alıştırılır.
Çocuklar misafirlerden kalan
yemekleri bitirir ve bunu «Tanrı vergisi» sayarlar. Ta­
lebe ve ¡şanların artıklarını yiyenlerin, onların bilgi­
lerinin bir kısmını kazanacağına inanılır. Sovyet ye­
mek yeme usulünde, Avrupadaki gibi yüksek masa
çevresine sandalyelere oturulur. Yem ekler katıysa ta­
bakta, suluysa kaselerde getirilerek kaşık veya çatal­
la yenir. Münevverler, topluluklarda bu usulle yemek
yer. Ancak evlerde, 1917'den önce aristokrat evlerde
kullanılan alçak sofralar daha yaygınlaşmaktadır. Sovyetler, halkı eğiterek çatal kaşık kullanmağa ve çor­
baları tek kişilik veya en fazla iki kişilik kaselerden
yemeğe alıştırmak için çalışmaktadır.9
Evlerin mimarisinde ilk Sovyet gayesi, aile haya­
tını açığa çıkartmak, böylece kadınların kapatılması­
nı zorlaştırmaktı; Çarlık devri kolonileri tipinde, ge­
niş bulvarlar büyük şehir ve kolhozların ortasından
geçirilerek evler bunların boyunca sıralandı. Evlerin
pencerelerinin caddeye bakması ve doğrudan cacrae-
173
ye açılan bir kapı bulunması, prestij sembolü haline
geldi. Damların, taş veya demir, sivri biçimli olma­
sı istenirdi. Bunun tek sebebi, Rusların bu tip damlar
yapmasıydı. Şehirler ve endüstriyel bölgelerdeki yer­
leşme plânlarında, ilkin apartmanlara önem verildi.
Yeni yapılarda veya eski binaların
yenilenmesinde,
artık mutlaka sokağa bakan birkaç pencere yapılmak­
tadır, ancak genellikle, eski tip evler iklim ve çevre
şartlarına uyarak değişmiştir. Apartman dairelerinde,
sekiz kişilik bir aile için üç oda yeterli görülmektedir,
ancak Ortaasyanın uzun yazlarında buraları hiç de ra­
hat olmamaktadır. Üstelik hükümet programı, hiçbir
zaman nüfus artışını karşıllyabilecek kapasiteye ula­
şamamaktadır. Bu sebeple halk, geniş ölçüde kendi
geleneksel yapılarına sadık kalmaktadır. Endüstriyel
bölgelerde, işçilere arazi ve yapı malzemesi verilerek
komşularının da yardımıyla, evlerinin yapılması sağ­
lanır. Şehirlerde de apartman daireleri ihtiyaca yet­
mediği için sık sık aynı yola baş vurulur. Bu sebeple,
şehir çevresinde, tek ailelik ikametgâhlar çoğalmak­
tadır.
Avlu etrafını çevreliyen duvarlar ve Sovyet önce­
sinde olduğu gibi avluya bakan ayvanlar, gittikçe ço­
ğalmaktadır. Avlularda, güneşin sıcağını kesmek için
elma ağaçları ekilm iştir. Düz damlar m eyillilere naza­
ran çok daha büyük bir süratle çoğalmaktadır. Bunun
sebebi yapımlarının daha kolay ve ucuz olması ve ki­
lin ısı geçirgenliğinin azlığı dolayısıyla, içeriyi kışın
sıcak, yazın ise serin tutmasıdır. Aynı sebeple, ev du­
varları da güneşte kurutularak yapılan ç^mur tuğlalar­
dan olmaktadır. Kısacası mimaride yenilikler, daha zi­
yade ayrıntılardadır. Genellikle evin temeli fırın tuğ-
174
lası, taş ve çimentoyla yapılır. Döşemenin tahta olma­
sı nadir değildir. Evlerin beyaz renk badana edilmesi
teşvik edilmektedir. İçi ve dışı beyaz badanalı yapı­
ların iç duvarları eskiden sadece zenginlerde olduğu
gibi renkli şekil ve oymalarla süslenmektedir. Tavan
bazen kontraplakla kaplanarak eski tavanlar gibi par­
lak renklerle boyanmaktadır. Mehmenkhane, artık es­
kiden olduğu gibi evin diğer bölümlerinden tamamen
ayrılmamakta, ancak bazı aydın ailelerin gençleri is­
tisna edilirse, burası erkeklerin m isafir ağırladığı bö­
lüm olma hüviyetlerini korumaktadır.10 Mimari çeşitli
tipler göstermekle beraber, modern bir Ortaasya yapı
tarzının gelişmekte olduğu sezilmektedir. Bu stilde
esaslar geleneksel olmakla beraber, tem el, camlı pen­
cereler ve sobalar gibi Ruslardan alınan kısımlarla ta­
mamlanmaktadır. Sovyet liderleri artık, Crtaasyanın
geleneksel yapılarının, iklime, Rus binalarından daha
iyi uyduğunu anlamaktadır.
Yemek ve ısınma için tuğla ve demir sobalar art­
makla beraber geleneksel tandır da kaybolmamıştır.
Muhafazakâr Fergana vadisinde, modern ailelerde bi­
le, ocak başı aile merkezi olmakta devam etmektedir.
Gaz ve elektrik kullanma imkânları artmış görünmek­
te, ancak bunlar halen lüks olma özelliklerini koru­
maktadır. Gaz lambaları ise hemen, her evde vardır.
Aydın sınıf, Ruslardan etkilenen ve parası olanlar,
evlerinde Avrupa mobilyası, masa, sandalye ve kar­
yola bulundurmakta ancak yerde oturup, yatmayı ter- ■
cih etmektedirler. Kütüphane, elbiseler için gardrop
ve daha nadiren büfe bulunması da büyük prestij sağ­
lar. Buna karşılık, halkın çoğu, kaplarını büfeye değil,
duvarlara yapılan raflara koymayı tercih etmektedir.
175
En modern evlerde bile, Çarlık devrinde Moskovadan
getirilen çevresi demir kuşaklı sandıklar, büyük yük­
lüklerde bulunur. En fazla Ruslaşmış olanların evle­
rinde bile, en az bir oda eski stilde döşenmiştir. Di­
kiş makinesi, bunları alabilmeye kudreti olanların ev­
lerine girmiştir. Radyo da yaygındır. Ev süslemeleri
şeklen gelenekseldir, ancak işlemeli duvar kapları ço­
ğunlukla makine işidir. Bir evdeki en bariz sovyetleşme işareti ise duvarlara asılan aile, arkadaş veya
parti büyüklerinin resimleridir. İslamiyetin canlı var­
lık resimlerini günah sayması, halen pek az Özbek ve
Tacik’in bu adeti kabulünü sağlamıştır.11
Giyimde, erkeklerdeki değişiklikler kadınlara na­
zaran daha fazladır. Türkistanın diğer yerlerinde oldu­
ğu gibi okumuşlar Avrupalı gibi giyinir. Köylerde ise
pardesü mevki sembolü olmuştur. Çoğu zaman genç­
ler, Avrupa elbiseleriyle, yerli karışımı giyinir. Yaşlı­
lar ise hilat giyer. Bunlar arasında, yazın da sırınmış
hilat giyenler vardır. Halbuki eskiden bunlar sadece
kışın giyilirdi. Çoğunluk sarığı bırakmıştır, ancak tak­
ke, hatta Avrupa giyecekleriyle beraber bile, kullanıl­
maktadır. Kadınlar ise eski kıyafetlerine ve bölgesel
renk zevklerine, daha muhafazakâr olarak, bağlıdır.
Ancak bunların giydikleri kumaşlar fabrika dokuması­
dır. Kazaklar arasında olduğu gibi burada da ondokuzuncu yüzyıl sonlarında, Ruslardan alınan redingot ce­
ketler kısaltılmıştır. Sovyet liderlerinin kaldırmaya o
kadar çalıştıkları ferace tamamen kaybolmamıştır. Ha­
lâ, nadir de olsa, Taşkent sokaklarında görülmesi
mümkündür. Taşkent, Türkistan şehirleri içinde en çok
Ruslaştırılmış olanıdır. Ferace artık, daha çok evlen­
me ve cenaze törenlerinde giyilen, bir merasim elbi­
176
sesi haline gelmiştir. Vahaların diğer 'kısımlarında ba­
şa örtülen palto halen kullanılmaktadır. Bunlar da ço­
ğu yerde merasim kıyafetidir, ancak bazı muhafaza­
kâr yerlerde, kadınlar sokağa çıkarken bunları mutla­
ka giyer. Kadınların giydiği sarıklar, zaten ondokuzuncu yüzyılda kaybolmağa başlamıştı. Bugün ancak bazı
yarı göçebe kabileler, bunları kullanmaktadır. Başlık
olarak daha çok şal vardır. Genç kızlar ise Tatar usu­
lü takkeler giymektedir. Saç modelinde ise kızlar ve
kadınlar kırk ince örgü halinde saçlarını şekillendir­
mektedir. Bu örgü şeklinin eski sihirlerle ilgisi vardır.
İlk doğumdan sonra, örgü sayısı ikiye indirilir. Çocuk­
ların beşikleri ve takkeleri tılsım larla süslenir. Köy­
lerdeki kadın ve erkekler arasında, Rus stili yüksek
deri botlar çok giyilir. Bundan başka, fabrikalarda hem
bölge karakterine uygun hem de Avrupa stili ayakka­
bılar yapılır.12
Türkistan el sanatları, zaten Çarlık devrinde, epey­
ce değişikliğe uğramıştı. 1917'den sonra, Sovyet oto­
riteleri, sanatkârları işçi haline getirmek için müm­
kün olan en büyük hızla faaliyete geçtivLoncalar «mes­
lek birlikleri» ne çevrildi ve arteller kuruldu. Sanatkâr­
lar bir müddet kendi dükkânlarında çalışmağa devam
etti, ancak sonunda herkes tek yerde toplandı. Burala­
ra, 1930’larda başlıyarak, zamanla modern alet ve maki­
neler getirildi ve fabrika imalatına geçiş başladı. An­
cak bütün sanatlarda bu yapılamadı. Çanakçı, bıçakçı,
semerci, ayakkabıcı ve evleri süsliyen gançcılar gi­
bi ısmarlara iş yapanlar, bağımsız olarak sanatlarını
sürdürümüştür. Birçok dokumacı ve halıcı da artellerde, geleneksel usullerle, çalışmağa devam etm ekte­
dir. Fabrika işi kadife, pamuk kadife, ve pelüş Çarlık
F: 12
177
zamanında, kadın ceketlerinde en tutulan kumaşlar­
dı ve bunların modası devam etmektedir. Bunlar ve
şal gibi diğer fabrika işi kumaşlara talep o kadar çok­
tur iki, sovhoz ve uzak kolhozlarda, dükkânlar bunla­
rı ancak çok iyi iş kayıtları olanlara satar. Bir zaman­
lar, sadece zenginler tarafından giyilebilen ipek ve satin yerine şimdi geleneksel dokuma ve renklerin tak­
litleri almış ve herkes tarafından kullanılabilecek ha­
le getirilm iştir. Eski kapların yerini, artık yavaş fa­
kat devamlı şekilde çiniler, alüminyum ve emay iş­
leri almaktadır.
Sovyet hükümeti tunç işleri, tahta oymacılığı,
ganç, halıcılık ve nakış gibi süsleme sanatlarını teş­
vik etmiştir. Buna rağmen, tunç işleri sadece kahve
ve çayhane gibi umuma açık yerlerin duvarlarına ası­
lan, dairevî levhalara münhasır kalmaktadır. Tahta oy­
macılığında ise en usta sanatkârlar tutulup, resmî bi­
naların kapıları süsletilmesine rağmen, ondokuzuncu
asırda yüksek sınıftan olanların kapılarında görülen
inceliğe raslanmamaktadır. Bu sanatçılar, Leninin
portresi gibi propaganda konularını işlediklerinde mü­
kâfatlandırılır. Halıcılık da asrın başından beri, gir­
miş olduğu gerilemeden kurtulamamıştır ve makine­
ler el örmeciliğinin yerini almaktadır. Bir zamanlar,
her genç kızın özenle çehiz için hazırladığı duvar süs­
leri, artık çoğunlukla dikiş makinelerinde yapılmak­
ta, ticari olanları ise atölyelerde çalışan erkekler ta­
rafından hazırlanmaktadır. Mücevhercilik hemen ta­
mamen kaybolmuş gibidir. Süsleme sanatlarında bir­
birine zıt iki meyil vardır. Bir tarafta halk, evlerini
geleneksel yolla dekore etmek istemektedir. Sovyet
hükümeti yaşayan ustaları tutarak, sanatlarını gençle­
178
re öğretmelerini sağlayıp, resmî binaların süslemesi­
ni bunlara vermekte, böylece gelişmelerine çalışmak­
tadır. Diğer taraftan endüstrileşmenin ve Rus yöneti­
cilerin etkileri eski sanatların gerilemesine sebep ol­
maktadır.13
Pazarlar artık şehir hayatının merkezi değildir.
Çoğu şeyler, tüketici kooperatifleri ve geniş caddeler
boyunca sıralanan devlet mağazalarında satılır. Buna
rağmen ana caddeden uzakta, sanatkârlar kendi ma­
hallelerinde eskisi gibi işlerini sürdürmektedir. Ye­
miş, sebze, hayvan ve kişilerin ürettiği diğer şeylerin,
serbest ticareti halen devam etmektedir. Kolhozluların ücretlerinin bir kısmı olarak aldıkları buğday da
alınıp satılabilir. Bütün bu şeylerin ticaretinin yapıldı­
ğı pazarlar vardır. Herşeye rağmen, çayhaneleri ve
gezgin göstericileriyle, eski pazar yerleri kaybolmu­
şa benzer. 1954’de Semerkantı dolaşan Avrupalı bir
seyyah, pazarın çok «temiz» fakat «renksiz» olduğu­
nu belirtmekte, Buhara çayhanelerinde müşterilerin
«masalarda bağdaş kurarak oturup çay içerek, ev işi
nargile çekerek ve sohbet ederek vakit geçirdikleri­
ni» söylemektedir. 1958’de otoriteler, Buhara gibi «es­
ki şehirlerin ortasından geniş bulvarlar geçiriyor ve
her yanı çimentoluyordu.» Eski pazarlardaki hararetli
ticaretin kaldırılmasıyla, b ir taraftan üreticiden tüke­
ticiye, doğrudan alış veriş gelişti, diğer taraftan, faal
müteşebbisler vaha dışındaki şehirlere meyve ve seb­
ze sevkedip, fabrika yapısı eşyalar getirmeğe başla­
dı. Sevkiyat otobüs veya trenle yapılıyor ve Moskovaya kadar uzanıyordu. Yerleşiklerin, ticarete karşı ge­
leneksel ilgileri varlığını korumuş, ancak büyük ölçü­
de şekil değiştirmişti.
179
Nakliye işlerinde, yavaş deve kervanlarının veri­
ni trenler ve motorlu vasıtalar almıştı. Köylerde ise
at, binek hayvanı olarak değerinden kaybetmemiştir
ve mahsul, tarlalardan kolhoz merkezine geleneksel
arabalarla taşınır. Otomobil halen lükstür ve büyük
bir prestij sembolüdür. Bisikletler ise daha kolaylıkla
elde edilerek kullanılabilir. Amuderya üzerinde, mo­
dern gemiler eski kayıkların yerini almıştır. Halkta,
nakliyatın makineleşmesine karşı hiçbir kültürel di­
renç yoktur. Yerleşikler zaten nakliye işlerini eskiden
de göçebelere gördürürdü. Şimdi bu işi, makinelerin
daha süratli ve rahat yapması memnuniyetle kabul
görmektedir.1*
Sovyet rejimi, geleneksel büyük aile tipine kar­
şıdır. Aile mülkiyeti, Sovyetlerin kollektifleşm e poli­
tikasına zıt düşmektedir. Ücretlerin şahıslara öden­
mesi, geleneksel ailenin ekonomik düzenini sarsmış­
tır. Eskiden bütün gelir ve giderler aile reisinin kont­
rolünde olurdu. Evlenme yaşının onsekize çıkarılmış
olması ve başlık parasının yasaklanması, ailede ço­
cukların daha fazla bağımsızlık kazanmalarını sağla’
mak gayesiyle alınan tedbirlerdir: Şimdilerde, gençler
evlendiğinde, mahalli idareciler, çiftlere başka bir dai­
re sağlamaya veya ayrı bir ev yapmalarına yardıma
çalışmaktadır. Bu gayretler, göçebe geleneklerine sa­
hip olanlar arasında pek büyük reaksiyon görmemek­
te, aulların parçalanmasına benzemektedir. Ancak
tam yerleşiklerde gelin kavga ve kıskançlıkları hiç­
bir zaman ayrılmalara sebep olmazdı. Şimdi ise böy­
le hallerde, evden kocasıyla birlikte ayrılmak istiyen
gelini, kanun da desteklemektedir. Her şeye rağmen
aile bağları çok kuvvetlidir ve sarsılamamıştır.
180
Köylerde birleşik aileler vardır ve oğullar evle­
nince, gelin baba evine gelmekte ve aile mensupları
kazandıkları paraları götürüp aile reisine verm ekte­
dir. Evlilikten sonra evler ayrılsa bile, aile bağları
kuvvetinden birşey kaybetmemektedir. Yeni evliler,
kendi dairelerini çok kere, erkeğin ailesinin oturdu­
ğu apartmandan bulur. Diğer taraftan, yeni eve çıkan­
lar eski mahallelerden
uzakta oturmak zorunda kal­
maktadır. Yine de, aile bağları kuvvetinden kaybet­
memekte, çocuklar ana - babalarına yaşlılık yılların­
da bakmakla kendilerini yükümlü saymaktadır. Ana baba, yavaş yavaş, evlenerek ayrılan çocuklara suç
işlemiş gözüyle bakmamaktadır. Herşeye rağmen, Sovyetlerin idealindeki küçük aile anlayışının gelişmesi
için daha yıllar lâzımdır. Çocuklar, küçükten itibaren
büyüklere saygıyı öğrenerek büyümektedir. Bu anla­
yışı yıkmak hiç de kolay değildir. Hem ailelerine kar­
şı Sovyet yöneticilerinin gençleri desteklemesine kar­
şı, mahallî toplum hiç de öyle davranmamaktadır. Sov­
yet hükümeti henüz geleneksel Özbek ve Tacik aile­
lerinin bütün fonksiyonlarını karşılıyacak şekiller bu­
lamamıştır.15
Evliliklerde, Rus tesirindeki okumuşların çocuk*
ları kendi eşlerini seçmekte, ancak bunlar bile ailele­
rinden izin almaktadır. Bilhassa kızlar, ailenin arzula­
rına tabidir. Geleneksel olarak kızın, kendi sosyal se­
viyesinde veya daha yüksek biriyle evlenmesi bekle­
nir. Ödenen başlık parası ve getirilen çeyiz, kızın tak’
dir edilmesini sağlar. Bugün de kızlar, hemen katiyyen ailelerinin isteklerine karşı gelmemektedir. Bir
keresinde, Rusla evlenmek isteyen bir Özbek opera
şarkıcısı kardeşleri tarafından öldürülmüştü. Okumuş
181
genç kızların ailelerini ikna, hatta kaçma tehditleriy­
le istedikleriyle evlenmeleri mümkündür, fakat kendi
sosyal sınıfının dışından veya başka ırktan biriyle ev­
lenme vakaları pek azdır. Köylerde, okumuşlar ve Par­
ti üyelerinin kızları bile geleneksel evlenme yaşında
okuldan ayrılmaktadır. En fazla Rus tesirinde kalmış
olanlar bile evlenecek kızın bakire olması gerektiği­
ne inanmaktadır.
Evlilik törenlerinde, resmi birinin
bulunması mecburidir ve yeni bir Sovyet usulü evli­
lik yerleştirilm eğe çalışılmaktadır. Gençlerin çoğu,
«ailelerini memnun etmek için» geleneksel merasim
yapmaktadır. Evlenenlerin aileleri arasında, eskiden
mevcut olan ekonomik alış veriş, şimdi hediyeye dö­
nüşmüştür. Gelinler, çehiz olarak Avrupa mobilyası
getirmekte ve bu, şayet halk arasında kabul görüyor­
sa en muhafazakâr aileler tarafından bile hoş karşılan­
maktadır. Düğün ziyafetleri hem kız, hem de oğlan
evinde kısalmıştır ve geleneksel törenler zayıflayıp
değişmiştir. Eski ayinler çoğunlukla unutulmuş ve yer­
lerini modern şarkılar veya diğer boyların şarkıları
almıştır. Profesyonel göstericiler ya tamamen kaybol­
muş veya «Halk Artisti» olmuştur. Bunların yerine,
gündüzleri işte çalışıp geceleri, «Halk Artist» lerini
'kirallyacak birkaç bin rublesi olmayanların eğlence­
lerine giden, sanatkârlar türem iştir. Evlenmeler halâ
çok pahalıdır.16
Ortaasyada yerleştiklerinden beri, Sovyetlerin
baş gayeleri kadınların kapatılmasının önüne geçmek­
ti. 920’lerin sonlarında ve 930’ların başlarında ateşli
mitingler tertiplenerek kadınlara çarşafları çıkartılıp
yaktırıldı. Bu, büyük cesaret isterdi, zira basmacı ha­
reketleri sırasında, bilhassa Tacikler arasında açık ge­
182
zen kadınların öldürülmesi hiç de nadir değildi. Özel
kadın birlikleri kurularak kadınlar kolhozlarda çalış­
tırılmaya başlandı. Bu gayretler oldukça başarılı ne­
tice verdi. Bugün birçok kadın sokağa peçesiz çıkar
ve yabancılarla karşılaştığında arkasını dönmez. Kız­
lar karışık okullara gitmekte, kadınlar kolhozda çalış­
makta ve bazıları çeşitli sanat ve mesleklere girmek­
tedir* Eskiden, sadece kadınlardan meydana gelen bir
topluluğun önüne çıkarak gösteri yapan kadınlara bi­
le kötü gözle bakılmasına karşılık, bu gün opera ve fi­
lim artistlerinin yetişmesi bu konuda nasıl bir ilerle­
me sağlandığını gösterir.
Herşeye rağmen, yerleşik kadınlar göçebe kar­
deşlerine (Kırgız ve Kazaklar) göre serbestleşme ko­
nusunda daha geride kalmaktadır. Bu durum eğitim
ve diğer istatistiklerde açıkça görülmektedir. 1960 1961 öğrenim yılında, V U Z’a giren Özbek kızlarının sa­
yısı 13,219’du. >Bu Kazakların sayısından (12,900) an­
cak 300 kişilik bir fazlalıktı. Halbuki Özbek nüfusu,
Kazaklarınkinin iki m islidir (1959’da 5,038,000’a 2,795,
000). Taciklerin de sayısı, Kırgızlardan çok olmasına
rağmen, Kırgız kızları (2,878) Taoikleri (1,900) geçmektedjr. V U Z ’a girmiş olan Kazak talebelerin % 32’si
kızdır. Bu oran Kırgızlarda % 29, Özbeklerde % 25,
Taciklerde ise sadece % 16’dır. Kültürel olarak çok
muhafazakâr Türkmen ve Karakalpaklar bile % 21 ve
% 19 oranlarıyla Taciklerden ilerdedir.17
Göçebe köklü kadınlar ve yerleşik köklüler ara­
sındaki bu muhafazakârlık farkı, onsekizinci yüzyıl ve
ondokuzuncu yüzyıl başlarında Fergana vadisine yer­
leşen Karakalpak toplumunda da görülüyordu. Burada,
Özbek komşularına nazaran Karakalpaklar arasında,
kadını aşağı gören eğilim ler çok daha çabuk kaybo­
luyordu.18 Diğer taraftan, Özbek kadınlarının, Taciklerden ilerde olmasının diğer sebebi de uzun yıllardan
beri Rus kültürünün başlıca yayılma merkezi olan Taşkentin Özbekistanda ¡bulunmasıdır. Semerkand, Surkan
Darya ve Hiva gibi diğer bazı Özbek bölgeleri, en az
Tacikistandaki şehirler kadar muhafazakârdır. Bura­
larda çok kadınla evlilik yaygındır, kadınlar erkekler
varken yüzlerini örter ve kocalar karılarını erkek dok­
tora muayene ettirmez. Taşkentte bile feraceli 'kadın­
lara raslanır. Ferganada ise, raporlara göre, aktif par­
ti üyeleri bile evlendikten sonra evlerine kapanmak­
tadır.
Eski adetler, sadece uzak köylerdeki fakir ve ca­
hil halk arasında yaşamamaktadır. Fergananın en mü­
reffeh bölgelerinden birinde, kolhoz başkanları ve köy
sovyeti üyeleri en fazla karılarını baskı altında tutma­
ya meyyal olanlardır. Parti içinde aktif görevi olan
kadınlar bile, bir gün kapanabileceklerini kabul et­
mektedir. Poligami ve kadınların kapatılması adetleri
eskiden en fazla üst sınıflar arasındaydı. Şimdi bu
adet yeni üst sınıf -Parti üyeleri, kolhoz ve Sovyet
memurları- tarafından prestij sembolü olarak benimsenmiştir. 1963 yılı
Bütün Ortaasya cumhuriyetleri
Merkez Komiteleri toplantısında, kadınlara karşı takı­
nılan .derebeylik - baylık» tavrıyla ügilenilmesi teklif
edilmiştir.1’
Aile bağlarının ötesinde diğer sosyal bağlar da
kuvvetini korumaktadır. Kolhozlar esas olarak eski
kışlaklardan (köylerden) meydana gelm iştir. Gençler
eğitim için köylerini bir müddet terkettikten sonra
memleketlerine döner. Sovyetler, bunların, köylerin­
184
de, şehirlerde gördükleri Rus kültürünü yayacaklarını
ummaktadır. Şüphesiz bu ümit bir ölçüde gerçekleş­
mektedir, ancak köye dönenlerin çoğunlukla eski yaşa­
yış tarzına uydukları söylenebilir.
Kasaba ve şehirlerde, Sovyetler propaganda mer­
kezi olarak mahalle cemiyetleri kurmuşlardır. Burada,
mahalle hayatını kontol altında tutan komiteler seçi­
lir, toplantı, konferans, sergiler düzenlenir ve kadın­
ların nasıl özgürlüğe kavuşturulacağına dair projeler
yapılır. Buna rağmen köylerde olduğu gibi mahalleler­
de de Sovyet gayretleri büyük- ölçüde boşa çıkmakta­
dır. Yaşlıların kamu oyu üzerinde büyük etkisi vardır,
zira çocuklar halen büyüğe saygıyı öğrenerek yetiş­
mektedir. Neticede, bütün Sovyet gayretlerine rağ­
men, kolhoza çevrilen köylerde olduğu gibi mahalle
sistemi de geleneklerin unutulmamasına yardımcı ol­
m aktadır. Göçebe köklü Özbekler arasında, kabile bağ­
ları o kadar kuvvetlidir ki, 1950’de bu bağları kopar­
mak için küçük köyler kurulması programlanmıştı.
Sanat loncaları bile, endüstrileşmeye rağmen, takdir
edilmesi gereken bir yaşama gücü göstermişlerdir.
Kuaförlük ve nehir gemiciliği gibi aslında modern
meslekler için bile geleneksel usulde loncalar kurul­
muştur. Sanatlar tarihi ve sırlarını yazan risaleler ar­
tık yoktur, olsa bile arap harfleriyle yazılı oldukların­
dan bunları okuyabilecek pek çıkmaz, ancak muhteva­
ları kulaktan kulağa aktarılmaktadır.20
Din, başlangıçtan beri, Sovyetlerin başlıca hedef­
lerinden biriydi. Rusyada, Ortodoks Rum Kilisesi mu­
hafazakâr kütlelerin kaynağıydı ve buna karşı ateizm,
Sovyet dogmasının baş silahıydı. Ortaasyada ise mol­
la ve işanlar muhafazakârlığın baş sebepleriydi. Bu­
185
nun ötesinde, ister Çarlık taraftarı, ister Sovyet olsun
Rus olan herşeye karşı direnmeyi! de bunlar sağlıyor­
du. 1917 ihtilalinden hemen sonraki yıllarda, Sovyet
liderleri erkeklerin toplanma yeri olan camileri kolhozların organizasyonu ve propaganda için merkez
olarak kullandı. ¡Buna rağmen, durum müsait olur ol­
maz camiler kapatılarak derviş tarikatlarının malları­
na el kondu. Dini liderleri yetiştirm iş olan medrese­
ler de kapatılarak haç yasaklandı. Böylelikle, Sovyet
düzeninde ilerlem ek için Müslümanlıktan uzaklaşma­
nın şart olduğu iyice ortaya kondu. Camilere devam
edenler kaydediliyor, ramazanda oruç tutulup tutul­
madığı, sigara ve çeşitli yiyecekler ikram edilerek an­
laşılmağa çalışılıyordu. Neticede, 1932 - 1938 döneminde dini liderlerin çoğu yok edildi. Böylece II. Dün­
ya savaşının başlangıcında Müslümanlığın resmî or­
ganizasyonu ve eğitim merkezleri tamamen kaldırıl­
mıştı. Kıyıda köşede saklanmış birkaç yaşlı dışında,
İslamiyeti yeni nesillere öğretecek pek kişi kalma­
mıştı. Aydınların çoğu günlük namaz dualarını bile
bilmiyordu.
II. Dünya Savaşıyla Sovyet politikası da değişti.
Çüneydeki
İslam ülkelerinin sempatisini kazanmak
için Sovyetler birliği içinde, Müslümanlığa müsama­
ha tanındı. 1941’de merkezleri Taşkentte olan, Ortaasya ve Kazakistan İslam ruhanî müdürlükleri kurul­
du. Bu müdürlüklere Kuran ve diğer islami takvimle­
rin basılma izni verildi, ancak 1958’e kadar Taşkentte
Kuran basmak için kolaylık sağlanmadı. Bu yılda Türkistanı ziyaret eden bir gözlemci, Semerkand camile­
rinin «büyük ve inançlı olduğu açıkça görülen bir ce­
maatleri olduğuna» dikkat etmişti. Taşkent Baş Müf­
186
tüsü de halkın her zamankinden çok ibadet ettiğini
söylemişti. Camilerde imamlık yapanların nerede eği­
tildiği açık değildir. Açıldıkları haber verilen bir iki
medresenin ihtiyacı 'karşılamaktan çok uzak olduğu
ortadadır. Buna rağmen, 1945’te Ortaasyayı gezen zat,
Türkistanda molla adaylarının sayıca Türkiyedekilerden fazla olduğunu belirtm ektedir. 1950’lerdeki söy­
lentilere bakılırsa, bu sıralarda, Türkistanda epeyce
gizli Kuran okulu olduğu anlaşılmaktadır. Resmen ta­
nınan medreseler, derhal yeterli öğrenci bulmakta
hiçbir zorluk çekmemiştir. Lise öğrenimlerini Sovyet
liselerinde bitiren bir çok genç, tercihlerinin bundan
sonraki ilerlem elerine engel olacağını bile bile, med­
reseleri seçmiştir. Bunların Sovyet sisteminde yükselmek'tense halk arasında prestij sağlamayı tercih ettik­
leri anlaşılmaktadır.21
Sovyet hükümetinin dış politika icabı, dinî tole­
rans göstermesinin yanında, harp hali de dini inanç­
ları gerekli kılıyordu. Türkistanın dini törenlerinin bir
çoğu aslında İslâmî olmaktan çok uzaktır ve Müslü­
manlıkla ilgili tek yönleri, bu merasimlere molla ve
şeyhlerin de çağrılmasıdır. Bu inanç ve törenler halk
arasında İslami eğitim olmaksızın da yaşıyabilirdi, ni­
tekim öyle olmuştu da. Buna rağmen Sovyetlerin din
aleyhtarı propagandalarında, bu inançların da İslamiyetin parçası gibi gösterilmesi, «Müslümanlığın» mil­
liyetçi hareketlerin çıkış noktası haline gelmesine se­
bep oldu. Bir Özbek Parti görevlisi duygularını şu söz­
lerle açıklamıştı :
— Müslümanlık Özbek halkının Anasıdır.»-2
İslamiyetin ne derecede varlığını koruduğunu anlıyabilmek için «beş şart» m ne derecede yerine geti­
187
rildiğine bakılabilir. 1. Şahadet getirilmesiyle (La ila­
he illa Allah; Muhammed resul Allah. - Tanrıdan baş­
ka tapılacak yoktur, Muhammed Tanrının elçisidir.)
ilgili bilgi yoktur. Müslümanlar hakkında, «Şahadet
kelimesi her doğan bebeğin ilk ve her ölen kişinin son
duyduğu sözlerdir. Doğumla ölüm arasında ise hiçbir
kelime bu kadar sık tekrarlanmaz.» denilmektedir.23
Bu kalıp her yerde ve şartta söylenebileceğinden ve
kolay olduğundan, Sovyet ve batılı gözlemcilerin dik­
katini çekmekle beraber varlığını koruduğu tahmin
edilebilir. 2. Hanlıklar zamanında bile köylük yerler­
de, beş vakit namaz kılınmazdı. Taşkentte, Çarlık hü­
kümetinin reisliği kaldırmasından sonra, camiye de­
vam büyük ölçüde azalmıştı. Ara sıra gazetelerde işi
bırakıp namaz kılan işçilerden şikâyet eden yazılar
çıkmasına rağmen, pek az kişinin namazı bildiği tah­
min edilebilir.
Sovyetlerin desteğindeki ruhanî mü­
dürlük de namazın farz olmadığını ilân etmiştir, 3. Ze­
kât verme, Hanlıklar devrinde vergi şeklini almıştı.
Ancak halk arasında her yıl kazancın bir kısmı din
yolunda harcanmazsa sıkıntı çekileceği inancı hakim­
dir. Pamirlerin yüksek kısımlarında yaşıyan Taciklerin, zekâtlarını Pakistandaki Ağa Hana yolladıkları söylenmektedir^Ortaasya baş Müftüsünün Sovyetler ta­
rafından tayin edilmesine rağmen, bir tahsisatı yok­
tur. Epeyce olduğu söylenen geliri, halkın bağışların­
dan sağlanmaktadır. Mahalli ziyaretler de varlıklarını
halkın bağışlarıyla korumaktadır. 4. Ramazan ayların­
da oruç tutmak, iş verimini azalttığı için Sovyetlerin
başlıca hedeflerinden birini teşkil etmişti. Sovyet ön­
cesi devrelerde şehir ve kasabalarda oruç mutlaka
tutulur, köylerde ise daha az olmakla beraber riayet
188
edilirdi. Orucun şimdiki uygulanma alanını tam tesbit imkân dahilinde değildir, ancak 1941 yılında böl­
geyi terkeden gözlemciler, namaz kılmayı bilmeyen
birçok kişinin oruç tuttuğunu belirtm işti. Sovyetler,
bütün gayretlerini, Ramazanın her gününde oruç tutulmamasını sağlamaya vermişlerdir. Daha sonraki ha'
berlere göreyse sekiz - dokuz yaşındaki çocuklar bi­
le oruç tutmaktadır. Sovyetler halen bu davranıştan
şikâyet edegelmektedirler. 5. Hac seferini yapabilen­
ler zaten daima o kadar azdıki, Hacılar büyük prestij
kazanırlardı. Hac seferleri şimdi sembolik partiler
halinde yapılmaktadır. Hac seferlerinin kısıtlanması,
gerçi Müslüman dünyayla haberleşmeyi sınırlıyorsa
da, bu durumun Ortaasyada İslamiyetîn gerilediğini
gösterdiği söylenemez. Çarlık zamanında demiryolu­
nun yapılmasından önce hac yolu çok tehlikeli ve zor­
du. Birçok kişi bu uğurda canını kaybederdi. Halkın
çoğunluğu, beşinci şartı, Türkistandaki ziyaretlere gi­
derek yerine getiriyordu. II. Dünya Harbinden beri, ma­
halli türbelerin ziyaretlerinde büyük b ir artış olmuş­
tur, ancak bunun hac sayılabileceği tartışılabilir.24
İslamiyetle doğrudan ilgisi olan diğer birşey, sün­
net, herkes tarafından uygulanır. Diğer törenler gibi
sünnet düğün ve ziyafetleri de aile için önemli gün­
lerden birini teşkil eder. Harzemde sünnet, erkek ço­
cuğun «resmen Müslüman cemiyetine girmesi» sayı­
lır.25 Bazı Türkistanlılara göre bu, sağlıklı olmanın bir
icabıdır. Sünnet için bu işi yapacak özel görevliler
vardır. Bunlar bulunmadığında, sünnet yapmasını bi­
len bir berber veya herhangibir kişi de sünnet edebi­
lir. Sünnet etnik farklılığın da bir sembolüdür. Özbek
ve Tacik kızlarının Ruslarla evlenmemesinin bir sebe­
189
bi de, sünnetsiz olmalarıdır.26 Kurban bayramı, artık
çaresiz, toplum töreni1 olmaktan çıkmıştır. 11. Dünya
Savaşının çıkışına kadar, Kurban Bayramı aile arasın­
da kapalı kapı ve pencereler arkasında kutlanırdı.27 O
zamanlar kurbanlık hayvan bulmak çok müşküldü, an­
cak özel sürülerin ve bunların alışverişinin artmasıy­
la bu problem ortadan kalkm ıştır. Şu sırada halkın ne
kadarının kurban kestiğini tesbite imkân yoktur, an­
cak bayramın çok daha yaygınlaştığı şüphesizdir. Sov­
yet yönetiminden önce, Kurban Bayramına nazaran
daha önemsiz olan Ramazan Bayramında, 1960’da, bir
Özbek kolhozunda çalışanların çoğu, yakınlardaki bir
türbede düzenlenen törene katılmak için izin almış­
lardı.28
Halk inançları halâ kuvvetlerini korumaktadır. Ço­
ğu kişinin, hayatının belirli safhalarında bu merasim­
lerden geçtiği görülür. Kadınlar, kızlarının ilk oğulla­
rı doğduğunda halâ beşik merasimi yapar. Fakat şehir­
lerde beşiğin yerini çocuk karyolası veya arabası al­
mıştır. Kızlar evlendikten sonra saç biçim lerini değiş­
tirir. Değişik kısımları olmakla beraber, evlenme ve
sünnet düğünleri aile için başlıca olaylardan biri ol­
ma özelliğini korumaktadır. Cenaze ve cenazenin yıl­
dönümü törenlerinin de halen yapıldığı ve çok pahalı
olmakta devam ettiği raporlardan anlaşılmaktadır. Do­
ğumda ve ilgili törenlerde çok önemli rolü olan ebe­
ler, ehemmiyetlerini korumakta, çocuk ve hamileler
için çeşitli tılsım lar yapmaktadırlar. Köylerde, kadın­
lar hastalandığında doktor değil ebeler çağrılır. Kem
göze ve çeşitli ruhların varlığına inananların sayısı
çoktur. Taşkentte çocuklar, şapkalarında süslü tılsım ­
lar taşır. II. Dünya Savaşı sırasında uzaktaki akraba­
190
lar hakkında falcılardan bilgi alınmaya çalışılırdı. Di­
ni açıdan en dikkati çeken şey ise türbelerdir. Bunlar,
yerleşikler arasında en önemli dini merkezi teşkil
eder. Eski görevlerinin yanında, camilerin işini de
yüklenmiş gibidirler. Önemli sosyal törenler buralar­
da yapılır ve yüksek eğitim görmüş Türkistanlılar bi­
le ziyarete gelir.29
Mollalar, şimdi
açık olan camilerde kalmaktan
başka, sünnet, evlenme, cenaze ve diğer törenlerde
de bulunmak üzere çağrılır. Eskiden olduğu gibi şeyh­
ler türbelerde hizmet etmekte ve halkın adak ve he­
diyelerini kabul etm ektedir. Buna rağmen, Sovyet sis­
teminin kurulmasından 1941 yılına kadar din -adamla­
rını yetiştiren bir müessese yoktu. Bu tarihten sonra
da ancak birkaç medrese kuruldu. 1930'larda ihtilâl
öncesinde yetişmiş din adamlarının çoğu yok edilmiş­
ti. İslami öğrenim ise tamamen ezbere dayanıyordu.
Mekteplerde, çocuklar hep beraber Kurandan âyetler
ezberler, pek azı okumayı öğrenir, daha da azı yaza­
bilirdi. Eskiden törenlere katılan mollaların hepsi dua­
ları ezberlerinden okurdu. Katliamlardan kurtulan bir
kısım hocaların gizlice kitabı öğretmeğe devam ettik­
leri açıktır. Nitekim Kırkızistanda böyle bir okul ra­
por edilmişti. Öyle görülür ki; Türkistanlıların çoğu
okuma yazma öğrenirken, mollalar cahil halka eğile­
rek dini duaları sözlü olarak aktarmışlardı. Şurası mu­
hakkaktır ki, Türkistanda molla ve şeyh sayısı, kat­
liamlardan kurtulabileceklerden veyâ 1941’den sonra
kurulan bir iki medreseden yetişebileceklerden çok
fazladır.30
Türbelerde kalan şeyhler, geleneksel olarak, bir
tarikatın üyesi olur ve tarikat adına türbeye bakardı.
191
Türbelerin şimdiki teşkilâtı hakkında, hemen hiç bil­
gi yoktur. Birçok şeyhin bağımsız olma ihtimali kuv­
vetlidir. Bazı tarikat ve biraderlik teşkilâtları halen
yaşamaktadır, ancak basında geçenlerin hepsi Kaza­
kistan ve Kırgızistandadır. Herzem ve ihtimal, Özbekistanın diğer bölgelerinde, enteresan bir gelişme
vardır. Eskiden Kazaklar ve diğer göçebeler arasında
şamanlar çoktu. Şamanlar davul çalarak transa girer,
baygın gibi olur ve ağzından köpük gelirdi. Bu sırada
ona ruhların hakim olduğuna ve şamanın dilinden ruh­
ların konuştuğuna inanılırdı. Ancak şamanlara yerle­
şikler arasında raslanmazdı. Bir Sovyet etnoğrafı ondokuzuncu yüzyılda Özbekistanda sadece kadın sa­
manların bulunduğunu yazmış, ancak bu sözlerini des­
tekler mahiyette delil göstermemişti. Diğer bir etnog­
raf da Harzem bölgesinde hem kadın hem de erkek
samanların çok olduğu ve hastalıkların tedavi edilme­
si için bunlara başvurulduğunu bildirmektedir. 'Bu şa­
manlar arasında, «kardeşlik» teşkilâtı vardır. Harzemde, ondokuzuncu yüzyıl sonlarında, göçebe Özbek kül­
türü, Buhara ve Taşkente göre daha fazla hakimdi. Hivada da ¡kadın samanların, vahalardaki «kardeşlik teş­
kilâtlarına benzer organizasyonları vardır. Ama vaha­
lardaki teşkilâtlara kadınlar asla alınmazdı.31
Sovyet otoriteleri halk inançlarıyla çeşitli şekil­
de mücadele ederdi. Bunlardan biri, eski törenler ye­
rine yenileri getirerek diğerlerini unutturmağa çalış­
maktı. Mesela, sadece kadınların katıldığı beşik tören­
leri yerine, erkeklerin de katıldığı törenler teşvik edil­
mişti. Her çocuk doğduğunda ve doğum günlerinde
böyle toplantılar tertip ettirilm eğe çalışılırdı. Bir kay­
192
nağa göre, doğum günü partileri şehirlerde olduğu
kadar köylerde de yaygınlaşmaktadır.
Sovyetler, «Kızıl düğünleri» ve dini taraflarından
temizlenmiş Rus usulü cenazeleri ideal olarak gös­
termektedir. Okul bittiğinde veya Sovyetlerden bir
paye alındığında, aile toplantıları düzenlenmesi ve
Kazakistanın bazı yerlerinde, her doğum ve evlilik
için bir meyve ağacı dikilmesi teşvik edilmektedir.
Okul ve iş yerlerinde noel çamları hazırlanarak, mart
ayında kutlanan Nev Ruzi törenleri unutturulmağa ça­
lışılmaktadır, İslâmî tören ve bayramlar bazen ekim
ve hasat aylarına rasladığından bunların yerine ekim­
den önceve hasattan sonra kutlanan m erasimler tesis
edilmeğe çalışılmaktadır. Ulak ve diğer at üzerinde
yapılan yarışma (bu oyunlar göçebe köklü Özbeklerce yapılır) ve folk danslarını (tabii olarak yapılmaz­
dı) ihtiva eden, pamuk toplama merasimi 1951 yılın­
da getirilmiş, ancak hiçbir başarı kazanılamamıştı.
1964’te, Özbekistanda yeni «çekiç, orak» bayramları
yapılacağı ilân edilmişti. Bunlar, köylerde baharda,
ekimden önce, kasaba ve şehirlerde hasattan sonra
kutlanacaktı.32 Bütün bu Rus asıllı bayramların hiçbi­
rinin Türkistanlılar arasında rağbet gördüğü söylene­
mez.
<Bu tören ve kutlamaların bazıları, sadece okul ve
çalışma yerlerine inhisar ettiği ve buralarda Sovyet
yöneticiler tarafından tertiplendiği, herkesçe bilinen
bir gerçektir.»Doğum günü partileri, kızıl düğünler ve
cenazeler gibi diğerleri ise sadece okumuşlar tara­
fından uygulanan törenlerdir. Okumuşlar hem Sovyet
aktivistlerinin, hem de kendi cemiyetlerinin etkisin­
de olduklarından, Sovyet törenleri yanında milli mera­
F: 13
193
simleri de yapmaktadır.
Dinin ve halk inançlarının
kuvveti, Sovyet hükümetinin bu konuda yaptığı antip­
ropagandadan da anlaşılmaktadır. 1920 ve 1930’larda,
din aleyhtarı propagandanın çoğunu M ilitan A teistler
Cemiyeti yürütüyordu. Bu cemiyet 1938 - 1939 yılla­
rında hızını kaybetti, ancak II. Dünya Savaşının he­
men ardından yeni bir teşkilât ıkuruldu. «Politik ve
İlmî Bilginin yayılması için Birlik» adını taşıyan bü
kuruluş, savaş yıllarında gelişme ortamı bulan dine
karşı yöneliyordu. Komünist Partisine bağlı olan or­
ganizasyon,
din aleyhtarı konferanslar düzenliyor,
(bunlardan 10,000'i 1951’de Özbekistanda verilmişti.)
kolhoz bültenleri ve diğer gazetelerde basılmak üze­
re makaleler hazırlıyordu.
Ortaasya halk inançlarının çoğu, hastalıklar ve
bunların tedavileriyle ilgili olduğu için din aleyhin­
de kullanılan diğer bir Sovyet silahı da, yetiştirilen
doktorlardır. Bunlar, Ortaasyadaki araştırma enstitü­
lerinde yaptıkları araştırmaların neticeleriyle destek­
lenir. Bütün Türkistan cumhuriyetlerinde, kadınların
tıbbiyeye gitmesi teşvik edilmektedir. Buna sebep,
birçok kadın ve çocuklara ancak kadınların bakabil­
mesi ve böylece ebelerin kuvvetinin kırılma imkânı­
nın doğacağıdır.33 Herşeye rağmen, gelişme çok ya­
vaş görülmektedir.
İslami yasakların birinde -alkol içme yasağı- Sov­
yet yönetimi direnci kesinlikle kırmayı başarmıştır. İs­
lamiyet öncesinde VTürkistanda yaşıyanlar şaraplarıy­
la meşhurdu ve İslâmî devrede şarap yapma sanatının
kaybolmadığını gösteren kuvvetli deliller vardır. As­
lında, Sovyetlerin içki yasağını kaldırmasıyla, gizlice
içilen içki, açıkta da içilmeğe başlamıştır. Bunun ya­
194
nında, büyük aile toplantılarında, dastarkhan çıkarıl­
ması Ruslardan önceki hanlar ve yüksek memurların
içki alemlerinin taklidi olabilir. Ontaasya doğumlu
Sovyet memurları da önceki üst sınıfın davranışlarını
taklid ederek çok kadın almakta ve bunları kapalı tut­
maktadır. Bunun ötesinde Ruslar, kendi usullerinde
votka içme adetini getirm iştir. Votka satışından elde
edilen kârın yüksek olması sebebiyle, bazı lokanta,
yiyecek ve içki satan yerler ve çayhaneler şarap ve
votka satarak satış hedeflerine ulaşmaktadır. Sarhoş­
luk, bilhassa Rusların çoğunlukta olduğu yerlerde yay­
gın görünürken, Özbekistanın en muhafazakâr bölge­
lerinden biri olan Harzemde alkollü içki satışının çok
yüksek olduğu rapor edilmektedir: Sigara, çilim veya
nargilenin yerini almışsa da, toz haline getirilmiş tü­
tün, çeşitli çiçek tozları ve diğer şeylerin karıştırıl­
masıyla yapılan ve dilin altına konarak kullanılan nosl3‘
halen yaygındır. Yerleşikler arasında ağız kanserinin
fazla olması buna bağlanmaktadır.31
Halk arasında eski eğlence şekilleri daha yay­
gındır. Birçok çocuk oyunu, küçük değişikliklerle de­
vam etmektedir. Köylerde kış aylarında, aynı yaşta
erkekler eskisi gibi sırayla birbirlerinin evinde top­
lanarak eğlenir. Çayhaneler Sovyetler tarafından des­
teklenm iştir, çünkü buraları haber yaymak ve propa­
ganda yapmak için kullanılabilmektedir.'' Çayhaneler­
de, satranç sevilen oyun olma hüviyetini kaybetme­
miştir. Halen 'kumar oynayıp oynanmadığı ise belirsiz­
dir. Bunlar dışında Rus etkisi barizdir. Köçek, erkek
çocuklar kaybolmuştur. Pazar günleri çarşıda, bayram­
larda meydanda, düğün ve diğer aile eğlencelerinde
gösterilen yapan topluluklar dağılmıştır. Bunların ba­
195
zıları, 1930’ların sonlarına kadar yaşıyordu ve 1954
yılında Buharada «müstesna bir gezgin şair» gösteri
yapmıştı. Çok sevilen kuklacılık hakkında, artık sade­
ce, müzelerde 'kayıtlar bulunmaktadır. Bazı soytarı ve
cambazlar, Sovyet sirklerine ve yine bazı soytarılar­
la hikayeciler ise tiyatrolara katılm ıştır. Eski iğneli
fıkralar ele alınarak, Sovyet rejiminin seçtiği hedef­
lere yöneltilmiştir. Yerm elerin, hanlıklar devrinde ol­
duğu gibi çift yönlü olmaları kaydedilmemiştir. Buna
rağmen, 'İdarî suiistimalleri ve emirlerin ters uygulan­
masını konu edinen fıkraların çıktığı gazeteler vardır.
Tacikistanda basılan Korpustak (kirpi) adlı, aylık mi­
zah dergisinin 10,000’in üzerinde devri olduğu söylen­
mektedir. Herşeye rağmen değişen devre en iyi uy­
mayı başaranlar müzisyenler, bilhassa da şarkıcılar­
dır. «Halk Artistleri» diye teşkilâtlandırılmış olan bu
grup, devamlı maaş almakta ve devletin düzenlediği
konserlere çıkmaktadır. Bundan başka, evlenme ve
diğer özel eğlencelerde de şarkıcılar aranır. Meşhur
şarkıcıların özel otomobilleri, birden fazla karıları,
geniş evleri ve yenr Sovyet yüksek sınıfının edinebil­
diği diğer lüksleri sağlıyacak kadar gelirleri vardır.35
II. Dünya savaşı sırasında, Taşkent Rus ve Ukranyalı
film ciler için bir cennetti ve savaştan sonra yerli
film endüstrisi de gelişti. Burada yapılan film ler, Ortaasya şehir ve endüstri kasabalarının kenarlarında
kurulmuş Rus stili kültür ve dinlenme parklarında gös­
terilir. Sovyetler, çok önceden, Rus kültüründe en
önemli sanatlar sayılan opera, tiyatro ve baleyi ge­
tirmişti. Vaha halkının bu sanatlarda hiçbir geleneği
olmadığından, Azerbaycan ve Tatar grupları örnek
alınmıştı. Bunlarda da Rus zevki ve tekniğinin etkile­
196
ri vardır.30 Yaşamayı başarmış diğer profesyonel gös­
tericiler de Rus stili sirk, varyete gösterisi ve kon­
serlere adapte olmak zorunda kalmıştır.
Vaha ahalisi, eğlencelerinde daima yerleşiklik
özelliğini muhafaza etm işti. Satranç ve kumar oyna­
manın dışında, oturup profesyonel sanatçıların sun­
dukları programı seyreder ve dinler veya hayvan dö­
vüştürür, arada sırada da temaşaya çıkarlardı. A t ya­
rışı gibi aktif sporlar, henüz göçebe geçmişlerini
unutmamış olan Özbekler tarafından yapılırdı. Sovyet
hükümeti, Avrupa sporlarını da getirmiş ve stadyum­
lar, yüzme havuzları ve kapalı spor salonları yapılmış­
tır. Fakat bunların çoğu Rusların çok olduğu kasaba
ve şehirlerdedir. Beden eğitimi çalışmaları arasında
jimnastik, futbol, voleybol ve basketbol yapılır ve bü­
yük fabrikaların futbol takımları arasında maçlar ter­
tiplenir. Bu spor programlarında, Sovyetler birliğinin
diğer yerlerinde olduğu gibi, başarılar mükafatlan­
dırılır. Çalışmaların sonucunda, Özbekler arasından
«usta» erkek ve kadın sporcular yetişm işti, ama bun­
lar tamamen halktan kopmuş ve Ruslaşmıştı. Muha­
fazakâr Taciklerde spörcu sayısı çok azdır ve bütün
çalışmalara rağmen, normal bir Özbeğin oturup baş­
kalarını seyredip, konuşarak eğlenmeden vaz geçiril­
diği söylenemez.37
Sovyet eğitim sisteminin vahalara getirilmesi,
göçebeler arasındaki aynı engellerle karşılaştı. Yeter­
li kitap ve öğretmen yoktu. Üstelik, yerleşikler kadın­
ların okumasına karşı büyük direnç gösteriyordu.
Şimdilerde, vahadaki kızlar ilkokula gitmektedir, fa­
kat bunun, kızların erkek çocuklarla oynamasına mü­
saade edilen yaşı biraz daha arttırmaktan başka fay­
197
dası olmamıştır. Kızların orta okula yollanmasına kar­
şı, Tacikler ve köylü Özbekler arasında halâ da bü­
yük direnme vardır. Mesela, Tacikis'tanın Penc bölge­
sinde, 1952 yılında okula kaydolan 3,944 kızdan sa­
dece 25’i altıncı sınıfı bitirmiş ve bunların da ancak
14'ü on yıllık programı tamamlamıştır. Hisar bölge­
sinde ise 2,000 kız orta okula girmiş ve ancak altısı
mezun olmuştu. Niyazbaşı adlı 10,000 nüfuslu Özbek
köyünde 1956 - 1957 yılında orta öğrenime sadece 38
kız kaydolmuştu.38 Vahada yaşıyan ailelerin, evlenme
yaşma gelen kızlarının, okulun serbest atmosferine
girmesine müsaade etmedikleri ortadadır.
Kadınların eğitimine karşı en büyük muhafaza­
kârlığı gösteren Tacikler, 1958’de konan yaz eğitimi
programına da aynı tavrı takınmıştı. Bu programlarda,
orta okulda okuyanların tatillerinin bir kısmı kolhozlarda veya endüstri bölgelerinde çalışarak geçirmesi
plânlanmıştı. Orta öğrenimden sonra eğitimi erteliyerek, gece okullarına giderek veya muadil okullara de­
vam ederek çalışma da bekleniyordu. Tacikler buna
karşı gelip, orta öğrenimden sonra, oğullarının direk
olarak V U Z ’a veya en azından bir teknik okula kabul
edilmesini istemişlerdi. Bu tatil programlarının orta
okul mezunlarının, mezuniyetten sonra, daha uzun za­
man memleketlerinde kalmasına sebep olacağı açık­
tır. Bir Özbek bölgesinde, 1959’da mezun olan, kırküç
kişinin otuzu kolhozlarda kalmıştı.30 Tatil eğitimi prog­
ramlarının konduğu yıl, ilk ve orta okulların onbir yıl­
lık programları da on yıla indirilmişti. Tatil eğitimi
programların, Sovyetler Birliğinin her tarafında 'konul­
masının başlıca sebepleri, işçi sayısını arttırmak ve
okumuşların kaba iş yapmayı hakir görmelerini engel­
198
lemektir. Bu programın vahalarda, ikinci gayesine ne
derecede ulaşacağını zaman gösterecektir. Zira bü­
tün güney Asyalılar arasında olduğu gibi, buralarda
da okumuşların ellerini toprağa bulaştırmaması gerek­
tiği fikri hakimdir.
Tatil eğitiminin en ani etkisi, yüksek eğitime gi­
den talebe sayısının azalması olacaktır. Diğer taraf­
tan eğitime devam etmek istiyenlerin karşısına, baş­
ka bir problem daha çıkıyordu. Ya Ortaasyalı talebe­
lerin iyi yetiştirilm edikleri için girmekte zaten güç­
lük çektikleri, üniversite ve yüksek okulların stan­
dartları düşürülecek veya giriş şartlarını sağlıyabilecek durumda olanların sayısının azaltılması gereke­
cekti. Her halükârda netice, milli dilde öğrenim ya­
pan hoca sayısının, daha da azalması olacaktır. Yaz
eğitimi programları, daha çok kişinin kolhozlarda kal­
masına sebep olduğundan, kültür değişimini de ge­
ciktireceği neticesi çıkarılabilir. Çocuklar, okul çağı­
na gelinceye 'kadar ailenin etkisindedir. Rusların kreş
sistemi, Türkistanda pek az başarılı olmuştur. Okul
sırasında talebeler, yabancı kültüre maruz kalmakla
beraber, evlerinden aldıkları tesirler de devam etmek­
tedir. Şayet Türkistanlıların yüksek eğitim yapması,
iş gücünü arttırmak gayesiyle tesis edilen «tatil eği­
timi» il© engellenirse ve orta öğrenimi bitirenler bu
sebeple memleketlerinde çalışmak mecburiyetinde
kalırsa, okul sırasında birkaç öğretmenin ve yönetici­
nin kültürel etkisi çok hafif kalır. Tatil eğitimi prog­
ramı ve on yıllık öğrenime dönüş, şüphesiz Sovyet
politikasının iniş çıkışlarından biridir; ancak, bütün
Sovyetler Birliğinin genel ihtiyaçlarını ayarlamak için
yapılan bu çeşit değişikliklerde olduğu gibi, neticede
Türkistan kültürü güçlenebilir.
199
VII
TÜRKİSTAN DİLLERİ ÜZERİNDE
RUSÇA’NIN ETKİSİ
«Her dilin, konuşulduğu toplumun kültürünü yan­
sıttığı; bazı özelliklerin de ona bağlı olduğu ve kültür
değişmesiyle bu hususların da değişeceği» söylenir.1
Ortaasyada konuşulan dillere ne olduğunun araştırıl­
ması, diğer kültür değişmeleri hakkında da bir fikir
verebilir.
1917 ihtilâlinden önce, bütün Ortaasyalılar Arap
harflerini kullanıyordu. Arap alfabesinde sesli harfle­
rin yetersiz, buna karşılık Türkçede sesli harflerin
çok önemli olmasına rağmen, bu alfabenin lehçe fark­
larını gizlemek gibi bir faydası vardı.2 Böylece, aydın­
lar bütün Türkçe konuşanları, zorluk çekmeden aniıyabiliyordu. Bu özellik sayesinde, sadece Ontaasyadaki Türklerin anlaşmaları kolaylaşmakla kalmıyor,
Rusyanın diğer bölgelerindeki Türkler, Kazan ve Kı­
rım Tatarları, ve Türkiye Türkleriyle de rahatça haber­
leşiliyordu. Türkiye, ondokuzuncu yüzyılda Avrupa dü­
şüncelerinin, İslam dünyasına girdiği bir kapı duru-
201
mundaydı. Türkçe, Farsça ve Arapça için aynı alfabe­
lerin kullanılması, bu diller arasında kelime ve terim
değişimine de sebep oluyordu. Sonra, bu durum bir­
den fazla lisan öğrenilmesine de zemin hazırlıyordu.
Bütün Türkistanlılar, Arapça eğitim görür, okumuş
Özbekler Farsça okur ve İran şiirlerinden zevk alırdı.
Okumuş Tacikler arasında Türkçe anlıyanlar o kadar
fazlaydı ki, 1917 ihtilalinden sonra, birçoğu, ayrı Ta­
cik edebiyatına ihtiyaç olup olmadığını sordu. Arap
harfleri, bütün Ortaasyalıların ortaklaşa kullandığı bir
yazı sistemi olması yanında, İslam dünyasıyla dinî
ve kültürel bağlarının da sembolüydü. Ondokuzuncu
yüzyılda, Kiril alfebesini getirmek için girişilen bir­
kaç deneme, tam başarısızlıkla neticelenm işti.3
1917 ihtilalinden sonra, Sovyet liderlerinin ilk te­
şebbüsü, Arap alfabesini geliştirerek, mahalli lehçe­
lere uygulamak oldu. 1923’te, Özbekler için geliştiri­
len bir Arap alfabesi kabul edildi. Aynı yıllarda, Ka­
zakistan ve Kırgızistanda da aynı şey yapılıyordu. An­
cak kısa zaman sonra, Ortaasyada kuvvete dayanarak
baskı kurmayı göze almış olan Sovyet hükümeti, hal­
kın eski alfabeyi kullanmaya devam etmesinin, onları
Ruslardan derhal ayırdığını ve komşu İslam ülkeleriy­
le ortak yan teşkil ettiğini farketti. Tehlike barizdi.
1925’te, Arap alfabesiyle basılı kitap, ve mecmuaların
ithali yasaklandı. 1924 yılında, Sovyet Azerbaycanında Latin alfabesi getirilm işti. 1926’da Bakü’de topla­
nan Türkoloji kongresinde, Sovyetler Birliği sınırları
içinde yaşıyan bütün Türkler için Latin alfabesinin ge­
liştirilmesi gerektiği ileri sürüldü. Ertesi yıl, Türk fo­
netiğine uydurulmak için birkaç sembol eklenmiş Bir­
leşik Türk Latin Alfabesi getirildi 1928’de (Türkme-
202
nistanda 1929 - 1930’da) Türkistan dillerinin yazılma­
sında kullanılacağı resmen kabul edilen Latin alfabe­
si, Ontaasyalı Türkler arasında büyük direnme görme­
di. Arap harfleri gibi, yeni Latin alfabesi de bütün
Türkler için ortak yazıydı. Hem, Türkçeye Arap alfa­
besinden daha iyi uyuyordu ve bütün Türkistanlı ay­
dınlar, Türkiyede de bu yönde bir eğilim bulunduğu­
nu biliyorlardı. Nitekim 1928’in Kasımında, Kemal Atatürkün liderliğinde, Türkiye'de de Latin alfabesi kabul
edildi.4 Tacik aydınları ise yeni alfabeden daha hoş­
nutsuzdu, zira bu standart' Farsça ile Tacik dili ara­
sındaki farkları belirginleştiriyordu.
Latin alfabesinin kabulü, Sovyetler Birliğinde ce­
halete karşı açılan savaşla aynı yıla raslar. 1930’a ka­
dar, Ortaasyada konuşulan '¿>ütün diller için Latin al­
fabesi konulmuş ve okullarda okutulan kitaplar, ga­
zete, dergi ve diğer kitaplar bu alfabeyle yayınlanma­
ğa başlanmıştır. Yeni okumayı öğrenen binlerce ço­
cuk ve büyük sadece Latin alfabesini tanım ıştı. Arap
harflerini tanımıyan bu kişiler, Türkistanın klasikleş­
miş edebiyat geleneğinden tamamen koparılmıştı. Ku­
ran ve tefsirleri gibi, Fars edebiyatı, Sa’di, Firdevsi
ve Hafızın şiirleri; Semerkant ve Buharada, bilimin
zirvede olduğu günlerde yaratılan eserler, artık tama­
men kapalıydı ve hîçbirşey söyliyemiyordu. Yani Sov­
yet okullarında okuma yazma öğrenenler için edebi­
yat tahtası tamamen silinmiş ve yeni şeyler yazılmak
üzere hazırlanmıştı.
Ancak, Türkiyenin de benzer alfabe kabulü, Sov­
yet liderlerinin yeni korkulara kapılmasına sebep ol­
du. Türkler arasında ortak edebiyat, bu kere Latin al­
fabesiyle gelişebilir ve Türkistanlılar Ruslardan uzak­
203
laşarak Türkiyeye yaklaşabilirdi. Bu muhtemel tehli­
ke, Sovyet politikacı ve dilcilerinin dikkatini Türkistanın edebi diline çevirdi. Netice itibariyle alfabe sa­
dece, dilleri kayıt için kullanılan işaretlerdi. Ortaasyaya getirilen Latin alfabesi, fonetik ihtiyaçlara göre
yapılmıştı ve çeşitli lehçeler arasındaki farkları ba­
rizleştirmek için kullanılabilirdi.«Nitekim bu husus Ta­
cik lehçesiyle Farsça arasındaki farkı belirginleştir­
mek için daha önce kullanılmıştı.
Öz'beklerin, kökü onyedinci yüzyıla dayanan ve
Çarlık devrinde de gelişmesini sürdüren bir edebi­
yatları vardı. 1917 ihtilalinden sonra, Sovyet aydınla­
rı bu noktadan hareket ederek Özbek lehçesinden, ay­
rı bir Özbek dili yaratmaya çalıştı. Özbek aydınları,
alışmış bulundukları Arap alfabesinin kalmasını ter­
cih ederlerdi, fakat alfabe ne olursa olsun Özbeklere
hizmet edebilecek,
bütün lehçelerin gramer ve lügatlarının birleştirilmesinden meydana gelen tek bir
edebiyat yapabileceklerini umuyorlardı. Buna ilâve­
ten, köylerde konuşulan ve Türkçenin ses uyumu kai­
desini kaybetmemiş dile önem veriyor, Farsça tesi­
riyle özelliğini kaybetmiş Taşkent ve diğer şehirlerde
konuşulan dili geri plâna itiyorlardı. Politik değişme
ve endüstrileşme sonucu dile giren, Avrupa asıllı ke­
lim eler yerine, Arap veya Fars asıllı kelim eler alıyor,
yahut yeni Türkçe kelim eler türetiliyordu. Gayeleri
anlaşma vasıtası olan dili geliştirmekti. Kazaklar da
Çarlık devrinde başlatılan gelişmeyi hızlandırmak için
gayret gösteriyor, gelenekse! edebiyat şekli olan şii­
rin yanında, roman gibi yeni edebî şekillerinin de ço­
ğalmasına çalışılıyordu. Türkmen aydınlarının, edebi
gelenekleri sınırlıydı ve yeni Sovyet edebiyatının, da­
204
ha eskilerden mi geliştirilm esi, yoksa Anadolu Türk­
lerinin edebiyatının mı benimsenmesi üzerinde tartı­
şılıyordu. Tacik aydınları ise sınırın ötesindeki Fars
kardeşleriyle paylaştıkları edebiyatlarından çok mem­
nundu.
Sovyet direktifleriyle hareket eden Rus dilciler,
Türkistanlı aydınların hedeflerini hiç dikkate almadı.
İlkin, Fars etkisinde, ses uyumu kaidesini tamamen
kaybetmiş bulunan Taşkent lehçesi, yeni edebiyatın
gramer ve lügatini teşkil etmek üzere seçildi. Diğer
taraftan, telaffuz için
güney Kazakistan taraflarında
konuşulan ve henüz ses uyumunu kaybetmemiş bir
ağız ele alındı. Bu lehçe Kazaklar, Karakalpaklar ve
Türkmenler tarafından okunup anlaşılıyordu ve Ortaasyalılar arasında yeni ortak dil haline gelmeye aday­
dı. 1937’de, Özbek edebiyat dili yine değiştirilerek te­
laffuz olarak da Taşkent, Semerkant, Buhara ve diğer
büyük şehirlerde konuşulan ses uyumunu kaybetmiş
lehçe benimsendi.5 Diğer Türkistan cumhuriyetlerin­
de de Sovyetlerin genel meyli, büyük yerleşme veya
idare merkezlerinin ağzını, yazı dili haline getirmekti.
Bu politikanın başarısı tarihte sabitti. Dünyanın birçok
yerinde ülke dili, yönetim merkezinden yayılmıştı. M e­
selâ Fransızca, Fransız krallarının hüküm sürdüğü böl­
genin dilinin benimsenmesiyle, yüzyıllar boyunca or­
taya çıkmıştı. Sovyet hükümeti, aynı neticeye, metodlarından faydalanarak bir nesil içinde ulaşmak is­
tiyordu. 1930’larda, Ontaasyada yerleştirilm esi karar­
laştırılan lehçelerle okul kitapları, gazete ve diğer ki­
taplar basılmıştı, ancak bunlar bölgede konuşulan
ağızlardan çok farklıydı.
Türkistanda Latin alfabesinin kullanılması, Rus­
205
ça’nın daha zorlukla öğrenilmesine sebep oluyordu.
1930’ların sonlarında, Rusça okuyup yazmasını bilen
ve ekonomik ve politik mevki kazanmak için bunun
gerekliliğini idrak etmiş bir nesil yetişm işti. Üstelik
1932 - 1938 katliamlarıyla, bir kere alfabe değiştirmiş
ve ikinci bir değişikliğe karşı daha büyük direnme
gösterecek Türkistanlı aydınların çoğu yok edilmişti.
Bu katliamların hatırası, kalanlarda da direnme ce­
sareti bırakmamıştı. 1939 - 1940 yıllarında, Sovyet hü­
kümeti Latin alfabesini kaldırarak yerine Kiril alfabe­
sine dayalı bir sistem getirdi. Böylelikle talebelerin
iki ayrı alfabe öğrenmek zahmetinden kurtulacağı
öne sürüldü. Bu değişiklik, Kiril alfabesinde bulun­
mayan Türkçe sesler için farklı semboller kullanılmaz­
sım da imkân dahiline soktu. Birleşik Türk Latin A l­
fabesinde, bütün Türk lehçelerinde bulunan sesler
aynı işaretle yazılırken, Kiril alfabesinde aynı ses de­
ğişik cumhuriyetlerde, değişik harflerle gösterilmeye
başlandı. Kara'kalpak ağzını, Kazak ağzından farklılaş­
tırmak için bu politikanın uygulanması sonucu öyle
teleffuz uygunsuzlukları ortaya çıktı ki, 1954’te Karakalpak imlasında yeni reformlar yapılması gerekti.
Sovyet yöneticileri, alfabe değişiklikleri yapar­
ken, politik, ekonomik ve sosyal değişiklikler yeni
kelime ve terim lerin kabulüne sebep oluyordu. Bun­
ların çoğu Rusça veya Rusça yoluyla gelen m illetler­
arası kelimelerdi. Bu ikinci sınıfta, sadece telgraf gi­
bi milletlerarası standart kelimeler değil, Vazelin gi­
bi özel kelimeler de vardı. Yazarımız, 1934’te, Kazakçada bu kelimeye Böselin şeklinde raslamıştı. Yeni
kavramlar dile çeşitli şekillerde giriyordu. Bazen Rus­
ça kelim e Türkçeye çevriliyordu. Mesela, «beş yıllık
206
plân» a «beş yıllık» deniyordu. 1920'lerde, Rusların
getirdikleri bazı kavramların yerine, Farsça terim ler
kullanılıyordu. Bunlara örnek olarak, Rusça revoliutsiia yerine, inkılap kelimesinin benimsenmesini gös­
terebiliriz. Karakalpaklar bisiklete, şeytan arabası di­
yordu.
Rusça kelimeleri, bu şekilde Türkçe, Farsça ve
Arapça sözlerle karşılama temayülü, Rusça terim le­
rin okullarda, nutuklarda ve gazetelerde İsrarla tek­
rarı neticesinde yok edildi. Kiril alfabesinin kabulü,
Rusça kelimelerin kabulünü kolaylaştırdı. Böylelikle,
dilde zaten var olan, bazı kelim eler yerine benzer ve­
ya aynı anlamlı Rusça sözler getirildi. M esela darül­
fünun (bilimin kapısı) kelimesi yerine, Rusça üniversitet, kondu. Yeni kavramların, yabancı kelimelerle
karşılanması, dillerin gelişiminde normal bir safhadır.
Nitekim, Türkçeye birçok Arapça ve Farsça kelime­
ler böyle girmiştir. Şimdi de yeni getirilen eşya ve
mefhumlar için Rusça kelim eler kabul edilmektedir.
Tacikçe kelimelerin incelenmesi, Rusça kelime­
lerin Tacik kültürüne Ruslar yoluyla giren şeyleri kap­
sadığı anlaşılır. Bunlar, Marksizm ve Sovyet politik
yapısıyla ilgili sözler, endüstrileşmiş ekonomi ve mo­
dern haberleşme dolayısıyla gelen kelimelerden iba­
rettir. Rusça kelimelerin büyük çoğunluğu, bilim le il­
gilidir. 1940 yılında basılan, b ir matematik terim ler
lügatinde, toplam 2,800 kelimenin, 1,545’i Tacikçe ve
680 tanesi ise Rusça ve Tacikçenin karmasıydı. Aslın­
da, Taciklerin Rusçadan matematik terim leri almaya
ihtiyaçları çok azdır.
Dokuzuncu yüzyılda yetişmiş
Harizmi ve İbni Sina gibi alimler, yazdıkları kitaplar­
da Farsça kelim eler kullanmıştı. Harizmi Hivalıydı ve
207
matematik kitapları Dekart çıkıncaya kadar, Avrupa
üniversitelerinde okutulurdu. İbni Sina ise Buharalıydı (980 - 1037) felsefe ve tıp kitaplarının yanında geo­
metri ve astronomi kitapları da vardı. 1941’de bası­
lan bir biyoloji sözlüğünde de çoğunluk Tacikçe keli­
melerdedir. Toplam 3,724 kelime ihtiva eden sözlük­
te, 2,264 Tacikçe kelim e vardır ve bunların hemen
hepsi tarım la ilgilidir. Kimya ve fizik sahalarında ise
çok büyük ilerlem eler olduğundan, çoğunluğu Rusça
ve Rusça yoluyla gelen enternasyonal terim ler al­
maktadır. 1948’de basılan bir fizik sözlüğünde, 3,724
kelimenin sadece 1,058 i Tacikçedir. Yine bir kimya
sözlüğünde ise 3.240 kelimeden sadece 550 si Tacik­
çe ve 640 kelim e Rus - Tacikçe melezidir. Ancak bu
sözlükler uzmanlar içindir. Tacik ev hayatında kullanı­
lan Rusça kelim eler çok azdır ve patates, domates,
sandalye ve masa gibi Tacik kültürüne yeni giren bir­
kaç kavramdan ibarettir.
1933
- 1934, 1946, 1949, 1954 ve 1957 yıllarında
basılan, Rusçadan - Tacikçeye ve Tacikçeden - Rusçaya sözlüklerin incelenmesi, Tacik dilindeki Rusça ke­
limelerin zamanla artan bir çoğalma gösterdiğini or­
taya koymaktadır. Bazen, Tacikçesi olan sözler bile
Rusça karşılıklarıyla değiştirilm iştir.7 Türkmenistanda
Rusçanın etkisi o kadar büyüktür ki, gazetelerde bü­
tün isimlerin Rusça olduğu cümleler bulunabilir. El­
bette, Türkistanda basılan bu sözlükler, politik görüş­
lerin etkisindedir ve konuşulan dili yansıtmaz. Halkın
çoğu, halen mahalli ağızlarını konuşmaktadır. Stan­
dart konuşma dili sadece aydınlar tarafından kullanı­
lır. Bunun sebebi de umuma açık lokantalarda domuz
yemek ve yağmurluk giymekten farklı değildir. Stan­
208
dart dille, konuşma dili arasındaki farkın büyüklüğü,
bazı yazarların okuyucuları faydalansın, diye çalışma­
larına sözlük ilave etmelerinden bellidir. Yine de ko­
nuşma diline hiç Rusça kelime girmediği söylenemez.
Kollektif çiftlik ve kolhozlarla ilgili kavramlar her
köylü ve göçebenin hayatına girmiş ve bunlarla ilgili
kelimeler Rusçadan alınmıştır. Domatesi beğenen va­
ha çiftçisi, buna pomidor demektedir, zira bunu karşılıyacak başka bir yerli ¡kelime yoktur. Aynı şekilde
göçebeler, brigad’ı kabul etmiştir, çünkü ücretini şim­
di yabancısı olmadığı bu teşkilatın üyesi olarak al­
maktadır. Sovyet plâncıları, köylü ve göçebelerin Rus
terim leri gerektiren kavramlarla gittikçe daha fazla
karşılaşacaklarını ve Rusça kelimelerin ders kitapla­
rında, kolhoz duvar gazetelerinde ve radyoda sık sık
tekrarlanarak daha çabuklukla kabul edileceğini um­
maktadır.
Sovyetlere göre,
Rusça kelimelerin
kabulüyle
milli diller zenginlik kazanmaktadır. Hakikaten de ger­
çek bu gibidir. Türkistan dillerine binlerce Rusça te ­
rim girmesine rağmen, Sovyet plânlamacılarının as­
lında umduğu gibi eski 'kelimeler kaybolmamıştır. Ço­
ğu kere Rusça kelime başka, yerli kelim e başka an­
lamlar kazanmaktadır. Mesela, sovyet sadece sovyet
meclisi anlamındadır. Diğer taraftan, eski meclis ke­
limesi toplantı anlamından kullanılmaya devam etmek­
tedir. Nasihat kelimesinin durumu da aynıdır. Tıpkı;
bilim, teknoloji, politiık ideoloji ve hepsinden önemli­
si, haberleşme vasıtalarının gelişmesiyle, batı dille­
ri, bu arada Rusçanın, gelişmesi gibi, Türkistan dil­
leri de yeni kelim elerle zenginleşmektedir. Bu keli­
melerin çoğu, ortak bir alfabeyle yazılsa AvrupalIlar,
F: 14
209
Amerikalılar, Japonlar ve diğer m illetler tarafından
tanınabilir. Diğer taraftan, teknik sözlüklerde geçen
birçok kelimenin, günlük konuşma ve yazma hayatına,
en az Amerika ve Avrupadaki bu sözlüklerin halka ya­
bancılığı kadar uzak olduğu söylenebilir. Yazılı dille
konuşma dili arasındaki esas fark ikidir. Birincisi, Ta­
cik veya Türk lehçelerinde, Rusların yerleşm ek iste­
dikleri kelim eler yerine kullanılan ve daha yeterli mil­
lî kelim eler vardır. İkincisi, yeni kavramlar pek az
anlaşılmakta ve kabul edilmektedir. Aslında, en bü­
yük fark, dillerinin yabancı kelim elerle «kirlendiğini»
haykıran Türkistanlı aydın ve yazarlarla, yerli dillerin
zenginleştirildiğini tekrarlayıp duran Sovyet sözcüle­
ri arasındadır.8
Dil değişmelerinde, kelim e alma ilk adımdır. A lı­
nan kelimenin yaşıyabilmesi için girdiği dilin, fone­
tik ve gramerine uyması şarttır. Rusçadaki ts sesi Tür­
kistanlılara zorluk çıkarmamaktadır, ancak her ses
için durum böyle değildir. Sovyet idaresinin ilk yılla­
rında, Türkler Rusça kelimeleri değiştirerek ses uyu­
muna uygun hale getiriyordu. Fakat zamanla kelime
sayısı artınca, ses uyumuna uymayan sözler çoğaldı.
Yerleşikler, zaten dillerine çok sayıda Farsça ve Arap­
ça kelime almış, ses uyumunu bozmuştu. Diğer köylü
ve göçebeler arasında da Rusçanın tesiriyle ses uyu­
mu kaidesi yavaş yavaş kaybolmaktadır. Buna karşı­
lık, bazı sessizler arasında veya öncesinde, sesli harf­
lerin bulunması kaidesi devam etmektedir. Meselâ,
Rusça stanitsa kelimesi, estanitsa diye telaffuz edil­
mektedir. Ortaasyalılann çoğu, Ruslardan alınan keli­
meleri kendi fonetik sistemlerine uyacak şekilde de­
ğiştirmektedir. Çoğunluk kötü bir Rusça bilir. Türkis­
210
tanlılara göre Rusça, telaffuzu zor bir dildir. Rusçayı
çok iyi konuşanlar bile, kelimeleri kendi telaffuz sis­
temlerine göre söyler. 1952'den beri Rusça kelimele­
rin, Rusçada olduğu gibi yazılması mecburî olduğu
halde, alışkanlık devam etmektedir. Herşeye rağmen,
Türkistan dillerindeki imla değişiklikleri telaffuz de­
ğişikliklerine sebep olmamıştır. M esela, Türkmenistanda uzun sesli harfler yazıda gösterilmemekle be­
raber, konuşmada kullanılmağa devam edilmektedir.
Gramer olarak, Türkistan dillerine giren hemen
bütün yabancı kelim eler isimdir. Bazı sıfatlar da yer­
leşmektedir. Türkiyede, batı Avrupa dillerinin etkisiy­
le bazı bağlaçların Türkçeye girmesi gibi Türkistanda
da benzer durumlar vardır. Ancak çoğunlukla yabancı
isimler, dilde mevcut bulunan takılarla tamamlana­
rak kullanılır. Türkçede bu, kelime sonuna getirilen
eklerle olur. Mesela, Rusçadan alman kolhoz kelim e­
sinin sonuna Karakalpaklar -la ekini getirerek kolhozla (kolhozdaki gibi çalış anlamına) kelimesini; -lu eki­
ni getirerek kolhozlu (kolhozdan olan) kelimesini yap­
maktadır. Tacikler de Rusça kelimeleri kendi dilleri­
nin gramerine göre kullanmaktadır. Mesela, Taciklerde an ve dan son ekleriyle fiil yapılır, elektrikonidan «elektriklendirmek» kelimesinde olduğu gibi. Ve­
ya mondan ve kardan gibi kelim eler ilâve edilir, remont kardan «tamir etmek» kelimesinde olduğu gibi.
Rusça partiia ismi, ön ek ve son ekler alarak bepartiiavi, «partisiz» şeklinde olum suzlaştırılır.0
Özetlersek, dil değişmeleri, Rus ¡kültürünün ta­
mamen kabulü ve Türkistan kültürünün unutulduğunu
gösterir ölçüde olmaktan, çok uzaktır. Yeni kelimeler
kabul edilmiştir, ama bunların çoğu, zaten Rusların da
211
dışardan almış olduğu enternasyonel kelimelerdir. As­
lı Rusça olan sovyet, kolhoz gibi bazı kelim eler ise
bütün dünyaya yayılarak beynelmilel hale gelmiştir.
Yazı dilinde kullanılan diğer kelimelere, Türkistanlı
yazarlar açıkça karşı çıkmakta, yazıda bunları kullan­
ma mecburiyetinde kaldıkları -halde, konuşma dilinde
hiç kullanmamaktadırlar.
Konuşmada, yabancı keli­
meler Türkistan kaidelerine uygun olarak telaffuz edil­
mekte, konuşma ve yazı dili yerli dilin gramer kaide­
lerine uymaktadır. Sovyet yazarları, yorumlarında,
Türkistan edebiyatının çok milli, «eski milli yaşayış
tarzını» ve «günlük hayatın çirkin yanlarını» yansıtır
tarzda olduğundan şikâyet etmektedir. Bu ifadelerden,
hikâye ve roman konularının beğenilmediği gibi, Rus­
ça kelimeler kullanılmamasının da hoşa gitmediği an­
lamı çıkarılabilir.10
Dil özellikleri çok yavaş değiştiği için Türkistan
dillerinin ileri zamanlardaki seyri hakkında, şimdiden
bir tahmin yürütmek zordur. Çok zor, hatta imkânsız
olmasına rağmen, Sovyetlerin plânlı Rusçalaştırma
politikası tesirindeki dil, Türkiyede plânlı şekilde arı­
laştırılan dil ve izole hayattan sona dış dünyaya açı­
larak teknolojik, sosyal ve politik kavramlarla karşı­
laşan bir toplumun dilinin
mukayeseli incelenmesi
çok enteresan olurdu. Böyle bir çalışma olmadan,
Türkistandaki dil değişmesi hakkında, ancak bazı tah­
minler ileri sürülebilir. Türkistanlı aydınların kendile­
rine zorla kabul ettirilm eğe çalışılan
değişikliklere
karşı dirençleri bilinirken, bu konuda Sovyetlerin ba­
şarısının fazla olduğu pek düşünülemez. Türkistan
nüfusunun büyük bölümü, ancak orta okul veya mua­
dili bir öğrenim görüp, daha sonra Rusça kelim elerle
212
yalnız kolhoz bültenlerinde ve faal komünistlerin nu­
tuklarında karşılaşmaktadır ki, bunların da miktarı çok
sınırlıdır. Kara yolu bulunan yerlerde yaşayıp, oto­
büsle şehir ve kasabalar arasında seyahat imkânları­
na sahip olanlar, yeni kelim eler öğrenme fırsatı do­
ğuran, yeni tecrübeler edinebilmektedir. Uzak köy­
lerde yaşıyan veya sürüleri peşinde dolaşanlar ise
kolhoz merkezlerinden ve Rusça kelim elerle dolu ya­
yınlardan uzakta, çok daha az yabancı söze maruz kal­
maktadır.
213
VIII
1965 YILINDA ORTAASYA’DA
KÜLTÜR DURUMU
Son asırda, Türkistan’da büyük kültür değişiklik­
leri olmuştur. Buna rağmen, Ortaasyalılar ne kendi
etnik özelliklerini kaybetmiş, ne de Ruslarla ka­
rışmıştır. Aslında, geleneksel kültür, çeşitli yeni ele­
manların katılması ve tamamlanmalarla kendini geliş­
tirm iştir.
Türkistanlılar kendi geleneksel işlerine karşı, bü­
yük bir bağlılık göstermektedir. Göçebelik, bütün de­
ğişmelere rağmen varlığını korumuş ve 1965’te Sov­
yet hükümetince de lüzumu tasdik edilm iştir. Bugün,
eskiye nazaran, göçebelerin daha çoğu, yarı göçebe
hayatı yaşayıp, susuz ziraat, sütçülük yapmakta ve at,
koyun ve deve besleyip, ¡kışları sabit yerlerde, yazın
yurtlarda kalmaktadır. Ancak, aslında bu tip yaşayış
tarzı Türkistan tarihi kadar eskidir. Yerleşikler de ço­
ğunlukla eski işlerini devam ettirm iştir. Daima olduğu
gibi Özbek ve Taciklerin çoğu köylerde oturan ziraatçilerdir. 1950’lerde Sovyet teorisi Kazak, Kırgız ve
215
bazı Türkmenlerin hayvancılık konusunda üstün ka­
biliyetleri olduğunu, Tacik ve Özbeklerinse sulu ziraat
yapmada doğuştan kabiliyetli olduğunu kabul etmiş­
ti. Hayvancı ve tarım cılar teknolojik ve İlmî gelişme­
den elbette faydalanmış, ancak eski metodların üs­
tünlüğünü de ortaya koymuşlardır. Rus sömürgeciliği
neticesinde, sanatlar büyük zarar görmüştür, fakat
bu dünyanın diğer yerlerinde, endüstrileşmenin doğur­
duğu neticeden pek farklı değildir. Diğer taraftan, ti­
caret hükümet kontrolüyle yok edilememiştir. Gerçi ti­
caret yol ve usulleri yeni şartlara uymuştur, ama vaha
tüccarları, bu konudaki geleneksel istidatlarını tatmin
edecek yolları bulmada, büyük maharet göstermişler­
dir.
Türkistanlıların yem ekleri, Ruslarla tem asa geç­
tiklerinden beri pek az değişmiştir. En büyük değişiklik,
Kazak ve Kırgızların ekmeği temel yiyecekleri arasına
katmalarıdır. Ancak, ekmek Rus usulü değil, yerleşik
Türkistanlıların yediği tiptedir. Fabrika ve diğer yer­
lerde çalışan işçiler, esas yemeklerini akşam yiyerek
çalışma yerlerinde çıkarılan Rus yemeklerini yeme­
mektedir. Giyinmede kadınlar çok muhafazakârdır, öy­
le ki, büyük mağazalarda, Türkistan usulüyle yapılmış
giyecekler satılmaktadır. Giyimde en büyük değişiklik
ondokuzuncu yüzyılda olmuş, hem göçebe, hem de yer­
leşik kadınlar, Rus usulü redingot ceketleri benimse­
mişti. Pelüş ve kadife kumaşlar hala gözdedir. Kazak
kadınları çiçekli desenleri sever. Erkekler arasında Av­
rupa giyinişi daha çok yayılmış, ancak Rus başlıkları
benimsenmemiştir.
Değişikliklerin meydana geldiği
çoğu yerlerde, Rus olmayan şekiller ortaya çıkmıştır.
Ev yapımında, geleneksel şekil ve materyale pencere,
216
soba ve iç döşeme gibi yeniliklerin eklenmesiyle, yeni
bir mimarî doğmuştur. Göçebe yurtlarının yerini tuta­
cak bir konut ise halen bulunamamıştır. Göçebelerin
kışlık evleri vahalardaki gibidir. Bunun tek istisnası,
ağacın bol olduğu ve karın çok yağdığı, doğu dağları­
dır. Buralarda, duvarlar ağaçtan yapılır ve tavan siv­
ridir. Avrupa tipi möble, birçok eve girmiştir, ancak
bunlar statü sembolü olmaktan öteye geçmez. Türkis­
tanlıların çoğu, yerde oturur, yer ve uyur. Endüstrileş­
me neticesinde, en çok değişme mutfak eşyalarında
olmuştur.
Sosyal teşkilâtta eski usul devam etmektedir. Gö­
çebeler arasında kolhozlar, kabile akrabalığı şekline
dönüşmüştür. Vahalarda ise bunların geleneksel köy­
lerden farkı yoktur. Kasabalarda, mahalleler eskisi gibi
sosyal birim olarak, hayatiyetlerini korumaktadır. Ak­
sakallara saygı gösterilir ve otoriteleri vardır. Göçe­
beler arasında, geniş aile şeklindeki aullar, ilişkili grup­
lar şeklinde varlıklarını devam ettirm ektedir. Buna kar­
şılık, vahalarda geleneksel büyük aileler parçalanmak­
tadır. Yine de aile bağları çok kuvvetlidir. Sovyetlerin
kreş programları, Ortaasya’da başarı kazanamamıştır.
Çocuklar aile içinde büyümekte, böylece Sovyet kül­
türüyle karşılaşmadan önce, geleneksel değerler, iç­
lerinde yer etmektedir. Küçükken verilen terbiye, aile
ve akrabalık bağlarını yıkıcı yöndeki eğilimleri tama­
men engellemektedir. Akraba kayırmak Türkistanlılar
için beğenilen davranışlar arasındadır ve bu sebeple
Sovyet yöneticilerini oldukça meşgul etmektedir. Yaş­
lılara saygı, sosyal açıdan, muhafazakârlık için tam
bir potansinyel teşkil etmektedir.
Kadınların durumu biraz değişmiştir. Bazılarının
217
ortaokula, hatta yüksek teknik okullara veya daha yük­
sek eğitim müesseselerine gitmelerine izin verilmek­
tedir. Kadınların öğrenimde ilerleme derecesi Rus et­
kisini olduğu kadar, geleneksel anlayışı da yansıtmak­
tadır. Kadınların daima saygı gördüğü Kazak ve Kırgızlar arasında, Özbek ve Taciklere göre, daha çok kız,
öğrenim yapmaktadır. Ortaasyalılar arasında en mu­
hafazakâr topluluk olan Tacikler, kızlarının, geleneksel
evlenme yaşından öte, okula gitmesini istememekte­
dir. Türkistan’da, çocuklarım değişik şekilde yetiştire­
rek geleneklerden uzaklaşmayı sağlıyabilecek, okumuş
kadın nüvesi çok küçüktür. Diğer taraftan, kadın hak­
larının aleyhine çalışan sosyal kuvvetler de vardır. Parti
ve Sovyet idare sistemi içinde, yüksek mevkilere yük­
selerek otorite elde edenler arasında, kadınların ka­
patılması, bir sosyal prestij sembolü haline gelmiştir.
Okumuş kadınlar evlendikten sonra, sadece vahalar­
da yaşıyanlar arasında değil, eskiden böyle âdetleri
olmayan Kazak ve Kırgızlarda da örtün m ektedir. Bil­
hassa yerleşikler arasında, geleneksel evlenme ya­
şında, kızların okulu bırakmaları yasak olduğu halde,
evliliklerin eskisi gibi çocukların oyunu almadan yapıl­
dığı anlaşılmaktadır. Okula daha ileri yaşlara kadar de­
vam eden kızlar bile, ailelerinin izni olmadan evlenememektedir. Başlık parası halen yasak olduğu halde,
çeşitli şekillerde verilmektedir. Diğer taraftan, çehiz
yasak değildir ve övünçle sunulmaktadır. Çok kadınla
evlilik de yasak olduğu halde, kadınların kapanması
gibi prestij sembolü haline gelm iştir ve yaygındır.
•D in i inanç ve ibadetler, Sovyetlerin bütün gayret­
lerine ve «din afyondur» görüşlerine rağmen, kuvve­
tinden pek 'birşey kaybetmemiştir. 1930’larda bir ara
218
yasaklanan, camilere devam, 1950’lerde iyice artmış­
tır. Halk inançları da eski gücünü korumaktadır* Kişi­
nin doğumuyla ölümü arasında, hayatın çeşitli safha­
larında yapılan merasimler, halen yapılmaktadır, ancak
bunların ayrıntılarında küçük değişiklikler olmuştur.
Türbe kültü çok yaygındır. Parti üyeleri ve üniversite
profesörleri bile buraları ziyaret eder. Modern tıp öğre­
nimi yapmış doktorlar, şaman ve ebelerle rekabet et­
mekte, bazen onlar bile çocuklarını tedavi için türbe­
lere yollamaktadır. Sovyetlerin Nevruz ve dinî bayram­
ların yerini almak üzere, yerleştirm eğe çalıştıkları fes­
tivaller başarı kazanamamıştı. Halkın çoğunluğu, hatta
çocuklar bile oruç tutar. Buna karşılık bazı değişiklik­
ler de vardır. A rtık cam iler mahalleli ve köylüler için
toplantı yeri olmaktan çıkmış, yine Türkistan’ın yerli
müesseselerinden çayhaneler, Sovyet teşvikiyle esas
toplantı yeri haline gelmiştir. Merasim yeri olarak da
camiler önemini kaybetmiş, yerlerini düşman bakış­
lardan daha uzaklarda bulunan, türbelere bırakmıştır.
Süsleme sanatları, zenaatlar gibi endüstrileşme­
den ve Sovyet - Rus konu ve usullerini kullanmaları
için yapılan baskıdan büyük zarar görmüştür.*. Buna
rağmen, ev döşenmesinin etnografik tanımlarında, Av­
rupa möblesiyle döşenmiş yerlerde bile, daima gele­
neksel şekillerin tercih edildiği hususunda birleşilmektedir. Yerlere keçe veya iki yüzlü halı serilir. Bun­
lar daima ev işidir ve kabile veya köy 'kadınlarının elbirliğiyle, kullanılmak ve satılmak için yapılır. Daima
olduğu gibi süslü yorgan ve minder yığınları başlıca ev
eşyaları arasında yer almaktadır, fiunlara bakılarak,
Türkistan’da profesyonel sanatlar kaybolurken, ev ka­
dınlarının bazı tür ve teknik değişiklikleriyle, kendileri
219
ve gayrıresmî yollarla diğer Ortaasyalılara satmak için,
yaptıkları geleneksel süsleme sanatlarının geliştiği
söylenebilir.
Ortaasya Rus idaresine girdiğinden beri, Türkis­
tan kültürü birçok değişikliklere uğramıştır. Hem Çar­
lık, hem de Sovyet devrinde, hükümetlerin esas gaye­
leri bura ahalisini Ruslaştırmaktı. Sovyet politika ve
ekonomik sistemi ve Sovyet Rus değerlerinin, halka
zorla kabul ettirilm esiyle, bu işin hızla yapılabileceği
sanılıyordu.,Buna rağmen, değişikliklerin çoğu Rus ol­
maktan çok, endüstrileşmenin ve tekniğin icapların­
dan doğmuştur« Modern dünyanın etkilerine açılan bü­
tün ülkelerde, geleneksel sanatlar, kütle üretimine
dayanamıyarak zayıflamıştır. Dünyanın her yanında fab­
rika yapısı eşyalar ve kumaşlar eskilerin yerini almış­
tır. Yeni dünyada mevki sahibi olan erkekler, AvrupalI­
lar gibi giyinmekte, artistik zevk, sanatkârların yaban­
cı zevkleri dikkate almasıyla değişmektedir. Sovyet
sisteminin kendisi dışında, Türkistan kültüründe, özel­
likle Rus olan, başka pek az şey vardır. Sovyet sistemi
de çoğunlukla Ortaas'ya’nm eski mahalli kültürüne uy­
muştur.
Bu söylenenlerden, Rusların Ortaasya’daki başarı­
larını tamamen inkâr ettiğim iz anlamı çıkarılmamalı­
dır. Modern devletler ve filozofların methettiği birçok
şey gerçekleştirilm iştir. Meselâ, yüz yıl önce cehalet
yaygınken ve okuyup yazmasını bilmeyen hanlar bile
bulunurken, bugün, hemen herkes, b ir zaman okula git­
miştir ve çoğunluk kolhoz bültenlerindeki ilânları oku­
yabilecek seviyededir. Türkistanlıların, batı anlamında
eğitime başlamaları üzerinden sadece yüz yıl geçtiği
gözönüne alınırsa, yüksek öğrenim yapıp, meslek sa­
220
hibi olanların sayısının dikkati çekecek kadar yüksek
olduğu anlaşılır. Teknoloji sayesinde, yeni topraklar ziraate elverişli hale gelmiş, hayvan hastalıklarıyla daha
etkili mücadele imkân dahiline girmiştir. Halkın Çarlık
devrine göre, daha fazla yiyeceği vardır ve refah için^
de görünmektedir. Diğer taraftan daha fazla eğitim ve
öğrenim imkânları da bulunmaktadır. Rus Türkistanında halk, güneydeki Müslüman komşularına, kendilerin­
deki imkânlara sahip olmadıkları için, acıyarak bakma
eğilimindedirler.
*Herşeye rağmen, Türkistanlılar kendi geleneksel
kültürlerinin değer ve usullerini korumuştur. Yeni ele­
manlar alırken, bunlar arasında seçim yapmış ve kendi
düşünüş ve davranışlarına uyacak şekilde değiştirmiş­
lerdir. Kendilerine uymayan şeyler ise reddedilmiştir.
1920’ler ve 1930’lardaki katliamlara şahit olan Türkis­
tanlılar, şiddetle direnmenin işe yaramadığını gör­
müştür. Neticede, bütün yasak ve zorlamalara rağmen,
kendi kültürlerini sessizce uygulamağa devam etme­
sini öğrenmişlerdir. 1908 - 1909 yıllarında, Çarlık hü­
kümeti namına Türkistan’ı inceliyen Kont K.K. Pahlen,
Ortaasyalıların, Ruslara karşı takındıkları tavrı şu cüm­
lelerle açıklamaktadır: «Bence, dışardan bakıldığında
baş eğmiş gibi görülmelerine rağmen, Türkistanlılar
için için bizden daha eski bir kültür ve hayat görüşüne
sahip olduklarını bildiklerini belli etm ektedirler.»1 Son
bilgilere dayanarak bu tavrın devam ettiğini söyleyebi­
liriz. Yerleşikler, asırlar boyunca mesuliyetsiz idareci­
lere baş eğme tecrübeleriyle, «dıştan itaat etmiş gibi
görünmede» daha başarılı olmaktadır.tKazak ve Kırgız
aydınları ise Sovyet politikasına karşı olduklarını, za­
man zaman açıkça belli etmektedir.
221
Türkistanlılara Ruslar tarafından kabul
ettirilen
şeylerin çoğu, özellikle Rus olmaktan ziyade, beynel­
milel karekterdedir. Rus semaverinin geniş ölçüde ka­
bul edildiği doğrudur, ancak aynı sıralarda Çin usulü
çay içme de yayılmıştı. Rusların zorla kabul ettirmeğe
çalıştıkları şeyler arasında, yerleşenler kadar reddedi­
lenler de vardır. Serbest kültür değişmeleri ise Ortaasya’da yaşıyan çeşitli kabile ve m illetler ve Sovyetlerin komşuları arasında olmuştur. Yerleşikler, Rus ye­
meklerini benimsememiş, buna karşılık Uygur ve Dunganlardan öğrendikleri, buğulama börek ve kelle gibi
Çin yemeklerini kabul etm işlerdir. Sovyet otoriteleri
Türkistan’a, Rusya’da çok tutunan bir sanat dalı olan
operayı yerleştirm ek istemiş, sonunda bölgeye gelen
Azerbaycan opera gruplan bu işi başarmıştır. Ortaasya
aydınları, yazları giymek üzere, Tatar başlıklarını be­
nimsemiş ve Türkmen işçileri, kendi kaba başlıkları­
nın yerine, Kozak şapkalarını almıştır.
Ortaasyalıların, kendileri arasındaki kültür alışve­
rişinde, iki eğilim dikkati çeker. Birincisi, hanlıklar dev­
rinde yüksek sınıfa has davranışlar, parti ve hükümet
memurlarından meydana gelen yüksek ve orta - yüksek
sınıf tarafından statü sembolü olarak benimsenmiştir.
Ondokuzuncu yüzyıl sonlarında, vahalarda yüksek sınıf
arasında yaygınlaşan alçak masalar, bugün yüksek sı­
nıftan Özbekler arasında her zamankinden daha yaygın­
dır. Halbuki bu evlerde, yine prestij sembolü olarak,
Avrupa usulü yüksek masalar da bulunur. Bu tercihe
sebep, Türkistanlıların yerde oturmaya alışkın olma­
ları ve sandalyede rahat edememeleri olabilir. Türkis­
tanlıların çoğunluğu hala sofralarını yere yayar. Zengin
ailelerin, yeni evlerini ondokuzuncu yüzyılda görüldüğü
222
gibi ganç ve duvar süsleriyle donatması, kontraplâk ta­
vanlar yapılarak bunların hanlık günlerinde olduğu gibi
boyanması ise rahatla izah edilemez. Bu hususlar Sov­
yet politikasına ters düşmemektedir, ancak çok karılı­
lık ve kadınların kapatılması tam zıt yöndedir. Fakat
eldeki raporlar bu tip davranışların en çok parti ve hühümet memurları arasında (yani yeni üst sınıf) yaygın
olduğunu göstermektedir. Üstelik, evlenmeden önce,
parti içinde ve cem iyet faaliyetlerinde faal görev alan
kadınlar bile, evlenince kapanmakta ve kocalarını, di­
ğer karılarıyla paylaşmaya razı olabilmektedir.
İkinci eğilim ise vaha kültürünün göçebeler ara­
sında benimsenmesidir. Bu temayül zaten yüzyıllardan
beri mevcuttu. Göçebeler yerleşm ek mecburiyetinde
kalınca, evlerini Rus usulü değil, vahalardaki gibi yap­
maktadır. Bunun istisnaları, ancak iklim ve yapı malze­
mesinin Rus tipine uygun olduğu bölgelerdedir. Göçe­
belerin çoğunun sofrasına girmiş olan ekmek, Rus tipi
değil, yerleşiklerinki gibidir. Kazak ve Kırgızlar zengin­
leşip şehre yerleşince, yerleşikler gibi kadınlarını ka­
pamağa başlamaktadır. Yerleşiklerin davranış şekille­
rinin nasıl yaygınlaştığı, 1950 civarında basılmış olan
bir Kazak romanından da anlaşılmaktadır. Burada kah­
ramanlardan birinin karısı ferace giymekte ve içkâr de­
nilen ayrı yerde yaşamaktadır.” Eskiden ferace sadece
yerleşiklerin kadınları tarafından giyilir ve Kazak ka­
dınları kapanmazdı.
Sovyet liderleri, eğitim yoluyla Türkistanlıların
Ruslaşacağını umuyordu. Elbette bu çalışmalar sonucu
bazı kişiler, tıpkı Çarlık zamanında bazı han oğulları
gibi Rus cemiyeti içine çekilmiştir. Fakat herşeye rağ­
men okuyanların büyük çoğunluğu m îllî benliklerini
223
kaybetmemiştir. Bunların bazıları, Rusça konuşmakta,
Avrupa elbiseleri giymekte, cemiyet içinde Rus me­
murlarının beğeneceği şekilde davranmakta, fakat
kendilerine has ayrı bir topluluk meydana getirmek­
tedir. II. Dünya Savaşı sırasında, Sovyetler savaş mo­
ralini yükseltmek gayesiyle, m illî kahramanların tanı­
tılmasını destekleyince, Türkistanlılar destanî kahra­
manlıklarını öyle ateşli ortaya koydular ki, Rus lider­
leri dehşete kapıldı. Tehlikeli bir m illiyetçi hareketin
başlaması engellenmek üzere, 1951 ve 1952 yıllarında
Türkmen, Özbek, Kazak ve Karakalpak efsanelerinin
tasfiye edilmesi çalışmaları başlatıldı. Kırgızlar ise M a­
nas destanlarının yasaklanmasına imkân vermiyecek
kadar ateşliydi. Kırgız aydınları, Moskova B ilim ler Aka­
demisindeki şiddetli suçlamalardan sonra, ancak baş
eğdiler.3
Türkistanlı aydınlar savaş yıllarındaki gevşeme­
den faydalanarak, kültür m illiyetçiliklerini başka bir
yönde de ortaya koydu. 1930’larda, Ortaasya’nın fet­
hiyle ilgili komünist görüşü, bu işin «çok kötü» olduğu
merkezindeydi. 1937’de Rus istilâsının.«daha az kötü»
olduğu fikrine gelindi. Çünkü buraları Ruslar almasay­
dı, daha da kötü olan yerli han ve baylar sömürülerini
sürdürecek veya ülkeyi emperyalist İngilizler fethede­
cekti. 1940’larda, Türkistanlı aydınlar, bu fikri, Rus is­
tilâcılarına karşı dövüşen kahramanlarının övülebileceği şeklinde yorumladı. Artık Ruslardan hiç de övgüyle
bahsedilmiyordu. Bunun üzerine, Sovyetler Rus istilâ­
sının «çok iyi» olduğunu ilân ettiler. Ardından Özbek­
istan’da Taşkent ve Semerkant; Tacikistan’da Stalinabad (şimdi Duşanbe) Üniversitelerinde girişilen tem iz­
224
lik hareketlerinden sonra, Rus istilâsının faydalı olduğu
kabul ettirildi.*
Şair ve hikâye yazarları ise bildirilerle daha zor
hizaya sokuluyor ve bu sebeple, öteden beri Türkistanlı
yazarlardan şikâyet ediliyor, demiryolları yerine hala
bülbüller ve ceylânlardan bahsedildiği, m illî özellikle­
rine sımsıkı sarıldıkları ve «günlük hayatın çirkin yön­
lerini» ele aldıkları tenkid ediliyordu.5 Ruslar, Özbek ti­
yatrolarının haddinden fazla folklora ve destanlara yer
verdiğinden, ressamların modası geçmiş şeyler çizme­
sinden de şikâyetçiydi. Buna karşılık, Türkler kendi
folk müziklerinin üstünlüğünü göstermek için bu me­
lodilerle operalar yapıyor, edebi dillerinin Rusça keli­
melerle dolduğundan sızlanıyordu.6 M illî tarihe duyu­
lan ilgi, 1951'de alman tedbirlerle önlenememişti.
1958'de Kazak Eğitim Bakanlığı, halktan gelen baskı­
lar karşısında, ortaokullarda Kazak tarihinin okutulma­
sını kabul etmek zorunda kaldı. Bu arada, Tacikler de
Rus eğitim sisteminin harfiyen taklit edildiğinden ve
Ortaasya tarihinin okullarda öğretilmemesinden şikâ­
yet ediyordu. Türkistan tarihinin öğretilmemesi halkın
gözünde tarihleri hakkında daha büyük imajların doğ­
masına sebep oluyor, şeklinde fikirler ileri sürülüyor­
du. Bunlara ilâveten, Sovyetlerin 1930'larda Türkistan
kültür mirasını inkârı, 1940’ta eski kahramanlıkların or­
taya çıkarılmasının teşviki ve 1951'de bu işe son ve­
rilmesi şeklinde gelişen Sovyet zikzak politikası da
Türkistanlıların m illiyetleriyle ilgili konularda, Rus po­
litikasına direnme gücünün birikmesi sonucunu doğu­
ruyordu. Bir Kazak gazetesinin kelim eleriyle bu, «Üni­
versite gençliği arasında Rus aleyhtarı fikirlerin yay­
gınlaşmasına sebep oluyordu.»7
F: 15
225
Rus aleyhtarı bir politik faaliyetin, pek görünür
belirtisi yoktur. Sovyet sistemindeb öyle bir şey za­
ten imkânsızdır ve Türkistanlılar, 1920'lerdeki sa­
vaşlarda ve 1930’lardaki tem izlik hareketlerinde, büyük
direnmelerin nelere mal olacağını anlamıştır. Çoğunluk
komünizme karşı görünmez. Halk herzamankinden da­
ha iyi durumdadır, yeni üst sınıf ise otomobilleri, rad­
yoları ve bazen televizyonları ile hanlık devrindeki
zenginliklere yakın bir hayat sürmektedir. Sovyet Türkistanında, halk güneydeki hür ülkelerin geri kalm ışlı­
ğına acıyarak bakmakta, fakat kendilerini Ruslardan üs­
tün görmektedir. M illiyetleri ve kültürleriyle övünç
duymaktadırlar ve Rus idarecilerle yüz yıllık münase­
betleri sonucu, onları idare etmeyi öğrenmişlerdir. Ba­
ğımsızlıklarına büyük önem verm eleriyle tanınan ve
Rus kuvvetine en son baş eğen Kırgızlar, beğenme­
dikleri politikalar karşısında en fazla seslerini yüksel­
ten topluluktur. Kazak liderleri ise akıllarında kısa
ömürlü Alaş Ordanın hayaliyle, otonomi hakkında en
açık fikre sahip olanlardır. Yerleşikler, değişikliğin
apaçık lehlerine olduğu durumlar dışında, sessiz seda­
sız kendi kültürlerini devam ettirm ektedir. Rus olmak
istiyen pek az Türkistanlı vardır.
Sovyet liderleri, yetiştirdikleri okumuşların küt­
leleri Ruslaşmaya iteceği ümitlerinde, hüsrana mah­
kûm gibi görünmektedir. Çevrelerine kendi m illî de­
ğerlerini yaymada, en usta olanlar, en fazla okumuş
olanlardır. Parti üyeleri, Ruslaşma yönünde çalışmaktansa, kendi kültürel değerlerine göre tepki göster­
mektedir. Meselâ, mevkilerini ve yetkilerini, akraba
ve arkadaşlarına yardım etmek için kullanmaktadırlar.
Kolhoz seviyesinde, aydın sınıfı teşkil eden ortaokul
226
mezunları, Rus kültürünü hiç anlamamış gibidir. Gerçi
Rus elbiseleri giymekte, Rusça bilm ekte (şayet Rus
okuluna devam etmemişse bu Rusça çok bozuktur], ve
kendilerine sosyal ve ekonomik mevki sağlıyan kabi­
liyetleri kazanmaktadırlar, ancak Ruslaşmaktan ç o k
uzaktırlar. Kolhoz’un, hayatını değiştirm ek için bazı
katkıları olacak, fakat kendi milletlerinin bir ferdi ola­
rak okulda öğrendiklerinin çoğunuu nutacaklardır. Zi­
ra iş saatleri dışında, arkadaşları hep kendi m illetindendir; Rus değil.
Çarlık olsun, Sovyet olsun bütün Rus hükümet­
lerinin gayesi, yerli halkın Ruslaştırılması olmasına
rağmen, Rus sömürgecileri ve yöneticilerinin bizzat
kendileri de bunu engelleyici durumlar yarattı. Mese­
lâ bütün Ruslar, yerlilerden ayrı yerlerde kendi cemi­
yetlerini kurdu ve halkla karışmadılar. Çarlık devrin­
de, Ruslar eski şehirlerin kenarlarında, yeni kasabalar
kuruyordu. Ziraatçıların da ayrı köyleri vardı. Kazakis­
tan’da göçebeleri yerlerinden atmışlardı. 1911'e kadar,
yerleşm elerine izin verilmeyen vahalarda ise yeni top­
rakların sulanabilir hale getirilm esiyle yerleşm e baş­
ladı. Her halükarda yerlilerle aslâ temasa geçilip bir­
likte yaşanmazdı. Bazı dikkati çeken istisnalar dışında,
yerli dilleri öğrenen yok gibiydi. Sovyet idaresinde de
durum hiç değişmedi. Şehir ve kasabalarda, gerçi
üçüncü bir mahalle teşekkül etti ve buralarda hem Rus,
hem de yerli komünist ileri gelenleri oturuyordu, ancak
bunların bir arada olmaları iş icabı olmaktan öte git­
medi. Bu sosyal engelin tek sebebi, Rusların kendile­
rini yerlilerden ayrı tutmaları da değildi. Y erliler de eş
derecede Ruslardan uzak duruyorduj Üstelik, yerleşik­
227
lerde kadının kapanma âdeti, Ruslar ve yerlilerle sos­
yal birleşmeyi tamamen engelliyordu.8
Evliliklerde etnik uzaklık iyice belirginleşir. Bu
konuda yerliler, Ruslardan çok daha titizdi. Rus kadın­
ları bazen yerli erkeklerle evlense de Türkistanlı ka­
dınlar hemen aslâ Ruslarla evlenmez* Bu gibi birkaç
vakada kadın, ya fahişeydi veya dul kalmış ve evlen­
meyi engelliyecek yakınlarından yoksundu,Çarlık dev­
rinde, Türkistanlı bir erkek Rus kadınla evlenince, ka­
dın İslâmiyeti kabul eder ve kocasının yaşayışına uyar­
dı. Sovyetler devrinde ise bu tip evliliklerde kadın aile
ve çocukların yaşayışı üzerinde daha büyük tesir göstermektedir#Türkistanlı çeşitli topluluklar arasında ise
öteden beri evlilikler olur, meselâ Kazaklar ve Karakalpaklar birbirinden kız alır verirdi. Fakat yine de
birçok küçük gruplar dışarıyla kız alışverişi yapmazlar­
dı. Dunganlar hala yabancıyla evlenmez. Irklarının saf­
lığıyla herzaman övünen Araplar ise çevrelerindeki
Müslümanlardan kız almaya başlamıştır. Özbekler ara­
sında Tatar gelinler çok değerlidir. Taciklerde ise aşa­
ğı sınıflarda Çingenelerle karışma vardır. Kırgız ve
Kazak kızları için çok yüksek başlık parası istenmesi,
yerleşik erkeklerin göçebe kızlarla evlenmesini engel­
lemekte, fakat Kazak ve Kırgız erkekleri arada sırada,
çoğunlukla ikinci veya üçüncü karı olarak Özbek ve
Tacik kızlarıyla evlenmektedir. Farklı boylar arasında
evlenmeler, çoğunlukla çok çocuklu ailelerde olmakta­
dır. Çocuklardan birinin, bilhassa erkek olanının mut­
laka kendi soyundan bir kız alması beklenir. Diğer ço­
cukların ise grup dışından evlenmelerine daha müsa­
mahakâr davranılır. Ortaasyalı çeşitli boylar arasında
evlenmeler gittikçe artış göstermekle beraber, sayıları
228
çok azdır ve ancak iki grubun komşu vaziyetinde bu­
lunduğu yerlerde meydana gelmektedir. Eldeki bilgilere
göre boylararası karışma bir kere olduktan sonra, bu
karışım diğer nesillerde de devam etmektedir. Meselâ,
bir Kırgız madenci ailesinde baba Kırgız, anne Özbekti.
Kızları bir Özbekle evliydi. Oğullardan biri Kırgız, biri
Tatar gelin almıştı ve üçüncüsü bir Rus kızı almayı
düşündüğünü söylüyordu.9
Sovyet hükümeti iktidara geldiğinde, Alaş Ordayı
kurmuş olan Kazak aydınları dışında, diğer Türkistan­
lılar arasında m illî birlik yoktu. Özbekler ayrı hanlık­
lara bölünmüş ve kendilerini bulundukları bölge ve sı­
nıflardan addediyordu. Okumuş Tacikler hem Türkçe,
hem de Farsça biliyor ve m illiyet duygusundan o kadar
uzak bulunuyordu ki, ayrı bir Tacik edebiyatının kurul­
masını bile gereksiz görmüşlerdi. Türkmenler ise bir­
birine düşman kabileler halindeydi. Türkistanlılar ara­
sında bu ayrılıklar, bölgecilik ve lehçe farklarıyla ar­
tıyordu. Sovyetlerin Türkistanlı büyük gruplar için ayrı
cumhuriyetler kurma ve hepsine ayrı alfabe ve edebî
dil koymasındaki gaye aydınlar arasında İslâm birliği
ve Türklerin tek bağımsız devlet halinde birleşmeleri
(Turancılık) fikirlerinin yayılmasını engellemekti. Bu
fikirler, 1917 ihtilâli sırasında Türkistanlı aydınlar ara­
sında çok yaygındı.
Herşeye rağmen günümüzde yerlilerin birçoğu
kendi bölgesel veya kabile gruplarını benimsemekte­
dir. Buna rağmen yeni bir «narodnost» fikriyatı geliş­
miştir. (Narodnost genellikle m illiyet şeklinde tercüme
edilmekteyse de, aslında Özbek, Türkmen veya Kazak
gibi boylar kastedilmektedir.) Kırk yıllık Sovyet idare­
sinde, çeşitli kabile ve boylar arasında yakınlaşma (sb-
229
Mzhnost) olmuştur. Meselâ, 1926 sayımında birçok Öz­
bek, Kıpçak ve Kuman gibi kabile isimleri vermişken,
1959’da bunların çoğu Özbek olduğunu söylemiştir.
Sovyet hükümeti, bilhassa II. Dünya Savaşından beri
kuvvet kazanan, m illiyetçilik akımlarına karşı yakınlaş­
ma (sblizhnost) programları düzenlemekte ve çeşitli
gruplardan, karma kolhozlar teşkil etm ektedir.*Çeşitli
gruptan kişilerin bir arada yaşayıp çalışmasıyla kül­
tür engellerinin aşılabileceği umulmaktadır. Karışık ev­
lilikler teşvik edilmekte ve «kızla, oğlanın» okulda ve­
ya işte karşılaşıp anlaşarak evlenmesi temaları işlen­
mektedir. Böylelikle, evlenmelerde ailelerin söz sahibi
olduğu, geleneksel usul yıkılmağa çalışılmaktadır^Herşeye rağmen çeşitli gruplar arasında yakınlaşma olsa
bile, bu Türkistanlıların kendi aralarında olmakta, Rus­
larla daima uza>k kalınmaktadır.
230
D İ P N O T L A R
ÖNSÖZ
1.
W ilhelm Radloff, O pyt S lovaria Tiurkish N arechi (V er
such eines W örterbuches der Türk - D ialecte) (St. P etersb u rg ,
1893 - 1911).
I. KONU
1. H erodotus, The H istories, tran s. Aubrey de Selincourt
(B altim ore: P enguin Books, 1954), pp. 95, 257 - 266; R. G hirshm an, Iran (B altim ore: P en g u in Books, 1954), pp. 154, 215; W .
B arthold, A. S hort H isto ry of T urkestan, tran s. V. and T. Minorsky (Vol. I: «Four S tudies on the H isto ry of C en tral Asia,»
(Leiden: E .J. Bril, 1956/, p. 3.
2. B arthold, H istoire des Turcs d’Asie C en trale (P aris: Librairie d’A m erique et d'O rient, 1945); B abur, The B abur-nam a in
E nglish (M em oirs of B ab u r), by Z ahirud-din M uham m ed B abus
P ad sh ah , teiciim e A nnette S u san n ah B evedidge (London: Luzac
and Co., 1921), I, 155-156.
3. S.P. Tolstov et al., eds., N arody Srednei Azii i Kazakhsta n a (M oscow; A kadem iia N auk SSSR , 1962), I, 159-164.
4. F rancis H enry Skrine and E d w ard D enison Ross, The
H e a rt of A sia (London: M ethuen, 1899), pp. 182-210; B arthold,
A S h o rt H istory of T urkestan, pp. 64-65; B arthold, «Kazak,» E n ­
cyclopaedia of Islam (Leiden: E .J. B rill, 1929), II, 836; A. Sauoilovich, « 0 Slove *Kazak,*» in K azaki: A ntropologicheskie Ocherki (L eningrad: A kadem iia N auk SSSR 1927), pp. 5-16.
231
R usçada K azak kelim esi iki anlam lıydı. Hem K azak T ürk­
lerine K azak deniliyor, hem de R usların atlı askerleri K azak
(İngilizcesi C ossack) adını taşıyordu. 1936 y ılın d a S talin b ir n u t­
kunda O rtaasy alı K azak T ürklerinden K azakh diye bahsetm iş ve
bu h atalı kullanım ondan so n ra dile de yerleştirilm iştir.
5.
A. W oeikof, Le T urkestan russe (P aris: L ibrairie A rm an d
Colin, 1914); L. Dudley Stam p, Asia: A R egional and Economic
G eography (9. baskı. London: M ethuen and Co., 1957); F ra n ­
çois B ourliere et al., The L and and W ildlife of E u rasia (New
York: Time Inc., 1964), pp. 81-103.
v6. Tolstov et al-, N arod Srednei Azii, I, 149-153.
7. B arthold, A S hort H isto ry of T urkestan, p. 63; R ichard
A. Pierce, ed., M ission to T urkestan: B eing the M em oirs of C ount
K-K- P ahlen 1908-1909, tran s. N .J. C ouriss London: O xford U n i­
versity P ress, 1964), footnote, p. 10; A lexandre B ennigsen and
C hantai Q uelquejay, «Le problem e linguistique et l’évolution des
n atio n alités m usulm anes en U.R.S.S.,» C haiers du m onde russe
et soveituque, III, (1960), 456.
8. Stefan W urm , Turkich Pooples of the U SSR (London:
C entral A sian R esearch C entre, 1954) , p. 8.
9. T-A. Zhdanko, «K arakalpaki K horezm skogo O azisa,» in
Arkeologicheskie i E tnograficheskie R aboty Khorezm skoi Ekspeditsii 1945 - 1948 (Moscow.- A kadem iia N auk SSSR , 1952),
pp. 466-467; B.V. A ndrianov, «E tnicheskaia T erritoriia K ara alpakov v Severnom K horezm e (xvin - x ix vv.),» in M aterialy i
lssledovaniia po E tn o g rafii K arakalpakov (Moscow.* A kadem iia
N auk SSSR, 1958), pp. 8, 12-13, 52-60, 94-96; B ennigsen and
Q uelquejay, «Le probleme linguistique,» p. 457.
10. Tolstov et al. N aro y Srednei Azii, II, 582-584; B en n ig ­
sen and Q uelquejay, «Le problem e linguistique,» dipnot 106, p.
457.
11. B arthold, A S hort H isto ry of T urkestan, p. 16; W alter
G. Fischel, «The L eaders of the Je w s of B okhara,» in Jew ish
L eaders (1750-1940), ed. Leo J u n g (New York: Bloch P ublish in g
C om pany, 1953), pp. 533-547; Fischel, «Israel in Ira (A Survey
of Ju d eo -P er-sian L iteratu re),» in The Jew s: Their H istory, C ul­
ture, and R eligion, ed. Louis Finkelsten (3. baskı. New York:
H arper and B rothers, 1960), pp. 1174-1176; R udolph L oew enthal,
The Judeo-M uslim M arran o s of B ukhara
(W ash in g to n , D.C.:
1958), pp. 1-3; B ennigsen and Q uelquejay, «Le problem e lin ­
guistique,» p. 457; Tolstov et aL,
N arody Srednei Azii, II,
610-614.
232
12. E ugene Schuyler, T ürkistan (3. baskı; N ew York: C h ar­
les Scribner’s Sons, 1885), II, 41, 58; Tolstov et al., N arody
Srednei Azii, II, 597-609.
13. B ennigsen and Q uelquejay «Le problem e linguistique,»
dipnot 106, p. 457.
14. Tolstov et al., N arody Serdnei Azii, II, 488; B ennigsen
and Q uelquejay, «Le p roblem e linguistique,» pp. 458-459.
15. Tolstov, et al., N arody Srednei Azii, II, 527, 529; B en­
nigsen and Q uelquejay, «Le problem e lin g u istiq u ejay , «Le pro b ­
leme linguistique,» p. 4-5916. A lexander B ennigsen and C h an tai Q uelquejay, Les M ou­
vem ents n atio n au x chez les m usulm ans de R ussie (P a ris and
The H ague: M outon and Co. 1960), pp. 26-33; Lt. Colonel G eof­
frey W heeler, «Race R elations in Soviet M uslim Asia,» Royal
C entral A sian G ournal, x lv n (1960), 99.
17. «The Size of the G erm an P opulation in K azakhstan
and C entral Asia,» C entral A sian Review, x (1962), 372-3773; Eric
D ow nton, «Soviet C entral Asia,» Royal C entral A sian Jo u rn al,
x ln (1955), 133.
18. W urm , Turkic Peoples, pp. 25-27.
19. W urm , Turkic Peoples, pp. 11-16.
IL KONU
1.
Alexis Levshin, D escription des hordes et des steppes des
K irghiz-K azaks ou K irghiz K aissaks, tercüm e F erry de P ig n y
(P aris: Im prim erie Royale, 1840), pp. 341-342, 348-349, 408-409;
S.S. K rivtsov ed., K azakstan i K irgiziia (M oscow; M oskovskoi
O blastnoe O tdelenie G osizd at R SFSR, 1930), p. 66; W ilhelm
R adloff, «Die H austhiere der K irgisen,» Z eitschrift für Ethnolo
gie, III (1871), 301-306, 309; G. M eyendorff, V oyage d’O renbourg
a B oukhara, F ait en 1820 (P aris: D ondey-D upre, 1826), pp. 45-46;
H enri M oser, A trav ers l’Asie C entrale (P aris: L ibrairie Pion,
1885), pp. 26, 35; Thom as W itlam A tkinson, O riental and W estérn S iberia (N ew York: H aper and B rothers, 1858), pp. 220,
223; S. I. Rudenko, «Ocherk B yta Severo - vostochnykh K aza­
kov,» in K azaki: Sbornik S tatei
A ntropologicheskogo O triad a
K azakstanskoi E kspeditsii Akadem ii N auk SSSR , Issledovanie
1927 g. (L eningrad: A kadem iia N auk SSSR , 1930), p. 22; S.
P a lla s, O oyages de m. P. S. P a lla s en différentes provinces
de l’em pire de Russie, et dans l’Asie septentrionale, tercüm e
233
G authier de la Peyronie (P aris: M arad an , 1789 - 1793), I. 623;
B.A. K uftin Kirgiz - K azaki: K ul’tu ra i B yt (Moscow.- Tsentr a l’nogi M uzeia N arodovedeniia, 1926), p. 13.
2. Levshin, D escription, pp. 311-312; K uftin, K irgiz-K azaki, pp. 14-19; Richard K arutz, U nter K irgisen und Turkmenen
(Leipzig: K linkhardt and B ierm ann, 1911), p. 49; Alfred tE. H u d ­
son, K azak Social S tructu re
(New H aven: Yale U niversity
P ress, 1938), p. 26; E lizabeth E. Bacon, Obok (N ew York: W enner - G ren F oundation for A nthropological Research, 1958),
pp. 70 - 71; N. ï. G rodekov, Kir.gizy i K arakirgizy S yr’ - D a r’inskoi O blasti (Tashkent: S. I. Lakhtin, 1889), p. 110; W ilhelm
R adloff, us Sibirien (2. B askı; Leipzig: T. O. W eigel Nachfolger, 1893), I, 513; H enry L ansdell, R ussian C entral Asia (B os­
ton: H oughton M ifflin, 1885), I, 319; B ro n islas Zaleskie, La
Vie des steppes kirghizes (P aris: J . B. V asseur, 1865), p. 10;
A. N. Sam oilovich, «K azaki K oshagachskogo A im aka O iratskoi
A vtonom noi O blasti,» in K azaki (L eningrad: A kadem iia Nauk
SSSR , 1930), pp. 311 - 312; Rudenko, «Ocherk B yta,» p. 10.
3. Levshin, D escription, pp. 312, 412; P a lla s, V oyages, II,
303 - 305; K rivtsov, K azak stan i K irgiziia, p. 64; Thom as G.
W inner, The O ral A rt and L iterature of the K azakhs of R us­
sian C entral Asia (D urham , H, C.: Duke U niversity P ress, 1958)
p. 3; I. V. Z akharova, «M aterial’n aia k irtu ra K azakhov - kolkhoznikov lugo - vostochnogo K azakhstana,» in T rudy In stitu ta
Istorii, Arkheologii i E tn o g rafii, III, E tn o g rafiia (Alma Ata:
A kadem iia N auk K azakhskoi SSR, 1956, p. 110, Zaleskie, La
Vie des steppes, p. 10.
4. F. A. F iel'strup, «Molochnye P ro d u k ty Turkov - kochevnikov,» in Kazaki
(L eningrad: A kadem iia
N auk SSSR ,
1930), pp. 263 - 301; Lev shin, D escription, pp. 321 - 322; Radloff, «Die H austhiere der K irgisen,» pp. 308 - 309; Atkinson,
O riental and W estern Siberia, pp. 226, 405 - 406; Ch. E. de Ujfalvy de M ezö - Kövesd, E xpedition scientifique fran çaise en
R ussie, en Siberie et dan s le T urkestan (P aris: E. Leroux, 1879),
II, 29: Zaleskie, La Vie des steppes, pp. 10 - 11, 13; Z ak h aro ­
va, « M a teria rn aia Kul’tura,» pp. 174 - 176, 178; A rm inius Vambery, Sketches of C entral A sia (London: W . H. Allen, 1868), p.
293; K rivtsov, K azakstan i K irgiziia, p. 66; K uftin, K irgiz K azaki, p. 20; K arutz, U n ter K irgisen und Turkm enen, p. 77.
5. P a lla s ,V oyages, I, 362, 628; Levshin, D escription, pp.
322, 416 - 418; E dw ard N elson fell, R ussian and N om ad (New
York: Duffield and C om pany, 1916), p. 196- L ansdell, R ussian
234
C entral Asia, I, 149; Zaleskie, La Vie des steppes, p. 30; U jfalvy
de Mezô - Kövesd, E xpedition scientifique, II, 110.
6. K uftin, K irgiz - K azaki, s. 20 - 25, 31; E. R. Shneider,
«K azakskaia O rn am en tik a,» K azaki: A ntropologicheskie Ocherki’de (L eningrad: Aka em iia N auk SSSR, 1927), s. 193; R u­
denko, «Ocherk Byta,» s- 12, 30-32; Levshin, D éscription, s.
21 i - 412; Zaleskie, La Vie des steppes, s. 9; Tolstov e t al.,
N arody Srednei Azii, II, 715.
7. Levshin, D escription, s. 310, 420 - 421; L ansdell, R u s­
sian C entral A sia, I, 337; A tkinson, O riental and W estern S i­
beria, s. 226; M oser, A trav ers l’Asie C entrale, s. 19; Zaleskie,
La Vie des steppes, s. 11; K arutz, U nter K irgisen und Turksnenen, s. 47 - 48;" K uftin, K irgiz - Kazaki, s. 43 - 35.
8. P a lla s, V oyages, I, 612, 614; Levshin, D éscription, s.
420 - 421; R adloff, «Die H au sth iere des K irgisen,» s. 295; Z a ­
leskie, La Vie des steppes, s. 25; K uftin, K irgiz - Kazaki, s.
37 - 42; Shneider, «K azakskaia O rnam entika,» s. 136 - 141;
Tolstov et al., N arody Srednei Azii, II, 367 - 368; V. V. Vostrov, «K azakhi D zhanybekskogo R aiona Z ap ad n o k azak h stan sk o i
O blasti,» T rudy In stitu ta Istorii, A rkheologii i E tn o g rafii, III,
E tn o g ra fiia ’da (Alm a Ata: A kadem iia N auk K azakhskoi SSR,
*956, s. 21 - 25; Z akharova, « M aterial’n aia K ultura,» s. 184 185; L ansdell, R ussian C entral A sia, I, 364; K arutz, U nter K ir­
gisen und Turkm enen, s. 55-56 63-64; Rudenko, «Ocherk Byta,»
s. 44.
9. P allas, V oyages, II, 289 - 291; L evshin, D escription,
s. 324 - 327; M oser, A trav e rs l’Asie C entrale, s. 15 - 18, 99;
A tkinson, O riental and W estern Siberia, s. 217 - 220, L ansdell,
R ussian C en tral A sia, I, 312; U jfalvy de Mezö - Kövesd, E x ­
pédition scientifique, II, 28 - 29; V am béry, Sketches, s. 289 290; Z aleskie, La Vie des steppes, s. 11 - 12, 23 - 24; Sam oilovich, «K azaki K oshagachskogo Aimaka,» s. 315; I. V. Z ak h a­
rova ve R. D. K hodzhaeva,, «M uzhskaia i Z henskaia O dezhda
K azakhov x lx - N achala x x Vekov,» M aterialy Issledovania
po E tn o g rafii K azakhsogo N aro d a’da
(Aima Ata: Akadem iia
N auk K azakhiskoi SSR, 1963), s. 51-86.
10. Bacon, Obok, s. 69.
11. Bacon, Obok, s. 66-70; V ostrov, «K azakhi D zhanybeks­
kogo Raiona,» s. 9 - 10; Levshin, D éscription, s. 302 - 304;
A. N. K haruzin, K irgizy Bukeevskoi O rdy (M oscow, 1889), s.
26 - 27; N. A. A ristov, «O pyt V iiasneniia E tnicheskogo Sosta v a K irgiz - K azakov Bolshoi O rdy i K arakirgizov,» Z hivaia
235
S tarin a, Vyp. I ll - IV, cilt 4 (1894), 394-397; H udson, K azak
Social S tructure, s. 20; A. M. M argulanov, «N aim any,» Kazaki’de (L eningrad: A kadem iia N auk SSSR, 1930), s. 329-354 ve
tab lo lar; G rodekov, K irgizy i K arakirgizy, si 16,- 110; Radloff,
Aus Sibirien, I, 513; R. C. F. Schöm berg, P eaks and P lain s of
C entral A sia (London: M. H opkins, 1933), p. 98; L ansdell, R us­
sian C entral Asia, I, 303; Schuyler, T urkistan, I, 43.
12. G rodekov, K irgizy i K arakirgizy, s. 7-8, 27-28; Bakcon,
Obok, s. 75; H udson, K azak Social
S tructure, s.431-45; R uden
ko, «Ocherk Byta,» s. 59; K arutz, U nter K irgisen und T urk­
m enen, s. 99; Levshin, DSsciption^ s. 364; A. N. Sam oilovich,
«Z apretnie Slova v Iazyke K azak - kirgizskoi Z am uzhnoi Zhenshchiny,» Z hivaia S tarin a, xxV I (1915), 162-163.
13. W . B arthold, Isto riia Turetsko - M ongolskikh Narodov (Tashkent: Izdanie K azakskogo V yshogo Pedagogicheskogo In stitu ta , 1928), s. 26; Tolstov et al., N arody Srednei Azii,
II, 327, 329; B enjam in von B ergm ann, V oyage de B enjam in
B ergm ann chez les K alm uks, tercüm e M. M oris (C hatilion - sur Seine: C. C ornillac, 1825), s. 313; M eyendorff, V oyage, s. 47 48, 53-54; Bacon, Obok, s. 71-72; Levshin D escription, s. 373 374, 393 - 397, 402; R adloff, Aus Sibirien, I, 513 - 514; V. G.
Shakhm atov, «The B asic C haracteristics of the K azakh P a tr i­
archal Feudal S tate O rganization,» C entral A sian Review, Ix
(1961), 126 - 132.
14. V. G rigorief, «The R ussian Policy reg a rd in g C entral
Asia, «A ppendix IV in Schuyler, T urkistan, II, 405. L evshin’i
de görün, D escription, s. 304 - 3i05; G rodekov, K irgizy i K ara­
kirgizy, s. 4-5, 30; M oser, A trav ers PAsie C entrale, s. 24; R ad ­
loff, Aus Sibirien, I, 515.
15. S, J . A sfendiarov, Isto riia K azak stan a (Alm a Ata: Kazakstanskoe Kraevo Izd ate l’stvo, 1935), s. 97; P a lla s, V oyages,
I, 623; Levshin, D ^scripton s. 304 - 305, 351; G rodekov, K ir­
gizy i K arakirgizy, s. 46; L ansdell, R ussian C entral Asia, I,
357; Radloff, Aus Sibirien, I, 526; K haruzin, K irgizy Bukeevskoi O rdy, s. 31 - 33; W . Jochelson, Peoples of R siatic R ussia
(New York: American M useum of N atu ral H istory, 1928), s.
130; Rudenko, «Ocherk Byta,» p. 60; H udson, K azak Social
S tructure, s. 55-57.
16. Levshin, D escription, s. 358 - 362; G rodekov, K irgizy i
K arakirgizy, s. 54; R adloff, Aus Sibirien, I, 477; D ansdell, R us­
sian C entral A sian, I, 322 - 325, 329 - 330; Zaleskie, La Vie
des steppes, p. 24; M oser, A travers l’Asie C entrale, s. 28, 31 -
236
35; L ansdell, R ussian C en tral A sia, I, 327 - 329.
18. Levshin, D éscription, s. 333.
19. Levshin, D escription, s. 332, 356 - 366; P allas, V oya­
ges, I, 629 - 630; M eyendorff, V oyage, s. 30 - 31; M oser, A
tra v e rs l’Asie C entrale, s. 66; Z aleskie, La Vie des steppes,
s. 24, 33; U jfalvy de Mezö - Kövesd, E xpédition scientifique, II,
30; L ansdell, R ussian C en tral A sia, I, 311, 336, 366 - 367; Karutz, U nter K irgisen und Turkm enen, s. 85.
20. Rudenko, «Ocherk Byta,» s. 22 - 24; J . C astag n é , «M a­
gie et exorcism e chez les K azak - K irghizes et au tres peuples
tu rk s orientaux,» Revue des études islam ixues, IV (1930), 53 156; N. I. D yrenkova, «Polychenie Sham anskogo D ara po Vozzreniiam T uretskikh Piem en,» Sbornik M uzeia A ntropologii i Etn o g rafii’de, Iq (L eningrad: A kadem iia N auk SSSR , 1930), s.
267 - 291; P allas, Voyages- I 619 - 621; L evshin, D escription, s.
325 - 339; V am béry, Sketches, s. 291; K arutz, U nter K irgisen
und Turkm enen, s. 129 - 130.
21. Levshin, D éscription, s. 332 - 335, 365 - 366; Zaleskie,
La Vie des steppes, s. 27, 59; U jfalvy de M ezö - Kövesd, E x ­
pédition scientifique, II, 30; G rodekov, K irgizy i K arakirgizy,
s. 109; R adloff, Aus Sibirien, I, 492.
22. Levshin, D éscription, s. 318, 368 - 372; V am béry, S ket­
ches, s. 293 M oser, A tra v e rs l’Asie C entrale, s. 33 - 43; Fell;
R ussian and N om ad, s. 152.
23. Lveshin, D éscription, s. 371 - 372, 378 - 383; M eyen­
dorff, V oyage, s. 44; W inner, O ral A rt and L iteratu re, s. 25-83.
24. Shneider, «K azakskaia O rnam entika,» s. 135 - 171; K a­
rutz, U nter K irgisen und Turkm enen, s. 148; K uftin, K irgiz K azaki, s. 35 - 37; Rudenko, «Ocherk Byta,» s. 45 - 48; Kuf­
tin, K irgiz - K azaki, s. 35 - 37; Rudenko, «O cherk Byta,» s.
45 - 48, V. V. V ostrov, «N ekotorye V oprosy E tn o g rafii Kazakhov Kzyl - ordniskoi O blasti,» M aterialy i Issledovaniia po
E thnografii
K azakhskogo N a ro d a’da
(Alm a A ta: A kademiia
N auk K azakhskoi SSR, 1963), s. 30 - 50; Z ak h o v ara and Khodzhaeva, «M uzhskaia i Z henskaia O dezhda,» s. 74 - 75; E. A. Klodta, K azakhskii N arodnyi O rn am en t (M oscow; Iskusstvo, 1939).
C om pare w ith B erthold L äufer, The D ecorative A rt of the Amur
Tribes («M em oirs of the A m erican M useum of N atu ral H istory,»
Cilt V II (N ew York, The M useum , 1902).
25. W. B aryhold, «Kirgiz,»
E ncyclopaedia of Islam ’da
(Leiden: E. J . B rill, 1927), II, 1025 - 1026.
26. Schuyler, T urkistan, II, 137 - 140; G rodekov, K irgizy
237
i K arakirgizy;
R adloff, Aus Sibirien;
G ustav K rist, Alone
through the Forbidden Land, tercüm e E. O.
Lorim er (New
York: H arco urt, B race, 1938); E. D elm ar M org an , «Recent G eog­
raphy of C entral Asia: From R ussian Sources,» Royal G eog­
raphical Society: Supplem entary P apers, I (1882), 208, 239 240; O. O lufsen, The E m ir of B okhara and his C ountry (Lon­
don: W illiam H eim em ann, 1911), s. 295, C ap ta in Jo h n W ood,
A Jo u rn ey to the Source of the River O xus (2. bas.; London:
Jo h n M urray, 1872), s. 210, 212, 215, 221; M ajor T. G. M o n t­
gom erie, «Report of ’The M irza’s’ E xplo ratio n from C aubal to
K ashgar,»
Jo u rn a l of the Royal
G eographical Society, xL I
(1871), 146, 149; B arthold, «Kirgiz»; IA. R. V innikov, «Rodo plem ennoi Sostov i R asselenie K irgizov na T erritorii Iuzhnoi
Kirgizii,» T rudy K irgizskoi Arkheologo - e tn o g ra ficheskoi Ekspeditsii, I (M oscow: A kadem iia N auk SSSR , 1956), s. 136 181; K- U senbaev, «K V oprosu o Prisoedinenii Iuzhnoi K irgizii
Rossii,» Trudy In stitu ta Istorii, I’de (Frunze: A kadem iia Nauk
K irgizskoi SSR, 1955), s. 39 - 42; Tolstov et al., N arody Srednei Azii, II, 170 - 177.
27. T. A. Zhdanko, Ocherki Istoricheskoi E tn o grafii K a­
rakalpakov: Rodo - plem ennaia S tru k tu ra i R asselenie v x lx N achale x x V eka (M oscow: Akademii N auk SSSR , 1952); s.
567 - 584; A ndrianov, «E tnicheskaia T erritoriia K arakalpakov,»
s. 7 - 132.
28. S. K afalov, «N arodno - osvoboditel’n aia B or’ba K a­
rakalpakov protiv K hivinskikh K hanov v x lx v.,» M aterialy i
Issledovaniia po E tnografii K arakalpakov’da (M oskov: A kade­
miia N auk SSSR , 1958), s. 137.
29. K am alov, «N arodno - osvoboditel’n aia B or’ba K arak al­
pakov,» s. 137 - 138; Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I,
450 - 452, 466 - 468, 485 - 489; T. A. Z hdanko, «N arodnoe Orn am en tal’noe Iskusstvo K arakalpakov,» M aterialy i Issled o v a­
niia po E tnog rafii K arakalpakov
(M oscow: A kadem iia Nauk
SSSR , 1958), s. 373 - 410; B. V. A ndrianov ve A. S. Melkov,
«O braztsy K arakalpakskogo N arodnogo O rnam enta,» M aterialy
i Issledovaniia po E tn o g rafii K arakalpakov (Moscow.- A kade­
m iia N auk SSSR , 1958), s. 411 - 421 ve levhalar.
30. Bu geçiş olayının tartışm a sı için Bacon, Obok, s. 108110, 161 - 163, 170 - 181’e bakınız.
31. Zhdanko, Ocherki Istoricheskoi E tn o g rafii K arak alp a­
kov; . Z Jhdanko, «K arakalpaki K horezm skogo O azisa»; A n d ria­
nov, «E tnicheskaia T erritoriia,» s. 77 - 112; Tolstov et al., Na-
238
rody Srednei Azii, I, 409, 418, 412’ye b akan levhalar, 466 - 485,
510 - 513, 520; K haruzin, K irgizy Bukeevskoi O rdv, s. 39 - 40;
O lufsen, The Em ir of B okhara, s. 296; Z hdanko, «N arodnoe
O rn am en tarn o e Iskusstvo»; A ndrianov ve M elkov, «O braztsy
K arakalpakskogo N arodnogo O rnam enta.»
32. W . B arthold, A H isto ry of the Turkm en Peoples, terciime V. ve T. M inorsky (leiden: E. J . B rill, 1962); A lexander
B urnes, T ravels into B okhara (London: J. M urray, 1834), II,
259; A rm inius V am b£ry, T ravels in C entral A sia (N ew York:
H arp er and B rothers, 1865), s. 95, 98, 147, 272; Edm ond O ’Donovan, The M erv O asis (London: Sm ith, E lder, and Co., 1882),
I, 119, 129 - 130, 192 - 193, 203 - 204; II, 91 - 92, 309 , 324 - 326
352; M oser, A trav ers l’Asie C entrale, s. 274 - 275; Tolstov et
a!., N arody Srednei Azii, II, 49.
33. V am b£ery, T ravels, s. 60, 82 - 83, 89 - 93, 100, 147;
M oser, A trav ers l’^ s i e C en trale s. 275, 283 - 285, 320 - 328;
O ’D onovan, The M erv O asis, II, 31, 33 - 35, 55, 314 - 315, 324 >
326.
34. V am b^ry, Travels, s. 147; O ’D onovan, The M erv O asis,
I, 80 - 81, 147 - 149, 212 - 214; II, 78 - 79, 100, 179, 235 - 237
274 - 275, 310, 312, 324 - 328, 338 - 343.
35. C am b^ry, T ravels, s. 75; O’D onovan, The M erv O asis,
I, 41 - 43, 48, 129 - 130, 146 - 147, 208 - 210, 213 - 214, 217 222 223, 237, 239, 247 - 248; II, 97, 120 - 121, 138 - 142, 148 - 149
178, 261 - 262, 265, 308 - 311, 325, 351; Tolstov et al., N arody
Srednei Azii, II, 80 - 99.
36. O ’D onovan, The M erv O asis, I, 97, 128; II, 37 - 37,
143, 159 - 164, 235, 404; G. P. V asil’eva, «Turkm eny - nokhurli,»
S redneaziatskii E tnograficheskii
S bornik’de (M oscow: Akadem iia N auk SSSR, 1954), s. 84 - 105; G. P. V asil’eva, «Itogi
R aboty T urkm enskogo O triad a Khorezm skoi E kspeditsii za
1948 g.,» A rkheologicheskie i E tnograficheskie R aboty Khorezmskoi E kspeditsii 1945 - 1948 (M oscow; A kadem iia N auk SSSR,
1952), s. 430 - 436; V am b6ry, T ravels, s. 102; Tolstov et al.,
N arody Srednei Azii, II, 18 - 20.
3?. O’D onovan, The M erv O asis, II, 350.
38. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, II, 109 -110; Vamb^ry, Travels, s. 85; O ’D onovan, The M erv O asis, I, 234; II,
350 - 351, 412; M oser, A tra v ers l’Asie C entrale, s. 329, 331, 353.
39. O’D onovan, The M erv O asis, I, 130,239, 243 - 244, 251;
II, 161, 179 - 180; V am b^ry, Travels, s. 74 - 75; O lufsen, The
E m ir of B okhara, s. 385.
239
40. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, II, 115 - 116;
O ’D onovan, The M erv O asis, I, 198 - 199, 251; II, 92, 301 - 303.
41. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 221 - 224; II,
90, 142 - 144; M aurice S. D im and, P e a sa n t and N om ad R ugs
of Asia (N ew York: A sia H ouse G allery, 1961). s. 34 - 39, 66 71; M org an, «Recent G eography,» s. 229 - 237; Schuyler, T ür­
kistan, I, 309, 325.
III.
KONU
1. M oser, A trav ers l’Asie C entrale, s. 24; Tolstov et al.,
N arody Srednei Azii, I, 209 - 212, 217 - 218; O lufsen. The E m ir
of B okhara, s. 271, 495 - 501; A nnette M. B. M eakin, In R us­
sian T urkestan (London: G eorge Allen und U nw in, 1903), s.
23 - 27.
2. M oser, A trav ers l’Asie Centrale* s. 99, 235; O lufsen,
The E m ir of B okhara, s. 356 - 361; Tolstov, et al., N arody S red ­
nei Azii, I, 221 - 225.
3. O lufser^ The E m ir of B okhara, s. 336, 458, 464; T ols­
tov et al., N arody Srednei Azii, I, 305,, 308-312; Schuyler, T ür­
k istan, I, 125, M eakin, In R ussian T urkestan, s. 149 - 151.
4. M oser, A trav ers l’Asie C entrale, s. 101, 134; Schuyler,
T ürkistan, I, 120 - 121; O lufsen, The Em ir of B okhara, s. 307 316, 310 - 322, 330 - 331; Tolstov et al., N arody Srednei Azii,
I, 278 - 282.
5. M oser, A trav ers l’Asie C entrale s. 69, 98, 114, 234; M ea­
kin, R ussian T urkestan içinde, s. 52 - 53, 112, 113; O lufsen The
E m ir of B okhara s. 307 - 316, 310 - 322, 330 - 331, Tolstoy et al,
N arody Srednei Azii 1, 278 - 282.
6. Schuyler, T ürkistan , I, 118 - 119; M eakin, In R ussian
T ürkistan, s. 107 - 111; Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I,
278 - 279.
7. Schuyler, T ürkistan, I, 119 - 120; M eakin, In R ussian
T urkestan s. 114 - 117; O lufsen, The E m ir of B okhara, s. 325,
328, 330 - 3(32, 454; T olstov et al., N arody Srednei Azii, I,
282, 311.
8. M oser, A trav ers L ’Asie C entrale, s. 70 - 71, 73, 144,
153, 234, 236; Schuyler, T ürkistan, I, 122 - 124; M eakin, In
R ussian T urkestan, s. 55, 128 - 132, O lufsen, The Em ir of Bakhara, s. 328 - 330, 467 - 472, 479 - 485; Tolstov et al., N arody
Srednei Azii, I, 294 - 298, 300 - 302.
240
9. V am b^ry, Sketches, s. 164; Schuyler, T ürkistan, I, 174 175, 257; M oser, A tra v e rs l’Asie C en trale s. 98 - 105, 111 - 112,
144 - 145, 172, 249; O lufsen, The E m ir of B okhara, s. 334 - 336,
338, 516, 518; M eakin In R ussian T ürk istan , s. 56; Tolstov et
al., N arody Srednei Azii, I, 262 - 266, 269 - 376.
10. Schuyler, T ürkistan , I, 174
- 178,
A trav ers l’Asie C entrale, s.22 - 23, 98 - 105, 144 - 145, 173;
M eakin, In R ussian T urkestan , s. 210 - 215; O lufsen, The E m ir
of B okhara s. 210 - 215; T olstov et al., N arody Srednei Azii, I,
222 - 224, 226, 233 - 244, 255 - 259, 264 - 265, 276, 303, 306 -
307, aio.
11. M eakin, In R ussian T urkestan, s. 145; Tolstov et al.,
N arody Srednei Azii, I, 323 - 324, 612.
12. Schuyler, T ürkistan, I, 142 - 144;- M oser, A tra v e rs
l’Asie C entrale, s. 73; M eakin, In R ussian T urkestan, s. 137 142; Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 325 - 326.
13. Schuyler, T ürkistan , I, 124, 188, 194; M eakin, In R us­
sian T urkestan s. 100 - 102; M oser, A tra v e rs l’Asie C entrale,
s. 106, 114, 144, 270.
14. S. M. M irkhasilov, «K ulturnoe R azvitie U zbekskogo
K ishlaka N iiazbaşhi,» S ovietskaia tn o g rafiia (1962), No. 1, s.
14; M eakin, In R ussian T urkestan, s. 139, 143 - 146, 284; Sc­
huyler, T ürkistan, I, 146 - 147; M oser, A trav e rs l’Asie C en t­
rale, s. 252; Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 323 - 324.
15. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 266 - 268, 276,
314.
16. M oser, A tra v e rs l’Asie C entrale, s. 122 - 123; O lufsen,
The E m ir of B okhara, s. 491 - 492.
17. Rev. Josep h W olff, N arrativ e of a M ission to B okha­
ra (6. bas.; E dinburgh: W illiam B lackw ood and Sons, 1852),
s. 147, 186; M oser, A tra v e rs l’Asie C entrale, s. 156, 206, 212;
Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 175 - 177.
18. W olff, N arrativ e, s. 147, 152, 180; Schuyler, T ürkistan,
I, 136; V am b^ry, T ravels, s. 152, 166; M oser, A trav ers l’Asie
C entrale, s. 140, 247; O lufsen, The E m ir of B okhara, s. 399.
19. Schuyler, T ürkistan ,
I, 191 - 197; A. L. T roitskaia,
« F erganskaia T eatral’n aia E kspeditsiia,» S ovetskaia E tn o g rafiia
(1937), No. 1, s. 163; Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I,
178 - 179, 243 - 244.
20. W olff, N arrativ e, s. 116, 153; V am b6ry, T ravels, s.
73 - 74, 152, 155, 158 - 160, 162 - 164, 166, 173; 178 - 179; 183 184, 203 - 205, 210 - 212, 220, 222 - 223; M eyendorff, V oyage
F: 16
241
18
s. 253 - 254, 262 - 263; Schuyler, T urkistan, I, 122, 158 - 161,
165 - 168, 173, 235, 257; II, 32; M oser, A tra v e rs l’Asie Centrale, s. 75 - 76, 171 - 172; O lufsen, The E m ir of B okhara, s.
383 - 384, 391 - 399; Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 318,
322; M eakin, In R ussian T urkestan, s. 66 - 68, 70 - 71; O. A.
S ukhareva, Islam v U zbekistane (Tashkent: A kadem iia N auk
Uzbekskoi SSR, 1960), s. 52 - 54, 48, 84.
21. V am b^ry, T ravels, s. 140, 198, 232 - 234, 240; M oser,
A trav ers l’Asie C entrale, s. 118 - 119; Schuyler, T urkistan, II,
44 - 45, 113 - 114; M eakin, In R ussian T urkestan, s. 75 - 76,
244; O lufsen, The Em ir of B okhara, s. 373, 392; Tolstov et al.,
N arody Srednei Azii, I, 319 - 321;
S ukhareva, Islam v U z­
bekistane, s. 19 - 20.
22. Schuyler, T urkistan, I, 140 - 142, 150 - 152; II, 31 32; M eakin, In R ussian T urkestan, s. 172 - 175; O lufsen, The
Em ir of B okhara, s. 404 - 405; Tolstov et al., N arody Srednei
Azii, I, 320, 325, 329 - 330, 616 - 636; S ukhareva, Islam v U z­
bekistane, s. 20 - 21 83.
23. Schuyler T urkistan, I, 350; II, 79 - 80; M eakin, In
R ussian T urkestan, s. 159 - 160, 252 - 243; O lufsen, The E m ir
of B okhara, s. 367, 384 - 385; O. O lufsen, Through the U nk­
now n P am irs (London: W illiam H einem ann, 1904), s. 161; T ols­
tov et al., N arody Srednei Azii, I, 318 - 320, 627 - 629; S u k h a­
reva, Islam v U zbekistane, s. 21 - 23.
24. M eakin, In R ussian T urkestan, s. 84 - 86, 99 - 100;
M irkhasilov, «Kul’turnoe Bazvitie,» s. 9.
25. V am b^ry, T ravels, s. 272,
26. B urnes, Travels,
I, 305 - 307; W olff, N arrative, s. 146,
162; W. B arthold, U lugh
- B eg (Cilt. II, «Four S tudies on the
H istory of C en tral Asia»
(Leiden: E. J. Brill, 1958)), s. 119;
M eakin, In R ussian T urkestan, s. 77 - 81, 251.
27. Schuyler, T urkistan, I, 165, M eakin, In R ussian T u r­
kestan, s, 87, 145, 200 - 201; O lufsen, The E m ir of B okhara,
s. 474 - 475. .
28. M eakin, In R ussian T urkestan, s. 221.
29. Schuyler, T urkistan, I, 128, 234 - 235; II, 88; O lufsen,
The E m ir of B okhara, s. 336, 534 - 436; Tolstov et al., N arody
Srednei Azii, I, 315 - 317; M oser, A trav ers PAsie C entrale, s.
261.
30. M oser, A trav ers TAsie C entrale, s. 175 - 177, 200,
259 - 260; Schuyler, T urkistan, I, 132 - 137, 140 - 141; II, 41,
58 - 59, 66, 70; M eakin, In R ussian
T urkestan, s. 159 - 164,
242
217 - 220, 283; O lufsen, The E m ir of B okhara, s. 331, 33i4, 433 434, 436 - 439; T roitskaia, « F erg an sk aia T e a tra l’n aia E kspeditsiia,» s. 163 - 164; Tolstov e t al., N arody Srednei Azii, I. 318 320, 627 649 - 650; S ukhareva, Islam v U zbekistane, s. 23.
31. M eyendorff, V oyage, s. 283 - 284; C lavijo, E m bassy to
T am erlane 1403 - 1406, terciim e G uy Le S tra n g e (N ew York:
H arper and B rothers, 1928), s. 261 - 262, 266 - 267; V am b^ry,
Travels, s. 178 - 179, 183 - 184; M oser, A tra v e rs l’Asie Centrale, s. 171, 259; Schuyler, T urkistan, I, 127; M eakin, In R us­
sian T urkestan s, 68; O lufsen, The Em ir of B okhara, s, 331,
392, 439, 465 - 466, 520; M irkhasilov, «Kul’turnoe Razvitie,» s.
14; Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 310 - 311.
32. A gypsum p laste r w hich is carved w hile still plastic.
33. M eakin, In R ussian T urkestan, s. 109 - 110, 212 - 213;
O lufsen The E m ir of B okhara, s. 322, 2(24, 525, 532; Tolstov et
al., N arody Srednei Azii, I, 242.
IV. KONU
1. R ichard A. Pierce, R ussian C entral A sia, 1867 - 1917
(Berkeley and Los A ngeles:
U niversity of C alifornia P ress,
1960), s. 43, 106 - 135; Z akharova, « M aterial’n aia Kul’tura,» s.
107; U. Shalekenov, «Byt K arakalpakskogo K rest’ian stv a Chimbaiskogo R aiona v Proshlom i N astoiashchem ,» M aterialy i
Issledovaniia po
E tn o g rafii K arakalpakov
içinde (MoskoW:
A kadem iia N auk SSSR , 1958, s. 275.
2. M eyendorff, V oyage, s. 38; Levshin, D escription, s. 418;
V ostrov, «K azakhi D zhanybekskogo R aiona,» s. 32.
3. Levshin, D escription, s. 312, 321 - 413; M eakin, In R us­
sian T urkestan, s. 225 - 226, 233; Ladloff, «Die H au sth iere der
K irgisen,» s. 290; Rudenko, «O cherk By ta,» s. 3, 18, 20, 24, 30 42; V ostrov, «K azakhi D zhanybekskogo Raiona,» s. 16 - 18, 21,
26 - 27, L ansdell, R ussian C entral Asia, I, 314; M oser, A tr a ­
vers l’Asie C entrale, s, 56; U jfalvy de Mezö - Kövesd, E x p é­
dition scientifique, II, 110; O livia Fell V ans - A gnew , «A B ri­
tish F am ily in the K azakh Steppe,» C entral A sian Review, x
(1962), 7, 9; Pierce, R ussian C en tral A sia, s. 160, 191; Z akh a­
rova, «M aterial’n aia K ul’tura,» s. 109 - 112; T olstov et al., N a­
rody Srednei Azii, I, 36, 255 - 256; Jo h n W . W ard ell, «An Acco­
u n t of the H ap penings at S passkiy in K azak h stan betw een 1914
and 1919,» C entral A sian Review, x l l (1964), 110.
243
4. A tkinson, O riental and W estern Siberia, s. 451.
5. U jfalvy de Mezö - Kövesd, E xpédition scientifique, II,
112; V ostrov, «K azakhi D zhanybekskogo R aiona,» s. 15; E. A.
M asanov, «U sloviia T ruda i Bytovoi U klad K azakhskikh Rem eslennikov (V toraia P olovina x lx i N achalo x x v.) «Izvestiia
Akademii N auk K azakhskoi SSR, I (xV) (Aima A ta, 1961);
Schuyler, T ürkistan, I, 34. T icaret için bak, P a lla s, V oyages,
I, 356, 359 - 361, 420 - 421, 614, 618; III. 375 - 377; IV, 219;
Moser, A trav ers l’Asie C en trale s. 22 - 23, 35 - 26, 54, 59 - 60;
R adloff, Aus Sibirien, s. 114; V am béry, R tavels, s. 184, 208 209, 266; L ansdell, R ussian C entral A sia, I, 53 - 54; M eakin,
In R ussian T urkestan, s. 225; O lufsen, The E m ir of B okhara,
s. 359; V ans - A gnew, «A B ritich Fam ily in the K azakh S tep ­
pe,» s. 8; Rudenko, «Ocherk B yta,» s. 44; Z akharova, «M ateriaP naia K ul’tura,» s. 112; G. P. V asil’eva and N. A. Kisliakov,
«V oprosy Sem ’i i B yta N arodov Srednei Azii i K azak h stan a v
Period S troitel’stva Sotsializm e i
K om m unism a,» S ovetskaia
E tn o g rafiia (1962), No. 6, s. 4; T- A. Zhdanko, «Problem a Polyosedlogo N aseleniia v Istorii Srednei Azii i K azakhstana,» S o ­
v etskaia E tn o g rafiia (1961), No. 2, s. 53 - 54; Pierce, R ussian
C entral A sia, s. 158 - 161.
6. M eyendorff, V oyage, s. 48, 53 - 54; Levshin, D escrip ti­
on, s. 374 - 377, 393 - 396, 402; Schuyler, T ürkistan, I, 31 - 33j;
Pierce, R ussian C entral A sia, s. 46 - 63.
7. Schuyler, T ürkistan, I, 166 - 167; L ansdell, R ussian Centa ra l Asia, I, 346 - 438; Levshin, D escription, s. 400; Grodekov,
K irgizy i K arakirgizy, s. 15.
8. G rodekov, K irgizy i K arakirgizy, s. 12; Schuyler, T ü r­
k istan, II, 140 - 142.
9. G rodekov, K irgizy i K arakirgizy, s. 16; Levshin, D es­
cription, s. 344; Pierce, R ussian C entral A sia, s. 119, 156 - 157;
Rudenko, «Ocherk Byta,» s. 3, 20; R adloff, Aus Sibirien, I,
410, 416; Bacon Obok, s. 69 - 70; Z akharova, « M aterial'naia
K urtura,» s. 110.
10. V ostrov, «K azakhi D zhanybekskogo R aiona,» s. 44 49; Pierce, R ussian C entral Asia, s. 203 - 211, 219 - 220; Héléne C arrére d ’E ncausse, «T sarist E ducational Policy in T u r­
kestan, 1867 - 1917,» C en tral A sian Review, x l (1963), 374 394.
11. W inner, O ral A rt and L iterature, s. 101 - 120.
12. W inner, Oal A rt and L iteratu re, s. 120 - 132.
13. Schuyler, T ürkistan, II, 139; K rist, Alone through the
244
Land, s. 118 - 121; «The Social, Econom ic and P olitical E ffects
of R ussian Influence in K irgizia (1855 - 1917),» C en tral A sian
Review, V (195), 242 - 243.
14. «The D evelopm ent of
K ara - K alpakia after U nion
w ith R ussia, C en tral A sian Review , VI (1958), 40 - 43; «T sa­
rist Policy to w ard s Islam : The Soviet V ersion,» C en tral Asian
Review , VI (1958), 250 - 251.
15. M oser, A tra v e rs l’Asie C entrale, s. 275 - 278, 314 - 316,
329, 334 - 335; O’D onovan, The M erv O asis, II, 55, 65 - 70,
83 - 84; R ichard K arutz, U n ter K irgisen und Turkm enen (B er­
lin: V erlag U llstein n .d .), s. 32 - 35; K rist, A lone T hrough the
Forbidden Land, s. 37 - 44; A. K arryiev and A. R osliakov, K ratki O cherk Istorii T urkm en istan a 1868 - 1917 (A shkhabad, 1956),
C entral A sian ReviewMe özetlenm iştir, VI (1958), 134 - 137.
16. W illiam Eleroy C urtis, T urkestan. «The H e a rt of Asia»
(N ew York: H odder and S to u g h to n , 1911), s. 121.
17. Pierce, R ussian C en tral A sia, s. 137.
18. Pierce, R ussian C entral Asia, s. 163 - 166; M eyendorff,
V oyage, s. 216 - 217, 241.
19. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 182 - 184.
20. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 181, 186 - 188.
21. O 'D onovan, The M erv O asis, II,
4; M eakin, In R us­
sian T urkestan, s. 114 - 115, 211 - 214; O lufsen, The Em ir of
B okhara, s. 465, 471, 520; C urtis, T urkestan, s. 36; Tolstov et
al., N arody Srednei Azii, I, 179, 184 - 185, ,236 - 237, 240.
22. M eakin, In R ussian T urkestan, s. 102 - 103, 213 - 215,
290 - 292. B atı p azarların ın kabilelerin halı dokum asına etkile­
rine genel bakış için bakınız: G. W ilfrid S eager, «O riental C ar­
pets Today,» Royal C en tara l A sian G oural, LI (1964), 122.
23. M eakin, In R ssian T urkestan, s. 281.
24. M eakin, In R ussian T urkestan, s. 108 - 109, 132; M o­
ser, A trav ers l’Asie C en trale, s. 251; O lufsen, The E m ir of
B okhara, s. 343.
25. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 184-185, 269.
26. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 184; Schuyler,
T ürkistan, I, 124-125.
27. Schuyler, T ürkistan , I, 115-116, 158, 161-162, 168-169,
258-259; M oser, A trav ers l’Asie C en trale s, 118; M eakin, in
R ussian T urkestan, s. 64-65, 69, 71-72, 75,76; G uillaum e C apus,
A trav ers le royaum e de T am erlan (Asie C en trale) (P aris: A.
H ennuyer, 1892), s. 314-315; Pierce, R ussian C en tral A sia, s.
223-233; Pierce, M ission to T urkestan, s. 47-48; «T sarist Policy
245
tow ards Islam ,» p. 250.
28.
B ennigsen and Q uelquejay, Les m ouvem ents nation aux n au x , s. 26-40; H élem e C arrere d’E ncausse, «La Politique
culturelle du pouvoir ts a ris te au T urkestan (1867-1917,» Chaiers du m onde russe et soviétique, III (1962), 374-407; «T sarist
Policy to w ard s Islam ,» s. 243; Geoffrey W heeler, R acial P ro b ­
lem s in Soviet M uslim A sia (2. bas.; London: O xford U n i­
versity P ress, 1962), s. 11; W oeikof, Le T urkestan russe^ s.
332.
V. KONU
1. Pierce, R ussian C entral Asia, s. 161-162, 293.
2. Joseph C astagn6, «Les O rg an isatio n s covietiques de la
Russie m usulm ane,» ¡Revue du m onde m usulm an, LI (October,
1922), 178-181; E lizabeth Bacon, «Soviet Policy in T urkestan,»
The M iddle E ast Jo u rn a l, I (1947), 390-392.
3. S. M. A bram son, « P reobrazovaniia v K hoziaistve i KnV
ture K azakhov za Gody Sotsialisticheskogo S tro itel’stva, «Sovetskaia E tn o g rafiia (1961), No. 1, s. 59-61; Z akharova, «Mate ria rn a ia K uPtura,» s. 120-121; V asil’eva and K isliakov, Voprosy Sem ’i i Byta,» s. 67; D. Kshihekov, O FeodaPno Bayskikh
Perezhitkakh i ikh preodolenii (Alma A ta, 1957), s. 2.
4. T sen tral’noe S tatisticheskoe U pravlenie pri Sovete Ministrov SSSR , C h islen n o sf, S o stav i R azm eshchenie N aseleniia
SSSR. K ratkie Itogi sesoiuznoi Perepisi N aseleniia 1959 G oda
(M oscow; G o sstatizd at, 1961), s. 48; T sen tral’noe S tatistich es­
koe U pravlenie pri Sovete M inistrov SSSR , C h islen n o sf S kota
y SSSR. S tatisticheskii Sbornik (M oscow, 1957), s. 30-31; R us­
sia (1923-U.S.S.S.R.) T se n tra l’noe S tatisticheskoe U pravlenie,
The N ational conomy of the U SSR in 1960; S tatistical Yearbook
(W achington, D.C.: U.S. G oint P ublications Research Service,
1962), s. 921.
5. A brom son, «P reobrazovaniia v K hoziaistve i Kul’ture
Kazakhov,» s. 58-61; T sen tral’noe S tatisticheskoe U pravlenie pri
Sovete M inistrov SSSR, C h isle n n o sf Skota v SSSR , s. 30-31,
46-47; «Some S tatistics on H igher E ducation in the M uslim Re­
publics,» C entral A sian Review, x (1962), 229-238; V.K. G ardanov, B.O. D olgikh, and T.A. Zhdanko, «O snovnye N aprcvleniia
E tnicheskikh P rotsessov u N aradov SSSR , IS o v etsk aia E tn o g ­
rafiia (1961), No. 4. s. 21.
246
6. K azakhstanskaia P ra v d a , O ctober 13, 1962; P ra v d a Vostoka, N ovember 1, 1962, and S ovetskaia K irgiziia, December
22, 1962, C en tral A sian Review, x fd e (1963), 45; Turkm enskaia Iskra, Novem ber 21, 1963j, C entral A sian Review, x n ’de
(1946), 39.
7. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 36-37, 200, 211-226,
428, 442-445; II, 54-59; « Irrig atio n in C en tral Asia,» C entral
A sian Review, H I (I960), 47, 145-148; K azak h stan sk aia P ra v d a,
A ugust 20, 1962, C entral A sian R eview ’de, x (1962), 364; «Irrig atian : P ro g ress since I960,» x C entral A sian Review , xi (1963),
146, 149, 151.
8. P rav d a, Ju n e 12, 1961, C entral A sian Review ’de, ix
(1961), x 388.
9. G ardanov et al., «O snovnye N apravleniia,» s. 21-22;
P rav d a, M ay 24, 1962, C entral A sian R eview ’de, x (1962), 248.
10. «P rivate P ro p erty Tendencies in C entral A sia and K a­
zakhstan,» C entral A sian Review, x (1962), 153-156; S ovetskaia
K irgiziia, O ctober 1, 1961, C en tral A sian R eview ’de, x (1962),
60; P ra v d a V ostoka, December 12, 1962, C en tral A sian .Review’
de, xi (1963), 59; «The T ashkent O blast,» C en tral A sian Review,
VI (1958), 56-57; Theodore S habad, «M oscow, R eversing Policy,
W ill Spur P riv ate F arm ing,» New York Times, Novem ber 7,
1964; Z akharova, «M ateriaFnaia K uFtura,» s. 130, 135-136.
11. Z akharova, «M aterial’n aia K uFtura,» s. 135-137; Downtori, «Soviet C entral Asia,» s. 132-133.
12. Rudenko, «Ocherk B yta,» s. 4-10.,
13. V ostrov, «K azakhi D zhanybekskogo Raiona,» s. 50-61;
Z akharova, «M ateriaFnaia
K uFtura,» s. 120-137; O.A. Korbe,
«K uFtura i B yt K azakhskogo K olkhoznogo Aula,» Sovetskaia
E tn o g rafiia (1950), No. 4, s. 68-77; IA. R. V innikov, «Sotsialisticheskoe P ereustroistvo K hoziaistva i B yta D aikhan M aryiksoi
O blasti Turkm enskoi SSSR ,» S redn eaiziatsk ii E tnograficheskii
Sbornik içinde, I
(M oscow; A kadem iia
N auk SSSR , 1954),
33-35; Shalekenov,
«B yt K arakalpakskogo K rest’ianstva,» s,
274; V asiFeva and K isliakov, «V oprosy Sem ’i i B yta,» s. 11.
14. Z akharova, «M ateriaFnaia K uFtura,» s. 138-154, 160-161;
Zhdanko, «K arakalpaki K horezm skogo O azisa,» s. 531-541; T ols­
tov et al., N arody Srednei Azii, I, 466-472; T.A. Zhdanko, «Byt
Kolkhoznikov Rybolovetskikh A rteley na O strav ak h Iuzhnogo
A rala,» Sovetskaia E tn o g rafiia (1961), No. 5; M ostrov, «K a­
zakhi D zhanybekskogo R aiona,» s. 25-28; Korbe «K uFtura i Byt,»
s. 77.
247
15. Z akharova, «M aterial’n aia K ult’tura,» s. 155-160, 174,
180-181; Shikhberdy A nnaklychev, «N ekotorie S torony B yta Rabochikh-neftianikov N ebit-D aga,» S ovetskaia E tn o g ra fiia (1959),
No. 1, s. 59-60; K. M am betali’eva, B yt i K ul’tu ra Shakhterov-K irgizov K am ennougal’noi P rom yshlennosti K irgizii (F runze, 1963),
«The Life of the K irgiz M iner,» da ö zetlenm iştir, C entral A sian
Review, x n (1964), 119.
16. Z akharova, « M aterialn aia K ul’tura,» s. 174-181; V istrov, «K azakhi D zhanybekskogo R aiona,» s. 78-81; M am betali’eva,
Byt i K ul’tura, s. 119.
17. Z akharova, « M ateria l’n aia K ul’tura,» s. 166-172; V ostrov, «K azakhi D zhanybekskogo R aiona,» s. 81-82.
18. M am betali’eva, B y t i Kul’tu ra, s. 118-119.
19. A nnaklychev, «N ekotorie Storony B yta,» s. 62-63.
20. Z akharova, «M aterial’n aia K ul’tura,» s. 161, 168,, 172,
181-186; K lodta, K azakhskii N aroduyi O rnam en; M am betali’eva
B yt i Kul’tu ra, s. 129; V ostrov, «K azakhi D zhanybekskogo Raiona,» s. 54-55, 58.
21. Z akharova. «M aterial’n aia K ul’tu ra»
s. 129 V ostrov
«K azakhi D zhanybekskogo R aiona» s. 54 - 55, 5822. H erbert H arold V reeland, III, M ongol C om m unity and
Kinship S trctu re (N ew H aven: H um an R elations A rea Files,
1954), s. 34-35.
23. B acon, Obok, s. 66-68.
24. innikov, «Rodo-plem ennoi Sostav,» s. 136-181; Korbe,
«Kul’tu ra i Byt,» s. 71, 86; B ostrov, «K azakhi D zhanybekskogo
Raiona» s. 54; Z akharova, « M aterial’n aia Kul’tura,» s. 129; Irene
W inner, «Some P roblem s of N om adism and Social O rg an izatio n
am ong the Recently S ettled K azakhs,» C en tral A sian Review,
Ki (1963), 355-359; «S tabilization of the N om adism Social O r­
ganization am ong the Recently S S ettled K azakhs,» C entral A s­
lan Review, X I (1963), 355-359; « S tabilization of the Nomads,»
C entral A sian Review;, V II (1959), 225-227; G ard an o v e t al.,
«O snovnie N apravleniia,» s. 20; A nnaklychev, «N ekotorie S to­
rony B tta,» s. 58, 6$-64; Shikhberdy A nnaklychev, B yt Rabochink-neftianikoe N ebit-D aga i K um -D aga
(A shkhabad, 1961),
review ed by V. K rupianskaia in S ovetskaia E tn o g ra fiia (1962),
No. 1, s. 115-117; Zhdanko, Ocherki Istoricherkoi E tn o g rafii Karakalpakov, s, 37-94.
25. A lexandre B ennigsen, «The M uslim Pepoler of S o­
viet R ussia and the Soviets,» The Islam ic Review, x lm (1955),
No. 4, s. 28; K om sonolskaia P rav d a , Ja n u a ry 12, 1961 and P rav-
248
da, M ay 25, 1962, C entral A sian Review ’de, x (1962), 155, 266;
M am betali’eva, B yt i K ul’tu ra , s. 120.
26. «Some S tatistics on H ig h er E ducation,» s. 232, 234.
27. B ennigsen, «The M uslim Peoples of Soviet Russia,» s.
29; Sovetskaia K irgiziia, Septem ber 19, 1961, C en tral A sian
R eview ’de, xi (1963), 225; G ard an o v e t al., «O snovnye Napravleniia,» s. 20; K irgiz K om unist Partisii, M erkezi Komite
B irinci Sekreteri I. R. R ezzakovun n u tku, «C onference of K irgiz
Intelligentsia,» da, C entral A sian Review, V III (1960), 289; Korbe, «K uFtura i Byt,» s. 86; N. S. S abitov, «O bshchestvennaia
Z hizn’i Sem einyi B yt K azakhovkolkhoznikov,» T rudy In stitu ta
Istorii, A rkheologii i E tn o g rafii, III, E tn o g ra fiia (Alm a Ata:
A kadem iia N auk K azakhskoi S SSR , 1956), s. 206; «The Peoples
of C entral A sia: Social C ustom s,» C entral A sian Review, V II
(1959), 214.
28. B ennigsen, «The M uslim Peoples of Soviet Russia,»
s. 29.
29. V ostrov, «K azakhi D zhanybekskogo Raiona,» s. 85;
«C rim es a g a in st W om en in the 1961 Turkm en C rim inal Code,»
C en tral A sian R eview , x m (1965), 227-231.
30. V ostrov, «K azakhi D zhanybekskogo R aiona,» s. 84-87;
K orbe, «K ul’tu ra i B yt,» s. 85; V asil’eva and K isliakov, «Voprosy Sem ’i i Byta,» s. 13-14; A nnaklychev, «N ekotorie Storony
B yta,» s. 68; G ardanov et al., «O snovnye N apravleniia,» s. 20;
Irene W inner, «Some P ro b lem s of N om adism ,» s. 361-362.
31. S. M. A bram son, «O trazhenie P ro tse ssa Sblizheniia
N atsii n a Sem eino-bytovom iiklade N arodov Srednei Azii i Kazakhstana,» Sovetskaia E tn o g ra fiia (1962), No. 3, s. 23; M am ­
betali’eva, B yt i K ul’tu ra, s. 120.
32. V asil’eva and K isliakov, «V oprosy S em ’i i B yta,» s.
9; M am betalfeva, B yt i K ul’tu ra, s. 120; «The peoples of C en t­
ral Asia: The Survival of Religion,» C en tral A sian Review,
V II (1959), 110-111.
33. B ennigsen, «The M uslim Peoples of Soviet Russia,» s.
28-31; R ichard Pipes, «M uslim s of Soviet C en tral Asia: Trends
and Prospects,» The M iddle E a s t G ournal, ix (1955), 153; «The
Peoples of C entral Asia: The S urvival of R eligion,» s. 111-113;
S ovetskaia K irgiziia, December 28, 29, 1963, C en tral Review'd«
x n (1964), 57; L. Klim ovich, «W hat an A theist Should Know
about the Q uran,» K azak h stan (1958), No. 6, sum m arized in
C en tral A sian Review , VI (1958), 368-377.
34. «C hristian C hurches and Sects in C en tral Asia and
249
K azakhstan,» C entral A sian Review, xi (1963), 343-354.
35. N edir Kuliyev, A nti-nauchnaia S u sh ch n o st’ Islam a i
Z Jad ach i A teisticheskogo V ospitaniia Tru iashchikhsia v Usloviiakh Sovetskogo T urkm enistana (A shkhabad: A kadem iia N auk
Turkm enskoi SSR, 1960), C entral A sian Review, x ( 1962) s. 105 l l l ’lerde özetlenm iştir; A nnaklychev, «Nekotorie S torony Byta,»
s. 63 - 64.
36. «M edical Services in C entral A sia and K azakhstan,»
C entral A sian Review, xi (1963), 119.
37. W urm , Turkic Peoples of the U SSR, s. 14-16; T. G.
D ulling, An Introduction to the Turkm en L an g u ag e (St. A nt­
hony’s College, O xford: C entral A sian R esearch C entre, 1960),
s. 1.
38. N icholas A. H an s and S ergius H essen, E ducational
Policy in Soviet R ussia (London: P. S. K ing and Son, 1930),
s. 175-180; W alter M cKenzie P in tn er, «In itial Problem s in the
Soviet Econom ic D evelopm ent of C e n tral Asia,» Royal C entral
&sian ournal, xL (1953), 287; A zam at A ltay, «K irgiziya D uri g
the G reat Purge.» C entral A sian Review, x n (1964), 97-107.
39. Sovetskaia K irgiziia, Ju ly 3, 1963, C entral A sian. Re­
view, xi (1963|), 397.
40. N. D zhandiFdin, «Some Problem s of In tern atio n al E d u ­
cation,» K om m unist (1959), No. 13, C entral A sian Review, VII
(1959), 338’de tercüm e edilm iştir.
41. «Some S tatistics on H igher E ducation» s. 229-240.
42. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, II, 95-96, 141-152,
B05-312, 458-464; Z akharova, «M aterial’n aia K ul’tura,» s. 184-187;
V asil'eva, «Turkm eny-nokhurli,» s. 170-175; Z hdanko, «K arakalpaki K horezm skogo O azisa,» s. 554-565; K lodta, K azakhskii
N arodnyi O rnam ent; M am betali’eva, B yt i K ul’tu ra, s. 121; «Fi­
ne and Applied A rts in C entral Asia,» C entral A sian Review,
ix (1961), 265-268.
VI. KONU
1. Pierce, R ussian C en tral Asia, s. 271-278,
283-286,
292-301.
2. Goceph C astag n é, Les B asm atchis (P aris: E. Leroux,
1925); C astag n é, «Les O rg an isatio n s soviétiques»; C astag n é,
«Les M ajorités m usulm anes e t la politique des S oviets en Asie
C entrale,» Revue du m onde m usulm an, L Ix (1925), 147-211;
250
C astag n é, «Le T rkestan depuis la révolution ru sse (1917-1921) ,
«Revue du m onde m usulm an, L (1922), 28-71.. «The B asm achis,
The C entral A sian R esistance M ovem ent, 1918-24,» C entral A sian
Review, V II (1959), 236, 240-242’leri de görünüz; Tolstov et al.,
M arody Srednei Azii, I, 191-194; «D zhunaid-K han, ’K ing of the
K arakum D esert’,» C entral A sian Review, x m (1965) , 216-226.
3. C astag n é, Les B asm atchis, s. 31, 747; C asta g n é, «Les
M ajorités M usulm anes,» s*. 32-33; C astag n é, «Les O rg an isatio n s
soviétiques,» s. 7, 176-177, 245-247; C asta g n é, «Le T urkestan
D epuis la R évolution russe,» s. 70.
4. «The C ollectivization C am paign in U zbekistan,» C entral
Aisan Review, x n (1964), 40-52; T olstov et al., N arody Srednei
Azii, I, 196.
5. «Food T rade and P ublic C a te rin g in C entral Asia,»
C entral A sian Review, V III (1960), 153.
6. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 212-217; «The
T ashkent O blast,» s. 54-55; Shalekenov, «B yt K arakalpakskogo
K re sfia n stv a C him baiskogo R aiona,» s. 269.
7. Izvestiia, N ovember 11, 1960, quoted in «P riv ate P ro ­
perty Tendencies,» s. 151-152; K om m unist T ajik istan a, Ju ly 12,
13, 1962, C entral A sian Review , x (1962), 381’de; Tolstov et
al., N arody Srednei Azii, I 217; L. S. T olstova, «The K ara-K al­
paks of Fergana,» C entral A sian Review, ix (1961), 50; M. A.
B ikzhanova, Sem ’ia v K olkhozakh U zbekistana (T ashkent, 1959),
«Fam ily Life in the K olkhozes of U zbekistan,» C entral A sian
Review, ix (1961), 17’de özetlenm iştir.
8. V am béry, T ravels, s. 218; Tolstov et al., N arody Srednei
Azii, I, 304-312, 317; P ipes «M uslim s of Soviet C entral Asia,»
s. 157; «Food T rade and P ublic C atering,» s. 151-154; V asil’eva
and K isliakov, «V oprosy S.em’i i B yta,» s. 8, 11; W heeler, «R a­
ce R elations in Soviet M uslim Asia,» s. 100; Jo h n P ark er, «Im ­
pressions of the Soviet M iddle E ast,» Royal C en tral A sian J o u r­
nal, x x x in (1946), 350.
9. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 305-313.
10. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 270-292; Mirkhasilov «Kul’turnoe R azvitie,» s. 16; V asiFeva and K isliakov,
«V oprosy Sem ’i i B yta,» s. 7-10; «D om estic H ousing,» C entral
A sian Review , ix (1961), 360, 365, 368; « P riv ate P ro p erty Ten­
dencies, s. 147-151; «Town P lan n in g ,» C entral A sian Review,
x (1962), 269-270; «New S ettlem ent in C entral A sia and K azak­
hstan,» C entral A sian Review, xi (1963), 241; B ikzhanova, Sem ’
ia v K olkhozakh.U zbekistana, s. 17; P ark er, «Im pressions of the
251
Soviet M iddle E ast,» s. 349-350.
11. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 288-292; «The
Peoples of C entral Asia: C ultural evelopm ent, P a rt II: The S o­
viet P eriod since 1945,» C entral A sian Review, V III (1960),
12-13; M irkhasilov, «Kul’turnoe Razvitie,» s. 16; V asil’eya and
K isliakov, «Voprosy Sem 'i i B yta,» s. 10; T olstova, «The K araK alpaks of. F ergana,» s. 50-51; C onsum er G oods in C en tral
Asia,» C entral A sian Review , V II (1959), 145; Pipes, «M uslim s
of Soviet C entral Asia,» s. 157-158.
12. T olstov et al. N arody Srednei Azii, I, 292-304; V asil’
eva and K isliakov, «V oprosy Sem ’i i Byta,» s. 8, 10-11, T olsto­
va, «The K ara-K alpaks of F erg an a,» s. 51; «The Peoples of
C entral A sia: C ultural D evelopm ent,» C en tral A sian Review,
V II (1959), 218; Sir F itzro y M acLean, «My V isit to C entral
Asia, 1958,» Royal C entral A sian G ournal, xL V I (1959), 139.
13. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 196, 244-245,
573-580; C astag n é, «Les O rg a n isa tio n s soviétiques,» s. 225-226;
A. V. B akushinsky, «Folk A rts and C rafts,» The U .S.S.R. Speaks
for Itself (London: Iaw rence and W ish art, 1943), s. 324-325’
1er içinde.; «Art,» C entral A sian Review, VI (1958), 318; «C on­
sum er G oods in C entral A sia,» s. 147; D ow nton, «Soviet C entral
Asia,» s. 136; M acLean, «My V isit to C en tra l A sia, 1958,» s. 139.
14. D ow nton, «Soviet C en tral Eisa,» s. 134-135; M aclean,
«My V isit to C entral A sia, 1958.; s. 139; G. P . S nesarev, «The
Survival of Religious an Social C untom s in U zbekistan.» C entral
Asian Review, VI (1958), 13-14; C onsum er G oods in C entral
Asia,» s. 145-151; Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 256;
«The Pepole M aintain Poblic O rder,» C en tral
A sian Review,
IX (1961), 276; «P riv ate P ro p erty Tendencies,» s. 151-153;
Tolstova; «The K ara-kalpaks of F ergana,» s. 50.
15. «The Peoples of C entral A sia: C ultural Developm ent,»
s. 216-217; B ikzhanova, Sem ’ia v Kolkhozakh U zbekistana, s.
18-23; S nesarev, «The S urvival of R eligious and Social C u s­
tom s,» s. 11; Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 323-324.
16. T olstov et al., N arody Srednei Azii, I, 326-329; Pipes>
«M uslim s of Soviet C en tra l Asia,» s. 157-158, 300; T olstova,
«The K ara-K alpaks of F erg an a,» s. 52; S ukhareva, Islam v Uzbekistane, s. 82-83; A bram son, «O trazhenie P ro tse ssa Sblizheniia N atsii,» s. 19-21, 24-25; V asil’eva and M isliakov, «Voprosy
Sem»i i Byta,» s. 13|-14; B. x. K arm ysheva, «R aboty Sredneaziatskoi E tnograficheskoi E kspeditsii (1957-1961),» Sovetskaia
E tn o g rafiia (1962), No. 2, s. 137-138; K om m unist T ajik istan a,
252
M ay 7, 1963, C entral A sian Review, x i (1963), 225’de; «The
Peoples of C entral A sia: Social C ustom s,» s. 215; «Crime and
the C ourts in T adzhikistan,» C en tral A sian Review , x n (1964),
17. P in tn er, «Initial P roblem s in the Soviet Economic De­
velopm ent of C entral Asia,» s. 286; «Some S ta tistic s on H igher
E ducation,» s. 234.
194-195.
18. Tolstova, «The K ara-K alpaks of F erg an a,» s. 52.
19. C astag n é, «Les M ajo rités m usulm anes,» s. 172, 174-176;
Tolstov et al., N arody S rednei Azii, I, 197, 326-327 348; V asil’
eva ve K isliakov, «V oprosy Sem ’i i Byta,» s. 8-9; T olstova, «The
K ara-K alpaks of F ergana,» s. 51-52.; B ennigsen, «The M uslim
Peoples of Soviet R ussia and the Soviets,» s. 28-29; K om m unisi
T ajikistana, M ay 31, 1959, C entral A sian Review, V II (1959)
276’da; « P arty A ffairs,» C entral A sian Review, xi (1963), 400;
S nesarev, «The Survival of R eligious and Social C ustom s,» s, 9.
20. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 317; K arm yaheva, «R aboty
S redneaziatskoi E tnograficheskoi
E kspeditsii
(1957-1961),» s. 137; S nesarev, «The S urvival of R eligious and
Social -Customs,» s. 10-15.
21. E gon E rw in Kisch, C h an g in g Azia (N eW York: A. A.
Knopf, 1935), s. 177-178; H élene C arrere d ’E ncausse, «Islam in
the U SSR,» C entral A sian Review, ix (1961), 335-351; Pipes,
«M uslim s of Soviet C entral Asia,» s. 148-151; Tolstov et al.,
N arody Srednei Azii, I, 322-323; P ark er, «My Im pression of
the Soviet M iddle E ast,» s. 350; M acL ean, «My V isit to C entral
A sia, 1958,» s. 137-138.
22. B enningsen, «The M uslim Peoples of Soviet Russia,»
s. 28, Snesarev, «The Survival of R eligious and Social Custom s,»
s. 7.
23. Philip K. H itti, H isto ry of the A rabs (3. B aski, London:
M acm illan and Co., 1946), s. 130.
24. Pipes, «M uslim s of C oviet C en tral Asia,» s. 130, 151;
M acL ean, «Mv V isit to C en tral Asia, 1958,» s. 137-138; Tolstov
et al., N arody Srednei Azii, I, 322-323; S ukhareva, Islam v
U zbekistane s. 19-20, 81; B ennigsen, «The M uslim Peoples of
Soviet R ussia,» s. 26, 28; Izvestiia, M ay 23, 1963, C en tral A sian
Review, xi (1963), 285’de.
25. S nesarev, «The Survival of R eligious and Social C us­
tom s,» s. 7.
26. Sukhareva, Islam v U zbekistane, s. 20-21, 81; Tolstov
et al., N arody Srednei Azii, I, 330; Pipes, «M uslim s of Soviet
253
C entral Asia,» s. 153.
27. Pipes, «M uslim s of Soviet C entral Asia,» s. 151-15228. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 322-323; Snesarev, «The S urvival of R eligious and Social Custom s,» s. 6; Bennigsen, «The M uslim Peoples of Soviet R ussia,» s. 28; Mirkhhasilov, «K uPnurnoe R azvitie,» s. 14.
29. Sukhareva, Islam v U zbekistane, s. 82-85; Tolstov et
al., N arody Srednei Azii, I, 300, 312-313, 316, 323, 329-330;
S nesarev «The Survival of R eligious and Social Custom s,» s.
6-10; Pipes, «M uslim s of Soviet C entral Asia,» s. 152, 156-157;
C arrere d’E ncausse, «Islam inthe U SSR,» s. 343; B ikzhanova,
Sem ’ia v Kolkhozakh U zbekistana, s. 18.
30. C arrere d ’E ncausse, «Islam in the U SSR,» s. 341-343;
S ukhareva, Islam v U zbekistane, s. 84-85; Pipes, «M uslim s of
Soviet C entral Asia,» s. 153-154.
31. C arrere d’E ncausse, «Islam in the, U SSR,» s'. 341-343;
Snesarev, «The Survival of R eligious and Social C ustom s,» s.
8-9; S ukhareva, Islam v v U zbekistane, s. 44-51.
32. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 329-331, 342;
S ukhareva, Ilam ve U zbekistane, s. 82; K azak h stan sk aia P rav d a,
M arch 6, 1962, C entral A sian Review, x n (1964), 122’de; «M os­
cow S teps up Drive on R eligion; New Rites Seek to S upplant
T raditioal O bservances,» N ew York Times, Ju n e, 7, 1964; s. 5;
M irkhasilov, «K uPturnoe Razvitie,» s. 14.
33 B ennigsen, «The M uslim Peoples of Soviet Russia,»
s. 30-31; M irkhasilov, «Kul’turnoe Razvitie,» s. 13;
«Medical
Services in C entral Asia and K azakhstan,» s. 29-40; Tolstov
et al., N aro y Srednei Azii, I, 33-336.
34. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 310-311; «The
People M aintain Publie O rder,» s. 275; «Food T rade and Public
C atering,» s. 155; M irkhasilov, «Kul’turnoe R azvitie,» s. 14;
«Medical Services in C entral Asia and K azakhstan,» s. 119.
35. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 338-339; Troitskaia, «F erganskaia T eatraP n aia E kspeditsiia,» s. 163-164; A. L.
T roitskaia, «Iz Istorii N arodnogo T eatra i T sirka v 'U z b e k ista ne,» Sovetskaia E tn o g rafiia (1948), No. 3, s. 71.-72; Dovnton,
«Soviet C entral Asia,» s. 135; Lt. oClonel G. E. W heeler, «Cul­
tural D evelopm ents in Soviet C en tral Asia,» Royal C entral Asian
Jo u rn al, xL I (1954), 182; «Pesni za N alichnie,» P ra v d a Vostoka,
O ctober 30, 1960, «P aying the Piper,» ism iyle tercüm e edilm iştir,
C entral A sian Review, ix (1961), 182-184; «A gitprop. Some
D etails of A gitation and P ro p a g a n d a in the M uslim Republics,»
254
C entral A sian Review, V III (1960), 382.
36. Tolstov et al., N arody Srednei Azii, I, 272, 375-378,
386.
37. Tolstov et a l.t N arody Srednei Azii, I, 343-344.
38. K om m unist T ajik istan a, A ugust 28, 1963, C entral A sian
Review, xi (1963), 401-402 içinde; K om m unist T ajik istan a, J a ­
n uary 26, 1962, C entral A sian Review, V III (1960), 386’da;
M irkhasilov, «Kul’ürnoe Razvitie,» s. 9-16, 13.
39. «Trends in E ducation in C entral A sia » ' C entral A sian
Review, V II (1959), 18; «R eorganization of E ducation,» C entral
A sian Review, ix (1961), 25-26; Theodore S habad, «Soviet S c­
hooling C ut to 10 Years,» N ew York Times, A ugust 13, 1964;
M irkhasilov, «K ul’turnoe R azvitie,» s. 10-11.
V II. KONU
1. Stefan W urm , The Turkie L an g u ag es of C entral Asia;
Problem s of C ulture Contact, A ppendix I (O xford: C en tral A sian
R esearch C entre, 1960), s. .50.
2. P au l B. Henze, «P olities and A lphabets in Inner Asia,»
Royal C entral A sian G ournal, x:LIII (1956), 30.
3. H enze, «Politics and A lphabets in In n er Asia,» s. 31;
Thomas W inner, O ral A rt and L iterature, s. 23, 109.
4. Henze, «Polities and A lphabets in Inner Asia,» s. 32-33.
5. Henze, «Polities and A lphabets in Inner Asia,» s. 34-35.
6. P au l B. H enze, «A lphabet C hanges in Soviet C entral
/VsAia and C om m unist China,» Royal C en tral A sian Jo u rn a l,
kLIV (19577, 125-126; Sir O laf Caroe, «The H eritag e of C haghatai. L anguage in R ussian C entral Asia,» Royal C entral A sian
Jo u rn al, xL (1953), 82-83.
7. «The R ussification of the T adzhik L anguage,» C entral
Asian Review, VI (1958, 25-33.
8. N. D zhandil’din, «Problem s of the D evelopm ent of N a­
tional Culture,» K om m unist K azak h stan a (1957), No. 7, .C e n t­
ral A sian Review, VI (1958), 22’de tercüm e edilm iştir.
9. N. A. B askakov, «The Turkie Peoples of the U SSR: the
D evelopm ent of their L an g u ag es and W ritin g ,» V oprosy Yazykoznaniia, Ju n e 1952, İngilizceye
«The Turkie L an g u ag es of
C entral Asia: Problem s of
P lanned C ulture C ontact» adıyla
(O xford: C entral A sian R esearch C entre, 1960), çevrilm iş n o t­
lar ve m ü talalar Stefan W u rm ta ra fın d a n y apılm ıştı; D ulling,
255
An Introduction to the Turkm en L anguage.
10.
«Recent L iteratu re in C entral A sia and K azakhstan,»
C entral A sian Review, x (1962), 353 - 362.
V III. KONU
1. Pierce, M ission to T urkestan, s. 2.
2. A lexandre B ennigsen, «The M uslim Peoples of the S o­
viet U nion and the Soviets,» The Islam ic Review, x L III (1955),
No. 7, s. 33.
3. B ennigsen, «The M uslim Peoples of the Soviet Union,»
No 6, s. 14 - 18.
4. B ennigsen, «The M uslim Peoples of the Soviet Union,»
5. B ennigsen, «The M uslim Peoples of the Soviet Union,»
No. 5, s. 14; «Recent L iteratu re in C entral A sia and K azakhs­
tan,» s. 353 - 362.
6. B ennigsen, «The M uslim Peoples of the Soviet Union,»
No. 5, s. 14; No. 7, s. 34; D zhandiFdin, «Problem s of the D e­
velopm ent of N ational C ulture,» s. 20-22; D zhandil’din, «So­
me Problem s of In tern atio n al E ducation,» s. 339; «The R ussi­
fication of the Tadzhik L anguage,» s. 25 - 33; Sovetskaia K ir­
g iz ia , O ctober 13, 1963, C entral A sian Review, x l l (1964),
56’da.
7. Pipes, «M uslim s of Soviet C entral Asia,» s. 306 - 307;
B ennigsen, «The M uslim Peoples of the Soviet Union,» No. 5,
s. 9; No. 7, s. 30.
8. Schuyler, T urkistan, I, 84; O lufsen, The E m ir of B ok­
hara, s. 390, 520; G ardanov et al., «O snovnye N apravleniia Etnicheskikh Protessov,» s. 27 - 28; Pipes, «M uslim s of Soviet
C entral Asia,» s. 298 - 301.
Pipes, «M uslim s of Soviet C entral Asia,»
s. 300; B ennigsen,
«The M uslim Peoples of the Soviet U nion,» No. 7, s. 33.
256
B İ B L I O G R A F Y A
Bu b ib liografyada sadece n o tlard a geçen eserler ihtiva
edilm iştir. Çünkü bu tip m ü rac a atlard a tem el k ay n ak la r ve u z ­
m anlaşm ış çalışm alar tercih edilir. O rta asy a hak k ın d a birçok
genel eser ise b ib lio g raîy a dışı bırak ılm ıştır.
A bram son, S. M. «O trazhenie P ro tse ssa Sblizheniia Nat*
sii na Sem einobytovom U klade N arodov Srednei Azii i K azakhstana,» S ovetskaia E tn o g ra fiia (1962), No. 3, pp. 18 - 34.
------. «P reobrazovaniia v K hoziaistve i Kul’ture K azakhov
za G ody S otsialisticheskogo S tro itel’stva,» S ovetskaia E tn o g ­
rafiia (1961), No. 1, pp. 54 - 71.
«A gitprop. Some D etails of A gitation and P ro p a g an d a in
the M uslim Republics,» C en tral Asian" Review, VIII (1960),
376 - 386.
A ltay, A zam at. «K irgiziya D u rin g the G reat P urge,» C en t­
ral A sian Review , x l l (1964), 97 - 107.
A ndrianov, B. V. «Ak - D zhagyz (k Istorii Form irovaniia Sovrem ennoi Etnicheskoi T erritorii K arakalpakov v N izov’e
Amu, D ar’i),» in A rkheologicheskie i E tnograficheskie R aboty
Khorezm skoi E kspeditsii 1945 - 1948 ed. S. P. Tolstov and T.
A- Z hdanko. («Trudy Kkorezm skoi A nm peoyogo - etnografic*
heskoi E kspeditsii, Vol. I.) M oscow: A kadem iia N auk SSSR ,
In stitu t E tn o g rafii im eni N. N. M iklukho - M aklaia, 1952.
------. «E tnicheskaia T erritoriia K arakalpakov v Severnom
Khorezm e (xV III - x lx ve.),» in M aterialy i Issledovaniia po
E tnografii K arakalpakov, ed. T. A. Z hdanko. («Trudy K horez­
mskoi A rkheologo - e tn o g ra ficheskoi
E kspeditsii,» Vol. III.)
M oscow; A kadem iia N auk SSSR , Institu-t E tn o g rafii im eni N.
N. M iklukho - M aklaia, 1958.
F: 17
257
A ndrianov, B. V., and A. S. Melkov. «O braztsy K araklpakskogo N arodnogo O rnam enta,» in M aterialy i Issledovaniia
po E tnog rafii K arakalpakov, ed. T. A. Zhdanko. («Trudy Khorezm skoi A rkheologo - etnograficheskoi E kspeditsii,» C ilt III.)
Moscow; A kadem iia N auk SSSR , In stitu t E tn o g rafii imeni N.
NN. M iklukho - M aklaia, 1958.
A nnaklychev, Shikhberdy. B yt Rabochikh - neftianikoe Nebit - D aga i Kum - D aga (Istoriko - etnograficheskii O cherk).
A shkhabad, 1961. Reviewed by V. K rupianskaia in Sovetskaia
E tn o g rafiia (1962), No. 1, pp. 115 - 117.
------. «N ekotorie S to ran y B yta Rabochikh - neftianikov
N ebit - D a g a ’, Sovteskaia E tn o g rafiia (1959), No. 1, pp. 53 68.
Aris ov, N.A. «O pyt V iiasneniia Etnicheskogo S o stav a irgiz - K azakov Bolchoi O rdy i K arakirgizov n a O snovanii Rodoslovnykh S kazanii i Svedenii o Sushchestvuiushchikh Rodovykh T am gakh, a takzhe Istoricheskikh annykh i N achinaiushchikhsia A ntropologicheskikh Izsledovanii,»
Z hivaia S tarin a,
Vyp. I l l - IV, Cilt 4 (St. P etersb u rg , 1894), 391 - 486.
«Art,» C entral A sian Review, VI (1958), 318 - 319.
A sfendiarov, S. J . Isto riia K azak stan a (s D revneishikh
V rem en). Alma Ata: K azakstanskoe Kraevoe Iz d a te l’stvo, 1935.
A tkinson, Thom as W itlam . O riental and W estern Siberia.
A N arrativ e of Seven Y ears’ E xp lo ration s and A dventures in
Siberia, M ongolia, the K irghiz Steppes, C hinese T artary , and
P a rt of C entral Asia. N ew York: H arper and B rothers, 1858.
B abur. The B abur - n am a in Englich (M em oirs of B ab u r),
by Z ahiru’din M uham m ad B abur P adshah.
Tercüme A nnette
S usannah Beveridge. 2 cilt London: Luzac and Co., 1921.
Bacon, E lizabeth E. Obok. A Study of Social S tru ctu re in
E urasia. .(«Viking und P ublications in A nthropology,» No. 25.)
New York: W enner - G ren F oundaion for A nthropological Re­
search, 1958.
—r— . «Soviet Policy in T urkestan,» The M iddle E a st J o ­
urnal, I (1947), 366 - 400.
B akushinsky, A. V. «Folk A rts and C rafts,» in the U.S.
S.R. Speaks fir Itself. London: L aw rence and W ish art, 1943.
B arthold, W . (B artoP, V. V.) H istoire des Turcs d’Asie
G entrale. Tercüm e Mrne M. D onskis. P aris: L ibrairie d’Am6riquet et d’O rient, 1945.
------. A H istory of the T urkm an People. («Four Studies
on the H istory of C en tra l Asia,» tercüm e V. ve T. M inorsky,
258
Cilt III.) Leiden: E, J, B rill, 1962.
------. Istoriia T uretsko - m ongolskikh N arodov. . T ashkent:
Izdanie
K azakskogo V ysshogo
P edagogicheskogo In stitu ía,
1928.
— —. «Kazak,» E ncyclopaedia of Islam (1. B askı; Leiden:
E. J . B rill, 1927), II, 836.
----- «Kirgiz,» E ncyclopaedia of Islam (1. B askı; Leiden:
E. J . B rill, 1917), II, 836. 1025 - 1026.
------ . A S hort H isto ry of T urkestan. («Four Studies on
the H istory of C entral Asia,» Tercüm e V. ve T. M inorsky, Cilt
I.) Leiden: E. J. B rill, 1936.
------. U lugh - Beg. («Four S tudies on th e H isto ry of C ent­
ral Asia,» tercüm e V. ve T. M inorsky, cilt II.) Leiden: E- J.
B rill, 1958.
B askakov, N. A. «The Turkic Peoples of the U SSR: The
D evelopm ent of their L an g u ag es and W riting,» V oprosy Yazykoznaniia (Ju n e 1952).
Te Turkic L ang u ag es of C e n tra l Asia: P roblem s of P la n ­
ned C ulture C ontact, ism iyle İngilizceye çevrilm iştir. N otlar ve
ilaveler Stefan W urm ta ra fın d a n yap ılm ıştır. O xford: C entral
Asian R esearch C enter, 1960.
«The B asm achis: The C entral
A sian R esistance M ove­
m ent, 1918 - 24,» C entral A sian Review, V II (1959), 236 - 250.
B ennigsen, A lexandre. «The M uslim Peoples
of Soviet
R ussia and the Soviets,» The Islam ic Review, x L III (1955),
No. 4, pp. 25 - 31.
------. «The M uslim Peoples of the Soviet U nion and the
Soviets,» The Islam ic Review, x L III (1955), No. 5, pp. 8 - 15;
No. 6, pp. 13 - 18; No. 7, pp. 27 - 35.
B ennigsen, A lexandre, and C h antai Q uelquejay, Les M ou­
vem ents n atio n au x chez les m usulm ans de Russie. P a ris and
the H ague: M outon and Co., 1960.
------. «Le problèm e lin g u istiq u e et l’évolution des n a tio ­
n alités m usulm anes en U.R.S.S.,» C ahiers du m onde russe et
soviétique, III (I960), 418 - 465.
B ergm ann, B enjam in von. V oyage de B enjam in B ergm ann
chez les K almuks. Tercüm e M. M oris. C hatillon - sur - Seine:
C. C ornillac, 1825.
B ikzhanova, M. A. Sem ’ia v K olkhozak U zbekistana. T ash ­
kent, 1959. «Fam ily Life in the Kolkhozes of U zbekistan,» is­
miyle özetlenm iştir. C entral A sian Aeview, Ix (1961), 16 - 23.
B ourliére, F rançois et al. The Land* and W ildlife of Eu-
259
rasia.
1964.
(«Life N ature Library.») New York: Time Incorporated,
B urnes A lexander. T ravels into B okhara; b eing the Acco­
u n t of a Jo u rn ey from In d ia to Cabool, T arta ry , and P ersia
in the Y ears 1831, 183,2, and 1933. Cilt. London: J . M urray
1834.
C apus, G uillaum e. A tra v e rs le royaum e de T am erlan
(Asie C en trale): V oyage d an s la Siberie occi entale, le T urkes­
tan , la B oukharie, au x bords de l’Amou - D aria, a Khiva, et
d ans rO u s t - O urt. P aris: A. H ennuyer, 1892.
C aroe, Sir Olaf. «The H eritag e of C h ag h atai: L an g u ag e
in R ussian C entral Asia,» Royal C entral A sian Jo u rn a l, xL
(1953), 82 - 92.
C arrére d’E ncausse, H éléne. «Islam in the U SSR,» C en t­
ral A sian Review, lx (1961), 335 - 351.
------. La P olitique culturelle du pouvoir tsa riste au T u r­
kestan (1867 - 1917),» C ahiers du m onde ru sse et soviétique,
III (1962), 374 - 407.
------. T sarist E ducational Policy in T urkestan, 1867 - 1917,
«C entral A sian Review, x l (1963), 374 - 394.
C astag n q , Joseph. Les B asm atchis: Le M ouvem ent nati*
onal des indigenes d’A sie C en trale depuis la R evolution d ’Oc*
tobre 1917 ju s q u ’en O ctobre 1924. P aris: E. Leroux, 1925.
------. «M agie et exorcism e chez les K azak - K irghizes et
au tres peuples turks orientaux,» Revue des éetudes islam iques,
IV (1930), 53 - 156.
------. Les M ajorités m sulm anes et la politique des Soviets
en Asie C entrale,» Revue du m onde m usulm an, L Ix (1925),
147 - 211.
------. «Les O rg an isa tio n s sovietiques de la R ussie m u­
sulm ane,» Revue du m onde
m usulm an, LI (O ctober, 1922),
vii - xvii, 1 - 248.
------. «Le T urkestan depuis la révolution ru sse (1917 1921),» Revue du m onde m usulm an, L (Ju n e, 1922), 28 - 71.
«C hristian C hurches and Sects in C en tral A sia and K a­
zakhstan,» C entral A sian Review, x l (1963), 343
- 354.
»Clavijo. E m bassy to T am erlane 1403 - 146. Tercüm e Guy
Le
S turange. New York:H arp er and
B rothers, 1928.
«The C ollectivization C am paign in U zbekistan,» C entral
Asian Review, x l l (1964), 40 - 52.
«Crim e and the C ourts in T adzhikistan,» C en tral A sian Re­
view, x l l (1964), 185 - 197.
260
«C onsum er G oods in C en tral Asia,» C en tral A sian R evi­
ew , x l l (1959), 145 - 152.
«Crim es a g a in st W om en in the 1961 T urkm en C rim inal
Code,» C entral R sian Review, x i n (1965), 227 - 231.
C urtis, W illiam E leroy. T urkestan: «The H e a rt of Asia.»
N ew York: H odder and S toughton, 1911.
«The D evelopm ent of K ara - K alpakia after U nion w ith
R ussia,» C entral A sian Review , VI (1958), 34 - 35.
P im an d , Dr. M aurice S. P e a sa n t and N om ad R ugs of Asia.
N ew York: A sia H ouse G allery, 1961.
«D om estic H ousing,» C entral A sian Review, Ix (1961),
359 - 370.
D ow nton, Eric. «Soviet C en tral Asia,» Royal C entral A si­
an Jo u rn a l, x L II (1955), 128 - 137.
D ulling, G. K. An In troduction to the Turkm en L a n g u a ­
ge. St. A nthony’s C ollege (O x fo rd ): C entral A sian R esearch
C entre, 1960.
D yrenkova, N. I. «Polychenie S ham anskogo D ara po Vozzreniiam Turetskikh Piem en,» in S bornik M uzeia A ntropologii i
E tn o g rafii, Ix (L eningrad: A kadem iia N auk SSSR , 1930), pp.
267 - 291.
D zhandil’din, N. «Problem s of the D evelopm ent of N a ­
tio n al C ulture,» K om m unist K azak h stan a (1957), No. 7, C ent­
ral A sian Review m ecm uasında İngilizceye çvrilm iştir, VI (1958),
16 - 24.
------. «Som P roblm s of In tern a tio n al E ducation,» Kom­
m u n ist (1959), No. 13. C en tral A sian R eview ’de İngilizceye çev­
rilm iştir, V II (1959), 335 - 340.
«D zhunaid - K han, ’K ing of the K arakum D esert,’» C en t­
ral A sian Review, x II I (19 5 ), 216 - 226.
Fell, E dw ard Nelson. R ussian and N om ad: Tales of the
K irghiz Steppe. New York: D uffield and C om pany, 1916.
F iel’strup, F. A. «M olochnye P ro d u k ty Turkov - kochevnikov,» in K azaki: Sbornik S tatei A ntropologicheskogo O triada K azakstanskoi E kspeditsii Akadem ii N auk SSSR , Issledovanie 1927 g., pp 263 - 301. («M aterialy Kom issii Ekspeditsionnykh Issledovanii,» C ilt xV , Seriia K azak stan a) L eningrad.
A kadem iia N auk SSSR , 1930.
«Fine and Applied A rts in C entral sia,» C entral A sian
Review, Ix (1961), 261 - 271.
Fischel, W alter J . «Israel in Iran (A S urvey of Ju d eo P ersian L iterature,» in The Jew s: Their H istory, C ulture, a d
261
Religion, ed. Louis F inkelstein, pp. 1149 - 1190. 3. baskı; New
York: H arper and B rothers, 1960.
------. «The Leaders of the Je w s of B okhara,» in Jew ish
L eaders 1750 - 1940), ed. Leo J u n g , pp. 533 - 547. New York:
Bloch Publishing C om pany, 1953.
«Food T rade and Public C aterin g in C entral Asia,» C ent­
ral A sian Review, V III (1960), 151 - 159.
G ardanov, V. K-, B. O. D olgikh, ve T. A. Zhdanko. «Osnovnye N ayravleniia Etnicheskikh P ro tsesso v u N arodov SSSR,»
S ovetskaia E tnografiia (1961), No. 4, pp. 9 - 29.
G hirshm an, R. Iran: From the E a rliest Times to the Is la ­
mic C onquest. B altim ore, Md.: P enguin Books, 1954.
G rigorief, V. «The R ussian Policy re g a rd in g C entral Asia:
An H istorical Sketch,» ppendix IV in E ugene Schuyler, T ü r­
k istan, II, 391 - 415.
G rodekov, N. I. K irgizy i K arakirgizy S y r’ - D a r’inskoi
O blasti: Iuridicheskii B y f. T ashkent: S. I. L akhtin, 1889.
H an s, N icsholas . and Sergius H essen, E ducational P o ­
licy in Soviet R ussia. London: P. S. K ing and Son, 1930.
¡Henze, P aul B. «A lphabet C hanges in Soviet C entral Asia
and C om m unist China,» Royal C entral A sian Jo u rn a l, xLIV
(1957), 124 - 136.
------. «Politics and A lphabets in Inner Asia,» Royal C ent­
ral A sian Jo u rn a l, x L III (1956), 29 - 51.
H erodotus. The H istories, E ubrey de S61incourt ta ra fın ­
dan İngilizceye çevrilm iştir. B altim ore, Md.: P en g u in Books,
1954.
H itti, Philip K. H isto ry of the A rabs. 3, baskı. London:
M ecm illan and Co., 1946.
H udson, İfredA E. K azak Social S tructure. («Yale U n i­
versity P ublications in nthropology,» No. 23.) New H aven:
Yale U n iv e rs ity . Press, 1938.
« Irrig atio n in C entral sia,» C entral A sian Review, V III
(1960), 44 - 51, ,138 - 150.
« Irrigation: P ro g ress since I960,» C entral A sian Review,
x l (1963), 138 - 154.
Izvestiia (M oscow), M ayıs 23, 1963, C enral A sian Review ’de x l (1963), 285.
Jochelson, W . Peoples of A siatic R ussia. New York: Ame­
rican M useum of N atural H istory, 1918.
K am alov, S. «N arodno - osvoboditel’n aia B or’ba K arakalpakov protiv Khivmskikh K hanov v x lx v.,» M aterialy i Iss-
262
ledovaniia po E tn o g rafii K arakalpakov’da, ed. T. A. Zhdanko,
pp. 133 - 206. («Trudy K horezm skoi A rkheologo - etnograficheskoi E kspeditsii,» Vol. III.) MoskoW; A kadem iia N auk SSSR ,
In stitu t E tnografii imeni R N. M iklukho - M aklaia, 1958.
K arm ysheva, B. x.
«R aboty S redneaziatskoi E tnograficheskoi E kspeditsii (1957 - 1961)» S ovetskaia E tn o g ra îiia (1962)
No. 2, pp. 137 - 140.
K arryiev, A., ve A. Rosliakov. K ratkii Ocherk Istorii Turkm en istan a (1868 - 1961). A shkhabad, 1956. C en tral A sian Re­
v iew ’de «T urkm enistan 1868 - 1917» b aşlığ ıy la özetlenm iştir.
VI (1958), 125 - 142.
K arutz, R ichard. U nter K irgisen und Turkm enen: Aus dem
Leben der Steppe. Leipzig: K linkhardt and B ierm ann, 1911.
U nter K irgisen und Turkm enen (B erlin: Im V erlag U llstein, n.d.).
adıyla yeniden basılm ıştır.
K azakhstanskaia P ra v d a (Alm a - A ta ), M art 6, 1962,
C entral A sian Review ’de, x l l (1964), 122; A gostos 20, 1962,
C entral A sian R eview ’de, x (1962), 364; Ekim 13, 1962, C ent­
ral A sian R eview ’de x l (1963), 45.
K haruzin, A. N. K irgizy Bukeevskoi O rdy: A ntropologo etnologiche - skii Ocherk. («Izvestiia
O bshchestva Liubitelei
E stestvosnaniia, A ntropologii i E tn o g rafii pri M oskovskoe Universitets,» Vol. L xIH .) M oscow, 1889.
Kisch, E gon E rw in. C h an g in g Asia. N ew York: A. A.
Knopf, 1935.
Klimovich, P rofessor L. «W hat an A theist Should Know
about the Q uran,» C entral A sian Review, VI (1958), 368-377.
K lodta, E. A. K azakhskii N arodnyi O rnam ent. M oscow;
Iskusstvo, 1939.
K om m unist T ajik istan a (D ushanbe), M a rt 31, 1959, C en t­
ral A sian R eview ’de V II (1959), 276; Ocak 26, 1962, C entral
Asian Review, x l (1963), 401 - 402.
K om som olskaia P rav d a (M oscow ), O cak 12, 1961, C en t­
ral A sian R eview ’de, x (1962), 155.
Korbe, O. A. «Kul’tu ra i B yt K azakhskogo Kolkhoznogo
Aula,» S ovetskaia E tn o g ra îiia (1950), No. 4, 67 - 91.
K rist, G ustav. Alone th rough the F orbidden Land: Journeys in D isguise through Soviet C entral Asia. Tercüm e E. O.
Lorimer. New York: H arco u rt, B race and C om pany, 1938.
Kshibekov, D. O. F eo d al’na B ayskikh P erezhitkakh i ikh
Preodolenii. Alma A ta, 1957.
K uftin, B. A. K irgiz - K azaki: Kul’tu ra i Byt- («Etnolo-
263
gicheskie Ocherki,» No. 2.)
M oskova: T sen tral’nogo M uzeia
N arodovedeniia, 1926.
Kuliyev, Nedir. A nti - nauch n aia S u sh ch n o st, Islam a i
Z adachi A teisticheskogo V ospitaniia T rudiascbchikhsia v Usloviiakh Sovetskogo T urkm enistana. A kşabad: A kadem iia N auk
Turkm enskoi SSR, 1960. C en tral A sian Review ’de özetlenm iş­
tir, x (1962), 105 - 111.
L ansdell, H enry. R ussian C entral A sia, including K uldja,
B okhara, Khiva and Merv. 2 cilt. B oston: H oughton, M ifflin,
and Com pany, 1885.
Laufer, B erthold. The D ecorative A rt of the Amur Tribes.
(«Publications of the Jesu p N orth Pacific Expedition,» Vol. I;
«Memoirs of th e -A m e ric a n M useum of N atu ral H istory,» Vol.
VII.) N ew York: The M useum , 1902.
Levshin Alexis. D escription des hordes et des steppes des
Kirghiz - K azaks ou K irghiz - K aissaks. Tercüm e F erry de P igay. P aris: Im prim erie Royale, 1840.
Loew enthal, Rudolph. The Ju d eo - M uslim M arran o s of
B ukhara. («C entral A sian C ollectanea,» No. 1.) W ach in g to n ,
D. C., 1958.
M acLean, Sir Fitzroy. «My V isit to C entral A sia, 1958,»
Royal C entral A sian Jo u rn a l, xLV I (1959), 130 - 140.
M am b etalfev a, K- B yt i Kul’tu ra S hakhterov - kirgizov
K am ennougalnoi P rom yshlennosti Kirgizii. F runze, 1963. «The
Life of the K irgiz M iner,» C entral A sian R eview ’de x l l (1964),
114 - 122.
M argulanov, A. M. «N aim any,» K azaki: S bornik S tatei
Antropologicheskogo O triad a K azakstanskoi E kspeditsii Akademii N auk S S S R ’de, Issledovanie 1927 g., pp. 329 - 334. («Materialy Kom issii E kspeditsionnykh Issledovanii,» Vol. x \ r, Seriia K azakstanskaia.) L eningrad: A kadem iia N auk SSSR , 1930.
M asanov, E. A. «U sloviia T ruda i Bytovoi U klad K azakhskikh Rem eslennikov (V toraia Polovina x lx i N achalo x x v.),»
Izvestiia Akademii N auk K azakhskoi SSR, I (xV ). Alm a A ta,
1961. C entral A sian Review ’de özetlenm iştir, x (1962), 433-3f49.
M eakin, A nnette M. B. In R ussian T urkestan: A G arden
of Asia and Its People. London: G eorge Allen and U nw in, 1903.
«M edical Services in C en tral A sia and K azakhstan,» C ent­
ral A sian Review , 01 (1963), 30 - 45, 114 - 129.
M eyendorff, G. V oyage d, O renbourg a B oukhara, fait en
1820. P aris: D ondey-D upre, 1826.
M irkhasilov, S. M. «K uPturnoe R azvitie U zbekskogo Kish-
264
laka N iiazbashi,» S ovetskaia E tn o g rafiia (1962), No- 1, pp.
8 - 16.
M ontgom erie, M ajor T. G. «R eport of ’The M irz a V E x p ­
loration from C aubal to K ashgar,» Jo u rn a l of the Royal G e­
ographical Society, x L I (1871), 132 - 193.
M organ, E. D elm ar. «Recent G eography of C en tral A sia;
From R ussian Sources,» Royal G eographical Society: S upple­
m entary P ap ers, I (1882), 203 - 263.
«M oscow Steps up D rive on R eligion; N ew R ites Seek to
S u p p lan t T raditional O bservances,» N ew York Times, H aziran
7, 1964, p. 5.
M oser, H enri. A trav e rs PAsie C entrale: L a steppe K irghize, le T urkestan russe, B oukhara, Khiva, le pays des T urco­
m ans et la Perse: Im pressions de voyage. P a ris: L ibrairie P ion,
1685.
«New Setlem ents in C e n tral A sia and K azakhstan,» C en t­
ral A sian Review, x l (1963), 234 - 245.
O’D onavan, E dm ond. The M erv O asis: T ravels and A d­
v en tu res E a st of the C aspian d u rin g the Y ears 1879 - 89 - 81
including Five M onths’ R esidence am ong the ekkés of M erv.
2 cilt. London: Sm ith, E lder, and Co., 1882.
O lufsen, O. The E m ir of B okhara and his C ountry: J o ­
urneys and S tudies in B okhara. London: W illiam H einem ann,
1911.
------. T hrough the U nknow n P am irs: The Second D anish
P am ir E xpedition 1898 - 99. Lodo: W illiam H einem ann, 1904.
P a lla s, P. S. V oyages de m. P. S. P âlies, en différentes
provinces de Tempire de R ussie, et d an s l’Asie septentrionale.
Tercüm e G authier de la Peyronie. 5 cilt. P aris: M arad an , 1789 1793.
P ark er, John. «Im pressions of th e S oviet M iddle E ast,»
R oyal C entral A sian G ournal, x x x III (1946), 341 - 356.
« P arty A ffairs,» C en tral A sian Review, x l (1963), 430-401.
«The People M aintain P ublic O rder,» C en tral A sian R e­
view , Ix (1961), 272 - 280.
«The Peoples of C en tral Asia,» C en tral A sian Review,
VII (1959), 109 - 116, 213r - 220, 312 321; V III (1960), 1 - 13.
«Pesni za N alichniie,» P ra v d a V ostoka, Ekim 30, 1960
C entral A sian Review ’de « P ay in g the Piper,» b a şlığ ıy la İn g i­
lizceye çevrilm iştir, Ix (1961), 182 - 184.
Pierce, R ichard A. R ussian C entral A sia, 1867 - 1917: A
S tudy in C olonial Ruale. B erkeley and Los A ngeles: U n iv er­
265
sity of C alifornia P ress, 1960.
------. ed. M ission to T urkestan: B eing the M em oirs - oi
Count K. K- P ahlen 1908 - 1909. Tercüm e N. J . C ouriss. L on­
don: O xford U niversity P ress, 1964.
P intner, W alter M cKenzie, «Initial Problem s in the So­
viet Econom ic D evelopm ent of C en tral Asia,» Royal C entral
A sian Jo u rn a l, xL (1953), 284 - 297.
Pipes, R ichard, «uslim s of Soviet C entral Asia: T rends
and Prospects,» The M iddle E a st Jo u rn a l, Ix (1955), 147 - 162,
295 - 308.
P rav d a (M oscow ), H aziran 12, 1961, C entral A sian Review ’de, Ix (1961), 388; M art 24, 1962, C entral A sian R eview ’de, x (1962), 248; M art 25 1962, C entral A sian R eview ’de, x
(1962), 266.
P ra v d a V ostoka (T ashkent), K asım 1 ve A ralık 12, 1962,
C entral A sian R eview ’de, x l (1963), 45, 59.
«P riv ate Property Tendencies in C entral A sia and K azak­
hstan,» C entral A sian Review, x (1962), 147 - 156.
R adloff, W ilhelm . (R adlov, V. V.) Aus Sibirien, iki cilt,
2. baskı, Leipzig: T. O. W eigel N achfolger, 1893.
------• «Die H au sthiere der K irgisen,» Z eitschrift für E t­
hnologie, III (1871), 285 - 313.
------. O pyt Slovaria Tiurkskikh N arechi
(V ersuch eines
W örterbuches der Türk - D ialecte). 4 eilt, St. P etersb u rg , 1893 1911.
«Recent L iterature in C entral A sia and K azakhstan,» C ent­
ral A sian Review, x (1962), 350 - 364.
«R eorganization of E ducation,»
C entral A sian Review,
ix (1961), 24 - 44.
Rezzakov, I. R. Speech tra n sla te d in «Conferece of K ir­
giz Intelligentsia,» C entral A sian Review, V III (1960), 289-291.
Rudenko, S. I. «Ocherk B yta Severo - vostochnykh K aza­
kov,» in Kazaki: Sbornik S tatei A nthropologicheskogo O triad a
K azakstanskoi E kspeditsii A kademii N auk SSSR, Issledovanie
1927 g., pp. 1-72 («M aterialy Komissii E kspeditsionnykh Issledovanii,» Vol. xV, Seriia K azakstanskaia.) L eningrad: Akadem iia N auk SSSR , 1930.
R ussia (1923 - U .S.S.R.) T sen tral’noe S tatisticheskoe Upravlenie. The N ational Econom y of the U SSR in 1960; S ta tis­
tical Yearbook. W ash in g to n , D.C.: U.S. J o in t P ublications Recearch Service, 1962.
«The R ussification of the T adzhik L anguage,»
C entral
266
A sian Review, VI 1958), 25 - 33.
Sabitov, N. S. «O bshchestvennaia Z hizn’i Semeinyi B yt
K azakhov - kolkhoznikov (Po M aterialam A lm a - A tinskoi i
D zham bulskoi O blasti),» T rudy In stitu ía Istorii, A rkheologii i
E ínografii, III, E in o g rafiia, pp. 190 - 230. A lm a Ata: Akadem iia N auk K azakkskoi SSR, 1956.
Sam oilovich, A. N.
«K azaki K oshagachskogo
A im aka
O iratskoi A vionom noi O blasti,» Kazaki: S bornik S tatei A ntrofologicheskogo
O triad a K azakstanskoi
E kspeditsii Akademii
N auk SSSR , Issledovanie 1927 g., pp. 303 - 327. («M aterialy
Kofissii E kspeditsionnykh Issledovanii,»
C ilt xV , Seriia Kazak stan sk aia.) L eningrad: A kadem iia N auk SSSR , 1930.
------. « 0 S lova ’K a zak /« K azaki: A ntropologicheskie Ocherki içinde, sf. 5-16. («M aterialy O sologo K om iteta po Issledovaniiu Soiuznykh i A vtonom nykh Respublik,» Cilt x l.) Le­
n in g rad ; A kadem iia N auk SSSR , 1927.
y----- . «Z apretnie Slova v Iazyke K azak - kirgizskoi Zam uzhnei Z Jhen .shchiny,» Z h ivaia S ta rin a, xxV I (1915), 161-168.
Schom berg, Col. R. C. F. P eaks and P la in s of C entral
Asia. London: M. H opkinson, 1933.
Schuyler, Eugene. T ürkistan: N otes of a Jo u rn ey in R us­
sian T ürkistan, K hokand, B ukhara, and K uldja, 2 cilt. 3. b a s­
kı. N ew York: C harles S cribner’s Sons, 1885.
Seager, G. W ilfrid. «O riental C arpets Today,» Royal C ent­
ral A sian Jo u rn a l, LI (1964), 120 - 126.
Shabad, Theodore. «Moscow, R eversing Policy, W ill Spur
P riv ate aFrrning,» N ew York Times, K asim , 7, 1964.
------. «Soviet Schooling C ut to 10 Years,» N ew York T i­
mes, A ğustos 13, 1964.
S hakhm atov, V. G. «The B asic C h aracteristics of the K a­
zakh P atriarc h al Feudal S ta te O rganization,»
C entral Asian
Review, Ix j(1961), 126 - 132.
Shalekenov, U. «B yt K arakalpakskogo K rest’iastv a Chimbaiskogo R aiona v P roshlom i N astoiashchem ,» M aterialy i
Issledovaniia po E tnografii K arakalpakov içinde, ed. T. A. Zhdanko, sf. 269 - 370. («Trudy khorezm skoi A rkheologo - etnograficheskoi Ekspeditsii,» C ilt III.) MascoW; Akadem iia N auk
SSSR , In stitu í E tn o g rafii im eni N. N. M iklukho - M aklaia, 1958.
Shneider, E. R. «K azakskaia O rnam entika,» K azaki: A nt­
ropologicheskie Ocherki sf. 137 - 171. («M aíerialy O sologo
K om iíeta po Issledovaniiu Soiuzniykh i A vionom nykh Respub-
267
lik,» Cilt x l, Seriia
K azak stan sk aia.) L en in g rad :
A kadem iia
N auk SSSR , 1927.
«The Size of the G erm an P o pulation in K azakhstan and
C entral Asia,» C en tral A sian Review, x (1962), 372 - 373.
Skrine, F rancis H enry and R oss. E d w ard D enison. The
H eart of A sia: A H istory of R ussian T urkestan and the C en t­
ral A sian K hanates from the E arliest Times. London: M ethuen
and Co., 1899.
Snesarev, G-P. «The S urvival of R eligious and Social C u s­
tom s in U zbekistan,» C entral A sian Review, x (1962), 219-241.
«The Social, Econom ic and P olitical E ffects of R ussian
Influence in K irgizia (1855 - 1917),» C entral A sian Review,
V (1957), 235 - 246.
«Some S tatistics on H igher E ducation in the M uslim Re­
publics,» C entral A sian R eview , x (1962), 229 - 241.
Sovtskaia K irgiziia (F ru n ze), Eylül 19, 1961, C entral Asian
Review içinde, x l (1963), 225; Ekim 1, 1961, C entral A sian Re­
view içinde, x
(1962), 60; A ralık 22, 1962, C entral A sian Re­
view içinde, x l
(1963), 45; Temmuz 3, 1963, C entral A sian Re­
view içinde, x l
(1963), 397; Ekim 13, 1963, C entral A sian Re^
view içinde, x l l (1964) 57.
« S tabilization of the N om ads,» C entral A sian Review, V II
(1959), 221 - 229.
Stam p, L. Dudley. A sia: A R egional and Econom ic Geografhy. 9. baskı, London: M ethuen and Co., 1957.
Sukhareva, O. A. Islam v U zbekistane, T ashkent: A kade­
miia N auk Uzbekskoi SSR, 1960.
«The T ashkent O blast,» C entral A sian Review, VI (1958),
46-58.
T olstov, S. P., T. A. Z hdanko, S. M. A bram son, and N. A.
K isliakova, ed. ler N arody Srednei Azii i K azakhstana. («Na*
rody M ira. E tn o g ra ficheskie Ocherki.» 2. cilt M oscow: Akadem iia N auk SSSR , 1962, 1963.
T olstova, L. S. «The K ara - K alpaks of F erg an a,» C ent­
ral A sian Review, Ix (1961), 45 - 52.
«Town P lanning,» C entral A sian Review, Ix (1961), 45 52.
«Town Planning,» C en tral A sian Review, x (1962), 269 270.
«Trends in E ducation in C entral Asia,» C entral A sian Re­
view , V II (1959), 14 - 20.
T roitskaia, A. L. « F erg an sk aia T ea tra l’n aia E kspeditsiia,»
268
S ovetskaia E tn o g rafiia (1937), No. 1, sf. 163 - 164.
------. «Iz Istorii N arodnogo T eatra i T sirka v U zbekistane,» S ovetskaia E tn o g rafiia (1948), N o ^ 3 , sf. 71 87.
«T sarist Policy to w a rd s Islam : The Soviet V ersion,» C ent­
ral A sian Review, VI (1958), 242 - 252.
T sen tral’noe S tatisticheskoe U pravlenie
pri Sovete Ministrov SSSR C h islen n o sf S kota v SSSR : S tatistich esk ii Sbornik. M oscow, G o sstatizd at, 1961.
T urkm enskaia Iskra (A shkhabad), K asim 21, 1963, C ent­
ra l A sian Review içinde, x l l (1964), 39.
U jfalvy de Mezö - K övesd, Ch. E. de. E xpédition scien­
tifique française en Russie, en Sibérie, et dan s le T urkestan,
5 cilt, P aris: E. Leroux, 1879.
U senbaev, K. «K V oprosu o Prisoedinenii Iuzhnoi Kirgizii k Rossii,» T rudy In s titu ta Istorii I (F runze: A kadem iia
N auk K irgizskoi SSR, 1955) içinde, sf. 39 - 63.
V am béry, A rm inius. Sketches of
C en tral Asia. London:
W. H. Allen, 1868.
------. T ravels in C en tral Asia: B eing the Account of a
Jo u rn ey from T eheran across the Turkom an D esert on the Eas*
tern Shore of the C aspian to Khiva, B okhara, and S am ark an d
perform en in the Year 1863. N ew York: H arp er and B rothers,
1865.
V ans - A gnew , R livia Fell. «A B ritich F am ily in the K a­
zakh Steppe,» C entral A sian Review, x (1962), 5 - 11.
V asiFeva, G. P. «Itogi R aboty Turkm enskogo O triad a Khorezm skoi E kspeditsii za 1948 g.,» A rkheologicheskie i E tnograficheskie R aboty K horezm skoi E kspeditsii 1945 - 1948 içinde,
ed. S. P. Tolstov and T. A. Z hdanko, sf. 427 - 460. («Trudy
K horezm skoi A rkheologo - etnograficheskoi Ekspeditsii,» C ilt
I.) Moscow.- A kadem iia N auk SSSR , 1952.
------. «T urkm eny*- nokhurli,» S red n eaziatsk ii E tnograficheskii Sbornik içinde, I, 82 - 215. («Trudy In s titu ta E tno grafii i'm. N. N. M iklukho - M aklaia,» N ovaia Seriia Cilt x x l.)
M oscow; A kadem iia N auk SSR , 1954.
V asil’eva, G. P. ve N. A. K isliakov.
«V oprosy Sem ’i i
By ta u N arodov Srednei Azii i K azak h stana v P erdiod StroiteP stva S otsializm a i K om m unism a,»
S ovetskaia E tn o g rafiia
(1962), No. 6, sf. 3 - 16.
V innikov, IA. R. «Rodo - plem ennoi S o stav i R asselenie
K irgizov na T erritorii Iuzhnoi K irgizii,» T rudy K irgizskoi A rk­
heologo - etnograficheskoi E kspeditsii içinde, ed. G. F. D ebets,
269
I, 136 - 181. Moscow: In s titu t E tn o g rafii im. N. N. M iklukho M aklaia, In s titu t Istorii M a te ria l’noi Kul’tury, i In stitu t Istorii
A kademii N auk K irgizskoi SSR, 1956.
------. «Sotsialisticheskoe P ereustroistvo K hoziaistva i B yta
D aikhan M aryiskoi O blasti Turkm enskoi SSR,» S redneaziatskii
E tn o g ra frcheskii Sbornik içinde, 1, 3 - 81. («Trudy In stitu ta
E tnografii im. N. N. M iklukho - M aklaia,» N ovaia Seriia, Cilt
x x l.) M oscow; A kadem iia N auk SSSR, 1954.
V ostrov, V. V. «K azakhi D zhanybekskogo R aiona Z apadno-kazakhstanskoi O blasti
(Istoriko-etnograficheskii O cherk),»
T rudy In stitu ta Istorii, A rkheologii i E tn o g rafii, III E tn o g rafiia içinde, 5 - 104. Alma Ata: A kadem iia N auk K azakhskoi
SSR, 1956.
------. «Nekotorye V oprosy E tn o g rafii K azakhov Kzyl - ordinskoi O blasti,» M aterialy i Issledovaniia po E tn o g rafii K azakhskogo N aroda, sf. 30 - 50. («Trudy In stitu ta Istorii, A rkheo­
logii i E tnografii im. Ch. Ch. V alikhanova,» C ilt x V III.) Alma
Ata: A kadem iia N ark K azakhskoi SSR, 1963.
V reeland, H erbert H arold, III. M ongol C om m unity and
Kinship Structure. («B ehavior Science M onographs-») N ew H a ­
ven: H um an R elations A rea Files, 1954.
W ardell, Jo h n W . «An A ccount of the H appeigs a t S p a ss­
kiy in K azakhstan betw een Ih l4 and 1919,» C entral A sian Re­
view, x l l (1964), 109 - 113.
W heeler, Lt. Colonel G eoffrey E. C u ltu ral D evelopm ents
in Soviet C entral Asia,»
Royal C entral A sian Jo u rn a l, xL I
(1954), 179 - 189.
------. «Reace R elations in S oviet M uslim Asia,» Royal C en t­
ral A sian Jo u rn al, xL V II (1960), 93 - 105.
------. Racial Problem s in Soviet M uslim Asia. 2, baskı.
London: O xford U niversity P ress, 1962.
W einer, Thom as G. : W inner, Thom as G. ye bakınız.
W inner, Irene. «Som e Problem s of N om adism and Social
O rgan ization am ong the R ecently Settled K azakhs,» C entral
A sian Rebiew, x l (1963), 355 - 373.
W inner, Thom as G. «The K azak H eroic Epos,» Royal C en t­
ral A sian Jo u rn a l, x x x V III (1951), 280 - 291.
------. The O ral A rt and L iteratu re of the K azakhs of R us­
sian C en tral Asia, D urham , N.C.: Duke U niv ersity P ress, 1958.
W oeikof, A. (Voeikov, A.) Le T urkestan russe. P aris: Librairie A rm and Colin, 1914.
W olff, Rev. Joseph. N a rra ive of a M ission to B okhara
270
İij the years 1843 - 1845 to A scrtain the F a te of Colonel Stodd a rt and C aptain Conoly. 6. baskı. E dinburg: W illiam B lack­
w ood and Sons, 1852.
W ood, C aptain John . A Jo u rn e y to the Source of the R i­
ver O xus, ed. Ele??ander W ood. 2. baskı. London: Jo h n M urray,
1872.
W urm , S tefan. The Turkic L an g u ag es of C entral Asia:
Problem s of P lanned
C ulture C ontact, A ppendix I. O xford:
C entral A sian R esearch C entre, 1960.
------. Turkic Peoples of the U SSR: Their H istorical Backg rau n d , their L anguages and the D evelopm ent of Soviet Lin­
g uistic Policy. London: C entral A sian R esearch C entre, 1954.
Z akharova, I. V. «M ateriaPnaia Kul’tu ra K azakhov - kolkhoznikov Iugovostochnogo K azak h stan a
(Po M ateria lam A l­
ma - A tinskoi i D zham bulskoi O blastei),» T rudy In stitu ta Istorii A rkheologii i E tnografii, III, E tn o g ra fiia ’da, 135 - 189. A l­
m a Ata: A kadem iia N aik K azakhskoi SSR, 1956.
Z akharova, I. V. ve
R. D. K hodzhaeva. «M uzhskaia i
Z henskaia O dezhda K azakhov x lx - N achala x x Vekov,» Materialy i Issledovania po E tn o g rafii K azakhskogo N aroda, s.
51 - 86’da. («Trudy In stitu ta Istorii, A rkheologii i E tno g rafii
im. Ch. Ch. V alikhanova,» cilt xV IH .) A lm a A ta: A kadem iia
N auk K azakhskoi SSR, 1963.
Zaleskie, B ronislas. La Vie des steppes kirghizes. P aris:
J. - B. V asseur, 1865.
Zhda.nko, T.A. «Byt Kolkhoznikov Rybolovetskikh A rteley
na O stravakh Iuzhnogo A rala,» Sovetskaia E tn o g rafiia (1961),
No. 5. İngilizceye «The Ficherm en of the S outhern Aral,» is­
miyle çevrilm iştir. C entral A sian Review, x (962), 266 - 213.
------. «K arakalpaki K horezm skogo O azisa,4 Arkheologicheskie i E tnograficheskie R aboty K horezmskoi E kspeditsii 1945 1948’ içinde, ed. S. P. Tolstov ve T. A. Z hdanko, s. 461 - 566.
(«Trudy K horezmskoi A rkheologo - etnograficheskoi E kspedit­
sii,» cilt I.) Moscow; A kadem iia N auk SSSR , In s titu t E tn o g ­
rafii imeni N. N. M iklukho - M aklaia, 1952
------. «N arodnoe O rn am en tal’noe Iskusstvo Ç arakalpakov
(k P ublikatsii M aterialov
K arakalpakskogo E tnograficheskogo
O triad a Khorezm skoi A rkheologo - etnograficheskoi E kspeditsii
v E tnograficheskoi E kspeditsii ob - va po Izucheniiu K azakhs­
tana,» M aterialy i Issledo v an iia po E tn o g rafii K arakalpakov’da,
ed. T.A. Zhdanko, s. 373 - 410. («Trudy K horezm skoi A rkheolo­
go - ^lio^raficheskoi Ekspeditsii,» cilt III.) M oscow: Akade-
271
m iia N auk SSSR , In stitu í E tn o g rafii im eni N. N. M iklukho M aklaia, 1918.
------. Ocherki Istoricheskoi E ín o g rafii K arakalpakov. Ro­
do - plem ennaia S íru k íu ra i R asselenie v x lx - N achale x x veka. («Trudy In s íiíu ía E íno g rafii imeni N. N. M iklukho - M ak ­
laia,» N ovaia Seriia, cilí Ix.) M oscow; A kadem iia N auk SSSR ,
1950.
-------«Problem a Polyosedlogo N aseleniia v Isíorii Srednei Azii i K azakhsíana,» Soveískaia E ín o g rafiia (1961), No. 2,
s. 53 - 62.
272
Download

Esir Ortaasya