BEN KENDİM İYİ İNSAN OLMAK İSTERİM
Stj. Av. Fadime GÜNGÖR
K
imi insanlar vardır farklıdır. Bambaşkadır.
Ya hamurları farklıdır ezelden, ya da yaşadıklar farklı yapar onları diğerlerinden ama
başkalık faslı değişmez neticede. Başka bakar baktığına; haliyle gördüğü de anladığı da farklı olur
alelade bir nazarınkinden. Sabahattin Ali… “başkalık” vasfı onun için biçilmiş kaftandır adeta. Onu
farklılaştıran bakış açısı, algıları… Belki de sadece
gördüğünü anlatabilmesi, insanın yüreğine dokunacak çizgiyi iyi seçmesidir. Yoksa kahramanları ve
onlara söylettiği sözler bu kadar sarmalamazdı
okuyucusunu.
Sabahattin Ali kendi zamanında ve bizim
zamanımızda daha doğrusu hayatlarımızın odak
noktasının değiştiği, maddi değerlerin her şeye
tercih edildiği yüzyılımızda insani değerleri arayan “insan” kelimesinde insanı bulmaya çalışan
biri ki, bu da onu çok değerli kılıyor. Etrafındaki
insanlar hep güzel sözcüklerle anıyor Sabahattin
Ali’yi. Sempatik, kabına sığamayan, güler yüzlü...
Dostlarından Niyazi Berkes, “Sabahattin ak saçlı,
altın gözlüklü, iyi giyimli bir efendi kılığına girmiş bir
100 Hukuk Gündemi | 2014/2
çocuk insandı.” şeklinde ifade ediyor onu. Sabahattin Ali’yi bir kalıba oturtmak zordur hele de zihinsel anlamda. “Palyaço” benzetmesi yapar kendisi
için, dışarıdan bakıldığında mutlu zannedilen ama
içinde fırtınalar kopan bir adamdır o. “Sonra kafamın kuruluşu pek acayip. Düşüncelerim ve tasavvurlarım hakikatten o kadar uzak fakat bu tasavvur ve
düşüncelerim bence o kadar hakiki ki, tabii hayatla
aramda doğru dürüst bir rabıta tesisine asla imkân
yok” şeklinde ifade ediyor dostu Ayşe Sıtkı İlhan’a
zihninin karmaşıklığını. Yine Ayşe Sıtkı’ya yazdığı
şu satırlar onun karmaşık ve bir o kadar da hassas ruhunun derinliklerini önümüze sermektedir:
“Ben Almanların dediği gibi ‘Eine unruhige sele’ yani
karsız bir ruh olmaktan asla kurtulamayacağım.
Bana hiçbir yerde rahat ve sükûn yok, bana kafamı
dinlendirebileceğim bir yer göstermeye kimse kadir
değil. Gönlümün aradığı huzur ve sükûnu bulabilmek için ömrümü en karmaşık ömürlerden birisi
yaptım. Hiçbir yerden memnun değildim ve yerimi
her değiştirişimde memnuniyetsizliğim birkaç misli
oldu. Bu sonuna kadar böyle devam edecek. Ve ben
ruhumu dinlendirecek bir köşe aramak için dört
tarafa koşup çırpınırken, günün birinde herkesten
daha yorgun, herkesten daha perişan bir kenara
yıkılıp kalacağım. Yaptığım bu cehennemi koşuda
her karşılaştım ile gülerek konuşacağım, şimdiye
kadar benim kaşımı çattığımı gören yoktur, beni
gözü yaşlı gören yoktur, bundan sonra da olmayacaktır. Beni kim hatırlasa gülümseyecektir. Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da sevdiklerim arasında hayattan korkan, yeis içinde olanlar
bulunursa onlara elimden geldiği kadar teselli ve
cesaret vereceğim, onları felaketime karşı gülmeye
sevk edeceğim ve hiç kimse benim dünyada en çok
gözyaşı dökenlerden, cesaret ve neşesi en az olanlardan biri olduğumu tahmin edemeyecektir.” Bu iç
döküş o kadar insanca ve o kadar Sabahattin Ali
kokmaktadır ki… Dostları, yakın çevresi, geriye
kalan fotoğraflar bize palyaço yani mütemadiyen
gülümseyen Sabahattin Ali’yi anlatmaktadır.
Esas Sabahattin Ali ise yeşil mürekkebinden
dökülen satırlarda ele verir kendini. Mesela Kürk
Mantolu Madonna’nın Raif Efendisi’nde ortaya
çıkar yalnız ve kendi içinde yaşayan ruhu. Raif
Efendi’nin “Tamamen yalnızım… Ama Berlin’de
değil… Bütün dünyada yalnızım… Küçüklükten
beri” sözlerinde mesela.
Bir arayışın insanıdır Sabahattin Ali, aradığı
huzura götürecek, onu gönlünün ıssızlığından
kurtaracak bir arayış… Ama heyhat ki kendisi de
bilmektedir o huzurlu dünya kararsız ruhuna bir
hayli uzaktır. Ve bir kabulleniş dökülür dudaklarından: “Doğrusu bu dünyada rahat yaşamak için
aptal olmak lazım. Fakat aptal olmaktansa biraz
daha rahatsız yaşamak daha iyidir.”
Sabahattin Ali; yüreği ile yaşayanlardan. Ayrıntılarda dolaşanlardan. Çoğu gözün ilişmediği, merak
etmediği, bakmaya tenezzül bile etmediği, noktalarda gezinenlerden. Aleladeliğin içinde elmas
değerinde olanı fark edenlerden. Kürk Mantolu
Madonna’nın Raif Efendi’sini anlatırken diyor ya,
her gün yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi, diye ama anlattıkça bu
alelade insana hayran bıraktırır bizleri. Devamı
sözlerinde ekler “…en basit bir beşer tecessüsü ile
bu meçhul âlemi merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz, beklemediğimiz zenginliklerle
karşılaşmamız mümkün olur. Sabahattin Ali’de bu
alelade olana eğilebilme mütevazılığı vardır işte.
Ayrıntıya eğilebilmek, görmek için bakmak, en
önemlisi sevgiyle bakmak. Sabahattin Ali bunları
başarmıştır diyemiyorum çünkü zaten onun yaşamı
bu teferruatların üzerine kuruludur. Niyazi Berkes de
bu halinden bahseder Sabahattin Ali’nin: “Geceleri
yalnızlığa çekilip çoğumuzun öğrenmeye bile tenezzül etmediği dikkatle okuduğunu çok gördüm.”
Aslında Sabahattin Ali’de hayatı içine çekme,
hiçbir şeyi atlamadan iliklerinde hissederek
yaşama arzusu vardır. Öylesine olmayan bir
yaşamadır onun istediği. İçimizdeki Şeytan’da
Ömer’in nazarından dile getirir bu arzusunu
“Böyle bir geceyi bütün varlığımızla içemeyişimizin sebebi kafamızı birçok saçma şeylerin doldurmuş olmasıdır. On bin, yirmi bin yıl önceki insanlar
gibi olabilsek, tabiatı onların gözüyle görebilsek
muhakkak şimdi burada böyle sükunetle oturamazdık.(…) Minimini kafalarımızı ukalaca kitaplar,
birbirinde çürük bilgiler,neticesi olmayan hesaplar,
Allah kahretsin, karmakarışık menfaat düşünceleri
dolduruyor.”
Sabahattin Ali iliklerine kadar sevgi insanıdır
aynı zamanda. Aliye Hanım’a yazdığı bir mektubunda der ki “Dünyada hayatın tek manası
varsa oda sevmektir. Hatta mukabele edilmesini
beklemeden sevmek.” Bu sevginin içine her çeşit
sevgi katılabilir ama biz aşklarından bahsedelim
onun çünkü Sabahattin Ali aşka âşık bir insandır
ki hikâyeleri romanları aşk teması üzerine kuruludur çoğunlukla. Hatta Nazım Hikmet çok romantik
olmakla eleştirir onu. “15-16 yaşımdan beri şöyle bir
haftacık olsun aşık olmadan durduğumu hatırlamıyorum” der aşk bahsinde. Aşkını da şahsileştirerek
kendine has haline getirir ve kendinde hasıl olan
aşkı “zannetme ki öyle üstünkörü şeylere aşk ismini
veriyorum, benimkilerin her biri ateşlilikte Verter’i,
bakirlikte Romeo’yu geri bırakacak şeyler(…) evvela
söylemiştim, ben de aşk mıknatıs gibi bir şey, daima
mevcut, yalnız mıknatısa yapışan şeyler değişiyor.”
sözleriyle ifade ederken oldukça iddialıdır da. Aşka
aşıktır Sabahattin Ali ama eşi Aliye Ali’ye kadar
aşktan yüzünün güldüğü de pek söylenemez.
Yaşadığı gönül kırgınlıklarını ise şu dizelerleri yazmasına neden olur:
Sevip sevip yari ele kaptırmak
Kara bahtın bana eski işidir
Ömrümdeki yıllar kadar yar sevdim
Her biri başkasının eşidir.
2014/2 | Hukuk Gündemi 101 102 Hukuk Gündemi | 2014/2
En karmaşık ömürlerden birisi yaptım dediği
ömrüne bakarsak :
Sabahattin Ali 1907 Gümilcine doğumlu olup
asker bir babanın ve ruhen zayıf karakterli bir
annenin üç çocuğundan birisidir. İstanbul’da başlayan çocukluğu Çanakkale ve Edremit’te sıkıntılı
bir biçimde devam eder. Babasının cephe görevi,
özellikle Çanakkale savaşı sırasında ailecek savaşın
tesirinde kalmaları nedeniyle annesinin bozulan
ruh hali, yaşanan maddi zorluklar çocuk ruhuna
fazlasıyla etki eder. Okul hayatında çalışkan bir
öğrenci olarak anılan Sabahattin Ali Edremit
İptidaisini bitirir ve ilk yazarlık deneyimlerini de
yaptığı Balıkesir Öğretmen okuluna kayıt yaptırır.
Burada okul gazetesi çıkarır ve çeşitli dergilere
yazılar gönderir. Bazı sıkıntılar nedeniyle buradan
ayrılır ve İstanbul Muallim Mektebinde tamamlar okulu. 1927’de Yozgat Cumhuriyet İlkokuluna
atanır, 1928’de ise Maarif Vekâletinin açtığı sınavı
kazanarak Almanya’ya öğrenci olarak gönderilir.
Dört yıl olarak planlanan bu seyahat çeşitli vesilelerle yarıda kalmış ve Sabahattin Ali 1930’da geri
dönmüştür. Almanya’da geçen zamanını, talebelik
yıllarının en güzel zamanları olarak ifade eden
Sabahattin Ali burada sonradan hikâyelerine malzeme olacak pek çok gözlem yapar. Asıl önemlisi
daha sonraki hayatını yönlendirecek olan fikir
dünyasında değişiklikler yaşamış ve giderken eğilimli olduğu milliyetçiliğin yerini dönüşte sosyalizm almıştır. Nazım Hikmet ise fikren beslemiştir
sonrasında onu. Sabahattin Ali ve Nazım Hikmetin
tanışmaları dönemin demokrat yazarlarının yazılarının yayımlandığı Resimli Ay dergisine dayanır.
Nazım tanışmalarını şöyle anlatır: “Bir gün dergi
idarehanesine kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi.
Almanca bildiğini, hikâyeler yazdığını ve ismin
Sabahattin Ali olduğunu söyledi, hikâyelerinden
birini bıraktı. Çıktı.” Bu sıralar Sabahattin Ali henüz
fikren tam olarak olgunlaşmamıştır çünkü hem
Resimli Ay’da hem de sonradan can hasmı olacakları milliyetçiliği ile bilinen Nihal Atsız’ın çıkardığı
Atsız Mecmua’da yazmaktadır. O sıralar daha çok
şiirle uğraşan Sabahattin Ali’nin sanatsal rotasında
Nazım Hikmet’in etkisi çok fazladır. Nazım onu
hikayeler yazmaya özellikle de realist hikayeler
yazmaya aynı zamanda realist sanata ve sosyalizme çekmeye çalışmış nitekim başarılı da olmuştur. Bu noktada onun çizgisini şöyle tarif ediyor
Nazım: “Tenkitçi-gerçekçilikle sosyalist gerçekçilik
arasında ve sosyalist-gerçekçiliğe yakın bir merhale olan inkılâpçı, halkçı gerçekçiliğin Türkiye’de
ilk hikâye ve romancısı Sabahattin’dir.” Nazım onu
zaman zaman tenkit ederek destekler. Sabahattin
Ali ilk öykü kitabı olan “Değirmen”i yayımladığında
şu yorumu yapar Nazım Hikmet “Sabahattin bizdeki yazı dünyasına dört beş yıl önce küçük hikâyeleri
ile girdi. Bence onun en kuvvetli kendine benzerliği,
temiz ve metotlu bir edebiyat kültürüne dayanarak,
en yaratıcı anlamında realist oluşudur. Bu realizmden uzaklaştığı vakit inanılmayacak kadar çocuklaşan genç hikâyeci, kendi sahasında kaldığı vakit,
bizde o kuvvette başka örneklerine rastlamadığımız
verimler vermektedir. Sabahattin köyü, kasabayı,
köylüyü, kasabalıyı çok iyi biliyor, duyuyor ve yaşatıyor. Dili pürüzsüzdür.” Sabahattin Ali çok güçlü bir
gözlemcidir ve bu gözlemleri kendi hayatı ile harmanlayarak yapıtlarına ustaca yerleştirmektedir.
Bakıldığında her karakterde bir parça Sabahattin Ali sezilir. Ona göre sanatın tek ve sarih
bir maksadı vardır; insanları daha doğuya, daha
güzele yükseltmek; insanlarda bu yükselme arzusunu uyandırmaktır. Sabahattin Ali yazılarında
gözlemlediği sorunları dile getirmiş başlarda
romantik çizgide eserler verse de sonraları tenkitçi
bir çizgi benimsemiştir. Dönemin yozlaşmış, ideallerini yitirmiş, halkla kopuk cumhuriyet aydını,
ezen-ezilen ilişkileri, devletin baskı aygıtları onun
eleştiri noktaları olmuştur. Halk muharriri demek
dışarıdan izlenimlerini yazmak değildir ona göre,
kitleyle beraber ıstırap çekmeyen, halkın sevinci
ile yüzü gülüp onun isyanı ile şaha kalkmayan bir
yazarın halk yazarlığı ile bir ilişkisi yoktur. Bu ikisi
bütün olmalıdır. “Benim için sadece hayat ve insan
vardır. Bin türlü tezahürleriyle bugün realist, öbür
gün naturalist olan hayat ve insan. Muharrir yalnız
görüşünde değil yazışında da hayat gibi olmalı, yani
her şeyden evvel bir insan olmalı. Muhtelif taraflarıyla herkes gibi bir insan. Hakiki realizm samimi
olmak, yalan söylememektir.” Görüldüğü gibi onun
realistliği de “insan” a indirgenmiş bir realistliktir.
Onun için tek ölçüt hayat ve insandır.
Gerek dönemin şartları, gerek ideolojik görüşü
nedeniyle Sabahattin Ali 1940’tan sonra muhalif
kimliği ile ön plana çıkmaktadır. 1940’ta çıkan İçimizdeki Şeytan romanında ırkçı-milliyetçi kesimi
yerdiği gerekçesiyle Nihal Atsız ve arkadaşlarının
2014/2 | Hukuk Gündemi 103 hedefi haline gelir ve aralarında bir mücadele
başlar. 1944’te Nihal Atsız’a açtığı hakaret davasını
izleyen Irkçılık-Turancılık davası bu mücadelenin
sonucudur. 1944 sonrasında ise Sabahattin Ali
hızla siyasallaşmaktadır. Muhalif kimliği ile dönemin yönetimini amansızca eleştirdiği masallar
yayımlamıştır. Özellikle “Sakın tepenize bir sırça
köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle
bir sırça köşk kurulursa onun yıkılmaz, devredilmez
bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla
buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.” sözleriyle bitirdiği Sırça Köşk masalı ile tepkileri üzerine
çekmiş ve bundan sonra üzerindeki baskılar da
artmıştır. 1946 ise Aziz Nesin’le birlikte Türk basın
tarihinin en yüksek tirajlı yayınlarından biri olan
Marko Paşa’yı çıkartır. “Toplatılmadığı zaman çıkar”,
“yazarlarının hapishanede olmadığı zaman çıkar”
ibareleriyle çıkan Marko Paşa da etkin bir muhalefet odağı olmuştur.
1944’teki Irkçılık-Turancılık davasının rövanşı
olarak değerlendirilen ve 1947’de görülmeye
başlanan ve Hasan Ali-Kenan Öner davası olarak
basında geniş yer kaplayan davanın hedef kişilerinden biri haline gelir Sabahattin Ali. Sokak
104 Hukuk Gündemi | 2014/2
gösterilerine sahne olan dava süresince satıcılardan toplanan Marko Paşalar ile Sabahattin Ali’nin
yapıtlarının yakılması da gösterilerin olmazsa
olmaz parçası haline gelmiştir.
Tüm bu süreç Sabahattin Ali için oldukça sancılıdır. Denilebilir ki kısa örünün yarısı aleyhine
açılan ya da kendisinin açtığı davalar sebebiyle
mahkemelerde geçmiştir. Mayıs 1931’de Aydın’da
komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle açılan dava ile Sabahattin Ali’yi ölüme sürükleyen
davalar faslı da başlamış olur. 22 Aralık 1932’ de bir
arkadaş toplantısında Atatürk’e hakaret eden bir
şiir okuduğu iddiasıyla yargılanmış, Konya Hapishanesine konmuştur. 12 Mayıs 1933’te ise zamanın
sürgün yerlerinden biri olan Sinop Kalesine gönderilir. “…Fakat benim kaldığım hapishanede her
şey, her ses, hürriyeti gözler önüne getirmek, sonrada
birden bire çekip götürmek için yapılmış gibiydi.”
sözleriyle tarif ettiği Sinop Cezaevinde kaldığı
süreçteki gözlemleri, Sabahattin Ali’yi derinden
etkilemiş ve bu durum hikâyelerinde gün yüzüne
çıkmıştır. “Duvar”, “Çaydanlık”, “Kazlar” öyküleri
hapishane gözlemlerinin ürünüdür. Fakat Sinop
ile Sabahattin Ali’yi bütünleştiren “Aldırma gönül
aldırma” dizeleridir elbette? “Başın öne eğilmesin”
diyerek başladığı dizelerde ondan hürriyeti çekip
alan “zindan”daki tesellisini buluruz.
Dışarıda deli dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma
1947’de Marko Paşa’nın yayınlanmaya başlamasından sonra ise yazdığı her yazı dava edilmiş,
çıkardığı dergiler kapatılmış, Sabahattin Ali nefes
alamaz duruma gelmiştir. Baskılardan kurtulmak
için matbaa makinelerini satmış ve o dönemin
gözde işlerinden olan “kamyonculuğa” başlamış
ve bir süre devam etmiştir. Böylece Anadolu’yu
yakından tanıma imkânı bulmuştur. Sabahattin
Ali bu sırada yurtdışına gitme fikrini olgunlaştırır.
Hatta nakliyeciliğin kaçış için bir paravan olduğu
da söylenmektedir. Kaçma fikrini 1947’de Paşakapısı Hapishanesindeyken edinen Sabahattin
Ali, burada eski bir asker olan Ali Ertekin isimli
şahısla yurtdışına adam kaçıran Berber Hasan
Tural ile ahbaplık kurar. Sabahattin Ali bu şahıs
aracılığı ile Bulgaristan sınırından yurtdışına çıkacaktır. 29 Mart 1948 günü başlayan yolculuğun
akıbetini 12 Ocak 1949 tarihli gazete manşetleri
şu şekilde verecektir: “Sabahattin Ali Bulgar sınırında öldürüldü.” Hikâyeye göre Sabahattin Ali
yolculuk sırasında planlarından bahsetmiş, yurt
dışındaki Türkleri örgütleyip Türkiye’ye dönerek
yönetimi devirecektir. Bunları duyduğunda milliyetçilik duyguları kabaran Ali Ertekin galeyana
gelerek Sabahattin Ali’yi öldürmüştür. Hikâye
böyledir bu kadar basittir. Bu basitliği sorguladığımızda ise bir ”MUAMMA” ile karşılaşıyoruz. Ali
Ertekin’in çelişkili ifadeleri, değişik zamanlarda,
değişik kişilerin; ölümün yeri, zamanı açısından
farklı açıklamaları ve maalesef suskun kalanlar
bu ölümü muamma haline getirmiştir. Bugün
hala Sabahattin Ali ismi faili meçhuller arasında.
Nitekim Sabahattin Ali’den bu yana değişmeyen
tek şey bir insanı harcayabilmenin bu kadar kolay
olması. Harcanan insanlarımızı düşündüğümüzde
“yazık” oluyor canım ülkemize ve insanlarımıza
hem de çok yazık. Sabahattin Ali bunlardan sadece
bir tanesi belki de ilki… İnsanlığı ile bakış açısı ile
çok yönlü entelektüel kişiliği ile nokta atışı yaptığı
insana dair anlatılarıyla bu âşık adamdan geriye
bize bir “Sabahattin Ali” kalıyor. Yeşil mürekkebinden dökülen bir açık mektup edasıyla ses veriyor
bu zamanlara:
Bir gün kadrim bilirse
İsmim ağza alınırsa
Yerim soran bulunursa
Benim meskenim dağlardır.
KAYNAKÇA
A’DAN Z’YE SABAHATTİN ALİ-Sevengül SÖNMEZ-YKY
SABAHATTİN ALİ OLAYI – Kemal Bayram – Tanyeri Kitap
SABAHATTİN ALİ OLAYI – 2 Alev Çukurkavaklı – Tanyeri Kitap
yeniedebiyat.blogcu.com/nazim-hikmet-ile-sabahattin-ali...
ergun/55843
2014/2 | Hukuk Gündemi 105 
Download

BEN KENDİM İYİ İNSAN OLMAK İSTERİM