ESAM Genel Başkanı Sayın Recai KUTAN Beyin
Vefatının 3. Yılında
Anadolu Gençlik Derneği Kayseri Şubesi
"ERBAKAN’I ANMA ve ANLAMA TOPLANTISI"
Konuşma Metni
27 Şubat 2014
Yeryüzünde iyinin, güzelin, adaletin, huzur ve barışın, Hakk’ın
hâkimiyeti için mücadele eden mücahit ve mücahide, kardeşlerim,
Sizleri hürmet ve muhabbetle selamlıyor, bu toplantının ülkemiz,
bütün İslam ve insanlık âlemi için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı
Hak’tan diliyorum.
27 Şubat 2011 günü, emsali görülmemiş muhteşem bir
kalabalığın dualarıyla, “Rahmet-i Rahman”a uğurladığımız, Milli
Görüş Lideri Merhum Necmettin Erbakan Hocamızı, vefatının üçüncü
yılında hasret duygularıyla anmak ve anlamak üzere bir aradayız.
Böyle bir toplantıyı organize ederek “Ahde Vefa”nın en güzel örneğini
veren kardeşlerimi yürekten tebrik ediyorum.
1
Böylesine anlamlı bir toplantıda, merhum hocamız hakkında
konuşmak üzere bana da görev verildi. Hocamızı anlatmak benim için
en büyük bir onurdur. Konuşmamın başında Cenab-ı Hak’tan ona
rahmet ve mağfiret diliyorum.
Merhum
hocamızla,
1947
yılında
İTÜ’ye
öğrenci
olarak
girdiğimde tanıştım. O yıl ben birinci, Hocamız son sınıftaydı. Teknik
üniversitede başlayan, iyi günlerde, kötü günlerde, sosyal ve kültürel
faaliyetlerde, siyasette ve yaklaşık bir yıl süreli hapishane hayatında
hocamızla 66 yıl beraber olduk. Dolayısıyla hocamız hakkında
anlatacak o kadar çok şey var ki!
Bir ömür boyu cihat etmiş ve İslam Âlemini de etkilemiş, bunun
karşılığında, en büyük haksızlık ve zulümlere uğramış Erbakan
hocamızı, bu kısa süre içerisinde anlatmanın zorluğunu takdir
edersiniz. Bunun için Hocamızın en önemli özelliklerinden kısaca
bahsedecek, “ Erbakan kimdir? Hangi dava için ömür boyu cihat
yapmıştır? Çile çekmiştir?” sorusuna cevap vermeye çalışacağım.
2
ERBAKAN KİMDİR?
Erbakan hocamızın çocukluğundan itibaren hayat çizgisine bir
bakalım. Cenab-ı Hakkın lütfuyla adım adım liderliğe yükseldiğini
görürsünüz.
• Aileden iyi bir İslami eğitim aldı.
• Eğitim hayatı hep birinciliklerle geçti.
• Liseyi birincilikle bitirdi.
• İstanbul
Teknik
Üniversitesine
birincilikle
girdi.
Giriş
imtihanında gösterdiği büyük başarıdan dolayı eğitime ikinci
sınıftan başlatıldı. Böylece Demirel’le aynı sınıfta oldular.
• İTÜ’den birincilikle mezun oldu.
İTÜ motor kürsüsüne asistan olunca, araştırma çalışmaları
yapmak üzere üniversite tarafından Almanya’ya gönderildi. Çok kısa
zamanda Almanya’da 3 tez hazırladı. Bu tezler Alman ilim
çevrelerinde çok büyük ilgi gördü. Bu tezlerden birisi ile 1953 yılında
27 yaşında Türkiye’nin ‘‘en genç doçenti’’ oldu. Yine kısa bir süre
sonra profesör oldu. Böylece çok genç yaşta maddi ilimlerde gerçek
3
bir ilim adamı ünvanına sahip oldu. Bu başarıların temelinde,
Hoca’nın Cenab-ı Hakkın lütfettiği muhteşem zekâ ve hafızası, inancı,
sabrı ve azmi vardır.
Erbakan Hoca çok iyi bir İslami terbiye almış, samimi bir dindar
idi. Henüz lisede öğrenci iken İstanbul’un büyük âlimi Hüsrev
Hoca’dan ders almaktaydı. İTÜ öğrenciliğinden itibaren de ardı ardına
3 büyük ‘‘mürşit’’ten (Hacı Hasip Serezi, Abdülaziz Bekine ve
Mehmet
Zahit
Koktu) feyiz aldı. Böylece maddi ilimlerdeki
başarılarına ilaveten güçlü bir ‘‘İslami alt yapı’’ya da sahip oldu. Allah
lafzını hiç dilinden düşürmez, önüne beyaz bir kâğıt aldığında,
yazmaya başlamadan önce kâğıdın sağ üst köşesine mutlaka
besmele yazardı.
Her toplantıyı mutlaka ‘‘Fatiha’’ ile açar, ‘‘Fatiha’’ ile kapatırdı.
Son derece nazik bir şahsiyetti.
Hastalandığında hastanede, kıpırdamaya mecali yokken bile, bir
kez
olsun
namazını
aksatmamıştı.
Son
günlerinde
abdest
alamayacak duruma gelince, arkadaşlarımızdan teyemmüm için
4
kiremit istemişti. Netice olarak Hocamız hayatını İslam’a adamış bir
mümindi.
Halkımızın büyük bir bölümü böyle bir liderin değerini çok iyi
anlamış ve ona en yakışan ve uyan ‘‘Mücahit Erbakan’’ ve ‘‘Erbakan
Hoca’’ sıfatlarını layık görmüştü.
Değerli Kardeşlerim,
ERBAKAN NE İSTİYORDU? DAVASI NEYDİ?
ERBAKAN HOCA VE CİHAD
Rahmetli hocamız kamuoyu tarafından hep siyasetçi kişiliği ile
tanındı.
Oysa
âcizane
en
yakınındaki
isimlerden
biri
olarak
söylüyorum ki, Hocamız hiçbir zaman siyaset yapmadı. O ibadet
aşkıyla, cihat ruhuyla çalıştı. Bu yüzden, “Biz siyaset yapmıyoruz,
Allah rızası için cihat ediyoruz” derdi.
Merhum Hocamız,
• Hakk’ın rızasını kazanmak,
• Yeryüzünde Hakkı hâkim kılmak,
5
• “Yaşanabilir Bir Türkiye” ve “Yeniden Büyük Türkiye”yi inşa
etmek,
• Bu ülkede herkesin inandığı gibi yaşayabilmesini sağlamak,
• Hak ve adalet temelli "Yeni Bir Dünya"yı gerçekleştirmek,
• Kısaca
“CİHAD” farzını yerine getirmek için, gecesini
gündüzüne katmış “Emsalsiz Bir Lider” idi.
O, İslam’ın sadece namaz, oruç, hac gibi bireysel ibadetlerden
ibaret
olmadığını,
CİHAD’ın
da,
en
büyük
ibadet
olduğunu
söylüyordu. Gençlere de şartlar ne olursa olsun Hakk’ın hâkimiyeti
için çalışılmasını, nefis terbiyesinin esas alınmasını ve maneviyatçı
olmayı, hep “meşruiyet” sınırları içinde kalıp, sağcı-solcu, ilerici gerici
ve benzeri çatışmaların hepsinden uzak durmalarını öğütlüyordu. Her
vesileyle ‘‘Namaz dinin direği, cihad ise zirvesidir’’, “Cihad,Kuran-ı
Kerim’de en fazla sayıda ayette emredilen bir ibadettir”, ‘‘Biz
siyaset değil, cihad yapıyoruz’’ diyordu.
Önüne;
• Dünya çapında bir ilim adamı olabilme,
6
• Büyük servetler kazanabilme,
• Rahat, huzurlu bir hayat gibi, dünya hayatının nimetleri
serilmiş
iken,
o
şuurlu
bir
Müslüman’ın
sorumluluk
anlayışıyla zoru, cihad yolunu seçti. Böylece bütün ‘‘Şer
Güçleri’’ karşısına aldı.
ERBAKAN’IN DİĞER KİŞİSEL ÖZELLİKLERİ
• Erbakan, zarif, kibar, şık giyimli, hoşgörülü, bütün insanları
kucaklayan bir liderdi.
• Nüktedan ve esprili söylemi olan, sempatik ve duygusal bir
insandı.
• Çok çalışkandı. Gece gündüz koşuşturmasına rağmen
ağzından “yoruldum” kelimesini duyan olmamıştı.
• Erbakan’ın
en
önemli
özelliklerinden
biri
de
“MÜCADELECİLİĞİ”dir. Onun siyasi anlayışının temelinde
“HAK-BATIL” mücadelesi vardır. Bu yüzden onun mücadele
alanı, HAK-BATIL mücadelesi yapılan her yerdir.
7
• Erbakan büyük bir organizasyon kabiliyetine de sahipti.
Partilerimizin teşkilatlanma ve çalışma prensipleri her
yönüyle mükemmeldi. Her dönemde çok sayıda “Milli
Görüşçü Sivil Toplum Kuruluşları” da organize edilmişti.
• Bir kerecik bile olsa, azminin, heyecanının, moralinin
bozulduğuna şahit olunmamıştı.
• Erbakan, gerçek anlamda bir “Devlet Adamı” idi.
• Kendisine
yöneltilen “Hocam bir gün emri hak vaki
olduğunda” Nasıl hatırlanmak, anılmak istersiniz?” sorusuna
“Malıyla,
canıyla
Cihad
eden
bir
Müslüman
olarak
hatırlanmak isterim” cevabını vermişti.
Muhterem Kardeşlerim,
Erbakan Hoca, Almanya’dan dönüşte hep, ‘‘Bizim Almanlardan
ne farkımız var? Niçin biz kendi yerli motorumuzu yapmıyoruz’’
diye dertleniyordu.
Mürşidi Muhammed Zahid KOTKU'nun (RA) da tavsiyeleri ile
200 ortaklı “Gümüş Motor” Şirketini kurdu. Erbakan Hoca bütün
8
arkadaşlarının da şirkete ortak olmalarını istedi. Ben de 5 bin lira ile
şirkete ortak olmuştum.
Fabrika 1960 yılında birçok engellemelere rağmen, seri üretim
yapmaya başladı. Ama ithalatçı ve montajcı bazı firmalar ise, bu milli
tesisi batırmak için çalışmakta idiler. Erbakan, Türkiye mutlaka
sanayileşmelidir inancındaydı.
Türkiye’nin sanayileşmesinde, Türkiye Odalar Birliği önemli
imkânlara sahipti. Özel sektöre tahsis edilecek dövizin dağıtımı,
Odalar Birliği tarafından yapılıyordu. O güne kadar bu kısıtlı imkânlar,
çoğunlukla İstanbul’daki büyük firmalara gitmekteydi. Bu imkânları,
ülke yararına daha iyi kullanabilmek amacıyla Erbakan Hoca,
sırasıyla bu kurumda Sanayi Dairesi Başkanı, Genel Sekreter ve
Genel Başkan olarak görev aldı. Döviz dağıtımını, hazırladığı adil bir
puanlama sistemiyle yapmaya başlayınca, Anadolu’daki küçük sanayi
şirketleri de dövizden pay sahibi oldular. Bu da onların kısa bir sürede
gelişip, büyümelerini sağladı.
9
İstanbul çevresindeki bazı büyük sermaye grupları bundan
rahatsız idiler. Onların gayretleriyle, şirket genel kurulunda Genel
Başkan seçilmiş olan Erbakan, Demirel ile Hükümeti tarafından, polis
marifetiyle şirketten uzaklaştırıldı.
Bu çalışmaların yanı sıra o dönemde Erbakan Türkiye genelinde;
• İlim ve İslam
• Ortak Pazar
ve diğer önemli ülke sorunları hakkında konferanslar da vermekteydi.
Bir ilim adamı olarak verdiği “İlim ve İslam” konferansında yaptığı şu
açıklamalar halkımızı çok etkiliyordu. “Bütün ilmi gelişmelerin
temelinde İslam Âlimleri vardır. Bugün “BATI İLMİ” diye iddia edilen
fiziğin,
kimyanın,
coğrafyanın
matematiğin,
kurucuları
astronominin,
Müslümanlardır"
tıbbın,
diyerek,
tarih
ve
Müslümanlara
“hafıza”sını hatırlatıyor, Onlara güçlerini, coğrafyalarının önemini ve
tarihi mirasımızı gösteriyordu. Bu konferansların sonucunda halkımız
Erbakan’ı daha yakından tanımış oldu.
10
Muhterem Kardeşlerim,
Bütün bu tecrübelerden sonra, siyasi gücün önemini anlayan
Erbakan 1969’da Konya’dan bağımsız aday olmaya karar verdi.
Seçim çalışmaları için mükemmel bir organizasyon yapıldı.
Konya dışından da çok sayıda Müslüman Entellektüel ve genç
çalışmalarda destek oldular.
Erbakan Hocamız, 1969 yılında çok zor şartlarda ilk seçim
çalışmalarına başladığında, Konya’da yaşlı bir zat kendisine şöyle
demişti:
“Hoca” demişti. “Doğru şeyler söylüyorsun. Lakin bir çiçekle
bahar gelmez ki!”
Hocamız tarihe geçen şu cevabını ilk orada söylemişti;
“Bey Amca sen de doğru söylüyorsun. Evet, bir çiçekle bahar
gelmez. Ama unutma ki her bahar, bir çiçekle başlar.”
11
Ben bu salona baktığımda, binlerce genç çiçek görüyorum.
Ve biliyorum ki, bu bahar tablosunu büyük ölçüde 1969 yılında
Konya’da açan o ilk çiçeğe, Erbakan Hocamıza borçluyuz.
Hocamız çok büyük oy alarak Parlamentoya girdi. AP’den
ayrılan 2 milletvekili Hüseyin Abbas ve Hüsamettin Akmumcu ile
birlikte mecliste, Müslümanların sesi ve davacısı oldular. Yepyeni
mesajlarla mecliste en etkili çalışmaları yapıyorlardı. Onların çok farklı
bir dil ve çok farklı yorumları hayret uyandırıyordu.
Erbakan Hoca’ya soruluyordu. ‘‘Çok farklı şeyler söylüyor,
zihniyetimiz ‘‘MİLLİ GÖRÜŞ’’ diyorsunuz. ‘‘Nedir şu Milli Görüş? ’’
Hocamız da soruyu “Milli Görüş, bu AZİZ Millet’in değerlerini,
inancını, tarihini, kültürünü temsil eden görüştür. “Millet-i İbrahim”
düsturundan kaynaklanan ve Hakk’ı üstün gören;
• Barış ve huzuru
• Hürriyeti
• Adaleti
• Refahı
• Saygınlık ve onuru temsil eden
12
Milli
Görüş,
milletimizin
aslına
dönüş
hareketidir”
diye
cevaplandırıyordu.
Bazen de “Milli Görüşün ne olduğunu anlayamıyoruz” diyenlere
de ‘‘Herhangi bir kimse,
• Malazgirt’te inanışın şahlanışını yaşamadan,
• Kosova’da, Niğbolu’da bir kılıç olup parlamadan,
• Ulubatlı Hasan olup, İstanbul’u fethetmeden,
• Sultan Fatih olup denize atını sürmeden,
• Seyyid Çavuş olup, 250 kiloluk mermiyi ‘‘Ya Allah’’ deyip
namluya sürmeden,
• Sakarya siperlerine girmeden Milli Görüş’ün ne olduğunu
anlayamaz’’ diyordu.
MİLLİ NİZAM PARTİSİ KURULUYOR (24 Ocak 1970)
Bir süre sonra Milli Nizam Partisi’nin kurulması için karar verildi.
MNP’nin kurulması, özellikle Müslüman entelektüeller tarafından çok
büyük destek gördü.
13
En büyün desteği verenler arasında, rahmetli Necip Fazıl
Kısakürek, Sebilü'r-Reşat Dergisi’nin Sahibi rahmetli Eşref Edip,
Türkiye Yayınevi Sahibi Tahsin Demiray ve buna benzer birçok
önemli isim.
Nitekim Milli Nizam ismini teklif eden de Eşref Edip’tir. MNP,
birden bire Türkiye genelinde süratle yayılmaya başladı. Ortaya atılan
görüşler, sloganlar, o güne kadar hiç duyulmamış şeylerdi.
Kuruluşun ardından, Erbakan Hoca şöyle diyordu; “Bazı çevreler
Türkiye’de “Tek Tip Parti”, “Tek Tip İnsan” olsun anlayışındadır. Tek
tip parti anlayışı ve ideolojik devletler, 1940’lı yıllarda kalmıştır. Hiç
kimsenin Türkiye’yi 1940’lara geri götürmeye hakkı yoktur. Bu
demokrasi anlayışımızla kurduğumuz MNP, zihniyet itibarıyla adı ister
sağcı, ister solcu, ister liberal olsun diğer partilerin hepsinden farklıdır.
Çünkü bizim onlardan farklı değerlerimiz var. Biz milli, manevi ve
ahlaki değerleri, maddi değerlerin önünde tutan, bu aziz milletin,
inancını, tarihini, kültürünü temsil eden bir topluluğuz. MNP bu
ülkenin tek sivil ve yerli partisidir.”
14
Milli Görüşçü gençler de,
Hür Dünyanın göbeğine
Milli Nizam yazacağız.
Kuşların gözbebeğine,
Milli Nizam yazacağız
Koç burcuna, yay burcuna,
Bebeklerin avucuna,
Minarelerin ucuna,
Milli Nizam yazacağız”
Milli Nizam marşını söyleyerek, dağlara taşlara “Önce Ahlak ve
Maneviyat” yazıp, millete “Kendi özüne, tarihine, kültürüne sahip
çıkma” daveti yapılıyordu.
Milli Görüşün siyaset sahnesine çıkışıyla, Türkiye sathında
dağınık, milli, manevi ve ahlaki değerlere sahip gruplar bir araya
geldiler. Halkın yığın yığın MNP’ ye katılmaları AP ve CHP’ yi
ürkütüyordu. İsmet Paşa, ‘‘Bir mühendis efendi çıkmış, okullarda
İmam-ı Gazali’yi, İmam-ı Rabbaniyi de okutacağız diyormuş.
Böyle bir şey olamaz.’’ diyordu.
15
Erbakan imkânsızlıklar içerisinde, il ve ilçeleri, köy ve mahalleleri
dolaşıyor, halkı Milli Görüş Hareketine davet ediyordu.
Ziyaret ettiği bir kahvede 15-20 kişi de olsa bir sandalyeye
çıkarak onlara hitap ederdi. Erbakan Hocamla birlikte yaptığımız bir
seyahatteki
kahve
toplantımızda
yaşlı
bir
zatın
komşularına
“Hemşerilerim, bu Profesör Efendi Allah kelamı ve hadislerden
bahsediyor, bunlar diğer siyasilerden farklılar. Gelin hep birlikte onlara
destek olalım.” dediğini tebessümle hatırlamaktayım. Bu çok yoğun
ve zor çalışmalar ile İslami duyarlılığı olan kitleleri siyasetin
merkezine o taşıdı. O güne kadar dindarlar, hep siyasetin dışında
kalmayı tercih ediyorlardı. O inançlı kitlelere “Siyasi Bilinç” kazandırdı.
Ezilen, horlanan ve baskı altında olan kitlelere siyasi örgütlenmeyi
öğretti.
Gençlere, gelişmeleri yönünde sürekli destek oldu. Böylece onun
öncülüğünde Anadolu’nun işçi, köylü ve esnafın çocukları, siyasetin
her kademesinde yer alabildiler.
16
Muhafazakâr hanımlara da teşkilatlarında görev vererek onların
davalarına faal olmalarını sağladı.
MİLLİ NİZAM PARTİSİ KAPATILIYOR
Milli Nizam Partisi uydurma gerekçelerle ve hukuk dışı bir
uygulama ile kapatıldı.
Başka bir lider olsa, partisi kapatılınca morali bozulur, siyaseti
terk ederdi. Milli Nizam Partisi kapatılınca, teşkilat mensupları
Ankara’ya gelip, merakla Süleyman
Arif
Emre ağabeyimize
soruyorlardı. ‘‘Ağabey, Şimdi ne yapacağız?’’ O da bilge bir tavır ile;
- Bir kimsenin abdesti bozulursa ne yapar?
- Ağabey, Gider yeni bir abdest alır.
- Biz de abdestimizi yenileyecek ve yeni bir parti kuracağız’’ diye
cevaplandırıyordu.
MNP’nin ardından kurulan MSP, RP ve FP’de aynı hukuk dışı
anlayışla kapatıldı. Ama Milli Görüşçüleri yıldıramadılar. Böylesine
haksız bir uygulama karşısında, Erbakan Hoca ve arkadaşları ise “Biz
17
demirci örsündeki çeliğe benzeriz. Dövüldükçe daha da güçleniriz”
diyorlar ve kapatmayı önemsemiyorlardı.
İktidardaki hükümetin en büyük ortağı RP’nin kapatılmasından
sonra,
Erbakan
hoca
şunları
söylemişti:
“Bütün
camiamıza
sesleniyorum. Her zamankinden daha fazla huzura, sükûnete riayet
edelim. Bu olay aslında tarihin akışı içinde fevkalade basit bir olaydır.”
Bu üslup, özlenen bir lideri, yüreği vatan ve millet aşkıyla yanan
gerçek bir devlet adamını yansıtmaktadır.
RP’NİN ANAYASA MAHKEMESİNDEKİ KAPATMA DAVASI
RP’nin Anayasa Mahkemesindeki kapatma davası, 18 Kasım
1997 günü başladı. Bu tarihten bir süre önce Yargıtay Başsavcısı
Vural Savaş iddianamesini hazırlamış, bu iddianameyi Anayasa
Mahkemesine göndermeden önce mutad olmayan bir usulle basın
mensuplarını makamına davet etmiş, dava hakkındaki görüşlerini
onlara açıklamıştı.
18
Savunma için hukukçularımızla birlikte Hocamızın çalışma
bürosunda toplandık. Müzakerelerin sonunda savunmanın muhterem
Erbakan tarafından yapılması kararlaştırıldı. Hocamızın savunması
tam 4,5 saat sürdü. Mahkeme heyeti savunmayı, bir mühendis
çetrefilli bir hukuk meselesini, bu kadar vukufiyetle nasıl anlatabiliyor
hayret duygularıyla dinliyorlardı.
Ama 16 Ocak 1998 ‘de RP’nin kapatma kararını verdiler.
Milletimiz
de
hayranlık
içerisinde
mahkemeyi
takip
ediyordu.
Milletimizin hissiyatına tercüman olan değerli gazeteci Ahmet
Taşgetiren “Seni Seviyoruz Savunan Adam” başlıklı bir makale
yazmıştı.
Ben de şimdi huzurlarınızda rahmetli Hocamıza sesleniyorum
“Seni Seviyoruz Savunan Adam!”
Fazilet Partisi de aynı anlayışla, 22 Haziran 2001 tarihinde
kapatıldı. Onun üzerine 25 Haziran 2001 günü mecliste şu konuşmayı
yapmıştım.
19
“Geçen hafta, ana muhalefet partisinin genel başkanıydım. Şimdi
sizleri sadece bağımsız bir milletvekili olarak selamlıyorum. Ana
muhalefet partisini millet değil, mahkeme kapattı. Bu mahkeme kararı
uygulanacaktır. Ancak bu karar, toplum vicdanı tarafından kabul
edilmemiştir ve edilmeyecektir. Çünkü bu karar yanlış ve haksız bir
karardır. Bazı çevreler, Türkiye de tek tip parti olsun istiyor.
Demokrasilerde
esas
olan,
farklılıktır
ve
bireydir.
Değerli
arkadaşlarım, Birbirimizi, milletimizi ve dünyayı kandırmayalım açık
ve samimi olalım. Türkiye’de gerçek anlamda demokrasi yoktur. Evet,
sadece bir demokrasi oyunu oynanmaktadır ve maalesef siyasi
partilerde bu oyunu oynamaktadırlar.
Başsavcı tarafından hazırlanan iddianamede, FP için “kan emici
vampirler, bünyeyi saran metastas yapmış habis ur” tabirlerinin
kullanılması, bu davanın nasıl bir ruh hali ile açıldığını ortaya
koymaktadır. Evet, partimiz kapatıldı ama asla yenilmedik.
Peki, bu partiler ne için kapatıldılar? Erbakan Hoca ve
arkadaşları niçin yaklaşık bir yıl hapis yattılar? Suçları neydi?
20
Milli Görüş partileri, anarşi, terör, rüşvet ve yolsuzluğa karıştıkları
gerekçesiyle değil, hala ne oldukları net bir şekilde tarif edilememiş,
olan “irticai faaliyetler” ve “laiklik ihlali” gibi uydurma iddialarla
kapatılmışlardır. 28 Şubat’ın baş mimarlarından Güven Erkaya her
vesileyle, “irtica, PKK’dan daha tehlikelidir.” diyordu.
Gerçekte dış güçler ve Türkiye’deki yandaşları, ülkemizdeki
“İslami Uyanışı” büyük bir tehlike olarak görmekteydiler.
ERBAKAN’A YAPILAN HAKSIZLIKLAR, ZULÜMLER VE
28 ŞUBAT
Cihat bayrağını açarak, İslam Âlemi’ne de büyük etkiler yapan
ERBAKAN hep meşruiyet sınırları içinde kalmasına rağmen, hiçbir
siyasetçinin görmediği yasadışı iftira, haksızlık ve hatta zulümlere
maruz kaldı.
Mevcut düzene teslim olmayıp, düzeni ve resmi ideolojiyi
sorgulayanların akıbeti hep böyle olmuştur.
Erbakan 12 Eylül 1980 darbesinin ardından çok sayıda
arkadaşıyla birlikte tutuklandı ve yaklaşık bir yıl tutuklu kaldı. 5 yıllık
21
bir sürede de Mamak Askeri Mahkemesine taşındı. Sonunda 4 yıllık
hapis cezasına çarptırıldı. Askeri yargıtayın kararı bozması üzerine
beraat etti.
Fazilet Partisi’ni kapatma fezlekesinde savcı, Erbakan ve
arkadaşlarına “Metastaz yapmış habis ur, kan içici vampirler” sıfatını
kullanıldığı için yaptığımız şikâyet üzerine, durumu inceleyen Yargıtay
heyeti, bu sözlerde
herhangi bir suç unsuru olmadığına karar
vermişti.
RP’nin Hazine yardımının harcanmasıyla ilgili olarak Erbakan’a
24 ay hapis ve 12 trilyon ödeme cezası verildi.
Bingöl ve Urfa’da yapmış olduğu konuşmalarına birer yıl hapis
cezası verildi.
Tarafsız çevrelerin, yakın tarihin en başarılı hükümeti saydığı 54.
Erbakan Hükümeti Post-Modern bir darbeyle yıkıldı.
28 ŞUBAT POST- MODERN DARBESİ
28 Şubat, 1960’dan itibaren gerçekleştirilen darbeler arasında,
bazı yönleriyle, en zararlı, en kapsamlı, en utanç verici olanıdır.
22
28 Şubat asla yerli bir proje değildir. Son derece iyi planlanmış
olan bu 28 Şubat Projesi, Türkiye’den yanlarına aldıkları “Medya,
Sermaye, Bürokrasi” Şeytan Üçgeni ve basının “5’li çete” diye
isimlendirdiği; “Türk-İş, DİSK, TOBB, TİSK ve TESK koalisyonu”,
“Tüsiad” Atlantik ötesi ve ortakları ve Tel Aviv kadrolarıyla Türkiye’de
yeni bir DÜZEN inşa etmeyi hedeflemişti.
28 Şubat Post-Modern Darbesinin yukarıda sayılan aktörleri;
askeriyede, yargıda, bürokraside, sermayede, medyada ve finans
dünyasında kendilerinin yerleşik düzeni için, ülkede güçlenen bir
İslamlaşma eğilimini büyük bir tehlike olarak gördüler.
Türkiye’de başlayan, buradan da Müslüman Ülkeleri de etkileyen
İslami uyanışta, Necmettin Erbakan’ın yaptığı çalışmaların da etkili
olduğunu gördükleri için, ERBAKAN’ı hedef olarak seçmişlerdi.
BATI ÇALIŞMA GRUBU (BÇG)
Milli Görüş’ün siyasette önlenemeyen yükselişini önlemek üzere,
“irtica’yı önleme” iddiasıyla BÇG kuruldu. Batı Çalışma Grubunun fikir
23
babası “İrtica PKK’dan daha tehlikelidir” diyen Deniz Kuvvetleri
Komutanı Güven ERKAYA idi.
TÜSİAD’da, RP’nin yükselişinin nasıl önlenebileceğini tespit
maksadıyla bir araştırma yaptırmıştı.
TÜSİAD’ın öncülüğünde, Tüsiad, Türk-İş, DİSK, TESK ve TOBB
(5’li Çete) Atina’da bir toplantı düzenlemişlerdi. Bu toplantıda
araştırma raporunda teklif edilen tedbirleri ve bunların uygulanmasını
müzakere ettiler.
Toplantının ardından, 11 gün süreyle Hürriyet, Milliyet, Sabah
Gazetelerinde tam sayfa ilanlarla, Refah-Yol Hükümetine karşı çıkıldı.
Genel Kurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak’ın açıklamalarına göre,
28 Şubat sürecinin başlangıcı 11 Ocak 1997’de Genel Kurmay’a
davet edilen Cumhurbaşkanı Demirel’e verilen BRİFİNG’DİR.
Şubat 1997’de Sincan’da tanklar yürütüldü. 20 Şubat 1997’de
Çevik Bir, ABD’de “Sincan’da Demokrasiye balans ayarı yaptık”
diyordu.
24
5 Ağustos 1996 akşamı Başbakanlık Konutunda, Askeri Şura
Üyelerine verilen yemekte Güven Erkaya kendisine rakı ikram
edilmesini ısrarla istemişti.
Güven Erkaya bu konuda bir gazeteciye şunları söylemişti:
“Yemekten sonra eve gittiğimde, Genel Kurmay Başkanı Karadayı
telefon etti. Aferin Güven çok iyi yaptın. Ben de şarap istemiştim.”
dedi.
Genel Kurmay’da aşağıdaki gruplara irtica brifingi verildi.
• İş dünyası ileri gelenlerine,
• Yüksek yargı üyelerine,
• DGM Savcı ve Hâkimlerine,
• Ankara Adliyesindeki Savcı ve Hâkimlere,
• Basın Mensuplarına
TARİHİ 28 ŞUBAT MGK TOPLANTISI
Günler öncesinden, medyada bu toplantının uzun süreceği ve
son derece tartışmalı geçeceği söyleniyordu.
25
Saat 15’de başlayan toplantıyı Demirel kısa bir konuşmayla açtı.
Ardından MİT tarafından hazırlanan “Radikal Dinci Akımların Rejime
Etkileri” başlıklı raporu okundu. Ardından Genelkurmay İstihbarat
Dairesi Başkanı Korgeneral Çetin Saner, irtica ile ilgili bir rapor takdim
etti.
Genelkurmay Başkanı Karadayı ve kuvvet komutanları da söz
alıp irticai gelişmeler ve laiklik ihlalleriyle ilgili iddialarda bulundular.
Genelkurmay tarafından hazırlanan 18 maddelik önerilerinin de MGK
kararı olarak kabul ve ilan edilmesini istediler. Komutanların ardında
söz alan Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan ve Tansu Çiller
askerlerin önerilerine sıcak baktıklarını söylediler.
Asker ve sivil kurul üyelerinin tamamına karşı tek başına kalan
Başbakan Erbakan, 9 saat süren toplantının sonuna doğru önce
Demirel’in önündeki Anayasa kitapçığını istedi ve şunları söyledi:
“Bazı odaklar hükümetimizle ordumuzu karşı karşıya getirme gayreti
içindedirler.
26
Biz laikliğe değil, laikliğin din düşmanlığı şeklindeki anlayışa
karşıyız. Toplantıda gösterilen film ve okunan raporlar istihbarata
değil, yönlendirmeye dönüktür ve MOSSAD kaynaklıdır. Getirdiğiniz
18 maddelik tekliflerin MGK kararı haline getirilmesini istiyorsunuz. Bu
tekliflerin büyük bir bölümü biraz önce okuduğum Anayasanın 2.
maddesine aykırıdır.
Siz ikinci maddede sadece laikliğe vurgu yaptınız. Anayasa bir
bütündür. 2.maddedeki, toplumun huzuru, demokrasi, insan haklarına
saygı, milli dayanışma, adaletli muamele hükümlerini gözardı ettiniz.”
9 saat sonra toplantı sona erdi. Basın mensupları Erbakan’ın
söyleyeceklerini özellikle merak ediyorlardı. Onun söyleyeceklerinin,
19 Şubat 2001 tarihinde yapılan MGK’daki Sezer-Ecevit çatışmasının
ardından meydana gelen bir gelişmenin olmasını bekleyenler de
vardı.
Hatırlarsınız, 19 Şubat 2001 günkü MGK toplantısında Ecevit ve
Bakanları yarım saat sonra toplantıyı terk etmişlerdi. Ayağının tozuyla
27
basının önüne çıkan Ecevit “Cumhurbaşkanının terbiye sınırlarını da
aşan beyanları sebebiyle toplantıyı terk ettik” demişti.
Bu olayın ardından ülkemiz, siyasi, ekonomik ve sosyal alanda
bir deprem, hem de Richter ölçeğine göre 8-9 şiddetinde bir deprem
yaşamıştı.
Buna
mukabil
Erbakan
toplantının
ardından
yüzündeki
tebessümü bile değiştirmedi.
“Toplantıda Türkiye’nin her türlü meselesini görüş birliği içinde
gözden geçirdik” dedi.
Dilimizde şimdilerde unutulan anlamlı bazı kelimeler var. İtidal,
teenni, sabır ve basiret. Gerçek devlet adamları Erbakan Hoca gibi bu
kelimelere uygun hareket ederler.
Bu olayın ardından bazı malum çevreler Erbakan’ı 28 şubat
sürecinde, yeterince sert tepki göstermediği ve direnmediği için
eleştirdiler.
“Erbakan’ın inadı üç gün sürdü. Paşa paşa imzaladı” dediler.
28
Ama yıllar sonra bir mahkemede 28 şubat tarihli MGK’nın gizli
olan zabıtları açıklanınca, gerçekler, Erbakan’ın sonuna kadar nasıl
direndiği ortaya çıktı.
Bu gerçekler karşısında gazeteci Ahmet Hakan “Hocam bizi affet”
başlıklı yazıyla Hoca’dan özür dilemişti.
ERBAKAN VE DIŞ POLİTİKA
Erbakan hep bir “LİDER ÜLKE” anlayışıyla bağımsız bir dış
politika uygulamasını savunmuştur. Bu anlayışla 1974 Kıbrıs
Harekâtı, Erbakan’ın öncülüğünde gerçekleşmiştir. Kıbrıs Barış
Harekâtı, “Şahsiyetli ve Milli Dış Politika” anlayışının bir sonucudur.
İngiliz Ulusal Arşivine göre, Kıbrıs Barış Harekâtı’nın mimarı
Necmettin Erbakan’dır. Ankara İngiliz Büyükelçisinin İngiliz Dışişlerine
yazdığı raporlar da aynı görüşü teyit etmektedir.
Rumların Kıbrıs’ta, 1963 ve 1967 yıllarında olduğu gibi, 1974’te
başlattığı “Türklere Soykırım”, Zurich anlaşması gereğince Türkiye’ye
Kıbrıs’a müdahale imkânı vermişti.
29
Başbakan
Ecevit
bu
müdahaleyi,
anlaşmanın
tarafı olan
İngilizlerle birlikte yapalım diyor, bunun için İngiltere’ye gitmeyi
planlıyordu.
Erbakan Hoca ısrarla, Rumlardan, Yunanistandan yana olan
İngilizlerin böyle bir müdahaleye yanaşmayacağını söylemekteydi
ama Ecevit İngiltere’ye uçtu. Onun Türkiye’den ayrılışının ardından,
Erbakan, Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar’la birlikte bir odada
Kıbrıs konusunu müzakere ettiler. Semih Sancar Kıbrıs’a müdahale
gereklidir diyor ama şu endişesini de Erbakan Hoca’ya açıklıyordu:
“1963’te
İsmet
Paşa
başbakanken,
1966’da
ise
Demirel
başbakanken Kıbrıs’a müdahale kararı alındı. Askerler Mersin’de
gemilere bindirildi. Amerika ve Avrupa baskı yapınca, müdahale
yapılamadı. Eğer bu sefer de, Amerika’nın müdahalesiyle askerimiz
gemilerden indirilirse, artık Kıbrıs’ı unutmak lazım, Başbakanım”
demişti.
Erbakan Hoca;
“Paşa gönlünü geniş tut.”dedi.Karşında Milli
Görüşçüler var. Milli Görüşte, kılıç bir kere kınından çıkarsa, görevini
30
bitirmeden kınına giremez.” dedi ve Başbakan vekili sıfatıyla Orduya
Kıbrıs’a müdahale talimatını verdi.
Cumhuriyet döneminde, Batılılaşma yönünde atılan büyük
adımlar sonunda, Türkiye İslam ülkeleriyle olan bağını büyük ölçüde
koparmıştı.
Erbakan; tarihinden, kültüründen koparılmış kardeş Müslüman
ülkelerle ilişkileri zayıflamış bir Türkiye’nin Batı’ya bağımlı bir hale
düşürüldüğünü ifade ediyor, Müslüman Ülkelerle kardeşçe ilişkilerin
tesisi için gayret gösteriyordu.
İşte bir örnek;
Ağustos 1980 tarihinde İsrail Kudüs’ü başşehir yaptığını ilan etti.
Demirel Hükümeti Batı’ya bağımlı dış politika anlayışıyla, İsrail’in bu
kararına çok cılız bir sesle karşı çıktı. MSP olarak Dış İşleri Bakanı
Hayrettin Erkmen’i müteaddit defa ikaz ettik. Tavırlarında bir değişme
olmadı. Onun üzerine Hayretin Erkmen hakkında Meclise bir gensoru
önergesi
verdik.
Sonucunda
gensoruyla
Hayrettin
Erkmen’i
bakanlıktan düşürdük
31
6 Eylülde de Kudüs için, Filistin için Konya’da muhteşem bir
miting düzenledik. Bütün bunlar, 12 Eylül 1980 askeri darbesi için
gerekçe oldular.
12 Eylül 1980 askeri darbenin ardından, Erbakan Hocamız başta
olmak üzere, parti üst yönetiminden 23 arkadaş tutuklandılar.
Biz tutuk evinin ismini “Kirazlıdere Tutuk Evi” diye koymuştuk.
Yaklaşık bir yıl süreyle bu tutukevinde kalındı.
Hocamızı anlatırken, Kirazlıdere tutukevini anlatmamak olmaz.
Hocamız bu millete sevdalıydı. Bu ülkeye, insanlığa hizmet etmek için
çırpındıkça
engellendi,
yasaklandı,
horlandı
ve
hapse
atıldı.
Bilmiyorum dünyada Erbakan kadar partisi kapanan ve siyasi yasaklı
hale getirilen bir başka lider var mıdır? İşte bu
Kirazlıdere
hayatımızın belki en hüzünlü ama aynı zamanda en güzel
hatıralarının yaşandığı yer oldu.
Meşhur sözdür; Bir insanı tanımak için, ya birlikte yolculuk
yapacak ya da alışveriş yapacaksınız. Bunlara ilaveten ben de
diyorum ki; (Allah vermesin) ya da birlikte hapse gireceksiniz.
32
Tecrübeyle gördüm ki tutukevleri insanların ayarını tam olarak ortaya
koyan mekânlardır. Bu yüzden Hocamızı çok daha yakından tanımak
imkânına kavuştum. Her zaman mütevekkil, her zaman ümit var,
azmini, heyecanını kaybetmeyen, hapishane şartlarında bile Türkiye
ve İslam Âlemi için büyük hedefleri ortaya koyabilen Erbakan Hoca,
hepimize
örnek
oldu.
Babayiğitlik
denince,
mangalda
kül
bırakmayanların orada nasıl darmadağın olduklarını ibretle gördük.
Bizler büyük bir tevekkül içinde kendimizi ibadete vermiştik.
Günümüzü; namaz, Kur'an, dua ve hadis dersleri için planlamıştık.
İbadetler dışında sohbetler, şakalarda yapılıyordu.
Zaman içinde Selamet koğuşundaki arkadaşlarımı da daha
yakından tanıma imkânım oldu. Güzel ahlaklarını, tevekkül ve
sabırlarını takdir ettiğim bu arkadaşlarımızın diğer bir vasfını da
hayret ve memnuniyetle tespit ettim. Edebiyata ve şiire olan
düşkünlükleri. Bunlar arasında, Fehmi Cumalioğlu, Süleyman Arif
Emre, Yasin Hatipoğlu, Şevket Kazan gibi kitap sahibi şairler de
vardı. Şekerlemelere maniler yazan değil, gerçek şairler.
33
Süleyman Arif Ağabey, yatağında yan yatarken, kâğıda kaleme
uzanır, aruz vezniyle şu beyit’i yazardı.
Bahar oldu letafetle bezendi mülkü Yezdan’ın,
Çiçeklerde zarafet dersi vardır, şimdi Rahman’ın.
Buna kısa bir süre içinde Yasin Hatipoğlu kardeşim, bu “Bahar
oldu” gazeline şu nazireyi sunardı.
Kadernak olmayı değmez, hazanda bin bahar vardır,
Tahammül eyleyen zate, misilsiz lale-zar vardır,
Eğer solduysa, tüm dehrin gülistanındaki güller,
Zemane “dur” diyen Hak’da, yeni bir Gülizar vardır.
Yasin Kardeşim benim içinde lütfedip şu dörtlüğü yazmıştı;
Muhterem Recai Kutan’a;
Takat tükenir, el ermez mecale,
Bir kalp ki bürünür bin türlü hale.
Bu kadar sıkleti çekemez heyhat…
Kırılır bir anda, sanki PİYALE…
Şevket Kazan Kardeşim de,
34
Ne hikmettir? Doğuşta
Sen ağlarken, el güler.
Bir yanda ulvi gaye,
Öbür yanda hevesler.
Hakkı yol tut kendine
Öylesine yaşa ki;
El ağlarken dünyadan
Sen gülerek gidiver” . diyordu.
Maruz kaldığımız bu kadar insaf ve mantık dışı isnatlar
karşısında, isyan duygularına kapılmak yerine, bütün bu olan bitenleri
hafife, alaya alma, espri dolu bir üslupla hicvetme yolunu tercih
etmiştik. Bu tutumumuz “Selamet Koğuşu”nu sık sık kahkahaya
boğardı.
İşte iddianameyi hafife alan bir örnek. Savcı 49 sayfalık
iddianameyi okurken 78 defa “şeriat devleti” tabirini kullanmıştı. Bir
arkadaş Selamet
Koğuşunda
şunları söylemişti.
“Yahu
hiçbir
35
arkadaşımızın ağzından “şeriat devleti” sözünün çıktığını duymadım.
Sakın Savcı 78 defa “şeriat devleti” diyerek “şeriat devleti”
propagandası yapmış olmasın?
Yasin Hatipoğlu olayları alaya alan tavrıyla şöyle demişti;
“Mademki bizi hapsettiler, ben de mahpusluğun bütün şartlarını
yerine getireceğim. Ayağında Anadolu usulü bir kumaş
şalvar,
üstünde yakasız çizgili bir gömlek, başında bir yün papak, elinde
99’luk uzun bir tespih, iyice uzamış burma bıyıklarıyla Türk
filmlerindeki, zayıfların koruyucusu, şirretlerin korkulu rüyası bir
hapishane kabadayısını andırıyordu.
Selamet koğuşunu dışarıdan görenler olsa herhalde “Bunlar bir
askeri darbenin bir numaralı gerekçesi sayılan ithamlarla hapsedilmiş
değiller, dostlarıyla birlikte tatil yapmaya gelmişler” derdi.
Erbakan Hocamız, Tahir Büyükkörükçü Hoca ile iki kişilik odada
kalıyordu. Onun dışındakiler ise, biz koğuşlarda kalıyorduk. Lütfi
Doğan Hoca, Fehmi Cumalioğlu, Oğuzhan Asiltürk, Şevket Kazan,
Şener Battal, Temel Karamollaoğlu, Yasin Hatipoğlu, Fehim Adak ve
36
Ben hep bir aradaydık. Selamet koğuşu dediğimiz koğuş en meşhur
koğuştu. Bütün gündüz ve gece faaliyetleri Selamet Koğuşu’nda
yapılıyordu. Orada kendimize göre bir hayat kurmuştuk. Herkesin en
imrendiği KOĞUŞ bizimki idi.
Çünkü;
• En temiz koğuştu,
• Hiç sigara içilmezdi,
• Kilere bitişik koğuştu,
• Sohbetlerin yapıldığı koğuştu.
Bütün yaptığımız faaliyetlere Hocamız da eksiksiz katılırdı.
Sabah ve öğleden sonra yarım saatliğine havalandırma programı
vardı. Hızlı hızlı yürürdük. Kültürfizik yapardık. O yürüyüşler de bile,
disiplin bozulmazdı. Hocamızla birlikte dört beş arkadaş onunla
birlikte yürürdü. O zamanlar rahmetli hocamızın enerjisi gayet
yerinde.
Boyu
da
uzundu.
Onun
yürüyüşüne
pek
ayak
uyduramazdım. Ara sıra koşarak yetişirdim.
37
Birinci derece yakınlarımızın, ailelerimizin ziyaretleri şöyle olurdu.
Bina 3 katlı idi. Bir bodrum, bir zemin ve birinci kat. Biz birinci
kattayız. Ziyaretçiler giriş katında kabul ediliyordu. Ziyaretçi salonun
yarısını demirle kafes haline getirmişler. Kimin ziyaretçisi gelmişse,
anons ediliyordu. Ziyaretçilerle görüşmeden önce bizi demir kafesin
içine koyuyorlardı. Kafesin karşısında bir masa etrafında, 3-5
sandalye ve süngülü asker vardı. Ailemizin gelişini pencereden takip
ederdik. O tarihte Hocamızın çocukları çok küçüktü. Hocamız,
rahmetli
Nermin
Hanım
ve
çocuklarını
pencereden
hüzünle
selamlardı.
Koğuşta sabah namazı kılınıyor, sabah namazından sonra ise,
Lütfi Doğan Hoca, işrak vaktine kadar bir cüz okuyor. Biz de
Kur'an’dan takip ediyorduk. Çoğu kez askeriyenin verdiği kahvaltılara
yetişemiyorduk. Şevket Kazan kardeşimizin “Şafak Restoran” diye bir
lokantası var idi. “Şafak Restoran”, Şevket Kazan’ın yatağının üstü.
Şevket Kazan, askerlerin kantininden peynirdi, domatesti, salatalıktı,
alır hazırlar tam bir lokantacı intibasını vermek için, peçeteyi omzuna
38
atar, “buyurun” derdi. Hocamız başta olmak üzere bizler, gider Şafak
Restoran’da kahvaltımızı yaparız. Ondan sonrada ödevler başlar.
Ödev dediğin, herkes bir hafta içerisinde sayı itibari ile 41 Yasin-i
Şerif okuyacak. Öğlen namazına kadar bunlarla meşgul olurduk.
Öğlen namazı cemaat ile kılınır. İkindiden sonra Lütfi Doğan Hoca
Hadisi Şerif dersi verirdi.
Her hafta bir hatim indirilirdi. Ben cüzleri dağıtır, Perşembe
akşamı Hatmin ikmal edildiğini, Lütfi Doğan Hoca’ya bildirirdim. O da
hatim duası yapardı.
Bazı günler, Şevket Kazan yeni bir marifetini daha ortaya koyar,
Fehim Adakla birlikte Selametçi Kardeşler İlahi Grubu’nu kurardı.
Ahmet Remzi Hatip’in bacanağı Şair Bekir Sıtkı Erdoğan’ın şu
şiiri ilahi olarak okunurdu:
Gariplik tuttu boynumdan,
Büker Mevlaya Mevlaya.
Gözüm her derdi göynümden,
Döker Mevlaya Mevlaya.
39
Dolaştım beldeler, boylar,
Urum, Türkmen, Arap köyler,
Pınarlar, çeşmeler, çaylar,
Akar Mevlaya Mevlaya
Bu ilahinin ardından Şevket Kazan Aşık Yunus’un Bursalı “Bülbül
Hoca” tarafından meşhur edilen şu gazelini okumaya başlardı.
İsmi Sübhan virdin mi var ?
Bahçelerde yurdun mu var ?
Bencileyin derdin mi var ?
Garip Garip ötme bülbül.
Seher vakti Hak Hak derken
Beni de unutma Bülbül.
İlahi grubunda, Şevket Kazan, Fehim Adak, Ahmet Remzi Hatip,
Temel Karamollaoğlu ve Recai Kutan vardı. Dediğim gibi hüzünlü
ama güzel günlerdi.
40
KİRAZLIDERE hikayemizin ardından tekrar ERBAKAN Hocamız
ERBAKAN’ın “DIŞ POLİTİKA” anlayışına dönelim
Erbakan’ın aynı bağımsız dış politika anlayışıyla şunlar da
gerçekleştirildi.
Amerika’nın ısrarla karşı çıkmasına rağmen, “İran Doğalgaz
Hattı” anlaşması imzalandı ve başlandı. İslam Âlemi’nin ayağa
kalkmasını ve “Yeni Bir Dünya”nın kurulmasını ve İslam Birliğini
amaçlayan D-8 projesi de onun öncülüğünde gerçekleşti.
Erbakan
Müslümanlara
Emperyalist
güçlere
“HAYIR”
denilebileceğinin, “ONURLU” durabileceğinin örneklerini de gösterdi.
İSLAM KONFERANSI ÖRGÜTÜNE ÜYELİK
Asırlar boyunca İslam Âlemine Bayraktarlık yapmış Türkiye, İKÖ
üyesi değildi. Bu örgütün toplantısı 1976 yılında İstanbul’da
yapılacaktı. Ev sahibi Türkiye ise GÖZLEMCİ üye idi. Bu utanç verici
durumun gerekçesi Laiklikti.
41
Hoca ortaklarına, biz bu utancı taşıyamayız. Eğer İKÖ’ye
toplantıdan önce tam üye olamayacaksak, biz hükümetten çekileceğiz
deyince, İKÖ’ye tam üye olundu.
Erbakan hoca, her vesileyle Müslüman Ülke temsilcilerine, gücü
ve menfaati Hak sebebi sayan Batının gerçek yüzünü anlatır,
Müslüman ülkelerin bir ümmet şuuruyla birlikte hareket etmelerini
öğütlerdi.
Erbakan, Türkiye gemisinin Batı’ya dönük rotasını, Milli Yön’e
döndüren bir “LİDER”dir. Sadece Türkiye’yi değil, İslam âlemini de
etkilemiş, İslam Dünyasında Siyasi uyanışa da vesile olmuştur. Bu
yüzden İslam Âlemi, Hocamızı bir İslam Mücahidi, İslam Lideri olarak
benimsemiştir.
İslam Âlemi’nin bazı önderleri hocamız hakkında şu
değerlendirmeleri yapmışlardır.
• Tunuslu büyük İslam Âlimi GANNUŞİ, “Erbakan benim de
hocalarımdan biriydi. Ondan çok şey öğrendim.”
42
• Hamas Lideri HALİT MEŞAL “Bize göre ERBAKAN, ikinci
Abdülhamit’tir.”
• KATAR’DAN Büyük İslam Âlimi KARDAVİ, “Erbakan hayatı
boyunca Müslümanlara önderlik etmiş ve İslam Ümmetinin
uyanış ve dirilişinde büyük hizmetler yapmıştır.”
• MISIR
İhvan-ı
Müslim’inden
Mehdi
AKİF,
“Ben
onu
takvasıyla, ilmiyle fikir ve projeleriyle, Allah’ın bu asra
gönderdiği bir MÜCEDDİD olarak tanıdım.”
• Fas’ta “Adalet ve Kalkınma Partisi”, Endonezya’da “Refah ve
Adalet Partisi” mensupları, partilerini kurmadan önce,
cemaat çalışması yapmaktaydılar. Erbakan’ın telkin ve
tavsiyesiyle, partilerini kurdular. Şimdi bu iki parti de
parlamentolarında temsil ediliyorlar. Bu partilerin Genel
Başkanları bize “Erbakan sadece sizin değil, bizim de
Liderimizdir.” demişlerdir.
43
ERBAKAN’IN KALKINMA ANLAYIŞI –
LİDER ÜLKE KALKINMASI
Erbakan, maddi ve manevi kalkınmanın birlikte ele alınmasını
savundu. Koalisyon ortağı olduğumuz hükümetlerde, özellikle 54.
Erbakan Hükümetinde, reel üretim ekonomisine geçiş, faiz lobisinin
sömürüsünün
engellenmesi,
refahın
tabana
yayılması
gibi
uygulamalardan menfaatleri zedelenen bazı sömürücü çevreler çok
rahatsız oldular. Bunun ardından bu hükümeti düşürmek için neler
yaptıklarını biliyorsunuz.
Erbakan’ın
“Ağır
Sanayi
ve
İleri
Teknoloji”
hamlesini
başlatması, iç borçlanmayı durdurması, yıllık karlarının %87’sini
faizden elde eden rant çevresini harekete geçirdi. Ama bu kadar
yoğun muhalefete rağmen, uygulanan farklı ekonomik politikayla,
işçiye, memura, emeklilere, çiftçiye, esnafa, tüccara, sanayiciye çok
büyün imkânlar sağlandı. Ekonomi ayağa kalkmaya başladı.
44
MANEVİ KALKINMA
Milli Görüş Partilerinin Koalisyon ortağı olduğu dönemlerde,
• Dindarlara yapılan baskı önlendi.
• İnancından dolayı hapse düşenlere af getirildi.
• AP tarafından kapatılan İmam hatiplerin orta kısımları açıldı.
• Binası halk tarafından yapılmış 80 İHL eğitime açıldı.
• Koalisyon ortaklıkları döneminde 4 yılda 350 İHL, 10 Yüksek
İslam Enstitüsü 3000 Kur-an kursu açıldı.
• İHL mezunlarının üniversitelere girmeleri sağlandı.
• Müslüman
ülkelerden
alınan
diplomaların
muadeleti
sağlandı.
• Kara yoluyla Hac’ca gidiş serbest oldu.
• Devlet kurumlarında Mescit açıldı.
• 5 yıllık plana “manevi kalkınma bölümü” eklendi.
45
ERBAKAN VE SOSYAL POLİTİKALAR
54’üncü Refah YolHükümeti Başbakanı Necmettin Erbakan’ın
öncelikle ilgilendiği konu, özürlülerin, düşkünlerin, yoksulların, fakir
fukaraların,
korunmaya
muhtaç
çocukların,
ihtiyaç
sahibi
vatandaşların sıkıntılarını gidermek “Kerim Devlet”, “Sosyal Devlet”in
sorumluluklarını yerine getirmekti. Erbakan hükümetinde Refah
Partili Prof. Dr. Sacit Günbey münhasıran sosyal meselelerle
ilgilenecek bir devlet bakanı olarak belirlenmiştir.
Başbakan Erbakan’ın vali ve kaymakamlara gönderdiği ilk
genelgede, ülkemizdeki ihtiyaç sahibi vatandaşların kapı kapı
dolaşarak bizzat yetkililer tarafından araştırılıp tespit edilmesi ve
bilgisayara kaydedilmeleri istenmiş, ülkemizde aç ve açıkta tek bir
insan kalmayıncaya kadar bu çalışmaların sürdürülmesi istenmişti.
Bu konuda şu çok hayırlı ve başarılı çalışmalar yapıldı. Halk
arasında “Fak-Fuk-Fon” diye bilinen “Sosyal Yardımlaşma ve
Dayanışma Teşfik Fonun"da biriken kaynaklardan önemli bir
46
kısmının bütçeye aktarılması önlendi ve bu kaynakların tamamı asli
amacına uygun olarak kullanılmaya başlandı.
Korunmaya muhtaç çocuklar için önemli projeler hazırlanıp
uygulamaya konuldu. Bunlarda birisi “Aileye Dönüş” Projesiydi.
Geçim sıkıntısı içinde olan bazı aileler, çocuklarını çocuk esirgeme
kurullarına vermekteydi. Bu projeyle, ailelere çocuk başına yardım
verilmeye başladı. Böylece çocuklar evlerinde kaldılar.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da, terör sebebiyle üç bin
civarında köy ve mezra’nın boşaltılmasıyla 3 milyona yakın insanımız
hiçbir lojistik destek almadan şehirlerin varoşlarına gelmiş ve perişan
olmuşlardır. Bunlara yiyecek, yakacak, giyecek, ilaç ve tedavi
imkânları sağlanırken, Erbakan Hükümeti tarafından ilk defa “Köye
dönüş projesi” başlatılmıştır. Bunun, için valiliklere gerekli tahsisat
gönderilmiştir.
Dar gelirli ailelerin üniversitede okuyan 200 bin çocuğuna 70
euro karşılığında burs verilmiştir.
47
Özürlülerle ilgili ilk defa bu hükümet döneminde 3 kanun
hükmünde kararname çıkarılmıştır. Özürlüler dairesi başkanlığı
kurulmuştur.
Şu hususa özellikle dikkatinizi çekerim. Birer cümleyle
açıklanan şu başarılar için, haftalarca, aylarca mücadele edilmiştir.
Bu kadar haksızlık, zulüm ve engellemelere rağmen bütün bu
hayırlı hizmetleri gerçekleştiren Muhterem Hocamızı bir sevgi seliyle
saygıyla 27 Şubat 2011 günü Rahmet-i Rahman’a uğurladık. Peki,
bütün bu sevgi ve saygı sellerinin sırrı neydi? İnandığı şeyde,
inancını hiçbir kınayıcının kınamasına aldırış etmeksizin hayata
geçirme gayretlerinde…
Hocalarını
uğurlayan
milyonlar,
hocalarına
yapılan
saygısızlıkları, haksızlıkları bir araya gelerek cevapladılar. Onu tarihe
gömmek isteyenlerin 28 Şubat’ını tarihin kara sayfalarına gömdüler.
Hakaret etmeden, küfür etmeden, sadece yürüyerek, sadece tekbir
getirerek…
48
28 Şubat döneminin kudretli bir komutanı Amerika’dan
seslenmişti. “Demokrasiye balans ayarı yaptık” diye. Cenazede
gördük “Balans ayarı nasıl yapılırmış”.
Vefatının üzerinden 3 yıl geçmiş olmasına rağmen, hala gök
kubbemizde Erbakan Hoca’nın gür sesi yankılanmaktadır.
O ses Hoca’nın bizlere emanet ve vasiyet ettiği şu
hususları hatırlatmaktadır.
• “Önce Ahlak ve Maneviyat” sancağını şerefle taşıyacaksınız.
• Hak-Batıl Mücadelesinde, Hakk’ın Mücahit erleri olacaksınız.
• Maddi ve Manevi kalkınmayı birlikte uygulayacaksınız.
• Türkiye’nin sanayileşmesini sağlayacaksınız.
• “Milli ve şahsiyetli bir Dış Politika”yı savunacaksınız.
• D-8’i hedefine ulaştıracaksınız.
• Her
alanda
tam
bağımsız
bir
Türkiye
için
mücadele
edeceksiniz.
49
• Herkese
özgürlük,
herkese
adalet,
herkese
refah
için
çalışacaksınız.
• Ezilen, horlanan, hakkı yenilen, yoksulluk ve açlığa mahkûm
edilen herkese sahip çıkacaksınız.
• “Yaşanabilir Bir Türkiye”, “Yeniden Büyük Türkiye” ve “Yeni Bir
Dünya” idealine sımsıkı sarılacaksınız.
Erbakan Hoca, önceleri şu sebeplerden dolayı toplumun bir
bölümü tarafından yeterince anlaşılmamıştır.
• Erbakan’ın topluma sunduğu büyük ileri hedeflerin önemi, çoğu
kere 15-20 yıl sonra ancak anlaşılabilmiştir. Bu yüzden Erbakan
zaman zaman hayalci olarak takdim edilmiştir.
• Erbakan anti demokratik, baskıcı bir düzenin şartlarından dolayı
“Kuş
Dili”yle
konuşmak
durumunda
kalmıştır.
Bu
da
anlaşılmasını zorlaştırmıştır.
• Erbakan Batının kavramları yerine, İslam’ı referans olarak
oluşturduğu “İslami Terminoloji”yi kullanmakta idi.
50
Bu da bazı kesimlerde, anlaşılmayı zorlaştırıyordu.
Ama zaman geçtikçe Hoca, daha da iyi anlaşılacaktır. Tıpkı
yüce bir dağın ihtişamının, o dağın eteklerinden uzaklaştıkça daha iyi
algılanışı gibi.
Hepimizin üzerinde çok büyük emeği ve hakkı olan Muhterem
Erbakan Hocamıza Cenab-ı Hak’tan tekrar rahmet ve mağfiret
diliyoruz.
Sevdası sevdamız, duası duamız, gayesi gayemiz olsun.
Siz muhterem kardeşlerimi tekrar, sevgi ve saygıyla selamlıyor,
Cenab-ı Hakk’a emanet ediyorum.
51
Download

Dosyayı Aç