“Hem Seviyeli Hem Keyifli”
Nisan 2015 | Yıl: 2 Sayı: 6
AFRİKA
Afrika’da Fransız Sömürgeciliğinin İzleri
Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği’ne
Üyeliği Mümkün mü?
Küba Füze Krizi ve Vladimir Putin
Akademik Perspektif – Mart 2015
Bir İnsanlık Dramı Olarak Afrika’da Su
Sorunu
Türkiye - Güney Afrika İlişkileri
Yeni Türkiye İçin Başkanlık Sistemi ve
Anayasa Değişikliği
Akademik Perspektif Enstitüsü Yayınıdır
1
2
Akademik Perspektif – Mart 2015
akademikperspektif.com
AKADEMİK PERSPEKTİF
Aylık Süreli Sosyal Bilimler Dergisi
KÜNYE
GENEL YAYIN YÖNETMENİ
OĞUZHAN YANARIŞIK
ÜNİVERSİTE TEMSİLCİ KOORDİNATÖRÜ
SAMET ZENGİNOĞLU
EDİTÖRLER
AYŞE ÖZER - CAHİT KIRAĞA – OĞUZHAN TURHAN - İBRAHİM ÖZKAN – ABDÜLHAKİM ŞEN
DİZAYN EDİTÖRÜ
YASİN DERİN
BU SAYIYA KATKIDA BULUNANLAR
KÜRŞAT YALÇINKÖK - LÜTFULLAH SAYGILI - CANER AKKAYA - SELİN DURAN - MELİKE ŞENER –
FURKAN BURCU AKSOY - GÖKÇE HUBAR - ÇAĞLAR DIRMIKCI - ÖMER FARUK BİLBAY - TAMER
TAŞKIN - HACI MEHMET BOYRAZ - SEDAT IŞIK - ÇAĞRI PEHLİVANLI - HAMDİ KARAKAL SERDAR ÇUKUR - UFUK ELİF RODOPLU - ÜMİT NAZMİ HAZIR- SEMİH İZGİ - GÜLNUR ÜLKER ADİLE GÜRBÜZ
REKLAM ve İLETİŞİM
[email protected]
YAYIMCI
Akademik Perspektif Enstitüsü
Yazı teklifi göndermek için gerekli bilgileri dergimizin sonunda bulabilirsiniz.
*Dergimizde yayınlanan bütün makalelerin içeriklerinden yalnızca yazarları sorumludur.
Her bir makale sadece yazarının görüşünü yansıtmaktadır.
3
Akademik Perspektif – Nisan 2015
AKADEMİK PERSPEKTİF’TEN
Saygıdeğer okuyucularımız,
Öncelikle sizlerle Akademik Perspektif ile
ilgili birkaç güzel haberi paylaşmak
istiyoruz. Birçok farklı bölümden oluşan
web sitemizin ziyaretçi sayısı, her geçen
gün artıyor. Google Analytics verilerine
göre akademikperspektif.com sitemizde
geçtiğimiz ay toplam 737.025 Tekil
Kullanıcı, 1.192.308 Oturum’da toplam
2.172.589
Sayfa
Görüntülemesi
gerçekleştirdi.
İlgileri
için
bütün
okuyucularımıza teşekkür ederiz.
İkinci olarak sizlere Akademik Perspektif’in
yeni yayın projesi olan “Akademik
Videolar” bölümümüzden bahsetmek
istiyoruz.
Bundan
böyle
video.akademikperspektif.com adresinde
yayınlanacak olan bu yeni bölümüzde
kaliteli konferans, panel, belgesel e tanıtım
videosunu sizlere sunacağız.
Bu yeni sayımızda, uluslararası literatürde
hak ettiği yeri bir türlü alamayan “Afrika”yı
kapak konusu olarak ele alıyoruz. Konuya
değişik açılardan yaklaşan makaleleri sizler
için bir araya getirdik.
Avukat Adile Gürbüz’le Başkanlık sistemi
tartışmaları üzerine konuştuk.
Bu ay da yine Türk dış politikasında ve
Avrupa, Asya, Orta Doğu, Afrika ve
Amerika’da geçtiğimiz ay meydana gelen
önemli gelişmeleri sizler için derledik.
“Ayın Düşünürü” köşemizde ise yakın bir
zaman önce hayatını kaybetmiş olan
Nelson mandela’yı inceledik. Her ay
yayınlanmakta
olan
yeni
“Teori”
köşemizde “Konstrüktivizm”i işledik.
Bütün sayılarımız için de yoğun şekilde
makale teklifi gönderen bütün takipçi ve
okuyucularımıza teşekkür ederiz. Bir
sonraki kapak konumuzu “Latin Amerika”
olarak belirledik. Başta bu kapak konusu
olmak üzere, ilgili alanlardaki meseleleri
kapsayan makale tekliflerinizi bekliyoruz.
Keyifli okumalar…
Oğuzhan Yanarışık
Genel Yayın Yönetmeni
Bunun yanında, bizlere kapak konumuz
dışındaki
alanlarda
hazırlayarak
gönderdiğiniz güzel makalelere de
sayfalarımızda yer verdik.
Bu ay yine sizler için birbirinden güzel
röportajlar hazırladık. Güney Afrika’nın
İzmir Fahri Başkonsolosu Tamer Taşkın ile
Türkiye – Güney Afrika İlişkileri üzerine
röportaj gerçekleştirdik.
4
Akademik Perspektif – Nisan 2015
İÇİNDEKİLER
Afrika’da Fransız Sömürgeciliğinin İzleri ............................................................. 7
Afrika’nın Yükselen Değeri: Nijerya .................................................................. 10
Bir İnsanlık Dramı Olarak Afrika’da Su Sorunu .................................................. 14
Türkiye - Güney Afrika İlişkileri ......................................................................... 19
Küba Füze Krizi ve Vladimir Putin ..................................................................... 26
İngiliz Okulu, Temsilcileri ve Temel Varsayımları .............................................. 29
Nükleer Enerjinin Düşüşü ................................................................................. 33
Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği’ne Üyeliği Mümkün mü? ........................ 37
Genç Liderler İle Gençleşen Hükümetler .......................................................... 40
Yeni Türkiye İçin Başkanlık Sistemi ve Anayasa Değişikliği ................................ 43
Türkiye Dış Politikasında Geçtiğimiz Ay ............................................................ 49
Avrupa’da Geçtiğimiz Ay .................................................................................. 53
Amerika'da Geçtiğimiz Ay ................................................................................. 58
Asya'da Geçtiğimiz Ay ...................................................................................... 61
Ayın Düşünürü: Nelson Mandela ...................................................................... 64
Konstrüktivizm ................................................................................................. 69
5
Akademik Perspektif – Nisan 2015
6
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Afrika’da Fransız Sömürgeciliğinin İzleri
Gökçe Hubar*
Afrika halkları, sömürgecilik geçmişlerini geride bırakarak, küresel gündemde daha aktif
olmayı amaçlıyorlar. Ancak bunu başarabilmek için hiç şüphesiz ki geçmişin kalıntılarıyla
yüzleşmeleri gerekiyor. Bu metinde esas olarak Afrika’daki Fransız sömürgeciliğinin
kültürel gerekçelerinden bahsedilecek ve geçmişin izlerine dair tespitlerde bulunulmaya
çalışılacaktır.
Sömürgeci güçler gittikleri topraklarda
yalnızca altın ve elmas madenleri;
uranyum, petrol ve gaz kaynakları; ilaç ve
kozmetik hammaddeleri; kakao, kahve ve
şeker kamışı ile değil aynı zamanda yerli
halkların
dilleriyle,
inançlarıyla,
kültürleriyle, hatta düşünce biçimleriyle de
ilgilenmişlerdir. Dolayısıyla sömürgeciliğin
hem ekonomik ve ticari çıkarları hem de
kültürel ve politik hedefleri vardır. Kimi
ülkeler ilkini daha fazla önemsemişlerse
de, sömürgelerinin içişlerine müdahale
etmekten kendilerini alamamışlardır.
Bunun içindir ki, sınırlarını cetvelle
çizdikleri toprakları bir gün hür bırakmak
zorunda kalacaklarının bilincinde oldukları
için,
bağımsız
devlet
statüsü
kazanmalarından sonra bile buralarda
etkin kalmanın yöntemlerini önceden
planlamışlardır. Kıtanın önemli bir
bölümünü aralarında paylaşan İngiliz ile
Fransız sömürgeciliğinin en büyük
benzerliği budur. Öte yandan kültürel ve
politik alan üzerinde Fransa’nın daha kalıcı
etkiler bırakmayı başardığını söylemek
mümkündür. Bu sayede Birleşmiş Milletler
Genel Kurulunda birçok Afrikalı ülkenin,
Fransa’nın ulusal menfaatleri aleyhine oy
vermeleri çok zordur. Fransa, Afrikalı
halkları,
onları
ilkellikten
kurtarıp
medenileştirdiğine ikna etmeye çalışmıştır.
1789 Fransız Devriminin amacı olan
özgürlük, eşitlik ve kardeşlik değerlerini
evrensel ölçüde yaymak isteyen Fransa,
paradoksal olarak, III. Cumhuriyet
döneminde sömürgelerini genişletmeye
çalışmaktaydı. İsimleri Fransa’da pek çok
caddeye ve okula verilen Jules Ferry gibi
politikacılar, üstün ırkların aşağı ırkları
“medenileştirme
görevi”
(“mission
civilisatrice”) olduğunu öne sürmekteydi.
7
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Rudyard Kipling’in 1899’da yayımladığı
“Beyaz Adamın Yükü: Birleşik Devletler ve
Filipin Adaları” isimli şiiri de, beyaz ırkın
diğer halkları sömürgeleştirmesinin o
halkların yararına olduğunu öne süren
zihniyetin bir tezahürüydü.
Fransız milliyetçiliği denince akla ilk gelen
isimlerden biri olan ünlü tarihçi ve filolog
Ernest Renan, Fransız milletinin Afrikalı
milletlerden (ırk anlamında) hiyerarşik
olarak üstün olduğuna inanıyordu. Milletin
ortak yaşama arzusu ve ortak tarihi mirasa
sahip insanlardan müteşekkil olduğunu,
dolayısıyla yalnızca ortak dil ve ortak
coğrafya
gibi
somut
elemanlarla
kurulamayacağını düşünüyordu. Fransızca
bilen ve Fransa’da yaşayan Afrikalı
göçmenlerin
Fransız
olarak
kabul
edilemeyeceğini öne sürmekteydi. Ayrıca
antisemitti; Semitlerin Aryanlardan daha
aşağı bir ırk olduğunu, bir tek Aşkenaz
Yahudilerinin -Semit ırkından olmadıkları
gerekçesiyle- aşağı ırk olmadıklarını iddia
ediyordu.
Kendilerine
yeni
pazar,
sermaye,
hammadde ve ucuz işgücü bulan Fransız
yetkililer, ilkel milletleri “medenileştirme
görevi” olduğunu öne sürerek Afrika’da
kendilerine ayrılan bölgelerde sömürge ya
da protektora modelleri kurdular. Daha
sonra
bağımsızlığına
kavuşan
bu
topraklarda Fransız dilini, kültürünü ve
Hristiyanlığı öğretmeye çalışan ve başka
hiçbir hedefi olmayan iyi niyetli
misyonerler de vardı; Afrika halkları
arasındaki etnik farklılıkları körükleyen
kötü niyetli casuslar da vardı. 1962’de
bağımsızlığına kavuşan Ruanda’da 1994
yılında bu şekilde korkunç bir soykırım
yaşandı. Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyinin beş daimi üyesinden biri olan
Fransa bu soykırımı önleyebilecek araçlara
sahipti, ancak önleyemedi. Veto hakkına
sahip olduğu için, Ruanda soykırımında
herhangi bir sorumluluğu olup olmadığı
sorusu BM veya Ruanda Uluslararası Ceza
Mahkemesi nezdinde hiçbir zaman
sorgulanamadı.
Orta Afrika’yı daha iyi kontrol edebilmek
için 1908 yılında AEF (Fransız Ekvatoryal
Afrikası) isimli federal bir yapı oluşturan
Fransızlar; bugünkü Kamerun, Kongo
Cumhuriyeti, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad
ve Gabon’u birleştirmişlerdi. Bugün ise
hepsi ayrı birer bağımsız devlet
konumundalar ve birbirleriyle siyasi
sorunları var. Kuzey Afrika’da da iyi bir
komşuluktan söz etmek mümkün değil.
Örneğin Fas’ın Batı Sahara meselesinden
dolayı Moritanya ile, politik sebeplerden
dolayı ise Cezayir ile ciddi sorunları var.
Bazı
durumlarda
Afrikalı
ülkeler,
birbirlerine karşı eskiden kendilerini
sömüren ülke ile işbirliği yapmak
isteyebiliyorlar. Bu yüzden gerçek bir
Afrika dayanışmasından, birliğinden söz
etmek zordur.
Sekretaryası Etiyopya’nın başkenti Addis
Ababa’da bulunan Afrika Birliği ise, ne
yazık ki, Avrupa Birliği gibi etkili bir
bölgesel örgüt olma özelliğine sahip
değildir. Afrika’da yer almasına rağmen
Fas Krallığı, bu örgüte üye olmayı
reddetmektedir. Orta Afrika Cumhuriyeti
ise, 2012-13 yıllarında yaşadığı kriz
nedeniyle üyeliğini askıya almıştır. Avrupa
Birliğine üye devletler, her yaşadığı krizde
hiç olmadıkları kadar kenetlenirlerken,
Afrika ülkeleri en hayati bir konuda bile
kriz önleme masası kuramamaktadırlar.
Ekonomik yetersizlikler, hastalıklar, silahlı
çatışmalar, terör örgütleri ve siyasi
istikrarsızlıklarla anılan Afrika ülkeleri,
Afrika’nın kaderinin bu olmadığını bütün
dünyaya gösterebilmek için el ele vermek
zorundadırlar.
Ülkenin
ekonomik
kaynaklarını
adil
bir
şekilde
paylaştırmayan, zenginlikleri kendi istediği
kişilere ve şirketlere dağıtan diktatörlere
8
Akademik Perspektif – Nisan 2015
karşı Afrika Birliği nezdinde bir yaptırım
mekanizması geliştirilmelidir. Afrika’nın
dünyanın en fakir ve güçsüz kıtası olarak
tanınmaktan kurtulmasının tek yolu, bu
ülkelerin ekonomilerini ve siyasi rejimlerini
iyileştirmelerinden geçmektedir.
KAYNAKLAR
Dino Costantini, Mission civilisatrice, Paris, La
Découverte, 2008
Jean-Sébastien Stehli, “Colonisation: Une histoire
française”, Erişim tarihi 15.03.15
http://www.lexpress.fr/culture/livre/dictionnairede-la-colonisation-francaise_822077.html
Jules Ferry, 28 Temmuz 1885 tarihli “Sömürgecilik
üzerine konuşma”, Le web pédagogique, Erişim
tarihi 15.03.15
http://lewebpedagogique.com/histoire/document
s/jules-ferry-discours-sur-la-colonisation-28-juillet1885/
BS Encyclopédie, Les grands empires coloniaux,
Erişim tarihi 15.03.15
http://www.encyclopedie.bseditions.fr/article.php
?pArticleId=125&pChapitreId=30489&pSousChapit
reId=30498&pArticleLib=Les+grands+empires+colo
niaux+%5BHistoire+%3A+1900%2C+l%92Europe+d
omine+le+monde%3EL%92imp%E9rialisme+europ%E9en%A0%3A+le
+colonialisme%5D
* Gökçe HUBAR, Paris 1 Üniversitesi,
Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Çalışmaları
Master programı (Mezun)
9
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Afrika’nın Yükselen Değeri: Nijerya
Çağlar Dırmıkcı*
Küreselleşmenin getirdiği köklü değişimler küresel güçlerin Afrika ekonomilerine
yönelmesine neden olmuştur. Bunun sonucunda küresel güçlerin kıta üzerindeki zengin
kaynaklardan yer edinme tutumunu Nijerya, fırsata dönüştürmüş ve kara kıtanın en iyi
ekonomisi haline gelmiştir.
Küreselleşmeyle meydana gelen yeni
düzeninin getirdiği köklü değişimler,
dünyanın ekonomik yapısında yoğun bir
şekilde hissedilmektedir. Küreselleşmenin
ilk yıllarında, gelişmiş ülkeler tarafından
gelişmemiş
ülkeler
ve
bunların
oluşturduğu pazarlara yönelik düşünülen
yatırımlar riskli olarak görülmüştür. Fakat
bu
öngörü
21.yüzyılda
değişim
göstermiştir. Son yıllarda bu ülkelerin çağa
uygun rekabetçi bir yapı göstermeleri için,
yaşanan değişim karşısında kendilerini
yeni dünya düzenine adapte etmek adına
yaptıkları
değişimler
rakip
ülkeler
arasından sıyrılmalarında ve farklı bir rota
çizmelerinde önemli etken olmuştur.1 Bu
noktada farklı rotasyonlara yönelen
küresel güçler, ikinci dünya savaşının
ardından oluşan ekonomik boşluk
Emin Çivi, Tamer Çavuşgil, “Yeni Dünya
Düzeninde Güç Kazanan Ülkeler: Yükselen
Ekonomiler”, Celal Bayar Üniversitesi İktisadi ve
İdari Bilimler Fakültesi Dergisi 7, (2001): 113-114.
1
sürecinde; hammadde, enerji kaynakları
ve insan gücü açısından zengin olan Afrika
kıtasını ilgi odağı haline getirmiş ve kıtaya
yönelme ihtiyacı duymuştur.2 Küresel
aktörlerin Afrika kaynaklarında yer edinme
stratejisini uygulamaları, Afrika’nın dünya
petrol rezervleri içindeki payı ve
keşfedilmemiş
petrol-doğalgaz
kanyaklarının olduğu iddiaları kıtayı söz
konusu aktörlerin çekişme sahnesine
dönüştürmüştür.3
Küresel güçlerin teknolojik gelişimlerini,
sosyal ve ekonomik göstergelerini
tamamlamış olmaları, gelişmekte olan
ülkelerdeki mevcut yurtiçi tasarruf
Arda Ercan, “Avrupa Birliği-Afrika İlişkileri”,
Bölgesel Politikalar içinde, haz. Hasret Çomak
(Kocaeli: Umuttepe Yayınları, 2009), c. I, s. 278
3
Eylem Eyrice Tepeciklioğlu, “Afrika Kıtasının
Dünya Politikasında Artan Önemi ve TürkiyeAfrika İlişkileri”, Ankara Üniversitesi Afrika
İlişkileri Dergisi 2, (2012): 63.
2
10
Akademik Perspektif – Nisan 2015
düzeylerinin düşük olması sonucunda
ortaya çıkan tasarruf açığı ve kaynak
sorunu
karşısında
gerçekleştirdikleri
yatırımlar ile dünyada söz sahibi olmalarını
sağlamıştır. Bu açıdan düşünüldüğünde
gelişmiş ülkelerde var olan teknolojik
yatırımların kıtaya aktarılması, Afrika
ekonomisinin büyümesine de katkı
sağlamıştır. Afrika ekonomisinin en büyük
sorunu olan yoksulluğun giderilmesi
konusunda başlangıçta siyasal olan fakat
daha sonra ekonomik ağırlık kazanan
bölgesel bütünleşmeler, Afrika ülkelerinin
global ticarette rekabet güçlerinin
arttırılması bakımından büyük önem
taşımıştır. Özellikle Sahra-altı Afrika’da yer
alan ve küreselleşmenin sunduğu fırsatları
iyi
değerlendiren
Nijerya,
Afrika
ekonomisinin lokomotifi konumundadır.4
2008’deki küresel finansal krizin ardından
dünya ekonomisinde yaşanan ciddi
durgunluk sürecinde, en hızlı büyüyen on
ekonominin yedisi artan iç talep ve özel
sektöre sağlanan güçlü kredilerle Sahraaltı Afrika’da yer almıştır. Yavaşlayan
doğum oranına rağmen hızla artan nüfusu,
yavaşlamayan büyümesi ve yükselen orta
sınıfı ile kara kıta sadece dış yatırımlarla
değil, iç tüketimin çarpıcı yükselişi ve
kıtanın yükselen değeri Nijerya ile
dikkatleri üzerine çekmiştir.5 Küresel
finansal krizi iyi bir şekilde atlatan Afrika,
kıtasal anlamda her ne kadar gezegendeki
en hızlı büyüyen ekonomiye sahip olsa da
bazı ekonomistler, Nijerya ve geleneksel
ihracatçı Güney Afrika’nın geçmiş yıllarda
sağlamış olduğu özel sektöre bağlı
kredilerin ve şirket tahvillerinin endişe
Nazlı Cansaran, “Türkiye ve Sahra-Altı Afrika
Ülkeleri
Arasındaki
Ekonomik
İşbirliği
İmkânlarının Değerlendirilmesi” (Yüksek Lisans
Tezi, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü, 2012), s.3854.
5
Hilal Sarı, “Hızlı Artan Talep Afrika Ekonomisini
Ateşliyor”, erişim tarihi
22.03.2015,
http://www.dunya.com/hizli-artantalep-afrika-ekonomisini-atesliyor-231445h.htm.
verici bir borç
görüşündedirler.6
birikimi
yarattığı
Nijerya’nın ve Afrika ekonomilerinin en
büyük sorunu, siyasi istikrarsızlık ve
çatışmalardır.
Bu
durumu
Dünya
Bankası’nın Afrika’dan Sorumlu Başkan
Yardımcısı Mahtar Diop: “Bu zayıf ve
kırılgan devletlerle ilgili olarak sürekli
çalışmak gerekli. Ancak o zaman bu tür
siyasi krizler önlenebilir. Bu siyasi krizler,
kalkınmaya büyük zarar veriyor.” şeklinde
yorumlamıştır. Kıtanın her ne kadar
Nijerya, Güney Afrika gibi hızlı büyümüş
ekonomileri olsa da, daha iyi bir şekilde
kalkınması ve ilerleme kaydedebilmesi için
bir yön değişikliğine ihtiyacı vardır. Mahtar
Diop bu durum içinse: “İlerleme
sağlamanın önünde iki zorluk var. Birincisi
iş yaratmak, ikincisi de yoksulluğu azaltan
örneğin tarım gibi sektörlerde verimliliği
arttırmak.”
şeklinde
bir
açıklama
yapmıştır. Demokratik Kongo Cumhuriyeti
ve Nijerya’da ABD büyükelçiliği yapmış
yine bugün eğitim, demokrasi ve kalkınma
konularında FEEEDS Girişim Kurumu’nun
CEO’su Robin Renee Sanders bu yön
değişikliği için: “Eğer toprak kaynaklarını
düzgün kullanmıyorsanız, çevre ve su
kaynaklarına
önem
vermiyorsanız
sürdürülebilir tarım yapmanız çok zor.”
şeklinde yorumlamıştır.7 Kıta içerisinde
sürdürülebilir tarım ve ticareti iyi anlamda
değerlendirebilmiş Nijerya ve Güney
Afrika, Mohtar Diop’un sözlerini destekler
nitelikte ekonomilerine bir yön değişikliği
vermişler ve Afrika kıtasının en önemli
kazanımı olmuşlardır.
4
Rıchard Walker, “Beklenen Afrika Borç Krizi”,
The Economist Dergisi 1, (2015): 81.
6
Mariama Diallo, "2014’te Afrika’da Ekonomik
Büyüme Beklentileri”, erişim tarihi
18.03.2015,
http://www.amerikaninsesi.com/content/afrika-daekonomik-buyume-beklentileri/1831790.html
7
11
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Tablo 1: Reel Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla
Büyüme Oranı (Nijerya- Güney Afrika)8
Tablo 1’de de görüldüğü gibi Nijerya yön
değişikliğini iyi kullanmış ve Güney
Afrika’yı geride bırakarak, Afrika kıtasının
en büyük ekonomisi haline gelmiştir.
Nijerya gelişen ekonomisi, sahip olduğu
tarihi, edebiyatı, turizmi, eğlencesi ve
doğası yanında ayrıca 40 milyar varil petrol
rezervi ile bir OPEC üyesi olup, doğalgaz,
kömür, yenilenebilir enerji kaynakları ile
de kıtanın en çok yabancı yatırımı alan
ülkesi konumundadır.9
Nijerya
yabancı
yatırımları
çekme
konusunda stratejik konumu açısından
büyük önem taşımaktadır. Batı Afrika
ülkeleri içinde bölgesel bir lider rolü
üstlenmesi Nijerya’yı küresel ölçekte diğer
devletlerin muhatabı haline getirmiştir.
Bütçe kaynaklarının %80’ini oluşturan ve
ihracat gelirleri içindeki %95’lik payı ile
petrol, Nijerya’nın stratejik açıdan önemini
pekiştirmiştir.10 Önceleri Jim O’Neill’ın
dünya
ekonomisinin
lideri
olarak
tanımladığı BRICS ülkelerinin yerine
Meksika, Endonezya, Türkiye ve içinde
Nijerya’nın yer aldığı MINT ülkelerini
ekonominin
yeni
devleri
olarak
Staff Writer, “South Africa Gives Way For
Nigeria’s Rise”, erişim tarihi
22.03.2015,
http://businesstech.co.za/news/general/55630/southafrica-gives-way-for-nigerias-rise/
9
“Afrika’nın Devi Kıtasına Sığmıyor”, erişim tarihi
15.03.2015, http://www.milliyet.com.tr/-afrika-nindevi-kitasina/gundem/detay/1791188/default.htm.
8
Kemal İnat v.dğr., Dünya Çatışmaları- Çatışma
Bölgeleri ve Konuları (Ankara: Nobel Yayınları,
2010), s.199-227.
10
tanımlanmıştır.11 Petrol rezervleri itibariyle
OPEC sıralamasında ilk on ülke arasında
yer alan Nijerya ekonomisinin iki temel
özelliği, devlet ağırlıklı olması ve
ihracatının büyük bir yüzdesinin ham
petrol ve doğalgaza dayanmasıdır.12
Nijerya’nın en önemli petrol üretildiği yer
olan Nijer Deltası’ndaki petrol gelirinin
çoğu ülkenin gelişimi için kullanılacağı
yerde bazı şahısların menfaatlerine
kullanılması ülkede, her an büyüyebilecek
küçük çaplı çatışmalara neden olmaktadır.
Bu açıdan düşünüldüğünde petrol, Nijerya
için hem birleştirici hem de ayrıştırıcı bir
rol oynamaktadır.13 Ayrıca ülkedeki etnik
ve dini çeşitlilik nedeniyle ortaya çıkan
siyasi çatışmalar ve gündemdeki terör
hareketleri (Boko Haram) yatırımcılar ve iş
dünyasının önünün tıkanmasına neden
olmuştur. Bu olaylar karşısında Kamerun
eski Türk Büyükelçisi Ömer Faruk Doğan:
“Şu anda ortaya konulan terör ve şiddet
eylemlerinden
insanlar
bölgeye
yaklaşmaya korkuyor.” demiştir.14Sonuç
itibariyle Nijerya, zengin yeraltı kaynakları
ve gelişen ekonomisi ile küreselleşmenin
de etkisinin ardından büyük ülkelerin ilgi
odağı olmuş ve olmaya da devam
edecektir.15
*Çağlar Dırmıkcı, Trakya
Uluslararası Ticaret
Üniversitesi,
Jim O’Neill, “MINT Ülkeleri: Türkiye’nin ‘Yeni
Devler’ Arasında”, erişim tarihi
15.03.2015,
http://www.bbc.co.uk/turkce/ekonomi/2014/01/140
106_mint_ulkeleri_turkiye_ekonomi.
12
“Nijerya’nın Ekonomisi”, erişim tarihi
16.03.2015,
http://www.mfa.gov.tr/nijerya-ekonomisi.tr.mfa.
13
Uluslararası İlişkiler: Uİ’nin Yeni Dünyası (1.
Bs. , Ankara: Adres Yayınları , 2014) , s. 170.
14
“Türklerin Milyar Dolarlık Yatırımı Kara Kıtada
Dondu”,
erişim
tarihi
17.03.2015,
http://www.milliyet.com.tr/turklerin-milyardolarlikyatirimi/ekonomi/detay/2026022/default.htm.
15
“Nigeria Profile”, erişim tarihi22.03.2015,
http://www.bbc.com/news/world-africa-13949550.
11
12
Akademik Perspektif – Nisan 2015
13
Akademik Perspektif – Mart 2015
Bir İnsanlık Dramı Olarak Afrika’da Su Sorunu
Ömer Faruk Bilbay *
İnsan ve canlı hayatının devamı için vazgeçilmez bir doğal kaynak olan su, yeryüzüne eşit
bir şekilde dağılmamıştır. Bu dengesiz dağılım dünya genelinde tatlı su kaynaklarına ulaşım
imkânlarını kısıtlamıştır. Özellikle Afrika gibi gelişmemiş ülkelerde su kaynaklı sorunlar
giderek artmakta ve silahlı çatışmalara kadar varabilmektedir. Uluslararası kuruluşların bu
noktadaki taraflı tutumu ve sömürgeci batılı ülkelerin siyasi ve ekonomik çıkarları olayın
bir insanlık dramı şeklini almasına neden olmuştur.
Su, canlı hayatının devamı için ikamesi
olmayan doğal bir kaynaktır. Bu yönüyle
su, dünyadaki diğer doğal kaynaklardan
ayrılmakta ve ayrı bir önem arz
etmektedir. Dünya genelinde hızlı nüfus
artışının yanı sıra, küresel ısınma,
endüstrileşme, yer altı ve yer üstü
kaynaklarının aşırı şekilde sömürülmesi
gibi sebeplere bağlı olarak dünya
genelinde bazı bölgelerde tatlı suya
erişimde
ciddi
sıkıntılar
meydana
gelmektedir. Ülkeler yerel ve bölgesel
ölçekte, uluslararası kuruluşlar ise küresel
ölçekte yakın gelecekte yaşanması
muhtemel susuzluk sorununu çözmek için
önlemler almaya çalışmaktadırlar. Bu
amaçla bir taraftan belli periyotlarla
yerüstü ve yeraltı su ölçümleri yapılırken
diğer taraftan ülkeler arasında su
kaynakların kullanımı ve paylaşımı
konusunda ortaya çıkan sorunların
çözülmesi yönünde ulusal ve küresel
düzenlemelere gidilmektedir. Çünkü yakın
gelecekte tüm canlılar için hayati önem arz
eden su kaynaklarının kullanılması ve
paylaşımı noktasında ciddi problemlerin
yaşanma ihtimalinin giderek artacağının
işaretleri her geçen gün daha da
belirginleşmektedir. Bu konuda başta
Birleşmiş Milletler olmak üzere birçok
ulusal ve uluslararası kuruluş susuzluk
yaşanan ve yaşanma ihtimali yüksek olan
bölgelerle ilgilenmekte, yaşanan ve
yaşanabilecek sorunlar için alınması
gereken önlemlerle ilgili tedbir paketleri
açıklamakta ve sorunlara çözüm önerileri
geliştirmektedir. Her yıl “su” konusunda
düzenlenen kongre, sempozyum, panel ve
14
Akademik Perspektif – Mart 2015
forumlar düzenlenirken kamu kurumları ve
vatandaşların, suyun önemi, etkin ve
verimli
kullanımı
konusunda
bilinçlendirilmesi için sosyal ve akademik
çalışmalara öncelik verilmektedir.
İşte bu noktada Afrika su sorunlarının
yaşandığı kıtaların başında gelmektedir. Bir
taraftan yoksulluk ve gelir dağılımındaki
eşitsizlikle mücadele edilirken diğer
taraftan
siyasi
istikrarsızlık,
etnik
çatışmalar, iklim değişikliği ve beşeri ve
doğal kaynaklı sorunları nedeniyle temiz
su kaynaklarına ulaşım problemi her geçen
gün artış göstermektedir. Öyle ki Afrika da
yaklaşık bir milyar insan sağlıklı ve temiz
suya ulaşım imkânlarından mahrumdur.
Bu durum küresel ölçekte her sekiz kişiden
birinin suya erişememesi anlamına
gelmektedir. Aslında Afrika kıtası doğal
güzellikleri, zengin yeraltı kaynaklarını,
büyük gölleri, geniş nehirleri ile su
kaynakları açısından zengin bir kıtadır.
Fakat kıtada ardı arkası kesilmeyen siyasi,
ekonomik, çevresel ve bölgesel problemler
sebebiyle kaynaklara özelliklede su
kaynaklarına
ulaşım
imkânları
geliştirilememektedir. Afrika kıtasının
çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan Etiyopya
ve çevre ülkelerindeki çöl alanlarında
temiz suya ulaşım kısıtlı olduğu için halkın
büyük bir kısmı aynı su kaynağını
kullanmak zorunda kalmaktadır. Kabile
kültürünün
halim
olduğu
Afrika
ülkelerinde bu durum silahlı çalışmalara
varan gerginliklere yol açabilmektedir. BM
verilerine göre Afrika’daki insanları %66’sı
kurak ve yarı kurak yerlerde susuzluk
problemi yaşamaktadır. Küresel ısınmanın
en fazla hissedildiği Afrika kıtasında bu
oran giderek artış göstermektedir. Örneğin
Afrika boynuzu ve Namibya Çölüne
neredeyse hiç yağış düşmüyor. Öte
yandan, Somali, Cibuti, Kenya, Uganda ve
Etiyopya gibi ülkeler, uzun bir aradan
sonra tarihlerindeki en ciddi kuraklık
dönemlerini yaşamaktadırlar. Aylardır
toprağa tek damla yağmurun düşmediği
Afrika’nın bu talihsiz coğrafyasında şiddetli
kuraklık 10 milyonu aşkın insanın hayatını
tehdit etmeye devam ediyor. Yine BM
verilerine göre, sadece Somali’de 3,5
milyon insan açlık ve temiz suya ulaşım
sorunundan dolayı ölümle yüz yüze gelmiş
durumda. Bu durum susuzluk ve açlık
çeken ülkelerden sosyo-ekonomik olarak
biraz daha iyi durumda olan komşu
ülkelere yönelik kitlesel göçlerin artarak
devam etmesine neden olmaktadır. Son
birkaç ayda 28 bin çocuğun açlık ve
yetersiz
beslenmeden
kaynaklı
sorunlardan dolayı hayatını kaybettiği
kaydediliyor. BM Dünya Gıda Programı
yetkililerinin aylar öncesinden tüm
dünyaya acil yardım çağrısı yapmış
olmasına rağmen, ihtiyaç duyulan 1,6
milyar dolarlık yardım fonuna sağlanan
katkı ise son derece zayıf kalmaktadır.
Öyle ki artık Afrika da bir köy akarsu
yakınında kurulmuşsa şanslı sayılmaktadır.
Fakat küçük bir akarsudan birkaç köy içme
ve kullanım amaçlı su çekiyorsa bu durum
ciddi problemlere neden olmakta ve
köylüler kilometrelerce uzaktan başlarının
üstünde kaplarla evlerine su taşımak
zorunda kalmaktadır. Bu su sorunları
sağlık
sorunlarını
da
beraberinde
getirmektedir. Temiz su yoksunluğu çeşitli
salgın hastalıklara yol açarken akarsuyun
yakın olduğu yerlerde de suyun taşıdığı
bilharzios, uyku hastalığı, nehir körlüğü,
gine kurdu, sıtma gibi hastalıklar yaygın
olarak görülmektedir. Kolera, tifo,
dizanteri, zatürre gibi hastalıklar kıta
genelinde rekor sayıda çocuğun ölümüne
sebep olabilmektedir. Bir köyde açılacak
bir-iki su kuyusu civardaki birçok köyün
sağlıklı suya erişimini sağlamada genellikle
yeterli olabilmektedir. Fakat yoksulluk ve
az gelişmişlik nedeniyle birkaç yüz metre
derinlikteki suya ulaşmak kırsal kesimlerde
yaşayan Afrikalı halk için mümkün
olamamaktadır. Ayrıca köylülerin suyu
çıkaracak delici aletlere ve pompalara
15
Akademik Perspektif – Nisan 2015
ulaşmaları neredeyse imkânsızdır. Bu
durumun uluslararası bir yardım desteği
olmadan
çözülmesi
pek
mümkün
gözükmemektedir. Fakat yapılan yardımlar
ihtiyacın
çok
altında
bir
seyir
göstermektedir.
Bu
noktada
en
merhametli ve duyarlı ülkelerin başında
yine Türkiye gelmektedir. Türkiye’den
kurumsal anlamda TİKA başta olmak üzere
birçok kamu kurumunun yanı sıra merkezi
Türkiye’de bulunan birçok uluslararası sivil
toplum
kuruluşu
Afrika
kıtasının
tamamında din ve renk ayrımı yapmadan
ve hiçbir sömürge çıkarı olmadan bölgeye
gıda ve sağlık yardımları ulaştırmaya
çalışmaktadır. Bu kapsamda her yıl
yüzlerce su kuyusu açılarak bölgede
binlerce kişinin temiz su kaynaklarına
ulaşımı sağlanmaya çalışılmaktadır.
olarak
kurduğu
AFRICOM
askeri
komutanlığı için yılda 300 milyon dolar
ayıran ABD nin bile, Afrika acil yardım
fonuna şimdiye kadar yalnızca 28 milyon
dolarlık katkı sağlamış durumda olması
taraflı tutumu en belirgin şekilde ortay
koymaktadır. Diğer batılı ülkeler de
ABD’den farklı değil. Afrika kıtasındaki
yatırımları giderek artan ve bölgeyle olan
yıllık ticari hacmi 50 milyar dolara ulaşan
Çin de açlık ve kuraklıktan etkilenen bölge
halkına yönelik yeterli ilgiyi göstermiyor.
Oysa yılda 1,2 trilyon dolarlık parayı
savunma ve savaş için harcayan dünya
devletleri, bu paranın zekâtı kadar bir
miktarı açlık ve kuraklıkla mücadele için
harcayabilseler, bugün Afrika’da yürek
yakan insanlık trajedisinin şiddeti bu denli
olmazdı.
Öte yandan Afrika yaşanan bu insanlık
dramına batılı ülkelerin sergilediği insani
duyarsızlık şiddetle eleştirilmektedir.
Sorun aslında açlığın ve susuzluğun
pençesine düşen insanların siyahi ve
Müslüman olmaları mı, sorusu bölge
halkları tarafından sıklıkla gündeme
getirilmektedir. Ayrıca Afrika’yı da
etkileyen küresel ısınmanın temel kaynağı
olarak gösterilen endüstriyel üretimin
sağladığı
zenginlik
ve
refahın
nimetlerinden sömürgeci bir anlayışla
faydalanan gelişmiş batılı ülkeler, iş
küresel sistemin mağduru olan Afrika’daki
fakir ülkelere yardım etmeye gelince son
derece
duyarsız
ve
cimri
davranmaktadırlar. Aynı dünyayı paylaşan
insanların kaderlerinin birbirlerine bağlı
olduğunu; yeryüzündeki güvenlik ve
barışın ancak herkesin temel insani
ihtiyaçlarının sağlanmasıyla mümkün
olacağını ve bu nedenle de halkların
birbirlerine karşı ahlaki ve insani anlamda
sorumluluk duyması gerektiği gerçeğini
görmezden gelmeye devam etmektedirler.
Afganistan’da haftada beş milyar dolar
harcayan ve Afrika’da Cibuti merkezli
Sonuç olarak Afrika’nın açlık ve susuzluk
sorununun sadece küresel ısınma ve iklim
değişikliği
gibi
doğal
şartlardan
kaynaklandığını söylemek pek mümkün
değildir. Sorunun kökeninde Afrika kıtası
üzerinde yüzyıllardır süren jeopolitik ve
ekonomik çıkar çatışmaları yatmaktadır.
Özellikle sömürgecilik sonrası dönemde de
Afrika’da güçlü merkezi hükümetler
kurulamadığı gibi, iç siyasi çekişmeler de
Afrika ülkelerinin siyasi ve ekonomik
gelişmesini engellemiştir. Öyle ki yüzyıllar
süren sömürgecilik dönemi, bir yandan
halkın yüzlerce yıl gıda üretimi anlamında
kendi kendine yetmesini sağlayan üretim
sistemini bozmuş, diğer yandan ise yerel
ticaret ağlarını da öldürmüştür. Bu durum
ekonomik olarak gelişemeyen Afrika
ülkelerinin
temiz
su
kaynaklarını
ulaşmalarını engellemiştir. Bugün gelinen
noktada ise Afrika’ya iki el uzanmaktadır.
Bunlardan birisi sömürü diğeri ise yardım
eli. Ne yazık ki uluslararası kuruluşların
taraflı tutumu ve sömürgeci batılı ülkelerin
siyasi ve ekonomik çıkarları, sömürgeci eli
güçlendirmiş ve olayın bir insanlık dramı
şeklini almasına neden olmuştur.
16
Akademik Perspektif – Nisan 2015
KAYNAKLAR
BİLBAY, Ömer Faruk (2013) “Su Kaynakları
Yönetiminde Sürdürülebilirlik Esası ve Küresel Su
Politikalarının Finansman Boyutu” XI Uluslararası
Kamu yönetim Forumu, Samsun.
BİLBAY, Ömer Faruk (2013) “Uluslar arası
Aktörlerin Küresel Su Politikalarının Oluşumuna
Etkileri ve Su Yönetişimi” Kurtuba Akademi Ulusal
Öğrenci Kongresi, Malatya
İHH ( İnsani Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı)
“Afrikada Su Sorunu” Erişim Tarihi: 14. 03. 2015
http://sukuyusu.ihh.org.tr/tr/main/pages/afrikadasu-problemi/297
Sağlam, Zeliha “Afrika’da Susuzluk”, İnsani ve
Sosyal Araştırmalar Merkezi Erişim Tar. 16.03.2015
http://www.ihhakademi.com/afrikada-susuzluk/
Prof. Dr. Birol AKGÜN, Sivil Toplum Akademisi,
“Afrika’daki merhamet ve vicdan kıtlığı” Erişim Tar.
20.03.2015
http://www.siviltoplumakademisi.org.tr
Cihan Demirci, “Afrika TİKA sayesinde suya
kavuşuyor”, Anadolu Ajansı Erişim Tar. 21. 03.2015.
http://www.aa.com.tr/tr/dunya/265974--afrikatika-sayesinde-suya-kavusuyor
* Ömer Faruk Bilbay, Mustafa Kemal
Üniversitesi, Kamu Yönetimi Doktora
17
Akademik Perspektif – Nisan 2015
18
Akademik Perspektif – Mart 2015
Türkiye - Güney Afrika İlişkileri
Güney Afrika’nın İzmir Fahri Başkonsolosu Sayın Tamer TAŞKIN ile Türkiye – Güney Afrika
İlişkileri üzerine röportaj…
Öncelikle
Fahri
Başkonsolosluk
serüveniniz nasıl başladı?
1989 yılında bir arkadaşımla turistik
amaçla Güney Afrika’ya gittim ve çok
etkilendim. 1992’ye kadar 4-5 kere daha
gittim ve 1992’de İstanbul’da Güney
Afrika’nın Konsolosluğu açılınca onları
İzmir’e davet ettim. Sonrasında 1992’nin
Ekim ayında böyle bir görevi verdiler. 23
yıldan beri Güney Afrika’yı temsil
ediyorum. Bir ülkeyi temsil etmek çok
güzel ve gurur verici bir şey…
Türkiye – Güney Afrika arasındaki ikili
siyasi
ve
ticari
ilişkileri
nasıl
görüyorsunuz?
Öncelikle siyasi ilişkilerimiz oldukça iyi
durumda. Belirli bir stabilitesi var. Türkiye
Güney Afrika’ya bölgesindeki konumundan
ve gücünden ötürü her daim önem verdi.
İkili ticaret hacmi genelde 3 milyar $
civarında. Tabi zaman zaman değişebiliyor
bu rakam. Türkiye olarak Güney Afrika’dan
genellikle maden, kömür ve altın alıyoruz
Birçok ürünümüz de oraya gidiyor.
Türkiye’den Güney Afrika’ya genelde 800
milyon $ ile 1 milyar $ civarında ihracat
yapılıyor. Bunun dışında iki ülkenin sanayi
yapısının birbirine çok benzemesinden
ötürü karşılıklı ticaret hacmini ne yazık ki
arttıramıyoruz; çünkü Güney Afrika da
üreten bir ülke. İşçilik ucuz. Tekstil ve
enerji güçlü…
İki ülke arasındaki ilk ve son üst düzey
resmi temas, 2011’de dönemin Başbakanı
Recep Tayyip Erdoğan tarafından
gerçekleştirildi. Yakın zamanda üst düzey
bir ziyaret planlanıyor mu?
Afrika kıtasında 54 ülke var. Güney Afrika
bu ülkeler arasında en güçlü ve en
sanayileşmiş olanlardan. Haliyle, Türkiye
özel bir önem atfediyor Güney Afrika’ya.
Geçmişte Türkiye’nin ve Güney Afrika’nın
Başbakanları birbirlerini ziyaret ettiler.
Bakanlar düzeyinde de bu ziyaretler sürekli
devam ediyor. Ama malumunuz bu sene
19
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Türkiye’de seçim var ve bu sebepten kısa
vadede üst düzey bir ziyaret zor gibi.
Güney Afrika’da Türk iş insanlarının
yatırımları ne boyuttadır? Hakeza,
Türkiye’de Güney Afrikalı yatırımcı var
mıdır?
Güney Afrika’da battaniye fabrikası
üzerine birçok müteşebbisimiz yatırım
yaptı. Şu anda Güney Afrika’da 50 civarı
Türk yatırımcı var. En son ve en büyük
yatırımı kısa zaman önce Güney Afrika’da
100 yıllık köklü bir fabrikayı satın alan
Arçelik yaptı. Bu dâhilde Arçelik’in hem
Güney Afrika özelinde hem de Afrika’nın
genelinde önemli bir beyaz eşya hacmi
oluştu. Bunun yanı sıra, İstanbullu bir
müteşebbisin Cape Town’da sahip olduğu
kapalı bir demir-çelik fabrikası da var.
Güney Afrika’dan Türkiye’ye gelen en
büyük yatırım ise Güney Afrikalı bir akü
firmasının Türkiye’deki önemli bir akü
firmasını satın almasıyla gerçekleşti. Bu
yatırım Güney Afrikalı girişimcilerin
Türkiye’de yapmış olduğu en büyük
yatırımdır.
Türk iş insanlarının Güney Afrika’da
karşılaştıkları zorluklar nelerdir?
Türk iş adamlarına özel bir zorluk yok ama
Güney Afrika’ya ülke dışından gelen
mallara kendi mallarını korumak amacıyla
uygulanan gümrük vergisi bulunmaktadır.
Bu durum haliyle Türk girişimcileri de diğer
girişimciler gibi zorlamaktadır. Bunun
dışında rekabet, piyasanın düzeni ve
coğrafi şartlardan ötürü nakliyenin uzun
sürmesi (1-1,5 ay) gibi problemler de var
ama bunlar her yerde ve herkesin
karşılaştığı zorluklar.
Türk yatırımcılar için Güney Afrika’daki
fırsatlar nelerdir?
Öncelikle Türk sanayisi 1990’lardan sonra
kaliteyi, verimliliği ve rekabeti öğrendi.
Sonra yavaş yavaş dışarıya açılmayı
öğrendi. Afrika’da Etiyopya’ya gittik ve
birçok tekstilcimiz yatırım yaptı. Afrika’ya
ilk etapta tekstil yatırımları yapıldı; çünkü
hem ham madde vardı hem işçilik ucuzdu
hem de tekstilin elektrik ihtiyacı fazla
değildi. Enerji konusu bilhassa önemli;
çünkü enerji olmadan büyük yatırımlar
yapamazsınız.
Bunun yanı sıra, 1980’ler sonrası
sanayileşen Türkiye kendine her daim en
büyük pazar olarak Avrupa’yı gördü.
Bunun sebepleri coğrafi olarak yakın
olması, finansal olarak istikrarlı olması ve
çok geniş bir pazar olmasıydı. Ama şimdi
Afrika çok daha büyük bir fırsat... Ancak
malumunuz ülkelerin iç siyasi yapıları dış
yatırım için çok önemli. Mesela, Mısır’a
giden ilk yatırıcılarımız önemli kazançlar
elde
ettiler
ama
son
olaylar
yatırımcılarımız açısından ciddi anlamda
olumsuz etki oluşturdu. Tabi, bunu
öngörmek çok zor…
Afrika dev bir kıta... Kamyonlar sürekli
çalışıyor. Haliyle, otomobil yedek parçası
satabiliriz. Türkiye’nin kimya sektörü
gelişiyor; haliyle bu sektörü de Afrika’ya
genişletebiliriz. Hakeza, inşaat sektörü
(fayans, mermer, çimento) ve mobilya
sektörü de önemli bir fırsat Afrika’da.
Aslına bakarsanız Afrika ülkeleri de günden
güne gelişim gösterdiği için haliyle
buradaki
insanların
ihtiyaçları
da
çeşitleniyor. Bu dâhilde yeni pazarlar da
açılıyor. Bunları iyi takip etmek gerek.
Güney Afrika’ya gelecek olursak öncelikle
bizden vize istemiyor ve Türk Hava
Yolları’nın her gün seferi var. Bunlar çok
önemli imkânlar. Bunun yanı sıra,
bankacılık ve enerji alanında da gelişmiş
bir ülke Güney Afrika. Firmaların bir araya
gelmesi için sık sık fuarlar da düzenliyor.
20
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Haliyle, hem Afrika’da hem de Güney
Afrika’da fırsatlar çok geniş…
baktığınız zaman Çin’in kıtanın genelindeki
payı %20-25 arası.
Son olarak Güney Afrika’da turizm de çok
önemli. Benim Güney Afrika’ya gidip de
oraya hayran kalmayan tek dostum yoktur.
Bu sektör de çok bakir ve fırsata açık.
Bu durum büyük oranda Güney Afrika için
de geçerli. Çin mevcut pazarların tümüne
hâkim değil. Avrupalılar ve Amerikalılar da
var Afrika’da… Biz birçok kez Avrupalıların
elinden pazar aldık. Rekabet gücümüzle,
fiyat avantajımızla ve elastikiyetimizle biz
de daha fazla yer alabiliriz burada.
DEİK bünyesinde İş Konseyi olarak
faaliyetleriniz nelerdir? Güney Afrika’daki
ve Türkiye’deki imkânlarla ilgili karşılıklı
bilgi alışverişine dayalı etkinlikler
düzenliyor musunuz?
DEİK bünyesinde hemen her ülke ile
karşılıklı iş konseylerimiz var ve öncelikli
görevimiz ikili ticari ilişkileri geliştirmek. İş
Konseyleri olarak buraya gelen misafirleri
ağırlıyoruz ve onlara seyahatleri boyunca
yardımcı
olmaya
çalışıyoruz.
Yine
yurtdışına giden üst düzey idarecilerimize
(Cumhurbaşkanımıza,
Başbakanımıza,
Bakanlarımıza, vb.) ticari konularda
yardımcı olmak amacıyla eşlik ediyoruz.
Bugüne kadar Güney Afrika’da bizim
ortağımız Johannesburg Ticaret Odası
oldu. Ancak Güney Afrika’da oda sistemi
bizdeki gibi değil; çünkü orada oda kurmak
zorunlu değil ve onlarca dernek şeklinde
organizasyon var. Haliyle, bazen muhatap
bulmakta zorlanıyoruz. Buna rağmen
bugüne kadar Johannesburg Ticaret Odası
bizden yardımlarını esirgemedi. Gerek biz
gittiğimiz zaman oradaki firmalarla
görüşme şansı yakaladık gerekse onlar
buraya geldiği zaman biz yardımcı olmaya
çalıştık birçok konuda.
Afrika’nın genelinde Çin’in yükselen bir
gücü var. Güney Afrika’da Çin faktörünü
nasıl görüyorsunuz?
Çin önemli bir ülke... Dev bir ekonomi...
Afrika’nın neresine giderseniz gidin etkisini
rahatlıkla görebilirsiniz ama bu demek
değil ki Çin burada yalnız; çünkü rakamlara
Yani Çin var mı Afrika’da? Evet, var.
Hindistan var mı? Evet, var. Ama bu
demek değil ki Türk yatırımcılar için
fırsatlar yok. Mesela, Çin yılda yaklaşık 2
Trilyon $ dış alım yapıyor. Bizim
yatırımcılarımız bu konuyu çok yakın
zamanda fark ettiler ve Çin’e de yatırım
yapmaya başladılar.
İkili siyasi ve ticari ilişkilerin arttırılması
adına hükümetler neler yapabilir?
Çok şey ama özellikle iki şey: karşılıklı
ziyaretler ve görüşmelerde eğer masada
bir sorun varsa hemen çözülmesi.
Türkiye’de Güney Afrika denince akla
hemen Mandela geliyor. Bunun dışında
Vuvuzela geliyor… Kültürel yakınlaşma
adına neler yapılabilir?
Kültürel yakınlaşma heykel, tiyatro ve spor
başta olmak üzere birçok şeyi kapsar.
Burada önemli olan öncelikleri belirlemek;
yani iki ülkenin limitli kaynakları ışığında
benzerlikleri ortaya koyarak proje ve
programlar yapmak gerek.
Türkiye’nin Güney Afrika’daki algısını
nasıl görüyorsunuz?
İkiye ayıralım: “Türkiye nerede?” diyenler
ve “Tanıyıp da çok sevenler”. İki ülkenin
insanı birbirini hala yeteri kadar tanımıyor
ama tanıyanlar da çok seviyorlar.
Türkiye’nin yelkenciliği, denizleri ve tarihi
yerleri Güney Afrikalıları çok etkiliyor.
21
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Güney Afrika’nın da doğal güzellikleri
Türkleri mest ediyor. Malumunuz Güney
Afrika’da tarih yok ama eşsiz bir doğa var…
Son olarak TİKA’nın Güney Afrika’da
faaliyetleri var mıdır?
TİKA Türkiye’nin sosyal yardıma dayalı
ilişkilerini ilerletme adına dünyanın birçok
yerinde faaliyet göstermektedir. Çok da
güzel çalışmaları bulunmaktadır ve devam
etmektedir. Güney Afrika’da ve gittiğim
birçok Afrika ülkesinde faaliyetlerini
gördüm. Bunların başında sağlık ve gıda
olmak üzere birçok sosyal yardımları
bulunuyor. Bunların hepsi Türkiye’nin imajı
için çok önemli.
* Hacı Mehmet BOYRAZ ve Sedat IŞIK,
İzmir, 02.03.2015
22
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Libya’daki Kaosu Anlamak İçin Yararlı Bir Kaynak:
Tarihin Aydınlatıcı Işığı
Çağrı Pehlivanlı *
2010 yılında başlayan ve bölgedeki çoğu otoriter rejimi yerinden eden Arap Baharı, geride
bıraktığı 5 yılda önemli birtakım gelişmelere sahne olmuştur. Bölgedeki çoğu ülkede
yaşanan benzer sıkıntıların sebepleri arasında, sömürge dönemlerinde yürütülen
politikaların da olduğunu hatırlatmamız elzemdir. Bu analizde Libya’da yaşanan
gelişmeleri, İtalyan sömürgeciliğinin uygulandığı zamandan başlayarak, bir anlamda
geçmişle bağdaştırarak, sorunun kökenlerine tarihin aydınlatıcı ışığından bakmak
hedeflenecektir.
Üç ülkede farklı manzaralarının ortaya
çıkmasının çok sayıda sebebinin olduğunu
en başta söylemek gerekir. Bölgedeki çoğu
ülkede yaşanan benzer sıkıntıların
sebepleri arasında, sömürge dönemlerinde
yürütülen politikaların da olduğunu
burada hatırlatmamız elzemdir. Bu
analizde Libya’da yaşanan gelişmeleri,
İtalyan
sömürgeciliğinin
uygulandığı
zamandan başlayarak, bir anlamda
geçmişle
bağdaştırarak,
sorunun
kökenlerine tarihin aydınlatıcı ışığından
bakmak
hedeflenecektir.
İtalyan
Hakimiyetinin
Yansımaları
Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte bölgenin
büyük güçler –İngiltere, Fransa, İtalyatarafından
paylaşılarak
sömürgeleştirilmesi, bu coğrafyadaki
ülkelerin milli değerlerinin bastırılmasına
ve
ulusal
bir
kimliğin
inşasının
zorlaşmasına neden olmuştur. Sonradan
inşa edilmeye çalışan milli değerler ve
ulusal kimlik, toplumsal bilinç ve destekten
yoksun olması sebebiyle yeterli anlamda
gelişme
kudreti
gösterememiştir.
Savaşın sonlarına doğru pastadan pay
almak isteyen İtalya, jeopolitik konum
itibariyle kendisine yakın görülen Libya’yı –
Trablusgarp- sömürgeleştirmek istemiş ve
Trablusgarp Savaşı’yla birlikte bu bölgede
23
Akademik Perspektif – Mart 2015
hegemonyasını
ilan
etmiştir.
Bu
sömürgeleştirme sürecinde yürütülen sert
ve baskıcı politikalar, İtalyanlara karşı
bağımsızlık mücadelesi veren kesimlere
uygulanan katliamlar[1] ülkenin toplumsal
karakterlerini harap etmiş ve toplumun
bozulan DNA’ları bugün bile tam olarak
normale döndürülememiştir. Reuters
ajansının harp muhabiri M.E. AshmeadBartlett
11
Ekim
1911
tarihli
makalesinde[2] 23-28 Ekim tarihleri
arasında öldürülenlerin 4.000 kişi olduğu
bilgisini vermektedir. İngiliz savaş muhabiri
M.E.
Ashmead-Bartlett,
bunlardan
1.000'ini savaş sırasında ölen Türk ve Arap
askerlerin, geriye kalan 3.000'ini ise suçsuz
sivil halkın oluşturduğunu belirtmektedir.
İtalya, bölgede yaşayan göçebe ve bedevî
halka karşı etkisizleştirme politikası
uygulamış; halk, nüfus cüzdanı verilerek
kontrol altına alınmış, ellerindeki silahlar
toplanmıştır. Verimli arazilerden kovulan
vatandaşlar, verimsiz kısımlarda iskâna
mecbur edilmişlerdir. Sadece Bingazi
bölgesinden 20.000 kadar Libyalı; Mısır,
Sudan ve Orta Afrika’ya göç etmek
zorunda kalmıştır.[3] Bunun dışında
Libya’da ikametini sürdüren vatandaşların
da
temel
ihtiyaçlarının
dahi
karşılanamamış
olması,
ülkedeki
demokrasi arayışını geciktirmiştir. Bu
dönemlerde ülke vatandaşları için temel
amaç demokrasiden ziyade hayatta
kalmaktır.
İngiliz
Hâkimiyeti
Bağımsızlık
ve
Lütfedilen
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İtalyan
egemenliğine dâhil olan Libya, İkinci Dünya
Savaşı’nın
ardından
1942
yılında
İngilizlerin hâkimiyeti altına girmiştir.
İngiliz yönetiminde de Libya’nın aydınlık
yarınlarının tesis edilmediğini söylememiz
mümkündür.
Savaştan
sonra
kurulan
Birleşmiş
Milletler’in (BM) literatüründe yer edinmiş
“self-determination (kendi kaderini tayin
hakkı)” kavramıyla birlikte 1951 yılında
bağımsızlığa kavuşan Libya için sorunların
çözülmüş olduğunu söylemek yine pek
mümkün olmamıştır. Bölgeden çekilen
sömürgeci
devletler,
bağımsızlık
“lütfettiği” ülkelerden çekilseler de, bu
ülkelerin yönetimlerini kendileriyle ittifak
halinde olabilecekleri liderlere teslim
etmişlerdir. Nitekim bağımsız Libya’nın ilk
kralı İdris El-Senusi, BM kanalıyla alınan
kararlar sonucunda iktidar koltuğuna
oturmuştur.
18 yıl ülke yönetiminde kalan İdris ElSenusi, tedavi amacıyla Türkiye’de
bulunduğu sırada iktidarını kaybetmiştir.
27 yaşında genç bir subay olan Muammer
Kaddafi’nin liderliğindeki Özgür Subaylar
Hareketi adı verilen grup, askeri bir darbe
gerçekleştirerek ülkedeki krallığa son
vermiş ve sosyalist bir cumhuriyet
kurmuştur.
Kaddafi
Dönemi
ve
Artan
Gerilim
Kaddafi
liderliğindeki
Libya’da
da
sorunların tam anlamıyla çözüldüğünü
söylememiz mümkün değildir. Sosyalizm
ve İslam’ı bir potada eriten, tamamen Batı
karşıtı bir anlayışa sahip olan Kaddafi,
iktidarını
büyük
ölçüde
kendisiyle
özdeşleştirerek modern anlamda bir ulus
devlet inşasını sağlamamıştır. Ülkesindeki
askeri ve hava üstlerinin boşaltılmasını
isteyen
Kaddafi,
imzalanan
petrol
antlaşmalarını da geçersiz kılmış ve petrol
şirketlerini kamulaştırmıştır. Bu dönemden
itibaren başlayan Batı ile olan çekişmeler,
Batı
tarafından
uygulanan
çeşitli
ambargolar ile devam etmiştir. ABD ve
İngiltere’nin Pan-AM 103 sayılı yolcu
uçağının İskoçya’nın Lockerbie şehrinde
düşürülmesinin
Libyalı
diplomatlar
tarafından organize edildiği iddiaları ile 24
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Kaddafi daha sonra bu iddiaları kabul
edecektir- Libya’ya ABD, Birleşmiş Milletler
ve Avrupa Birliği tarafından ambargo
uygulanmıştır. Bu ambargolar Libya
ekonomisine
önemli
ölçüde
zarar
vermiştir. Kaddafi’nin ülkede estirdiği
diktatoryal hava, özde bir demokrasinin
inşa edilememesi, toplumsal kaygı ve
öfkeyi artarak devam ettirmiş ve 2010
yılında Tunus’ta başlayan Arap Baharı, kısa
bir süre sonra Libya da başlamıştır.
anlar-trablusgarpta-katliam-yapmis, 17.02.2015’te
erişildi.
[2]A.g.e.
[3] Nurettin Ceviz, “Libya Tarihine Kısa Bir Bakış”,
http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dos
yalar/2011103_nurettin.ceviz.pdf, 15.02.2015’te
erişildi.
[4] “İtalya: IŞİD'in güç kazandığı Libya'da savaşmaya
hazırız”,
http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2015/02/1
50214_italya_libya_isid, 15.02.2015’te erişildi.
* Çağrı Pehlivanlı, Gazi Üniversitesi,
Uluslararası İlişkiler Yüksek Lisans
Sonuç Yerine: Arap Baharı ve Sonrası
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin
kararına dayanarak Fransa, İngiltere ve
ABD önderliğinde Libya’ya karşı 18 Mart
2011 akşamı başlatılan askeri operasyon,
42 yıllık Kaddafi iktidarına son vermiştir.
Bugün gelinen noktada, Libya’da mevcut
ve meşru bir yönetimin inşa edilmediğini
söylememiz gerekir. Ülkede bulunan ve
kendisinin yetkili otorite olduğunu iddia
eden iki ayrı gücün -Tobruk Hükümeti ve
Bingazi Hükümeti- mücadelesi devam
etmektedir. Bunun yanında bölgedeki IŞİD
tehdidinin yoğun olarak yaşandığı Libya,
uluslararası camia açısından da önem arz
etmektedir. İtalyan Dışişleri Bakanı Paolo
Gentiloni’nin geçtiğimiz günlerde ifade
ettiği[4] “IŞİD'in güç kazandığı Libya'da
savaşmaya hazırız” ve Mısır’ın Libya’daki
IŞİD
noktalarına
düzenlediği
hava
saldırıları[5] Libya açısından suların
durulmasının bir süre daha gecikeceği
sinyallerini
vermektedir.
Tarih her ne kadar kesin ve net çizgilerle
yazılıyor ve yaşanıyor olsa da, geçmişte
demokrasiye,
milli
kültüre,
ulusal
hassasiyetlere dayalı, milli iradenin vücut
bulduğu
iktidarların
egemenliğinde
politikalar yürütülmüş olsaydı belki bugün
bu
analiz
yazılmamış
olabilirdi.
Kaynakça
[1] “İtalyanlar Trablusgarp'ta katliam yapmış”,
http://www.dunyabulteni.net/haber/130643/italy
25
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Küba Füze Krizi ve Vladimir Putin
Hamdi Karakal*
Soğuk Savaş döneminde “Küba Füze Krizi” olarak adlandırılan süreç, o dönemki devlet
reflekslerini anlayabilmemiz için önemli bir örnektir. Devletlerin bu minvaldeki bazı
davranış biçimlerine 21. yüzyıl dünyasında da rastlayabiliyoruz. Örnek olarak, Rusya
Federasyonu’nun Ukrayna’nın iç sorunlarına askeri ve siyasi olarak müdahale ederek
Kırım’ı topraklarına katması verilebilir. Rusya, Sovyetler’den sonra bölgedeki ağırlığını
halen koruduğunu tüm dünyaya –özellikle Avrupa ve ABD’ye- ilan edebilmek açısından bu
refleksleri göstermektedir. Soğuk Savaş dönemi ile 21. yüzyıl Rusya’sı benzeşmesi, bugün
yaşananların daha iyi anlaşılması adına incelenmelidir.
1947-1991 arasında Soğuk Savaş’ın en
önemli kırılma noktalarından birisi 1962’de
yaşanan füze kriziydi. (Cuban Missile
Crisis) İki kutuplu dünyanın getirdiği sosyal
ve siyasal yıkımlar değerlendirildiğinde;
“Küba füze krizi”nin, nükleer bir savaşa
dönüşme ihtimali o dönem açısından
oldukça dehşetli görünmekteydi. Fakat
krizin
neticesinde
ılımlı
olarak
değerlendirilebilecek kararların alınması o
dönemde
karşılaşılabilecek
nadir
durumlardan birisidir. Ayrıca Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin de mevzuda
mukayese
unsuru
olması,
devlet
reflekslerini anlama açısından önem
oluşturmaktadır. Özellikle son dönemlerde
ortaya çıkan bilgi ve belgeler olayın
şeffafiyetine katkı sağlamıştır. Küba füze
krizi olarak tarihe geçen bu olayın belgeler
ışığında sağlıklı değerlendirilebilmesi,
olayın boyutunu anlatmak açısından bir
hayli faydalı ve öğretici olacaktır.
Meselenin temeline inildiğinde, 1959’da
Marksist devrimci Fidel Castro’nun
Amerikan yanlısı olarak görülen Batista’yı
devirerek iktidarı ele geçirmesi Küba Füze
Krizi’ne
götüren sürecin ilk adımını
oluşturmaktadır. Devrim, yalnız kıtada
değil tüm dünyada dengeleri değiştirme
gibi bir etkiye sahiptir. Castro’nun
ekonomiyi millileştirmesi ve diğer bazı
uygulamaları Amerika’yı endişelendirirken
Sovyetler’in Küba’ya ilgisini artırmıştır.
Netice olarak; Küba, küresel satrancın
etkili bir hamle potansiyeline sahip unsuru
olma özelliğini elde etmiştir. Küba’nın
26
Akademik Perspektif – Mart 2015
devrimle iktidara gelen lideri Castro’nun
uygulamaları,
örneğin
Sovyetler’in
yardımlarını kabul etmesi, Birleşik
Devletler’in sabrını taşırmaya yetmişti ve
ABD, Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) ile
Castro’yu devirmeye teşebbüs etmişti.
Fakat OAS’ın Latin Amerika ülkeleri Castro
iktidarını yalnızca kötülemekle yetindiler.
Daha sonra Küba’daki ABD yanlısı gruplar
ABD’ye kaçarak mülteci durumuna düştü.
Amerikan hükümeti Castro’ya karşı bir
işgal
girişiminde
bulunmak
üzere
hazırlanan bu mültecilere destek olarak
1961’de “Domuzlar Körfezi Çatışması”na
sebep olmuştur. Çatışmanın başarısızlığı,
Castro’ya uluslararası arenada artı puan
kazandırarak Sovyetler’in ilgisini çekti.
Sonuç olarak yaşanan bu olaylar Küba’yı
kaçınılmaz bir şekilde Sovyetler ile stratejik
bir ittifaka sürüklemiş ve Küba Füze
Krizi’ne giden basamakları oluşturmuştur.
Meselenin diğer temel dinamiklerine
bakıldığında, Türkiye’nin yaşanan krizdek
kilit rolü gözler önüne serilmektedir. Bu
bağlamda ABD’nin 1959’da Türkiye’ye
yerleştirdiği füzeler de kritik edilmesi
gereken hassas bir olaydır.
Sovyetler’in
hadiselere
bakışını
incelediğimizde; olaylara başından beri
ilgili yaklaşan SSCB’nin stratejik ve
kurnazca hamlelerini yapmasının ardından
bu kriz doğmuştur. Domuzlar Körfezi
Çatışması’nın
ardından
Sovyet-Küba
yakınlaşmasının artması ile Sovyetler
somut bir adım atma arzusunu
dizginleyemeyerek
Küba’ya
füze
yerleştirilmesi niyetini gündeme getirir. Bu
harekete sebep olarak her ne kadar
ABD’nin yalnızca birkaç sene önceki
Türkiye’ye füze yerleştirme hamlesi
gösterilse de tek sebebi bu değildir.
Amerika kıtasındaki bu kritik adımın
başarıya ulaşması, Sovyetler açısından
ciddi bir psikolojik üstünlük sağlayabilirdi.
Dönemin Sovyet lideri Nikita Kruşev, bu
hayallerle 1962 sonbaharında bu kararını
ifade ederek adım atmaya başlamıştır.
John F. Kennedy, bu hamleyi Amerika için
ciddi bir tehdit olarak yorumlamış ve ekim
ayının başında sert bir açıklama yaparak;
Guantanamo Üssü, Latin Amerika veya
Panama Kanalı için tehlike söz konusu
olursa müdahale edeceklerini söyledi.
Tabii ki kıtadaki Amerikalıların hayatları da
Kennedy’nin kırmızı çizgilerinden birisiydi.
SSCB’nin Küba’daki saldırgan tavırlarının
somutlaşması da Başkan tarafından
konuşmasında ifade edilmişti. Buna
rağmen, Kruşev tavrını sürdürdü. Kennedy,
Savunma Bakanı ile Küba’da çekilen henüz
bazı parçaları eksik olan füze fotoğraflarını
görünce danışmanlarıyla seri toplantılar
yaparak daha önceki sert açıklamasına
paralel bir adım attı ve Küba’yı denizden
ablukaya alma kararı verdi. 16 Ekim
1962’de cereyan eden bu olaylar,
dünyanın gündemine bomba gibi düştü.
Bu arada Amerika; bu kararları NATO’ya
veya
BM’ye
danışmadan
almıştı.
Amerika’nın bu tavrı, Avrupa devletlerine
şok etkisi yaptı. Bundan sonra Avrupa
devletleri geleceğe dair planlarını daha
temkinli bir şekilde yapacaktı.
22 Ekim günü Küba ablukasına başlandı. O
günlerde Küba’ya doğru yol alan Sovyet
gemileri var olmasına rağmen Kennedy,
ablukaya
uymadıkları
taktirde
batırılacaklarına dair sinyaller vermişti.
Kruşev ise gerilimi tırmandıran bir
açıklama ile dur emri vermeyeceğini
belirtti. Dünya sessizce hadiselerin nereye
gideceğini merakla beklerken, bazıları artık
bir nükleer savaşın kaçınılmaz olduğunu
düşünmekteydi.
Nitekim, 27 Ekim günü Kruşev’in mektubu
ile bunalımın neticelenmesi için nihayet bir
adım atılmış oldu. Daha sonra yapılan
müzakereler de pazarlık unsuru olarak
Türkiye’deki ABD füzelerinin kaldırılma
şartı ortaya atıldı. Başkan Kennedy, askeri
olarak elde ettiği hamle üstünlüğünü
diplomaside de zekice sürdürdü. Her ne
kadar
yapılan
gizli
anlaşmalarda
Türkiye’deki füzelerin de söküleceği
27
Akademik Perspektif – Nisan 2015
maddesi yer alsa da bu madde ifşa
edilmemiştir. Böylelikle tarih bu hadiseyi
Kruşev’in başarısızlığı olarak kaydetmiştir.
ABD de bir süre sonra tek taraflı bir karar
ile Türkiye’deki füzeleri sökmüştür. Netice
olarak, Kruşev ülkesinde serüvenci olarak
suçlandı ve kısa bir süre sonra da
iktidardan uzaklaşmak mecburiyetinde
kaldı.
Soğuk Savaş’ın üzerinden yaklaşık 14 yıl
geçmiş olmasına rağmen bugün devlet
reflekslerinde o dönemdeki etkiye hala
rastlayabiliyoruz.
Rusya
Devleti’nin
uluslararası arenada söz sahibi olabilmek
için bölgesel düzeydeki müdahaleleri
herhangi bir hukuk normundan ziyade
Makyavelist
dış
politika
ile
ilişkilendirilebilir. Bugün Kırım’ın işgal
edilerek Rusya topraklarına katılması,
Ukrayna’da
ayrılıkçıların
galeyana
getirilmesi ve bizzat Rusya’nın bu
ayrılıkçılara askeri destek vererek silah
yardımında bulunması, bu yönde emirler
verilmesi bariz bir şekilde Ukrayna’nın
bağımsızlığına müdahaledir ve uluslarası
hukuk kaidelerinin çiğnenmesidir. Aslında
başlarda Rusya Devleti, Ukrayna’daki
olayları üstlenmeyi reddetmekteydi. Fakat
en son Vladimir Putin, Kırım’a müdahalede
de
devrik
lider
Yanukoviç’in
kurtarılmasında da kendisinin açık bir payı
olduğunu ifade etmiştir. Putin, bu
açıklamalarıyla, Batı’ya “benim bölgemde
istediğin gibi at koşturamazsın!” gibi bir
tavrın içerisine girmiş olsa da uzun vadede
ekonomik yaptırımlarla Rusya’nın bu
süreçten ciddi yara alacağı da ihtimaller
dahilindedir. Bunun farkında olan Putin,
“oldu-bitti”ye getirilen Kırım meselesini
örtebilmek için Donbass’taki olayları
gündeme getirerek algıları farklı bir
noktaya yönlendiriyor. Hatta o bölgedeki
ayrılıkçıların
çıkardığı
olayları
da
alevlendirerek Avrupa’ya karşı bir pazarlık
fırsatı yakalama gayretinde olduğu
yorumları da yapılabilir.
KAYNAKÇA
Dr. Ayşegül SEVER, “Yeni Bulgular Işığında 1962
Küba Krizi ve Türkiye”, Ankara Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi Dergisi, (1997).
* Hamdi Karakal, Bilkent Üniversitesi,
Uluslararası İlişkiler
28
Akademik Perspektif – Nisan 2015
İngiliz Okulu Temsilcileri, Temel Varsayımları,
Uluslararası İlişkilerde Üç Gelenek, Uluslararası
Toplum, İnsani Müdahale
Serdar Çukur *
Bu makale de bir uluslararası ilişkiler kuramı olan İngiliz Okulu kuramının kısa giriş
yapıldıktan sonra, kurama katkıları olan kişiler, temel varsayımları, kuramın içerisinde
önemli bir tutan uluslararası ilişkilerde üç gelenek anlayışını ve uluslararası topluma
bakışları ve son olarak İngiliz okulu Kuramının İnsani Müdahaleye nasıl baktığını ele
alacağız.
İngiliz Okulu İkinci Dünya Savaşından sonra
ortaya çıkmış olan bir uluslararası ilişkiler
teorisidir. Bu teori, 1959 yılında bir grup
İngiliz akademisyenin uluslararası ilişkilerin
temel sorunlarını tartışmak, teorik ve
tarihsel bir çizelge sunmak maksadıyla 1 “
Britanya Uluslararası Politika Kuramı
Komitesi “ çatısı altında toplanması sonrası
temelleri
atılmıştır.
Bu
temellerin
atılmasında önemli rol oynayan kişiler
şunlardır: Herbest Butterfield, Martin
Wight, Adam Watson ve Hedley Bull. Bu
saymış olduğumuz kişiler yukarıda
belirtmiş olduğumuz komiteye de sırasıyla
başkanlık yapmışlardır. İngiliz Okulunu
1
ERGÜL JORGENSEN,F. Aslı, İngiliz Okulu, editörler:
ŞABAN KARDAŞ, ALİ BALCI, “ ULUSLARARASI
İLİŞKİLERE GİRİŞ: TARİH, TEORİ, KAVRAM VE
KONULAR ”, 1. Baskı, İstanbul: Küre Yayınları, 2014,
s, 125
diğer uluslararası ilişkiler kuramından
ayıran en önemli özelliği birden fazla
görüşü içermesi ve bunları birleştirmesidir.
Örnek olarak Martin Wight’nin üç
geleneksel okul anlayışını verebiliriz.2
2
DEVLEN, Balkan, ÖZDAMAR, Özgür,”Uluslararası
İlişkilerde İngiliz Okulu Kuramı:Kökenleri,Kavramları
ve Tartışmaları”, Uluslararası İlişkiler”, Cilt:7,
Sayı:25 ( Bahar 2010), s,45,
http://www.uidergisi.com.tr/wpcontent/uploads/2013/02/ingiliz-okulu-kurami.pdf
, (03.03.2015).
29
Akademik Perspektif – Mart 2015
Temsilcileri:
İngiliz Okulunun gelişimini dört ana grup
akademisyen üzerinden incelememiz
mümkündür:3
1.
Birinci Grup: Martin Wight, Hedley
Bull, Adam Watson, Alan James ve John
Vincenttin içinde bulunduğu gruptur.
2.
İkinci Grup: Kuram içi tartışmalara
doğrudan doğruya katkı sağlamış olan
kişilerden oluşan bu grubun içerisinde
Adrew Hurell, Timothy Dunne, Nicholas
Wheeler, David Long, Peter Wilson,
Hidemi Suganami gibi İngiltere’de doktora
eğitimi almış olan akademisyenler
bulunmaktadır.
3.
Üçüncü Grup: Bu grubun içerisinde
yer alan kişiler araştırdıkları ve tartıştıkları
konular
nezdinde
teoriye
katkı
sağlamalarına rağmen bağımsız olarak
hareket etmektedirler. Andrew Linklater,
İan Clark, Robert Jackson bu grupta yer
almaktadır.
4.
Dördüncü Grup: İngiliz Okulunu
tekrar bir araya getirmek veya yeni İngiliz
Okulu gibi söylemlerle son yıllarda
çalışmalar yapmış kişilerden oluşmaktadır.
Grubun içerisinde Barry Buzan ve Richard
Little bulunmaktadır.
Temel Varsayımları
a)
Uluslararası
ilişkilerin
oyuncusu egemen devletlerdir.
birincil
b)
Uluslararası ilişkilerde, iki ya da
daha fazla devletlerin ilişkide olduğu ve
kararlarına yeterince etki edebildiği
sürece, bir devlet sistemi vardır.
c)
Uluslararası sistem anarşiktir.
d)
Uluslararası sistemde devletler,
ortak çıkarları ve değerleri çerçevesinde
kendilerini
sınırladığını
düşündükleri
ilişkileri düzenleyen ortak kurallar ve
birlikte yürütülen kurumların oluşturduğu
bir “uluslararası toplum” içinde var
olurlar.4
Uluslararası İlişkilerde Üç Gelenek
Uluslararası ilişkilerde üç gelenek olarak
bilinen bu anlayış Martin Wight tarafından
1950’lerin sonunda geliştirilmiş olup ve
ölümü sonrasında eşi ve de iş arkadaşı
olan kişi tarafından derlenmiştir. Bu
üçleme şunlardır: Realist (Hobbescu)
Gelenek, Rasyonalist (Grotiusçu) Gelenek
ve Devrimci – Revolutionist (Kantçı)
Gelenek.5
Martin Wight’in üçlemesinden birincisi,
Realist Gelenektir. N. Machiavelli veya T.
Hobbes’e kadar uzanan bir anlayışa kadar
uzanmaktadır. Görüş ve pratik manada güç
politikası eksenli bir temellendirme
anlayışı vardır. Anarşiden ortaya çıkan
çatışma veya savaş olağan bir durumdur.
Uluslararası siteme önem verildiğini
görmekteyiz. İlaveten, aşırı kötümser bir
anlayış vardır. İkincisi, Rasyonalist
Gelenektir. Devrimciler ve Realistler
arasında bir yerde durmaktadır. Bu
geleneğin hangi iki geleneğe yakın olduğu
tartışmalıdır. Bu görüşte; dünyanın farklı
toplumları ve kültürlerinin bir uluslararası
toplum meydana getirdiği belirtilmektedir.
H. Grotius temelli bir görüştür. Hedley
Bull Rasyonalist Geleneğin en önemli
savunucularından birisidir. Uluslararası
toplumun önemli olduğu belirtilmektedir.
Üçüncüsü ise Devrimci – Revolutinoist
Gelenek.
Kant’a kadar uzanan bir
görüştür. Ahlaki evrenselciliğin üzerinde
dururlar. Ilımlı veya radikal olabilirler.
Bazıları
rasyonel
bireyselcilik
yaklaşımından hareket ederken bazıları ise
günümüzün iç içe geçmiş olan kültürel
4
3
ERGÜL JORGENSEN, F. Aslı , 2014, ss,125-126.
5
DEVLEN, Balkan, ÖZDAMAR, Özgür, 2010, s, 48.
ERGÜL JORGENSEN, F. Aslı, 2014, s, 126.
30
Akademik Perspektif – Nisan 2015
dünyasında
moral
sorumluluklarının
sınırlarını aşan bir hüviyete sahiptir. Dünya
toplumu görüşünü bir model olarak
görürler6.
ii.
Uluslararası Toplumun sınırları
neresidir? Bu soruya ise Sytems of States
ve İnternational Teory isimli eserlerinde
cevaplamıştır.
Uluslararası Toplum
iii.
Uluslararası toplumun varlığının,
devletlerarası İşbirliğine yol açar mı açmaz
mı? Bu soruya da evet diye cevap vererek
Uluslararası toplumun ortak kültüre, çıkar,
norm, kurumlar ve hukuk ile devletlerarası
işbirliğine katkısı olmuştur diye belirtir.
Uluslararası toplum kavramı İngiliz
Okulunun Uluslararası ilişkiler literatürüne
yapmış olduğu en önemli katkıların
içerisinde yer almaktadır. Bu okulun
içerisinde birçok kişi kavram hakkında
değerlendirmelerde
bulunmuşlardır.
Ancak Okul içerisinde yer alan kişilerin
çokluğu sebebiyle belli başlı kişiler
üzerinden kavrama nasıl baktıklarını
inceleyelim. Bu kişiler sırasıyla şöyledir:
Martin Wight, Hedley Bull ve Adam
Watson.7
Martin Wight uluslararası toplumu izah
etmek adına şu üç soruya cevap aramıştır:
8
i.
Uluslararası
toplum
nedir?
sorusuna Martin Wight 1946 yılında
yazmış olduğu “ Power Politics” isimli
eserinde şöyle açıklamaktadır:

Örgütlenmesini
tamamlamış
toplumların ( devletlerin ) baş aktörleri
olduğu ve oluşturduğu istisnai bir
toplumdur.

Üye sayısı azdır.

Üyeleri
heterojendir.
bireylerden
daha

Üyeleri politikalarını beka amacıyla
oluşturan olumsuz birimlerdir.
6
ARI, Tayyar, “ ULUSLARARASI İLİŞKİLER TEORİLERİ:
Çatışma, Hegemonya, İşbirliği ”, 8. Baskı,Bursa:
MKM, 2013, ss, 515-519.
7
ERGÜL JORGENSEN,F. Aslı, 2014, ss,126-127.
8
DEVLEN, Balkan, ÖZDAMAR, Özgür, 2010, s, 5253.
Hedley Bull uluslararası toplum hakkındaki
görüşlerini açıklarken tüm toplumları
korumaya çalıştırdıkları üç tane önemli
öncelikten
bahsetmektedir:
Şiddeti
sınırlandırmak, mülkiyet hakkını korumak
ve anlaşmaların garanti altına alınması.
Hedley Bull Uluslararası toplumu veya
devletlerarası toplumu, devletlerin ortak
çıkarlar ve/ya değerlere sahip olduğu,
davranışlarını kendi rızaları ile bazı
kurallara bağlamayı kabul ettikleri,
devletlerarası diyaloğun hâkim olduğu
ortak kurumların sürdürülmesi için
devletlerin işbirliği halinde oldukları bir
düzen anlamına gelir. Hedley Bull’un
yapmış olduğu bu izaha benzer izah ve
çıkarımı John Vincent’ta da rastlarız. John
Vincent uluslararası toplumun parçası
olma seçeneğine fonksiyonel ve faydacı bir
gözle bakmaktadır.9
Adam Watson “The Evolution Of
İnternational Society “adlı eserinde değişik
toplumların kurmuş oldukları devlet
sistemlerinin uluslararası topluma nasıl
dönüştüğünü incelemiştir. Örnek verecek
olursak eğer Sümer, Eski yunan, Çin …10
İnsani Müdahale
İngiliz Okulu içerisinde yer alan kişilerin
insani müdahaleye ilişkin görüşlerine
9
ERGÜN JORGENSEN, F. Aslı,2014, s, 127.
DEVLEN BALKAN, ÖZDAMAR, ÖZGÜR,2010,
ss,51-52.
10
31
Akademik Perspektif – Nisan 2015
geçmeden önce insani müdahaleye ilişkin
yapılmış olunan tanımlamalar kısaca şu
şekildedir:
1.
Bir veya birden fazla devletin bir
başka devletin halkının bir bölümünü ya da
tamamını soykırım ya da insan hakları
ihlallerinden korumak amacıyla yapılan
silahlı müdahalelerdir. 11
2.
Stephen Garretti‘nin yapmış olduğu
insani müdahale tanımlaması ise ciddi
boyutlara ulaşan insani acıları durdurmak
amacıyla bir ya da daha çok dış devletin,
başka bir devletin içişlerine askeri
müdahalede
ya
da
tehdidinde
12
bulunmasıdır.
3.
Sean Murphy ‘in yapmış olduğu
insani
müdahale
tanımlaması
ise
uluslararası insan haklarından yaygın bir
biçimde mahrum olan hedef devletin
vatandaşlarını korumak amacıyla, bir ya da
birden fazla devlet veya uluslararası örgüt
tarafından güç kullanımında ya da
tehdidinde bulunmasıdır. 13
4.
Nicholas J. Wheerler’in insani
müdahale tanımlaması ise düzen ve adalet
arasındaki çelişkinin doruk noktasıdır.14
Hedley Bull’un ilk dönem yazılarına
baktığımızda düzen ve adalet ikilemi ile
11
DEMİREL, Naim,” Uluslararası Hukukta İnsani
Müdahale ve Hukuki Meşruiyet Sorunu “,
http://dergi.fsm.edu.tr/index.php/ia/article/view/
16 , s,152, (06.03.2015 ).
12
ÇAPAR, Gökhan, “ NATO’ NUN KOSOVAYA
MÜDAHALESİNİN BİRLEŞMİŞ MİLLETLER KURUCU
ANLAŞMALARI AÇISINDAN ANALİZİ “, Yüksek Lisans
Tezi, Uludağ üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,
Bursa, 2006, s,79,
https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/TezGoster
?key=7d53ed97e31a8bd39defac1ccce0a7188ed41
a80ff1aadab954262977067a5b2b57c46201412324
9 , ( 06.03.2015).
13
ÇAPAR, Gökhan, 2006,s, 80.
14
Türkmen, Füsun, “ İnsan Haklarının Yeni Boyutu:
İnsancıl Müdahale “, 1. Baskı, İstanbul: Okumuş
Adam Yayıncılık, Şubat 2006.
ilgili olarak iki tür yaklaşımı
koyduğunu görebilmekteyiz:
orta
“Dayanışmacı ve Çoğulcu”. Dayanışmacı
yaklaşım; bireylerin güvenliği ve refahı
konusunda
devletlerin
dayanışması
gerektiğini konu almaktadır. Grotius
temelli olup devletin her şeyden önce bir
insani
örgütlenme
olduğunu
söylemektedir. Uluslararası toplumun
üyeleri içerisinde yer alan insanların
haklarını korumak maksadıyla yapılan
müdahalelerin devletlerin egemenliğini
tehdit etse bile yapılan müdahalelerin
haklı olduğunu ve de insani müdahalenin
yapılabileceğini belirtir. Çoğulcu yaklaşım
ise uluslararası toplumun niteliksel
manada farklı devletlerden oluştuğunu
yani
devletin
özne
olduğundan
bahsetmektedir. Uluslararası hukukçu olan
Vattel‘in
tezine
dayanan
bir
temellendirmeye sahiptir. Temel olarak
devletlerin birbirinin iç işlerine karışmaz
anlayışı vardır. Ek olarak, insani
müdahalenin
Uluslararası
düzeni
bozacağını belirtir. John Vincent, yapmış
olduğu
insan
hakları
konusundaki
çalışmalarında devletlerin her ne kadar
farklı ideoloji ve çıkara sahip olsa bile bazı
temel
insani
haklar
üzerinde
anlaşabileceğini ifade etmiştir. Robert
Jackson, Hedley Bull’un düzen ve adalet
ikilemi ile ilgili ifade etmiş olduğu çoğulcu
yaklaşıma yakın olsa bile insana karşı
sorumluluğu ele almıştır. Ayrıca devlet
adamlarının üç sorumluluğu olduğundan
bahseder: Ulusal sorumluluk, Uluslararası
sorumluluk ve İnsani sorumluluk. Nicholas
Wheerler ise uluslararası toplumun
dünyadaki bütün insanlara karşı sorumlu
olduğunu belirtir. Ayrıca “Yabancıları
Kurtarmak” isimli eserinde insan hakları
ihlallerine uğrayan bütün bireylerin
kurtarılması adına uluslararası toplumun
müdahalesinin gerekli olduğunu belirtir.15
15
ERGÜN JORGENSEN, F. Aslı, 2014, ss,130-131.
32
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Nükleer Enerjinin Düşüşü
Ufuk Elif Rodoplu *
1970’lerde altın bir geleceğe sahip olduğuna inanılan nükleer enerji, hiç de beklenildiği gibi
olmadığını kanıtladı. Özellikle Fukuşima faciasından sonra dünya çapında nükleer enerjiye
olan ilgi giderek azalıyor.
Nükleer enerjinin geçmişine bakıldığında
üç önemli nükleer kaza görüyoruz.
Bunlardan bir tanesi 1979’da Amerika’da
gerçekleşen Three Mile Island nükleer
santral kazasıdır. Fakat bu kazada insan
hayatını tehdit edecek ciddi bir olay
meydana gelmediği için nükleer enerjiyi
sorgulamaktan çok, nükleere karşı olumlu
bir hava yaratılmıştı. İkinci büyük kaza ise
1986 Çernobil faciasıydı. Çernobil’in
yarattığı hasar çok geniş çaplı oldu fakat
facianın nedeni teknolojik eksiklikler ve
insan hatasıydı ve kazanın faturasını
Sovyetler Birliği’ne kesip, devam etmek
kolay olan yoldu. Fakat 2011’de
Japonya’da yaşanan Fukuşima faciası,
nükleere karşı bakış açısını tamamen
değiştirdi. Teknolojinin bu denli gelişmiş ve
insan kaynaklı hatanın bu denli az olduğu
bir ülkede böylesine büyük bir facianın
meydana gelmesi tüm dünya ülkelerinde
bir korku yarattı. Birçok uzmana göre
Fukuşima faciası nükleer enerjide bir
dönüm noktası oldu ve facianın dördüncü
yılında Greenpeace’in hazırladığı rapora
göre nükleer enerji sektörünün ekonomik
ağırlığı ve önemi giderek azalıyor.
20 yıl öncesine bakıldığında, tüm dünyada
kullanılan enerjinin %17’si nükleer
santrallerden geliyorken, bugün bu oran
%11’e gerilemiş durumda. Bunun en
önemli nedenleri toplumdaki bilinçlenme
ve ekonomik etkenlerdir.
Fukuşima sonrası güvenlik konusundaki
yasal düzenlemeler iyice sıkılaştırıldı, hem
nükleer santral kurmak hem de kurduktan
sonra bunu devam ettirmek oldukça
masraflı hale geldi. Öyle ki, artık nükleer
santralin finansmanını üstlenen tek bir
büyük ticari banka bile kalmadı. Ayrıca,
bütün kredi derecelendirme kuruluşları da
33
Akademik Perspektif – Mart 2015
nükleer santrale yatırıma olumsuz not
veriyor.
Avrupa’nın önemli enerji şirketlerinden
biri olan Alman RWE şirketinden Thomas
Birr’e göre yeni nükleer santral inşa etmek
artık en iyi seçenek değil. Birr, yeni nükleer
santrallerin masraf riskinin çok yüksek
olduğunu, elektrik üretiminin çok pahalı
olduğunu ve planlama ve inşaat sürelerinin
çok uzun olduğunu belirtiyor ve 12 - 15
yıldan önce kara geçmenin mümkün
olmadığını söylüyor. Bu nedenle de
nükleere yatırım yapmak artık hiç de cazip
bir yol değil.
yenilenebilir enerji, nükleer enerjiye ciddi
bir rakip olarak yükseliyor. Örneğin Avrupa
ülkelerinin kendi ürettikleri enerjiye
bakacak olursak, enerji üretiminde nükleer
enerji %29’luk bir orana sahip ve bunu
%24 ile başta rüzgâr ve güneş enerjisi
olmak üzere yenilenebilir enerji takip
ediyor. Bunun hemen arkasından %20 ile
kömür türü konvansiyonel yakıtlar, %17 ile
doğalgaz, %9 ile petrol geliyor.
Nükleerin kullanımına ülke bazında
bakınca önemli değişimler görüyoruz.
Japonya, Fukuşima sonrası tüm nükleer
santrallerini kapattı, bunun yanında
Almanya, Fransa, ABD ve Güney Kore gibi
16 ülkede nükleer kullanımında ciddi
azalmalar meydana geldi ve birçok ülke
nükleere geçişi iptal etti ya da erteledi.
Özellikle Almanya, Fukuşima sonrası,
nükleer enerjiden vazgeçilmesi yönünde
önemli adımlar attı. İşe 8 santrali
kapatarak başlayan Merkel hükümeti,
uzun vadede nükleerden tamamen
kopmayı amaçlıyor. Ülkede oluşan enerji
açığını kapatmak için de yeni rüzgâr, güneş
ve biokütle santralleri kuruluyor.
Nükleerin masraflarının giderek artmasının
yanında, başta yenilenebilir enerji olmak
üzere
diğer
enerji
kaynaklarının
masraflarında düşüş yaşanıyor. Bu durum
nükleerin terk edilmesine olumlu bir
katkıda bulunuyor. Uzmanlara göre
Fransa’da da durum farklı değil.
Cumhurbaşkanı Hollande, 2025 yılına
kadar nükleer enerjinin payını %80’den
%50’ye düşürmeyi planlıyor.
34
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Nükleer konusunda asıl şaşırtan ülke Çin
oldu. Çin’de devam etmekte olan 29
nükleer santral inşaatı olmasına rağmen,
yenilenebilir enerjiye geçişin önemli
ölçüde
arttığı
gözlemleniyor.
Fukuşima’dan önce bile yenilenebilir
enerjiye yapılan yatırım, nükleer enerjiden
çok daha fazlayken şu anda Çin’de rüzgâr
enerjisi başta olmak üzere, yenilenebilir
enerji oldukça önemli bir yere sahip.
ülkeler nükleer planlarından vazgeçmiyor.
Örneğin, İngiltere, Çek Cumhuriyeti ve
Polonya
nükleer
enerjiye
olan
yatırımlarına devam ediyor. Bunun önemli
bir nedeni ise nükleere alternatif kaynak
bulamamaları. Tüm bu
gelişmeler
yaşanırken, Türkiye de, tüm tepkilere
rağmen Akkuyu Nükleer Enerji Santrali’ni
inşa etmekte kararlı görünüyor.
Enerji ve nükleer politika analisti Mycle
Schneider’a göre tam bir devrimin
ortasındayız. Enerji kaynaklarına olan
talepte ciddi bir değişim yaşanıyor.
Örneğin birçok ülkede, tüketicinin güneş
enerjisi ile kendi ürettiği elektrik,
şebekeden gelen elektrikten çok daha
ucuza mal oluyor. Gelecekte enerji
piyasası günümüzdekiyle hiç de alakalı
olmayacak gibi görünüyor.
* Ufuk Elif Rodoplu, Sabancı Üniversitesi,
Uluslararası Çalışmalar
Uzmanlara göre 2030 yılına kadar dünyada
üretilen enerjideki nükleer payı %11’den
%5’e kadar gerileyecek ancak bütün
35
Akademik Perspektif – Nisan 2015
36
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği’ne Üyeliği
Mümkün mü?
Ümit Nazmi Hazır *
Ukrayna ve Suriye krizleriyle birlikte dünya çok kutuplu dünyaya evrilme süreci
yaşamaktadır. Bu süreçte küreselleşme eğilimi karşısında bölgeselleşme girişimleri ön
plana çıkmaktadır. Bu bölgeselleşme girişimlerinden birisi de Rusya’nın öncülüğünde
kurulan, Kazakistan, Belarus ve Ermenistan’ın da bulunduğu ve de Kırgızistan’ın da yakında
katılacağı bir ekonomik entegrasyon projesi olan Avrasya Ekonomik Birliği’dir. Gümrük
Birliği anlaşmasıyla başlayan Avrasya Ekonomik Birliği’nin siyasal bir entegrasyona
dönüşüp dönüşmeyeceği ise henüz meçhul. Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinin ivme
kazanmasına ve Türkiye’nin Avrupa Birliği temelli dış politikasından son yıllarda
ayrılmasına paralel olarak Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği’ne üyeliği son zamanlarda
dillendirilmeye başlandı. Makalemde Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği’ne üyeliği farklı
boyutlarıyla değerlendirilmiş ve ne kadar mümkün olup olmadığı üzerinde tartışılmıştır.
Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey
Karlov’un ev sahipliğinde Ocak ayı
ortasında Ankara’da gerçekleşen Avrasya
Ekonomik Birliği toplantısına Kazakistan,
Belarus
ve
Kırgızistan’ın
Ankara
Büyükelçileri de katıldı. Bu toplantıda
Türkiye’nin Avrasya Ekonomik Birliği (AEB)
üyeliğine dair olumlu mesajlar verildi1.
Avrasya Birliği fikrinin öncülerinden olan
Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan
Nazarbayev şimdiye kadar Türkiye’nin de
bu birlikte yer alması gerektiğini birçok kez
vurgulamıştı. Ankara’daki bu toplantıda
Belarus Büyükelçisinin de Türkiye’nin
üyeliğiyle ilgili olumlu yaklaşım belirtmesi
dikkat çekiciydi. Hatta Rus Devlet Başkanı
Putin’in sözcüsü Sergey Markov da yakın
zamanda ‘’Türkiye, Avrupa Birliği’ne değil;
Avrasya Birliği’ne girmelidir, bu şekilde
1
“Türkiye’ye davet var” Gazetem, erişim tarihi,
02.03.2015
http://gazetem.ru/haber/turkiyeye-davetvar/24151/
37
Akademik Perspektif – Mart 2015
güçlenebilir’’
bulunmuştu.2
şeklinde
beyanatta
Türkiye’nin AEB’ye üye olması muhtemel
mi ve üye olursa birliğe nasıl katkısı olur
sorularını değerlendirecek olursak, bu
konuya çok taraflı bakmakta fayda var.
Yani hem olumlu hem de olumsuz
taraflarıyla. İlk önce Türkiye’nin üyeliği
Avrasya Ekonomik Birliği için neden önemli
ve Türkiye’nin üyeliğinin olumlu yanları
neler sorusu üzerinde düşünelim:
Türkiye’nin AEB’ye üyeliğinin jeopolitik,
ekonomik, siyasi ve hatta sosyolojik
yönleri bulunmakta: Jeopolitik açıdan
baktığımızda Türkiye’nin üyeliğiyle bu
ekonomik entegrasyona yeni jeopolitik ve
ticari yollar açılmış olacak. Türkiye’nin
üyeliği Avrasya Ekonomik Birliği’nin
Ortadoğu ve Akdeniz’e de uzanması
demek. Rusya, Belarus üzerinden Doğu
Avrupa’ya, Kazakistan üzerinden Türkistan
ve Uzak Asya’ya hitap etme fırsatı
bulmakta. Türkiye ise güneye ulaşması için
bir fırsat. Yani Türkiye’nin üyeliği yeni
ticari yolların açılması demek. Bu yollardan
en önemlisi Karadeniz bölgesi; çünkü
birliğin denize açılan tek yönü. Bu sayede
Karadeniz
bölgesi
gelen
ürünlerin
gümrüksüz giriş kapısı olabilir. İkincisi,
Türkiye’nin üyeliğiyle Sovyetler Birliği
tekrar mı kuruluyor paranoyası ortadan
kalkacaktır. Her ne kadar Avrasya
Ekonomik Birliği ekonomik bir entegrasyon
olarak ortaya çıksa da, Avrupa Birliği tarzı
bir siyasal bir entegrasyona ve Rus
hegemonyasına dönüşür mü şeklinde
tartışmalar mevcut. Türkiye’nin üyeliği bu
tartışmaları doğrudan by-pass edebilir.
Nazarbayev’in de Türkiye’nin üyeliğini
2
‘’Türkiye AB’ye değil, Avrasya Birliği’ne Katılmalı’’
Haberler.com, erişim tarihi, 13.01.2015
http://www.haberler.com/rus-sozcu-markovturkiye-ab-ye-degil-avrasya-6864082-haberi/
desteklemesindeki en önemli nedenlerden
biri de bu. Aynı zamanda Nazarbayev’in,
Türkiye’nin
üyeliğiyle
Rusya’nın
dengelenebileceğini düşünmesi kuvvetli
ihtimal. Türkiye’nin bu birliğe üye olması
Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan
gibi Türk devletlerinin de birliğe yönelik
bakış açısını olumlu yönde etkiyebilir.
Türkiye’nin aynı zamanda Avrasya
Ekonomik Birliği’ne üyeliğinin sosyolojik
boyutları da bulunmakta: Türkiye’nin son
zamanlarda unuttuğu bir Avrasyalı kimliği
var. Türkiye’nin Avrasya’daki Türk
halklarıyla olan etnik, dinsel ve kültürel
yakınlığı Türkiye’nin Avrasya kimliğini
güçlendirmekte. Bu bakımdan Türkiye’nin
Avrupa kıtasındaki halklara nazaran
Avrasya halklarıyla daha fazla kimliksel
yakınlığı
mevcut.
Türkiye’nin
modernleşmesinde
ve
imparatorluk
geleneğine sahip olmasında olduğu gibi
Rusya ile ortak birçok yanı da bulunmakta.
Ruslar ve Türkler Garp ve Şark arasındaki
yerini bulma ve biz kimiz sorusunu
cevaplandırma
konusunda
benzer
sıkıntıları yaşayan Avrasya toplumları.
Bunlar da bu iki toplumu birbirine
yakınlaştıran unsurlar.
Ticari anlamda baktığımızda ise, AEB
ülkeleri dünyada petrol ve doğalgaz
üretiminde birinci. Bu ülkelerin170
milyonluk nüfus ve 2.7 trilyon dolarlık
ekonomik hacmi var. Türkiye 170
milyonluk
nüfusun
ihtiyaçlarını
karşılamada önemli bir ülke olabilir.
AEB’nin pazar ekonomisine de katkı
sağlayabilecek bir ülke. Türkiye Kafkaslar
üzerinden
Türkistan’a açılabilir ve
Kazakistan ürünleri Türkiye’ye bu sayede
daha kolay ulaşabilir.
Öte yandan Türkiye’nin AEB’ye üye
olmasında bazı olumsuzluklar da mevcut:
Avrasya Ekonomik Birliği ülkelerinin şu
anki toplam nüfusu 170 milyon. 75
38
Akademik Perspektif – Nisan 2015
milyonluk bir Türkiye’nin Birliğe hemen
dâhil edilmesi pek mümkün değil. Türkiye
Birlik içindeki nüfus ağırlığını doğrudan
değiştirebilir ve Rusya kendi etkisinin
azalacağını düşünebilir. Çünkü Türkiye’nin
üye olması demek, birlik içinde Rus ve
Belarus’un oluşturduğu Slav nüfusun
ağırlığının
Türk
halklarının
nüfusu
karşısında düşmesi demek.
Diğer taraftan Avrasya Ekonomik Birliği’nin
şu an Türkiye’nin üyeliği için herhangi bir
perspektifi yok. Aynı zamanda Türkiye’nin
de bu birliğe üyelik için herhangi bir
perspektifi ve vizyonu bulunmamakta ve
herhangi başlatılmış bir süreç de yok.
İkili ilişkileri günümüzde iyi olan Türkiye ve
Rusya, tarihsel rekabete sahip olduğu
Kafkasya ve Orta Asya’da rekabetten kalıcı
işbirliğine geçebilir mi sorusunun cevabı
ise muallak. Çünkü iki ülke arasındaki
ilişkilerin doğal sınırı var ve bu sınırı
hemen aşmak kolay değil. Avrasya
Ekonomik Birliği bu sorunun tam
merkezinde yer alıyor. İkili ilişkileri iyi olan
Türkiye ve Rusya, Suriye krizi gibi birçok
bölgesel meselede ayrı noktalarda
bulunmakta.
Türkiye’nin AEB’ye katılabilmesindeki en
önemli nokta ise Trans-Atlantik ile olan
ilişkileri. Türkiye ve Rusya zaman zaman
birbirlerini Batı’ya karşı yedekte tutan
ülkeler. Bu tarz gündemlerle de Batı’ya
mesaj verebiliyorlar. Unutmamak gerekir
ki Türkiye hala NATO üyesi. Bundan dolayı
Türkiye’nin Batı ekseninden kısa vadede
çıkması mümkün değil. Avrupa Birliği
ülkeleri Türkiye’nin ticaret hacminde
yüzde 50 paya sahip. Bir de Türkiye’nin
Avrupa ile yapmış olduğu Gümrük Birliği
Anlaşması var. Bu anlaşma da AEB’ye
girmesinde önemli bir engel; fakat altını
çizmek gerekir ki, bu anlaşma daha çok
Avrupa’nın yararına ve Türk ekonomisine
zarar verebilmekte. Çünkü AB’nin üçüncü
taraflarla yaptığı anlaşmalardan Türkiye
doğrudan etkilenmekte. Aynı zamanda
Türkiye’nin şu anda AB’ye tam üyeliği de
mümkün gözükmemektedir. Türkiye’nin
de AB kapısında bekleme niyeti yok
bundan
dolayı
birçok
alternatifi
değerlendirmek istiyor. Avrasya Ekonomik
Birliği de bu bağlamda Türkiye’nin gelecek
vizyonu açısından önemli.
Avrasya Ekonomik Birliği’nin nasıl bir
yapıya bürüneceği, siyasal entegrasyona
dönüşüp dönüşmeyeceği gibi sorular
cevaplanmadan Türkiye’nin kısa dönemde
üye olması mümkün değil. Ama bir
görüşme zinciri başlatılabilir ve Türkiye
gözlemci statüsü kazanabilir.
Türkiye’nin AEB’ye üyelik süreci aynı
zamanda Avrasya Ekonomik Birliği’nin
jeopolitik bir bütünleşme projesinden
öteye gidip daha küresel bir etkiye sahip
çok kimlikli bir birlik olup olamayacağının
da cevabı olacak. Türkiye’nin yapması
gereken ise AEB’yi Batı’ya karşı bir denge
unsuru ve ikame olarak görmekten ziyade,
Batı ile Rusya arasında köprü olabileceği
özgün ve merkezde bir pozisyon
oluşturmak olmalı.
* Ümit Nazmi
Araştırmacısı
Hazır,
Kafkassam
39
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Genç Liderler İle Gençleşen Hükümetler
Semih İzgi *
Makale öncelikle son dönemde hükümet liderlerin yaş ortalamasının düşmesi sonucu
hükümetlerin daha gençleşmesini ele almakla birlikte bunun devamlılığını işlemiş
bulunmakta. Bu durumun tarihsel süreç içinde örnekler taşıyarak vurgulanmıştır. Avrupa
bazlı somut örnekler ve lider adayları ile kuvvetlendirilmiş bir şekilde okuyucuya sunulmak
istenmiştir.
Senelerdir süregelen yönetim biçimlerinin
tarihte gördüğümüz örnekleri üzerine
birçok lider vasıflı kişilerin erken yaşta
yönetimin başında kendini bulmuştur. Bu
şekilde hiyerarşinin en üstünde olmak
genellikle
teokratik
yönetimlerde
karşımıza çıkmıştır. Fatih Sultan Mehmed
han(2.mehmed), bunun herkesin aşikâr
olduğu bir örneği haline gelmiştir.’’
Anlatılana göre "Beni seven ardımdan
gelsin!" diyerek atına atlayıp, kuzeye
doğru yola çıkmıştı. Mehmed 19 Şubat
1451’de Edirne’de ikinci kez tahta
çıktı’’[1]Mehmed Han’ın 19-20 yaşlarında
tahta çıkıp nice başarılara imza atmış
olduğunu bilmeyenimiz yok elbet, peki ya
günümüze gelecek olursak liderlerin
gençleşmesi ve hükümetlerin daha genç
olması mümkün müdür?
Burada asıl değineceğim konu (sözde)
demokratik
toplumlarımızın
nasıl
gençleşeceğidir. Elbette demokratik ve
hukuk devleti oyununun kurallarına göre
bu gençleşmeler olacaktır. Liderini arayan
halk seçimlerde sandık başına gitmekten
çekinmeyecek, kendi ve halkı için liderlik
vasfını taşıyan bu potansiyeli gördüğü
bilgili lideri kendi özgür iradesi ile
demokratik usullerin içinde seçimini
yapacaktır.
Gelelim günümüz patronlarının, devlet
başkanlarının
durumuna
bakmaya,
öncelikle ele alacağım ilk ülke İtalya olacak
Berlusconi’den sonra sancılı bir süreç
yaşamakta olan İtalya’nın sadece 39
yaşında tahta oturmuş olan Renzi
kendisine İtalya’nın en genç başbakanı
unvanını
kazandırmanın
dışında
40
Akademik Perspektif – Mart 2015
hükümetini de gerçekten günümüz
hükümetlerine
kıyas
ile
49
yaş
ortalamasına sahip oldukça genç bir
hükümet ile İtalya ve dünya tarihinde
kendine rol edinmiştir. Son zamanlarda
Renzi'nin büyüsünü kaybettiği çalkantıları
ortalıkta dolansa da Renzi, genç ve
dinamik vasfı ile bu gücü kullanarak yeni
bir sinerji yakalayabilme kabiliyeti ile
bunların üstesinden gelebilecek olası genç
liderlerimizden.
Sırada ki ele almak istediğim lider ise
gündemimizde
oldukça
yer
tutan
Syrize'nin lideri Yunanistan'ın en genç
başbakanı Alexis Tsipras.
Gelelim Tsipras ne yaptı da, 2009’da
sadece %4,5 civarı olan oy oranını
yükseltip
6
yıl
sonrasında
ipi
göğüslediğine. Burada önemli husus
şüphesiz ki Tsipras'ın seçim vaatleri, şimdi
bunları ele alalım. Tsipras ilk etapta
yoksullar için bedava elektrik, gıda ve kira
desteği, sağlık ve emekli maaşlarının
iyileştirilmesinin yanı sıra ülkede asgari
ücreti 750 Euro civarına çekeceği
vaatlerine bulundu. Ülkedeki işsizlik
sorunu için ise yeni istihdam alanlarının
sözünü verdi. Son olarak Avrupa Birliğini
tedirgin eden vaadi ise 320 milyar Euro'yu
bulan kamu borçlarının silineceğini
belirtmiş olması idi. Değirmenin suyu olayı
gerçekten burada Tsipras’ı tedirgin etmesi
gereken bir konu, profil olarak çok
etkileyici vaatlerde bulunan Tsipras halkın
desteğini aldı. Liderlik elinde ama bu
vaatleri kemer sıkma politikası ile
gerçekleştirmesi
ne
derece
olası
bilmiyoruz. Tsipras bu değirmene suyu
nasıl aktaracak kemer sıkma politikası
değirmeni döndürebilecek mi? Tsipras
ülkesinin Ab içindeki konumunu bakalım
nerelere taşıyacak. Vaatleri Yunan halkını
etkiledi, yapacakları da etkilemesi
durumunda Yunanistan’ı bu durumdan bir
tık ileri taşısa dahi Yunanistan için bu
bataklıktan kurtulmak adına efsanevi bir
sürece imza atmış olacaktır.
Tsipras Yunanistan için neler yapacağını
hep birlikte göreceğiz. 40 yaşında tahtı
eline alan bu adam şimdilik pek önemli bir
sınavdan geçmedi, ancak en son
gerçekleştirdiği Kıbrıs ziyaretinde Kıbrıslı
Türklerle temas kurarak bu anlamla adım
atan ilk Yunan başbakanı olması KKTC için
yeni bir oluşuma daha dostane ilişkilerin
söz konusu olabilmesinin mümkün olup
olmadığını hep birlikte göreceğiz.
Dikkat çekmek istediğim son isim ise daha
liderlik sıfatını fiilen ispatlamış değil. Bu
isim Pablo Iglesias, gerçekten yavaş yavaş
adını bize duyuran Iglesias İspanyada genç
yaşıyla büyük işler yapmaya başladı.
Yaklaşan İspanya seçimleri öncesi, gerek
vaatleri gerek halka hitap edişiyle
şimdiden İspanyolların sevgisini kazanmış
gözüküyor. Tabi seçimlerde işlerin bozulup
bozulmayacağını bilemiyoruz, burada
Iglesias zenginden alıp fakire verme
politikası özellikle seçim vaatlerinden biri
olan zenginlerden daha çok vergi alacağını
belirtmesi,
sermayeyi
ülkeden
kaçırılmasına neden olur mu bilemiyorum
ancak Iglesias bir siyaset bilimi mezunu
gayet bilinçli genç lider adayı. Tsipras
örneği ile ben İspanya seçimlerinde önemli
bir rol oynayacağı kanaatindeyim. Son
anket bilgilerinde Iglesias’ın gerçekten
önemli bir kesimi kendi tarafına çekmiş
olduğu yönünde bu at kuyruklu, küpeli
lider adayımız bakalım bizlere genç lider
tanımına en yakınken kendini zirveye
koyabilecek
mi?
Özellikle
partinin
geçtiğimiz günlerde düzenlemiş olduğu
‘değişim yürüyüşüne’ katılan on binlerce
kişinin olması Iglesias’ın bazı şeyleri doğru
yaptığı konusunda bizlere ışık yakmıştır.
Iglesias için de yaklaşan seçimler öncesi
elinin güçlü olduğunu gerçekten doğru
şeyler yaptığını kendisinin büyük desteği
41
Akademik Perspektif – Nisan 2015
arkasında tuttuğunu somut bir kanıt olarak
göz önüne çıkarmıştır.
Ele aldığımız bu incelemeler bize bunun bir
akım haline gelebileceğini gösterip
göstermeyeceğini
bilmiyoruz
ancak
Iglesias’ın seçimde bir başarı elde etmesi
durumunda sanki bazı sinyaller yanmaya
başlayacak ve dünya daha genç liderler
daha genç hükümetlerin eline kendini
bırakabilecek şeklinde bir potansiyel
taşımaya başlayacaktır. Süregelen bu
pozitif ışık elbette ki devlet yönetiminin
tecrübesini elinde bulundurmuş kişilerin
belli konumlarda bu genç liderlerimize
önemli bir destek verecek şekilde eleştirel
yaklaşımlarda bulunması şüphesiz ki büyük
önem arz edecektir. Liderlerin kendi
yeteneklerini, bu tecrübelerin yorumları ile
karışımı gerçekten harikulade bir devlet
yönetiminin ortaya çıkmasını sağlaması
söz konusu olacaktır. Nitekim genç
liderlerin güncel eğitim bilgileri daha taze
olduğu için mevcut çağa ayak uydurmaları
daha kolaydır. Bilgilerini devlet yönetimine
aktarmalarının daha pratik olacağı kanaati
hepimizde uyanmakta ancak hepimizin
çeşitli tedirginlikleri var. Her devlet
yönetimi bir risk olmakta dolayasıyla genç
liderlerin sahip olduğu yönetimleri
görmeye
başlayacak
mıyız
bilememekteyiz. Bu riski de dünyanın
tatmış olduğunu biliyoruz. Yeniden
şekillendiğinde neler iyi neler kötü hep
birlikte izliyor olacağız.
Hükümetlerin genç liderlerin elinde daha
demokratik, yasama, yürütme, yargı
faaliyetlerinin gerçek anlamda işlemini
yerine getiren, insan haklarına daha
saygılı, anayasalarının özü ve ruhuna
uygun hareket eden kanun koyucularına
sahip,
devlet
yönetimleri
görmek
hepimizin arzusu ve ortak dileği olacaktır.
KAYNAKÇA
1. [1]^ Atilla,Şahiner,”Osmanlı Tarihi”,Lacivert
Yayınları (2008).ss.s.80
2. Fortune,40under40 (erişim
tarihi:28.2.2015),http://fortune.com/40-under40/matteo-renzi
3. Gianni,Riotta,”Foreignpolicy THY demolition
men its a wall” (erişim
tarihi:28.2.2015),http://foreignpolicy.com/2015/01
/14/the-demolition-man-hits-a-wall-italyeconomy-matteo-renzi/
4. Faris,Stephan,”Matteo Renzi: İtaly will never be
a normal country”(erişim
tarihi:27.2.2015),http://time.com/91602/italymatteo-renzi/
5. Şenol,Rana,”Tsipras Kuzey Kıbrıslı sivil toplum
örgütleriyle bir araya geldi” (erişim
tarihi:1.3.2015),http://www.agos.com.tr/tr/yazi/10
464/tsipras-kuzey-kibrisli-sivil-toplum-orgutleriylebir-araya-geldi
6. Soares,Isa,”Greece elections:Is Alexis Tsipras
man of the moment?” (erişim
tarihi:27.2.2015),http://edition.cnn.com/2015/01/
25/europe/soares-greece-elections/index.html
7. İspanya’da ‘Yeni SYRIZA’ Podemos’tan gövde
gösterisi (erişim
tarihi:28.2.2015),http://www.bbc.co.uk/turkce/ha
berler/2015/01/150131_podemos_miting#sharetoplu
* Semih İzgi, Yeni Yüzyıl Üniversitesi,
Hukuk
42
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Yeni Türkiye İçin Başkanlık Sistemi ve Anayasa
Değişikliği
Röportaj: Gülnur ÜLKER *
Başkanlık Sistemi, kısa tabiriyle hükümet başkanının aynı zamanda devlet başkanı olduğu
Cumhuriyete dayalı bir hükümet sistemidir. Yasama, yürütme ve yargı organları arasında
kesin bir ayrımın olduğu, yasama ve yargının demokratik bir denetime tabi olduğu,
yürütmenin de iktidar olanaklarını genişleten bir yönetim biçimidir. Başkanlık Sistemi ile
yönetilen ülkeler genellikler Cumhuriyet olduğu için devlet başkanları Türkçede
Cumhurbaşkanı olarak adlandırılır. İran Cumhurbaşkanı, Güney Kore Cumhurbaşkanı gibi.
Genelde Başkanlık Sistemi denilince akla ilk gelen ABD’de bir Cumhuriyet olmasına rağmen
ülkenin adında cumhuriyet kelimesi geçmediği için oradaki Cumhurbaşkanlarına sadece
Başkan denilir. Bu kısa bilgiyle ilk Turgut Özal zamanında gündemimize gelen bu sistem
şuanda kamuoyunda bir hayli konuşuluyor. Bizde Başkanlık Sistemi’ne dair geniş bilgiler
almak ve bilgilenmek için, bu konuyla yakinen ilgilenen Avukat Adile Gürbüz’e sorduk ve
değerlendirdik. Kendisine verdiği bilgilerden dolayı ve bize zaman ayırdığı için
teşekkürlerimi sunuyorum
Malum Türkiye Cumhuriyeti tarihi
boyunca sürekli gündeme gelen ve halen
de gündemde olan Başkanlık sistemi söz
konusu.
Bize
Öncelikle
başkanlık
sisteminden bahseder misiniz? Nasıl
işliyor bu sistem?
Konunun
ülkemizin
yönetim
şekli
açısından önem taşıması ve son
zamanlarda gündemde olması dolayısı ile
sıcağı sıcağına bu konuyu değerlendirme
ve kafalardaki Başkanlık sistemi ile ilgili
yanlış bilgileri düzeltme ve haksız
eleştirilere bir açıklık getirmek böyle bir
konuya
değindiğiniz
ben
teşekkür
ediyorum.
Birçok farklı ülkede farklı
uygulamalarla
Başkanlık
sistemi
yürütülüyor. Kuruluşundan beri ABD
Başkanlık sistemini kullanıyor ve en bilinen
ülke de o, biz de ABD örneğinden gidelim.
ABD'de Başkanı halk seçer, en fazla iki defa
seçilir ve görev süresi dört yıldır. Görevi
43
Akademik Perspektif – Nisan 2015
dolmadan (ağır bir suç işlemediği sürece)
görevinden alınamaz. Başkan'ın kanunları
onaylama-veto etme, kanunları yürütme,
dış ilişkileri sürdürme, Başkomutanlık
yetkileri vardır. Kimi üst Düzey atamaları
da senato onayı ile yapabilir. Başkan
yürütmeyi temsil ederken, yasamayı
senato işletir. Bu iki yapı birbiriyle hem
uyumlu çalışmayı hem de birbirini
denetlemeyi amaçlar yani denge kurulur.
Başkan'ın yardımcıları senato onayı ile
atanır.
Açıkçası
çatışma
Başkanlık
sisteminin doğasına aykırıdır.
Son 12 yılda istikrarlı bir Hükümetle
demokratikleşmede, kalkınmada vs hayli
ilerledik. Fakat ülkenin daha fazlasına
ihtiyacı var. Bunun için de kuvvetli bir
temsil gerekiyor. Mevcut parlamento
sistemi Cumhurbaşkanı-Başbakan-TBMM
arasında bürokrasiyi çoğaltıyor, bu da
yasamanın hantallaşmasına, Yürütmenin
hızla kararları uygulamasının önüne
geçiyor. Bir Başkan, bir meclis ve bağımsız
yargı Türkiye'nin hızlı bir ivme kazanmasını
sağlayacağına inanıyorum. Bence Türkiye
Başkanlık sistemine uzun zamandır hazır.
Başkanlık sistemi Türkiye’nin yapısına
uygun mudur? Türkiye bu sistemi
taşıyabilir mi?
Türkiye’ye özgü bir başkanlık sisteminden
bahsedersek nasıl bir sistem ortaya çıkar?
Tabii ki de uygundur. Öncelikle şunu
anlamamız gerekiyor. Bu bir rejim
tartışması değildir, bir siyasal sistem
tartışmasıdır. Türkiye’nin sahip olduğu
rejim bellidir, o da cumhuriyettir. Benim
Türkiye’de
değişmesi
gerektiğini
düşündüğüm durum da Türkiye’nin sahip
olduğun yönetim biçimi yani siyasal
sistemidir. Başkanlık sisteminde keskin
kuvvetler ayrılığı dediğimiz bir durum söz
konusu. Yani yasama ve yürütmenin ayrı
seçildiği bu sistemde net bir ayrım var.
Dolayısıyla her bir güç ve kolun bir diğer ile
güç ve sorumluluk alanları bakımından bir
çatışma yaşamadıkları bir model sunuyor
bizlere. Bu da şu demektir; bu sisteme
sahip bir ülkenin siyasi istikrarı bir engele
takılmadan ülke gelişimini hep daha iyiye
ve ileriye doğru sürekli ve mümkün kılar ve
ülke hızlı bir karar mekanizmasına sahip
olur.
Türkiye’ye dönecek olursak Türkiye hızla
gelişen büyüyen bir ülke. Dünya ölçeğinde
öne çıkacak potansiyelimiz var. Ancak
geçmişte ülke içi ayrışmalar, darbeler,
koalisyon hükümetleri, CumhurbaşkanıHükümet-Yargı
ve
hatta
Askeriye
çatışmaları ülkemize çok şey kaybettirdi.
Geriye dönük tarihsel tecrübelerimize ve
gerekse mensubu olduğumuz medeni
değerlerimize bakacak olursak, köklü
tarihimiz ve medeniyetimiz bu sistemi bize
zaten zorunlu kılmakla beraber Türkiye’ye
özgü olacak Başkanlık sistemine de şekil
verir. Her toplum kendi sosyal ve kültürel
değerlerine uygun bir sistem inşa edebilir.
Türkiye'de uygulanabilecek sistem tabii ki
bazı farklılıklar içerecek. Bu farklılıklar
sistem masaya kararlı bir şekilde yatırıldığı
zaman netleşir. Yalnız şu kadarını
söylemek gerekir, Başkanlık sisteminden
söz edilince akıllara direk Amerika geliyor,
‘Başkanlık sistemi varsa o zaman federatif
bir sistem olacak, yani Türkiye eyaletlere
bölünecek’ denilip insanlar yersiz bir
korkuya kapılıyor. Halbuki Almanya’ya
bakacak olursak devlet yapısı federaldir
ama siyasal sistemi Parlamenter sistemdir.
Siyasal sistemi Başkanlık olup devlet yapısı
üniter olan ülkeler de var. Yani bunlar
olmazsa olmaz ya da birbirinin gerek şartı
değil. Bizim de Başkanlık sistemimiz bize
uygun olacak. Bunlar oturulup konuşulur
ve bir sonuca bir netliğe varılıp şekil alır.
Biz yüzlerce yıllık geçmişi olan köklü bir
devlet geleneğinden geliyoruz. Milletimiz
Başkan
ve
meclisin
(senatonun)
çatışmasını
istemeyecektir,
tercihini
44
Akademik Perspektif – Nisan 2015
uyumlu bir yönetimden yana seçecektir.
Sanırım Başkan ve Meclisin aynı
dönemlerde seçilmesi bunun için güzel bir
yöntem olabilir. Ve yine dediğim gibieyalet
sistemi biz de uygulanmayacaktır. Bunun
yerine yerel yönetimlerin güçlendirilmesi
demokrasi için daha işlevsel olacaktır. En
başta da belirttiğim ülkemize özgü olacak
bu sistemin net şekli kararlı bir şekilde
uygulamaya konulacağı zaman belli
olacaktır.
Başkanlık sisteminin Ülkenin Başkanına
sınırsız yetki getireceğinden, dolayısıyla
da bir otoriter rejime dönüşeceğinden
endişe edenler var? Peki, duyulan bu
endişelere ne diyorsunuz?
Şuanda sahip olduğumuz Parlamenter
sistemde seçmen, yasama organı olan
TBMM’yi seçiyor, sonra onun içinden bir
yürütme organı ortaya çıkıyor. Bu bir
koalisyonsa yasama organı zaten çalışmaz
bir hal alıyor ve ülkenin her alanda
istikrarına ciddi zararlar veriyor. Ya da
güçlü tek bir parti iktidardaysa dolayısıyla
bu seferde yasama organı o partinin gücü
altında işlevini sürdürüyor. Otoriter
rejimden korkanlar için bu daha tehlikeli
aslında. Hâlbuki Başkanlık sisteminde
yasama organı, TBMM ve yürütmenin başı
olan Başkan ayrı seçiliyor. Başkanın
bürokrasisi de Başkanla birlikte gelip
başkanla birlikte gidiyor, dolayısıyla da
sorumluluk alıyor. Şuanda bizim sahip
olduğumuz
Parlamenter
sistemde
bürokratik devlet yapısı, bu sistemin
sorunu halinde. Parlamenter sistemle siz
bürokratı görevden alsanız dahi o idari
mahkeme kararı ile tekrar bir şekilde
gelebiliyor. Başkanlık sisteminde ise
bürokrat
başkanla
gelir,
başkanla
görevden
ayrılır. Bu
yüzden de
sorumluluğun farkındadır. Dolayısıyla
demek istediğim şu ki; Böyle işleyen bir
sistemde bir otoriter rejimden söz etmek
mümkün değil. Başkan’ın bütçesini Meclis
onaylayacak. Bu bile başkanın sınırsız
yetkiye sahip olmadığını gösteriyor. Yine
daha önce belirttiğim gibi yasama ve
yürütme organları arasındaki keskin
ayrılıklar yine otoriter bir rejimin olmasını
engelliyor.
Ne meclis ne başkan yetki olarak tek ve
mutlak değil. Başkanlık sistemi, Mevcut
parlamenter sistemden daha şeffaf bir
sistemdir. ABD'de, Fransa'da ve daha pek
çok ülkede uygulanıyor. Hiçbir "otorite"
tartışması yapılmıyor, neden Türkiye
olunca bu gündeme geliyor? Bu korkuların
yersiz olduğunu anlamak için Başkanlık
sistemini iyi bilmek gerekiyor ve genelde
bu sistem iyi bilinmediği için bu korkular
oluşuyor.
Velev ki başkanlık sistemi geldi, Türkiye’yi
dünya konjonktüründe nasıl bir yere
çıkarır?
Türkiye Cumhuriyeti Başkanı demek iç ve
dış temsilde daha kendine güvenen, daha
güçlü bir lider demek, yasaların ateşli bir
şekilde yürütülmesi demek. Ülke içinde
yasamayı yapacak olan meclisin de daha
bağımsız bir çalışma yapması demek. Ve
yazık ki illegal kimi çevrelerin Türkiye'de
kargaşa çıkartmak için kullandığı en
belirgin araç bu güne kadar TBMM olmuş.
Şu bakımdan TBMM çalışamaz hale
getirilmiş, koalisyon hükumetleri birbirine
düşman olmuş, Cumhurbaşkanları halktan
kopuk ve kendini üstün görmüş. Bunlar
hep itibar kaybına sebep oldu tabi.
Türkiye'nin bundan sonrasında tüm ülke
politikasını, ihtiyaçlarını, yatırımlarını
sürdürecek bir başkana ihtiyacı var; ciddi
bir istikrar ve güven ortamı yaratır,
böylece ulusal ve uluslararası arenada
Türkiye'yi güçlendirir.
Yine Türkiye’nin en önemli sıcak
gündemlerinden biri anayasa değişikliği...
45
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Yeni Türkiye için yeni Anayasa elzem
midir?
Şuanda Türkiye’nin temel sorunu,
geçmişte Medeni Kanun ve Ceza Kanunu
gibi yapılan bazı düzenlemelerin İsviçre ve
Fransa gibi ülkelerden alınmış olması ve
bize özgü olmamasıdır. Dolayısıyla da
yaşanılan sorunların kaynağı buradan
geliyor. Darbe ile yapılan bir anayasanın
antidemokratik
olacağı
açıktır.
Düşünsenize Gücünü milletten değil de
darbeciden alan bir anayasa…
Mevcut Anayasaya ülkemizin ihtiyaçlarına
ve sorunlarına cevap veremiyor maalesef.
Hızla ilerleyen Türkiye’nin mevcut
anayasaya tabi tutulması beraberinde çok
ciddi sorunları getiriyor. Bir tıkanıklık söz
konusu oluyor. Ülkemizin çoğulcu yani; bu
ülkede yaşayan inanç kesimlerini, etnik
yapıyı, temel insan hak ve özgürlükleri
temelinde temsil edebilecek bir ana yasa
şart!
Peki yeni anayasa nasıl olmalı sizce?
Neleri kapsamalı?
Bir kere vatandaşlarını eşit gören, onların
haklarını gözeten bir anayasa olmalı.
Vatandaşlık bağının ırkla değil insanların
ruhları ile kurulması gerekir. Değiştirilemez
madde olamaz ki! Anayasa insanlar için
insanlar tarafından yapılır, insan değişirse
doğal olarak ihtiyaç olduğunda anayasa
maddeleri de değiştirilebilir. Mevcut
anayasa
haklardan
çok
ödevleri,
özgürlükten çok yasakları dile getiriyor, bu
da değişmeli. Yeni anayasa özgürlükçü,
adaletten yana, eşitlikçi olmalı. Devleti
milletin hizmetine sunmalı. Kullanılan dil
anlaşılır olmalı, çok ayrıntılı ve üstenci
olmamalı. Yeni anayasa bize bir ideoloji,
bir tek dünya görüşü dayatmamalı; fikir ve
emeğe değer vermeli. Ülkesinde yaşayan
insanların
inançlarına,
kültürlerine,
geleneğine ve medeniyetine uygun olmalı.
Ayrıca da çoğulcu olmalı yeni anayasa.
Bence bu çok önemli! Ve tabii ki de
ülkesinde yaşayan insanların iradesiyle
olmalı.
Son olarak hızlı bir değişim yaşayan
küresel dünya sistemlerinde Türkiye bu
değişime yeterli hızda ayak uydurabiliyor
mu? Bu hıza ayak uydurabilmemiz ve
Türkiye’nin hak ettiği konuma gelmesi
için nasıl çalışmalar yapılmalıdır?
Dünya'da şuan ciddi bir ekonomik kriz,
siyasi kriz ortamı var. Ortadoğu darbelerle,
iç savaşlarla boğuşurken Batılı ülkeler de iç
kavgalarla zarar görüyor. Türkiye dışında
sorunsuz, mükemmel bir hayat yok. Ancak
mevcutlar içinde ülkemiz günden güne
daha iyi bir konuma ilerliyor. Türkiye,
birçok ülke ile vizeleri kaldırdı, sanırım 77
ülkeye Vizesiz seyahat ediyoruz. Bunun
sebebi Türkiye'nin Dünya'da daha gelişmiş,
Saygın bir konumda olmasıdır. Yabancı
yatırımcının güvenle geldiği bir ülkeyiz.
Aynı zamanda pek çok alanda Türkiyeli
Yatırımcılar yabancı ülkelerde çok ciddi
işler yapıyorlar. IMF'ye olan borcun
bitmesi ve Türkiye'nin artık borç verebilen
ülke haline gelmesi itibarımızı arttırdı.
Bugün ülkemiz birçok Ülkeye, örneğin
sağlık sistemimizde ABD'nin, demokrasi ve
gelişmelerimizde Avrupa ve Ortadoğu
Ülkelerinin takip ettiği bir ülkeyiz. Türkiye
birçokuluslararası
etkinliğe,
bilimsel
çalışmaya ev sahipliği yapabilmeli.
Üniversitelerimizin,
kimi
oda
ve
borsalarımızın
siyasetten
uzaklaşıp
sanayiye, bilime, eğitime yönelmesiyle
inanıyorum ki eğitimli yetişmiş kadrolarla
Türkiye genç nüfusuyla her alanda cazibe
noktası olacaktır.
Türkiye'nin insan haklarını esas alan
adaletli bir ülke olmasını diliyorum. Yeni
bir Anayasa'nın, Başkanlık sisteminin
demokrasimizi besleyeceğine inanıyorum.
Kendim için, ailem için, Ülkem için en iyi
46
Akademik Perspektif – Nisan 2015
yaşam standartlarını istiyorum. İstikrarlı
bir ortamda neler olabileceğini gördük,
bunun devam etmesi gerekiyor.
Adile Gürbüz:
20.10.1984 doğumludur. 3 çocuklu memur
bir ailenin en büyük çocuğu olan Gürbüz
1996
yılından
beri
Batman’da
yaşamaktadır. 2002 yılında Batman
Anadolu Lisesinden mezun oldu. 2002
yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesi bölümünü kazanıp 2006 yılında
mezun oldu. TEGV Batman, Hukuk ve
Adalet Derneği kurucu üyesidir. 2007
senesinden bu yana Batman Barosuna
bağlı
olarak
ofisinde
avukatlık
yapmaktadır.
2010-2012
yıllarında
Batman Barosu Yönetim Kurulunda görev
aldı. Kadın hakları komisyonunda uzun
yıllar çalışmıştır. Avrupa Konseyi Boğaziçi
Üniversitesi
Avrupa
Siyaset
Okulu
mezunudur. Evli ve bir kız çocuğu
annesidir.
47
Akademik Perspektif – Nisan 2015
48
Akademik Perspektif – Mart 2015
Türkiye Dış Politikasında Geçtiğimiz Ay
Hazırlayan: Caner Akkaya
4 Mart 2015: Dışişleri Bakanı Mevlüt
Çavuşoğlu, Türkiye havaalanlarında İngiliz
polisi bulundurulması iddiasıyla ilgili
açıklama yaptı.
Berlin Uluslararası Turizm Fuarı’na
katılmak için Berlin’de bulunan Mevlüt
Çavuşoğlu,
İngiltere’nin
Türkiye
havaalanlarında İngiliz polisi bulundurmak
istediği iddiası üzerine değerlendirmelerde
bulundu. İddiaya göre; Avrupa’dan hareket
eden teröristler Türkiye üzerinden IŞİD’e
katılıyor. Yani Türkiye havaalanlarını
denetleme görevini tam anlamıyla yerine
getirmiyor ya da getiremiyor. İngiltere ise
Türkiye üzerinden geçişleri önlemek adına,
Türkiye havaalanlarında İngiliz polisi
görevlendirmek istiyor.
İşte bu iddialara yönelik olarak Çavuşoğlu;
“iddialar ne kadar doğru bilmiyoruz. Böyle
bir şey söz konusu olamaz. İngiltere ile
zaten istihbarat paylaşımı yapıyoruz. Bize
bilgi geldiği zaman emniyet güçlerimiz ve
istihbarat teşkilatımız gerekli tedbirleri
alıyorlar. Profesyonelce bir çalışma
yürütülüyor. Önemli olan İngiliz mercilerin
aynı tedbirleri, teröristler İngiltere’den
ayrılmadan önce almasıdır.” dedi.
8 Mart 2015: Dışişleri Bakanı Mevlüt
Çavuşoğlu
tarafından,
“Schengen
ülkelerine vizesiz seyahat edilebilecek”
açıklaması yapıldı.
Bakan Çavuşoğlu, Antalya’da katıldığı bir
toplantı esnasında, Türkiye vatandaşlarının
Avrupa’ya vizesiz seyahat edebileceği
haberini verdi. Bu açıklamaya göre, 2-3
sene içerisinde bahsi geçen konunun
uygulamaya konması bekleniyor.
Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları ile bu
yönde görüşmeler yaptığını dile getiren
Çavuşoğlu; "Bugüne kadar 70 ülkeyle
vizeleri kaldırmışız ama bu yetmez,
inşallah 2,5 - 3 sene içinde Schengen
ülkelerinde de vizeleri kaldıracağız ve
vatandaşlarımız Schengen ülkelerinin
hepsine vizesiz bir şekilde seyahat
edebilecekler" ifadesini kullandı.
49
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Çavuşoğlu ayrıca, Türkiye’ye gelecek
yabancı turistlerin önlerindeki engelleri de
kaldırmaya çalıştıklarını anlattı. E-vize
sisteminin bu doğrultuda oluşturulduğunu
ve bu zamana kadar 6,5 milyon insanın bu
sistem üzerinden vize aldığını belirtti.
15 Mart 2015: Türk hava sahasına
yaklaşan Rus uçağı uzaklaştırıldı.
Karadeniz’de Türk hava sahasına paralel
uçan bir Rus uçağına, Bandırma ve
Merzifon’dan kalkan F-16 tipi uçaklar ile
önleme yapıldı. Bunun üzerine, Türk
jetlerinin bir süre izlediği Rus uçağı,
Gürcistan açıklarından Türkiye hava
sahasını terk etti.
Genelkurmay Başkanlığı konuyla ilgili
açıklamada bulundu. Bu açıklamaya göre;
Rusya’ya ait bit IL-2o tipi uçak, Karadeniz
uluslararası hava sahasında, Türk hava
sahasına paralel olarak, batı-doğu
istikametinde, kıyıya ortalama 12-25 deniz
mili mesafede uçtu.
Bunun üzerine, Bandırma’dan kalkan iki F16 tipi jet, Rus uçağına önce Kırklareli
kuzeydoğusunda teşhis önlemesi yaptı.
Ardından,
Kırklareli-İstanbul-KocaeliSakarya-Düzce-Zonguldak-KastamonuSinop kuzeyinde, Karadeniz’in uluslararası
hava sahasında uçağı izledi.
Merzifon’dan kalkan iki F-16 tipi jet ise;
Giresun-Trabzon-Rize
kuzeyinde,
Karadeniz’in uluslararası hava sahasında
uçarak izlemeye katıldı. Bu önleme
çalışmasının ardından Rus uçağı, Gürcistan
açıklarından bölgeyi terk etti.
16 Mart 2015: Kamboçya ile Türkiye
arasında hizmet ve hususi pasaport
sahiplerine vize muafiyeti sağlanması
yönünde anlaşma imzalandı.
Asya-Pasifik bölge turu kapsamında
Kamboçya’yı ziyaret eden Dışişleri Bakanı
Mevlüt Çavuşoğlu, Kamboçya Dışişleri
Bakanı Hor Namhong ile yaptığı heyetler
arası görüşmenin ardından ortak basın
toplantısı düzenledi.
Çavuşoğlu yaptığı konuşmada, ikili
ilişkilerin 1970 yılında başladığını ve
Kamboçya’yı ziyaret eden ilk Türkiye
Dışişleri Bakanı olduğunu dile getirdi.
Sonrasında ise; Kamboçya ile Türkiye
arasında 124 milyon dolar olan karşılıklı
ticaret hacmini 2020 itibari ile 500 milyon
dolara çıkarmayı hedeflediklerini söyledi.
Açıklamanın en önemli noktası ise; iki ülke
arasında diplomatik, hizmet ve hususi
pasaport sahipleri için vize muafiyeti
anlaşması imzalandığı ve bu durumun
ilişkileri
güçlendireceği,
yönündeki
demeçler oldu.
Çavuşoğlu son olarak; Kamboçya’nın
uluslararası alanda da Türkiye tarafından
destekleneceğini, sözlerine ekledi.
17 Mart 2015: Dışişleri Bakanı Mevlüt
Çavuşoğlu, “IŞİD’in elinde ABD, Çin ve Rus
yapımı silahlar bulunuyor” dedi.
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Türk Dış
Politikası: Asya ve Pasifik’e Yakınlaşma”
başlıklı konferansta katılımcıların sorularını
yanıtladı. Irak ve Suriye’ye ilişkin sorular
üzerine, her iki ülkenin de toprak
bütünlüğünün desteklendiğini dile getirdi.
Ancak, PYD ve PKK gibi terör örgütlerine
karşı olduğunu belirten Çavuşoğlu, bu
örgütlerin Suriye’nin toprak bütünlüğü için
değil, o topraklardaki kendi çıkarları için
savaştıklarını söyledi.
Açıklamalarının devamında ise; IŞİD’in
Musul’da Irak ordusuna ait silahları ele
geçirdiğini ifade etti. IŞİD’in, Rus ve Çin
yapımı silahlara da sahip olduğunu
söyleyen Çavuşoğlu, silahların Suriye rejimi
tarafından verildiğini öne sürdü. Yani,
50
Akademik Perspektif – Nisan 2015
terör örgütünün günümüzdeki halini
almadan önce, Suriye rejimi ile ilişkisi
olduğunu iddia etti. “IŞİD’in ne bir ülkeyi
ne de İslam’ı temsil ediyor” diyerek ise
sözlerine son noktayı koydu.
19 Mart 2015: Türkiye ile Katar arasında
askeri işbirliğine ilişkin kanun tasarısı kabul
edildi.
Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ile Katar
Devleti Hükümeti Arasında Askeri Eğitim,
Savunma Sanayii ile Katar Topraklarında
Türk
Silahlı
Kuvvetlerinin
Konuşlandırılması Konusunda İşbirliği
Anlaşması, 19 Aralık 2014 tarihinde
Ankara’da imzalanmıştı.
Anlaşma amacı ise; askeri eğitim, savunma
sanayi, ortak askeri tatbikat ve taraflar
arasında kuvvetlerin konuşlandırılması
alanında işbirliğinin güçlendirilmesi için bir
mekanizma kurulması, askeri lojistik
alanında
işbirliği
yapılması,
askeri
kurumlarda
danışman
personel
görevlendirilmesi ve personel mübadelesi,
taraflar arasında personel ve askeri
ekipman mübadelesinde bulunulması
olarak belirlenmişti.
doğusunda yaşanan gelişmeler ve ateşkesi
öngören Minsk Mutabakatı, Kırım
Tatarları'nın durumu ve uluslararası
kuruluşlardaki işbirliği gündeme geldi.
Çavuşoğlu Türkiye'nin, Ukrayna'nın toprak
bütünlüğü konusundaki görüşlerinin çok
net olduğunu, Minsk Mutabakatının
uygulanması için AGİT Özel Gözlem
Misyonu'nun desteklenmesi gerektiğini,
Türkiye'nin bu konuda maddi katkı dahil
her türlü desteği verdiğini ifade etti.
Türkiye'nin Ukrayna ile serbest ticaret
anlaşmasını en kısa zamanda imzalamak
arzusunda olduğunu belirten Çavuşoğlu,
ayrıca, Turkcell'in Ukrayna'da 3G ihalesini
kazanmasından duyduğu memnuniyeti ve
bu başarının Türkiye’deki diğer şirketlere
de örnek olacağına dair inancını dile
getirdi.
20 Mart 2015: Cumhurbaşkanı Tayyip
Erdoğan, Ukrayna’ya 50 milyon dolar kredi
verileceğini açıkladı.
Türkiye-Ukrayna Yüksek Düzeyli Stratejik
Konseyi 4. Toplantısı’na katılmak için
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'la
Ukrayna'nın başkenti Kiev'de bulunan
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu,
mevkidaşı Pavlo Klimkin ile bir araya geldi.
Erdoğan resmi temaslar için bulunduğu
Ukrayna’da,
Devlet
Başkanı
Petro
Poroşenko ile görüşmesinin ardından ortak
basın toplantısında açıklama yaptı.
Ukrayna’nın birlik ve bütünlüğünün
uluslararası alanda desteklendiğini belirten
Erdoğan,
“Ukrayna’nın
Avrupa
kurumlarıyla ile ilişkilerini geliştirme
hedefini destekliyoruz. Ukrayna ile kriz
kelimesinin bir arada anılması bizleri
üzmektedir. Mevcut sorunlara uluslararası
hukuk ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğü
temelinde diplomatik yollardan çözüm
bulunmasını diliyoruz. Bu bağlamda 12
Şubat’ta Nice’te varılan mutabakatı
destekliyor, imzalanan önlemler paketinin
bir an önce ve bütüncül bir şekilde
uygulanmasını
temenni
ediyoruz.”
şeklinde konuştu.
Çavuşoğlu-Klimkin görüşmesinde, ikili
ilişkiler başta olmak üzere Ukrayna'nın
Bir diğer önemli nokta
Ukrayna’da
köklü
Bu doğrultuda, bahsi geçen anlaşmanın
onaylanmasının uygun bulunduğuna dair
kanun tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi
tarafından kabul edildi.
20 Mart 2015: Cumhurbaşkanı Tayyip
Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Mevlüt
Çavuşoğlu Ukrayna’yı ziyaret etti.
olarak ise;
reformlar
51
Akademik Perspektif – Nisan 2015
gerçekleştirmek isteyen bir yönetim
olduğunu söyleyen Erdoğan, bu sebeple 50
milyon dolarlık bir kredinin Ukrayna’ya
sağlanmasını kararlaştırdıklarını ifade etti.
Ayrıca, “insani yardım” başlığı altında,
yerlerinden
edilmiş
insanlar
için
kullanılmak üzere 10 milyon dolarlık hibe
verileceğini de sözlerine ekledi.
52
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Avrupa’da Geçtiğimiz Ay
Hazırlayan: Selin Duran
3 Mart 2015: AB İnsansız Hava Uçakları
İçin Ortak Düzenleme Getirmek İstiyor
Avrupa Birliği insansız hava araçlarına
yönelik yasal çerçeve oluşturmak istiyor.
Avrupa Komisyonu konuyu yakından
inceliyor. Üye ülkelerin önerileri Mart
ayında Riga’da masaya yatırılacak. İnsansız
hava
araçları
üreticisi
Emmanuel
Previnaire konuya ihtiyatlı yaklaşılması
gerektiğini belirtti: “Bütün Avrupa ülkeleri
için ortak kurallar uygulanması gerekiyor.
Bu yapılmalıdır. Zira artık herkes uçan bir
cihaz alabilir ve bununla istediğini
yapabilir.” Hassas bölgelerin üzerinde uçan
insansız hava araçları yetkilileri alarma
geçirdi. Şubatın son haftası El Cezire’nin
bazı muhabirleri, Paris’te izinsiz olarak
İnsansız
Hava
araçları
uçurdukları
gerekçesiyle gözaltına alınmıştı. AB
Komisyonu’nun Ulaştırmadan sorumlu
üyesi Sloven Violeta Bulc vatandaşların
endişelerini göz önünde bulundurduklarını
söyledi: “Sanayi açısından inanılmaz
potansiyel anlamına geliyor. Aynı zamanda
insanların endişelerini de göz önünde
bulunduruyoruz. Bunların sayısı giderek
artıyor. Gelecekte İnsansız hava araçlarının
uçurulabilmesi için yasal düzenleme
getirilmesi gerekiyor.” Keşif amaçlı
üretilen
insansız
hava
araçlarının
Avrupa’da ticari veya bilimsel projelerde
yer aldığı görülüyor. İnsansız hava araçları
birçok saldırı görevinde de kullanılıyor.
4 Mart 2015: Merkel: “Rusya’ya Yeni
Yaptırımlar Uygulanabilir”
Almanya Başbakanı Angela Merkel Minsk
anlaşmasının ciddi anlamda ihlal edilmesi
halinde Rusya’ya yönelik yeni yaptırımlar
uygulanabileceğini belirtti. Daha önce
Ruslar ile birlikte Minsk’teki Ukrayna
zirvesine katılan Angela Merkel Brüksel’de
düzenlenen basın toplantısında sert
konuştu: “Uygulanan yaptırımlar ile Minsk
anlaşmasının hayata geçirilmesi arasında
bir bağlantı bulunuyor. Buna Ukrayna’nın
yeniden Rusya sınırına erişebilmesi de
dahil. Şu anda bu tamamen böyle değil.
Ukrayna’nın toprak bütünlüğü Ukraynalı
sınır muhafızlarının Ukrayna-Rusya sınırını
kontrol ettiği zaman sağlanacak.” Minsk’te
Rusya, Almanya, Ukrayna ve Fransa
53
Akademik Perspektif – Mart 2015
liderlerinin
katılımıyla
düzenlenen
zirveden 15 Şubat’ta ateşkes kararı
çıkmıştı ancak ateşkese uyulmadığı
görüldü.
6 Mart 2015: AB Sera Gazı Salınımı İçin
BM’ye Liste Sundu
Avrupa Birliği Paris İklim Konferansı’na 9
ay kala sera gazı emisyonlarının azaltılması
konusunda Birleşmiş Milletler’e üzerinde
anlaşılan bir liste sundu. Fransa Ekoloji,
Çevre ve Enerji Bakanı Segolene Royal
Avrupa Birliği’nin örnek bir davranış
sergilediğini söyledi: “Avrupa Birliği’nin
sorumluluklarını aldığını düşünüyorum.
Sanayi devriminden bu yana sera gazı
emisyonlarının artışına sebep olduğunun
farkında. Avrupa Birliği dünyanın geri
kalanına örnek olması için sorumluluklarını
üstlenmesi gerektiğini biliyor.” AB mevcut
sera gazı salınımı 2030 yılına kadar, 1990
yılındaki seviyenin yüzde 40 altına
indirilmesini planlıyor. Almanya Çevre
Bakanı Barbara Hendricks Aralık ayına
kadar teklifin daha da geliştirilebileceğini
belirtti: “Bazı ülkeler daha iddialı planlar
sunarsa, biz de daha iddialı önlemler
üzerinde düşünebiliriz.” Sarf edilmesi
gereken çabaların 28 Avrupa Birliği ülkesi
arasında paylaştırılması gerekiyor. Ancak
bunun hiç kolay olmayacağı belirtiliyor.
09 Mart 2015: Atina Euro Bölgesini İkna
Edemedi
Euro Bölgesi maliye bakanları, ekonomik
krizden çıkmaya çalışan yeni Yunanistan
hükümetine reformlar konusunda aceleci
olması uyarısında bulundu. Brüksel’de
toplanan bakanlar, Atina’nın ısrarla talep
edilen reformları geciktirerek zaman
kaybettiği görüşünde. Euro Bölgesi Başkanı
Jeroen Dijsselbloem Atina’yı şu ifadelerle
uyardı: ‘‘İki hafta zaman kaybettik, bu
zaman zarfında çok az ilerleme sağlandı.
Gerçek müzakereler hala başlamadı, artık
zaman kaybetmemeliyiz ve gerçek
müzakerelere başlamalıyız. Benim bugün
mesajım bu yöndeydi.’‘ Toplantıya
katılanlar Yunan Maliye Bakanı Yanis
Varoufakis’in Brüksel’e sunduğu yedi
maddelik reform önerilerinin yeterli
olmadığı görüşünde. Alman Maliye Bakanı
Wolfgang Schäuble tepkisini şu şekilde dile
getirdi: ‘‘Yunanlılar, kendi taahhütlerini
yerine getirmeli, anlaşmaları tek taraflı ve
AB troykası ile koordinasyon yapmadan
değiştirmeye çalışmamalı.’‘ Euro bölgesi
toplantısına katılan diğer bakanlar da
Yunanistan için aynı endişeleri dile getirdi.
Borç içinde yüzen Yunan hükümetinin
adeta nefes almasına olanak sağlayacak
7,2 milyar euro tutarındaki kredi dilimin ilk
bölümünün verilmesi konusunda hala
onay gelmedi. Avrupa Merkez Bankası’nın
son kararı ile birlikte ülkenin nakit sıkıntısı
giderek artarken, Yunanistan için zaman
giderek daralıyor.
09 Mart 2015: AB’nin Yolcuları Takibe
Alan Tartışmalı Güvenlik Paketi
Avrupa Birliği ülkelerinde hava yolu ile
seyahat eden tüm yolcuları takip altına
almaya çalışan güvenlik yasa tasarısı
tartışmalara neden oluyor. Peki bu
güvenlik paketi insanları kötülerden
korumak için gerekli bir karar mı yoksa
polis rejimine giden yolda bir başka adım
anlamına mı geliyor? İlk Fransa ve Belçika
sonra da Danimarka’da yapılan üç büyük
terörist saldırısı tüm Avrupa’yı şok etmişti.
Her üç ülke de kendi vatandaşları olan
teröristler tarafından hedef alındı. Paris’te
gazetecilere ve bir markete yapılan
saldırılar,
politikacıları
Avrupa
vatandaşlarının güvenliği için daha sıkı
önlemler
almaya
itti.
Avrupa
Parlamentosunun iki yıl önce reddettiği
“Yolcu Kayıt Sistemi“nin onaylanması için
İngiliz milletvekili Timothy Kirkhope
konuyu geçenlerde meclis gündemine
taşıdı. Öneride bütün hava yolu yolcuları
54
Akademik Perspektif – Nisan 2015
hakkında bilgi toplanması ve bunun ülkeler
arasında paylaşılması talep ediliyor. Sistem
içinde yolcuların uçuş ve pasaport bilgileri
yanında tercih ettikleri yiyecek, kredi kartı
detayları, cep numaraları ve elektronik
posta adresleri de bulunacak. Beş yıla
kadar muhafaza edilecek veriler, sadece
polis ve güvenlik güçleri tarafından
kullanılabilecek. Ancak Avrupa Dijital
Haklar kurumundan Joe McNamee bu
önerinin
insanların
özel
hayatına
müdahale olacağını savunuyor.
dayanışma göstermesi çok önemli.’‘ Rus
güvenlik güçleri, yürütülen soruşturma
sonucunda
Nemtsov’u
öldürdüğü
şüphesiyle Zaur Dadayev ve 4 Çeçen’i
gözaltına almıştı. Basında Çeçenlerin
gözaltında işkence gördüğü iddia edilmişti.
Moskova’da öldürülen, Nemtsov, son
yıllarda Putin karşıtı gösterilere verdiği
destek ve muhalif tutumuyla öne
çıkıyordu.
19-20 Mart 2015: AB Lider Zirvesine
Yunanistan Yine Damgasını Vurdu
11 Mart 2015: AB Rusya’yı Uyardı
Avrupa Birliği, Rusya’ya, muhalif lider Boris
Nemtsov’a
yönelik
suikastının
aydınlatılması için şeffaf bir soruşturma
yürütülmesi uyarısında bulundu. Avrupa
Parlamentosu’nun olağan oturumunda
Moskova’da işlenen cinayet tartışıldı.
Avrupa Dışişleri ve Güvenlik Teşkilatı
Yüksek Temsilcisi
Federica Mogherini
Rusya’yı şu şekilde uyardı:’‘Rusya’da
bugün
demokrasinin
durumuna
baktığımızda, ifade özgürlüğünün ciddi bir
şekilde baskı altında olduğunu görüyoruz.
Muhalefet partileri var olma ve seslerini
medyada duyurma mücadelesi veriyor.
AGİT heyeti de son seçimler iktidar
aleyhline usulsüzlükler yapıldığını tespit
etmişti.’‘ Yeşil Grup Eş-başkanı Rebecca
Harm, Rusya’nın cinayetle ilgili şeffaf bir
soruşturma yapacağını inanmayanlar
arasında: ‘‘Ben Rusya’nın ve Rus
yetkililerin bağımsız bir soruşturma
yapacağına inanmıyorum. Bunun gibi
cinayetlerle ilgili olarak daha önce de
birçok soruşturma yapıldı ancak hep
sonuçsuz kaldı.’‘ Genel kuruldaki tartışma
öncesi dış ilişkiler komitesi, şu anda
muhalefet parti üyesi olan Rusya eski
başbakanı Mikhail Kasyanov’u dinledi. Rus
siyasetçi
şunları
söyledi:
‘‘Boris
Nemtsov’un öldürülmesi benim ve
dostlarım için siyasi bir misilleme, bu
yüzden Avrupa Parlamentosu’nun bizle
Brüksel’de gerçekleşen Avrupa Birliği
liderler zirvesi kapsamında Yunanistan
Başbakanı Aleksis Çipras
Almanya
Başbakanı Angela Merkel ve Fransa
Cumhurbaşkanı Francois Hollande ile özel
bir toplantı gerçekleşti. Yunanistan
Başbakanı Aleksis Çipras Avrupa Birliği’nin
cesur siyasi girişimlere ihtiyacı olduğunu
belirtti: “Avrupa Birliği’nin krizden
kurtulması ve büyümenin gerçekleşmesi
için hem demokrasiyi hem antlaşmaları
gözönünde bulunduran cesur siyasi
girişimlere ihtiyacı var.” İflasın eşinde olan
Yunanistan 7 milyar Euro borç beklentisi
içerisinde. Ancak Almanya Başbakanı
Angela Merkel kararların Eurogrup’ta
alındığını belirtti: “Aranızda birçok kişi
Yunan başbakanı ile yapılacak toplantıyı
dikkatli bir şekilde takip ediyor. Ancak
şunu
söylemek
istiyorum:
çözüm
bulunmasını beklemeyin. Kararlar bugün
bu
çerçevede
alınmayacak.
Karar
Eurogrup’ta alınıyor.” Kimileri Euro Bölgesi
üyelerinin tamamını yakından ilgilendiren
Yunanistan ile ilgili toplantının kapalı
kapılar ardında yapılmasından hoşnut
olmadıklarını
dile
getirdi.
Belçika
Başbakanı Charles Michel duruma tepki
gösterdi: “Kızıyorum, metodoloji sorunu
yaşandığını
düşünüyorum.
Belçika
hükümeti Fransa veya Almanya’ya kendi
adına müzakere masasına oturması için
yetki vermedi. Belçika için bu 7 milyar Euro
55
Akademik Perspektif – Nisan 2015
anlamına geliyor. Euro Bölgesi’nin tamamı
bu konu ile doğrudan bağlantılı.” Aleksis
Çipras’ın talep ettiği görüşmeye Avrupa
Merkez Bankası Başkanı ve Eurogrup
başkanı da katıldı. Zirvede Ukrayna, Libya
ve enerji birliği konusu da masaya yatırıldı.
Diğer bir yandan; Yunanistan Başbakanı
Aleksis Çipras Almanya Başbakanı Angela
Merkel ile Berlin’de görüşürken, Alman ve
Yunan asıllı birçok kişi iki ülke arasındaki
dostluğun önemini vurgulamak amacı ile
öpücük
eylemi
düzenledi.
Ancak
Almanların
tamamı
bu
şekilde
düşünmüyor. Geçtiğimiz günlerde yapılan
bir ankete göre Almanların yüzde 52’si
Yunanistan’ın Euro Bölgesi’nden çıkması
gerektiği yönünde görüş belirtti. Sonuçlar
Aleksis Çipras liderliğindeki Yunan
hükümetinin Alman vatandaşlarından
tepki gördüğü şeklinde yorumlanıyor.
25 Mart 2015: Avrupa’da Felaket Günü
A320 tipi Alman uçağı sabah 06.48’de
Düsseldorf’tan kalkıp 122 yolcusunu
08:57’de Barcelona’ya indirdi. Uçak
09:51’de 6 mürettebat ve 144 yolcusuyla
Düsseldorf için tekrar havalandı. Ancak, 45
dakika sonra Alplerde düştü. Uçaktan
kurtulan olmadı. Yolculardan 67’sinin
Alman, 44’ünün de İspanya pasaportu
taşıdığı belirtildi. Uçağın, düşmeden önce
8 dakika irtifa kaybettiği ortaya çıktı.
Uçağın düştüğü bölge dağcıların uğrak yeri
olarak biliniyor, fakat yürüyerek 3 saatte
ulaşılabiliyor. Köln-Bonn Havalimanı’nda
basın toplantısı düzenleyen Germanwings
CEO’su Thomas Winkelmann, “Uçak kaza
öncesi 8 dakika boyunca irtifa kaybetti.
Neden alçaldığını bilmiyoruz. Yolcular
arasında iki bebek de vardı. Uçağın son
kontrolleri Lufthansa tarafından dün
yapıldı. Uçağın kaptanı ise 6 bin saatlik
tecrübesi olan bir pilottu” dedi. Ellerinde
bir yolcu listesi bulunduğunu ancak gizlilik
gerekçesiyle
yolcu
listesini
açıklayamayacaklarını
belirten
Winkelmann, “AB sınırları içinde bir uçuş
olduğu için yolculara pasaport kontrolü
yapılmadı” dedi. İmdat çağrısı konusunda
çelişkili bilgiler bulunduğunu da belirten
Winkelmann, pilotun bu çağrıyı yaptığına
dair kesin bir bilginin olmadığının altını
çizdi. CEO Winkelmann, uçakla ilgili sıra
dışı bir duruma rastlamadıklarını da
sözlerine ekledi Kazayla ilgili açıklama
yapan İspanya Başbakan Yardımcısı Soraya
Saenz de Santamaria ise, uçakta bulunan
yolculardan 45’nin İspanyol vatandaşı
olduğunu duyurdu. Uçağın kara kutusu da
bulundu. Uçağın düştüğü bölgeye ilk
giden
keşif
uçağı
Fransız
Hava
Kuvvetleri’ne ait Boeing EC-135 oldu. Bu
arada Almanya Başbakanı Angela Merkel,
“Uçağın düşüş sebebi henüz bilinmiyor
ancak hayatını kaybedenlerin yakınlarına
her türlü yardım yapılacak. Kazanın
meydana geldiği yere gideceğim. Hepimiz
yastayız. Hayatını kaybedenlerin ailelerine
sabır diliyorum” diye konuştu. Öte yandan
Fransa Başbakanlığı kabinesi İçişleri Bakanı
Bernard Cazeneuve, Çevre Bakanı
Segolene Royal ve Taşımacılıktan Sorumlu
Devlet Bakanı Alain Vidalies’in uçağın
düştüğü bölgeye gideceklerini açıkladı.
İlgili soruşturmada tüm gözler uçağı kasıtlı
olarak düşürdüğü iddia edilen yardımcı
pilot
Andreas
Lubitz’e
çevrildi.
Düseldorf’un Montabaur kasabasında
yaşadığı evde arama yapan polislerin
ulaştığı sağlık raporları yardımcı pilotun
tedavi gördüğünü ortaya koydu. Sağlık
raporlarını inceleyen Düseldorf savcılığı
Andreas Lubitz’in tedavi gördüğünü ancak
bunu çalıştığı hava yolcu firmasından
sakladığını açıkladı. Soruşturmada yer alan
savcı Christoph Kumpa yardımcı pilotun
intihar eğiliminde olduğuna dair bir
ipucuna
rastlamadıklarını
söyledi:
“Düseldorf savcılığı ölen yardımcı pilotun
evinde yaptığı aramayı tamamlamış
bulunuyor. Elde edilen veriler söz konusu
pilotun intihar eğiliminde olduğuna dair
bir ipucuna işaret etmiyor. Ayrıca uçağın
56
Akademik Perspektif – Nisan 2015
düşürülmesi olayının arkasında herhangi
bir siyasi ya da dini görüşün etkili olduğu
sonucu da çıkmamıştır.”
öğrenildi. Alman medyası da yardımcı
pilotun depresyon tedavisi gördüğünü ve
bu yüzde 6 yıl önceki uçuş eğitimine ara
verdiğini
yazdı.
Lubitz’in uçuş günü ‘hastalık izninde’
olduğu ve o gün çalışmaması gerektiği
57
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Amerika'da Geçtiğimiz Ay
Hazırlayan: Furkan Burcu Aksoy
2 Mart 2015: Başkan Yardımcısı Biden
bugün
El
Salvador,
Guatemala,
Honduras’ın devlet başkanları ve Amerika
Kıtası Kalkınma Bankası başkanı ile
yönetimlerin
sorunlarla
ilgili
aktif
bağlantılarını sağlamak için yapılacak olan
toplantıya katılmak için Guatemala şehrine
seyahat etti. Geçtiğimiz Kasım ayında
Washington’da yapılan toplantıda, bahsi
geçen liderlerle bir araya gelen Biden
bölgesel
şiddetin
ve
yoksulluğun
giderilmesi için yapılan refah antlaşmasını
halka sunmuştu. Bu seyahatte ise Biden
konuyla ilgili olarak gelişmelerin son
durumunu konuşmak için Guatemala
şehrine seyahat etti.
2 Mart 2015: Bugün erken saatlerde
Başkan
Obama
21.yüzyıl
polis
faaliyetlerini yürütmek üzere kurulan Özel
Görev Kuvveti ile buluştu. Buluşmanın
amacı suç oranını azaltırken güven ve
işbirliğini arttırmak için yapılabilecek
uygulamalar için Emniyet Teşkilatı’nın
fikirlerini almaktı. Toplantının sonunda
polis memurlarına yardım ile mahalle
sakinlerinin güvenliğinin arttırılması adına
başkanlık emri çıkartılmasına karar verildi.
3 Mart 2015: Bugün öğlen saatlerinde
Başkan Obama ve eşi Michelle Obama
önemli bir açıklamada bulundular. Beyaz
Saray olarak dünya çapında kız
çocuklarının okumalarını sağlamak, eğitim
desteği
vermek
üzere
yapılan
çalışmalarının arttırılması için ‘Haydi
Kızlar
Öğrenin’
projesine
desteği
arttıracaklarını bildirdiler. Açıklamalar
sırasında Obama 2015 yılında hala dünya
çapında 62 milyon kız çocuğunun okula
gitmediğini ve bu proje ile kız çocuklarının
eğitim almalarını engelleyecek bariyerlerin
tek tek yıkılacağını söyledi. Kız
çocuklarının eğitim almalarının sağlam
aileler kurmak için önemini vurgularken,
sağlam ailelerinde sağlam toplulukları ve
parlak bir geleceği getireceğini dile getirdi.
4 Mart 2015: Bugün senato ‘S.J. Res. 8’
yasa tasarısı için oylama yaptı. Bu yasa
tasarısı ile birlikte Ulusal İşçi-İşveren
İlişkileri Kurulu (NLRB) işçiler bir
sendikaya üye olsun ya da olmasın işçilerin
58
Akademik Perspektif – Mart 2015
oy kullanımının nasıl düzene konmasını ve
basitleştirilmesini sağlayacak.
4 Mart 2015:
ABD’de Michael
Brown2un öldürülmesi ile başlayan
Ferguson olaylarının ardından, olayların
incelenebilmesi için jüri kurulmasına karar
verilmişti. Ancak jürinin kararında polis
memuru
Wilson’ın
yargılanmasını
gerektirecek bir suç olamadığı belirtilmesi
ile ülke genelinde tekrar olaylar çıkmaya
başlamıştı.
Bunun
üzerine
Adalet
Bakanlığı soruşturma kararı almıştı. Bugün
ise
Adalet
Bakanlığı
tarafından
açıklanacak raporun ayrıntıları ortaya çıktı.
Rapora göre Ferfuson polisi olaylar
sırasında ırkçı etki altında bulunuyordu.
5 Mart 2015: ABD’nin Güney Kore
Büyükelçisi bugün saldırıya uğradı.
Saldırgan geleneksel kıyafetleri ve elindeki
ustura ile birlikte bir anda elçiye saldırdı ve
saldırısını gerçekleştirdiği anda Kore’nin
tekrar birleşmesi için sloganlar atıyordu.
Saldırının ardından Büyükelçi Mark
Lippert elinde ve yüzünde meydana gelen
kesikler sebebi ile hastaneye kaldırıldı.
Saldırganın ise 55 yaşında Kim Ki Jong
isimli biri olduğu açıklandı.
5 Mart 2015: 18 yaşındaki Michael
Brown’un vurulması ile patlak veren
Ferguson olaylarında soruşturma sonucu
açıklandı. Adalet Bakanlığı Fende emniyet
teşkilatı ve yargı personelinin ırkçı
faaliyetlerde bulunduğunu açıklamasına
karşın
polis
memurunun
kendisini
savunmasının aksini ispat edecek bir kanıt
bulunmadığını bildirdi. Ayrıca Adalet
Bakanı Eric Holder’ın da raporla ilgili
yaptığı açıklamalarda ‘protestocuların
haklı olduğunu’ polis memurlarının ve
yargı
mensuplarının
uyguladığı
ayrımcılığın söz konusu olduğunu belirtti.
7 Mart 2015: 1965 yılının Mart ayında
binlerce Amerikalı Selma, Alabama’dan
Montgomery’nin merkezine toplu yürüyüş
gerçekleştirmişlerdi. Bu yürüyüşün amacı
Afrika-Amerika kökenli Amerikalıların
anayasal oy haklarını garanti altına
almaktı. Yürüyüş sırasında birçok kişi
bitkin düşmüş, bilinçsiz kalmış ve eyalet
polisleri tarafından durdurulmaya çalışılsa
da yürüyüş devam etmiştir. Bu çabaların
sonucunda Kongre Oy Hakları Yasa
Tasarını birkaç ay sonra geçirmiştir.
Yürüyüşün 50. Yılında bu hakların
önemini vurgulamak adına ‘ilk Aile’
Selma’ya seyahat ettiler. Bu seyahatte ve
Başkan
Obama
Edmund
Pettus
Köprüsünde
binlerce
Amerikalıların
eşliğinde bir araya geldiler.
9 Mart 2015: Dünyanın en büyük
modifiye araç fuarı ‘DUB Show’ Los
Angeles’ta gerçekleştirildi. Fuarda, 700’ün
üzerinde binlerce dolar harcanarak
özellikleri ve görünümü değiştirilmiş araç
sergilendi. 1995 model Cadillac Fleetwood
otomobil bagajındaki müzik sistemiyle en
dikkat çekici araçlar arasında yer aldı.
10 Mart 2015: Uluslararası Koalisyonun
ana gündemi bu sıralar Musul’u IŞID’den
temizleme planı üzerinde yoğunlaştı. Bu
gündem hem ABD’yi hem de Türkiye’yi
yakından ilgilendiriyor. Bu gündem
dolayısı ile Ankara ABD Merkezi
Kuvvetler Komutanı General Lloyd
Austin’i ağırlayacak. Lloyd Austin
Ankara’da
Genelkurmay
Başkanı
Orgeneral Necdet Özel’i ziyaret edecek.
Bu ziyarette IŞID’ karşı uluslararası
koalisyonun çalışmaları değerlendirilecek.
10 Mart 2015: Geçtiğimiz hafta 55
yaşında Güney Koreli Kim Ki Jong
tarafından saldırıya uğrayan ABD Seul
Büyükelçisi Mark Lippert kaldırıldığı
hastaneden taburcu edildi. Yüzüne 80 dikiş
atılmasının ardından beş gün hastanede
kalan Lippert, taburcu olurken basın
toplantısı düzenledi. Toplantıda Büyükelçi
Lippert ‘Açık ve Dostane’ yaklaşımlarıyla
işlerini sürdüreceğini bildirdi.
11 Mart 2015: Amerikan Ulusal Güvenlik
Ajansı (NSA) uzun süredir ABD’de
eleştirilerin
odağında
bulunmaktadır.
59
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Sebebi ise NSA eski Çalışanı Edward
Snowden’ın sızdırdığı belgelerle ortaya
çıkan istihbarat ağıydı. bu konuda
eleştiriler devam ederken Wikipedia ve
Uluslararası Af Örgütü’nün de içinde
bulunduğu 9 kuruluş ajansa ‘kendisine
verilen yetkileri’ aşması sebebi ile dava
açtılar.
12 Mart 2015: ABD’de önümüzdeki yıl
seçimler
gerçekleştirilecek
ve
bu
seçimlerde adı geçen adaylardan biriside
Senatör Rand Paul. Cumhuriyetçi senatör
basına
yaptığı
açıklamalarda
çok
tartışılacak sözlerle dikkati çekti. Paul
IŞID’den kurtulmak için ölümü göze
alarak savaşan Kürtlerin daha çok
desteklenmesi gerektiğini dile getirirken
seçimleri kazandığında ‘Bir adım daha ileri
gidip Kürdistan için yeni sınırlar
çizeceğim. Onlara yeni bir ülkenin sözünü
vereceğim.’ İfadelerini kullandı.
12 Mart 2015: Cumhuriyetçi 47 Senatör
Beyaz Saray’ın resmi sitesindeki dilekçeler
bölümünden İranlı liderlere açık mektup
gönderdiler. Bunun üzerine bu 47 senatör
hakkında vatan hainliği tartışmaları
meydana gelirken, vatan haini olarak
yargılanmaları için imza kampanyası
başlatıldı. Kampanya ile 2 günde 190bin
kişiye ulaştı. Beyaz Saray’ın bu talebe
yanıt verebilmesi için gereken ise 30 günde
100bin kişiydi.
13 Mart 2015: Başkan Obama Gazi İşleri
Bakanı Bob McDonald ile görüşmek ve
yuvarlak masa toplantısı yapmak için
Phoenix, AZ’ye seyahat etti. Toplantıya
Müsteşar yardımcısı Sloan Gibson ve bazı
gazilerde eşlik ettiler. Toplantı da gaziler
için yapılan faaliyetlerin geliştirilmesi için
neler
yapıldığını
ve
yapılabileceği
tartışıldı.
16 Mart 2015: Başkan Obama bugün
Büyük Şehir okulları konseyi ile bir araya
geldi.
Toplantıda
Obama
olağan
gelişmenin haricinde yerel ve devlet
eğitimlerinin gelişme seviyeleri konusunu
dile getirdi. Obama kendi yönetimleri
döneminde eğitimcilerin ve eğitim
seviyesinin daha önce hiç olmadığı kadar
etkili bir şekilde ilerleme olduğunu
vurguladı.
16 Mart 2015: ABD'nin New York
eyaletindeki üretim büyümesi verisi
açıklandı ve 6.9'a gerileyerek beklentilerin
altında kaldı. Yeni siparişler alt endeksi ise
Kasım 2013'ten bu yana en düşük seviyeye
geriledi. Ekonomistler bu endeksin 8
seviyesinde açıklanmasını bekliyorlardı.
Daha önce 7.78 olarak açıklanan New
York Fed endeksi Şubat verisinde ise
yenileme yapılmadı.
19 Mart 2015: Başkan Obama bugün
Cleveland State Üniversitesinde bulunan
yenilik merkezini ziyaret etmek için bugün
Ohio’ya seyahat etti. Obama Cleveland’ın
Şehir
Kulübü’ne
giderek
Başkan
Reagan’ın gelenek oluşturduğu üzere
sorulara yanıt verdi. Bu uzun seyahatinde
ayrıca Obama Buckeye, Arizona’da
bulunan ‘Manufacturing Advocacy and
Growth Network’ (MAGNET) isimli
yenilik merkezini de ziyaret etti.
21 Mart 2015: Bugün ülkenin dört bir
yanından Instagram tutkunları Beyaz
Saray’ın Doğu Wing odasında ‘InstaMeet’
sloganıyla bir araya geldiler. InstaMeet’in
11. Yılını dünya çapında kutlamak adına
20 Instagram tutkunu Beyaz Saray’ın
tarihi, sanatsal ve mimarlıklık eserlerini
Instagram’da paylaştılar.
23 Mart 2015: ABD’de başkanlık
seçimleri
8
Kasım
2016’da
gerçekleştirilecek. Bu yarışlara aday olacak
ilk isim ise bugün belli oldu.
Cumhuriyetçi Texas Senatörü Ted Cruz
attığı tweet ile 2016 yılı için adaylığını
açıklayan ilk kişi oldu. Başkan Obama ise
ABD sistemi gereği 2. Kez Başkan olarak
seçildiği için bir sonraki seçimlerde aday
olamayacak.
60
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Asya'da Geçtiğimiz Ay
Hazırlayan: Lütfullah Saygılı
2 Mart 2015: Ermeni tehcirinin 100'üncü
yıldönümü olan 24 Nisan 2015 için
hazırlıklarını sürdüren Ermeni Diasporası,
Türkiye'ye karşı küresel ekonomik
kampanya başlattı. ABD başta olmak üzere
bir çok ülkeye sözde "soykırımı" tanıması
için siyasi baskı yapan, Ermeni Diyasporası
şimdi de Türkiye'ye yatırımın önünü
kesmek için düğmeye bastı.
Ermeni Gençliği Federasyonu (Armenian
Youth Federation) tarafından başlatılan
Türkiye'den Çıkın kampanyası özellikle
milyarlarca
dolarlık
fonu
bulunan
üniversitelerde
ağırlığını
göstermeye
başladı.
ABD'nin en ünlü eğitim kurumlarından
University of California-Berkeley'e baskı
yapan Diaspora Türkiye'de bulunan 74
milyon dolarlık yatırımdan vazgeçilmesi
için bir araya geldi. Oy birliği ile
gerçekleştirilen
görüşme
sonrası
University
of
California-Berkeley'in
Türkiye'deki yatırım ve fonlarının çekilmesi
kararı çıktı.
4 Mart 2015: 90’lı yılların başında Japon
ekonomisinin gerileyeceğini öngörüp haklı
çıkan Amerikalı Ekonomist Roy Smith, o
dönemki Japon ekonomisi ile benzerlik
gösterdiğini kaydettiği Çin ekonomisinin
de aynı kaderi paylaşacağını ve Çin’deki
balonun söneceğini söyledi
Japonya
ekonomisinin
gerilemesini
tetikleyen
batık
kredi,
yüksek
fiyatlandırılmış stok ve boş konut piyasası
gibi riskli durumların Çin ekonomisinde de
olduğunu kaydeden Roy Smith, bunun Çin
ekonomisi için tehlike arz ettiğini ve
kırılgan mali sistemlerde baskıya neden
olduğunu ifade etti. Smith ayrıca yaşlı
nüfus, artan emekli aylıkları ve sağlık
harcamalarının da Çin ekonomisine ayrıca
yük olduğunu söyledi. Smith’e göre Çin’in
Japonya’daki
gibi
uzun
soluklu
durağanlıktan kaçınmayı hedeflediğini
ancak büyük bir kriz durumunda şu an
gözükmeyen bu zayıflıkların ortaya
çıkabileceğini savundu.
61
Akademik Perspektif – Mart 2015
Hızla büyüyen Çin ekonomisi 2010 yılında
Japonya’yı geride bırakarak ABD’nin
ardından dünyanın ikinci büyük ekonomisi
olmuştu.
5 Mart 2015: ABD’nin
Güney Kore Büyükelçisi Mark Lippert,
başkent Seul’da bir toplantıda yaptığı
konuşma esnasında usturalı bir saldırgan
tarafından yüzünden yaralandı. Lippert’e
elindeki usturayla saldırdığı ifade edilen,
kimliği
açıklanmayan
saldırganın
tutuklandığı belirtildi.
7 Mart 2015: İran'da bin 811 Azeri asıllı
üniversite öğrencisi Türkçe'nin resmi dil
olması talebiyle Cumhurbaşkanı Hasan
Ruhani'ye hitaben açık mektup yayınladı.
Ülkenin çeşitli üniversitelerinde eğitim
gören bin 811 öğrencinin imzasını taşıyan
mektupta Ruhani'ye ülkedeki azınlıkların
haklarını içeren İran anayasasının 15'inci
maddesinin teoride kalmamasını ve
yürürlüğe konmasını isteyen öğrenciler
"İran'daki azınlıkların haklarının verilmesi
ve Türkçe'nin resmi dil olması" talebi
vurguladı.
Türk nüfusu, İran'daki yaklaşık 78,5
milyonluk toplam nüfusun yüzde 35'ini
oluşturuyor.
10 Mart 2015: Çin Dışişleri Bakanlığı Rusya
ile birlikte, Hitler’e karşı kazanılan zaferin
70’inci yıldönümünde bir dizi etkinlikler
düzenleyeceklerini açıkladı. Ayrıca Çin
Dışişleri Bakanlığı, Çin ve Rusya’nın
‘uluslararası barış ve düzeni’ korumak
adına, birlikte çalışmalar yapmaya devam
edeceklerini ifade etti.
13 Mart 2015: Kırım’ın Rusya tarafından
ilhakı yarımada ekonomisini yerle bir
etti. İlhaktan bir yıl sonra yarımadada ne
uluslararası bir firma ne de açık bir banka
kaldı. Bu durum özerk cumhuriyetin
ekonomisini
derinden
sarsarken
enflasyonun kontrolden çıkmasına neden
oldu.
Ekonomisi Rusya’ya bağlı olan Kırım,
tarihinin en zorlu finansal dönemini
geçiriyor. Ukrayna krizinden dolayı
Rusya’ya batılı ülkelerin uyguladığı mali
yaptırımlar Moskova’nın vaat ettiği
yardımların bölgeye ulaşmasını engelliyor.
15 Mart 2015: Çin’in güneyinde bulunan
Guangcou kenti dışındaki bir köyde, polisin
yaptığı baskında ondan fazla Uygur
vatandaşının tutuklandığı ve gözaltına
karşı direnen iki Uygur kadının vurularak
öldürüldüğü bildirildi.
Polislerin, köyde yaşayan Uygurlara neden
baskın düzenlediğine dair bir resmi
açıklama yapılmazken, Çin vatandaşı
köylüler,
100’den
fazla
güvenlik
görevlisinin baskın gecesi köye geldiklerini
ifade etti.
20 Mart 2015: Batı
ile
ilişkileri
gerginleştikten sonra ekonomik kriz çanları
çalan Rusya’nın Devlet Başkanı Vladimir
Putin, eski Sovyetler Birliği ülkeleriyle
birlikte kendi ortak para birimi birliğini
kurmak istiyor. Belarus Devlet Başkanı
Aleksandr Lukaşenko ile birlikte Astana’da
Kazak mevkidaşı Nursultan Nazarbayev’i
ziyaret eden Putin, birlikte ortak bir para
birimi oluşturmayı teklif etti.
21 Mart 2015: Güney Kore, Japonya ve
Çin’in dışişleri bakanları üç yıl sonra ilk
defa başkent Seul’de bir araya geldi. Tarihi
ve bölgesel anlaşmazlıklar nedeniyle
gerilen diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi
konusunda atılacak adımlar liderler
tarafından masaya yatırıldı.
Japonya
Başbakanı
Şinzo
Abe’nin
Tokyo’daki tartışmalı Yasukuni Tapınağı’nı
2013’ün Aralık ayında ziyaret etmesi,
Tokyo, Pekin ve Seul arasında gerilime
neden olmuştu. Tapınağın, Japonların
62
Akademik Perspektif – Nisan 2015
geçen yüzyılın ilk yarısındaki savaşlarda
kaybettiği ve içinde hüküm giymiş 14 savaş
suçlusunun da bulunduğu 2,5 milyon
kişinin anısını yapıldığı biliniyor.
23 Mart 2015: Singapur'un kurucusu ve ilk
Başbakanı Lee Kuan Yew, 91 yaşında vefat
etti. Singapur'u küresel ticaret ve finans
merkezine dönüştürerek dünyanın en
zengin
ülkelerinden
biri
haline
getiren Lee, 31 yıl boyunca ülkenin
başbakanlığını yaptı ve 2011'e kadar
hükümette görev almaya devam etti.
Ülkeyi 9 Ağustos 1965'te tam bağımsız
cumhuriyet statüsüne kavuşturan Lee,
eğitime yatırım yaparak iyi eğitimli ve iyi
İngilizce bilen iş gücü yetiştirilmesine
önem vermiş Singapur'u üretim merkezi
haline getirmek ve yabancı firmaları ülkeye
çekmek için ABD'li yatırımcılara ulaşmıştı.
25 Mart 2015: Ürdün ve Rusya hükümeti,
Ürdün’de nükleer santral inşa etmek için
10 milyar dolarlık anlaşma imzaladı.
Yapılan anlaşma çerçevesinde, Rus şirketi
Rosatom’un Ürdün’de 10 milyar dolar
maliyetle, 2 bin megavat kapasiteli nükleer
santral inşa edeceği ve santralin iki
reaktörden oluşacağı ifade edilirken,
kurulacak nükleer santralin maliyetinin
yüzde 50,1’inin Ürdün tarafından, yüzde
49,9’unun
ise
Rusya
tarafından
karşılanacağı kaydedildi. Ayrıca anlaşmada
kurulacak nükleer santralin hukuki ve
siyasi prensiplerinin belirlendiğini belirtildi.
27 Mart 2015: Rusya
devlet
başkanı
Vladimir Putin’in sigara ve alkolle
mücadele yönündeki çalışmaları olumlu
sonuç vermeye başladı. Putin’in Mayıs
2012’de göreve başlarken emrini verdiği
Rusya halkının sağlığının korunması ile ilgili
kararın sonuçları değerlendirildi. Rusya
Federal Gümrük Servisi’nin verilerine göre,
2008’de yüzde 33,7 olan sigara içenlerin
oranı 2013’de yüzde 28,3’e geriledi.
Rusya’da kişi başına düşen alkol tüketimi
2008’de 16,2 litre iken, 2013’de 11,6
litreye düştü. Ayrıca 15 yaş üzeri hiç alkol
tüketmeyenlerin oranı 2011’de yüzde 38,2
iken, 2014’de yüzde 41,6’ya yükselirken
alkolün sebebiyet verdiği ölüm oranında
da önceki yıllara göre önemli düşüş
yaşandı.
29 Mart 2015: Ermenistan’ı
Eurovision
Şarkı Yarışması’nda temsil edecek olan
müzik grubunun üyesi Vahe Tilbian’ın ırkçı
paylaşımı tepkilere neden oldu. Sözde
soykırım
iddialarının
yüzüncü
yılı
gölgesinde gerçekleştirilecek Eurovision
şarkı yarışmasında, Ermenistan’ı temsil
edecek olan müzik grubu Genealogy’nin
Ermeni kökenli Etiyopyalı üyesi Vahe
Tilbian Instagram hesabından yaptığı ırkçı
paylaşım ile büyük tepki topladı.
Paylaşımında Türkler’e karşı hakaret dolu
içeriklere yer veren Tilbian, “Yalnız ağızları
ile boşu boşuna konuşan salak yığını!”
ifadelerini kullandı. Türkler’in “İngilizce”
öğrenmesi gereken “salaklar” olduğunu
öne süren Tilbian’ın “bozuk” İngilizce’si ve
hakaretleri büyük tepki çekti. Tilbian,
gelen tepkiler üzerine paylaşımı Instagram
hesabından kaldırdı.
30 Mart 2015: Büyük Okyanus'taki ada
ülkelerinden Papua Yeni Gine’de 7,7
büyüklüğünde deprem meydana geldi.
Yapılan açıklamaya göre Kokopo Panguna
şehrine 54 kilometre uzaklıkta 7,7
büyüklüğünde deprem kaydedildi. 64
kilometre derinlikte gerçekleşen depremin
ardından tsunami uyarısı yapıldı.
63
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Ayın Düşünürü: Nelson Mandela
Hazırlayan: Melike Şener
Güney Afrika’nın demokratik seçimle iş
başına gelen ilk devlet başkanı olan Nelson
Rolihlahla Mandela, 18 Temmuz 1918’de
Umtata’da doğdu. Mvezo köyünde
yaşayan Thembu kabilesi şefi Gadla Henry
Mandela’nın oğlu olan ‘Rolilahla Mandela
yedi yaşında, kabilenin okula başlayan ilk
üyesi oldu ve ‘Nelson’ ismini İngiliz
öğretmeni Horatio Nelson’dan aldı. 16
yaşında Clarkebury Yatılı Okulu'na giden
Mandela, burada normalde üç yıllık olan
eğitimi iki yılda tamamladı. Daha sonra
Fort Hare Üniversitesi’ne kayıt olarak
lisans eğitimine başladı. O yıllarda siyasi
olaylara karıştı ve Öğrenci Temsil Konseyi
tarafından eylemleri organize ettiği
gerekçesiyle okuldan uzaklaştırıldı.
Okuldan atıldıktan sonra Transvaal
bölgesine giden Mandela buradaki maden
ocağında bir süre güvenlik görevlisi olarak
çalıştı. Daha sonra bu işten de ayrılarak,
Johannesburg’daki bir hukuk bürosunda
sözleşmeli stajyer avukat olarak çalışmaya
başladı. Johannesburg’da suyun ve
elektriğin bulunmadığı yoksul bölgede
yaşıyordu. Burada yaşayan kalabalık aileler
yoksulluk ve acılar ile doluydu. O günlerde,
Mandela insanların haklarını araması ve
bunun için çalışması gerektiğine karar
verdi.
Burada
eğitimini
başarıyla
tamamlayan Mandela, Lazer Sidelsky adlı
beyaz bir avukatın yanında staj yapmaya
başladı ve Sidelsky’nin de yardımıyla
kendini geliştirdi.
Staj yaptığı dönemde Walter Sisulu ile
tanışması, ömür boyu sürecek olan
dostluğun başlangıcı oldu. Walter Sisulu
daha sonraları kendisiyle birlikte Güney
Afrika’nın liderlerinden biri olacaktı.
Sisulu’nun kuzeni Evelyn Mase ile
Mandela’yı tanıştırması 1944’te çiftin
evlenmesi ile sonuçlandı. Böylece çiftin
akrabaları ile birlikte yaşadıkları mutlu
kalabalık bir yuvaları oldu. Evelyn Mandela
şöyle anlatıyor: “Kalabalık ve mutlu bir aile
içinde yaşıyorduk. Nelson, çok sistemli ve
güzel huyları olan bir adamdı. Sabahları
erken uyanır, birkaç mil koşar, hafif bir
kahvaltı eder ve işine giderdi. Aile için
alışveriş yapmaktan hoşlanırdı ve ben
bundan çok memnundum. Akşamları
çocuklarıyla ilgilenirdi, bazı zamanlar
64
Akademik Perspektif – Mart 2015
yemek işini benden devraldığı bile olurdu.
Witwaterstrand Üniversitesi’nde hukuk
eğitimine devam ederken siyahilere
yapılan ayrımcılıklardan biri olan otobüs ve
servis seferlerinin az olması, Mandela’yı
çok yoruyor ve zaman kaybetmesine
neden oluyordu. Siyahiler için ayrılan
otobüsü beklemek zorundaydı.” Mandela
bu zor şartlardan dolayı doktoradan
vazgeçti ve müşavir avukat olmak için
sınavlara çalışmaya başladı.
arkadaşları, tüm bu zorluklara rağmen 2627 Haziran’da binlerce kişinin katıldığı bir
toplantı düzenledi. Polisin müdahalesine
karşın, Demokrat Güney Afrika’nın
temellerini oluşturan özgürlük bildirisi, bu
toplantıda yayınlandı. Özgürlük Bildirisi’nin
maddeleri ise şöyleydi:
-Tüm farklı ulus grupları, eşit koşullara
sahip olacak!
-İnsanlar kendilerini yönetecekler!
Dostu Walter Sisulu’nun Nelson üzerindeki
ikinci büyük etkisi, O’nu Afrika Ulusal
Kongresi(ANC) ile tanıştırmasıydı. Mandela
bu örgütte çalışmaya başladı ve sonraları
aktif olan bir grup arkadaşı ile örgütü(ANC)
radikal bir kuruluş haline getirmek için
çalışmaya başladılar ve 1944’de ANC
Gençlik Birliği’ni kurdular. 1948 yılına
geldiğinde Mandela genel sekreterliğe
seçilmiş, örgüt içinde tanınan bir kişi
olmuştu. Çalışmaları, zekâsı ve sevecenliği,
onu doğal bir lider yapıyordu.
Mandela, 1948 seçimlerini siyahlara karşı
sistematik ayrımcılık politikası olan
‘apartheid’e destek veren Ulusal Parti’nin
kazanmasının ardından aktif şekilde
politikaya girme kararı aldı. Apartheid'e
karşı kurulan Afrika Ulusal Kongresi’nin
önemli isimleri arasına giren Mandela,
1952’de
‘Adaletsiz
Yasalara
Karşı
Başkaldırı’ ve 1955’deki ‘Halk Kongresi’ne
öncülük etti. Avukat olarak çalışırken
sürekli olarak kışkırtıcı aktivitelerden ve
1956'dan 1961'e kadar süren İhanet
Duruşmaları'ndan dolayı tutuklandı. Siyasi
kariyerinin ilk yıllarında Hindistan'daki
bağımsızlık hareketinin lideri Mahatma
Gandhi’nin ‘şiddet içermeyen direniş’
öğretisini benimsedi. Eylül 1953’e
gelindiğinde
otuz
beş
yaşındaki
Mandela’nın aktif siyasi hayatı sona
ermişti. Her türlü toplantıya katılması
yasaklanmıştı, buna yemek ve dans
partileri de dâhildi. Mandela ve
-Halk, devletin varlığından payını alacak!
-Topraklar, üzerinde çalışan
paylaştırılacak!
insanlara
-Herkes yasalar önünde eşit olacak!
-Herkese iş ve güvenlik hakkı sağlanacak!
-Öğrenme ve kültür edinme kapıları
sonuna dek açılacak!
-Herkese ev, güvenlik ve refah sağlanacak!
-Her yerde dostluk ve barış olacak!
-Ülkesini ve insanlarını seven herkes, şimdi
söylediklerimizi yinelesin: “Bu özgürlükler
için, yaşamımız boyunca, özgürlüğümüzü
elde edene değin yan yana mücadele
edeceğiz.”
Özgürlük Bildirisi’nde alınan kararlar
neticesinde ‘paso yasası’na karşı protesto
başladı. Paso yasası siyahi insanların
özgürlüklerinin elinden alınmasının belgesi
durumundaydı. Paso’yu yalnızca siyahilerin
paso taşıması zorunlu idi ve yanlarında
pasonun olmadığı durumlarda anında
tutuklanıyorlardı. Protestocular, hükümete
kendilerini tutuklatmaya hazır olduklarını,
pasolarını yakarak ya da evde bırakarak
gösteriyorlardı. 21 Mart 1960, Pazartesi
günü Johannesburg’daki Sharpville Kalesi
civarında yaşanan olaylar halk tarafından
65
Akademik Perspektif – Nisan 2015
büyük tepki ile karşılandı. Bu olayda polis,
silahsız halk üzerine ateş açtı ve 69 kişiyi
öldürdü. Mandela ve arkadaşları işçileri
protestoya çağırdı. Bu o güne kadar
katılımın en yüksek olduğu protesto idi.
Hükümet, şiddeti, cezaları, yasakları daha
da arttırdı; bunun üzerine yasaklanan
örgütler yeraltına inmeye başladılar.
Mandela ve arkadaşlarının yeni bir
anayasa için yapacakları ulusal toplantı
fikrini ve üç günlük protesto grevini
hükümetin reddetmesi üzerine, Nelson
Mandela son şansı belirledi, bu bir dönüm
noktasıydı; Haziran 1961 yılında açıklandığı
gibi ‘Eğer bu ülkede vahşet önlenemiyorsa
ve hükümet tüm barışçı gösterileri
vahşetle yanıtlıyorsa, Afrikalı liderlerin,
barış ve şiddet içermeme çağrıları yaparak
dolaşmaları gerçek dışı, hatalı bir durum
olurdu.’ Yani artık şiddete şiddetle karşı
koyma fikrini benimsediler ve ‘Ulusun
Mızrağı’ adında bir yeraltı sabotaj
programı hazırladılar. Ulusun Mızrağı’nın
ilk darbesini Afrikanerlerin bir yüzyıl önce,
Zuluları yenmelerini kutladıkları günde
yani 16 Aralık 1961’de yaptı.
Fakat
sabotajlar cana değil mala yapılıyordu.
Örneğin,
elektrik
direkleri
havaya
uçuruluyordu.
Ocak 1962'de silah ve para desteği
sağlamak amacıyla İngiltere ve Afrika
ülkelerini dolaştı.
Ülkeye dönüşünde arkadaşlarıyla birlikte,
izinsiz yurtdışına çıkmak, halkı kışkırtmak,
sabotajlar ve suikastler düzenlemek
iddialarıyla yargılandı. Halkın, tamamının
temsil edilmediği ve beyazların temsil
edildiği parlamentonun çıkardığı kanunlara
uymak zorunda olmadığını savundu.
1964’te Beyaz yönetim tarafından
hükumeti alaşağı etmek için komplo
kurmak ve sabotaj etmekten dolayı ömür
boyu hapis cezasına çarptırıldı. Bu
davranışıyla ırk ayrımına karşı mücadele
eden Afrikalı siyahların simgesi oldu.
Nelson Mandela, dünyanın
mahkûmu olarak anılmıştır.
en
ünlü
16 Haziran 1976’da Afrikaan dilinin siyahi
okullarında daha fazla kullanılması konusu
gündeme gelince ülkenin her yerinde
protestolar başladı. Güney Afrika’da
kullanılan iki dilden biri olan Afrikaan dili,
Hollanda aslından türemiş, sömürgecilerin
dili idi ve siyahiler bu dili kullanmak
istemiyordu, kullanılan öteki dil de
İngilizce idi. Çocukların başlatmış olduğu
Afrikaan diline karşı isyana ‘çocuk isyanı’
adı verildi. Polis yılın sonuna gelindiğinde
çoğu çocuk olmak üzere yüzlerce kişiyi
öldürdü. Artık Güney Afrika’da protestolar
hiç dinmedi, protestolarla birlikte Nelson
Mandela’nın adı da tekrar ön plana çıktı.
Dünya ve Güney Afrika basını, Roben
Adası’ndaki adamın niteliği ve gücüyle ilgili
haberleri gün geçtikçe daha fazla duymaya
başladı. Sürecin Mandela ve taraftarları
lehine işlemesi, hükümeti Mandela ile
uzlaşma çabaları aramaya sevketti.
Şubat 1985’de dönemin Devlet Başkanı
Pieter Willem Botha, Mandela’ya, şiddeti
‘siyasi bir silah’ olarak kullanmamayı
önkoşulsuz kabul etmesi karşılığında
özgürlüğünü kazanmasını teklif etti. Ancak
Mandela bu teklifi, diğer siyah liderler
hapiste olduğu ve liderlerin yürüttüğü
siyasi harekete yasak kalkmadığı sürece
pazarlığa oturmayacağını öne sürerek
reddetti.
Son olarak 1988’de Victor
Verster Hapishanesi'ne gönderildi ve
serbest bırakılana kadar burada kaldı.
Mandela şöyle diyordu ‘Ben yaşamıma
sizlerden daha az değer veren biri değilim.
Ama ne doğuştan kazandığım haklarımı ne
halkımın doğuştan kazanmış olduğu
özgürlük hakkını satabilirim.’Mandela
Güney Afrika’da ve dünyada baskı altında
yaşayan halkların özgürlük simgesi
olmuştu. Güney Afrika hükümeti yapılan
baskılar sonucu 11 Şubat günü Mandela’yı
66
Akademik Perspektif – Nisan 2015
koşulsuz
söyledi.
olarak
özgür
bırakılacağını
Şubat 1990’da F.W. de Clerk, ANC ve diğer
apartheid karşıtı grupların faaliyetlerine
konmuş olan yasağı kaldırdı. Devlet
Başkanı, Mandela’nın en kısa sürede
hapisten çıkacağını da duyurdu. Bu karar
üzerine Mandela, 11 Şubat 1990’da
Verster Hapishanesi’nin önü, dünyanın her
yerinden gelen yüzlerce gazeteci ile
dolmuştu.
Capetown’daki
Belediye
Binası’nın önünde toplanan kalabalık,
kendilerini özgürlüğe götüreceklerine
inandıkları, özgürlüklerinin simgesi olan
Mandela’yı
heyecan ile bekliyorlardı.
Nelson Mandela konuşmasına, barıştan,
demokrasiden ve özgürlükten söz ederek
başladı ve şu şekilde devam etti: “Sözümü
bitirirken, 1964 yılında mahkûm olduğum
zaman,
söylediklerimi
yinelemek
istiyorum. Bu sözler, bugün için de, aynen
geçerlidir; beyaz egemenliğine karşı
savaştım.
Siyah egemenliğine karşı da savaştım.
İnsanların eşit fırsatları paylaşarak uyum
içinde yaşayacakları demokrat ve özgür
toplum hayalini kurdum hep. Bu benim
için gerçekleştiğini görmek istediğim bir
idealdir ve Tanrı, öyle uygun görürse,
uğrunda ölmeye hazır olduğum bir
amaçtır.”
Mandela, Başkan De Klerk ile yapılan
görüşmeler sonucunda ırk ayrımcılığı
yasası kaldırıldı. Artık siyahlarla beyazlar
eşit kabul ediliyordu. O dönem Güney
Afrika dostluğun ve umudun hüküm
gördüğü dönemdi. Apartheid’la mücadele
döneminde iki tarafın da işlediği suçların
denetlenmesi amacıyla Hakikat ve
Uzlaşma Komisyonu’nun kurulmasında
önemli rol oynadı. Bu çalışmalar
sonucunda, 1993 yılında Nobel Barış
ödülüne De Klerk ile birlikte layık görüldü
ve ardından 1994 yılında da ilk defa tüm
halkın katıldığı bir seçimle Güney
Afrika’nın ilk siyahi başkanı olarak seçildi.
Mandela devlet başkanlığı döneminde,
Apartheid rejiminin sonlanması için
çalışırken, ülkedeki siyahlar ve beyaz
azınlık arasında barış ortamının sağlanması
için de mücadele etti. Bu dönemde sosyal
ve ekonomik eşitsizliklerin ortadan
kaldırılması için sağlıktan eğitime kadar
birçok alanda reformlara imza atıldı.
Haziran
1999’da
devlet
başkanlığı
koltuğunu Thabo Mbeki’ye devretti.
Yirminci yüzyılın en önemli özgürlük
hareketlerinden birine öncülük eden
Mandela, 1993 Nobel Barış Ödülü’nün yanı
sıra 1990’de Lenin Barış Ödülü, 1980'de
Cevahirlal Nehru Ödülü, 1981'de Bruno
Kreisky İnsan Hakları Ödülü, 1983'de
UNESCO'nun Simon Bolivar Ödülü’ne layık
görüldü. Türkiye, 1992’de Mandela’yı
Atatürk Barış Ödülü’ne lâyık gördü ancak
Mandela, Türkiye’deki ‘insan hakları
ihlallerini’ gerekçe göstererek ödülü
almayı reddetti. Daha sonra 1999 yılında
ödülü kabul etti.
Mandela, emekli olduktan sonra da sosyal
projelerde çalışmaya devam etmiştir
Güney Afrika, HIV virüsünün en yaygın
olduğu ülkelerden biridir. Kendisini AIDS
salgınıyla mücadeleye adayan Mandela, bu
amaç için milyonlarca dolarlık fonlar
oluşturdu. 2005 yılında hayatta kalan tek
oğlunu AIDS’e kurban vermesiyle,
Mandela’nın mücadelesi şahsi bir boyut da
kazandı. Yaşamını siyahi insanların
özgürlüğüne adayan, barış gönüllüsü
Mandela, dünyada en çok tanınan ve
desteklenen kişi özelliğini sahiptir.
Siyahilere özgürlüğü tattıran Mandela’nın
doğum günü 18 Temmuz Birleşmiş
Milletler tarafından 2009 yılında “Mandela
Günü” ilan edildi. Uzun süre tedavi gören
Mandela, 5 Aralık 2013 akşamı hayatını
kaybetti. Ardında mücadele ve ibret dolu
bir yaşam öyküsü bıraktı.
67
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Kitapları
Kendimle Konuşmalar
Madiba Büyüsü
KAYNAKLAR
Küpeli Dilan, Barış Aktivisti Nelson Mandela, 5 Mart
2014
Aljazeera Türk, Porte: Nelson Mandela, 26 Şubat
2014
Long Walk to Freedom
Özgür Bir Güney Afrika
68
Akademik Perspektif – Nisan 2015
Konstrüktivizm
Hazırlayan: Kürşat Yalçınkök
1990’lı yıllarla birlikte Uluslararası İlişkiler
alanında yeni bir teorik yaklaşımın ortaya
çıktığı görülür. Pozitivist teoriler ile postpozitivist teoriler arasında konumlandırılan ve bu nedenle ‘üçüncü yol’ olarak nitelendirilen bu yaklaşım, uluslararası ilişkilerin sosyal yanına yaptığı vurgu nedeniyle
sosyal konstrüktivizm olarak adlandırılmaktadır.
Ampirik analiz; önce gözlem yapmayı,
olay-ları kaydetmeyi ve daha sonra da
bunları açıklamayı savunur. Buna göre, ne
kadar çok veri toplarsak, sonuçta
ulaşacağımız bilgide o kadar büyük olur.
Konstrüktivizm ampirik analize yaptığı
vurgu nedeniyle ilk dalga eleştirel teoriden
ayrılır. İlk dalga eleştirel teorisyenlerin
insanları birbirinden kopuk bencil varlıklar
ve toplumu da stratejik bir alan olarak
tanımlayan rasyonalist anlayışı reddedişlerine dayanarak, insanların topluma entegre, iletişimsel olarak inşa edilmiş ve kültürel anlamda güçlü varlıklar olduğu tahayyülünü kucaklayarak, neo-realizmin ve
neo-liberalizmin açıklamaya güçlük çektiği
dünya siyasetinin farklı boyutlarını açıklama ve yorumlamaya giriştiler.
Konstrüktivizm yükselişini şu dört faktöre
borçludur: Birincisi, kendi teori ve dünya
görüşünü yeniden üstün kılma dürtüsü taşıyan rasyonalistlerin, eleştirel yaklaşımları teorik eleştirilerin ötesine geçerek uluslararası ilişkilerin somut analizini yapmaya
davet etmesiydi. Önde gelen eleştirel teorisyenler bu meydan okumanın arkasındaki
niyeti eleştirirken, kontrüktivistler bunu
rasyonalizm dışındaki yaklaşımların aydınlatıcı gücünü göstermek için önemli bir
fırsat olarak gördüler (Walker 1989). İkincisi, Soğuk Savaşın sona erişi neo-liberal ve
neo-realistlerin açıklayıcı iddialarını akamete uğrattı. Her iki teori de küresel düzeni yeni dizayn eden sistemik değişimi ne
tahmin edebildi ne de tam anlamıyla kavrayabildi. Üçüncüsü, 1990’ların ilk yıllarında eleştirel uluslararası ilişkiler teorisinin
önermelerini benimseyen, fakat aynı zamanda da kavramsal gelişim açısından bir
yenilenme ve ampirik olarak desteklenmiş
teorik gelişim potansiyeli gösteren genç
kuşak akademisyenler ortaya çıktı. Sonuncusu, bu bakış açısının gelişim göstermesi,
hakim rasyonalist teorinin analitik başarısızlıklarından mutsuz olan ana-akım teorisyenlerin bu yeni bakış açısını benimsemekte istekli davranması sayesinde ger69
Akademik Perspektif – Mart 2015
çekleşti ve disiplin içindeki teorik tartışmalarda da merkezi bir konuma doğru yol
almasına sebep oldu (Katzenstein 1996;
Ruggie 1993).
Eleştirel uluslararası teorideki gibi konstrüktivist teori bünyesinde de modern ve
post-modern eğilimler arasında bir bölünme söz konusudur. Hemen hepsi toplumsal hayata dair üç merkezi ontolojik
önermeyi anlaşılır kılmanın ve derinlemesine incelemenin peşindedir.
Bunlardan ilki, ister bireyler isterse de
devletler olsun, siyasi sosyal aktörlerin
eylemlerini şekillendirdiğine inanılan sistemik yapılar söz konusu olduğunda,
konst-rüktivistler normatif ya da fikirsel
yapıların materyal yapılar kadar etkin
olduğunu öne sürmektedirler. Bu yapılara
böyle bir önem atfetmelerinin iki sebebi
vardır. Bi-rincisi, konstrüktivistler, ‘maddi
kaynakla-rın insan eylemleri için bir anlam
kazan-masının, ancak aktörlerce paylaşılan
ortak bilgi yapıları sayesinde’ mümkün
olduğunu iddia etmektedirler (Wendt
1995: 73). Ör-neğin, hem Kanada hem de
Küba ABD’nin komşularıdır: fakat basit bir
askeri güç dengesi bakış açısı, neden ilkinin
ABD’nin yakın müttefiki, ikincisinin ise
ABD’nin azılı bir düşmanı olduğunu
açıklayamaz. Bura-da kimlik, ideolojinin
mantığı ve kurulu dostluk ve düşmanlık
yapıları, ABD ile Ka-nada ve ABD ile Küba
arasındaki maddi yapılara çok farklı
anlamlar kazandırmak-tadır. İkinci sebebi,
siyasi
aktörlerin
sosyal
kimlikleri
şekillendirmesidir.
Nasıl
akade-min
kurumsallaşmış normları bir profesö-rün
kimliğini şekillendiriyorsa, uluslararası
sistemin normları da egemen devletin
sosyal kimliğini şekillendirmektedir.
İkincisi, konstrüktivistler maddi olmayan
yapıların aktörlerin kimliklerini belirlemelerini önemli görmektedirler; çünkü kimlikler çıkarları belirler, çıkarlar da eylem-
leri. Çıkarların nasıl oluştuğunu açıklamak
için konstrüktivistler bireylerin ve devletlerin sosyal kimliklerine odaklanmaktadırlar.
Alexander Wendt2in ifadesiyle, ‘kimlikler
çıkarların belirleyicisidir’ (Wendt 1992:
398). Örnek verecek olursak, mutlakiyetçi
çağda Hristiyan bir kral olmak da kişiyi belli
çıkarlara sahip kılmaktadır, mesela kendi
topraklarında dini kontrol etmek, kendi
toprakların ötesinde taht kavgası vermek
ve milliyetçi hareketleri bastırmak gibi.
Aynı şekilde, günümüzde liberal demokrasi, otoriter rejimlere karşı sert tavır
almayı teşvik etmekte ve serbest piyasa
kapitalizmini desteklemektedir. Konstrüktivistler aktörlerin ‘kendi çıkarları peşinde
koşma’ fikrine karşı değildirler; fakat aktörlerin ‘kendilerini’ nasıl tanımladıklarını
ve ‘çıkarların’ ne şekilde belirlendiğini
anlamadan, bunun bize pek bir şey söylemeyeceğini iddia etmektedirler.
Üçüncüsü, konstrüktivistler aktörlerin ve
yapıların karşılıklı olarak birbirlerini inşa
ettiğini öne sürmektedirler. Normatif ve
düşünsel yapılar kimlikleri ve çıkarları şekillendirirler; fakat aynı zamanda bu yapılar aktörlerin eylemleri olmaksızın var
olamazlar. Kurumsallaşmış normlar ve
düşünceler aktörün anlamını ve kimliğini
ve bu aktörlerce gerçekleştirilen iktisadi,
siyasi ve kültürel eylemleri tanımlar (Boli,
Meyer and Thomas 1989: 12). Kimlik ve
çıkarlarımızı belirleyen sosyal yapıları,
karşılıklı etkileşim ile ortaya koyar ve harekete geçiririz (Wendt 1992: 406). Kurumsallaşmış normlar ve düşünceler, hem
pratik hem de etik anlamda neyin gerekli
ve mümkün olduğunu belirlemektedir.
Oturmuş bir liberal demokraside devlet
başkanı veya başbakan, iktidarını genişletmek için sadece belli stratejileri uygulamaya koymayı tahayyül edebilir; liberal
demokratik siyasi aygıtın normları, beklentilerin sınırlarını çizer. Bir birey ya da devlet eylemlerini meşrulaştırmak istediğinde, kurulu meşru davranış kodlarını devre70
Akademik Perspektif – Nisan 2015
ye sokar. Bir devlet başkanı veya başbakan
yürütmeyi kontrol eden hükümetin teamülleriyle hareket eder ve bir devlet eylemlerini egemenlik normları aracılığıyla
meşrulaştırır; başka bir devletin iç işlerine
müdahale söz konusu olduğunda ise uluslararası insan hakları normlarına başvurur.
1990’larda, üç farklı konstrüktivizm ortaya
çıktı: Sistemik, aktör merkezli ve bütüncül.
Bunlardan ilki, üniter devletler arasındaki
etkileşime yaptığı vurgu ve ‘sistem-odaklı’
bir yaklaşım sergilediğinden neo-realizmi
takip etmektedir. Devletin iç siyasi hayatında gerçekleşen ya da varolan herşey
gözardı edilmekte ve dünya siyasetine yönelik açıklama, devletlerin dışarıda yani
uluslararası alanda birbirleriyle geliştirdikleri ilişkileri teorileştirmek kaydıyla yapılmaktadır.
Aktör-merkezli konstrüktüvizm sistemik
konstrüktivizmin tam karşısında durmaktadır. Dış, uluslararası alana odaklanmak
yerine aktör-merkezli konstrüktivizm,
Wendt’in paranteze aldığı iç siyasi alandaki sosyal ve hukuki normlar ile devletlerin
kimlik ve çıkarları arasındaki ilişkilere
odaklanmaktadır. Peter Katzenstein’in Alman ve Japon milli güvenlik politikaları
hakkındaki çalışmaları (1996, 1999), aktörmerkezli konstrüktivizme güzel bir örnek
teşkil etmektedir. Askeri yenilgiye ve işgale uğramış, büyük bir ekonomik gelişme
göstermiş ve otoriter rejimden demokrasiye geçiş yapmış büyük güç statüsündeki bu
iki devletin, iç ve dış alanda oldukça farklı
milli güvenlik politikaları takip etmesinin
sebepleri olarak, Katzenstein, kurumsallaşmış düzenleyici ve inşa edici milli sosyal
hukuki normların önemine vurgu yapmaktadır.
Sistemik ve aktör-merkezli konstrüktivist
yaklaşımlar geleneksel uluslararası ulusal
ayrışmasını yeniden üretirken, bütüncül
konstrüktivizm bu iki alanı biraraya getirmeye çalışmaktadır. Devletin kimlik ve
çıkarlarını şekillendiren tüm faktörleri
kapsayabilmek için, kurumsal ve sosyal
kimlikleri, ulusal ve uluslararasını tek bir
sosyal siyasi düzenin iki yüzü olarak gören
tek bir analitik çerçevede biraraya getirmektedirler. Küresel değişim dinamiklerine, özellikle de egemen devletin yükseliş
ve muhtemel çöküşüne olan ilgisi nedeniyle bütüncül konstrüktivizm, bu küresel düzenle devlet arasındaki karşılıklı inşa edici
ilişkiye odaklanmaktadır. Sistemik konstrüktivizm kadar yalın ve açık olmasa da,
bütüncül
konstrüktivizm
günümüz
uluslara-rası sistemin normatif ve düşünsel
yapıla-rının gelişimin ve bu yapıların
ürettiği sos-yal kimlikleri açıklama başarısı
göstermek-tedir.
Teorik anlamdaki zengin görünümüne karşın Uluslararası İlişkiler disiplini büyük
oranda pozitivizmin etkisi altındadır. Hem
disiplinin klasik teorileri olarak nitelendirebileceğimiz realizm, liberalizm ve marksizm; hem de 1980 sonrası dönemde disiplinin ana-akımı haline gelen neo-neo sentezin bileşenleri durumunda bulunan neorealizm ve neo-liberalizm açık bir biçimde
pozitivisttir. Bununla birlikte, 1980’li yıllardan itibaren disiplin içerisindeki hâkim
pozitivist teorilerin sorgulanması biçiminde gelişen ve uluslararası ilişkileri çalışmak için post-pozitivizmin daha iyi bir yol
olduğunu savunan yeni arayışların söz konusu olduğu görülür. Pozitivist teoriler ile
post-pozitivist teoriler arasında yaşanmaya
başlayan bu tartışmaya karşın, 1990’lı yıllarla birlikte konstrüktivizmin de içinde yer
aldığı ve amaçları bu iki farklı görüşü uzlaştırmak olan yeni bir takım arayışlar
ortaya çıkmıştır. Gerçekte bir Uluslararası
İlişkiler teorisi olmamasına karşın, konstrüktivizmin ilk uygulandığı alanlardan biri
de uluslararası ilişkiler olmuştur.
71
Akademik Perspektif – Nisan 2015
KAYNAKÇA
REUS-SMİT, Chris (1996), “The Constructi-vist Turn:
Critical Theory After The Cold War,” Canberra:
Australian National Uni-versity, Dept. of
International Relations Working Paper, No. 1996/4.
WENDT, Alexander (1992), “Anarchy is What States
Make of It: The Social Const-ruction of Power
Politics,” International Organizations.
RUGGIE, John Gerard (1988), “What Ma-kes The
World Hang Together? Neo-Utilitarianis and The
Social Constructivist Challenge,” International
Organization.
72
Akademik Perspektif – Nisan 2015
73
Akademik Perspektif – Mart 2015
Download

AFRİKA - Akademik Perspektif