Baskı: Mattek Matbaacılık Basım Yayın Tic. San. Ltd. Şti.
Ağaç İşleri San. Sit. 1354 Cad. 1362 Sokak No: 35 İvedik/Ankara
Tasarım: Derya ERDOĞAN KARAHAN
Baskı Tarihi: Ocak 2014
2
İÇİNDEKİLER
Açılış Konuşmaları 9
Bülent TANIK - Çankaya Belediye Başkanı
9
Doç. Dr. Gökhan GÜNAYDIN - CHP Genel Başkan Yardımcısı
15
I. Oturum: Toplumcu Belediyeciliğin Kökenleri
Prof. Dr. Can HAMAMCI
“Dünyada ve Türkiye’de Toplumcu Belediyecilik Mirası”
Prof. Dr. İlhan TEKELİ
“1970’li Yıllarda Gelişen Toplumcu Belediyecilik Yaklaşımının
Toplumsal Bağlamı Üzerine”
19
19
26
Doç. Dr. Mahmut GÜLER
“1980 Sonrası Toplumcu Belediyecilik Uygulamaları” 31
Yrd. Doç. Dr. Ali Ekber DOĞAN
“Türkiye’de Neoliberal İslamcı Belediyeciliğin 20 Yıllık Bilançosu”
39
Sorular ve Cevaplar
44
II. Oturum: Yerel Demokrasi ve Kenttaşlık Hukuku
Prof. Dr. Gamze Yücesan ÖZDEMİR
“Sınıfın Yerelle İmtihanı; Özyönetim Üzerine Notlar”
47
Doç. Dr. Ulaş BAYRAKTAR
“Kamuyu Kamusallaştıran Yerel Yönetimler”
47
53
Doç. Dr. Hacı KURT
“Yurttaşlık Hukuku Kenttaşlık Hukuku ile Başlar” 60
Sorular ve Cevaplar
69
Metin YEĞİN
Görsel Sunum
78
III. Oturum: Üretici ve Kaynak Yaratıcı Belediyecilik
97
Prof. Dr. Aziz KONUKMAN
“Kaynak Yaratıcı Belediyecilik için Yeniden Belediyeleştirme”
97
3
Doç. Dr. Tayfun ÇINAR
“Toplumcu Belediyecilik Ekseninde Yerel Yönetimlerin Finansmanı
Sorunsalı” 106
Yrd. Doç. Dr. Sonay BAYRAMOĞLU ÖZUĞURLU
“Üretici Belediyeciliğin Yeniden Keşfi”
111
Yrd. Doç. Dr. Hüsniye AKILLI
“Toplumcu Belediyecilik ve Tarımsal Sulama” 115
Sorular ve Cevaplar
120
IV. Oturum: Dayanışma ve Katılım
Prof. Dr. Metin ÖZUĞURLU
“Tarihsel ve Kuramsal Boyutları ile Doğrudan Demokrasi Ölçeği Olarak
Yerel Yönetimler”
127
127
Prof. Dr. Meltem ÇİÇEKLİOĞLU
“Sağlığın Geliştirilmesi için Yerel Yönetimlerde Dayanışma ve Katılım”
132
Doç. Dr. Mihriban ŞENGÜL
“Kentsel Sınıfsal Çelişkiler, Toplumcu Belediyecilik ve Katılım”
137
Dr. Işıkhan GÜLER
“Kent Konseyleri ile Yerel Yönetime Katılım Mekanizmaları ve Örnek
Uygulamalar”
141
Sorular ve Cevaplar
147
FORUM: Toplumcu Belediyecilik Kavramına Farklı Noktalardan
Yaklaşımlar ve Arayışlar
157
Doç. Dr. Seyhan ERDOĞDU CHP Parti Meclis Üyesi
157
Doç. Dr. Gökhan GÜNAYDIN CHP Genel Başkan Yardımcısı
159
Prof. Dr. Mustafa AKAYDIN Antalya Belediye Başkanı
165
Tunç SOYER Seferihisar Belediye Başkanı
170
Cem KARA Çatalca Belediye Başkanı
174
Zühra DÖNMEZ Bafa Belediye Başkanı
177
Bülent TANIK Çankaya Belediye Başkanı
180
Arzu ÇERKEZOĞLU DİSK Genel Sekreteri
186
4
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Fatih KAYMAKÇIOĞLU TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası
Yönetim Kurulu Üyesi
191
Sorular ve Cevaplar
193
Prof. Dr. Cevat GERAY
Kapanış Konuşması
198
Çankaya Belediyesi Çankaya Kent Konseyi
Yeni Toplumcu Belediyecilik İlkeleri
Yeni Toplumcu Belediyecilik Sempozyumu’na Sunulan
Yazılı Tebliğler
202
207
Prof. Dr. İlhan TEKELİ
1970’li Yıllarda Gelişen Toplumcu Belediyecilik Yaklaşımının Toplumsal
Bağlamı Üzerine
207
Doç. Dr. Hacı KURT
Yurttaşlık Hukuku Kenttaşlık Hukukuyla Başlar
225
Yrd. Dç. Dr Hüsniye Akıllı
6172 ve 6360 Sayılı Kanunlar Çerçevesinde Kırsal Alanda Toplumcu
Belediyeciliği İrdelemek
236
5
6
TOPLUMCU BELEDİYECİLİK SEMPOZYUMU DANIŞMA KURULU
Bülent TANIK
Yrd. Doç. Dr. Evren HASPOLAT
Prof. Dr. Aziz KONUKMAN
Yrd. Doç. Dr. Hüsniye AKILLI
Prof. Dr. Baykan GÜNAY
Yrd. Doç. Dr. Menaf TURAN
Prof. Dr. Can HAMAMCI
Yrd. Doç. Dr. Sonay BAYRAMOĞLU
Prof. Dr. Cevat GERAY
ÖZUĞURLU
Prof. Dr. Feride AKSU TANIK
Dr. Işıkhan GÜLER
Prof. Dr. Gamze YÜCESAN ÖZDEMİR
Dr. Buğra GÖKÇE
Prof. Dr. İlhan TEKELİ
Erdal KURTTAŞ
Doç. Dr. Argun AKDOĞAN
Eser ATAK
Doç. Dr. Funda BAŞARAN ÖZDEMİR
Funda ERKAL ÖZTÜRK
Doç. Dr. Gökhan GÜNAYDIN
H. Savaş YORGANCI
Doç. Dr. Hacı KURT
Ahmet Dursun YILMAZ
Doç. Dr. Mahmut GÜLER
Ercüment CERVATOĞLU
Doç. Dr. Meltem ÇİÇEKLİOĞLU
Fikret ÖZBİLGİN
Doç. Dr. Metin ŞENBİL
Metin YEĞİN
Doç. Dr. Mihriban ŞENGÜL
Mustafa COŞAR
Doç. Dr. Nihan ÖZDEMİR SÖNMEZ
Nevzat UĞUREL
Doç. Dr. Nuray ERTÜRK KESKİN
Remzi SÖNMEZ
Doç. Dr. Seyhan ERDOĞDU
Selahattin YILDIRIM
Doç. Dr. Tayfun ÇINAR
ı
Doç. Dr. Ulaş BAYRAKTAR
Serdar KARADUMAN
Yrd. Doç. Dr. Ali Ekber DOĞAN
Yıldırım KAYA
Vedat ÖZBİLEN
Yrd. Doç. Dr. Deniz YILDIRIM
TOPLUMCU BELEDİYECİLİK SEMPOZYUMU SEKRETERYASI
Doç. Dr. Seyhan ERDOĞDU
Dr. Işıkhan GÜLER
Doç. Dr. Tayfun ÇINAR
Mustafa COŞAR
Yrd. Doç. Dr. Sonay BAYRAMOĞLU
Emel EKİN
ÖZUĞURLU
Editör: Ayşe SALTAN
7
8
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
AÇILIŞ KONUŞMALARI
Bülent TANIK
Çankaya Belediye Başkanı
1949 yılında Niğde’de doğdu. Adana Erkek Lisesi’nden sonra, Ortadoğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nü 1976
yılında bitirdi. 1977 yılında İller Bankası Genel Müdürlüğü’nde şehir plancısı
olarak göreve başladı. 1978-1979 yıllarında Yerel Yönetim Bakanlığı’nda danışman olarak görevlendirildi. Başkanlık kapatılınca 1982 yılına kadar İller
Bankası’nda göreve devam etti. Bu tarihte sıkıyönetim komutanlığı memuriyetine son verdi. 1981-1985 yılları arasında Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Genel Başkanlığı görevinde bulundu. 29 Mart 2009’da
Çankaya Belediye Başkanı oldu. Ayrıca İç Anadolu Belediyeler Birliği Başkanı, Türkiye Belediyeler Birliği Encümen Üyesi, Birleşmiş Kentler ve Yerel
Yönetimler Ortadoğu ve Batı Asya Bölge Teşkilatı (UCLG-MEWA) Konsey
Üyesi ve Yönetim Kurulu Üyesi, Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Konseyi (CEMR) Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve UCLG Dünya Konseyi
üyesidir.
Hepimiz inanıyoruz ki, Türkiye’de yaşanmakta olan siyasal toplumsal gelişmelerin
yanı sıra, girmiş olduğumuz yerel seçimler süreci nedeniyle kentlerimize ve geleceğe dönük kafamızda oluşan çeşitli sorulara yanıt bulmak, hem geçmişe bakmak
hem bugünkü deneyimimizi sorgulamak, hem de sorunları ve olası çözümleri de
birlikte değerlendirmek en sağlıklı yoldur. Toplumcu belediyeciliği, tarihsel geçmişinden başlayarak ve bugünkü belediye deneyimleri ile birlikte masaya yatırmayı
hedefliyoruz.
Toplumcu belediyecilik, şu anda aramızda yer alan Selahattin Yıldırım, Prof.Dr.
Can Hamamcı 1970’li yılların baskı rejimi nedeniyle Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden bir bakıma dışarı “azat” edilmiş Prof.Dr. İlhan Tekeli gibi bilim adamlarının
katkılarıyla geliştirilen bir programdır. Toplumcu Belediyecilik kentin üretken olmasını, belediyenin üretken olmasını esas alan bir yaklaşım olarak tanımlanabilir.
Toplumcu belediyecilik anlayışının dayanışmacı, düzenleyici, demokratik ve devrimci kimliğini ifade etmek isterim.
Dayanışmacılıkla ilgili olarak, toplu taşımacılık, toplu konut ve kooperatifçilikle ilgili uygulamalar,
Düzenleyicilikle ise, tanzim satış ve planlı kentsel gelişme, altyapı ağırlıklı çalışmalar olarak özetlenebilir.
9
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
Demokratiklik bu dönemde, kavram olarak sorgulanmaya başlanmış ve katılımcılığın pratikte de yer yer uygulandığı deneyimler de yaşanmıştır. Örneğin Fatsa’da
halkın imece usulüyle kentsel hizmetlerin üretilmesine katılımı bu teorik kuramsal
çerçevenin geliştirmiş olduğu sol devrimci yaklaşımlardan birisi olarak 1973 -1980
dönemi belediyeciliğimize damgasını vuran toplumcu belediyecilik anlayışının ifadesi olarak dillendirilebilir.
Neden yeni toplumcu belediyecilik; 1980’den itibaren önceki 7 yıllık dönemde çok
değerli katkılar sonucu yaşanabilir hale gelmiş olan kentlerimiz, darbeden itibaren
25-30 yıl içerisinde tüketilmiş bugünkü konuma ulaşılmıştır. Hala içerisinde yaşanabiliyor ise o dönemde atılmış temellerle kurgulanmasıdır. 2000’li yılların sonlarına doğru kentlerimizde çok ciddi bir sıkıntı-sorun yığılması yaşanmıştır. 1985’li
yıllarda başlatılan büyükşehir uygulamalarını çok detaya gireceği için bir kenara
bırakacağım… 2010’lu yıllara yaklaşırken dünyada ciddi bir küresel buhrana dönüşen 2008 finansal krizi gündeme gelmiştir.
2010’lu yıllar öncesi son 30 yıl içerisinde dünyada neoliberal bakış açıları egemen
hale gelmiştir. Neoliberal bakış açılarının hegemonyasında kent yönetimleri de
ülke yönetimleri de kamunun düzenleyici ve doğrudan hizmet sunan devlet işlevlerini yerine getirme konusundaki görev ve sorumluluk anlayışını terk etmiştir. Parası olanın kamusal hizmetten yararlandığı, hizmetin de her türlü topluma dönük
uygulamanın da piyasaya terk edilmesi ağırlıklı olan bir liberal ekonomik anlayışın
hegemonyasında bugünkü yapıya ulaşılmıştır. Böyle bir süreçle, toplumların öz
güçleriyle üretken olabilmeleri ve sağlıklı toplumsal- kentsel yapılara ulaşmış olmaları çok zor rastlanır bir sonuçtur. Yoksulluk, işsizlik ve açlık, dünyanın pek çok
yerinde hâkim ve egemen bir durumdur. Ve bunun devam edeceğini görmemek
mümkün değildir. Bu neoliberal bakış açıları nedeniyle eğitim ve sağlık hizmetlerinin yoksunluğu da kentlerde çok yoğun biçimde hissedilir duruma gelmiştir.
Kamunun, kamusalın gözden çıkarılması ve işlerin piyasaya terk edilmesi, birçok
sıkıntıyı da beraberinde getirmiştir. 2008’de bu yapının siyasi ideolojik hegomanyasını altüst eden bir kriz yaşanmıştır. Amerika’dan başlayan ve tüm dünyada
toplumsal krizleri de içeren bir çığ gibi büyüyen buhran yaşanmaya devam etmektedir. Bu süreç içerisinde dünyanın pek çok yerinde, bölgesel nitelikte sayılabilecek savaşların yaşandığını göz ardı etmemek gerekiyor. Ortadoğu coğrafyasında,
Kuzey Afrika’da ve Akdeniz bölgesinde en yoğun etkileri yaşanan bu buhranın
daha uzun yıllar süreceği kesin görünüyor.
10
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Biz yeni toplumcu belediyeciliği 2008 yılında göreve geldiğimizde gündeme getirdik. 1973- 1980 yılları arasında uygulanan toplumcu belediyeciliğin kuramsal
ilkelerinin ve programların ötesinde, hem kentsel gelişme, kentleşme sürecinde
Türkiye’nin ulaştığı evre, kentlerin yeni ihtiyaç ve olanakları, donatıları, konumları
hem de 2008 sonrasındaki buhranın önümüze getirebileceği sorunlara karşı ne
tür çözümler ve çareler üretebileceğimizi belirlemeye çalıştık.
Öne çıkardığımız, uygulamaya çalıştığımız bakış açılarından birisi, kentsel ekonomiye duyarlı bir belediye olma anlayışıyla ifade edilebilir. Yoksulluk ve işsizlikle
boğuşur konumda olan kent sosyal coğrafyalarında, özellikle kentin kenar mahallelerinde, gecekondu bölgelerinde biriken sıkıntıların giderilmesine dönük ve
buhran ortamından en çok etkilenen toplum kesimlerine eşitleyici öncelik tanıyan,
yani kadınlara, engellilere, yaşlılara, çocuklara ve eğitim görmekte olan genç kuşaklara sahip çıkan bir belediyecilik anlayışını benimsedik. Bunları eşitleyici hale
getirecek, gelişkin olanlara erişmelerini sağlama konusunda onlara omuz verecek
bir belediye anlayışıyla, daha önce piyasaya terk edilip, parası olanın erişebileceği kamu hizmetlerini onların ayağına götürerek, onların erişebilmelerine olanak
verecek biçimde sunmaya öncelik tanıyan bir bakış açısını gündeme taşımaya
çalıştık.
Fiziki yapıdaki iyileştirmeler elbette ki kent için ve halk için önemli hizmetlerdir.
Bununla birlikte toplumsal yapının güçlü ve gelişkin olması, bilinçli ve örgütlü yurttaş zenginliği birçok sorunun çözümünde altın değerindedir. Kendi öz inisiyatifiyle
toplumun, halkın bir şeyler yapabilmesini sağlamak dışardan çözümler sağlamaktan çok değerli ve kalıcıdır. O nedenle toplumun bilinç yapısını yükseltici kültür ve
sanat etkinliklerine, eğitim olanaklarının desteklenmesine, okullara omuz verilmesine, bunların erişimini kolaylaştırmaya ve yeni kuşakların sağlıklı beslenmesiyle
ilgili desteklerin sunulmasına öncelik veren bir programı gündeme aldık.
Şunun farkındaydık ki kriz ve buhran sonucu, içinde yer aldığımız Ortadoğu coğrafyasındaki savaşlar ve ülkemizde yaşanan son otuz yılın olağanüstü insan kaybına, can kaybına neden olan iç çatışma ve savaşın ekonomik yansımaları da
etkisini sürdürmeye devam etmektedir. Ve hem nüfus baskısı hem de ekonomik
baskı üzerine bir de savaş gibi nedenlerden ötürü “beslenmenin maliyetinin” daha
da artacağı bir sürece girilmesi, olasılıklıdır. O nedenle, kentin beslenmesi için,
kentin yakın coğrafyasıyla dayanışmasını sağlayacak bir demokrasi ve dayanışma kültürünü geliştirmek, bizim yeni toplumcu bakış açımızın ana unsurlarından
birisi olmuştur.
11
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
Yakın çevresindeki tarımsal bölgelerden beslenebilecek bir büyük metropol kentin
yakın coğrafyasındaki küçük yerleşmeleri yok eden bir sürece izin vermeyecek
biçimde dayanışmacı bakış açısını geliştirmesi, ilişkilerde adalet sağlayacak dengeli kardeşlik ilişkilerinin kurulabileceği yerleşmeler demokrasisi ve hiyerarşisini
nüfusu olabildiği kadar yerinde mutlu edebilecek uygulamaları destekleyerek sağlamayı hedefleyen bir program için çalıştık.
Kısaca, Çankaya Belediyesi, geçtiğimiz dört yıl içerisinde, kendi yakın coğrafyasındaki küçük yerleşmelerin varlıklarını sürdürebilmeleri, oradaki nüfusun ayakta
kalması ve kamusal hizmetlere erişimini kolaylaştırma adına iki milyon lira mertebesinde bir kaynağı doğrudan bu yerleşmelere transfer etmiş bulunuyor. Yakın
çevremizdeki yerleşmelere parklar yaptık, araçlar gönderdik. İhtiyaçları olan kamusal hizmetlerinin yerine getirilmesinde belediyelerimiz başta olmak üzere, köylerimiz de dahil pek çok yere ulaştık. Onlara destek olmayı doğrudan bu kentin,
Ankara’nın bu coğrafyasına hizmet götürmek kadar gerekli ve stratejik önemde
bulduk. Bu tür bir yapılanma ile yerleşmeler demokrasisini yerleşmelerin hiyerarşik yapılanmasının dengeli dağılımını koruyarak, ülke mekân düzenlemesindeki
demokrasi kültürünü koruyucu bir bakış açısına dikkat çektik. Kuşku yok ki, doğal
trendler ve çok hâkim güçler nedeniyle önümüzdeki 30 – 40 yıl içerisinde, dünya
nüfusunun çok büyük bir bölümü, yüzde 90’lara yakın olan kısmının kuzeye, kentlere ve kıyılara, metropollere yığılacağı çok uzun süredir biliniyor. Dün Avrupa’da
gerçekleştirilen dünya nüfus değerlendirme toplantısının sonuçları yakında basınımıza yansıyacaktır. Bu öngörüler, bilinen öngörülerdir. Türkiye’de ki nüfusun
batıya, metropollere göçü, Anadolu coğrafyasının giderek her taraftan verdiği göçün büyük şehirlere, Marmara’ya, Ege’ye yığılması sürecinin, stratejik olarak nasıl
yönetileceğini düşünmek, bizim temel sorumluluk alanlarımızdan birisidir.
Geçtiğimiz günlerde yeni bir Torba Yasayla, yeni bir “Yerel Yönetim Reformu” yaşadık! Dün Anayasa Mahkemesi’nin de onayıyla kesinleşmiş görünüyor. Bu sürece baktığımız zaman, bu bakış açısının ve getirilen düzenlemelerin sadece ve
sadece önümüzdeki yerel seçimleri yönetmeye dönük düzenleme olduğunu ifade
etmek hiç de haksız olmaz. İstanbul sınırlarının il sınırlarını aşması onlarca yıl olmuş durumda. İstanbul, Bursa’yı, Çanakkale’yi, Sakarya’yı da içine alan bir bölge
kent konumundadır ve önümüzdeki 20 – 30 yıl içerisinde bu bölge kentin, Ege ve
Antalya’yı da içine alacak şekilde Anadolu’nun batısının tümünü kuşatacak bir
ağa dönüşmesi kuvvetle muhtemeldir. Bunun çözümünü arayan bir büyükşehir
belediyesi ve yerel yönetim düzeni kurulmalıdır.
12
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Yerleşmelerin demokratik yönetim ve temsili demokrasinin vaktinde kurgulanmasına dönük bir yönetim anlayışını geliştirmek 1973 - 1980 arasında, insanların
kafasında soru idi. Bugün bu sorunun, ülkemize egemen siyasi yapı tarafından
sorulmadığını biliyoruz. Bu durumda yerleşme demokrasisi ve yerleşme içi demokrasi anlayışını geliştirme adına, gereken soruları biz soracağız ve bunun çözümüne dönük yeni örgütlenme ve bakış açılarını biz üreteceğiz, buna inanıyorum.
Dünyada bakımdan sorunlarını çözme gücü yüksek topluluklarda ve kentsel alanlarda yığınların siyasal ilgilerinin hızla azaldığını ve bir depolitizasyon süreci yaşandığını biliyoruz. Özellikle müreffeh topluluklarda seçimlere bile katılım oranları
son derece düşük düzeylerde. Depolitizasyonu bile bile iradi olarak geliştiren siyasi yönetimler ve dönemler oldu. Türkiye’de de 12 Eylül yönetimi, ülkemiz insanlarının politikadan uzaklaşıp, soğuması için elinden geleni yaptı. Politikanın
karalanması ve politikadan, korku duyulan bir eylemlilik olarak söz edilerek kitlelerin uzaklaştırılması, bilinçle uygulandı. Ama sadece bunun etkisiyle değil, kentsel
gelişmeler ve refahın artmasına göre sorunlarının da belli biçimlerde çözülmesi nedeniyle, bir bakıma ekonomik gelişmişliğe bağlı olarak politik mücadele ve
eylemlere katılma isteğinin düşüklüğünü biliyoruz. 1973’lerde başlayan yönetime
ve demokrasiye katılma arayışımızın yaşadığı sıkıntılardan birisi de budur. Eğer
yarına dönük ekmek kaygınız yoksa ve bunu elde etmek için çok yoruluyorsanız evinize ulaştığınızda apartman yönetimine bile katılmak istemeyebilirsiniz. Bu
depolitizasyon süreci, kentlerimizin ve toplumlarımızın bütünleşikliğiyle ilgili ciddi
sorunların ortaya çıkmasına ve sapkın sayılabilecek başka eğilimlerin ortaya çıkmasına neden olan bir boşluk ortamı sağlayabilmiştir.
Dolayısıyla yeni toplumcu belediyeciliğin, yığınların örgütlenme ve bilinç düzeyinin yükseltilmesi yönündeki çabalarına, onların siyasallaşmalarına da destek
olma çabalarını eklemek gerektiğini huzurlarınızda ifade etmek istiyorum.
Depolitizasyona karşı toplumun, politikayı kutsal bir insan eylemliliği olarak algılayarak sahiplendiği bir anlayışa ulaşmasını sağlayacak duyarlılıkları geliştiremediğimiz takdirde, ülkelerimizde, kentlerimizde barışı da sorunların çözümüne
dönük barışçı siyasal araçların kullanılamamasını da hep beraber yaşarız. Barışı
korumak için bilinçli, örgütlü ve politik duyarlılığı, enerjisi yüksek topluluklara ihtiyacımız var. Yeni toplumcu belediyecilik, önümüzdeki yıllarda küresel buhranın
yol açacağı savaş atmosferiyle baş edebilecek ve kendi kentlerinde, kendi ül13
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
kelerinde, kendi bölgelerinde kendi kıtalarında barışı savunacak topluluklar inşa
etmek zorundadır.
Sevgili dostlarım, değerli konuklarım, siyasi yoldaşlarım, önderlerim, hocalarım,
hep beraber önümüzdeki sorunların neler olabileceğine bakacağız. Bugüne kadar
yapabildiklerimizi yazılı-çizili sizlerle paylaşmak bizim görevimiz. Çeşitli kitaplar,
dergiler, yayınlar yaptık, bunları çoğaltacağız. Bu sempozyum da, inanıyorum ki
buradaki bilgileri büyük bir açlıkla bekleyen yol arkadaşlarımız için önemli bir kaynak olacaktır. Onun için kısa zamanda yayına dönüştürmeye çalışacağız.
Hep beraber önümüzdeki sorunların neler olabileceği konusunda düşünce geliştirmek, bunları çözmek için ne tür kaynaklara sahibiz, neler yapabiliriz birlikte
bulmaya çalışmak, ama Cumhuriyet Halk Partisi ve sol, sosyal demokrat, devrimci kimlikler olarak çok uzaklarda yeni mucizevi programlar aramaya ihtiyacımız
olmadığının bilincinde olarak önümüzdeki döneme bakmamız gerekiyor. 1973’lerde bunun ipuçları kurulmaya başlandı. Çankaya Belediyesinin çok önemli bir beş
yıllık deneyimi var. Mütevazı da olsa Çankaya Belediyesi’nin toplumcu belediyeciliğe 2008 sonrasının koşullarında ve Çankaya coğrafyasında yapmaya çalıştığı
yeni katkılar ve arayışlar var. Bunları değerlendirerek önümüzdeki döneme ve
ülkemizin gerçek sorunlarına, coğrafyamızın gelecek sorunlarına çözüm üretmemiz gerekiyor. Bizim geliştireceğimiz proje ve program inanıyorum ki devletleri
paramparça etmeye dönük hakim rüzgar etkisi altında parçalanan coğrafyamızda, küçücük devletlere bölünen ve o devletlere bölünme sürecinde varları yokları
yıkılarak, tarumar edilen ve bu yıkıntı üzerinden liberal kapitalist sistemin kendisini yeniden kurgulaması beklentisi içinde olanlara karşılık, gerçekten halkın ihtiyaçlarına dönük yerleşme ve kentli toplum yapılanmalarını, toplumsal örgütlenme
ağlarını, kırsal yerleşmeleri hayatta tutacak dayanışma ilişkilerini kuracağız.
Bu duygularla sizleri sevgi ve saygıyla selamlıyorum.
14
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Doç. Dr. Gökhan GÜNAYDIN - CHP Genel Başkan Yardımcısı
(Yerel Yönetimlerden Sorumlu)
Gökhan Günaydın, 21 Mayıs 1964’te Amasya’da doğdu. İstanbul Üniversitesi
Hukuk, Anadolu Üniversitesi İktisat ve Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesini
bitirdi. TODAİE Kamu Yönetimi Bölümünde yüksek lisans, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde doktora programlarını tamamladı. Cambridge
Sawstonhall İngilizce Dil Programı, Berlin Eyaleti İçişleri Senatörlüğü Yerel
Yönetimler, Ankara Üniversitesi ATAUM AB Ortak Tarım Politikası ile AB Jean
Monnet Hukuk Uzmanlığı sertifikaları sahibidir. Özel sektörde ve TMO’nun
çeşitli birimlerinde çalıştı. İzzet Baysal Üniversitesi İİBF İktisat Politikaları
Anabilim Dalında yardımcı doçent olarak görev yaptı. 2010 yılında makroekonomi doçenti oldu ve Ankara Üniversitesine geçti. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanlığı ve KESK Tarım Orkam-Sen Yönetim Kurulu
Üyeliği görevlerini üstlendi. Çok sayıda makalesi ve kitabı yayınlanmıştır.
Çankaya Belediyemiz, altı buçuk ay sonra gerçekleşecek yerel yönetim seçimleri
öncesi önemli bir etkinliğe imza atıyor.
İçtenlikle ifade etmek isterim ki, ben, artık bulunduğumuz dönemden itibaren kapalı salon toplantılarından çok fazla yarar bekleyen bir siyasetçi değilim; ancak
bunu ayırıyorum, bunu önemsiyorum ve bunu, bizim önümüzdeki döneme ışık
tutabilecek bir çalışma olarak değerlendiriyorum. Çünkü burada, masanın her tarafında bulunan birikim sahibi insanlar bir araya geldiler ve ben eminim ki buradan
elde ettiğimiz sonuçlar, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2014 Mart seçimlerindeki politikalarına katkı sunacak nitelikte olacaktır. Dolayısıyla başlangıçta, bu çalışmayı
düzenleyen sevgili Başkanımıza, çalışma arkadaşlarına ve tüm ekibine teşekkür
etmek istiyorum.
Bir açılış konuşmasının sınırları içerisinde, kısaca özetlemem gerekiyor; ancak
söylemek istedikleriminde altını çizme durumunda olacağım.
Birincisi, değinildi, dün Anayasa Mahkemesi’nin bir kararı geldi. 6 Aralık 2012 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Büyükşehir Yasası’nın bir
küçük fıkra hariç tamamı onandı. Bir başka deyişle, Anayasa yargısı bizim iptal
istemimizi reddetti. Neyi kabul etti, neyi reddetti, kısaca bakmak gerekiyor. Anayasa’nın 90’ıncı maddesi, “usulüne göre onaylanmış uluslararası sözleşmelerin iç
hukukun üstünde” olduğunu söylüyor. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının
5’inci maddesi, “belediyeleri açıp kapatırken, seçim çevresi değişikliği yaparken
belde halkına sormayı bir zaruret olarak sayıyor”. Buna karşılık AKP, Türkiye’deki
1400 belde belediyesini hiç kimseye sormadan bir gecede kapatıveriyor. Bizim
partimizin yaptığı referandumlarda 350 bin yurttaşımız oy kullanmış ve 341 bini
15
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
“belediyeme dokunma” demişken, bunu yok sayıyor. AKP’nin bunu yok sayması
olağan, Anayasa Mahkemesi’nin bunu yok sayması olağan dışı mı onu da sizin
takdirlerinize sunuyorum. Ancak ben biliyorum ki bu karar, tarihe, hukuk fakültesinin ders kitaplarına, Anayasa Mahkemesi’nin skandal bir kararı olarak geçecektir.
Anayasa’ya aykırılığı açık olan bir hükmü, Anayasa Mahkemesi görmezden gelmiştir.
Yenimahalle, Çankaya, Etimesgut ilçe sınırlarında dilediğim gibi oynarım. Şişli,
Sarıyer ilçe sınırlarında dilediğim gibi oynarım. 30 kenti büyükşehir, bütün şehir
ilan ederim, mülki idare sınırlarıyla belediye sınırlarını çakıştırırım. Diğer 51 ili ayrı
tutarım, 30 ilde İl Özel İdarelerinin tamamını kapatırım, seçilmiş İl Genel Meclisi
Üyelerinin yetkilerini atanmış Valiye devrederim, göçertirim. 17500 köyü kapatırım, köyün ortak mallarını, bağlanacağı belediyeye devrederim. Burada Anayasa
yargısı, bir mülkiyet ilişkisi, tecavüzünü görmem demektedir.
İçim parçalanarak belirtmek isterim ki, AKP’ye ve onun Anayasa yargısına yakışır
bir kararı Anayasa Mahkemesi vermiştir. Tarih, bu yargılamayı elbette yapacaktır
ancak bu yargılamayı tarihe bırakacak değiliz, bunların hesabını elbette Cumhuriyet Halk Partisi ve ana muhalefet partisi olarak sonuna kadar ve uygun yöntemlerle soracağız.
Bir ikinci güncel sorun, dün televizyonlar Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediye
Başkanlarının “one-man” şovlarına tanıklık etti. Altını çizerek söylüyorum: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, “katkı almadan metro yapan tek belediye biziz”
diyor ve yalan söylüyor. Benim Kadir Topbaş yalan söylüyor demem nezaket sınırlarını aşıyor mu? Peki, ne demeliyim? İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin metroyu
katkı alarak yaptığını soru önergemle ben açığa kavuşturdum. Dolayısıyla onlar
katkı alıyorlar. Buna karşılık İzmir Büyükşehir Belediyesi, bir kuruş katkı almadan metro yapıyor. Türkiye’de bunu sorabilecek, bu birikime ve bu cesarete sahip
medya mensubu var mı bilmiyorum. Mutlaka vardır, ama o kanallar herhalde zaten bu “one-man” şovlara olanak tanımazlar.
Beyaz TV’de Melih Gökçek’in yaptığı pespayeliği anlatmak bile istemiyorum. İzlediniz mi izlemediniz mi bilmiyorum. Kestiği ağaçlardaki elmanın hesabını sormaya
kalkışıyor. Bu, Melih Gökçek’in ahlakına ve zekâsına yakışır bir durumdur, ama
buna RTÜK bir ceza verecek midir, vermeyecektir, bu kadar basit. Diyor ki 1986’lı
yıllarda ODTÜ yolu planlanmıştır. Ben niye 25 yıl bekledim diyor; çünkü itiraz
16
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
geleceğini biliyordum, zaruret hasıl oldu ondan sonra ben onu yaptım diyor. Peki,
ben burada soruyorum: O Anadolu Bulvarı’ndan gelip de Çırağan Lokantası’nın
yanından Konya Yolu’na bağlanacak yol, nereyi kolaylaştıracak? Eskişehir Yolu
ve Konya Yolu bağlantısındaki toplam 4 kilometrelik alanı kolaylaştıracak. Peki,
orada o dev alışveriş merkezinin yapılmasının altında imzası olan kimdir? Karşıda
72 milyon harcayarak yaptırdığı demir kafesi altı yılda yapıp da bir yılda yıkmaya
çalışan kimdir? Orada büyük, dev siteleri, site mi diyorsunuz, rezidans mı diyorsunuz adı her neyse planlayan, emsal veren kimdir? Konya Yolu’nu yaşanamaz
hale getiren kimdir? Şimdi bize diyor ki zaruret hâsıl oldu. Sen bu memlekette,
Ankara’nın Başkent’ini yönettiği sürece, daha çok böyle tırnak içinde “olumsuz”,
tırnağın dışında olumsuz zaruretler ortaya çıkacaktır.
Bir kez daha ifade etmek istiyorum. Eğer oradan o yolun geçmesi, gerçekten
hukuken doğru ise, toplumsal meşruiyet arayan insanlara, “kardeşim hukuk var,
kusura bakma” denilecek zamanlar geçmiştir. İnsanlar kendilerine sorulmadan
çıkartılan kanunlara, kendilerine sorulmadan, danışılmadan çıkartılan Belediye
Meclis kararlarına saygı da duymak istemiyorlar, uymak da istemiyorlar. Zorunda
mı uymaya? Evet, hukuki yönden uymak zorunda. Peki, hukuku nasıl tanımlamak
lazım? Oradan kilometresi 50 milyon liraya, biraz masraf yaparak, tüp geçitle geçmek mümkün müdür? Evet, mümkündür. Bunu tartışalım. Kilometresi 50 milyon
lira. Çok büyük bir para mı arkadaşlar? Büyük para değil mi? Ankara Büyükşehir
Belediyesi’nin son on yıllık konsolide bütçesi 45 milyar liradır. Üzerine konuştuğumuz konu 200 milyon lira. Ben size bir şey daha söyleyeyim. Bu on yılda 45 milyar
lira bütçeye sahip Ankara Büyükşehir Belediyesi, üç metro hattına yalnızca 828
milyon lira ayırabilmiştir. Metroya, gelirinin 50’de birini ayıramayan Ankara Büyükşehir Belediyesi bugün zaruretten bahsetmektedir. Bunların tamamı bir skandaldır. Bu skandalı deşifre etmek, uygun dille aktarmak, anlatmak bizim görevimizdir.
Yeni toplumcu belediyecilik başlığı altında bir çalışma yapıyoruz. Başarılı belediyeciliğin kriterleri olmalı, ölçütleri olmalı. Buna göre değerlendirmeliyiz. Belediyeleri dedikodular üzerinden, kasıtla çıkartılan dedikodular üzerinden, şehir efsaneleri üzerinden değerlendirmenin bilimsel ve sol ahlaka yakışır bir durumu yoktur.
Size bir iki Çankaya Belediyesi notu vermek istiyorum. Maddi gerçekle örtüşüyor
mu örtüşmüyor mu diye denetlemenizi de rica ediyorum. Çankaya Belediyesi’nin
300 kız, 100 de erkek olmak üzere 400 öğrencilik yurt kapasitesi var. Bu, Türkiye’deki bütün CHP’li belediyelerin toplamının onda biridir. Eğer bu bir ölçütse,
bu ölçütü dikkate almaya başlayalım ve herkese diyelim ki; “nutuk atmayın, biz,
17
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
ne kadar daha fazla yurt açabiliyorsunuz ona bakıyoruz”. Başarılıyı başarısızdan
ayırma kriterimiz budur. Çankaya Belediyesi’nin dokuz tane çalışan kreşi var. Altı
tanesi daha açılmak üzere, toplam 15’e ulaşacak. Bu kreş sayısı, yine toplam
CHP’li belediyelerin içerisinde önemli bir yer tutuyor. Her gördüğümüzde ben Belediye Başkanımıza, “evet, çok kreş açıyorsunuz, ama daha fazlasına ihtiyaç var”
diyorum. Çünkü sosyal belediyecilik, toplumcu belediyecilik, halkın yararına çalışan belediyecilik anlamına geliyor.
Kendi arsası üzerine arzu ettiği emsali alamadı diye gelip Ankara’da, Genel Merkez’de bizlere belediyeleri şikâyet edenlere, gülüyoruz arkadaşlar. Çünkü biz
daha fazla emsal vermek ve kişileri zengin etmek üzerinden bir politika izlemiyoruz. Tersine bir mantığımız var. Ne kadar park açtın, ne kadar yeşil alan yaptın, biz
bunun üzerinden belediyeleri değerlendiriyoruz. Çansera’nın 90 bin metrekarelik
bir alanı var. Yeni rekreasyon alanı 750 bin metrekare olacak. İşte önümüzde
somut bir kriter. Kaç tane belediye bu kadar yeni yeşil alan açmış, planlamış, projelendirmiş bunlara bakarsınız.
Altını bir kez daha ve son kez çiziyorum. Biz, belediyeleri şehir efsaneleriyle değerlendirmiyoruz. O halka yakın, o halka uzak, ona ulaşılıyor, ona ulaşılmıyor,
evet bütün bunlar ölçüttür, ama esas olan parayı nasıl kullanıyorsunuz, dürüst,
ahlaklı ve solcu bir belediyecilik yapabiliyor musunuz, bütün mesele budur.
Değerli dostlarım, paylaştığımız bu sabahın yalnızca fiziksel bir beraberlik değil,
bir inanç beraberliği olduğunun farkındayım. 30 Mart 2014, dinci diktanın ve vahşi
kapitalizmin ya yıkıldığı gün olacak ya da bizim, görevlerini yerine getiremeyen
kadrolar olarak tarihe geçtiğimiz gün olacak. Büyük sorumluluk hissediyorum. Kaliteli bir uyku uyumuyorum ve bütün bunları bir tek şey için yapıyoruz. Cumhuriyet
Halk Partisi’nin hiçbir kadrosu, hiçbir yeri makam değildir. CHP’nin bütün koltukları yalnızca size yeni görevler yükler ve eğer bir yükselme varsa, o daha az uyuma ve daha çok koşma anlamına gelir. Bu bilinçle hepinizi saygıyla ve dostlukla
selamlıyorum.
18
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
I. OTURUM: TOPLUMCU BELEDİYECİLİĞİN KÖKENLERİ
Oturum Başkanı: Bülent TANIK
Prof. Dr. Can HAMAMCI
“Dünyada ve Türkiye’de Toplumcu Belediyecilik Mirası”
1942’de Ankara’da doğdu. 1962’de Ankara Gazi Lisesi’ni, 1966’da Siyasal
Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. 1978’de aynı fakültenin Şehircilik Kürsüsü’ne
asistan olarak girdi. Aynı fakültede doktor, doçent ve profesör oldu. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü olarak lisansüstü eğitim
ve araştırma işlerinin yönetim sorumluluğunu üstlendi. Çevre hakkı, çevre
yönetimi, kentsel politikalar, yerel yönetimler konularında çok sayıda eseri
ve araştırması var. Halen Siyasal Bilgiler Fakültesi Kentleşme ve Çevre Sorunları anabilim Dalı’nda emekli öğretim üyesi olarak akademik görevlerini
sürdürmektedir.
Değerli katılımcılar, başlık oldukça iddialı. “Dünyada ve Türkiye’de Toplumcu Belediyecilik Mirası”. Ben iki dakikada 140 yıllık bir mirası çarçur etti demesinler diye
mirası anlatmayacağım, ama bu gelişmenin nasıl ortaya çıktığını anlatacağım.
Daha çok, kökenleri, ortaya çıkışı, gelişmesi, özellikleri ve nasıl bunu tanımlayabiliriz, bunun üzerinde biraz duracağım ve günümüze bağlamak istiyorum.
Önce dilerseniz, toplumcu belediyecilik hareketinin temellerinden başlayalım. Nereden çıktı, nasıl gelişti?
Toplumcu belediyeciliğin kısaca kökenine inersek, bunun 18. yüzyılın son çeyreğinde belirgin olarak gündeme geldiğini görüyoruz. Bu nasıl bir dönemdir? Sanayi
devrimi yapılmış, sanayi kentine girişilmiş, bir takım teknikler gelişmiş, kentlerde
elektrik, su, gaz gibi hizmetler var, ulaşım hizmetleri başlamış, bugün kentsel hizmet dediğimiz birtakım hizmetler görülüyor ve bunlar da doğal olarak liberalizmin
ruhuna uygun bir biçimde, özel girişimler tarafından yerine getiriliyor. Ama sanayi
kenti, artık klasik burjuva kenti değil. Burada emekçi kitleler var, işçiler var ve bunların içinde bulunduğu yoksulluk, ciddi bir şekilde ortaya çıkıyor ve buna, sanayi
kentinin başlangıcındaki sınıf mücadelesinin de ilk nüveleri diyebiliriz.
Toplumcu belediyecilik hareketi - Avrupa’da yaygın deyimiyle belediye sosyalizmi
- kentteki emekçi kitlelerin kentte yaşayabilmesi için belli koşulların sağlanmasına
yönelik çözüm aramaktır. Liberal ekonominin, hizmetlerden yararlanamadığı, dışlanmasına neden olduğu insanlara kentin olanaklarından pay verme çalışmasıdır.
19
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
İlk hareketin öncüleri olarak, İngiltere’deki Fabian Sosyalizmini gösterebiliriz. Fabian Derneği, gerek düşünce üretme bazında gerek üyelerinin aktif olarak politikada yer almasıyla, bunun öncüsü olmuşlardır. İlk belediye uygulaması olarak da
yine İngiltere’de, 1873- 1874 yıllarında Birmingham Belediyesi’nde Başkan olan
Joseph Chamberlain’ı görüyoruz. Kendisi sosyalist değil, ama radikal bir siyasetçi
ve Fabian grubuyla da oldukça sıkı ilişkisi vardı.
Fransa’da bunun yansıması 1880’lerin başında Toulouse’te oluyor, Charles De
Fitte Sosyalist Parti’den bir Belediye Başkanı. Bunun öncülüğünde bir toplumcu
belediyecilik eyleminin başladığını görüyoruz. Ancak 1980’lerin sonuna gelindiğinde olay yaygınlaşıyor. Özellikle Fransa’da olay bir eğilime dönüşüyor, sınıf mücadelesinin aracı haline geliyor ve 1880 – 1918 birinci dalga sosyalist belediye
olarak adlandırılıyor. İkincisi de 1920 ile 1930 arasındaki dalgadır ki, bu dalga en
üst noktaya götürür, iktidara kadar uzanmasına neden olur.
Birinci dalgada, hemen hemen işçi nüfusunun olduğu bütün belediyeleri - 297
belediyeyi - sosyalistler kazanıyor. Fransa’da her yerleşim yeri belediyedir, ama
işçilerin yer aldığı belediye, daha çok endüstri devrimine katılmış olan yerlerdir.
Çünkü taşra halkı tutucudur ve doğal olarak onların böyle bir şeyle doğrudan bağlantısı olmamıştır. Bahsettiğim 297 belediye önemli çünkü içinde Toulouse ve pek
çok büyük Lille vs. olmak üzere sanayi devriminin başladığı kentler yer almaktadır.
Böyle bir yapı, 1920’den sonra yeniden canlanıyor ve 1930’a kadar devam ediyor.
1936’da Fransız tarihinde önemli bir gelişme olan, Front Populaire denilen Halk
Cephesi kuruluyor. Halk Cephesi’nin kurulmasıyla beraber, Fransa’da Komünistlerin, Sosyalistlerin, Radikal Parti’nin beraber hükmettiği bir sol hükümet oluyor
ve ilk defa ücretli izin Fransa’da o zaman uygulanıyor. O güne kadar çalışanların
hiçbir izin hakkı da yoktu. Yalnız Fransa bu pratiğini belediyelerden getirmiştir,
çünkü Front Populaire hükümetinin bakanlarından beş tanesi o zamanki belediye
başkanlarındandır ki bunların arasında Lille, Toulouse, Surrein, Rube var. Beş
belediye başkanı bakan olarak Front Populaire hükümetine giriyor ve devrimci
adımları bunlar atıyorlar.
Bu dönemde neler isteniyor? Bunları biraz sonra toparlarız.
Çünkü 1 dedik, kentsel hizmet diye adlandırdığımız su hizmetleri, gaz hizmetleri, elektrik hizmetleri ve ulaşım hizmetlerinin yerel yönetimler tarafından yani
belediyeler tarafından yapılması isteniyor ve bunlar belediyeleştiriliyor. Desantralizasyon yani belediyeleştirme denilen bir hareket, hem İngiltere’de hem Fran20
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
sa’da hem de Almanya’da ve Kuzey Avrupa ülkelerinde devreye giriyor ve elektrik hizmetleri, gaz hizmetleri, su hizmetleri, kentin temizliği bir belediye hizmeti
olarak kabul edilmeye başlanıyor. Bu hizmetler yaygın olarak Avrupa’nın her yerinde 1900’lerin ilk başındaki 25 – 30 yıl, bir kentsel kamu hizmeti olarak kabul
edilip, belediyeler tarafından yürütülmesi başlıyor. Yani 1800’lerin sonuna doğru,
1880’lere doğru başlayan hareket, 1900’lerin başında tamamen her şeyi yerine
oturtuyor. Bu hizmetlerin hepsi, kentsel kamu hizmetidir ve bunlar belediyeler tarafından yürütülür. Bu hizmetlerin belediyeler tarafından yürütülmesi demek, kent
halkı arasında ayrımcılık yapılmayacak, herkesin - gücü olan değil - bu hizmetlerden yararlanması önemlidir demektir.
İkinci dalga, 1930’lardaki hükümete uzandı demiştim. Bundan sonra, Fransa’da
bu belediye sosyalizmi canlılığını yitirmiyor. Zaman zaman belki albenisi azalıyor,
ama 1968 – 1980 arasında, günün koşullarına göre Sosyalist Parti, bir değişim
geçiriyor. Bu arada Gronoble den başka bir belediye eylem grubu var ve bu eylem
grubu, kentsel yeni öncelikleri de belirliyor ve 1977 yerel seçimlerinde sosyalistler
büyük bir başarı kazanıyor. Bu, 1981’de iktidarı (hem parlamentoyu hem başkanlık seçimini) kazanmalarıyla sonuçlanacak bir zafer oluyor ve bu da belediyelerde kotarılıyor. Yani bir bakıma iktidarın mutfağını, Fransa’da, hem 1936’da hem
1981’de belediyeler yürütmüş oluyor.
Bu kez de hükümete Marsilya Belediye Başkanı Gaston Defferre giriyor. Gaston
Defferre, meşhur Desantralizasyon Yasası’nı yürürlüğe koyandır, Defferre Yasası
diye anılır. Bu 1981’de başlayıp 10 yıl süren Fransa’daki desantralizasyon öyküsünü de başlatmış oluyor ki, o güne kadar merkeziyetçi bir ülke olan Fransa, bu
reform süreciyle beraber, ademi merkeziyetçi bir ülke oluyor. Öyle ki 2003 yılında
anayasa değiştiriliyor ve birinci madde de 1789 ruhuna sadık olduğunu vb. söyleniyor ama bitirilirken de, Fransa desantralize olmuş tekçi bir devlettir ifadesi
kullanılıyor, yani artık sosyalistlerin istediği yerel özerklik, belediye özerkliği, desantralizasyon, anayasa hükmü haline geliyor.
Özel kesim tarafından yürütülen hizmetler belediye hizmetleri haline gelirken, ne
gibi kurumsal değişiklikler oluyor? Bu, belediye şirketlerinin kurulması şeklinde
ortaya çıkıyor. Doğrudan belediye yönetimi dediğimiz yani belediyenin doğrudan
doğruya elektrik, su hizmetlerini yürütmesi ya da kendine bağlı bir birim halinde
yürütmesi, bir bakıma kentsel kamu işletmeleri kurularak oluyor. Bu Alman Hukuku’nda Stadtwerke diye anılan - hemen hemen her kentte ulaşım hizmetlerini
21
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
yürüten bir Stadtwerke vardır - bir kentsel işletmedir. Su işlerini, gaz hizmetlerini
yürüten vardır yani bizde bir zamanlar ki işleviyle EGO’yu vs.yi düşünecek olursak, ASKİ yahut İETT’yi, aynı yapıdadırlar.
Böyle bir başlangıç ve gelişme süreci olmuştur. Peki, bu toplumcu belediyecilik
hareketi, Avrupa’da değişik ülkelerde oldu; bunun özellikleri nelerdir ve bizim için
önemi nedir? Tarihsel gelişim itibariyle şunları gördük. Su, elektrik, gaz, ulaşım,
temizlik gibi kentsel hizmetlerin üretimi, işletilmesi, bunların yenilenmesi belediye
tarafından yürütülür. Sosyal konut, halk sağlığı ve diğer sağlık hizmetlerinin belediye tarafından sahiplenmesi istenir. Bir diğer özelliği, kültürel, sosyal ve sportif
faaliyetlerin belediyelerce düzenlenmesi öngörülür. Kitaplık, müze, tiyatro, konser
salonları gibi kültürel yapılar, stadyum, havuz ve benzeri spor alanlarının belediyece yapılıp hizmete sokulması öngörülmüştür ve bu yönüyle toplumcu belediyecilik, eğitsel ve toplumsal bir eylemdir. Yani anaokulu ve benzeri okul eğitimine
ilişkin hizmetler yapar. Eğitim kurumlarındaki dar gelirli öğrencilerin eğitimine destek verir. Hemen burada belirteyim, Fransa’da çok önemli, yasada da belirtilir, dar
gelirli öğrencilere destek laik eğitim kurumlarında verilir. Çünkü dini eğitim kurumları zaten kilise vakfından yeterince beslenmektedir. Onlara yardım etmeye gerek
yoktur, ayrıca bu ihtilalden kalma bir şeydir. Fransa İhtilali’ndan sonra Kilisenin
Napolyon zamanında yetkileri ortadan kaldırılırken, “eğitime destek, laik olmak
koşuluyla devlet tarafından ya da kamu tarafından yapılır” ilkesi getirilmiştir. Bu
Belediye Kanunu’na da girmiştir. Eğitim deyince tabii, işgücünün yeniden eğitimi,
mesleki eğitim, artı istihdam ve işsizlik sorunlarının sahiplenilmesi konularını da
kapsamaktadır. Hemen belirtelim 1910’lu yıllardaki sosyalistlerin ele geçirdiği, belediye sosyalizminin uygulandığı belediyelerde çok önemli bir şey daha var. İşgücü borsası. İstihdam sorununu düzenleyecek belediye büroları var ve bu da yeterli
olmazsa, belediye, istihdamı arttırmak için yeni tesisler kurmak ya da bunların
kapasitesini arttırmak gibi bir görev üstleniyor. Yani şunu belirtmek istiyorum ki,
belediye sosyalizmi bir popülist politikayla ona buna yardım edip cebine para aktarmak değil insanları önce çalışmaya teşvik etmek, onların çalışması için olanak
sağlamak, onu beceremezse de işsizlik sigortası vermesidir, ama dikkat edecek
olursanız bu sosyal politikanın kendi çerçevesi içinde yapılır.
Bütün bu özellikleri şöyle özetleyebiliriz, hiçbir türden ayrımcılık yapmayan, eşitlikçi, akılcı, yoksulluk ve yoksunluğa yol açmayan, sosyal adaletçi, bütünleştirici
bir şekilciliktir istenilen.
22
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Bu hareketin önemi, nereden geliyor? 20’nci yüzyılda belediyeye yüklenen değerlerin, kullandığımız kavramların tümünün kökeni, bu toplumcu belediyecilik hareketinden geliyor. Bunlar nedir? Kentsel kamu hizmetleri, kentsel kamu ekonomisi, kentsel kamu işletmeleri kavramlarının hepsi bu toplumcu belediyecilik süreci
içinde ortaya çıkmıştır. Yine bu deneyimde ortaya çıkan bir şey vardır, karma kent
ekonomisi. Aslında kentlerde önce karma kent ekonomi diye çıkan bir karma ekonomi var ki, bu Keynesgen görüşünün etkisiyle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra,
ülkelerin iktisat politikalarında da karma ekonomi dediğimiz bir yaklaşım yaygınlık
kazanmıştır. Bunun yanı sıra, idare tarihiyle idare hukuku içtihatlarını etkilemiştir.
Çünkü kamu hizmetini kim yapar? Kamu hizmetinin özellikleri nelerdir? açılan
bütün davalar, idari yargıda bir karara bağlanıyor. Belli kavramlar ortaya atılıyor
ve bizim de -Türkiye’yle ilgili açıklamalarda söyleyeceğim - gerek idare hukuku
kavramlarımızda gerekse yargı içtihatlarında, yani “jurisprudence”larda bu kavramların hepsinin - yani kentsel kamu hizmeti, kentsel ekonomik girişimler, bunlarla ilgili sorunlar nasıl çözülecek - bir hukuk çevresinde geliştirildiğini görüyoruz.
Şimdi bunların hepsini çok rahat kullanıyoruz, ama bu aslında 130 – 140 yıllık
mirasın bize bugün bıraktığı somut kurumlardır. Teşkilat tarihi, bu teşkilat tarihinin
kavramları, kurumları da yine bu 140 yıllık yahut 150 yıllık oluşum sürecinde belirginleşmiştir.
Bu toplumcu belediyecilik hareketinin düşünsel temelleri nedir? Çok kısaca belirteyim, Fabian Sosyalistleri demiştik, ama bu 20’nci yüzyılın başına doğruydu,
1800’ün sonuydu, biraz daha geriye gitmemiz gerekir, gene 19’uncu yüzyıldayız,
ama daha eskiye Fourier’e, Saint Simon’a, büyük ölçüde Owen’e dönmek gerekecektir. Bunlar, bir bakıma yerel birimlerde, ufak yerel birimlerde, insanların
kooperatif üretim tarzıyla örgütlenip kendi kendilerini eşitlikçi, sosyal adaletçi bir
şekilde yöneteceklerine inanan görüşlere sahiplerdi. Bir yerleşim yerinin böyle
düzenlenebileceğini biliyorlardı. Ütopik diyoruz, belki ütopyaydı, ama bir şekilde
bir uygulama alanı buldular, belki belediye sosyalizmi bunun gelişeceği yer oldu.
Burada tabii bir başka şey daha var, hem Robert Owen’da hem Saint Simon’da,
konutun da bu çerçevede, bu yerel birim tarafından yerine getirileceği öngörülmüştü ki, daha sonra toplumcu belediyecilik hareketi içinde konut sorununun da
ciddi bir sorun olarak belediyeler tarafından ele alındığını biliyoruz.
Toplumcu belediyecilik hareketinin belki en önemli noktalarından biri, bunun bir
yerel iktidar pratiği olmasıdır. Çünkü dikkat edecek olursanız, kuram olarak yazılıp
da şöyle yapılsın denmemiştir. Bu yerel iktidar pratiğidir. İnsanlar, kendi iktidarını,
23
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
yerel iktidarını, yerel halkı, belediye halkını mutlu edecek çözümler bulmak için
her şeyden yararlanmıştır.
Şunu söyleyeceğim hemen; bir sınıfsal temel var, buna bağlı bir ideoloji var. Ama
iktidarda olan bu belediyeler, yerel günlük olayları yönetirken, uygun olanı yapmak
için değişik ittifaklar yapmışlardır. Belli bir şekilde esnek davranmışlardır, pragmatik çözümlere gitmişlerdir, ama temel ilkelerinden vazgeçmemişlerdir. Onun için
tekdüze değildir. Ülkeden ülkeye, aynı ülke içinde de kentten kente değişebilir.
Sanırım aynı şeyi Türkiye’ye de yansıtabiliriz. Bu, iktidar pratiğinin, o gün mevcut
olan koşullardan yararlanarak nihai hedefini gerçekleştirmek için yaptığı bir şeydir. Bu açıdan baktığımız vakit, belediyeler arasında bir sınıflandırma yapmak,
hangisi daha çok başarılı demek mümkün değil, günün koşullarına göre her biri
bütün bu sıraladığımız politikaları yerine getirmişlerdir. Sosyal konut politikasına
da hepsi el atmıştır, hizmetleri de belediyeleştirmiştir, fakat buradaki ilişkiler biraz
daha farklı olmuştur.
1880 ve 1890 yıllarındaki bu iktidar pratiği çok eleştiriye uğradı. Yeni liberalizmin,
neoliberalizmin ortaya çıkmasıyla beraber, bu belediyecilik anlayışı demode olmakla suçlandı, bürokratik olmakla suçlandı, hantal, masraflı olmakla, iş görme
niteliğine sahip olmamakla suçlandı ve liberalleşme, özelleştirme ön plana çıktı.
Bu açıdan baktığımız vakit, bu iktidar pratiği 1980 – 1990’lı yıllarda bir sarsıntı
geçirmiştir. Ve pek çok yerde liberalleşme, özelleştirmeyle, bu kentsel kamu hizmetleri yeniden özel kesime devredilmeye başlanmıştır. Burada direnen belediyeler var tabii. Hemen İngiltere’yi düşünecek olursak, Thatcher’in Büyük Londra
Belediyesi’nde Livingstone’la olan mücadelesi, Lambeth’te Ted Knight’le, Liverpol’da Headstone’la, Sheffield’te Blancnote’la mücadeleleri var. Bu, toplumcu belediyecilik, liberal belediyecilik tartışmasında ancak 2008 krizi imdada yetişiyor
ve sanırım bu liberalleştirmenin, özelleştirmenin büyüsü dökülüyor, çünkü hoşnutsuzluk ortaya çıkıyor. 2007’den itibaren Avrupa’da İngiltere, Fransa, Almanya
başta olmak üzere diğer birlik ülkelerinde de sorun tartışılıyor ve 2005 yılından
itibaren aslında yeniden belediyeleştirme, kentsel kamu ekonomisinin rönesansı
gibi kavramlar Almanya’da geliştiriliyor ve İngiltere’de, Fransa’da (remunicipalisation) yeniden belediyeleştirme devri başlıyor. 2010’da Paris Belediyesi bir yıllık
yönetimden sonra, suyu belediyeleştiriyor, tarifeyi yüzde 8 ucuzlatıyor ve bir yılda
35 milyar Euro kar ediyor.
Belediyeleştirmede, yeniden belediyeleştirmenin altında yatan şey, memnuniyetsizlik, fiyatların yükselmesi, kalitenin düşmesi, denetim eksikliği ya da şirketlerin
yetersizliği başta gelen şeyler.
24
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
2007’den itibaren Almanya’da yeniden, o güne kadar kurulmamış olan 44 yeni
kent işletmesi (stadtwerke) kuruluyor. Berlin, Hamburg, Bremen, Frankfurt, Stuttgart ve Bielefeld kentlerindeki elektrik hizmetleri, tümden belediyeye devrediliyor.
100’den fazla enerji dağıtım ağı kamuya dönüştürülüyor ve 2016 yılına kadar da
tüm enerji sektörünün tekrar belediyenin eline geçmesi Almanya’da planlanıyor.
Fransa’da da beş – altı yıl içinde bütün ulaşım hizmetlerinin tekrar belediyeye
geçmesi isteniyor. İngiltere’de Londra toplu ulaşımının bir kısmı tekrar belediyeleştiriliyor. Katı atıkların yeniden belediye tarafından alınmasında Fransa, Almanya, Macaristan, Finlandiya başı çekiyor. Kısaca, 2005’ten itibaren başlayıp,
giderek hızlanan yeniden bir belediyeleştirme süreci. Yüz yıl önce olan olay, bir
bakıma yüz yıl sonra tekrar devreye giriyor.
Türkiye’ye etkisi nedir? Cumhuriyet döneminde bizim ilk Belediye Yasamız, 1930
yılında çıkarılan 1580 sayılı Yasa. 1930 yılı Avrupa’nın hemen her yerinde toplumcu belediyeciliğin zirvede olduğu, genel kabul gördüğü bir dönemdi ve biz 1580
sayılı yasayı hazırlarken alınan örneklerde de zaten kentsel kamu hizmeti sorunu
çoktan çözülmüştü. Türkiye’nin bir geçmişi yoktu ki bunlar özel kesimde olsun da
öyle devam etsin desin, herhangi bir tartışmaya gerek olmamıştı. Üstelik belediyeciliğin zaten pek yerine oturmamış olduğu bir iklimde, buna alternatif olacak
başka bir sosyoekonomik yapıda olmadığı için, 1580 sayılı yasayla, kentsel kamu
hizmeti kabul edilmiştir. Geniş bir hizmet yelpazesi çerçevesinde kabul edilmiştir
ve bu açıdan kamu yararını ön planda tutan, kentsel kamu hizmetleri yelpazesini
oldukça geniş tutan, merkezi belediyecilik anlayışı 1970’li yıllara kadar da iktidarda rakipsiz kalmıştır.
1970’lerin ikinci yarısında, değişim ortaya çıkacaktır. Kentleşmenin gelişmesi, büyük kentlerin öneminin artması, buradaki kentsel sorunların yoğunlaşması ve sol
düşüncenin Türkiye’de tartışılır, konuşulur hale gelmesi, solda partilerin olması,
Cumhuriyet Halk Partisi’nin ortanın solunda olduğunu ilan etmesi haliyle, sol çözümleri devreye getirmiştir. Başlangıçta birkaç belediye ve belli kesimlerin, düşünürlerin buna katkısıdır ve sanırım – İlhan Tekeli anlatacak daha sonra - Ankara
Belediyesi’nin uzmanlar kurulunun çalışmaları vs. bizde de kendimize özgü bir
toplumcu belediyecilik kavramı oluşturmaya başlamıştır ve Ankara Belediyesi’nin
çıkardığı Devrimci Belediyeler Derneği Dergisi’yle de diğer belediyelere de yayılmıştır.
Bunun yanı sıra, kamu hizmetleri zaten geniş bir yelpazede belediyeler tarafından yapılıyordu, ama yeni uygulamalar da ortaya çıkmıştır. Tanzim satışlar, Sayın
25
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
Başkan (Bülent Tanık) bahsetti daha önce. Konut var. İzmit’te yeni yerleşimler,
Ankara’da Batıkent. Sanırım toplumcu belediyecilik hareketi içinde yerleşim yerlerinde konut sorununu çözecek önemli girişimlerin başlangıcı olarak gösterilebilir.
Çok teşekkür ederim.
Prof. Dr. İlhan TEKELİ
“1970’li Yıllarda Gelişen Toplumcu Belediyecilik Yaklaşımının Toplumsal
Bağlamı Üzerine”
İlhan Tekeli 1937 yılında İzmir’de doğmuştur. Şehir ve bölge plancısı, sosyologdur. İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden mezun
olmuştur. 1964’te, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde, Şehir ve Bölge Planlamacılığı alanında; 1966’da Pennsylvania Üniversitesi’nde yüksek lisansını tamamlamıştır. 1968’de İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Şehir Planlama
konusunda doktora yapmıştır. 1970’den bu yana, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde öğretim üyeliği yapmaktadır. Yurtdışındaki çeşitli üniversitelerde konuk profesör olarak ders veren
Tekeli, birçok belediyede ve kuruluşta danışma kurulu üyeliği de yapmıştır.
Tarih Vakfı’nın kurucusu ve başkanı olmasının yanı sıra, World Academy for
Local Government and Democracy (Yerel Yönetim ve Demokrasi için Dünya Akademisi)’de İcra Heyeti’nin kurucusu ve üyesi olmuştur. 1964’ten bu
yana, şehir ve bölge planlamacılığı, planlama teorisi, makro coğrafya, göç
coğrafyası ve politik davranış, Türkiye’deki yerel yönetimlerin teorisi ve tarihi,
kentleşme ve kentsel politika, ekonomi politikası, Türkiye’nin ekonomi tarihi,
kent ve toplum tarihi gibi alanlarda yayımlanmış pek çok eseri vardır.
Aslında, önce bu yeni toplumcu belediyecilik kavramının ortaya çıkmasının biçimi
üstünde biraz durmakta yarar var. Çünkü şöyle bir şey var, 40 yıl önce ortaya çıkmış. 40 yıl sonra gerek yazında olsun gerekse pratikte olsun özelde de Çankaya
Belediyesi’nin çalışmalarında, yeni toplumcu belediyecilik kavramı içinde geçmişe
bir atıf yapılıyor. Tabii Türkiye’de bu çok sıkça rastlanan bir olay değildir. Böyle tarihsel köklerini kurmak, düşüncenin bütünlüğü vs. çok rastlanılan bir şey değildir.
Acaba, niye böyle bir atıf yapılıyor? Acaba o 1970’lerdeki hareket nasıl bir başarı
sağladı ki, o başarı günümüzde de hatırlanıyor ve o çizginin devam etmesinden
yarar umuluyor? Galiba çıkış biçiminde şöyle bir özellik var. Baştan konulmuş bir
ideolojik çerçevenin uygulanması değil, pratikte bir şeyler uygulanıyor. Genel sol
ilkeler içinde Türkiye pratiğinde, bazı belediye başkanları bir şeyler uyguluyorlar. Sonra bu uygulama, bir kuramsal ideolojik çerçeve haline dönüşüyor. Tabii
bu gelişme biçimi bir şeyi garanti ediyor. Siz ideolojiyi baştan kor, sonra bunun
başarısını ararsanız, ilk bakacağınız şey pratikte başarılı oldu mu? Hâlbuki bu
pratik üstüne kurulduğu için, uygulama bakımından başarısını sorgulamak diye
bir problem yok.
26
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
İkinci önemli özelliği, çıkış biçiminin Türkiye’de belediyeciliğinin merkezin gölgesinde, vesayetinde geliştiği bir ortamda, parti aidiyetlerini aşan ve belediyenin,
yerelin haklarını, özerkliğini merkeze karşı savunan bir hareket olabilmesi. Yani
bir parti aidiyetine indirgenemeyen bir özelliğe sahip olması, tabii daha ilginç bir
özelliği, bu hareketin seçim kazanma başarısı var. Çeşitli dönemlerde seçim kazanıyor ve bunlar yan yana gelince de, hatırlanması için belirli sebepler ortaya
çıkıyor.
Bunu nasıl bir çerçeveye oturtmalıyız? Bu çerçeveyi ben altı parçalı, altı aşamalı
olarak geliştirmeye çalışacağım.
Birinci aşama; temelde, bu hareketin ortaya çıkmasının nedeni, Türkiye’de demokrasinin gelişme tarihiyle yakından ilgili. Yani biz, çok partili rejime geçiş biçimimizi bilmezsek, niye 1973’te böyle bir hareketin doğduğunu anlayamayız.
İkinci olarak; 1970’leri anlayabilmek için, 1970’lerin Türk siyasetinde, ekonomisinde ve dünya ekonomisindeki özel yerini bilmemiz gerekir. Dikkat ederseniz bu
dönem, 1971 askeri müdahalesi, 1980 askeri müdahalesi, iki askeri müdahale
arasında güçsüz koalisyon iktidarlarının olduğu bir dönemde gelişen bir hareket
ve bunu anlamazsak, tabii 1973’te Türkiye’de olanı da anlamamız zorlaşır.
Üçüncü olarak ele almamız gereken nokta; 1961 Anayasası sonrasında, Türkiye’de siyasetin sola açılmasının olanaklarının doğması. Bunu da bilmezsek,
1973’ü bir yere oturtamayız.
Dördüncü fenomen; CHP ve bunun içinde Ecevit olgusunun yeri ve Ecevit’in o
dönemde, -burada çok ilginç bir olay var. Ecevit, partisinin ideolojisini kendisi formüle ediyor. Daktilosuna oturup yazıyor, sonunda ne olursa olsun – bunun da
kamunun paralelinde olmayan, ona ayrık bir hareket olarak nasıl gelişiyor gibi bir
problem alanı var. Onu da bilmemiz gerekiyor.
Tabii beşinci; bu biraz çevresel faktörler. Bir de kentin kendisi var. Bunun nasıl bir
harekette olduğunu bilen, hızlı kentleşme karşısında Türkiye’nin yaşadığı kentleşme deneyimi ve sorunları, onlar nasıl bir belediyecilik hareketi doğuruyor.
Son aşamada da; bu bağlam içinde, deterministik bir analiz değil, olumsal bir
analiz olarak nasıl bir iç tutarlılığı olan toplumsal belediyecilik hareketi formüle
ediliyor.
27
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
Şimdi, önce şöyle bir sorunumuz var. Biz 1973’e geldiğimizde, Türkiye demokrasiye geçeli, - ben kendi yazılarımda “demokrasiye geçmek” kelimesini katiyen
kullanmıyorum, çok partili rejime geçerek 1946, 1973 oldukça uzun süre olmuş
– belediyeler, demokrasinin kalitesi bakımından bir özerklik talebi ile Türkiye’nin
gündemine gelmemiş. 1973 Seçim kampanyasını ben çok iyi hatırlıyorum. Adaylar, “ben merkezi hükümete yakın olacağım, sizin kentinize merkezden daha çok
para getireceğim” propagandasını yapıyorlardı. Bu demokratik bir belediyecilik
propagandası değildir. Niye Türkiye 1946’dan 1973’e kadar demokratik bir belediyecilik hareketini gündemine alamadı? 1973’te bunun gündeme alınmasının
sebebi, büyük kentlerde iktidar, muhalefetin eline geçti, merkezde de başka bir iktidar var. O zaman merkezin bizim demokrasi anlayışımız içinde, yerelin üstünde
kurduğu otoritenin daha vahşi hale gelmesinin ortaya çıkarttığı bir talep var. Bu,
bizim demokrasimizin kuruluş biçimiyle çok ilgili. Yazıda detayları var, ama şimdi
bir tek parti rejimi var. Tek parti rejiminin belediyeler üstünde bir vesayeti var. Zaten 1930 yasası bir vesayet yasası, gayet açık ama onun bir sebebi var. Çünkü
tek parti rejiminin bir programı var, o programa göre bir vesayet. Ama çok partili
rejime geçince, böyle bir vesayetin temelinin kalmaması gerekiyor, ama biz çok
partili rejime geçtiğimiz zaman demokrasiye geçmiş olmuyoruz. Çünkü benzer,
aynı partinin içinden gelen kişiler, aynı iktidar anlayışları içinde yönetiyorlar ve o
zaman bir yerel yönetimin, bir demokrasi problemi olduğu filan tartışılmıyor. Türkiye’de 1950’ye geçişle tabii çok önemli bir şey olmuştur. İktidar el değiştirmiştir.
Kazasız, belasız, büyük siyasal gerilimler olmadan gerçekleşmiştir ve bu pratiğin
doğması dolayısıyla, halkla siyasetçi arasında mesafe azalmıştır, ama bir demokrasi programı yoktur.
Ben geçen yaz döneminde, o dönemin bütün tartışmalarını başka kitap dolayısıyla izledim. Hakikaten izleyiniz. Ve şu dakikada Türkiye’de tartışılan demokrasi probleminin içeriğiyle karşılaştırınız. Hiçbir şey yoktur. 1950 – 1960 Dönemi
fikir özgürlüğünün en az olduğu bir dönemdir. Türkiye demokrasi tartışmasını,
1973’teki yerel yönetimin demokrasi içeriğini, 1973’ten sonra fark etmiştir.
İkinci önemli mesele de 1970’lerin sorunları. Türkiye ve bütün dünya aslında,
1970’lerin başında, Bretton Woods anlaşması yahut rejimi sonrası krizle karşılaşıyor. Amerika’nın Vietnam Savaşı, finansman sorunları, sonunda varılan Smithsonian Anlaşması ve sonrası Bretton Woods rejiminin çöküşü ve onun para sistemine getirdikleri ve değişik başka siyasal nedenlerle, 1973’te – 1974’te birinci
petrol şoku yaşanıyor. 1979’da da ikinci petrol şoku yaşanıyor. Çok muhasaralı bir
rejim ve bunların yaşanmasına paralel olarak da sosyal devlet anlayışı zayıflıyor.
28
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
1970’in başında, 1971’de olmadığını düşünelim o para krizinin, sosyal devlet,
Keynesgen politikaları vs. ve bu arada yaşanan birçok uluslar arası krizler, dünyayı neoliberal politikalara taşıyor. Thatcher çıkıyor, Reagan çıkıyor, Turgut Özal
çıkıyor. Böyle bir geçiş süreci. Şimdi bu ortamın içinde Türkiye’de de bir koalisyon
hükümeti var. CHP de olsa MSP ile yapıyor, birinci Milliyetçi Cephe vs. devamlı
oynak, sabit bir şey yok ve bu para krizi karşısında ciddi önlem alamıyor. Petrol
dolara bağlı. İşte böyle bir ortamda Türkiye’de, yerel yönetimlere merkezden ayrılacak doğru dürüst kaynak yok, nerede kaynak bulunacak böyle bir ortamda.
O ortamda, bir umut olarak seçilmiş kişilerin kendilerine bir çözüm yolu bulma
arayışları var.
Şimdi bir üçüncü konu var, bu iki öğe tabii çok belirleyici, ama Türkiye’nin 1961
Anayasasıyla sola açılması diye bir problem olmasaydı, 1973’te toplumcu belediyecilik diye de bir şey çıkmazdı.
Genellikle şu söyleniyor, deniliyor ki, “1961 Anayasası oldu, Türkiye sola açıldı.”
Bu aslında çok basit bir formülasyon ve doğru değil. Çünkü benim gördüğüm şu,
141 ve 142 dururken, sola açılma argümanı ileri sürülemez. 1961 Anayasası’nın
bize getirdiği şey, sola açılmadan çok, solun sızmasına müsaade etmek. Şimdi
bakın, sola açılmak başka bir şey, solun sızmasına müsaade etmek çok sınırlı
bir şey. 1961 Anayasası’nın getirdiği şey, sosyal devlet kavramı, sosyal adalet,
sosyal devletin hizmetleri. Eğer siz bir sol çizgideyseniz ve bir sol parti kurmak
istiyorsanız, o kuracağınız partinin programıyla anayasa arasında bir uyum iddiasında bulunma durumunu elde ediyorsunuz. Ben kişisel olarak da o dönemi
yaşadığım için ve o tartışmaları da bildiğim için, nasıl soldan parti kuranların, bu
rejim içinde meşruiyetlerini sağlamak için programlarını nasıl formül ettiklerini birebir tanıyorum. Şimdi böyle bir ortamda, bir sol hikayesi var ve bu sol hikayesi
içinde bir açılış var, Yön Hareketi var, Türkiye İşçi Partisi’nin Hareketi var, Milli Demokratik Devrim Stratejisi var, bunların detaylarına girmiyorum, ama sonunda da
sol, Türkiye’de bir entelektüel cazibe ve hegemonya yaratmaya başlıyor. Ve İsmet
İnönü de, 1965 seçimlerine girerken, “Ortanın Solu” kavramını getiriyor. Ortanın
Solu’nu açıklamak, bu “Ortanın Solu” lafının İsmet Paşa tarafından kullanılması,
sola, kendine özgü bir başka meşruiyet de sağlıyor. Ve bu ortam içinde, 1968
Öğrenci Hareketleri - büyük bir olay, solun demokrasiyle ilişkisi o kadar net değil.
Yön Hareketi Türkiye’nin düzenini yazıyor, devrim için bir kitap yazıyor, 9 Mart’ta
da İhtilalın eşiğinden dönülüyor.
29
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
Böyle bir siyasal ortamdan söz ediyoruz. Böyle bir ortam içinde, 12 Mart, 12
Mart’tan sonra Teknisyenler Kabinesi ve yeniden canlanan demokrasiye geçiş
için de Ecevit’in 1971 Hareketine karşı vaziyet almasının sağladığı prestijle ve
CHP içindeki dönüşmelerle, 1973 seçimlerinde ilk defa CHP gecekondulardan oy
alıyor ve büyükşehirleri kazanıyor.
Burada bir dördüncü öğe, Ecevit meselesi. Ecevit meselesi, CHP’nin çok yüksek
oy aldığı bir dönem olduğu için, devamlı olarak özlemle oraya bakılarak değerlendirilen bir mesele. Tamam, öyle bir şey var. Halkla ilişkilerini kuruyor ama CHP’nin
bugün içinde, daha sonra da içinde taşıdığı bütün problemleri de inşa ediyor. Yani
CHP’nin klikler arası koalisyonlara, güvensiz koalisyonlara dayanan, sürekli olarak el değiştirebilen bir içyapısı içinde siyasi kariyer geliştirmek olanağı kalmıyor
ve daha sonraki dönemlerde bu problem ortaya çıkıyor. Bunun en ilginç örneği,
Ecevit’in kendisinin 1980 sonrasında partilerin yeniden kurulduğu sırada, CHP’nin
başına gelmek istememesi yahut onun kurulmasında pay almaması, kendisinin
ayrı bir parti kurması ve kurduğu partinin bir aile boyu parti olmasıyla çok yakından
ilgili. Ecevit’in CHP içinde yaptığı siyaset biçimi, CHP’nin performansını, - tamam
oy almayı sağlamıştır ama - uzun erimdeki performansını düşürmüştür. Bunu bir
varsayım olarak kabul edin, ama ben kişisel olarak böyle görmek eğilimindeyim.
Bir şey daha söyleyeceğim. Türkiye’nin hızlı kentleşme karşısında bulunduğu durum. Türkiye, 1973’e geldiği zaman, hızlı kentleşmenin hala içinde ve hızlı kentleşme, Türkiye’yi ciddi bir sorunla karşı karşıya bırakıyor. İkinci Dünya Savaşı
sonrasında, hızla kentleştiğiniz zaman, bunun doğru dürüst, modernist meşruiyet
kalıplarına uygun olarak çözülmesi için iki şeyi aynı esnada gerçekleştirmeniz
lazım. Bunlardan birisi, kentsel altyapı, konut. İki, sanayi ki, bunlara iş vereceksin.
Kentsel altyapı ve konut yapacaksın. Bunun olabilmesi için belli büyüklükte bir
kapital birikimine sahip olmanız gerekir, ama Türkiye’nin gelişmişlik düzeyi, o büyüklükte kapitale sahip değildir ve dünyanın o zamanki kapital akımları da bunun
bulunmasına olanak bırakmamaktadır. O zaman, sistemin varlığını sürdürebilmesi için kentleşmeye ve konuta sarf ettiğini küçültüp, öbür tarafta arttırması gerekir.
Bunu Türkiye, Türk halkı, gecekondu yaparak çözmüştür, yani teknisyenleriyle
falan yapmamıştır, gecekondu bir sorun değildir, bir çözümdür.
1973’e geldiğiniz zaman, olay artık ilk yıllardaki gibi değildir, ilk yıllarda biraz gecekondu vardır, bulamadığınız işi dolmuşla yaparsınız, işportacı çıkar, işporta yaparsınız, istihdam yaratırsınız. İşportalı, dolmuşlu, gecekondulu kent doğar. 1973’e
30
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
geldiğinde mantıki sınırlarına ulaşmıştır. Bunların çözümleri, o şekilde yapıların
değil de toplumcu belediyeciliğin uygulanmasıdır. Şimdi bakın finansman yok, finansman kıt, dünyada da problem, Türkiye’de de problem. Problemler, kentsel
problemler son noktasına ulaşmış ve demokrasi kültürünün olmadığı güçsüz bir
ortamda koalisyonlar var. Bir hareket olarak, belediye başkanları sorunları çözerek, çözme biçimlerini bir araya getirerek bir hareketi ortaya çıkartıyor.
Temel ilkelerini okuyacağım, geçeceğim. Demokratik belediye. Üretici belediye.
İhale edecek filan bir şey yok. Yani onu sen üreteceksin. Sen belediye başkanı,
gecekondu tıkanmış, yollar işlemiyor, buldozerin üstünde Erol Köse yahut Vedat
Bey, dayanıyorlar gecekondunun kapısına, diyorlar ki bak yol buradan geçecek,
hadi anlaşalım. Ben sana şurada bir ev yapayım sen de şurayı ver, geç, böyle
yapılan bir şey ve bunun maliyetleri müthiş ucuz. Şimdi bakın bir belediye, halka
umut vererek seçilmişsiniz, yetkileriniz yok, paranız yok, problemleriniz büyük,
böyle bir ortamda, bir daha seçimi yüksek oy alacak şekilde başarı göstereceksiniz. İşte bu ilkeler buradan doğuyor.
Demokratik belediye
Üretici belediye
Tüketimi düzenleyici belediye
Birlikçi ve bütünlükçü belediye
Kaynak yaratıcı belediye
Doç. Dr. Mahmut GÜLER
“1980 Sonrası Toplumcu Belediyecilik Uygulamaları”
1968 Adana’da doğdu. İlk orta ve lise öğrenimini Adana’da tamamladı. Lisans öğrenimini 1992 yılında İnönü Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü,
yüksek lisans öğrenimini 1995 yılında Trakya Üniversitesi Kamu Yönetimi
Bölümünde tamamladı. 1997 yılında Trakya Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü Kent ve Çevre Bilimleri Ana Bilim Dalında Araştırma Görevlisi olarak
göreve başladı. 2005 yılında Doktora eğitimini Ankara Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi (Kent ve Çevre Bilimleri
Anabilim Dalı) tamamlayıp tekrar Trakya Üniversitesi’ndeki görevine döndü.
2005 yılında yardımcı doçent ve 2010 yılında doçent olarak atandı.
Değerli katılımcılar, ben Türkiye’de 1980 sonrasında olmayan toplumcu belediyecilik uygulamalarının neden olmadığının, neden olamadığının, tabii burada
birkaç tane alkışlanacak örnek dışında Türkiye’de neden olamadığının üzerinde
duracağım. Bunu yaparken de, İlhan hocamın bıraktığı, nokta koyduğu yerden,
hatta açılım yaptığı noktalara tekrar biraz dönerek, 1970 ile 1980 sonrasını biraz
31
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
karşılaştırarak yapacağım ve bu ilk başlıkta da biraz seçim analizi, daha doğru
seçimlerin sonuçları üzerine değerlendirmeler üzerinde konuşacağım.
İkinci başlıkta ise, kentleşme sürecinin biraz ekonomi politiği üzerinden değerlendirerek yeni saha içi uygulamalar, yerel yönetimler ve bu bağlamda sosyal demokrat belediyeleri, 1989’da iktidara gelen sosyal demokrat belediye uygulamaları
üzerinden bir sonuç değerlendirmesi yapmaya çalışacağım.
1961 Anayasası, 1968 Hareketi, 1970’li yıllardaki gecekondu hareketleri, Cumhuriyet Halk Partisi’ni 1973 seçimlerinde, özellikle yerel yönetim seçimlerinde iktidara taşımıştır. Özellikle de büyük kentler söz konusudur.
Demokratik bir katılım gerekliliğinden, birlikçi ve bütünlükçü bir belediyecilik
gerekliliğinden bahsedildi, kaynak yaratıcı, tüketimi düzenleyici ve bunlar kadar
önemli olan üretici bir belediyecilik teorik çerçevesi çizildi. Bunlar ilkelerdi.
1973 seçimleri, aslında Türkiye’de bir ilki de yaşatmıştır. Türkiye’de daha doğrusu bir ilk yaşanmıştır. 1973’ten sonra 8- 9 aylık (Ecevit – MSP) CHP – MSP
Hükümetini ayrı tutarsak ilk kez yerel yönetimlerle merkezi iktidar farklı siyasal
partilerin eline geçmiştir. Farklı siyasi partilerin elinde bir merkez – yerel, aynı
zamanda çekişme ve çatışmayı da beraberinde getirmiştir ve merkezi yönetim
kendi belediyelerinin daha verimli, daha üretken olduğunu kanıtlamak için CHP’li
belediyelerin kaynaklarında birtakım kesintiye gitmiştir. Bu bütün belediyeler için
söz konusudur, ama en azından Cumhuriyet Halk Partili belediyelerde bu daha
baskın bir şeyi ortaya çıkartır. Burada merkezi iktidarın amacı, görev yapamayan
büyük kent belediyeleri imajını ortaya koymaktı, böyle bir siyasi taktik izlemişti;
fakat bu dönem belediye başkanları da buna alternatif olarak, karşı hamle olarak
demokratik kitle örgütlerini arkasına alma çabası içerisine girer, başta DİSK olmak
üzere, kitle örgütlerinin desteğini alarak belediyecilik yapmaya çalışırlar. Bir başka
yaptığı iş ise, belediye başkanlarının hizmet üretememesini ya da hizmeti sınırlı
şekilde üretmesini, merkezi yönetimin baskısına bağlar. Bunu da halka şikayet
ederek, halka şikayet bağlamında bir siyasi sonuç elde etmeye çalışmışlardır.
Dolayısıyla bu belediyecilik, 1973 ile 1977 arasında bir kargaşa ortamı içerisinde
gelişim gösterir.
Bu ilkeler çerçevesinde ne olmuştur? Belki birkaç başlık altında söylemek gerekirse, bu belediyeler tarafından halka yönelik üretim yoluyla bir üretim disiplini elde
32
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
edilmeye çalışılır. Rantların yine belediyelerce halka yansıtılması başarılmıştır.
Üretimin ve tüketimin denetlenmesi söz konusu olmuştur. Ulaşım kolaylıklarından
herkesin eşit bir şekilde yararlanması amaç edinmiş ve başarılmıştır. Ve üretim
mallarının, türeticiye kolayca erişilmesini sağlamaya yönelik bir başarı elde etmiştir. Dolayısıyla bu başarılar, 1977’e gelindiğinde yani tekrar bir yerel yönetim
seçimi söz konusu olduğunda, birtakım sonuçlar ortaya çıkartır.
Şunu unutmamak gerekir ki, siyasi kaos ortamı vardır. 1977 yerel yönetim seçimleri, Türkiye’nin en düşük katılımla, yaklaşık yüzde 56, yüzde 57 civarında bir katılımla gerçekleşir ve bu seçimler neticesinde, toplumcu belediyeci başkanlarının
deneyimleri, uygulamaları neticesinde, bu seçimde ve ondan sonraki seçimlerde
artık sadece adayların bireysel yeteneklerine önem veren anlayış bırakılmıştır.
Siyasi parti programlarının da ön plana alındığı bir sonuç ortaya çıkarılmıştır.
Bu uygulamalar, seçim başarısı anlamında neler getirmiş? Toplam oy oranlarına
baktığınızda, belediye meclisi, il genel meclisi ve kent belediyeleri 1973 yılında %
42 oranında oy almışlar, 1977 seçimlerinde bu oran yüzde 48’e çıkıyor. Bu sonuç
genel seçimlere yansıyor, % 33 oranında. Dikkat ederseniz genel seçim çok başarılı değil, genel seçim ile yerel seçim arasında yüzde 10’luk az oy var. 1977’e
geldiğimizde bu genel seçime de yansıyor. Yüzde 33’lük oy genel seçimlerde yüzde 41’e çıkıyor, yerel seçim toplamı ise yüzde 48’e çıkıyor.
Bunu tek başına bu belediye başkanlarının başarısı olarak sunmak da, belki diğer
başarılara haksızlık olarak değerlendirilebilinir ama eğer siz kentleri iyi yönetiyorsanız, bu seçime yansıyacaktır.
1977 seçimlerinde enteresan bir gelişme daha ortaya çıkıyor. Toplumcu belediye
başkanlarının bazıları partileri tarafından tasfiye ediliyor. Özellikle Ankara ve İstanbul örnek olarak gösterilir ve 1973’te İstanbul ve Ankara’nın başarısı, 1977 seçimlerinde tekrarlanmıyor. Yani 1977 seçimlerinde, tümden baktığımızda CHP’nin
oylarında büyük bir artış var ama bu belediye başkanlarının parti içi çekişmeden
kaynaklanarak aday gösterilmemesi neticesinde Ankara ve İstanbul’daki oylarında düşüşler söz konusudur. Dolayısıyla aslında birçok siyasetçi ve akademisyen,
toplumcu belediyecilik uygulamaları ile ilgili geçmişe referans verdiğimizde, toplumcu belediyeciliğin 1977 seçimleriyle beraber bittiğini, 1977’den sonra toplumculuk anlayışının devam ettirilmediği görüşündedir; fakat etkisi derindir, devam
etmiştir bence de.
33
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
1970’li yılları inceledikten sonra, 1980 sonrasında uzunca bir siyasi yasaklılık dönemi var. Sosyal demokratların partileşme serüveni de Halkçı Parti ve Sosyal
Demokrat Parti (SODEP) ile başlar. Bu iki parti 1985 yılında birleşir SHP’yi kurarlar. 1987 yılında halkoylamasıyla siyasi yasakların kalkmasının hemen ardından
Özal, partilerin toparlanmasına fırsat vermeden bir erken seçime gider ve SHP
ana muhalefet partisi olur, ama arkasından yapılan 1989 Yerel Seçimlerinde SHP
özellikle büyük kentlerde büyük bir başarı elde ederek seçim kazanır. 1991 Genel Seçimlerinde SHP, yerelde başarı gösteremese de üçüncü partidir. 1989’da
SHP’yi iktidara taşıyan birtakım gelişmeler var tabii, ama şunu da vurgulamakta
fayda var. Özal’ın yerel yönetim seçimlerinde uyguladığı politika, bir cümle olarak
halka şunu söylemiştir. “Eli kolu bağlı bir belediye başkanı mı istiyorsunuz, iş yapan bir belediye başkanı mı?” Bu gazetelere yansıdığı için buraya alıntı yaptım ve
Özal’ın bu taktiği aslında 1980’li yılların sonuna kadar da en azından 1989 seçimlerine kadar başarıyla gider. Fakat Türkiye, liberal politikalara geçişiyle beraber,
1980’li yıllarda ekonomik bir durumla karşı karşıya kalır. Özellikle 1985’ten itibaren belediyeler tarafından yoğun bir şekilde borçlanma gerçekleştirilir. Belki buna
biraz sonra daha ayrıntılı bir şekilde değineceğim ama 1990’lı yıllardan itibaren
bu borçların geri ödenmesi ya da devletin de borçlarını geri ödemesi söz konusu
olduğundan bir sıkıntıyla karşı karşıya kalınır. 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren ücretleri bastırma, enflasyon ve dolaylı vergilerin yürütüldüğü bir dönem var
ve 1989 yılında artık liberal politikalara karşı işçi sınıfının da bir tepkisi söz konusu
olur. Özellikle sağcı belediyelerin popülist politikalarına karşı bir tepkidir bu.
Bir de tabii 1970’li yıllardan itibaren bu toplumcu belediyecilik; - büyük kentler
için söylüyorum bunu - iyi uygulamaları gören halkın da 1989’da artık bu popülist
politikalara dur dediği bir seçimdir ve siyasi yasakların hemen arkasından yapılan
bu seçimlerdeki başarıyı da belki biraz burada aramak gerekir.
1992 yılında CHP’nin tekrar kurulmasıyla sol iki kutba ayrılır, ama hemen iki yıl
sonra 1994 yılında SHP ve CHP, CHP çatısı altında birleşir. Bu arada, 1987 yılında unutmadan vurgulamak gerekir ki, siyasi yasaklardan kurtulmuş olan eski
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Bülent Ecevit de Demokratik Sol Parti’yi
kurmuştur. Ve 1993 kurultayında Erdal İnönü aday olmayınca Murat Karayalçın
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığını bırakarak Genel Başkan olur. Bu da ne
yazık ki Ankara için herhalde dönüm noktası olur.
1985 seçimleri sol açısından hezimetle sonuçlanır. 1989 seçimlerinde büyük başarı elde ederken, büyük kentlerde, 1994’te müthiş bir düşüş görülmektedir. Re34
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
fah Partisi oyları henüz daha 1989’da yüzde 9’lar seviyesindedir, 1994’te yüzde
19’lar seviyesindeki oylarında büyük sıçrama vardır. Yani burada şunu da vurgulamak gerekir, liberal politikalar ve gelişen siyasi konjonktür ve sosyal demokrat
partilerin uygulamaları ne yazık ki bir sonraki seçimlerde halk tarafından olumlu
karşılanmamış ve bu anlamda halk iktidarı sosyal demokrat partilere tekrar iade
etmemiştir.
Genel olarak baktığımızda bu dönemde politikalar neydi? 1980’li yıllardan sonra
Turgut Özal, seçim politikalarını ve parti politikalarını bir cümle olarak “değişen
dünyaya ayak uydurma” olarak tanımlıyordu, bu kavram üzerinde yoğunlaştırmıştı. SHP ile başlayan ve CHP ile devam eden slogan ise “değişim”di. Aslında bu
“değişim” sloganı birçok kesim tarafından ve hatta birçok sosyal demokrat tarafından da olumlu karşılanmadı. Kimi zaman “Üçüncü Yol”cu uygulamaların taklidi
olarak değerlendirildi, kimi zaman başka söylemler ortaya çıkartıldı. Bu kargaşa
ortamında Kemal Derviş’in “Sosyal liberal” sentezi, sosyal demokratların temel
sloganı haline gelmişti. Böyle tutarsız bir dönemdi ve bu tutarsız dönemi Altan
Öymen - eski Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı - gazetede bir yazısında
şöyle tanımlıyor, “Bir sabah kalkıyorum bakıyorum parti “Yeni Sol” adı altında Tony
Blair’ci uygulamaları ortaya koymuş, ertesi sabah kalkıyorum bakıyorum “Anadolu Solu” diye yeni bir sol ortaya atılmış. Bir hafta sonra “Edebali Solculuğu” çıkıyor,
“Merkez partisi olacağız” tarzında zaman içerisinde birtakım farklı farklı sloganlarla kendini tanımlama çabası içerisinde.” Peki, bütün bu kargaşa, kaos ortamını
ortaya çıkartan gelişmeler ne? Aslında hocalarım da bahsettiler, 1970’ler krizinin,
1980 sonrası krizlerin yaratmış olduğu sonuçlardır.
1979 ve 1980 seçimlerinde biliyorsunuz ki Amerika ve İngiltere’de, muhafazakâr
partiler yani Reagan ve Thatcher iktidara gelirler ve yeni bir sağcı devlet modeli
ortaya atarlar. Bu yeni sağın içerisini belki daha ayrıntılı bir şekilde doldurmak
mümkündür, ama zaman darlığı yüzünden belki iki başlıkta toparlamak gerekir.
Yeni liberal ilkelere göre bir devlet modeli ve yeni bir muhafazakâr anlayışa dayalı
bir ideolojik söylem geliştirilmiştir.
Yeni muhafazakârlığa fazla girmeden aslında eskisinden çok da farklı olmadığını
belirtmek gerekir. Özellikle Fransız Devrimine karşı bir hareket olarak gelişir ve
dini değerleri koruyan, aileyi koruyan, devleti koruyan bir anlayıştır. Bu yenisi yine
bu değerleri korurken içerisine liberalizmi de alır. Yani liberal değerleri de koruyan
bir muhafazakârlık olarak tanımlanır ve liberal devlet de bu şekilde formüle edilir.
35
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
Özelleştirme yapılacak, devlet küçültülecektir. Bunun gerçekleşebilmesi için de
finans piyasaları, uluslararası finans piyasaları devreye girecek, Dünya Bankası
ve IMF yönlendirici olacak, bir de bunu destekleyen küreselleşme söylemi altında,
bir esnek üretim modeli gelişecektir. Yeni sağı tanımlamak açısından söylüyorum,
fordist üretimden postfordist üretime geçiş var, ve katılım modeli olarak da liberal
demokrasi modelinden yönetişim başlığı altında tanımlanan yeni bir katılım modeli ortaya çıkıyor.
Peki, bu gelişmelerin, yeni sağcı anlayışın Türkiye’de yerel yönetimlere yansıması ne oluyor? 1984 yılında yerel yönetim seçimlerine geçene kadarki süre içerisinde askerler bütün belediyelerde bir temizlik harekatına girerler. Belediyelerin
özellikle politik kurumlar olduğunu ve militanlar tarafından kadroların işgal edildiğini belirtirler, belediyede bir siyasetsizleştirme süreci başlatılır ve kaynak sorunu
da hemen çözümlenir, yani 1970 yılından sonra kaynak sıkıntısı çeken belediyeler, 1980 İhtilalından sonra genel bütçeden aktarılan vergilerin arttırılmasıyla bir
kaynak bolluğuyla karşı karşıya kalırlar. Ve bu süreçte, ANAP’ın yerel yönetim
gelirlerini arttırmasının birinci nedeni aslında kendisiyle ilgiliydi. Çünkü Anavatan
Partisi, Adalet Partisi geleneğinden gelen ama ondan farklı olduğunu iddia eden
bir partiydi. Yani kırsal tabandaki başarısını kentlerde de yakalamak istiyordu. Biz
“evet kırı da kucaklıyoruz, ama çağdaşız, moderniz” gibi bir çabası vardı. Bu çabayı siyasi başarıya dönüştürmenin yolu da kentlerdeki başarıyla mümkündü. O
yüzden belediyelerde bir kaynak artışı kentleri kazanabilmeye yönelik bir hareket
olarak gösterilebilir. Tabi bu politik hedef, geleneksel siyasi partilerin kapatılmış
olması, kamusal alanın siyaset dışı bırakılmış olması neticesinde de, az önce
bahsettiğim gibi 1990’lı yıllara kadar başarılı bir şekilde gitmiştir.
Yerel yönetimlerin gelirlerinin arıttırılmasının ikinci bir nedeni daha var, biraz daha
teorik bir çerçeveye oturtmak gerekiyor. Bu ikinci neden aslında biraz yeni sağ
uygulamalarla ilgili. Özellikle bunu krizler bağlamında ele alırsak, aslında 1970’ler
krizinin temel kaynağı sermaye birikiminden kaynaklanır, daha sonraki krizlerde
de benzer şeyler görülebilir. Kriz döneminde, sermaye kesiminin birbirleri arasındaki rekabet, yıkıcı hale dönüşür. Özellikle inşaat sektörü, sermaye sınıfının
birbirleriyle mücadelesinde önemli bir yere sahiptir. Bunu David Harvey, kapitalist
toplumlarda kentleşmenin sermaye birikiminden bağımsız olamayacağını belirtmekte ve kentleşme sürecini tanımlarken de maddi altyapının özellikle tüketim,
dolaşım ve üretim için yeniden yaratılması gerektiğini söylemektedir ve bu bağlamda kapitalizmin doğası gereği artı değer üretmek için çaba göstereceğini söy36
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
ler. En bilindik yöntem, artı değer yaratmak için çalışma saatlerini uzatmak, üretim
araçlarına yatırım yapmak gibi uygulamalardır. Ama bu her halükarda aşırı bir
birikime, kar oranlarında ise düşüşe yol açar. Sermaye bu sefer ikinci döngüyü harekete geçirir ve ikinci döngü kentsel alana yapılan, inşa edilmiş çevre ile ilgilidir.
Yani fabrikalar, bürolar, otobanlar ve altyapı tesisleri kurmak gibi.
Bunun bir üçüncü döngüsü daha var, ama bu gelişmiş kapitalist devletler için söz
konusudur. Bu, yüksek teknolojiye yapılan yatırımlardır, az gelişmiş kapitalist devletler için yüksek teknoloji olmadığı için bu söz konusu olamaz. Bu bakış açısıyla
baktığımızda, 1980’li yıllarda yerel yönetimlerin gelirlerini arttırmak ve birtakım
yasal ve yönetsel değişimler yapmak, belki açıklayıcı bir faktör olabilir. Örnek
olsun diye söylüyorum, mesela hemen arkasından Büyükşehir Belediye Yasası
çıkartılır. Büyükşehir Belediyelerine bağlı su, kanalizasyon idareleri çok yüksek
bütçeleri olan kurumlar haline dönüştürülür. Ve bunlar da hızlı bir şekilde altyapı
yatırımlarına girerek, sermaye harcaması yaparlar. Sadece belediyeler için söz
konusu değildir bu. İşte bu dönemi hatırlayanlar, yaşayanlar bilir, büyük otobanlar
yapılmaktadır, Toplu Konut Yasası çıkmıştır vs. Dolayısıyla bu yeni sağın yerel
yönetimlere özellikle belediyelere yönelik politikası iki yönlüdür.
Birincisi, sosyal nitelikteki konut, sağlık gibi hizmetler yerel halkın elinden alınmıştır, bu hizmetlerin fiyatlarının belirlenmesi, denetlenmesi vs. özel sektöre aktarılması söz konusu olmuştur, meslek kuruluşlarına bırakılmıştır. Özelleştirme
uygulamaları bu dönemin en somut uygulamalarıdır. Bu dönemde sosyal demokrat siyasetçiler, belediyeler, özelleştirme, dış borçlanma konusunda bu gelişen
politikalardan farklı bir şey söylemezler. Mesela bu dönemde bir belediye başkanı,
kentte yaşamanın bir bedeli olması gerektiğini, bu bedele de kentte yaşayanların
mutlaka katılması gerektiğini belirtir ve bunu alternatif bir hizmet sunma bedeli
olarak belirtmiştir.
Dış borçlanma konusunda 1980’li yıllara kadar Türkiye sıfırdır, ama 1980’li yıllardan sonra özellikle 1990’lı yıllarda dış borçlar hızla artar. Belediyelerin dış borcu
seçmesinde tabii zorunluluğu da vardır. Çünkü merkezi kaynak yetersizdir, yurt
içi mali piyasalardan borçlanma imkansız hale gelmiştir; çünkü faiz oranları yüksektir, dış kredi faiz oranları daha düşüktür, gibi borçlanmaya iten faktörler de var
tabii ki. Belediye hizmetlerinin amacının sadece ideolojik düzeyden öte kentine
hizmet götüren, çarpık kentleşmeyi önlemeye çalışan bir düşünce etrafında gelişen anlayışın sağı ya da solu olmadığı belirtilir. Bir sosyal demokrat belediye
37
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
başkanımız, bu dönemde dış borçlanmaya karşı çıkar ve kentsel hizmetleri dış
borçlanmayla gerçekleştiremeyeceğini ilan eder. Komşu belediyede kentsel yatırımlar yapılırken, sosyal demokrat belediye başkanının; ben sosyal demokratım,
dış borçlanmaya da karşı duruyorum deme lüksü yoktur. Bu durumda bir sonraki
seçimi kazanamayacaktır. Haklı olarak böyle gerekçeleri vardır.
Bu dönem sosyal demokrat belediyelerin birkaç uygulamasından bahsetmek istiyorum. Mesela toplu taşıma fiyatlarını belirleme, denetleme yetkisini esnaf derneklerine ilk bırakan Ankara Büyükşehir Belediyesi olmuştur. Bunun nedenleri
vardır. Özellikle fiyat artışları, halkın bu fiyat artışlarına tepkisi ve belediyenin de
sivil toplumcu görünme çabası, enflasyondan kaynaklanan girdi fiyatlarındaki yükseklik, belki bunu biraz zorunluluk haline getirmiştir. Ama neticede burada kent
halkına yönelik faydadan söz edeceksek özelleştirme süreci tekrar tersine, geriye işlemektedir. Mesela bu dönem, tüketimin düzenlenmesi anlamında 1970’li
yıllarda kurulmuş olan tanzim satış mağazalarının İstanbul’da sosyal demokrat
belediye başkanları tarafından satıldığı dönemdir. Bayrampaşa’daki, Beykoz’daki tanzim satış mağazaları satılmıştır. Gerçi, tüketimin düzenlenmesine yönelik
birtakım tedbirleri vardır, ama yeterli değildir. Burada sosyal demokrat belediyeler için temel sorun, özelleştirmeyi gerçekleştirmenin, dış borçlanma kullanmanın
daha ötesinde bir şeydir. Yani üretici bir belediyecilik ya da kaynak yaratıcı bir belediyecilik gerçekleştirememiştir, gerçekleştiremediği için zaten 1994’te çok hızlı
bir düşüş yaşanmıştır, temel sorun da budur.
Bugün ve yarın ki oturumlarda toplumcu belediyeciliğin nasıl olması gerektiği
konularının üzerinde daha çok durulacak ama toplumcu belediyeciliğin temel
yaklaşımı yoksulluk, gelir eşitsizliği, kentsel rantların yeniden topluma kazandırılmasıdır. Yani, kentsel sınıfların hizmetlerden eşit bir şekilde faydalanmasıdır.
Toplumcu belediyecilik tarihinden ders çıkarmak gerektiğini düşünüyorum. Temsiliyete önem vermesi, yani meclislerde, belediye meclislerinde, il genel meclislerinde toplumun bütün sınıflarının temsiliyetinin gerçekleştirilmesi gerekmektedir
ve temsiliyetin aynı zamanda cinsiyet açısından da ele alınması, düzenlenmesi
gerekmektedir. Teşekkürler Başkanım.
38
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Yrd. Doç. Dr. Ali Ekber DOĞAN
“Türkiye’de Neoliberal İslamcı Belediyeciliğin 20 Yıllık Bilançosu”
1971 Hekimhan doğumlu. ODTÜ Kamu Yönetimi Bölümü mezunu. Yüksek
lisans eğitimini Mersin Üniversitesi SBE’de kentleşme dalında yaptı. 1997’de
bu üniversitenin Kamu Yönetimi Bölümü’nde araştırma görevlisi oldu. Doktorasını Ankara Üniversitesi SBE’de kent ve çevrebilimleri dalında yaptı.
Praksis dergisi yayın kurulu üyesi. Birikimin Hamalları, Kriz, Neo-liberalizm
ve Mekân adlı kitapları bulunmaktadır. Halen Mersin Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışıyor. İslâmî sermaye, İslâmcı belediyeler, Türkiye’de kentsel siyasetin politik ekonomisi konularında
çalışmalar yapmaktadır.
Yeni toplumcu belediyeciliğin kökenleriyle benim konumun nasıl bir ilgisi var? Aslında şu anda olanla bir ilgisi kurulabilir, İslamcı belediyecilik deneyimi son 20 yıla
damgasını vuran bir şey.
1994 seçimlerini Refah Partili kadroların kazanmasına, sosyal demokratların
sola kapanmasına ilişkin, o dönemle hesaplaşmak gerekiyor. Sosyal demokratlar
1973’te sola açıldılar, 1993’te de bir şekilde sola kapandılar. Murat Karayalçın’ın
Ankara Belediye Başkanlığından koalisyon hükümetinin Başbakanlık Yardımcılığına gelmesi, sembolik bir şey. Aslında bir özel savaş hükümetinin, sola kapanış
hükümetinin parçası oldular. Biliyorsunuz yargısız infazların, köy boşaltmalarının,
gözaltında kayıpların olduğu, aynı zamanda iktisadi krize karşı da neoliberal bir
ekonomi politikasını uygulayan bir hükümete katılınarak sola bir kapanış gerçekleştirildi ve insanlar da bu sola kapanışı bir şekilde cezalandırdı. Murat Karayalçın’ın yerini Melih Gökçek aldı ve 20 yıldır da Gökçek gitmiyor görüyorsunuz, yani
bütün bunların birbiri ile bir alakası var. Bu sürecin bir şekilde sosyal demokratlar
arasında da hesabının verilmesinin tartışılması gerekiyor. En azından kimseden
hesap soramayız belki ama bunu görmek gerekiyor. Bu sola kapanışla birlikte
AKP’li belediyelerin 20 yıllık bir mirasın sürdürücüsü olduğunu söylüyoruz.
Bu niye önemli, çünkü Türkiye’de çok partili hayat boyunca, belediye hizmetlerinin
üçte biri islamcı belediyelerce yapıldı. Aslında 1970’lerdeki yeni belediyecilik hareketi yedi yıl sürmüştü. Belki daha derin temellere sahipti, pratikten çıkan ihtiyaçlarla dünya deneyimlerini, Avrupa deneyimlerini birleştirmeye çalışan bir şeydi,
ama bu belediyecilik de - yani neoliberal islamcı belediyecilik diyorum buna - kendi içerisinde üç alt dönemde incelenebilecek bir dönem.
Bu döneme geçmeden önce, arkadaşlar beni bu oturuma yazarken, benden aslında “AKP’lilerin Sosyal Belediyeciliği” diye bir başlık önermişlerdi, ama tırnak
39
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
içinde “sosyal” diyoruz demişlerdi. Ben de tırnak içinde de olsa böyle bir başlık
yine o algıyı güçlendiriyor. Yani AKP’li belediyeler sosyal bir belediyecilik yapıyor
mu diye bir soruyu önce tartışmak gerekiyor.
Şimdi birtakım sosyal hizmetlerin arttırıldığı bir belediyecilik var. Belediyeciliğin
ötesinde hükümet düzeyinde de Başbakanlık Aile Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın
birçok farklı, yelpazesi genişlemiş sosyal hizmet uygulamaları var. Bunlar bu uygulamalarına rağmen sosyal belediyeci olarak kendilerini tanımlamıyorlar. 2004
seçimlerine kadar - Refah Partili dönem, Fazilet Dönemi - sosyal belediyeci olarak
kendimizi sunalım diye bir şey söz konusu değildi, böyle bir kavram yoktu. Daha
ziyade inançlı, adil, israfsız, borçsuz belediyecilik söylemleri ön plandaydı. Sosyal
belediyecilik iddiası AKP’li dönemden itibaren söz konusu oldu. Tanju Tosun gibi,
diğer başka hocalarımız gibi bazı akademisyenler de bunda kolaylaştırıcı oldu.
Onlar “Alaturka bir sosyal belediyecilik uygulaması söz konusu” dediler. Sosyal
hizmetlerin bütünsel olarak sosyal belediyecilik olup olmadığı meselesi muhtaç
kesimlere, yoksullara yardım faaliyetleri üzerinden gelişen, tamamen sosyal tarihe aykırı ve bu 140 yıllık belediye sosyalizmi kavramı içerisinde gelişen bir şey,
belediyenin hizmetleriyle, uygulamalarıyla kentsel yaşam maliyetlerini ucuzlatıp
insanların geçimlerini kolaylaştırma, onlara dolaylı gelirler sağlayan bir belediyecilik anlayışı. Bu anlamda sosyal adalete hizmet eden, alt sınıfların, orta sınıfların kentsel yaşam kalitesini geliştiren bir uygulama. Ama sünnet şölenlerini, toplu
düğünleri ya da işte ramazan çadırlarını, yaşlılık yardımlarının farklılaşmasını ya
da şehit ailelerine yardım gibi uygulamaları, çok fazla sosyal belediyecilik çerçevesinde alamayız, bunlar belli bir seçilmiş kitleye dönük hizmetler. En alttaki muhtaçlara belli ölçüde verilen bir yardım, genel ve erişilebilir sosyal hizmetler değil.
Her seferinde kullanıcı kitlesinin yeniden tanımlandığı ve hiçbir şekilde güvenceye
bağlanmadığı bir şekil ve bunun güvenceye bağlanması düşüncesi önemli. İşte
geçen 2009 seçimlerinde Kılıçdaroğlu’nun bu yardımları birleştirip daha güvenceli
biçimde, aylık şu kadar ücret vereceğiz dediği bir kart uygulaması vardı, Aile Sigortası uygulaması. Böylesi uygulamalar belli ölçüde sosyal hizmet olarak kabul
edilebilir. Daha güvenceye bağlanmış olması lazım. Onun bir hakka dönüşmesi,
eren kişiler tarafından tanımlanmak yerine daha nesnel ölçütler üzerinden tanımlanması icap eden bir şey.
Bu anlamda sosyal belediyecilik, barınma, temel besin maddelerinin sağlanması,
ısınma, geçimlik ihtiyaçların karşılanması ya da yurttaşlık ücreti gibi şekillerde alt
sınıflara dolaylı gelir desteği anlamına gelen politikalar. Aynı zamanda sunduğu
40
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
birtakım toplu tüketim hizmetlerinin de sadece en alttaki bazı yoksullara değil, orta
sınıflara da, kullanmak isteyen herkese açık olması icap ediyor. Genel bir yoksullaşmaya uzun vadede hizmet eden bir uygulama olmaması gerekiyor.
“Sosyal belediyecilik” söylemi başka bir söylemin gölgesinde ve 2004 seçimlerinden beri gündemde olan daha üst bir söylem, “yerel kalkınma” söylemi. Aslında
bu söylemin cisimleştiği şey ne? Kentsel dönüşüm uygulamaları. Yani kentsel
dönüşüm aracılığıyla ekonomideki sıkıntıları azaltmak, insanları borçlandırarak
konut sahibi yapmak, tüketici haline getirmek, aynı zamanda kentsel alanı birikimin kaldıracı, yani Türkiye’deki ekonominin bir kaldıracı haline getirmek. Bu çerçevede TOKİ’nin güçlendirildiğini, belediyelerin bazı yetkilerinin kendilerine devredildiğini, ekonomik olarak çok büyük kaynaklara sahip olduğunu biliyoruz. Yani
günümüzde bu “yerel kalkınma” söyleminden türeyen kentsel dönüşüm uygulamaları belediyeciliğin belirleyici parametrelerinden birisi haline gelmiş durumda.
Başlangıçta, mesela Zafertepe ile ilgili bir kentsel dönüşüm vardı. Burada, kentsel
dönüşümde, esas amaç ne? Amaç; belli değerlenme potansiyeli olan kentsel bir
bölgeyi, kamu yatırımlarıyla dönüştürmek, orayı soylulaştırmak, kullanıcı profilini
değiştirmek, aynı zamanda ortaya çıkan rantları da bir ölçüde TOKİ’ye, bir ölçüde
de inşaat sektörüne kazandırmak. Rantı kendi yandaşlarına aktarmak biçiminde
bir sistem bu, geniş bir ekonomik büyüklüğe denk düşüyor. TOKİ’nin faaliyete
geçtiği 2004 ile 2009 yılları arasında ortada dönen para 20 milyar dolardı, şimdi
bu ortada dönen para çok daha yüksek seviyelere geldi.
Artık belediyeciliğin tanımlayıcı modası kentsel dönüşüm. Kentsel dönüşüm yapmayan belediye, başarısız bir belediye olarak kabul ediliyor. Yerleşik halkın büyük
ölçüde yerinden edildiği bir uygulama yani insanlar orada açığa çıkan değer artışından çok fazla yararlandırılmıyorlar. Özellikle 1999 seçimlerine kadarki süreçte
kentsel dönüşümde, konut sahipleri ya da kiracılar, bir şekilde zorla yerlerinden
edildiler ve çok büyük mücadeleler oldu. Bu mücadeleler sonucunda, AKP’nin
gerilediğini biliyoruz, oyları yüzde 46’lardan yüzde 38,7’e düşmüştü. O tarihten
sonra biraz daha değişti kentsel dönüşüm uygulamaları. Yerinden edilme ve açığa çıkan değer artışından oradaki mülk sahiplerinin yararlanması konusunda alt
sınıfların, orta sınıfların bir şekilde dönüşümden pay almasını sağlayan bir düzene geçildi, ama yine de bu çok sürmedi. Yani Van Depremi’nden sonra çıkardıkları
Afet Yasası’yla, tekrar, mahalle halkına bir bedel ödemeden ya da o dönüşümden
faydalandırılmadan bir uygulamayı gerçekleştirmeyi amaçlayan bir yasa çıkarttı41
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
lar, topyekun bir kentsel dönüşüm. Şu anda, Gezi Parkı direnişinin duvarına toslamış durumdalar yani çok fazla adım atılabilir mi özellikle yerel seçimlere kadar,
mümkün değil, ama kentsel alana yapılan yatırımlar, buradaki mücadeleler, çatışmalar, kentsel dönüşüm gündemi, Türkiye’de yerel yönetimlerin, yerel seçimlerin,
kentsel politikanın da temel belirleyicisi. Bunun üzerinden tartışmak ve farklı modeller geliştirmek gerekiyor.
Neoliberal islamcı belediyecilik üç dönemde incelenebilir. Yani islamcılığı nereden
çıkıyor? Türkiye’de muhafazakarlık, egemen düzenin temel ideolojisi. Bu ideoloji,
muhafazakar ideoloji, daha önce devletçi ve milliyetçi bir temelde tanımlanıyordu.
1990’lı yıllardan sonra islami motifler, muhafazakarlıkta daha belirleyici hale geldi.
Yani, radikal islamcı olmayabilirler, ama islamcı bir kadro, islamcı bir yaklaşım
olduğunu söylemek gerekiyor.
Neoliberal özelliğini veren şeyleri biliyorsunuz zaten büyük ölçüde, belediyenin
sunması gereken hizmetleri bir şekilde piyasadan almak, ihalecilik, taşeron uygulamaları, kendisi üretmek yerine ihtiyacı olan malları esnaftan, tüccardan satın almak. Cari harcamalar kaleminde, bu tür mal alımını, personel giderlerinin ötesine
getirme, bunu yaparken personel sayısını azaltmak, personelin ücretlerini azaltmak, aynı zamanda kadrolu, güvenceli personel yerine taşeron işçi çalıştırmak.
Bu tür uygulamalar, aşama aşama Refah Partisi’nden AKP’li belediyelere kadar
geçerli olan uygulamalar.
Başlarda bir rövanşçılık ön plandaydı. Bu rövanşçılık önce, daha ziyade sola ve
emek hareketine dönüktü. Nasıldı? Gökçek’in belediyeciliği gibi bir belediyecilik,
yani kendisini daha önceki SHP’li dönem üzerinden tanımlayan bir belediyecilik.
Bir rövanşçılık söz konusuydu, yani milliyetçi-muhafazakar kesimler adına 1994
öncesindeki yönetim anlayışına, kentte güçlü etkisi olmuş sosyal belediyecilik
mirasına dönük bir rövanşçılıktı. Ama 1994 sonrasında bu rövanşçılık, Şanlıurfa
Belediye Başkanı Hasan Hüseyin Ceylan’ın ya da Kayseri Büyükşehir Belediye
Başkanı Şükrü Karatepe’nin daha ziyade Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine, onun
modernist inşaa sürecine, Kemalist kadrolara karşıtlık biçiminde bir rövanşçılığa
döndü. Yani 1994’e kadar olan şey biraz daha sola karşı bir rövanş zihniyetini yansıtırken, böyle bir dönüşüm oldu. Refah Partisi dönemini karakterize eden
farklı türden rövanşçılıklar söz konusuydu.
Karayalçın’ın ya da sosyal demokrat belediyelerin 1993, 1994’e doğru yöneldikleri projeci anlayış ya da taşeronluk uygulamaları bu dönemde daha fazla derin42
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
leştirildi. Aslında projecilikte de şöyle bir şey oldu, büyük projelere girişmediler.
Büyük projeler rafa kaldırıldı, o büyük projeler yerine daha rutin işler söz konusu
oldu. Yani büyük inşaat firmalarına, ulusal sermayeye daha fazla kaynak aktarımı
anlamına gelecek şeyler yerine, daha yerel esnafa ve yerel girişimcilere dönük
ölçeklerde uygulamalar söz konusu oldu.
Refah Partisi döneminde belediyelerde kitlesel işçi çıkartmaları, personel sayısının azalması, yoksullara dönük sosyal yardımların ciddi boyutlarda artması, kentin sosyal kamusal mekanlarının yeniden düzenlenerek daha islamcı bir mekan
tahayyülüne uygun olarak düzenlenmesi söz konusu oldu. Bu düzenlemeler Fazilet Partisi döneminde biraz hafifledi, daha ziyade kentsel kamu mekanlarının
temsillerinin değiştirilmesi, modern cumhuriyetçi yaklaşımların yerine daha dini
mekanların ve yerellikle dini motifleri birleştiren kentlerin daha görünür kılındığı
yeni düzenlemelerin gözetildiği söylenebilir.
Başlarda çok aşırı sağcı bir kadro, milliyetçi-muhafazakarlar ile meslek odaları
gibi mimar ve mühendisler gibi uzmanlık bilgisi olanlarla ciddi bir çatışma söz
konusuydu. Belediyelerde kadro bu anlamda çok kalmamıştı. Daha sonra, AKP’li
döneme gelindiğinde, belli ölçüde esnekleşme oluştu, tabii bunun temelinde,
büyük ölçeklerde projeler yapabilecek duruma gelinmesi söz konusu oldu. Artık
uzmanlık bilgisine daha fazla ihtiyaç olduğu için de biraz daha ılımlı bir siyaset
izlendi.
Şimdi 20 yılın bilançosunu şöyle özetleyebiliriz. Özellikle yoksullara dönük olarak
geliştirilen ilişkilerle, çok çeşitli sosyal, kültürel etkinliklerle, kentlerde gündelik hayatı ve sosyal ilişkileri muhafazakar bir içerikle yeniden şekillendirme olanağını
yakaladılar, belediyeciliğin parametrelerini de değiştirerek belli ölçülerde şekillendirdiler.
Yerelden başlayarak Türkiye’nin sosyal formasyonuna yön veren sermaye ve güç
çevreleriyle ilişkilerini daha fazla derinleştirdiler, belediyeyi ellerinde tutarak gerçekleştirdiler. Marjinal, aşırı sağ bir hareketten merkezi bir harekete dönüşmelerinde bunun önemli bir rolü var.
Bunun dışında, belediyeleri ellerinde bulundurma, kendileriyle ilişki içinde bulunan sermaye çevrelerinin palazlanmasına katkı sağladı. Bunun yanı sıra, bütün
bunlar aynı zamanda hegemonyasını genişleten bir işlev gördü, yani Türkiye’de
43
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
kapitalizmin, neoliberal ekonomi politikalarının daha fazla halk tarafından benimsenmesini sağlayan bir şey. Hem yoksula yardım, hem siyasal İslam’ın yerellikle
birleştirilerek bir meşruiyet zemini oluşturması, yani muhafazakar söylem, onun
ilişkileri, cemaatler, hemşeri dernekleri, bütün bunları birleştiren bir söylem, aslında Türkiye kapitalizmine neoliberal politikaları uygularken bir hayat aşısı gibi bir
işlev gördü. Yani sosyal rekabet ya da sosyal liberal bir programın uygulanması
için bile daha bölüşümcü bir yaklaşım gerekirken, çok bölüşümcü olmayan bir
yaklaşım Türkiye toplumuna neoliberalizmi yakın zamana kadar sorunsuz biçimde benimsetebildi, böyle bir meşruiyet zeminini farklı bir noktadan kurdu. Evet,
islamcı belediyeciliğin 20 yıllık bilançosunu böyle özetleyebilirim. Teşekkür ediyorum.
SORULAR ve CEVAPLAR:
Soru 1:
HALİL KÖSELER (ÇANKAYA BELEDİYE MECLİSİ ÜYESİ): Böyle bir toplantıda
emeği geçenleri kutluyorum, teşekkür ediyorum, çok faydalı. Sorum, Ali Ekber
Beye, 20 yıldan beri özellikle Ankara ve İstanbul’a dikkat çekiyorum, siyasal islam anlayışının egemen olduğu bir belediyecilik sürdürülmektedir. Birisi ülkemizin
Başkenti, diğeri de nüfus itibariyle ülkemizin en büyük şehri. Bu durumda, Siyasal
İslam’ın egemenliğini kırmak için ve bir daha bu durumu yaşamamak için geleceğe yönelik nasıl bir ders çıkarmalıyız? Teşekkür ediyorum.
.
Soru 2:
KATILIMCI: Ben Ali Beye sormak istiyorum. Acaba AKP’liler ya da siyasal islamcı
belediyeler, yardımlarını gerçekten yoksullara mı yaptılar yoksa hırpani, pejmürde
kıyafetler içerisinde fakirmiş gibi görünen, ama çeyiz sandıklarında dizi dizi altınları olan kesime mi yaptılar? İkincisi, acaba dindarlıkla, islam’la yobazlık arasındaki
ayrımı yapmak gereği duydunuz mu? Hepimiz muhafazakarız, ama bu toplumun
belki binlerce yıldır bildiği yobazlık kelimesini hiç kullanmayan belediyelerle karşı
karşıyayız. Hiç bunları sorguladınız mı? Teşekkür ederim.
Soru 3:
MEHMET BAYRAK (KENT KONSEYLERİ ÜYESİ): Bir gazete demecinde diyorsunuz ki, “Belediyeler Yasası, antidemokratik yasadır.” 26.05.1981’de çıkan 2464
Sayılı Yerel Yönetimler ve Mahalli İdareler Gelir Yasası, 32 yıl oldu, hiç kimse
bunu ne dile getiriyor, ne konuşuluyor, ne tartışılıyor. Neden? Teşekkür ediyorum,
saygılar sunuyorum.
44
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Cevap 1:
YRD. DOÇ. DR. ALİ EKBER DOĞAN: AKP’li islamcı belediye, islamcı kadroların
belediyelerdeki ve genel siyasetteki hegemonyası nasıl kırılır diye bir soru gelmişti. Nasıl kırılır?
1970’li yılların sonunda İran devrimi olduğunda, Maxime Rodinson, Fransız bir
düşünür, bunu yorumlarken, bu aslında 50 yıllık bir gericilik sürecinin açılışı dedi.
Yani islamcı hareket yükseliyordu, Müslüman Kardeşler 1970’li yıllarda, buna ek
olarak Şii dünyasından da böyle bir şey geldi. Şimdi hala bu sürecin içerisinde
yaşıyoruz tabii, ama Gezi olaylarını yorumlarken, aslında, islamcılığın meşruiyet
türetme döneminin de sonuna gelinebileceğini, bu hareketin, bu kitlesel ayaklanmanın bir kırılma noktası olduğu kimi yazarlar tarafından tespit edildi.
Aslında, 1990’lı yıllarda merkez sağ ve solun Türkiye’de çökmesi özellikle topyekun savaş konsepti içerisinde çökmesi dolayısıyla, önü açılan bir şeydi. Bunu
görmek gerekiyor. O döneme kadar Türkiye’de temel hegemonya krizinin nedenlerinden biri Kürt meselesi, bir tanesi islamcılık. Türkiye’de 1990’lı yıllardaki kriz,
merkez sağı da solu da bitiren krizdeki faktörlerden birisi. 28 Şubat, AKP, ondan
sonra 2007 seçimleri, 2009 seçimlerine kadar, yakın döneme kadar bir şekilde
kendisini hem Türkiye toplumuna refah getiren hem de onu özgürlüklere, demokrasiye, askeri vesayetten kurtulmaya götüren bir aktör olarak sunabildi. Karşıtları
ne kadar bunun neoliberal olduğunu, belli kesimlere hizmet ettiğini, demokrasiden, demokratlıktan uzak olduğunu söylese de toplum farklı biçimde inanıyordu,
ama bu inanış biçimi değişti. Şu anda, son iki yılda uygulanan politikalar aslında
Türkiye toplumunun çeşitliliğini, zenginliğini dar bir muhafazakar çerçeveye sokmaya dönük uygulamalara karşıydı ve bu çok vurgulanan bir şey zaten. Türkiye
toplumunun zenginliği ve potansiyelleriyle, AKP’nin uyguladığı daha fazla yoğunlaşan muhafazakarlaşma programı arasındaki asimetri böyle bir patlamaya yol
açtı. Bu patlamanın kendisi, islamcılığın 1980’li, 1990’lı yıllardan beri yükselen
ivmesinde ciddi bir kırılma noktasına da işaret ediyor. Şu an için bunu söyleyebilirim, ama uzun vadede bunu anlayacağız. Bu, karşısındaki güçlerin ne yapacağıyla da ilişkili, tabii bu hareket içerisinde gelişen birtakım sınıflaşmalar var.
İşte bir orta sınıf hareketiyken, esnaf, sanatkarlar, palazlanmak isteyen bir KOBİ
partisiyken, şimdi kendi içerisindeki sınıfsal ayrışmalar da çok belirgin ve Antikapitalist Müslümanlar, Devrimci Müslümanlar gibi arayışların da çıkması, aslında
neoliberalist islamcılığın hegemonyasını kıran bir şey. Onun karşısındaki güçlere
çok daha geniş bir toplumsal meşruiyet alanı açan şeyler. Bunları düşünürsek,
önümüzdeki 10 yılın daha farklı yaşanacağını öngörebiliriz.
45
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
Tabii burada artık sosyal demokratların da kendi sağına yönelmemesi tekrar devletçi, otoriter milliyetçi çevrelerle de arasına mesafe koyması gerekiyor. Türkiye’ye
daha fazla özgürlük, demokrasi ve daha bölüşümcü bir ekonomi yapısı kuracağını
göstermesi, aynı zamanda - dünya tarihsel bir sürecin parçası - dünyadaki daha
toplumcu hareketlerle uyumlu bir şey olduğunu da göstermesi gerekiyor diye düşünüyorum.
Onun dışında, yobaz kelimesi, bilimsel olarak kullanılamayacak kadar değer taşıyan bir ifade. Yani bunu siyasi söylemde kullanabiliriz, ama kimse kendini yobaz
olarak tanımlamaz zaten.
Hatta 2007’den 2010’daki Anayasa Referandumuna kadar cumhuriyetçi olan kesimler yobaz olarak daha fazla tanımlanıyordu. Bu daha farklı bir düzlemde kullanabilecek bir kavram.
BÜLENT TANIK: Sevgili dostlar, çok teşekkür ediyoruz. Bence yararlanacağımız
bir demet sunum oldu. Tüm panelistlere, hocalarımıza teşekkür ediyorum.
Bir duyurum var. 20 – 21 Eylül, yani önümüzdeki haftanın sonu cuma, cumartesi
günleri, Avrupa Kentler ve Bölgeler Konseyi ile birlikte düzenlediğimiz “Yurttaşlığa
Belediye Katkısı” başlıklı, iki günlük bir sempozyumumuz var. Açılışın ötesinde,
teknik, teorik tartışmaların, simültane Türkçeye çevrilerle birlikte yapılacağı cumartesi oturumunun ilginizi çekeceğini düşünüyorum. Hepinizi davet ediyorum,
Rixos Otel’de 20 Eylül Cuma günü sabah 09.00’dan itibaren. Çok teşekkür ediyorum.
46
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
II. OTURUM: YEREL DEMOKRASİ VE KENTTAŞLIK HUKUKU
Oturum Başkanı: Prof.Dr. Ruşen Keleş
Prof. Dr. Gamze YÜCESAN ÖZDEMİR
“Sınıfın Yerelle İmtihanı; Özyönetim Üzerine Notlar”
Oturumun büyük başlığında, “Yerel Demokrasi”
kavramı var. Şöyle başlayabilirim herhalde, şu anda
hiçbir siyasal program, siyasal yaklaşım, yerel demokrasiyi istemediğini söylemez ya da daha başka
şekilde koyarsak, sağdan sola bütün siyasal yaklaşımların yerel demokrasiyi sahiplendiğini ve programlarında yer verdiğini görüyoruz. Bu ciddi anlamda bir kavram kargaşasının içinde bulunduğumuzu
gösteriyor aslında. Kavramlar çok gelişi güzel, çok gevşek ve birbirine eklemlenir
bir şekilde kullanılıyor. Bu önemli bir sorun. Hatta Çankaya Belediyesi’nin bazı
kendi politika metinlerinde bile yerel demokrasiye atıflarda, bazı farklı düşünsel
geleneklerin izlerini görebiliyoruz. Yalnız bu içinde olduğumuz durum yerel demokrasiyle sınırlı bir kavram bulanıklığı değil. Son 25 yıldır hem siyasette hem
akademide, kavramsal netlikte olmamamız ve hayatta bir araya gelmeyecek şeyleri bir arada kullanma çabamız aslında gayet de istenen bir şey.
Ben üniversitede öğrencilerimle de bunu yaşıyorum. Öyle popüler, havalı kavramlar ki onları üreten teorisyenlerin asla birbirleriyle yan yana durdurmayacakken,
öğrencilerim bir paragrafta onları birlikte kullanıp çok hoş bir şey yarattıklarını
düşünüyorlar; ortaya korkunç şeyler çıkıyor. Dolayısıyla kavramlar, bir düşünsel
geleneğin, bir düşünsel soyağacının ürünüdürler. Bu konuda doğru bir duruş gerçekten çok değerlidir. Bunun altını çizerek, bugün biraz bunun üzerinden yürümek
istiyorum.
Buradan hareketle konuşmamı, iki bölüme ayırdım.
Birinci bölümde, halihazırdaki bazı siyasal programlarda yerel demokrasinin nasıl
anlaşıla geldiği üzerine birkaç söz söylemek istiyorum. Bu bölümde ilk olarak, bu
neoliberal - muhafazakar ittifak ki ülkemizde AKP ile kristalleşen, onların yerel
demokrasi diye söyledikleri şey, nasıl bir şey; biraz ona bakacağım. İkinci olarak,
sol liberalizm. Sol liberal yaklaşım, siyasette epey bir yer tutma çabası içinde.
47
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
Onlar da bir yerel demokrasi telaşı içindeler. Onların yerel demokrasiden ne anladıklarına bakmak istiyorum. Üçüncü olarak, sosyal demokrat yaklaşımın yerel
demokrasi derken, nelerin üzerinde durduğunu birazcık sizlerle paylaşmak istiyorum. Kuşkusuz burada sosyal demokrasi içinde çok farklı renklerden bahsetmek
mümkün, ama daha geleneksel tarihsel anlamda ulaşabildiğimiz bir sosyal demokrasiyi tartışmaya açacağım.
Birinci bölümün sonunda, tüm yaklaşımların eleştirisi üzerinden ikinci bölüme geçeceğim ve şunu sorgulamaya çalışacağım. Daha sol, belki sınıfın demokrasisi
anlamında sosyalist bir demokrasi tartışmasında yerel demokrasi nerede durur,
nerede durmalıdır? Hangi koşullar ve kavramlar üzerinden düşünmeliyizi tartışmaya açmaya çalışacağım. Önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle solun, sol
sınıfın demokrasisinin, son demokrasi tartışmalarında çok da kendine net ve sarih
bir şekilde tanımlayamadığını düşünüyorum. Dolayısıyla böyle bir çaba değerli
bence. İkinci olarak daha iddialı bir şey söyleyeyim. Acaba bu “Yeni Toplumcu
Belediyecilik” Sempozyumunda, 1970’lerin toplumcu belediyeciliğinin başındaki
“yeni” için bir şeyler söyleyebilir miyim ya da biraz üzerinde düşünebilir miyiz? Bu
“yeni” acaba neleri içine katabilir? Yerel demokrasi tartışmasını da, yerel yönetimlerin ve belediyelerin sunduğu sosyal hizmetler ve uyguladıkları sosyal politikalar
üzerinden biraz tartışacağım, daha kocaman bir yerel demokrasi değil de daha
buralardan tartışmaya çalışacağım.
Birinci bölümden başlarsak; ilk olarak, söylediğim neoliberal - muhafazakar ittifak
ya da AKP, deneyimlediğimiz memlekette, yerel demokrasiden ne anlıyor? Çok
seviyorlar, çok sıklıkla kullanıyorlar ve her yerde telaffuz ediyorlar. Hepimizin biraz
bildiği bir şey olan “katılım” kavramı onların en çok kullandığı kavramlardan biri,
“katıyoruz”, “yereli katıyoruz” diyorlar, “yönetişim” kavramı çok fazla dolaşımda.
Katılım derken, vurguladıkları yalnız bireylerin katılımı, halk bazen kullanılsa da
çok fazla atıf almıyor, sınıf zaten hiç yok. Bireyler, yereldeki düzenlemelere bireysel hakları için katılabiliyorlar. Bu önemli bir şey, birey vurgusu çok açık.
İkincisi piyasa. Yerel demokraside, piyasayla birlikte bir katılım ve piyasayı mükemmelleştirecek, piyasayı işler hale getirecek bir katılımdan söz ediliyor. Hepimiz görüyoruz ki, içinde birey ve piyasanın olduğu bir yerden sınıfa hayırlı bir şey
çıkmaz. Çünkü sınıf siyaseti zaten başlı başına piyasaya dur denilen yerde başlar.
Piyasa emekçiler için bir şiddettir, dolayısıyla ne kadar çok hizmeti ya da yaşam
alanını piyasanın dışına çıkarabiliyorsak; biz, işçiler ya da sınıf adına bir demokra48
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
siden konuşuyoruz demektir. Dolayısıyla zaten bu bizim için tersten başlayan bir
süreç. Bu yalnızca AKP ile başlayan, biten bir şey değil, hepimiz biliyoruz uluslararası örgütler de bu tanımı, bireyi, piyasayı, yönetişimi çok seviyorlar. Bu konuda
sürekli bilgi üreten özel enstitüler var, ciddi bilim adamları var, biz buna bilgi cemaatleri diyoruz. Buradan da üreyen bir şey var ve reformlar adıyla yerele sürekli
bu yöneltiliyor. Neoliberal - muhafazakar ittifak, piyasayı çok önemsiyor, bireyi
çok önemsiyor dedim, ama hepimiz biliyoruz ki, eğer piyasanın dışına düşerseniz
de yerelde size yönelik bir şeyler yaptıkları iddiasındalar; onun adı da sosyal yardımlar. Sosyal yardım, birçoğumuz için hani birazcık kömürle özdeşleşen, sosyal
yardım, sınıf adına kabul edilebilir bir şey değildir. Sınıfı bu kadar düşkünleştiren,
bu kadar edilgenleştiren, bu kadar eli açık, elini açan yardım bekleyen bir hale
götüren bir tavrın kabul edilebilir bir yanı yoktur, ama onlar sosyal yardımı yerelde
hizmet sundukları ve demokrasiyi yeşerttikleri anlamında kullanıyorlar. Bu da çok
sorunlu.
Bir de, sabah Ali Ekber hocamız da bahsetti, sosyal belediyecilik adını da koyarak, biraz önce bahsettiğim bu kavram kargaşası içinde, içinde sosyale dair
hiçbir şeyin olmadığı belediyeciliği, yani içinde bireyin, piyasanın, düşkün, edilgen
insanların olduğu bir yapıyı sosyal olacak şekilde tanımlayabiliyorlar. Dolayısıyla
neoliberal - muhafazakar ittifakın yerel demokraside bizim konuşacak paylaşacak
hiçbir şeyimiz olamaz diye düşünüyorum.
İkinci yaklaşım sol liberalizm. Sol liberaller, son dönemde önemli bir yer tutmaya
çalışıyorlar. İçinde de aslında daha önceki sosyalist düşün ya da siyaset adamlarını da görüyoruz. Sosyalizm artık mümkün değil, ortaya çıkan deneyimler de hiç
iç açıcı değil, dolayısıyla daha insani, daha güler yüzlü, daha hakkaniyetli bir kapitalizm mümkün olabilir mi? Bunun için neler yapılabilir noktasından hareketle, sol
liberallere baktığımızda, aslında yerel demokrasi kavramında neoliberallerle çok
da ayrı yerlere düştüğünü söyleyemeyiz. Onlar da katılım, yönetişim, uluslararası
örgütlere yakınlık, projecilik, reformlar anlamında hiç de öyle itirazkar davranmıyorlar, bizzat bu sürecin içindeler. Hatta bu anlamdaki birlikteliği biliyorsunuz, hani
AKP’nin son döneme kadar yakınında da yer aldılar. Akillere de isimler gönderdiler ve AKP biraz otoriterleşince, biraz uzak durunca, biliyorsunuz bir gazetemiz
şöyle bir başlık attı: “Kavga mı ediyorsunuz, durun! Siz kardeşsiniz”.
Belki sol liberallerin, neoliberalizme göre söylediği, daha çok vurguladığı bir şeyin
altını çizebilirim. Daha önce yerele hizmet götüren devlet ya da kamu seferber49
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
liğini, çok otoriter, baskıcı, yurttaşı edilgenleştiren bir yapı olarak görerek, devlet
paternalizmine bir başkaldırıyla ortaya çıktılar ve dediler ki, yurttaş, birey kendi
haklarının peşinde koşabilir. Böyle, devletin onu koruyup kollaması gibi bir şeyin
reddedilmesi gerekir. Aslında gene kavga, geleneksel sol odaklarlaydı. Kamucu,
devletçi, dayanışmacı pratikler yerine bırakın bireyler özgür bir ortamda, kendi
haklarının peşinde koşsunlar. Bunun da arkası; böyle biraz Stalinist bir sol yaklaşım yerine daha özgürlükçü bir sol içinde yer alabiliriz diyorlar. Bireyle bir dertleri
yok, piyasayla bir dertleri yok açıkçası. İşte onu biraz daha nasıl insanileştirebiliriz
gibi bir yaklaşım.
Üçüncü olarak sosyal demokrat yaklaşım ile yerel demokrasiden ne anlıyoruz
dersek, zor bir alana girmiş oluyoruz. Biraz önce söylediğim gibi, sosyal demokrasi tek bir damar olarak gözükmüyor, içinde son dönemde epey liberal enjeksiyonların olduğunu biliyoruz, ama biraz daha geleneksel bir hattan bakarsak, sosyal
demokratların her zaman için halka en yakın hizmet birimini, yerel yönetimlerini
ve belediyelerini halka hizmet götürmesi yolunda ve bu halk kavramı hiçbir zaman
böyle birey gibi değil de gelir dağılımından olumsuz etkilenen yoksulları, bazı durumlarda hatta sınıfsal analiz yaparak, işçi sınıfının belli kesimlerine bir hizmet
götürme yanlısı bir tavır içinde olduklarını görüyoruz.
Önceki oturumda da konuşuldu, toplumcu belediyecilik aslında, yerel halkın yaşam alanlarını yaşanabilir kılmak, sosyal hizmetlere ulaşımını sağlamak için seferber olan bir belediyecilik yaklaşımı. Dolayısıyla halk demesi anlamında, piyasa şiddetine dur demesi anlamında diğer iki yaklaşıma göre vicdanlı olduklarını
teslim etmek zorundayız, ama biraz sonra açacağım bölüm için şimdiden söyleyeyim ki, burada da şöyle bir sorunun olduğunu görmek mümkün. Yerel halkı
biraz nesneleştiren, ona hizmet götürülmesi gereken, acilen onların koşullarının
düzeltilmesi gereken bunu bilen yerel yönetimler var ve edilgen, yardım bekleyen
kesimler var algısı, biraz yapıya içkin. Aslında bakarsanız, yerel demokraside katılım, halkın kararlara katılımı gibi vurgular sosyal demokrasideki toplumcu belediyecilikte hep var. Eşitlik algısı, adalet algısı yüksek, bunları teslim ediyorum, ama
bunu yapacak, edecek olan da, izninizle yerel belediyeler ve yerel yönetimlerdir
kavrayışı var. Bunun üzerine biraz düşünmek gerektiğini, belki yeniye biraz buralardan yürümek gerektiğini düşünüyorum.
Daha sol, daha sosyalist bir yerel demokrasi tartışmasını nerelerde kurabiliriz?
Sınıfın kendi kendini örgütleme pratiklerini, kendi kendini yönetme pratiklerini, ha50
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
yatına sahip çıkma pratiklerini, kolektif enerji inisiyatiflerini seferber etme pratiklerinin önü açıldığı sürece ben buralarda bir sosyalist demokrasi ya da sınıf adına
bir demokrasinin konuşulabileceğini düşünüyorum. Tam da burada başlığımla
alakalı, sınıfa dair demokrasinin, yerelle sınırlı olmayacağı da açıktır. Yerelde başlayacak bu tarz kendi geleceğine sahip çıkma pratiklerinin ulusal ölçekte de daha
güzel günleri inşa etmek için önemli olduğunu düşünüyorum. Tam da bu noktada,
gayet de anti neoliberal bir saptama yaptığım iddiasındayım. Çünkü neoliberalizm
20 - 25 yıldır yalnızca ekonomik ve siyasi alanı düzenlemedi, sınıf üzerinde çok
daha büyük bir yıkım yarattı. İşçi sınıfını ve halkın büyük kesimlerini, bütün bu
yapıları ortadan kaldırarak sınıfa söz söyleyemeyecek, yan yana duramayacak,
sözsüz, eylemsiz bıraktı. Dolayısıyla bu enerjiyi tekrar ortaya çıkaracak yapılanmaların temelden anti neoliberal bir hareket içinde olacağını düşünüyorum.
Peki, buna dair yani kendi geleceğini yaratacak, kolektif enerjisini var edecek, inisiyatif alacak yapıları nasıl kuralım, nasıl kurulabilir? Bunun deneyimleri kuşkusuz
dünya işçi sınıfı tarihinde ve Türkiye işçi sınıfı tarihinde var, yani yeni bir şeyler
icat ettiğimi kesinlikle söylemiyorum, yalnızca tekrar buralardan düşünelim.
Birincisi, sınıfın özne olduğu yapıları nasıl kurabiliriz? Sınıfın kendi sözünü söyleyebileceği yapılar, özneleşeceği, nesne konumundan artık kurtulacağı. İşte sosyal
yardım almak için bekleyen istemiyorsak, yalnızca sosyal demokrat belediyelerin
hizmet sunduğunu bekleyen bir sınıfı da hayal etmemeliyiz bence; özneleşen bir
sınıf bunun üzerine düşünmek.
Bunu yapabileceğimiz ikinci başlık, bu sınıfın öz yöntem pratikleri hakkında tekrar
düşünmek, tekrar bunun için heyecanlanmak. Öz yönetim pratikleri, dediğim gibi
tarihsel birikimi çok yoğun, mahalle meclisleri, konseyler, komiteler, forumlar çok
şey bulabiliriz ki toplumcu belediyecilik deneyimlerinde de bunların izlerini görüyoruz. Öz yönetim derken, ama tekrar altını çiziyorum, yalnızca kararlara katılımı
aşan, kendi kendine örgütleyebilen, hizmet üretebilen, hizmetin uygulanması, tasarlanması anlamında yöneten, yöneten ilişkisini tekrar üretmeyen, bizzat kendisi
hayatına sahip çıkabilen yapılar üzerinde düşünelim diyorum.
Bir, sınıf özneleştirmesi üzerine düşünmek; iki, öz yönetim deneyimleri, buradan
üçüncü önemli başlık ortaya çıkıyor, kültürel eylemlilik demek istiyorum.
Kültürel bir istila altında olan bir işçi sınıfı ve halkın geniş kesimleri için, biraz önce
söylediğim gibi, sözü olmayan bireye, rekabet, piyasa gibi kavramlardan başka
51
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
kavramlarla ne medyada ne gündelik hayatında karşılaşmayan kesimlere, yeniden bir kültürel eylem içine girme kendi kavramlarına eşitlik mi, adalet mi, daha
güzel bir dünya mı, bunu söyleyecek imkanları veren yapılar diye düşünüyorum.
Kuşkusuz, tam bu noktada her halde “Gezi”ye bir selam yollamak gerekiyor. Gezi,
aslında halkın bunu istediğini söyledi. Gezi’de halk kimseyi dinlemeden sokağa
indi. Neydi tek derdi, “ben artık hayatıma sahip çıkmak istiyorum, yani özneleşmek istiyorum”, Gezi’de biz bunu gördük. Gezi’de ikinci olarak neyi gördük? Tümüyle öz yönetimsel pratikleri tekrar gördük, yani Gezi, başlı başına hepimiz izledik, kendi revirini kuran, eczanesini kuran, kütüphanesini kuran, bulunduğu ortamı
temizleyen bir pratiği yeşertti, yaşattı ve herkesin yüzüne kocaman bir gülücük
yapıştırdı. Tabii ki, kayıplarımızı burada anmak gerekir.
Gezi’de üçüncü olarak da biz bir müthiş kültürel eylemlilik gördük. Kurudu, bitti,
bu topraklarda artık olmaz denen yerlerde müthiş sloganlar, müthiş müzikler, hepimizi tekrar canlandıran, “yahu bitmemişiz demek ki” diyen, müthiş bir kültürel
eylemliliğe geçildi. Dolayısıyla bu deneyimler çok yeni, çok sıcak, işte tam da
üzerinde düşünülmesi gereken şeyler, bunlar diye düşünüyorum ve bize yok oldu
denilen kavramların nasıl da orada olduğunu, dayanışma, - hep şunu duymadık
mı “kimse komşusuna bile güvenmiyor bu topraklarda” - gaz bombaları atıldığında
bütün kapılar açıldı. Etkilenenleri içeri almak için herkes tekrar içinde var olan ve
sınıfsal refleksiyle, dayanışmacı pratikleriyle kendini var etti diye düşünüyorum.
Dolayısıyla, Gezi’den de hareketle, bunların üzerinde düşünmenin önemli olduğunu vurgulamak isterim.
Öz yönetimsel pratikler, yerel yönetimler nasıl olacak dediğimizde, kuşkusuz çok
deneyimler var, hayal edebiliriz, çok kocaman şeyler düşünmek değil. Neden
genç tıp öğrencileri mahallede akşamları yaşlılara bir sağlık kontrolü için ufak
ziyaretler gerçekleştirmesin; yapılmıştır, gene yapılabilir. Genç üniversite öğrencileri, yeni üniversite adaylarına etüt uygulayabilir. Benim çok önemsediğim, sınıfın
kadınlarını siyasal harekete çekebilmek için hafta sonları çok değerli, ama hafta
sonu çocuk bakımı diye bir şey var mesela. Bunu, çocuk bakımını hafta sonları
bir araya getirebilecek mahalle pratikleriyle sınıfı siyasal etkinlikler içine tekrar var
edebilme yolları ve daha aklıma gelmemiş, sizlerle birlikte düşünebileceğimiz bir
sürü etkinliğin tekrar canlandırılması gerektiğini düşünüyorum.
Söylemek istediğim, özneleşen, kendi sözünü söyleyen, yönetim pratiklerine katılan ve kültür eylemlilikleri içinde kendini var eden bir demokrasi, yerelde demok52
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
rattır sınıf adına ve bu ulusal inşada da daha güzel günlere gebedir diye düşünüyorum. Dolayısıyla bir siyasal programın, “örgütüm burada, kadrom var, programım var, kitleyi bulamıyorum” demesi noktasından, kitle hareketlenmiş durumda,
söyleyecekleri sözler var, siyasal hareketlerin bunları tanıyarak yola çıkması gerekir diye umuyorum, ama memleketin güzel günlere gebe olduğunu düşünüyorum,
teşekkür ediyorum.
Doç. Dr. Ulaş BAYRAKTAR
“Kamuyu Kamusallaştıran Yerel Yönetimler”
1975 yılında Trabzon’da doğdu. 2001 yılında Galatasaray Üniversitesi Kamu
Yönetimi bölümünden mezun oldu. 2002 yılında Paris Siyasal Etüdler Enstitüsü’nde Siyaset Sosyolojisi alanında yüksek lisansını ve 2006 yılında yine
aynı üniversitede Siyaset Bilimi alanında doktora eğitimini tamamladı. Yayımlanmış çok sayıda bildiri, makaleleri vardır. Halen Mersin Üniversitesi İktisadi
ve İdari Bilimler Fakültesi/ Kamu Yönetimi Bölümü Kent ve Çevre Anabilim
Dalı’nda öğretim elemanı olarak akademik görevlerini sürdürmektedir.
Benim çıkış noktam, genel olarak belediyecilikte, kamunun kamusallaştırılması
toplantısının hazırlık çalıştaylarında belirtilmişti. Biz bazen böyle birtakım şeyleri sadece arz ederek, kent konseylerinden, birtakım sosyokültürel faaliyetlerden
yeteri kadar faydalanmayıp sonra halk anlamıyor, halk ilgilenmiyor, halk katılmıyor gibi bir kestirme sonuca gidiyoruz. Oysa bu arzın bir aşama gerisi daha var,
Anglosakson literatürde erkleniş olarak geçen, insanların birtakım haklarının bilinicine varıp, bu hakları kullanabilir hale getirme süreci bulunmakta. Biz sadece
bir şeyleri arz ederek insanların gelip onları keşfetmesini bekliyoruz. Seneth’in
kitabında vardır bir yazardan alıntı, “Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetmedi” der;
Amerika, kendini Kristof Kolomb’a keşfettirdi”. Dolayısıyla insanların, birtakım ilkelerini, haklarını, becerilerini keşfedebilecek düzenlemelere, pratiklere de kafa
yormamız gerekiyor. Kamuyu önce kamusallaştırmamız gerekiyor. Bir talep haline
getirmemiz gerekiyor.
Mesele 3-5 ağaç. Siz eğer doğru yerde, doğru zamanda, 3-5 ağacı kesmeye kalkarsanız, manzara bu olur. Doğru zamanda, doğru yerde 3-5 ağaç ekmeyi bilirseniz de manzara böyle olabilir başka bir bağlamda, çok daha barışçıl olunmalı. Bu,
insanlar bu kamusal bilince nasıl ulaştırılabilir, üzerine kafa yormak gerek.
Şimdi toplumcu belediye deyince, bazen ben “toplum sevici belediyecilik” düşünmeye başlıyorum. Böyle, bir toplumu idealize eden ve onu böyle popülizme kayan
53
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
bir şeye, sadece arz etmek yetmez, yapabilir, düşünebilir, talep edebilir hale getirmek; önce arz ettiğiniz bu mekanizmanın bir de kullanım kılavuzunu vermeniz
lazım ki o bir işe yarasın.
Buradan hareketle, bunu dün, bugün, yarın çerçevesine, üçgenine getiriyorum,
nedir? Mesele, biraz hayallerin meselesi. Artık öfkeyle, korkuyla siyaset yapmanın devrinin geçtiğini düşünüyorum. Hayallerle siyaset yapmak lazım. Artık her
şeyi, onların alternatifini kurmanın gerekliliğini düşünüyorum. Tamamen gerçeklikten kopuk bir hayalden bahsetmiyorum. Bugüne dair, bugünden hareket eden,
bugünün sorunlarına cevap veren hayaller olması gerektiğini ve bu hayallerin de
geçmişten beslenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bunun bir uygulama denemesini yapmak için ortaya ben yeni Büyükşehir Belediyesi Yasası’nı koyuyorum, 6360 çok konuşuldu hepiniz biliyorsunuz, onun detaylarına girmeme gerek yok, ama bir üçgen var. Diyorlar ki, bu yönetim şart, çünkü bu daha demokratik olacak. Çünkü bu belediyeleri daha teknik olarak yeterli
yapacak, çünkü bu ölçek ekonomisi dolayısıyla hizmetleri daha verimli ve etkin
kılacak. Üç argüman, sabaha kadar tartışabiliriz bunu, efendim öyledir, böyledir
falan. Ben başka bir üslup benimsemeyi öneriyorum, alıyorum bunu, tamam diyorum, bu sorunları ben kabul ediyorum. Evet, bu belediyelerin daha demokratik
olması lazım, bu belediyelerin daha teknik olarak kapasitelerinin artması lazım ve
bu hizmetlerin daha verimli ve etkin verilebilmesi için daha büyük bir ölçek gerekiyor. Hadi bakalım ben sizin argümanlarınızı aldım ve alternatifi ne olabilir, buna
biraz kafa yoralım. Tam bu sürecin ana aktörleri olan değerli hocalarımız, değerli
yöneticilerimiz var, ben hasbelkader bir dönem, bir çalışma zarfında Ali Dinçer’i
inceledim, Ali Dinçer’e dair okumalar yaptım, o ekiple mülakatlar yaptım, dolayısıyla vereceğim örnekler Ali Dinçer döneminde, yani 1977- 1980 dönemine dair
örnekler olacak. Fakat bu hiçbir şekilde Erol Köse’leri Vedat Dalokay’lardan daha
üst bir yere koyduğum için değil, daha iyi bildiğim, daha aşina olduğum, daha kolay başvurabileceğim bir deneyim olduğu için ona başvuruyorum.
Yerel yönetimlerin anayasal tanımını hepimiz biliyoruz, mahalli müşterekler var,
ihtiyaçları karşılamak üzere seçimle gösterilen karar organları var. Yerel siyasetin
temel anahtar kelimesi, 2M - mahalli ve müşterek; öbür tarafta da hizmet var.
Dolayısıyla birtakım hizmetler var, bu hizmetlerin mahalli müşterek olması gerekiyor. Neoliberal dediğimiz, bu son 20 yıla damgasını vuran, 1980’den bu yana
birçok belediyenin de bu tuzağa düştüğü, bir hizmet mitosu yaratıldı. Hizmetle
54
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
var oluyorsun söylemi, halbuki hizmet, sonra gelen bir şey. Biz öncesini yani işin
siyasal boyutunu ihmal ediyoruz. Sen her türlü hizmeti veremezsin. Senin çılgın
projelerin mahalli müşterek değil belki de, ama ilişki tersine dönmüş durumda.
Yapılan hizmetler belli bir siyasal meşruiyete dayanmadan kendinden menkul bir
meşruiyetle hareket etmeye başladı. Hizmet yapılıyorsa meşrudur. Bunu eleştiren
birkaç çapulcudur, bunu eleştiren zaten işte kronik meczup muhalefettir. Bunu tersine çevirmemiz lazım, bunu nasıl anlatırım falan derken, Mehmet Çağ imdadıma
yetişti. Bence bu, hakim belediyecilik anlayışı.
Hırsız diyor ki, “Bulaşığı yıkadım, cam sildim, toz aldım, bir de şu prizi tamir edeceğim” diyor; kadın da, “Helal olsun herife çalıyor, ama çalışıyor” diyor.
Hanginiz duymadınız bunu, hanginiz düşünmediniz. Yani siz meşruiyeti, bütün
gayrimeşruluğunu yadsıyarak, “Evet, hepsi çalıyor zaten, bu en azından kanal
yapıyor, dönen Mevlanalar yapıyor, yol geçiriyor, şunu yapıyor gibi” duymadınız,
düşünmediniz mi?. Bu hizmet şekli, hizmet projeciliği, hizmet aşkı herşeyi değiştirdi, “İcraatın içinden”, “Ulusa sesleniş” ne oldu, “Millete hizmet yolunda”; artık
kendinden menkul bir meşruiyet var. Bunu tersine çevirmek lazım.
Burada birinci aşama, temsil, apartman yöneticisi değildir belediye başkanıdır.
Apartman yöneticisi de merdivenleri süpürür, aydınlatmayı yapar, çöpleri toplar,
oradaki bahçeyi düzenler; Belediye Başkanı da böyle yapıyor, Bülent Bey de yapıyor aynı şeyi, ama belediye başkanlığının siyasal bir boyutu var. Belediye belirli
bir teknik iş yapmıyor, bir hizmetin önce talep edilmesi, bunun mahalli müşterek
doğasının niteliğinin teslim edilmesi lazım, böyle meşru olabilir, apartman yöneticisini belediye başkanından ayıran budur, siyasal bir figürdür. Melih Gökçek ne
diyor, “ben siyaset yapmıyorum, belediyecilik yapıyorum” diyor, tam da bu işte,
tam da bu siyasetin reddi. Bunu tekrar nasıl kurabiliriz?
Birincisi, bunu ben üç boyutta değerlendiriyorum. Nasıl kurabiliriz?
Müştereklik, yani kamusallığı müşterekliğe taşıyorum, toplumsal müştereklik, teknik müştereklik ve kurumsal müştereklik olarak. Birincisi, argümanı tersine çeviriyorum. Diyorlar ki Bütünşehir Yasası daha demokratik olacak. En basitinden,
en liberal demokrasi tanımı, temsiliyete dayanır. Buyurun, yasa sonrasındaki
Mersin’deki temsilci sayısı, belediyelerin kapanması ile sayıları 54’ten 13’e iniyor,
dolayısıyla belediye meclis üye sayısı 644’ten 335’e iniyor, il genel meclisi üyesi
sıfırlanıyor, muhtar sayısı 508’den sıfıra iniyor. Her şeyi geçtim, benim yarı yarıya
55
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
daha az temsilcim var. Daha az belediye meclis üyem var, muhtarım yok, köy
muhtarım yok, il genel meclisi üyem yok. Bakın yeni düzenleme, bütün o katılımcı,
en klasik, en liberal, en çıplak liberal demokrasi tanımına bile aykırı. Türkiye’de
30 bütünşehir belediyesindeki belediye meclis üyelerinin sayısındaki azalma; biliyorsunuz ki beldeler kapanınca, belde meclis üyesi kadar ilçe belediyesine eklenmiyor, çünkü orada birtakım nüfus aralıkları var ona gelmediği için, kapanan
beldelerin temsilcileri ilçe meclisinde yer bulamıyorlar. Çok basit demokratikliği
bu; en liberal anlamda bile temsili demokrasiyi tırpanlayan bir şey. Bizim bunun
daha ötesine geçmemiz gerekiyor.
Gamze Hoca bahsetti, sınıf bilinci, kolektif bilinç, bununla mücadele etmek gerekiyor. Basit, 1980’den sonra yerelleşildi, yanlış orda. Biz, yerelleşmenin verili
olarak demokratikleşmeyi tetikleyeceğini düşünüyoruz, hayır öyle bir şey olmadı.
Yerelleşme, merkezi bir yerelleşmeye yani yerel bir merkeziyetçiliğe döndü. Artık her şeye muktedir bakanlar, başbakanlar kadar her şeye muktedir büyükşehir
belediye başkanları var. 30 büyükşehir belediyesinin yönettiği nüfus Türkiye’nin
yüzde 75’i, yüzölçümünün yüzde 50’si. Bu şu demek, 2014 Mart’ından sonra Türkiye’nin yüzde 75’ini 30 kişi yönetecek demek; birkaç tane bakan eklerseniz, 70
milyonluk nüfusu 35 kişi yönetecek demektir bu. Bu yerelde daha da hegomonik,
daha da baskın, daha da muktedir aktörler yaratıyor, zaten 1980’den beri olan bu.
Bu daha da hızlanmış durumda olacak. Böylece ulaşılmaz, uzaklaşan bir karar
yönetim süreçleri oluyor, ama bir de işin hocamızın bahsettiği neoliberalizmin,
kolektif, sosyal, toplumsal boyutu var. Biz gitgide içimize kapanıyoruz, yabancılaşıyoruz, birbirimizle ilişkilerimiz kapanıyor, sitelere kapanıyoruz, özel hayatımıza kapanıyoruz, AVM’lerimize kapanıyoruz, Seneth’ten alıyorum bu kapanmayı.
Dolayısıyla, mesela Seneth, yabancının ortadan kalktığını iddia ediyor; yabancı,
herhangi bir değer yargısına sahip olmadığımız kişidir diyor. Biz ki, yabancı yok
bizde, biz herkesi biliyoruz zaten; o hırsız, o bölücü, o şeriatçı, o Kemalist. Bunlardan arınmak ve birbirimizi keşfetmek gerekiyor.
Gezi olaylarının bir etkisi de oydu. İnsanlar birbirini keşfetti, o meşhur fotoğraf, bir
üç hilal, bir barış figürü, bir Mustafa Kemal bayrağı, insanlar birbirini keşfetti. Bir
de depremde olmuştu bu. Hiç unutmuyorum, Değirmendere’de ikinci gün, enkaz
kaldırma çalışmasında, ya dedi oranın bir yerlisi, bu uzun saçlı, dövmeli çocuklar,
ilk önce onlar geldi dedi. Depreme gelmeden birbirimizi keşfetmemiz, bu şeylerden arınmamız gerekiyor. İnsanların bir araya gelmesi, birbirini keşfetmesi gerekiyor, Amerika gibi. Bunun için, hocam da söyledi, mahallenin tekrar keşfedilmesi
56
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
gerek. O mahallelilik ruhunun yakalanması gerekiyor, örnekleri çok, insanların o
kenttaşlık panel başlığında olduğu gibi, “ben en başında bu kenti paylaşan iki
insanım, her şeyden bağımsız olarak, bu mahalleyi, bu sokağı paylaşan iki insanım” diyebilmek gerekiyor. Bunun için de kamusal alan gerekiyor. Mersin’de Gezi
olaylarının toplanma mekanı neresiydi biliyor musunuz, bir alışveriş merkeziydi.
Her derste ben, alışveriş merkezlerinin insanları yabancılaştırdığını, tüketiciye dönüştürdüğünü ve dolayısıyla toplumdan kopardığını iddia eden ben, alışveriş merkezinin nasıl bir toplumsal alan olduğunu görünce hayretler içinde kaldım, neden,
çünkü 1999’dan beri sosyal demokratlar tarafından yönetilen kentin bir meydanı
bir merkezi yok. İnsanların kendilerine ait hissedebileceği bir Kuğulu Parkı, bir
Gençlik Parkı, bir Taksim Parkı olmadığı zaman, en aşina olunan yer bir alışveriş
merkezi oluyor ne yazık ki. Dolayısıyla alanlar, bakın meydanlar değil, her taraf
meydan, Mersin’de 12 kilometrelik sahil şeridinde meydan var, Galatasaray Meydanı var, Fenerbahçe Meydanı var, Beşiktaş Meydanı var, Mersin İdman Yurdu
Meydanı var, taraftarları bile ayrıştırıyoruz zaten. İnsanların bir araya geldiği ve
sadece orada yabancıyı keşfettikleri, yabancıyla tanışabildikleri bir yer lazım. Bu
bir spor alanı olabilir, bir piknik alanı olabilir, herhangi bir festival alanı olabilir, bunların keşfedilmesi gerekiyor. Ondan sonra siz katılımı koyabilirsiniz, ondan sonra
kent konseyi işe yaramaya başlayabilir, yoksa kent konseyleri, var olan iktidar
ilişkisini, var olan sosyoekonomik eşitsizleri tekrar üreten bir organ; çünkü bütün
dünyada araştırmalar gösteriyor ki doğrudan katılımcı mekanizmalarından daha
çok faydalananlar orta, üst sınıf eğitimli erkekler. Zaten temsil mekanizmalarını
kullanmayı iyi bilen insanlar kent konseylerinde daha başarılı oluyor, diğerleri zaten gelemiyor ki, çocuğu var bırakamıyor, işi var gelemiyor, zaten bilmiyor, haberi
yok, dolayısıyla onları katmak için onları bir araya getirmek gerek. Onları bir araya
getirdikten sonra, zaten sizin kent konseyi yapmanıza bile gerek kalmayacak. O
zaman Taksim Meydanı da bir kent konseyi olacak, Kadıköy Meydanı da buradaki
Kuğulu Park da. O zaman böyle, toplantı salonlarında bir şey yapmanıza gerek
kalmayacak, herkes zaten talep edebilecek. Dolayısıyla insanları bir araya getirip,
onları kamusallaştırıp, ondan sonra onların taleplerini karar alma mekanizmalarını iletmek gerek, nedir bunun yolu? Buyurun 1977, Ali Dinçer’in seçim broşürü.
Şimdi biz, hocam söyledi, “herkes demokrat”, o zaman herkes demokrat değildi,
ama ne diyor, yerel kurullar kurulacak, mahalle içindeki yerel kurulların ve komitelerin başkanlıklarını muhtarlar yapacaklar, kendi yöremizde sendika, kooperatif,
esnaf kuruluşları, teknik elemanlar, meslek odaları, okul aile birlikleri aktif olacak.
Siyasetin içinden bu kadar insan var bu salonda, hangi biriniz aile birliklerini bir
siyasal araç olarak gördünüz. Okul aile birlikleri, insanların bir araya geldiği yerler.
57
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
Bunların işletilmesi gerekiyor. Hemşeri dernekleri en basitinden bunlar varolan
mekanizmalar, herkesin tu kakaladığı hemşeri derneklerini meşru bir siyasi muhatap olarak görüp, - patronaj ilişkileri bağlamında değil, onlara sen bana oy ver,
ben de senin işte dernek binana şunu yapayım değil - daha demokratik yatay bir
ilişki içinde belki de muhatap olarak alınması gerekiyor. İlhamı 1977’lerden geliyor. Batıkent tecrübesi ya da Akkondu - Vedat Dalokay zamanında. Batıkent projesi, sadece bir toplu konut projesi değildir. Geçenlerde bir ders için bakıyordum,
Birleşmiş Milletler’in tarihteki en değerli 150 toplumsal proje arasında Batıkent
projesi de zikrediliyor. Neden? O kadar insana konut sağladığı için değil, kooperatifçilik uygulamasını getirdiği için. İnsanlara “buyurun sizin eviniz” demediler,
“örgütlenin, biz size alanı verelim, siz evinizi yapın” dediler. Toplu konut bir anda
insanları bir araya getirme mekanizması oldu. Dolayısıyla bu tür mekanizmaların
keşfedilmesi gerekiyor.
İkincisi, teknik kapasite. Arpaçay Belediyesi’nin zaten bir şoförüne, bir de başkanına maaş yetiyor, bu nasıl kenti planlayacak, nasıl çöp toplayacak, şunu yapacak,
haklı; alternatifini yok ediyoruz. Ben diyorum ki, yok etmeyelim, teknik uzmanlar
illa da bu işi maaşlı yapmak zorunda değil. Ali Dinçer Ankara kenti içme ve kullanma suyu sorununu, Ekim 1977’de Ankara kenti ulaşım sorunu ile ilgili raporlarını
parasını verip de yazdırmadı. Raporda da gördüğünüz altta uzmanlar var, bazı
uzmanlar geldiler, destek verdiler. Biz niye konuşuyoruz burada. Televizyonlarda
gördükleriniz o medyatik akademisyenler, aydınlar artık vizite ücreti uygulayacak
belki, ama biz eğer kalkıp geliyorsak burada bir şey anlatmaya, başka şeylere de
hazır bir kitle olduğunu, buna inanan, bir şeylerin, kitapta okuduğu, yazdığı şeyin
işe yaramasını dileyen insanlar da var ve bu insanlar yardım etmeye hazır.
Üçüncüsü, planlama kurulları. Yine Ali Dinçer’den örnek vereceğim, bu yönetim
anlayışında projelere bölünüp, planlama üst kurulu kuruluyor, proje sekreterliği
kuruluyor. Kurumsal hiyerarşinin haricinde bir teknik uzmanlık, proje gruplarıyla teknik müştereklik – kuruluyor. İhtisas komisyonları çalıştırılabilir. Şimdi zaten hiç
çalışmıyor, belediye meclis üyeleri bile doğru düzgün katılmıyorlar. İhtisas komisyonları tam da organik bağlantılarla uzmanların da katılabileceği bir mekanizmaya
döndürülebilir, tematik oluşumlar, katılımcı bütçe uygulamasında gördüğümüz.
Son olarak, kurumsal müştereklik, yani işte ölçek ekonomisi diyorlar. Ölçek ekonomisi iddia ettikleri gibi sonsuza kadar artan bir şey değil. Bunu işletmeci arkadaşlara da sordum, imalatta bile, pazarlamada bile üretim ölçeğinin büyümesi sonsuz
58
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
verimlilik getirmiyor, bir nokta itibariyle durma ve düşme getiriyor. Mersin’de en
uzaktaki köy 210 kilometre ötede, özel arabanızla iki buçuk saatte gidiyorsunuz.
Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı yanımda, bana helikopter lazım dedi. Bu illa
da en büyük, en verimli anlamına gelmiyor.
Kalkınma planı özel ihtisas komisyonunda biz yasayı eleştirirken, İstanbul Büyükşehir’in AKP’li bir ilçe belediye başkanı durmadan, “Paris gibi yaşamak istiyorsunuz, Bağdat yönetimi istiyorsunuz, Paris’te yaşamak istiyorsunuz, Şam yönetimi
istiyorsunuz” dedi durdu. Bende, Fransa gibi Paris gibi yönetilmek istiyorduk ya,
Fransa’da 36 bin 569 tane belediye var, bunun yanında 2 bin 585 tane belediyeler arası işbirliği örgütü var, belediye birlikleri var, proje grupları var. Dolayısıyla,
birtakım yerlerde, büyük ölçekli hizmet götürmek istiyorsanız illa da o beldenin
siyasal ölçeğini iptal etmeniz gerekmiyor. Siyasal ölçeğin yanında bir teknik ölçek
getirilebilir. Belediyeler belli konularda, kendilerini aşan konularda birlik kurabilirler. Fransa’daki belediye birliklerinin sayısındaki artış ile 1975’te Marmara ve
Boğazlar Belediyeler Birliği kuruluyor. 1978’de Yerel Yönetim Bakanlığı kuruluyor,
yani farklı ihtiyaçları, farklı aktörleri bir araya getirerek çözüyorlar. Yapılanlar, işte
faaliyetleri, araç parkı, ortak kültürel çalışmalar, tanzim satış girişimleri. Ölçeği, siyasal kimliği feshetmeden sadece dayanışmayla kurabileceğimizi düşünüyorum.
Dolayısıyla, bu üç konu önemli, evet Büyükşehir Yasası bir ihtiyaca cevap veriyor
olabilir, ama bunun tek yolu bu değil. Geçmişten beslenen bir hayalle alternatif
kurulabilir, demokratik müştereklik kurulabilir, insanları o kolektif bilinci, kamusal
bilincini katıcı ortamlar, imkanlar yaratılabilir, empowerment dediğimiz erklendirilebilir onlar. Halkın kamusal taleplerinin teknik olarak nasıl mümkün olabileceği
uzmanlık kurumlarının katılımlarıyla mümkün olabilir, teknik müştereklik, üniversiteler, meslek odaları, uzman sivil toplum kuruluşları ve sonunda ortaya çıkan
teknik çözüm de, o ölçek ekonomisi birlik, beraberlik ve dayanışma ile kurulabilir
gibi geliyor, çok teşekkür ediyorum sabrınız için.
PROF. DR. RUŞEN KELEŞ: Bugünkü gazetelerde sizin sözünü ettiğiniz 30 büyükşehirde il sınırlarıyla belediye sınırlarının birleştirilmesine ilişkin 6360 Sayılı
Yasaya karşı Cumhuriyet Halk Partisi’nin yapmış olduğu iptal başvurusunun reddedildiğine dair bir haber vardı. Bunun gerekçelerinin okunması, bu toplantıya
sunulan konuşmaların amaçları bakımından son derece önemlidir diye düşünüyorum. Genç arkadaşların bunu çok yakından titizlikle incelemelerinde yarar vardır
diye düşünüyorum.
59
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
Doç. Dr. Hacı KURT
“Yurttaşlık Hukuku Kenttaşlık Hukuku ile Başlar”
Lisans eğitimini Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ve Ankara
Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde tamamladı. Daha sonra 1997 yılında San Antonio Texas Üniversitesi Kamu Yönetimi alanında yüksek lisansını
ve 2003 yılında Ankara Üniversitesi Kamu Yönetimi alanında doktora eğitimini tamamladı. Çok sayıda bilimsel çalışması bulunmaktadır. Halen Mersin
Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi/ Kamu Yönetimi Bölümü Kentleşme ve Çevre Anabilim Dalı’nda öğretim elemanı olarak akademik görevlerini sürdürmektedir.
Oturumun genel başlığı “Yerel Demokrasi ve Kenttaşlık Hukuku”. Ben de bu bağlamda hemşerilerin yani kenttaşların hakları ve hukukuyla, genel olarak yurttaşlık
hukuku arasındaki ilişkiyi ve Türkiye’de bu bağlamdaki sorunları üzerinde duracağım. Ben arkadaşlarım gibi çok daha teorik bir çözümlemeden ziyade, bu alandaki çeşitli hukuki metinler, düzenlemeler ve bizim günlük hayatta karşılaştığımız
sorunlar üzerinde daha çok duracağım.
Önce kent ve kentin önemi, bir toplumdaki yerine getirdiği fonksiyonlar üzerinde
kısaca değinmek gerekir. Bu konuda aslında geçmişten günümüze söylenen çok
söz vardır. Kenti değişik şekillerde tanımlayanlar olmuştur, ama tarihin her döneminde, yani günümüzde kentlerin, ulusal gelirin büyük bir bölümünü üretmesi ve
nüfusun büyük bir kesiminin kentlerde yaşamasından çok önce, Eski Yunan’da,
Roma’da, hatta Ortaçağ’da bile yani kırsal toplumun daha önemli olduğu dönemlerde bile kentler, o toplumların sürükleyici gücü, önemli aktörleri olmuşlardır. Bu
açıdan da kentlere sadece insanların nüfus olarak biriktiği yerler olarak değil, o
toplumları sürükleyen, insan bilgisinin ve onun uygulaması diyebileceğimiz teknolojinin biriktiği, emeğin ve onun ürünü olan sermayenin ve diğer değerlerin sürekli biriktiği yerler olması açısından kentler tarihinin her döneminde bu somut
ve soyut üretim ve birikim mekanları olarak uygarlık tarihinin ve insanlık tarihinin
dönüştürücüleri, geliştirici mekanları ve doğurgan toprakları olmuşlardır. Ve yani
bu bağlamda, Murray Bookchin, kenti en gelişmiş biçimiyle etik bir insan birliği,
etik ve toplumsal nitelikte bir ekotopluluk olarak değerlendirir. Kent sadece isimsiz
sakinlerine mal ve hizmet sağlayan ve bunun için tasarlanmış, yaratılmış yoğun
bir yapılar bütünü, fiziki bir varlık değil, bunun ötesinde önemli toplumsal potansiyellerin, bunların gelişim evrelerinin, geleneklerin, kültürün, yerleşik hale geçmiş
bir insan topluluğuna ait önemli özelliklerin zaman içindeki birikimci gelişimini ve
diyalektiğini içeren mekanlardır. Bu nedenle de tarihsel süreç içinde insanlık gibi
60
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
evrenselci kavramların ortaya çıkışına sahne olmuş, bugünde ve gelecekte de
öz yönetim ve yurttaşlık kavramlarının yeniden ortaya çıkışına, toplumsal ilişkilerin genişlemesine ve gelişmesine, yeni yurttaşlık kültürünün yükselmesine sahne
olma potansiyelini günümüzde de taşıyan yerler olarak tanımlamaktadır.
Bu açıdan kenttaşın, hemşerinin hukuku, hakları ve bunun sağlanabilmesi için
gerekli mekanizmaların uygulanabilmesi, geliştirilebilmesi günümüzde de son
derece önemlidir. Fakat günümüz toplumlarına baktığımız zaman gerçekten bu
kentlerin geleceğin daha insancıl daha demokratik değerlere sahip toplumlar yaratma potansiyelinin önünde hiçbir risk yoktur da diyemeyiz. Örneğin başka bir
yazar, günümüz kentlerinin bu açıdan önemli birtakım risklere sahip olduğunu dile
getiriyor. Bu bağlamda da, yüzyıllar boyunca toplumsal değişimin ve toplumların
evriminin temeli olan çeşitliliğin filizlenip gelişebildiği kentin giderek günümüzde
etkisini yitirdiğini, bireyleri ve toplumsal sınıfları birbirleriyle temas haline getirecek, bilgi alışverişinde bulunmalarını, günlük hayatın iletişim süreçleri içinde birbirlerini tanıma ve kültürel olarak zenginleşmelerini sağlayacak, sokakta ve halka
açık mekanlarda sanatçıyı, zanaatçıyı, işçiyi, kentliyi, köylüyü, bürokratı kaynaştıracak ve onları harmanlayacak yerde, toplumsal katmanların birbirinden ayrılması
sonucunda, insan kümeleri arasında tam anlamıyla aşılmaz duvarlar yarattığını
ve bugünkü kentlerin bu açıdan kenttaş hukukunu ve hemşerinin hukukunu ve geleceğin daha mutlu toplumsal yapılarını yaratmanın önünde birtakım engellerinin,
risklerinin de olduğunu dile getirmektedir.
Bu açıdan baktığımız zaman, gerek dünyada, Avrupa’da ve Türkiye’de kenttaşların hukukunu koruyacak ve daha yaşanabilir kentler yaratmak amacıyla gerek iç
hukukumuzda gerek uluslararası hukukta hazırlanmış birtakım metinler, düzenlemeler var, ama tüm bunlara rağmen yine de bu alandaki sorunların tamamıyla
ortadan kaldırılabildiğini söyleyemeyiz. Bu düzenlemeler niye yapılmıştır, çünkü
gerçekten de kentler ulusal ölçekten önce insanların bir arada yaşadığı, birbiriyle
yakın temas içinde olduğu mekanlar olması açısından demokrasinin ilk basamağı
diyebileceğimiz ilk önce gerçekleşebileceği yerler olması açısından son derece
önemlidir. Bu nedenle İlhan Tekeli hocanın da bir yazısında söylediği gibi, kentli hakları denilen kavram, sadece belli bir mekanda yani daha dar ve sınırlı bir
mekan olan kentte yaşayan insanı temel aldığından daha somuttur. Soyut insan
haklarının anlam kazanabilmesi, uygulamaya geçebilmesi, hayatın bir parçası
olabilmesi kentliler için ancak kentli haklarının varlığıyla mümkündür; bu açıdan
da kentli hakları, yurttaş haklarının temeli olması açısından önemlidir. Eski Yu61
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
nan’dan itibaren, kentlerin bu özelliklerinin yani yerel ölçeğin, yerel toplulukların
kendi kendini yönetme, yönetebilme hakkının bu ilk kentlerden, kent devletlerden
itibaren toplumların gündeminde olduğu ve bunların demokrasinin ilk geliştiği yerler olduğunun çeşitli yazarlar tarafından sıklıkla vurgulandığını görebilmekteyiz.
Kentli haklarının hayata geçirilebilmesi açısından da yerel yönetimler ve günümüzün kentleri ya da nüfusun büyük bir bölümünün kentlerde yaşamasını da dikkate
aldığımız zaman başta belediyeler son derece önem taşımaktadır. Ruşen hocamızın da yine bir kitabında belirttiği gibi, yerel yönetimler ve özellikle de belediyeler, yerel toplulukları ilgilendiren ve etkileyen konulara halkın daha yakından ilgi
duymasını, bu sorunları tanımaya ve anlamaya çalışmasını, bunlarla ilgili kararları
etkilemeye çalışmasını sağlarlar. Bunların gerçekleşmesi, halkın karar süreçlerine sürekli ve fiilen katılabilmesi daha kolay olabilir. Bir kenti yaşayan insanların
yerel yönetimleri etkilemeleri, merkezi yönetimi etkilemelerinden çok daha kolay
ve çok daha mümkün olacaktır. Ulaş arkadaşımızın da sunumunda belirttiği gibi
aslında, bu yeni büyükşehir ve yeni ilçe yaratılması, 26 ilçe ve 13 ilde ve Ordu’yla
beraber 14 ilde büyükşehir kurulmasıyla ilgili yasa da aslında bu açıdan kenttaşların ya da hemşerilerin katılımını önemli ölçüde olumsuz yönde etkilemektedir
diye düşünülebilir.
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bundan
önce Avrupa Sosyal Şartı ve benzeri birçok anlaşmaya baktığımızda bunlar, temelde insan haklarını ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı gibi kimi şartlar
da daha alt düzeydeki insan haklarının günlük hayatta somut olarak hayata geçirilebilmesi için önemli düzenlemeler yapmışlardır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, daha çok birinci kuşak insan haklarını hayata geçirmeyi amaçlamış, oysa ki
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı buradaki boşlukları doldurmuş ve seçme,
seçilme, katılım gibi siyasi haklara mekansal ve yerel toplum boyutunu kazandırmıştır. Türkiye’de bu Avrupa Yerel Yönetimler Özeklik Şartı’nın önemli ölçüde
maddelerini, birtakım çekince koyduğu maddeler olmakla birlikte iç hukukunun bir
parçası yapmış ve uygulamaya koymuştur. Bunun yanında Avrupa Kentsel Şartı’nın hem birincisi hem ikincisi yine kentsel toplulukların haklarını ve bu hakları
kent sakinlere sağlamakla yükümlü olan başta yerel yönetimler olmak üzere, bu
görevlilerin ve kurumların görevlerini, sorumluluklarını gösteren önemli bir kaynak
olarak günümüzde hala önemlidir. Ama Türkiye’den benim bildiğim kadarıyla şu
ana kadar Avrupa Kentsel Şartını imzalayan herhangi bir belediyemiz - Nilüfer Belediyesi bir ara kabul edecek diye söyleniyordu ama bildiğim kadarıyla ondan da
62
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
bir şey çıkmadı – bulunmamaktadır. Avrupa Kentsel Şartı, her kentin kendine ait
birtakım özellikleri olmasına rağmen, bütün Avrupa kentlerinde, kentlerin ortak evrensel özellikleri bağlamında kentlerin hepsinde uygulanabilecek ve her kente her
ülkeye uygulanabileceği varsayımından hareket ederek kentlilerin daha düzenli,
daha yaşanabilir kentler yaratması ve bu kentlerde yaşamalarını sağlayacak birtakım düzenlemeler getirmiştir.
Bunları çok özetle söyleyecek olursak, kentlerin her türlü kirliliklerini, bozuk ve
çarpık kent dokularından arındırılması, şiddetten arındırılması üzerinde önemle durulmuştur. Yine kentin sakinlerinin yaşadıkları kentin çevresini demokratik
yollardan denetleyebilmeleri, insanca yaşanabilir konut edinebilmeleri, sağlık hizmetlerinden ve kültürel hizmetlerden yararlanabilmeleri, kentsel mekanlara özgürce ulaşabilmeleri ve kent içinde serbestçe dolaşabilmeleri için serbest dolaşım
hakkı gibi önemli haklar yer almaktadır. Bunun yanında da yine sadece yurttaşlara değil, bütün kent sakinlerine tanınan haklar olarak amaçlanması yine şartın
önemli bir özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Cinsiyet, yaş, etnik köken, inanç,
toplumsal ve ekonomik statü, bedensel ya da ruhsal özür gibi kimi kişisel özellikler
gözetilmeksizin, dikkate alınmaksızın bunların bütün insanlar için sağlanması, bu
şartla teminat altına alınmaya ya da bunu kabul eden kentlere tavsiye edilmeye
çalışılmıştır.
Şimdi, bu açıdan baktığımız zaman, bu hemşeri hakkı ya da kentli hakkı dediğimiz haklardan yararlananlar ve bu hakları yerine getirmekten sorumlu olan kişiler
ve kurumlar vardır. Kentli haklarından yararlananlar, bir kentte bir yerel yönetimin sınırları içerisinde yaşayan herkestir ki bunun içerisinde o kentin yöneticileri de aynı şekilde bu haklardan yararlananlar arasında sayılabilir. Bu haklardan
sorumlu olanlar ise bu kentlerin yöneticileri, belediye örgütü, belediye başkanı,
belediye meclis üyeleridir. Dolayısıyla da bu çerçevede kentin yöneticileri yani
bu hakları sağlamaktan sorumlu olan birimler ile bunlardan yararlananların karşılıklı bir sorumluluğu, karşılıklı görevleri vardır. Bizim Belediye Kanunumuzda
hem 1580 Sayılı Kanun hem de 5393 sayılı şu anda yürürlükte olan Belediye
Kanunu’nda benzer bir anlayışı kabul etmiş ve hemşeri hukuku diyebileceğimiz
13’üncü maddesinde Hemşeri Hukuku başlığıyla bir madde düzenlenmiştir. Bu
maddede kentsel toplulukların hakları belirtilmiş ve herkes ikamet ettiği beldenin
hemşerisi olarak sayılmış, belediyelerin karar ve hizmetlerine katılma, belediye
faaliyetleri hakkında bilgilenme, belediye yönetiminin yardımlarından yararlanma
hakları olduğu burada belirtilmiş ve bu yardımların insan onurunu zedelemeyecek
63
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
koşullarda sunulması zorunluluğu da vurgulanmıştır. Bunun günümüzde, çeşitli
belediyeler tarafından yapılan birtakım yardımların ne kadar insan onuruna uygun
şekilde ya da bunu zedelemeyecek şekilde uygulandığı pekala sorgulanabilecek
bir şeydir. Aslında bu yeni bir şey değil, bizim 1930 yılında çıkarılan 1580 Sayılı
Yasanın yine aynı maddesinde, 13’üncü maddesinde, Hemşeri Hukuku başlığı
altında yine konuyu düzenlemiş, birtakım küçük farklılıklar olmakla birlikte, “Her
Türk, nüfus kütüğüne yerli olarak yazıldığı beldenin hemşerisidir. Hemşerilerin belediye işlerinde reye, seçmeye, seçilmeye, belediye idaresine katılmaya ve belde
idaresinin devamlı yardımlarından yararlanmaya hakları olduğu” belirtilmiştir ve
14’üncü madde de, Belde Dahilindeki Şahısların Vazifeleri başlığı altında, “Belediye sınırları içinde oturan, bulunan, ilişiği olan her şahıs belediyenin kanununa, nizam ve talimatına müstenit emirlerini, hükümlerini tutmak, yapmak, resim,
harç, ücret ve aidatlarını vermekle mükelleftir” hükmünü getirmiştir. Dolayısıyla
baktığımız zaman aslında 1580 Sayılı Yasa’yla 5393 Sayılı Yasa arasında, yani
aradan geçen yaklaşık 90 yıl içinde çok fazla bir değişikliğin olmadığını, 13’üncü
ve 14’üncü maddenin 5393’te tek maddede birleştirildiğini söyleyebiliriz.
Bizim başka yasalarımızda da bu kenttaş hukukunu, hemşerilerin hukukunu korumaya yönelik düzenlemeler vardır. Bunların arasında Belediye Kanunu, Türk
Ceza Kanunu, Kabahatler Kanunu, Çevre Kanunu, İmar Kanunu, Kültür ve Tabiat
Varlıklarını Koruma Kanunu, Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, Türkiye Atom Enerjisi
Kanunu, Kıyı Kanunu gibi daha bunlara ekleyebileceğimiz birçok kanunla hemşerilerin, kenttaşların hakları, hukuku korunmaya çalışılmıştır. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Avrupa Kentsel Şartı, Dünya Doğal ve Kültürel Mirasın
Korunmasına Dair Sözleşme, Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi,
Arkeolojik Mirasın Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi, Akdeniz’in Deniz Ortamı ve Kıyı Bölgelerinin Korunması Sözleşmesi gibi başka birtakım uluslararası
düzenlemelere de bunlara ekleyebiliriz. Ve bütün bunlara rağmen, yani bu kadar
uluslararası alanda yapılan düzenleme ve bizim iç hukukumuzda bunları destekleyecek veya benzer yönde yapılan kenttaş hukukunu korumaya yönelik düzenlemeler olmasına rağmen, bizim yerel yönetimlerimiz ve başta belediyelerimiz acaba kenttaşların hukukunu, hemşerilerin hukukunu ne kadar yerine getirebiliyorlar.
Bizim kentlerimiz gerçekten ne kadar sağlıklı kentler, düzenli olarak gelişebilen
kentler, bunun hem hukuki boyutu var hem toplumsal boyutu var hem de siyasal
boyutları var.
Bunlardan birisi yani bu eksikliklerden birisini, Türkiye’de temelde merkezi yönetimin tutumunda aramak gerekir. Bunu sadece A partisi, B partisi olarak bel64
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
ki ayırmak çok mümkün değil, ama öteden beri farklı dönemlerde, farklı siyasi
partilerin bu konudaki tutumuna baktığımız zaman aşağı yukarı birbirine benzer
özelliklerinin ağır bastığını söyleyebiliriz. Bu nedir, her şeyden önce genel olarak
Türkiye’de merkezi yönetimi elinde tutan partiler ya da işte hükümetler, öteden
beri yerel yönetimleri kendi kontrolleri altında tutmaya büyük özen göstermişlerdir.
Bunun için de çeşitli mekanizmalar geliştirmişlerdir, bunlardan bir kısmı hukuki, bir
kısmı fiili araçlardan oluşan mekanizmalardır.
Dolayısıyla da Türkiye’de bundan çok da vazgeçildiğini, geçmiş ile bugün de bir
takım nüans farkları olmakla birlikte çok fazla bundan uzaklaşıldığını söyleyemeyiz. Bunlardan birisi, belediye başkan adaylarının, hatta bazen belediye meclis
üyelerinin siyasi partilerin merkez örgütleri tarafından, genel başkanları tarafından
ya da çok çekirdek bir kadro tarafından belirlenmesidir. Bu önemli bir sorundur,
yani eğer bir kentteki seçmen kitlesi kendi yöneticisini ya da yöneticilerini, o kentin geleceğinde söz sahibi olacak ya da daha etkili olacak kurumlardaki siyasileri
seçiyorsa önemlidir, bunun merkezden empoze edilmemesi, doğrudan doğruya
siyasi partilerin önseçimle bunu yapması gerekir, ama maalesef bunu ülkemizde
çok fazla görmüyoruz. Dolayısıyla da bu seçim dönemlerinde taşradan Ankara’ya
aday olabilmek için yoğun bir akının olduğunu görüyoruz. Milletvekili seçimleri için
de yine benzer bir durum var. Bu açıdan daha en baştan bir kenti yönetecek olan
kişilerin kimler olabileceği konusunda yapılan bu tür müdahaleler kenttaşların iradesini ciddi olarak zedelemektedir. Belediye başkanlığı adaylık sürecindeki bu
anti demokratik uygulamalar, hemen her kentte aday adaylarıyla ilgili birçok söylentinin kentte dolaşmasına neden olmaktadır. Bu söylentilerin gerçeklik payından
ziyade, gerçekten bu tür söylentiler kenttaşlar arasında adayların etik değerleri,
siyasi partiler ve genel olarak demokrasi ve demokrasi denen yönetim biçiminin
ne kadar etimolojik kökenindeki anlamı yansıttığı konusunda ciddi kuşkular duyulmasına neden olmaktadır; bu önemli bir sorundur.
Bir diğer önemli konu, yine merkezi yönetimin seçim döneminden sonraki dönemde belediyeleri, yerel yönetimleri sürekli olarak güdümü altında tutmaya çalışmasıdır. Mali yapısı daha sağlam olan bir belediyeye raylı sistem için Hazine kefil olmazken ya da ona onay vermezken, iktidar partisinden olan bir belediye merkezi
yönetimden çok daha kolaylıkla ürettiği projelere destek alabilmektedir ve bu yine
yerel yönetimlerin performanslarını halkın değerlendirmesi konusunda önemli birtakım riskler yaratmaktadır. Herkesin eşit koşullarda yarışmadığı bir hizmet üretim
sistemi içerisinde, o kenti yaşayan kişilerin, o kenti yöneten kurumların ve kişilerin
65
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
performansları hakkında ciddi, doğru bir değerlendirme yapması mümkün olmamaktadır. Antalya, Eskişehir gibi kentlerin büyükşehir belediye başkanlarının bu
konuda çok somut göstergelerle ortaya koydukları birtakım şikâyetler, birçoğumuz
tarafından bilinmektedir.
Dolayısıyla da 13 ilde büyükşehir belediyesi ve 26 ilçe belediyesi kurulması ile ilgili
Kanun Hükmünde Kararname, kenttaş hukuku açısından önemli eksikleri olan ve
bunu önemli ölçüde zedeleyen düzenlemeler olmuştur. Bunun her şeyden önce
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na uygun olduğu düşünülemez. Her şeyden önce biz hizmetlerin etkin ve verimli olarak yeni birimlerde sunulabileceğini
kabul etmiş bile olsak, demokratiklik açısından bu katılımın önünde ciddi bir engel
olacaktır. Her şeyden önce bir yerel yönetimin tüzel kişiliğinin ortadan kaldırılması
ya da başka bir biçime dönüştürülmesi, köyün mahalleye dönüştürülmesi, - yaklaşık 16 binin üzerinde köy bu şekilde köy tüzel kişiliğini kaybediyor, yine 1600
civarında belediye tüzel kişiliğini kaybediyor - yerel yönetimlerin sınırları içerisinde
olan sakinlere, kenttaşlara sorulmadan, onların oluru alınmadan merkezi yönetimin yaptığı bu düzenlemeyle iltihak edilmesi, yerel demokrasi açısından hiç de
uygun değildir. Aynı zamanda bunların katıldığı birimler açısından da benzer bir
şeyi söyleyebiliriz, bu bir tür evlilik gibiyse eğer, mevcut büyükşehir belediyelerine
de mevcut ilçelere de bunu sormamız gerekiyordu; çünkü bu mevcut büyükşehirler kaynaklarını daha geniş alanlarda yaşayan, daha büyük nüfusla paylaşmak
zorunda kalacaklardır. Bu açıdan da doğru olmamıştır.
Yine bu Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun da, büyük ölçüde bu kenttaş haklarını önemli ölçüde rafa kaldıran, ortadan kaldıran düzenlemeler getirmiştir. Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki
Kanun çerçevesinde düzenlenen projelerin, geliştirilen projelerin uygulanması
açısından 3194 Sayılı İmar Kanunu’ndaki kısıtlamalara tabii olmayacağını belirtmektedir. Buna ek olarak, Orman Kanunu, Turizm, Kıyı, Boğaziçi, Mera, Kültür ve
Tabiat Varlıklarını Koruma, Toprak Koruma ve arazi kullanımı gibi pek çok kanundaki düzenlemelerin zorunlu olması, zaruri bir durumun ortaya çıkması durumunda uygulanmayacağı, bunların bypass edileceğini öngörmektedir. Dolayısıyla da
Türkiye Büyük Millet Meclisi bir gecede yaptığı bir düzenlemeyle kenttaş haklarını, genel olarak da yurttaşların haklarını korumak amacıyla bütün eksikliklerine
rağmen düzenlenmiş onlarca kanunu bypass edebilmektedir, bunları yok varsayabilmektedir.
66
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Kısaca merkezi yönetimin ya da Meclis’te çoğunluğu bulunan, yasama yapma
gücü bulunan siyasi partinin ya da siyasi partilerin bu tür düzenlemeler ile bizim
bugün var olarak kabul edebileceğimiz bir hakkımızın yarın ne olacağının garantisi yoktur diyebiliriz, bu düzenleme de bunu çok açık bir şekilde göstermiştir.
Yine bu yasayla getirilen bir başka düzenleme; bildiğimiz gibi bizim İdari Yargılama Usulü Kanunumuz, dava açmaya ilişkin, bir konuda ortaya çıkan uyuşmazlıklar konusunda idari kararlara karşı dava açma süresini normal koşullarda 60 gün
olarak belirlemiştir. Ama yasaların bunu başka şekilde düzenleyebileceğine de
cevap vermiştir ve bu yasa süreyi 30 güne indirmiştir. Yani kişilerin mülkiyetleriyle
ilgili yapılan müdahaleler ve düzenlemelerle ilgili kararlar konusunda, idari yargıda dava açma hakkını 60 günde değil, 30 gün içinde kullanmak zorunda olmaları
yurttaşların ya da kenttaşların hak kullanımını genişletici değil, tam tersine zorlaştırıcı, kısıtlayıcı olmuştur diye düşünebiliriz.
Türkiye’de göç önemli bir sorun, bizim göçle gelenleri kentle entegre edebileceğimiz mekanizmalar yok, bu yine ciddi bir sorun. Günümüzde özellikle büyük kentlerimizde site tarzı yapılaşma, kendi içine kapalı dışarıyla ilişiği olmayan, dışarıda
olanların giremediği, ama içeriden dışarıya çıkışın serbest olduğu siteler, kenttaşlar arasındaki duygusal, sözlü, ruhsal alışverişi büyük ölçüde engellemiş, ortadan
kaldırmıştır. Buna bir de kentlerimizin meydanlarının olmaması, eski meydanların da ortadan kaldırılmasını eklersek, bu, kenttaşların birbiriyle alışveriş ortamını yani manevi alışveriş ortamı diyebileceğimiz ortamların ortadan kalkmasını ve
bunun için de kentin geleceğiyle ilgili demokratik bir ortamın yaratılmasını büyük
ölçüde engellemiştir. Bu da önemli başka bir engeldir diyebiliriz.
Türkiye, 1985 yılından itibaren kentli nüfusun ağırlıklı olduğu bir toplum haline
geldi. 2009 yılından itibaren bütün dünyada kentte yaşayanlar kırsalda yaşayan
insanlardan daha fazla hale geldi. Günümüzün dünyası artık giderek kenti yaşayanların çoğunlukta olduğu bir dünya ve bu gelecek yıllarda da artarak devam
edecek. Böyle bir ortamda ve gelecekte de demokrasi ve başta yerel demokrasi toplumları için son derece önemlidir. Bu sadece bu kentte yaşayanların nicelikleriyle ilgili değil, onların yaşam standartlarıyla, hayatlarının niteliğiyle son
derece doğrudan ilgili bir durumdur. Bu açıdan baktığımız zaman, bizim sadece
ülke genelinde demokrasi değil, bundan önce, evde, ailede, yaşadığımız okulda,
yaşadığımız kentte ve bunların üzerinde inşa edilebilecek bir ülkede demokrasi
hedefi için uğraşmamız gerekmektedir. Yerelde demokrasi olmadan, kenttaşların
67
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
hakları, hukuku korunmadan, genel olarak ülke genelinde yurttaşların haklarının
korunması ve demokrasiden bahsedilmesi mümkün değildir diye bitiriyorum, teşekkür ediyorum.
PROF. DR. RUŞEN KELEŞ: Her üç konuşmacıdan da ben çok şeyler öğrendim,
yeni toplumcu belediyecilik kavramının hem özüyle ilgili hem de bu konuya metodolojik yaklaşımlar olarak hepsinin önemli katkıları olduğu düşüncesindeyim.
Fakat Hacı Kurt’un son cümlesine bir itirazım var. Tekrar eder misiniz cümlenizi?
Yerel düzeyde demokrasi olmadan ülkede demokrasi olmaz. Doğru mu? Yanlış
mı duydum? Ben değerlendirmenin tam tersi olduğu düşüncesine sahibim. Bir
ülkede demokrasinin kurallarını, kavramlarını, oluşumunu, mekanizmasını, ülke
çapında yerleştirmiş olmadıkça, halka özümsetmiş olmadıkça, yerel düzeyde
demokrasiden söz etmeye olanak yok diye düşünüyorum, arkadaşlarımız itiraz
edebilir. Fakat toplantının başından beri şu sorunun yanıtını arıyorum, acaba Yeni
Toplumcu Belediyecilik derken ne anlayacağız? Bana öyle geliyor ki, ne olduğunu anlamaktan çok, ne olmadığını anlamak konusunda daha çok mesafe aldık.
Ne olmadığı konusunda birkaç not aldım ben, izninizle onları dikkatinize sunmak
istiyorum.
Yeni Toplumcu Belediyeciliğin ne olmadığı konusunda, şu noktalar üzerinde durulabilir sonucuna vardım.
Birincisi, alnının teri ve bileğinin gücüyle geçinen emekçiyi göz ardı etmeyen bir
belediyeciliği anlamamız gerekir. Bu sınıf öğesinin kavrama entegre edilmesini
zorunlu kılan bir husustur.
İkinci olarak, rant yaratma ve paylaştırma peşinde koşmayan bir belediyeciliği ve
belediyecileri anlamamız gerekiyor. Bu aynı zamanda, ülkenin doğal değerlerini,
kültürel değerlerini, tarihsel değerlerini heba etmeyen bir belediyecilik anlayışı olması gerekir.
Üçüncü olarak, yetkilerini ve kaynaklarını sandıktan çıkmış olan kişilerin ve onların yakınlarının varsıllaşması amacıyla kullanmayan bir belediyeciliği anlamak
gerekir. Yeni Toplumcu Belediyecilik derken ve imar planlarında, kentlerin nazım
planlarında bu amaçla değişiklikler yapmayı gündemden düşürmeyen belediyecilik böyle bir belediyecilik kavramı içerisinde yer almamak durumundadır.
68
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Ve belki son olarak, kentlinin ve gelecek kuşakların Hacı Kurt arkadaşımızın da
haklı olarak belirtmiş olduğu gibi, haklarını ayaklar altına almayan, almakta direnmeyen bir belediyecilik anlayışı.
SORULAR ve CEVAPLAR:
Soru 1:
KATILIMCI: Gamze Hanıma sorum olacak. Yerel demokrasiden, sınıf adına demokrasiden bahsettiniz, çok güzel şeyler de söylediniz; keşke olabilse, gerçekleşebilse, ama benim söylemek istediğim şey şu. Neolitik çağdan beri hani mekanın
tarihi yazılmaya başlandığı andan itibaren, bir antidemokratiklik yok muydu zaten
sistemde? Örneğin belediyeciliğin tarihi geçmişi sizce de antidemokratik bir sisteme dayanmıyor mu bunu merak ediyorum; çünkü belediyecilik, mekanın tarihi
yazılmaya başlayalıdan beri, koruyucu avcıdan kabile reisine geçiş sürecini temsil
etmekte bence, okuduğum kitaplara dayanarak söylüyorum, şu andaki sistemde
de zaten şöyle bir şey var. Yani kentleşme, kentlilik belediyenin var olabildiği bir
sistem. Bu da sanayi ile olabilen bir şey, ama sanayi sistemi de zaten hep antidemokratik bir şeyi beraberinde getiriyor, dolayısıyla kent konseylerinden bahsettiniz bunların yanında. Şu andaki sistemde burjuvaları var ediyor bence. Önceki
sistemde de yine söylediğim gibi kabile reislerini var ediyordu, kent konseyleri; bu
sistemde nasıl bir demokratikleşme olabilecek. Yani yerel demokrasi adına belediyelerden bahsediyoruz, ama belediyeciliğin var oluşu bence antidemokratik.
Yani bu konuda ne düşünüyorsunuz? Teşekkür ederim.
Soru 2:
HALIT ÖZDEMİR: Dalokay’ın zamanında da belediyede çalıştım, Ali Dinçer’in zamanında da işin içindeydim, Ali beyle de çalıştım. Murat Karayalçın dönemini de
çok yakından takip ettim. O zaman ben TEDAŞ’taydım, işimiz icabı takip ettik. Biz
belediyeyi, belediyeleri hizmetinden dolayı kaybetmedik, ama neden kaybettiğimizi ben de bilmiyorum. Üç başkanımız da çok iyi belediyecilik yaptılar. İstanbul için
bir şey diyemem, fikrim yok.
Bir de hanımefendi, bu Gezi olaylarıyla ilgili, bir içeriğine girdi de cehaletimi bağışlasınlar. Şimdi bu Gezi olaylarında, hükümette işin içinden çıkamıyor, onların
kendi danışmanları var, çok imkanları var. Bu Gezi olaylarını kim yaptırdı, niye
yaptırdı falan diye araştırıyorlar onlar da işin içinden çıkamıyorlar. Ben kimin yaptırdığını merak etmiyorum da, bu Gezi olaylarını anlayamadım ben. O profili çize69
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
medim, hayalimde canlandıramadım; çünkü ben eski nesilim; ben de Kızılay’da
Gezi’den takip ettim, gençlerin içine girdim. Gençlerle de birebir görüştüm, daha
anlayabilmiş değilim ben sosyal demokratları. Siz bilimsel açıdan bizi tatmin ederseniz, aydınlatırsanız memnun olurum.
Soru 3:
PROF. DR. ADNAN AKYARLI: Ben İzmir Büyükşehir Belediyesi Meclis Başkan
Vekiliyim. Sayın hocam, çok güzel bir ilke söylediniz. Rantı paylaşmaya çalışmamak, bu tabii gerçekten haksız yaratılan rantlar ve paylaşımlar açısından geçerli. Ancak günümüzdeki süreçte kentlerimizin içinde bulunacakları, bulunmaya
başladıkları bir olay var, kentsel dönüşüm. Kentsel dönüşüm değer yaratan bir
süreç. Biz bu kentsel dönüşüm süreçlerini doğru uygulayarak sosyal belediyecilik
kavramında değerleri yaratma noktasındayız, ama burada önemli olan, yaratılan
değerin nasıl paylaştırılacağıdır. Yaratılan değerin hakça paylaşılması noktasında
sosyal belediyecilik ortaya çıkıyor. Aksi halde yaratılan değerleri yandaşlarınıza
dağıtmaya başlarsanız, TOKİ kanalıyla veya benzer diğer mekanizmalar kanalıyla. Ama bunun ötesinde bizim bir fırsatımız var, değer yaratıp hakça paylaştırma
olanağımız var. Teşekkür ederim.
Soru 4:
SİNAN KAYALIGİL: Merhabalar. Gamze hocam konuşurken, sınıfın özne olmasından söz etti ve bu anlamda, özyönetim pratikleri ve bunun yalnız karar alma
olmadığını kültürel eylemlilik gerektiğini söyledi. Ulaş hocam da bununla çok ilintili
olarak, halkın erklendirilmesi pratiğinden söz ettiler. Benim merak ettiğim bu ikisi
aşağı yukarı aynı anlama gelen şeyler. Dünya deneyimi bize hangi araçları gösteriyor bu pratikler için?
Ulaş hocamın bahsettiği katılımcı bütçeleme, bu araçlardan birisi midir? Bu konuda birazcık daha ayrıntı verebilirlerse memnun olurum. Teşekkür ederim.
Katkı 1:
YRD. DOÇ. DR. ALİ EKBER DOĞAN: Kentsel dönüşümde önemli olan, nasıl bölüştürdünüz? Gerçekten bütün belediye uygulamalarında rant yaratılıyor, yani bir
yatırım yapıldığında, bir düzenle yapıldığında, bir şekilde orada değer artışı oluyor.
Bunun bölüşülmesinin yanı sıra, bu bölüşüm sadece mülk sahiplerine belli paylar
verilmesi biçiminde değil, kamuya kazandırılarak bölüşülmesi. Belediye kamu ya
da belediye ile mahalle inisiyatiflerinin, kooperatiflerinin içinde olduğu başka özerk
kamular da yaratılabilir. Onlar üzerinden bir şey de olması lazım, yani rant sadece
70
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
oradaki mülk sahiplerine verilmemesi gereken bir şey; zaten bu dönüşümde en
önemli şeylerden birisi yerinden edilmesinin engellenmesi yani insanlar o dönüşüm sürecinde yerlerinden edilmemeli. Mahallenin sosyal dokusu bozulmamalı
yani insanlar yıllarca orada bir doku oluşturmuş, o sosyallik üzerinden iş bulabiliyorlar, ilişkilerini sürdürebiliyorlar. Bunlara dikkat etmek gerekiyor. Aynı zamanda
sadece arsa ya da daire sahipleri değil, kiracıları nasıl gözeteceğini de düşünmek
gerekiyor. Siz İzmir’de Büyükşehir Belediye Başkan Yardımcısı olduğunuz için
size de söylemiş olayım. İki konuşmacı kamusallıkla ilgili yani kamu hizmetinin
nasıl üretilmesi gerektiğiyle ilgili boyutları, yöneten, yönetilen ilişkisini değiştirmeye dönük şeyler söyledi, gerçekten bu boyut çok önemli. Bunu yaşama geçirmek
için bazı şeyleri değiştirmek gerekiyor, hizmet alan veren ilişkisini, birileri hizmet
alacak birileri de verecek; kesinlikle bunu da kırılmaya uğratacak yeni şeyler yapmak gerekiyor. Yani insanların pasiflikten aktifliğe geçmesi, işte Gamze hocanın
dediği gibi bir irade olması kent yaşamına sahip çıkan iradeler haline gelmesi için
bunu değiştirmek gerekiyor. Bunun araçları, merdivenler boyanıyorsa, toplumcu
belediye de işte onu görmeli, kendi belediyelerinin merdivenlerini boyamalı ya
da ona yeni şeyler eklemeli. Hayatın talep ettiği ve demokratik olan, özgürlükçü
olan, kamusallığı geliştiren ortak iyinin nasıl belirleneceğine ilişkin uygulamaların
önünü açması gerekir diye düşünüyorum. Teşekkürler.
PROF. DR. RUŞEN KELEŞ: Teşekkür ederim Ali Ekber Doğan’ın kentsel dönüşümle ilgili soruya verdiği yanıta. Eklenebilecek bir önemli faktör daha var. Burada ünlü ekonomist arkadaşlarımız var. Onların huzurunda yorum yapmak zordur,
ama beni bağışlasınlar. Bir de sadece kentsel paylaştırma olayı olmanın ötesinde
Türkiye’de olan şekliyle ekonominin ayakta kalmasını, canlanmasını, gelişmesini
doğrudan doğruya ve salt gayrimenkule bağlamanın yanlış olduğu noktasıdır. Hiçbir sanayileşme çabası olmadan hiçbir ekonomi, uzun süre gayrimenkule ve ona
yatırımla ayakta tutulamaz.
Soru 5:
MUSTAFA MERİÇ (KESK TÜM BEL-SEN) : Teşekkür ederim, KESK TÜM BELSEN adına bulunuyorum, sorum Gamze hocama. Şimdi dünyada ve bizde devasa toplumsal bir sistem varken, onun içinde alt bir alan olan yerel yönetimlerin
değişmesi, dönüşmesi, sömürüyü kaldıran eşitlikçi, dayanışmacı, katılımcı bir
sistem mümkün müdür? Mümkünse mevcut sistem içerisinde araçları nelerdir?
Değilse mümkün olan nedir? Teşekkür ederim.
71
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
Soru 6:
MEHMET BAYRAK: Kent Konseylerinin görevi nedir? Bunu şöyle tanımlamak lazım. 12 Mayıs 2012’de Anayasa Mahkemesi’nin bir kararı çıktı. Belediyeler vergilere karışmayacak, o zaman yerel yönetim yerinden yönetim kimlerle vergiler
koyacak? Bakanlar Kurulu kendi kafasına göre istediği gibi vergi koyacak. Hangi
vatandaş bunu resmen tespit edebiliyor mu, hayır. Onun için büyük yanlışlıklar
var, o zaman kent konseylerini iptal edelim. Vergiler, madem tepeden indirme
ayaklarla vergi konacaksa, harçlar konacaksa olay bitmiştir yani. Kent konseylerinin görevi de bitmiştir yani. Teşekkür ediyorum
Soru 7:
SELMA HALMAKOĞLU: Üsküp’ten geldim. Gayrimenkul spekülasyonu aynı zamanda toplumsal tasarruf oranımızı da çok olumsuz etkileyen bir durum, sayın
hocama çok katılıyorum, inşaat mühendisiyim hocamla meslektaşım, ama ben
bir kadın sorusu soracağım galiba. Mahalli müşterekten söz ederken, müşterek
bütçeden söz ettik. Toplumsal ciddiyete duyarlı bütçeleme bunun neresinde ya da
var mı? Teşekkür ederim.
Soru 8:
ÖZER BOSTANOĞLU: Sayın Ruşen hocamı burada bulmuşken kendisine bir
soru yöneltmek istiyorum. Demin Hacı beyin son cümlesine itiraz ettiklerini söylemişlerdi, yerel düzeyde demokrasi olmadan toplumsal demokrasi ya da ulusal
ölçekte demokrasinin tam olamayacağını belirtti.
PROF. DR. RUŞEN KELEŞ: Yani o bir tam itiraz değil, karşılıklı bir etkileşim orada
söz konusudur, her ikisi de birbirini derinden etkiler tabii ki.
Soru 8 - devamı:
ÖZER BOSTANOĞLU: Benim burada müsaadenizle sormak istediğim soru şu
efendim, bu Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartnamesinde Türkiye’nin daha
önce koyduğu çekincelere bildiğim kadarıyla siz itiraz etmiştiniz. Şimdi Türkiye’nin
bugün geldiği noktada Kürtçülük hareketinin özellikle Dersim belediyeciliği adı altında yeni bir damar da inşa ettiği, etmeye çalıştığı düşünülürse, böyle bir olgu
karşısında yerel yönetimlerin tümüyle özerk bırakılması Türkiye için hala bir çekince yaratmaz mı? Teşekkür ederim.
PROF. DR. RUŞEN KELEŞ: Teşekkür ederim. Ben isterseniz hemen iki cümleyle
buna cevap vereyim. Ben oturum başkanı olmakla, bana soru sorulamayacak
72
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
diye düşünerek, kendimi masum ve çok rahat bir durumda hissediyordum. Çünkü emekli hocalar genellikle ya oturum başkanlığı yaparlar ya da nikah şahitliği
yaparlar. Böyle zor sorularla karşılaşmayı doğrusu beklemiyordum, ama Avrupa
Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na Türkiye’nin koymuş olduğu çekinceler baştan
beri eleştiri konusu yapılmıştır. Biz de onlara katılmışızdır. Doğrudur, bunların pek
çoğu, 10 tane kadardır, bugün hiçbir anlamı olmayan, fiilen zaten konulmaları
gerekmeyen niteliğe dönüşmüşlerdir, kaldırılabilir; bir ikisi tartışılabilir belki. Ancak
sizin sorduğunuz soru, Kürt sorunu, Güneydoğu sorunu gibi bir soruyla bağlantılı
olarak ben o konuyla Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın herhangi bir ilgisi olmadığını çeşitli vesilelerle söyledim. Çünkü bu bölge yönetimlerinin özerkliğiyle ilgili
bir uluslararası hukuk belgesi değildir. Yerel yönetimlerin idari ve mali anlamdaki
özerklikleriyle ilgili bir belgedir. Kaldırılsa da kaldırılmasa da koymuş olduğumuz
çekinceler, Güneydoğu’daki özerklik istemleri ve özlemleriyle herhangi bir bağlantısı olmadığı düşüncesindeyim. Teşekkür ederim.
Katkı 2:
FATMA TANER EGE (SOKULLU MEHMET PAŞA MUHTARI): Hep teorik anlatıldı,
ben pratiğe dönmek istiyorum. Pratikte neler yapılabilir? Sayın hanımefendi profesör arkadaşımız mahallelerde yaşlılara ziyaretten söz etti. Biliyorsunuz 40 bin
köyümüz vardı, ama şu anda her halde 24 bine mi indi, 24 bine indi. Onların yerine mahalleler, mahalle muhtarlıkları var. Tabii AKP hükümeti, maalesef mahalle
muhtarlarını da kaldırmayı düşünüyor, hatta diyor ki mahallenin fakirini imam bilir,
ama mahallenin fakirini biz biliyoruz. Hepimizin oturduğu bir mahallemiz var ve
bu mahallede de muhtarlarımız var. Benim katkım size şöyle olacak. Başarılı bir
belediye olabilmek için bence mahalleden başlanması gerekiyor, özellikle muhtarlarımıza katkıda bulunmaları için destek olmalılar. Muhtarlarımız destek olmalı ve
birlikte çalışmalılar. Böylece yerel yönetimlerin daha canlanacağını, seçimlerde
daha çok oy alacaklarını düşünüyorum. Teşekkür ediyorum. Lütfen muhtarlara
sahip çıkalım.
Soru 9:
UFUK NURAL (Mimar): Şimdi, iki konuda çok kısa bir şey söylemek istiyorum.
Birisi, Türk Ceza Kanunu’nda kamusal suçlarla ilgili iki tane madde var, ben Türkiye’de hiç kimsenin ceza aldığını duymadım. Siz bilirsiniz hocam. İkinci, çok büyük
değişiklikler yapılıyor yani şimdi biz imar planı deriz, nazım planı deriz, ama bu
esasında İngilizce Development Control yani gelişmenin kontrolü için bir araçtır.
Bizde bu maalesef çok biçimsel olarak ele alınıyor, araç değil amaç gibi düşünü73
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
lüyor ve imar planlarında değişiklik yapalım mı yapmayalım mı, şöyle mi yapalım böyle mi yapalım, mesele bunun dışında daha geniş kapsamlıdır. Bu konuda
söylemek istediğim şey şu. İmar planlarında özellikle büyük değişiklikler yapılırken, buraya halkı katılımcı olarak dahil etmek yerine önceden halkın görüşünün
alınması önemlidir. Bu konu bizim ülkemizde maalesef halkın katılımı şeklinde
alınıyor, buna da işte belediyelerin meclisleri seçiliyor, meclis kararları halkı temsil
ediyor, meclis başkanları halkı temsil ediyor. Bu yanlışın artık düzeltilmesi lazım.
Halka önceden fikrinin sorulması lazım. Bu da nasıl olur, ancak küçük yerel yönetimler kanalıyla aktif olarak yapılabilir. Siz birisinin mahallesinden yol geçirecekseniz, oradaki yeşil alanı kaldıracaksanız oradaki muhtarlıkları, oradaki küçük yerel
basını ve diğer bütün şeyleri, sivil toplum kuruluşlarını önceden haberdar etmek
zorundasınız. Yoksa plan değişikliğini büronuzda hazırlayıp, bunu meclis kararına
götürüp onaylatmakla, 30 günde kimseye haber vermeden askıda tutmakla bu
uygulamayı yaparsanız bu göstermelik bir şeydir. Teşekkürler.
Cevap 1:
PROF. DR. GAMZE YÜCESAN ÖZDEMİR (ANKARA ÜNİVERSİTESİ İLETİŞİM
FAKÜLTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ): Şöyle başlayayım, önce genç arkadaşım kapitalist sınırlar içinde belediyecilik ne kadar demokratik olabilir? Zaten yaşadığımız
sistem hani antidemokratik, sınıf için, sınıfa karşı, işçi sınıfına karşı, kuşkusuz
burada bütün salon hemfikiriz, ama bizim çabamız ne, neyin yollarını arıyoruz?
Daha güzel, daha onurlu, daha güneşli bir dünya için mümkün diyebilecek kadroları nasıl yaratacağız, nasıl bugüne sahip çıkacağız, bunun için de belediyecilik
içinde hangi uygulamalarla sınıfı kendi hayatına sahip çıkar hale getireceğiz. Dolayısıyla ben bu arayışın çok değerli olduğunu düşünüyorum. Diğer türlü, önce bir
devrim olacak ve sonra çok güzel günler olacak beklentisi çok mümkün değil her
halde.
Orada bir arkadaşım Çankaya’dayım, hizmet veriyoruz, ama oy alamıyoruz, niye?
ben bunu anlamıyorum dedi. Aslında işte katılımın, öz yönetimi yeterli olmaması
diyebilir miyiz acaba? Yani hizmet götürdüğümüz kesimler değil de sınıfın kendisinin içinde olduğu yani benim siyasetim diyebileceği alanlar yeşerirse, belki farklı
bir yerlere açılabilir miyiz diye düşünebiliriz.
Gezi direnişinin arkasında ne var, ne yok? Şöyle bir cümle vardı, o son birayı yasaklamayacaktın dediler, hani direniş oradan başladı gibi. Gezi direnişinde şimdi
herkesin tabii önemli tahlilleri var, ama söylenebilecek yine benim sunumumla
74
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
ilgili olarak halk ya da sınıfın önemli bir kesimi, yeter demedi mi? Yeter artık, yani.
Ben artık hayatımı yaşamak istiyorum. Ben öyle bir çıkış görüyorum açıkçası,
dolayısıyla bunun yollarını arama yolunda bir çıkış olarak çok değerli görüyorum.
Gezi bizim için de çok değerli. 1970’li yıllarda direniş komiteleri vardı, Fatsa vardı,
artık bizim de anlatacaklarımız var. Onun için Gezi’ye bir selam daha.
Bu katılımcı belediyecilik kültürel eylemlilik arasındaki ilişki gibi bir soru vardı.
Kültürel eylemlik, sınıfın kendi sözünü söylemeye başlaması, kendi kavramlarını
üretmesinin önemli olduğunu söylüyorum, yani farkında mıyız bilmiyorum, ama
mesela sendika eğitimleri yapıyoruz; sendikada rol oynatıyoruz. Bir işçi sendika
temsilcisi oluyor, diğer işçi genel müdür oluyor ve ikisini konuşturuyoruz. Genel
Müdür rolündeki işçiyi susturamıyoruz, yani o kadar hakim ki dile; kapatırım bu
fabrikayı filan gibi, ama sendika rolünü oynayan işçi, sömürülüyoruz galiba gibi,
bu kültürel eylemlilik diline sahip çıkmak, güzel, eşit bir dünya arıyorum demenin
pratiklerini bulmak anlamında değerli.
Yaratılacak mekanların da birlikte olma, birlikte üretme pratikleri olduğunu söylüyorum. Katılım ve kültürel eylemlilik, Ali Ekber’in söylediği, hizmet alan veren dikotomisini de tekrar üretelim diyor, çok değerli. Hani hizmet alanlar var verenler var,
ortada ortak bir üretim var diyebilmek çok önemli. Hep dinleyenleriniz olmuştur,
ODTÜ Rektörü, 100. Yıl Mahallesi. Melih Gökçek’e şöyle bir şey söyledim; “100.
Yıl’da rahatsızlıklar var, biz forumlar yapıyoruz, acaba halkı bir dinleseniz mi hani
bu yol filan”, Melih Gökçek’in şöyle bir açıklaması oldu biliyorsunuz. “Ben bilmem
kaç km yol yaptım kimseye sormadım”. Yani, şimdi böyle bir kültürün yerleştiği
bir yerden başka bir şeyler üretme çabası içerisindeyiz. Mevcut antidemokratik
yapı içinde, ufak yerelliklerde demokrasi arayışı mümkün müdür? Tam da orada
mümkündür herhalde. Yeşertmek, birlikte üretmek, paylaşmak, sınıf için yerel demokrasi yetecek bir şey değildir? Sınıfın demokrasi kavrayışı daha geniş ölçekte
olmalıdır diyorum. Sanırım bunlarda, mahalleden başlamak gerekir gibi bir vurgu
var, evet onu da ben de bir kere daha vurguluyorum. Çok teşekkür ediyorum.
Sağolun.
Cevap 2:
DOÇ. DR. ULAŞ BAYRAKTAR (MERSİN ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ):
Böyle gelmiş, böyle gidecek zaten hiçbir zaman demokratik olmadı dendi. Ben
söyleyeyim, mutlu aşk yoktur, ama bu aşık olmamıza engel değil. Yani oluyoruz,
biliyoruz ve oluyoruz. Çünkü iki türlü umut var. Bir vicdani umut var bir de rasyo75
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
nel umut var. Bu rasyonel umudun hapsine düşmemek gerekiyor, umut bir anda
yeşerebiliyor. Dolayısıyla o bir yanda her şey değişebilir. Çetin Altan’ın dediği gibi
“Enseyi karartmayalım”.
İkinci soru, bana en zor gelen soru şu örnek mekanizmayı ne yapacağız. Hani
iyi konuşuyorsun da, ne yapacağız? Hani bu sorunun muhatabı olmayalım biz.
Yani, bu kral filozof ve filozof krallar (ikilem) konusunu reddediyorum. Ne krallar
filozof olsun ne filozoflar kral; ne akademisyenler pratisyen olsun ne pratisyenler
sosyolojiyi yapsın, hani sosyolojiyi de biz biliriz gibi şey var ya. Bu iki grup birlikte
rakı içsinler, tartışsınlar, ama birbirlerinin rolüne soyunmasınlar, dolayısıyla benim
burada bir demokratik prospektüs sunma gibi bir şeyim yok. Bunun çok da yanlış olduğunu düşünüyorum. Unutmayın ki Türkiye’nin en büyük krizlerinden biri
yaşandığı sırasında Türkiye’nin Başbakanı Boğaziçi’nden İktisat Profesörüydü.
Dolayısıyla eğitim şart söylemine de karşıyım; çünkü eğitim şart derseniz, bu iş bir
gün seçimleri kaldırıp yerel yönetici seçme sınavına dönebilir. En iyi bilenler, her
zaman en iyi uygulayıcı değildir. Benim de ne yazık ki en iyi mekanizma önerim
yok, yalnız şunu söyleyebilirim. Geçmişten veya o çevredeki tecrübelerden esinlenerek, onlardan ilham alınarak bir şey yapılması gerekiyor. Onlardan katılımcı
bütçeyi getirelim demiyorum, tam da aslında itiraz ettiğim şey bu ve böyle hazır
birtakım mekanizmaların her şeye çare olacağını düşündüğümüz kurumları getirmekten imtina edelim, kendi kurumlarımızı geliştirelim. Bu siyasal montaj sanayine artık bir şekilde dur diyelim. Bizim de siyaset bilimciler olarak, akademisyenler
olarak, dil bilip sağda solda yapılanları Türkçeye çevirip önerme alışkanlığından
sıyrılmamız gerekiyor. Woodrov Wilson demişti ki, kamu yönetiminin incelenmesi,
“pirinci Çinlilerden aldık diye, pilavı çubuklarla yemiyoruz,” ama biz çoğu zaman,
hani pilavı çubuklarla yediğimiz gibi batırığı da çubuklarla yemeye kalkıyoruz, her
şey birbirine giriyor.
Bu cinsiyetçi bütçeleme sorusu, şimdi siyaseten doğru bir cevap ya da eşim yanımda olsaydı vereceğim cevap, Aaa tabii, tabii kaçınılmaz olarak, evet çok destekliyorum bu tür şeyleri derdim. Ama dürüst bir cevap vereceğim. Ben birtakım
hakların, paraların, yetkilerin kaynakların verilmesinin çok bir şeyi çözmediğini;
çünkü aslında hakim olan siyasal kültürün cinsiyetinin olmadığını düşünüyorum.
Ben orta sınıf, eğitimli bir erkeğim ve sizden daha fazla temsil edilmiyorum. Kentim yönetilirken benden sizden daha fazla görüş alınmıyor; çünkü aynı şekilde birtakım kadın siyasetçiler düşünüyorum, İmren Aykut, Tansu Çiller, Meral Akşener,
Canan Arıtman, ben orada bir kadın görmüyorum. Yani bu öyle hakim bir siyasal
76
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
kültür ki o erillik cinsiyeti aşan bir şey. Aynı şekilde siz bu mevcut sistem içinde,
kadın bütçelemesini, kadınlara yönelik faaliyetleri, gençlere yönelik faaliyetleri
ayırmanız sorunu çözmez. Rektörümüz bir keresinde bir şey anlatmıştı. Giderken bir öğrenci yolunu kesmiş, hocam demiş, verdiğiniz burs benim fön parama
yetmiyor. Biz sadece onlara hak, yetki, sorumluluk, para gibi birtakım şeyleri vermemiz yetmez, bu konuda kullanabilir bir kültür yeşertmek gerekir ve bunu birlikte
yapacağız.
Bu Gezi olaylarındaki en önemli kazanım çevre olmadı, siyaset olmadı, bence
kadın oldu ve LGBT hareketleri oldu. Bu tür şeyler, bize verilenle değil, bizim
örgütlenerek talep ettiğimiz yollarla geçecek. Biliyorum çok tartışacağız. Eşim yanımdayken tartışırsak daha avantajlı olacağız.
Cevap 3:
DOÇ. DR. HACI KURT (MERSİN ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ) : Toplumcu
belediyecilik ya da yeni toplumcu belediyecilik, yeni sosyal demokrat belediyecilik,
aslında bu 1970’lerden günümüze değişenlerle değişmeyenlere bakacak olursak,
değişmeyenlerin değişenden daha fazla olduğunu söyleyebiliriz yani ülkede yoksul insanlar 1970’lerde vardı, hala var. Dolayısıyla da belediye, belediyelerin yoksulları gözeten bir politika gütmesi bugün de ihtiyaç. Demokrasi eksiği 1970’lerde
vardı, bugün de var. Biz toplumcu belediyeciliğe yeni sıfatını koymuş bile olsak,
aslında bu eskinin mirasından büyük ölçüde yararlanacak ve geçmişten gelen miras geleceği de ışık tutacak, yol gösterici olacak. Dolayısıyla da her ne kadar biz
buna yeni toplumcu belediyecilik demiş de olsak, aslında geçmişten geleceğe bir
sürekliliktir ve dolayısıyla da bunun üzerine inşa etmek gerekir diye düşünüyorum.
Teşekkür ederim.
PROF. DR. RUŞEN KELEŞ: Efendim Yeni Toplumcu Belediyecilik Sempozyumu’nun ikinci oturumuna katkılarınız nedeniyle sizlere teşekkür ediyorum. Arkadaşları da kutluyorum ve kendilerine teşekkür ediyorum. Kapatıyorum oturumu.
77
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
Metin YEĞİN
Görsel Sunum
1963’te İstanbul’da doğdu. İ.Ü. Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Cambridge Üniversitesi’nde sinema eğitimi aldı. Hiçbir zaman sınıf başkanı olamadı. 12 Eylül’ü
cezaevinde karşıladı. Dünyanın birçok ülkesinde avukatlık, bulaşıkçılık, taksi
şöförlüğü, sandviççilik yaptı. Meksika’da Chiapas’da uluslararası insan hakları gözlemcisi, Ekvador’da bambu evlerin yapımında işçi, Guatemala yerli
hakları kongresinde katılımcı, Nikaragua’da karides avcısıydı. Chipas’da
Subkumandan Marcos’la, Venezuella’da devlet başkanı Chavez’le, Arjantin’de uluslararası terörizm cezaevi hücresinde Leonardo Bertulazzi ile görüştü. Yaptığı filmler 55 ülkenin festivallerinde oynarken, her festivalde, otel
ve kahvaltı karşılığında o ülkelerin filmlerini yapmaya devam etti. İtalya’da
Il Manifesto’ya, İngiltere’de Nerve’e, Arjantin’de Pais’e yazdı. Türkiye’de ve
dünyada birçok gazete ve dergiye, ayrıca duvarlara yazı yazmaya devam
ediyor. Türkiye’de NTV’ye, Polonya ve Arjantin televizyonlarına belgesel
yaptı. Filmleri Rize Çay Kongresi’nde, Arjantin işgal fabrikalarında, Liverpool üniversitelerinde, sokaklarda gösterildi. Açık Radyo’da “İki Maceraperestin İnanılabilir Serüvenleri”, “Yeryüzünün Lanetlileri” ve hala sürmekte olan
“Dünyanın Sokakları” programlarını yaptı. Bazı filmleri: Likya Yolu (2000),
Üç Kıtada Devrialem (2001), F (2001), After (2001), Güzel Günler Göreceğiz
(2003), Para Pachamama (2003), Topraksızlar (2003). Bazı Kitapları: Marcos’la On gün (2000), Firari İstanbul (2001).
Şimdi aslında benim sunumumda bir görsel sunum yazıyor, tabii herkes de görsel
durum diye merak ediyor. Ruşen hocamın dili sürçtü, bir gösteri mi var, görsel
sunum mu falan dedi ve sonunda siz de farkına varacaksınız ki, daha çok görsel
sunumdan gösteriye daha yakın bir şey olacak. Bir tane eski bir filmden bir parça
göstermek istiyorum, eğlenceli de. Avare filminden, ama siz bu filme bugüne kadar baktığınız bir gözle değil de bir kentsel dönüşüm gözüyle bakın lütfen. Avare
filmi 1900 da, geçen yüzyılda bir Hint filmi ve Türkiye’de de çok meşhur olan bir
film. Türkiye’de de çok meşhur olan bir şarkısı var. Hindistan’ı anlatan bütünüyle
bir kentsel dönüşüm sahnesidir. Çünkü bugün iki tane Hindistan vardır. Bu Hindistanlardan bir tanesi sizin hiçbir zaman ayaklarınızın çamura değmediği büyük lüks
apartmanların içerisinden, büyük gökdelenlerin içerisinden geçeceğiniz, birbirini
izlediğiniz köprülerden, viyadüklerden geçeceğiniz Hindistan. Tabi ki trafiğin sıkışarak hiçbir zaman ilerleyemeyeceğiniz bir şekilde, çünkü bütün dünyada trafikler
sadece ulaşmak üzerine değil, tam tersi ulaşmamak üzerinedir. Altımızda 250
kilometre hızda olan araçlar, hiçbir yerden bir yere Londra’daki gibi 19 kilometre
hızla gidemezsiniz geçen yüzyılın at arabalarından daha hızlı gidemezsiniz. Onun
gibi Hindistan’da hızlı bir şekilde güya bir yerden bir yere hiçbir yere dokunmadan viyadüklerin gökdelenlerin arasından geçebilirsiniz; ama aynı Hindistan’da o
viyadüklerin altında hemen kenarında hatta viyadüklerin arasında gecekondular
vardır. İki Hindistan vardır. Siz iki Hindistan’ı görebilirsiniz. Bir tanesi, bizde bugün
78
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
sık sık anlatılan kentsel dönüşüm diye tanımlanan ve aslında geniş kent inşası
diye tanımlanabilecek, başka bir şey olmayan yeni bir dünya inşaatı, öbürü ise
esas olarak yoksulların gecekondularının inşaatı.
Biz madem toplumsal belediyecilik üzerine konuşuyorsak ve madem bu toplumsal
belediyenin üzerine ne olduğunu tartışıyorsak, ben bütün dünyadaki esas meselenin bugün bize dayattıkları kentsel dönüşüm üzerinden olduğunu tanımlamak istiyorum. Çünkü dünyada artık kapitalizmin tek yaptığı şey yeni kent inşasıdır. Başka bir şey inşa etmez kapitalizm. Sadece ve sadece yeni kent inşa eder. Bu yeni
kentin inşa edilmesi, buna bağlı otobanlar, viyadükler, ana yollar ve onun ihtiyacı
olduğu enerjilerin, HES’in, santrallerin, barajların inşaatından başka bir şey inşa
etmez kapitalizm bütün dünyada. Arjantin’deki isyan sırasında Arjantinli Profesör
arkadaşım Miguel’le birlikte gidiyorduk. Kırmızı ışıkta bir tane araba durdu. İki kişi
cam siliyor. Üç kişi kola satıyor. İki kişi börek satıyor. İki kişi lobut atıyor. İki kişi
alev yutuyor. Sonra kalktık o kırmız lambadan başka bir kırmızı lambada durduk.
Orada gene iki kişi cam siliyor, üç kişi lobut atıyor, iki kişi alev yutuyor, iki kişi kola
satıyor. Miguel dedi ki bana “Arjantin hükümeti işsizliğe karşı çare bulmuş, trafik
lambalarını artıracaklarmış”. Neoliberalizm tamamen budur. Neoliberalizm hiçbir
şey üretmez. Hiçbir şey üretmez. Sadece ve sadece üretiyormuş gibi yapar ve bu
yüzden neoliberalizmin ortaya çıkardığı tek bir şey yeni kent inşasıdır.
Biraz önce ne yazık ki kentsel dönüşümü öven kelimeler duydum. Böyle bir şey,
yani kentsel dönüşüm denen hikâye bütünüyle dehşet vericidir. Birincisi şu mantık üzerinden düşünmemiz lazım. Siz niye burada oturuyorsunuz üçüncü sıradan
kalkın lütfen arkaya gidin, ya da siz orada niye oturuyorsunuz, buraya gelin. Böyle
bir şeye siz önce hemen tepki gösterirsiniz. Sadece ve sadece bu oturduğunuz
yerde 15 dakika, 20 dakika ya da bir saat oturmuş olmanıza rağmen ben sizin
yerinizi değiştirmeye geldiğimde tepki gösterirsiniz. Birincisi buna ne hakkım var?
Ben kimim? Ben kimim ki sizin yeriniz değiştirebiliyorum? Öyle bir saat, yarım
saat falan değil. Yani 30 yıldır, 40 yıldır insanların üst üste oturdukları, yaşadıkları
yerden ben size “kalkın buradan ben sizi başka bir yere atıyorum” diyorum, böyle
bir hakkım var mı? Sadece ve sadece ben bu kürsüde oturuyorum, arkamda bu
kürsüde seçilmiş bir iktidar olduğu için mi böyle bir hakkım var. Bu yüzden kentsel
dönüşüm dediğimiz şey bütün dünyada yıkıcı bir şekilde halkların tepelerine çöktüğü birşey. Bu sadece bizde söz konusu değil. Arjantin’de de mesela yine aynı
zamanda bütün bu gecekonduların, kentlerin yanında ispanyolcada olmamasına
rağmen aynı bizim gibi kantiri diye anılan mekanlar gerçekleşiyordu. Yani kantiri
79
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
diye anılan mekanlar, kendi bahçeleriyle, yeşilleriyle, havuzlarıyla farklılığını yaşayacaksınız, ayrıcalığını yaşayın diye tanımladıkları o büyük reklamlarda bize
dayattıkları kentlerden başka bir şey değil. Bu her kantirinin arkasında, yanında
mutlaka bir gecekondu vardır ve o kantiridekilerin hepsi, “bu gecekondulardan da
bir türlü kurtulamadık” diye dert yanarlar. Ama esas temel mesele burada başka
bir şeydir. O kantirilerin sırtında yaşayan gecekondular değildir orası. Hâlbuki o
kantirileri orada tutan, kantiriyi kantiri yapan, her gün onun çimlerini biçen, onların
penceredeki vidalarını sıkan, evlerini temizleyen gecekondu insanlarıdır. Yani o
kantirinin kapısında duran güvenlik görevlileri yine o gecekondudan gelen insanlardır ve onları yine soymaya kalkacak olan gecekondudan gelecek olan insanlara
karşı o kapının önünde dururlar.
Bunu tanımlarken esas olarak, gezi isyanını demin bir arkadaşım sormuştu ve
onun dışındaki bütün isyanları ben mekan, kimlik ve ekoloji isyanı olarak tanımlıyorum. Çünkü eğer şimdi siz geziye bakarsanız, gezi isyanından iki hafta önceye
kadar ben bir köşedeki yazıda direniş ve mekân diye yazmıştım. Demiştim ki siz
egemenler, çok şükür ki Taksim meydanını bize vermeyerek anlamsızlaştırmış,
manasızlaştırmış sokaklarımıza yeni bir anlam katıyorsunuz. Tabi. Yeni bir anlam
katıyorsunuz. Artık bundan sonra Taksim Meydanı bir direniş mekanı halini aldı.
Egemenler, sersemleştirici, aptallaştırıcı iktidarları karşısında zannediyorlar ki
kendi başkanlık saraylarının, başbakanlık ofislerinin ya da genelkurmay başkanlıklarının ele geçirilmesi gerekiyor. Hayır. Siz Taksim Meydanı gibi direniş mekanlarını ele geçirdiğiniz zaman sonra gidip başkanlık sarayının kapısını dışarıdan
kilitlediğinizde herkes hapis kalıyor. Bu aynı zamanda ne yazık ki Mısır’daki Tahrir meydanında da böyle oldu. Yunanistan’da Politeknik Üniversitesinde de böyle
oldu. Çünkü oralar artık bir direniş mekanıdır ve dolayısıyla artık o direniş mekanlarını ele geçirdiğiniz anda siz iktidarları ele geçirir olursunuz. O yüzden isyandan
iki hafta önce artık Taksim Meydanı bir direniş mekanı halini aldı demiştim, burası
artık bir iktidar kovan meydan ve bunun üzerinde bir bütün olarak devam edecek
her şey. Hemen ardından da Brezilya’da aynı mekan, kimlik ve ekoloji üzerine bir
isyan çıktı.
Geçenlerde herkesin hatta bazı siyasetçilerin “ben bu olimpiyatları kazanmamamıza sevinen bir vatan evladı düşünmüyorum” dediği insanlardan biriyim. Ben
çok sevindim ve onu söyleyen insanın vatanında olmadığım için de mutluyum
tabi ki ve şunu da tanımlayayım, olimpiyatlar yüzünden bütün Brezilya’da ortaya
çıkan isyan da tam anlamıyla mekan, kimlik ve ekoloji isyanıdır. Bütünüyle böy80
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
ledir. Çünkü o Brezilya’daki olimpiyatlar nedeniyle siz birden dışarı kovulacakken
direnişte ortaya şöyle bir ortam çıkıyordu. Bir, sürekli gecekonduda olanlar topraklarını zaten işgal etmişler, yıllardır mücadele etmişler, onların yoksulluklarını
Marks’ın tanımladığı gibi yaralarından, berelerinden, zerelerinden anlıyorsunuz.
İki, orta sınıf, onlar 30 yıldır, 40 yıldır orada en azından oturuyorlar. Üçüncüsü
ise hatta üst alt sınıf, hepsi bütün bu olimpiyatların ya da futbol, dünya kupası
futbol şampiyonasının tanımıyla hepsi kapı dışarı atılıyorlar, hep birlikte kapı dışarı atılıyorlar. Yani bütün bugüne kadar olan direnişlerden daha farklı bir durum
çıkıyor ortaya. Bir sınıfsal durum değil, farklı bir durum çıkıyor ortaya. Size bu
milyonerlerin bir partisini göstereyim, kentsel dönüşümün deminki anlatımlarının
üzerine isterseniz. Şimdi farklı durum şu, bütün Brezilya’daki olan hikayede de o
var. Yani oradaki direniş sırasında mesela gecekonducular “biz yeniden kovulmak
istemiyoruz” diyorlar. Biz orada direneceğiz. Orta sınıfta diyor “biz 30 yıldır, 40
yıldır burada oturuyoruz. Nereye gideceğiz?” Hatta üst alt sınıfta; ama o demin
bizim tanımlanan, değer yaratan şeylere göre herkes kapı dışarı ediliyordu. İşte
lütfen bu sahneyi bir kentsel dönüşüm üzerinden izleyin. Tam bir kentsel dönüşüm
örneğidir farkındaysanız. Hava alanları vardır, hemen yanında yeni inşa edilmiş
gecekondular. Gecekondular çok kötü durumda, nasıl yapmışlar o gecekonduları
böyle? Nasıl? Burada hemen yer değiştirin, tam tersi.
Brezilya’da bir tane gecekondu mahallesinde bir devrimci hiphop gurubuyla görüşüyordum. Orada devrimci hiphop gurubu vardır. Böyle rep yaparlar, DJ’lik yaparlar. Bir sürü yani devrimci hiphop hareketi vardır. Bir gecekondunun içerisinde
onlardan biriyle konuşurken, beni de çok şaşırtan çok iyi bir röportajdı. Onlar kendilerini tanımlarlarken diyorlar ki; biz müzik işçisiyiz, biz müzik yapıyoruz, bize diyorlar ki onlar marjinal. Çünkü onlar marjinal müzik yapıyorlar. Gecekonduda müzik yapıyorlar. Gecekonduda yaşıyorlar, burada müzik yapıyorlar. Biraz önce sen
marjinal bir mahalleden geçtin. San Paolo’nun üçte ikisi marjinal. Dünyanın dörtte
üçü marjinal. Marjinal kim? Marjinal o yatay çöllerden oluşan gökdelenlerde yaşayanlar mı yoksa dünyanın dörtte üçünü oluşturan gecekondularda yaşayanlar mı?
Hangisi marjinal? O yüzden marjinal diye tanımladığımızda bir kentin planını yaparsınız içerisine, o plana insan sızar mutlaka. Dünyanın hiçbir yerinde gecekondu olmayan kent yoktur. Eski kentler vardır, onlar da organik olarak kendileri gelişmiş oldukları için geçen yüzyıldan, kısmen daha sağlıklı olarak yaşarlar. Mesela
bunlardan en büyük örneklerden biri gene Brasilia kenti Brezilya’nın başkentinde
bir başkent olarak inşa edilmiştir. Çok iyi biliyorsunuzdur. Bir sürü hocam da burayı özellikle modernizmin temel kentlerinden bir tanesidir ve esas olarak ortada
81
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
kocaman bir kongre sarayı vardır. Etrafında da devasa büyüklükte iki tane cadde,
dünyanın ne geniş caddeleri vardır. 100’er metreden daha geniştir caddenin bir
tanesi ve yanında da bakanlık binaları vardır ve o bakanlık binalarının arasından
kongre binasına altlardan tüneller işler. Giden gelen memurların yeri vardır ve her
şey plan üzerine o kadar iyi düşünülmüştür ki hiç başka bir şeye ihtiyaç yoktur.
Ama şimdi Brasilia’nın bütün etrafında siz gecekonduları görürsünüz. Bütün o
kongre binalarının yanında seyyar satıcıları, seyyar satıcıları götürdükleri yerleri
görürsünüz. Bunun nedeni? Çünkü planlara insan sızar. Esas mesele budur. Siz
eğer bu planların içerisine işçi evleri yaparsanız onları uzağa yapmak zorundasınız. Çünkü esas merkez odur ya da bir süre sonra değerlenir, işçi evlerini oradan
dışarı atmak zorundasınız. Bizim şimdiki Beykoz Fabrikasındaki işçi yerleri gibi,
ama siz onları dışarı atarsanız her gün oradan işçiler gelmek ve gitmek zorundadırlar. Bir ulaşım olacaktır ve tabi ki o işçilerin yemek yedikleri seyyar satıcılar, o
soygunculardan korumak için polisler, soyguncuların ve polislerin birlikte yemek
yedikleri başka seyyar satıcılar, başka seyyar satıcıların hep birlikte taşıdıkları
araçlar gerekir. Onun için planlı kent diye tanımlanan bir şey aslına bakarsanız
çok genel ve kaba olarak söylüyorum. Bilgiyi reddetmiyorum. Temel olarak bir
unsur, dünyadaki unsurdan bahsediyorum. Aslında marjinal olan odur. Esas olan
gecekondulardır dünyadaki bütün her şeyi gerçekleştiren ve sürdüren. Bu yüzden
de bana göre bizim yeni bir kent reformuna ihtiyacımız vardır ve dolayısıyla bir
yeni gecekondu hareketine ihtiyacımız vardır. Kentsel dönüşümü başka bir türlü
durduramayız. Kentsel dönüşümü durdurabilmek için mutlaka ve mutlaka bir yeni
gecekondu hareketine ihtiyacımız var. Bu benim radikal, anarşist, komünist bir
önerim değil. Reformist bir öneri. Çünkü kent topraklarının mutlaka kamulaştırılması gerekir. Kent topraklarından eğer depremi uzaklaştırmak istiyorsanız, rantı
uzaklaştırmak istiyorsanız, tek bir çaresi vardır; kent topraklarının kamulaştırılması. Bu da radikal, anarşist ve komünist bir öneri değildir. Hollanda’da Amsterdam’ın
bütün kent toprakları kamunundur. Kent topraklarının kamulaştırılması, aynı zamanda birçok arkadaşımızın burada üye olduğu TMMOB’un 1970’lerde önerdiği
bir öneridir bu. Eğer kent topraklarını kamulaştırırsanız o zaman mutlaka rantı
engelleyebilirsiniz ya da en aza, en dibe, altına indirgeyebilirsiniz. Ancak ben kent
topraklarını kamulaştırmakla kalmayarak, aynı zamanda mutlaka toplumsallaştırmanız gerektiğini ve dolayısıyla halka dağıtmanız gerektiğini düşünüyorum. Yani
bir kent reformu gerçekleştirmemiz lazım, aynı toprak reformu gibi. Nasıl toprak
reformunda büyük toprak sahiplerinin topraklarına el koyup dağıtıyorsak, kent formunda da doğrudan bütün kenti halka dağıtmamız lazım. Evsizlere dağıtmamız
lazım. Bu da temel olarak kent toprağının demokratikleştirilmesi demektir. Kent
82
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
toprağının ve aslına bakarsanız bir kentin demokratikleşmesi, reform olarak ancak bu şekilde gerçekleşebilir. Yoksa dünyanın hiçbir yerinde, bu yüksek binalarla
TOKİ konutlarıyla ya da benzer binalarla barınma sorunu yani konut sorunu çözülmemiştir. Mesela Venezüella’da 1970’lerde yapılmış bütün o yüksek binaların içerisinde birinci katta parmaklık vardır. İkinci katta parmaklık vardır. Üçüncü katta,
dördüncü katta, yirmi yedinci katta, otuz beşinci katta, parmaklık vardır. Hatta
hırsızlar arasında espri vardır. İkinci kata, üçüncü kata tırmanmak daha zor, diğerlerine inmek daha kolay diye. Siz hiçbir zaman yüksek katlı binalarla barınma
hakkını çözemezsiniz. Kent meselesini de çözemezsiniz. Bu yüzden mutlak kent
topraklarının demokratikleşmesi gerekir. Bu nedenle gezi isyanı da aslında bakarsanız bir mekan, kimlik ve ekoloji isyanıdır ve bu isyanın başından, birinci gün
İstanbul üzerinden tanımlarsak, ilk orada katıldığımızda baktık hemen hemen hepimizin tanıdığı aynı insanlar vardı. Sonra o gece konser olduğunda soldan doğru
bir gurup geldi, klasik sloganlar varken “Faşizme karşı omuz omuza.” gibi, “Her
yer Taksim, her yer direniş.” gibi slogan varken sol taraftan o gurup geldi, Beşiktaş’ın taraftar gurubu Çarşı geldi ön tarafta yerini aldı. Orada kürsüden üçüncü
köprüye hayır, havaalanına hayır dediğimde Çarşı da Beşiktaş İskelesi “oley” diye
bağırıyordu. Bu bir tesadüf değil. Çünkü eğer Beşiktaş İskelesini de satarsanız
geriye artık Çarşı falan kalmaz. Bütün taraftar guruplarının katılması da bir tesadüf değildi. Tamamen mekan üzerinden bir hareketti bu. Bu aynı zamanda bir
kimlik hareketiydi. Çünkü mekanla kimlik iç içe geçmiştir. Birleşmiş bir şeydir ve
bu yüzden de bazı arkadaşlar, sadece orta sınıf katılıyor diye tanımlarken bunu,
biz bazen sola da isyan beğendiremiyoruz. Nur Tepe de katılıyor, Gazi de katılıyor; ama oralar Alevi zaten. E tamam yani burayı sen gecekondudan saymıyor
musun? Zaten kimlik dediğiniz böyle bir şey. Katılmanın nedeni tabi ki Alevi olmaktır ve aynı zamanda katılmamanın nedeni de bir kimlik meselesidir. Çünkü
özellikle CHP’nin daha önce yaptığı laik anti laik çekişmesi, bir kayıkçı dövüşü
yani bir yerde elegan Ahmet Necdet Sezer, öbür tarafta tornacı çocuğu Abdullah
Gül karşısında seçeceğiniz kimlikteki durum halen devam ediyor. Bu katılmayan
gecekonduların içerisine de aynı zamanda bir kimlik meselesi var. Brezilya’da da
böyle oldu. Brezilya tam tersine bizim hemen ardımızdaki isyanın içerisinde Devlet Başkanı Dilma eksi bir gerilla ve solcu olduğu için bir sürü gecekondu hareketine önce katılmadılar. Kenarda durdular onlar da. Aynı kimlik meselesi üzerinden
hareketle. Demin o tanımladığım, yani olimpiyatlar denen hikaye dünyanın en
büyük savaşından da beter yok edici, yıkıcı, ortadan kaldırıcı ve insansızlaştırıcı
bir durum. Geldiği zaman sizi, hepinizi bütün kentin dışına atacak, yani futbol terimleriyle dünya kupasının çimlerinin altına gömüleceksiniz. Brezilya’da en geliş83
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
miş spor basketboldur. Çünkü futbol bir dindir, öyle der yazar. Bu dine karşı bir
direnişti Brezilya’da. Tam bu kimlik ve bana göre de bundan sonraki bütün isyanlar kimlik, mekan ve ekoloji üzerinden yürüyecektir. Bunun sınıfsal kökeni yok
demiyorum. Tam tersi tabi ki sınıfsal kökeni var. Çünkü bu durumu hazırlayan
demin ilk başta bahsettiğim neoliberalizmdir. Yani neoliberalizmin üretimden
uzaklaştırdığı, hiçbir şey yapmadığı önemli bir kesim vardır ve isyanın temelinde
de bu vardır. Mesela öğrenciler sınıfsal açıdan bir başka türlü tanımlanması gerekir. Yine isyanın iki hafta öncesinde bir röportajda konuşuyorduk, ben diyordum
artık öğrenciler, başka türlü kategorize edilmeli. Çünkü öğrenciler artık bir kapı
eşiğinde bekleme durumundalar. Yani okul bitse bile hiçbir üretime dahil olamıyor,
üniversitedekilerin %70’i işsiz. Siz bugüne kadar bu kadar çok mastır yapılan,
doktora yapılan bir dönem gördünüz mü? Kendisine işsizim diyeceği için doktora
yapıyor, mastır yapıyor. Başka çare yok. Bu işte kapı eşiğinde beklemek durumu
nedeni ile gezi isyanındaki en temel unsurlardan biri öğrencilerdi ve tabi ki sınıfsal
tarafı da var. Yani o röportajda “hocam bu direniş mi, olmaz mı bundan”? Peki, siz
doktor muayenehanelerinde eski dergileri okumaktan sıkılmadınız mı beklerken?
Çok şükür sıkıldılar ve bu yüzden o çok güzel yaratıcı, her zamankinden daha
harika bir isyan ortaya çıktı ve beni açıklama yapmaktan kurtardı. En çok buna
seviniyorum. Dünyanın her yerinde yedi tane isyana katıldım ben tesadüf olarak;
ama bu isyan insanın kendi isyanı olunca daha güzel oluyor. Yol parası filan vermiyorsunuz. Artık kendi isyanınıza yürüyerek gidip gelebiliyorsunuz. Beni de şundan kurtardı. E bizde ne olacak falan dediklerinde ben diyordum ki bak Arjantin’de
de hiçbir şey yoktu; ama ondan sonra öyle bir isyan çıktı ki 8 günde 5 tane hükümet kovdular. 2 tanesi hükümetin çatısından helikopterle Miami’ye kaçtı. Artık
bunu bir daha dememe gerek yok burada ve bu isyan, gezi isyanı gerçekte en az
3 tane hükümet kovardı. En az 3 tane hükümet kovabilecek kadar güçte bir isyandı. Bu ortadan kalktı anlamında demiyorum, geçmedi ama yerel seçimlere kadar
beklemek lazım ve küçük hesaplar da bana göre olmamalı. Bu bütün isyanlarda
da ortaya çıkan, aynı zamanda mekan, kimlik ve ekolojiden kaynaklıydı. Bugüne
kadar dünyada mekan, kimlik ve ekoloji isyanı gene ne yazık ki bir program uyumsuzluğundan dolayı gösteremediğim 2006 yılında Hindistan’daki büyük isyandı. O
da 30-40 bin kadar küçük esnafın kendi yerlerinden atılmasına karşı olan bir direnişti ama bizdeki mekan isyanının tamamen farklı bir dönüşümü var. Yani bütünsel bir kimlik meselesi işin içerisine dâhil oluyor. Kimlik dediğim de sadece Alevi
kimliği ya da sadece Kürt kimliğinden bahsetmiyorum. Demin arkadaşlarımızın
burada söylediği gibi bir kadın kimliği ön plana çıktı. Bir LGBT’nin ön planda olması bir devrimci müslümanlar ya da antikapitalist müslümanlar olarak bir başka
84
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
türlü bir kimlik olarak ön plana çıkılması da tesadüf değildi. O yüzden bundan
sonraki isyanlar mutlaka yine mekan, kimlik ve ekoloji üzerinden dönecekler ve bu
nedenle de toplumcu belediyeciliğin temel meselesi aslına bakarsanız ne kadar
yol inşa edeceğimiz falan değil ne kadar demokrasi inşa edebileceğimiz durumudur. Çünkü demokrasi dediğimiz hikâye, aslında biliyorsunuz siz gidiyorsunuz,
hepimiz gidiyoruz oy kullanıyoruz. 4 yılda ya da 5 yılda. Sizin elinize bir kâğıt veriyorlar. Alıyorsunuz kâğıdı, buraya bir yere aman bir yere bulaşmasın falan diye
itinayla mühür basıyorsunuz, sonra katlıyorsunuz. Çünkü 4 yılda ya da 5 yılda bir
geliyor bu oy. Öyle kolay değil. Bir daha katlıyorsunuz ve sonra gidip, oyunuzu
atıyorsunuz. Eve gelip, televizyonu seyrediyorsunuz kim kazanacak diye. Ardından 5 yıl daha televizyon seyrediyorsunuz. Bu mu demokrasi, bu mu demokrasi?
Bu Japon kâğıt katlama sanatı origamiden başka bir şey değil. Yani 80 yaşınıza
kadar yaşadığınızda hayatınızda en fazla 4 kere, 5 kere o da darbeler olmazsa 10
kere oy kullanıyorsunuz. Bu mu demokrasi? E bir de demokrasi dediğiniz şey
kurtla kuzuyu bir araya koy, hadi kim kimi yerse. Abi bu kurt hep yiyor kuzuyu.
Böyle bir demokrasi olabilir mi? Demokrasi dediğiniz şey toprağın paylaşımında
demokrasi, zenginliğin paylaşımında demokrasi, iletişimde demokrasi, sağlıkta
demokrasi, eğitimde demokrasi demektir. O yüzden zenginlerin demokrasisi gibi
bir demokrasi değil. Gezi süreci bize gösterdi. Ben kimseye, al sana ben 5 yıllık
yetkimi veriyorum, git ceketini kravatını giy, oralarda otur, ne yaparsan yap diye
kendi yetkimi devretmiyorum. Benim demokrasimde ben ne yapacağıma, nasıl
yapacağıma birlikte karar vereceğim. Ha bu birlikte karar verme durumunda mesela bizim için katılımcı belediyeye örnek olan porto alegre gibi bir süreç de değil
bana kalırsa. Çünkü porto alegrede dünyanın en önemli katılımcı belediyeciliklerinden biri gerçekleşti. Yani ayrı bütün insanların kendi tanımlaması, kendi guruplarını oluşturdular. Siyasi hareketler, mahalli hareketleri ve belediye başkanı aynı
zamanda katılımcı bütçeyi de koydu. Katılımcı bütçe dedi ki alın benim 100 milyon
dolarım var, siz karar verin nereye harcayacağımıza. Ama bu da tehlikeli alsında.
Yani yapılmasın diye söylemiyorum. Tehlikeli kısımlarını vurgulayayım. Hiç alışılmadık bir şekilde kötü konuştuğumu hissediyorum aslına bakarsanız. Biraz dağıttım. Porto alegredeki katılımcı bütçe sonucunda? Ben mesela mahalleme stat istiyorum, siz mahallenize sağlık ocağı istiyorsunuz, siz mahallenize okul istiyorsunuz, siz mahallenize park istiyorsunuz. Ben de belediye başkanı olarak geldim,
dedim ki abi valla benim 10 milyon dolarım var. Hepsi yetmez. Siz aranızda konuşun bakayım. Neye karar verirseniz onu yapacağım. Bütün her şey değişti. Bu
sefer herkes birbirini yemeye başladı, porto alegrede. Dedik önce okul lazım.
Çünkü eğitim şart. Hayır hayır, önce spor salonu lazım. Çünkü spor salonu olursa
85
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
insanlar sağlıklı olur. Hayır, hastane lazım. Onu, ben tedavi etmem. Hayır, park ve
esas olarak siz, yönetime karşı değil birbirinize karşı bir muhalefet yürüttünüz.
Bizim temel meselemiz yöneticilerden arkadaş olmaz. Yöneticiler bizim dostumuz
olmayacak. Biz örgütleneceğiz. Onlar bizden korkacak. Bizim derdimiz bu. Biz
örgütsek, biz onlar için, onların egemenliği karikatür demokrasisi gibi değil. Gezi
bize çok güzel gösterdi. Harika bir şekilde gösterdi ki bizim kendi demokrasimiz
de hayata geçireceğimiz bir demokrasi oldu. O Taksim Meydanı değil miydi ya
yılbaşında bilmem kaç tane kanal 20 bin tane polisin eşliğinde dolaşarak taciz
çekmeye çalışıyordu. Pek de uğraşmıyordu. Her yer taciz doluydu. O polislerden
arındırılmış, en az 17 gün arındırılmış Taksim meydanında bir tane taciz olayı oldu
mu? Oldu mu? Bir eğilim patlaması vardı. Herkes birbirine aman özür dilerim,
özür dilerim diyor. Devrim böyle bir şey. İsyan böyle bir şey. O yüzden bana bizde
nasıl olacak dediğimde bazen 30 yıldır, 40 yıldır kitaplarda okuduğumuz her şeyde yaptığımız gibi değil. Saatli maarif takvimleri sadece 17 gün, 22 gün gösterir;
ama isyanda 17 günde, 22 günde biz 20 yıldır öğrendiğimiz, 30 yıldır öğrendiğimiz
bir sürü kağıttan hikayenin dışında gerçekten mücadele eden, gerçekten barikatlarda çatışan, 4 kilometre barikatı bir yerden bir yere taşıyarak, Gümüşsuyu’nda
14 tane, 19 tane barikat kuran bir halkın afganısınız artık. Şöyle bir örgütlenme
olabilir mi arkadaşlar? Koca Van depreminde arkasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti vardı. Yok arkasında Osmanlı falan da saymak lazım, yavru vatan Kıbrıs’ı da.
Bunların hepsi varken ne sağlığı örgütleyebilir ne bir şey. Ama arkasında hiçbir
şey olmayan sağlık emekçileri gezi direnişinin - şuanda sadece bugün tekrar bir
arkadaşımız daha ölmüş herhalde Kadıköy’de -, sadece 6 kişinin ölümüne neden
olmasının esas bu kadar az kişinin ölmesinin en önemli nedeni sağlık emekçilerinin halka doğrudan sağlık hizmetini, Van’daki depremden çok daha iyi, devletten
çok daha iyi örgütlenen sağlık emekçileri gösterdi. O, bize başka türlü bir demokrasiyi, başka türlü örgütlenme biçimini, başka türlü, yaşamayı tekrar devam ettirebileceğimiz gücümüzü gösterdi. Her ne kadar filmi gösteremesek bile son, böyle
biraz karışık anlattım. Buyurun.
Katılımcı Bay: Şimdi ben 1973’te Ankara’ya geldim. Yani geniş açıdan bakalım da
kötünün alternatifi kötü değildir. Kötünün alternatifi iyidir. Şimdi ben geldim 73’te
Ankara’ya. Gittim maaşlı işe girdim, bir işe girdim. Ondan sonra maaşımla bir ev
tuttum gecekondu neyse yahuttu apartman dairesi, bodrum katlarında oturdum;
ama hiç aklıma gelmedi gidip de dağın tepesinde orada boş bir arsa var, o arsa
kime ait, kimisi devlet demir yollarının kimisi bir adamın. İşte tayini çıkmış; ama
86
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
arsası orada duruyor. Arkadaş gelmiş Kars’tan, Ağrı’dan oh babasının yeri gibi
gecekonduyu da yapmış. Orada gecekondu tefecileri var. Onun bunun arsasını
o garibanlara satıyorlar. Adam babasının yeri gibi gecekondusunu yapıyor. Nasıl
olsa 5 sene sonra, 10 sene sonra işte Adalet partisi geliyor, ANAP geliyor. Tapu
tahsis belgesi veriyor buna. Ben 30 sene çalışıyorum, 30 sene sonra devlet bana
25 bin lira ikramiye veriyor. Yahuttu bir işçi çalışıyor işte 30 sene çalışıyor 50 milyar ikramiye alıyor. Bizim 30 sene hizmetimizin karşılığı 50 miyar yahuttu 30 milyar. Adam gecekondu yapıyor, dört tane daire alıyor, 250 milyarı oluyor. Hele bir
de Çukurambar’daysa yeri oraya koca koca siteler kurulmuş. Adam 500 milyarlık
veyahuttu Dikmen Vadisindeyse. Adam temizlik firmasında çalışıyor, bir günde 1
trilyonluk adam oluyor. Yani şimdi herkes gitsin gecekondu yapsın, oh ne güzel
memleket. 4 senede bir imar affı çıksın. Ondan sonra belediye, Alevilerin yaşadığı
yere çok hizmet yapıyor da niye oy vermiyorlar, neden oy vermiyorlar? Çünkü Melih Gökçek onlara rant teklif ediyor. O da onlara diyor ki sana tapu da yazayım. En
çok Ak Partinin oyu, gecekondulardan alıyor oyu, affınıza sığınarak bitiriyorum, bir
de küçük esnaflardan alıyor. Bir de bu özelleştirme, özelleştirme. Ben bu işin içinde olduğum için esnaflarla da sürekli birlikte yani bilerek konuşuyorum, esnaflara
diyor ki niye CHP’ye oy vermiyorsunuz? Ya bunlar komünisttir momünistir falan işi
sağcılık solculuğa döküyorlar.
Metin Yeğin: Tamam hemen cevap vericem size, kusura bakmayın kesmek zorundayım, çok zamanım kalmadı. Şimdi buraya Allah’ın dağına gecekondu yapıyorsunuz, yanına işgalci de gecekondu yapıyor ve bu yeri de bir iş adamı 5 liraya
satın alıyor. Burayı yapan işgalci “ulan ne kadar kötü adamsın buraya gecekondu yapıyorsun”, “bu uyanık iş adamı ya da zeki iyi yatırımcı” diyor. Ya kardeşim
sen bu 100 milyara çıktığında buna karşı çıkıyorsun da yanında 5 milyona alana
niye karşı çıkmıyorsun? Kent toprağı kamulaştırması dediğimiz budur. Yani buradaki ranta da karşı çıkacaksınız. Barınma hakkı mülkiyet değildir aynı zamanda
bütün kentin toprağını siz demokratikleştirir dağıtırsanız herkesin barınma hakkı
olur. Mesele budur zaten. Barınma hakkı mülkiyet değildir. O zaman ağa olana
karşı çıkacaksınız, TOKİ’ye karşı çıkacaksınız. Onların yaptığı toprak kimin toprağı? Benim toprağım değil mi? Siz beni kutsal vatan uğruna cepheye sürdüğünüz yoksullara, kutsal vatan uğruna ölen insanlara bir evlik gecekonduyu mu çok
görüyorsunuz? Benim kendi yurt toprağımda mı çok görüyorsunuz? Toplumsal
belediyecilik dediğimiz şey halkına yoldan önce mutlaka ve mutlaka gecekondu
yapmalıdır. Belediyeler hizmet falan etmedi. Yol yapmak değil ben barınma hakkımı istiyorum, ben kendi ev hakkımı istiyorum; ama aynı zamanda gecekondu
87
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
diye özellikle yeni gecekondu hareketi diyorum, özelikle beyaz solun kafasından
silmek için bunu söylüyorum. Siz şimdi gecekonduları o kadar engellemenize rağmen gidin bakın Ankara’da TOKİ konutlarına bakın, gecekondu konutlarına bakın, hangisi daha güzel? Gecekondular daha güzel. Herkese yeşil kağıt dağıttınız
değil mi arkadaşlarım, herkeste var değil mi? Niye verdik bu yeşil kağıtları biliyor
musunuz arkadaşlar? Size yeşil alan dağıttım ben. Onlar o 20 katlı binalarda sizin
gördüğünüz yeşil o. Yeşil alan dedikleri ne? İnsan ihtiyaçları üzerinden örgütlenir.
Dağıtın siz de belediyelerinizden, kamulaştırın toprağı, dağıtın, demokratikleştirin
verin halka, direniş mekanları yaratın. Hep birlikte bakın kime oy verecek? O yani
ne yapsın, toplumsal belediyecilik bu. İnsanlar, yoksullar ideoloji üzerinden örgütlenmezler. Yoksullar ihtiyaç üzerinden örgütlenir. Devrimcilerin en örgütlü olduğu
zamanlarda 80 öncesinde biz gecekondu hareketiyle örgütlendik, toprakları kamulaştırarak, gerçekten insanlara barınma hakkı vererek. Oradaki yanlış, onlara
barınma hakkını vermek değil, oradaki yanlış, o mücadeleyi devam ettiremeyerek
bütün Türkiye’nin topraklarının rant haline sokulmasıdır. Barınma hakkı yanlış değildir ve aynı zamanda siz sadece gecekondu yeri vermeyeceksiniz, al buraya yat
demeyeceksiniz. Aynı zamanda onlarla bilgi paylaşacaksınız, nasıl evler yapacağınız hakkında. Aynı zamanda radikal inşaat tekellerine, müteahhitlerine ihtiyacımızı olmadan mesela kerpiç evler yapacağız, dünyanın her yerinde en sağlıklı
ve en güzel ev olarak. Zenginleri örnek alır genellikle herkes. Arizona’ya bakın
%80’i kerpiçtir. En sağlıklı ve en sağlam evdir. O zaman radikal inşaat tekellerine
ihtiyacımızın olmadığı kendi ellerimizle birleşerek aşkla türlü evler inşa edebiliriz.
Neden toplumcu belediye olarak 35 tane kişinin, 40 kişinin evsizin bir araya gelerek ben geldim, kooperatif kuracağız, hadi gel hep beraber kuralım; ama biz evleri
nasıl inşa edeceğiz? Al sana bilgi kardeş. Toprak reformu gibi sadece bilginin
kendi kepçelerimizle emellerimizi kazdığımız, hep birlikte türkü söyleyerek birlikte
inşa ettiğimiz evler. Bu değil mi yeni bir demokrasinin inşası, yoksa siz Ağaoğlu’nun, TOKİ’nin o alçak ve kötü reklam oyuncularının geldiği o evlerde demokrasinin çıkacağını mı zannediyorsunuz? O kötü reklam öncesi Ağaoğlu’nun sondaki
ilanına bakın, ilan gösterir. Ne yazar o ilanda Ağaoğlu’nun? Burada TOKİ yazar,
burada Emlak Bankası, burada Ağaoğlu. Çünkü o toprak bizim toprağımız. Bizden bedelsiz alınan toprak. Size de, yani toplumcu belediyeci aday adayları, ya da
bu sempozyumu dinleyen, okuyan bütün arkadaşlarımız iki seçeneğimiz var. Ya
toprağı müteahhitlere vereceksizin ya da toprağı evsizlere, halka vereceksiniz ve
aynı zamanda da ve bak Türkiye’de en fazla erkek mülkiyeti %86’yla Hakkari’de.
En fazla ikinci erkek mülkiyeti Siirt’te, %82. %81’le Mardin’de. 99 tane BDP belediyesine diyorum ki ben madem cinsiyet özgürlükçü bir paradigma diyorsunuz, o
88
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
zaman doğrudan evsizlere yani kadınlara dağıtın toprakları; ama mülkiyet mi? Ha
mülkiyetse de mülkiyet. Müteahhitlerde olduğu zaman ses çıkarmıyorsunuz da
kadınlarda olduğu zaman mı ses çıkartıyorsunuz? Orta Doğu’da 1 milyon kadının
toprak sahibi olması demek aynı zamanda bütün sürecin baştan aşağıya değişmesi demektir. Bırakın biraz da insanlar kocalarının ya da babalarının evlerinde
değil de biraz da karılarının, annelerinin evlerinde otursunlar. O zaman başka
türlü bir demokrasi göreceğiz. Peki, soru almaya fırsat bırakmadım herhalde.
Şamil Bey: Siz Güney Amerika konusunda çok bilgili yani gezip görüyorsunuz, biliyorsunuz her şeyi. Türkiye’de birkaç cümle kurabilecek insanlar sayılı zaten. Siz
onların başında geliyorsunuz bence. Orada da ciddi bir konut sorunu var. Hatta
son 20 yıldır, son 15 yılda Chavez sonrasında sosyalist hükümetler kuruldu, sol
hükümetler kuruldu. Onlar da bir şekilde çözmeye çalışmışlar bu konut sorununu.
Chavez’in yaptığı bu misyon, yani konut misyonu diyelim ona, bu misyonu nasıl
görüyorsunuz? Çözüm olabilir mi? Ne düzeyde ne yapılabilir? Neoliberal politikalar içerisinde ne yapılabilir. Orada yapılanın etkisi nedir ve bu bir çözüm müdür
aslında?
Metin Yeğin: Şimdi Venezüella demek petrol demektir, yani başka bir şey yoktur
zaten orada ve petrol gelirinin önemli bir kısmını halka çevirmeye çalıştı. Yani bu
konuda da samimiydi rahmetli. Bayağı bir kısmını da halka çevirmeye çalıştı; peş
peşe kooperatifler kurdular, %60-70 oranında kooperatifler işlemedi. Çünkü süreci yukarıdan aşağıya doğru inşa etmeye kalktığınızda büyük sorunlar yaşıyorsunuz. Aşağıdan inşa edilmesi gerekiyor bütün bir süreç bana kalırsa ve ayrıca biraz
teorik olarak söyleyeyim. O yüksek katlı binaları yaptığınızda, karikatürize edersem mutlaka yukarıdakiler ve aşağıdakiler olacaktır. Bir hiyerarşi olacaktır. Yani
Babil Kulesini ister inanın ister inanmayın Tanrı’nın yıkması doğruydu. Çünkü yeni
bir iktidar inşa ediliyordu. Ha o aman bizim yeni kentlerde mutlaka yüksek binalara ihtiyacımız var dedikleri yalan. Sadece ve sadece Türkiye’nin bir ucundan bir
ucuna 27 kilometrelik geniş bir şeride bir ucundan bir ucuna ev yaparsanız bütün
Türkiye’nin evi olur. Bütün Türkiye’nin bahçe içinde tek katlı evi olur. Mimar falan
olmanıza gerek yok. Basit bir dikdörtgen hesabı bu. Çarpın 1500 kilometreyle 27
kilometreyi, metreye çevirin. 820 milyon diyelim, hani Tayyip’in de sözünü dinlemiş ve üçer çocuk doğurmuş olsun bir kısım insanlar. Dört kişiye bir ev verin. 20
milyona bölün. Adam başı 2100 metrekare düşer ve yalnız Türkiye’nin öbür tarafı
da 370 kilometredir. Yani bunu söylüyorum. Yüksek binalara ihtiyacımız oldu dedikleri bir yalan. Kenti ortaya çıkarıp buna göre sorgulamamız lazım ve bu yüzden
89
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
Chavez’in mesela TOKİ’ye de yaptırıyor orada kerpiç evler de yaptılar. Yani TOKİ’ye benzer inşaat firmaları orada inşaat yapıyor, demek daha doğru. TOKİ zaten
devlet kurumu. 1970 yıllarında bir daha halkçı bir diktatör vardı. Orada yaptı yine
yüksek binaları. O yüksek binaların içerisinin hepsinde su akmaz, aynı bizim bu
Ankara’da da başladı artık asansör çalışmaz. Çünkü gecekondudan çıkan birisi
asansör parasını veremez oraya. Yani aidat veremez ayda 250- 300 lira veremezsiniz siz aidatı. O yüzden bu tanımlamayı ben başka türlü bir kent tanımlaması,
kent reformu olması gerektiğini savunuyorum. Buyurun.
KATILIMCI 1: Yerel seçimlerde bu konu CHP politikacıları tarafından dile getirilecek mi? Su yaşam hakkıdır ve ortamda bir sürü kartla su alan insanlar var. Ankara
için bu önemli bir politikadır ve yaşama hakkını savunacağını bekliyorum, CHP
politikacılarının bu yerel seçimlerde önemli bir değişim yapacağını da düşünüyorum. Yani halkın içebileceği suyu sağlayabileceğini öneren bir belediyenin önemli
bir iş yapabileceğini düşünüyorum.
METİN YEĞİN: Hem Bolivya’da hem Uruguay’da neoliberalizme karşı isyanlar
suyla çıktı. Suyun dağıtımını özelleştirdiğinizde siz orayı kartlı yaptırdığınızda aynı
zamanda orayı satın alan şirketin bazı hukuki hakları oluyor. Mesela Bolivya’da
insanlar o kadar suyu paylaşamadılar ki, su o kadar pahalılandı ki, mesela çorbanın sudan yapıldığının farkına vardınız. Çorba sudan yapılır. O kadar pahalıydı ki
su, kullanamadılar ve bu yüzden insanlar çatılara yağmur toplamak için kamplar
yaptılar, şirkette onları toplattı, çünkü hukuksal olarak haklıydı. O suyu da satın
almışlardı. Bu yüzden şimdi özellikle yoksul mahallelerde suyu kartla aldırırlar.
Bu, su özelleşmesinin temel unsurlarından biridir. Biz de bir adım olarak Dünya
Bankasının bu Bolivya ve Uruguay’daki isyanlardan sonra suyun özelleştirilmesine, dağıtımın özelleştirilmesine karşı yeni bir taktiği gelişti. Bizde suyun dağıtımını
değil doğrudan dereleri satıyor. Dolayısıyla suları doğrudan dereden sattığı için
siz kontrolü ortadan kaldırdınız. Su temel bir haktır, satılamaz ve küçük de olsa,
daha ufak ölçekte de olsa. Dikili Belediyesinin bu konuda yaptığı şey bana göre
herhalde 80’den sonra bütün belediyelerin içerisinde tek aklımıza gelecek şeydir.
Yani başka bir şey de yok. Su hakkının 12 metreküpe kadar ücretsiz olması. Toplumcu belediyecilik örneği olarak 80’den sonra belediyede tek örnektir diyebilirim.
KATILIMCI 2: Metin Bey, biraz önce konuştuğunuz şeyler hakikaten sol sosyalist
düşünen insanların, sol sosyalist düşünen belediyelerin yapması gereken şeyler.
Mesela siz Mart ayından sonra yeni oluşacak Çankaya Belediyesi Başkanı ve yö90
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
netiminin bu projeleri sizin söylediğiniz projeleri nasıl uygulayabileceğini düşünüyorsunuz? Türkiye’nin imar kanunu buna uygun değil. Yasaları buna uygun değil.
Nasıl bir şekilde uygulayabilir söylediklerinizi? Bu söyledikleriniz bir gecekondu
hareketinin marifetiyle yönetimin değişmesiyle falan olacak şeyler mi yoksa bir
belediye başkanının, bir belediye yönetiminin yapabileceği şeyler mi yoksa bir
ütopya mı?
METİN YEĞİN: Siz, gene bana diyorsunuz ki Metin ya iyi ama sen ütopyacısın,
ütopya konuşuyorsun diye. Hayır, ben bir ütopyacı değilim aslında. Ütopyacı olmak da çok güzel bir şey. Siz bir distopyada yaşıyorsunuz, esas mesele bu ve ben
size yasal anlamda nasıl yapılacağını çok basit açıklayayım. 12 Eylül faşist Anayasasının 46. maddesi der ki, ey devlet, sen herkese ev hakkı veriyorsun. Vermelisin. Herkesin barınma hakkı vardır der. 12 Eylül faşist Anayasasından bahsediyorum. 12 Eylül faşist Anayasanızın 47. maddesi der ki ey devlet, sen hereksi
sağlıklı ve sosyal bir çevrede yaşatmalısın ve belediye başkanları bu Anayasaya,
bunu yapmakla yetkilidir, aynı zamanda görevlidir. Yapmak zorundadır. Nasıl mı
yapacaktık? Çok basit, 18. maddeyi kullanın efendim. 18. maddeyi kullanıp nasıl
ki park yapıyorsanız, 18. maddeyi kullanıp nasıl ki yol yapıyorsanız kullanın 18.
maddeyi ben buraya halk için konut, sosyal konutlar, toplumsal konutlar yapıyorum
deyin. Bu yasa var ve aynı zamanda Liverpool’daki militan işçi dönemindeki belediyelerin “Yoksulları kıracağıma yasaları kırarım” diye bir lafı vardır. Bırakın yurt
dışındaki örnekleri. KESK örneğini vereyim ben size. Kamu emekçileri sendikaları
kurulduğunda memurlara sendika yasağı vardı; ama kamu emekçileri sendikasını
kurdular ve kendi sendikal haklarını aldılar. Ben belediye başkanı olsam, Allah
korusun, tabi ki 18. maddeyi kullanırım. Ve sosyal olarak kullanırım, evsizler için
kooperatifleri kullanırım. Yasal düzenleme de var, bu konuda, imarı da çok uygun.
İmar yasasını belediye yapmıyor. Kim yapıyor? Siz çıkarıyorsunuz. Yeşil alanları, benzerlerini, sokakları kesiyorsunuz. Eğer bir belediye buna başlarsa, bütün
belediyeler başlamak zorundadır. Çünkü toplumsal bir dinamik ortaya çıkacaktır.
Bundan sonra bütün insanlar, mekan, kimlik ve ekoloji üzerinden yürüyecektir.
Bu mekan ve kimlik, yeni bir mekan, direniş mekanı, orada birlikte ev yapmak,
başka bir demokrasi kimliği, birlikte karar verme, kolektif karar verme kimliğini ve
dolayısıyla da mutlaka ekoloji durumunu ortaya çıkaracaktır. Kötü reklam oyuncusu Ağaoğlu, “ben herkesin havuzunu, havuzlu evi olmasını hayal ederdim, işte
oldu,” diyor. Sen bunu diyorsun; ama benim zaten çocukluğum senin arkandaki o
denizde geçti ve denize giriyordum. Senin o gökdelenlerinin dışkısı yüzünden giremiyorum ben oraya. Senin o kirlenen havuzuna ihtiyacım yok. O denizi kirleten
91
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
14 Eylül 2013
sensin. Zaten bütünüyle tanımladığınızda bütünüyle hepsini ortadan kaldırdığınızda bu mümkündür, ütopya değildir. Biz bir distopyada yaşıyoruz; ama inşallah
bu gezi isyanının yaratacağı coşkuyla bu distopyayı kırcağız ve onun dışından da
başka türlü bir mekan, başka türlü bir kimlik, başka türlü bir ekolojiyle başka türlü
bir demokrasi yaratacağız, Allah’ın izniyle.
Rusya’yı mı dediniz? Şimdi biraz farklı bir şey, ben biraz da “Allah bütün devletlere
zeval versin” diyorum. Onun için de bu söylediğim mutlaka her yerde bütünüyle
gerçekleşmesi gerekmez. Şimdi bazı arkadaşlar da şöyle diyorlar bize; ama siz
ne yapıyorsunuz? Her şey boş. Her şey boş olur mu? Biz eğer direnmesek, biz
karşı çıkmasak bu alçak düzen daha da alçak olacak. Yani birincisi, hiçbir şeyimiz
boş değil. Sovyetler Birliğinde de bir yabancılaşma söz konusudur. Yani Marks’ın
temel olarak tanımladığı bir yabancılaşma, üretenle üretilen arasında bir yabancılaşma olduğu zaman yönetenle yönetilen arasında bir yabancılaşma vardır ve
Sovyetler Birliği temel meselesi, sorunu buydu. Orada konut hakkı tabi ki çözüldü.
Küba’da çözüldü. Diğer yerlerde de çözüldü; 20. yüzyılın bize direnişlerle hatalarıyla sevaplarıyla öğrettiği bir durum ortaya çıkması gerekiyor. Şimdi 1989 yılında
Berlin Duvarı yıkıldı. Berlin Duvarı yıkıldığında biliyorsunuz herkes hatıra olarak
oralardan tuğla falan alıp, götürdü her yere. Ben o duvarın bir virüs olarak yayıldığı kanaatindeyim. Umut virüsü değil; ama tam tersi. O duvarın her yerde yıkılması
sadece mesela Meksika ile ABD arasına çekilmiş bir duvar ya da bizim göçmenler
kaçmasın diye Yunanistan’la arasına çekileceği düşünülen bir duvardan bahsetmiyorum. Bütün sitelerden bahsediyorum. Gettolaşmış büyük sitelerden, o finans
binalarından, etrafı kamera hendekleriyle çevrilmiş o yerlerden bahsediyorum. Ne
bulacaklar bizim dünyamız yıkıldıktan sonra, bundan 200 yıl önce eğer insanlar
yaşıyorsa ya da uzaydan birileri gelirse. Kocaman bir yatay çöl, bir gökdelen en az
bir derece yükseltir o mahallenin bütün ısısını. Kumdur, yatay bir çöldür o. Bunları
bulacaklar. Berlin Duvarının yıkılması bir virüs olarak bir umutsuzluğun her tarafa
yayılması ve duvarların her tarafta yayılması demekti. Bugün Guatemala’da dışarıda herhangi bir bekçi olmayan bir site gösteremezsiniz, önünde silahlı bekçisi
olmayan bir bakkal dükkanı gösteremezsiniz. Çünkü bütün halk otobüs şoförleri
öldürülür. İki mafya kavga ediyor, 3 dolara bir kişi öldürülüyordu. Ben anlatırken
orada Brezilya’da 40 dolara bir kişi öldürülüyor dediğimde “aaa iyi paraymış” dedi
herkes bağırarak. Bu kadar yoksullaştığı, dönüştüğü bir yerde ancak toprağın demokratikleştirilmesiyle yeni bir mekan ve kimlik, yeni bir eksen ve yeni bir demokrasi yaratılacağını söyleyebilirim.
92
14 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
ABDÜLKADİR BERHAN: Mühendisim. 60 yaşındayım. Adıyamanlıyım. Size teşekkür ediyorum. Uzun süredir böyle heyecanlandığım bir konuşma dinlememiştim. Çok teşekkür ediyorum gerçekten. İhtiyacım olduğunu düşünüyorum. Birkaç
cümle söyleyip sonra sorumu soracağım, ben küçükken Ankara-İstanbul o günkü
koşullar 540 yıl öncesi için uzaya gitmek gibi bir şeydi. Ezkaza buraya gelip giden
abilerimiz anlatırlardı bize. Lokantaya gitmişler, hesabı öderken bir de su parası
istemiş garson. Bizimki de şaşkınlık içinde ya Allah’ın suyu parayla satılır mı?
Alıştık. Sonra sudan ucuz demeye başladık. Satılıyor; ama ucuz. Şimdi en pahalı
şey, en hayati şeylerden biri olan su ve en pahalı olmaya başladı. Doğu’da köyler
yakılırken, insanlar başkaldırırken, hayatlarını kaybederlerken, burada, polisimize
uzanan eller kırılsın, askerimize uzanan eller kırılsın denirken şimdi, katil polis
denmeye başlıyor. Niye bunu söylüyorum? Size söylüyorum, tüm iyi niyetimle
devrimci bir insanım, eylemci bir insanım ve bu yaşadıklarımdan dolayı artık ben
bu ülkede çok umutsuz bir insanım. Sağ olsun bu gezi olayları kızımla beni bir
araya getirdi. Güzel sanatlar lisesinde okuyan bir kızım var, müzik bölümünde.
Biz Güven Park’ta gezi olaylarını desteklemek amacıyla protesto ederken hiç o
güne kadar yemediğim bir gazı kızımla birlikte yedik ve baktım ki kızım, elimi hiç
bırakmıyor, ben de kızımın elini hiç bırakmıyorum ve o günden sonra kızım Ankara’da olduğu müddetçe ya Kennedy Caddesine gidiyor ya Kızılay’a gidiyor. Biz,
kendimize dönüp bakıyor muyuz ya da biz ne yapacağız? Bu salonlarda defalarca
AKP iktidarı şöyle, AKP iktidarı böyle dedik; ama hiç kendimize dönüp bakmadık.
Bence en büyük suçu biz kendimizde bulmalıyız, örgütümüzde bulmalıyız. Yanılıyor muyum, siz ne diyorsunuz? Ve size tekrar teşekkür ediyorum.
METİN YEĞİN: Sağ olun. Karaburun’da konuşmaya gittiğimde o zamanlarda keçiler yaşardı, gene orayı da tabi talan ettiler. Bir keçi kırpmaya çağırdılar. Eski bir
gelenek var. Herkes geliyor mesela benim keçilerimi kırpma diyorlar, bana geliyorsunuz, beraber kesiyoruz. Ben de bir yemek yapıyorum, beraber yemek yiyoruz.
Böyle bir yemek yaparken bir de bir tatlı yapıyorlar. Höşmerim tatlısı gibi bir tatlı.
Ev sahibine sordular. Dediler ki ne zaman pişer? Ev sahibi dedi ki vallaha ben bilmem ateş bilir. Siz de bana soruyorsunuz, ne yapacağız diye? Ben bilmem, ateş
bilir. Eğer ateşi körüklerseniz, eğer içerde olursanız. Ben hep kimliğimi tanımlıyordum, diyordum ki ya hep beraber direneceğiz, güzel günler göreceğiz ya da hep
beraber cehennemin dibine gideceğiz; ama halk ozanımız Orhan Gencebay’ın
dediği gibi daha eşit, daha özgür, daha adil bir dünya doğacaksa batsın bu dünya.
Teşekkür ederim.
93
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
III. OTURUM: ÜRETİCİ VE KAYNAK YARATICI BELEDİYECİLİK
Oturum Başkanı: Dr. Işıkhan Güler
Prof. Dr. Aziz KONUKMAN
“Kaynak Yaratıcı Belediyecilik için Yeniden Belediyeleştirme”
1955 Sinop doğumlu. 1978’de ODTÜ İktisadi Birimler İktisat Bölümünden
mezun. 2007’de Gazi Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi olarak
atandı. Daha sonraki dönemlerde çeşitli kamu kuruluşlarında üst düzeyde
görev yaptı. Son olarak Türk İş Sendikası Genel Merkez Araştırma Merkezi
Müdürlüğü görevini üstlendi. Aynı zamanda kendisi Çankaya Sokullu Semt
Meclisi üyesi görevini yürütüyor. Emek platformu adına bütün Türkiye’de neoliberal politikalar karşı nasıl bir politika geliştirilir konusunda çeşitli konuşmaklara ve oturumlara katılıyor.
Efendim, teşekkür ediyorum. Gerçekten burada konuşma fırsatı bulmak benim
için çok onur verici bir durum. Düzenleyicilere teşekkür ediyorum. Sabahın köründe konuşmak sınırlı sayıdaki izleyici nedeniyle dezavantajlıdır; ama şunu gördüm
ki nitelikli çoğunluk sağlanmış. Dolayısıyla moralimiz yerinde, serzenişe gerek
yok. Efendim, önce neredeyiz ona bir bakalım. Ondan sonra seçenek sorunu üzerine kafa yoralım. Seçenek konusu dediğimiz zaman da zaten başlıktan da anlaşılıyor ‘’yeniden belediyecilik’’ dediğimiz seçeneği tartışacağız. Şimdi biliyorsunuz
şuan kapitalizmin yarattığı tahribatının en yüksek düzeyde olduğu bir süreci yaşıyoruz. Bu kadar yüksek bir tahribatın yaşandığı başka dönemler olmuş mudur?
Evet demek pek mümkün gözükmüyor, emperyalist paylaşım savaşlarıyla sonuçlanmış krizler hariç. Emin olun önceki krizlerin yarattığı tahribat bugünkünden göreli olarak daha azdır. Bugün tam bir dehşet yaşanıyor. Bunu bir kere tespit edelim. Bu tahribat nerede gerçekleşiyor? Yanıtı çok açık, tahribat kent denilen
mekânda gerçekleşiyor. Yani tahribatın somut göstergelerini yaşadığımız kentte
görüyoruz. Başka yerlere bakmanıza gerek yok. İçinde yaşadığınız kente bakınca
onu görüyorsunuz. Öyle bir aşamaya geldik ki kentin metalaşması söz konusu.
Arkadaşlar yani bu sözcüğü söylerken ben de dehşete düşüyorum. Ne demek
kentin metalaşması? Biz her şeyin metalaşmasına alıştık; ama bu kez kentin metalaşmasını yaşıyoruz. Nedir bu? Kentler hem içeride hem dışarıda ‘’marka kent’’
yaratma çabasıyla pazarlanıyor. Kentler, yurtiçi yurtdışı sermaye çevrelerine
“kentsel dönüşüm” adı altında rant alanı olarak sunuluyor, içeride ve dışarıda bu
çevrelere cazibe merkezi olabilme uğruna “yarışan kentler” adı altında rekabete
zorlanıyor. Bu kavramlar çok masum gibi gözüküyor. Bunlara her gün bir yenisi
ekleniyor: Küresel kentler, dünya kentleri, mega kentler, sağlıkta dönüşüm. Hatta
97
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
bunların bir kısmı çok ilginç, devrimci kavramlardan devşirilmiş. Örneğin dönüşüm
hep bir pozitif anlamı içinde barındırır. Özellikle devrimci yazına bakarsak Marksist bir okumayla burada pozitif bir değişimi görüyoruz; ama neoliberalizm öylesine kavramların içini boşaltabiliyor ki bu sözcüklerle tahribatını yapıyor. Sermaye
lehine dönüşüm yapılan alanlarda sanki geniş halk yığınları yararına işler gerçekleştiriliyormuş izlenimi yaratılmaktadır. Oysa yapılan tam tersidir. Bu gerçekten
yeni aşina olduğumuz, yeni karşılaştığımız bir durum. Kapitalizmin tarihsel gelişiminde bu tür durumlar olmuştur; ama çok çarpıcı olanları bu dönemde oluyor.
Dönüşüm başlıkları altında sunulanların hepsi birer proje. Bunlar küreselleşme
sürecine uyum projeleri. Adını böyle koyalım. Bu projeler uluslararası yabancı
sermaye ve onun yereldeki temsilcileri, işbirlikçileri yani taşeronları aracılığıyla
öneriliyor ve gerçekleştiriliyor. Böylece kentler, küresel şirketlerin bu projeleriyle
yeniden şekillendiriliyor. Sorun tam da bu. Yani bu projelerin sahibi saydığımız bu
aktörler. Oysa belediyeler başta olmak üzere yerel yönetimler ya da merkezi hükümet bunları ‘’kentsel dönüşüm projelerimiz’’ diyerek kamuoyuna pazarlayarak
bu projelerin sahibiymiş gibi bir izlenim yaratıyorlar. Bu projelerin müellifi, sahibi
yerel yönetimler ya da merkezi hükümet değil. Bunların sahibi, öznesi küresel
şirketler ve onların işbirlikçisi düzeyindeki şirketlerdir. Peki güzel. Ne oluyor bu
şirketler aracılığıyla? Kent bu gruplara pazarlanıyor. Albenisi güzel bir hale getirilerek pazarlanıyor. Kentin kendisi pazarlanırken bunun bir sonucu olarak kent içerisinde üretilen kamusal hizmetler de ticarileştiriliyor. Çünkü kamu hizmetlerinin
ticarileştirilmesi o pazarlamanın doğal bir sonucu. Birlikte hatta eş zamanlı olarak
da gerçekleştiriliyor ve kent piyasanın insafına terk ediliyor. Burası çok önemli.
Kent piyasanın insafına terk ediliyor. Ve bu piyasalaşma sadece kentte değil
onunla bağlantılı kırsal kesimde de tahribat yaratıyor. İşte derelerin satılması, suların ticarileştirilmesi, meraların satılması vb uygulamalarla bu tahribat giderek
artıyor ve genişliyor. Düşünebiliyor musunuz suyun kaynağı bir köyde, doğanın
bize bahşettiği bedava içtiğimiz su, şişelenerek bir meta gibi sunuluyor. Dolayısıyla piyasalaşma her yere nüfuz ediyor. Kent ve onun ilişkili olabileceği her türlü
mekânsal alana nüfuz ediyor ve yarattığı tahribat müthiş büyük. Kentli hem kendine hem kentine yabancılaşıyor. Hatırlanacaktır, Marks iş gücünün yabancılaşmasına dikkat çekmişti. Ama şimdi gördüğümüz manzara, işgücünün yabancılaşması olgusuna iki yabancılaşma türünün- yurttaşın kendine ve kentine yabancılaşması- daha eklenmiş olmasıdır. Bunun insan üzerinde yarattığı tahribat çok büyüktür. Bu tahribat sırf insanlarla sınırlı olsa hadi neyse. Ne yazık ki diğer canlılar
da bu süreçten etkileniyor. Böceği, çiçeği başta olmak üzere tüm ekosistem tahribata uğruyor. Yani tüm yaşam alanları bu süreçten olumsuz etkileniyor ve bu alan98
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
lar adeta yok ediliyor. İnsanlar başta olmak üzere tüm canlıların yaşam alanları
tahribata uğruyor. Nedense tahribattan söz edilince vurgu bizde kamusal alanlara
yapılıyor. Kamusal alanların tahrip edildiği tespiti doğru ama sorun daha büyük.
Artık tüm yaşam alanları tahrip ediliyor. Geçenlerde Aliağa’da düzenlenen bir kent
kültür festivaline katıldım. Orada kent sorunları tartışılıyordu. Tartışmada işsizlik,
enflasyon, kamusal alanların tahribatı gibi sorunlar daha çok öne çıkartıldı. Ama
nedense kimse yaşam alanları üzerindeki tahribata değinmedi. Dayanamayarak
dedim ki “ya beyler, hanımlar şuan sizin kentinizde kurulması düşünülen 7 tane
termik santralle yaşam hakkınız tehdit altında”. Bunu ben söylemiyorum. Bundan
22 yıl önce Danıştay bir tespit yapmış. Diyor ki Aliağa’ya termik santral yapılması
girişimi tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Bakın 22 yıl önce itiraz etmiş. Kentte toplu
ölümlere yol açabilir diye. Bu gerekçeyle Danıştay yürütmeyi durdurmuş. Aradan
geçen 22 yılda çevreyi kirletici bir sürü başka fabrikalar kurulmuş. Şimdi ise bu
fabrikaların yarattığı kirlilik yetmiyormuş gibi, ayrıca 1 değil 7 tane termik santral
kurulacak. Bu itirazı ve tespitleri sadece ben yapmıyorum. TMMOB izleme komisyon üyeleri, yani TMMOB’un bünyesinde kurulmuş bir grup bunu raporlaştırıyor.
Tuğla gibi bir rapor. Raporda insanların yaşam hakkının tehdit altında olduğu ayrıntılı bir şekilde sergileniyor. Rant beklentilerinin, yağmanın kıskacına sokulan
kentlerin ormanları, yeşil alanları, kıyıları yok ediliyor, kamu arazileri elden çıkarılıyor, sözünü ettiğimiz çevresel kirlilikle birlikte kentler ve kentte yaşayan yurttaşlar bir felaketin eşiğine getiriliyor. Burada acı olan, çıkarılan özel düzenlemelerle
rant beklentilerinin önündeki her türlü yasal engelin yıkılmış olmasıdır. Dolayısıyla
doğal ve kültürel değerler ile birlikte yaşam alanlarının sadece bugünü değil geleceği de tehdit altındadır Geldiğimiz yere bir bakın. Sadece kamusal alanları savunmayla sınırlı bir noktada değiliz. Artık doğal ve kültürel değerlerimizle birlikte
yaşam alanlarımızı da savunma durumundayız. Kenti piyasaya terk ettiğimizde
olacak olan budur. Kenti piyasaya terk ettiğinizde zaten eşzamanlı olarak belediyenin de tüzel kişiliğini tasfiye etmiş oluyorsunuz. Piyasanın kentin üzerine kabus
gibi çöktüğü bir yerde, belediye tüzel kişiliğinden söz etmenin artık bir anlamı
kalmamıştır. Çünkü belediye kentlinin değil piyasanın (piyasa derken kastettiğimiz
piyasanın egemen aktörü olan yeni sermaye grubudur) hizmetindedir, artık. Yani
kenti piyasalaştırdığınız zaman otomatikman öbür süreci de başlatmış oluyorsunuz. Artık gerek kentin kendisi gerekse belediye tüzel kişiliği bildiğimizden farklı
bir konumdadır. Hatırlayalım, kent nasıl bir yer tarihsel olarak baktığımız zaman?
Sevgili Can hocam dün sunuşunda gayet güzel anlattı. İşte biliyorsunuz kentte
temel olarak bir burjuva sınıfı var, tam anlamıyla bir de emekçi sınıf var. Bunların
asgari taleplerinin karşılandığı bir mekandı burası. Başta belediye örgütlenmeleri
99
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
olmak üzere kent yönetimleri burjuva ve işçi sınıfının asgari ortak ihtiyaçları üzerinden yükselen yapılardı. Şimdi kent yönetimleri artık öyle bir noktaya geldi ki
emekçilerin asgari taleplerinin karşılanabileceği bir yapı olmaktan çıktı. Çünkü
kent yönetimleri artık neredeyse tümüyle burjuva sınıfının, sermayenin talepleri
üzerinden tanımlanmaktadır. Kent yönetimi artık sermayenin ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu nokta çok önemli; emekçinin değil sermayenin ihtiyaçlarını karşılıyor ve
üstelik maksimum düzeyde. Acı olan şu, belki de ironi. Bütün bunların “daha fazla
katılım”,”yerele daha fazla yetki’’ propagandaları ile iktidara gelen yerel yönetimlerce yapılıyor olmasıdır. Yani tahribat kimsenin itiraz edemeyeceği demokratik
yönetim çağrışımları yapan kavramlarla yapılmaktadır. Denemesini yapalım, ‘’katılımcı olalım’’ desem kim itiraz eder? ‘’Yerele daha fazla yetki’’ desem kim itiraz
eder? Yanıtı açıktır, hiç kuşkunuz olmasın kimse itiraz etmeyecektir. Çünkü demokrasi dediğimiz şey kavramsal olarak bu; ama içerikleri sermaye tarafından
boşaltıldığı için orada katılımdan kasıt sermayenin katılımı, orada yerele yetkiden
kasıt sermaye lehine yetki devridir. Benzer şekilde özerklik denen şey de yerel
yönetimin o özerklik adı altında bütün kaynaklarının sermaye lehine düzenlenmiş
projelere aktarılması, onun ihtiyaçları doğrultusunda kullanmasıdır. Bakın, burjuva demokrasisinde emekçilerin sahip olduğu hakların hiçbirisi arkadaşlar gökten
vahiyle inmedi. Bu haklar emekçi sınıfının çetin mücadeleler sonucu elde ettiği
kazanımlardır. Yani burjuva demokrasisini hafife almayalım. Öyle kendiliğinden
ete kemiğe bürünmedi. Arkasında emekçilerin verdiği dev bir sınıf mücadelesi var.
1 Mayıslar var, kan ve gözyaşı var. Müthiş bir kanlı bir sayfa var arkada. Şimdi
belediye örgütlenmeleri artık bu kazanımların tümden tasfiyesi peşindedirler.
Dünya Bankası tarafından uydurulan ve cilalanarak pazarlanan ‘’yönetişim’’ denilen yeni yönetim anlayışının yerel yönetimlere benimsetilmesiyle, emekçilerin
hak kazanımlarıyla ete kemiğe bürünmüş demokrasinin içeriği boşaltılıyor. Yönetişim yapılanması adı altında yönetimde siz bakmayın, sivil toplum örgütleri varmış, yerel yönetim bürokratları varmış, özel sektör temsilcileri varmış, hepsi lafı
güzaf. Bu görünürdeki üçlü temsiliyete aldanmayın. Aslında ortada tek bir temsiliyet vardır. O da tek başına sermayeninkidir. Şimdi geliniz görünürdeki bu temsilcilere bir bakalım. Sivil toplum kuruluşları büyük ölçüde sermayenin müdahil olduğu kuruluşlardır. Sevgili Birgül Ayman Güler’i de analım, kendisi bunları sermaye
tabanlı kuruluşlar olarak adlandırıyor. Çok yerinde bir adlandırma. Yerel yönetim
bürokratları ise genelde sermaye kesimleriyle içli dışlıdır. Dolayısıyla bunların arkasında beklenildiği gibi sermaye var. Özel sektör temsilcileri ise, zaten sermayenin ta kendisi. Böylece ‘’yönetişim’’ denilen bu yeni anlayış sonucu yerel iktidarın
tümüyle sermayeye bırakıldığı bir yapı ortaya çıkmıştır. Bu yönetişim modelini
100
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
artık ister yerel yönetimler isterse merkezi otorite düzeyinde oluşturun, hangi tüzel
kişiliği alırsanız alın artık orası sermayenin talepleri doğrultusunda dizayn edilen
bir tüzel kişiliktir. Bu tüzel kişilik sadece o şartlar altında orda var olabilir. Finansal
hizmet üretiminin öne çıktığı ve egemen olduğu bu yapıda emeğin kendisini yeniden üretmesini sağlayan kamusal hizmetlere artık yer kalmamaktadır. Ona yönelik bir hizmet yoksa artık ona tahsis edilecek bir mekan da yoktur. Niye? Çünkü
kentte artık sanayi sermayesi değil finansal sermaye egemendir. Artık kamusal
hizmet üretilecekse bundan öncelikli olarak yararlanacak olanlar emekçiler değil
kentin bu yeni egemeni sermaye kesimi olacaktır. Bu hizmetler ise yerel yönetimler ve bir ölçüde merkezi hükümet tarafından yurttaştan toplanan vergilerle üretilecektir. Hani şu meşhur laf vardır ya: Ey vatandaş ödediğin her kuruş sana yol,
su, hizmet olarak dönecektir. Evet yurttaş vergisini ödeyecek ve bu vergiler öncelikli olarak bu yeni sermaye grubuna kamu hizmeti olarak geri dönecektir. Bilindiği
üzere kent hakkı, sosyal olarak eşitsiz bir biçimde kullanılan bir haktır. Kimi sosyal
sınıflar fazla, kimileri az yararlanmaktadır. Şimdi sıra, az yararlananların bu haktan neredeyse tümüyle mahrum bırakılmasına gelmiştir. Kentteki bu yeni güç
ilişkileri, artık bu haktan az yararlanan emekçilerin kentten kovulmasını gerektiriyor. Emekçilerin kentte kalması mümkün değildir. İşte kentsel dönüşüm projeleri,
emekçilerin kentten kovulmasının, sürülmesinin de bir programıdır aynı zamanda.
Kentsel dönüşümle kent parçaları, içinde yaşayanlardan bağımsız olarak yeni
imar hakları verilerek sermaye çevrelerine pazarlanmış ve peşkeş çekilmiştir.
Emekçilerin boşalttığı yerler lüks konutlar ve AVM’lerle doldurulmuştur. Böylece
kentin genişlemesiyle kent içinde kalmış emekçilere ait yerler yeniden kentin üst
gelir gruplarına terk edilmiştir. Dolayısıyla, kentteki bu yeni yapılanma en çok
emekçileri vurmuştur. Başka türlüsü de zaten mümkün olamazdı. Kentlerde yaşayan başta emekçiler olmak üzere büyük halk yığınları bir yandan barınma, eğitim,
sağlık, beslenme gibi temel haklardan yoksun bırakılırken, diğer yandan kamu
hizmetlerinden bedelini ödeme koşuluyla yararlanabilir (müşteri) konumuna getirilmiştir. Bu aynı zamanda tam bir sosyal kırılmadır. Çünkü kent, giderek bütünlüğünü yitirerek bağımsız ve ilişkisiz parçacıklara bölünmekte, kendisini bir arada
tutan unsurlarını ve kamusal alanlarını kaybetmekte, zengin ve yoksul kesimler
arasında var olan ayrışmayı keskinleştirmektedir.
Tablo bu. Peki, burada ne yapacağız? İşte burada bir rövanş duygusuyla hareket
etmezseniz kaybetmeye mahkum olursunuz. Dün de biraz bahsedildi. Ali Ekber
arkadaşımız önemli bir tespit yaptı. Yerel yönetimlerde iktidara gelen islamcılar neoliberal politikalarla rövanş aldılar dedi. Gerçekten de öyle. Şimdi rövanş
101
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
alma sırası bize geldi. Bu bizim artık boynumuzun borcu. Bunun yolu ‘’yeniden
belediyeleştirme ‘’denilen literatüre girmiş bu yeni seçeneği hayata geçirmekten
geçiyor. Dün Can hocam değindi. Yeniden belediyeleştirme çabaları 2005’ten
itibaren giderek yaygınlaştı. Kamu hizmetlerinde olumsuz sonuçları özellikle son
15 yıldır net biçimde görülen çok sayıda başarısız özelleştirme uygulamaları,
özelleştirme karşıtı toplumsal muhalefeti yürüten güçleri harekete geçirmiştir. Giderek güç kazanan özelleştirme karşıtlığı, sadece gündemdeki özelleştirme girişimlerini engellememekte, ilaveten geçmişte yapılan özelleştirme kontratlarının
iptaline veya yenilenmemesine yol açmaktadır. Yeniden belediyeleştirme daha
önce özelleştirilen yerel kamu hizmetlerinin yeniden belediyelere devredilmesidir. Bu devir işlemleri önce su hizmetlerinde başladı. Kanalizasyon hizmetleri ve
diğer hizmetleri de içerecek şekilde giderek genişlemektedir. Su ve sanitasyonu,
temel ve devredilemez bir insan hakkı olarak savunulmakta ve piyasalaştırılmasına karşı çıkılmaktadır, Su hizmetlerinde özelleştirme, su dağıtımı ve yönetimi
için rasyonel bir yöntem olarak görülmemektedir. Su kaynaklarının korunması,
tüketimi ve dağıtımı, sosyal içerme, öngörülebilir bir gelecek, kaynakların tek elden ve bütüncül bir bakış açısıyla yönetilmesi, saydamlığın sağlanması, yatırım
programlarına bağlı kalınma, bütçeden tasarruf, emek sömürüsünün engellenmesi, mafyalaşma ve yolsuzluklara set çekilmesi gibi gerekçeler çerçevesinde, su
ve sanitasyon hizmetlerinin yeniden belediyeler eliyle yürütülmesi istenilmektedir.
Benzer gerekçeler, diğer kamu hizmetleri için de geçerlidir. Yani başarısız yerel
kamu hizmetleri özelleştirmelerinden sonra bu hizmetler aslına, belediyelere geri
dönüyor. Su hizmetlerinde yeniden belediyeleştirme uygulamalarının ayrıntılı bir
analizi için ‘’Remunicipalisation:Putting Water Back into Public Hands’’ başlıklı
çalışmaya, Avrupa’daki yerel kamu hizmetlerinin yeniden belediyeleştirilmesine
ilişkin güncel bir çalışma için ise, ’’Re-municipalising Services in Europe’’ başlıklı
araştırmaya bakılabilir. Özellikle sonuncu çalışmada, yeniden belediyeleştirmelerin nedenleri ayrıntılı bir şekilde ele alınıyor. Bu nedenler arasında özellikle özel
sektör başarısızlığına vurgu yapılması dikkat çekmektedir.
Yeniden belediyeleştirmelere konu olan su ve sanitasyonu ile kanalizasyon hizmetleri, temel ve devredilemez bir insan hakkıdır. Barınma hakkı da benzer şekilde bir insan hakkıdır. Bunun için toprak spekülatif bir amaç-araç olmaktan kurtarılmalıdır. Dün mesela Metin Yeğin konuşmasında barınma hakkına sahip çıktı
ve bu hakka erişimin ütopik bir hedef olmadığını ifade etti ve ardından salondan
büyük bir alkış aldı. Aslında Yeğin haklı, bu hakka ulaşmak ütopya filan değil.
Hayatın kendisi dayatıyor. Yani kent dediğin zaman siz kentlilere bu hakları vere102
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
ceksiniz. Çünkü bu haklar doğuştan gelen haklar, yani birinci kuşak haklar. Şimdi
kentte kapitalist üretim ilişkileri geçerliyken bunu yapabilecek yegâne örgüt belediyedir. Onun için belediyeciliğe sosyal, sosyalist belediyecilik deniyor. Bakın, slogan atsak şurada,’’ parasız eğitim, parasız sağlık hizmeti’ diye’ bize kimse bir şey
yapamaz. 141-142 bile geçerli olsaydı, her hangi bir yaptırım olmazdı. Sosyalizm
falan demiyoruz; ama aslında söylediğimiz o. Kapitalist üretim ilişkileri geçerliyken
parasız eğitim, parasız sağlık olur mu ya diye itiraz edilebilir. Bal gibi olur. Yerel
düzeyde bunu yapabilecek biricik güç belediyedir. Bunun somut örneğini 80 öncesinde bize Fatsa’ da yaşattılar. Hatırlıyorum Fatsa’yı. Fatsa’da bu hayata geçti.
Parasız su hizmeti de yakın zamanda Dikili’de gerçekleştirildi.
Peki, nasıl olacak bütün bunlar? Bunların olabilmesi için iki düzeyde mücadele
etmek gerekiyor. İlkin ‘’katılımcı bütçe’’ denilen bütçe yaklaşımı egemen kılınmalıdır. Katılımcı bütçenin ilk uygulandığı yer Brezilya’nın Porto Alegre kentidir. Bu
yaklaşım daha sonra yaygınlaşarak ülke düzeyinde 140’a yakın kentte uygulanır
hale gelmiştir. Daha sonra Dünya Bankası’nın da ilgisini çekmiş olmalı ki katılımcı
bütçe uygulamaları iyi yönetişim uygulamaları olarak benimsenmiş ve birçok ülkede yaygınlaştırılması için çaba gösterilmiştir. Nitekim bu çabaların da etkisiyle,
örneğin İngiltere’de aşağı yukarı 7,5 yıldır uygulanmaktadır. Ancak hemen belirtelim, İngiltere ve diğer ülkelerdeki örnekler Porto Alegre’dekinden farklıdır. İkinci gruptakiler görünürde halkın gerçekte ise sermayenin talepleri doğrultusunda
hazırlanan yönetişim yapılanmasını esas almaktadır. Burada izlenilmesi gereken
model ilk modeldir. Bu model benimsenerek geliştirilmelidir. Bu modelde belediyeler genellikle bütçe büyüklüğünün %2 ve 3’lük kısmını katılımcı bütçe yöntemiyle belirliyorlar. Olanaklar geliştikçe bu oran %17-20’ye kadar çıkıyor. Ancak bu
oranlar da yetersizdir. Önümüzdeki dönemde bu oran bütün bütçeyi kapsayacak
düzeye çıkarılmalıdır. Halkın temsilcileri bütçenin bütününü belediye yönetimiyle
birlikte belirleme yetkisine sahip olmalıdır. Metin Yeğin’in dediği gibi değil. Metin
Yeğin diyor ki bir rakam belirleniyor, halk öncelikler yüzünden kavgaya tutuşuyor. Hayır, o rakamın belirlenmesi de yine halkın katılımının sağlandığı mecliste
gerçekleşiyor. Belediye yönetimleri halkla birlikte hizmet üretiyorlar ve hizmetin
finansmanını örgütlüyorlar. Halkın katılımcı bütçe uygulamasıyla önemli kazanımları olmuştur. İşte bunlardan çarpıcı birkaç örnek: Yoksul mahallelerin alt yapısının
iyileştirilmesi, kentlinin yurttaş olma duygusunun artması, belirlenen önceliklere
göre uygulama yapılmasının yurttaş memnuniyetini artırması, belediye yönetiminin yurttaş tercihlerine duyarlılığının artması. Katılımcı bütçe yaklaşımına son yıllarda uygulama alanı bulan cinsiyete duyarlı bütçe anlayışını (bu anlayış ilk kez
103
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Avustralya’da uygulamaya konmuştur. Kadın ve erkekler arasında ayrımcılığın
ortadan kaldırılması hedeflenmektedir. Türkiye için henüz tartışma aşamasındadır) entegre etmek gerekiyor. Katılımcı bütçenin yanı sıra ayrıca referandum, geri
çağırma vb katılımcı demokrasi araçlarının yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılması
için de çaba sarf edilmelidir. Bunlar tabi çok başarıyla uygulanmış örnekler değil;
ama hani bizim de ütopyalarımız bunlar olsun. Böyle bir şeyi gerçekleştirebilme
iradesini gösterebilirsek bir bakmışız bunların hepsi somut projelere dönüşmüş
olacak. Hangi araca başvurulursa vurulsun kent hakkı mutlaka geliştirilmeli ve güvence altına alınmalıdır. Var olandan daha demokratik, çoğulcu, doğayla uyumlu
ve sosyal bakımdan daha adil bir kentsel sistemin oluşturulması gerekiyor. Bu
çerçevede, kentteki karar süreçlerine gerçek anlamda bir katılımın sağlanması,
kentteki geniş emekçi ve yoksul kesimlerin birer yurttaş olarak piyasalaştırılmış
kamu hizmetlerini ve kamusal mekanları yeniden ellerine alabilmesi gerekir.
Bu çerçevede önemli araç, çok ilginçtir küreselleşme süreciyle beraber gündeme
gelen kent konseyleridir. Bir kez de biz artık bunlardan bir kavramı ödünç alalım.
Kent konseylerine sahiplenelim ancak bugünkü yapılanmasına itiraz ederek. Kent
konseyi bugünkü yapılanmasıyla, küresel aktörlerin dünyasında aslında kentin pazarlanmasına bir demokratik meşruiyet kazandırma aracıdır. Yani aslında
malı alan götürür; ama kamuoyuna şöyle bir imaj verilir, bakın tartıştık, görüştük,
bu önerileri belediyeye sunduk, başkan dinledi, belediye meclis üyeleri dinledi.
Biliyorsunuz bizim yasal mevzuatımızda kent konseylerinin aldığı kararların bir
bağlayıcılığı olamaz. Olması da zaten düşünülemez. Ne oluyor, belediye başkanı önüne gidiyor, meclisin önüne gidiyor. Hiçbir bağlayıcılığı yok; ama ne oluyor? Konseyde özellikle sermayenin talepleri doğrultusunda şekillenilen kararlar,
daha sonra belediye yönetiminin kararına dönüştürülerek uygulamaya konuluyor.
Böylece sermaye taleplerini karşılamaya yönelik düzenlemelere ve uygulamalara
meşruiyet kazandırılıyor. Peki, nasıl dönüşecek bu yapı? Kent konseyinin, yerelliğin sosyal ve siyasal yapısına ve güçler dengesine bağlı olarak kenti başta
emekçiler olmak üzere geniş halk yığınlarının talep, beklenti ve tepkilerinin zemini
haline getirilmesinin yolları aranmalıdır. Bunun için de kent hakkı kavrayışının ve
bilincinin güçlü bir şekilde gelişmesi ve emekçi örgütleriyle demokratik meslek ve
kitle örgütlerinin önderlik ettiği güçlü bir sosyal hareketin ortaya çıkması gerekiyor.
Bu gerçekleştirildiğinde kent hakkını savunan bu grupların burada temsil edilmesi
güçlü bir şekilde sağlanmış olacak ve yönetişim yapısı yeniden şekillenmiş olacaktır. Süreç içerisinde güçler dengesi emek lehine geliştiğinde sözü edilen üç
koltuk bu sefer emekçilere devredilmiş olacaktır. Artık bu yapıda işçi sendikaları
104
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
yer alacak, sermaye tabanlı değil, TMMOB, Tabipler Birliği vb emek tabanlı kuruluşlar olacak. Öyle daha yağma yok. Sermaye örgütleri değil, emeğin örgütleri
yer alacak. Ayrıca yerel yönetim bürokrasisi de böylesi bir ortamda doğal olarak
içli dışlı olacak. Böylece tüm iktidar Sovyetler modelinde olduğu gibi kapitalist
üretim ilişkileri devam ederken, tüm iktidar emekçilere yaklaşımı geçerli olacaktır.
Peki, bunun için bizim hukuki mevzuatımız müsait mi? İnanılmaz müsait: Dün Metin, kendi ütopyasının nasıl gerçek olduğunu anlatırken Anayasadan, yasalardan
örnekler vermişti. Bazen ben de şaşırıyorum. Anayasaları yasaları hazırlayanlar
acaba bunların farkında olsalardı onları oraya yazarlar mıydı? Faşist 12 Eylül
Anayasasında bile çok sayıda olanak var diye Metin hatırlarsanız, bir hatırlatma yapmıştı bize. Şimdi bakın, bir tanesi şu. Türkiye’nin Anayasası ve belediye
yasalarının hepsine bakın. Çok önemli bir ifade vardır orada. Yerel yönetimler
yaptıkları hizmete uygun kaynaklara sahip olmalı. Yani yerel yönetimler eğer bir
hizmet üstlendiyse bu kaynağı yaratmak durumundadır devlet. Madde açık. Yani
başka bir yerlere başvurmanıza gerek yok. Hatta Avrupa Sosyal Şartına bile başvurmanıza gerek yok. Avrupa Sosyal Şartı şunu diyor: Devlet bu konuda gerekli
girişimleri yapar, yani bu kaynağı mutlaka ve mutlaka yerel yönetimlerin almasını
sağlar. Bilindiği üzere bugün belediyelerin vergi oranını belirleme hakkı yoktur.
Vergi oranlarını merkezi hükümet belirler ve belediyeler bu oranlar üzerinden
tahsil edecekleri vergi miktarına ulaşırlar. Yani belediyeler sadece vergi miktarını
belirlerler. Oysa vergi oranlarını belirleyebilme hakkını belediyelere tanıdığınızda
ki buna Anayasal ve yasal bir engel yok, sorun büyük ölçüde çözülmüş olacaktır.
Merkezi hükümetin belirlediği vergi oranına belediyeler tarafından bir de ek vergi
koyulabildiğinde, açık söyleyeyim merkezi yönetimin genel bütçe vergi gelirleri
üzerinden belediyelere kaynak aktarmasına gerek kalmaz. O kaynak merkezden
belediyelere aktarıldıkça sevgili arkadaşlar, mali özerkliği sağlayamıyorsunuz ve
dolayısıyla yerel yönetimler üzerinde merkezin vesayeti, her türlü anlamda devam
ediyor. Eğer belediyeleri bu vesayetten kurtarmak istiyorsak çözüm bu yolu açmaktır. Ayrıca Avrupa Sosyal Şartındaki buna olanak vermeyen meşhur şerhi de
kaldırırsanız, işi daha sağlamlaştırırsınız. Bunu yaptığınız zaman belediyeler müthiş gelir kaynaklarına sahip olabilirler. Ayrıca yeniden belediyeleştirme hareketiyle
kamu hizmetlerindeki özelleştirmelerden de kurtulunduğu için belediyeler kaynak
açısından daha da rahatlamış olacaktır. Böylece bu önerdiğimiz yeni yapılanma
içerisinde, belediyelerin hem kaynak sorununu çözülebilecek hem de yeni kaynak
yaratabilmeleri mümkün hale gelebilecektir. Daha detayları için ne olur beni biraz
sıkıştırın, sorular bölümünde.
105
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Doç. Dr. Tayfun ÇINAR
“Toplumcu Belediyecilik Ekseninde Yerel Yönetimlerin Finansmanı
Sorunsalı”
1973 Tarihinde doğdu. 1995 de AÜ. Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun
oldu. 1997 de A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi (Kent ve Çevre Bilimleri) Anabilim Dalında yüksek lisans yaptı. 1997-2002
yıllarında doktorasını tamamladı. Halen aynı fakültede öğretim görevlisi olarak çalışmakta. Kuraklık ve kentsel su yönetimi sorunu, su hizmetlerinin özelleştirilmesi, yerel seçimlerde kent büyüklüğü ile oy vermenin yönü arasındaki
ilişkiler, Neoliberal su politikaları, yerel yönetimlerde stratejik planlama ve
performans yönetimi gibi konularda birçok makale ve yayını bulunmakta.
Ben konuşmama dün de değinilmişti gerçi başka şekillerde ifade edildi; ama ben,
onu hizmet fetişizmi olarak adandırmak istiyorum. Aziz Hoca metalaştırmaktan
bahsetti. Kentlerin metalaşması. Onun bir adım ötesinde yeni sağın yaptığı işlerden bir tanesi artık hizmetleri fetişist hale getirdiğini ifade edebiliriz. Yani Türkiye
örneğinden gidecek olursak bir yandan ölçek büyütülürken bir yandan da bu ölçek
büyümesine paralel olarak inanılmaz büyüklükte yatırım kapasitelerinin arttırılmaya çalışıldığını ve bunun bir ihtiyaçmış gibi sunulduğunu söyleyebiliriz. Bu önemli
bir nokta. Neden? Çünkü önemli bir yanılsamayı kendi içerisinde ortaya koyuyor.
Çok büyük kapasiteli yatırımlar, kentsel kamu yatırımları olarak bunu ifade edecek olursak bu halkın talep ettiği bir noktada gerçekleşmiyor. Tam tersine onları
dışlayarak, çok çeşitli kentsel yatırımların gerçekleştirilmeye çalışıldığını görürüz
ve bunu da büyük ölçüde sermayenin kendisini yeniden üreteceği bir mekanizma
üzerinden gerçekleştirilmesi söz konusu. Ben, bunu biraz örneklendirmeye çalışayım. Örneğin bir belediye başkanı çıkıp şunu söyleyebiliyor. Öyle bir atık su
yatırımı yaptım ki kentin 70 yıllık düzeyde ihtiyacını karşıladım; ama baktığınızda
inanılmaz derecede büyük bir bütçeyi buna ayırdığını, bir adım daha ötesini söyleyecek olursak bunu kendi öz kaynağıyla değil borçlandırmayla gerçekleştirdiğini
görüyoruz. Şimdi bir yandan 70 yıllık geleceği bu şekilde planlamış görünüyor;
ama bir yandan da belki kentin 100 yıllık gelirini önceleyip, kendi dönemi içerisinde bu şekilde yatırım gerçekleştirmiş oluyor ve burada yaptığı da büyük ölçüde
sermayenin yatırım ihtiyacını da karşılamış oluyor. Şimdi burada herhangi bir katılım mekanizması içerisinden bu yapılmadığında bu kadar büyük çaplı yatırımlar sürekli yeni sağ tarafından bir ihtiyaçmış gibi sunulduğunda hizmetle ihtiyaç
arasındaki bağın koptuğunu söyleyebiliriz. Dünkü konuşmasında Ulaş Bayraktar
hocamız çok güzel dile getirdi, bu bir hizmet fetişizmidir ve yeni sağın çok iyi yaptığı işlerden bir tanesidir. Ama bana kalırsa toplumcu belediyeciliğin bunu ortadan
106
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
kaldırması gerekir. Çünkü toplumcu belediyecilik, daha büyük hizmet yapacağım
diye ortaya çıktığı zaman bunun karşılığını toplumdan alamayacaktır. Çünkü oyu
verenler gerçeğine oy verirler. Yani sonuçta böyle bir yatırım kapasitesini sermayeyle iç içe geçmiş olarak yapabilecek olanlar sağ düşüncenin kendisidir, diye
düşünüyorum.
Şimdi bu kapsamda baktığınızda bunu çeşitli kentsel hizmet alanlarına geliştirebilirsiniz ve yine dün sıklıkla ifade edildi, Büyükşehir Belediye yasası artık Anayasa
Mahkemesinin de onayından geçtiğine göre devasa metropoliten alanlar bundan
sonra günlük yaşamımızda karşımıza çıkacak. Buradaki soru şu olmalı. Bu metropoliten alanların talebi halktan mı geliyor yoksa bu sermayenin talebi olarak mı
karşımıza çıkıyor? Somutlaştırmaya çalışalım. Daha küçük ölçekli kentler söz konusuyken ya da yerleşim birimleri söz konusuyken su ihtiyacını çok daha az maliyette ve daha sürdürülebilir bir çerçeve içerisinde gerçekleştirmek mümkündür.
Ama siz kentin ölçeğini büyüttüğünüz zaman ve insanları belirli bir yerde nüfus
olarak bir araya topladığınızda bir süre sonra yakın çevrenizdeki su kaynaklarını
tüketip, daha ötelere gitmeye başlıyorsunuz ve bu anlamda Ankara örneğinde
Kızılırmak’tan su getirmek sizin için büyük kapsamlı proje haline geliyor. Bir süre
sonra 2023 yılında şu tip projeler duyma olasılığımız var. İstanbul birkaç kentte
birleşti. İnanılmaz büyük metropoliten hale geldi. Su kaynakları yetmiyor. Fırat ve
Dicle’nin suyunu biz İstanbul’a bağladık. Şimdi böyle büyük kapsamlı yatırım ve
bunun kendisini yeniden ürettiği bir mekanizmanın aslında hem katılım süreçlerini
hem de sol perspektifin ne kadar dışında olduğunu sanırım bir kez daha gözden
geçirmek gerekiyor. Neoliberalizmin de aslında yaptığı şeyin bu büyük çaplı yatırımları bir ihtiyaçmış gibi ortaya koyma maharetiyle birebir ilişkili olduğunu söyleyebiliriz ve buradaki kritik nokta bunun yapılabilmesinde borçlanma süreçlerinin iç
içe geçmiş olmasıdır. Yani büyük ölçüde dış borçlanmaya dayalı mekanizmalarla
bu yatırımların yapılabilmesi ve bu kapsamda da aslında vergilere dayalı sistem
üzerinden yapacağınız bir yatırım potansiyelini aşıp, tam tersine gelecek kuşakları borçlandırarak, onların gelirlerine ve onların karar alma yetkisini de kendinizde
toplayarak böyle bir süreci gerçekleştirmiş oluyorsunuz.
Buna karşı nasıl bir politika izlenebilir ya da ne tür bir politika ortaya konabilir,
biraz ben onun üzerinde durmak istiyorum. Öncelikle toplumcu belediyecilik neoliberalizmin kuşkusuz karşısında olmalı. Bu en temel bir ilke olarak karşımızda.
İkincisi de piyasanın metalaştırıcı etkisine karşı piyasayı belirli düzeyde dışsallaşan bir içeriğe sahip olmalı. Yine Ulaş Bayraktar’a referansta bulunacak olur107
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
sam, bireyleri kuşkusuz yeniden toplum içerisine kazandırmak önemli. Yani onları
kapandığı gettolardan çıkartmak önemli; ama kendi sunuşum açısından bir şey
daha buna eklemek gerekiyor. Bunu yaparken, yeni yerleşim alanlarını bunun
üzerinden kurgularken daha demokratik, daha katılımcı, daha insanların birbiriyle
kamusal ilişkiler kurduğu bir eksende, aynı zamanda kamu finansmanın da bununla birlikte düşünülmesi gerekiyor. Yani yeni sağın yaptığı yabancı sermayenin
kendisini yeniden ürettiği dış borçlanma mekanizması yerine daha farklı bir mekanizmanın ortaya konması gerekir.
Peki, biz bu mekanizmayı nasıl tartışabiliriz? Benim sunuşum bundan sonra
bunun üzerine olacak. Dün Can hoca belediye sosyalizminin batıdaki örnekleri
üzerinden ayrıntılı bir şekilde ifade etti. Ben, o sunuma referansla belki şu soruyu ifade edebilirim. Belediyeleştirme akımları öncesinde kentsel hizmetler büyük
ölçüde özel sektör tarafından yerine getirildiğini ifade edebiliriz. Yani bugün kapitalist ülkeler olarak söyleyebileceğimiz başta İngiltere olmak üzere bu ülkelerde,
kentlerde bugün kentsel hizmet olarak gördüğümüz en temel alanların birtakım
özel şirketler tarafından karşılanması söz konusuydu. En basitinden bir su hizmetini ele alın. Ödeme gücü olan çeşitli küçük su şirketlerinin, o kentte yaşayan
insanlara bu hizmeti sağladığı bir mekanizma üzerinden bunun gerçekleşmesi
söz konusu. Ama ilerleyen süreçte sanayi devriminin beraberinde getirdiği ve işçi
sınıfının ortaya çıkmasıyla belediye sosyalizmini ortaya çıkartan ve bu hizmetlerin
artık özel sektörün elinden doğrudan belediyelere mülkiyet anlamında geçmesi
ve bu işin örgütlenmesinin de belediyeler tarafından yapılmasını gerektiren bir
süreç söz konusu oldu. Ama dikkat edin, daha önce belediye bu işleri yapmıyorsa, nitekim yapmıyor, bunu yapabilmek için sonuçta kamusal kaynaklara ihtiyacı
var ve bir belediye kendi ölçeği içerisinde bu kadar su, gaz ya da temel ihtiyaçlar
dediğimiz bu kentsel hizmetleri örgütleyebilmesi için bunu belirli düzeyde para
üzerinden yani finans üzerinden sağlayabilmesi gerekir. Günümüzde bunun örneğini dış borçlanma üzerinden ifade ettik; ama İngiltere ve diğer batı örnekleri
üzerinden 1880’lerle birlikte karşımıza çıkan model nedir diye baktığımızda yerel
yönetim bankacılığının ortaya çıktığını görüyoruz. Peki, bu yerel yönetim bankaları ne yapıyor dediğimizde de söz konusu yerel yönetimlere orta ve uzun vadeli
kredilerin sağlandığını söyleyebiliriz. Şimdi bu beraberinde ne getiriyor? Sonuçta
siz çok yüksek maliyetlerle kredi almadığınız zaman ve bu bir çeşit kamu kredisi
olduğunda yaptığınız yatırım da size kullan öde ilkesi doğrultusunda verilmiyor.
Siz belediye olarak onu kamu hizmeti olarak örgütlüyorsunuz ve bu sürecin bir
süre sonra diğer Avrupa ülkelerinde de uygulandığını, daha sonraki süreç içeri108
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
sinde de Türkiye’de önce Belediyeler Bankası, sonrasında da İller Bankası olarak
karşımıza çıktığını söyleyebiliriz. Nitekim 1880 sonrasındaki neoliberalizmin Türkiye’deki kentleri bu kadar metalaştırabilmesindeki başarısı İller Bankasını tasfiye edip İl Bank A. Ş.’ye dönüştürebilme maharetinde olduğunu da bu kapsamda
söylemek gerekiyor.
Yani ifade etmek istediğim şey İller Bankasının yeniden bir kamu bankası olarak
talep edilmesi gerekir; ama burada şunu göz önünde tutmak gerekir. Önceki dönemden farklı birtakım koşullar söz konusu. Önceki dönemde İller Bankası kuruluş itibariyle merkezin bir bankasıydı. Yani kamu finansmanı yapıyordu belki;
ama tamamen merkezi yönetimin çizdiği bir çerçeve içerisinde bunu vurguluyordu. Eksik olan şey şuydu. Kaynağı belediyelerden gelmesine rağmen, merkez
bunu yönetiyordu; ama şimdi yapılması gereken şey yatay bir işbirliği içerisinde
belediyelerin kendi aralarında dayanışma oluşturup, bu bankaya hem yönetim
kurullarında hem genel kuruluş içerisinde gerçekten bankanın sahibi olabilmeleri
ve bu anlamda da katılımcılığın burada sağlanabilmesi ve tekrar kamu kredi mekanizmasının bunun üzerinden kurulması. Eğer bu yapılabilirse, bir süre sonra
karşımıza çıkan yerel düzeyde yapılacak bir takım hizmetlerin, maliyetlerin de bu
kamu kredi mekanizması içersinde kurgulanması söz konusu olacaktır. Çünkü
diğer türlüsünde siz bir hizmeti yapmak istediğinizde belirli düzeyde anaparaya
ihtiyaç duyacaksınız ve hepsini bir yıllık ya da iki yıllık karşılayacağınız vergilerle
ortaya koymak mümkün değil. Yani belirli bir düzeyde havuzda biriktirilmiş para
üzerinden bunu sağlamanız gerekir; ama buradaki farklılık şu. Bunu, belediyeler
arası dayanışma üzerinden yeniden yapılandırılması gerekir ki, bu tekrar bir yerel
yönetim kamu finansmanı sürecinin de başlangıcı olacaktır.
Türkiye’de yerel yönetimlerin harcama ve gelir sistemine baktığınızda, büyük ölçüde metropolitenleşmeyi desteklediğini görürsünüz. Bugün gelirlerin dağılımında
büyük ölçüde nüfusa dayalı bir dağıtım sistemi vardır ve bu da beraberinde daha
büyük kentlerin ortaya çıkmasını sağlıyor; ama yeni toplumcu belediyecilik açısından aslında yapılması gereken şeylerden bir tanesi artık bu tip azmanlaşmış kent
yaratımının önüne geçmektir. Çünkü bu yeni sağın ortaya koyduğu bir ütopyadır
ve o ütopyayı da büyük sermayenin kendisini yeniden yaratması kapasitesi içerisinde yani bir çeşit hizmet fetişizmini üreterek sürekli karşımıza çıkartıyor. Siz
eleştirdiğiniz zaman da dün de ifade edildi, bir şekilde “siz yatırıma karşı mısınız”
şeklinde sizi geri planda bıraktıklarını görüyoruz.
Burada önemli olan katılımın sağlanabilmesi, yerel demokrasinin olabildiği uygun ölçeklerin sağlanabilmesi fakat bu kendi içerisinde yeterli değil. Bahsettiği109
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
miz daha bütünleştirici yani çok büyük metropoliten alanlar yaratabilmesinin bir
alternatifi olarak da batıda kamu tercihi okulu altında birtakım yaklaşımlar ortaya
konulmakta. Şimdi burada ölçek tuzağına düşmemek gerekir. Yani daha küçük
ölçek demokratiktir, bu bağlamda da sol için uygundur ifadesi kendi başına bence
çok doğru bir ifade değil.
Burada ortaya konulması gereken şey; kamu tercihi okulu kentler arasındaki rekabeti sürekli ortaya koyar ve bu bağlamda da hizmetlerin özelleştirmesi üzerinden
de bu fikrini destekler ve farklı hizmet talepleri üzerinden de bu şekilde bir demokratiklik sağladığını yani piyasa demokrasisi sağladığını söyleyebiliriz. Daha küçük
ölçeklerde ama tamamen piyasa mekanizmasıyla iç içe bir yerel yönetim anlayışı
ortaya çıkar. Toplumcu belediyeciliğin bu anlamda küçük, fakat bu tip bir piyasayla
iç içe geçmiş modeli de reddetmesi gerekir. Yani toplumcu belediyeciliğin kendi
kamusal ihtiyaçlarına uygun bir model yaratması gerekir. Buna yönelik kalan sürem içerisinde yine geçmişten bir örnek verip, onu kendi içersinde günümüzde nasıl düşünebiliriz, ona dönük fikirlerimi paylaşmak istiyorum. Bu bahsettiğimiz belediye sosyalizmi düşüncesiyle birlikte İngiltere’de hepimizin duymuş olduğu, belki
okumuş olduğu Ebenezer Harvard’ın Bahçekent modelini ifade edebiliriz. Şimdi
buradaki düşünceyi şöyle söyleyebiliriz. Batıkent’ten bahsedildi, buranın önemli
bir proje olduğundan. Önemli olmasının gerekçesi de burada kooperatifleşmenin
olmasıydı ve toprağın da kamunun denetiminde olmasıydı. Bunun geçmişine baktığımız zaman aslında biraz önce bahsettim, Bahçekent modelinin de İngiltere örneği üzerinden 1900’lerde bunu yaptığını söyleyebiliriz. Yani toprağı spekülasyon
aracı olmaktan çıkarmak. Bu toplumcu belediyeciliğin en önemli hedefi olmalıdır.
Artık toprak rantına dayalı bir ekonomik model kesinlikle reddedilmesi gereken bir
durumdur. Biraz önce söylediğimiz metropolitenleşmenin de aslında dayandığı
ekonomik temel sürekli yeni ve büyük rantlar yaratıp ve onu destekleyecek büyük
projeler, yani hizmet fetişizmi yaratıp, bunun üzerinden de üretim yapmadan ekonomiyi ayakta tutmaktır ama toplumcu belediyeciliğin bunu kesinlikle reddetmesi
gerektiği kanaatindeyim. Bunun yerine daha küçük ölçekli; ama toprak mülkiyetinin bireylerin elinde değil, kamunun elinde olduğu kooperatifleşmeci bir model
bu kapsamda üretilebilir. Bu beraberinde hem dayanışmayı, hem katılımı, hem
yaşanabilir kentleri getirecektir ve bir yönüyle de bir çeşit mekansal determinizm
diye düşünülebilir; ama yeni bir yurttaş, kenttaş yaratmanın da aracı olarak bu
ifade edilebilir. Burada yeni bir tek şey de şunu ekleyebilirim. Bunu da sadece tepeden inme bir model olarak değil, bu katılım mekanizmalarını göz ardı etmeden
uygulanabilecek bir model olarak düşünülmesi gerekir kanısındayım. Sabrınız için
teşekkür ediyorum.
110
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Yrd. Doç. Dr. Sonay BAYRAMOĞLU ÖZUĞURLU
“Üretici Belediyeciliğin Yeniden Keşfi”
Rize Ardeşen de doğdu. 1995 de AÜ. Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Bölümünü bitirdi. A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi
Anabilim Dalında yüksek lisans yaptı. Aynı anabilim dalında doktorasını tamamladı. Halen Gazi Üniversitesi Tapu Kadastro Meslek Yüksekokulunda
görev yapmakta.
Mart ayında bu sempozyumun programı aşağı yukarı belliydi. Bu programda
başlık yazıldığı zaman henüz gezi olayları olmamıştı. Dolayısıyla geziden sonra
muhtemelen bu konuları farklı konuşmak gerekiyor, diye düşündüm. Fakat gezi
olayları gerçekten tüm düşünme biçimimizi alt üst etmiş durumda. Dünyanın herhalde en heyecanlı ve en güzel isyanlarından birine tanık olduk. Üstelik de düne
kadar halk denildiği zaman Türkiye’de, zaten asla sokağa çıkmayan, hatta çoğu
zaman bulgura tenezzül eden bir kitle olarak kabul ediliyordu. Buna itiraz ettiğimiz
zaman da bir yerden sonra da susmak zorunda kalıyorduk; ama galiba gezide
halkı biz gördük. Yani halk denilen şey gerçekten ete kemiğe büründü. Tarihsel
bir an olduğunu düşünüyorum. Peki, kim bunlar diye baktığımız zaman gerçekten
Türkiye’de bakıyorsunuz, kentlerde özellikle şuan resmi TÜİK’in rakamlarına göre
%20 genç işsizliği var, tam olarak söylemek gerekirse %18.8. Kadın istihdamına
bakıyorsunuz, %25’lerde kalıyor. Genel istihdam biraz yükselmiş, %50’ye çıkmış.
Dolayısıyla memnuniyetsiz olması gereken, kolu kanadı kırık bir toplum vardı;
ama bir şekilde herhalde esaret yerini cesarete bıraktı ve muazzam bir ayaklanma yaşandı. Ben birkaç gündür düşünüyorum, bir duvar yazısı gezi’den; ev kira;
ama semt bizim diye. Şimdi bu zannediyorum şehirleşme, şehircilik kuramcılarının özenle üzerinde düşünülmesi gereken şeylerden biri. Ev kira; ama semt bizim.
Karşımızda, bugün konuştuğumuz konunun karşısında böyle bir kitle var. Ev kira;
ama semt benim, bizim, diyen bir kitle var. Tam da bizim Mart ayında kentler bizim
demek gerekir diye konuşuyorduk; ama Gezi, bizim düşündüklerimizin de çok
ötesine geçti. Bizim hayal, ütopya denir mi acaba diye temkinli konuştuklarımızı
da yerle bir etmiş durumda. Dolayısıyla karşımızda katılım olsun mu olmasın mı
diye tartışan bir kitle yok, bana soracaksın, benim düşüncemi alacaksın diyen bir
kitle var.
Ben buradan yola çıkarak bir iki şey söylemek istiyorum. Sadece Ankara’da 21
ayrı forumda insanlar kendi kaderlerini, bundan sonra nasıl bir kent istediklerini
111
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
tartışıyorlar. İstanbul’da 40’ın üstünde zaten ve gezi olayları başlangıcından beri
İstanbul’da, Ankara’da geziyi sürdüren bir halk var, yeni bir kent istiyorlar, yeni bir
kent hayal ediyorlar. Biz bu bildiriyi hazırladığımız zaman toplumcu belediyecilik
şöyle bir seçenekti, yani insanları, neoliberalizme hapsolmak zorunda değilsiniz,
böyle de bir seçenek var ve bu çok da uzak olan, gerçekleşmesi zor olan bir seçenek değil diyerek ikna etmeye çalışıyorduk. Ama bugün bu bir seçenek değil, bu
bir zaruret haline gelmiş durumda. İnsanlar, adı farklı olur belediye sosyalizm olur,
toplumcu belediye olur ya da olmaz, hiç önemli değil; ama çok açık bir şekilde
halk için, halkın yer aldığı bir kamu örgütlenmesi, belediye örgütlenmesi ve hizmet
örgütlenmesi talep ediyorlar. Yani bunun dışında bir şey tarif etmiyorlar.
Forumlara baktığınız zaman bu talepleri çok mu net? Belki söz olarak net değil;
ama bence şu şey, ev kira; ama semt bizim bile bence yeterince bu talebi ortaya
koyuyor. Dün Ulaş Bayraktar arkadaşımız, kamunun kamusallaşmasıydı galiba
kavram, daha çok mekan düzeyinde bahsetti. Gerçekten, kamusal mekanların,
kamunun yararına ve kamunun ortak kullanımına açılması çok önemli; ama orda
kamunun belki de bütün kamu örgütleri diye sadece açılması değil zihniyetlerin
de dönüştürülmesi lazım.
Biraz önce hocalarımız anlattı, gerçekten hem devlet örgütlenmesi hem belediye
örgütlenmeleri hep neoliberal aklın esiri olmuş durumdalar. Toplumcu belediyeci istihdam yaratmalı. Nasıl yaratmalı? İşte nedir, o kentteki iş yerlerine destek
verilerek yaratılabilir gibi en fazla bu tip öneriler gelebiliyordu; ama artık bunun
çok fazlası gerek, insanlar gerçekten istihdamın nasıl yapılacağına da kendileri
karar vermek istiyorlar. Ben, o açıdan üretici belediyecilik üzerine bir iki şey söylemek istiyorum. Yine eskiyen bir kavram oldu, yani bir iki ay içerisinde. Dün Can
hocamız da bahsetti. 2005-2006’dan itibaren ve özellikle 2011 yılından itibaren
dalga dönmüş durumda. Neoliberalizim bitti. Yani belediyecilik anlamında bitmiş
durumda. Fakat tabi bunun hissedilmesi zaman alıyor. Bunun ilk uyarısı, ilk işareti
Paris’te su hizmetlerinin belediyeleştirilmesiyle yaşandı; ama 2011’de burada kalmadı. Çok hızla Almanya’ya, İngiltere’ye, Finlandiya’ya yayıldı ve şuanda dalga
yeniden belediyeleştirme olarak devam ediyor; ama bu yeterli midir? Türkiye’de
zannediyorum yeni kamucu bir bakışla, halkçı bir bakışla düşünülmesi gerekiyor.
Evet, yeniden belediyeleştirme de gerekiyor; ama bu da yetmeyecek. Çünkü insanlar artık bu süreçte kendileri yer almak istiyorlar. Yani katılım dediğimiz şey,
kendileri içinde yaşamak istiyorlar. Sadece buyurun katılın değil, hayır, zaten bu
kent bizim. Dolayısıyla biz yaratacağız bu katılım mekanizmalarını diyorlar ve biz
112
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
kabul edelim etmeyelim yaratıyorlar da. Biz sabahları bir anlamda eski usul devam ediyoruz toplantıya. Akşam mesaiden sonra her yaştan insan forumlarda
sorunlarını anlatıyor, beğenelim beğenmeyelim. Herkes - hakikaten ötekileştirme
denilen kavramların hepsinin buhar olduğu bir süreçten söz ediyoruz - birbirlerini
tanıyarak, belki de tanımayan milyonlarca asosyal insan kol kola girmiş durumda
ve kent için, bir anlamda burada konuştuğumuz her şey için kendi hayallerini ortaya koyuyorlar, demek mümkün.
Neden neoliberal belediyecilik anlayışı tükenmiştir dedik. Bunun tükenmesinin
çok açık nedenlerinden biri sürekli kriz üretmesi. Yine hepiniz biliyorsunuz Detroit
ağustos ayında iflas etti. Detroit çok büyük sanayileşmiş kentlerden biri. 31 belediye iflas etti. Sadece 2013 senesinde beş belediye istifa etti, sadece Amerika’da.
Bu da aslında neoliberal belediyeciliğin gelmiş olduğu noktayı tarif ediyor ve bence hiç tartışmaya gerek yok, son derece antidemokratik zaten. Türkiye’nin gezi
dediğimiz amorf yapısına yani halkın bileşenlerine baktığımızda işsiz, kesinlikle
güvencesiz kadın, ağırlıklı olarak genç bir halktan söz ediyoruz. Yani tümüyle
toplumdan dışlanmış, bırakın yönetimi, toplumdan dışlanmış, kendi ayakları üzerinde durma yeteneği son derece örselenmiş bir varoluşa itiraz ediyor bu insanlar
ve çok temel bir varoluş. Yani buna hiçbir söylemle, hiçbir güzel sözle karşılık
vermenin mümkün olduğunu zannetmiyorum ki zaten eylem biçimlerinde de bunu
gösteriyorlar. Yine bu tabi TÜİK’in verileri; forumlardaki halkı tarif ediyor. Küçük
esnaf matbaacılık yapıyordu. Battı ve istediği şey, evinin aşının kaynadığı bir düzen. Çok temel bir ihtiyaçtan söz ediyoruz; ama bu temel ihtiyaç sağlıklı, organik,
temiz gıdaya erişim hakkını da içeren belki bir aştan söz ediyoruz. İkinci, yine
başka bir esnafın sözü; tamamen merkezi sermaye guruplarının elinde oyuncak
olduklarını söylüyorlar ve çözümümüz sistemi kökten bitirip, yerine tüm halkın ihtiyaçlarına cevap verecek muazzam bir yapı oluşturmak. Bu cümlenin hepsini tek
tek çözümleyin. İhtiyaçlar, muazzam bir yapı. Bunların içinde söylenemeyen ya da
ifade edilemeyen pek çok hayalin gizli olduğunu görürsünüz. Yine bütün bunların
yanında iş yerleri kapatılan, yalan dolanla çeşitli yöntemlerle kapatılan bir anda
kendilerini fabrika önünde bulan işçilerin bir cümlesi var ve onlar da geziden çok
memnun. Çünkü geziden sonra bir anda fabrikalarına sahip çıkma cesareti kazanıyorlar. Polis bunları engellemeye çalışırken halk polisle kavga edip, polisi uzaklaştırıyor ve Karlıova işçilerine sahip çıkıyor. Bu da onların cesaretini inanılmaz
derecede artırıyor. Biliyorsunuz şimdi tekstil sektöründe bir fabrika t-shirt üretiyor.
10 çalışanla sadece ayakta durmaya çalışıyor. Başarılı olur olmaz, hiç önemli değil; ama deniyorlar. Yani yeni bir yöntem deniyorlar, yeni bir kent, yeni bir yaşam
nasıl kurulur, bunu denemeye çalışıyorlar. Elimizde denenecek çok şey var.
113
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Belediyelerin, doğal gaz gibi, enerji gibi temel hizmetlerinde kesinlikle demokratik yöntemlerle yeniden belediyeleştirilmesi. İkincisi, yine mal üretiminde, mal ve
hizmet üretiminde, mal üretiminde kooperatif modelleri zenginleştirilebilir, geliştirilebilir. Yani çok sıkıntılı bir model olduğu herkes tarafından söyleniyor. Çünkü çok
kötü uygulamaları da var. Özellikle Türkiye’de de yaşandı; ama dünyada umut
veren uygulamaları da var. Bunları da göze uzak tutmamak ve belki yeni karma
modeller üzerinde düşünmek gerekiyor ve bu benim size önerebileceğim bir şey
değil gerçekten. Ortak akılla üretebileceğimiz bir şey.
Kamulaştırma dalgası başladı demiştik. Size birkaç sektörden söz edeceğim. Örneklerden söz edeceğim. Şuandaki yeni belediyeleştirme dalgasının sektörlerine
baktığımız zaman çok yaygın olduğunu görüyoruz, su, elektrik, kamu taşımacılığı,
atık yönetimi, temizlik ve barınma dâhil olmak üzere pek çok sektörde belediyeleştirme başladı. Süreç gerçekten çoğu zaman kamulaştırma, çoğu zaman şirketin
satın alınması veya hizmetin belediyeleştirilmesi biçiminde devam ediyor. Çoğunda da sözleşmeler, sözleşmelerin devam ettirilmemesi, iptal edilmesiyle sonuçlanıyor. Ülkelere baktığımız zaman pek çok Avrupa ülkesinde bu sürecin yaşama
geçtiğini görüyoruz. Gerçekten de bu yeniden belediyeleştirmenin nedeni bizdeki
gibi bir isyan, bir ayaklanma değil, iktisadi bir neden. Çünkü bu kamu mal ve hizmet üretiminin özelleştirilmesi ve taşeronlaşma o kadar büyük sorunlara yol açmış
ki bu hizmetler artık sağlıklı bir biçimde verilemiyor, çok ciddi güvenlik açıkları var.
Nitelikli bir şekilde verilemiyor, üstüne üstlük bir de son derece pahalı bir biçimde
veriliyor ve insanlar, artık pahalı hizmet satın almak istemiyorlar. Hizmetin içeriği
son derece verimsiz, pahalı, niteliksiz ve güvenliksiz. Taşeronlaşmanın sonuçlarını bu salona anlatmama gerek yok. Hepinizin bu taşeronlaşmanın yol açtığı
sorunlardan haberdar olduğunuzu düşünüyorum. Dolayısıyla güvencesizleşmeyi,
dolayısıyla insanın kendine güvenini en alt seviyelere indiren bir yöntemle kotarılmıştı neoliberalizim; ama insanlar artık bunu sürdürmek istemiyorlar. Önümüzde mevcut modeller bunlar. Yani yeniden belediyeleştirme, kooperatif modelleri,
Latin Amerika’daki birtakım karma modeller, neoliberalizmin de kullanmış olduğu
modeller ve bizim kendi deneyimlerimiz. Fatsa örneği, 70’lerdeki toplumcu belediyecilik. Bugünkü deneyimler. Hepsi önümüzde duran örnekler. Bundan sonra
bence bu salonlardan da çok fazla öneri çıkmaz. Gerçekten forumdaki insanlarla
belki onların isteklerini ifade etmelerini kolaylaştırmak gibi bir yardımımız dokunabilir, o da dokunursa. Onların hayallerini kendi kavramlarımıza dönüştürmek ne
işe yarayacak bilmiyorum; ama bu belki yani Tayfun hocanın söz etiği nasıl hayata
geçirilecek sorusunun cevabı olabilir. Biliyorum, daha çok soru sorma biçiminde.
114
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Kendime de öyle, yani kendi aklım da böyle çalışıyor bu ara. Evet, bizim halkçı
bir belediyecilik anlayışını yeniden inşa etmemiz gerekiyor ve ilham alınacak çok
şey var; ama asla onların aynı olmaması gerekiyor. Çünkü onunla yürümeyen bir
durum ve kitle var karşımızda. Biz de onun içindeyiz. Çok teşekkür ederim sabrınız için.
Yrd. Doç. Dr. Hüsniye AKILLI
“Toplumcu Belediyecilik ve Tarımsal Sulama”
Akdeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilim
Dalında yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamlamıştır. Danimarka Kopenhag Üniversitesinde AB Socrates Programı çerçevesinde yüksek lisans
dersleri almıştır. Nevşehir Üniversitesi İ.İ.B.F. Kamu Yönetimi Bölümü öğretim üyesidir. Yerel yönetimler, su-sulama yönetimi, kentsel yerel hizmetler ve
çevre konularında çalışmaktadır.
Göndermiş olduğum özette Tarımsal Sulama ve Toplumcu Belediye diye geniş bir
başlık atmıştım; ama o başlığı aslında 6172 ve 6360 sayılı kanunlar çerçevesinde
kırsal alanda toplumcu belediyeciliği irdelemek şeklinde dar bir şekilde okuyabiliriz. Şimdi bu konuda, söylemiş olduğum bu iki kanun çerçevesinde odaklanarak,
daha geniş açıklamalar yerine toplumcu belediyeciliği irdelemeye çalışacağım.
Bu kanun hükümleri çerçevesinde biraz sorunları ortaya koymaya çalışacağım.
6172 sayılı sulama birlikleri kanunu ve 6360 sayılı, büyükşehir belediye kanunu çerçevesinde kırsal alandaki sorunlar nelerdi? 6172 sayılı sulama kanunu ve
kırsal alanda sorunlar diye bir başlık attım. Öncelikle aslında bu sorunlara yer
vermeden önce kısaca bir sulama yönetimini ele almak istiyorum. Hani nasıl bir
değişim, dönüşüm söz konusu? Özellikle 1990’lı yıllardan sonra devlet eliyle sulama hizmetinden vazgeçildiğini görüyoruz. Kamusal kaynaklarla yapılmış olan o
güne kadar devlet eliyle verilmiş olan sulama hizmetinin artık yerel örgütlere devrinden bahsediyoruz, 90’lı yıllardan sonra. Bu nasıl bir devir? Nasıl gerçekleşmiş
diye baktığımızda 93 yılında gerçekleştirilen bir hızlandırılmış devir programı söz
konusu. Bu program çerçevesinde DSİ o güne kadar kendi tarafından işletmiş
olduğu sulama tesislerini, birlikleri, kooperatiflere, belediyelere, köylere, devretmeye başlıyor. Daha önce de bu devirler söz konusu; ama 93 yılından itibaren bu
devir sayılarının çok fazla arttığını görüyoruz ve bu hızlandırılmış devir programı
katılımcı sulama üretiminin oluşturulması adı altında gerçekleştiriliyor. Daha çok
115
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
da bu devirde %90’lara varan oranda sulama birliklerinin tercih edildiğini görüyoruz. Yani DSİ’de devir ne demek? Mülkiyetin DSİ’de kalması şartı ile tesislerin
işletim, bakım, onarım hizmetlerin bu saymış olduğum örgütlere devri anlamını
taşıyor. Şimdi baktığımızda tabloya, 90’lı yıllara kadar 13 tane sulama birliğinin
kurulduğunu görüyoruz. Aslında bu 47’lerden de başlayan bir süreç. Hani bizim
zaten benimsediğimiz bir durum. Fakat ne oluyor da 92 yılından itibaren özellikle birliklerin sayısı artıyor. Bir sıralama yaşandığını görüyoruz, kuruluş sayısı
ve sulanan alan itibariyle. Aslında adı katılımcı sulama üretimi olmakla birlikte
birlikler çiftçinin sulama üretiminde gerçekten yer alması için mi kurulmuştur? O
dönemdeki sulama yönetimiyle ilgili süreçlere baktığımızda karşımızda iki tane
önemli proje çıkıyor. Bir tanesi drenaj ve tarla içi geliştirme projesi, 1986 yılında
imzalanmış. Diğeri sulama iletimi ve yatırımlarında katılımcı özelleştirme projesi.
İki önemli Dünya Bankası projesi bunlar. Özellikle katılımcı özelleştirme projesine baktığımızda sulama birlikleriyle ilgili DSİ’ye bir dayatma var. Hani derhal su
kullanıcı birlikleri kanun taslağının hazırlanması yönünde bir uyarı var diyeyim.
DSİ, 1998 yılından itibaren sulama birlikleriyle ilgili çalışmalara başlıyor. Kanun
çalışmalarına başlıyor bu dönemden sonra. Taslaklar hazırlanıyor. Çok ilginç bir
şeyle karşılaşmıştım. Hatta Tayfun hoca Antalya’ya bir rapor getirmişti. Orada
keşfetmiştim. İçinde, 2006 yılında yayınlanan Dünya Bankası raporunda iki kanunu karşılaştırma, yasal karşılaştırmaya yer verilmiş bir tablo yer alıyor. O döneme
kadar sulama birlikleri belediye kanunları ile 2005 yılından sonra 5355 sayılı kanunla yönetilmeye başlıyor. Bu raporda da 5355 sayılı sulama birlikleri yani daha
doğrusu yerel yönetim birlikleri kanunuyla DSİ’nin hazırlamış olduğu yani Dünya
Bankasının önerdiği taslağın karşılaştırılmasına yer veriliyor ve orada taslağın
üstün bir yasal araç olduğu sunuluyor. Şöyle deniyor; özel kurumların, kamusal
hukuki çerçevede ele alınmasının zorluklarından bahsediliyor. Aslında bu rapor,
90’lı yıllardan sonra sulama üretiminde gerçekleştirilecek olan hedeflenen politikalara da ışık tutmuş oluyor.
Şimdi 6172 sayılı kanun neler getiriyor diye baktığımızda, 2011 yılına kadar sulama birliklerinin 5355 sayılı kanunla yönetildiğini görüyoruz. Fakat daha sonra 2011
yılında hedeflenen süreç, 2011 tarihli 6172 sayılı kanunla tamamlanmış oluyor.
Baktığımızda o Dünya Bankası raporundaki karşılaştırmada yer alan hükümlerin
kavramsal olarak da içerik olarak da aynen, alsında kanun ruhunun 6172 sayılı
kanuna yansıdığını görüyoruz. Peki, ne getiriyor bu, sulama birliklerinin kamusal
bağları zayıflatılıyor. Çünkü o güne kadar 5355 sayılı kanunda da tanımladığımız
kamu kuruluşları olarak gördüğümüz, bildiğimiz sulama birlikleri kanunun birin116
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
ci maddesinin gerekçesinde yerel sivil toplum örgütleri olarak tanımlanıyor. Yine
kanunda hüküm bulunmayan hallerde özel hukuk hükümlerine tabi kılınacakları
ifade ediliyor. Personel yine iş kanununa tabi olarak çalıştırılacak. Yine tesislerin
işletmesi konusunda da yap, işle, devret sözleşmelerinin imza altına alınabileceği
hüküm altına alınıyor. Yani dolayısıyla birlikler aslında su kullanım hizmetlerinin,
su yapılarının piyasaya arzı konusunda da kanunen yetkilendirilmiş oluyor. 90’lı
yıllarda bu yapılan reformların katılımcı sulama yönetimi altında gerçekleştirildiğini söyledim. 90’lı yıllardan sonraki dönüşümün; Dördüncü maddenin sekizinci
fıkrasında birliğe olan borçlarını su kullanım hizmet bedelini ve cezalarını ödemiş
olmak şartıyla birlik üyesi seçmek ve meclis üyesi seçilmek hükmüne yer veriliyor.
Yani birlik borçlusu açısından baktığımızda meclis üyeliğine seçilmek konusunda
kanunen bir engel söz konusu oluyor. Şimdi altıncı maddenin altıncı fıkrasında;
Arazisi büyük olan üreticilere meclis üyeliği seçiminde beş oya kadar hak tanıyor.
Hatta şöyle bir cümle var. Oy hakkı beşi geçemez. Hesaplama sonucu bulunacak
küsuratlı değer yarıma eşit ve büyükse bir yukarısına tamamlanır. Yani toprak
mülkiyetine özgülenmiş olduğunu görüyoruz, yapının hatta yarıma eşitse onları
lehine yine üstte tamamlanacak şekilde de hükmün oluşturulduğunu görüyoruz.
O nedenle aslında katılımcı sulama yönetimi diye ortaya konan yapının çok da
katılımcı olmadığı bariz bir şekilde bu iki madde bile tanımlayabiliyor.
Birlik bütçesi denetim altına alınmıştır dedim. Çok ayrıntılı hükümler aslında bunlar; ama biraz özetlemeye çalıştım. Kısaca baktığımızda, su kullanım hizmet
bedeli için asgari sınır belirleniyor. Bakım onarım işleri için yönetim kurulunun
ayırması gereken asgari pay belirleniyor. Yine personel giderlerine ilişkin bir sınır
konuluyor. Borç stoku sınırı yine belirleniyor. Dolayısıyla bunlar ne anlam taşıyor diye baktığımızda bunların hepsi aslında şunu ifade ediyor. Sulama birlikleri, semt su ücretlerini toplar. Çünkü birlik bütçelerine baktığımızda bütçenin en
önemli kalemini sulama ücretleri oluşturuyor. Fakat asıl sorun burada başlar işte.
Yani sulama birliklerinin bu hükümleri yerine getirebilmesi için su ücretlerini toplaması gerekiyor dedik, fakat Türkiye’ye baktığımızda tarımsal alanda en önemli
sorunlarımızdan bir tanesini su ücretlerinin toplanması konusu oluşturuyor. Yani
bu, Türkiye Büyük Millet Meclisi raporlarına sözlü yazılı önergelere, kanun tekliflerine de yansımış durumda. Hemen ben şöyle bir tablo oluşturdum, iki senelik
süreçte sulama birlikleri ve enerji borcuna ilişkin önergeler bu şekilde sıralanmış
durumda. İçerikleri hep aynı. Sulama birlikleri borçlarını ödeyemez durumdadır,
kapanmak üzeredir. Su sayaçları kapatılmaktadır. Tarımsal üretici artık tarımı gerçekleştirememektedir, su sayaçları kapandığı için gibi içeriklere sahip bu öner117
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
geler. Dolayısıyla baktığımızda aslında bir kısır döngü söz konusu. Yani sulama
ücretine dayandırılan bir sistem; ama ücret toplanamıyor. Böyle bir kısır döngü
üreticinin durumu zaten tüm resmi raporlarda ortaya konmuş oluyor.
6160 sayılı kanun çerçevesinde üreticinin sorunlarına biraz bakacak olursak, şimdi 6360 sayılı kanun hepimizin bildiği gibi ilçelere bağlı, büyükşehir olacak illerin
ilçelerine bağlı köylerin o ilçelere mali olarak bağlanmasını ifade eden bir kanun.
Bu hükmün Türkiye’de, aslında çok büyük bir somut karşılığı var. Bu da yaklaşık değeriyle 16 bin küsuratlı köylerin ortadan kaldırılması anlamına geliyor. Yine
kırsal nüfusun da yüzde 50’den fazla azalması anlamını taşıyor. Peki, bu kanun
neler getirdi diye baktığımızda tarım topraklarının amaç dışı kullanıma açılması
tehlikesini doğurmuştur. Gerçekten kentleşme ve tarım toprakları ilişkisine baktığımızda bugüne kadar kaçınılmaz bir süreç var ki bu da tarım topraklarını kent
topraklarına, imar planlarının alt yapılarının sağlanmasıyla birlikte kent toprakları
haline dönüşmesidir. Tabi bunda rant getirisinin yüksek olması da etkili. Çünkü tarımın getirisi kısıtlı. Dolayısıyla risk de bu şekilde az olunca dolaylı yolla tarım toprakları, kent topraklarına dönüşmüş oluyor. Böyle bir tehlikeyi içinde barındırıyor.
Mahalleye dönüştürülen köylerin tüzel kişilikleri, hak ve ayrıcalıkları sona erdirilmiştir, demişim. Mahalleyle yerel yönetim birimlerimiz arasında, mahalleyle köy
yönetimleri arasında büyük farklılık bunlar, hepimizin bildiği gibi. Çünkü köyler
tüzel kişiliğe sahip. Mal alabilen, mal satabilen, borçlanabilen, kendine yönelik
hakları olabilen, personel istihdam edebilen yerel yönetim birimlerinden biz mahalle yönetimlerine geçmiş oluyoruz. Yine köy yönetimlerine baktığımızda bu
tarım toprakları, mera, madencilik olsun, yine ormanlar olsun hepsinin üzerinde
köyün hakkının olduğunu biliyoruz. Güvenliğiyle ilgili birtakım yetkilerinin olduğunu biliyoruz. Tüm bunların alsında köylerin elinden alındığını, vatandaşın elinden
alındığını görmüş oluyoruz. Bu maddeler, tarım topraklarının belediye hukukuna
geçmesi anlamını da taşıyor.
Köylerin kapatılması hususu, vatandaşa üreticiye sorulmamıştır. Hiçbir köye danışılmadan, hiçbir bilgilendirme çalışması yapılmadan dönüştürülmektedir. Geçmişte baktığımızda 5747 sayılı kanunla belediyelerin kapatılması söz konusu olmuştu; ama o da vatandaşın isyanı ve yargı kararları sonucunda birçok belediyenin kapanması önlenmişti. Aynı ısrarcı tavırların bu kanunla da devam ettirildiğini
görüyoruz. Mali açıdan zor durumda olan üreticiyi yeni mali yükler beklemektedir,
diye yeni bir başlık açmışım. Büyükşehir belediyeler kanununa baktığımızda, ge118
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
çici birinci maddesinin on beşinci fıkrasında üreticiler için özellikle yeni mali yükler
getirdiğini de görüyoruz. Beş yıl ertelenmiş olmakla birlikte yeni emlak vergileri,
belediye vergileriyle sorumlu tutuluyor. Su kullanımına ilişkin yine bir madde, fıkra söz konusu. Orada da en düşük tarifenin %25’ini geçmeyecek oranda beş yıl
içinde su kullanımına ilişkin tarife belirlenecektir deniyor. Bu da şu anlamı taşıyor.
Yani zaten üretici sulama ücretini ödeyemez durumdayken, 6360 sayılı kanunla
su kullanım ücretinin daha da artacağı ortaya çıkıyor.
Toplumcu belediyeciliğe geldiğimde neden kırsal alanda toplumcu belediyecilik,
başlığına bakmak gerekiyor? Şimdi her iki yasal düzenlemeye baktığımızda aslında ben burada çok sınırlı bir şekilde özetledim. Bahsettiğim iki kanunun; aslında
kentsel dönüşüm, tohum, 2b, yabancılara toprak satışı, 2000’li yıllardan sonraki
tarımsal dönüşüm gibi konuların hiçbirine değinmediğim halde bu iki kanunun çok
özetlediğim hükümleri çerçevesinde aslında üretici açısından ne kadar sorunlu olduğunu da görmüş oluyoruz. Baktığımızda sadece bu iki yasal düzenlemede bile
üreticinin sorunlarına ilişkin herhangi bir yanıt aranmadığını, çözüm arayışına girilmediğini, aslında küresel sermayenin beklentilerine yanıt arandığını söyleyebiliriz. Danışılmadan, sorulmadan, dikkate alınmadan hazırlanan kanun hükümleriyle köylü yaşam hakları ve yaşam alanı üzerindeki haklarını kaybetmiştir diyebiliriz.
Baktığımızda bu alanda yapılmış hiçbir tepki yok mu? Geleceğin köyler hareketi, internette bir araştırma yaptığımda karşıma çıktı. İzmir’in Seferihisar ilçesinin
köyleri tarafından başlatılmış bir çalışmaydı. Yaklaşık 1000 küsür kadar imza
toplanmıştı. Sembolik bir referandum yapılmıştı ve köylerin kapatılmasına hayır
denmişti; ama dün Ruşen hoca’dan da öğrendiğimiz şekliyle kanun aynen kabul
edilmiş durumda. Sulamaya ilişkin enerji borcu konusunda dönem dönem yükselen üreticinin sesi, günü birlik siyasi sorunlarla ötelenmekte aslında. Bu 6111
sayılı torba kanunda ve dönem dönem yine çeşitli kanunlarla sulama ücretleri affı
söz konusu oluyor ya da işte dönemlere ayrılarak ödemeleri konusunda kolaylık
sağlanıyor; ama her seferinde bu sorun geçici yöntemlerle ötelenmeye çalışılıyor.
Mali yükü her defasında daha da artan üretici, örgütsüz, sahipsiz ve güçsüz bir
şekilde bırakılmış oluyor.
Bu kanunu genel başlıklar altında özetleyebilirsem üreticinin örgütlenmesi, ekonomik olarak güçlendirilmesi, kararlara katılımı ve kamusal doğal kaynakların korunması konusunda aslında sorun alanları belirginleşmiş durumda. Dolayısıyla bu
konuda toplumcu bir yönetim anlayışının önemi de ortaya çıkıyor. Çünkü toplumcu yönetim anlayışı toplumcu belediyecilik, demokratik, katılımcı, üretici, kaynak
119
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
yaratıcı, yönlendirici ilkelere sahip. Bu konunun toplumcu bir belediye anlayışıyla
ele alınması gerektiği, önemi ortada.
Şimdi internette yine bir araştırma yaptım. Bu konuda yapılmış çalışmalar var
mı? Belediye uygulama örnekleri var mı diye karşıma Çankaya Belediyesi ve İzmir Büyükşehri Belediyesi çalışmaları çıktı. Bilmiyorum hani gözümden kaçırmış
olabilirim; ama bunun haricinde göremedim. Çankaya Belediyesinin Kent Forum
Projesi bu anlamda önemli bir proje. Eğitim çalışmaları var. Tarımsal kalkınma
programı başlatılmış durumda. Kooperatif, kooperatif birliklerinin örgütlenmesi,
yol güzergah etütleri, üreticiden destek alımları, ağaçlandırma, üretici kadınların
desteklenmesi ve aracısız satış gibi birtakım çalışmalar yapılmış durumda. İzmir
Büyükşehir Belediyesinin organik tarım projesi yine toplumcu belediyecilik içerisinde değerlendirebiliriz belki. Organik tarım konusunda yine çiftçi eğitim çalışmaları söz konusu. Toprak analiz laboratuarında üreticilerin birebir yerinde toprağı
incelenerek hangi ürünü üretebilecekleri, hangi gübreyi kullanabilecekleri konusunda eğitimler yapılmakta. Yine maliyetleri azaltan sensorlu sulama sistemlerinin
kurulması çalışmaları söz konusu. Hemen kısaca toparlıyorum. Daha önce de
ifade ettim. Bu sorunlar çerçevesinde gerçekten toplumcu bir belediye anlayışıyla
yönetilmesi gerektiği ortaya çıkıyor dedik.
Hemen şöyle uzunca bir cümlem var. Onu okuyayım. Hizmetin bedelini vatandaşa
yıkan değil piyasalaştırılan, hizmeti geri alan, sorunları görmezden gelen, yeni
sorunlar yaratan ve siyasileştiren değil, çözüm getiren, meşrutiyet aracı olarak
kullanılan değil, gerçek ve demokratik bir katılımcılık anlayışına sahip olan, rantlık
üretimi değil üretimi destekleyen ve vatandaşına sahip çıkan, üretici, kaynak yaratıcı bir yönetim anlayışına ihtiyaç vardır diye söyleyebilirim. Birtakım naçizane
önerilerim vardı. Hani Sayın vekilimiz bu geniş iktisadi hassasiyeti içinde kırsal
yoksulluğa ilişkin yapmış olduğu bir çalışmada bunun caydırıcı etkisinden bahsetmiş olsa da kırsal alanda toplumcu belediyecilik adına yapılacak çalışmaların
önemli olduğunu düşünüyorum. Teşekkür ederim.
SORULAR ve CEVAPLAR:
Katkı 1:
DENİZ TOLGA İNCİ: Seferihisar Kent Konseyi Başkanı Deniz Tolga İnci. Aynı
zamanda Türkiye’deki ilk ve önemli örneklerden İzmir Kent Konseyleri Birliğinin
dönem sözcüsüyüm. Hocam Seferihisar’daki geleceğin köyleri hareketiyle ilgili
120
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
bir çalışmadan bahsedince, bize de gün doğdu. Kısaca bu çalışmayı anlatalım
istedim. Biz, bu yasa çıktıktan sonra yedi tane köy muhtarımızla, kent konseyinin
bünyesinde de bulunan muhtarlar meclisi kararıyla iletişime geçtik, süreci anlattık.
Onlar da evet, biz bu işin içinde varız dedi. Seferihisar Belediyesi Başkanımız
Tunç Soyer’in desteğiyle ve onun yönlendirmesiyle geleceğin köyleri hareketini
başlattık. Amacımız burada Anayasa Mahkemesine zaten bizim gitme şansımız
yok ama Anayasa Mahkemesine gidecek kurumlara en azından bu iş için bir halk
desteği sağlamaktı. Bu vesileyle Türkiye’deki bütün şehir yasasından etkilenen
16 bin köye ulaşmak için kent konseyi kanalını kullandık. Şuan 1200’ün üzerinde
köyle birebir iletişim kurup, onlardan, önce muhtarlarının, daha sonra köy halkının
imzasını aldık. Bununla ilgili iki tane de yapmış olduğumuz şey var. Birincisi; İzmir
Konak meydanında köylüler kendilerinin hazırlamış oldukları ve geleceğin köylüleri hareketinin manifestosunun anlatıldığı bir basın açıklaması yaptı. İkincisi de;
Teos Antik Kentinde bizim özellikle Ege Bölgesinden ve diğer bu harekete katılan
şehirlerden birer temsilcinin katıldığı büyük Teos Antik Kentinde yaptığımız bir referandumlu çalışma oldu. Tabi biz, buraya geldiğimiz gün Anayasa Mahkemesinde bu işin reddedildiği haberini aldığımızda zaten bunun böyle olacağını bildiğimiz
için süreci biraz daha canlandırmak niyetimiz vardır. Bu süreçte tek sıkıntımız şu
oldu. Ne kadar köye ulaştıysak insanların, muhtarların mevcut hükümete alternatif
düşünen ya da onların karşısında olduğunu söyleyen siyasal düşüncede olduğunu söyleyenlerin de tek söylediği bir şey var, bu iş olmuş bitmiş, bu saatten sonra
hiçbir şey değişmez. Yani toplumun üzerindeki, halkın üzerindeki o umutsuzluk
belki gezi olayları sonrası bu biraz daha canlanır umudumuz var ya, ondan dolayı
bunu devam ettirmek istiyoruz. Şuan sayımız 1000 küsürlerde ama baktığınız
zaman 16 bin köy kapatılacak ve çok ciddi kayıplar. Devam edeceğiz. Bir kısa
ekleme daha yapmak istiyorum. Bu tarımsal kooperatiflerle ilgili bizim örnek birkaç uygulamamız var. Birincisi tohum takas şenliği kanalıyla devam edip, yerel
tohumlardan üretim yaptığımız Çamlıca Tohum Merkezi dediğimiz bir seramız var.
Yani yerel tohumları tekrar üretiyoruz ve bu ürettiğimizi bahçesinde yetiştirmek
isteyenlere veriyoruz. Bir diğeri de Seferihisar’ın temel tarımsal kaynakları olan
mandalin, zeytin ve enginarla ilgili birlikler kuruyoruz. Mandalin birliğini kurduk.
Geçtiğimiz yıl Seferihisar Belediyesi bir mandalin işletmesi tesisini satın alıp, birliğe kullanması amacıyla verdi. Şu anda o birliğe üye. Üreticiler, ürettikleri mallarını
kendileri topluyorlar, kendileri işletiyorlar ve ihraç yetkisi de alarak ihraç etmeye
başladılar. Tamamen aracılar ortadan kalktı. Teşekkür ederim.
121
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Katkı 2:
BÜLENT TANIK: Üretici ve kaynak yaratıcı belediye kavramı, üzerinde biraz düşünülmesi gereken bir kavram. Kaynak yaratıcıdan başlamak istiyorum. Belediyelerin kaynak yaratması yakın dönem tarihimiz içerisinde nasıl algılandı? Biliyorsunuz belediyelerin kaynakları kanunla belirlenmiştir. Vergi gelirleri ve hizmetlerine
karşılık elde edilen gelirlerdir. Bu gelirlerin, bu parasal varlığın üstüne belediyelerin mali kaynak üretmesiyle ilgili kafamızı en çok biçimlendiren süreç maalesef 80
sonrasında liberal bakış açısının da etkisiyle geliştirilmiş olan ve 1984’teki düzenlemeyle imar planlama yetkilerinin yani rantın kente yeniden dağıtım yetkilerinin
belediyelere transfer edilmesiyle başlayan bir süreçtir. Öngörülen şey şudur; vergi
gelirlerinden belediyelere ayrılan payların, yani kanunla tanımlanmış gelirlerin üstüne belediyeler kendi yetki alanlarındaki imar düzenlemeleriyle kentlerde üretilen
rantlardan kendilerine pay alsınlar. Bu belediyelerin müteahhitleşmesi, arsa spekülatörü haline getirilmesi sonucunu doğuran vahşi bir düzenlemedir. Bunu düzgün kullanmaya gayret gösteren son derece sınırlı sayıda toplumcu bakış açısına
sahip belediye olduğunu söyleyebilirim. Belediyeler özellikle kaynak yaratsın diye
bu alana zorlanarak yani ulusal gelirden yerel yönetimlere ayrılan paylar sürekli
belli limitlerde tutularak kendi başının çaresine bak, arsa spekülasyonu yap, oradan para kazan, böylece kaynak ürete zorlanmıştır.
Şimdi bunun dışında kaynak üretimi mümkün müdür? Aslında belediyenin ne olduğuyla ilgili bakış açımıza bağlı. Eğer belediyeyi bir şirket olarak görüyorsak onun
sermayesini artırmasına dönük gayretlerini anlayabiliriz; ama eğer belediyeyi bir
komin olarak Fransa’da olduğu gibi bir toplum örgütlenmesi olarak algılıyorsak o
zaman o toplumun zenginleşmesine dönük mücadele ve o toplumu zenginleştirecek işlere dönük katkıları önemli bir kaynak yaratma alanı olarak tanımlamamız
mümkün. Yani insan gücünü, insan kaynağını, toplumsal yapısını kullanarak kenti
zenginleştirecek birtakım işler yapıyorsak, bunu esas olarak kaynak yaratma olarak algılayabiliriz ve bu kaynakla insan gücü zenginleşmiş, yapının üretici gücüne
dönük proje ve programla bakış açıları, bizim yerel yönetimlerin üreticiliğini artırmak için anahtar olacaktır. Teşekkür ediyorum.
Soru 1:
ALİ İHSAN GÜRCAN (Dikili Belediye Başkan Aday Adayı): Şimdi önce Aziz Bey’e
bir sorum olacak. Bir belediyenin toplumcu belediye olup olmadığını nasıl anlarız?
İki, Tayfun Bey’e bir sorum olacak. Kent Konseyi belediye başkanının borazanı
mı olmalıdır? Bu konseyde her görüşten katılımcı olmalı mıdır? Mesela partile122
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
rin aldığı oy oranına göre başkaları da olmalı mıdır? Belediye başkanını sadece
desteklemeli midir karşı görüşleri de olmalı mıdır? Hüsniye hanıma bir sorum var.
Kentin gelişimi sadece belediye başkanına ve onun ekibine bırakılmayıp, onun
istediği şekilde değil, halkın istediği şekilde kent konseyinin istediği şekilde mi
olmalıdır? Sonay Hanıma bir sorum olacak. Bazı belediyeler AK Partili, bazı belediyeler CHP’li, bazı belediyeler MHP’li diye, asıl gelişmesi gereken yerler geliştirilmeyip, yeni bölgeler seçilip, bu bölgeler geliştiriliyor. Sizce bunu önlemek için ne
yapılmalıdır? Saygılar sunuyorum.
Katkı 3:
KATILIMCI (Sokullu Semt Meclisi): Burada hep konuştuğumuz kent hakkı tartışmalarına bir bakışı olan David Harvey, neoliberalizme karşı en büyük güçsüzlüğümüzün umutsuzluk olduğunu söylüyor. Seferihisar’a bir selam gönderiyorum.
Bitmiş değildir olaylar. Kanun hükmünde kararnameler çıkarsalar bile devam etmeliyiz mücadelelere. Bugün gündemimizde kent ekonomisinde kültürün bir sektör olarak geldiğini görüyoruz. Bu çok önemli bir gelişme. Üniversiteler kent dışındayken artık kent içindeki sanayi üretim merkezlerinin üniversite olarak yeniden
dönüştürülmesi çok önemli bir süreç. Bu süreçte Dubaileşme karşıtı kültürün bir
ekonomi sektörü değil, kültürün yeniden üretilebilen ve insan kaynaklarını geliştiren bir sektör olarak kent politikasında ele alınmasını önemli görüyorum. Bunu
eklemek istedim. Çok teşekkürler.
Soru 2:
KATILIMCI: Aziz hoca’ya bir sorum olacak. Aziz hocam kentsel dönüşümden bahsederken sermayenin değil emeğin örgütlenmesinin gerekli olduğunu söylemişti.
Kentsel dönüşüm Türkiye’de maalesef ki dünyada yapıldığı gibi mimari sanat ve
ekonomik anlamda yapılmıyor pek fazla, ama gerekli bir şey tabi. Barselona’da
30 yıl kadar sürmüştü bildiğim kadarıyla, Fransa ve Paris’te de 10 yıl kadar sürdü
kentsel dönüşüm. Ben, Aziz hoca’ya şunu sormak istiyorum. Sizce, sizin bahsettiğiniz şeylerin olması Türkiye’de ne kadar sürecek?
Soru 3:
KATILIMCI: Anayasa hükümlerine aykırı olduğunu düşündüğünüz, değiştirilmesini istediğiniz maddelerin iptali söz konusu olamaz mı?
Cevap 1:
AZİZ KONUKMAN: Evet, bana iki soru. Bir tanesi, bir belediyenin toplumcu belediye olmadığını nasıl anlarız? Valla bir saattir onu anlattık zaten. Mevcut beledi123
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
yelerimizde yeniden belediye girişimciliği var mı? İstanbul Belediyesinde böyle bir
girişimin başlatıldığını duydunuz mu, Ankara Belediyesini duydunuz mu? Hatta
tam tersine bu belediyelerde özelleştirmeler tam gaz devam ediyor. Dolayısıyla
iktidar partisinin belediyelerinin gündeminde zaten böyle bir şey yok. Onlar zaten
“işler gayet iyi gidiyor” diyorlar. Muhalif belediyelerin bazılarında ise bu yönde
arayışlar var.
İkinci soru kentsel dönüşümle ilgili. Şimdi şu yanlış anlaşılmasın. Kentsel dönüşüme benim itirazım kentte hiçbir şey yapmayalım, kenti dizayn etmeyelim anlamına
gelmemeli. Mesela Avrupa’nın çoğu kentlerinde kentsel yenileme çabaları oldu.
Hatta bizde de oluyor. Örneğin Çankaya Belediyesi buna insancıl kentsel yenileme diyor. İşte emekten yana, toplumsal yararları dikkate alarak yenileme. Ne
derseniz deyin. Bunun bir ilkeleri olacak. Kent ihtiyaçları değişiyor, nüfus artıyor.
Statik bir mekân değil ki burası. Bu değişime kent bir yanıt üretmelidir ama bunu
yaparken neye bakacağız? Bakın ilkeler nelermiş? Bir, sosyal dokuyu bozmayacaksınız. Bulunduğu yerden emekçiyi kovmayacaksınız. Yoksullar kentin dışına demeyeceksiniz. İki, doğacak rantların önemli bir kısmının kamuda kalmasını
sağlayacaksınız. Yine Fransa örnekleri var. Yani 100 liralık bir rant varsa bunun
%80’i 90’ı kamuda kalacak kardeşim, öyle yağma yok. Beleşten zenginleşmeye
emekçi dahi olsa izin verilmemelidir. Bunun altını özellikle çizelim. Bir seçenek
geliştirilemezse, vallahi mevcut sistem ne derler, sittin sene devam eder. Yani
biz müdahil olmadığımız sürece, kent hakkına sahip çıkmadığımız sürece bu
mevcut yapı bir şekilde sorunlu da olsa devam eder. Dün Ulaş kamusal alanın
kamusallaştırılması gereğinden söz etti. Çok yerinde bir öneri. Aynı anlama gelmek üzere literatürde kamusal alanın demokratikleştirilmesi diye bir kavram daha
var. Kastedilen şey, mevcut kamusal alanların, meydan ve sokakların, gösteriler,
şenlikler, yürüyüşler, sivil itaatsizlik eylemleriyle sahiplenilmesidir. İşte gezi parkı
bunun bir örneğidir ve orada dikkat edin, sadece iktidara mesajlar gönderilmedi.
Sevgili Sonay anlattı; Muhalefete de bir mesaj vardı. Ben bu tür bir muhalefet
istemiyorum mesajı da vardı. Dolayısıyla yeniden belediyeleşme deyince eski
belediyeciliğe dönmek değil bu arkadaşlar. Çünkü hiçbir şey eskiye dönemez.
Eski bitti artık. İstesek de bu mümkün olamaz. Ancak eskiden beri devam eden
geleceğe dönük tasarımlarımız ve ütopyalarımız varlığını sürdürüyor. Bunları da
hiçbir zaman unutmamalıyız. Önerimizle artık toplumcu belediyeciliği de aşıyoruz.
Artık yeni araçların geliştirilmesi gerekiyor. Mesela klasik bütçeyle olmaz, kusura
bakmayın, yani. Belediye başkanına ben sana genel bütçe vergi gelirlerinden şu
kadar pay vereceğim, ne halin varsa gör diyemezsiniz. Rezalet bir durum bu. Ne
124
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
yapacak belediye? İşte o zaman o kısıt altında neoliberal belediyecilik kaçınılmazdır. Onun için 80’li yıllarda neoliberal belediyecilik giderek yaygınlık kazanmıştır.
Adına ne derseniz deyin sağcı deyin, solcu deyin belediye yönetiminde hangi
siyasal görüşün iktidar olduğunun bir önemi olmamıştır. Mecburdur o belediye
neoliberal belediyeciliği yapmaya. Belediye Başkanının tercihlerinden bağımsızdır bu. Çünkü kısıt konmuştur belediye yönetiminin önüne. Bu kısıtı koyduğunuz an adam ne yapacak, borçlanacak. Dışarıdan borçlanacak, şunu yapacak,
bunu yapacak. Dolayısıyla sevgili Tayfun’un önerileri doğrultusunda mutlaka yerel
bankacılığı, İller Bankası’nı yeniden inşa etmek zorundayız. Eski bir İller Bankası
yöneticisi olarak bunu söylemek zorundayım. Eğer yerel bankaların yeniden inşasını İller Bankası nezdinde sürdüremezsek ve ayrıca sözünü ettiğim kısıtı da
korursak, kusura bakmayın Çankaya Belediye Başkanı ne yapsın ya? Dalga mı
geçiyorsunuz? Buradan bir kaynak üretmek mümkün olabilirim mi? O zaman ne
yapacak, spekülatif alanlara yönelecek. Kendisi de açıkladı gayet güzel. Bu, başka da bir alanınız kalmadı demektir. Başka da bir çıkış kapısı yok demektir. İşte
bütün bunları ortadan kaldırabilecek, bu siyasi iradeyi de buradaki insanlar ortaya
çıkartacak, gezideki insanlar çıkartacaktır. Başka da bir seçenek yok. Yani bizden
başka, bizim dostumuz yok. Emekten yana dostlar bir araya gelecek, örgütler bir
araya gelecek ve bu sorun öyle ya da böyle çözülecektir. Yalnız şunun bir altını
çizelim yerelde tek başına kurtulma olmaz arkadaşlar. Merkezi bir plan olmadan,
merkezi bir kalkınma planıyla yerel planı birlikte düşünmeden bu mümkün değildir. Onlar birbirinin parçaları. Yereli kurtarmakla iş bitmiyor. İşte o zaman o yerel
iktidar, Fatsa’nın geçmişindeki konumuna düşer. Bir gün birileri gelir, Fatsa’da
olduğu gibi ezer, geçer. 12 Eylül’ün yapılma nedenlerinden biridir, Fatsa olayı.
Onu bilelim yani. Dozer gibi ezerler. Yani küçücük bir beldede sosyalizme belki
geçit verirler ama kalıcı olmasına asla izin vermezler arkadaşlar. Ne yapacağız?
Mutlaka ayrıca bir merkezi iktidar perspektifine de sahip olacağız YAYED’in de
yayımladığı Toplumcu Belediyecilik İlkeleri arasında bir planlama ilkesi var. Orada
da altı çizilmiş. Merkezi planla yerel düzeyde planlamalar birlikte programlanmalıdır. Eğer ikisi aynı anda yürümüyorsa o zaman bugünkü olan olur. Stratejik plan
diye bir şey uydurdular. Belediyeleri bunları hazırlamaya mecbur tuttular. Hakikaten rezalet bir uygulamadır. Kalkınma planıyla stratejik planların hiçbir ilgisi yoktur
arkadaşlar. Hatta elimde bunu kanıtlayabilecek örneklerim de var. Arzu edenlerle
paylaşabilirim. Teşekkür ediyorum.
YRD. DOÇ. DR. SONAY BAYRAMOĞLU ÖZUĞURLU: Ben aslında bana yöneltilen soruyu tam duyamadım. Herhalde ses boğuldu. O yüzden bilmiyorum tekrar
bir söz hakkı verecek misiniz ya da arada konuşalım isterseniz.
125
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Cevap 2:
YRD. DOÇ. DR. HÜSNİYE AKILLI: Konuşmasında Aziz hocam da belirtmişti kent
konseylerinin durumunu. Ben de hani sonuç bölümünde meşruiyet aracı olarak
kullanılan değil gerçek bir katılımcılık anlayışına ihtiyaç olduğunu da belirtmiştim.
Katılımcılığa baktığımızda maalesef içi boşaltılan bir kavram olmuş durumda. Hepimizin arayışı zaten toplumcu belediyeciliğin altında da aradığımız şey insanların
gerçek katılımı. Bu şekilde cevaplayabilirim. Diğer merayla ilgili soruda da, köy
tüzel kişiliği kaldırıldıysa ona ilişkin yapılan tüm kanun hükümlerini de ortadan
kaldırmıştır. Yani eğer o mera, kanunda tırnak içinde köy tüzel kişiliğine atıf var ise
şuan mahalleye dönüştüğü için köyleri artık bağlamıyor maalesef.
Cevap 3:
DOÇ. DR. TAYFUN ÇINAR: Şimdi bana sorulan soru kent konseyi bileşiminin
nasıl olması gerektiğine ilişkindi sanırım. Ben çok uzatmadan bir iki cümleyle
şöyle ifade etmeye çalışayım. Kent konseylerine yönelik Türkiye’de eleştirel bir
yaklaşım var ve bu eleştirilerin de kuşkusuz haklı yönleri olduğunu söyleyebiliriz;
ama burada gözden kaçırılmaması gereken hususlardan bir tanesi araçların nasıl
kullanıldığı ve katılım kanalı olarak halkın onu nasıl sahiplendiği de önemlidir.
Yani halk meclisinin bileşimi birazcık da halkın örgütlenmesiyle de doğrudan bir
ilişkisi olduğunu ifade edebiliriz. Eğer siz bir kent konseyi genel kurulunu, meclisini topluyorsanız ve oraya çok az bir katılım söz konusu oluyorsa bu bağlamda da oradaki üyelerin oraya gelmiş kişiler arasından seçilmesi normal bir süreç
olacaktır. Ama kent konseyi önemli katılım kanalı olarak görülüp, halkın da buna
yönelik ilgisi varsa bir süre sonra kent konseyi yerel demokrasi açısından önemli
bir araca dönüştürülebilir. Yani burada konjonktürün de önemli olduğunu gözden
kaçırmamak gerekir ve sonuçta katılım kanalı olarak çok çeşitli araçlar vardır.
Önemli olan bunların ne derece etkin kullanılıp kullanılmadığının test edilmesidir
ve bugün Türkiye’de de kent konseylerine yönelik eleştirilerin de güçlü olmasının
sebebi ülkemizde bu aracın çoğu zaman olumlu yönde kullanılmamasıyla bağlantılıdır. O açıdan yerel demokrasi adına, katılım adına bunlara sahip çıkılması ve
bu bağlamda da etkili araca çevrilmesi gerekir. Her ne kadar iktidar bunu kendisinin yerel düzeydeki kararlarına bir çeşit meşrulaştırması olarak düşünse de bazen
bunun dışına çıkılıp, çok farklı sonuçların da ortaya çıkması söz konusu olabilir.
Bu olasılığın gözden kaçırılmaması gerektiği kanısındayım. Teşekkür ediyorum.
126
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
IV. OTURUM: DAYANIŞMA VE KATILIM
Oturum Başkanı: Doç. Dr. Gökhan GÜNAYDIN
Doç. Dr. Gökhan GÜNAYDIN
Dayanışma ve katılım başlıklı bir panelde beraberiz. Eğer gezi ruhu, taksim direnişi ya da bana göre daha doğru bir adlandırmayla Haziran direnişi ve onun
yarattığı yeni bakış açısı Türkiye’ye egemen olacaksa gerçekten dayanışma ve
katılım olgularının çok daha içerikli bir şekilde konuşulması, tartışılması ve somut
duygularla ayaklarının yere bastırılması büyük önem taşıyor. Bu tartışmaları başlatmak üzere oturumu açıyorum.
Prof. Dr. Metin ÖZUĞURLU
“Tarihsel ve Kuramsal Boyutları ile Doğrudan Demokrasi Ölçeği Olarak Yerel Yönetimler”
1961 doğumlu olan Metin Özuğurlu 1986 ODTÜ Sosyoloji mezunu. 1994
yılında aynı bölümde doktorasını tamamladı. Doktorasını Ankara Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstriyel İlişkiler bölümünde yaptı. Halen aynı
üniversitede öğretim üyesi olarak çalışmakta. Türk sosyal bilimler derneği ve
sosyoloyi derneği üyesi.
Konuşmamda bu konu başlığını böyle tercih etmemin nedeni bu alanın kısmen
çiçeği burnunda bir araştırmacısı olmam. Sistemli incelemelerim son bir yıldır
yerel yönetimler üzerine yoğunlaşıyor. Doğrudan demokrasi ölçeği olarak yerel
yönetimler konusunun temel sorunsalı, problematiği şöyledir. Neoliberal gündemin açmazlarının yol açtığı fenalıkları deneyimlemek, bunu deneyimlemeyi sürdürmek yerine onu tarihin çöplüğüne fırlatacak inisiyatifi geliştirecek, eşitlikçi ve
özgürlükçü bir siyasal gündemi dolayısıyla programı bu topraklarda kubbeden kile
indirecek bir hareket oluşumu yönünden yerel yönetimlerin önemi nedir? Temel
problematiki böyle formüle edebilirim. İnsanlığın son 30 yılına hükmeden neoliberal gündem açmazdadır, çıkmazdadır. Bunun açmazları ile uğraşıp durmak
yerine bunu sonlandıracak ve eşitlikçi, özgürlükçü bir siyasal hakkı bu topraklarda
geçerli kılacak bir siyasal gündem bakımından yerel yönetimlerin önemi çerçevesinde ben doğrudan demokrasi ve yerel yönetimler olgusunu tartışma çabası içerisinde olacağım. Bu neoliberalizm hakkında bir değerlendirme yapacak olursak;
eğer neoliberal gündemin bir anatomisi çıkartılacak olursa çok farklı araçları var.
127
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
1970’lerin sonlarından günümüze kadar hükmeden çok farklı iktisat politikalarından ve belirleyici olduğu bir siyasal programı, küresel sermaye programından söz
ediyoruz. Şu üç unsurun dikkat çekici olduğunu düşünüyorum. Birincisi; neoliberal gündem esas olarak bir merkezsizleştirme atağıdır. Bir anlamda 19. yüzyılın
ikinci yarısından itibaren halk egemenliğinin ulus ölçeğinde kristalize olduğu ve
bunun siyasal kurumlarının net bir şekilde ortaya çıktığı 20. yüzyıl kazanımları
ile sermaye lehine bir hesaplaşma anlamında bir merkezsizleşme atağı olarak
görülmelidir. Ulus üstü ve ulus altı ölçeklerde yaşanan bir merkezsizleştirme ile
karşı karşıyayız. İkincisi; son 30 yıl bunu deneyimledik, neoliberal gündem politik
toplumun sınırsızlaştırılmasıdır. Bunun en temel enstrümanı da çok kültürlülüktür.
Bütün dünyada neoliberal gündem, politik toplumun sömürü ilişkisini esas alan,
dolayısıyla paylaşımı, bölüşümü esas alan, bu çerçevede üretim temelli, sınıf temelli bir mücadele arenası olarak örgütlenmesini mümkün kılan, bütün öğelerin
geriletilmesi de kolektif aidiyet, kimlik oluşumunun mümkün mertebe sınıf dışı unsurlarla şekillenmesi şeklinde bir anatomik sütuna sahiptir. Üçüncüsü de; piyasa
gereklerine tabiiyettir. Piyasa gereklerine bütün bir insanlığı tabi kılacak adımların
atılmasıdır. Dolayısıyla da piyasanın ki onun en temel aktörü olarak da firmanın,
girişimci firmanın karlılık ve rekabet edebilirlik önceliklerine tabi bir toplum örgütlenmesi inşasıdır. Dolayısıyla bu açıdan baktığımızda merkezsizleşme doğrudan
doğruya egemenliği, halk egemenliğini, politik toplumun sınıfsızlaşmasını, esas
olarak eşitlik, özgürlüğü ve piyasa gereklerine tabi bir toplumsallık inşasıdır. Bu
kamusallığı ve bu anlamda da eşitlik ve özgürlük prensiplerinin yasaklandığı hukuksal zemini gerileten, çökerten etkilere sahiptir. Egemenlik, eşitlik, özgürlük ve
hukuk kuralları dediğimiz bu dört kavram seti doğrudan doğruya demokrasinin
alt kavram setidir. Demokrasiyi biz bunlarsız tartışamayız. Dolayısıyla neoliberal
gündemi iktisadi ilişkilerin, zorunlulukların zorunlu bir neticesi olarak görüp, bir
tür kader olarak görüp ona uyum sağlamak şeklindeki bir stratejik yönelimi benimseyip, onun içinde kimi iyileştirici, ondan sonra sosyal boyut katıcı çabaların
gerçekte hiçbir anlamının olmadığı açıktır.
Çünkü bu neoliberal gündem esas olarak doğrudan doğruya demokrasiyi hedef
tahtasına yatırmıştır, halk egemenliğini eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum tahayyülünü hedef tahtasına yatırmıştır ve doğrudan doğruya onu erozyona uğratmıştır.
Şimdi buradan baktığımız zaman bu gündemde yerel yönetimler kuşkusuz çok
özel bir yer edinmiştir. Çünkü yerel yönetimler, doğrudan doğruya bu yaratılan
sonucun, ortaya çıkan sonucun bir anlamda hasar giderici mekanları olarak işlev
görmüştür. Klientalist ilişki ağlarıyla siyaset toplum ilişkisi yeniden dizayn edil128
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
miştir. Yoksulluk yönetimiyle ortaya çıkan derin eşitsizliklerin yol açtığı tahribat
giderilmeye çalışılmıştır ve aynı zamanda bir ilkel birikim siyasetiyle yani servetin
sermayeleştirilmesi, varlıların sermayeleşmesi çerçevesindeki temek iktisat politikasının temel aracının vuku bulduğu mekânlar olarak yerel yönetimler neoliberal
dönemde önem kazanmıştır.
Şimdi burada ideolojik konumlaşmamızdan bağımsız olarak bir dünya gerçeği
vurgusunu yapmak gerekiyor. Son 30 yılda sosyolojik olarak ne oldu? Çok önemli
şeyler oldu. Bir; dünyada iş gücü, dünya iş gücü, küresel iş gücü içerisinde ücretlilerin sayısı şaka değil 1990’dan 2005’e 15 yıl içerisinde ikiye katlandı. Bu Harvard’lı iktisat profesörünün ortaya koyduğu bir sayısal büyüklük, ücretlilerin sayısı
1990’da 1.46 milyardan, 2005’te 2.93 milyara erişti. Bu ölçekte bir ikiye katlanma
olgusu kapitalizmin hiçbir anında, hiçbir tekil coğrafyada vuku bulmuş değildir. Dolayısıyla bu şu demektir. 21. yüzyıl nasıl bir yüzyıl olacaksa bunu şekillendirecek
temel toplumsal dinamik işte bu işçileşme örüntüsünde saklıdır. Aynı zamanda
ne oldu? 20. yüzyıl boyunca piyasaya tabiiyetin hem sosyal demokrat biçimiyle
yani refah rejimi çerçevesinde hem de daha reel sosyalist biçimleriyle geriletildiği
ve dolayısı ile emeğin yeninde üretiminin meta dışı alanlarda gerçekleşmesinin
mümkün kılındığı bütün o olanaklar tasfiye edildi. Dolayısıyla insanın yarını meselesi tümüyle meta ilişkilerine, iş gücü piyasasındaki konumuna, pozisyonuna
indirgenmiş oldu. Gündelik yaşamı sürdürmenin ancak ve ancak nakit para teminine tabi olduğu bir koşulda bu gerçekleşmiş oldu. Yani küresel sermaye sahipleri
tarafından öyle bir dünya yaratıldı ki dünya nüfusu işçileştirildi, mülksüzleştirildi,
meta dışı alanların hem geleneksel hem modern alanları tasfiye edildi ve insanları
yaşamlarını sürdürebilmeyi ücret gelirlerine tabi hale getirildi. Nakit para teminine
tabi hale getirildi. Onun meşru yolu da tabi ücret teminidir ve bu koşullarda üstelik
kapitalizmin neoliberal evrede küresel biçimini işsizlik üreten bir forma oturtuldu.
Paradan para kazanma devrimi başlatıldı. İstihdam söz konusu olduğunda da
bunu tümüyle ve tümüyle güvencesizlik kalıbına oturttular. Bu nasıl bir dünyadır?
Şimdi bunun sürekli kazanacağını düşünmek, bunun daimi olacağını düşünmek
herhalde insanlıktan tümüyle umudunu kesmiş bir zihniyetin beklentisi olabilir. Bu
böyle sürmeyecektir. Şimdi ücretli nüfus 15 yılda ikiye katlanmışsa mevcut koşullarda bunun devam etmesinin ne anlama geldiği açıktır. Aynı Profesör Richard
Freeman iktisat doktorası sahibi olmak gerekmez diyor. Eğer mevcut koşullar
değişmezse, değiştirilemezse, bütün sektörlerde ücretler dibe doğru muazzam
bir yarışla gidecektir. Şimdi dolayısıyla bu ortamda biz ne yaşıyorsak onu tartışıyoruz. Dolayısıyla neoliberalizm konusundaki değerlendirmelerimi konuşmacı129
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
nın kendi dünya görüşünün yansımalarıdır şeklinde lütfen marjinalize etmeyelim.
Böyle bir dünya gerçekliği var. Dünyanın, dünya nüfusunun hali budur. Bu sosyolojik koşullarda, ortamlarda kendi değerlendirmelerimizi, tespitlerimizi yapmak
durumundayız.
Şimdi buradan ne çıkıyor? Mevcut koşulların devamında birey bazında açık ve
net olarak bunu gözlemliyoruz. Öz saygı bitiyor. İnsanlar güçsüzleşiyorlar. Kendilerine olan saygıyı kaybetme raddesine itiliyorlar ve kaygının yapısallaşması, kalıcılaşması gibi bir olguyla karşılaşıyoruz. Şimdi burada bu toplumsallık içerisinde
doğrudan demokrasi ve yerel yönetimler ilişkisini tartışmayı ben öneriyorum ve
benim esas perspektifim de budur. Bu çerçeve meselenin ele alınması gerekliliğini vurguluyorum.
Nitekim doğrudan demokrasi uygulamalarına baktığımız zaman esas olarak biraz önce yaptığım tarihsel değerlendirmeye benzer bir yönelimi görüyoruz. O da
şudur. Gerçekten de doğrudan demokrasi araçları yani halk egemenliğinin, halkın gücünün iktidarın halkta olması olgusunun delege edilmediği salt, doğrudan
deneyimlendiği çeşitli biçimlerin, araçların 1848’i izleyen yıllarda insanlık tarihinin
gündemine girdiğini görüyoruz. O da önemli bir yıldır. Çünkü ilk kez insanlık tarihinde mülksüzler, mülk sahibi olmayanlar biz yönetebiliriz iddiasıyla tarih sahnesine çıkmışlardır. Yani 1848 Avrupa’yı kasıp kavuran işçi devrimlerinin yılıdır ve
ondan sonra bu genel oy gibi hep bunu izleyen, büyük meydan okuyuşun etkileri
olarak, sonuçları olarak gözlenmiştir. Esasa olarak 1900’lü yıllardan başlayarak
ivme kazanmış doğrudan demokrasi deneyimleri ve Avrupa Birliği çerçevesinde
de 1990’lardan sonra da müthiş bir ivme kazanarak, güçlenerek sürmüştür, sürmektedir. Katılımcı demokrasiden söz etmiyorum. Adı ve açıkladığıyla doğrudan
demokrasi. Bu kavram adı altında bu mesele tartışılmaktadır. Parlamenter temsili
demokrasinin zafiyetlerinin bir anlamda giderilmesi şeklindeki bir ihtiyacın sonucu olarak doğrudan demokrasi araçlarına duyulan gereksinim artmıştır. Bu konunun tartışılması, araştırılması ve bu konu etrafında ciddi bir literatürün oluşması
da son 15-20 yılın esas olgusu olarak karşımızdadır. Burada bir referandumları
görüyoruz, temel araçlar olarak. Bunun farklı biçimleri var. Yurttaş inisiyatiflerini
görüyoruz. Gündem temelli, sorun temelli inisiyatifleri görüyoruz ve geri çağırmayı
görüyoruz. Bunları ayrıntılı olarak tartışacak değilim; ama sayın başkan geziye
Haziran direnişi dedi. Onunla açtı oturumu. Türkiye’de bence doğrudan demokrasinin en açık gerçekleşme biçimi bir geri çağırma fiili geri çağırma eylemi olarak
Haziran direnişidir. Çok açıktır. Doğrudan demokrasi eylemidir ve tam da bu ne130
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
denle iktidar sahiplerinin bir darbe girişimi olarak nitelendirilmesi anlamlıdır. Tam
tersini ifade etmişlerdir, etmektedirler. Gerçekten de daha sonra aldığı biçimlerle
doğrudan demokrasi öğesini çok güçlü bir şekilde bağrında taşıdığı Haziran kalkınması açıktır, nettir.
Yerel yönetimler biçimindeki tezahürü açısından vurgulanması gereken ve asla
unutulmaması gereken husus şudur. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi tek başına
teknik bir mesele olarak kavranacak bir husus değildir. Buradaki temel ölçüt halk
egemenliği unsurunun, öğesinin söz konusu güçlenmedeki yeridir. Halk egemenliğini ıskalayan, halk egemenliğini zaafa uğratan, halk egemenliğini gündem dışı
bırakan bir güçlenme söz konusuysa bu esas olarak teknik bir iştir ve muhtemelen gerçek erk sahiplerinin küresel sermaye istekleri doğrultusunda gerçekleşen
bir yerel yönetimler güçlenmesi acentesinden başka bir şey değildir. Bunu böyle
görmek gerekir. Burada da kritik unsur şudur. Peki, halk nedir? Yani yerel yönetimler ölçeğinde halk nasıl oluşacak? Tek tek oradaki hemşerilerin toplamından
mı ibarettir? Bir açıdan evet, toplamıdır; ama bu basit aritmetik toplam değildir.
Yaşayan insanları belli bir beldede, bölgede, belediye sınırları içersinde yaşayan
insanların halkla, halk olarak bir araya getiren örgütleyici ilke nedir? Kritik olan
hususlardan biri de budur. İşte neoliberal gündemin sınıf temelli ölçütleri geriletip, onun yerine sınıf dışı aidiyetleri ön plana getirmesi hususunun asıl sonuçları
burada yaşanmaktadır. Bizi bir araya getiren örgütleyici ilke ne olacaktır? Burada
eşitlik ve özgürlüğün teması mefhumu burada anlam bulur, ete kemiğe karışır. Bu
ikisini bir arada söylüyor olmamız, ikisini ayırarak değil. O çünkü liberal tuzaktır.
Yani özgürlük ve eşitlik ayrıksı doğalara sahiptir ve hatta rekabet içindedir derler.
Hayır, eşitlikten boşalmış bir özgürlük mefhumu serbestlikten öte insanlığa bir
şey sunmaz. Serbest olmak her koşulda özgür olmak değildir. Dolayısıyla eşitlik ve özgürlüğün işçiliği esas olan budur. Bu anlayışla bakmak gerekir. Bu ise
doğrudan doğruya yaşam alanı, istihdam ve kendini realite ettiği toplumsallıklar
şeklinde kavranacak bir toplumsal mekanı gündeme getirir. Bunun olmazsa olmazı meta dışı alanların bu anlamıyla kamusallıkların mevcudiyetidir. Siz insanı
iş gücü piyasasındaki konumuna indirgenmiş bir yaşama alanına hapsederseniz
oradan demokrasi çıkmaz, oradan işte klientalizm çıkar. Oradan otoriter yapılar
çıkar; ama demokrasinin olmazsa olmazı piyasa gereklerine tabiiyetten uzaklaşmış metasızlaştırılmış, meta dışsallaştırılmış toplumsallıkların mevcudiyetidir. Bu
olmazsa hayat olmaz, bu olmazsa demokrasi olmaz. Teşekkür ederim.
131
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Prof. Dr. Meltem ÇİÇEKLİOĞLU
“Sağlığın Geliştirilmesi için Yerel Yönetimlerde Dayanışma ve Katılım”
Eskişehir 1968 doğumludur, 1991’de Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinden
mezun olmuştur. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda Uzmanlık eğitimini 1997 yılında tamamlamıştır. Çiçeklioğlu’nun Kadın
sağlığı, sağlık eğitimi ve sağlık politikaları konularında bilimsel faaliyetleri
bulunmaktadır. Türk Tabipleri Birliği, yerel yönetimler ve sivil toplum örgütlerinin yürüttüğü, kadın sağlığı ve sağlık politikaları konusundaki proje ve eğitimlerinde görev almıştır. 2009 yılından bu yana Çankaya Belediyesi Sağlık
Danışma Kurulu üyesidir. Halen Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı
Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olan Meltem Çiçeklioğlu Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora programlarında eğitim vermektedir.
Ben de sağlıkla ilgili hem katılım hem yerel yönetimler hem de sağlığın geliştirilmesi, birbiriyle nasıl harmanlanacak bunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Dünden
bu yana esasında sağlık konuşuluyor. Çok yoğun bir şekilde konuşuluyor. Neden
dünden beri konuştuklarımız tam da sağlığın odağında ve merkezinde? Az önce
hocamın belirttiği gibi eşitsizlikleri özellikle yerel yönetimlerde ve dayanışma çerçevesinde sağlıkta eşitsizlikler bağlamında ele almaya çalışacağım.
Öncelikle sağlığı nasıl tanımlıyorum, dünden bu yana konuşulan konuların sağlıkla nasıl ilgisi var? Genellikle sağlık algısı hastalık üzerinden tanımlanır. Hasta
olmama hali olarak tanımlanır; ama biz halk sağlıkçılar tıp fakültelerinden başlayarak halka da sağlığın esasında hastalıkla başlamayan bir süreç olduğunu, çok
önceden üretilmeye gereksinimi olduğunu söylemeye çalışıyoruz ama çok da başarılı mıyız bunu bilemiyorum. Sağlık, bireysel bir durum değil ve sadece biyolojik
bir durum da değil, toplumsal bir yaşantının sonucu. O yüzden toplumsal bir kavram. Bir sürü belirleyicisi var ve bu belirleyicilerin tümü tamamıyla dediğim gibi belediye ve yerel yönetimlerin konu alanlarını direkt olarak etkileyen mekanizmalar.
Yani sosyal bir topluluğa ait etkiler, yaşam ve çalışma koşulları, sosyo ekonomik
politikalar tamamen sağlığı belirliyorlar, sağlıklı olma durumumuzu belirliyorlar.
Az önce neoliberal politikalardan ve üretim alanlarının metalaştırılmasından bahsedildi, biz bunu sağlık alanında çok yaşıyoruz. Bu nasıl yansıyor sağlığa? Sağlığın son 50 yıldır geliştiğini söyleyebiliriz. Doğuşta beklenen yaşam yılı artıyor.
Avrupa’da 1980’den 2010’a kadar beş yıl artmış. Türkiye’de, tabi ki gelişmişlik
düzeyi geride olduğu için ve geriden başladığımız için çok daha fazla artarak doğuşta beklenen yaşam yıllarımız yükseliyor; ama bu gelişme her yerde aynı şekilde gerçekleşmiyor. Gelişme her yerde; ama sonuç bir farklılığı bize gösteriyor.
Dünyanın en geri kalmış bölgeleriyle daha geri kalmış toplumları arasında halen
132
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
doğuşta beklenen yaşam yılları arasında çok ciddi fark devam ediyor. Avrupa’da
en gelişmiş Avrupa ülkelerinin en gelişmiş gurubunda 82.8 yıl doğuşta beklenen
yaşam yılı; ama yine Avrupa’da daha küçük bir ölçekte, en kötü yerinde 68.6 yıl,
aradaki fark oldukça geniş. Bu sadece ülkelerin birbirleriyle karşılaştırmamızda
mı oluyor? Hayır. Ülkelerin içinde de ciddi farklılıklar var. İrlanda görece daha gelişmiş bir Avrupa kenti. En düşük sosyo ekonomik düzeydeki erkeklerde doğuşta
beklenen yaşam yılının en yüksektekiler ile arasındaki fark 7.6 yıl daha fazla. En
temel belirleyici sağlık göstergemiz doğuşta beklenen yaşam yılı. Mortalite oranları yani ölüm hızları da aynı şekilde farklılık gösteriyor. Ülkemiz içinde benzer bir
farklılığı çok rahatlıkla bebek ölümlülüğünde söyleyebiliriz. Bebek ölümlülüğü en
iyi olan, doğuyla batı arası, en iyi olan batıyla en kötü olan doğuyu, buna biz hız
oranı adı veriyoruz, oranladığımız zaman 2008’de 2.69 kat daha fazla. 78’den beri
bebek ölüm hızımız düşmesine rağmen bu farklılık artıyor. Bölgesel eşitsizlikleri
görmemiz mümkün. Benzer uçurum, şehirlerin içinde çok yaygın yaşanıyor ve
bundan sonra dünden beri dinlediklerimde daha da artacağı konusunda fikir veriyor. İsveç, eşitsizliğin daha az olduğunu düşündüğümüz, gelişmişlik seviyesi çok
yüksek bir ülke, Marma kentinde şehrin en kötü bölgesiyle en iyi bölgesi arasında
doğuşta beklenen yaşam yılı farkı 8 yıl. Yine İngiltere, İngiltere’de sağlık, bölgesel,
ulusal sağlık sistemi bölgeler anlamında örgütleniyor ve hastaneler, bölgelerine
toplumsal anlamda da hâkim. Glaskov ve Slâyt sağlık bölgesinin verilerine bakarsak en kötü olan, en alttaki kısım Glaskov’a ait ama en yüksek olan kentle
arasındaki fark 8 yıl, arada doğuşta beklenen yılı. Biz bunu sağlıkta eşitsizlikler
adı altında halk sağlığında çok ciddi bir şekilde tartışmaya çalışıyoruz. O yüzden
tanımı çok önemli.
Doğal değil toplumsal nedenlerden kaynaklanan, önlenebilir, önlenebilir olduğu
kadar da kabul edilemez nitelikteki eşitsizlikler bunlar. Bireysel değil toplumsal
bir bağlamda sağlığa bakarken bu eşitsizliklerin saptanması gerekiyor ve buradan savaşılması gerekiyor. O yüzden de bir tek sağlık alanının buraya müdahale
etmesi yetersiz, üstüne üstlük hatalı da. Hem ekonomi, hem sosyoloji, hem dünden beri sosyal bilimcilerin katkıları, tüm konuşulanlar aynen bu sürecedir, bu
eşitsizlikler üzerinedir. Sağlık dışı disiplinlerin de burada mutlaka yer almasının
gerektiği toplumsal guruplar arasında sağlıkla ilgili farklılıkları sağlıkta eşitsizlikler
olarak tanımlıyoruz. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2010 dokümanında da yer aldığı
gibi, Dünya Sağlık Örgütü’nün özellikle Avrupa’daki krizden ve son dönem sosyal
bilimci hocalarımın da hem sabahki oturumda hem de şimdi ilettikleri gibi sanırım
neoliberalizmin çöktüğünü fark etmeleri, dolayısıyla kentlerde “biz sağlığı nasıl
133
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
iyileştirebiliriz?” sorusunu sormaktadırlar. Sosyal belirleyicileri bu eşitsizlikleri yaratıyor. Artık Dünya Sağlık Örgütü de net olarak söyleyebiliyor. Çünkü 1990’dan
itibaren Dünya Sağlık Örgütü bambaşka bir söylemle bizim karşımızdaydı. Daha
çok riskler üzerinden, bireysel faktörler üzerinden, sağlık hizmeti üzerinden bir dil
kuruyordu. Bunu tamamen değiştirdiği anlamına gelmiyor; ama sağlıktaki eşitsizliği kabul ettiği, yüzleştiği anlamını en azından çıkartabiliriz.
Nedir sosyal belirleyiciler? İnsanların doğumundan gelişmesine, yaşamında ve
çalışma ortamında içinde bulunduğu sosyal koşullar sağlığı belirliyorlar. Yani düşük gelir, düşük eğitim düzeyinde olmak, kötü barınma koşulları, suya erişememek, kötü çevre koşulları, işsiz olmak, informal işlerde çalışmak, iyi sosyo ekonomik koşullardaki akranlarına göre sağlığa, aynı sağlık potansiyeline ulaşamıyorlar. Çünkü bu olumsuzluklar, önlerindeki o eşitsizlikler de artarak, birikerek sağlığa
yansıyarak devam ediyor. Dezavantajlar sosyo ekonomik gruplarda birikme eğilimi gösteriyor. Düşük doğum ağırlığında doğan bir bebek daha büyük bir oranda
sigara dumanına daha çok maruz kalacak. Çünkü kötü barınma koşullarında ve
bu riski daha fark etmeyen bir aile ortamında yetişme olasılığı daha yüksek. Daha
kötü beslenme olasılığı daha yüksek. Okulda daha az başarılı olacak. Kirli bir
trafiğe maruz kalacak, ailede işsizlik daha yaygın olacak, meslek seçiminde daha
az tercihte bulunabilecek ve tüm sorunları yaşamında biriktirerek devam edecek.
Peki, kent ölçeğine bu eşitsizlikler nasıl yansıyor? Şunu yapabilmeyi çok isterdim,
Türkiye’den bu eşitsizlikler nasıl yığılarak kent ölçeğinde bir sorun haline geliyor
ve nasıl üst üste yığılıyor; ama ne yazık ki böyle bir veriyi bu bağlamda elde
edebilmemiz güç, inşallah bundan sonra yapmaya çalışırız. Londra 1870’lerden
itibaren - şimdi öğreniyorum ki - toplumcu belediyeciliğin yansımalarıyla sağlıkta
eşitsizlik meselesine alt yapı ve mekan sorunuyla yani belediyelerin düzeltilmesiyle bir çözüm yaklaşımı getirmiş. Şimdi de 2010’da bir rapor yayınladılar. Bu
raporda İngiltere’deki eşitsizlikleri ölçtüler. Sigara içme oranı, alkol alma oranı,
obezite sorunu gibi kriterler dikkate alınarak bir ölçek kullandılar. Kötü sosyoekonomik durumda yaşayan, yani daha çok sigara, alkol tüketenler merkezden
perifere doğru yayılıyor. Yani bu eşitsizlikler sağlıkta, kentsel alanda ve mekânsal
anlamda da üst üste örtüşerek katlanıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün bahsettiğim
dokümanları sağlıklı kentler ekibinin, Avrupa ekibinin oluşturduğu iki tane metin
bulunmakta ve sağlıktaki eşitsizlikleri çözmek için ne yapacağımıza dair belediyelere özellikle vurgu yapıyorlar. Dediğim gibi teknik anlamda halen daha neoliberal
söylemi içinde barındırıyorlar; ama sosyal belirleyicilere mutlaka vurgu yapmak
zorundayız diye itiraf da ediyorlar. Belediye kavramını ve belediyeleri daha bü134
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
tüncül bir açıdan ele almalıyız vurgusunu bu iki metinde de belirtiyorlar. Bir de
sağlığın geliştirilmesi kavramı da çok önemli, bunu kavramış durumdalar. Bu da
bizim 1990’dan beri halk sağlığında mücadele etmeye çalıştığımız bir kavram.
Sağlığın geliştirilmesini sadece bireysel riskler anlamında anlamak değil - yani
fiziksel egzersiz yapın, diyetinize dikkat edin - esas olan bu fiziksel aktivite düzeyini yapamama nedenleridir. Sadece yaşam tarzı değişikliğine odaklı müdahaleler,
kendileri için daha sağlıklı tercihler yapabilecek eğitime ve gelire sahip olanları,
daha kötü sosyo ekonomik durumdakilere göre daha hızlı etkiliyor ve biz, bu müdahalelerle ne yapıyoruz? Arayı daha da açıyoruz. Eşitsizliği daha da artırıyoruz.
O yüzden dünden beri toplumsal müştereklik kavramı, toplumsal müşterek alanlar
kavramı, toplumsal müşterek çıktılar kavramı çok önemli bir yaklaşım. O yüzden
daha bütüncül bir yaklaşıma ihtiyaç var. O yüzden sağlığın belirleyicilerine yönelik
tüm müdahalelerde belediyeler, yönetimler çok çok önemli. Çünkü yoksul, işsiz,
eğitimsiz kişilerin sağlıklı yaşam alanlarına gitmeleri mümkün değil ya da buraları
terk etmeleri ya da daha sağlıklı yeri seçme şansları da yok. Bu yüzden mekânsal
özellikler sağlık sonuçlarıyla yakından ilgili. Yani ulaşım, hava kirliliği, yol güvenliği, mahalleye ait özellikler, barınma, şehir planlaması, yeşil alanlar ilk günden beri
vurgulanıyor.
Yeşil alanlarla devam edersem yeşil alanların en yoğun olduğu kentsel bölgelerde
yaşayanlarda mortalite oranı en düşük. İngiltere’de geri kalmış bölgelerde yaşayan çocuklarda araba kazası oranı, gelişmiş bölgelerde yaşayan çocuklara göre
dört kat daha fazla. Avrupa’nın 12 kentinde ölçmüşler. Çöp bidonlarının ve grafitlerin en yoğun olduğu bölgeler neresi? Bunların en yoğun olduğu bölgelerde halkın fiziksel egzersiz yapma oranı daha az, şiddet ve obezite oranı daha yüksek.
Çünkü bu alanlar yürümek için uygun alanlar olmaktan çıkmışlar. Herkes daha
çok evde kalmayı, evde olmayı tercih ediyor. Yine özellikle yaşlı ve soğuğa dirençleri daha az olanlar için kötü barınma koşulları ve yatacak önemli bir problem. O
zaman belediyeler günlük yaşam koşullarını geliştirmesi gerekiyor. Özellikle çocukluk dönemi, eşitsizliklerin giderilmesi anlamında çok önemli. Sosyal korunma
mekanizmaları geliştirmeli, güç, para ve kaynakların eşitsiz dağılımı engellenmeli.
Bu sadece yerel yönetimlerin yapabileceği bir şey değil. Merkezi politikaları da
açmamız lazım. Sorunların saptanması gerekiyor. Boyutunun belirlenmesi ve duyurulması gerekiyor. Biz bilinçten bahsediyoruz. Bilinç, herkes tarafından görünür
olduğunda, anlaşılabilir olduğunda kazanılıyor. Bunların bu yapılan tüm uygulamaların değerlendirilmesi gerekiyor. Türkiye’de özellikle sağlığa etkisini ne kadar değerlendiriyoruz, ne kadar görünür hale getiriyoruz? Bunun belirlenmesi çok
135
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
önemli. Şimdi biraz daha netleştirirsek, kentlerdeki sağlık ve refahla ilgili eşitsizlikleri ortaya çıkaracak araştırmaları planlamalıyız diyoruz; ama bunun koşulu kolay mı? Bir örnekle açıklamak istiyorum ben. Aynı zamanda Çankaya Belediyesi
Sağlık Danışma Kurulu’nda çalışıyorum. Dünya Sağlık Örgütü’nün alt grubu olan
Eşitsizlikler Grubuyla, Sağlık Eşitsizliklerini elimizde bulabildiklerimizle mahalle
mahalle çıkartalım dedik, ama ne TÜİK’ten ne Halk Sağlığı Müdürlüğü’nden ne
de Nüfus Müdürlüğü’nden mahalle verileri elde edemedik. Bu çabadan vazgeçmiş değiliz. Belki başka alternatifleri kullanmaya çalışabiliriz. Küçük bir alanda
küçük bir proje yaptık. Halkla bir araya gelmek, hizmete katmak adına bir deneme
diyebiliriz. Bu proje öncesinde sağlıklı veriye ulaşmak sorun oldu, sadece anketler eşitsizlikleri ortaya çıkarmak için bize veri sağlamıyor. Kadınlarla odak grup
görüşmeleri yaptık. Gerçekten özellikle sağlığın belirleyicileri konusunda bize çok
yol gösterdiler. Bu kadınların büyük bir kısmı eğitimsizlerdi. Hatta okuma yazma
bilmeyenler önemli bir kısmını oluşturuyordu. Biz onlara sağlıkla ilgili sorunlarını
sormuştuk ama onlar çevre düzenlensin, parkı ıslah edin dediler. Okula engelli
rampası yapın dediler. Yanlarında bir orman alanı var, ormanı ıslah edin dediler.
Gerçekten belediye engelli rampalarını başlattı. O okulla kalmayıp, bütün belediye sınırları içindeki okulların engelli rampa ihtiyacına yayılan bir süreç başlamış
oldu. Yine o bölgedeki ormanın yenilenmesi çalışmalarının başladığını halka duyurdu ve sosyal etkinlikleri biz eğitim programı içine yedirmeye başladık. Çok küçük bir örnek ama halktan gelen taleplerdi. Son olarak şunu söylemek istiyorum.
Belirlenen eşitsizlikleri ortadan kaldırması için öncelikle net bir hedefin konması
gerekiyor ve bu bütüncül bir yaklaşımla olması gerekiyor. Saptanan sorunların
önceliklendirilmesi; ama bu önceliklendirmede mutlaka halka sorulması gerekiyor.
Bu mekanizmalar sağlık için de aynı şekilde kullanılabilir. Katılım için de eğitim
ve farkındalık çalışmalarının yapılması. Yani dediğim gibi bilme düzeyi bu kadar
az olursa katılım da o kadar zor olur. Katılım için de bir bilinçlendirmeye ihtiyaç
vardır. Yerel yöneticilere bir ricam, bu kadar yerel yöneticiyi bir arada görmüşken,
tüm kararlarında ve politika ve eylemlerinde şu soru hep akıllarında olsun ve Dünya Sağlık Örgütü metni bile diyor ki bunun sonuç yararları kendilerine olacaktır,
diye belirtiyor. Sağlık ve sağlık eşitsizlikleri üzerine ben bunu yaparak bir çıktı
sağlayamıyorum. Hani sağlığa dair burada ne yapıyorum; ama az önce söylediğim bağlamda tüm kent yönetimi ve toplumun hepsi bu çalışmaların izlenmesi ve
değerlendirilmesinin bir parçası. Hatta bu çalışmaların bir parçası olmalı diyerek
kapatıyorum. Teşekkür ediyorum.
136
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Doç. Dr. Mihriban ŞENGÜL
“Kentsel Sınıfsal Çelişkiler, Toplumcu Belediyecilik ve Katılım”
1969 yılında Elbistan’da doğdu. Lisans Eğitimi’ni İnönü Üniversitesi İktisadi
ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde, Yüksek Lisans Eğitimini İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Yönetimi Anabilim
Dalı’nda, Doktora Eğitimini Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi (Kent ve Çevre Bilimleri Bilim Dalı) Anabilim Dalı’nda tamamlamıştır. Yayımlanmış çok sayıda bildiri, makale ve
kitapları vardır. Halen İnönü Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Kamu Yönetimi Bölümü’nde öğretim üyesi olarak akademik görevlerini sürdürmektedir.
Benden, toplumcu belediyecilik ve katılım konusunda konuşmam istendi; ama katılım süreçleri ve araçları konusunda konuşmanın bir anlamı kalmadı artık bence.
Çünkü bunlar bilmediğimiz şeyler değil. Teorisi çok, dünden bu yana da zaten üstünden geçtik, çok değerli bilgiler paylaşıldı burada. Onun üstüne bir şey koymak
zor. Tekrara düşme olasılığı çok yüksek. O yüzden ben kabaca bir değerlendirme
yapacağım. Katılım süreçleri ve araçlarını biliyoruz; ama katılım süreçleri araçlarını konuşmak şu bakımdan anlamsız. Demin katılımcı bütçeyi çok konuştuk
burada. Hangi politik amaçlarla hangi katılım süreçlerinde kullandığınıza göre çok
farklı sonuçlar doğurabiliyor. O zaman politikalar düzeyinde konuşmak gerektiğini
düşünüyorum. O yüzden biraz önceki oturumda Aziz hocamın bıraktığı yerden
devam edeceğim aslında. Bir şey söyledi; ama tartışma aşamasındaydı, derinleşmeden kaldı. Toplumcu belediyecilik uygulamaları yerelliklerde sıkışıp kalıyorlar.
Bu belediyecilik uygulamalarının etkisi nasıl büyüyecek? Orada sıkışıp kalacak
mı? Makro alana nasıl taşınacak, nasıl taşınır? Deneyimler var. O deneyimlerden
nasıl yararlanacağız? Bunu tartışıyoruz. Aslında son üç dört güne kadar ben kalem de oynatamadım bu konuda. Çünkü benim kafamda da sorular var. Hayallerimiz var. Geçmiş deneyimlerden büyük gururla söz ediyoruz; ama biz nasıl yapacağız? Bunun yanıtını bilemiyoruz. Biraz da onun üzerinde kafa yormaya çalıştım.
Toplumcu belediyeciliği de aslında şu iki seçenek içinden çıkarıp değerlendirebiliriz. Bir; kapitalist piyasa süreçlerinin içine sıkışmış, sistemin sınırları içerisinde,
kentsel alanda, emekçilerin, yoksulların yaşamlarını maddi ihtiyaçlar üzerinden
göreli olarak iyileştiren, hizmet üreten bir toplumcu belediye mi? İki, kapitalist sistemin içinden, kapitalist sistemin sınırlarını zorlayarak, onların içinden antikapitalist alternatif sistemlerin yolunu açabilecek bir toplumcu belediyecilik modeli mi?
Ben ikincisinden yola çıkarak toplumcu belediyeciliği şöyle tanımladım. Toplumcu belediyecilik, kapitalizmin kentsel alanda yarattığı eşitsizlikleri yeniden üretim
137
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
süreçleri üzerinden emekçi ve yoksul kitlelerin lehine maddi yaşam ihtiyaçlarını
üreterek, onların yaşam kalitelerini yükselten; ama aynı zamanda toplumu siyasal
olarak dönüştüren ve bunu yaparak kapitalizmin, kapitalizme alternatifler yaratma
yollarını arayan ve bu yolda çabalayan belediye. O zaman kapitalizme alternatif
bir sistem arayışına dayandırıyorsam daha makro bakmam gerekiyor. Geçmiş
deneyimlere baktığımız zaman örneğin, 70 ve 80 öncesi deneyimlere baktığımızda, 73-77 dönemi Kürtlüğün çok ayrıntılı konuşulduğu, Vedat Dalokay, Erol Köse,
Ahmet İsman deneyimleri, her biri aslında kapitalizmin farklı ihtiyaç duyduğu bir
dönemde ortaya çıkmış. Yani sistemin içinde bulunduğu nesnel koşullar toplumcu
belediyeciliği desteklemiş. Yani Türkiye perifer bir ülke. Emeğin yeniden üretimine
kaynak ayıramadığı için belediyelerin bu tür kaynak tahsisine ihtiyacı var. İki; merkezi hükümet iktidar arasındaki kaynak paylaşımı mücadelesi var. Oradan destek
var. Üç; sol siyasal kültür var büyük kentlerde; ama buna rağmen üç büyük kentte
çok somut örnekler var; ama her biri nerdeyse ben tırnak içinde öyle ifade ediyorum, Türkiye’de toplumcu belediyelik deneyimleri belediye başkanlarının kahramanlıklarına dayanılarak gerçekleşmiş. Yani önünde önce bir siyasal özne yok.
Onun ötesinde o etkiyi büyütecek bir siyasal özne yok. İşte Erol Köse kahraman,
Ahmet İsman kahraman, Vedat Dalokay kahraman; ama onlar gittikten sonra o
toplumcu belediyecilik deneyimini büyütecek bir siyasal özne yok. Bir siyasal özne
var, ama kendini solda yeni tarif ediyor ve bu birikimi sürdürememiş. Fatsa deneyimine baktığımız zaman o bağımsız bir şey, siyasetten bağımsız aday olup, seçilmiş biri Fikri Sönmez. Orada gerçek bir antikapitalist belediyecilik deneyimi var;
ama bir yandan da merkezi iktidar kendi varlığını tehdit olarak algıladığı için zor
yoluyla sonlandırılmış. Orda da belediye başkanlığı kahramanlığı var. Her birinde
de aslında dünden beri konuşuyoruz, katılım aşağıdan yukarıya doğru kolektif süreçlerin işlemesi yoluyla olması gerekir diyoruz; ama her birinde de katılımın belli
bir alana yöneltilecek, toplumu siyasallaştıracak öncü bir siyasal özne olmadığı
için hep yukarıdan aşağıya katılım süreçleri gerçekleşmiş. O kahraman belediye
başkanı ortadan çekilince de süreç geride bıraktığı nostaljisiyle ortadan kalkmış.
Bugüne baktığımızda da neoliberal dönemi tarif etmeme gerek yok. Bir yandan
sermaye yerel üstü ölçeklerde örgütleniyor. Küresel ölçekte sermaye birikimi koşullarını oluşturuyor ve sermaye birikim koşullarını sağlayacak güvenlik mekanizmaları da oluşturmuş. Bunun en önemli araçlarından biri de devlet. Devletin başta
ideolojik aygıtları olmak üzere bütün aygıtlarını kullanıyor. Kendi bütünleşirken küresel ölçekte sermaye birikiminin koşullarını bütünleşik olarak organize ederken
yereli parçalıyor, yereldekiler birbirleriyle yarışıyorlar. Kamusal insanı yok etmiş.
Bireyler birbirleriyle yarışıyorlar. Türkiye örneğine bakın. Bütün kardeşler bile iş
138
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
için birbirleriyle yarışıyorlar. Herkes sınav sıralarında birbirleriyle yarışıyorlar. Şimdi biz bu kadar parçalanmış, atomize olmuş bireylerden nasıl kamusal davranış
bekleyeceğiz? Bir siyasal özne olmadan kendiliğinden ta aşağıdan yukarıya doğru bir katılım süreci nasıl işleyecek? Gezi hareketiyle başlayan süreç çok değerli.
Biraz önce Sonay hocam da anlattı. İşte forumlar çok değerli. Ben çok heyecanlandım. Forumlarda aşağıdan gelen sesler var; ama bu sesler rüzgârda dağılıyor.
Şimdi bu sesleri hangi örgüt duyacak? Kim formüle edecek? Nasıl hayata geçirecek? Bu sesler de yani forumlarda ortaya çıkan seslerde siyasal öznesini bulamıyor. Toplum homojen değil. Herkes gezi hareketinin parçası değil. Öbür kesime
bakıyoruz. Neoliberal politikalarla devletin kamusal alandan çekilmesiyle birlikte
işsizlik, yoksulluk yaygınlaşmış; ama talihin cilvesine bakın, yoksulluk, işsizlik bu
kadar yaygın; ama sosyal patlama yok. Neden yok? Çünkü bir yandan merkezi
devlet, bir yandan yerel iktidarlar günlük hayatın neredeyse bütün pratiklerinin
üzerinden sosyal yardım dağıtıyorlar. Çocuk doğuruyorsun sosyal yardım veriyor,
evleniyorsun veriyor, askere gidiyorsun veriyor, cenazen oluyor veriyor. Geliyor
taziye çadırı kuruyor belediyeler. Sosyal patlama olmaz. İnsanlar günlük yaşamın
en temel pratikleri üzerinden yoksulluk üzerinden, mecburiyet üzerinden bağımlı
hale getirilmişler. Dolayısıyla yaşamsal gerekçeler üzerinden bağımlılık ilişkisine
girmiş insanların karşısına daha güçlü bir alternatif kurmadan öteki bir sistemin
içine nasıl katacağız, bu süreçlerin içine nasıl çekeceğiz?
Belediyeler, bu sosyal belediyecilik öyle bir hale gelmiş ki AKP - muhafazakar sağ
iktidar - sosyal belediyeciliği insanları bağımlı hale getirmiş ki belediyecilik tanımı
değişiyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin KAGİDER ve Hollandalı
Sivil Toplum Örgütleri’nin katıldığı bir toplantıda konuşuyor. Geleneksel ve toplumsal cinsiyet algısı üzerinden “biz kadınların siyasete girmesini çok istiyoruz”
diyor. “Neden girmiyorsunuz diye sorduğumuz zaman, ne olmak istersiniz diye
sorduğumuz zaman hepsi milletvekili olmak istiyor” diyor. “Hâlbuki belediyeler
daha önemli” diyor. “Belediyeleri yol, su, elektrik, para işleriyle uğraşıyor zannediyor” diyor. “Hâlbuki belediyeler değişti, artık insancıl belediyecilik modeli var,
belediyecilik kadına yakışır” diyor. Çünkü kadın bakan, besleyen, şefkat gösteren,
temizleyen kişi onun algısına göre.
Şimdi bu bağımlılık ilişkisinin içerisinden nasıl çıkarıp alacağım da tabanın iradesi
oluşacak, toplumcu belediyecilik modeli ortaya çıkacak. Bütün bu soruları yan
yana koyduğumda hep aynı yere geliyor. Hangi siyasal özne bütün bunları bu
yerellikteki deneyimleri tabanda ufak ufak duran iradeyi birleştirecek?
139
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Biraz önce Seferihisar’dan gelen arkadaşımız da çarpıcı bir şey söyledi. Geleceğin köyleri hareketiyle ilgili olarak köylerin kapatılmasıyla ilgili yasanın iptali süreciyle ilgili 1200 köy muhtarlarına ulaştık dediler ki, o iş bitti, bir şey yapamayız.
Yani merkezi iktidarın, sermaye kadar merkezi iktidarın da tabanda oluşturduğu
hegemonya o kadar güçlü ki, tam anlamıyla öğrenilmiş çaresizlik düzeyine yükselmiş.
Şimdi bu nasıl kırılacak? Yani Çankaya Belediyesi’nin toplumcu belediyecilik modelini kapitalizmin sınırlarını istediği kadar zorlasın en ideal biçimde gerçekleştirse Çankaya’da gerçekleştirilmiş modelin deneyimleri öteki alanlara nasıl aktaracağız? O yüzden siyasetçiler de buradayken burada konuşmam çok isabetli.
Bence bu sürecin en önemli öncü siyasal öznesi, siyasal sol bir parti olması gerekir ve toplumcu belediyeciliği sadece kentsel yaşamın maddi, fiziksel ihtiyaçlarına
yönelik hizmet üreten belediyecilik olarak değil aynı zaman da antikapitalist bir
kent politikasını uygulayan bir belediye olarak tanımlaması lazım. Yani toplumcu
belediyeciliğin öncü siyasal partinin geliştirdiği ve ulusal ölçekte uyguladığı antikapitalist bir kent politikasının uygulayıcısı olması lazım. Dolayısıyla yerelliklere
sıkışmış toplumcu belediyecilik modellerini bütün ulusal ölçekte aynı kent politikasını uygulayan ve birbirlerinin deneyimlerinden yararlanan direnmek gerektiğinde
de birlikte direnen bir modelle uygulamalıyız. Dikili örneği üzerinden baktığımızda, Dikili’de çok çarpıcı bir örnek yaşandı. Orada da Osman Güven kahramanlık
yaptı. Sonra merkezi devletin ve sermayenin saldırısına uğradı. Ne kadar direnç
gösterildi, muhalefet üretildi? Dikili yerelliğinde yapıldı. CHP destek verdi, Dikili’ye
gidip, orada destek verdiniz. Ankara’da verdiniz. Aynı kentsel politika Türkiye’nin
dört bir köşesinde uygulanıyor olsaydı Osman Güven saldırıya uğradığında bütün
yerelliklerden aynı anda ses gelseydi o zaman o bağımlılık ilişkisine girmiş yani
midesi üzerinden bağlanmış insanlar bile ses çıkarırdı. CHP çok güçlü bir parti,
muhalefetteyken bile ne kadar ses çıkarıyor, demek ki iktidara geldiğinde daha
büyük işler yapabilir. Çünkü direnmek de çok büyük bir iktidar göstergesidir, değil
mi?
Israrla önce siyasal öznenin siyasal parti olması gerektiğini düşünüyorum; ama
bunu yaparken de bunu söylerken de tek tek, tek bir modelin bütün yereldekilere
yayılmasından uygulamaya zorlanmasından söz etmiyorum aslında. Yani antikapitalist bir kent politikası bütün yerelliklerde kendi nesnel koşulları içerisinde
o yerelin, yerel iktidarın o nesnel koşulları değerlendirecek özgür modellerle o
gereklilikler doğrultusunda yerel özerkliği ihlal etmeden yaşama geçirilebilir diye
140
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
düşünüyorum ve muhalefette olmanın da buna engel olduğunu düşünmüyorum.
Tabanı bu alan bakımından politikleştirerek o alana yoğunlaşarak, muhalefetteyken de toplumcu belediyecilik hakkıyla yapılabilir diyorum. Çok uzatmadan teşekkür ederim.
Dr. Işıkhan GÜLER
“Kent Konseyleri ile Yerel Yönetime Katılım Mekanizmaları ve Örnek
Uygulamalar”
1958’de Adana’da doğdu. İlk ve orta öğrenimimi Adana’da tamamladı. Yüksek öğrenimimi ODTÜ İnşaat Mühendisliği bölümünde tamamladı. 1983 yılında lisans eğitimim sonrasında aynı bölümde Kıyı ve Liman Mühendisliği
alanında yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamladı. Halen, ODTÜ
İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde lisansüstü ve doktora dersleri vermeye, yüksek lisans ve doktora tezi yönetmeye devam etmektedir. Ulusal ve uluslararası alanda yayımlanmış 45’ten fazla bildiri ve makalesi bulunmaktadır. 30
yılı aşkın süredir emek verdiği akademik çalışmalarımın yanı sıra 22 yıldır
uluslararası bir inşaat şirketinde üst düzey yöneticilik yapmaktadır.
Konuşmama başlarken bir şeyi de itiraf edeyim. Aslında kent konseyleri sürecine
girdiğimden bu yana ben de Metin hocam gibi bir şeyleri öğrenmeye çalışıp ve
bu öğrendiklerimi bir şekilde arkadaşlarla ve diğer platformlarla paylaşmaya çalışıyorum. Dolayısıyla ben de halen öğrenciliğimi sürdürüyorum. Bu öğrencilik süreci önemli ve bitmemesi gereken bir süreç. Bilmediğimiz, öğrenmemiz gereken
oldukça önemli süreçler ve kavramlar var. Kavramlarda hatalar yapmış olabilirim,
onun için baştan sizden özür dileyim.
Kapsam açısından baktığımızda kent konseyleri nedir, nerden çıkmıştır, yerel
gündem 21 ile bunun ne ilişkisi vardır ve yerel gündem 21 yaklaşımı nedir? Sabahki oturumlarda biraz tartışıldı. Yönetişim kavramları ve kent konseyleri ilişkileri
nasıl birbirlerinin içerisine girdi, biz ne anlıyoruz ve buna bağlı olarak da kent konseylerinin yönetişim kavramı dışında bir yaklaşımı söz konusu olabilir mi? Bunları
tartışmak gerekebilir. Kent konseylerinin şuanki bileşimi nedir, Çankaya’daki bileşimleri nedir ve Türkiye’deki bileşimleri nedir? Çünkü tek bir noktadan çıkış çok
doğru değil. Aslında ülke genelinde de birlikte hareket etme, dayanışma kültürünü
de geliştirmemiz gerekiyor. Örgütlenme modelini geliştirmemiz gerekiyor. Sadece
Çankaya, sadece Konak veya diğer kent konseylerinin tek tek kendi başlarına bir
şey yapmaları mümkün değil. Dolayısıyla ülke genelinde de örgütlenme ve dayanışma ağının geliştirilmesi gerekiyor.
141
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Kent Konseyi; yerel katılımın teşvik edilmesi ve örgütlenmesinde önemli işler gören ve kentteki tüm paydaşları bir araya getirerek tüm kenti kucaklayan, ortak akıl
oluşturmasını sağlayan bir platformdur diye genel bir tanımını yapmak mümkün.
Genelde literatürde de görülüyor; ama sürece baktığımızda aslında yerel gündem
21 ve kent konseyi ile ilişkisi 1972 Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansında
ortaya çıkıyor; ama burada sorumlu devlet olarak ortaya çıkıyor. Kanada’da - 76
Habitat - aynı şekilde sorumlu devlet. Yani bütün planlamalarda, çevreyle ve diğer
politikalarla ilgili sorumlu devlet; ama yerel gündem 21, 1992’de Rio’da yapılan
yeryüzü zirvesi ile artık devletin herşeyi organize eden kavramı kalkıyor ve küresel uzlaşmayla ilgili bir eylem planı ortaya çıkıyor. Burada süreç farklılaşıyor.
Devlet yerine yani devletin tek özne olması yerine başka faktörler, aktörler de işin
içine giriyor. Bunlar nedir? Hükümetler, iş adamları, ticaret birlikleri, bilim insanları,
vatandaşlar, hükümet dışı kuruluşlar ve çok taraflı görev ve sorumluluklar yüklüyor yerel gündem 21 aslında gündem 21’in hedeflerine ulaşmak için sürdürülebilir
kalkınma sorunlarının çözümüne yönelik bir yerel süreç ve stratejik bir planlama
olarak ortaya çıkıyor. Aziz hocam da stratejik planlamalarla ilgili görüşlerini dile
getirdi zaten; ama bunların, bu hedeflerin çözülebilmesi için çok sektörlü yerel
ortaklara dayalı bir yönetişim kavramı ortaya çıkıyor ve bu yönetişim kavramını
bir program olarak bütün katılımcı ülkelere öneriliyor ve gerçekleştiriliyor. Aslında
kent yerel gündem 21 gündemi ile kent konseyleri, merkezi yönetimi, yerel yönetimi ve sivil toplumu, bir ortaklık çerçevesinde bir araya getiren bir yönetişim
mekanizması olarak gündemimize oturmuş oluyor.
Şimdi kent konseylerinin yönetmeliğine baktığımızda; Belediye Kanunu Madde
76 ile yasalaşmış vaziyette ve diyor ki kent konseyi; kent yaşamında kent misyonunun ve hemşerilik bilincinin geliştirilmesi, kentin halk yönetiminin korunması,
sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma,
saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım ve yerinden yönetim ilkelerini
hayata geçirmeye çalışır. Peki, kimlerden oluşur? Belediyeler, kamu kurumları
niteliğindeki meslek kuruluşları, sendikalar, noterler, - niye noterler girmiş çok bilmiyorum - varsa üniversitelerin ilgili sivil toplum örgütlerinin, siyasi partilerin, kamu
kurum ve kuruluşlarının ve mahalle muhtarlarının temsilcileri ile diğer ilgililerin katılımıyla oluşur diyor. Yani kent konseyinin amacı; hemşerilik bilincini geliştirmek
ve katılımı sağlamak olarak ifade edilebilir. Ve kent konseyi ile merkezi yönetimin,
yerel yönetiminin, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının ve sivil toplumun ortaklık anlayışıyla ilgili kente dair sorunların çözümünde ortak akılda uzlaşmanın demokratik bir şekilde çözülmesini öneren bir yönetişim mekanizmasını
kuruyor, yerel gündem 21’de bunun alt yapısına ulaşıyor.
142
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Peki, yönetişim nedir? Yönetişim tanımı yönetmeliğe de yansımış vaziyette, onu
sizlerle paylaşmış olayım. Kent konseyinin görevi nedir diye sorulduğunda yönetmelikte şunu söylüyor; yerel düzeyde demokratik katılımın yaygınlaştırılmasını, hemşerilik hukuku ve ortak yaşam bilincinin geliştirilmesini, çok ortaklı ve çok
aktörlü yönetişim anlayışının benimsenmesini sağlamak. Sürdürülebilir gelişme
sorunlarının çözümüne de yönelik uzun dönemli bir plan hazırlanmasını ve uygulanmasını sağlamak diye devam ediyor. Yerellik ilkesi çerçevesinde katılımcılığı,
demokrasiyi ve uzlaşma kültürünü geliştirmek; aslında bunlara baktığımızda kavramsal anlamda çok da herkesin itiraz etmeyeceği süreçleri anlatıyor. En önemli konulardan bir tanesi de özellikle çocukların, gençlerin, kadınların, engellilerin
toplumsal yaşamdaki etkinliklerini artırmak ve kent yönetimine saydamlık getirmek, hesap verilebilir hale getirmek diyor; ama baktığımızda sürdürülebilir kalkınma ilkeleri çerçevesinde yönetişim anlayışıyla hemşerilik hukukuna dayanarak
hayata geçiren ve katılımın yaygınlaşmasını kent vizyonu etrafında geliştirmesini
sağlayan çok aktörlü bir yapı olarak ortaya çıkıyor. Yani kısaca özetlememiz gerekirse yerel gündem 21, yerel karar alma süreçlerini oluşturmada kent konseyleri
için tartışılmaz bir model olarak yönetişimi öneriyor. Yani kendisi alsında bir yönetişim mekanizması ve Birleşmiş Milletler belgelerinde de bu sürdürülebilir kalkınma ile birlikte Dünya Bankası tarafından da kısaca ifade edildiği gibi el birliği ile
hep birlikte yönetişim olarak tanımlanıyor.
Burada Dünya Bankası devreye girdikten sonra olaylar bana göre değişiyor. Çünkü Dünya Bankasının yaklaşımı, katılım ve demokratikleşmeden çok ekonomik
öncelikleri ortaya koyuyor. İyi yönetişim terimi de piyasa dostu devlet ve reform
çabalarını destekleyen bir sivil toplumu öngörüyor. Bu doğrultuda baktığımızda
yönetişim kavramıyla ortaya çıkan kent konseylerini başka bir şekilde düşünebilir
miyiz? Biz, Çankaya Kent Konseyi olarak yönetişim kavramının dışında - sabahki
toplantıda da değinildiği gibi - asıl aktörlerin, yani kent halkının, meslek örgütleri,
emek örgütleri ve mahalle halkıyla birlikte kent konseyi nasıl tanımlanabilir diye
kendi içimizde bir tartışma yaptık. Ve bu tartışmalar sonucunda da, kent konseyi
yürütme kurulu üyelerimizden Tayfun hoca da burada, temel çerçevesini çizdiği
bir manifesto hazırladık. Biz, Dünya Bankası’nın veya yerel gündem 21’in belirlediği bir çerçeveyi değil, tam tersi kendimizin oluşturduğu bize göre doğru olan
bir manifesto ortaya çıkardık, bunun da doğruluğu yanlışlığı tartışılabilir. Burada
tabi manifestoyu uzun uzun okumayacağım; ama özellikle girişle ilgili bir iki kelime söyleyeceğim. Kent konseyi, savunduğu kent hakkı ve toplumsal bir kent
düşüncesini üretip yaygınlaştırmayı destekler. Yani biz aslında toplumcu bir kent
143
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
konseyinin gündeme gelmesini istiyoruz. Kent konseyi, temsil ettiği yerelin kendine özgü değerlerini, evrensel düzeyde kabul görmüş yurttaşlık anlayışı ile kent
hakkının savunuculuğunu yapar, diye manifestoya başladık. Ve bu manifesto da
özellikle sosyal kent, toplumsal düzeyde barınmanın, ulaşımın, dinlenmenin, çalışmanın, dolayısıyla da yaşanabilirliğin uygun ortam ve koşullarının sağlandığı,
bireysel olmayan kolektif bir yaşam alanı olarak tanımlandı. Biz kent konseyi çalışmalarımızı buna bağlı olarak da sürdürmeye çalışıyoruz.
Şimdi baktığımızda aslında kent konseyleri sanki yerel gündem 21 ve ona bağlı
olarak ortaya çıkmış gibi gözüküyor. Bizim tanımımıza göre Türkiye’de de bunun çeşitli örnekleri var. Toplumcu belediyecilik anlayışları içerisinde aslında kent
konseyinin benzer deneyimlerinin ortaya çıktığı gözüküyor. Bu süreçleri hepiniz
biliyorsunuz; ama ben kısaca tekrardan bir özetlemek istiyorum. Örneğin 70’li yılların ortasına doğru toplumcu belediyecilik ve sınıfsal içerikli yerel yönetim anlayışı tartışmaları gündeme oturuyor. Ahmet İsvan’ın burada açıkladığı; belediyede
yalnız belediye meclisinde halkın temsiliyle yetinilmemeli, daha aşağı birimlerde
halka dayanan komiteler oluşturulmalıdır, komiteler mahalle ölçeğine inebilen ve
o mahallede örgütlenmiş belediye temsilcisine veya temsilcilerine danışmanlık
edebilecek kişilerden oluşmalıdır diyor. 1979 yılında Ankara Belediyesi Ali Dinçer zamanında “Başkent Birinci Danışma Formunu” düzenliyor ve oraya da, bu
foruma da tüm kentin, tüm bileşenleri, tüm ortakları, barolar, meslek örgütleri,
kooperatifler, sendikalar, siyasi partiler ve bu kentle ilgili tüm dernekler davet ediliyor. Forumda, basın bildirisi sonucunda diyor ki; “kent, halk, kendi istemleri doğrultusunda örgütlü mücadeleye girmedikçe karşısında küçük ama güçlü yer alan
çıkar guruplarına daima yenik düşecektir”. Aslında gezi süreci de bu doğrultuda
hareket ediyor. Başka örnekler de var tabi. Fatsa çok konuşuldu. Çok üzerinde
durmayacağım, herkesin çok iyi bildiği bir konu. Burada, oluşturulan mahalle komitelerinde kadının yer alması çok önemli. Çünkü toplumsal yapımıza baktığımızda kadınların birçok alanda yer alması önemli. Fatsa gibi muhafazakar bir yerde,
mahalle örgütlerinde veya komitelerindeki bir kadının yer alması önemli bir olay.
Başka neler var? Urla Kent Senatosu var. Urla Kent Senatosu’nda geniş bir platform oluşturuluyor ve çeşitli işler yapıyor. En önemli çalışmalardan bir tanesi mesela evlilik öncesi yapılabilecek sağlık testleri konusunda bilgilendirmeler. İlçedeki sera üreticiliği konusu var; ama şu anda etkisini yitirmiş bir platform olarak
duruyor. Katılımcılık açısından baktığımızda, Aliağa Kent Parlamentosu var, bu
parlamentonun en önemli özelliklerden bir tanesi parlamentoya katılanların seçil144
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
miş olması. Dolayısıyla kentteki, kentle ilgili tüm kurum, kuruluşları temsilen parlamentoda yer alan mahalleden de gelen temsilcilerin oluşturduğu bir parlamento
var. Karşıyaka Kent Meclisi var, 1999 yılında kurulmuş. Dünyadaki örnekleri de
herkes biliyor; ben Hindistan devrimci belediyecilik uygulamalarıyla ilgili bir şeyler
bulmaya çalıştım; ama çok fazla veri bulamadım. Çünkü genelde Güney Amerika
modelleri örnekleri var. Ancak Hindistan’da da çok değerli şeyler olmakta. Sonay
hocamlar, Metin hocam bu örnekleri daha iyi biliyorlardır dolayısıyla bu bilgileri
onlar daha iyi sunabilirler.
Biz kent konseyi olarak ve elimizdeki yönetmeliğe bağlı olarak kimlerden oluşuyoruz, biraz önce de saydığımız gibi belediye başkanından notere kadar çok çeşitli
bir yapı var. Kent konseyinin diğer katılımcı kuruluşları neler? Kadın, engelli ve
gençlik meclisleri üzerinde durulmuş ve bunların oluşturulması sağlanmış. Aslında bunlar tabi ki zorunlu ve oluşturulması gereken meclisler.
Katılımcı platformların temsilcileri de var. Ayrıca kadın, engelli, gençlik ve semt
meclisleri yürütme kurulunun doğal üyeleri ve önemle belirtmeliyim ki kadın meclisleri çok önemli. Aslında bizim yaşadığımız bu süreçte özellikle kent konseyleri
arasında bizim kent konseyimizde kadın meclislerine en çok katılımın olduğunu
görüyoruz. Gezi olaylarıyla çok paralellik olmasa bile kadınların önemli bir aktör
olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Hem kadın meclislerinde hem semt meclislerinde kadınlar önde yer alıyorlar ve kadın meclisi kimlerden oluşuyor? İşveren ve
sermaye temsilcisi olanlardan oluşmuyor, sendikalar ve meslek odalarının kadın
temsilcileri de dahil olmak üzere sivil toplum temsilcilerinden oluşuyor ve mahalle
katılımlarında bu grubu ön plana çıkartmaya çalışıyoruz. Çünkü kentin asıl sahibi olanların bu süreçte, yerel yönetimler sürecinde, birlikte yönetim süreçlerinde
katkısı olmasını bekliyoruz. Gençlik meclisi; bu konuda kendimize bir özeleştirim
var. Çünkü Ankara Çankaya ilçesi özellikle üniversitelerin olduğu, yaklaşık 100
bin kadar öğrencinin yaşadığı bir yer; ama biz bunları bu sürece katmakta zorluk
çekiyoruz. Bunun nedenlerini kendi içimizde de sorguluyoruz. Böyle bir sıkıntımız
da var. Gençlik meclisinin kimler oluşturmalı diye çok çeşitli toplantılar yaptık; ama
katılım konusunda biraz sıkıntılarımız var. Engeliler meclisi çok önemli. Engelli
meclis başkanımız da buradaydı, biraz önce görmüştüm. Kentin ve diğer kentlilerin engellilerle birlikte yaşayarak engelli yaşamının kolaylaştırılması ve engellinin toplumsal ve ekonomik üretimde aktif rol almalarını sağlamayı amaçlıyoruz.
Engellilerin alsında çok çeşitli engelli durumları var ve sadece belirli bir engelli
gurubuna değil hepsini de içerecek bir platform oluşturmaya çalıştık. Çünkü sa145
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
dece engelli değil engelliyle birlikte yaşayan aileleri de aslında engelli duruma düşüyorlar. Dolayısıyla bu engelleri kaldırabilecek bir yapıyı da oluşturmaya çalıştık.
Diğer çok önemli konu ise semt ve mahalle meclisleri. Bizim özellikle Çankaya
Kent Konseyi’nin ve biliyorum ki diğer kent konseylerinden arkadaşlarımızın da
önem verdiği semt meclisleri veya mahalle meclisleri. Çünkü hayatın asıl döngüsünün yaşandığı ve oralardan filizlendiği yerler mahalleler. Çünkü mahallelerimizde 80’lerden beri uygulanan politikalar sırasında yabancılaşmalar da çok ön plana
çıkmış ve insanlar birbirleriyle tanışmadan hatta aynı apartmanda da birbirleriyle
tanışmadan yaşadıkları bir alan var; ama ortaklaşacakları çok alan da var. Dolayısıyla en önemli şeylerden bir tanesi bu süreçle, bu dayanışma kültürünü tekrardan
hatırlatmak olacaktır. Biz bunun için çok çaba sarf ettik; ama gezi olaylarının bunların bir başka düzleme sıçramasına katkısı oldu. Bizim yapmak veyahuttu bizim
bunu tekrardan hareketlendirme çalışmalarımıza pratik bir şekilde mahallerdeki
dayanışma ve birlikte hareket etme olgularını gündeme getirdi. Tam istediğimiz,
yapmaya çalıştığımız ama eksik kaldığımız veyahuttu başaramadığımız konuları
gezi birden bire açtı ve mahallelerde şimdi forumlar çok net bir şekilde yürütülüyor
ve bu süreç hızlandırılıyor. Kent Konseyleri ile gezi ilişkisini de hem Türkiye çapında hem Çankaya ölçeğinde daha sonra değerlendirmek istiyoruz. Ayrıca çalışma
guruplarımız var.
Çankaya Kent Konseyi’ni biz yürütme kurulunun da yönetmelikte yazdığı şekliyle
değil; ama gerçek kentin bileşenlerinden oluşturmaya çalıştık. Sabahki konuşmada Aziz hocamın belki dikkatini çekmiştir - Aziz hocam da Sokullu Semt Meclisi
üyesi aynı zamanda - aynı zamanda TMMOB’dan yani meslek örgütlerinden, barolardan ve sendikalardan temsilciler alarak bütün bileşenleri bir araya getirmeye
çalışıyoruz. Gevşek bir yapımız var. Platform zaten böyle bir şey. Dolayısıyla herkesin buna katkı vererek kent konseyi yerel yönetim ilişkisi arasındaki bağlantıyı
da kurmaya çalışıyoruz.
Çok geniş spektrum koymaya çalıştık ki katılımı daha fazla artırıp, yerel yönetimler ilişkisini artırmamız ve kentle ilgili söz söyleme haklarımızın daha fazla olması
açısından. Biraz önce mahalle / semt meclislerimizin öneminden bahsettim, Ankara’da 116 mahalle muhtarlığı var ve bunların hepsinde tek tek toplantı yapma
şansımız yok. Onun için şöyle bir çözüm yarattık, bölgelendirme yaptık. Özellikle
birbirine benzeyen mahalleleri bir bölge olarak bir araya getirmeye çalıştık. Yani
4-5 muhtarlığı bir araya getirmeye çalıştık ve çeşitli toplantılar gerçekleştirme146
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
ye çalıştık. Bu toplantılarda muhtarların bireysel sorunlardan ziyade mahallenin
ortaklaştırılması gereken sorunları - kaldırım olabilir, asfalt olabilir, park olabilir
veya sağlık ocağı olabilir – mahallelerin ortaklaştığı bu sorunları ve bu sorunların
nasıl çözülebileceği ile ilgili toplantılar gerçekleştirdik ve bu toplantılar sonunda
bir meclis oluşturmaya çalıştık. Semt meclisleri. Mahalle muhtarları ve kimlerden
oluşturulması gerekiyorsa, özellikle cami derneği de dahil olmak üzere herkesi bu
semt meclislerine çağırdık. Muhtarlar, cami dernekleri, hemşeri dernekleri ve mahalle temsilinde yer alacak kuruluş temsilcileri vb. çağırarak yürütme kurullarını
seçtik. Ancak bu meclislerde temsilci sayılarını sınırlı tutmadık, istediğimiz gibi genişletecek bir yapıya sahibiz, esnek bir yapıya sahibiz. Çünkü katılım çok önemli
ve mahallenin sorunlarına mahallenin sahip çıkması önemli. Kurduğumuz semt
meclislerine yenilerini ilave edeceğiz, geziden sonra bu sürecin çok hızlanacağını
düşünüyoruz ve semtteki talepleri de hayata geçirmek için belediye meclisleri ve
belediye yönetimiyle birlikte çalışmalar sürdürüyoruz.
Bir de Türkiye Kent Konseyleri Platformu var; ama bu platformumuz zaten Türkiye
örgütlenmesi. Önemli bir örgütlenme. Bunu başka bir şeyde de paylaşabiliriz veya
soru cevap kısmında da cevaplayabilirim. Onun için beni dinlediğiniz için teşekkür
ederim.
SORULAR ve CEVAPLAR:
Soru 1:
ŞAMİL KÖROĞLU: Meltem Hoca’ya kısa bir soru soracağım. Toplumsal sağlık
konusunda konuşuyoruz, Türkiye’de bunu hep konuşabiliyorsak bence daha önce
çokça konuşulmuş ve tartışılmış Küba örneğini de göz önünde bulundurmamız
gerekir. Küba’da, 1959 yılındaki Küba devriminden sonra bunca yılda ciddi bir
ambargo uygulanıyor biliyorsunuz. Bu ekonomik ambargo tabi ki ilaçları da kapsıyor. Sovyet döneminde, Sovyetler yıkıldıktan sonra son 15 senedir Venezüella’nın
ciddi bir yardımcısı var; ama halen bugün Küba’da ortalama yaşam süresi ciddi
anlamda yüksek. Yani bunlar ne yapıyorlar? Düzenli tetkikler mi yapıyor? Nasıl
oluyor? Bunu sormak istedim.
Katkı 1:
ADNAN AKYARLI: İzmir Büyükşehir Belediyesi - ben Işıkhan arkadaşımın bıraktığı noktadan, belirli somut katkılar yaparak söz almak istedim. Gerçekten biraz
önce öyküsünü izlediğimiz kent konseyleri AKP’nin çok görünür olmasa da Avrupa
147
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Birliği uyum çerçevesinde uygulamak zorunda olduğu ve oluşturduğu kuruluşlardan biri. Ancak sosyal demokrat, sol düşünceli insanlar geçmiş deneyimlerinden
faydalanarak bu yapıyı onların istediklerinden farklı bir hale dönüştürdüler ve
gerçekten sivil toplumun yoğunluğunun önemli bir işlevini üstelenecek bir yapıya
getirme çabası içerisindeler. Şimdi bununla ilgili biz oluşturduğumuz bütün toplantılarda temel bazı sıkıntılarla karşılaşıyoruz. Onlardan bahsetmek istiyorum. Kent
konseylerinin üç tane temel sorunu var değerli arkadaşlar. Bunlardan birincisi ilgili
oldukları belediyelere olan aşırı bağımlılıkları. Örneğin kaynaklar bakımından, insan kaynaklarından başlayarak çalışacak kişilere ve kullanacakları bütçeye kadar
sıkı sıkıya bu yapıyla bağlılar. Dolayısıyla başarı öykülerinin oluşabilmesi için tıpkı
Mihriban hocanın söylediği gibi kahraman başkanlara gereksinim var.
Başkan kahraman olmadığı zaman bu süreçlerin yürümesini sağlamak bizim
görevimiz. Dolayısıyla buna geçmişte kalan deneyimin de geleceğe uzantısını
sağlıklı bir yapıda dönüştürürken bir takım temeller getirmemiz zorunlu. Özellikle
sosyal demokrat anlayıştaki bir partinin bunu genel merkez düzeyinde izleyeceği
ilkeler ve politikalar çerçevesinde desteklemesini çok önemli görüyorum. İkincisi, örgütle ilgili. Kent konseyleri bünyelerinde çeşitli politik görüşlerde insanların
olduğu; ama temel ortak noktaları kent kaygısı olan gerçekten hemşeri bilinçleri
yüksek insanlar. Buraları bizim örgütlerimizin ele geçirilecek yerler olarak düşünülmesi son derece hatalı. Bunun tersine bu bünyenin içerisinde yer alarak karar
alma süreçlerindeki saygın katkıları ile kişisel değerler yaratarak, benimsenmeye
uğraşmaları önemli diye düşünüyorum. Aksi halde bunlar kitleniyor. Üçüncüsü de
bu süreç herkese açık olmasına karşı ki kent konseyi, Çankaya Kent Konseyi biraz önce örnekledi. Ben de Konak Kent Konseyi’nin kurulmasında görev almış bir
arkadaşınızım. Biz şöyle başladık. Yönetmeliği bir toplantı yeter şartı olarak aldık.
O toplantı yeter şartı oluştuktan sonra o kuruluşu genel kurulda ne yetkilidir diyerek açtık. İçine ilçe temsilcilerini koyduk, kent temsilcilerini koyduk. Yani çok geniş
bir yapıya dönüştü. Herkese açık bir hale dönüştü. Böyle yapısı olan veya bu tür
yapısal dönüşüme uygun yerlerde dışarıda kalıp, burayı eleştirmek çok büyük bir
üçüncü riski oluşturuyor. Gelin birlikte yaratalım, birlikte üretelim. Bizim gerçekten
toplumcu belediye anlamında kent konseylerini bu söylediğim dönüşümlerle çok
etkin kullanabilme ve gerçekten bilinçli kentlilerle birlikte hedeflerinde yürüyebilme
potansiyelimiz var. Bunları eklemek istedim. Çok saygılar sunarım.
Soru 2:
SEVİM GÜVEN: emekli öğretmen - Kastamonu Cide İlçesi Belediye Başkan aday
adayıyım. Sayın doktor arkadaşımın sağlık politikalarındaki söylemlerine katkı
148
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
yapmak isterim. Çünkü ben sağlık meslek lisesi meslek dersleri öğretmeniyim ve
100’lerce hemşire yetiştirdim. Bizim hocamız Sayın Nusret Fişek’ti. Nusret Fişek,
koruyucu hekimliğe, tedavi edecek hekimlikten daha çok ağırlık verirdi. Ne yazık
ki şimdi günümüzde koruyucu hekimliğin adı geçmiyor. Daha çok tedaviye yönelik
hizmet veriliyor Türkiye’de. Sağlık ocakları kaldırıldı. Yerine aile hekimlikleri kuruldu. Ne yapacaklarını da bilmiyorlar. Ankara Seyranbağları Huzurevi 1975 yılı
kurucu başhemşiresiyim. O yıldan bu yıla her Ankara’ya gelişimde onları ziyaret
ederim ve gerçekten şu anda hemşire kadrosu yetersiz olmasına rağmen özverili olarak çalışıyorlar. Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na gittim, kendilerinden oranın
kadrosunun artırılmasını istedim. Ve 2010 yılında, benim zamanımda, 220 yataklı
olan bu kuruluşta 40 tane hemşire vardı, şimdi 6 tane hemşire var. Hizmete bakın.
O zaman sadece yaşlılar huzureviydi. Şu anda huzurevi ve rehabilitasyon merkezi
olmasına rağmen hizmeti sağlık sektörüyle uzaktan yakından ilgisi olmayan, sağlık personeli olmayan kişileri, vasıfsız kişilerle - taşeron firmalarla sağlık personeli
yetiştirmeye çalışıyorlar - yetersiz hizmet veriliyor Seyranbağları Huzurevinde.
Belediyecilik olarak Ankara Belediyesini çok fazla bilemiyorum. Yani büyükşehir
belediyesini çok fazla bilemiyorum; ama Çankaya Belediyesi’nin çalışmalarını
yakinen takip ediyorum. Belediyeler olarak yaşlılar huzur ve rehabilitasyon merkezlerinde ne kadar açabiliriz veya açtığımız bu merkezlere istihdam nasıl sağlayabiliriz? Kimsesiz çocuklarla ilgili programımız nedir? Belediyeler olarak neler
yapabiliriz? Sayın Çankaya Belediye Başkanı’nın yaptıklarını biliyorum. Kendilerine sokak çocukları için de ayrıca teşekkür ediyorum.
Katkı 2:
BARIŞ CÖMERT: Çankaya Kent Konseyi Yürütme Kurul Üyesi ve Bayraktar Mahallesi Muhtarı - Muhtar olmam nedeniyle Çankaya Kent Konseyi’nde Çankaya
muhtarlığını temsilen görev yapmaktayım. Mihriban hocamın değindiği ve benim
de dokunmak istediğim konu katılımcılık, yerel yönetimlerde katılımcılık. İki gündür sempozyumunuzda çok güzel konular işleniyor, toplumsal olaylar, toplumcu
belediyeciliği işliyoruz. Ancak katılımcılık konusunda çok somuta inmediğimizi düşünüyorum. Bununla ilgili bir projemi aslında sizinle paylaşmak istiyorum. Muhtar
olarak mahalleme yapılan bir park sonrasında, parkın ismini o yöredeki insanların
vermesi gerektiğini 1999 öncesi belediye yönetimine iletmiştim. Ancak buna aldığım cevap şuydu; “bunu muhtarlara mı soracağız”. Tabi muhtarlara sorulması anlamında değil ama yerel yönetimlerin demokratik anlamda vatandaşın katılımcılığını sağlaması gerektiğini düşündüğüm için projeyi sunmuştum. Ancak bu hayata
149
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
geçmedi. Fakat daha sonra ben meclis üyesi adayı oldum ve meclis üyesi oldum.
O komisyon başkanlığına geldim ve orada komisyon üyelerine şöyle bir öneri
getirdim. Bizim gidip, gezmediğimiz, oturmadığımız, çocuklarımızın oynamadığı
bu parkta yetkimiz olmasına rağmen neden biz belediyede oturarak buna karar
veriyoruz? Böyle bir fikrim var. Böyle bir hayalim vardı. Bunu hayata geçirmek istiyorum. Komisyon üyeleri destek verdi. Belediye Başkanıyla paylaştım. Belediye
Başkanı destek verdi. Ve bunu muhtarımızla paylaştım, o bölgenin muhtarıyla
orda bir komite kurduk. Maltepe bir ve Maltepe iki parkıydı. İsimsiz parklardı. Bu
parkların isimlerinin verilmesi için oraya bir sandık kurduk. O sandığın kurulması
aşamasında 1800 yurttaşımız bir Pazar günü sabahtan akşama kadar gelip oy
kullandı. Dolayısıyla benim önerim şu. Bu projenin bence daha sonraki süreçlerinde de belediyelerimiz tarafından uygulaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü
vatandaşın önüne fırsat buldukça sandık götürmek, onlara geri dönmek gerekiyor. Onlardan aldığımız yetkiyi onlarla paylaşmaktan korkmamamız gerektiğini
düşünüyorum. Katılımcılığı yerelleştirmek lazım. Yani projelerle hayata geçirmek
lazım. Bu katılımcılığa bir örnek olsun diye bu projemi sizinle paylaşmak istedim.
Dolayısıyla katılımcılık konusunda özellikle biz muhtarlar olarak hassasız. Halen
de ben muhtar olarak görev yapıyorum. Bundan sonraki süreçte belediyelerinizin
mahalle halkıyla daha çok bu konuda buluşmalarını rica ediyorum. Teşekkür ediyorum.
Katkı 3:
VECDİ SAYAR: Sanırım ve umuyorum bu salonda Ankara’nın Çankaya’nın kültür sanat alanından temsilcileri vardır. Ben biraz da onlar adına da belki birkaç
şey söylemek istiyorum. Öncelikle Çankaya Belediyesi’ne teşekkür etmek isterim.
Çok yararlı bir sempozyum oldu, iki gündür izlemeye çalışıyorum. Fakat bir eksiklik de benim gözüme çarpıyor. İki gündür kültür sözcüğüne bazı konuşmacıların
konuşmalarında değinilse de, burada kültürün bir başlık olarak tıpkı sağlık gibi
işlenilmesi gerekirdi diye düşünüyorum. Çünkü örneğin aktif vatandaşlıktan söz
ettik. Kamuyu kamusallaştırmaktan söz ettik. Tabi ki bu aktif vatandaşlık kendiliğinden olmayacak. Bunun oluşmasındaki en önemli etmenlerden biri kültür ve
sanatın işlevinden yararlanarak olacaktır. Sonra bir kentin ekonomisinde kültür
ekonomisinin yeri herhalde çok önemli. Sanıyorum kişi olarak kültür ve sanata
çok değer veren bir Başkan, Çankaya Belediye Başkanımız. Bu konunun belki de
ayrı bir sempozyum konusu olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum ve
öneriyorum. Hatta son konuşmada kent konseylerinin yapısını da gördük. Orada
da çeşitli alanlar var; ama kültür ve sanat alanında herhangi bir meclis ya da ko150
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
misyon göremedik. Bu da galiba bir belediyenin kendi halkına olan sorumluluğu
açısından önemli bir eksiklik. Çünkü zannediyorum kültür ve sanata ulaşma hakkı
en az diğer haklar kadar önemli bir hak.
Katkı 4:
İSMAİL HASAN SALTIK: - Altındağ - Sizlerle aynı kentte yaşıyoruz, yalnız lütfen
yanlış tarif etmeyeyim; ama sizler ekonomik özgürlüğü olan bölgenin insanlarısınız. Benim bölgem kentte yaşayan, ama kentin imkanlarını katiyetle alamayan Altındağ’ın mahrumiyet bölgesinde nefes almaya çalışan, sorunlu bir bölge ve ben
sosyal demokrat belediyeciliği anlatmaya çalışan bir arkadaşınızım. Sayın akademisyenlerden bir ricam var. Üslup tarzınıza hayranım, alabiliyorum; ama benim
Yenidoğan, Çinçin semtinde oturan insanların maalesef akademik anlamlardaki
yerel yönetimlerin üslup tarzını alma şansları yok. Nerden bunu yakalıyorum?
Size bir örnek. Siyaset aktörünün ismini vereyim. Sayın Süleyman Demirel. Ben
Erdal Bey’in yakın korumasıydım. Size iki tane siyasi aktörün arasındaki halka
ulaşmanın, halkın, seçmenin sandığa nasıl getirildiğini, katılımcı belediyecilikteki
örnek arasındaki nüansını dillendirmek istiyorum. Erdal Bey, rahmet olsun, şu
konuşulurdu. Şahsımda çok büyük bir insan; ama ne denir “teşhis”? Halka ulaşamıyor, halk üslup bekliyor. Sayın Demirel’den size çok ciddi bir örnek getireyim.
Sayın Demirel miting alanlarına çıktığı zaman önünde devlet adına kendisinin
korunmasıyla ilgili bir emniyet çemberi olur. Benim de mesleğim ayriyeten emniyetten emekli bir mensubum. Neticesinde Süleyman Bey’in ilk yaptığı hareket
şuydu arkadaşlar. Hadi kardeşlerim bir çekilin de halkımla iç içe olayım. Şimdi
bakıyorum burada bir iletişim var. Sayın Demirel’in bu üslubu insanlarla onu iç
içe getiriyordu. Sonra sizlerden bir ricam var. Yerel yönetimlerde başarıyı bulma
adına benim Altındağ’ımda yaşayan insanı, seçmeni nasıl sandığa yönlendirir, sol
ve sosyal katılımcı bir belediyeyi iktidara nasıl getiririz? Altındağ’da seçim alamadığınız sürece Ankara’da maalesef seçim alamazsınız. Bunun altını bir çizeyim.
Neden? Çünkü Ankara Büyükşehir belediyesi benim semtlerimde günlük ekmek
dağıtıyor. Sayın Başkanım, çok yakından izliyor. Ben bunun bilincindeyim. Ben
sizlerle görüşüyorum. Artı merdiven altında şu anda kalitesi olmayan, insanın yiyemeyeceği düzeyde ismi peynir olan, ismi zeytin olan yiyecekler, katı ve sıvı yağ
dağıtılıyor. Biz, oralarda toplantı yaptığımızda Sayın Başkan da bu işin içindeki
arkadaşlardan birisidir. Maalesef onlara neyi götüreceğimizi anlatamıyoruz. Anlıyorum, Sayın Genel Bakan, CHP Genel Merkezleri’nin politikalarını anlattık, aile
yardımlarını anlattık; ama maalesef onlara güven veremedik. Ufak bir örnek daha
vereceğim. Bölge milletvekilim İsmet Paşa’nın torunu çok saydığım bir büyüğüm.
151
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Bizim Yenidoğan semtimizde hemşeri bağı diye sık sık konuşulan Haymana gurubu var. Bakın arkadaşlar, yaşadığım bir gözlem. Biz orada hanımefendiyi bir
toplantıda aldık. Ben de bölgenin insanıyım. Bölgede insanlar da bizi tanıdığı için
bana da bir sandalye verdiler. Neticesinde hanımefendi bölge milletvekilimiz, genel başkanımızın aile sigortası konusunu anlattı. Uzaydan gelen bir şey değil.
Size iki tane bayan, seçmen kişinin hitap şeklini ve yorumunu anlatayım. Birisi hanımefendi milletvekilimize şu soruyu sordu. İktidara gelirseniz bizim yardımımızı
kesecek misiniz? Dikkat ederseniz ilk sorusuydu. Orada bana göre daha bilinçli
olan bayan sus otur otur, özür diliyorum, onların üslup tarzı. Ben biliyorum, o makarnayı, yenmeyen makarnayı senin değil senin kocan, yine onların üslubuyla
Gölbaşı’na gidiyor, oltanın ucuna takıyor, lütfen kemiklerim sızlıyor, getiriyor et
diye yavrularına yediriyor, sen neyi savunuyorsun bana diyen bir seçim bölgesinden geliyorum. Bir acı var. Sayın başkanım çok güzel çalışıyor ancak Çankaya rahat. İl çağdaş sosyal demokrat belediyecilik anlayışı. Lütfen sizlerden sayın
akademisyenler ricam benim bölgeme hitap edecek politikalar üretin. Teşekkür
ediyorum.
Soru 3:
KATILIMCI: Sorum Meltem hanıma. Bildiğiniz gibi engellerin büyük bir bölümü önlenebilir nedenlerin önlenememesinden kaynaklanmaktadır ve engelliyi önlemek
için alınacak tedbirlerin ve yatırımların maliyeti engellilik ortaya çıktıktan sonra
alınacak tedbirlerin ve yatırımların maliyetinde çok çok az olmaktadır. Bu nedenle
koruyucu sağlık hizmetleri çok önemlidir. Belediyeler bu konuda ne gibi görev ve
sorumlulukları yerine getirmelidir? Teşekkür ederim.
Katkı 5:
RAİF TOKER: Karadeniz Ereğli Belediyesinden geliyorum. Ben soru sormayacağım. Bir önerim var. Kente karşı işlenen suçlar ve suçlular konusunda biz izleme
ve değerlendirme komitesi kurulmasını öneriyorum. Teşekkür ederim.
Katkı 6:
NECMİ ŞENGİDER: Burhaniye İl Kent Konseyi Başkanı - aynı zamanda Türkiye
Kent Konseyleri Platformu yürütme kurulu üyesi - Işıkhan Bey’e ve oradaki heyete çok teşekkür ediyorum, güzel açılımlar yaptılar. Benim söyleyeceğim şudur
efendim. Yeni toplumcu belediyeciliğin olmazsa olmaz koşulu halktır. Halkı bu işe
inandırmak ve yönlendirmek lazım. Kent konseyleri ve kent meclisleri bunun en
güzel aracıdır. Yıllık süreç içerisinde Türkiye Kent Konseyleri Platformu, değerli
152
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
arkadaşlarımın gayretleriyle belirli bir noktaya vardı. Artık siyasal partiler bu gelinen noktayı iyi değerlendirmeli. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi bunu çok iyi
değerlendirmeli ve programlarına koymalıdır. Hatta kadınlara ayrılan kota gibi,
gençlere ayrılan kota gibi kent konseyleri yöneticilerine de belediye meclislerinde
en az bir kota ayırmalılardır. Teşekkür ediyorum.
Cevap 1:
Dr. IŞIKHAN GÜLER: Ben somut uygulamalarla ilgili bir örnek verecektim; Sokullu’da bir kreş talebi vardı. Semt meclisimizle birlikte o kreşin hayata geçirilmesi
konusunda, kreşin yapılması, yapıldıktan sonrası işletilmesiyle ilgili oradaki kadınların ortaya koyduğu bir modelle harekete geçtik. Bu, kent konseyi yönetimi
kanalıyla belediye meclisine ve belediye yönetimine iletildi ve bu şekilde oradaki
katılım ile özellikle mekanın, kadınların gündüz kendilerine vakit ayırabilecek bir
yapı haline getirmesi ve kreşin işleyişinde onların da katkısı bulunarak, zaman
zaman yönetime katkı verecekleri bir yapı geliştirildi.
Aslında çok büyük sorunlar var. Yani katılım konusunda sıkıntılar var. Biraz önce
bahsedildi. Mahallelinin bir kere kendi yaşam alanlarına sahip çıkması gerekiyor.
Bu yukarıdan modellenerek veyahutta zorlanarak yapılacak bir şey değil. Bu isteğin tabandan gelmesi gerekiyor ve yerel yönetimlere katılması gerekiyor. Sokullu
kreş örneği bunlardan bir tanesi. Tabandan gelen ve bunun hayata geçirilmesi
konusunda ciddi çalışmalar yürütülen, mücadele edilen bir örnekti, hayata geçti.
Bunun aynı zamanda diğer mahallelere de yayılması gerekiyor. Sorunlarımız var,
çeşitli şeyler var, belediyeye bağımlılık bağımsızlık konuları çok önemli sorunlardan bir tanesi; ama bunun zaman içerisinde çözüleceğini düşünüyorum. Çünkü
yerel inisiyatif hayata geçirme konusunda daha güçlüdür. Geziden ve diğer toplumsal olaylarda bu ortaya çıkıyor. Teşekkür ederim.
Cevap 2:
Doç Dr. MİHRİBAN ŞENGÜL: Sevim hanım, kadınların belediye yönetimlerinde
yer alması gerektiğini söylediniz. Evet, ben de öyle söylüyorum; ama benim konuşmamda verdiğim örnekteki vurgu o değildi. Merkez iktidar eril olarak tanımlanıyor biliyorsunuz ve halen de eril. Orada Fatma Şahin’nin vurguladığı şey artık
belediyeler eril alanın dışına çıktı. Yani artık yol, su, elektrik, para işleriyle uğraşmıyorlar. Artık yemek dağıtıyor, şefkat gösteriyor, seviyor. Dolayısıyla artık daha
kadıncıl daha anaç hale geldiler. O yüzden kadına yakışır diyor. Yani oradaki vurgu onaydı. Son kez söz almışken şunu da vurgulamak istiyorum. Aslında tartış153
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
manın toplumcu belediyecilik modelinden çok toplumcu kent politikası üzerinden
başlaması gerekiyor diye düşünüyorum. Oradan başlasaydık belki daha anlamlı
sonuçlara varılabilir diye düşünüyorum. Yani toplumcu belediyenin toplumcu kent
politikasını uygulayan belediye modeli olarak tartışılması gerekiyordu. O zaman
politikalardan uygulama araçlarına doğru giderdik. Belki daha sağlıklı bir yol olurdu. Çünkü kapitalizmin küresel ölçekte sınırlı yerelliklerde, tekil yerelliklerde yarattığı eşitsizlikleri belediyeler çözemez. O yüzden siyasal partiler için, o yüzden parti
programlarında piyasa ekonomisi önemlidir. Saygın değilim demeyen doğrudan
antikapitalist içerikte kent politikası geliştirebilen siyasal partiler bu işin öznesi olmalı diyorum, son olarak teşekkür ederim.
Cevap 3:
Prof. Dr. MELTEM ÇİÇEKOĞLU: Evet, önce ilk sorudan başlayayım, Küba örneğiydi herhalde. Esasında buna vereceğim cevap koruyucu hekimlikle ilgili yaklaşımımı da ortaya koyacak. Böylece ikisini bir arada değerlendirebiliriz. Küba’yla ilgili
anlatılacak çok şey var. Özellikle sağlık örgütlenmesi ve birinci basamak sağlık
hizmetleri örgütlenmesiyle ilgili; ama ben derslerdeki sağlık sistemini netleştiren
tarzıyla söylemek istersem, dört tip sağlık sisteminden kuş bakışı karikatürize
ederek bahsediyoruz. Bunlardan bir tanesi sosyalist sistem, bir tanesi refah yönelimli sistem, bir tanesi ulusal sağlık sistemi, bir tanesi piyasa odaklı sistem.
Bunlardan sosyalist sistemin sağlığı tanımlama biçimleri finansman yöntemleri,
sağlık örgütlenme biçimleri, bunları birbirinden ayıran en önemli özellikleri. Sosyalist sistem, sağlığı toplumsal bir faaliyet olarak görüyor. Toplumsal olarak üretildiğini düşünüyor ve sağlık haktır diyor. Sosyalist sistemin sağlık tanımlama biçimi
bu. Ulusal sağlık sistemi ki bunun en önemli örneği İngiltere’dir, ve diyor ki vergi
ile finanse edilen, vergi ile güvence altına alınmış bir metadır. Vergiyle güvence
altına alınmış olması onu ulusal sağlık sistemi kılıyor. Refah yönelimi ise, sosyal
güvenlik sistemiyle güvence altına alınmış bir metadır diyor. Yani bir karşı metalaşma burada karşımıza çıkıyor. Piyasa odaklı sistem örneği ise Amerika’dır. Sosyalist sistemin özelliklerinde bir kere sağlık tanımında fark var, algılayış biçiminde
fark var. Bunu en başta ortaya koymak lazım. Sosyalist sistem kamusal alanda
vergi ile finanse ediliyor. Şu anda Türkiye’de artık sağlıkta kamu diye bir şeyin kalmadığı konusunda herhalde çok netizdir. Hastaneler ve birinci basamak da dahil
olmak üzere artık özelleşmiştir. Gerçekten kamusal alanda hizmet verilir ve örgütlenir. Finansman vergilerdir ve örgütlenme biçimlerinde birinci basamak odaklıdır.
Yani bunu yanış anlamayın. Aile hekimliği modelini getirirken dediler ki Küba’daki
modeli getiriyoruz, daha ne istiyorsunuz? Halbuki ikisi arasında çok önemli, en
154
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
başta algılayış ve kavramsallaştırma anlamında bir fark vardır. Koruyucu hekimlik
meselesinde belediyeler ne yapmalı? Hem aile planlaması, hem engelliler, hem
yaşlılar. Ben şunu öneriyorum. Birinci basamak sağlık sisteminin bu yapısından
vazgeçilmesi lazım ve belediyelerin bunu bir kere desteklemeleri lazım. İkincisi de
sosyal eşitsizliklerin engellenmesi için eşitsizliğin olduğu alanlara kendi faaliyetlerini ama bunu ortaklaştırarak yapmaları gerekir diye düşünüyorum. Tabi ki hepsi
için ayır ayrı olacak bir sürü başka faaliyet de var; ama kısaca bununla temel
olarak bunun yapılması gerektiğini düşünüyorum. Umarım aydınlatıcı olmuştur.
Cevap 4:
Prof. Dr. METİN ÖZUĞURLU: Altındağ’dan gelen uyarı çerçevesinde ben şunu
vurgulamak ihtiyacını hissettim. Öyle sanıyorum ki önümüzdeki 21. yüzyıl bugünden anlaşıldığı üzere tarihsel olarak solun, sosyal demokrasinin, sosyalizm akımının, değerlerinin, kavramlarının sıradan ahali açısından da dünya çapında halkın
açısından da makul, akla yakın, tek olabilir şeklinde algılandığı bir yüzyıl olacaktır.
Dolayısıyla bu neoliberal evrenin kodlarıyla düşünmekten vazgeçelim. Şimdi Anadolu halkının en çok korktuğu şeylerden biri nedir? Muhannete muhtaç kalmaktır
dimi? Şimdi Hami Sami derdik, eksiden öyle çevrilmişti bu klientilist ilişki, yüzde
şahsileşmiş ilişki biçimi. Buna Hami diyelim, Hami tabiiyet ilişkisi, bir yanda Hamilik yapan bir yanda da tabi konumda olanlar şeklinde bir ilişki formunun bizim
bakımımızdan, bizim değerlerimiz bakımından hiçbir anlamı yoktur. Bunu gördüğümüz her yerde bu tabiiyet ilişkisine tabii olan ahaliye, halkıma sen halksın, sen
insansın, insanca yaşamak senin hakkın, her kim ki senin hakkını elinden çalar
ve seni tabii kılar o yıkılacak olandır, demek durumundayız. Dolayısıyla özenilecek bir şey yoktur. Kaybedilen bir şey yoktur. Değerlerimiz çalınmış değildir. Tam
tersine gelen bir şey vardır. Sol gelmektedir. Dünya çapındaki akım budur. Bunu
görelim. Bizim değerlerimiz sıradan insanlar bakımından, inanın buna en normal,
en makulü haline gelmiştir. Allah aşkına, şimdi bir yandan işte bu ülkeyi yöneten
bir iktidar ve onun zihniyet haritası var. Onunla bu ülke yönetilebilir mi? Toplum,
toplum olabilir mi? Olmayacağı çok açık. Yani kendini, kendi dünya görüşünü,
bu ülkeye bir norm olarak dayatan bir iktidar karşısında çaresizlik haletiruhiyesi içinde olmak bence terk edilmesi gereken bir haletiruhiyedir. Tam tersine bu
toplum, bu topraklar AKP zihniyetinin kendini normal olarak dayatıyor olmasını
asla ve kata kabul etmez, etmeyecektir. Hep şunu provoke ettiler. Ey solcular, ey
sekiler dünyanın aydınlanmacı sekileri, dünyanın elekleri siz hep bu topluma, bu
toplumun bir kabuğu oldunuz. Hep yukarıdan, hep işte askeri, sivil, bürokrasi aracılığıyla bu topluma hükmettiniz dediler. Oysa gerçek bunun tam tersi. Gezi onu
155
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
gösterdi. Gezi şunu gösterdi. Kabuk olan sizsiniz. Toplum tam da işte sekiler hakikat dünyasını içselleştirmiş, eşitlikçi ve özgürlükçü bir arayışa tümüyle yönelmiş
bir toplumdur. Toplum budur, kabuk olan sizsiniz. Dolayısıyla bu rahatlık içersinde;
ama aynı zamanda bu ciddiyet içerisinde ve bu sorumluluk anlayışı içerisinde
olalım derim. Teşekkür ederim.
Katkı 6:
GÖKHAN GÜNAYDIN: Çok küçük bir iki saptama yaparak, oturumu kapatmak istiyorum. Teori küçümsenmesi gereken bir şey değildir. Teori insana bir hedef verir.
Rüzgar karşıdan esse de bazen ona karşı kürek çekmeyi, yüzmeyi, savaşmayı
insana öğütler. Eğer teoriyi önemsemezseniz rüzgar nerden eserse o taraf kolay
diye oraya doğru dönüverirsiniz. Dolayısıyla bazen bu tartışmalar, bıktırıcı gelse
de bize bazen uzak gelse de temelini doğru koyarak yapmak, bitirmek ve onun
üzerinden devam etmek zorundayız. Ben bu nedenle bu panelin, bu oturumun
önemli olduğunu düşünüyorum. Tabi dilimizi burada konuştuğumuz dille devam
ettirmeyeceğiz. Altındağ’da ya da Sincan’da konuşuyorsak buradan elde ettiğimiz
çıktılarla konuşacağız. Temel sorun şudur. Galiba buradan, bu oturumdan şunu
öğrendik. Kapitalizm insan onurunu hiçleyerek devam ediyor, sömürüyü yükselterek devam ediyor. Daha çok işsiz, daha çok yoksul bırakarak katma değerini
artırıyor. Yerel yönetimler, kapitalizmin sürdürülebilir olması için bazı onarım mekanizmaları geliştirmişler. AKP yapmıyor mu bunu? İşte kömür dağıtıyor. Kömür
dağıtma da işgücünün sürdürülebilir olması için bir mekanizmadır, makarna dağıtma da öyledir. Bizim söyleyeceğimiz nedir? Biz bunun bu çerçeve içerisinde
sizinle yarışacağız mı diyeceğiz, yoksa yeni bir dünya kuracağız mı diyeceğiz?
Temel sorun budur. Yerel yönetimleriyle iktidar arayarak; ama bu iktidarı siyasal
iktidar değil toplumsal iktidara doğru kurarak, ideolojisini, kadrosunu buna göre
biçimlendirerek bir yürüyüştür sözünü ettiğimiz ve bu yürüyüşü elbette halkla beraber yapacağız. Çok teşekkür ederim.
156
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
FORUM: TOPLUMCU BELEDİYECİLİK KAVRAMINA FARKLI
NOKTALARDAN YAKLAŞIMLAR VE ARAYIŞLAR
Oturum Başkanı: Doç. Dr. Seyhan ERDOĞDU
Doç. Dr. Seyhan ERDOĞDU
CHP Parti Meclis Üyesi
Tokat Erbaa’da doğdu. 1968 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi İdari İlimler Fakültesi Ekonomi ve İstatistik Bölümünden mezun oldu. Yüksek Lisans
Derecesini aynı Fakültenin Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünden;
Doktora Derecesini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma
Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümünden aldı. 1968-1972 yıllarında Orta
Doğu Teknik Üniversitesi İdari İlimler Fakültesi Ekonomi ve İstatistik Bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştı. 12 Mart askeri müdahalesi döneminde
iki yıl Ankara askeri cezaevinde tutuklu kaldı. Bu dönemde üniversiteden
atıldı. Tutukevinden çıktıktan sonra iki yıl işsiz kaldı. 1976-1980 döneminde Kanada’nın Ankara’daki Büyükelçiliğinde Kültür Ataşesi yardımcısı olarak, 1981-1988 döneminde, inşaat sektöründe, üst düzey yöneticilik yaptı.
1988’de örgütlü işçi sendikası olan Türkiye YOL-İŞ Sendikasında danışman
oldu. YOL-İş’teki görevini sürdürürken TÜRK-İŞ Konfederasyonunda Kadın
İşçiler Bürosu Müdürlüğü yaptı. 1990 – 2008 yıllarında Avrupa Sendikalar
Konfederasyonu (ETUC), Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu
(ICFTU) ve Uluslararası İnşaat ve Ağaç İşçileri Federasyonu (IFBWW) Kadın
Komitelerinin üyesi oldu. 2001 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümünde öğretim üyeliğine
geri döndü. 2009 yılında sosyal politika alanında doçent oldu. Halen aynı
bölümde öğretim üyeliğine devam etmektedir. Güncel çalışma alanları işsizlik
ve istihdam, kadın çalışmaları, Avrupa Birliği, sendikacılık, sosyal hareketler,
ulusal ve küresel sosyal politikadır. 22-23 Mayıs 2010 ve 18 Aralık 2010 CHP
Kurultaylarında Parti Meclisi üyeliğine seçilmiştir. CHP Bilim Kültür Yönetim
Platformu üyesidir.
İki gün boyunca yeni toplumcu belediyecilik üzerine dolu dolu geçen paneller yaptık. Ağırlıklı olarak akademisyenlerimizin, toplumcu belediyeciliğin tarihi üzerine
sundukları, gerek dünyada gerekse Türkiye’deki toplumcu belediyecilikle ilgili bir
arka plan anlatımından sonra toplumcu belediyeciliğin temel eksenleri üzerine
farklı oturumlar düzenledik. Toplumcu belediyecilikle ilgili eksenlerimizin bir kısmını tartışabildik, bir kısmı zaman yetersizliğinden, gün yetersizliğinden eksik kaldı,
yeterince tartışamadık. Neleri konuştuk diye bakarsak, toplumcu belediyeciliğin
temel ekseni olarak demokrasiyi ve katılımcılığı konuştuk. Üretici belediyecilik konusunu ele aldık. Toplumcu belediyeciliğin plancı, kaynak yaratıcı olduğunu söyledik. Toplumcu belediyeciliğin dayanışmacı, birlikçi, bütünlükçü olduğunu söyledik.
Toplumcu belediyeciliğin ortak kültür ve kentlilik bilinci yarattığını söyledik; ama
bu oturumumuz, biraz eksik kaldı diyebilirim. Doğal ve tarihi çevrenin korunması konusunda yapılanlar daha fazla üzerinde durulabilir, ileriki oturumlarımızda.
157
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Ben gerek Çankaya Belediyesi’nde, gerek diğer belediyelerimiz için çok önemli bir
konu olan nitelikli hizmet, ona bağlı olarak belediyelerde üretken emek ve nitelikli
çalışma koşulları konusunun da eksik kaldığını düşünüyorum. Yani eğer biz bir katılımcı belediyecilikten söz ediyorsak bu her şeyden önce belediye çalışanlarının
toplumcu belediyecilik anlayışına yürekten inanmalarıyla ve yürekten katkılarıyla
gerçekleşir. Belediyelerle ilgili belediye çalışanlarıyla ilgili gerek yasalardan gelen,
gerek uygulamadan, bir kısmı da bizlerden kaynaklanan eksikliklerimiz olduğunu,
bunun da ayrı bir oturumu hak ettiğini düşünüyorum.
Çok güzel ve değerli fikirler ortaya çıktı. Hepsine burada değinmeme imkan yok;
ama örneğin yerel yönetimler ve demokrasi alanında Fransa ve Almanya örneklerinden bahsedildi, yeniden belediyeleşme konusunun da ayrıca açılması gerekirdi. Bir başka husus da bugün içinde bulunduğumuz neoliberal çevreye rağmen ve
giderek otoriter yapısını totaliter bir yapıya dönüştürmüş siyasi iktidara AKP iktidarına rağmen ve pek çok büyükşehirde de onların yerel yönetimlerine rağmen yerel
yönetim deneyiminde bu dediğimiz toplumcu belediyecilik, demokratik katılımcı
belediyeciliğin özelliklerini bütün bu güçlüklere karşı gündeme taşımaya çalışan
belediyelerimizin bugünkü örneklerine de yer vermek istedik. Bir Dikili örneği, bir
Çankaya örneği, bir Antalya örneği, Çatalca Belediyemiz, ayrıca Ordu Belediyesi,
bu örnekler de bütün baskılara rağmen büyük önem verilmesi gereken örnekler.
Bunları çok daha detaylı değerlendirmek isterdik.
Gökhan başkanımızın dediği gibi olayı daha kuramsal, daha tarihsel bir yaklaşımla ele almaya çalıştık. Çünkü bu kuramlar, bu tarihsel bilgi, bu derinlemesine
arka plan analizleri, bizim Altındağ’da, Keçiören’de, Çankaya’da, Yenimahalle’de,
Sincan’da, Etimesgut’ta, Mamak’ta, Gölbaşı’nda, tümünde ve bütün Türkiye’de
2014 yerel seçimlerinde vereceğimiz mücadeleye sahada ışık tutacak çalışmalardır. O anlamda gerçekten önemli bir katkıdır. Bu formumuzda, buradaki belediye başkanlarımızın toplumcu belediyecilik konusundaki görüşlerine, arayışlarına,
önerilerine yer vermek istiyoruz. Ayrıca iki tane sivil toplum, sivil toplum demeyi
çok sevmiyorum, demokratik toplum temsilcimiz var. Bizim sendikal mücadelede,
işçi mücadelesinde önde gelen isimlerimizden biri, hem sendikacılığa hem de işçi
hareketinin bütün alanlarına çok yakışan bir ismimiz. Onun görüşlerini alacağız.
Bir de Elektrik Mühendisleri Odası’ndan temsilcimiz, Elektrik Mühendisleri Odası
yönetim kurulu üyesi, bize demokratik toplumun bir başka ucundan görüşlerini
iletecek.
158
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Doç. Dr. Gökhan GÜNAYDIN - CHP Genel Başkan Yardımcısı
(Yerel Yönetimlerden Sorumlu)
Yerel yönetimlerin, demokrasiyle, katılımcılıkla, dayanışmayla sorgulandıkları bir birlikteliği yaşıyoruz.
Söylenmesine hiç gerek olmadığını düşünüyorum;
ama bir küçük saptama yapmakta fayda var. Bir
kapitalist sistem ve onun yönetim aygıtları ile birlikteyiz. Bir tarafta bir merkezi yönetim var. Merkezi
yönetimle birlikte bir de yerinden yerel yönetimler
var. Yerel yönetimler yalnızca belediyelerden oluşmuyor. İl özel idareleri var, belediyeler var ve muhtarlıklar var. Böyle bir evrenden
söz ediyoruz. Şimdi böyle bir evren üzerinde Türkiye’deki yanlışlıklar kapitalizmin
emeğin üzerine abanması, AKP’yle beraber başlamadı, bunu da aydınlanması
içerisinde saptanması lazım. Uzun bir yolculukta çok ciddi aşamalardan geçti
memleket. Fakat AKP’nin yaptığı bir önemli iş var kendileri açısından. “Yererleşiyoruz” söylemini kamuoyuna algılatmaya çalışırken bir taraftan da memleketi
önemli ölçüde merkezileştirdiler. Bugün Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, onu düzenleyen kanun hükmündeki kararnameden aldığı yetkilerle belediyelerin nerdeyse
bütün yetkilerini onlardan üstün bir şekilde dilediği zaman baypas edebilecek bir
güce sahiptir. Böyle bir durumda biz, yerel yönetimlerden, seçilmişlerden, katılımdan bahsediyoruz. Süreci doğru saptamak lazım. Erdoğan Bayraktar, bugün
dilerse istediği belediyeyle çalışır, istediği belediyenin yerine geçerek hepsini kendisi yapabilir. Yani detaya girmek istemiyorum; ama ortalarda böyle bir tablo var.
Türkiye’de bugün 81 il özel idaresi var. 30 Mart 2014 itibariyle 30’u kapanıyor.
Dolayısıyla 51 il özel idaresi kalacak. Biz 30 kentte il genel meclisi üyeleri seçimi yapmayacağız. Bunu da bir saptayalım. Peki, bu il özel idarelerinin yetkileri
nereye devrediliyor, valiye devrediliyor. Yani, seçilmiş il genel meclisi yetkisinin,
hükümetin memuruyum diye övünen bir zavallılıkta olan, hükümetin valisine yani
atanmışa aktarıldığı bir yeni dönem var. Bugün 2950 belediye var. Ancak bu belediyelerin yarısı, yani 1400’e yakın belediye kapanıyor. Örneğin Bafa Belediyemiz,
Belediye Başkanımız Zühre Hanım burada, kapanıyor. Kimseye sormadan belde
belediyelerinin tamamını, tamamını demeyelim bütün şehirlerdeki tamamını, bütün şehir dışındaki 50 kentte ise nüfusu 2000’nin altındakileri kapattılar; ama 10
bin nüfuslu, 15 bin nüfuslu belde belediyeleri de kapatılıyor ve nihayet 17.500
köy de mahalleye dönüştü. Onların malları da bağlandıkları belediyelere aktarıldı.
Şimdi bu girişi neden yaptım? Eğer biz, Türkiye’nin çok ciddi bir yerel yönetim krizi
159
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
yaşadığını saptamaz isek bu sistemi doğru dürüst tartışamayız. Kapitalist sistemin mekanizmaları bunlar. Bu mekanizmalar ne öğretiyorlar? Bu sistem, daha çok
sömürü üretiyor ve bu sistem sermayenin katma değerini her geçen gün artırıyor.
Üretimin içinde emeğin payı giderek düşüyor ve bu yoksulluk üretiyor, suç üretiyor
ve bu kentlere karşı işlenen suçların giderek artmasını sağlıyor.
Şimdi yerel yönetimlerin fonksiyonu burada ne olacak? İşte tartıştığımız ana konu
belki de bu olmalı. Bakın birkaç rakam vereyim. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin, 2013 yılı konsolide bütçesi 24 milyar lira. İçişleri Bakanlığı bütçesi 3 milyar
lira. Yani Kadir Topbaş 8 İçişleri Bakanlığı bütçesini yönetiyor. Melih Gökçek’in ne
kadar? Ben onun son 10 yıllık rakamını söyleyeyim. Çünkü son dönemde arttı
bütçesi. Son 10 yıllık bütçesi 45 milyar lira. Şimdi soru şudur. İstanbul gıda yardımı yapıyor. Ankara kömür yardımı yapıyor ve Altındağ’da ekmek dağıtıyor. Ben
2007’de Altındağ milletvekili adayıydım, seçime üç gün kala Melih Gökçek Altındağ’da ekmek dağıtımını durdurdu ve “Cumhuriyet Halk Partisi Anayasa Mahkemesine dava açtı, ekmek dağıtımını iptal etti” dedi. Böyle bir şey var mı? Böyle bir
şey yok. Bu bir “political animal” tarzıdır, yani bunun yaratacağı etkiyi hesap etti
ve Altındağlı eğer CHP ekmeğime de göz koyduysa üzerinden belki de bir tutum
geliştirdi.
Soru şudur. İstanbul yıllık 24 milyar liralık bütçesinin, Ankara yıllık 7 milyar liralık
bütçesinin yüzde kaçını bizim yoksulluk yardımı diye tanımladığımız işlere has
etmektedir? Yani tırnak içerisinde onlar olmasa yoksulların mutfağını kaynatamayacağı söyleminin gerçeği nedir? Bu bütçelerin önemli bir bölümü sermayenin
kendini yeniden üretmesine aktarılmaktadır. Bütçeyi bir tarafa bırakalım. Zaten
kent rantına hizmet eden bir belediyecilik anlayışı vardır. Ancak AKP’nin dinci diktasını ve o çarpık kapitalizmin insan üzerine olan tahakkümünü önleyen, gizleyen, örten şal, üç kuruşluk makarna yardımı, ekmek yardımı ve kömür yardımı
üzerinden somutlanmaktadır. O halde biz şunu soralım. Bizim kadrolarımız bu
yardımlara laf ederek mi söze başlamalı? Asla değil. Bu yardımlara söz ederek
lafa başlamamalıyız. Eğer birilerinin mutfağında tencere kaynamıyorsa evet, sorumlusu biziz biz kaynatacağız o tencereyi. Ancak çok kısa süre içerisinde onu o
yoksullaştıran kahrolası düzenin altını üstüne getirerek herkesin kendi tenceresini
kendisinin kaynatacağı bir düzeni vaat etmemiz gerekiyor. Buna yönelik bir eşitlik,
özgürlük, kardeşlik temasını geliştirmemiz gerekiyor.
160
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Şimdi şu sorulabilir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin öz eleştiri yapması gerekmekte
midir? Dünyada yaşayan ne kadar kişi ve kurum varsa onların tamamı öz eleştiriye muhtaçtır. Cumhuriyet Halk Partisi de kendisini bundan adil filan tutmamaktadır. Yapacağımız çok iş var. Şu kadarından bahsedeyim; bu parti iki yıldır yerel yönetimlerden sorumlu bir genel başkan yardımcısına sahip. İsminin Gökhan ya da
Ali olmasının en ufak bir önemi yok; ama eskiden organizasyon yapımızda doğrudan yerel yönetimlerden sorumluluk diye bir kavram yoktu. Şimdi ben yalnızca bu
işten sorumluyum ve bir 24 saat daha güne eklense diye bakıyorum; ama eskiden
bir sürü işin arasında buna da bakılıyormuş. Dolayısıyla bir kere organizasyon
yapısının buna göre düzenlendiğini görmek lazım. İkincisi, belediyelerimizin takip
edilmesi, izlenmesi, belirli bir program dahilinde işlevlendirilmesi iyi yaptığı işlere
alkış tutulması, kötü yaptıkları işlerde de parti aynı fikirde değil, bunu düzeltelim
denilmesi gerekmektedir. Geçmişte bunu yapabildik mi? Yapamadık. Bugün tam
anlamıyla yapabiliyor muyuz? Hayır; ama alınan yol, gidilmeye çalışılan yol buna
yönelik bir iştir.
Burada bazı somut saptamalarla devam edeceğim. Büyükşehir belediyeleri kentsel dönüşüm yapabilir. Bazı ilçe belediyeleri de belirli durumlarda kentsel dönüşüm yapabilir. Bizim kentsel dönüşümde ilkelerimiz var mı? Var. Biz, şehirlerin
adaletsizlik ürettiğini, şehirlerin eşitsizlik ürettiğini, şehirlerde çöküntü bölgeleri
olduğunu biliyoruz. Bunların yenilenmesi gerektiğini düşünüyoruz; ama bu yenilenme insan odaklı olmak zorundadır. Doğa odaklı olmak zorundadır ve kentsel
dönüşüm politikamızın bunun üzerine inşa edilmesi gerekmektedir. O halde bütün
belediyelerin projeyi yapmadan evvel halkla iletişime geçmeden evvel önüne bu
temel ilkeleri koymaları gerekmektedir. Bunu sağladık ve daha fazlasını da sağlamaya devam edeceğiz. Örneğin 5393 sayılı bir kanun var, belediyeler kanunu,
5216’da büyükşehir kanunu. Bu iki kanun da belediyelerin görevleri arasında yurt
yapımını yer almıyor. Hukuki deyimle, eksi deyimle mefhumu muhalifinden yani
tersinden okuyarak diyorlar ki “yurt yapmak belediyenin görevi arasında sayılmamışsa yapamazsın”. Belediye başkanları, “bunlar yurt yapmayın diyor, soruyor
ne yapalım”, diye. Yurt yapanlara ceza uyguluyorlar. Örnekleri var. Kadıköy’de
uyguladılar, Çankaya’da uyguladılar. Biz de suç işlemeye, yurt yapmaya devam
edeceğiz diyoruz. Şimdi Türkiye böyle bir noktadan geçiyor. Kimse bize bir şey
demesin. CHP yönetimi marjinalleşti, hukuk tanımıyor, bunlar kanunda yazılı olanın dışına taşıyorlar, Belediye başkanını suç işlemeye teşvik ediyorlar deniyor.
Bir kez daha söylüyorum. Artık kanun üzerinden meşruiyet arama, belediye kanunları üzerinden meşruiyet aranan devir haziran direnişiyle birlikte bitti. Biz artık
161
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
başka bir meşruiyetin peşindeyiz ve bu toplumsal meşruiyet. Türkiye’de 77 milyon
insanın aklı başında AKP’ye oy vermiş olanlar dahil vicdanına, “belediyeler yurt
yapmalı mıdır?” diye sorarsanız hepsi de “yapmalıdır” der. AKP niye yapmamalı
diyor? Çünkü o yurtlarda kalamayacak, barınamayacak çocukları kendi evlerine,
kendi yurtlarına çekmeye çalışıyorlar. Şimdi buna teslim olmamak, buna direnmek
ve yalnızca pasif bir direniş değil aktif bir şekilde karşı politika geliştirmek gerekiyor. Bunu her yerde söylüyoruz. Ben bütün içtenliğimle söylüyorum. belediyenin
başarısı ne ola ki? Bakıyorum, belediye, son dört yılda, son beş yılda kaç tane
kadın sığınma evi açmış? Kadına yönelik şiddetin bu kadar arttığı bir dönemde
kadın sığınma evinin açılması, insana yapılacak en temel hizmetlerden biri değil
midir? Lütfen kendinizi şöyle bir evde konumlayın. Her gün bir adam eve geliyor
ve evde kadını ve çocukların hepsini sıra dayağından geçiriyor. Kaçta geleceğini biliyorsunuz ve başınıza neyin geleceğinden adınız gibi eminsiniz. Ya cinayet
işleyeceksiniz ya kaçıp kurtulacaksınız. Birileri size yardım edecek. İşte Belediye
bunun için var. Kaç tane kadın sığınma evi açmış bakalım. Hepimizin çocuğu,
yani orta sınıfta dahil olmak üzere işçi, emekçi de dahil olmak üzere insanların iş
gücüne katıldığı saatlerde çocukları düzgün bakımı hak etmiyorlar mı? Onun için
kreşlere ihtiyacımız var. Yeşil alanlara ihtiyacımız yok mu? Tüm bunları yapmak
zorundayız. Ulaşıma ne kadar para ayırdığımızın, sağlığa ne kadar para ayırdığımızı, toplam bütçemizden sorgulanması başarı kriterinin buna göre konuşulması,
başarının buna göre ölçülmesi gerekiyor. Eğer bunları yapmazsak geriye bir tek
şey kalıyor. Belediye başkanı ne kadar televizyona çıkıyor, ne kadar gazeteye
çıkıyor? Size samimiyetle söylüyorum, Türkiye’de belediye başkanının basınla
ilgisi maalesef hizmet ilişkisi üzerinden dönmüyor. O zaman en çok basına çıkan
en başarılı belediye başkanıdır tanımını bir an evvel yırtıp atmamız gerekiyor.
Başka bir evreye geçmemiz, başka bir iş üzerinden kendimizi tanımlıyor olmamız
gerekiyor.
Sözlerimi şöyle bitireceğim. Biz, kapitalizmin emek sömürüsünü gizleyen sosyal
yardımların yürütücüsü ve dolayısıyla bu sistemin onarıcısı bir konumda mı olacağız, bunun için mi yarışacağız yoksa biz başka bir işin mi peşinde olacağız?
Başka işin peşinde olmam, iktidar aramamdır. İktidar aramakta basit bir belediye
başkanı seçiminden çok daha büyük önem taşımaktadır. Türkiye’de 1400-1500
belediye başkanı seçilecek. Umarım hepsi halkçı, hepsi solcu, hepsi duyarlı insanlardan oluşur; ama derdimiz şu. 2014 Mart’ında kuracağımız kadroyla ve
bunun ruhuyla, bunun ideolojisiyle 2015’in Haziran’ında Türkiye’yi bu kahrolası
yolculuğundan alıp, başka bir yere, başka bir yolculuğa doğru sevk edebiliyor
162
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
muyuz? Şimdi şunu sorabilirsiniz. Türkiye’de milyonlarca köylü aslında her gün
iflas ettirilirken ve her gün yok sayılırken niye oylarını gidiyor, oylarını önemli ölçüde AKP’ye veriyor? Milyonlarca işçi üzerinden, milyonlarca emekli üzerinden de
bunu sayabiliriz. Neden 80 öncesi kalemiz Altındağ iken şimdi Altındağ’da 50 bin
oya daralmış ve Çankaya kalemiz olmuş duruma gelmişiz? Bunun sorgulamasını
yapmak gerekiyor. Bütün bu sorulara vereceğimiz cevap şudur. Halka değmek;
halka değmek demek halka ukalalık yapmak anlamına gelmez. Halka değmek
demek onun hayatını kolaylaştırmak, onunla birlikte davranmak anlamına geliyor.
Yalnızca öğrenci yurdu açmak bile değil. O öğrenci yurdunu açmak ve o yurtta
kalan çocukların sorunlarıyla birebir ilgilenebilmek, o yurda girememiş çocukların aileleriyle ilgilenmek ve onlar için yeni çözümler yaratmak demek. Dikmen’de
evsiz barksız kalmış insanlara ben senin sonuna kadar yanındayım diyebilmek,
tomaların önüne göğüslerini açan çocukların yanında durabilmek demek. İşte bu
yeni dönem, bu yeni hatlarla bu yeni fikir olgularıyla birlikte kendisini gösterecek.
Kimsenin şüphesi olmasın. Cumhuriyet Halk Partisi tarihsel sorumluluğunun gereği olarak giderek kendini solda konumlayan bir parti olarak, halkçı, emekçi bir
düzenin ve bunun yararının hiç kimseye ağalık taslamadan temel savunucusu
olmaya devam edecektir. Ben kimsenin öncüsüyüm demeyen bir partinin neferi
olmaktan mutluluk duyuyorum. Söyledik bunu, gezide Haziran direnişinde kanıtladık. Bizim kitlelerimiz oradayken kendi bayraklarımızı açmadık. Biz de buradayız
diye bağırmadık. Çünkü saygı duyduk. Orada bir halk direnişi var ve o halk direnişinin içerisinde bir parça olmanın onurunu yaşayalım dedik. İşte böyle mütevazi
bir duruşla, böyle bir ahlaklı sol anlayışla yolumuza devam edeceğiz.
Sevgili dostlarım, iki Afrika atasözüyle sözlerimi bitirmek istiyorum. Bana diyorlar
ki sen niye durmadan Afrika’dan atasözü veriyorsun? Yoksa Afrikalı mısın? Ben
Tokat’ın Zile ilçesinden gelmiş bir kardeşinizim. Aklıma bir şey geldi. Bu “elit” tartışması beni çok boğuyor. Ona bir küçük cevap verelim. Beypazarı’nda muhtarlar
toplantısı yapıyoruz. 300’e yakın muhtar var. 25’i 30’u da AKP’nin ilçe yönetim
kurullarından çalışanlar. Ankara’dan gelmişler. İki saat, iki buçuk saat konuştuk,
AKP’yi tanımladık, yaptıklarını tanımladık, bizim ne yapmaya çalıştığımızı anlattık. Artık söyleyecek bir şey kalmadı. Sonunda birisi kalktı, siz madem bu kadar
iyisiniz, AKP’de madem bu kadar kötü, niye siz oy alamıyorsunuz da AKP oy alıyor? dedi. Sorudan kaçabilir misiniz, soru gerçek bir soru, adam gibi bir soru.
Karşılamak ve cevap vermek zorundasınız. Dedim ki “benim cevabım var, sence
neden? Ben senin cevabını merak ediyorum”. “Çünkü siz elitsiniz” dedi. Bakın,
Anadolu’da bu bir şehir efsanesi olarak dolaşıyor. AKP halk, biz elitiz. Dedim ki;
163
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
böyle olgulara kişiler üzerinden cevap verilmez; ama bu da bir şey anlatır belki.
Ben 3 çocuklu bir memur ailenin çocuğuyum. Üçümüz aynı anda üniversitede
okuduk. Babam bankacıydı ve hayatta alabildiği bir tane Murat 131 arabası vardı
ve o arabayı bizi okutmak için sattı. 30 yıllık mühendisim. Her birinizle oturup
mal varlığımı hemen değişmeye hazırım muhtar kardeşlerim. Böyle devasa bir
malvarlığım var benim çünkü. Espri yapmaktan bazen korkuyorum. Net değil mi
arkadaşlar? Yani bu alanda bir sıkıntı yok. Anlaşıldı değil mi? Bizim durumumuz
böyle. Biz elitiz. AKP’nin Siirt Milletvekili İstanbul’un en büyük gökdelenini dikiyor,
o halk. Ya bu yalana inanmak istiyorsanız inanın; ama durum tam tersi. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bugünkü kadroları önemli ölçüde halkın içinden gelen kadrolar.
Zaten refleksleri bunu gösteriyor. Biz artık emekten yana, emekle birlikte yürüyen
ve bunun için yüreği atan insanlarız. Böyle kadrolarız. Afrika atasözlerine gelelim.
Akan su pislik tutmaz, lafının arkasından gidemem ben. İte dalaşmamak için çalıyı
hayatım boyunca dolaşmadım. Direk ite daldım. Dolayısıyla bu atasözleri beni
etkilemiyor. Gerçekten beni etkilemiyor. O halde şöyle iki atasözü var. Afrikalılar
demiş. “Müzik değişirse dans da değişir”. Çünkü doğal adamlar işte. Üzerlerinde
bir şey yok, toprağa basıyorlar, her gün bir hayat mücadelesi veriyorlar ve bugün
de canlı kaldık diye akşamı, günü kutluyorlar. Biliyorlar ki müzik değişirse dans da
değişir. Türkiye’de müzik değişti. Müziğin değişmesinde Cumhuriyet Halk Partisinin çok önemli katkısı var ve biz bu müzikle beraber halaya durmalıysak halaya
durucağız. Ne yapılması gerekiyorsa onu yapacağız. Yeni müziğin ruhuna uygun
bir tavır alacağız. İkincisi de şu. Tayfun arkadaşım bugün hatırlattı sağ olsun.
“Leoparın kuyruğunu ya tutmayacaksın ya da tuttun mu bırakmayacaksın” der
Afrikalılar. Biz bu Leoparın kuyruğunu tuttuk, başının üstüne dikmeden de bırakmayacağız. Çok teşekkür ediyorum.
BÜLENT TANIK: Gökhan Başkan birazdan ayrılacak, o da duysun istediğim için
başka bir Afrika atasözünü de ben hatırlatmak istedim; Güney Afrikalılar şöyle
söylerler, “boşa giden tek çaba vardır, o da sarf edilmeyen”.
164
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Prof. Dr. Mustafa AKAYDIN
Antalya Belediye Başkanı
Prof. Dr. Mustafa Akaydın 1952 yılında doğdu. İlk, orta ve yüksek öğrenimini
Ankara ve İstanbul’da tamamladı. 1975 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp
Fakültesi’nden mezun oldu.
1979 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Genel Cerrahi Uzmanı
unvanını aldı. 1980’de Akdeniz Üniversitesi’nde öğretim elemanı, 1984’te
Üniversite doçenti, 1992’de profesör unvanları aldı. Almanya ve ABD’de bir
yıl süreli mesleki eğitim, organ nakli ve meme cerrahisi konularında çalışmalar yaptı.1988-1990 yıllarında Antalya Tabip Odası Başkanlığı, 1996-2004
yıllarında Akdeniz Üniversitesi Rektör Yardımcılığı, 2004-2008 yıllarında
Üniversite Rektörlüğü, 2000- 2008 yıllarında Üniversitelerarası Kurul Üyeliği, 2007-2008 yıllarında Üniversitelerarası Kurul Başkanlığı yapan Akaydın
01.12.2008 tarihinde siyasete atıldı. 29 Mart 2009 Yerel Seçimlerine Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayı olarak katıldı ve Antalya Büyükşehir Belediye
Başkanı seçildi.
Son iki yıl içinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin yerel yöneticiliğiyle ilgili çok yararlı,
bir kısmı teorik, bir kısmı uygulamalı işlerimizi gösteren toplantılar yaptık. Bunun
en son örneği Mayıs ayında İstanbul’da yapılan sosyal demokrat belediyeler fuarı;
ama bunun ötesinde de sayısız toplantıda bir araya geldik. Antalya’da, Ankara’da,
İstanbul’da ve ne yaptık? Sosyal belediyecilik adına veya bugünkü adıyla toplumcu belediyecilik adına çok tartıştık, birbirimizden çok yararlandık. Bilgi aktarımı
yaptık. Kıyaslama yaptık özetle. Bunun da çok önemli olduğuna inanıyorum.
Sayın oturum başkanımız Seyhan hanım, başlangıçta dedi ki; belki bir paneli, bir
oturumu ihmal ettik, belediyelerin çalışanlarının bu anlamda eğitimi ve motivasyonu konusunda ne yapılması gerektiğini söylememiz lazımdı. Biz belediyeyi kazandığımızda, önce Antalya Akdeniz Üniversitesinde başlatmış olduğumuz stratejik
planlama ve yönetim ilkeleri seminerlerinde konuyu hep beraber tartışarak oluşturduk. Üniversiteden de önemli sayıda bürokrat da - 35 civarında - belediyeye
transfer olmuştu, çeşitli arama konferanslarıyla birlikte üniversitede başlattığımız
toplam kalite yönetimini belediyede uygulamaya çalıştık. Çalıştık diyorum çünkü
yerel yönetimlerde uygulamak gerçekten çok güç. Bunun dışında vatandaş memnuniyet anketlerini şehirde sorgularken belediyenin çalışanlarına da memnuniyet
anketleri yaptık. Nedir en çok şikâyet ettikleri konular ve bunlara çözüm önerileri
getirebilir miyiz diye çalıştık ve dört buçuk yıldır yoğun bir şekilde de hizmet içi
eğitimler yaptık. Bir de özellikle belediyenin memur çalışanlarını büyük korkutma
çabalarına rağmen toplu sözleşme çatısı altına aldık. En azından toplu sözleşme
sonrasında belediyenin işçileri ile aynı maaş düzeyine getirdik. Bu, belediyenin
memurlarında ciddi bir motivasyona yol açtı.
165
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Şimdi toplumcu belediyecilik konusunda doğrusu kendi kendime şöyle bir sorgulama yaptım. Belediyecilik zaten hizmetler içinde olması gereken, toplumculuğu içeren en önemli hizmet. Acaba niye Çankaya Belediye Başkanımız böyle
bir başlık koydu; herhalde yeni toplumcu belediyecilik ne olmalıdır konusunu konuşmalıyız. Bir de tahminim belediyecilikte bugün Türkiye’de neoliberal politikalar sonucunda yerleşmiş olan ve çoğunluğunu Ak Partili Belediyelerde maalesef
gözlemlediğimiz, yanlışlar nedir? Herhalde bunları da konuşmalıyız. Gerçi bu
yanlışların çoğunluğuna Sayın Günaydın cevap verdi. Benim gözlemim her ne
kadar son 25 yıldır toplumculuk tartışmaları bol miktarda yapılsa da genellikle
gelir piramidinin tepesine hitap eden, kent içinde otoyollar yapan, özellikle yüksek
gelir gurubundaki insanları kent merkezine çeken, düşük gelir gurubundaki insanları varoşlara atan ve hemşerilik hizmetlerinden yeterince faydalandırmayan bir
neoliberal yerel yönetim politikası, belki bütün dünyada hakim ama Türkiye’de kesinlikle hakim. Sonuçta ne oluyor? Sonuçta İstanbul’da ve Ankara’da olduğu gibi
devasa yapılar, kentsel dönüşüm adıyla yapılıyor. Kent ekonomisi bozuluyor. Ne
yapmamız lazım? Zannediyorum zarif dokunuşlarla hissettirmeden yeşili artıran,
ekolojiyi bozmayan, ulaşımı kolaylaştıran, belediyecilik anlayışını hakim kılmak
lazım. Ancak ben gene de son 25 yıldır umut verici işler de olduğu inancındayım.
Halkta artık, belediye başkanının seçiminde sandığa gittik, iş bitti anlayışı değişti.
Belediye başkanını her gün oylayan, her akşam oylayan bir anlayışta yerleşmeye
başladı. Biz yerel yöneticiler olarak yönetmenin saldırgan buyurganlığından çıkıp,
yönetişim denen yumuşak stili benimsemeliyiz. Her menfaat gurubunun kendini
özgürce temsil edebileceği bir kentlilik bilinciyle donatmalıyız.
Antalya Büyükşehir Belediye Başkanlığı bana şunu öğretti. Halkın geniş katılımıyla karar alındığı her durumda kentin uzun dönem menfaatlerini daha çok gözetir
hale gelebildiğini hissettim. Uygulamalı dokunuşlar bunlar. Bundan size kısaca
bahsetmek istiyorum. Biz bina inşa etmenin değil sağlıklı ve mutlu insanları inşa
etmenin peşindeyiz. Çocuklarımızı, gençlerimizi, kadınlarımızı, yaşlılarımızı, engellilerimizi ve tüm ihtiyaç sahiplerini belediyecilik anlayışımız olarak diğer sosyal
demokrat belediyelerde de olduğu gibi kucaklamaya çalışıyoruz. Antalya’nın Kır
Cami ve Santral Mahalleleri denilen çok kronik iki tane sorunu var. Dört buçuk
yıldır, Kır Cami de halkın katılımıyla güzel bir planlama nasıl yaparız diye çalıştık.
Bunun için uzmanlar getirdik, araştırdık, tartıştırdık. Halkı çağırdık. Halkla tartıştık.
Onun sivil toplumuyla, bilim insanlarıyla, sivil toplum örgütleriyle tartıştık ve sonunda halkın çok beğeneceği bir plan ortaya çıktı. Şimdi bu konuda kamu yararı
kararını bekliyoruz. Bunu, katılımcı belediyeciliğin Antalya’daki en önemli örneği
166
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
diye söylüyorum. Kepez Altı Santral Mahalleleri denilen bölgede - gene kentsel
dönüşüm demiyoruz, yerinde yeniden yerleşim diyoruz - çok güzel bir proje oluşturduk. Uzmanlık sağlayan hocamız ve çok değişik sivil toplumlar, özellikle Sayın
Karayalçın’ın teknik kadrosundan da destek alarak halkın istediği doğrultuda bir
planlama yaptık. Belki benim içime sinen bir proje gibi değil; ama halkın istediği
doğrultuda hem sermayelere rant katan değil halka rant katan hem de halkın bulunduğu mahalleden uzaklaştırmaya zorlamayacak bir proje. Şimdi bu proje bir
referandumla halkın oyuna sunuldu. Şu anda kadastro işlemleri bitti, tapuya gönderildi, sanıyorum bir iki ay içinde de halkın tapularını dağıtacağız. Ondan sonra
da kentsel yapıda bizim istediğimiz yani sosyal demokrat anlayışı doğrultusunda
ekolojiyi de inkar etmeyen bir planlama ortaya çıkacak.
Aydınlık bir Türkiye için geleceğimize sahip çıkıyoruz. Çocuklarımıza günlük sütle
kahvaltı dağıtıyoruz, 33 bin çocuk. 2-12 yaş gurubu. Yani okula gitmeyenler de
içinde. Hedef 100 bindi; ama Ak Parti iktidarı da başladığı için akabinde süt verdiği çocuklar 33 binle yeter sayıya ulaştı. Çocuk ağız ve diş sağlığı merkezleri
kurduk. Özellikle kentin yoksul kesimindeki çocuklarına hitap ediyoruz. Hem koruyucu ağız sağlığı hizmetleri hem tedavi edici. Burada 66 bin çocuğa ulaştık. 18
bin çocuğu da çeşitli sorunları nedeni ile tedavi ettik. 4 tane Atatürk çocuk ve çocuk kültür merkezleri bulunmakta ve bu merkezlerde çocuklarımıza eğitim dışında
ihtiyacı olan her alanda yani bilgisayar kullanımından tutun, kültür ve sanattaki
bilgi ve becerilere kadar her türlü faaliyetlerini organize ediyoruz. Gene dört farklı
birimimizde masal okulları açtık. Buralarda çocuklarımızı okul öncesini hazırlamak anlamında eğitim veriyoruz ve özellikle şunu söylemeliyim, kültür-sanat ve
sosyal hizmet bizim belediyemizin bütçesel olarak en çok önem verdiği faaliyetlerdir. Kültür ve sanat dediğimizde bunu eğitimle de birleştirdiğimizde endoktrinasyon anlamında bunun çok önemli olduğuna inanıyorum. Yaşam boyu öğrenim merkezlerinde de tüm halkımıza bu anlamda endoktrinasyon yapabildiğimizi
de düşünüyorum. Kreş ve gündüz bakım evi açtık, Antalya Büyükşehir belediye
tarihinde olmayan, belediyenin eliyle yapılan ilk kreşimizidir. Aydınlık bir Türkiye
için sadece çocuklarımıza değil gençlerimize de sahip çıkıyoruz. Çeşitli belediye
lojmanlarını dönüştürerek 200 gence barınma imkanı sağladık ve Mayıs ayının
sonunda 300 barınma kapasiteli kız öğrenci yurdunuz hizmete açtık. Bu da gene
Antalya Büyükşehir belediye tarihinin ilkidir. Bugün 538 öğrenciyi barındırıyoruz.
100 yatak kapasiteli bir yer kiralayarak edindiğimiz erkek öğrenci yurduyla toplamda 600 gencin barınmasını sağlamış olacağız. 100 yatak kapasiteli bu binada
ayrıca gençlik danışma merkezi kuruyoruz. Özellikle sınav stresini azaltmak, sı167
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
nava hazırlama ve bunların dışındaki her türlü gençlik sorunlarını çözüme yönelik,
desteğe yönelik bir merkez olacak. Akdeniz Sanayi ve çıraklık merkezi Projesi
özgün bir proje, Sanayi sitesindeki evsiz barksız bir çoğunluğa ve Antalya’nın
dışından gelmiş çocuklarımıza barına imkânı sağlıyoruz. Karınlarını doyuruyoruz.
Hem kültür ve sanat eğitimi hem de mesleki eğitim veriyoruz. Bu proje öğrencisi olmakla gurur duyduğum rahmetli Nusret Fişek Vakfının da ödülünü kazandı,
Kasım ayında belediyemize verilecek. Bundan da gurur duyuyorum. Üniversite
öğrencilerine ve sanayi çıraklarına her sabah sıcak çorba ve kalorili ekmek veriyoruz. Yani kahvaltısını sağlıyoruz. Kentimiz için sürdürülebilir istihdam olanakları
yaratıyoruz. Asmek’de meslek ve beceri edindirme, kültür ve sanat eğitimleri veriyoruz. Toplam bugüne kadar 66 bin kişiye bu eğitimi verdik. Yaşam boyu eğitim.
Bu sene ulaştığımız rakam 18.792, ayrı branşlarda eğitim veriyoruz ve sonunda
buradan diploma veya sertifika alan vatandaşlarımızın bir bölümü de istihdama
kazandırılıyor. Nasıl? Büyükşehrin İşkur ile bağlantılı olarak kurduğu kariyer ofisiyle birlikte çok ciddi bir hizmet veriyoruz ve bu istihdam ofisi sayesinde 11.500
kişiyi işe yerleştirme başarısı gösterdik.
Aydınlık bir gelecek için kadınlarımızın önünü açıyoruz. Kadın sığınma evimizi
yaptık. Bu, Antalya Büyükşehir belediyesi grafik ofisinden ödül almış bir grafik.
Aile eğitim ve sosyal hizmet merkezlerimizde - dört tane - kadınlarımıza el becerisi öğretiyoruz. Burada kibelya bebekleri üretiyorlar, eğitim alıyorlar. Bunların satış
gelirlerinden de cüzi de olsa ayda 200-300 lira beceri dışında ekonomik kaynak
yaratılıyor. Dört tane kadın spor merkezi var. Özellikle varoşlarda yaşayan kadınlardan buraya çok fazla talep var. Ne kadar açsanız sayısını ne kadar çoğaltsanız,
o kadar da talep gelecek gibi gözüküyor. Büyüklerimize, yaşlılarımıza Antalya Büyükşehir Belediyesi Huzurevinde hizmet veriliyor. Evde bakım hizmetleriyle 3500
yaşlımıza ulaşıyoruz. Aşağı yukarı günde 50 civarında da ev ziyareti yapılıyor.
Başka yeni bir projemiz ise Antalya’ya dışarıdan gelen hasta ve hasta yakınlarına bir sosyal tesis açıyoruz ve hastaları hastanelerde tedavi görürken, barınma
imkânı sağlıyoruz. İnsanca ve onurlu yaşama engel yok. Büyükşehir özel eğitim
okulu ve rehabilitasyon merkezi, 80 yataklı konaklama imkanı var. Engelli bir çocuğuyla Antalya’ya tatil yapmaya gelen yerli veya yabancı turist isterse engelli çocuğunu buraya bırakabilecek ve çocuğunun sorumluluğunu almaksızın özgürce
15 gün tatil yapabilecek. Bu merkezimizde 280 çocuğa ilköğretim veriyoruz, ama
100 çocuğa da rehabilitasyon eğitimi veriyoruz. Engelsiz taksimiz var iki tane 7
gün 24 saat telefonla engelli vatandaşa ücretsiz hizmet veriyor. Engelli istihdamı
sağlıyoruz. Engelli danışma merkezi ve görme engelliler sesli kütüphanesi kur168
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
duk. Engelsiz kafe, engelsiz park projelerini gerçekleştirdik ve yeni projemiz ise
bunlara ilave olarak Lara’da engelsiz plaj projesi.
Dünyamızı paylaştığımız dostlarımız için de çalışıyoruz. Antalya’da iki tane köpek
parkı yaptık. Özel ödül aldı. Su çeşmeleri yaptık, baby bar dediğimiz, mama üniteleri kurduk. Sekiz tane kedi evi kurduk. Yeni projemiz ise sahipsiz hayvan ambulansı, 7 gün 24 saat sorunlu ve acil hizmet bekleyen hayvanlarımız için gereken
hizmetleri üretiyor.
Doğa yürüyüşleri projemiz başarıyla devam ediyor. Tenis kurslarımız var ve büyükşehir yaz spor okulundan 2000 öğrencimiz faydalanıyor. Aş evimiz aracılığı
ile bugüne kadar 2 milyon vatandaşımıza dört buçuk yılda sıcak aş dağıttık. Tabi
bunun hepsi gizli yapılıyor. Cenaze ve taziye hizmetleri başlattık. Burada özellikle
bütün vatandaşlarımıza cenazeleri olduğu zaman kadın ve erkek hoca evde, Alevi
vatandaşsa dede ile dini hizmet veriliyor, karın doyurma, ayran ve pide dağıtımı
yapılıyor ve artık şehirlerarası cenaze nakillerine de destek verebilecek hale geldik.
Kültür ve sanatta altın portakal dışında bir sürü festival etkinliği ekledik. Üç tane
müzemiz var çok övündüğümüz, Sunay Akın’ın hükümet ödüllü oyuncak müzesi,
soba müzesi dünyada ilk defa, Fikret Otyam Sanat Galerimiz, bu sene hizmete girecek olan Beyduhan Sinema Müzesi. Antalya’mız için daha mutlu, daha sağlıklı,
daha çok gülen ve hayata güvenle bakan insanlarımız için çalışıyoruz. Toplumcu
belediyecilik, katılımcı belediyecilik kapsamında Antalya belediyesi olarak başlattığımız ve yürüttüğümüz projelerin birkaçını sizlere aktardım. Ama iki önemli gördüğümüz projeyi de aktararak sözlerimi bitirmek istiyorum. Bunlardan biri;
üreten belediyecilik anlayışıyla belediye üretim tesisleri kurduk. Bir belediye için
gereken fidan ve çiçek ne gerekiyorsa hepsini kendimiz üretiyoruz. Bu üretimin
iki tane faydalı tarafı var. Hem istihdam alanı yaratmış olduk, hem de daha ucuza
mal etmeye başladık. Artık özel üretim firmalarından almıyoruz ve 60 kuruşa satın
alınan bir fideyi şimdi 7.5 kuruşa kendimiz üretiyoruz ve nerdeyse 1000’in üstünde
istihdam sağladık. Bir diğer önemli proje ise; Antalya, göçle büyümüş ve kentlilik
bilinci zayıf olan bir kent olduğu için düzenli olarak Anadolu Kültürleri Festivali
düzenliyoruz. Bu festivali yaklaşık 44 hemşerilik dermeğiyle birlikte - Alevi kültür
dernekleri de buna dâhil - kortej yapıyoruz. Bu kültürleri, mutfağını, el sanatlarını
tanıyoruz. Bunların folkloruyla, müziğiyle bu kültürleri tanıtıyoruz, eğlenceler düzenliyoruz. Antalya hemşeriliği çatısı altında Antalya’da Türkiye’nin doğusundan,
169
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
batısından, kuzeyinden göç etmiş bütün insanlarımızı aynı kotada kentlilik bilinci anlamında eğlendirip bir anlamda da eğitmeye çalışıyoruz. Bizim uygulamalı
alanda toplumcu belediyecilik olarak üretebildiklerimiz kısaca ve özetle bundan
ibaret. Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.
Gökhan Günaydın: Bazen küçücük dokunuşların ne işe yaradığını göstermesi
açsından tek bir cümle edeceğim, Antalya’da binlerce insan, otobüs parası bulamadığı için bütün bir yazı denize giremeden geçiriyordu. Özellikle çalışmak için
gelenler, çeperlerde yaşayanlar. Denize çocukları taşımak ve akşam geri almak
üzere otobüs hattı koymuştu ve gecekondulara çeperlere gittiğinizde en çok bu
hizmetin konuşulduğunun altını çizmek lazım. Yani insana dokunduğunuz anda
geri dönüş alınıyor. Tekrar teşekkür.
Tunç SOYER
Seferihisar Belediye Başkanı
1959 yılında Ankara’da doğdu. Bornova Anadolu Lisesi’ni ve ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni iyi dereceyle bitirdi. Biri İsviçre Webster
Kolej’de “Uluslararası İlişkiler” ve diğeri Dokuz Eylül Üniversitesi’nde “Avrupa
Birliği” alanlarında olmak iki yüksek lisans yaptı. Üniversite yıllarında Ankara
Sanat Tiyatrosu’nda oyuncu ve yönetmen asistanı, Türk Haberler Ajansı’nda
da muhabir olarak çalıştı. 2003 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan
Danışmanı olarak çalışmaya başladı. 2004-2006 yılları arasında İzmir Ticaret Odası’nda Dış İlişkiler Müdürlüğü ve Genel Sekreter Yardımcılığı yaptı.
2009 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nden Seferihisar Belediye Başkanı seçilen Tunç Soyer, uluslararası yerel kalkınma modeli Cittaslow (Sakin Şehir)
hareketini Türkiye’ye taşıdı ve tüm coğrafi bölgelere yayılmasını sağladı.
Bu yerel meselesinden biraz bahsetmek istiyorum. Biz gençliğimizde Türkiye’yi
kurtarmak için köylerden, kırlardan kentlere mi; kentlerden kırlara mı gitmek lazımı çok tartıştık. Bugün geldiğimiz noktada öğreniyorum ki yerelden merkeze
Türkiye kurtarılacak. Yani yereli kurtarırsak Türkiye’yi ve dünyayı kurtarmak mümkün. Bunun tarihsel arka planıyla ilgili birkaç cümle de söylemek istiyorum. Küreselleşme dediğimiz kapitalizmin vardığı son nokta bildiğiniz gibi iki büyük dünya
savaşı yaşattı insanlığa. Milyonlarca insanın canı pahasına pazarlar belirlendi ve
sanayi fazlası bu pazarlar, bu sanal çizilmiş sınırlarla tanımlanmış pazarların fethi
üzerine kuruldu. Fakat günümüzde kapitalizm artık bireyin fethine yönelmiş durumda. Tek tek bireyi fetih ediyor kapitalizm. Onun için hepimiz aynı markalı ürünleri kullanıyoruz, aynı markalı televizyonlar, aynı markalı telefonlar, aynı markalı
giyecekler, aynı markalı yiyecekler. Biz aslında birbirimize benzemeye başladık.
Kimliklerimizi kaybetmeye başladık. Bizle beraber kentlerimiz de kimliklerini kay170
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
betmeye başladı. Bu bir köleleşme çağı, köleleşme süreci. Fakat insan aklı, insan
zekâsı, insan yaratıcılığı buna çare arıyor ve iki tane çare üretiyor. Biri bu kapitalizmin dayattığı hıza karşı yavaşlık, diğeri de yerellik. Çünkü insanlık şunu görüyor, yerelde üretilen çözümler gerçekten insanların sorunlarına dertlerine derman
oluyor. Bu nedenle yerel, bütün dünyada gerçekten çok daha yaygın bir şekilde
önem kazanmaya başladı.
Genel Bakan Yardımcımızın AKP’nin yerel yönetimler krizi diye tanımladığı şey
aslında AKP’nin hayatın bu akışına karşı direnmesinden kaynaklanan bir sorun.
Yani hayat aslında yerelleşmekten yanayken AKP halen bütün o yerelleşmenin
gidişatına rağmen hayatı merkezileştirmek için hayatın akışını halen merkezi otoritede toparlayabilmek için mücadele veriyor.
Peki, kent nasıl doğdu? Ve bugün neyi temsil ediyor? Kent aslında insanların bir
araya geldiği, buluştuğu bir mecra, bir ortam; ama tek tek insanların katkılarıyla
bir değer yaratıyor. En küçüğünden en büyüğüne kadar kentin yarattığı bir değer
var. Yani tek tek bireylerin yarattıkları ve kendileri için yarattıklarının dışında yaşadıkları alana şamil olan bir değerden bahsedebiliriz. İşte bu değer kimilerince
rant denilen bir şey, kimilerince toplam değer denilen bir şey. İşte kent bu değeri
paylaştırmak üzerine kurulu. Bu değeri ya emekten yana dağıtmak mümkün ya da
değil. Yani yerel yöneticinin iki hedefi var. Birincisi kentinin toplam değerini büyütmek çabası. İkincisi de bunu paylaştırmak çabası. Tam da burada yeni toplumcu
belediyecilik dediğimiz, bunun nasıl paylaşılacağıyla ilgili bir soruyu önümüze getiriyor. Bu paylaşımla ilgili çok net bir şey söylemek lazım. Öncelikle şunu söylemek lazım; belediyecilik, projecilik değildir. Belediye başkanları, proje yarıştıran
insanlar değildir. Olmamalıdır. Benim 35 projem var, seni döver. Senin 45 projen
var, benimki daha fazla, daha büyük. Öyle bir şey yok. Önce bir omurga koymak
zorunda belediye başkanı. Bir hedef koymak zorunda. Bir hayal kurmak zorunda,
ben nasıl bir kent kurmak istiyorum? Ben nasıl bir kent hayal ediyorum? Proje zaten kendiliğinden gelecektir. İçini doldurmak ondan sonra zaten çok mümkündür.
Biz, içinde yaşamak istediğimiz kenti tanımlarken beş hedef belirledik. Bir, Yüksek Yaşam Kalitesi. Sadece bu cepteki parayla açıklanacak bir şey olmadığı için
yaşam kalitesi aynı zamanda sağlıklı olmayı içerdiği için, aynı zamanda temizliği
içerdiği için, aynı zamanda kuşaklar arası bağı içerdiği için yüksek yaşam kalitesi dedik. İki, Her Gün Demokrasi. Çünkü demokrasi sadece seçim günü sandık
başında yaşanan bir ritüel olmamalıdır. Demokrasi içselleştirilmelidir dedik. Üç,
Toplumsal Barış. Barış kimsenin hediye edeceği bir şey değildir. Barışı korumak
171
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
zorundayız, evimizde, sokağımızda, mahallemizde, kentimizde. Onun için emek
harcamak zorundayız. Dört, Yaşayan Doğa. Çünkü kentleri yıkıp, yeniden yapabilirsiniz; ama eğer doğasını tahrip ederseniz bir daha kuramazsınız. Beş, Dünya Vatandaşlığı. Yani biz sadece dünyayı yakından izleyen ve onu kopya eden
maymunlar değiliz. Olmamalıyız. Üstlerinde oturduğumuz muazzam bir hazine
var. Bizim de dünyanın bizi yakından takip etmesini sağlayacak işler becermek
zorundayız. Biz bu beş hedef doğrultusunda proje üretip, bunları hayata geçirmeye çalışıyoruz.
Burada AKP’nin yarattığı bu yerel yönetim kriziyle ilgili bir iki örnek vermek istiyorum. Çevre Şehircilik Başkanlığı, Genel Başkan Yardımcımızın ifade ettiği gibi bir
güce muktedir ve bunun en somut örneğini biz küçücük Seferihisar’da yaşıyoruz.
Körfezimizde Bir Orkinos mezbahası kurulmak isteniyor. Biz de bu olmamalı diye
düşündüğümüz için ısrarla, inatla mücadele ediyoruz. Mahkemeden karar aldık.
ÇED raporunu iptal ettirdik. Aynı bakanlık, aynı şirkete, aynı noktada tekrar ÇED
olumlu raporunu verdi. Yani biz çevremizi bu bakanlıktan korumak için canhıraş
bir mücadele içindeyiz ve beceremiyoruz. Çünkü bizim insanımızın turizmde ve
balıkçılıkta iradesini, bizim insanımızın yaşam kalitesiyle ilgili beklentilerini tahrip
etmekte hiçbir beyiz görmüyorlar. Gerçekten bu merkezileştirmeye dair talebin
önüne geçmek gerekiyor. Neyle, nasıl? Geziyi iyi okumak gerekiyor. Gezi ruhu
denilen şeyi iyi okumak gerekiyor. Benim kendimce çıkarttığım iki ders var. Biri,
kelebek etkisi diyebiliriz. Hani derler ya Amazon’da bir kelebek kanat çırptığında
Orta Doğu’da kasırga kopar. Bu çağ, öyle bir çağ. Yani gezideki üç beş çapulcu
iktidarı salladılar. Hem de iktidarın silahlarına filan sahip olmadan. Bir kere bunu
iyi görmek lazım. Yerelden ve insanca başlayan bir şey, haklı bir şey karşılık buluyor. İkincisi, gezideki gençler dediler ki benle ilgili karar vereceksen bana sor.
Bana sormadan benim için iyi olduğunu düşündüğün bir şeyi yapmaya kalkma.
Biz, yerel yönetimler olarak bu gezi ruhunu, en azından bu iki çıktısıyla değerlendirebiliriz diye düşünüyorum.
Bizim her gün demokrasi, aktif hemşerilik diye tanımlamaya çalıştığımız şey de
tam da buydu aslında. Her ne yapacaksak mutlaka katılımcı, şeffaf ve son derece
açık bir demokrasiyi kentlerimizde hâkim kılmak zorundayız. Çünkü unutmamalıyız ki harcadığımız her bir kuruş, zaten bizim vatandaşımızın cebinden aktarılan
bir para. Bize bir yerden gelen bir şey değil. Vatandaşın parası ve biz onu harcıyoruz. O nedenle bu konuda inanılmaz hassas, titiz olmak zorundayız.
172
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Tarım ve turizm politikalarıyla ilgili biz Seferihisar’da bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Neden, biliyor musunuz? Çünkü bir belediye başkanı olarak ben kendimi bu
kentin ekonomik dinamiklerinin önünü açmaktan sorumlu hissediyorum. Çünkü
vatandaş benden bunu bekliyor zaten. Vatandaş eğer ürününü satamıyorsa benden çözüm istiyor. Vatandaş eğer ürününü pazarlayamıyorsa benden çare istiyor.
Seferihisar, bir tarım kenti; iki, turizm kenti. Biz tarımda ve turizmde neler yapabiliriz dedik. Sadece başlıkları ile çok kısa sayarak tamamlamak istiyorum. Bir, üretici
birlikleri kurmaya kalktık. Şuanda bir mandalina üretici birliğimiz var, bir zeytin
üretici birliğimiz var. Devamı gelecek. Enginar üretici birliğini ve üzüm üretici birliğini kuracağız. Çünkü küçük üreticiyi yaşatan tek şey birliktir, örgüttür. Ne yazık ki
geçmişte yaşanan kötü örnekler nedeniyle insanlar kooperatiflere, birliklere sıcak
bakmıyorlar; ama arkada belediyeyi görünce güveniyorlar. Biz, bunu becerdik.
Geçen sene ilk kez mandalina bahçesinden, topladığı mandalinayı Sırbistan’a
üretici, aracısı, tüccarı olmadan kendisi sattı, parasını da cebine koydu. İki, organik tarım, iyi tarım uygulamasında biz öncülük yapıyoruz. Çünkü biliyoruz ki organik tarım ve iyi tarım uygulamaları çok fazla yer bulacak, çok geniş yer bulacak.
Bugün Kadıköy’de Bağdat Caddesinde sadece organik ürün satan dükkânlar açılmaya başladı. Çünkü insanlar çocuklarına zehirli bir şey yedirmek istemiyorlar.
Peki, biz belediye olarak ne yapacağız? Sertifika programlarını biz organize etmeye başladık. Vatandaşımızı özendirmeye çalışıyoruz. Üç, üretici pazarları açtık.
Bir tek kuralı var bizim pazarlarımızın sadece kendi ürettiğini satabiliyor vatandaş.
Dışarıdan mal getirip, satamıyor. Sonuç, üretmeye başladılar. Çünkü biz, harç
işgali hiçbir şey almıyoruz. Dört, tohum takasları başlattık. Çünkü yerli tohumumuzun çok kıymetli olduğunu biliyoruz. Bunu korumak zorundayız. Bugünkü iktidar
bu tohumların ölmesi için ve tohum piyasasının sadece uluslararası tekellerin elinde toplanması için kanun çıkarttı. Cumhuriyet Halk Partisi bununla ilgili çok büyük
mücadele verdi; ama halen o kanun yürürlülükte. Bu nedenle yerli tohumumuzu
korumak için mücadele veriyoruz. Tarım ürününü, sanayi ürününe dönüştürmek
için çaba harcıyoruz. Çünkü tarım ürününü sanayi ürününe dönüştürdüğümüz zaman katma değeri yükseliyor, pazarlama kabiliyeti artıyor, rakım uzuyor. Burada
ne yapıyoruz? Mandalina reçeli yaptığınız zaman o bir sanayi ürünü haline geliyor
ya da enginarı soyup, haşlayıp bir kavanoza koyduğunuz zaman sanayi ürünü
haline geliyor. Bunlar içinde İzmir Kalkınma Ajansı’ndan ve başka kanallardan bir
çok destek bulduk ve yaptık.
Kısaca, Belediyeler, kentin ekonomik dinamikleriyle ilgili kendilerini sorumlu hissetmeliler. Eğer sanayi kenti ise sanayide, eğer liman kenti ise limanda, eğer
173
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
tarım kenti ise tarımda. Her ne ise belediyeler kendilerini sorumlu hissetmeliler.
Cumhuriyet Halk Partisi olarak bugüne kadar yerelle ilgili sürdürdüğü çalışmaları
iktidara taşıyabilmek için önce yerelde iktidar olmak zorundayız ve bunun içinde
canla başla çalışmak zorundayız. Başka çaresi yok. Çok çalışmak zorundayız.
Çok teşekkür ediyorum.
Cem KARA
Çatalca Belediye Başkanı
1962 yılında Lüleburgaz’da doğdu. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Kimya Öğretmenliği Bölümünde yükseköğrenimini tamamladı. 1985
yılında mesleğine başladı ve 10 yıl süreyle Denizli’nin Çivril ilçesinde görevine
devam ettikten sonra memleketi Çatalca’ya döndü. Çatalca’da 14 yıl süreyle
görev yaptı. Görev süresi boyunca yaklaşık 10 bin öğrencinin eğitim ve yaşamına olumlu katkılar sağladı.24 yıl 10 ay süren devletteki toplam hizmetinden
sonra, 29 Mart 2009 Yerel Seçimlerine Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayı olarak katıldı ve Çatalca Belediye Başkanı seçildi.
İstanbul’un 39 ilçesinden bir tanesi olan en rahat, en huzurlu, en güvenilir ilçelerinden birisi olan Çatalca Belediye Başkanı olarak sizleri saygı ve sevgi ile selamlıyorum. Çatalca’yı öncelikle bir tanıtma gereği duyuyorum. Antalya’nın tanıtılmasına tabi ki gerek yok. Biz Antalya’yı her gün basından, görsel ve yazılı basından
takip ediyoruz, biliyoruz; ama Çatalca’yı tahmin ediyorum ki çok azınız biliyorsunuz. Çatalca, İstanbul’un en büyük ilçesi. Bunun üzerine basarak söylüyorum.
Benden daha zengini, benden daha büyüğü, benden daha güçlüsü yok. İstanbul
5343 kilometre karedir. Bunun 1118 kilometre karesi %20.9’u Çatalca ilçemizdir.
İstanbul’un coğrafi büyüklük olarak en büyük ilçesi biziz. Bu güzel ilçemizde 60
bin civarında insanımız yaşıyor. Nüfus olarak tabi küçük bir ilçeyiz ve İstanbul’un
akciğerleri, Belgrat Ormanları, Şile ve bununla birlikte Çatalca’nın %40’ı orman
alanlarıyla kaplı ve biz, İstanbul’un suyunu veren Melen’le birlikte iki önemli merkezden bir tanesiyiz. Karadeniz sahilinde ve orman alanlarının yanı sıra tarım
alanları yönünden de zengin bir ilçe. Bu ilçe son zamanlarda tabi ki ne kadar geçerli olacağını zaman içerisinde göreceğimiz hükümetin birtakım projeleriyle, kanal projesiyle, uydu kent projesiyle, hava alanı projesiyle, üçüncü köprü projesiyle
gündeme geldi ve bu projelerin ne olacağını, ne getirip, ne götüreceğini basın
aracılığıyla takip edeceğiz ve hep birlikte göreceğiz. Evet, bu ilçenin dört buçuk
yıldır belediye başkanı olmakla ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir mensubu, üyesi
olmakla gerçekten onur ve gurur duyuyorum.
174
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Sosyal belediyecilik anlamında ne üretiyorsunuz, ne yapıyorsunuz diye bir sorunun karşılığında şunu söyleyebilirim ki biz, bu geniş coğrafyada; ama nüfus olarak
küçük ilçemizde diğer belediyelerimizde olduğu gibi gerçek anlamda toplumsal
belediyeciliğin en güzel örneklerini veriyoruz. Öncelikle güçlü bir kent konseyimiz
var. Belediye başkanı olmadan önce de öğretmen ve idareci olarak kent konseyinde, yönetimlerde aktif bir şekilde görev aldım. Ama beş sene önceki kent konseyi
ile şuan ki Çatalca’daki kent konseyini karşılaştırırsak, bizim dönemimizden önceki süreçte çalışmaları bir arkadaşımızın bürosunda ya da ofisinde yürütüyorduk.
Üç beş gönüllü ilçe hakkında fikir yürütmek, proje üretmek için bir araya gelirdik ve
bu süre içerisinde belediye başkanına projelerimizi, önerilerimizi anlatma şansını
bir sefer bulmuştuk. Ama şimdi Çatalca’da kent konseyi, bütün sivil toplum kuruluşlarıyla, derneklerle, odalarla, muhtarlıklarla, bizim de katıldığımız toplantılarını
her ay sürdürmekte ve ortak akılla kenti ileriye taşımak, geliştirmek adına üretilen
projeler belediye başkanlığımıza ve meclisimize gelerek tartışılmaktadır. Bu öneriler sonucunda Çatalca’da gıda ve giyim bankacılığını uygulamaya koyduk.
Çatalca eski tarihte de çok önemli bir yerdi. Dünyanın üçüncü büyük surları, Anastasya Surları bizim ilçemizde ve dünyanın en büyük su kemerleri 150 kilometreye uzanan kemerler bizim ilçemizde. Bu tarihi yapıların, bölgelerin restorasyon
projelerinin gerçekleştirilmesini ve bununla birlikte ilçemiz göç kökenlidir. Gerek
Balkan Savaşları sırasında gerek mübadele sırasında ciddi göç almıştır. Balkan
Anıtı yapıları projesini kent konseyinin önerisiyle gerçekleştirmiştir. Kent konseyinde bulunan kadın meclisleri, gençlik meclisleri, engelli meclisleri, bölgemizde
tarım ve hayvancılık olduğu için tarım meclisleri anlamda oluşturulmuş ve katılım
sağlanmıştır.
Bunun yanı sıra hemen hemen üç günde bir halk toplantıları, kahve toplantıları,
insanlarla birebir ilişkiler, iyi günde ve kötü günde düğünde, cenazede, törende,
asker uğurlamada, selde, depremde, hastalıkta her zaman Çatalca halkının yanında bulunmuş, gerçekten gidilmedik ev, çalınmadık kapı, sıkılmadık el, dokunulmadık omuz bırakılmamıştır. Çatalca’yı, Cumhuriyet Halk Partili bir belediye
başkanı yönetiyor; ama Çatalca’nın bütünüyle birlikte yönetiyor. Haftalık kurulan
pazarın hangi gün kurulması gerektiğini, sebze ya da giyim pazarı diye adlandırılan pazarın aynı gün ya da farklı günlerde kurulup kurulmamasını, yeşil alan
üretilirken o yeşil alanda olması gereken aktiviteleri - basketbol sahaları, fitness
aletleri, çocuk oyun gurupları - halkla birebir yapılan anketlerle ortaya çıkartılan
sonuçlara göre belirleniyor. Bir mahalleye, bir sokağa koyacağımız bankı dahi
175
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
orada yaşayan insanların görüş ve düşüncelerini almak suretiyle oraya yerleştiriyoruz. O nedenle bunlar, sosyal belediyecilik anlamında güzel ve hoş konular.
Bu kadar geniş alanı, 2009 yılında gerçekleşen bütçesi 8 milyon lira olan bir belediyeyi devraldık. Hükümete muhalif, büyükşehre muhalif olmamıza karşılık hiçbir bahane üretmeksizin halkın bize olan inancı sayesinde eskiden ödenmeyen
arsa, arazi, emlak, çevre, temizlik vergileri bu güven sonucunda belediyemize
yatırıldı ve 8 milyon lirayla gerçekleşen bütçe rakamlarında şuanda her yıl 24 milyona ulaştı. İstediğiniz zaman başarabiliyorsunuz. Güzel bir slogan var; çalışınca
oluyor. Bana belediyecilik nedir diye sorduğunuz zaman şunu söylemek isterim.
Sınırlı imkânlarla sınırsız isteklere cevap verebilme sanatıdır. Nüfus olarak bu küçük ilçede, diğer büyük kentlere göre hatta Ankara’da var olanların ötesinde yeşil
alanı, kültürel faaliyetleri, aş evini, çocuk bakım evini, hayvan barınağını, sosyal
ve kültürel alanda her tür kurslarını ve halkın ortak yaşamı, festivaller olmazsa
olmazına kadar hepsini yapabiliyoruz, başarabiliyoruz. Bzim orman ağaçlarımızın
güzelliği, erguvan ağaçlarıdır. Erguvan festivali adını verdiğimiz bir festivalimiz,
her sene sekiz gün sürüyor. Bir diğeri de Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün
Türk çocuklarına armağan etmiş olduğu 23 Nisan Çocuk Bayramını uluslararası
bir bayrama dönüştürmeyi hedefledik ve festival yapmaya başladık. Bugün dört
buçuk yıl süre içerisinde bu amaçlarımızı gerçekleştirdik ve bugün Çatalca Belediyesi, Anadolu’nun çocuklarıyla Balkanların çocuklarını ve dünya milletlerinin
çocuklarını her yıl 22 ve 24 Nisan tarihleri arasında ilçede buluşturuyor ve o çocuklarımız, gönüllü ailelerinin yanında, gönüllü çocukların yanında 5 gün süreyle
misafir oluyorlar. Neden misafir oluyorlar? Biz büyükler, dünya üzerinde gerçek
anlamda barışı ve kardeşliği sağlayamadık. İnanıyoruz ki o masum yürekler dünya üzerinde kalıcı dostluğu, barışı ve kardeşliği sağlayacaklardır. Bu faaliyetleri
gerçekleştirdiğimizde emperyalist güçlerin gücü bizi savaştırmaya yetmeyecektir,
diye düşünüyorum. Çok teşekkür ediyorum ve diyorum ki hepimizin yolu ve yolunuz açık olsun, saygılarımla.
176
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Zühra DÖNMEZ
Bafa Belediye Başkanı
1965 yılında Bafa’da doğdu. İlk ve ortaokulu Bafa’da liseyi İzmir İnönü lisesinde tamamladı. Liseyi tamamladıktan sonra Bafa’ya dönen Dönmez 1985
yılında Çamiçi Belediyesi’nin memur alma sınavına girdi. Sınavı kazanarak
Çamiçi Belediyesi’nde göreve başladı. Belediyenin her kademesinde görev
yapan Dönmez daha sonra Bafa Belediye’si yazı işleri müdürlüğü görevine getirildi. Bafa Belediyesi Yazı İşleri Müdürlüğünden emekli olan Dönmez,
2009 yerel seçimlerinde Bafa Belediye Başkanı seçildi.
23 yıl boyunca belediyede çalıştım. Belediyenin bütün birimlerinde asli memur
olarak görev yaptım. Halkın güveniyle desteğiyle daha devlet memuruyken aday
gösterildim, aday oldum. 2009 seçimlerinde belediye başkanı olarak seçildim.
Muğla Milas Bafa kasabası belediye başkanı olarak halen görevimi yapmaktayım.
Tabi ki 30 Mart 2014 tarihine kadar. Toplumcu belediyecilik aslında kalıplar içerisine alınacak ve bu çerçeveden bakılacak, uygulamaları beklenecek bir yaklaşım
değil burada tartışılan da bu değil zaten. Dolayısıyla yaklaşımın ana temasını, çıkış noktasını çok iyi anlamak ve özümsemek gerek. Bence toplumsal belediyeciliğin uygulanabilirlik anahtarı sevgidir, insan sevgisidir, vatan millet sevgisidir, hayvan sevgisidir. Su daima yukarıdan akar, denir. Bu anlamda bizler, belirli görevlere
gelmiş kişiler olarak sevgi ve güveni halka zerk edebilecek yerdeyiz demektir. En
değerli irsale hattı güven ve sevgiyle kurulmuş hattır. Bu düşünce ve inançla çıktığımız yolun son demlerindeyiz; ama ardımıza dönüp bakınca başardığımız birçok güzelliği görebiliyorum ve bu sempozyuma konu olan toplumcu belediyecilik
yaklaşımına örnek verebileceğim bir şeyleri başardığımızı düşünüyorum. Değerli
akademisyenlerimiz ve uzmanlar zaten konunun teorik yönlerini bizlerle son derece ayrıntılı olarak paylaşıyor. Ben sizlere toplumcu belediyeciliğe konu olabilecek
deneyimlerimizden bazılarını aktararak işin pratiğini vermek istiyorum. Beldemiz
için çok yönlü projeler, çözümler ürettik. En önemli ilkemiz; geçmişini ve değerlerini tanıyan, onlara sahip çıkan, toplulukların aidiyet duygularının daha yüksek
ve kalıcı olduğuna inanan, daha örgütlü bir topluluk oluşturmak idi. Gördük ki
gençlerimizin büyük çoğunluğu üniversite, hatta lise yıllarından itibaren beldeden
ayrılıyor ve farklı kentlere iş hayatlarına atılıyorlardı. Göç veren bir beldeydik; ama
başka kentlerde yaşayan her bir Bafalı bizim için Bafa aşığı olmalıydı. Yani Bafalı olmak, ayrıcalık olmalıydı. Bu kapsamda yaşlılarımızla ciddi mesailer yaptık.
Onlara zaman ayırdık, sorduk, dinledik, notlar aldık. Bafa 90 yıl önce nasıldı, ne
yer, ne içerdi, ne giyerdi, nasıl eğlenirdi, nasıl yaşardı? Bu sayede hem büyük177
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
lerimizin güven ve desteğini kazandık, hem de yol haritamızı belirlemede önemli
mesafeler kat ettik. Beldemizde bir asırlık gelenek olmasına rağmen son 50 yıl
içinde unutulmuş bir geleneği bayram havasına çevirerek kültürümüzü, değerlerimizi yeni nesillerimizle tanıştırdık. Kızlar Bayramı adıyla 4 yıldan bu yana her yıl
Kurban Bayramının üçüncü günü beldemizde gerçekleştirdiğimiz şenlik havasındaki programla törelerimizi, yemeklerimizi, eğlencelerimizi anlatıyor, yaşıyor ve
yaşatıyoruz. Türkiye çapında büyük ilgi gören bu çalışmamız da yaşlılarımızdan
öğrendiklerimizi akranlarımızla hayata geçirip, gençlerimize ve çocuklarımıza sunuyoruz. Bir anlamda muazzam bir kültürel köprüyü geçmişten bugüne, bugünden geleceğe belde halkımızla birlikte inşa etmiş olduk. Çalışmalarımızda cinsiyet
ayrımcılığı kaygısı yaşamadım. Bazı insanların yüreğinde, aklında cinsiyet ayrımı
virütik olarak varsa bile benim bunu sorgulamak, değerlendirmek gibi bir vaktim
olmadı. Ben çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ün kızıyım, tüm Türk kadını gibi. Belde
halkımın her tür hizmetten ve çalışmadan en verimli şekilde yararlanması, beldemizin en iyi şekilde temsil edilmesi ve tanıtılması, özellikle ev ekonomisine destek
sağlamak isteyen kadınların, kendilerini geliştirmelerine destek verilmesi üzerine
o kadar yoğun çalıştık ki sonra bir gün bir gazetede bir haber çıktı. Okuduğumuzda ne denli güzel bir beldede yaşadığımı bir kez daha anladım ve güçlendim.
Haberin başlığı; Bafa Kadınlara emanet. Bafa Belediye Bakanı kadın, PTT müdürümüz kadın, doktorumuz kadın. Kadın nüfusumuz daha çok ağrılıklı ve bütün
yöneticilerimizin %60’ı kadın. Küçük olmamıza rağmen böyle güzel bir beldede,
modern bir beldede yaşıyoruz. Bu arada CHP Belde Başkanı da kadın.
SEYHAN ERDOĞDU: Sevgili Başkanım, yakın da erkekler kota isteyecek gibi
görünüyor.
ZÜHRE DÖNMEZ: Bafa beldesi yıllar önce aslında kendini aşmış ve birçok toplumsal güncel sorunu çoktan içinde çözmüş bir beldedir. Kararlıysanız ve kararlılığınızı hissedebiliyorsanız taşın altına elinizi rahatlıkla sokabiliyor, birlikte birçok
şeyi başarabiliyorsunuz. Günün herhangi bir saatinde nerede olursanız olun ulaşılabilir olmanız gerekiyor. Acıyı, sıkıntıyı, mutluluğu, kısacası yaşamı halkımızla
paylaşmamız gerekiyor. Buna insanların çok ihtiyacı var. Ulaşılamamanız, cevap
verilmeyen bir telefon hattı kişilerde olumsuz etkilere yaratıyor. Buna da kendimizce şöyle bir çözüm ürettik. Toplantı, etkinlik gibi program içerisindeysem derhal
telefonlarımı bir başka ekip arkadaşıma yönlendiriyor ve bir şekilde ulaşılabilirlik
ilkesine sadık kalmaya çalışıyoruz. İnsanların, makamıma geldiğinde açık bir kapıyla karşılaşması veya günün herhangi bir saatinde kahvehanede, çarşıda, cami
178
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
avlusunda, zeytinlikte beni görmesi de ulaşılabilirliğe güveni artırıyor. Böylece belde halkım her an onların yanında olabileceğimi, onlara değer verdiğimi biliyor, güveniyor. Ben de bu güveni kaybetmemek için elimden geleni yapıyorum. İhtiyaçların öncelik sıralamasını bizzat yerinde görerek, dinleyerek, konuşarak belirliyoruz.
Mesela ev hanımı olarak aileleriyle yaşamlarını sürdüren kadınların sosyal, ekonomik anlamda kendilerini çaresiz hissettiklerini, bunun sorumlusunun da küçük
bir beldede yaşamak olduğunu düşündüklerini gözlemledik. Önce hepsini tek tek
davet ederek, kendilerine güvendiğimizi, belde tanıtımımız için bir projemizin olduğunu, bu projede ev hanımlarının, ev hanımlarına yönelik ve gelir getirici nitelikte bir eğitim vereceğimizi kendilerini de bu programda görmek istediğimizi
anlattık, onurlandılar, heyecanlandılar, umutlandılar, güvendiler, çalıştılar ve başardılar. Sonuçta Bafa’nın tanıtımına yönelik ahşap işleme, minyatür objeler yapmayı öğrettik hanımlarımıza. Onlar öğrendiklerini şimdi belde tanıtımına destek
amacıyla üretmekteler. Gelir elde etmekteler ve mutlular. İyi ki bu beldede yaşıyoruz diyorlar artık.
Bafa gölüyle, zeytiniyle, Firigya Antik Kentiyle, endemik bitki yapısıyla, ipek böcekçiliğiyle, turizm merkezlerine yakınlığıyla dikkat çeken beldemizde tarih ve
çevre bilincini geliştirmeye yönelik yaptığımız çalışmalardan da çok önemli dönüşümler elde ettik. Bu çalışmalarda örgütlenmiş ve bilinçli bir topluluğu yanımızda
hissettik. Tek konu onlara neyi nasıl yapmaları gerektiğine dair bir yol haritası
çizmek ve desteklemekti. Köylerimiz arasında başlattığımız “her şey çöp değildir
kampanyası” bu çerçevede başlattığımız görsel, pratik eğitimlerle köylerimiz ve
belde halkımız için yeni bir ufuk açtık. Ahkâm kesmek yerine yol açan ve destekleyen bir unsur olarak yanlarında yer aldık. Bu sayede her birinin söyleyecek
sözü, çalışmaya vereceği bir desteği oldu. Aidiyet duygusunu, varlıklarının kabul
edildiğine dair güveni halka verebiliyorsanız bilin ki hayatınızda örgütlenmiş veya
örgütlenmeye hazır bir topluluk vardır. Geçtiğimiz aylarda gezi parkı eylemlerine
Taksim direnişine bizler de Bafa’dan destek sağladık. Hem de kadın erkek, genç
yaşlı çapulcular olarak. Tabağını çanağını, anasını yanına alarak kim duyacak
sesimizi demeden sokaklara döküldük. O süreçte hemen her gün kahvehanelere,
belediye yolcu minibüslerimize, sözcü gazetesi, aydınlık gazetesi, yurt gazetesi
dağıttık. Halkımız mesajımızı çok iyi algıladı ve gereken örgütlü duruşu ortaya
en iyi şekilde koydu. Yeni toplumcu belediyecilik anlayışına Bafa penceresinden
bakarak destek vermek istediğim paylaşımlarımı özetle toparlamak gerekirse toplumcu belediyecilik anlayışını icra edebilmenin üç kuralı olduğuna inandığımı be179
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
lirtmek istiyorum. Koşulsuz sevgi, kendinize ve halkınıza güven, aidiyet duygusu.
Sonuçta daima kazanan halktır. Bizim görevimiz, Mustafa Kemal Atatürk’ün izinde
tüm kararlılığımızla daima halka hizmettir. Burada ben hep büyükşehir belediyelerinin arasında kaldım. Bir belde başkanı olarak, benim onlar kadar param yoktu;
ama ben de çok çalıştım, yüreğimi ortaya koydum, yüreğimle çalıştım. Cumhuriyet Halk Partiliye yaraşır bir şekilde çalıştım. Bu yüzden de Cumhuriyet Halk Partili olmaktan çok mutluyum. Ayrıca bir şey daha söylemek istiyorum. Belediyeler
Birliği Başkanımız Sayın Kadir Topbaş, bundan sonra bir otobüs durağı bile yapılırken halka soracağını söyledi. 1582 tane belediyeyi kapattı; ama halka sormadı.
Bu yüzden onları kınıyorum. Teşekkür ederim, saygılarımla.
SEYHAN ERDOĞDU: Bafa Belediye Başkanımız Sayın Dönmez’e çok teşekkür
ediyoruz. %33 cinsiyet kotasının - kadın kotasının ne kadar doğru olduğunu, kadın belediye başkanlarımızın, belediye meclis üyelerimizin, il genel meclis üyelerimizin kadın sayısının artmasının, Cumhuriyet Halk Partisine, kentlerimize ve
Türkiye’ye ne kadar çok şey kazandıracağının çok güzel bir örneği oldu. Çok teşekkür ediyoruz.
Bülent TANIK
Çankaya Belediye Başkanı
Sıra değişikliği oldu; ama kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü günün bu saatine kadar yorulmuştunuz,
yorulmuştuk; ama sevgili başkanımızın Bafa’dan
getirdiği rüzgar ve kadın eli değmiş belediyecilik anlayışı, inanıyorum ki salonu da bende yaptığı gibi
ayaklandırdı, yeniden güne taze başlıyormuş duygusuna kavuşturdu. Bafa’nın sınırları içerisinde bir
tarihi yerleşme var, Herakliya. Çok olağanüstü doğası olan bir yerdir. Oradan gün batımını izlemeyenler varsa mutlaka görmelerini öneririm. Bafa, Türkiye tarihinde de ayrıca köylülerin
balık üretimiyle ilgili olarak vermiş oldukları özel bir mücadelenin coğrafyasıdır.
Bafa güzel bir coğrafyadır. Bafalılar güzel insanlar, Anadolu’nun pek çok yerinde
oldukları gibi kadınları da uygar ve cesur, hayatı değiştirecek biçimde yüreklidirler.
Onlar ülkemize ışık tutuyorlar, sağ olsunlar.
Katıldıkları için ben de sevgili başkanımıza teşekkür ediyorum, tıpkı diğer başkanlarımız gibi. Panel programında yazılı olan belediye başkanlarımızın tümüyle
180
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
telefonda konuştum ve ön olurlarını almıştım; ama bu dönem belediye başkanları
açısından gerçekten olağanüstü sıkışık bir dönem. Çünkü önümüzdeki 6 ay sonra
yerel seçimlere gidiliyor ve bu çalışmaların yoğunluğu nedeniyle memleketinden
ayrılıp, buraya gelebilme konusu belediye bakanları için oldukça zor ve zahmetli. O nedenle de sevgili Antalya Belediye Başkanımıza, Çatalca Başkanımıza,
Seferihisar Başkanımıza, Bafa Başkanımıza, ayrıca konuşma görevi olmamakla
beraber salonda iki gündür bizi izleyen sevgili belediye başkanlarımıza minnet
duygusuyla hoş geldiniz diyorum. İyi ki geldiniz, sağ olun, bizi onurlandırdınız.
Gelemeyenlerin mazeretleri elbette ki son derece önemli ve değerli. Bir tanesini
bilginize sunmak isterim. Dikili Belediye Başkanımız Osman Özgüven’in kayınpederi düşüp, kalça kemiğini kırmış, önemli bir ameliyata girecek olduğu için orada
bulunması gerektiğinden gelemediğini bildirdi.
Aslında belediye başkanlığı kadınlara daha yakışır sözüyle ilgili bir şeyler daha
söylemek istiyorum. Fransızca da 3 tane sözcük var; yazılışları farklı sesleri aynı
Belediye başkanı, anne ve deniz. Üçü de (maire, mére, mer) mer sözüyle çağrılıyor. Bu benzeyişte bir iş olsa gerek. Belediye başkanlığı bir bakıma kentin
analığını da üstlenmeyi içeren bir görev. Bizim önder belediye başkanımız Vedat
Dalokay’ın da iki tane sözü meşhurdur. Birisine bir ekleme yaparak söyleyeyim.
“Belediye başkanı olmak için biraz adamın deli olması” lazım. Dalokay da bu kısmını söylemeden, “Yiğidin hası biraz deli olmalıdır” diyordu; ama esas sözü “Ben
kentin anasıyım”. Dalokay’ın adlandırdığı gibi; “Ben bu kentin anasıyım, rüzgarımızı da çaldırmayacağız!”
Kentin anası olmak; bu iddiaya soyunmak gerçekten hem geniş bir yüreği, hem
kucaklayıcılığı hem de çok yoğun çalışma becerisini, kimi zaman da gerekirse
taştan çorba yapabilmeyi gerektiren bir iş olarak görünüyor. Sayın Seyhan Erdoğdu, bana ağır bir ödev verdi. Yani belediye başkanları konuşma serisi toparlaması
ve dünden bu yana not tuttuğum bazı temel kavramlar var. Üzerlerinden geçerek
ve Çankaya’da yaptığımız işleri genel anlatımdan ziyade Çankaya’da yaşadığımız ve deneyimleyerek geldiğimiz bu noktadan sonrasını belki beraber düşünmemizde yarar olacak. Sorunları ifade etmeye, onlara yaklaşımlarımızı formüle
etmeye çalışacağım. En önemli tartışma konularından bir tanesi mesela “yeniden
belediyeleştirme” kavramı. Ya da katılım ve demokratiklik kavramı ve Yurttaşlık
kavramı. Bunlarla ilgili benim bireysel olarak üzerinde durduğum, Sayın Tunç Soyer’in getirdiği deneyimin içerisinde de önemli yer tutan birlikte yaşadığımız ve
kuramsal yapısına doğru bir siyasi yön vermek zorunda olduğumuzu hissettiğimiz
181
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
bir konu var; Piyasa! piyasa kavramı. Toplumcu belediyecilik deyince piyasa kavramıyla ilgili son 30 yıllık tarihimize damga vuran bir algı var. Yaşadığımız 30 yıl,
neoliberal bakış açıları ile her şeyi piyasaya bırakma ve kamunun ödevlerinden
vazgeçip, kendi sorumluluğunu piyasa aktörlerine terk edip, piyasada da parası
olanın elde edebileceği kamusal hizmetlerden söz edilir. Parası olup yararlanan
yararlanır, geri kalan başının çaresine kendisi baksın noktasına getirilmiş bir süreçtir. Şimdi biz bunu aşmaya çalışıyoruz! Bu piyasa kavramıyla ilgili ciddi bir
mücadelemiz var. Piyasayı kapitalizmle özdeş algıladığımız gibi bir duygu taşıyorum. Yani piyasanın kapitalistleşmiş yapısının mutlaka kendi özellikleri içerisinde
algılanması lazım! Piyasa denen olay eğer çarşı, pazar kavramıyla birlikte ele alınacak olursa kapitalizm öncesinden başlayan bir yapı ve süreçtir. Yani sosyolojiktarihsel bir kategori olarak piyasanın ömrü kapitalizmden daha eskiye dayanıyor.
Piyasanın bu ölçek ve kimlikte algılanmasında yarar var. O “nefret ettiğimiz” ya
da ona her şeyin emanet edilmesine karşı durduğumuz piyasanın yerine koyacağımız sistemin iyi oluşturulabilmesi için onda birikmiş olan toplumsal değerleri
ve tarihsel geçmişi yeniden yorumlamak ve düzenlemek zorundayız. Yani daha
kuramsal, teorik bir düzeye gidecek olursak; Sovyetler Birliği dahil olmak üzere sosyalizm adına yaşanan mal ve hizmet sunumunun halka erişiminde kalite
ve güvenlik konuları dahil birçok şeyi sorgulama bağlamında baktığımızda bizim
öncülerimizin, toplumcu belediye olarak 1970’lerde piyasayı düzenlemek için getirdiği tanzim satış, halk ekmek, üreticilik gibi kavramların yanı sıra biz Çankaya
Belediyesinde İzmir ve Seferihisar’ın deneyimine benzer bir projeyi ve programı
geliştirmeye çalışıyoruz. Şöyle de bir ahlaki hedef koyduk. 5 milyonu aşmış Ankara şehri küresel buhran nedeniyle zamanla açlık tehdidi altında kalabilir. Özellikle
de kentimizin yoksulları, işsizleri böyle bir açlık tehdidi altında kaldıklarında onların beslenmelerini güvence altına alacak mekanizmalar nasıl örgütlenecek? Soru
budur! Çevre yerleşmelerin, tarımsal yerleşmelerin, üretkenliğini ve varlıklarını
koruma stratejisi bunun içindir. Kırsal çevre yerleşmelerini korumaya dönük olarak geliştirmeye çalıştığımız kırsal kalkınma projesi bu ihtiyacın bizi yönlendirdiği
bir alandır. Geldiğimiz nokta kriz döneminde halkın onurlu tokluğunu sağlamaktır.
Yani yardım paketindeki o bayat makarna ile değil gerçekten insanın onurunu koruyacak bir mekanizmayla, kendisinin de üretici olabildiği bir sistemde tokluğunu
sağlayacak bir sistem kurmak hedeftir. Her gün evine hiç olmazsa çocuğunun
ihtiyacı olacak kadar süt ya da belli periyotlarla protein, et girebilecek düzenin
kentte kurulabilmesinin sorumluluğu kimdedir? Bunun bir kısmını biz üstlenmeye çalışıyoruz. Toplumcu belediye olmak, bunun en azından kaygısını, yükünü,
sorumluluğunu omzunda hissetmektir. Peki, bunu omzunda hissediyorsun da ne
182
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
yapman lazım? O zaman geldiğimiz nokta şudur; tarımsal üretkenliği korumak,
desteklemek. Kapitalist piyasa, kapitalist pazar düzeninin getirdiği noktada köylü,
tarımsal üretim yaptığı zaman zarar ediyor. O nedenle köylünün üretim yapmaktan vazgeçip, işçi olarak kente göçme potansiyeli yükseliyor. Bu yoğun bir sorun
olarak yaşanıyor. Köylü neden üretmiyor? Çünkü piyasa onu esir alıyor. Piyasadaki kapitalist aktörler tarımsal üretim yapan, küçük üreticinin aleyhine ağırlıkla bir
süreci egemen kılıyor! Ve o her seferinde zarar ettiği için de artık bezmiş durumda… Peki, onun üretici varlığını devam ettirebilecek biçimde desteklenmesi ve
korunmasıyla ilgili bir sistem hem ulusal ölçekte - belki küresel boyutları da olacak
biçimde - hem de yerel ölçekte belediye sorumluluğu altında organize edilebilir
mi? Nasıl? Piyasanın, bizim genellikle toptancı biçimde eleştirdiğimiz “piyasanın”
bizim çözemediğimizi çözdüğü bazı unsurlar var. Ne? Bu mesela üreticiyle tüketicinin buluşturulmasıyla ilgili bir şey. Üreticiyle tüketicinin belki yüzlerce yıllık bir
tarihi birikim sonucu pazarda buluşma güvencesinin yerine biz, daha organize,
daha planlı ve iki tarafın da lehine olabilecek düzenlemeleri içerecek bir işlev ve
örgütlenme yapabilir miyiz? Onun için Tunç Soyer orada “Birlikler” oluşturuyor ve
bu biriliklerin tohumdan başlayarak tarımın üretkenliğini artıracak ve pazarlama
sorunlarına çözüm olacak yollar aranıyor. Bugünün teknolojik verileriyle elektronik
ortamda, çarşı-pazar mekanına, pazar alanına ihtiyaç olmadan da insanların üretim ve tüketim ihtiyaçlarını buluşturacak bir buluşma ortamının kurulmasını sağlamaya çalışıyoruz. Üreticiyle tüketicinin buluşmasının güvenirliğini, sürekliliğini,
istikrarını ve adaletini sağlayacak mekanizmalar konusu üzerinde çok çalışmak
ve deneyim üretmek gerekiyor. Biz, bunu düşünmek ve çözmek zorundayız. Eğer
toplumcu belediyecilik yapacaksak teker teker belli alanlarda müdahale edebiliyoruz. Mesela ucuz ekmek vererek, tarife ve narh koyarak, tüketicinin ekmeğe
erişmesi yönündeki küçük grupların, mafyatik ilişkilerle piyasayı deforme etmelerini önleyecek bazı düzenlemeler yapılabildi geçmiş dönemde. Buna karşı çeşitli
yoklukların ortaya çıkması gibi bir süreci, 70’li yılları yaşayanlar bilirler. Ecevit
döneminde sosyal demokrat yönetime karşı tencere tava çalınmak durumunda
bırakıldı. Bunun arkasındaki stokçuları ve mevcut mekanizmadan büyük karlar,
rantlar sağlayan unsurları biliyoruz. bunları dengeleyecek siyasal, toplumsal gücü
örgütlemediğiniz takdirde bu işlerle ilgili eliniz yanar. Yapmak istediğinizi, açlığa
neden olmayacak bir düzenliliği, istikrarlı bir arzı sağlama girişiminiz elinizde patlar. Sizin çocuklarınız çok daha önce aç kalabilirler. O yüzden bu günün piyasa
kavramının çok daha gerçekçi biçimde algılanıp, sorunları çözümlemek ve onun
üretebileceği sorunları aşacak yeni daha iyi bir sistemi kurgulamak üzere hep beraber düşünmek zorundayız. Bunu geliştirilebilmenin yolu hiç kuşku yok ki uygu183
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
lama içinde, deneyim birikimlerinin sağlıklı yoğrulması, irdelenmesi ve kuramsal
olarak nerelerde yanlış yapılabilir, nerelerde piyasaya ve kapitalist ilişkiler varlığını sürdürerek iş yürütülür, mevcut hakim işleyişe bağlılık sürer, bunu algılayacak
biçimde sizlerin katkılarınıza ihtiyacımız var. Uzun olmaması için bütün konulara
girmeyeceğim. Bir de günlük pratiğimizi etkileyen bir başka temel konuyu değerlendirmek istiyorum. O da katılım ve demokrasi konusu.
Kent konseyleri kavramını da ele almamız ve kent konseyleriyle ilgili deneyimlerimizi zenginleştirmemiz gerek. Kent konseyleri bugünkü yapıları itibariyle yerel
yönetim sistemimizde belediye meclislerinin halkı yeterince temsil edebilecek bir
demokratik yapı ve temsil gücüne sahip olmamalarının açığını kapamaya dönük
bir ihtiyaçtan gelir. Özü itibariyle mevcut siyasal sistemde, hem parti yapıları hem
de belediye meclis örgütlenmeleri temsili demokrasinin de taşıdığı sorunlar nedeniyle, belli eksiklikleri olan bir yapıdır. Bunu tedavi edecek, açık bıraktığı eksiklikleri giderecek bir katılım örgütlenme aracı olarak önce sivil insiyatifler gelişti,
sonra yukarıdan aşağıya Süleyman Demirel, Erdal İnönü koalisyonu zamanında
yönetmelik haline getirilerek mevzuata girdi kent parlamentoları yerel inisiyatifinin
önüne yukarıdan aşağı bir yapı olarak kent konseyleri dönüştürülmeye çalışıldı.
Hiç kuşku yok ki birçok eksiği olsa da katkısı olan bir yapıdır. En güzel örmeği de bu toplantıdır. Çankaya Belediyesi’nin adı üstte yazıyor; ama Kent Konseyi’nin adının üstte yazması gerektiğini düşünüyorum. Kent Konseyi Başkanı
Işıkhan Güler, Seyhan Erdoğdu ve çalışma arkadaşlarının sabırla ve aylar süren katılımları sonucu bu iki günlük toplantı, belki de Cumhuriyet Halk Partisi’nin
de siyasal yapısını ve önümüzdeki yerel seçimleri etkileyecek biçimde organize
olmuş durumda. Bu hem Çankaya Belediyesini etkileyecek bir çalışmadır hem
de Türkiye’deki belediyecilikle ilgili siyasal programları geliştirecek bir çalışmadır.
O nedenle Çankaya Kent Konseyini ve bu buluşmaya ayrıca kendi yörelerinden
destek veren diğer bölge kent konseylerini yürekten kutluyorum. Çok özel ve çok
önemi bir iş yapıyorlar.
Katılımla ilgili anlayışlarımızın da piyasa anlayışımızda olduğu kapsamda gözden geçirmeye ihtiyaç olduğunu paylaşmak isterim. Genel olarak katılıma dönük,
çok güzel ve çok özel şeyler söylendi. Mesela Dünya Bankası’nın katılım anlayışı
“kirleten öder”e benzer bir şeydir, bedelini ödeyerek katılırsınız! Mohaç Meydan
Muharebesinde savaşanlar da o savaşa katılmıştır ya da Sivas’ta Madımak Otelini yakanlar da oradaki eyleme katılmıştır. Şimdi katılımdan bizim anladığımız
şey bu mudur? Bu değildir. Katılmadan anlaşılması gereken şey kul ile yurttaş
184
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
katılımı arasındaki farktır. Katılımın eksikliğiyle ilgili de ifade edilen değerler aslında eğitim, kültür, bilinç, örgütlenme ve siyasallaşma eksikliğinden kaynaklanır,
bunlar ise yurttaşlaşmanın en önemli unsurudur. Siyasallaşma insan olmanın gereği olan bir şeydir. Hele örgütlü ve örgütlerin örgütü olan kentte yurttaş olabilmek
için siyasal kimliğin mutlaka olması gerekir. Siyasetten uzak olduğunuz zaman
sadece size verilenlerle yetinmek durumunda olan kullara dönüşürsünüz. Çünkü
siyasallaşma, yurttaşlaşma ve kentlileşme, kendi geleceğiyle ilgili karar verme
süreçlerinde aktif yer alabilme hakkını koruyabilmektir.
Katılım ve siyasallaşmayla ilgili de biraz hızlı bir değerlendirme yapacağım. Günlük pratikten, günlük ihtiyaçlardan çok etkilenen biçimde katılımı algıladığımız;
Mesela vatandaş; benim evimin önüne park yapıyorsun ama aynı zamanda onun
içine de bir tane spor tesisi yapıyorsun, gürültü yapacaklar, benim huzurum kaçacak diyor. Şimdi katılımla ilgili olarak işi, her şeyin halka sorulmasına indirgememek -kime ve hangi ölçülerde, nasıl danışılacağı- konusunu biraz düşünmemiz
gerektiğini ifade etmek istiyorum. Bu “temsili demokrasi”, bizim çok eleştirdiğimiz
piyasa kavramı gibi içinde yaşadığımız ve eksik temsil nedeniyle bizi hiç tatmin
etmeyen bir demokratik yapılanmadır. O yüzden de “doğrudan demokrasi” kavramını daha kutsal addediyoruz. Doğrudan demokrasi ne tür sorunlar taşır? Birkaç
cümleyle bunlara değineceğim ve konuşmamı bitireceğim. Doğrudan demokrasi;
birincisi, sesini duyurabilen ve o an orada hazır bulunan hazirunun demokrasisidir. O nedenle geçmişi içinde barındırmaz. Geleceği de içinde barındırmaz. Yani
atalarımızı ve çocuklarımızı içermeyecek bir demokratik karar alma süreci olma
potansiyeli taşır. Doğrudan demokrasinin bir diğer sorunu da ölçek sorunudur.
Zaman zaman karar alacak bireylerin bulunacakları çevrimleri tarif etmeye giriştiğimiz zaman, örneğin bir belde de bir konuda karar alacaksınız, diyelim ki; Çatalca’ya termik santral yapmaya karar veriyorsunuz. Çatalca halkı da bize iş doğacak, haydi yapalım termik santrali diye karar verdi. İstanbul’un diğer ilçeleri, Silivri
ya da başka taraf bu karar alma sürecine katılamadı. Şimdi bu ölçek tanımlaması
nedeniyle ülke sınırlarının bile aşılacağı katılım çevrelerine ihtiyaç vardır. Yerel
demokrasi veya daha doğru bir deyimle 1960 Anayasası’nın getirdiği yerinden yönetim anlayışının öngördüğü demokrasi, ilgili tarafların tümünün katılımının sağlandığı yönetimlerin en demokratik yönetimler olduğu ifadesini taşır. İlgili tarafların
hepsinin katılabilmesi için peki ne tür şeylere ihtiyaç var? Mesela hukuk usulüne
ihtiyaç var. Konuşmacılarımızdan birisinin ifadesi - Metin Özuğurlu’nun - egemenlik, eşitlik, özgürlük ve hukuk kavramları demokrasinin önemli unsurlarından birisidir. Çoğunluk ve azınlık haklarıyla ilgili unsurları göz ardı ettiğinizde doğrudan
demokrasi adı altında izlenen karikatür uygulamalar, plebisit uygulamalar, halk
oyuna başvurma oyunları, demokrasi değildir. Oyundur!
185
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Demokrasinin usul ve hukuk açısından gerekli olan uzmanlık birikimlerinin yanı
sıra evrensel bilgiye erişimin de karar alma süreçlerinde yer almasını sağlamak
önemlidir. Bunun taşıyıcısı iki unsur vardır; siyasiler, bilim adamları ve uzmanlar.
Onların dışlandığı bilim adamı ve uzmanlığın ya da siyasetin dışlandığı yerde
çoğunluğun karar almasına dayalı karar alma süreçlerinin demokratikliğinden söz
etmek yanılsamadır, en azından yanılsamadır. Bunun altını çizmek isterim. Dolayısıyla katılım arayışlarında özellikle bu unsurları göz ardı ederek popülist eğilimlere ve plebisiteryen, çoğunlukçuluğun tepeye çıkarıldığı bakış açıları bizi Melih
Gökçek’e ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yönetim anlayışına götürür.
Azınlık haklarının korunmasına dönük evrensel ilke ve anlayışları göz ardı ettiğinizde oy çokluğu ile her şeye karar vermeye başlandığında demokrasi değil çoğunluk diktatöryası gerçekleşir. Bu ise çok vahim ve kötü bir olaydır. Demokratik
yapılanmamızı geliştirmek açısından bu boyutlarıyla katılım sürecine bakmamız
gerekiyor.
Katılım sürecindeki en önemli sıkıntılardan bir tanesi ise birkaç konuşmada çok
ciddi olarak vurgulanarak altı çizilen bir şey, hizmet mi, onurlu insan haklarına
dayalı bir yapı mı ikilemine yığınların itilmesidir. Böylesi bir ikileme insanları itmek çok büyük bir haksızlıktır, edepsizliktir. İnsanlar, hem hizmet almak hem de
onurlarıyla yaşamak hakkına sahip olmak durumundadırlar. Ya hizmet! Ya bu!
sorgulamasını çoğunluğa dayanarak yapmayı dünyada yapılabilecek en büyük
antidemokratik davranış biçimi olarak değerlendiriyorum. Teşekkür ederim.
Arzu ÇERKEZOĞLU
DİSK Genel Sekreteri
1969 Artvin’de doğdu. 1986 yılında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi’nde tıp eğitimine başladı. 1994 yılında pratisyen hekim olarak göreve
başlayan Arzu Çerkezoğlu 2004 yılında Patoloji ihtisasını tamamladı. Halen
özel bir işyerinde hekimlik yapmaktadır.Üniversite yıllarında öğrenci gençlik
mücadelesi içinde yer alan Arzu Atabek Çerkezoğlu öğrenci derneği yöneticiliği, İstanbul Öğrenci Dernekleri Federasyonu (İÖDF) Kurucu Genel Sekreterliği görevini yaptı. Tüm Sağlık Sen ve ardından Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası’nda (SES) üç dönem şube başkanlığı görevlerini
yürüttü. 2001 yılından beri DİSK Devrimci Sağlık-İş çatısı altında mücadele
etmektedir. 2004-2007 yılları arasında sendikanın genel sekreterlik görevini
ve daha sonra başkanlık görevini yürüten Çerkezoğlu halen Genel Sekreter
olarak DİSK çatısı altında mücadele etmeye devam etmektedir.
Türkiye Devimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK adına sevgiler, saygılar
sunuyorum ve sözlerime Haziran direnişinde eşitlik ve özgürlük mücadelesinde
kaybettiğimiz gençlerimiz, arkadaşlarımızı selamlayarak başlamak istiyorum.
186
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Bu forumun başlığı toplumcu belediyecilik yaklaşımına farklı noktalardan bakışlar. Bir emek örgütü temsilcisi olarak, bu konuya değerli başkanlarımızın ifade
ettiği gibi bir bütün olarak belediyecilik anlayışını değil ama bizim yeniden üretim
alanı olarak, emeğin yeniden üretim alanı olarak tanımladığımız temel yaşamsal
hakların bir kısmının belediyelerden, belediyeler tarafından üretilen hizmetler açısından ne beklendiğini aktaracağım. İkincisi de belediye çalışanlarının belediye
emekçilerinin durumu ve bu noktadan toplumcu belediyecilik ya da sosyal belediyecilik, halkçı belediyecilik ya da belediye sosyalizmi diyebileceğimiz şekilde, bu
iki eksen üzerinden yaklaşmaya çalışacağım. Yerel seçimler malum yakın, 6 ay
sonra bu ülkede bir yerel seçim olacak. Bu seçimlerde Türkiye’nin siyasal yapısı,
ekonomik yapısı nedeniyle, Türkiye tarihinin en önemli tarihsel kırılma noktalarından birisini yaşadığımız, Sayın Günaydın’ın da konuşmasında söylediği gibi
Türkiye’de müziğin değiştiği bir dönemde bu yerel seçimlerin kuşkusuz yerel özellikleri de olacak. Aslında bir genel seçim anlamında, bir genel seçim tadında bir
sürecin içerisine doğru gidiyoruz. Bu anlamda aslında önümüzdeki yerel seçimler
bu ülkenin geleceği açısından sadece bir belediyecilik tartışması ve yerel yönetim
tartışması değil aynı zamanda bu ülkenin geleceği tartışmasıdır da. O nedenle de
bu sempozyumun, bu ülkenin geleceği hakkında söz edilecek birçok etkinliğin bu
anlamda daha da önemli olduğunun tekrar altını çizmek istiyorum.
Dünya kapitalizminin bir yeni dönemindeyiz. Neoliberal dönem diyoruz buna. 19.
yüzyılın ortalarında başlayan ve sanayi devrimiyle tamamlanan bir sermaye birikim sürecinin sonrasında 20. yüzyılın son çeyreğinde sermayenin emekle kurduğu ilişki düzlemini yeni baştan şekillendirdi. Her şeyin ama her şeyin piyasanın
konusu haline getirildiği, her şeyin metalaştırıldığı bir süreçte, kapitalizmin bu döneminde, neoliberal dönemde sermaye tüm alanlarıyla birlikte emekle arasındaki
ilişki düzlemini yeniden şekillendirdi. Aslında kapitalizmin tahrip edici gücünün en
yüksek olduğu, yıkıcılığının en yüksek olduğu bir tarihsel dönemin içerisindeyiz.
Böyle bir kesitteyiz. Şuanki dünya sistemi kapitalizm; bu dönemin emeği, insanı,
doğayı, her şeyi ama her şeyi, olağanüstü yıkıcı bir biçimde kazanılmış tüm hakları ve değerleri de ortadan kaldırarak kendi egemenliğini sürdürmeye çalışıyor. Bu
açıdan baktığımızda, sürece emek açısından bazı önerilerle bağlamak açısından
baktığımızda iki temel sonuç ortaya çıkıyor. Birincisi bizim dünya tarihinin ve tek
tek ülkelerin gördüğü en büyük, en geniş, kapsamlı ve en hızlı, en akut gelişen
işçileştirme süreci olarak tarif ettiğimiz ve güvencesizleştirme, mülksüzleştirme,
yoksullaştırma temelinde yaşanan yine Metin hocanın söylediği gibi dünya yüzeyinde son 20 yılda İLO verileri de bunu söylüyor. 2,5 milyardan fazla insanın
187
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
işçileştiği bir dönemin içerisinden geçiyoruz ve artık bu işçileştirme öyle bir süreç
ki tüm farklı toplumsal sınıf ve katmanları da içine alan bir işçileştirme süreci. Yani
bir başka deyişle söylersek istihdamın biçimi açısından olağanüstü bir çeşitlilik
var; ama istihdamın niteliği açısından baktığımızda güvencesizleştirme temelinde
kaderlerimizin ortaklaştığı bir tarihsel kesitin içerisindeyiz. Bir üniversite hocasıyla, üniversitedeki bir profesörle sebze meyve halinde hamallık yapan bir işçinin
kaderinin tarihsel olarak bu kadar yaklaştığı bir dönemi herhalde şimdiye kadar
görmedik. Bir ikincisi de emeğin yeniden üretim alanı olarak tarif ettiğimiz eğitimden sağlığa, ulaşımdan barınmaya, içtiğimiz suya, elektriğimize, doğalgaza kadar
tüm temel yaşamsal hizmetlerin de artık piyasalaştırıldığı ve metalaştırıldığı bir
dönemdeyiz. Bu süreç sonucunda yaşanan dünya çapındaki bu konjonktürden
hiç kuşkusuz ki yerel yönetimler de belediyeler de payını aldı.
Bir yanıyla böylesi bir dönemde, kapitalizmin bu döneminde yerel yönetimlerin
önemi gerçekten arttı. Hem sermaye açısından hem emekçi sınıfları açısından
hem de bu alanda artık nispi kazanılmış haklar temelinde yürütülen süreç tamamlandı ve toplumcu belediyecilik, sosyal belediyecilik gibi çeşitli biçimlerde ifade
edeceğimiz yeni kavramın anlamı budur. Yeniden bu süreci tartışmak, bütünüyle
sermaye tarafından tasfiye edildiği ve neoliberal belediyeciliğin ya da belediye
kapitalizminin artık tüm unsurlarıyla hem dünyada hem Türkiye’de yerleştirildiği bir dönemi yaşıyoruz. Bunun iki tane temel sonucu oldu. Birincisi biraz önce
söylediğim belediyelerden beklenen hizmetlerin de bir kısmını oluşturduğu, temel
yaşamsal alanların ve bu hizmetlerin kendisinin yani ulaşımın, içtiğimiz suyun,
doğalgazın, yaşamımızı sürdürebilmek için gereksinim duyduğumuz bu hizmetlerin hepsi piyasalaştırıldı, paralılaştırıldı ve pahalılaştırıldı. Bu hizmetlere ulaşmak
emekçiler açısından daha zor hale geldi. Ulaşamayanlar açısından da dilencileştirme, düşkünleştirme gibi bir pozisyon söz konusu oldu. İkincisi de bu süreçte alsında belediye çalışanları, yerel yönetimde çalışan emekçilerin bütün bu dünyada
yaşanan güvensizleştirmenin de bir parçası olarak çalışma biçiminde ve yaşamla
kurdukları ilişkide çok önemli bir değişme süreci yaşandı. Bundan 20 yıl önce
belediyelerde var olan şuan ki hizmetleri yöneten belediye emekçilerinin tamamı
güvenceli biçimlerde istihdam ediliyordu. Devlet memuru ya da bizim 4B diye ifade ettiğimiz 657 sayılı yasanın 4B’sinde ifade edilen kadrolu, güvenceli, sendikalı
işçiler tarafından yürütülen hizmetler, çok büyük bir hızla güvencesiz çalışanlar tarafından görülen hizmetler haline getirildi. Memur sayısı giderek azaltıldı. Kadrolu
işçi sayısı azaltıldı. Norm kadro diye bir şey çıktı biliyorsunuz ve bütün hizmetler
aslında belediyenin asli hizmetleri olan hizmetler, yasalara, kanuna, Anayasa’da
188
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
aykırı bir biçimde taşeron şirketler eliyle gönderilmek durumunda bırakıldı. Çankaya Belediyesi verilerine bakmaya çalıştım. Çankaya Belediyesinde 1993’te var
olan kadrolu işçi sayısı 2000’lerin üzerinde, bugün 920. Hatta Çankaya Belediyesi’nin norm kadro sayısı 400’lere kadar düşürülmüş. Bu durum bütün belediyelerimiz için böyle. Yani kentler büyüyor, sokaklar artıyor, nüfus çoğalıyor; ama
belediyelerdeki çalışan sayısı, kadrolu güvenceli çalışan sayısı giderek azaltılıyor.
Fakat memur sayısı azalırken bakıyoruz belediyelerde son 20 yılda işçi sayısında
olağanüstü bir artış var. Fakat nasıl işçi? Güvencesiz çalışan. Önce 2006’ya kadar ağırlıklı sözleşmeli, vizeli işçiler, 2006’da çıkartılan Bakanlar Kurulu kararıyla
artık belediyeler açısından taşeron işçi çalıştırma bir tercih değil zorunluluk haline
getirildiği andan itibaren de hızla artan taşeron işçilik bugün belediyelerde yerel yönetimlerde temel çalıştırma biçimini temel istihdam biçimini almış durumda.
Öyle belediyelerimiz var ki idari hizmetlerinde bile, belediyenin yazı işleri müdürü,
belediyenin fen işleri müdürü, taşeron şirket elemanı olmak durumunda kalmış.
Yani emekçiler açısından, belediye çalışanları açısından artık çok büyük ölçüde
güvencesiz çalıştırma, taşeron şirketler eliyle bu hizmetlerin gördürülmesi biçiminde bir tablo karşımıza çıkmış durumda. Çokça konuştuğumuz, son 20 yılda ya
da 30 yılda çalışan bu dönüşüm süreci, yani sermayeyle emek arasındaki ilişkilerin, o ilişki düzleminin sermaye lehine yeninde tahsis edildiği bu dönemde yerel
yönetimler ve belediyelerde bu süreçten payını aldı ve ortaya bu altını çizmeye
çalıştığım iki tane temel mesele çıktı.
Yine bu başka bir yerden bu verilere baktığımızda alsında Türkiye’de taşeron işçilik - herkes tarafından, Çalışma Bakanı da hatta Başbakan bile ağzını açtığında
taşeron işçiliğin kötü bir şey olduğunu söylüyor - bir devlet politikası, bir hükümet
politikası olarak, bir sermaye politikası olarak taşeronlaştırma hayata geçiriliyor.
Ne kadar taşeron işçisi var bugün Türkiye’de? Sayıları aslında hiç kimse doğru
dürüst bilmiyor. En son bakan, yasa önerisinin gerekçesinde Türkiye’de 1 milyon
200 bin taşeron işçi var, bunun 600 bini kamuda demişti. Bizim hesaplarımıza
göre 600 binden biraz fazla ama kamuda en fazla taşeron işçiliğin olduğu alan
belediyeler. 472 bin diye bir rakam var yani, bu iş kolunda toplam çalışan sayısı
650 bin kadar, bunun 472 bini taşeron işçilerden oluşuyor. Bir ikincisi benim de
içerisinde olduğum ve genel başkanlığını yürüttüğüm Dev Sağlık İş Sendikasının
da örgütlü olduğu Sağlık İş Sendikası, kamuda en fazla taşeron işçinin istihdam
edildiği alan. Örneğin Kamu İhale Kurumu verilerine baktığımızda 2012’nin 9 aylık
bir bölümünde kamu alımlarında toplam 74 milyar lira verilmiş. Belediyelerdeki
ihale bedeli 22 milyon lira. Yani kamudaki ihalelerin toplam bedelinin %30’unun
189
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
bugün belediyeler aracılığıyla yapıldığını görüyoruz. Örneğin bu oran 2013 yılında %12 düzeylerinde. Yani çok bilinçli bir biçimde bir hükümet politikası olarak
taşeron çalıştırma ve hizmet alımı bugün neoliberal belediyeciliğin aslında temel
dayanaklarından bir tanesi olan bu süreç hayata geçirilebiliyor. Hemen onun yanında bir küçük veriyi daha söyleyerek tamamlayayım. Bu süreçte sendikalı işçi
sayısı nedir diye baktığımızda işkolunun yani yerel yönetimlerin içinde bulundu
genel hizmetler iş kolunda en son yayınlanan 2013 Temmuz sendika işçi üye istatistiklerinde örgütlenme oranı, sendikalı işçi oranı %18. Yani bu iş kolunun %82’si
sendikasız. Sendikalı işçi oranı 10 yıl önce, 1993 yılında %92. Yani çok büyük
bir hızla taşeronlaştırmanın getirdiği, güvencesizleşmenin getirdiği bir örgütsüzleşmeyi, bir sendikasızlaşmayı da bu işkolunda bu alanda da aslında çok ağır bir
biçimde yaşıyoruz.
Dolayısıyla toplumcu belediyecilik tartışmaları açısından ve emek cephesinden
bakarsak iki şeyin altını çizmek istiyorum. Birincisi, belediyeler tarafından hayata
geçirilen üretilen temel yaşamsal hizmetlerin, piyasalaştırılan bu hizmetlerin aslında bu toplumcu belediyecilik yaklaşımı içerisinde yeniden tartışılması ve bu temel
yaşamsal hizmetlerin tüm emekçiler açısından, halk açısından parasız hale getirilmesini hedeflen bir yaklaşım içerisinde olunması gerekir. Örneğin biz asgari ücret
tartışmalarını yaparken sadece asgari ücret işte şu kadar olsun, bu kadar olsun
tartışması yapmıyoruz, aynı zamanda eğitimin sağlığın parasız olmasını, aynı zamanda işe gidiş geliş saatinde ulaşımın parasız olmasını, asgari ücretli çalışanlar
için belli kullanım bedelinin de, elektik, su, doğalgazın da ücretsiz olmasını talep
ediyoruz. Çünkü bunlar aslında bir bütün olarak emeğin kazanımlarının ortadan
kaldırıldığı bu süreçte temel talepler olmak durumundadır. O nedenle toplumcu
belediyecilik tartışmalarında bu taleplerin yani emek cephesinden tartışılması gereken bu taleplerin göz önüne alınması gerektiğini düşünüyorum. İkincisi de, taşeronlaştırma meselesinde tüm dünyada, güvencesizleştirme bir sermaye stratejisi
olarak hayata geçiriliyor. Geçen hafta 10 gün kadar önce Çalışma Bakanı ile DİSK
yönetim kurulu olarak görüştüğümüzde çok açık şunu söyledi. Biz, öyle üç günlük
beş günlük planlarla yürütülen bir hükümet değiliz. Her alanda bir stratejimiz var.
İstihdam alanında da bir stratejimiz var. Bunun adına ulusal istihdam stratejisi
diyoruz ve bunu da açıkça yayınladık. Belgeleri var, kitapları var. Taşeron çalıştırmayı artık bu ülkede bir temel çalıştırma biçimi haline getirmek konusundaki
yaklaşımlarını ve uygulamaları çok açık bir biçimde ifade ediyorlar. Ekim ya da en
geç Kasım ayında meclise getirmeyi planladıkları yeni yasal düzenlemeyle şuan
taşeron çalıştırmanın önünde çok kısa olarak bulunan yasal engelleri de, onlar
190
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
açısından iş kanunun 2. Maddesi gibi tümden ortadan kaldıracaklarını çok açık bir
biçimde söylüyorlar. Yani sermayenin ve onun hükümeti olarak AKP zihniyetinin,
AKP hükümetinin bu alandaki plan ve programı alsında son derece net. Dolayısıyla bizim önümüzdeki süreçte gerek belediyelerde gerekse çalışma yaşamının
bütününde taşeron çalıştırmanın artık bir kölelik olduğu çok açık bir biçimde herkes tarafından ifade edilen taşeron çalıştırmanın ortadan kaldırılması önündeki bir
yaklaşımın en temel yaklaşımımız olması gerektiğini düşünüyorum ve son olarak
bir şeyin daha altını çizmek istiyorum. Birçok oturumda da söylendi. Katıldığımız
başka toplantılarda da söyleniyor. Türkiye’nin çok önemli tarihsel bir kırılmadan
geçtiği ve alsında sadece Türkiye’de değil dünya sisteminin nasıl tanımlarsak tanımlayalım kapitalizmin artık dünya yüzünde insanlara, insanlığa, halklara vaat
edeceği hiçbir şeyin kalmadığı bir dönemdeyiz. Neoliberalizmin ilk dönemlerini
hatırlayalım. O işte 20. yüzyılın son çeyreğinde çok büyük hayaller ve çok büyük
umutlar olarak sunuldu ve artık bu sistemden geriye dönüş yok, bu sistemden
daha iyisi de yok. Çok büyük hayaller ve masallar kondu önümüze; ama sadece
yaşadığımız 30-40 yıllık süreç şunu gösterdi ki bu sistem tam bir yıkımdır ve insanı ve insanlığı yok sayan, tüm değerleri yok sayan bir sistemdir. Dolayısıyla artık
bu sistemin insanlığa vaat edecek hiçbir şeyi kalmamıştır. Önümüzdeki dönem bu
Haziran isyanı ve halen devam eden, belki şuan İstanbul’da ya da bir başka yerde
de kendini ifade eden bu isyan, bu ayaklanma, halkın kendi iradesiyle sokaklarda
canı pahasına ortaya koyduğu bir irade, bu süreç göstermektedir ki gelecek emeğin ve insanlığın geleceğidir. Hepinize teşekkür ediyorum.
Fatih KAYMAKÇIOĞLU
TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi
İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisi olarak mezun olduktan sonra
şantiye mühendisliği ve kısa bir süre belediyede kontrol mühendisi olarak
görev yaptı. Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü‘nde 16 yıl çalıştı.
TBMM‘de 2 yıl danışmanlık yaptıktan sonra Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Yenilenebilir Enerji Genel Müdürlüğü‘nde çalışma hayatına devam etmektedir. Enerji alanı yoğunluklu olmak üzere çeşitli konularda yayınlanmış
makaleleri ve 2 kitabı bulunmaktadır. Aynı zamanda, Elektrik Mühendisleri
Odası Yönetim Kurulu üyesi olarak çalışmalarına devam etmektedir.
Yaşadığımız kentimizde ne kadar mutluyuz? İşte yaşayacağım kent burası hiç dediniz mi ya da artık ben bu kentten nefret ediyorum demenin nedeni nedir? Doğal
olarak sosyolojik birçok açıklama getirilebilir. Ben bu konuyu yaşama müdahale
diye açıklıyorum. Bugün yaşam alanlarımıza sürekli müdahale ediliyor ve yaşa-
191
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
mı iyileştiren yönde müdahale ediliyorsa söyleyecek söz yok; ama sürekli olarak
kentimizde boğulacak kadar kendimizi kötü hissediyorsak kısaca yaşama müdahaleler yapılıyorsa oturup düşüneceksiniz. Ya o kenti terk edeceksiniz ya da artık
dur, benim yaşamıma karışma diyeceksiniz. Eğer müdahaleleri bir kenara bırakıp,
diğer idealleri bir kenara bırakıp, biz burada kentleri biçimlendiren ve yöneten
belediyelerin bir şekilde yaşam alanlarımıza müdahalelerini konuşacağız. Yaşam
alanlarımız dediğimizde ne anlıyoruz? Evimiz, sokağımız, iş yerimiz, çarşı pazarın yanında kültür ve sanatsal alanları anlıyoruz. Yaşama müdahale olayını biraz
daha açarsak kentimizde, kentimizin de normal koşullarında 10 dakikalık yolu bir
buçuk saatte gidiyorsanız hayatımızdan çalınan saatlere ne diyeceğiz? Cadde ve
sokaklarda rahatça yürüyemiyorsanız bu yaşama müdahale değil midir? Kentlerimizin parkları ve ormanları yok ediliyorsa bu nedir? Sit koruma alanları sık sık
değiştirilip ve ona göre meydanlar yeniden biçimlendiriliyorsa sözün bittiği nokta
değil midir? Alt yapısız bir kentte oturma iznini veren anlayış yaşamımıza hiç mi
müdahale etmiyor? Çeşmelerinde içilebilir bir suyu veremeyen ya da vermeyen
belediye yaşam alanlarımıza el atmıyor mu? Çöpünü toplayamayan veya toplarken tehlike saçan bir çevre yaratılıyorsa buna ne diyeceğiz? Kaldırımları standartlarına göre yapmayan, adımlarımıza kadar müdahale etmiyorlar mı? Depremde
ya da selde evinizde ölüyorsanız bu yaşama müdahale değil midir? İmar ile yandaşa rant yaratılıyorsa çalışanların ücreti insanı sınırlıyorsa, hastalandığınızda
doktora gidemiyorsanız işte tam bu uygulamalar bizim yaşamımıza müdahaledir.
Peki, ne istiyoruz? Kentin kaldırımlarında yürümek, parkta kitap okuyabilmek,
sokak başlarında su içebileceğimiz bir çeşme ve çamursuz bir sokak istiyoruz.
Evdeki musluktan kana kana su içebileyim, barındığım bu bina denetimli, depremde yıkılmayacak diyebileyim. Dış kapıdan çıkıp, başımı kaldırdığımda bina değil ağaçlar görebileyim. Güzel bir doğal çevrede yaşayabileyim. Alt yapısı doğru
planlanmış ve tamamlanmış mahallede oturabileyim. Sağlık kuruluşlarına en kısa
sürede ve en kolay biçimde ulaşabileyim ya da onlar bize ulaşabilsin. Doğal ve
sağlıklı ürünler sunan mekânlar olsun istiyoruz. Bunları çoğaltmak mümkündür.
Barındığımız konut insanca yaşanabilir konumda mı? Evimizde içtiğimizi su ne
kadar temiz veriliyor? Kullandığımız enerji gelirimize ve standartlarımıza uygun
mu? Sonra sokaklar, caddeler, parklar ve kaldırımlar ne kadar özgürüz? İş yerlerimize yönelik hiç mi iyileştirme politikası üretilmez? Ya ulaşım araçları, alışveriş
merkezleri, kahvehaneler ve sanat merkezleri. Sorunlar saymakla bitmez.
Gelelim kent yaşamımızda özgürlük ve kararlara katılmaya. Bu noktada yönetime
kimlerin katıldığı ve kime özgürlük tanındığı önem kazanmaktadır. Bizim için artık
192
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
özgür olmak ve yönetime katılmaktan anladığımız yaşamımıza müdahale edenlere karşı var olabilmektir. İşte bu noktada rantlaşmış piyasanın yönetimine terk
edilen yaşam alanlarımız da nasıl nefes alacağız? Yanıtımız hazır. Halka dönük,
sosyal hukuk devletiyle biçimlendirilen toplumcu belediyecilik ile. Nasıl olacağına
yanıt ararsak, bunları şöyle sıralayabilirim. Gelir dağılımına seyirci kalmayan bir
belediyeyle, tüm altyapı hizmetlerinin zamanında yapılmasıyla, kent hizmetlerinin
belediyelerce halk yararına çalışmasıyla, üretime yön verip doğrudan halka sunmasıyla, kültürel ve sanatsal yaşam alanlarını oluşturmasıyla, paylaşımcı ortak
alanlar yaratılmasıyla, doğayı ve tarihsel eserleri korumasıyla. Yaşanabilir alanlar
herkes için yaratılırsa bir miktar nefes alabiliriz.
Toplumcu belediye, rant ortaya çıkarıp, yandaşa dağıtmaz ve planlama, karar
alma, uygulama sürecine katılımı sağlar. Meslek örgütleri ile merkezi ve yerel
yöneticiler arasında yaşam alanlarımıza ilişkin kararlarda hep sorun yaşanmıştır. Burada uzun uzun meslek örgütlerimizle, tüm diğer odalarımızla ilgili saatlerce örnek verebilirim; ama bir tek cümleyle özetleyeceğim. O cümleyi beyninizin
bir köşesine kazınsın istiyorum. Mühendis ve mimarlar olarak bizler, mesleğimizi
yaparken bilim ve tekniği, rant çıkar gruplarının yanında değil halkımıza hizmet
sunmak için çalışıyoruz. İşte tüm çatışma bu yüzden çıkmaktadır. Kısaca bizler,
halkın yanında kamu yararına çalışmaya devam edeceğiz. Teşekkür ederim.
SEYHAN ERDOĞDU: Gerçekten de hepinizin bildiği gibi AKP iktidarının TMMOB
-Türk mühendis ve Mimar Odaları Birliği-, Türk Tabipler Birliği, Barolar gibi meslek
örgütleriyle kıyasıya çekişmesinin arkasında insanlıkçı, adaletli, eşitlikçi ve özgürlükçü bir kent yaşamı ile rantçı, ihaleci kent yaşamının çekişmesi var. Mücadelesinde TMMOB’a bu arada tabi TTB’ye ve Barolar Birliği’ne çok teşekkür ediyoruz.
SORULAR ve CEVAPLAR:
Soru 1:
KATILIMCI: Tunç Bey, Ankara’da kışın hava son derece soğuk oluyor ve yaşayan
insanlar doğal gaz da çok pahalı olduğu için soğuktan kaçacak yer arıyorlar. İzmir
Antalya gibi kışın daha ılıman iklime sahip yerlere gidip kışı geçirmek istiyorlar.
Ama oralarda da turizm tesislerinin hepsi kapalı, ev pansiyonculuğu bulunamıyor
ve bu artık çok ciddi bir ihtiyaç. Acaba Seferihisar’da yaşlılar için böyle bir kış turizmi planlanabilir mi? Ucuz, kiralık evler veya ev pansiyonculuğu yapabilir misiniz?
193
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Cevap 1:
TUNÇ SOYER: Evet, yapılabilir.
Soru 2:
KATILIMCI: Bülent başkana sorum, Bülent başkan dedi ki bu sempozyum, Cumhuriyet Halk Partisi’nin yerel yönetimler adına politikasında önemli bir dönüm
noktası olacaktır. Ne demek istedi merak ettim. Onu öğrenmek istiyorum. İkincisi
sorum, Sayın Gökhan Günaydın’aydı; ama kendisi erken ayrıldı. Sizden istirham
ediyorum Seyhan hocam. Madem, CHP olarak insan endeksli bir anlayış içindeyiz, peki ön seçim konusunda ne zaman açık bir netlik yaratacaksınız? Teşekkür
ederim.
Cevap 2:
BÜLENT TANIK: Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkan Yardımcısı da belediye başkanlarının çoğu da burada ve hep beraber konuştuk. İnanıyorum ki burada konuşulup, üretilen görüşler gelecek dönemde uygulanacak politikalara ipucu
olabilecek birçok şeyin konuşulduğu bir ortam olarak CHP’nin genel gidişatını da
etkileyecek bir toplantıdır.
Soru 3:
KATILIMCI: Benim sorum çok kısa olacak. Haftada bir gün halk günü yapıyorlar
mı? Toplumcu belediyecilik demek ezilen, sömürülen, haksızlığa uğrayan halkın
yanında olan belediyecilik demektir. Onların sorularını, problemlerini dileyip, çözüm aramak demektir. Teşekkür ediyorum. Hoşça kalın.
Cevap 3:
CEM KARA: Efendim, ben şöyle söyleyeyim, tabi kendi çalıştığım belediye, Çatalca Belediyesinden örnekler vereceğim. Çatalca Belediyesinde halk günü diye bir
kavram yok. Çatalca Belediyesinde randevu diye de bir kavram yok. Dolayısıyla
halkın belediyesinde ben halk günü diye bir kavramı kabul etmiyorum. Çünkü her
gün halk günü ve benim belediyede kapılarım her gün açık. Eğer, Çatalca Belediyesi’ndeysem her kesimden herkes, zengini, fakiri, yoksulu, sorunu ne olursa
olsun, isterse sanayici, benim belediyede olduğum sürede görüşüyoruz, zaten
çoğunlukla sokakta halkla birlikte oluyoruz. Herkes, her zaman görüşebilir. Teşekkür ediyorum.
194
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Soru 3 – devamı:
KATILIMCI: Randevu almadan gelen vatandaş size ulaşıp, derdini anlatabiliyor
mu? Ben bunu merak ettim.
Cevap 3 – devamı:
CEM KARA: Bütün kanallar açıktır. Toplantıda olmadığımız müddetçe gerek cep
telefonu, gerek mail, gerek gelip derdini anlatmak suretiyle her şekilde ulaşır ki bizim gibi küçük, nüfusu az yerlerde insanların en önemli sorunları ya iş konusunda
ya da sağlık kurumlarında yardım istemek konusunda oluyor. Bizi belediyelerin
yasa ve yönetmeliklere göre iş bulmakla ilgili herhangi bir görev ve sorumlulukları
olmamasına karşılık ben bir örnek vereceğim. Çatalca Belediyesine girdiğinizde
sizi önce İşkur karşılar. İşkur’daki personel arkadaşlarım, vatandaşın derdini dinleyip, CV’sini, cep telefonunu aldıktan sonra ilgili firmalara hemen yönlendirir ve
iş bulur. Bugüne kadar 60 bin nüfustan bahsetmiştim. Bize 4000’in üzerinde bir
müracaat vardı. Şuana kadar 3000 küsürünü yerleştirmişiz. %71 oranında işsizlik
sorununu çözmüşüz. Onun için bizde bir sorun yok; ama büyük belediyelerimizin
hepsi bizim gibi o imkana sahip değil. Onlar nasıl yapıyor, onu bilemiyorum. Ben
de merak ediyorum.
Cevap 4:
ZÜHRE DÖNMEZ: Bizim de aynı şekilde halk günümüz yok; ama ben sürekli
halkın içindeyim zaten. Bana ait makam aracını ben halkıma ambulans olarak
kullanıyorum. Aydın’a üniversite hastanesine mi gidecek, araçla gönderiyorum.
Muğla’ya mı hastaneye gidecek Muğla’ya. Milas’a mı ya da 112 ile gidip, orada
kalıyor hasta. Gönderiyorum aracı, öyle getiriyorum. Bende de halk günü yok;
ama kapım sonuna kadar açık. Başkanımın da dediği gibi toplantı olmadığı sürece 24 saat bize ulaşılabilir. Bu şekilde çalışıyoruz. Evet.
Cevap 5:
BÜLENT TANIK: Herhalde benim de yanıt vermem gerekiyor. Çankaya İlçesi, 826
bin adrese kayıtlı nüfusu olan ve Yenimahalle’den bağlandığı kesin olan mahalleleri ile de Türkiye’nin nüfus bakımından en büyük ilçesi (950 bin) olan bir belediyedir. Gündüz nüfusumuz 2,5 milyon. Ölçek olarak Çankaya Belediyesi’nde yüz
yüze dokunarak belediyecilik yapmanın fiilen imkanı yok. Bu nicelik bakımından
olağanüstü bir belediye yapılanması, alan olarak da 44 bin hektar. Yani bir ucundan öbür ucuna arabayla 45 dakikada - 1 saatte zor gidebilirsiniz. Bütün alanı
dolaşmaya kalksanız gün boyu dolaşmanız gerekiyor. Ne yaptık? Birkaç kez halk
195
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
günü denedim. Halk gününe gelen herkese ayırabildiğim zaman 2-3 dakika ve
halk gününe gelelerin %99’u evladına iş istiyor ve kendisinin çok derin bir yarasını sana döküyor. Halk günlerinin akşamları eve gittiğimde uyku uyuyamıyordum.
Çünkü çözemiyorsunuz. 30 binin üzerinde iş başvurusu olan bir belediyeyim ve
yeni halk günleri bu 30 bine ve o eklenen acılara yeni okyanusların katılması anlamına geliyor. Onun yerine doğrudan halkın dokunmasıyla ilgili ne tür bir şey yapabiliriz diye uzun süre düşündüm. Hugo Chavez’den etkilendiğim bir düşünceyle
mahalle kahvelerine ofisimi taşıdım. Mahallelerdeki kahvehanelerde son bir kaç
aya kadar her hafta 1-2 gün gidip, önceden de orda çalışma yapacağımı, getirilen
dosyaları imzalama gibi işleri yapacağımı da duyurarak, özellikle bürokratları ve
siyasileri etrafımdan uzak tutarak, halkın erişmesini artıran bir deneyim sağlamaya
çalıştık. Bu uygulamanın olumlu olduğunu düşünüyorum; Biz topluma doğru dürüst hizmet ediyor muyuz? Halk, bize dokunup, erişebiliyor mu? Bunu anlamanın
en doğrudan, en kestirme yolu sokağa erişmekte. Benim yanımda elinde telsizle
ve siyah gözlüklerle, takım elbise giymiş bir tane adam, beş yıl içerisinde gören
bir kişi varsa buyursun. Zabıta gören varsa yanımda beraber yürürken buyursun.
Halkın arasında yapayalnız dolaşamıyorsam, normal olarak yurttaşımla göz göze
gelecek biçimde, konuşacak biçimde yaşayamıyorsam, ben bunu yapamıyorsam
kendi insan haklarımı da kaybetmiş birisi olarak kendimi sağlıklı bulmayacağımı
ifade edeyim. Normal yaşama dönmek ve herkesle beraber olmak haktır. Eğer
bulunduğumuz koltuk insanı anormal yapıyorsa ki yapıyor bu tehlikedir. Belediye
başkanlığı koltuğu epeyce güçlü bir iktidar koltuğudur ve iktidarın insanı bozmaması çok zordur. İşte en büyük ilçenin başkanı olarak, kendime ayna tutmaya
da çalışarak bunu söylüyorum. Halkın erişilebilir olması yönündeki her tür kapıyı
açmaya gayret gösteriyoruz; ama zaman ve imkan yetmiyor. Gelip de erişemeyen çok insan olduğunu biliyorum. Zaman zaman bürokrasiden, zaman zaman
özel kalem organizasyonundan, zaman zaman elimizde olmayan nedenlerle, çok
önemli bir başka iş oluyor, kimi zaman da takat olarak bitmiş oluyorsunuz. O saatte birisiyle konuşmanın bir alemi yok iken birileri ille de konuşacağım diyor. Her
zaman iki telefonum da cebimdedir ve kapalı değildir. Bu yetmiyor. Katılım için
doğrudan demokrasi içinde bir yol olarak bire bir görüşme de düşünülüyorsa bu
büyüklükte bir kentte bunun yerine örgütlü katılım için uğraşmamızda yarar var.
Örgütlü katılım için kent konseyini gelir gelmez ilk kuran belediyelerden birisi olarak dedik ki Belediye Meclisine paralel bir başka kanalıda açalım; ama bu kanalları sahiplenmek de yurttaşın sorumluluğunda. Teşekkür ediyorum.
196
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Soru 4:
BÜLENT TANIK: O arkadaşa ben de bir soru sorabilir miyim? Buranın ürettiği
görüşlerin Cumhuriyet Halk Partisini etkilemesini istiyor musunuz, istemiyor musunuz?
SEYHAN ERDOĞDU: Sempozyumun danışma kurulunda olan akademisyen kimliğindeki bir hocanız olarak bu kadar değerli hocaları bir araya getirmek için bir
senedir uğraşıyoruz yani onu da söyleyeyim. Hepsi alanında yüksek görüşleri
olan hocalarımız. Üstüne bu kadar yoğun bir dönemde böyle değerli belediye
başkanlarımızı ve gene çok yoğun dönemde sivil toplum örgütü, demokratik örgüt
temsilcilerimizi de bir araya getirmek zor oldu. Onu da söyleyeyim. O anlamda
hepsine katılımları için de ben danışma kurulu üyesi olarak ayrıca çok teşekkür
ediyorum. Bir de kitap haline gelirse bu belki Türkiye’de ikinci toplumcu belediyecilik kitabı olacak. Birisini SODEV yayınlamıştı.
Dolayısıyla bu kitaplar da Türkiye genelinde doktora tezleri var, araştırmalar var;
ama bunlar güncel olarak kamuoyunun bilgisinde değil. Bunu şimdi hocalarımız
ayrıca metin halinde sunacaklar. Yani o 74’ler deneyimini daha yakın okuma imkanımız olacak. Neoliberal dönemdeki sorunları, neoliberal islamcı politikaları
okumak imkanımız olacak. Dolayısı ile iyi olacağını düşünüyorum. Değerli arkadaşlarım, ben katılımınız için, sabrınız için ve anlayışınız için bir oturum başkanı
olarak çok teşekkür ediyorum. Katılımcılara bu zahmetleri için çok teşekkür ediyorum. Teşekkür ediyorum.
197
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Prof. Dr. Cevat GERAY
Kapanış Konuşması
1930 yılında doğdu. 1953 yılında AÜ. SBF’den mezun olduktan sonra, Bursa ve İstanbul illeri maiyet memurluklarında çalıştı. 1955 yılında Gündoğmuş Kaymakamı oldu. 1956 yılında İçişleri Bakanlığı hizmetinden ayrılarak,
SBF’de açılan Şehircilik Kürsüsü’nde asistanlık görevine başladı. 1957-59
yılları arasında New York Üniversitesi’nde şehircilik, yerel yönetimler, konut
üzerine araştırmalarda bulundu. 1960’ta “Siyasi İlimler Doktoru” ünvanı
kazandı. 1966 yılında, Doçent, 1973’te Profesör oldu.1996’da Mersin Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi Bölümü’ne geçti ve buradaki Bölüm Başkanlığı görevini sürdürürken, 1999’da emekliye ayrıldı. SBF lisans programında
Şehircilik, Kentleşme Politikası, Mahalli İdareler, Mahalli İdareler Maliyesi,
Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, Kooperatifçilik ve Kırsal Gelişme derslerinin
yanı sıra yüksek lisans ve doktora düzeyinde birçok ders ve seminer yürüttü.
Bir kere Çankaya Belediyemize ve onunla işbirliği içinde olan kent konseyimize
böyle bir sempozyumu örgütledikleri için teşekkür ediyorum. Şu bir gerçek ki, bu
sempozyum bir sonuç aslında. Çünkü aşağı yukarı 6 aydır süregelen çalıştayların
ürünü olmaktadır. Bu açıdan bakıldığında gerçekten yeni toplumcu belediyecilik,
toplumsal belediyeciliktir, halkçı belediyecilikte diyebiliriz. Yalnız bunun bir geçmişi de olduğunu unutmayalım. 1974 seçimlerinde İstanbul’da, Ankara’da, Kocaeli’nde, Mersin’de ve birçok ilimizde CHP’li başkanlar iş başına geldikleri zaman
belediyelerimiz toplumcu belediyecilik adı altında gerçekten ilginç örnekler vermişlerdi; ama bu uzun sürmedi. Koalisyon hükümetinin dağılmasından sonra yeni
seçimlerde başka belediye başkanları iş başına gelince bu toplumcu belediyecilik
kavramı bir yana itilmiş olduysa da o deneyimler hiç de yabana atılacak deneyimler, girişimler değildi.
Bugünün gereksinimlerini, toplumun gereksinimlerini karşılama açısından acaba
sadece halk ekmek fabrikalarını kurmak ya da toplu konut girişimlerinde bulunmak, gecekondu alanları çoğaltmak gibi sınırlı alanlar tabi ki bugünkü dünya düzeni içinde herhalde çok da anlamlı sayılamaz. Toplumcu belediyecilik uygulamaları
konusunda Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde en az iki tane doktora tezi hazırlandı ve
çok ilginç sonuçlar çıktı. 12 Eylül, emperyalizmin Türkiye’ye girişi anlamında çok
önemli bir kırılma noktasıydı. 1980’de daha hareket olmadan, Demirel’in başkanlığında ve Devlet Planlama Teşkilatı’nda görev yapan Turgut Özal’ın öncülüğünde
24 Ocak kararları alındı. Bu neoliberal politikalara gidiş için önemli bir adımdı;
ama 12 Eylül başarıldıktan sonra Turgut Özal’ın Ekonomiden Sorumlu Başbakan
Yardımcı olması ve bütün düzenlemelerin buna göre yapılmış olması anlamlıdır.
İşte bu arada doğal ki belediyelerimiz toplumculuk adına bir şey yapamadılar.
Birçok belediyemizde toplumcu belediyecilik sayılmasa bile katılımcılık açısından
198
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
ilginç uygulamaları oldu. Çanakkale’de hatırlarsanız, Ege’nin bazı kentlerinde katılımcı demokrasiye geçiş açısından önemli deneyimler yaşandı. Adı kent konseyi
olabilir, kent meclisleri olabilir, CHP’li belediyelerin bu konularda yaptığı çalışmalar gerçekten çok büyük bir birikim sağladı. Bu birikim o kadar ilerledi ki 3593
sayılı yasa çıkarılırken orada kent konseylerine yer verildi.
Acaba kent konseyleri gerekli miydi, bir yasal düzenlenmesi gereken bir konu
muydu yoksa her bir belediyenin birikimini böyle bir yana iterek bir yasal çerçeve
çizmek gerekir miydi? Benim görüşüme göre, kent konseyleriyle ilgili düzenleme
yukarıdan aşağıya gelen bir düzenleme olduğu için bazı belediye başkanlarının
bu harekete bir yasal dayanak bulunduğunu görerek bunları gerçekleştirme yoluna girişimleri sonucu doğdu. Kent konseyleriyle ilgili Bülent Tanık başkanın belirttiği gibi “şurada Çankaya Belediyesi değil Çankaya Kent Konseyi adının yazılması
gerekir” deyişi o nedenle çok önemlidir. Birçok belediyemizde kent konseylerinin,
başkanın direktifi ya da eğilimleri bakımından bazı kötü örnekleri de var. Hatta
açık söyleyeyim Çankaya Belediyesi’nin önceki başkanı, kent konseyinin yürütücü kurulu seçilirken şu şu şu kişiler dediği zaman gerçekten ben bile itiraz etme
ihtiyacı duydum. Kent konseyinin o zaman üyesi bile sayılmazdım ve Mimarlar
Odası, TMMOB’un bazı meslek odaları orada hazır olduğu halde onlar da kent
konseyine seçilmedi ve onun için ben o dönemin kent konseylerini Çankaya bakımından talihsiz bir dönem gibi görüyorum.
Belediye başkanlarının konuşmalarını, verdiği uygulama örneklerini dinlediniz, il
ölçeğinde ve diğer konularda gerçekten birtakım deneyimler, birikimler var, dikkat
ettiyseniz CHP’li belediye başkanları, kendi çabalarıyla, el yordamıyla birtakım
şeyler yaparak, uygulayarak, yöntemler geliştirerek halkın katılımını sağlamak ve
yoksul kesimlere hizmet götürmek konusunda oldukça önemli bilgiler vermişlerdir.
Sayın Antalya Belediye Başkanımızın, kadınlara, gençlere ve çocuklara yönelik
çalışmaları yabana atılacak çalışmalar değil. Gerçi hani zaten belediye yasasında
bazı görevler var; ama doğrusu öncelikle belli sorunları ele almak açısından orada
yöntem var. Seferihisar’da ki Türkiye’de uygulanan sakin kent örneği ilk örnektir.
Çok ilginç açıklamalarda bulundu ve gerçekten Seferihisar’da da tıpkı Çankaya
Belediyemizin belli bazı köyler üzerinde yaptığı çalışmalarda olduğu gibi kırsal
gelişmeyi de gündeme alan, kapsama alan bir yaklaşımı geliştirdiler. Sonuçlarını
net bilmiyorum; ama herhalde bunu düşünmeleri bile gerçekten büyük bir atılım
sayılmalıdır. Yine birçok belediyemiz Çatalca olsun, Bafa olsun, diğer birçok belediye başkanımız halkla ilişkilerinde onların katılımını sağlamak, onların nabzını
tutmak konusunda oldukça ilginç ipuçları verdiler.
199
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Bu sempozyumun bize ve tabi ki ilgili partilere vereceği öneriler ben biraz korkutuyor, buradan çıkacak sonuçları Ak Parti hemen kapıverir. Onlar toplumcu
belediye dememek için İslamcı belediye diyorlar. İslami belediyecilik yapıyorlar
ve bizim bazı söylemlerimizden, uygulamalarımızdan esinlenerek uygulamalara
geçiyorlar. Bunun örneklerini vererek sabrınızı tüketmek istemiyorum; ama bence
bir kere süratle buradaki konuşmaları ve diğer tartışmaları yayın haline getirmek
ve partinin bundan birtakım politikalar geliştirmesi için ipuçları vermek gerekiyor.
Bu arada hem DİSK’i temsilen hem de bir meslek odasını temsilen yapılan konuşmalarda ilgi çekici ipuçları verdiler. Bu konuşmalarla katılımcı demokrasi konusunda çok önemli bir vurgulama ile karşı karşıya kaldık. Katılımcı demokrasi
aslında toplumcu belediyeciliğin temelini oluşturmaktadır. Çünkü Sayın Başkan
Tanık’ın söylediği gibi insanları kul olmaktan çıkarıp, kenttaş ya da yurttaş olma
aşamasına getiren bir düzenekler bütünüdür. Bu süreçte çeşitli yollar denenebilir;
mesela küçük bir belde belediyesinde, bayan belediye başkanımızın, farklı bir kadıncıl yaklaşımla kadınların ağırlıkta olduğu bir yönetimle halkla iletişim kurması
ve halkın arasında dolaşması, onları dinlemesi bir yol olabilir. Ama düşünün işte
Ankara Çankaya’da olduğu gibi çok geniş bir alanda ve çok kalabalık bir halkın
katılımını sağlamak için önemli bir zaman ayırması gerekiyor ve biraz da yorucu
olduğunu tabi ki kabul ediyoruz.
Kent konseyleri aslında Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partili yahut o çizgide olan,
daha önceki SHP’li belediyelerin denediği bir yöntem olarak ortaya çıkıyor; ama
kent konseylerinin yasal düzenlemeyle bir çeki düzende kavuşturulmak istenmesinde bir anlamda belediyeye bağımlı ve belediye meclislerinin kararlarında etkili
olması mümkün olmayan bir düzenleme var. Çünkü kent konseyleri biliyorsunuz,
önerileri götürür; ama o önerilerin gündeme alınması yahut görüşülmesi ve meclisçe kabul edilmesi her zaman mümkün olmamaktadır. Oysa kent konseyleri o
organların bir bütünleyici, tamamlayıcı birimi olması gerekir. Bu tabi kentten kente, belediye başkanından belediye başkanına değişmekte olmakla birlikte doğrusu muhakkak ki üzerinde ilgili partinin demiyorum, CHP’nin konuya berraklık
getirmesi ve nasıl uygulayacakları konusunda bir politikalar geliştirmesi gerekiyor.
Bunun yanında Türkiye’de ve dünyada egemen olan küreselleşme, onun dayattığı neoliberal politikalar, piyasa ekonomilerinin ne kadar etkili olduğunu biliyoruz.
Şimdi küreselleşme özelleşmeyi öngörüyor. Özelleştirilme belediyelerin de devletin de küçülmesi, o zamana kadar verdikleri görevleri yerine getirmek yerine bunu
özele devretmesi anlamında bir uygulama getirmiştir. Bunu şöyle açıkça söyleyeyim, CHP’li birçok belediye mesela çöp toplama hizmetini özelleştirmişlerdir. Pek
çok şeyleri özelleştirme yoluna giden belediyelerimiz vardır. O, belediyenin yaptığı hizmetleri bırakmak ve özele devretmek gibi bir eğilim de almış yürümüştür.
200
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Şimdi bilmiyorum; ama birçok CHP’li belediyede bakıyorum, temizlik hizmetleri
tamamen özel birtakım firmalara devredilmiş. Bunun gibi başka hizmetlerde de
aynı eğilim var. Bu tabi neoliberal politikaların, küreselleşmenin bir dayatması. Bir
başka şey de aslında yerelleşme yani yerel yönetimlerin güçlendirilmesi anlamındaki yerelleşme. Bu yerelleşme bir aldatmaca ve gördük ki işte bugün başımızda
olan iktidar, yerelleşmeye gidiyoruz diye birtakım şeyleri ortadan kaldırma yoluna
gitti ve yerelleşmeyi tamamen yereli baypas etmek, dışlamak gibi bir sonuç doğurdu. Halen de bu yola gidilmektedir. Tabi bir başka şey yerelleşme, yerel halkı
ilgilendiren konuları yerel halkın katılımıyla birlikte kararlaştırmak söz konusudur.
Öyle ki merkezileşme tam yerelleşmenin de tersi olan merkezileşmenin danışmasını bu çevre ve kentleşme bakanlığının aldığı yetkiler var. Görüyoruz. Ve dikkat
ederseniz, özellikle İstanbul ve Ankara’da birtakım projelere merkezi idare karar
veriyor. Çılgın projeler de dâhil, üçüncü havaalanı veyahut ikinci havaalanı, üçüncü köprü, Galata port, Haydarpaşa, bunlar hep kent halkının ve meslek odalarının
görüşü alınmadan, katılımı sağlanmadan alınmış merkezi kararlardır. Bugünkü
yaklaşımı ne kadar samimiyetsiz olduğu ve yerelleşmeyle bunun ilgisinin olmadığı açıktır. Şimdi sözlerimi daha çok uzatmak istemiyorum. Belediyemiz, belediye
başkanlarımızın, meclislerimizin yine bu neoliberal politikaları içinde halka hizmet
etme ve yoksul kesimlere hizmet götürme gibi çeşitli girişimleri olacaktır; ama bilin
ki bugünkü iktidar, faşizan eğilimleri taşıyan ve özelleştirmeci, baskıcı bu iktidar
değişmedikçe tabi ki işimiz çok zor. Ben kötümser bir adam değilim; ama iyimserliğimle, gezi şeyinden sonra tartışması mı diyeyim, yerel ayaklanması mı diyeyim
ve beklemediğim biçimde gençlerden 90’lı yılların çocuklarından beklemediğim
çok önemli bir karşı koymaya girişmişlerdir. İktidar bunun farkındadır ve o tomalı, tazyikli, kimyasal ilaçlı şeylerle insanlarımızı, gençlerimizi öldürme, gözlerini
oyma ve yaralama yoluna gidiyor. Bence bu şiddet bu çocukların da karşı koyma
eğilimini dürtüklemek bakımından önem taşıyor; ama gençler bu oyuna gelmeden
çok zekice oturarak, ayakta durarak, şarkılar söyleyerek, oyunlar oynayarak tepkileri gösteriyorlar. Benim gerçekten Türkiye’de demokrasinin başarılı olacağına
ümidim artmıştır. Saygılar.
Dr. IŞIKHAN GÜLER: Sevgili konuklar, bu tartışma süreçleriyle ilgili bir sonuç
bildirgesi taslağı hazırlamıştık; ama gördüğüm kadarıyla herkes yorgun bir vaziyette. Biz, bunu internet sitesinden yayınlayacağız. İki günlük tartışmaların da
getirdiği katkılarla birlikte bunu zenginleştirerek sizlerle paylaşmayı düşünüyoruz.
Katılımlarınız için Çankaya Kent Konseyi ve Çankaya Belediye Başkanlığı adına
teşekkür ederiz. Umarım bu tartışmalar ve görüşler önümüzdeki sürece yol gösterici bir adım olmuştur. Hepinize iyi akşamlar.
201
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
ÇANKAYA BELEDİYESİ
ÇANKAYA KENT KONSEYİ
YENİ TOPLUMCU BELEDİYECİLİK İLKELERİ
İlan ediyoruz ki Türkiye’de otuz yıldır devam eden ve işleyişini açık siyasal şiddete
dayamak durumunda kalan neoliberal belediyecilik anlayışı iflas etmiştir! Küresel
piyasa gereklerini ve çokuluslu firma önceliklerini birincil amaç olarak gören belediyecilik anlayışı, kentleri yaşanmaz hale getirmiştir.
Hiçbir şeyin eskisi gibi devam edemeyeceği tarihsel bir anda, yeni bir belediyecilik
anlayışı olarak, toplumcu belediyecilik modelinin geliştirilmesini öneriyoruz.
Toplumcu belediyecilik, bir yerel yönetim anlayışıdır. Herkese onurlu ve daha iyi
bir hayat sunan; kamu eliyle hizmet gören; halk yararını temel alan; hemşehrileri
arasında ayrım yapmayan; karar alma ve yönetim sürecine hemşehrileri katılımını
ve dayanışmayı hemşehri hakkı olarak gören, insanın özgürlük ve eşitlik özlemini
yerel düzeyde hayata geçirmeyi hedefleyen, yönetimde ve hizmet sunumunda
kadınlara yönelik pozitif ayrımcılığı tesis eden, engelli hemşehrilerinin haklarını
hayata geçiren, gerektiğinde istihdam olanakları sunan, insanların kent hakkını
koruyan bir belediyecilik modelidir. Toplumcu belediyecilik, hemşehrilerinin kederi
ve mutluluğu birlikte yaşamasına olanak veren mekanları yaratan bir model olarak, neoliberalizmin tarumar ettiği toplumsallığı evrensel insanlık değerleri ışığında yeniden inşa edecek biricik yaklaşımdır.
I. Birey ile toplum ilişkisi açısından
Toplumcu belediyecilik, eşitlik ve özgürlüğün birlikteliğini esas alan felsefesi gereği toplum anlayışını, özgür bireylerin ortaklaşması olarak tanımlar. Birey özerkliği
göz ardı edildiğinde eşit ve özgür bir toplum değil, tabiiyet ve hamilik ilişkileri ile
bezeli donuk bir topluluk inşa edilmiş olur. Bu anlamda toplumcu belediyecilik,
özerk bireylerin özgür iradelerine yaslanır; bu ilke, hem bireyi yok sayan totaliter
eğilimlerle hem de bireyi bencil/çıkarcı bireye indirgeyen piyasacı yaklaşımlarla
olan farkı yansıtır.
II. Yerellikler Açısından
Toplumcu belediyecilik, insanların yaşadıkları kentle çok yönlü, dolaysız ve güçlü
aidiyetler kurmasını, yönetim anlayışının esası olarak görür. Sınırları içinde yaşayan her bireyin toplumsal mekanla güçlü ve pozitif aidiyet geliştirerek “ben burada
202
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
kalıcıyım, burası benim çevrem, benim mimarim ve burada bu mekanı paylaştığım insanlar da benim hemşehrim” diyebilmesi, temel amaçtır.
Neoliberal belediyecilik ve onun ülkemizdeki gerçekleşme biçimi neticesinde insanlarımız, kendi kentlerinde mülteci ruh haliyle yaşar hale getirilmiştir. Her an
çalıştığı işten ve yaşadığı konuttan sürülme endişesine gark olmuş, bugünü güvencesiz, geleceği belirsiz, hayata ancak tırnaklarını geçirerek tutunabilen, bu nedenle de ruhsal ve bedensel çöküntülere açık insanlar ülkesi olmak kader değildir.
AKP Belediyeciliğinin toplum dokumuzda yol açtığı tahribat kuşkusuz büyüktür.
Toplumcu belediyecilik, ortaklaşa paylaşılan alanları yaygınlaştırarak, hemşehrilerinin bireysel özerkliklerini ve öz-saygılarını güçlendirerek, sözü edilen tahribatı
yenmek mümkündür. Bu yaklaşımla, zenginleri ve yoksulları kendi gettolarında
yaşamaya zorunlu bırakmayan, birbirleriyle hemşehri hukuku çerçevesinde ilişki
kurmalarını sağlayan kamusal alanların inşasına girişilmelidir.
III. Yerleşim alanları
Toplumcu belediyecilik, belediye sınırı içindeki her bir insanı, o kentin insanı kılacak ayrımcı olmayan politikaları benimser. İnsanların, coşkusunu ve üzüntüsünü
birlikte yaşayabileceği, Cumhuriyet Bayramı gibi ulusal günleri birlikte kutlayabileceği mekanların yaratılmasını öngörür. Bu nedenle kentin herkesi birleştiren, kaynaştıran bir politikası olması gerekir. Toplumcu bir belediyede, o kentteki herkesi
aynı kentdaşlık potasında “burası benimdir, ben buranın sahibiyim” diyebilmelidir.
Toplumcu belediye, mülksüzleştirilmiş insanların hemşehri hukukunu koruyan bir
modeldir.
IV. Çevre
Toplumcu belediye, yerel hizmetlerin planlanmasında doğaya ve çevreye uygun
politikalar geliştirir. Ulaşım, konut, enerji, su, gaz ve diğer kamu hizmetlerinin gördürülmesinde, yerel hizmetlerin sunumunda doğaya en uygun yöntemlerin arayışındadır.
V. Kent Yönetimi
Toplumcu belediye yönetimde katılım ilkesini her alanda hayata geçirmeyi hedefler. Katılım, şehrin dokusuna işleyecek bir ilkedir. “Bu kent bizim” düşüncesinin hem nedeni hem de sonucudur. Karar almaya, yönetime, istihdama, katılım
amaçtır. Yerel hizmetlerin sunulmasında, belediye hizmet örgütlenmesinde, demokratik katılım kanallarının hayata geçirilmesi, vazgeçilmez bir ilkedir.
203
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Katılım kanallarının geliştirilmesi hemşehri hukukunun ve dayanışmanın gerçekleşmesi ile hayat bulur. Mülksüzleştirilmiş insanların katılımını sağlayan mekanizmaların ve piyasa koşullarından muaf kılınmış yaşam alanlarının yaratılması
hedeflenmelidir.
VI. Yerel hizmetler
Toplumcu belediye, daha önce yerel hizmetlerin kamusal olarak halka sunulduğu
bir modeldi. Bugün yeniden yerel hizmetlerin kamu eliyle halka sunulması; kamusal finansmanla, yani halktan toplanan vergilerle karşılanması bir zarurettir.
Neoliberal belediyecilik, birçok belediye hizmetini taşeronlaştırmıştır. Bunların yeniden belediyeleştirilmesi gerekmektedir.
Toplumcu belediyecilik, yerel hizmetlerin belediyeleştirilmesi ve kamu finansmanı
ile gerçekleştirirken, karar almadan uygulamaya kadar her aşamada hemşehrilerinin ve çalışanlarının katılımını sağlayacak yönetme biçimini esas alır.
VII. Kentlerle ilişkiler
Toplumcu belediyecilik, kentler arası rekabeti değil dayanışmayı esas alan bir
yaklaşıma sahiptir.
204
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
“YENİ TOPLUMCU BELEDİYECİLİK SEMPOZYUMU’NA SUNULAN
YAZILI TEBLİĞLER”
1970’Lİ YILLARDA GELİŞEN TOPLUMCU BELEDİYECİLİK
YAKLAŞIMININ TOPLUMSAL BAĞLAMI ÜZERİNE
Prof. Dr. İlhan TEKELİ
GİRİŞ
Bu toplantıyı düzenleyen arkadaşlarımız Çankaya Belediyesinin uygulamakta olduğu
“Yeni Toplumsal Belediyecilik” yaklaşımı dolayısıyla, bu kavramın kırk yıl kadar geriye
giden Türkiye’deki köklerini araştırma gereksinmesini duyduklarından, benden kırk yıl
önceki deneyimin toplumsal bağlamını, toplumsal daynaklarını irdeleyen bir konuşma
yapmamı istediler. Ben de o hareketin içinde yer almış1 bir kişi olarak, bu talebi karşılamayı bir görev bildim.
Galiba ilk sorulması gereken soru, bir belediyecilik hareketini, kırk yıl kadar bir süre geçtikten sonra neden tartıştığımızdır. Bu Türkiye’de bizim çok sık yaptığımız bir şey değildir. Geçmişin bu belediyecilik hareketini yeniden gündemimize almamızın temel nedenin
onu bir biçimde başarılı bulmamız olduğu söylenebilir. Bu başarı değişik bakımlardan
dille getirilebilir;
•
•
•
Belediyelerin kaynaklarının çok sınırlı olduğu bir dönemde kentlilerin ihtiyaçlarını karşılamak bakımından önemli uygulamaları gerçekleştirebildi
Bu uygulamalarını kavramsallaştırarak Türkiye’de demokratik bir belediyecilik
hareketinin belli bir ideolojik/ahlaki çerçevesinin parti aidiyetlerini aşan bir içerikle oluşmasına katkıda bulundu,
Halkla iyi ilşkiler kurarak, yüksek bir seçim kazanma kapasitesi inşaa edebildi.
Eğer bu konularda belli bir düzeyde başarı sağlandıysa, tabii ki bu önemli bir şeydir. O
halde sormak gerekir. Bunun nedeni nedir ? Kanımca bu sorunun yanıtı Toplumcu Belediyecilik Programının /İdeolojisinin / Hareketinin gelişme biçiminde yatmaktadır. Toplumcu Belediyecilik İdeolojisi önceden konulan, sonradan uygulanmaya çalışılan bir ideoloji
değildir. Tersine pratik içinden doğmuştur. 1973 yılı seçimlerinde belediye başkanı olan
CHP’li, Ortanın Solu hareketinin ideolojik değerleri olan demokrasi, hakçalık, halkçılık
(dayanışmacılık) değerlerini içine sindirmiş genç belediye başkanlarının başarılı uygulamaları üzerine kurulmuş bir çerçevedir. Her ideoloji genellikle pratikte başarılı olup olmadığına göre sınanır. Oysa bu ideolojik çerçeve pratik başarıları üzerine kurulduğu için
böyle bir sınama çok anlamlı olmayacaktır. Bu sınamayı önceden geçmiştir. Bu durumda
1. Bunun öyküsü Tarih Vakfı Yurt Yayınlarından yayınlanan, İlhan Tekeli: Cumhuriyetin Belediyecilik Öyküsü 19231990 kitabının sunuş bölümüne bknz.
207
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
ancak geliştirilen ideolojik çerçevenin iç tutarlılığı, gerçekleştirmek istediği değerlerle
uyumluğu vb. sınanabilir.
Bu yazıda Toplumsal Belediyecilik İdeolojisinin geçerliliğini kanıtlamaya çalışmayacağım. Benden istenilen bu ideolojik çerçevenin neden 1970’li yıllar Türkiye’sinde bu içerikle ortaya çıktığı konusunda düşünce geliştirmek. Toplumcu belediyecilik ideolojisinin
dayandığı pratik 1973 sonrasında CHP’nin Belediye Seçimlerini kazandığı kentlerde2
özellikle de Ahmet İsvan’ın başkan olduğu İstanbul Belediyesinde, Vedat Dalakoy’un
başkan olduğu Ankara Belediyesinde, Erol Köse’nin başkan olduğu İzmit Belediyesinde gelişmiştir. Bu pratiğin bir belediyecilik programı halinde bir metin haline gelmesi
1977’belediye seçimi arifesinde olmuştur. İlginçtir, pratikleri Toplumcu Belediyecilik ideolojisine kaynaklık eden, adlarını saydığımız üç belediye başkanı da CHP tarafından 1977
seçimlerinde aday gösterilmemiştir. 1977 seçimini kazanan Ali Dinçer de3, başka CHP’li
başkanlar da uygulamalarında Toplumcu Belediyecilik çizgisini izlediler. Bu çizgiyi kesintiye uğratan12 Eylül 1980 askeri müdahalesi oldu. Ama askeri müdahale dönemi sona
ererek demokratik süreç işlemeye başladığında Toplumcu Belediyecilik döneminden gelen kadrolar yeni kurulan SHP içinde yer alarak uygulamalarını sürdürdüler, 1989 yerel
yönetim seçimlerinde SHP’nin birinci parti olmasında bu kadroların başarılarının katkısı
yüksekti. Ama bu dönemde yapılan belediyecilik uygulamaları sırasında Toplumcu Belediyeciliğe sık sık atıf yapılmıyordu. Buna rağmen Toplumcu Belediyecilik unutulmadı.
Türkiye Belediyecilik tarihi içinde atıf yapılan bir deneme olarak yerini aldı. Çankaya
Belediye Başkanı seçilen Bülent Tanık Yeni Toplumsal Belediyecilik uygulamasına giriştiğinde CHP’içinde geçmişten gelen bu damarı canlandırmış oldu.
Bu kısa öykü bize Toplumcu Belediyeciliğin toplumsal bağlamını kurabilmek için
1970’ler Dünyası ve Türkiye’si üzerinde durmak gerekektiğini gösteriyor. Ama bazı
konularda sadece 1970’ler üzerinde durmak yeterli olmayabilir. 1970’lerdeki açıklayıcı
özelliklerin bazılarının nedenlerini kavrayabilmek için daha gerideki dönemlere gitmek
gerekebilmektedir. Bu nedenle bu yazıda Toplumcu Belediyeciliğin toplumsal Bağlamını
kurabilmek için altı aşamalı bir çözümleme geliştirilecektir.
Birinci aşamada Türkiye’nin çok partili rejime geçiş sürecinin niteliklerinden doğan handikapları, İkinci aşamada 1970’ler dünyasının karşılaştığı sorunlar ve Türkiye’nin uyum
arayışları, Üçüncü aşamada 1961 Anayasası sonrasında Türkiye’nin sola açılma sürecinin
2. Böyle bir listeyi Demirtaş Ceyhun ; Sivas (Orhan Ekenel), Antalya (Selahattin Tonguç), Mersin (Kaya Mutlu),
Adana (Ege Bağatur), İzmir (İhsan Alyanak), İzmir-Gültepe (Aydın Erten-TİP), İzmit (Erol Köse), Zonguldak
(Hüseyin Öztek), İstanbul-Kağıthane (Celal Altınay), İstanbul (Ahmet İsvan), Ankara (Vedat Dalokay) diye
vermektedir. Demirtaş Ceyhun:Bir Yeni Dev Çağımızın Trajiği, Tekin Yayınevi, İstanbul, Ekim 1977.
3. Bu dönemin belediyecilik deneyimi için bknz: Korel Göymen (Editör):Bir Yerel Yönetim Öyküsü 1977-1980
Ankara Belediyesi Deneyimi, Ankara, 1983.
208
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
getirdikleri ve Türkiye siyasetinde yarattığı dinamikler, Dördüncü aşamada Bülent Ecevit’in başarabildikleri ve başaramadıkları, Beşinci aşamada Türkiye’nin hızlı kentleşme
deneyiminin belediyeleri karşı karşıya bıraktığı sorunlar, Altıncı aşamada Toplumcu Belediyecilerin uygulamalarının nasıl iç tutarlılığı olan bir çerçeve haline geldiği araştırılacak.
TÜRKİYE’NİN ÇOK PARTİLİ REJİME GEÇİŞ SÜRECİNDEN
KAYNAKLANAN DEMOKRASİ AÇIKLARI
Türkiye’de 1973 sonrasında partiler üstü bir niteliği de olan bir belediyecilik hareketinin
gelişmiş olmasında, belediyelerin merkezi iktidarın denetiminde ya da vesayeti altında
tutulmalarının bir önemli bir demokrasi açığı yarattığının farkına varılması ve bu konuda
bir karşı vaziyet alışın gereklililiği konusunda bir bilincin gelişmeye başlamasının payı
çok yüksekti. Demokrasinin kalitesiyle merkezi vesayetin güçlülüğü arasında ters bir ilişkinin bulunduğunun fark edilmesinde, bu dönemde koalisyonların değişmesiyle merkezi
iktidarın el değiştirebilmesi dolayısıyla, yerel yönetimlerinin hemen hepsinin muhalefette
kalan bir partinin belediyesi olmanın yarattığı dışlanmışlığı yaşamış olmalarının öğrettikleri etkili olmuştu.
Bu gecikmiş bir farkındalıktır. Türkiye yerel yönetimlerin özerkliğinin demokrasinin
önemli bir koşulu olduğunu çok partili rejime geçtikten ancak 27 yıl sonra farkederek,
gündemine alıyordu. Bunun temel nedeni Türkiye’nin çok partili rejime geçişte izlediği
sürecin niteliğiydi. Türkiye II.Dünya Savaşı sonrasında büyük ölçüde İsmet İnönü’nün
kararlılığıyla çok partili rejim arayışına girdiğinde, Anglo Sakson deneyiminin etkisi altında iki partili bir sistem oluşturulmaya çalışıldı. Bu ikinci parti birinci partinin içinden
doğdu. Celal Bayar’ın başkanlığındaki DP’nin Cumhuriyetin iki büyük yasağı olan; komünizme ve Atatürke düşmanlık yapacak bir irticaya kapalı kalacağına güveniliyordu.
İçine girilen çok partili siyasal süreç daha 1948 yılında her iki partiyi de, Cumhuriyetin
köktenci modernite projesini yumuşatarak, popülist bir modernite yaklaşımında buluşturmayı sağlamıştı. DP siyasi pratiğinde popülizmini İslami çevrelerin taleplerine daha
açık tutuyordu. Hasan Bülent Kahraman’ın saptamasına göre CHP ve DP’nin üzerinde
buluştuğu popülist modernite projesi siyasal özne yaratmadan modern özne yaratmaya
çalışıyordu. Bunun temel nedeni baskın devlet modelinden vazgeçilmemiş olmasıydı.4
Ama ülkede çok partili rejime ilişkin süreçlerin bir biçimde işlemeye başlaması toplumda bir rahatlama yaratıyordu. Bu pratik içinde polis ve jandarma kullanılma biçimleri
kamuoyunda sorgulanmaya başlamış, liderler ve emirleri tartışılmaz kutsallar olmaktan
çıkmış, kamu alanında tartışma konusu haline gelmiştir. Siyasetçiyle halk arasındaki mesafe azalmış, siyasetçiler halk içine karışmaya başlamıştır. Bu gelişmeler sonucunda DP
güçlenerek 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanmıştır. Türkiye çok partili rejime geçişi ger4. Hasan Bülent Kahraman:Türk Siyasetinin Yapısal Analizi-II 1920-1960, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2010.s.xxxv.
209
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
çekleştirmiştir. Ama bu geçişi demokrasi diye adlandırmak bakımından önemli eksiklikler
olduğu açıktır. Bu eksikliklerden birincisi bu sürecin başlangıçtan itibaren sola kapanmış
olmasıdır. DP’nin tek parti yönetimi içinden gelen yöneticilerinin siyasal kültür sürekliliği
içinde bu yasak anlayışla karşılanmıştır. Bu kültür devamlılığı DP’nin iktidara gelmeden
de, geldikten sonra da Türkiye’ye dört başı mamur, siyasi özneye yer veren, sürdürülebilir bir demokrasi programı önermesini engellediği söylenebilir. DP iktidara geldikten
sonra da kuvvetler ayrımı gibi başlangıç ilkelerini getirecek bir anayasa değişikliği önerisi
bile yapamamıştır. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi
vb. konularda bir atılımı olmamıştır.
Türkiye’de içine girilen çok partili rejim fikir özgürlüğüne açık bir demokrasi programına
oturtulamayınca demokrasi pratiği seçimlerde oy çokluğunu sağlamaya yönelmektedir.
Demokrasi iktidara geçmenin aracı olmasının ötesinde bir derinlik kazanamamaktadır. DP
halk desteğini sürdürmede demokrasinin kapsamını genişletmekten çok propagandasını
kalkınma becerisine ve DP’li olmayanların ötekileştirmesi yolunu seçmiştir. Türkiye’ye
kapsamlı bir demokrasi programı sunulması ancak 1959 yılı başında 11’nci Kurultayında İlk Hedefler Bildirgesini ilan eden CHP tarafından gerçekleştirilmiştir. Türkiye’de
siyasetin çok partili rejime geçtikten ancak 13 yıl sonra kapsamlı denilebilecek bir demokrasi programı önerebilmiş olması üzerinde düşünmek gerekir. Bu gecikmenin çok
partili rejime geçişin Türkiye’de kitlelerin siyasete katılımı yaygınlaştırmayı başarsa da,
beraberinde demokrasi projesini geliştirecek düşünsel ortamın oluşmasının koşullarını geliştirememiş olmasıyla yakından ilişkilidir. Türkiye’de çok partili rejime geçildiği yıllar,
içinde bulunulan soğuk savaş koşullarının etkisiyle de olsa büyük ölçüde yeni düşüncelere kapalı kalınan yıllar olmuştur. Demokrasi üzerinde düşünülerek demokrasi ahlakının
geliştirildiği bir ortam yaratılamayınca, demokrasi anlayışı güçlü bir ötekileştirme pratiği içinde araçsallaştırılırsa, sürdürülemez hale gelmekte ve kesintiye uğramaktadır.
Nitekim inceleme dönemimiz içinde bu demokrasi 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12
Eylül 1980’de üç kez askeri müdahaleyle kesintiye uğramıştır. Bu kesintileri elerinde güç
bulunan bir kesimin iktidar hevesleriyle açıklamaktan çok, bizim demokratikleşme süreçlerimizin içindeki açıklarla açıklamak daha yapıcı olabilir.
Böyle derinleştirilemeyen demokrasi anlayışı/pratiği içinde yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin, farklılıklara yol açılmasının demokrasinin kalitesiyle ilişkisinin farkına varılamamıştır. DP döneminde de belediyelerin merkezin vesayetinde güçsüz bırakılması
alışkanlıkları sürmüştür. DP döneminde tek parti döneminin homojenleştirici modernleştirici yaklaşımlarına karşı ifade olanağı bulan ,islamcı muhalefetin talebi homojenleştirici modernleşme yerine, bir başka homojenleştirici olan islamın uygulanmasının ötesine
geçemeyince, yerel farklılıklara açık bir yönetim talebi Türkiye siyasetinde Toplumcu
siyaset dönemine kadar kendisine bir yer bulamamıştır.
210
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
1970’LER DÜNYASININ KARŞILAŞTIĞI SORUNLAR VE TÜRKİYE’NİN
ARAYIŞLARI
1970’ler tüm dünyada ekonomik krizler birbirini izledi. Denilebilir ki arka arkaya gelen
ekonomik krizler dolayısıyla dünya, II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan Bretton Woods
dengelerini sürdüremez, Keynesgil ekonomik politikalarla destekleyerek oluşturduğu
sosyal devlet anlayışını, yeniden üretemez hale gelerek, 1980’li yıllarda hakim ekonomik
paradigma haline gelen neoliberal politikalar dönemine geçişi hazırladılar.
II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan dünya ekonomik düzeninin sonuna ulaşıldığının ilk
işareti 1971 yılında verildi. ABD, artan dış ticaret açığı ve Vietnam Savaşının finansmanında zorlanması sonucu, altın stoklarının erimesi üzerine, 15 Ağustos 1971’de, doların
altın karşılığına bağlı olmasını kaldırarak parasını dalgalanmaya bıraktı. Bunu İngiliz sterlini, Japon yeni ve diğerleri izledi.1971 Aralığında da, varılan Smithsonian anlaşmasıyla,
1944’de Bretton Woods anlaşmasıyla dünyada sabit altın karşılıklı para sisteminden vazgeçiliyor, yerine yine doların merkezde olduğu IMF denetimli bir para sistemi oluşturuluyordu.
İçine girilen yeni para sisteminin ilk krizini yaratması gecikmedi. 1973’de ilk kriz birinci
petrol şoku olarak ortaya çıktı. Smithsonian anlaşmasından sonra kapitalist merkezdeki
ülkeler karşılıksız para basmayı hızlandırınca, para kaybı yaşayan petrol üreticisi ülkeler
bir karşı önlem olarak fiyatlarını altına göre uygulayacaklarını ilan ettiler. Bu dönemde
çıkan Yom Kippur savaşında ABD’nin İsrail’i desteklemesi, üzerine petrol üreticisi Arap
ülkeleri 23 Ağustos 1973’de biraraya gelerek petrolü silah olarak kullanma kararı verdiler
ve ambargo uygulamaya başladılar, 16 Ekim 1973’de 13 OPEC ülkesi bir kartel olarak
davranmaya başladı, üretimlerini dünyadaki fiyatları artıracak şekilde düşüreceklerini ilan
ettiler. Fiyatlar kriz öncesinin dört katı bir düzeyde yeniden dengelenmesi ancak 1974
Aralığında gerçekleşti. Ancak bu tarihte borsa krizinden çıkabildi.
Yaşanan bu şok’un dünya ve Türkiye açısından çok önemli sonuçları oldu. Tüm ülkeler
enerji tüketimini azaltacak tasarruf politikaları, petrol kullanmak yerine yeniden üretilebilir enerji kaynakları kullanma yolunda radikal arayışlara girdiler, değişikliklere gittiler.
Petrol şoku enerji konusunda önemli bir uyanışı başlattı. Artan petrol gelirleri petrol üreticisi olan Ortadoğu ülkelerinin elinde önemli bir kaynak birikmesi yarattı. Bu paralarla giriştikleri inşaat yatırımları Türkiye’de uluslar arası müteahhitlik şirketlerinin gelişmesini başlattı. Kısa erimde Türkiye’nin ekonomisi üzerinde de olumsuz etkiler yarattı.
Türkiye’nin dış ticaret açığı 769 milyon dolardan, 2,3 milyar dolara çıktı. Türkiye gibi
ithal ikamesiyle gelişen bir ülkede dış ticaret açığındaki bu artışa uyum yaparak ekonominin yeni dengelerine kavuşturulması kolay değildir. Türkiye ilk ağızda çözümü 1974
211
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
sonrasında uluslararası para piyasasında yayılan “petrodolar”a başvurmakta aradı. Zaten
Türkiye’deki koalisyon hükümetlerinin başka yollara girmesi, stabilizasyon programları uygulaması zordu. Oysa bu yol çıkmazdı, kısa sürede tıkandı. Ödenemeyen borçların
yığılmasıyla 1977’de Türkiye “70 sente” muhtaç hale geldi. 1978’de Türkiye’nin kısa
vadeli borçlarının toplam borçları içindeki payı yüzde 52’ye çıkmıştı. Türkiye IMF’le bir
istikrar programı geliştirme arayışına girdi.5
Türkiye IMF’le müzakerelere girerek borçlarını uzun vadeye yaymaya çalışırken dünya
ikinci petrol şokuyla karşılaştı.1979’da İran’da İslami Cumhuriyet kurulmuş ve bundan
sonra Iran-Irak Savaşı yaşanmaya başlamıştır. Dünyanın çok önemli iki petrol üreticisinin
arasındaki savaş petrol fiyatlarının yüzde 150 oranında daha artmasına neden olmuştur. Bu
zammın Türk ekonomisine etkisi çok yüksek oldu. Enflasyon yüzde 63,9’a, İşsizlik yüzde
20’lere tırmandı. Birçok madde piyasada bulunamaz hale geldi, dükkânlardaki kuyruklar sokaklara taştı. Ecevit Hükümeti istifa etti, yeni kurulan Demirel Hükümeti 24 Ocak
1980’de Özal’ın IMF’le müzakere sonrasında hazırladığı radikal bir istikrar programını
uygulamaya soktu. 1970’li yıllarda yaşanan çok sayıdaki krizden sonraki on yılda, değişik
görev pozisyonlarında olmasına karşın Türkiye ekonomisini neoliberal bir çizgide yönlendiren Özal oldu. 1979 yılında İngiltere’de Marget Thacher Başbakan olarak, 1981’de
ABD’de Ronald Reagan da başkan olarak neoliberal politikaların öncülüğünü yaptılar.
Kuralsızlaştırma, özelleştirme, devletin küçültülmesi, özel sektöre ideolojik olarak öncelik verilmesi Batı dünyasında hakim paradigma haline geldi.
İşte CHP’li belediyeler hem dünya’da, hem de Türkiye’de ekonominin çok bunalımlı olduğu bir dönemde toplumcu belediyecilik çerçevesini uygulamaya çalıştılar. Böyle bir
ortamda belediyelerin kaynaklarını artırma olanakları çok daralmıştı. Bu belediyeler kıt
kaynak altında uygulama yapmanın yolunu bulma zorundaydılar.Bu nedenle de kaynak
yaratıcılık toplumsal belediyecliğin temel ilkelerinden biri oldu.
1961 ANAYASASI SONRASINDA TÜRKİYE’NİN SOLA AÇILMA SÜRECİNİN
GETİRDİKLERİ VE TÜRKİYE SİYASETİNDE YARATTIĞI DİNAMİKLER
Toplumcu belediyecilik adının seçilmesinde iki kaygının olduğunu görüyorum. Bunlardan birincisi açıkça solda bir konumu ifade etmektir. İkincisi ise bu konumu belirsiz
bırakmaktır. Bu belirsiz bırakmanın gerisinde bu adla iki farklı arayışı birden gerçekleştirme arayışı yatmaktadır. Toplumculuk adının hem kitlelerde solculuk gibi tepki doğurmayacağı geniş halk kitleleri tarafından dışsallaştırılamayacağı beklentisi bulunmaktadır.
İkincisi ise toplumculuk adının ortanın solunda olan CHP’ye göre daha solda bir konum
5. Bu konuda bknz: Oktar Türel: “1978-79 Bunalımı ve Merkezi İktisadi Planlama”, Ergun Türkcan (Editör), Attila
Sönmez’e Armağan. Türkiye’de Planlamanın Yükselişi ve Çöküsü 1960-1980, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları,
İstanbul,2010,s.411-468.
212
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
olarak okunmaya elverişli olmasıdır. Tabii böyle bir adın seçilmiş olması Türkiye siyasetinin sola açılma sürecinin özellikleriyle yakından ilişkilidir. Onun için bu yazıda, bu süreç
üzerinde de durmak gerekmektedir.
Genellikle Türkiye’de siyasetin sola açılmasının 1961 Anayasası sonrasında 1960’lı yıllarda olduğu kabul edilmektedir. Cumhuriyetin ilk kırk yılı sola kapalı kalmıştır. Ama
1961’de sola açılmıştır demek yerine, ne kadar açılmıştır diye sormak daha doğru olur.
Çünkü bu yıllarda soğuk savaş sürmektedir, Ceza yasasının 141 ve 142’nci maddeleri
yürür lüktedir. O zaman yasal sistemin nesnel ögelerinin Türkiye’de siyaseti sola açmamasına karşın, 1961 Anayasası Türkiye’de bazı siyasetçilerin sol bir siyaset yapmanın
olanaklı olduğu düşünmelerine yol açmıştır demek daha gerçekçi olur. Bir başka deyişle
1961 Anayasası Türkiye’de siyaseti sola açmaktan çok, sol siyasetin sızmasına yol açmıştır demek daha doğru olur. 1961 Anayasında, sosyal adalet kavramının yer alması, sosyal
devlet kavramı, planlamanın anayasal bir kurum haline gelmesi ve insan hakları içinde
sosyal hakların yer alması, Türkiye’de solda siyaset yapmak isteyenlerde sol içerikli bir
parti programının meşru zeminde savunulabileceği kanısını yaratmıştır. Bu yönde adımlar
atılmaya başlayınca da, Türkiye’de de entelektüel yaşamda sol o yıllarda büyük bir saygınlık kazanmıştır.
Bu açılma sürecinde daha başlangıçta iki yol, iki strateji belirginlik kazanmıştır. Bunlardan birincisi Yön dergisi çevresinde Doğan Avcıoğlu’nun öncülük ettiği yaklaşımdır. Bu
yaklaşımda sol bir programın Türkiye’de uygulanmasının en gerçekçi yolunun askeri bir
müdahale olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle ordunun devrimci bir kanala yönlendirilmesi için ideolojik hazırlığın yapılması bu çevrenin temel stratejik tercihi olmuştur.
İkinci yol ise Türkiye İşçi Partisinin izlediği yoldur. İşçi Partisi temelde sol bir düşüncenin
halka anlatılarak yani seçimle iktidara gelinebilme yolunun açık olduğuna inanmaktadır.
Bunun için de demokrasinin geliştirilmesiyle sol arasında bir karşıtlık görmemektedirler.
Türkiye’de bu dönemde siyasetin sola açılmasında siyasal kamu alanını etkilemeye çalışan sadece bu iki aktör yoktur. Başka etkili aktörler de bulunmaktadır. Bunlardan biri
kuruluşu Cumhuriyet öncesine giden TKP’dir. Moskova merkezli olarak faaliyetini sürdürmektedir. Eski TKP kadrolarından bir kısmı da Milli Demokratik Devrim Stratejisini
önererek özellikle gençler üzerinde etkin olmaya çalışmaktadır. Sola açılan düşünce yaşamında, bu dört odak arasındaki yarışma, büyük bir canlılık yaratmakta, siyasal stratejilerde farklılıklar olsa da, bu canlılık sosyal bilim alanında ve Türkiye’nin canlanan
entelektüel hayatında Marksizm adeta hegemonik bir pozisyon sağlamıştır.
213
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Siyasetin sola açılmasının ilk etkileri 1965 seçimlerinde görüldü. TİP bu seçimlerde, nisbi
temsil usulünün uygulanmasının da katkısıyla, TBMM’ye 15 milletvekili sokmayı başarmıştı. Solun entelektüel yaşamda kazandığı prestij, onların Meclisteki çalışmalarını
ses getirir hale getirmişti. Siyasal yaşamda solun etkili olmaya başlaması, İsmet Paşa’nın
1965 seçimi arifesinde CHP’nin “ortanın solunda” olduğunu açıklamasına neden oldu.
İnönü CHP’nin siyasal yaşamda anlamını koruyabilmesinin ancak solla ilişkisini kurmakla sağlanabileceğini görmüştü.
Türkiye’de solda bir canlılık yaşanıyordu. Ama bu canlılık sol hareketin gelişmesinde
demokratiklik ve devrimcilik ilişkisini netleştiremiyordu. Sol değerler açısından bakanlar
devrimciliği öne alıyorlardı. Prestijli olan devrimcilikti. Ama devrimciliğe mevcut rejim
içinde meşruiyet kazandırmak kolay değildi. İsmet Paşa’nın CHP’nin ortanın solunda olduğunu söylemesi seçimler yoluyla işleyen sola bir meşruiyet sağlıyordu. Bu hamle sol
değerleri benimseyen ama meşruiyet çizgisi dışına çıkmak istemeyen gençler için CHP’yi
yeniden bir ümit haline getirmiştir.
Türkiye’de siyasetin sola açılması bakımından 1968 öğrenci hareketleri bir dönüm
noktası olarak ortaya çıktı. Deniz Gezmiş ve arkadaşları devrimciliği romantize ederek
gençlik arasında çok çekici hale getirdiler. Bu çizgide gelişen Dev-Genç önce üniversite
işgalleriyle, daha sonra da silahlı eylemlere girişerek siyasal krizin yoğunlaşmasına katkıda bulundu. Solda bu aktivist hareketler gelişirken sağda da benzer aktivist hareketler
örgütlenmeye başladı.
Doğan Avcıoğlu bu yılda yazdığı Türkiye’nin Düzeni kitabıyla, Türkiye’nin tarihini devrimcilik açısından yorumlayarak, Türkiye’de özellikle de orduda güçlü bir etki yaratmayı
başarmıştı. Nitekim, 9 Mart 1971’de Türkiye sol eğlimli bir askeri darbeden döndü. Bu
durumda Ordunun varolan kumanda heyeti, karşı bir hamleyle 12 Mart 1971 müdahalesi
yaptı. Bu müdahalenin nedeni temelde sistemdeki siyasi bunalımın aşılmasıydı. İlginç
olan husus askeri müdahale sonrasında kurulan Nihat Erim Hükümetinin kamuoyunda
meşruiyetini 11 teknisyene dayalı bir refom hükümeti kurmakta aramasıdır. Bu bize içinden geçilen krizde yaşanan birçok olumsuz olgunun, toplumda genel olarak konuşulan
sol programın meşruiyetinin aşındıramadığını göstermektedir.
Tabıı 11’ler kısa sürede istifa ettiler, geriye kalanlar askerlerin düzen sağlama zihniyeti
içinde anayasada ve ilgili yasalarda düzenlemeler yaptılar ve özellikle sol aydınlar üzerinde gözdağı verecek uygulamalara giriştiler. Kanımca 12 Mart müdahalesini yapanların
zihniyeti içinde yapmak istedikleri operasyonlar 12 Eylül’de yapılanlar kapsamında ve
derinliğinde olacaktı. Ama bunu İsmet İnönü’n direnci engelledi, TBMM’yi kapatamadılar, yerel yöneticileri görevlerinden uzaklaştıramadılar. 1973 seçimleriyle demokratik
214
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
rejime yeniden dönülmüş oldu. Türkiye’nin yeniden canlanan siyasal dinamiği içinde 12
Mart düzenlemeleri kısa sürede aşıldı.
Toplumcu belediyecilik 1973 belediye seçimlerinde kazanan CHP’li belediyelerin pratikleri içinden doğarken, bu programın gerisinde, sol içeriğini belirleyen böyle bir siyasal
birikim bulunuyordu.
BÜLENT ECEVİT’İN BAŞARABİLDİKLERİ VE BAŞARAMADIKLARI
ÜZERİNE
Toplumcu Belediyecilik uygulamaları ve bir ideolojik çerçeve haline gelmesi, Bülent Ecevit’in Akgünlere bildirgesini yazdığı, CHP’ye kitlesel bir oy desteği sağladığı bir dönemde oldu. Bir anlamda belediye başkanları Ecevitin formüle ettiği demokratik sol çerçeveyi
hayata geçirirken gelişti. Bu nedenle de Toplumcu belediyeciliğin toplumsal bağlamını
çözümlerken CHP’nin içinde Bülent Ecevitin başkan olma sürecinin nasıl geliştiği üzerinde durmak gerekiyor.
Bülent Ecevit’in öyküsünü 1960 öncesinde Ankara’da oluşmuş bulunan Forum dergisi çevresinden başlatmak doğru olur. Bu çevre Türkiye’de ilk kez demokrasi sorununu
derinliğine ele alarak, geliştirici öneriler yapıyordu. CHP’nin ilk hedefler beyannamesi de büyük ölçüde bu çevrenin etkisi altında oluşmuştur denilebilir. Ecevit bu çevrenin
genç bir üyesidir. 27 Mayıs 1960 müdahalesi sonrasında Türkiye sola açılmaya başlayınca Forum çevresinden ancak bir bölümü sol açılım içinde yer aldı. Ecevit sola açılanlar
arasındaydı. 1961’de kurulan İnönü kabinesi içinde genç yaşında çalışma bakanı oldu.
İnönü onu sorumluluk vererek yetiştirmek istiyordu. Çalışma bakanlığında başarılı oldu.
Türkiye’de grevli toplu sözleşmeli sendikacılık hakkının yasallaşmasını sağladı. Hem işçi
sınıfın çıkarlarını koruyan, hem de devletin sürdürülebilirliğini risk altında bırakmaktan
kaçınan bir çizgi izledi. Bu onun samimi görülmesine ve ona güven duyulmasına yol açtı.
1965 seçimlerine girerken İnönü’nün “Ortanın Solu” çizgisini ilan etmesi, Ecevit’in anlayışıyla çok uyumluydu. Bu seçimlerde ortanın solunun hararetli bir savunucusu oldu.
Ortanın solu diye bir kitap yazdı. Ortanın solu konusunda yaptığı mücadele sonucu 18
Ekim 1966’da 41 yaşındayken CHP sekreterliğine seçildi. Çok aktif bir genel sekreterlik
yapmaya başladı, tüm örgütleri ziyaret etti. Bir önceki bölümde gördüğümüz üzere Türkiye siyasetinde solun yükselen bir değer haline gelmesinin de etkisiyle, bu yönde siyaset yapmak istiyenler için risksiz bir olanak oluşturmaya başlamıştı. 1973 yerel yönetim
seçimlerinde kazanan belediye başkanlarının önemli bir kısmı bu dönemde CHP içinde
yeralmışlardır. CHP’in ortanın solunda yol aldığı dönemde geleneksel CHP çizgisindeki
kadrolar bu gelişmeye direndiler. Ve nihayet bu kadrolar Cumhuriyetçi Güven Partisini
215
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
kurarak partiden ayrıldılar. 1969 seçimlerinde Güven Partisi yüzde 5’ler düzeyinde oy
almasına rağmen CHP büyük ölçüde oy oranını korumuştu. Ama bu seçimin daha ilginç
olan sonucu, CHP’nin oy tabanını değiştirmekte olduğunun ilk işaretlerini vermesi olmuştu. CHP ilk kez büyük kentlerde gecekondu mahallerinden oy almaya başlamıştı.
CHP kendi tabanını yenilemeye çalışırken, bir önceki bölümde gördüğümüz üzere Türkiye’nin siyasal yaşamı kendisini yeniden üretemez duruma düşmüş ve nihayet 12 Mart
1971asker müdahalesi gelmişti. Bu müdahale İnönü ve Ecevit çizgilerinin ayrılmasını
getirdi. Böyle askeri müdahale dönemleri İnönü için bir dilemma yaratıyordu. Türkiye’de
demokrasinin kurulmasını kendisinin en büyük eseri olarak gören İnönü askeri darbeler karşısında bu eserini korumak istemektedir. Kendisinin askerler üzerindeki prestijini
de kulanarak, demokratik sürece en kısa sürede dönülmesini sağlamak için iktidara el
koyanlarla ilişkisini tamamen kesmemektedir. Bu ilişkiyi el koyanları demokratik rejime dönmeye ikna etmekte kullanmaktadır. CHP’li olmayan siyasetçiler de İnönü’den bu
rolü oynamasını beklemektedirler. Oysa Ecevit bu tür tutumların CHP’yi nasıl yıprattığını
1960 askeri müdahalesinin sonrasındaki gelişmeler içinde yaşayarak öğrenmişti. Onun
için müdahale karşısında vaziyet aldı. Bu uyuşmazlık İnönü’yü “ya ben ya o” demek noktasında bıraktı.Yapılan oylamayı İnönü kaybedince de parti başkanlığından istifa etti. 14
Mayıs 1972’de Ecevit CHP başkanı seçildi.
İnönü 1950’de seçimle iktidarı devrettiği gibi 1972’de de seçimle parti başkanlığını devrediyordu. Bu dönemde İnönü’nün Ecevit karşısında kesin bir vaziyet alırken söyledikleri
ilginçtir. Bu sözler bir sadakatsizlik suçlamasından çok CHP içinde siyaset yapma biçiminin değişmesinden duyduğu rahatsızlığı anlatmaya çalışmaktadır. Rahatsız olduğu husus
Parti içinde liyakate değil klik sadakatine dayanan bir siyaset yapma biçiminin hakim
olmaya başlamasıdır. Siyasette kliklerin küçük grup ilişkileri içinde yaydıkları dedikodulara ve klik sadakatine dayalı olarak yol almak eğilimi hakim olunca, kamu alanında fikir
tartışmalarıyla yol almak olanağı kalmamaktadır. Parti içinde liyakatlileri dışlamadan, kariyer oluşturmaya olanak verebilen bir siyaset yapma olanağı ortadan kalkmaktadır.
Belli bir dönem sonra Ecevit’te bunun farkına varmıştır. Kanımca 12 Eylül 1980 darbesi
sonrasında siyaset yeniden yapılanırken eski CHP’lilerin girişimlerine destek vermeyerek, DSP’yi ayrı bir formatta kurmuş olması bu yüzden olmuştur.
CHP 14 Ekim 1973 seçimlerine Ecevitin başkanlığında gitmiştir. Seçimlere giderken
CHP” Akgünlere Bildirgesini” yayınlamıştır. Türkçeyi iyi kullanan, her düşüncesini
yanında taşıdığı daktilosuya yazıya geçiren Ecevit’in metni kendisini yazmasını, sadece
yazı yazma hünerine bağlamak doğru olmaz. Türkiye’nin siyasal evrimi içinde gelinen
noktada, toplumun büyük bir kesiminden, kitlesel oy alabilmesi için çok dengeli bir mesajın verilmesi gerekmektedir. Bu dengenin bir ucunda demokratik süreçlere sahip çıkmak
216
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
vardır. 12 Mart darbesi konusunda vaziyet almış olması bu konudaki mesajını güvenilir
kılmaktadır. CHP ünlü altı okuna simetrik oluşturacak şekilde altı demokratiklik ilkesi getirilmiştir. Dengenin ikinci ucunda devrimciliğin romantize edilmiş değerlerine,” toprak
ekenin su kullananındır”, “ne ezen, ne ezilen hakça düzen” denilerek sahip çıkılmaktadır.
Bildirge bu düzenin değişeceğini söylemektedir, ama bu Marksist yaklaşımda olduğu gibi
sınıfsal çatışmayla gerçekleşecek değil, halk sektörü, köy kent gibi projelerinuygulanmasıyla gerçekleşecektir. Ecevitin kalemiyle ve meydandaki konuşmalarıyla anlatılan bu
ideolojik çerçeve CHP’nin oylarını artırmıştır. CHP gecekondu alanlarından oy almıştır. CHP özellikle gençleri mobilize ederek, etkin bir seçim kampanyası yürütmüştür. Bu
kampanya sırasında halk ona karaoğlan adını vererek bir tür efsane yaratmıştır.
CHP, 14 Ekim 1973’de yapılan genel seçimlerden yüzde 33,3 oranında oy alarak birinci
parti olarak çıkmıştır. Elde ettiği 185 sandalye tek başına hükümet kurmasına yetmiyordu.
Süleyman Demirel başkanlığındaki AP, CHP ile bir koalisyon hükümeti kurmaya yanaşmıyordu. Bu durumda seçim sonrasında Naim Talu Hükümeti değiştirilemiyordu. Bu
ortamda 9 Aralık 1973’te yerel yönetim seçimlerine gidilmişti. Bu seçimde CHP yüzde
39,3 oranında oy aldı ve 33 il merkezinde belediye başkanlığını kazandı. Üç büyük kentin
belediye başkanlığını ilk kez CHP kazanmıştı. İstanbul’da Fahri Atabey karşısında Ahmet
İsvan, Ankara’da Ekrem Barlas karşısında Vedat Dalokay, İzmir’in efsaneleşmiş belediye
başkanı Osman Kibar (Asfalt Osman) karşısında İhsan Alyanak kazanmıştı. İsvan yüzde
64, Dalokay yüzde 65, Alyanak yüzde 49,6 oy alarak seçilmişlerdi.CHP’nin arkasında
“Karaoğlan” rüzgarı esiyordu.
Yerel seçimler sonrasında Ecevit Milli Selamet Partisiyle 26 Ocak 1974’de bir koalisyon hükümeti kurmayı başardı. Bu ilginç koalisyon hükümeti 20 Temmuz 1974’de Kıbrıs
Harekatını gerçekleştirmek durumunda kalınca Karaoğlan Kıbrıs Fatihi haline gelerek
popülaritesini daha da artırdı. Ecevit bu desteği siyasal güce dönüştürebilmek ümidiyle
koalisyonu bozdu. Ama erken seçim kararı aldırmayı başaramayınca 31 Mart 1975’de
Sadi Irmak hükümeti, daha sonra da 17 Kasım 1974’de Süleyman Demirel MSP,MHP ve
CGP’nin desteğini sağlayarak 1. Milliyetçi Cephe hükümetini kurdu.
I.MC Hükümeti sırasında ülkü ocaklarının etkinliği arttı, sol ve sağ gençlik hareketleri
arasında gerilim ve çatışma süreli olarak tırmandı. I.MC Hükümeti döneminde sistemin
yeniden üretebilme kapasitesi, sadece devlet kadrolarına parti militanlarının yerleştirilmesiyle değil, aynı zamanda da birinci petrol şokunun yarattığı dış ödemeler sorunları
karşısında çözümün petro dolarla borçlanmada aranmasıyla düşürülüyordu. Bu sorunlu
ortamda tüm umut Ecevit’in 1977 seçimlerini kazanarak tek başına iktidara gelmesine
bağlanır hale geldi. Ecevit 1977 seçimlerine Göreme sokakta kurduğu bir tür düşünce
kuruluşu yardımıyla hazırlandı. Ecevit bir karaoğlan efsanesi yaratmıştı. Halkın desteğini
217
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
sağlamıştı. Ama geliştirdiği bir tür düzen değişikliği programı, Türkiye’nin entelektüel
camiasında hegemonik bir hakimiyet sağlayamıyordu. Kamu alanında, CHP’nin solundaki, aktivist sol sol olmanın ölçütünü belirlemeyi sürdürüyordu. I.MC Hükümetinin kışkırttığı gerilimli ortam da onların hakimiyetini sürdürmesine yardımcı oluyordu.
Seçim kampanyası çok gerlimli olarak sürdü. Derin devlet Ecevitin moblize ettiği destekten rahatsızdı. 29 Mayıs 1977’de kontrgerilla Çiğli Hava Alanında ona bir suikast
düzenledi. Başarılı olmadılar. Bu suikastin faillerine de erişilemedi.
5 Haziran 1977 seçimlerinde CHP yüzde 41,9 oy alarak seçimden birinci parti olarak
çıkmış ve meclise 213 milletvekli sokmuştu. Ecevit’in kurmak istediği azınlık hükümeti güven oyu alamayınca Süleyman Demirel 21 Temmuz1977’de II.MC Hükümetini
kurdu.11 Aralık 1977’de yapılacak yerel yönetim seçimlerine II.MC Hükümeti yönetimi
altında gidiliyordu.
1973-1977 yılları arasında CHP belediyelerinin uygulamaları belli bir birikim yaratmıştı.6
Bu birikime dayanarak CHP ilk kez bir yerel yönetim programıyla girdi. Ugulamalarıyla
bu programın oluşmasını sağlamış olan Ahmet İsvan, Vedat Dalokay ve Erol köse yeniden aday gösterilmedi.Parti’de liyakatten çok klik sadakatları etkisini göstermeye başlamıştı.Yine de 11 Aralık 1977 belediye başkanlığı seçimlerinde CHP yüzde 45,7 oy aldı.
CHP’nin oyu İstanbul’da yüzde 59,1, Ankara’da yüzde 58,1, İzmir’de yüzde 55,1 olmuştu.Üç büyük kenti CHP yeniden kazanmıştı.CHP bu oyu genel seçimlerde alsaydı rahatça
tek başına iktidar olabilecekti.
II. MC Hükümetinin militanca uygulamaları Ecevit üzerinde 11 eksiği bir biçimde tamamlayarak bir biçimde iktidara gelmesi konusunda kamuoyunda büyük bir baskı yaratıyordu.
Yerel yönetim seçimleri sonrasında Ecevit Güneş Motelindeki toplantıda biraraya gelen
11 bağımsız milletvekiliyle anlaşarak, 5 Ocak 1978’de CHP ve bağımsızlar hükümetini
kurdu. Hükümet Programında “Hızlı değişim sürecindeki toplumumuzda yepyeni bir gerçek olarak gelişen yerel yönetimlerin yönetsel ve mali tıkanıklıklarını gidermek, böylece
bu yönetimlere etkinlik ve işlerlik kazandıracak düzenlemeleri yapmak ve demokrasiye
o yoldan da güç katmak amacıyla Yerel Yönetim Bakanlığı kurulmuştur” deniliyordu.
Tabii böyle bir bakanlığın kurulmasında 1973 sonrasında belediyelerin siya­set alanında
estirdiği rüzgarın önemli bir etkisi vardı. Programda bakanlığın, yerel yönetimlerin demokrasiye güç katmasını sağlamak için kurulmuş olmasının belirtilmesi bu rüzgarın etkisini kanıtlıyordu.
6. Bu birikim konusunda yapılmış bir çok sayıda çalışma vardır. Bunun için bknz. Aydan Erim: “1973-1980 Dönemi
Belediyeciliği: İzmit Örneği”, Ankara Büyükşehir Belediyesi; Türk Belediyeciliğinde 60 Yıl, 23-24 Kasım 1990.s.382394. Ahmet İsvan:Başkent Gölgesinde İstanbul, İletişim Yayınları, İstanbul.2002. Ahmet Kahraman:Boğulan Başkan
Erol Köse, Gelişim Yayınları, İstanbul, Ocak 1978.
218
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Hükümet kurulduğunda bir önceki bölümde gördüğümüz üzere Türkiye ekonomik krize
girmiş bulunuyordu. Bir yandan içinde yaşanan krize ek olarak gelen ikinci petrol şoku,
çok zayıf bir parlemanto çoğunluğu içinde tabii programda öngörülen düzen değişikliğini gerçekleştirmek olanağı yoktu. Kısa sürede kuyruklar oluşmaya başladı. Bu koşullarda 14 Ekim 1979’da yapılan araseçimlerde başarısız olunca Ecevit istifa eder. 25 Kasım
1979’da Süleyman Demirel MSP ve MHP’yle birlikte bir azınlık hükümeti kurdu. Bu
hükümet 24 Ocak 1980’de bir stabilizasyon programı ilan etti. Bir süre sonra da 12 Eylül
1980 müdahalesi geldi. Demokrasi kesintiye uğradı. Bu kesinti sadece merkezi düzede
kalmadı seçilmiş belediye başkanları ve belediye meclisleri de görevlerinden uzaklaştırıldı. 12 Mart darbesi sonrasında yapılamayanlar yapılmaya başladı.
TÜRKİYE’NİN YAŞADIĞI HIZLI KENTLEŞME BELEDİYELERİ NE TÜR
SORUNLARLA KARŞI KARŞIYA BIRAKTI
Toplumcu belediyecilik anlayışı kentlerin sorunlarına çözümler geliştiren CHP’li belediyelerin uygulamaları üzerinden geliştirildiği için toplumsal belediyeciliğin toplumsal bağlamını ortaya koyabilmek için bu dönemin belediyelerinin karşılaştığı kentsel sorunların
niteliklerine açıklık kazandırmak gerekir.
Cumhuriyetin köktenci modernite anlayışı içinde ne tür bir kentin ve kent yönetiminin
öngörüldüğü 1930 yılların başında çıkartılan 1580 sayılı Belediyeler Kanunu, 1593 sayılı
Umumi Hıfzıssıha Kanunu ve 2290 sayılı Yapı ve Yollar Kanunu tarafından belirlenmişti.
Bu yasalar kentleşme hızının düşük, kentte yaşayan nüfusun gelirinin göreli olarak yüksek olduğu bu dönemde yaşanan kentleşmeyi yönlendirmekte sorun yaratmamıştır. Büyük
ekonomik kriz döneminde çıkan bu yasalar belediyeler için geniş bir görev alanı çizmişti,
ama kent yönetimleri bu görevleri yerine getirmesi için yeterli kaynaklarla donatılmamıştı. Köktenci modernite döneminin bu yasalarında planlı bir gelişme öngörülüyordu. Bu
dönemin modernist meşruiyetinin temel ögesi kentsel gelişmenin emrivakilere kapalı
olmasıydı. Bu yıllarda Türkiye’de tek parti yönetimi bulunuyordu. Bunun paralelinde yerel yönetimler üzerinde merkezin güçlü yetkilerle donatılmış bir vesayeti bulunuyordu.
II. Dünya Savaşı sonrasında pek çok benzer ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de hızlı bir
kentleşme yaşanmaya başladığında, 1930’larda geliştirdiği imara ilişkin meşruiyet çerçevesi sürerken,bu dönemde kırdan koparak kente gelenlerin yapabilirlik düzeyinde bir
çözüm bulunamayacağı açıktır. Nitekim kentlerin etrafında kısa sürede geniş gecekondu
kuşakları oluşmuştur. Aslında bu sadece gelenlerin kapasitesinin yeterliliği sorunu değildir. Hızlı kentleşmeyle karşılaşan Türkiye’nin modernist meşrutiyet çerçevesine uygun
bir çözüm bulabilmesi için gelenlere kentte yeterli iş sağlayabilmesi gerekirç Bunun için
de sanayi alanına önemli yatırım yapılması gerekecektir. Aynı zamanda da kente gelenlerin modernist normlara uygun şekilde kente yerleşebilmeleri ve konut sahibi olabilmeleri
219
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
için de büyük yatırımlar yapılması gerekmektedir. Türkiye’nin kapital birikim düzeyi,
böyle iki cephede de büyük yatırımı gerçekleştirmek için yeterli değildir. Hızlı kentleşme
sürerken Türkiye’nin ekonomik gelişmesini sürdürebilmesi için kentleşmesini ucuzlatabilmesi gerekir. Türkiye’nin içine girdiği çok partili rejimin popülizmi içinde gecekonduların gelişmesi tabii ki kentleşmeyi ucuzlatmıştır.
Ama kentleşmeyi ucuzlatma stratejisi salt gecekonduya indirgenemez. Daha kapsamlı bir konudur. Kentsel alt yapının geciktirilmesi, kent hizmetlerinin küçük girişimciler
eliyle sağlanması yollarının açılması, kente gelen nüfusun informel kesimde kendine iş
olanakları yaratmasına tolerans gösterilmesi, vb. leri de bu kapsamda görülebilir. Ortaya
çıkan gecekondulu, dolmuşlu, işportalı bir kenttir. Bu özellikler hızlı kentleşme içinde
ortaya çıkan sorunlar olduğu kadar, hızlı kentleşme içinde bulunan çözümlerdir de.
Nüfusu hızla büyüyen kentler tüm konut sorunu gecekonduların inşasına olanak vererek
çözemeyecektir. Daha yüksek gelirli grupların konut taleplerinin de karşılanması gerekecektir. Dönemin koşulları içinde kat kanununun, kabul edilmesinin sağladığı olanaklar
içinde, modern meşruiyete uygun konut arzı yapsatçı sermayesiyle apartmanlar halinde gelişmiştir. Bu ise kentlerin eski dokularında güçlü bir yık yap sürecinin işlemesini
başlatmıştır. Kentlerin modern kesimlerinin yoğunlukları artmakta, yeşil alan ve sosyal
hizmetler standartları bakımından hızlı bir kayıp yaşamaktadırlar.
1970’li yıllara girildiğinde Türkiye’nin hızlı kentleşmesi başlayalı yirmi yıllık bir süre
geçmişti. Sorunlar birikmişti. 1973 sonrasında belediye başkanı olanlar bu birikmiş sorunlara çözüm bulma durumundaydılar. Bu çözüm arayışlarında önemli sınırlamalarla karşı
karşıyadırlar. Belediye gelirleri çok sınırlıdır. Türkiye ekonomisi önemli krizlerle karşı
karşıyadır. Belediyeler üzerinde yüksek bir vesayet vardır. Toplumcu belediyecilerin bu
sınırlamaları aşabilmesinde yararlanabilecekleri en önemli kaynak halkın desteği ve yenilikçilik kapasiteleri olacaktır.
TOPLUMCU BELEDİYECİLERİN UYGULAMALARI NASIL İÇ TUTARLILIĞI OLAN BİR ÇERÇEVE HALİNE GELDİ
1977 yerel yönetim seçimleri gündeme geldiğinde 1973-1977 deneyimini iç tutarlılığı
olan bir çerçeve haline getirmek gerekti. CHP ve TİP yerel yönetim seçimlerine giderken
ilk kez bir yerel yönetim programı yayınladılar. Böyle bir çerçeveyi Selahattin Yıldırım’la oluşturduk. Hazırladığımız bu çerçeveyi en çok Erol Köse’ye yakıştırdık. Onun
imzasıyla 12 Ocak 1977 tarihli Mimarlık Haberler’inde yayımladık.17 Bu belge Önce
Marmara Belediyeler Birliği Genel Kurulunda, daha sonra da Türkiye Belediyeler Birliği
Genel Kurulunda kabul edildi.
220
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Geliştirilen bu çerçeve 5 temel ilke altında toplanabilir. Bunlar;
• Demokratik Belediye,
• Üretici Belediye,
• Tüketimi Düzenleyici Belediye,
• Birlikçi ve Bütünlükcü Belediye,
• Kaynak Yaratıcı Belediye,
diye sıralanabilir.
Demokratik Belediye: 1973 sonrasında belediyeler konusunda toplumda iki konuda farkındalık yaratılmıştı. Bunlardan biri belediyelerin özerklikten yoksun ve merkezin
vesayeti altında olduğu gerçekliğiydi ve bu, hemen hemen her yeni uygulama çabasında
ortaya çıkmıştı. Valiler merkezden verilen işarete bağlı olarak denetim adına belediyelerin
uygulamalarını zora sokabiliyordu. Örneğin Dalokay, Sıhhiye meydanına dikilen Hitit
Anıtı dolayısıyla içişleri bakanına karşı çok etkili bir mücadele vermek zorunda kalmıştı.
Ayrıca bu dönemde yapılan çalışmalar, belediye meclislerinin sınıfsal yapısının, belli iş
kesimlerinin halk yığınları aleyhine rant oluşturmasına olanak verecek nitelikte olduğunu
göstermişti. Belediyenin demokratikliği vurgusu, geliştirilen yeni belediyecilik anlayışı
içinde her iki boyutuyla da yer aldı.
• Belediyeler, anayasamıza ve çağdaş kent yönetimi anlayışına aykırı bir biçimde
bugün içinde bulundukları “özerklikten yoksun” ve “kuralları başkaları tarafından konan”, “bağımlı ve uydu” kuruluşlar olmaktan kurtarılmalıdır.
• Belediyeler, yerel yaşantının gerektirdiği ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda
“ kural koyucu” birer kuruluş niteliğini kazanmalıdır.
• Bundan böyle belediyeler, ayrıcalıklı kesimlere hizmet götüren kuruluşlar olmaktan çıkarılarak emekçi kitlelerin ve geniş halk yığınlarının yönetimde ağırlıkla
temsil edildiği ve onların çıkarlarına öncelik tanıyan kuruluşlar olmalıdır.
• Halk kitlelerinin karar süreçlerine katılımının güçlendirilmesi kadar, belediyelerin denetimindeki işlevleri de artırılmalıdır.
Üretici Belediye: Kaynakları kıt olan belediyeler 1973 sonrasında kaynak tasarruf
ederek hizmet üretebilmek için ihale yoluna başvurmaktan çok, doğrudan kendileri yapımcı ve üretici olmak yolunu seçmişlerdir. Bunun çok örnekleri vardı. Vedat Dalokay
ve Erol Köse’nin gecekondu alanlarında doğrudan belediye eliyle ürettiği yollar. Ankara,
Kartal ve İstanbul’da kurulan ekmek fabrikaları, Köse’nin yenilikçi yerleşme ve Dalokay’ın Batıkent projeleri de bu örnekler arasında sayılabilir.
Yaygın inancın tersine kamu girişimciliği, kaynak ziyan etmeden, belediyelerin kaynak temelini genişletmekte kullanılmıştır. Bu çerçeveyi üretenler belediyeleri, kontrolcü,
aracı, pasif bir yönetim birimi olmaktan çıkararak girişimci, yönlendirici ve üretici bir
221
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
aktöre dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Belediyeler bunu gerçekleştirmek için; Kamu mal
ve hizmetlerini (su,elektrik, yol, kanalizasyon, eğitim, sağlık, plan, proje vb.) doğrudan
üretmelidir.
•
•
Kentte oluşan “tekelci” ve “kurumsal” rantları kırıcı üretim yapmalıdır. (Ekmek
fabrikaları bu amaçla kurulmuştur.)
Kentin gelişmesinden doğan rantları topluma aktarıcı üretimde bulunmalıdır.
(Örneğin, arsa spekülasyonunu önleyici kentsel arsa üretimi, konut üretimi, toplu
ulaşım vb.)
Tüketimi Düzenleyici Belediye: Ecevit’in 1973 milletvekileri seçimlerine giderken yayımladığı “Akgünlere Bildirgesi”nde, kentlerde yaşamın ucuzlatılması konusunda aracıların gücünün kırılarak üretici ve tüketicinin aracısız olarak karşı karşıya getirilmesi,
yaşamın ucuzlatılması, üreticinin güçlendirilmesi öngörülüyordu. Belediyeler 1973 sonrasında üretici pazarları, hal düzenlemeleri, her eve her sabah süt sağlanması gibi projeleri hayata geçirmeye çalışmıştı. Yerel Yönetim Bakanlığı kurulduktan sonra Türkiye’de
belli mallarda kıtlığın ve kuyrukların yaşanmaya başladığı bu dönemde Belediye Tanzim
Satış Mağazalarının kurulması piyasaya müdahale aracı olarak görülmüş ve belediyeler
özendirilmiştir. İşte bu ilke bu tür deneyimler üzerine geliştirilmiş ve aşağıdaki biçimde
ayrıntılandırılmıştı.
• Belediyeler kentteki tüketim mal ve hizmetlerini toplum yararı açısından denetlemelidir. Bunun için tarifelerin belirlenmesi, tekelci rantların engellenmesi vb.
yollara başvurulmalıdır.
• Kent hizmetlerine erişebilirlik kentin her kesiminde artırılmalı, ayrıcalıklı hizmet
yörelerinin oluşması engellenmelidir.
• Büyük kitlelere hitap eden yaygın ve toplu tüketime öncelik verilmelidir.
• Kentlerdeki tüketimin aracısız, ucuz ve sağlıklı gerçekleştirebilmesi için kent ölçeğinde kooperatifler (belediye öncülüğünde üretici ve tüketici kooperatifleri örgütleyerek) tanzim satış mağazaları ve halk pazarları vb. oluşturulmalıdır.
Birlikçi ve Bütünlükcü Belediye: Bu ilkenin ileri sürülmesinin gerisinde 1973 sonrasında belediyelerin karşılaştıkları zorluklar ve uygulamalar vardı. Çevre sorunları merkezli olarak Marmara ve Boğazları Belediyeler Birliği kurulmuştu. Türkiye düzeyinde
yerel yönetim hareketini sürdürebilmek için Türkiye Belediyeler Birliğinin kurulmuştu.
Bu temelde, merkezi yönetim karşısında güçsüzlüğünün farkına varan belediyelerin kendi
aralarında sağlayacakları dayanışmayla güçlerini artırma arayışına girişini içeriyordu. Bu
nedenle de bu ilke ancak parti bağlılıklarını aşan bir “belediye hareketine” dayandıklarında anlamlı olabilecekti.
222
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Belediye birlikleri kurmak Belediye Yasasında bulunan ama o tarihe kadar yaygın olarak
kullanılmamış bir olanaktı. Yeni belediyecilik anlayışı içinde bu olanak farklı bir ölçekte
kullanılacaktı. 1973 sonrası deneyimi bunun olanaklı olduğunu göstermişti. Belediyeciliğin ortak sorunlarına parti sadakati çizgilerini aşarak “ortaklaşa çözüm arama” ve “dayanışma” anlayışının geliştirilmesi gerekiyordu.
Bu anlayış kendisini sadece belediyeler arası ilişkilerle sınırlı görmü­yordu. İlkenin bütünlükçü ayağı “ ülkemiz gündeminde önemli bir yer tutan belediyecilik hareketi, ülkemizin
genel sorunlarından soyutlanmayan, emekçi kitlelerin ve geniş halk yığınlarının hareketi
ve temel örgütlerinden (sendikalar, kooperatifler, demokratik meslek örgütleri vb.) ve diğer yerel yönetim birimleri hareketinden kopuk olmayan bütüncülükçü bir belediyecilik
eylemi niteliğine kavuşturulmalıdır” şeklinde ifade edilmişti.
Kaynak Yaratıcı Belediye: 1973 sonrası belediye başkanları belediyelerini, merkezde farklı bir parti iktidarı varken yönetmek durumunda kalmışlardır. Merkezden kaynak
transferleri durunca işçilerin ve memurların parasını verememişlerdir. Vedat Dalokay iktidar üstünde baskı kurmak için belediyede açlık grevi yapmıştır.Belediyeler kendi kaynağını yaratamayan belediyenin başarı şansının bulunmadığını öğrenmişlerdir. Belediye
gelirlerini artıracak yasa taslakları çalışmalarından sonuç alınamamıştır. Bu konuda popülizme yer olmadığı anlaşılmıştır.
Kaynak yaratma konusunda beş mekanizma önerilmektedir.
•
•
•
•
•
Belediyelerin üretiği mal ve hizmetlerde fiyat mekanizmasının kaynak yaratacak
biçimde kullanılması öngörülmektedir. Fiyatlandırmada toplumun düşük gelirli
kesimlerinin kaynak kaybına uğramadan korunabilmeleri için çapraz finansmana başvurulması öngö­- rülmektedir.
Halk katılımının belediye öncülüğünde örgütlenmesiyle, hiz­metlerin görülmesinde sağlanacak tasaruflar yoluyla kaynak kıtlığı baskısı azaltılacaktır.
Kentte ve çevresinde oluşan rantların topluma (kamuya) dönüşmesiyle kaynak
yaratılacaktır.
Belediyelerin kredi bulmasında öncelik tanıma ve kolaylık sağlama yoluyla belediyelerin kaynak sıkıntısı hafifletilecektir.
Belediyelere belirlenmiş bazı vergilere belli oranlarda ekleme yapma yetkisi verilecektir.
“Tüm bu kaynakların yaratılmasında ‘demokratik belediye’ temel ilkesine uygun bir biçimde, emekçi kitlelerin ve geniş halk yığınlarının çıkarlarına öncelik tanıyan bir yol izlenecektir.”
223
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
SON VERİRKEN
1970’li yıllar gibi dünya’da ve Türkiye’de ekonomik ve siyasal buhranların iç içe geliştiği
bir dönemde, Türkiye’nin düşük capital birikim düzeyleri içinde, çok hızlı bir kentleşmenin ortaya çıkardığı sorunları çözmeye çalışırken geliştirdiği Toplumcu belediyecilik
pratiklerinden, nasıl bir belediyecilik stratejisi/ideolojisi geliştirdiğini gördük. Aradan
kırk yıl geçti. Türkiye’nin milli geliri arttı, kentleşme hızı yavaşladı, dış kaynak bulma
esneklikleri arttı. Ama iki konuda yol alamadığı görülüyor. Bunlardan biri merkez yerel
yönetimler üzerindeki vesayetini artırıyor, hatta merkezin yerel yönetimlere emrivakiler
yaratması olanakları gün geçtikçe artıyor. İkincisi ise demokrasisini derinleştiremiyor.
Demokratik meşruiyeti temellendirmekte, ötekileştirme pratiklerine dayalı bir siyaset biçimi içinde sağlanmış bir çoğunlukçuluğun ötesine geçemiyor. Bu durumda Türkiye’de
yeni bir demokratik siyaset kültürü geliştirebilmek, yerel yönetimleri farklılıkları üretebilecek biçimde bunun içine oturtmak temel sorun olmayı sürdürüyor.
224
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
YURTTAŞLIK HUKUKU KENTTAŞLIK HUKUKUYLA BAŞLAR
Doç. Dr. Hacı KURT1
GİRİŞ
Kentler tarihin hemen her döneminde önemli mekanlar olmuşlardır. Modern toplumlar
öncesinde nüfusun büyük bölümünün kentlerde yaşamadığı dönemlerde de kentler niteliklerinden dolayı toplumların önemli merkezleriydiler. Çünkü kentler sadece insanların
nüfus olarak biriktiği yerler değil aynı zamanda insan bilgisinin ve onun uygulaması olan
teknolojinin, emeğin ve onun ürünü olan sermaye ve diğer değerlerin sürekli biriktirildiği
yerler olmuştur. Bu somut ve soyut birikim mekanları bu nedenle insanlık tarihinin ve
uygarlığının dönüştürücü ve geliştirici mekanları, doğurgan toprakları olmuştur.
Kent, Jean-Louis Huot’a göre (2000: 14) kendine özgü özellikleri bulunan ve belirli bir
mekanda yoğunlaşmış, bu mekandaki insanların birbirleriyle buluştukları, görüştükleri,
malların değiş tokuş edildiği, fikirlerin yayıldığı bir ilişkiler ve kararlar merkezi olan ve
aynı zamanda farklı faaliyet kollarının bir araya geldiği ve her bir unsurun birbirine sıkıca
bağlı olduğu, dışa açık bir sistemin bulunduğu bir yerleşim sistemidir. Murray Bookchin’e
göre (1999: 10-18) ise kent, en gelişmiş biçimiyle etik bir insan birliği, etik ve toplumsal
nitelikte bir eko-topluluktur. Kent, yalnızca isimsiz sakinlerine mal ve hizmet sağlamak
için tasarlanmış ve yaratılmış yoğun bir yapılar bütünü değildir. Bu nedenle kent, önemli
toplumsal potansiyellerin, bunların gelişim evrelerinin, geleneklerin, kültürün ve yerleşik hayata geçmiş bir insan topluluğuna ait önemli özelliklerin zaman içindeki birikimci
gelişimini ya da diyalektiğini içerir. Bu nedenle de kent, tarihsel süreç içinde “insanlık”
gibi evrenselci kavramların ortaya çıkışına sahne olmuştur, bugün de siyasal özyönetim
ve yurttaşlık kavramlarının yeniden ortaya çıkışına, toplumsal ilişkilerin genişlemesine
ve yeni yurttaşlık kültürünün yükselmesine sahne olma potansiyelini taşıyan bir yerdir.
Bununla birlikte, Henri Laborit (1990: 141) yüzyıllar boyunca toplumsal değişimin ve
evrimin temeli olan çeşitliliğin filizlenip gelişebildiği kentin giderek etkisini yitirdiğini,
bireyleri ve toplumsal sınıfları birbirleriyle temas haline getirecek bilgi alışverişinde bulunmalarını, günlük hayatın iletişim süreçleri içinde birbirlerini tanıma ve kültürel olarak
zenginleşmelerini sağlayacak, sokakta ve halka açık mekanlarda zanaatçıyı, sanatçıyı,
işçiyi, kentliyi, köylüyü, bürokratı kaynaştıracak ve harmanlayacak yerde, toplumsal katmanların birbirinden ayrılması sonucunda insan kümeleri arasında tam anlamıyla aşılmaz
duvarlar yarattığını belirtmektedir.
1. Mersin Üniversitesi, İİBF, Kamu Yönetimi Bölümü
225
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
KENTTAŞ HAKLARI, YEREL DEMOKRASİ VE TÜRKİYE
Çeşitli uluslararası metinlerde tanımlanan, ilkeleri ve çerçevesi belirlenen insan hakları
kavramı evrensel boyutta, insan türünün sahip olduğu ve olması gerektiği hakları belirlemektedir ve çoğu zaman doğası gereği soyut olarak düzenlenmiştir. Oysaki kentli hakları
denilen kavram, belli bir mekanda, yani daha dar ve sınırlı bir mekan olan kentte yaşayan
insanı temel aldığından daha somuttur. Bu nedenle, soyut insan haklarının anlam kazanabilmesi, uygulamaya geçebilmesi, hayatın bir parçası olabilmesi kentliler için ancak kentli
haklarının varlığıyla mümkündür (Tekeli, 1994: 29). Çünkü, kentli hakları bireylerin kişiliklerini çok yönlü ve tam olarak geliştirmeleri yanında, onların oturma, üretme, dinlenme
ve gezme gibi faaliyetlerini yerine getirmelerine de olanak sağlayan bir mekansal ortam,
kısaca bir kentsel yaşam çevresi ihtiyacından doğmuştur (Ertan, 1997: 39).
Yerel ölçekte, toplulukların kendi kendini yönetme ve yönetebilme hakkı ilk kez kent
devletlerinde ortaya çıkmış ve uzun süre, demokrasinin tarihsel gelişimi içinde doğrudan yönetimi esas alan kent devleti, demokrasi ile özdeşleşmiş ve onun simgesi olmuştur
(Pustu, 2005: s. 123). Bu yönetimlerin demokrasi olarak nitelenmesi yurttaşların ya da
kenttaşların geniş ölçüde siyasal faaliyetlere katılma hakkına sahip olmasından kaynaklanmaktadır (Kapani, 1993: 19). Bugün de yerel yönetimlerin demokrasi okulları olarak
görülmesi oldukça yaygın bir anlayıştır.
Yerel yönetimler ve bu arada belediyeler, yerel toplulukları ilgilendiren ve etkileyen konulara halkın daha yakından ilgi duymasını, bu sorunları tanımaya ve anlamaya çalışmasını, bunlarla ilgili kararları etkilemeye çalışmasını sağlar. Bunların gerçekleşebilmesi
ise, halkın, karar süreçlerine sürekli ve fiilen katılmasıyla olabilir. Bir kentte yaşayanların
yerel yönetimi etkilemeleri de merkezi yönetimi etkilemelerine göre çok daha kolay ve
olanaklıdır (Keleş,1998: 63).
Bu açıdan, yerel düzeydeki bazı sorunların çözümüne ilişkin girişim ve inisiyatifin orada
yaşayan insanlara bırakılarak kendi sorunlarına sahip çıkma, kendi kendilerini yönetme
alışkanlığı ve kültürünü edinme ve geliştirmeleri beklentisi yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi ve özerkleştirilmesinin ardında yatan nedenlerdir (Varol, 2000: 206).
Buradan hareketle, gerçek bir yerel yönetim ve demokrasi olmadan insan haklarının da
gerçekleştirilemeyeceği; çünkü yerel yönetimlerin insan haklarının korunması ve güçlendirilmesinin yerel odak noktası olduğunu kabul etmek gerekir. Yurttaşlara, bireylere en
yakın yönetim birimi olarak, insan haklarının korunması ve geliştirilmesini amaçlayan
sistemlerin etkinlik kazanmasına değişik biçimlerde önemli katkılar sağlamaktadır (Ökmen, 2003: 41).
226
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Bu nedenle yerel yönetimlerin en önemlilerinden olmaları nedeniyle kentli haklarının
varlığı özellikle yerel siyasetçiler ve yerel yöneticiler için zorlayıcı bir güç işlevi görmektedir. Kentli haklarının gerçekleşme düzeyi yerel yöneticilerin çalışmalarının, performanslarının yeterliliğinin göstergesi olarak da rahatlıkla değerlendirilebilir. Bu itici güç,
kentsel yaşam kalitesinin arttırılması ve kentli haklarının gereği gibi uygulanması için
de bir tür güvence ve denetim aracı oluşturmaktadır. Bu nedenle kenttaş hakları kentsel
yaşam kalitesinin özünü ve gerçekleşme düzeyini belirleyen, ulaşılması istenen hedefleri
gösteren önemli bir araç ve unsur niteliğindedir (Karasu, 2008: 41).
Gerçek bir demokrasinin kurulması işletilmesi ve bunun gereği olarak da insan haklarının
güvence altına alınması yanında bu haklardan herkesin yararlanmasına ortam hazırlanması için Avrupa Konseyi bünyesinde önemli uluslararası antlaşmalar imzalanmıştır. Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Avrupa Sosyal Şartı
ve benzeri antlaşmalar, aslında aynı amacı gerçekleştirmeye yönelik sacayakları gibidir.
Bu bağlamda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi daha çok birinci kuşak insan haklarını
hayata geçirmeyi amaçlarken, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik şartı ile buradaki boşlukları doldurmuş ve seçme, seçilme, katılım gibi siyasal haklara mekan ve yerel toplum
boyutunu kazandırmıştır (Cebe, 2007: 20-22)
Günümüzde giderek, temsili demokrasi hala geçerliliğini önemli ölçüde korumakla birlikte, referandum, halk vetosu, halkın yasama girişimi gibi demokrasi teknikleri de artan
şekilde temsili demokrasiye eklemlenmiştir (Kaboğlu, 2005: 174-1859. Avrupa yerel Yönetimler Özerklik Şartı da temelde bu çerçevede değerlendirilebilir.
Türkiye de bu Şartı 08. 05. 1991 tarih ve 3723 sayılı yasa ile onaylayarak 03. 10. 1992
tarih ve 2364 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanması ile yürürlüğe sokmuştur.
Avrupa Kentsel Şartı da, kentsel toplulukların hakları ve bu hakları kent sakinlerine sağlamakla yükümlü olan başta yerel yönetimlerin görev ve sorumluluklarını gösteren önemli
bir kaynak işlevi görmektedir.
Avrupa Kentsel Şartı, her kentin kendine özgü özellikleri olsa da kent kültürünün evrenselliği ve burada öngörülen ilkelerin her kente ve ülkeye uygulanabileceği varsayımından
hareket etmektedir. Şart, kentlerin her türlü kirlilikten, bozuk ve çarpık kent dokularından
arındırılması, şiddetten arındırılması üzerinde önemle durmaktadır. Kentin sakinlerinin
yaşadıkları kentin çevresini demokratik yollardan denetleyebilmeleri, insanca yaşanabilir
konut edinebilmeleri, sağlık hizmetlerinden ve kültürel hizmetlerden yararlanabilmeleri,
kentsel mekanlara özgürce ulaşabilmeleri ve serbest dolaşım hakkı yine önemli haklar arsındadır. Bu hakların sadece yurttaşlara değil bütün kent sakinlerine tanınan haklar olarak
227
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
amaçlanması yine şartın önemli bir özelliğidir. Ayrıca, cinsiyet, yaş, etnik köken, inanç,
toplumsal ve ekonomik statü, bedensel ya da ruhsal özür gözetilmeksizin tüm insanlar için
eşit olarak sağlanması gerekliliği vurgulanmış, bu konuda yerel ve bölgesel yönetimlerin
sorumluluğu vurgulanmıştır.
Kentli haklarının alacaklıları ve borçluları, bir başka ifadeyle yararlanıcıları ve sorumluları, kentli hakları, dayanışma hakları da denen üçüncü kuşak haklar içinde olmasından
dolayı herkestir. Kentte yaşayan herkes temiz ve sağlıklı, insan onuruna yakışır bir kentte
yeterli kamu hizmetlerini alma ve her türlü sosyal, kültürel ve ekonomik gereksinimlerini karşılama hakkına sahiptirler. Öte yandan bu hakka sahip olanlar bu hakların gereği
gibi uygulanmasından ve yükümlülüklerini yerine getirmekten de sorumludurlar (Arman,
2008: 38).
Bizim iç hukukumuzda da bu doğrultuda düzenlemeler vardır. 5393 sayılı Belediye Kanununun 13. Maddesi de “Hemşehri hukuku” başlığı altında yerel – kentsel toplulukların haklarını düzenlemiştir. Buna göre herkes ikamet ettiği beldenin hemşehrisi olarak
sayılmış ve belediyelerin karar ve hizmetlerine katılma, belediye faaliyetleri hakkında
bilgilenme ve belediye yönetiminin yardımlarından yararlanma hakları olduğu belirtilmiştir. Bu yardımların insan onurunu zedelemeyecek koşullarda sunulması zorunluluğu
vurgulanmıştır.
Belediyelerin, hemşehriler, bir başka ifadeyle kenttaşlar arasında ortak sosyal ve kültürel
ilişkiler yaratması ve geliştirmesi, kültürel değerlerin korunması için gerekli çalışmaların
yapılması ve bu çalışmalarda üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve uzman kişilerin katkı ve katılımlarının sağlanması öngörülmüştür.
Buna karşılık hemşehrilerin ve beldeyle ilişiği olan herkesin belediyenin hukuki kararlarına, emirlerine ve duyurularına uymakla yükümlü olduğu, vergi, resim, harç, katkı ve
katılma payı gibi mali yükümlülüklerini yerine getirme sorumlulukları vurgulanmaktadır.
1580 sayılı eski Belediye Kanunu da yine 13. Maddesinde “Hemşeri hukuku” başlığı
altında konuyu düzenlemekteydi. Buna göre, her Türk, nüfus kütüğüne yerli olarak yazıldığı beldenin hemşerisidir. Hemşerilerin belediye işlerinde reye, seçime, belediye idaresine katılmaya ve belde idaresinin devamlı yardımlarından yararlanmaya hakları olduğu
belirtilmiştir.
1580 sayılı Kanunun 14. Maddesi ise “Belde dahilindeki şahısların vazifeleri” başlığı altında “Belediye sınırları içinde oturan, bulunan, ilişiği olan her şahıs belediyenin kanununa, nizam ve talimatına müstenit emirlerini, hükümlerini tutmak, yapmak resim, harç ve
aidatlarını vermekle mükelleftir” hükmünü getirmiştir.
228
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Bir başka ifadeyle, 5393 sayılı Kanun 1580 sayılı kanunun 13. ve 14. Maddelerini küçük
eklemeler ve dilini sadeleştirerek tek maddede birleştirmiştir denebilir.
Gerek uluslararası alanda gerekse ulusal düzeyde bir dizi yasal düzenleme ve sözleşme
yerel demokrasiyi, yerel toplulukların ve kenttaşların haklarını düzenlemektedir. Belediye
Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Kabahatler Kanununu, Çevre Kanunu, İmar Kanunu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, Türkiye Atom
Enerjisi Kanunu, Kıyı Kanunu ve başka bazı kanunlar bu arada sayılabilir. Bunlara onlarca yönetmeliği de ekleyebiliriz. Bir dizi uluslararası sözleşme de yerel toplulukların ve
kenttaşların haklarının korunması, düzenli ve sağlıklı bir kentleşmenin yaratılması ve bu
konularda uluslararası uygulanabilir standartların oluşturulması gibi amaçlarla düzenlenmiştir. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Avrupa Kentsel Şartı, Dünya Doğal ve
Kültürel Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme, Avrupa Mimari Mirasının Korunması
Sözleşmesi, Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi, Akdeniz’in Deniz Ortamı ve Kıyı Bölgelerinin Korunması Sözleşmesi ve benzeri düzenlemeler bunlar
arasındadır.
Bütün bu sayılan düzenlemelere rağmen acaba yerel demokrasi ve kenttaşların hukuku
yeterli düzeyde gerçekleştirilebiliyor mu? Gerçekleştirilemiyorsa bunun hangi siyasal,
hukuki ve toplumsal nedenleri vardır?
Ülkemize baktığımız zaman gerçekten hukuki alanda bazı boşlukların olduğunu kabul
etmek gerekir. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartını kabul etmemize rağmen hala
çekince koyduğumuz önemli maddeleri var. Avrupa Kentsel Şartını kabul eden bir belediyemiz hala yok. İç hukukumuzda da bazı yeni düzenlemelerin yapılması, belki yerel demokrasi, kent hukuku ve kentli haklarına ilişkin kapsamlı ve çerçeve bir kanunun çıkarılması, mevzuattaki dağınıklığın giderilmesi bu konuda bazı katkılar sağlayabilir. Ne var ki,
bunların yapılması yerel demokrasinin gelişmesini ve kentli haklarının gerçekleşmesini,
düzenli ve sağlıklı kentlerin ortaya çıkmasını sağlamak için yeterli olmayacaktır. Çünkü
sorunun, hukuki düzenlemelerin de ötesine geçen önemli nedenleri ve boyutları vardır.
Bu nedenlerden biri merkezi yönetimin tutumudur. Merkezi yönetimi elinde tutan iktidarlar öteden beri yerel yönetimleri ve yöneticileri kontrol etmek için ve kendi güdümlerinde bulundurmak için bazı hukuki ve fiili araç ve mekanizmaları ellerinde bulundurma
alışkanlığından bir türlü vazgeçmemektedirler. Bu durum iktidarda olmayan partilerin
uygulamalarına bakıldığında iktidar olmaları halinde ne yapacakları konusunda benzer
ipuçlarını verir. Bunun en yaygın uygulamalarından biri daha seçim sürecinde yapılan
229
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
müdahalelerdir. Belediye başkan adaylarının, hatta meclis üye adaylarının çoğu zaman
siyasi partilerin demokratik mekanizmaları işleterek belirlemedikleri oldukça yaygındır.
Daha en baştan bir kenti yönetecek olan kişilerin kimler olabileceği konusunda yapılan
bu tür müdahaleler kenttaşların iradesini ciddi olarak zedelemektedir. Belediye başkanlığı
adaylık sürecindeki bu antidemokratik uygulamalar, hemen her kentte aday adaylarıyla ilgili birçok söylentinin kentte dolaşmasına da neden olmaktadır. Bu söylentilerin gerçeklik
payı ne olursa olsun, kenttaşlar arasında adayların etik değerleri, siyasi partiler ve genel
olarak demokrasi ve demokrasi denen yönetim biçiminin ne kadar etimolojik kökenindeki
anlamı yansıttığı konusunda ciddi kuşkular uyandırmaktadır.
Merkezi yönetimin bir diğer tutumu, yerel yönetimlerin seçim döneminden sonraki dönemde sürekli güdümlü hale getirilmeye çalışılmasıdır. Bu bağlamda belediyelerin borçlanmasında ve projelerinde aynı kriterler uygulanmamaktadır. Mali yapısı daha sağlam bir
belediye raylı sistem ya da benzeri bir kentsel hizmet projesi için hazine onayı alamazken,
iktidar partisine mensup bir belediye daha sorunlu bir mali yapısına rağmen bu sorunu
daha kolay aşabilmektedir. Bu durum bir yandan belediyelerin gerçek performanslarının
izlenmesini zorlaştırmakta, bir yandan da gerçekten başarısız olan belediyelerin ve belediye başkanlarının bu başarısızlıklarını muhalif belediye olmalarıyla açıklama yoluna
gitmelerine yol açmaktadır. Ne var ki, Antalya, Eskişehir gibi kentlerin belediye başkanlarının bu tür ayrımcı uygulamalara maruz kaldıklarını somut olarak açıklamaları bu durumun çok sayıda örneğinden sadece ikisidir. Kent sakinlerinin, yaşadıkları kenti kimin
ve kimlerin yöneteceği konusunda doğru karar vermeleri en temel haklarıdır, bunun da en
önemli koşullarından biri seçilmişlerin performansları konusunda doğru değerlendirme
yapabilmeleridir. Bu değerlendirme de ancak eşit koşullarda yarışan ya da hizmet üreten
kişiler arasında yapılabilir. Bu nedenle merkezi yönetimin bu eşitliği bozma değil sağlama
görevi vardır.
Merkezi yönetimin yerel yönetimleri güdümünde tutma girişimlerinden bir diğeri muhalif belediyeler üzerinde kurduğu korkutma ve teftiş silahıdır. Burada da elbette, merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki gözetim yetkisini ve bunun gerekliliğini kabul
etmekle birlikte bunun bütün belediyelere eşit uygulanmamasıdır. Gerekli gereksiz her
durumda muhalefet partisinin yönetimde olduğu belediyelere baskın tarzında yapılan teftişler denetimin ötesine geçerek bir yıldırma ve taciz haline gelmektedir. Böyle bir tutum
belediyelerin ve belediye başkanlarının özgün projeler geliştirme ve özgün yaratıcı belediyecilik uygulamaları yapmalarının önüne geçmektedir.
Merkezi yönetim, kimi hukuki düzenlemelerle de yerel demokrasinin gelişmesini engellemekte, kettaşların hukukunu ve özyönetim hakkını çiğnemektedir. On Üç İlde Büyükşehir
230
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
Belediyesi ve Yirmi Altı İlçe Kurulması İle Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun bunun örneklerinden biridir. Ordu’nun da
bunlara eklenmesiyle bir anda on dört ilin tamamı ve öncekilerle birlikte otuz ilin kırsal
ve kentsel coğrafyasının tamamı belediye ve büyükşehir alanı haline geliyor. Bu uygulama on yedi bin civarında köyün tüzel kişiliğini sona erdirirken bin altı yüz kadar belde
belediyesini de mahalleye dönüştürüyor. Bir yerel yönetim biriminin orada oturanlara sorulmadan tüzel kişiliklerinin ortadan kaldırılması, niteliğinin değiştirilmesi, ya da başka
bir yerel yönetim birimine katılmasının Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartına uygun
olduğu ya da kısaca demokratik bir uygulama olduğu düşünülemez. Bu düzenleme sonucu, birçok ilçe belediyesi kendi hizmet birimlerinin önemli bir bölümünü büyükşehir belediyelerine devretmek zorunda kalacaklar, yüklerce kilometre uzaktaki büyükşehirlerden
aynı alanda hizmet bekleyeceklerdir. Ölçeğin büyümesi bazı alanlarda hizmet maliyetlerinde belli bir tasarruf sağlayacaksa da kentsel hizmetlerin sunumunda yerel inisiyatifi
azaltacaktır. Ayrıca bu ölçek tasarrufunun ne kadar ve hangi illerde rasyonel olarak gerçekleşeceğinin de bir garantisi yoktur. Benzer bir sorunu bu illerin merkez ilçe belediyesi
ya da büyükşehirlerin önceki sınırları içinde oturan kenttaşlar için de söyleyebiliriz. Bir
yerleşim biriminin sınırları içine yeni alanların ve nüfusun katılması yine kenttaşların
olurunun alınmasını gerektiren önemli bir karardır. Kent sakinleri ödedikleri vergileri yeni
katılanlarla paylaşmak zorunda kalacaklar, aldıkları kentsel hizmetlerde nitel ve nicel değişimler olabilecektir; dolayısıyla böylesine önemli değişimlerin kenttaşlara sorulmadan
ve onların oluru alınmadan yapılmasının yerel demokrasiye ve kenttaş haklarına uygun
olduğu söylenemez.
Kenttaşların haklarını korumaya ilişkin yukarıda belirtilen hukuki düzenlemeler yeterli
bile olsa bunların kentli haklarının korunmasında yeterli güvence sağlayamayacağı, bunun da her zaman merkezi yönetimlerin gücünün tehdidi altında olabileceğini söyleyebiliriz. Mayıs 2012’de çıkan Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki
Kanun bunun açık bir örneğidir. Yasanın uygulanması için yapılacak planların, ülkemizdeki yapılaşma faaliyetleriyle ilgili hukuki düzenlemelerin en önemlisi olan 3194 sayılı
İmar Kanunu’ndaki kısıtlamalara tabi olamayacağı hükmü getirilmiştir. Buna ek olarak,
Orman, Turizm, Kıyı, Boğaziçi, Mera, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı gibi pek çok kanunun ve getirdiği kısıtlamaların uygulamanın
zaruri kılması durumunda uygulanmayacağı öngörülmüştür. Yine, bu kanun uyarınca tesis
edilen idari işlemlere karşı açılabilecek davalarda önemli sınırlamalar getirilmiştir. 1982
tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü kanunu idari işlemlere karşı dava açma süresinin başka kanunlarda ayrıca belirtilmesine izin vermişse de genel dava açma süresini
altmış gün olarak belirlemiştir. Bu açıdan, Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi
231
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Hakkında Kanun’un altmış günlük süreyi otuz güne indirmesi biçimsel anlamda hukuka uygunsa da özü itibariyle hak kullanımını zorlaştırıcı bir nitelik taşımaktadır. Bu da
yetmiyormuş gibi, bu davalarda yürütmeyi durdurma kararı verilemeyeceği hükmünün
getirilmiş olması açıkça mahkemelerin yetki alanına müdahale, kentlilerin haklarının korunmasını sadece tazminat ödemeye indirgeme anlamına gelmektedir. Bir başka ifadeyle
parlamento çoğunluğuna sahip hükümet bir gecede onlarca kanunun getirdiği yasal güvenceleri baypas edebilecek bir yasal düzenleme yapabilmektedir ki böyle bir ortamda
kentin hukukundan, kenttaşların hakkından ve yerel demokrasiden bahsedilemez.
Kenttaşların haklarını ve yerel demokrasiyi zedeleyen kimi uygulamalar ise bizzat yerel
yönetimlerin ve belediyelerin kendilerinden kaynaklanmaktadır. Belediyelerin çoğu zaman bir hizmet üretim mekanizmasından çok bir istihdam alanı olarak görülmesi önemli
bir sorundur. Seçim dönemlerinde adaylar tarafından, seçim kampanyasını yürüten yandaşlara verilen vaatlerin yerine getirilmesi, onlara belediyede bir post ya da iş sağlanması
gibi liyakati göz ardı eden, yerel düzeyde bir yağma sistemini yerleştiren, kenttaşların
eşit olarak yerel yönetimlerde yer alma fırsatını engelleyen, kentsel hizmetlerin kalitesini
düşüren ve maliyetlerini artıran, kısaca yerel demokrasiye ve kenttaş haklarına aykırı bir
durumdur. Bu açıdan, seçimle işbaşına gelen yerel yöneticilerin kendilerine oy veren kitlenin değil bütün kenttaşların başkanı ve meclis üyesi olduğunu unutmaması bunun yerel
demokrasinin de bir gereği olduğunu bilmek gerekir.
Yerel demokrasinin en önemli göstergelerinden ve kenttaşların temel haklarından biri de
kendi kentleriyle ilgili bilgilere ve özellikle kentlerinin geleceğiyle ilgili bilgilere, bu konulardaki karar süreçleri tamamlandıktan sonra değil başlangıcından itibaren ulaşabilmeleridir. Birçok önemli kentte farklı partilerden belediye başkanlarıyla ilgili o kentlerde
öteden beri yaygın olarak bulunan söylentiler, özellikle kentsel toprak rantına el koyma,
imara açılacak alanlarda önceden arazi satın alma gibi konularda var olan kuşkuların giderilebilmesi buna bağlıdır. Aksi halde, bu tür bilgilere ulaşmada avantaj sağlamak amacıyla
belediye meclislerinin belli meslek grupları ya da toplumsal kesimlerden gelenlerce doldurulması kaçınılmaz olur. Günümüzde ortalama vatandaşların bu tür bilgilere ulaşamaması nedeniyle çoğu zaman sıradan vatandaşların servetine bu bilgilere ulaşabilenler tarafından el konulmakta, kapitalizmin değişim mekanizmaları aracılığıyla kaynak transferi
yapılmaktadır. Oysaki kent yönetimi her şeyden önce bu kesimlerin haklarını koruyarak
onları kentin gerçek sahibi ve ortağı yapabilir.
Kentlerin giderek ayrışması, yerel demokrasinin önündeki başka bir sorundur. Özellikle
büyük kentlerde ortaya çıkan site tarzı yapılaşma, büyük duvarlar arkasına gizlenmiş,
232
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
güvenlik görevlileri ve kameralarla korunan, dışarı çıkmanın serbest, girişin ise izne bağlı
olduğu yeni site yaşamı, kentsel mekanlarda var olan insanlar ve toplumsal izolasyonu
daha da artırmıştır. Bu yapının, kentlerin sakinlerini ve farklı kesimlerini harmanlama,
ortak bir kentli kültürü yaratma potansiyelini bürük ölçüde engellediği söylenebilir.
Meydanın ortadan kalkması, kentlerde yaşayan insanların hangi sosyal sınıftan mekandan
gelirse gelsin buluşabilecekleri, iletişim kurabilecekleri ortak platformların yapabileceği
katkıyı da ortadan kaldırmıştır. Zaten yetersiz olan kent meydanlarının giderek kentsel
ranta kurban edilmesi ya da bilinçli olarak siyasal nedenlerle bu mekanların ortadan kaldırılması, Eski yunan ve Roma’dan beri kenttaşların sosyalleşmesi, sesini duyurması ve
bir kenttaş olarak şehirle ve hemşehrilerle ietişim kurması, ortak bir ses yaratması konusundaki önemli bir aracı ortadan kaldırmış ya da işlevsizleştirmiştir.
Hukuki yaptırımların yeterince uygulanmaması, kenttaş haklarının zedelenmesinde önemli bir nedendir. Başta Kabahatler Kanunu olmak üzere daha önce belirtilen birçok kanun
kentlilerin huzur ve güvenliğini sağlayacak yaptırımlar öngörmüştür. Ne var ki, bunların
yeterince uygulandığını söylemek mümkün değildir. Arabasından meşrubat şişesini yola
fırlatan, arabasının küllüğünü yola boşaltan, fren yerine kornasını kullanan sürücüler, sokakları düğün salonuna çevirenler, parkları çöplüğe çevirenler, kentsel yaşamın asgari
kurallarına bile uymayanlar günlük hayatta hepimizin sıklıkla karşılaştığı ve artık alıştığı
olaylardır. Üstelik bunlara müdahale etmenin ya da sözlü olarak uyarmanın duyarlı yurttaşlar için büyük bir risk olduğu bir toplumda kentli haklarından ve yerel demokrasiden
nasıl bahsedilebilir? Daha kötüsü bu ihlallere müdahale etmesi gereken görevliler de bunları olağan karşılamakta hatta kendilerinin de bu ihlalleri yaptıklarına şahit olunmaktadır.
Göç ve göçle gelenlerin geldikleri kentle ilişkilerini kuracak, onları kentlileştirecek, yaşadıkları kente uyumlarını ve aidiyetlerini artıracak, kentlilik bilincini geliştirecek neredeyse hiçbir mekanizma yoktur. Bu konuda işlev görebilecek hemşehri dernekleri, mevcut
durumlarıyla çoğu zaman kahvehane-oyun salonundan öte gitmemektedir. Bu derneklerin
kente göçle gelenlerin kente uyumunu sağlamaktan ziyade bu süreci geciktirdikleri bile
tartışılabilir. Bu nedenle, nüfusunun büyük bir bölümü artık kentlerde yaşayan ve hala
göç sürecinin devam ettiği bir toplumda yeni gelenlerin kente uyumunun sağlanması için
gerekli mekanizmaların oluşturulması gerekir.
233
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
SONUÇ
Modern toplumlar kentli toplumlardır. Dünya nüfusunun da çoğunluğu 2009 yılından itibaren kentlerde yaşamaktadır. Türkiye 1985 nüfus sayımından itibaren çoğunluğu kentlerde yaşayan bir ülkedir ve giderek kentlerde yaşayan nüfus oranı batılı sanayi ülkelerinin düzeyine yaklaşmaktadır. Ne var ki, bu niceliksel yaklaşma niteliksel yaklaşmadan
çok uzaktır ve bu zaman alacaktır. Demokrasi ve yerel demokrasi ise bizim hayatımızın
doğrudan yaşam kalitesiyle ilgilidir. Bu nedenle toplumda demokrasinin düzeyini yükseltmek aynı zamanda yaşamımızın kalitesini yükseltmektir ve bu nedenle geciktirilemez,
beklenemez. Biz bireyler olarak ancak, çevresel, mimari, biyolojik ama aynı zamanda
politik ve sosyal olarak sağlıklı ortamlarda ve kentlerde doğar, büyür ve yaşarsak sağlıklı
ve tam bireyler olabiliriz. Bu nedenle evde ve ailede demokrasi, yaşadığımız kentte demokrasi ve ülkede demokrasi insanoğlunun bedensel ve ruhsal tamlığı ve insan aklının
yaratıcığı için olmazsa olmazdır. Bu da tarihin eski dönemlerinden beri toplumların her
türlü ilerlemesinde başat mekanlar olan kentlerin bu işlevlerini sürdürebilmesi için kenttaş
haklarını ve yerel demokrasiyi geliştirme zorunluluğunu bugün her zamankinden daha
elzem hale getiriyor.
234
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
KAYNAKÇA
• BOOKCHIN, Murray (1999), Kentsiz Kentleşme, Çev. Burak Özyalçın, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları)
• CEBE, Mehmet Sinan (2007), Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı Kapsamında Belediye Yasası ve Büyükşehir Belediye Yasası, (Ankara: Adalet Yayınevi)
• ERTAN, Kıvılcım Akkoyunlu (1997), “Kentli Hakları”, Amme İdaresi Dergisi,
C.30, S.3, s.31-48.
• HUOT, Jean-Louis (2000), “Dünyanın İlk Kentleri: Kasabacıklardan Megapollere”, Kentlerin Doğuşu, Jean-Louis Huot, Jean-Paul Thalmann ve Dominique
Valbelle, Çev. Ali Bektaş Girgin, (Ankara: İmge Kitabevi)
• KABOĞLU, İbrahim Ö. (2005), Anayasa Hukuku Dersleri, (İstanbul: Legal
Yayınları)
• KAPANİ, Münci (1993), Kamu Hürriyetleri, (Ankara: Seçkin Yayınevi)
• KARASU, Mithat Arman (2008), “Kentli Haklarının Gelişimi ve Hukuki Boyutları”, TBB Dergisi, S.78, s.37-52).
• KELEŞ, Ruşen (1998), Yerinden Yönetim ve Siyaset, (İstanbul: Cem Yayınevi)
• LABORİT, Henri (1990), İnsan ve Kent, Çev. Bertan Onaran. (İstanbul: Payel
Yayınevi)
• ÖKMEN, Mustafa (2003), “Globalleşme – Yerelleşme Dinamikleri ve Bir İnsan
Hakkı Olarak Yerel Haklar”, Yerel ve Kentsel Politikalar (Ed. M. Akif Çukurçayır & Ayşe Tekel) (Konya: Çizgi Kitabevi) s. 11-63.
• PUSTU, Yusuf (2005) ,“Yerel Yönetimler ve Demokrasi”, Sayıştay Dergisi, sayı:
57, s. 121-134, Ankara.
• TEKELİ, İlhan, (1994), IULA ve EMME Başdanışmanı sıfatıyla yaptığı konuşma,” Kentsel Haklar: Karşılaştırmalı Çerçevede Türkiye, Derleyen: Mete
Tunçay, Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi, İstanbul, s. 25-32.
• VAROL, Muharrem, (2000), “Yerel Temsilden Katılıma: Kuram ve Gerçeklik”, Yerel Yönetimler Sempozyumu Bildirileri, (Ankara: TODAİE Yayınları)
s.205-210.
235
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
6172 VE 6360 SAYILI KANUNLAR ÇERÇEVESİNDE KIRSAL ALANDA
TOPLUMCU BELEDİYECİLİĞİ İRDELEMEK
Hüsniye AKILLI1
GİRİŞ
Ülkemizde tarım dual bir yapıya sahip olup, örgütsüz ya da küçük köylü işletmelerini
barındıran geçimlik üretim yapan geleneksel kesimle; uluslararası kapitalist piyasalara eklemlenerek üretim yapan, örgütlenmiş pazarlama kuruluşlarından yararlanan çağdaş işletmelerin oluşturduğu ticari kesimden oluşmaktadır (İnan vd, 2000: 145; Günaydın, 2006:
10). Kırsal alandaki üretim biçimi ve ilişkilerinin temel taşıyıcısı olan tarım sektöründe,
2000’li yıllarla birlikte uygulanan Dünya Bankası (DB) ve Uluslararası Para Fonu (IMF)
odaklı politikalar ve özelleştirmeler (TZDK, TİGEM, EBK vd.) tarımsal kamu yönetimini
işlevsizleştirmiş, küçük üreticiyi örgütsüz ve ekonomik olarak zor durumda bırakmıştır
Cumhuriyetin tarımsal dönüşüm projesinin ayakları olarak kurgulanan toprak reformu uygulaması, kamusal üretim çiftlikleri, kooperatifler ve köy enstitüleri,engellenme - dönüştürülme ve işlev kaybıyla sonuçlanan politikalara maruz kalmıştır (Günaydın, 2006: 1011). Dünya Bankası’nın desteklediği tarımsal sulama yönetimine ilişkin gerçekleştirilen
reformlarla sulama işletmeciliğinde kooperatifler yerine sulama birlikleri tercih edilmiş,
bu yapıların kamusal bağları zayıflatılmış; sürdürülebilirlikleri üreticilerin ödeme gücüyle
temellendirilmiştir. “Katılımcı sulama yönetimi”ni gerçekleştirmek adına hazırlanan ancak katılımcılık açısından sorunlu olan 6172 sayılı Sulama Birlikleri Kanunu, bu sürecin
yasal araçlarından birini oluşturmuştur. Tarım topraklarını kente dâhil eden 6360 sayılı
Kanun2 çerçevesinde ise sulanan alanların, tarımsal niteliklerini kaybetmesinin ve kentsel
ranta kurban edilmesinin önü açılmıştır. Bu çerçevede kırsal alanda üreticinin örgütlenmesi, ekonomik olarak güçlendirilmesi, alınacak kararlarda söz sahibi olması, kamusal doğal
kaynakların (toprak ve su) korunması ihtiyacı sorun olarak belirginleşmekte; sorunların
da toplumcu bir yönetim anlayışıyla ele alınması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Özellikle
6360 sayılı Kanun ile köyler mahalle olarak bir “belediyeye” bağlanacağından bu alanlarda verilecek belediye hizmetlerinin niteliği önem taşımaktadır. Demokratik-katılımcı;
üretici; kaynak yaratıcı; yönlendirici; düzenleyici, birlikçi-bütünlükçü belediye (Keleş ve
Duru, 2008: 38) ilkeleriyle “toplumcu belediyecilik” anlayışı çerçevesinde geliştirilecek
politika ve uygulamalar, sorunların çözümünde etkili olacak gibi görünmektedir. Bu bağlamda çalışmada yukarıda değinilen yasal düzenlemelerle sınırlanan bir çerçevede kırsal
alandaki sorunlar ortaya konmaya ve bu alanda toplumcu bir belediyenin ne gibi işlevleri
olabilir sorusunun yanıtı irdelenmeye çalışılacaktır.
1. Yrd. Doç. Dr., Nevşehir Üniversitesi, İ.İ.B.F. Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi.
2. “On Üç İlde Büyükşehir Belediyesi ve Yirmi Altı İlçe Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”
236
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
1. 6172 SAYILI SULAMA BİRLİKLERİ KANUNU VE KIRSAL ALANDA
SORUNLAR
Türkiye’demerkeziyetçi bir anlayışla ve kamu kaynaklarıyla yürütülen devlet eliyle sulama hizmetinden 1990’lı yıllardan sonra vazgeçilmiş, bu döneme kadarDevlet Su İşleri
Genel Müdürlüğü (DSİ) inşa ettiği sulama tesislerinin büyük bir kısmını doğrudan kendisi
işletmiş, sulama tesislerinin işletme ve bakım hizmetlerini kendi personeli tarafından yerine getirmiştir. Sadece, tesislerin küçük, dağınık ve işletme ünitelerinden uzakta bulunması, DSİ tarafından işletilmesinin ekonomik olmaması gibi nedenlerle tesislerin devri söz
konusu olmuştur. Zorunlu durumlara ait bir uygulama olan devir yöntemi, “katılımcı sulama yönetiminin” oluşturulması adı altında 1993 yılında DSİ tarafından başlatılan “Hızlandırılmış Devir Programı” ile genel kurala dönüşmüştür (eski.yerelnet.org.tr, 2013).
1.1.Sulama Reformlarının İtici Gücü - Dünya Bankası
1990’lı yıllara kadar toplam 13 tane sulama birliği kurulmuşken, 1992–2000 yılları arasındaki 8 yıllık süreçte 20 kat artarak 266’ya yükselmiş, 2001–2010 yılları arasında da
121 tane daha birlik kurularak sayıları 2010 yılında toplam 408’e ulaşmıştır. Sulama yönetiminde çiftçi katılımının oluşturulması adı altında gerçekleştirilen devirlerde; devredilen kuruluş sayısı ve alan itibariyle niceliksel bir sıçrama yaşanmıştır. Peki, nasıl ve
hangi politika değişikliği bunu yaratmıştır? Ya da başka bir açıyla, çiftçi ne olmuştur da
birden bire sulama yönetiminde yer almak istemiştir? Yanıtı, çiftçinin talebi üzerine konumlandırmak oldukça zordur. Reformları tetikleyen ve sulama yönetimindeki dönüşüm
sürecini işleten unsur Dünya Bankası ile imzalanan sulama projelerine ilişkin kredi anlaşmaları olmuştur. Bu bağlamda “Drenaj ve Tarla içi Geliştirme Projesi (1986)”, “Sulama
Yönetimi ve Yatırımlarında Katılımcı Özelleştirme Projesi (1998)” iki önemli projedir.
Katılımcı Özelleştirme Projesi için imzalanan İkraz Anlaşması’nda DSİ’nin en geç 31
Aralık 1997 tarihine kadar bir Su Kullanıcı Örgütleri Kanun Tasarısı hazırlaması ve yeni
su kullanıcı örgütlerinin kurulması için gerekli önlemleri alması gerektiği ifade edilmiştir.
Bunun üzerine DSİ tarafından komisyonlar oluşturulmuş ve 1998 yılında sulama birlikleriyle ilgili yasa taslağının çalışmaları tamamlanmıştır. 2000 yılı Temmuz ayında Dünya
Bankası tarafından desteklenen ulusal ve uluslararası hukuk uzmanlarının yardımıyla yeni
bir yasataslağı hazırlanmış ve başbakanlığa iletilmiştir. Bu süreçte sulama birlikleri 1580
sayılı Belediye Kanunu çerçevesinde 2005 yılından itibaren de 5355 sayılı Mahalli İdare
Birlikleri Kanunu’na tabi olarak yönetilmişlerdir. Dünya Bankası tarafından yayımlanan
Sulama Raporu’nda (2006: 39-40); Su Kullanıcı Birliklerine İlişkin Mevzuat Karşılaştırması” (Comparison Of WUA Legislation) başlıklı bir tabloya (Levha F) yer verilmiştir.
Daha önce hazırlanan yasa taslağı ile 5355 sayılı Kanun’un karşılaştırılması neticesinde,
su kullanıcı birliklerinin kurulması için önerilen “taslağın” üstün bir yasal araç olduğu
237
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
ve en kısa sürede çıkarılması gerektiği sonucuna ulaşıldığı dile getirilmiştir. 5355 sayılı
Kanun’unBelediye Kanunu’na göre bazı gelişmeler sağlamakla birlikte, bir kamu yönetimi yasasının altında özel kuruluşların kaydı ile ilgili ciddi zorlukların bulunduğu ifade
edilmiştir. Sulama yönetimindeki dönüşüm sürecine Dünya Bankası damgasını vurmuş,
hedeflenen sulama politikalarına hız kazandıracak kanuni süreç ise 8 Mart 2011 tarihinde
kabul edilen 6172 sayılı Sulama Birlikleri Kanunu ile tamamlanmış, birliklerin yapı ve
işleyişleri değiştirilmiştir.
1.2.Sulama Reformu ve 6172 Sayılı Kanunu’nun Getirdikleri
Katılımcı Sulama Yönetimi Örgütü Olarak Sulama Birlikleri Tercih Edilmiştir.
DSİ, tesislerin mülkiyeti kendisinde kalmak üzere, hizmet alanlarındaki tesislerinin işletim, yönetim hakkı, kullanım, bakım ve onarım yükümlülüğünü kooperatif, köy ve belediye tüzel kişiliklerine de devretmişse de,sulama alanları itibariyle (% 90’lara varan) büyük oranda devir, teknik ve mali açıdan donanımsız sulama birliklerine yapılmıştır. Uysal
(2012a: 367) çalışmasında, DSİ sulamaları için kooperatifler yerine sulama birliklerinin
tercih edilmesi ve farklı bir devir yapısının oluşturulması gerekçelerini sorgulayarak, bu
durumun yarattığı sorunların kooperatifler açısından artarak süregeldiğini dile getirmiştir.
Katılımcılık konusunda DSİ, YAS sulama kooperatiflerini kendi yayınlarında (DSİ Faaliyet Raporlarında) başarılı olarak nitelendirmekteyken (Soylu vd., 2006: 344)“katılımcılığın” manası 1966’dan beri kooperatifçilik anlayışının yerleşmiş, benimsenmiş kırsal
kesimdeki modelinin tasfiye edilmesi anlamına gelmiştir. Kurumlardan birinin kötü, öbürünün iyi olduğu gerekçesi ile yeniden yapılandırma süreci işlemiş, 1163 sayılı 1969 tarihli Kanun’a tabi olarak yönetilen kooperatifler işlevsel kurumlar olmasına rağmen onların
yerine yasası - hukuku olmayan sulama birlikleri tercih edilmiştir (Soylu, 2013). Sulama
hizmetleri konusunda, kooperatiflere yapılmayan destekler, hızla birliklere verilmiş, örgütlenmede eşitlik ilkesi çiğnenmiştir (Soylu vd., 2006: 345). YAS sulama kooperatifleri
kamunun gerçekleştirdiği kuyu, elektrifikasyon, motopomp bedellerini 1966’dan bu yana
geri öderken, sulama birlikleri bu tesislere para ödemeden sahip kılınmıştır. Bu nedenle
Uysal’a (2012a: 372) göre her iki uygulamanın da öznesi çiftçi nüfusu olduğundan kırsal alanda sosyal barış zedelenmiştir.Kaymakçı’ya göre (2013) Sulama Birlikleri Kanunu
uzak erimde demokratik kooperatifçiliğin mülgasına yol açacak gelişmelerin ilk habercisi
olmuştur.
Birliklerin Kamusal Bağları Zayıflatılmıştır.
Kanunun yayımlandığı tarihe kadar kamu tüzel kişiliğine sahip hizmet yerinden yönetim
kuruluşları olarak görülen sulama birlikleri, Kanun’un 1. maddesinin gerekçesinde “....demokratik katılımcılığı sağlayan yerel sivil toplum örgütü...” olarak tanımlanmış, Kanunda
238
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
hüküm bulunmayan hallerde özel hukuk hükümlerine tabi kılınacakları dile getirilmiştir.
Personelin İş Kanunu’na tabi olarak çalıştırılacağı hüküm altına alınmıştır. Sulama birlikleri tesislerin işletilmesi konusunda şirketlerle “yap işlet devret sözleşmeleri” imzalayabilir hale getirilmiş, böylece su yapılarının piyasaya arzı ve ticarileştirilmesi konusunda
birlikler kanunen yetkilendirilmiştir (Özlüer, 2013).
Katılımcı Sulama Yönetimi Üretici Katılımını Sağlayamamıştır.
Kanun’un 4. maddesinin 8 numaralı fıkrasının b bendinde “birlik üyelerinin hakları” arasında “Birliğe olan borçlarını su kullanım hizmet bedelini ve cezalarını ödemiş olmak
şartıyla birlik üyesi seçmek ve meclis üyesi seçilmek” hükmüne yer verilmiştir. Birlik
borçlusu açısından oy kullanma ve seçilme hakkını ortadan kaldıran bu hükümde yer alan
“birlik üyesi seçmek” ibaresi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı gerekçesiyle Anayasa
Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir (22.02.2012 Tarih ve 2011/53 Esas Sayılı Karar).
Ancak arazisi büyük olan üyelere meclis üyeliği seçimlerinde daha fazla oy hakkı tanıyan
diğer bir kanun hükmü Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmeyerek adil çiftçi katılımı,
hukuk devleti ve eşitlik ilkeleri açısından kanun topal bırakılmıştır. İlgili hüküm şöyledir
(6. Maddenin 6. Fıkrası): “Birlik meclisi üyeliği seçimlerinde kullanılacak oy sayısı, birlik
görev alanı içindeki işletmeye açılmış toplam sulama alanının aynı alan içindeki ortalama
parsel büyüklüğüne bölünmesiyle tespit edilir. Her birlik üyesi, sulama alanındaki arazisinin ortalama parsel büyüklüğüne bölünmesiyle bulunacak sayıda oy hakkına sahiptir.
Ancak oy hakkı beşi geçemez. Hesaplama sonucu bulunacak küsuratlı değer ayrıma eşit
ve büyükse bir yukarısına tamamlanır.3” Dava isteminde de belirtildiği gibi arazisi büyük
olan üreticilerin oy hakkı genişletilirken, küçüklerin oy hakkı daraltılmış, hesaplamadaki küsuratlı değerler bile büyük arazi sahiplerinin lehine çalıştırılmıştır.Özel hukuk tüzel
kişiliğine sahip kooperatiflerden eşit oya temsil mekanizması terk edilerek, kamu tüzel kişiliğine sahip sulama birliklerinde temsil adaleti toprak mülkiyetine özgülenmiştir. Suyun
mülkiyeti üzerine karar verme gücünü büyük mülk sahipleri ele geçirmiş, üreticiler suyla
ilgili karar alma süreçlerinden kopartılmıştır (Özlüer, 2013).
3. Anayasa Mahkemesi 6. maddenin (6) numaralı fıkrasının birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü cümlelerine, yönelik
iptal davasının açılmamış sayılmasına karar vermiştir. MAHKEME GEREKÇESİ: “6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un “İptal Davası Açılmasında Temsil ve Uyulması Gereken
Esaslar” başlıklı 38. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, iptal davasının, anamuhalefet partisi meclis gruplarının
genel kurullarının, üye tam sayısının salt çoğunluğu ile alacakları karar üzerine açılacağı; (6) numaralı fıkrasında ise
iptal davalarında, Anayasaya aykırılıkları ileri sürülen hükümlerin Anayasa’nın hangi maddelerine aykırı olduğunun
ve gerekçelerinin belirtilmiş olmasının zorunlu olduğu kurala bağlanmıştır. Dava dilekçesinde, 6172 sayılı Kanun’un
6. maddesinin (6) numaralı fıkrasının birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü cümlelerinin de iptali ve yürürlüklerinin
durdurulması istenilmiş ise de 29.3.2011 gün ve 22 birleşim sayılı CHP Grup Genel Kurul Kararı’nda dava konusu
kurallara yönelik olarak iptal davası açılmasına dair herhangi bir yetki verilmediği anlaşıldığından bu kurallara yönelik iptal davasının açılmamış sayılmasına karar verilmesi gerekir (22.02.2012 tarih ve 2011/53 Esas Sayılı Karar).”
239
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
Birlik Bütçesi Denetim Altına Alınmıştır.
Su kullanım hizmet bedeli için asgari sınır4, personel giderlerine ilişkin üst sınır belirlenmiştir.5 Bakım onarım işleri için, yönetim kurulunun ayırması gereken asgari payın ne
olması gerektiği hüküm altına alınmıştır6Pompajlı sulama tesislerini devralan birliklerin
bütçelerinde, enerji bedelinin ödenmesini sağlayacak ödeneği ayırmaları şartı getirilmiştir. Birliklerin borç stoku tutarının en son kesinleşmiş bütçe gelirleri toplamını aşamayacağı hükme bağlanmıştır.
Birliklerin Sürdürülebilirlikleri Üreticilerin Ödeme Gücüne Bağlanmıştır.
Birliklerin en önemli gelir kaynağını sulama ücretleri oluşturmaktadır. Birlik bütçesine
ilişkin yukarıda bahsedilen hükümlerin yerine getirilebilmesi sulama ücretlerinin yüksek
oranda toplanabilmesine bağlıdır. Kanun birliklerin işletim sorunlarını, üreticilerin mali
katkısıyla çözmeyi amaçlamıştır. Ancak üreticilerin sulama ücretlerini ve sulamada kullandıkları elektrik borcunu ödeme konusunda yaşadıkları sıkıntı ülkemizin tarımsal su
yönetimi konusundaki en temel sorunlardan biridir. Bu sorun kanun tekliflerinde, TBMM
yazılı ve sözlü önergelerinde sıklıkla dile getirilmekte, üreticilerin borçları çıkarılan kanunlarla yeniden yapılandırılmaktadır. 2012 yılı Haziran ayı sonu itibarıyla toplam 253
bin 621 adet tarımsal sulama abonesi mevcut olup, bunlardan 86 bin 912′sinin toplam
1 milyar 613 milyon 270 bin 953 TL borcu bulunmaktadır (enerjienstitusu.com, 2012).
Tarımsal sulama abonesi toplam elektrik abonesinin % 1,3’üdür. Tarımsal sulamada kullanılan elektrik Türkiye elektrik tüketiminin % 2,7’sidir. Ancak elektrik sektöründeki alacaklar sırasında ise birinci sıradadır. Elektrik borçlarından dolayı icralık olan ve sayaçları kapanan üreticiler sulama yapamaz durumdadır (2/1080 esas nolu Kanun Teklifi).
Enerji tüketimine ilişkin mali sorunlar daha ağır bir biçimde sulama kooperatiflerinde de
söz konusudur (Uysal, 2012b: 9-10, Maden, 2012: 13) Zaten ödenemez durumda olan
borçlar söz konusu iken, sayaçlarının kapatılmasıyla üreticiler, borçlarını ödeyebilmelerinin tek çözüm yolunu da kaybetmiş olmaktadır. Dolayısıyla mevcut sulama sistem ve
yönetiminde,üreticiyi toprağından vazgeçiren, çözümsüzlük temelli, sorunları yeniden
doğuran bir kısır döngünün hâkim olduğu ortaya çıkmaktadır.
4. “Su kullanım hizmet bedelini; Bakanlar Kurulu kararı ile yürürlüğe konulan sulama ve kurutma tesisleri işletme
ve bakım ücret tarifelerinde dekar başına tespit edilen en düşük ücret tarifesinden aşağı olmamak üzere belirlemek”
5. Kanuna göre; birliğin toplam personel giderleri, Vergi Usul Kanunu uyarınca tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranı ile çarpımı sonucu bulunan miktarın yüzde 30’unu aşamayacaktır.
6. “Katılım payları, su hizmet bedeli ve para cezalarından tahsil edilen tutarların, cazibeli sulama tesislerini devralan
birliklerde en az yüzde 30’unu, pompajlı sulama tesislerini devralan birliklerde en az yüzde 15’ini, yatırım geri ödemeleri ile bakım ve onarım işlerinde kullanmak; devralınan sulama tesisinin bir bölümünün cazibeli, bir bölümünün
pompajlı olması durumunda, cazibeli ve pompajlı alanı göz önüne alarak yatırım geri ödemeleri ile bakım ve onarım
payını yüzde 15 ila yüzde 30 arasında belirleyip uygulamak.”
240
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
2. 6360 SAYILI KANUN VE KIRSAL ALANDA SORUNLAR
12 Kasım 2012 tarihinde kabul edilen 6360 sayılı On Üç İlde Büyükşehir Belediyesi ve
Yirmi Altı İlçe Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. Maddesinin 3. fıkrası gereğince büyükşehir olacak
(1. fıkrada hangi iller olduğu sayılmıştır) illere bağlı ilçelerin mülki sınırları içerisinde
yer alan köylerin tüzel kişiliği kaldırılmış; bu köylerin mahalle olarak bağlı bulundukları
ilçenin belediyesine katılacağı ifade edilmiştir. Bu hükmün somut karşılığı; Türkiye’deki
16.082 köyün (köylerin yüzde 47’si) ortadan kaldırılması; kır nüfusunun %50’den fazla
(2011 yılında kırsalda yaşayan nüfus yüzde 23.2 iken yüzde 9.4’e düşmüştür) azalmasıdır
(YAYED, 2012; Gülçubuk, 2013: 10).
Tarım Topraklarının Amaç Dışı Kullanıma Açılma Tehlikesini Doğurmuştur.
Tarım topraklarını yok eden unsur yalnızca aşınma gibi doğal etmenler olmayıp kentleşme
de önemli nedenlerden birisini oluşturmaktadır (Keleş, 2004: 629). Toprak-kent ve kentleşme süreci arasında, geçmişten günümüze değin süren ve gelecekte de devam etmesi
kaçınılmaz olan bir ilişki vardır. Kentler, tarım topraklarını kent toprağına dönüştürmekte,
tarımsal topraklar, imar hakları ve alt yapı koşulları yerine getirilerek, kent toprağı olarak
yeniden üretilmektedir (Sezgin ve Varol, 2012: 273; Ökmen ve Yurtsever, 2010: 62; Çelik,
2007).
Kentsel alanda oluşan rantın tarımsal getiriye göre daha yüksek ve riskin az olması sebebiyle, tarım alanları hızla kentsel kullanımlara ve özellikle konut kullanımına dönüşmekte, kırsal alandaki toprak varlığına arsa stoku gözüyle bakılmaktadır (Sezgin ve Varol,
2012: 275).Dolayısıyla kent kır ayrımını ortadan kaldıran 6360 sayılı Kanun ile, genişleyen belediyenin hizmet alanının büyük bir kısmını, yerleşim bölgesi olmayan tarım arazileri, meralar, orman alanları ve ekolojik hassasiyeti bulunan bölgeler oluşturacağından bu
alanlarda amaç dışı kullanım tehdidigün yüzüne çıkmaktadır (Gülçubuk, 2013: 10; ZMO,
2012: 40).
Mahalleye Dönüştürülen Köylerin Tüzel Kişilikleri, Hak ve Ayrıcalıkları Sona Erdirilmiştir.
Türkiye’nin yönetim yapısı içinde yerel yönetim türlerinden biri olan tüzel kişiliğe sahip
köy yönetimleri; tüzel kişiliğe sahip olmayan mahalle yönetiminden farklı bir biçimde
çeşitli hak ve ayrıcalıklara sahip olup kendilerine ait malvarlığı olan, mal alabilen, satabilen, kiraya verebilen, borçlanıp, personel istihdam edebilen yönetsel birimlerdir. Köy
tüzel kişiliğinin doğrudan doğruya tapu sistemi, mera sistemi, orman ve orman yangınlarını önleme sistemi, maden-madencilik düzenlemeleri, su kaynakları ve su kullanımı
241
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
ve güvenlik yönetimiyle ilgili sonuçları vardır (Güler, 2012: 64). Dolayısıyla bu yasa ile
bu hak ve ayrıcalıklarından yoksun bırakılacak köylerin mahalleye dönüştürülmesi basit
bir idari değişiklik olarak görülmemelidir (İzci ve Turan, 2013: 132). Bu dönüşüm tüm
hakların, üretici açısından suyun tarım toprağının belediye hukukuna geçmesi anlamını
taşımaktadır.
Köylerin Kapatılması Hususu Vatandaşa- Üreticiye Sorulmamıştır.
Türk idari sistemindeki köylerin yarısının tüzel kişiliği kaldırılmış, köydeki tarım toprağı
kentteki bir belediyenin toprağı haline gelmiş ancak Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler
Özerklik Şartı hükümlerine de aykırı olacak nitelikte bu kararla ilgili hiçbir bilgilendirme
çalışması, hiçbir köyde halk oylaması yapılmamıştır. Sert coğrafyaya ve uzak dağ köylerine sahip illerde mahalle yapılmış köyler gerçeği ile birlikte bu durum Güler’e (2012: 40)
göre toptancı yaklaşımın ve emredici bir zihniyetin göstergesi olmuştur. Benzer uygulama
2007 yılında çıkarılan 5747 sayılı Kanun ile bir diğer yerel birimimiz açısından söz konusu olmuş, nüfusu 2000’in altına düşen belediyeler halka danışılmadan bir kanun hükmü
ile kapatılmak istenmiştir.Ancak uygulanamamış ve kapatılmak istenen 862 belediyeden
836’sı statüsünü korumuştur (Akıllı, 2010: 18). Bu yerleşmelerde yaşayanların dinmeyen
itirazları, yargı kararları ve sancılı süreçten ders çıkarılmamış ısrarcı tavır 6360 sayılı kanunla devam ettirilmiştir (Güler, 2012: 40, 61).
Mali Açıdan Zor Durumda Olan Üreticiyi Yeni Mali Yükler Beklemektedir.
Kanun’un geçici 1. maddesinin 15. fıkrasına göre tüzel kişiliği kaldırılan köylere 5 yıl
ertelenmiş olmakla birlikte emlak vergisi, belediye vergi, harç ve katılım payı yükümlülüğü getirilmiştir. İçme ve kullanma suları için alınacak ücretin beş yıl süreyle en düşük
tarifenin % 25’ini geçmeyecek şekilde belirleneceği ifade edilmiştir.Sulamadan kaynaklı
borçlarını ödeyemeyen, ürettiği malı uygun fiyatla pazarlayamayan üretici, gayrimenkule
sahipse emlak vergisi ödemeye başlayacak, kullandığı sulama ücretinin fiyatı daha da
artacaktır. Gülçubuk (2013: 11) bahçedeki, tarladaki, yayladaki, meradaki suyun şehir şebeke fiyatı ile ücretlendirileceğini, yoksulluk kırsalda kronikleşmişken Kanun’un kırdaki
aileler için yeni yüksek maliyetleri beraberinde getireceğini dile getirmektedir. Tarımla
uğraşmanın mantığı ve mali bir getirisi kalmayacağı için üretici kentin daha zor koşulları
için, ama umutla çareyi toprağını satmakta, kent merkezinde yeni bir iş aramak ve göç
etmekte bulacak gibi görünmektedir (Gürün, 2013: 12).
3. KIRSAL ALANDA NEDEN TOPLUMCU BELEDİYECİLİK?
Yerel Yönetimler kentlerde yaşayan geniş halk yığınlarının seçimle işbaşına getirdiği yönetim birimi olmaları, merkezi ve yerel politika çelişkileri, yerel yönetim çalışanlarının
242
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
etkinlikleri, halka ve sorunlara yakınlıkları, emekçi kesimlerle doğrudan diyalog içinde
bulunmak zorunlulukları (Yıldırım, 1979: 20) nedeniyle toplumcu yönetimin inşaası ve
geliştirilmesinde önemli birimlerdir. Kamu yararını, halkın genel çıkarını koruyan, kapsayıcı, vatandaşı karar alma ve uygulama mekanizmalarına dahil eden tabana yayılmış bir
demokratik yönetim modelini savunma ihtiyacı toplumcu belediyeciliği yeniden gündeme
taşıyan nedenler arasındadır (Bayramoğlu, 2013).
Tohum, yabancılara toprak satışı, 2/B arazileri, kentsel dönüşüm konularındaki düzenlemelere hiç değinilmediği halde yalnızca 6172 ve 6360 sayılı Kanunlar çerçevesinde bile
kırsal alanda özellikle katılımcı, üretici ve kaynak yaratıcı ilkeleriyle “toplumcu belediyecilik” anlayışı çerçevesinde geliştirilecek politika ve uygulamalara olan gereksinim gün
yüzüne çıkmış durumdadır. Her iki yasal düzenleme üretici sorunlarına çözüm yaratamadığı gibi var olan sorunları da derinleştirmiş, kırsal alandaki vatandaşın yerine küresel
sermayenin beklentilerine yanıt aramıştır. Danışılmadan, sorulmadan, dikkate alınmadan
hazırlanan kanun hükümleriyle köylü yaşam alanı üzerindeki haklarını kaybetmiştir. Büyükşehir sınırlarının genişlemesi ve köy tüzel kişiliklerinin kaldırılması üzerine vatandaşın tepkisi basın, akademik çalışma ve meclis koridorlarına yansımış; sorunun Anayasa
Mahkemesine taşınabilmesi amacıyla örneğin, “Geleceğin Köyleri Hareketi”7 başlatılmıştır. Sulamaya ilişkin enerji borcu konusunda üreticilerin dönem dönem yükselen sesi ve
isyanı ancak borçların yapılandırılması gibi günübirlik ve geçici siyasi çözümlerle karşılığını bulmuş, sorunlar ötelenmiş, görmezden gelinmiştir. Mali yükü her defasında daha da
artan üretici örgütsüz, sahipsiz ve güçsüz bırakılmıştır.
4. KIRSAL ALANDA TOPLUMCU BELEDİYECİLİK ÖRNEKLERİ
Çankaya Belediyesi Kent Tarım Projesi: Kent ve Tarım çalışmaları; 5747 sayılı “Büyükşehir Belediyesi Sınırları İçerisinde İlçe Kurulması Kanunu” çerçevesinde 7 köyün
(Evciler, Kömürcü, Tohumlar, Karahasanlı, Çavuşlu, Yayla, Akarlar) Çankaya İlçesine
bağlanması ile başlamış; kapsadığı çalışmalardan bazılarına aşağıda yer verilmiştir (cankaya.bel.tr; skb,org.tr):
•
Ankara Üniversitesi Ziraat ve Veterinerlik Fakültesi ile ortak çalışmalar (Jeolojik
çalışmalar, zemin etütleri, su kaynakları gibi araştırmaları içeren Tarımsal Kal-
7. İzmir’in Seferihisar İlçesine bağlı 9 köy tarafından oluşturulmuş bir harekettir. Sembolik bir referandum yapılarak
köy tüzel kişiliklerinin kapatılmasına hayır denilmiş ve bu konuda bir imza kampanyası başlatılmıştır. Toplam 1158
köy ve 7874 kişi-kurum tarafından desteklenmiştir, kampanya devam etmektedir (geleceginkoyleri.net, 2013).18 Şubat 2013 tarihinde Bergama’da gerçekleştirilen “Geleceğin Köyleri ve Yeni Belediye Yasası Paneli”nde Türkiye’nin
tarımda ithalatçı bir ülke haline geldiği, üreticinin fakirleştiği ve kooperatiflerin desteklenmesi gerektiği ortaya konmuştur (köykoophaber, 2013). Hazırlanan Geleceğin Köyleri Manifestosu’nda ise yeryüzünün ilk köyünün kurulduğu
bir coğrafyada binlerce köyün üzerini tek bir cümleyle çizmenin mümkün olmadığı, köyün “kök ve tohum” olduğu
dile getirilmiştir.
243
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
kınma Programı başlatılmıştır. Tarımsal üretimin sorunları ve çözüm önerilerine
ilişkin eğitim verilmiştir) yapılmıştır.
•
Projenin uygulanması, üretim, dağıtım ve sulama düzeni, ekim planı gibi sistemin
işleyişini belirleyebilmek amacıyla Kent Tarım Danışma Kurulu oluşturulmuştur.
•
Kooperatif ve Kooperatif Birliklerinin örgütlenmesi teşvik edilmiştir.
•
Yol güzergâh etütleri yapılarak kırsal mahallelerin Çankaya’ya ulaşımını en kısa
mesafeyle sağlanması amaçlanmıştır.
•
Kırsal nitelikli yerleşim alanlarının temel karakteristiklerinin algılanmasına yönelik analizler gerçekleştirilmiş, imar planlarının hazırlanması ve sağlıklı konut
stokunun oluşturulması amacıyla bina ve enkaz tespitleri yapılmıştır.
•
Üreticiden destek alımları gerçekleştirilmiştir.
•
Ağaçlandırma çalışmaları yapılmıştır.
•
Üretici kadınlara, yerel ürünlerin satışa yönelik üretimini yapma, gıda güvenliği,
beslenme ve insan sağlığı konularında eğitim verilmiş, kuşburnu toplama kampanyası düzenlenmiş,marmelat, reçel, unlu mamül ve tarhana üretimi başlatılmıştır.
•
Üreticilerin pazar yerlerine erişimi kolaylaştırarak aracısız satış yapabilmelerini
sağlamak amacıyla çalışmalar yapılmıştır.
•
Arıcılık, meyvecilik projeleri başlatılmıştır.
İzmir Büyükşehir Belediyesi Organik Tarım Projesi: Tahtalı Havzası, Küçük Menderes, Nif, Gediz, Bakırçay Havzalarında ve İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırlarında kalan
yarımada bölgesinde (Çamlı Baraj Havzası), Kemalpaşa, Menderes, Bayındır, Menemen,
Torbalı, Urla, Seferihisar, Aliağa, Güzelbahçe ilçelerine bağlı orman köylerinde organik
tarım konusunda çiftçi eğitim toplantıları ve danışmanlık hizmetleri verilmekte, Ege Üniversitesi, Araştırma Enstitüleri ve Tarım İl Müdürlüğü ile işbirliği yapılmaktadır. Belediye
Toprak Analiz Laboratuvarında toprak örnekleri incelenip azot, fosfor, potasyum oranları,
PH derecesi, tuzluluk oranı, organik madde miktarı, vb. tespit edilip, yetiştirilebilecek
ürün cinsi, sulama sistemi ve gübre konusunda üreticilere öneriler sunulmaktadır. Proje
çerçevesinde tarım ürünlerinin pazarlanabilmesi için ekopazar kurulmuştur. Efemçukuru,
Yeni Bulgurca, Yeniköy, Ataköy, Doğançay, Değirmendere, Çatalca, Şaşal, Payamlı, Gödence ve Kavacık köylerinde organik tarıma geçiş çalışmaları yapılmış, bahçe atıklarının
geri dönüştürülmesi çerçevesinde Urla Bademler Köyü’nde bölgeye hizmet verecek kompost tesisi kurulması amaçlanmıştır. Maliyetleri azaltan sensörlü sulama sistemi projesi
başlatılmıştır (izmirbel.tr).
244
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
SONUÇ
Hizmetlerin kamusal hizmet niteliğinden uzaklaştırıldığı, vatandaşın karar alma mekanizmalarından hatta toprak ve yaşam bağlarından kopartıldığı, mali sorunlarının derinleştirildiği bir düzende köyün, köylünün, üreticinin, tarımsal sulamanın ve tarım topraklarının
daha geniş bir ifadeyle kırsal alanın,önceliği kamu yararı olan toplumcu bir yaklaşım
çerçevesinde güçlü kamusal yapı - destek plan ve programları ile yönetilmesi, korunması
ve geliştirilmesi gereği araştırmanın temel bulgusu olarak belirginleşmiştir.
Hizmetin bedelini vatandaşa yıkan değil, piyasalaştırılan hizmeti geri alan;sorunları görmezden gelen, yeni sorunlar yaratan vesiyasileştiren değil, çözüm getiren; meşruiyet aracı
olarak kullanılan değil, gerçek ve demokratik bir katılımcılık anlayışına sahip olan;rantıtüketimi değil üretimi destekleyenve vatandaşına sahip çıkan;üretici, kaynak yaratıcı bir
yönetim anlayışına ihtiyaç vardır.
Kurumsal, ekonomik, teknik ve sosyal olmak üzere sorunların “çok boyutlu” değerlendirilmesi gerekmektedir:
•
Üretici birliklerinin, mandıra ve üretim çiftliklerinin kurulması, yerel yönetim
kaynaklarının üretim kooperatiflerini destekleyecek şekilde kullanılması, üretici
festivallerinin düzenlenmesi,
•
Tarım ürünlerinin aracısız doğrudan pazarlanması olanaklarının geliştirilmesi,
üreticiye yönelik sürekli destek kaynaklarının yaratılması, ürünlerin işlenmesi ve
ambalajlanmasını sağlayacak tesislerin oluşturulması, tohum-gübre-makine-mazot-su ve elektrik gibi girdiler konusunda mali desteklerin sağlanması,
•
Sulama konusunda elektrik ücretleri sorununa çözüm yaratmak açısından güneş
enerjisi gibi yenilenebilir enerji sistemlerinin kurulması, kapalı ve modern sulama sistemlerinin inşaası,
•
Yerel kültürel özgünlüklerin, değerlerin ortaya çıkarılması, tanıtılması ve bu değerlere sahip çıkılması, vatandaşa –üreticiye eğitim verilmesi, yönetime katılmasını sağlayacak mekanizmaların geliştirilmesi, aralarında birlik bütünlük ve
dayanışma bağlarının kurulması,
•
Çevrenin korunması, erozyonla mücadele ve ağaçlandırma çalışmalarının yapılması, tarım topraklarının verimliliğinin artırılması ve toprağın tarımsal amaçlı
kullanılmasına yönelik teşvik edici yöntem ve esasların belirlenmesi, belediye
imar planlarında da bu konuya dikkat edilmesi,
•
Diğer yerel yönetimlerle ortak proje ve işbirliği çalışmalarının gerçekleştirilmesi
yönündeki önerilerin uygulamaya geçirilmesi ve geliştirilmesinin önem taşıdığı
245
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
düşünülmektedir. Çünkü kırsal alanda tarımdan vazgeçilmesive köy tüzel kişiliklerinin kaldırılması demek bu alanın yerli yabancı dev tarım işletmelerince
doldurulması, çevre kirliliği, toplum sağlığının bozulması, yerel doğal değerlerin,
gıda güvenliğinin yok olması, işsizlik, yoksulluk, göç, sadaka kültürünün yaygınlaşması ve diğer sosyo ekonomik sorunlar anlamına gelmektedir. Kırsal alanda
geliştirilecek Toplumcu Belediyecilik uygulamaları kırsal kalkınmanın tetikleyicisi ve dolayısıyla diğer belediyelere örnek olacak gibi görünmektedir.
KAYNAKÇA
• 22.02.2012 Tarih ve 2011/53 Esas Sayılı Anayasa Mahkemesi Kararı (RG Tarih:
6 Temmuz 2012, Sayı: 28345).
• Akıllı Hüsniye (2010), Türkiye’de Yerel Yönetim Sistemindeki Dönüşümün Sayısal Sonuçları: Antalya Örneği, Türk İdare Dergisi, Sayı: 469, Ankara.
• Ayman Güler (2012), büTünşehir belediyesi TBMM Konuşmaları, Ankara.
• Bayramoğlu Özuğurlu Sonay (2013) , Toplumcu Belediyeciliğin Dönüşü, Ankara.
• Çelik K. (2007), Tarım Topraklarının Kentsel Arsa Olarak İmara Açılmasının
Getirmiş Olduğu Sorunlar, TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası 11.
Türkiye Harita Bilimsel ve Teknik Kurultayı, Ankara.
• Çiftçilerimizin ve Sulama Birliklerinin, Tarımsal Sulamadan Dolayı Devlete Ait
Elektrik Dağıtım Şirketlerine Olan Vadesi Geçmiş Elektrik Borçları ile Tarım
Kredi Kooperatifleri ve T.C. Ziraat Bankası A.Ş.’ye ve Diğer Özel Bankalara
Olan Zirai Kredi Borçlarının Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Kanun Teklifi (
Dönemi ve Yasama Yılı:24/3, Tarih: 17.12. 2012, Esas No: 2/ 1080).
• Enerji Enstitüsü, http://enerjienstitusu.com/2012/11/05/tarimsal-sulama-abonesiborca-batti/, erişim tarihi: 13.02. 2013.
• Gülçubuk Bülent (2013), Büyükşehir Yasası Ne Getiriyor? Kırsala Ne Oluyor?
Köy Koop Haber, Yıl: 2, Sayı. 16.
• Günaydın Gökhan (2006), Bağımsız Türkiye İçin Bağımsız Tarım Modeli, Tarım
ve Mühendislik Dergisi, Sayı: 78-79, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Yayını,
Ankara.
• Gürün Osman (2013), Büyükşehir’e Dönüşmenin Ortaya Çıkaracağı Sonuçlar,
Tarım ve Mühendislik Dergisi, Sayı: 102, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası
Yayını, Ankara.
• http://eski.yerelnet.org.tr/yerel_hizmetler/su_atiksu/sulamabirlikleri.php, , erişim
tarihi: 09.08.2013.
• http://www.cankaya.bel.tr/oku.php?yazi_id=11072, erişim tarihi: 09.08.2013.
246
15 Eylül 2013
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
• http://www.geleceginkoyleri.net, erişim tarihi: 09.08.2013.
• http://www.izmir.bel.tr/projelerb.asp?pID=54&psID=0, , erişim tarihi:
09.08.2013.
• http://www.koy-koop.org/haber_390.html, erişim tarihi: 09.08.2013.
• http://www.skb.org.tr/wp-content/uploads/2012/09/%C3%87Çankaya-Belediyesi-Kırsal-Kalkınma-Projesi.pdf‎, , erişim tarihi: 09.08.2013.
• İnan İ. Hakkı; Gülçubuk Bülent; Ertuğrul Cemil; Kantürer Erdoğan; Baran Argun
E.; Dilmen Özcan (2000), Türkiye’de Tarımda Kırsal Kesim Örgütlenmesi, Türkiye Ziraat Mühendisliği V. Teknik Kongresi Bildiri Kitabı, Cilt: I, Yayın No: 38,
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Yayını, Ankara.
• İzci Ferit; Turan Menaf (2013), Türkiye’de Büyükşehir Belediye Sistemi ve 6360
Sayılı Yasa ile Büyükşehir Sisteminde Meydana Gelen Değişimler: Van Örneği,
Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt:
18, Sayı: 1, Van, s.117-152.
• Kaymakçı Mustafa, “Özelleştirme ve Yabancılaştırma Sürecinde Tarımsal Su”
Dağarcık, http://www.dagarcikturkiye.com/index.asp, erişim tarihi: 09.08.2013.
• Keleş Ruşen (2004), Kentleşme Politikası, İmge Kitabevi, Ankara.
• Keleş Ruşen, Duru Bülent (2008), Ankara’nın Ülke Kentleşmesindeki Etkilerine
Tarihsel Bir Bakış, Mülkiye, Cilt: XXXII, Sayı: 261, Ankara.
• Maden Muhammet (2012), Tarımsal Sulama ile Üretim ve Elektrik Tüketimleri,
Su ve Toprak Dergisi, Türkiye Sulama Kooperatifleri Merkez Birliği Yayını, Sayı:
13, Ankara.
• Ökmen Mustafa, Yurtsever Hatice (2010), Kentsel Planlama Sürecinde Oluşan
Kamusal Rantın Vergilendirilmesi, Maliye Dergisi, Sayı: 158.
• Özlüer Fevzi (2013), Kırsalda Su Demokrasisi, Neoliberal Temsil, Suyun Çokluğu Ya da Birliği, http://www.ekolojistler.org/kirsalda-su-demokrasisi-neoliberaltemsil-suyun-coklugu-ya-da-birligi-fevzi-oz.html, erişim tarihi: 09.08.2013.
• Sezgin Dinçer, Varol Çiğdem (2012), Ankara’daki Kentsel Büyüme ve Saçaklanmanın Verimli Tarım Topraklarının Amaç Dışı Kullanımına Etkisi, METU JFA,
29/1, 273-288.
• Soylu N.,Suiçmez B. R., Baran E., Alemdaroğlu E., Gözar M., Ünal S., “Türkiye Su Kaynakları ve Sulama Hizmetleri Yapılanması”, TMMOB Su Politikaları
Kongresi Bildiriler Kitabı, Cilt:2, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Yayını,
Ankara, 2006, 331-348.
• Soylu Nüvit, “Katılımcı Özelleştirme Projesi Bağlamında Sulama Yatırımlarında Yönetim Çeşitliliğinin Sonuçları”, http://www.zmo.org.tr/resimler/
ekler/937fb5864ed06ff_ek.pdf, 1-4, erişim tarihi: 08.08.2013.
247
YeniToplumcu Belediyecilik Sempozyumu
15 Eylül 2013
• Uysal Halis (2012a), Ülkemizde Su Yönetim Politikalarında Değişim ve Sulama
Kooperatifleri, Su ve Toprak Dergisi, Türkiye Sulama Kooperatifleri Merkez Birliği Yayını, Sayı: 13, Ankara.
• Uysal Halis (2012b), Tarımsal Sulama ve Elektrik Sorunu, Su ve Toprak Dergisi,
Türkiye Sulama Kooperatifleri Merkez Birliği Yayını, Sayı: 13, Ankara.
• World Bank (2006), IrrigationandWaterResourceswith a Focus on IrrigationPrioritisationand Management EconomicSectorWork, World Bank, WaterResourcesandInstitutions.
• YAYED (2012), Bütünşehir Kanunu Ne Getirmektedir? http://www.yayed.
org/id287-incelemeler/buyuksehir-kanunu-ne-getirmektedir.php, erişim tarihi:
03.01.2013.
• Yıldırım Selahattin (1979), Kent Kentsel Olay Kentsel Sorunlar Sosyal Hareketler ve Yerel Yönetimler Üstüne Notlar, Mimarlık Dergisi, 17/2, TMMOB
Mimarlar Odası Yayını, Ankara.
• ZMO (Ziraat Mühendisleri Odası) (2012), Büyükşehir Yasası Verimli Tarım Arazilerini Arsaya Dönüştürecek, Tarım ve Mühendislik Dergisi, Sayı: 101, TMMOB
Ziraat Mühendisleri Odası Yayını, Ankara.
248
Download

içindekiler - Çankaya Kent Konseyi