SAYI 51 OCAK-ŞUBAT-MART 2014
SAYI 51 OCAK-ŞUBAT-MART 2014
ISSN: 1309 - 2626
ODTÜLÜ
ODTÜLÜ
Spor Nasıl Spor Oldu?
Oyunların, statların, seyircilerin anatomisi
Sporun, Latince disportare’den yani boş zaman işinden
skor ve rekor rakamlarına ulaşma serüveni...
ODTÜ’DEN HABERLER... ODTÜ REKORLARI VE SPOR TOPLULUKLARI... ÇETİN YILMAZ’LA SPOR ÜZERİNE... ODTÜ’LÜLER DÜNYANIN ZİRVESİNDE...
C
M
Kariyer Fuarı ilanı
Y
CM
MY
CY
CMY
K
Sevgili ODTÜ’lüler ve
ODTÜ Dostları,
2014, ODTÜLÜ dergisi için yeni bir
dönemin başlangıcı oldu. Bu yılın ilk
sayısı ile birlikte hem yüzümüzü hem
içeriğimizi yeniledik. Ayrıca bundan
böyle yılda 4 sayı ile karşınızda olacağız.
Bu dönüşümü geçirirken, birkaç kritik
nokta belirlemiştik:
Dünyanın en saygın 60 üniversitesinden
biri olmasının yanı sıra sayılı tasarım
okullarından arasında yer alan ODTÜ’nün
dergisini özel olarak tasarlamalıydık.
Türkiye’nin entelektüel birikiminin
oluşmasına öncülük eden bir
üniversitenin dergisi olarak içeriğimizi
elden geçirmeli, ele aldığımız
her konuya, tıpkı üniversitemizin
geleneğinde olduğu gibi 360 derecelik
bir bakış açısıyla yaklaşmalı, “yeni bir
söz” üretebilmeliydik.
Tıpkı ODTÜ gibi, ODTÜLÜ de bir çekim
merkezi olmalı, farklı alanlarda söz
üretenleri de bir araya getirmeliydi.
Bu bakış açısıyla, her sayımızın, dosya
konusu bağlamında bir “meselesi”
olmalıydı.
İşte bu noktadan çıkarak hazırladığımız
ilk sayımızı elinizde tutuyorsunuz. Bu
sayıda dosya konumuz “Spor”, anahtar
sorumuz ise “Spor nasıl spor oldu?”
ODTÜLÜ, üniversiteden haberlerin yanı
sıra işte bu sorunun etrafına örülen,
farklı kalemlerin sıra dışı bakış açılarını
bir araya getiriyor ve okuyucularını spor
üzerine düşünmeye davet ediyor.
Başta değerli hocamız Prof. Dr. Bilgehan
Ögel olmak üzere ODTÜLÜ Dergisi’ne
daha önce emeği geçmiş herkese
teşekkür ediyor, bir sonraki sayımızda,
bambaşka bir mesele üzerine yine
birlikte düşünmeyi diliyoruz...
Doç. Dr. Barış Sürücü
İÇİNDEKİLER
02 ODTÜ’DEN HABERLER
42 SPOR EKONOMİSİ
Yrd. Doç. Dr. Bülent Anıl
14 DOSYA: SPOR NASIL
46 BÖYLE BİR SEVMEK
SPOR OLDU?
GÖRÜLMEMİŞTİR
Tanıl Bora
Kıvanç Koçak
20 STADYUM MİMARİSİ VE
SOSYOLOJİK YANSIMASI
48 FUTBOL AVRUPA’NIN
ORTAK DİLİ OLABİLİR Mİ?
Dr. Adnan Aksu
Röportaj
24 OYUN AŞKINA
52 ÇETİN YILMAZ
İsmail Başöz, Turgut Yüksel
Röportaj
28 TÜRKIYE’NİN GÖNÜLSÜZ
SEVDASI: SPOR
56 SPOR MU DEĞİL Mİ?
Utku Gökerküçük, Volkan Ağır
Mehmet Ali Çalışkan, Pınar Altun
58 EVEREST’E İLK TIRMANIŞ
34 KUSURSUZ İNSAN
ODTÜ Dağcılık ve Kış Sporları Kolu (DKSK)
TAHAYYÜLÜ
60 GÖKYÜZÜNDE SÜZÜLMEK
Dr. Adnan Akçay
ODTÜ Yamaç Paraşütü Topluluğu
36 SPORDA BAŞARI
62 ODTÜ REKORLARI
VE DOPİNG
VE SPOR KULÜPLERİ
Mesut Nalçakan
68 ERDEMLİ’DEN HABERLER
40 YENİ SPORUN
YENİ SPORCULARI
Yrd. Doç. Dr. Psikolog Ozanser Uğurlu
Orta Doğu Teknik
Üniversitesi Mezunlarla
İletişim Dergisi
Ocak - Şubat - Mart 2014
Sayı 51
ISSN: 1309 - 2626
“ODTÜLÜ Dergisi, ODTÜ
Kariyer Planlama Merkezi’nin
mali desteği ile yılda dört
kez yayınlanmaktadır.”
Yazışma Adresi
Mezunlarla İletişim
Müdürlüğü
ODTÜ Rektörlük 1.Kat
06800 Ankara
Tel: (0312) 210 71 07
Fax: (0312) 210 13 58
[email protected]
www.mezun.metu.edu.tr
70 KUZEY KIBRIS KAMPUSU
ODTÜ Adına Sahibi
Prof. Dr. Ahmet Acar
Ufuk Batum
Z. Emir Özer
Yayın Tasarımı
Çağlar Atalay
Yazı İşleri Müdürü
Doç. Dr. Barış Sürücü
Koordinasyon
Nokta Çelik
Sayfa Uygulama
Serhan Baykara
Yayın Kurulu
Doç. Dr. Barış Sürücü
Damla Özlüer (Myra)
Nokta Çelik
Rauf Kösemen (Myra)
Reklam Sorumlusu
Z. Emir Özer
Yardımcı Proje
Sorumlusu
Burcu Tunakan
Katkıda Bulunanlar
Dr. Aydın Tiryaki
Gökhan Tan
Haluk Mesci
E. Neşe Öztürk
Serpil Savaş
Sinan Kadife
Editör
Turgut Yüksel
Damla Özlüer
Yapım
MYRA
www.myra.com.tr
Tasarım Danışmanı
Rauf Kösemen
Röportaj Fotoğrafları
Bingül Özcan
Deşifre
Resul Ayaz
Baskı
İmak Ofset
www.imakofset.com.tr
ODTÜLÜ
kısa kısa
ODTÜ’den Haberler
ODTÜ geçtiğimiz dönemi hareketli geçirdi. Etkinliklerin yanı sıra
alınan ödüller üniversiteyi onurlandırdı.
Mayıs 2013
ODTÜ MEZUNLAR GÜNÜ
2013
Nisan 2013
ODTÜ TEKNOKENT’E
BIRINCILIK
Mart 2013
ODTÜ DÜNYANIN ILK 60 ÜNIVERSITESI
ARASINDA
ODTÜ, Times Higher Education (THE) tarafından
ilan edilen ”World Reputation Rankings 2013”
listesinde dünyanın ilk 60 üniversitesi arasına girdi.
ODTÜ Teknokent, Bilim, Sanayi
ve Teknoloji Bakanlığı tarafından
ilk kez gerçekleştirilen Teknoloji
Geliştirme Bölgeleri (TGB)
Performans Endeksi’ne göre
32 teknoloji geliştirme bölgesi
arasında, 57.39 puanla birinci oldu.
Ödülü, ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ahmet
Acar; Bilim, Sanayi ve Teknoloji Eski
Bakanı Nihat Ergün’den aldı.
Geleneksel ODTÜ Mezunlar Günü,
29 Haziran 2013 Cumartesi günü
yapıldı. Tüm mezunlarımızın
davetli olduğu törende 1963,
1968, 1973, 1983, 1993 ve 2003
yılı mezunlarımıza madalyaları
takdim edildi.
Ekim 2013
GIRIŞIMCI
VE YENILIKÇI
ÜNIVERSITE! ODTÜ, TÜBİTAK ve ilgili
kuruluşların katılımıyla
hazırlanan Girişimci
ve Yenilikçi Üniversite
endeksinde 136
üniversite arasında 86
puanla 1. sırada yer aldı.
Nisan 2013
ODTÜ’YE A’ DESIGN AWARD’ DAN
12 AYRI ÖDÜL
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi,
Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü Öğretim
Görevlisi Dr. Hakan Gürsu ve ekibi; Avrupa Birliği’nin
en önemli ve kapsamlı yeni tasarım yarışması
kabul edilen ve tasarımın başkenti Milano’da her yıl
düzenlenen A’ Design Award yarışmasında 12 tasarım
ödülü aldı.
2
ODTÜ’DE GEÇEN DÖNEM
Ekim 2013
ODTÜ Lisansüstü
Programları Tanıtım Günleri
31 Ekim - 1 Kasım 2013
tarihlerinde gerçekleşti.
Ekim 2013
12. ODTÜ
ULUSLARARASI
CUMHURIYET KUPASI
ODTÜ Eşli Danslar
Topluluğu organizasyonu
ile her yıl Cumhuriyet
Haftası etkinlikleri
kapsamında
gerçekleştirilen,
Türkiye’nin en büyük
ve tek uluslararası dans
sporu etkinliği olan ODTÜ
Uluslararası Cumhuriyet
Kupası’nın 12.’si bu yıl,
26 Ekim 2013
Cumartesi günü ODTÜ
Spor Merkezi’nde
gerçekleştirildi.
Ekim 2013
ODTÜ-İGEM TAKIMI’NA ALTIN MADALYA
ODTÜ İstatistik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zeynep Işıl Kalaylıoğlu ile
Biyolojik Bilimler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Meral Kence’nin
danışmanlığında ve Biyolojik Bilimler Bölümü Öğretim Üyesi
Doç. Dr. Mesut Muyan’ın takım koordinatörlüğündeki METU-Turkey
Takımı; “Bee Subtilis” adlı proje ile; 11-13 Ekim 2013 tarihleri arasında
Fransa’nın Lyon kentinde gerçekleştirilen iGEM (International
Genetically Engineered Machines) Avrupa Şampiyonası’nda altın
madalya kazandı.
Ekim 2013
ODTÜ DÜNYANIN EN İYILERI ARASINDA
ODTÜ, İngiltere merkezli Quacquarelli Symonds
(QS) kuruluşunun hazırladığı “Dünyanın En İyi 800
Üniversitesi” listesinde, 431-440 bandına yükseldi.
ODTÜ, QS tarafından yapılan bilim alanlarına göre
dünya üniversiteleri 2013 yılı sıralamasında da,
toplam 8 bilim alanıyla temsil edilerek, dünyanın
ilk 200 üniversitesi arasına girmişti.
Kasım 2013
YENI FIKIRLER YENI İŞLER 2013 KAZANANLARI
BELLI OLDU
Genç girişimcilerin teknoloji tabanlı projelerini hayata
geçirmesine destek olan Yeni Fikirler Yeni İşler’in 2013 yılı
dönemi görkemli bir final organizasyonu ile tamamlandı.
SAYI 51
3
ODTÜLÜ
HABER
ODTÜ’den Kıpkırmızı Tasarım Başarısı!
ODTÜ, Red Dot Tasarım 2013 Sıralamasında (Red Dot Design Ranking 2013) üniversitelerin yarıştığı Amerika
ve Avrupa bölgeleri için ilan edilen “En Başarılı 15 Tasarım Okulu” arasında 6. sırada yer aldı. ODTÜ,
elde ettiği dereceyle listede dünyanın en ünlü tasarım okullarından olan Pratt Institute (ABD), Royal College of
Art (İngiltere) ve Rhode Island School of Design’ın (ABD) üzerinde yer aldı.
Ü
niversitelerin son
5 yıl içerisindeki
“Kavramsal
Tasarım” kategorisinde
kazandıkları Red Dot
ödülleri dikkate alınarak
oluşturulan sıralamada,
İsveç’ten bir, Fransa’dan bir,
ABD’den beş, Türkiye’den
bir, Almanya’dan dört,
İngiltere’den iki, Brezilya’dan
bir ve Polonya’dan bir eğitim
kurumu yer alıyor. Red
Dot Tasarım Ödülleri,
1955 yılından beri merkezi
Almanya Essen’de bulunan
Design Zentrum Nordrhein
Westfalen tarafından
veriliyor. Red Dot Design
Ranking, uluslararası ortamda
bilinen en prestijli tasarım
ödül sistemlerinden biri.
ODTÜ’nün bu başarısının
temellerinde geçtiğimiz
yıllarda “Red Dot Award:
Design Concept Best of the
Best” ödülünü alan projeler
var. ODTÜ Endüstri Ürünleri
Tasarımı Bölümü 2009 yılı
mezunu Mehrafza Mirzazad
Barijough “kopan
uzuvlar için acil taşıma
ünitesi” konulu
mezuniyet
4
projesiyle 2010 yılında “Red
Dot Award: Design Concept
Best of the Best” ödülünü
kazanmıştı. Bu eğitim
projesi, ODTÜ’nün, 2011
yılı Red Dot tasarım
sıralamasında yer almasında
önemli katkı sağlamıştı.
Bu yıl ise, sıralamada 6. olan
ODTÜ’den iki proje ödül
kazandı. 2013’ün Best of
the Best ödülü, RoPo isimli
tasarımı ile ODTÜ Endüstri
Ürünleri Tasarımı Bölümü
öğrencisi Berk İlhan’ın
oldu. Kendi kendine ayakta
durabilen ve asla devrilmeyen
bir fırça-faraş seti olan
RoPo, sıradan fırça-faraş
ikililerindeki yükseklik
ve küçük altlık nedeniyle
oluşan devrilme eğilimini
ortadan kaldırıyor. Berk İlhan,
bu sorunu ortadan kaldırmak
için hacıyatmaz oyuncağından
esinlenmiş ve alta bir su tankı
yerleştirmiş.
2013 ödülüne layık görülen
proje ise yine ODTÜ Endüstri
Ürünleri Tasarımı Bölümü
öğrencisi Adem Önalan’ın Life
Box’ıydı. Life Box,
afetzedelerin barınak ve gıda
gibi temel ihtiyaçlarını, hızlı
ve etkili bir şekilde karşılamak
için tasarlandı ve özellikle,
afet sonrası ulaşılamayan
bölgelere paraşüt ile yardım
gönderme fikri üzerine
kurgulandı. Ürün,
“Hayal gücünüzü serbest bırakın!”
“Henüz 2. sınıf tasarım stüdyosunda verilmiş bir proje
olmasına rağmen bu proje dünyanın en prestijli tasarım
ödüllerinden biri olan Red Dot: Best of the Best’i almamı
sağladı. Ayrıca kazandığım İMMİB ödülü sayesinde aldığım
burs ile New York’ta School of Visual Arts’ta bir tasarım master
programına başladım. Yani bu fırça faraş tasarımı bana önemli
kapıları açmış oldu. Bu başarının arkasında, bu proje sırasında
tasarıma dair bakış açımı değiştirmem yer alıyor. Bu yeni
bakış açısını şöyle özetleyebilirim: Tasarımcı olarak bir ürün
ya da yeni adıyla bir ‘deneyim’ tasarlamaya kalkışıyorsanız
büyük hamleler yapmaktan ya da risk almaktan korkmamanız
gerekiyor. Hayal gücünüzü serbest bıraktığınızda ve özgürce
düşünmeye başladığınızda, önceden kabul edilmiş bazı
kuralları yıkıp yeni fikirler öne sürebiliyorsunuz ve daha
önemlisi yaptığınız işi sevmeye başlıyorsunuz.” Berk İlhan
ODTÜ’DEN KIPKIRMIZI TASARIM BAŞARISI!
Life Box afet
bölgelerine
hızla yardım
ulaştırabilmek
amacıyla tasarlandı.
yardım malzemelerini
içerisinde barındıran
ve açıldığında dört
kişilik şişme barınağa
dönüşen bir kutu ile daha
sonra barınağın dış yüzeyi
olarak kullanılan bir
paraşütten oluşuyor. Ürünün üzerindeki grafik
yönlendirmeler ve bir
dakikadan kısa bir sürede
kurulması, kullanımı
kolaylaştırıyor. Polietilen
köpükten üretilen kutu, çadır
tabanı için konfor ve izolasyon
sağlarken, darbe emen yapısı
Bir Kutunun İçinde Hayat!
ise paraşüt ile havadan
bırakıldığında yardım
malzemelerini koruyor. Life
Box’ın, “air”, “land” ve “water”
olmak üzere, hava ve kara
kullanımı ile suda yüzebilen
üç farklı çeşidi bulunuyor.
SAYI 51
“Eski bir afetzede olarak, mezuniyet projemde küresel bir
sorun olan doğal afetler ve afetzedelerin ihtiyaçları
üzerinde çalışmaya karar verdim. Kızılay, Akut ve AFAD
gibi kurumlarda yaptığım araştırmalar ve afetzedelerle
yaptığım röportajlar tutarlı problem tespitleri yapmamı
sağladı. Danışman firmamın da yönlendirmeleriyle Life
Box’ı tasarladım. Mezuniyet sonrası hem hocalarımdan
hem de profesyonellerden aldığım olumlu tepkiler Red Dot
tasarım yarışmasına katılmam için cesaret verdi.
Kazandıktan sonra ise projemi Tokyo Tasarımcılar
Haftası’nda da sergileme imkânı buldum. Tokyo’da çok iyi
geri dönüşler oldu, güçlü bağlantılar kurdum.
Hâlâ Life Box ile ilgilenen kişi ve kurumlardan e-mail’ler
alıyorum. Umarım Life Box gerçeğe dönüşür.”
Adem Önalan
5
ODTÜLÜ
haber
İstanbul Avrasya Maratonu’nda “ODTÜ için KOŞ!”
ODTÜ’lüler, 35. İstanbul Avrasya Maratonu’nda dayanışma için koştu. Koşu sırasında elde
edilen gelir, İstanbul ODTÜ Mezunları Derneği’nce burs olanakları için değerlendirilecek.
koşusunu organize ederek onlarla birlikte
koştu.
ODTÜ mezunları,
çalışanları ve
öğrencileri
İstanbul Avrasya
Maratonu’nda
bir aradaydı.
Haberin içeriğine
katkıları nedeniyle
Baraka dergisine
teşekkür ederiz.
6
2012 yılında Golden Marathon seviyesine çıkan
İstanbul Maratonu, bu yıl ODTÜ’den kalabalık
bir ekibi ağırladı. 17 Kasım 2013 Pazar günü
maratona katılan ODTÜ’lüler, İstanbul ODTÜ
Mezunları Derneği’nin organizasyonu ile burs
olanakları yaratmak için koştu. Maratona
katılanlar arasında ODTÜ mezunları, öğretim
üyeleri ve öğrencilerinin yanı sıra Rektör Prof.
Dr. Ahmet Acar, Mühendislik Fakültesi Dekanı
Prof. Dr. Uğurhan Akyüz, Rektör Danışmanı
Doç. Dr. Barış Sürücü de vardı.
Kimi ODTÜ’lünün kırmızı göğüs numarası ile
42 km, kiminin mavi göğüs numarası ile 15 km
kiminin de yeşil göğüs numarası ile 10 km
koştuğu maratonda, bir mezun da engelliler
Rektör Prof. Dr. Ahmet Acar, maraton
sonrası yaptığı açıklamada “Birliktelik ve
dayanışma duygusu ODTÜ kültürünün önemli
bir parçasıdır. ODTÜ birlikteliği İstanbul
Maratonu’nda da güzel bir ilk yaratmış
ve çeşitli illerden gelen mezunlarımız,
çalışanlarımız ve hocalarımız birlikte
koşmuşlar, sportmence yarışmışlardır. Maddi
desteğe ihtiyacı olan öğrencilerimize sağlanan
burs ve yardımlar ODTÜ dayanışmasının
en güzel örneklerinden biridir. Bu burslar,
ailelerinin güçlükle okuttuğu çok sayıda
ODTÜ öğrencisinin başarısında önemli
rol oynuyor. Bu kapsamda ODTÜ
mezunlarının ODTÜ öğrencilerine
verdiği bursların da özel bir anlamı var.
Mezunlarımızın ve mezun derneklerimizin
bursları, öğrencilerimize ‘mezunlar olarak
yanınızdayız’ mesajını verdiği için manevi
açıdan çok değerli ve yalnız burslu öğrencilere
değil hepimize güç veriyor,” dedi.
ODTÜ mezunlarından Nilüfer Ağırdır (Man ’79)
ise “Bunu saymayız ya da haberimiz olsaydı biz
de koşardık diyenler için, seneye bu çok keyifli
organizasyona ODTÜ camiasının daha geniş
katılımını heyecanla bekliyoruz,” dedi.
Bu sene çok farklı!
5 saat 15 dakika okulum için koştum!
Engelli arkadaşlarımızın yaşadıkları zorluklara dikkat
çekmek için başlattığımız bu organizasyon, geçtiğimiz koşuda
beşinci yılına girdi. Üst seviye koşucu arkadaşlarımız engelli
arkadaşlarımızın ekibinde olmaktan duydukları mutluluğu ve
gururu birçok kez dile getirdiler. Bu sene ODTÜ için, çok kısa
bir zaman içinde benzer bir oluşum için bir araya geldik. Bize
ayrı bir gurur yaşatan konuğumuz ise rektörümüz Sayın Ahmet
Acar’dı. Ahmet Hocamız sinerjimizin en üst noktaya ulaşmasını
sağladı. Selçuk Koçum, METE ’92
Hayatımda hep yapmaya çalıştığım gibi
bu maratonda da “İyilik peşinde koş”maya
çalıştım. 42 km’nin sonunda kendi hayatıma
yeni bir yön kazandırırken, ihtiyacı olan
insanların da hayatlarına dokunabilmek
istedim ve Avrasya Maratonu’nda 5 saat 15
dakika süresince mezun olduğum okulum için
koştum. Sinem Kural, FDE ’08
HABER
ODTÜ Geliştirme Vakfı
30. Yaşında
Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin
eğitim-öğretim, bilimsel ve teknolojik
araştırma-geliştirme ve topluma hizmet
etkinliklerine ve kurumun ulusal
ve uluslararası tanınırlığına, maddi kaynak
yaratarak katkıda bulunmak amacıyla
1983 yılında kurulan ODTÜ Geliştirme Vakfı
30. yaşını kutladı.
ODTÜ ailesinin, dostları ve sevenlerinden
aldığı maddi ve manevi destekle amaçları
doğrultusunda sürekli büyüyen Vakıf, kamusal
nitelikteki faaliyetleri ile bilimsel, kültürel,
sosyal ve sportif alanlarda destekleyici
çalışmalar ve işbirlikleri de geliştiriyor.
Üniversitenin bilimsel, teknolojik ve
kültürel gelişimine destek olmayı birincil
hedeflerden biri olarak belirleyen Vakıf,
senedinde öngörülen kuruluş hedeflerini
gerçekleştirmek için öncelikle bağlı şirketler
kurarak maddi kaynak yaratmak adına 1983
yılında EBİ (Elektronik Bilgisayar İnşaat
Turizm Yatırım Ticaret ve Sanayi) A.Ş. ve
GÜDAŞ (Gıda Üretim ve Dağıtım Ticaret)
A.Ş.’yi kurdu. Daha sonraki yıllarda Eğitim
Hizmetleri A.Ş., ODTÜ Teknokent Yönetim
A.Ş. Yayıncılık ve İletişim A.Ş. ve son olarak
OTEST (Otomotiv Test ve Taşıt Araştırma
Geliştirme Danışmanlık San. ve Tic.) A.Ş.
kuruldu. Vakıf, bugün faal olan beş şirketle
birlikte bir bütünlük ve dayanışma içinde,
yeni ve değişen gereksinimleri karşılayacak
yaklaşımla büyümeye devam ediyor.
Yıllardır gerek kendi olanakları, gerekse
kurum, kuruluş ve kişiler ile birlikte yaratılan
maddi olanaklar sayesinde, binlerce ODTÜ
öğrencisine karşılıksız burs veren ODTÜ
Geliştirme Vakfı’nın son beş yıl için verdiği
toplam burs tutarı, yaklaşık 5.500.000 TL oldu.
30. Yıla Özel Proje
ODTÜ, üzerinde kurulduğu 40.000 dekarlık kıraç
arazinin ağaçlandırılması amacıyla, 1958’den
beri gerçekleştirdiği ağaçlandırma projeleri
sayesinde Ankara’ya bir orman kazandırmıştı.
Bu geleneği sürdüren ODTÜ Geliştirme Vakfı,
30. yıl etkinlikleri kapsamında ODTÜ 1 ve ODTÜ
3 ormanları içerisinde yer alan bozuk orman
alanları ve ağaçsız bölgelerin ağaçlandırılması
ve rehabilitasyonu amacıyla Bir Ağaç Sizden Bir
Orman Bizden Kampanyası’nı başlatıyor. Proje,
orman varlığını artırmak, şehrin etrafında yeşil
kuşaklar oluşturmak, gelecek nesillere yeşil ve
yaşanabilir bir ülke bırakmak yolunda önemli bir
kilometre taşı olmayı amaçlıyor. Proje kapsamında;
Soldan sağa:
Prof. Dr. Ramazan Aydın,
Prof. Dr. Ural Akbulut,
Prof. Dr. Ahmet Acar,
Prof. Dr. Ömer Saatcioğlu
• 256 hektar (2560 dekar) bozuk orman alanının
rehabilite edilerek verimli hale getirilmesi,
• 100 hektar (1000 dekar) ormansız alanın
ağaçlandırılarak orman varlığının artırılması,
• Orman ekolojisinin gelişimi ve korunmasına
katkıda bulunulması,
• Erozyonun önlenmesi,
• Hava kirliliğini önlemeye katkıda bulunulması,
• Gürültü kirliliğini önlemeye katkıda
bulunulması,
• Göl çevresinin estetik görünümüne katkıda
bulunulması,
• Estetik amaçlı yol korumasının sağlanması,
• Doğa yürüyüş alanlarının artırılarak,
iyileştirilmesi hedefleniyor.
SAYI 51
Nasıl destek verebilirsiniz?
• 6056’ya kısa mesaj
(Bir ağaç için bir SMS=10 TL)
• Havale/EFT yoluyla
• Kredi kartıyla online
• Ayrıntılı bilgi için:
biragacsizdenbirormanbizden.org.tr
7
ODTÜLÜ
TEKNOKENT
Tekno Girişimcilerin Dünyası
X Yazı
UFUK BATUM
ODTÜ Teknokent
Genel Müdür Yardımcısı
Dünyada söz sahibi bir güç olmak isteyen Türkiye’de girişimcilik
ekosistemi hızla gelişmeye başladı. Belki bazı işlerin henüz arzu edilen
derinlikte ve kalitede olduğunu söyleyemeyiz; ancak hem kamunun
hem de özel sektörün önemli katkıları ve çabalarının olduğu biliniyor.
Y
Yatırımcılar iş
fikirlerini hayata
geçirmek
ve var olan işleri
geliştirmek,
büyütmek için
genç beyinlere,
yenilikçi
girişimcilere
ihtiyaç duyar.
apılmaya çalışılanların önemli bir
kısmının “özendirici ve yönlendirici
politikalar” olduğunu memnuniyetle
tecrübe ediyoruz. Üniversiteler girişimcilik
ve yenilikçilikleriyle değerlendiriliyor. Endeksler
açıklanıyor, kurumlar arasında hoş bir rekabet
gelişiyor. Herkes daha iyisini yapma peşinde
olduğundan, birbirinden öğrenme ve birbiriyle
işbirliği yapma yolu da açılıyor. İşte burası bence
çok önemli, çünkü Türkiye’de 10 yıldır yaşanan
GSMH artışını sürdürülebilir kılmanın ve “orta
gelir tuzağı”ndan kurtulmanın yolu, gelişen
teknolojiler ve tecrübeler ile üretilen değeri
paylaşmakta yatıyor.
Girişimcilik ekosistemi genişledikçe, bu alanda
faaliyet gösteren kurum ve bireylerin sayısı
arttıkça, Türkiye öğreniyor, gelişiyor, çeşitleniyor.
Bu ekosistemin içinde uzunca bir süredir faaliyet
gösteren bir üniversite ve teknopark olarak yeni
kurulan şirketleri (start-up) ve akademisyen
şirketlerini (spin-off) destekliyoruz. Bu alanda
çeşitli eğitimler, seminerler ve destekler
8
veriyoruz. Yüzlerce şirketle etkileşim halindeyiz.
Durum böyle olunca bu yeni alanın fotoğrafını
çekmek, belli bir düzeyde durum analizi yapmak
olanaklı hale geliyor. Tabii tek bir köşe yazısında
bütün detayları aktarabilmek pek de mümkün
değil. Ancak yine de özellikle genç girişimcilerde
temelde gördüğümüz ortak (ve sıklıkla yapılan)
hataları sıralamak sanırım yerinde olacaktır.
“İş fikri her şeydir!”
Temel yanlışların başında bu yargı geliyor. Genç
girişimciler iş fikirlerini fazlaca kutsuyor, sonra da
adeta onun esiri oluyor. Durum böyle olunca da
işin gerektirdiği “pivot”lamayı yapamıyorlar.
Dış dünya ve daha da önemlisi piyasalar
(müşteriler, kullanıcılar, dağıtıcılar, rakipler vb.) o
iş fikrini kabul etmeyebiliyor; girişimcinin bu iş
fikrini belli doğrultuda değiştirmesini,
yenilemesini bekliyor. Ama yok, bizim girişimciler
bu konuda tam bir Ortodoks! İlla yola ilk çıktığı iş
fikrini piyasaya dayatacak! Tabii bir de iş fikrini
kimseyle paylaşamama psikolojisi var. Sanki
birileri alıp kaçacak! Çoğu zaman tecrübe ettiğimiz
TEKNO GIRIŞIMCILERIN DÜNYASI
şey, doğal olarak iş fikrinin beslenememesi,
gelişememesi, başarılı olamaması! Sonuçta
piyasada birbirini tekrar eden, “ben de” diyen
taklitçiler çoğalıyor; rekabet değer üzerinden
değil, çıplak fiyat üzerinden yapılıyor.
“İş fikrim var, hemen şirket kurayım!”
Girişimcilerimiz ön araştırma, analiz
ve planlama yapmayı pek sevmiyor. Ayrıca
iş fikrini sahada, piyasada küçük çaplı
denemeden, test etmeden, pazar araştırması
yapmadan, en basit bir anketle mevcut veya
potansiyel müşterilere soru sormadan hemen
şirketleşmek ve zenginleşmek istiyorlar. Oysaki
biraz emek verip iş modeli geliştirmeleri, iş planı
yazmaları gerekiyor. Müşteri beklentilerini
çok iyi anlamaları ve gerçek bir ihtiyacı karşılıyor
olmaları gerekiyor. Piyasayı test ettikten,
prototipleri piyasanın kabul edeceği son ürün
haline dönüştürebildikten sonra şirket kurmak,
çoğu zaman daha akıllıca duruyor.
“Önemli olan üründür, teknolojidir; zaten iyi
ürün/hizmet pazarlama gerektirmeden kendi
kendine satar!”
Mazide kalan söylemlerden, yanlış kanaatlerden
biri de ne yazık ki bu. Özellikle mühendislik veya
teknik kökenli girişimcilerde işin AR-GE sürecine
fazla dalıp kolay kolay çıkamama, kendilerini iyi
hissettikleri laboratuvarlarda 3-5 yıl debelenme,
sadece kamu destekleriyle ayakta durmayı
hedefleme ve sonuçta yeni bir ürün çıkartamama
gibi durumlarla sıklıkla karşılaşıyoruz. Hiçbir
kamusal destek olmaması ne kadar yanlışsa,
mevcut desteklerin özensiz kullanılması, adeta
genç girişimcileri afyonlaması, uyuşturması da
bir o kadar yanlış olabiliyor. Ayrıca bu durum
ekonomiye verimsizlik olarak da geri dönebiliyor.
Teknik kökenli girişimciler çoğu zaman
“mükemmel ürünü” arıyor. Bu da gereğinden
uzun bir süre ve finansman gerektiriyor. Kaldı ki
müşteriler belki de o mükemmel ürünün peşinde
değil de, daha sade ve kolay, ücreti de daha
mütevazı bir ürün arıyor olabilir. Bir de
unutmayalım ki “az üreticili çok müşterili” çağ
çoktan kapandı ve rekabette fark atmanın en
önemli yolu “müşteri sadakati” yaratmak oldu.
Girişimcilik gerçekten de
çok disiplinli, farklı
dinamiklerin yer aldığı zor
ama zevkli bir iştir.
Bu nedenle girişimci müşteriyi bulmalı, geliştirmeli
ve onun ihtiyaçlarını çok iyi anlayarak karşılamaya
çalışmalı.
“Takım kurmaya gerek yok, ben her şeyi tek
başıma yaparım!”
Yapamazsın arkadaş; gücün yetmez, paran yetmez,
bilgin yetmez, tecrüben yetmez! Girişimcilik
gerçekten de çok disiplinli, farklı dinamiklerin yer
aldığı zor ama zevkli bir iştir. İyi kurulmuş ve etkin
çalışan bir takımın başarılı olma şansı çok daha
yüksektir.
“Ne yatırımcılara ne de mentorlara güven
olmaz, arkanı döndüğün an iş fikrini çalarlar,
altını oyarlar!”
Genç girişimlerin ve teknoloji tabanlı
start-up’ların büyüme safhalarında pazarlama
bütçesi (sadece pazarlama değil, diğer alanlarda da
olabilir) önemli bir ihtiyaçtır. Bazen bunun için
melek yatırımcı, risk sermayesi gibi
mekanizmalara ihtiyaç olabilir. Şüphesiz ki
işimizin belli alanlarını, püf noktalarını koruma
ihtiyacı varsa tescillerle, patentlerle, faydalı
modellerle korumalıyız. Hatta gerekiyorsa
yatırımcılarla gizlilik anlaşmaları bile
imzalanabilir. Ondan sonra da artık güven
duymaktan başka yapacak bir şey kalmıyor.
Yatırımcılar iş fikirlerini hayata geçirmek
ve var olan işleri geliştirmek, büyütmek için genç
beyinlere, yenilikçi girişimcilere ihtiyaç duyar.
Türkiye’de
10 yıldır yaşanan
GSMH artışını
sürdürülebilir
kılmanın yolu,
gelişen teknoloji
tecrübeleri ile
üretilen değeri
paylaşmakta
yatıyor.
Üniversiteler arasında yapılan Girişimcilik
ve Yenilikçilik Endeksi’nde de Teknoparklar
Endeksi’nde de birinci çıkan ODTÜ’nün
bir mensubu olarak, ülkemizde nitelikli girişimcilik
için büyük bir potansiyel olduğuna inanıyorum.
Yeter ki tecrübeden ve bilgiden yararlanalım,
sıklıkla yapılan hataları tekrarlamayalım.
SAYI 51
9
ODTÜLÜ
haber
Eymir’de Şenlik Var!
Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin Ankara’ya ODTÜ Ormanı’nı kazandırdığı
Geleneksel Eymir Gölü Şenliği ve Ağaç Dikme Bayramı, 3 Kasım 2013 Pazar günü,
Eymir Gölü’nde yapıldı.
G
eleneksel şenlik kapsamında, 25 Ekim
2013 Cuma günü ODTÜ yerleşkesinde
yapılan ağaç dikme etkinliği ile Ekim
ayında 10 binden fazla fidan, ODTÜ arazisine
dikilmiş oldu. Öte yandan, “Bir Ağaç Sizden,
Bir Orman Bizden” kampanyasıyla 300 bin
ağacın ODTÜ ormanına kazandırılması
hedefleniyor.
Kayıkhane bölgesinde düzenlenen şenlikte,
Eymir Gölü, Gölbaşı giriş kapısında yapılan
ağaç dikiminin ardından değişik gösteriler
yapıldı. ODTÜ öğrenci topluluklarından
Capoeira Topluluğu, Eşli Danslar Topluluğu,
Jonglörler Topluluğu ve Türk Halk Bilimleri
Topluluğu’nun gösterilerinden sonra, her yıl
Cumhuriyet Haftası etkinlikleri kapsamında
gerçekleştirilen Cumhuriyet Koşusu ile kürek
yarışı yapıldı.
Rektör Prof. Dr. Ahmet Acar, ağaç dikimi
öncesinde yaptığı konuşmada; ODTÜ’de ağaç
dikme geleneğinin 52 yıl önce, 1961 yılında
başladığını; ağaç ve doğa sevgisinin ODTÜ
kimliğinin bir parçası olarak bugün de aynı
güçle devam ettiğini belirterek, Türkiye’nin
farklı bölgelerinden gelen ODTÜ’lülere
ve Ankaralı doğaseverlere teşekkür etti.
Bugün ODTÜ’nün yarattığı ve koruduğu
tescilli ODTÜ ormanının, Ankaralılar’a temiz
hava, iyileşmiş bir mikroklima ve çok zengin
bir doğa ve ekosistem sunduğunu kaydeden
Rektör Acar, sözlerini şöyle sürdürdü:
Şenlik
kapsamında Ekim
ayında 10.000’den
fazla fidan dikildi.
10
“ODTÜ, devraldığı araziyi ve gölü hiçbir şekilde
bir rant aracı, gelir kapısı olarak görmemiştir.
ODTÜ, çorak Ankara bozkırını ormana
EYMİR’DE ŞENLİK VAR!
dönüştürerek Eymir Gölü ve çevresini en bakir
haliyle korurken, topluma ve doğaya karşı
duyduğu sorumlulukla hareket etmiştir.”
Eymir Gölü’nün, ODTÜ doğasının,
ekosisteminin ayrılmaz bir parçası olduğunu
vurgulayan Rektör, ODTÜ’nün Eymir Gölü’nün
çarpık yapılaşmaya ve çevre kirliliğine karşı
titizlikle koruduğunu belirterek, bugün
binlerce Ankaralı’nın Eymir’in doğal,
betonlaşmamış, bakir halini tercih ettiğini
vurguladı.
Bazı basın organlarında yer alan, Eymir
Gölü’nün halka kapalı olduğu, ODTÜ’nün
Eymir’den rant elde ettiği ve restoran işlettiği
iddialarının doğru olmadığını açıklayan
Prof. Dr. Acar, Eymir Gölü’nün halka açık
olduğunu, yaya ve bisikletli olarak her zaman
girilebildiğini, Nisan-Kasım aylarının hafta
sonu ve bayram günlerinde, araç trafiğinin
kısıtlandığı saatlerde Rektör olarak kendisi
dahil hiçbir ODTÜ’lünün özel aracı ile göle
girmediğini kaydetti. ODTÜ’nün Eymir
Gölü’nde işlettiği hiçbir restoran olmadığını,
göle gelen Ankaralılar’a hizmet veren
restoranların sayısında, son 15 yıldır
bir artış olmadığını ve yasal olarak alınan
kiranın son derece cüzi olduğunu açıklayan
Rektör; “ODTÜ, Eymir Gölü’nü korumaya,
doğal çevresini ve ortam kalitesini artırmaya
devam edecektir. Bu konuda kesinlikle
kararlıyız,” dedi.
SAYI 51
Şenlik
kapsamında
Cumhuriyet
Koşusu ve kürek
yarışları da yapıldı.
11
ODTÜLÜ
REKTÖRDEN
X Yazı
PROF. DR.
AHMET ACAR
Rektör
Yol inşaatı
nedeniyle
kaybettiğimiz 3.017
ağaç yerine, Ekim
ayından bu yana
kampusun değişik
bölgelerinde
düzenlediğimiz
etkinliklerde
48.000 kadar
yeni fidan diktik. Bu
kapsamda,
3 Kasım Pazar günü
düzenlediğimiz
“Eymir Gölü
Şenliği ve Ağaç
Bayramı”na katılan
10.000’den fazla
ODTÜ’lü
ve doğasever ile
birlikte gerçek bir
şenlik yaşadık.
12
ODTÜ Ormanı, Eymir
Gölü ve “ODTÜ Yolu”
Değerli ODTÜ’lüler,
ODTÜLÜ Dergisi’nin bu sayısında, “ODTÜ
Ormanı” ve “ODTÜ Eymir Gölü” konularındaki
duyarlılıklarımıza ve 2013 yılının Sonbahar
aylarında Üniversitemizin ve ülkemizin
gündeminde önemli yer tutan “Yol” tartışmasına
değinmek istiyorum. “ODTÜ Ormanı”, herhangi
bir yeşil alan değildir; boş bir bozkır yıllarca
emek verilerek yeşertilmiştir. Bugün “Ankara’nın
akciğeri” olarak tanımlanan ODTÜ Ormanı, bize
geçmiş kuşaklardan emanettir ve onu geliştirerek
geleceğe taşımak görevimizdir.
Yaklaşık otuz yıl önce Anadolu Bulvarı’nın
devamı niteliğindeki yolun ODTÜ arazisinin
sınır bölgesinden geçmesi gündeme geldiğinde,
Üniversitemiz aynı toplumsal sorumluluk
duygusuyla, yine Ankaralılar’ın ihtiyaçlarını
düşünerek bu güzergaha onay vermiştir. Son
yirmi yıl içinde kabul edilen ve en son olarak 2013
yılında hazırlanan imar planlarının tümünde,
ODTÜ söz konusu yol projesine iyi niyet
ve sorumlulukla yaklaşmış, her aşamada kamu
yararını gözeterek bu güzergaha onay vermeyi
sürdürmüştür. Ancak, yol yapımının ertelendiği
yirmi yıl içinde güzergahın ODTÜ arazisi
dışındaki bölümünde mahalleler kurulmuş,
yoğun yapılaşma olmuştur. Geçtiğimiz yılın bahar
aylarında Çiğdem ve 100. Yıl mahallelerinde
başlayan yol inşaatına karşı tepkiler ortaya
çıktığında, sorunun güç kullanarak değil, taraflar
arasında hukuka bağlı kalınarak, diyalogla
ve proje değişiklikleriyle çözülmesini savunduk.
Konunun kamuoyunda anlaşılması ve sorunun
bir demokratik topluma yakışacak şekilde katılım
ve uzlaşma ile çözülmesi için elimizden gelen
gayreti gösterdik. Ancak, protestoların yer yer
şiddete dönüşmesi ve protestoculara karşı aşırı
güç kullanılması önlenemedi. Belediye ekiplerinin
yasal süreci beklemeksizin, Bayram tatilinin son
günü olan 18 Ekim günü, bir gece baskınıyla ODTÜ
arazisine girmesi, ülkemizde yasaların, demokrasi
ve meşruiyet anlayışının ne kadar tartışmalı
olduğunu gösterdi. Son yirmi yıldır ODTÜ imar
planlarında yer alan bir yolun açılması için; gerekli
yasal süreç beklenmeden bir baskınla yerleşkeye
girilmesi ve bazıları nakledilecek 3.000’den fazla
ağacın belediye ekipleri tarafından bir gecede yok
edilmesi, başta ODTÜ’lüler ve doğaseverler olmak
üzere çok geniş toplum kesimlerinin tepkisine
neden oldu. Bu kabul edilemez hukuksuz müdahale
hakkında Üniversitemiz tarafından başlatılan idari
ve adli işlemler sürmektedir. ODTÜ, tüm yasal,
meşru zeminlerde haklarını savunacak
ve konunun takipçisi olacaktır.
Sevgili ODTÜ’lüler,
Bu son olayla birlikte, ODTÜ Ormanı’nı, Eymir
Gölü’nü ve doğayı korumamızın önemi ve gereği
daha da hissedilir hale geldi. ODTÜ’lüler
ve doğaseverler bu süreçte hep yanımızda oldu.
ODTÜ Ormanı’na destek vermek isteyen
ve özellikle ağaçlandırma şenliklerimize katılma
olanağı bulamayan ODTÜ’lülerin sevinecekleri
güzel bir haberim var. ODTÜ Geliştirme Vakfı
işbirliği ile 300.000 fidan dikme hedefiyle
bir ağaçlandırma kampanyası başlatıyoruz.
Tüm ODTÜ’lüler, internet üzerinden, SMS
ve banka havalesi ile verdikleri desteklerle
yurt içinden ve yurt dışından “Bir Ağaç Sizden,
Bir Orman Bizden” kampanyasına katılabilecekler.
Vereceğiniz desteklerle sağlanan fidanların
dikildiği etkinliklerde davetlimiz olacaksınız;
fidanları katılabilenlerle birlikte dikeceğiz.
ODTÜ öğrencileri, mensupları, mezunları ve tüm
doğaseverlerle birlikte ODTÜ Ormanı’na, Eymir
Gölü’ne ve doğaya sahip çıkmaya devam edeceğiz.
En iyi dilek, sevgi ve saygılarımla.
ODTÜ ORMANI, EYMIR GÖLÜ VE “ODTÜ YOLU”
ODTÜLÜ
dosya
Yazı
TANIL BORA
Spor
Nasıl
Spor
Oldu?
Sporun, Latince disportare’den yani kafayı
dağıtmak, dağılmak’tan yani boş zaman
işinden, sanayileşme-kapitalistleşme
ve milliyetçilik-militarizm ikilisinin kol kola
girerek bu eylemin neredeyse aslı esası
haline gelen skor ve rekor rakamlarına
ulaşma serüveni...
ODTÜLÜ
dosya
“İ
ngiltere’de erkekler yıllarca
birkaç meraklının oluşturduğu
küçük çemberin ortasında çıplak
yumruklarıyla birbirlerinin kemiklerini
kırdılar ama hiçbir zaman spor denmedi buna;
ta ki boks eldiveni icat edilip de bu seyirlik
oyunu on beş raunda kadar uzatmaya ve böylece
piyasaya uygun bir düzenlemeye kavuşturmaya
imkân verene kadar. İnsanlar yüz yıllarca sürat
ve mukavemet koşucusu, atlayıcı ve binici
olarak kendilerini gösterdiler ama hep ‘cambaz,
soytarı’ olarak kaldılar, çünkü seyircileri sportif
bir şekilde ‘örgütlenmiş’ değildi.”
Niteliksiz Adam’da 20. yüzyıl edebiyatının
klasiklerinden olan Avusturyalı romancı Robert
Musil, 1931’de yazmış bu cümleleri. Modern
çağda sporun doğuşunun ne kadar özlü bir
anlatımı, değil mi! Evet, insanlar doğrulup
iki ayakları üzerinde durmazdan,
yani homo erectus olmazdan
önce bile atlıyor, zıplıyor, belki
bir şeyler de
fırlatıyorlardı.
Bedensel
hareketlerinde
ustalaştıkça,
evet, bunları
teşhir etmeye,
becerilerini birbirleriyle
yarıştırmaya da yöneldiler;
ama “arkadaş arasında”
ya da bir dar muhit içinde
yapılıyordu bu. Dar muhit
derken, soyluların seçkin
çevresinde de olabilir, Musil’in
bahsettiği gibi işçi sınıfından
erkekler arasında da…
Modern zamanlar öncesinde,
spora benzer etkinliklerin
ayrı bir faaliyet olarak
örgütlenmesinin örneklerini
de biliyoruz. İlk akla gelen,
Eski Yunan’daki antik
olimpiyatlardır. Bu, ruh-beden
bütünlüğünü ve bunun “güzelliğini”
16
SPOR NASIL SPOR OLDU?
teşhir eden bir kamusal etkinlikti. Yarışmacıları
tasvir eden ve öven edebiyat da bu etkinliğin
bir parçasıydı; hatta bazı araştırmacılar, şiirin
doğuşunu, kahramanların yanı sıra sporculara
duyulan hayranlığı işleyen övgü geleneğine
dayandırırlar. Antik olimpiyatlar, spor
felsefesinin temel sorularının da kaynağıdır:
Arete mi, Agon mu? Yani, yetkinleşme
çabası mı, yarışma mı? İnsanın kendini
geliştirme, yüceltme azmi mi, rakibi alt etmek
mi? Platon’un biçimlendirici, nizam verici,
disipline edici oyun anlayışı ile Aristoteles’in
bir eylemin anlatısına dahil olarak deneyimi
genişletmeye dayalı oyun anlayışı da rekabet
ederler, antik olimpiyat sahnesinde.
Modern öncesi spor örgütlenmelerinin bir
başka tarihsel örneği, Roma’nın gladyatör
dövüşleri ve Bizans’ın araba yarışlarıdır. Her
ikisi de kitlesel seyirliklerdir; iktidarların
ahaliyi coşturup “eğleme” kabiliyetlerini
geliştirmesine yaramışlardır.
Bir başka örnek, ortaçağda Avrupa’nın birçok
ülkesinde oynanan halk futboludur. İki köy
veya iki mahalle ahalisinin cümbür cemaat
bir topu ötekinin kalesinden içeri sokmaya
çalıştığı, tekme yumruk saymadan saatlerce
sürdürülen bu oyun, bir nevi karnavaldır. Halka
ayda yılda bir serbestçe “azma” fırsatı sağlar.
Modern sporun ruhuna bu gelenekten de bir
soluk üflenmiştir.
Spor kelimesi, Latince disportare’den geliyor:
Kafayı dağıtmak, dağılmak demek. Yani
boş zaman işidir. Nitekim modern sporun
tohumları, 17. yüzyılda İngiltere’de okullar
çevresinde atıldı. Boş vakitlerinde beden
hareketleriyle uğraşan öğrenciler
ve öğretmenleri, ilk spor kulüplerini kurdular.
Bu spor kulüpleri, 18. yüzyılda sadece beden
eğitimi ve jimnastikle meşguldüler. Yarışma,
rekabet içermeyen, ölçüm yapılmayan, derece
verilmeyen, soylu ve burjuva muhitlere mahsus
bir faaliyetti. Kıta Avrupası’nda ise spor
deyince, 19. yüzyılın ortalarına kadar, at yarışı,
avcılık ve kürek çekmek anlaşılıyordu.
Spor bir
seyirlik olarak
örgütlendikçe,
eğlence ve kültür
endüstrisinin
gitgide büyüyen
bir sektörü haline
geldi.
Sporun örgütlenmesini, ayrı bir toplumsal
faaliyet alanı olarak ayrışmasını
ve yaygınlaşmasını sağlayan, sanayileşmekapitalistleşme ve milliyetçilik-militarizm
ikilileri oldu. Sportif faaliyetler, nüfusu
sanayileşmeye uygun bir şekilde disipline
etmeye yarıyordu. Hem bedenleri verimli
ve güçlü kılmaya, hem hareket
koordinasyonunu geliştirmeye katkısı vardı.
Takım sporları, sanayi emeğinin gerektirdiği
işbölümlü çalışmanın bir mecazı gibiydi. Spor
faaliyetleri, kapitalizmin standartlaştırıcı
ve nicelleştirerek rasyonelleştirici mantığının
sirayet etmesine de çok uygundu; böylece skor
ve rekor rakamları, giderek sporun neredeyse
aslı esası haline geldiler. Bugün birçok
“sporsever”, performansın estetik tecrübesine
falan değil neticesine, skoruna meraklıdır.
Spor aynı zamanda bir seyirlik olarak
örgütlendikçe, eğlence ve kültür endüstrisinin
SAYI 51
gitgide büyüyen bir sektörü haline geldi.
20. yüzyıl boyunca boş zaman arttıkça ve kitle
iletişim araçları geliştikçe, sporun kapladığı
alan da genişledi. Birçok beden hareketi
ve oyun sporlaştırıldı. 1891’de basketbol,
1892’de hentbol, 1895’te voleybol icat edildi.
Spor yönetimleri, bugüne kadar, her branşın
yarışmacı ve seyirlik yanını geliştirmek
için tetiktedirler. Mesela geçen sene, antik
olimpiyatların bileşenlerinden biri olan
güreşin, artık “sıkıcı” göründüğü için olimpiyat
programından çıkarılması gündeme geldi,
tartışıldı. Son yıllarda medya bu bakımdan
gittikçe daha fazla söz sahibi oluyor, kurallara
ve organizasyonlara müdahale ediyor.
Spor, cezbettiği seyirci kitlesiyle, medyada
kapladığı yerle, reklam yatırımlarıyla, bahis
oyunlarıyla, kılık kıyafetleriyle iştahlı bir
endüstriye dönüştükçe, sporcular da giderek
daha fazla profesyonelleştiler. Sporculuk,
17
ODTÜLÜ
dosya
Ortaçağ Avrupası’nda
halk futbolu, iki
köy veya mahalle
ahalisinin cümbür
cemaat, bir topu
ötekinin kalesine
sokmaya çalıştığı
bir nevi karnavaldır.
Mahalle arasında
oynanan futbol
ile bir eğlence
endüstrisi olan
profesyonel futbol
aynı sayılabilr mi?
bir meslek seçeneğine, özellikle yoksullar için
(tabii büyük kitle içinde birkaç olağanüstü
yetenekli ve aynı zamanda talihliye nasip
olan) bir sınıf atlama fırsatına dönüştü.
Profesyonelliğin artması, rekabet
ve performans baskısını tetikledi; psişik baskı,
aşırı yükleme ve doping, “elit” sporcuların
sağlığını tehdit edecek noktaya geldi.
Gladyatörleri hatırlatan bir durum!
Spor müsabakalarını izlemek için hayranlık
ve heyecanla seferber olan seyirci kitlelerinin,
piyasayla ve iktidarlarla beraber, milliyetçiliğin
de ilgisini çekmesi kaçınılmazdı. Milliyetçi
ideoloji, 19. yüzyıl sonlarından 20. yüzyıl
ortalarına kadar, sporu, “topyekûn savaş”
konseptine uygun bir milli bünye yaratmanın
aleti olarak gördü. Askerlikle beden eğitimi,
iç içeydiler. 20. yüzyılın ikinci yarısında
milliyetçilik açısından sporun daha çok seyirlik
yanı işlevsel hale geldi. Spor yarışmaları,
halkı millî ruhla seferber etmenin, millî
böbürlenme ve rekabetlerin hem teşhir sahası
hem jeneratörü oldu. (Ülkelere göre madalya
sıralamasının, Nazi Almanyası’nın düzenlediği
1936 Berlin Olimpiyatları’nda başladığını
bilir miydiniz?) Burada da Bizans’ta araba
yarışlarında “Maviler” ve “Yeşiller” takımlarının
birbirlerine ölümüne husumet besleyen
taraftarları geliyor akla. Sporun, özellikle
futbolun, sadece ulusal kimlikler arasında
18
SPOR NASIL SPOR OLDU?
değil, kulüplerin taraftarları arasında da sert
husumetlerin jeneratörü olabildiğini biliyoruz.
Bu husumetlerin zaman zaman, kâh etno-dinsel
kâh politik ve sınıfsal husumetlerin temsilini
üstlendiğini de biliyoruz. Ortaçağ halk futbolu
geleneğini hatırlatmıyor mu biraz?
Sporun hayatın içindeki “öylesine” bir etkinlik
olmaktan ayrılıp müstakil olarak örgütlenmesi,
modern çağın ve kapitalizmin icadı değil. Bazı
tarihsel örneklerde, bu icadın eski çağlardaki
bazı safhalarını hatırlatmaya çalıştık. Bir insan
etkinliğinin “doğal” biçimde yapılmaktan çıkıp
bir düzenleme içinde yürütülür olması
ve üzerine düşünülen bir “konu” haline gelmesi,
onun yetkinleşmesinin ve genelde medenileşme
sürecinin bir parçasıdır. Kapitalizm, elbette
bu sürece kendi damgasını vurdu. Spor
örgütlenmesinin tarihsel tecrübelerini de
kullanarak, dönüştürerek, bu alana kendi
suretinde nizam verdi, veriyor. Yani öncelikle
bir business olarak…
Ama unutmayın, başka bir spor anlayışı, başka
bir spor ruhu, yine de çatlaklardan sızar ara ara.
Hem tarihin 90 dakikasının sona erdiğini, son
setinin oynandığını, finiş çizgisinin geçildiğini
kim söyleyebilir? Zamanlar değişir, toplumlar
değişir, spor da değişir. Antik olimpiyatlara
kadar izini sürebileceğimiz bir spor felsefesi
baki kalmak üzere…
ODTÜLÜ
dosya
Günümüzde spor,
toplumların
gelişmesinde
giderek artan
bir önem taşıyor.
Bu artış içinde
sporun eylem
olarak içerdiği
anlam da
çeşitlilikler
gösteriyor.
Stadyum Mimarisi
ve Sosyolojik Yansıması
X Yazı
DR. ADNAN AKSU
G.Ü. Mimarlık Fakültesi
Mimar
Dr. Adnan Aksu, en popüler eylemlerimizden olan sporu ve onun
etkinlik olarak mekanını oluşturan stadyumları, yaygın kabuller
üzerinden sorular sorarak ODTÜLÜ okuyucuları için değerlendirdi.
Spor Yararlı mıdır?
Beden kültürel bir eylem
olarak spor, her kültürde
saygın bir algıya sahiptir.
Bu algı, bireyleri cezbeder
ve eylem olarak spor gündelik
hayatın vazgeçilmezleri
arasında önemli bir yer tutar.
Buna rağmen, etkinlik
bağlamında
değerlendirildiğinde,
çok değişken ve çelişkili
20
içeriklerle kuşatılmış bir olguya
dönüşür. Etkinlik olarak spor
bireysel yapısından uzaklaşarak
toplumsal bir içerik kazanır
ve her toplumsal olguda var olan
çelişkileri bünyesinde
barındırır. Giderek eylemin
doğasından uzaklaşan, biraz da
tanımlanması güç bir anlam
kaymasıyla karşı karşıyayız.
Antik Yunan döneminde barışın
ve kardeşliğin tesis edilmesi
için düzenlenen ilk etkinlikler,
STADYUM MIMARISI VE SOSYOLOJIK YANSIMASI
artan oranlarla, politik
ve sermaye gruplarının tekeline
doğru kayıyor. Bu kayma, beden
kültürel eylemi gösteri
etkinliğine dönüştürüyor
ve seyirlik bir etkinliğin
içeriğindeki değişimlerin tüm
göstergelerini sunuyor. Spor
etkinlikleri artık tamamen
gösteri içerikli ele alınıyor
ve boş zaman etkinliğinden,
oynayan ve organize eden için
iş, izleyen için ise eğlencelik
bir tüketim gösterisine
dönüşüyor. Özellikle az gelişmiş
ve gelişmekte olan ülkelerde
karşılaşılan, kültürün
özgüvenini kaybettiği
konumlarda, hızla başka
araçların devreye girdiği. Kültür
üretemeyen topluluk kendini
kanıtlamak için aşırı gayret
içinde göstergelere tutunuyor.
Spor da bunun önemli bir ayağı
olarak rol alıyor. “Herkes için
spor” yaklaşımının modası
geçeli çok oldu. Şimdi “gösterge
olarak spor” zamanı; spor
ve boş zaman arasındaki sınır,
giderek bulanık bir şekil almaya
başladı.
Stadyumlar Niçin
İnşa Edilir?
Sporun doğasından uzaklaşan
anlam kayması, etkinliğin
sahnesi olan mekanlarda da
kaçınılmaz olarak kendisini
gösteriyor. Stadyumlar da
bu anlayışın sahneleri olarak
sporu, -özellikle de son
dönemlerde sadece futbolutemsil eden göstergelerle
kuşatılmış durumda.
Buna rağmen, geniş bir zaman
dilimi ve perspektiften
bakıldığında, farklı gruptan
insanların, çeşitlenen amaçlar
için değişik zamanlarda
bir araya geldikleri kamusal
alanlar olarak
değerlendirilebilir.
Kalabalıkların toplanma alanı
olan stadyumlar, paylaşım,
ortak duygu edinme, haberdar
olma ve dayanışma ortamları
sağlıyor. Bu ortamlar,
kalabalıklara ortak davranış
ve tavır alma yetisi
kazandırarak sosyal bir kimlik
çatısı altında bir araya
gelebilme olanağı sunuyor.
Etkinlik olarak spor, kitleler
arasında dinsel bağların
benzerini kuruyor, böylelikle
stadyumlara mabet
yakıştırması rahatlıkla
yapılabiliyor. Büyüklükleri
ve biçimleriyle de kentsel
peyzajda önemli bir odak
oluşturuyorlar. Aslında
stadyumlar, ilk yapıldıkları
günden beri, kamusal alanlar
olarak işlev görmüş, kentlerde
yer almış ve kentselleşme ile
birlikte var olarak dönüşmüştür.
Stadyumların soyağacına
baktığımızda; farklı
dönemlerde değişen işlevler
yüklendiklerini görebiliyoruz.
Dönüşümü gündelik yaşam
pratikleri bağlamında
değerlendirdiğimizde
beş ayrı döneme ayırabiliriz. Bu
SAYI 51
ayrım dünya sosyal ve siyasi
tarihindeki dönüşümlerle
örtüşmektedir. Başka bir deyişle;
uygarlıklar tarihindeki
sosyokültürel, sosyoekonomik
ve siyasal değişimleri stadyumlar
üzerinden okuyabiliriz.
“Herkes için spor”
yaklaşımının modası
geçti. Şimdi “gösterge
olarak spor” zamanı.
Antik Yunan Dönemi: İlk
yapılan stadyumlar, sporla
birlikte festival niteliğindeki
kültürel oyunlara ev sahipliği
yaptılar. Bu dönemden
başlayarak daima politik
arenalar olmuş, savaşı önlemek
için barışçıl oyunların
ve gösterilerin organize
edildiği olimpiyatlara mekan
oluşturmuştur.
Roma Dönemi : Günümüzdeki
kullanımlara en yakın
örnekler bu dönemde inşa
edilmeye başlandı. İktidar
erkinin ifade aracı olarak
gösteri mekanlarına dönüştü;
görkem ve anıtsallık, gücün
simgeselleştirilmesinde
kullanıldı.
Orta Çağ: Kilisenin etkisiyle
stadyumlardaki gösterilerin
son bulduğu, kamusal alanların
ve kent merkezlerinin kilise
etrafında örgütlendiği
bu dönemde, stadyum
yerine gösteri ve eğlenceler
meydanlarda ve kilise önlerinde
gerçekleştiriliyordu.
Not: Tüm
fotograflar
http://www.
businessinsider.
com/most-stunni
ng-europeansoccer-stadiumsphotos-20138?op=1 den
24.02.2014’te
alınmıştır.
21
ODTÜLÜ
dosya
Endüstri Devrimi ve Modern
Dönem: Stadyumlar futbol
müsabakalarına giderek daha
çok sahne olmaya başladı.
İdeolojik içerik artarken,
otoriter yönetimler de sporu
insanları yönlendirmek için
kullandılar. Kitlelerin afyonu
kabul edilen futbol maçlarına
sahne olan stadyumlar,
ulusal bayramların görkemli
kutlamalarıyla da ulus
devletlerin ulusal kimliğinin
sahnelendiği alanlar oldu.
Bugün dahi yeni kurulan
veya bağımsızlığını kazanan
devletlerin ilk inşa ettiği
yapılar arasında, stadyumlar
ilk sırada yer alıyor.
Üstte sağda
Bükreş Arena,
Romanya. Altta
Donetsk, Ukrayna.
22
21. Yüzyıl: Dijital çağ olarak da
tanımlanan 21. yüzyıl,
stadyumların sivilleşmeye
başladığı bir süreçtir. Her
alanda olduğu gibi stadyum
mimarisinde de teknolojiden
alınan cesaretle sınırlar
zorlanır. Yeni teknoloji sadece
geleneksel spor alanlarındaki
olmayan şeyleri ilave etmekle
kaldı, yapının şekillenmesinde
de etkin rol oynadı. Özellikle
hareket ettirilebilen çatı
ve portatif oyun alanlarının da
oluşması ile konfor koşulları
artırılarak, gösteri alanlarının
kullanım çeşitlenmesine
olanak sağlandı. İnternet ve Tv
yayınlarının yaygınlaşması
etki alanını genişletti.
Tarihin her döneminde olduğu
gibi günümüzde de stadyumlar
uluslararası kimliğiyle ülkeler
arası ve ülke içi politikanın
en önemli aracı oldu.
Stadyumlar Gerçekten
Kamusal Alanlar mıdır?
Günümüzde yüklendiği
anlam, işlev ve uygulamalara
bakıldığında, stadyumlar
bağlamında kurgulanan
sorunlu bir yapısal görünüm
ortaya çıkar. Kenti işgal
etmeyi hedefleyen politik
uygulamaların aracı olarak
kullanılıyor olmasının
yanında, arzulanan kamusal
kimliğiyle de bir türlü
örtüşemez durumda. Kamusal
alan pratiklerinin tersine,
kamunun serbest kullanımına
olanak veremiyorlar.
Bu kapalılık, sadece
etkinliklere bilet alarak
giriliyor olmasından
kaynaklanıyor. Çoğu
uygulamada, sadece
15 günde bir, futbol maçları için
kullanımla sınırlandırılmış
olması, günün değişken
saatlerinde kalabalıkların
bir araya geldiği ortamlar
yaratmasına olanak tanımaz.
Stadyumlar belki de en yoğun,
Antik Yunan Dönemi’nde
kentsel ve kamusal yaşamın
odağı olmuştur.
STADYUM MIMARISI VE SOSYOLOJIK YANSIMASI
Oysa yarattığı fırsatlar
açısından, alternatif kamusal
alanlar tasarlamayı hedefleyen
mimarlık ve mimarlar için
şans olarak görülebilir.
Öncelikle, stadyumlar
program verileriyle
çeşitlenebilen kamusal
kullanım senaryoları
kurgulamaya olanak
sağlıyorlar. Ayrıca biçimsel
büyüklükleriyle de kentsel
imge, estetik değerler ve yapı
teknolojisi üzerinden yaratıcı
tasarım olanakları sunuyorlar.
İşlevsel olmak gibi temel
görevlerinin yanı sıra,
anlamlarla yüklenmiş
biçimleri ile de simgesel
bir öneme sahiptirler.
Dönemsel geçişlerdeki işlev
ve simgesel değişim, biçimsel
farklılaşmayı da beraberinde
getirmiştir. Bu farklılaşma
sosyal yapıya uygun olarak
plan düzleminde ve yüzeylerde
belirgin bir dönüşüm
yaşamıştır.
Stadyumlar, kentsel
planlamalarda, sosyal
ve fiziki bütünleşmenin
yeni elemanları olarak
değerlendirilebilir; kentin
rutin gündelik hayat pratikleri
içinde ve bu pratiklerin
merkezinde konumlandırılma
potansiyeli taşırlar. Bu özellik,
doğal olarak, gündelik yaşam
pratiklerini yönlendirmek
isteyen politik ve sermaye
gruplarının da iştahını
kabartır.
Her şeye rağmen, kamusallık
bağlamında stadyumların
sosyal ortamlar yaratan, açık
ve kapalı alanlarıyla kentsel
peyzajın jeneratörü kılınma
olasılıklarının
değerlendirilmesi gerekir.
Bu değerlendirmede mimari
değer üretilip
üretilememesini de gündeme
taşıyarak tartışmak, mimarlık
disiplini içindeki aktörlerin
sorumluluğudur. Aslında tüm
dünyada, tek bina ölçeğinde
iyi mimari örnekler
tasarlanıyor. Harcanan
kamusal kaynaklar ve kentte
işgal ettiği yer göze
alındığında, her zaman ve
koşulda, kamuya açık
alanların yaratılması
zorunludur.
Stadyumlar, sosyalleşmenin
en etkin aracı olan serbest
zaman etkinliklerine sahne
olarak, gündelik yaşamın
sürdürülebilmesinin zeminini
oluşturma potansiyeline
sahiptirler. Kamusal
yapılar olarak kentin odağı
olabilmeleri için, gündelik
yaşam pratiklerinin
içine katılmalarının önü
açılmalıdır. Çok işlevlilik
ve ulaşılabilirlilik bunun
en temel belirleyicileridir.
Münih Olimpiyat Stadyumu,
tasarım kararları, park
içindeki yerleşimi ve biçimsel
diliyle bunun en iyi örneğidir.
Stadyumlar
uluslararası
kimliğiyle
ülkeler arası
ve ülke içi
politikanın en
önemli aracı
olmuştur.
Bu yapı, kullanım ve görsel
nitelikleriyle ve teknolojisiyle
modern stadyum mimarisinin
nadir örneklerindendir.
çok yerleşim birimleri
dışında konumlanıyordu.
Yeni eğilimler ise tekrar
kent merkezlerinde veya
yakın bölgelerdeki yerleşim
alanları içinde konumlanması
yönündedir. Özellikle
yerleşik kentlerde gelecek
için bir jeneratör, kentsel
dönüşüm için de araç kılınıp
kılınamayacağı verilecek
politik kararların başarısına
bağlıdır. Kullanım çeşitliliği
ve sosyal çekim alanı
yaratılabilmesi için evrensel
kabullerden çok, yerel koşullar
belirleyici rol oynar.
Stadyumlar Kentsel
Peyzajda Dönüştürücü
Rol Oynayabilir mi?
Stadyumların, bulundukları
kentin en göze çarpan
elemanlarından biri olduğu
yadsınamaz. Artan bir şekilde
kentin sosyal altyapısını
oluşturan vazgeçilmez
elemanlarından birisi olarak,
o kentin boş zaman ve ticari
gelişimi için odak teşkil
ederler. Özellikle gelişmekte
olan ve bağımsızlığını yeni
kazanmış ülkelerin ilk
yaptıkları kamusal yapılar
olarak jeneratör görevi
üstlenirler. Bağımsızlık
törenleri ve kutlamalar
buralarda yapılır.
Yakın zamana kadar
kent merkezleri ve yoğun
trafik sirkülasyonundan
kurtulmak amacı ile daha
SAYI 51
Kentlerin bugün en çok
gereksinimi olan şey
bir olanaklar duygusu,
hayal gücü ve geniş kavramsal
düşünüştür. Türkiye’de kentler
hakkında kavramsal düşünüş
ve önermeler yoksunluğu
olduğu yadsınamaz. Önemli
kamusal binaların mimari
ortamda fazla yer bulmaması
ve tartışılamaması yapısal bir
problem olabilir. Stadyumlar da
mimari tartışmaların içinde
en azından alışveriş merkezleri
kadar yer almalıdır.
Aviva Stadyumu,
İrlanda.
23
ODTÜLÜ
DOSYA
“Önemli Olan Kazanılan
Misketler Değil, Oyundur.”
X Yazı
İSMAIL BAŞÖZ
TURGUT YÜKSEL
24
Futbol ya da lastik ya da seksek oynamak için sokağa çıkmış çocuk
grubuna, oyun oynanmadan sorsak:
“‘Tamam, siz kazandınız, 3-0 galipsiniz’ desek kabul eder misiniz?
Oynamaktan vazgeçer misiniz?”
“Oyun oynamak için” geldilerse bu sorunun cevabı açıktır: Hayır.
“ÖNEMLI OLAN KAZANILAN MISKETLER DEĞIL OYUNDUR.”
S
okakta oynayan çocuklar, başlarında
hakem, öğretmen, veli gibi karar verici
bir iktidar olmadan nasıl oluyor da
oyunun tüm kurallarına uyabiliyorlar?
İsyancı olması beklenen çocuk, nasıl oluyor da
kurallara uyarak bir oyunu tamamlayabiliyor?
İrrasyonel bir durum değil mi?
Oyunun insanlarda başlangıçtan beri var
olduğunu, hemen her yaşta icra edilen
bir eylem olduğunu söylemek yanlış da olmaz,
kimseyi de şaşırtmaz herhalde. İnsanlığın
bu önemli, biraz da gizemli eylemini tanımlamak
ise çok da kolay görünmüyor. Bunun en önemli
nedenlerinden biri, oyunun yaşamsal/biyolojik
bir ihtiyaca karşılık olarak düzenlenmiş
olmaması. Yani yemek, barınmak, üremek gibi
gerçekleştirilmediğinde ölümcül sonuçları olan
bir eylem değildir oyun; onsuz da doğum ile
ölüm arası zamanın geçirilmesi, daha doğrusu
tüketilmesi mümkün olabilir. Peki, bu durumda,
aslında yapılması zorunlu olmadığı halde
insanlığın tüm tarihinde icra etmekten asla
vazgeçmediği “oyun” nasıl açıklanabilir?
“Oyunun yaşam enerjisinin fazlalığından
kurtulmanın bir biçimi” olarak tanımlanabileceği
düşünülmüş mesela. Bazı tanımlarda “Canlı
varlık oyun oynarken doğuştan gelen taklit
etme eğiliminin hükmü altındadır,” denirken;
“zararlı eğilimlerden masum bir şekilde kurtulma
yolu olarak oynamak” gibi unsurlar üzerinden
tanımlandığı da görülüyor.
Oyun hakkındaki tüm bu tanımların kabul
edilebileceği ama aynı zamanda sadece “biyolojik
beklentilere cevap verdiği” savında Johan
Huizinga*. Bu durumda gerçekten bizim de
hemen aklımıza gelen soruları eklemiş yazar
kitabında: “Peki o zaman oyuncunun neden
hırstan gözü döner? Neden binlerce kişi kalabalık
bir futbol maçında çılgınlığa varan bir heyecan
yaşayabilir?” Bu noktanın biyolojik
çözümlemelerle açıklanamayacağını söylüyor
Huizinga. Gerçi zamanımızda bu anları “hormon
hareketleri”, “beynin elektriksel aktiviteleri” vb.
kimyasal, fiziksel yaklaşımlarla tanımlama
Zorunlu olmadığı halde
insanlığın tüm tarihinde icra
etmekten asla vazgeçmediği
“oyun” nasıl açıklanabilir?
çabaları oldukça artmış durumda. Bu tartışmalar
bu yazının konusu dışında. Ancak her nasıl
gerçekleşiyorsa gerçekleşsin, gerek oynayanlarda
gerekse seyredenlerde duyumsal/psikolojik
bir boyuttan söz etmek mümkün: Zevk almak.
Yaşamsal hiçbir karşılığı olmadığı halde; yaşam
bir oyun, oyun da yaşam olmadığı halde; “oyunun
bize verdiği heyecan, gerilim, sevinç, matraklık gibi
temel duygular” zevk alma unsurunu besler.
Bununla beraber bu zevkin sadece çocuksu
bir haz olmadığı yönünde akla yatkın savlar da
bulunmakta. Oyunu kazandığımızda “toplumsal
itibar”, “prestij”, “başarı”, “ödüllendirilme”,
“beğenilme” gibi yetişkin taleplerimizi tatmin
etmek ya da “ego”muzu beslemek de haklı
görünen iddialardır. Sahi prestije neden bu kadar
ihtiyaç duyarız ki?
Oyuna devam:
Olmazsa olmazları vardır. Oyunun alan/
mekan sınırlaması vardır. Süresi vardır, sınırlı.
Ve kuralları vardır mutlaka. Alan, zaman,
kural sınırları içinde hedeflenen beceriyi
SAYI 51
*Johan Huizinga
Homo Ludens,
Oyunun Toplumsal
İşlevi Üzerine Bir
Deneme.
Çev. Mehmet Ali
Kılıçbay, Ayrıntı
Yayınları
25
ODTÜLÜ
DOSYA
“Sahte oyuncu oyunbozan
değildir, oyunun kurallarına
uyuyormuş gibi yapar maskesi
düşünceye kadar oynar.”
gerçekleştirebilme (iyi saklanmak ve ebeden
önce koşmak, topu filenin arkasına ustalıkla
geçirmek vb.) ve bunu rakibine karşı daha iyi veya
daha çok yapabilme çabası da oyunun gerilimini
getirecektir.
Bu sıkıcı sınırlamalar, oyunun zevk veren gerilim
sürecinin oluşabilmesi için gereklidir. Peki,
sınırlanmış ve kuralları koyulmuş bir eylem içinde
“yaratıcılık” ve “özgürleşme” nasıl mümkün
oluyor? Yaratıcılık ve özgürleşmenin, “diğerleri”
ile beraber gerçekleştirilen bir eylemle, kurallarla,
zaman ve mekân sınırlaması ile bağlantısı nedir?
Bu soruları da aklımızın bir köşesine not edip
Huizinga ’dan devam edelim:
“Oyun bilgelikle aptallık arasındaki
bağlantısızlığın dışında kaldığı kadar, doğru ile
yanlış arasındaki zıtlıktan da uzaktır. Aynı şekilde,
iyi ile kötü arasındaki zıtlığın da uzağındadır.
Bizatihi oyun bir zihinsel faaliyet meydana
getirse de ahlâki işlev taşımaz, yani ne erdem
ne günah içerir.”
Tartışmaya oldukça açık bir yaklaşım.
Tüm insanlaşma süreci, bir yandan da “iyi ile
kötünün, doğru ile yanlışın çekişmesi” ise oyunu
bunlardan nasıl azade tutabiliriz? Tamam, oyun
hayat değildir ve ahlâk, hayatın parçası
bir kavramdır. Ancak ahlâksızca oynanan oyun
nasıl kabul edilebilir ki?
Yazar oyunun bu çelişkiler üzerine oturmadığı,
bu sorunsalların oyunun temel belirleyenleri
olmadığını söylüyor. Oyuncular oyun sonucunda
aptal ya da bilge, iyi ya da kötü, erdemli ya da
erdemsiz addedilemezler. Oyunun kendisinin
böyle bir mekanizması yoktur. Oyun hedeflenen
becerinin gerçekleştirilmesi temelinde
sürdürülür.
26
Oyun sırasında hile yapmak, gündeme bile
gelmemesi gereken bir harekettir. Ahlâki bir
olgudan öte, oyunun oyun olarak kalabilmesi için
gereklidir. Hile yapana “ahlâksız” yakıştırması
yapabiliriz. Ancak ahlâk oyunun temel bileşeni
değildir. Hilenin yaygınlaştığı, kazanmak için
her şeyin mübah olduğu ve daha kötüsü bunun
meşrulaştığı bir zamanda “ahlâklı oyuncu”,
nadirliğinden belki de, daha çok dikkatimizi
çeker. Bu bağlamda verilen “fair play” ödülleri
aslında acizliğimizi gözler önüne serer. Olması/
yapılması gerekeni nadir gördüğümüz için
ödüllendiriyoruz sanki.
Oyuna bütün dikkatini vermiş, rakibini alt
edebilmek için tüm kurallara uymakla beraber
elinden geleni sonuna kadar yapan “namuslu
oyuncu” daha önemli bir aktör olarak yer
almalıdır oyun dünyasında. Oyunun asıl istediği
oyuncu karakteri budur; oyuna hakkını veren
oyuncu. Oynamayı da seyrini de zevkli kılan
oyunu tüm ciddiyetiyle oynayan oyuncudur.
Bu aynı zamanda rakibine de saygı göstergesidir.
Rakip olmadan oyun olabilir mi?
Diğerine, oyunu ciddiye almayana, sahte oyuncu
diyor Huizinga . “Sahte oyuncu oyunbozan
değildir, oyunun kurallarına uyuyormuş gibi
yapar, maskesi düşünceye kadar oynar.”
İşte bu noktada oyuncunun ve seyircinin oyunla
kurduğu ilişki gündeme gelir. Ve karşımıza temel
tercih ikilemi ortaya çıkar:
Oyunun Sonucu mu? Oyunun Kendisi mi?
Futbol ya da lastik ya da seksek oynamak için
sokağa çıkmış çocuk grubuna, oyun oynanmadan
sorsak: “‘Tamam, siz kazandınız, 3-0 galipsiniz’”
desek kabul eder misiniz? Oynamaktan vazgeçer
misiniz?” “Oyun oynamak için” geldilerse
bu sorunun cevabı açıktır: “Hayır.”
Bu noktada oyunun sonucundan daha önemli
bir motivasyon olduğu akla geliyor; oyunun,
oynamanın kendisi. E ama nasıl olur da
galibiyetten daha önemli olabilir ki bir başka
durum?
“ÖNEMLI OLAN KAZANILAN MISKETLER DEĞIL OYUNDUR.”
12 Ekim 2012 tarihinde İnönü stadında oynanan
Beşiktaş-Trabzonspor futbol maçı 1-1 devam
ederken çok yüksek bir motivasyon ile oynayan
Beşiktaş futbol takımı oyuncuları seyircinin de
bir o kadar sempatisini ve desteğini almışlardı.
Son saniyeye kadar oyun namusundan ödün
vermeden, ellerinden gelen her şeyi fazlası
ile çimlere yansıtan Beşiktaş oyuncuları son
saniyede, atılabilme ihtimali çok çok yüksek
bir golü kaçırdı. Oyun bitti. O anda sahada
dikkat çeken görüntü 7-8 oyuncunun çime yatıp
kalmasıydı. Maçın spikeri: “Sahaya yıldırım
düştü adeta” sözleriyle tarif ediyordu manzarayı.
Ama sessizlik eşliğinde bir yıldırım. Hiçbir
şüphe bırakmayacak dürüstlükle, “ayaklarından
geleni” sonuna kadar oynayan oyuncular
saniyeler sonra tribüne çağırıldı. Ve takımını
gerektiği zaman protesto etmekten çekinmeyen
Beşiktaş tribünleri şöyle bağırdı: “Böyle oynayın
canımızı verelim.” Maç kazanılmamıştı oysa.
Oyun güzeldi sadece.
03 Mayıs 1989’da oynanan ve futbolseverlerin asla
unutamayacağı Galatasaray-Fenerbahçe futbol
karşılaşması ise başka bir oyun örneğine tanıklık
etmemizi sağlamıştı. İlk yarı 3-0 Galatasaray’ın
üstünlüğü ile kapanmıştı. Maçı daha sonra
anlatan spiker şu cümleleri sıralıyordu: “Tam bir
şok yaşanıyordu Fenerbahçe takımında ve
tribünlerde (üç gol yemişlerdi). Sarı kırmızı
takımdaysa “beş, beş” sesleri yükseliyordu. Öyle ki
bu duruma sahadaki Galatasaraylı futbolcular da
katılıyor ve futbolun manevi altın kuralı ‘rakibini
asla küçümseme, onunla dalga geçme’ maddesine
ihanet ediyorlardı. Kaleci Simoviç topu göğsüyle
stop ederek, Prekazi topu orta sahada sektirerek,
Tanju röveşatalar atarak Fenerbahçeli
meslektaşlarıyla alay ediyorlardı.” Dikkat edelim,
spikerin bu anlattıklarında oyun kuralına
uymayan hiçbir hareket bulunmuyor. Sonraki
yıllarda, o maçın iyi oynayanlarından Aykut
Kocaman ile Açık Radyo’da Libero programında
yaptığımız bir söyleşide kendisi de bu anı asla
unutmadığını, kişisel/erkeksi bir ezilme
hissinden çok, “oyunun” içine bu yaklaşımın
girmesinden duyduğu öfkeyi dile getirmişti.
İkinci yarı (o maç için) oyun namusu, becerisi
ve hırsı tartışmasız daha yüksek olan takım,
oyunun en önemli özelliklerinden “ritm ve
armoni” ile de birleşiyor ve maçın son düdüğü ile
galip ayrılıyordu sahadan. GS:3 - FB:4. Elbette
bu tür iyi oyun her seferinde böyle bir sonuçla
bitmeyebilir fakat her seferinde seyircisinden
olumlu tezahürat alma olasılığı çok yüksektir.
Kazanamamasına
rağmen oyunun
güzelliği nedeniyle
taraftarın kutsadığı
takım, oyun
bitiminde çime
yığılıp kalmıştı.
Görüldüğü gibi ahlâk kriteri oyunun sürmesine
engel değildir. Rakibini oyun içinde yenmekten
öte “erkeksi” hırslarla, toplum gözünde küçük
düşürecek trüklerle, kurallara uymaya devam
edebilirsiniz. Oyun sürebilir. Böyle bir oyun
oynama, prestij getirir mi?
Oyunun sürecinden bağımsız sadece sonucuna
odaklanan, “her ne olursa olsun galibiyet” hedefli
pozisyon alan oyuncu ve seyirci de zevk alıyor
mudur acaba? Birçok filmde final sahnesinin,
tarafını tuttuğumuz kahramanın büyük zaferi ile
sonuçlanması ile duyduğumuz haz gibi.
Mağlubiyet durumlarını asla hak edilmeyen
bir olgu olarak karşılamak, karşı takımın/
oyuncunun daha iyi oynamış olabileceği
ihtimalini hiç gündeme getirmemek,
desteklediğin takımın/oyuncunun o oyunda kötü
oynadığını görmezlikten gelmek de aynı zevki
veriyor mudur acaba?
Karşısındakinin ne hale düştüğü değil, kendinin/
takımının ne kadar iyi ya da kötü oynadığı izlense
mesela, oyunun zevki bu mecrada aransa daha mı
az zevk alınır?
SAYI 51
27
ODTÜLÜ
dosya
X Yazı
MEHMET ALI ÇALIŞKAN
PINAR ALTUN
Küresel spor
organizasyonlarının
önemli
ayaklarından biri de
seyirci potansiyeli.
Türkiye’de ise futbol
maçları haricinde
biletlerin tükendiği
bir spor etkinliği
bulmak güç.
Türkiye’nin Gönülsüz
Sevdası: Spor
Türkiye’nin, 5 kez aday olduğu olimpiyatlar, küresel spor organizasyonlarının
kaderini tartışmak için elverişli bir vesile olarak karşımıza çıkıyor.
Ancak tartışmaların çoğunlukla ihmal ettiği konu, Türkiye toplumunun sporla
izleyici ve katılımcı olarak ilgisi.
28
TÜRKIYE’NIN GÖNÜLSÜZ SEVDASI: SPOR
Olimpiyatlar, küresel spor
organizasyonlarının kaderini
tartışmak için elverişli bir vesile.
fırsatı oluşturmak gibi eksenlerde konuşuluyor.
Öte yandan sporun sağlık, zindelik, eğlence,
mutluluk gibi kavramlarla ilişkilendirilmesiyle
gündelik hayatını spor ve fiziksel aktivite
odaklı etkinliklerle zenginleştiren, yeni sportif
hobiler edinen insanların sayısı hızla artıyor.
Böylece yurttaşlar hem sporun izleyicisi
olmaya hem de katılımcısı olmaya teşvik
ediliyor. Evde, sokakta, iş yerinde, okulda spor
etkinlikleri ve kampanyaları da sivil toplum
kuruluşlarının, hükümetlerin ve özel sektörün
gündemlerinde sporun daha fazla yer almasını
sağlıyor. Bu durum yurttaşların izleyici
olmaktan ziyade katılımcı olduğu, yeni tip spor
organizasyonlarına talebi artırıyor. Küresel spor
organizasyonları kalkınma, iletişim ve siyasi
tartışmalar merkezinde ele alınırken, alternatif
spor faaliyetleri ve organizasyonları spor hakkı
ekseninde sessiz sedasız bir yükseliş yaşıyor.
K
üresel spor organizasyonları
hükümetler, sivil toplum kuruluşları,
şirketler, yurttaşlar gibi farklı özneler
için farklı önceliklerle görünür hale geliyor.
Geçmişte daha sık ifade edilen fırsat eşitliği
sağlamak, dil, din, ırk, mezhep farklılığı
gözetmeden tüm insanların evrensel etik
ilkeler doğrultusunda spor yapmalarına
olanak sağlamak, spor branşlarını tanıtmak
ve yaymak gibi amaçlar öncelikler arasında
kendilerine daha az yer buluyor. Buna
karşın daha çok ekonomide yeni yatırım
motivasyonları ve imkânları yaratmak ya da
hükümetler ve şirketler için itibar inşa etme
Türkiye’nin, 5 kez aday olduğu olimpiyatlar,
küresel spor organizasyonlarının kaderini
tartışmak için elverişli bir vesile olarak
karşımıza çıkıyor.
Türkiye’nin resmen katıldığı ilk olimpiyat
1924 Paris Oyunları oldu. Olimpiyatlara
katılma kararını Bakanlar Kurulu verdi.
Bundan yaklaşık 80 sene sonra, 2012 sonunda,
Bağdat Caddesi’nde yapılan bisiklet yolunun
kaldırılması kararını ise, yurttaşların yoğun
talebi üzerine, belediye verdi. Yani aslında
1924’te olimpiyatlara katılma konusunda
yurttaş talebi olduğuna ilişkin bir işaret yok
ama İstanbul’un bisiklet yollarının kaldırılması
için yurttaşların talebi var.
O halde büyük spor organizasyonları ile ilgili,
hükümeti/devleti bir yana bırakıp, Türkiye
toplumunun spor, spor organizasyonları,
SAYI 51
29
ODTÜLÜ
dosya
Türkiye’nin
katıldığı ilk
olimpiyatlar, 1924
Paris oyunları oldu.
olimpiyatlar gibi konularla alakasını ve bunun
arkasındaki motivasyonları tartışmamız gerek.
Olimpiyatlara beşinci kez aday olduğumuzun
açıklandığı günden itibaren, olimpiyatların
bizim hakkımız olduğuna dair derin ve yaygın
bir inanç vardı. Bu “hak” kavramının altı ise
yükselen Türkiye ekonomisi ve altyapı
imkânlarının artması ile dolduruldu. Yani biz
yükselen ekonomisi ve güçlü altyapısı ile
olimpiyat düzenlemeye hazırdık. Buna
İstanbul’un tarihsel mirası ve kıtalararası
coğrafi karakteri de eklenince daha iyisinin
bulunamayacağına olan inancımız iyice pekişti.
Türkiye’nin olimpiyatlara ilişkin yürüttüğü
ekonomi, kalkınma
ve insan hakları temelli
siyasi tartışmanın bir
benzeri Brezilya’da
2014’te düzenlenecek
FIFA Dünya Kupası
finalleri ile ilgili olarak
ortaya çıktı. Büyük spor
organizasyonlarının
düzenlenmesine karşı çıkan
yaygın ve kitlesel eylemler
düzenlendi. Her iki tartışma büyük
spor organizasyonlarının
tarihsel bir kırılma
noktasında olduğuna
ve spor endüstrisinin
gözden geçirilmesinin
gerekliliklerine işaret
ediyor.
Sonuçta İstanbul kaybetti.
Madrid, Tokyo
30
ve İstanbul arasındaki yarışı Tokyo kazandı.
2020 Olimpiyatları ya da resmi adıyla XXXII.
Yaz Olimpiyat Oyunları’nın, 24 Temmuz9 Ağustos 2020 tarihleri arasında Japonya’nın
başkenti Tokyo’da yapılmasına karar verildi.
Türkiye’nin 2020 Olimpiyatları’na ev sahipliği
yapma şansını finalde kaybetmesi, türlü
tartışmaları da beraberinde getirdi.
Sporcunun antik olimpiyatlarda şehri, modern
olimpiyatlarda da ülkeyi temsil etmesi,
olimpiyatları tarihinin ilk zamanlarından
bugüne politik bir konu yapıyor. Lakin
olimpiyat şehri seçiminin politik indirgemeci
bir yaklaşımla yapıldığını söylemek yanlış olur.
Tesis, ulaşım ve iletişim gibi altyapı kapasitesi,
beslenme, sağlık, konaklama gibi üstyapı
kapasitesi ve bunların yanı sıra yetişmiş insan
unsuru ve spor kültürü gibi kriterler de karar
üzerinde etkili.
Buna karşın Türkiye’nin adaylığı tartışmasına
katılanların çoğunluğu olimpik tavrını
siyasi pozisyonuna göre belirledi. Ancak bu
tartışmanın ihmal ettiği bir konu var.
O da Türkiye toplumunun sporla izleyici
ve katılımcı olarak alakası. Bununla bağlantılı
bir konu da olimpiyatların toplumları spora
katılmaya ne ölçüde teşvik ettiği.
Neden olimpiyatlara ev sahipliği yapmak
istiyoruz? Ev sahibi olma isteğinin ne kadarını
olimpik sporları canlı izleme, sevdiğimiz
ve takip ettiğimiz spor branşları ve/veya
sporcularını görme heyecanı oluşturuyor?
Türkiye, sporu nasıl okuyor, izliyor? Nasıl
katılıyor? Büyük spor organizasyonları, “spora,
harekete teşvik” gibi amaçlarına
TÜRKIYE’NIN GÖNÜLSÜZ SEVDASI: SPOR
ne kadar yaklaşıyor? Tartışmayı ekonomi
ve siyasi alandan arındırmadan ancak
merkezine sporu koyarak olimpiyat yarışı
esnasında pek gündeme gelmeyen bir soruyu
bu yazının konusu yapalım. Olimpiyat
düzenlemeye 5 kez aday olup kaybeden Türkiye
toplumunun ve yurttaşlarının sporla izleyici
ve katılımcı olarak nasıl bir ilişkisi var?
17. Akdeniz Oyunları – Mersin, 2011
Universiade Kış Olimpiyatları – Erzurum,
2011 Avrupa Olimpik Gençlik Yaz Festivali
– Trabzon, 2005 ve 2011 arasında 7 kez
F1 – İstanbul, 2005 23. Universiade İzmir
Oyunları bunlardan bazıları. Bu büyük
spor organizasyonlarında bu heyecanı
gözlemleyemedik.
Önce izleyici olarak performansımıza
bakalım. Türkiye son 10 yılda bazı büyük spor
organizasyonlarına ev sahipliği yaptı; 2013
Spor etkinlikleri izlemede tribünlerin dışında
bir gösterge de medyada spor. Medyada spora
hızlıca bir göz attığımızda futbol programlarının
egemenliğini görüyoruz. Spor yayını yapan
kanal sayısının az olması ve yayın yapan
kanalların çoğunun yalnızca futbol yayını
yapması, toplumun spora erişiminin önünde
bir engel sayılabileceği gibi, toplumsal bir talep
olarak da yorumlanabilir. Futbolun ekranlardaki
hakimiyeti, popülaritesi nedeniyle anlaşılabilir
bir durum. Yadırgatıcı olan neredeyse başka bir
sporun ekranlara yansımaması ve toplumun da
bu konuda bir talep sahibi olmaması, hatta spor
yayınlarının azaltılmasına ilişkin taleplere daha
sıcak bakması.
Medyada spora
hızlıca bir göz
atınca futbol
programlarının
egemenliğini
görüyoruz.
SAYI 51
Sporla olan
ilişkimizi farklı
spor dallarını
düşünerek ele
almalıyız.
31
ODTÜLÜ
dosya
Toplumun %53’ü izlenen
spor programlarının spor
yapmaya özendirmediğini
ifade ediyor.
RTÜK’ün 2008 yılında yaptığı “Televizyondaki
Spor Programlarını İzleme Eğilimleri
Araştırması”na göre; spor programları,
televizyonlarda yayınlanması istenmeyen
program türleri sıralamasında %22,7 ile üçüncü
sırada. İzlenen spor programlarında en çok
izlenen spor dalı ise futbol. Futbol
ve futbolla ilgili konuları izleme oranı %81 iken
bunu %6 ile basketbol ve %3 ile voleybol takip
ediyor. Bunlar spor izleyiciliğine ilişkin birkaç
sayısal veri. Spor izleyiciliğinin niteliğine
ilişkin verilere de ihtiyaç var. Ancak yine de
birkaç gözlem ile spor izleme motivasyonuna
ilişkin tartışmaya katkıda bulunmak mümkün.
İlk gözlemimiz dünyanın en popüler spor
organizasyonu olan FIFA Dünya Kupasına
ilişkin. Futbol izleyiciliğinin yaygın olduğu
ülkelerde, ülkenin milli takımı kupaya
katılmamış bile olsa, kupa izleme yaygın bir
davranış olarak karşımıza çıkıyor. Kafeler,
publar, barlar kupa zamanını maç yayınları
ile geçiriyor. Sokaklarda maçlar izleniyor.
İnsanlar büyük kalabalıklar oluşturarak kupayı
takip ediyor. Türkiye’de ise milli takım kupada
yoksa, maçlar meraklıların evlerinde ve bazı
turistik kafeler ve publarda izlenebiliyor.
Toplumda yaygın bir futbol izleme eğilimi
ya da spor medyasında aktif bir takip ve
haberleştirme görülmüyor. Futbol dışı spor
organizasyonlarının, misal kış olimpiyatlarının
ise, sadece otel, berber vs. gibi mekânların
bekleme salonlarında izlendiğine tanık
oluyoruz. Türkiye’de spor izleyiciliğinin böyle
bir fotoğraf ortaya koyuyor olması, olimpiyat
oyunlarının ne kadar ilgi çekeceği ve göreceği
muhtemel ilginin motivasyonları konusunda
soru işaretleri oluşturuyor.
Spor izleyiciliğinin, toplumun fiziksel
aktiviteye ve spora katılımını artırmak
anlamında teşvik edici bir yanı olması beklenir.
Ne var ki yine RTÜK’ün araştırmasında,
toplumun %53’ü izlenen spor programlarının
spor yapmaya özendirmediğini ifade ediyor. Bu
sonuç performans odaklı spor yaklaşımının,
toplumu fiziksel aktiveye katılma konusunda
teşvik etmek yerine uzaklaştırdığına işaret
ediyor.
Spor izleyiciliğinin
niteliksel ve
niceliksel
verileri üzerinde
düşünmeye
değer soruları
beraberinde
getiriyor.
32
Bir de katılım açısından durumu gözden
geçirelim. Toplumun spora katılımını
sorgulamak, bariyerleri ve motivasyonları
tespit etmek, ülkelerin spor stratejilerinin
belirlenmesinde önemli bir yönlendirici.
Aktif Yaşam Derneği’nin 2010 yılında yaptığı
“Türkiye Toplumunun Fiziksel Aktivite Düzeyi
Araştırması” toplumun fiziksel aktiviteye
katılımıyla ilgili fikir veriyor. Uluslararası
karşılaştırmalara imkân veren bir ölçme
birimi olan ve PAL’nin (physical activity level)
kullanıldığı araştırmaya göre Türkiye toplumu
TÜRKIYE’NIN GÖNÜLSÜZ SEVDASI: SPOR
hareketsiz. İşe, okula giderken kullanılan
araçlar, temizlik yapmak vb. gündelik
faaliyetlerden düzenli egzersize kadar her
tür aktiviteye puan verilerek katılımcıların
fiziksel aktivite seviyesini aramaya dönük
olarak tasarlanmış araştırmaya göre Türkiye
toplumunun sadece %25’i yeterli fiziksel
aktivite seviyesine sahip. Aktif olanların
büyük çoğunluğunu ise iş yaşamında emek
yoğunluklu çalışanlar, mavi yakalılar
oluşturuyor. İş ve okul dışı zamanlar ise
toplumun en hareketsiz olduğu zaman dilimini
oluşturuyor. Bu bize Türkiye toplumunun
kendi inisiyatifiyle fiziksel aktivite
yapmadığını gösteriyor. Öte yandan spor
yaptığını söyleyenlerin %43’ü en çok yürüyüş
yaptığını, %10’u ise en çok futbol oynadığını
söylüyor. Fırsat olsa en çok yapılmak istenen
sporların başında ise %37 ile yüzme geliyor.
Yüzmeyi %25 ile at binme,
%18 ile de balık tutma/avlanma izliyor.
Buna karşılık son yıllarda katılım açısından
hayli dikkat çeken etkinlikler var: Avrasya
Maratonu, Antalya ve İstanbul triatlonları,
Boğazı yüzerek, köprüyü bisikletle geçme
etkinlikleri. Bu tür, izlemenin yerini katılımın
aldığı örneklerin en dikkat çekenleri bunlar.
Dünyada da çoğunluğunu hobi sahiplerinin
oluşturduğu sivil inisiyatiflerce gerçekleştirilen
etkinliklerle, yerel düzeyde görünür hale gelen
spor etkinlikleri var.
Bir yandan büyük spor organizasyonlarına
ekonomik ve politik gerekçelerle itirazların
yükselmesi, yaygın ve kitlesel protesto
eylemlerine yol açması, öte yandan insan üstü
sporcuların yarıştığı büyük yarışların yanında
farklı bedensel hallerden insanların katılımına
imkân veren etkinliklerin artması ve katılımın
dikkat çeken sayısal gücü, spor konusunda
yeni bir dönemin açıldığının işaretleri. Kentli
yurttaşlar yaşadıkları şehirlerde, kendilerini
izleyici olarak konumlandıran, büyük spor
yarışlarının düzenlendiği arenalardan ziyade
spor yapabilecekleri alanların artmasını, spora
erişimin kolaylaştırılmasını, şehrin mimarisinin
de, tasarımının da buna uygun kriterlerle
geliştirilmesini bekliyor. Kent hakkı kavramı,
spora erişim talebini de kapsayarak genişliyor.
Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK)
Genel Sekreter Yardımcısı Bilal Porsun, “Biz
olimpiyatları tesis yok diye değil, toplumdaki
olimpik eğitim ve kültürün az olmasından
dolayı alamadık,” diyor. Ne izleyici ne de
uygulayıcı olarak yeteri kadar yakınlık
kurmadığımız bir olguyu siyasetin ve/veya
ekonominin kurbanı ilan etmek, bizleri
bugünden öteye taşımayacaktır. Bundan
sonrasını olimpiyatı neden kaybettik, sonrakini
nasıl kazanırız diye tartışarak değil, spora
katılımı teşvik edecek ve artıracak politikaları
tartışarak geçirmek daha hayırlı.
Kent hakkı
kavramı, spora
erişim talebini
de kapsayarak
genişliyor.
Bağdat Caddesi esnaf ve sakinlerinin bisiklet
yolunun kaldırılması için değil, olimpiyat yerine
bisiklet yolu yapılması için imza topladığı, lobi
yaptığı zaman, Türkiye’de spor organizasyonları
üzerine konuşmaya başlayabiliriz. Odağımızı
Bakanlar Kurulu kararları ile katıldığımız ve
düzenlediğimiz etkinliklerden, yurttaşların
tribünden sahaya indiği etkinliklere kaydırmak
bu açıdan daha kıymetli.
SAYI 51
33
ODTÜLÜ
dosya
Mükemmel İnsan mı,
Yok Daha Neler!
Başarı, üstünlük ve ille de mutluluğa kilitlenmiş bir kurgu, giderek kendi
amaçladıklarının dışında sonuçlar vermeye başladı ve bundan pek memnun
olan da yok. Başarıdan başımız dönse de canımız sıkılıyor ve ne yapacağımızı
bilemiyoruz. O zaman bu kibirli takıntıları bir kenara bırakıp eksikliklerimizle
yüzleşmeye ve onları olduğu gibi kabul etmeye dönebiliriz.
İnsan olmak hep şüphede olmaktır. Kendinden
emin olan yalnızca Doğa’dır.
X Yazı
DR. ADNAN AKÇAY
ODTÜ Sosyoloji
Öğretim Üyesi
İ
nsan bırakın kusursuz olmayı, kusurun
bizzat kendisidir. Doğa’nın penceresinden
bakıldığında görülen basitçe budur: İnsan
doğa açısından gelmiş geçmiş en zararlı ve
tehlikeli ”tür”dür ve artık tür bile değildir.
İnsan, olmakta eksiktir ve bu nedenle trajik
bir varoluşa sahiptir. Dövünmeye gerek yok,
çünkü tüm medeniyetini de bu eksikliğe
borçludur. Hayvanlar, küçük adımlar dışında
medeniyet falan kurmazlar. Onlar doğuştan
mükemmeldirler ya da neyse sadece odurlar.
İnsanın olmakta eksikliği, fazlalıklarını mümkün
kılar ve fazlalıkları eksikliğimizi yeniden üretir.
34
İnsanın doğuştan gelen mutlak bir gerçekliği
yoktur; bunu inşa etmek zorundadır. İnsani
gerçeklik Doğa’da karşılığı olmayan bir yapaylığa
sahiptir ve bu onu diğer bütün türlerden üstün,
fazla ama aynı zamanda da eksik kılar. Kültür,
sanat, bilim ve din insana özgü pratiklerdir ve
hepsi de insanın Doğa’dan kopuşunun hem ödülü
hem de cezalarıdırlar. Ödediğimiz, cennetten
kovulmanın bedelidir: Bilmenin, farkında
olmanın ve bir gerçeğe sahip olmamanın.
Cennetten kovulmuştur ama hep cennete
dönmeyi arzular. Oysa cennet bu dünyada
mümkün değildir; cennet ertelenmiş, ötelenmiş
ve bu dünyanın dışına konumlandırılmıştır.
İnsani varoluş, Doğa’ya nanik yapmanın en trajik
hikâyesidir. Uygarlık tarihi, doğal kısıtlardan
kurtulma çabasından başka bir şey değildir.
Uçamıyorsa uçak, yavaşsa araba, göremiyorsa
teleskop, üşüyorsa kalorifer icat eder. Ve yaptığı
her şey onu biraz daha Doğa’nın kenarına,
giderek de dışına iter. Nesillerin birikimiyle de,
giderek bunların içine doğmaya başlar, çok
uğraşması bile gerekmez yani. Sonunda, onun
için Doğa yalnızca bir mühendislik kategorisi ve
korunması gereken acınacak bir şey haline gelir.
Tıp, bu konuda en tahrik edici darbeyi vurur ve
insanın kibirini iyice ışıltılı hale getirir: sonsuz
MÜKEMMEL İNSAN MI, YOK DAHA NELER!
gençlik ve ölümsüzlük konusundaki kadim
beklentilere ulaşmaya çok az kaldığını gizlice
fısıldar kulağımıza.
Tüm başarılarına, böbürlenmelerine, neredeyse
başını döndüren ilerlemelerine rağmen, “küçük”
bir sonun onu hep beklediğini bilir ve ölür!
Kısmen doğum, ama büyük oranda ölüm, insanı
Doğa’ya kaçınılmaz biçimde iliştirmeyi sürdürür.
Diyet, spor, sigara içmeme ya da “doğal” beslenme
takıntısı, hep ölüm karşısındaki o iflah olmaz
kaygımızla başa çıkma çabamızın tezahürleridir.
Oysa ne mükemmel sağlık ne de mükemmel
beden mümkündür. Tersine, her mükemmellik
arayışı hem bireysel hem toplumsal düzeyde
olmadık belalar açar başımıza. Aslolan ölçüdür
ve ölçüyü kaçırdığımızda her türlü zarar yanı
başımızda demektir. Fazla sağlık ölümcül olabilir:
arı su içilemez. Toplumsal düzeydeyse, bugün
genetik biliminin yüzdüğü tehlikeli suların
sonunda Hitler’in birincil amacı olan ırk ıslahına
(öjeni’ye) varmamız hiç de zor değildir. Hitler’in
yaptığı tüm kötülüklerin arkasında gayet “iyi”
bir niyet vardı: Mükemmel insanı yaratmak.
Sakatlardan, eşcinsellerden, bağımlılardan,
fahişelerden, çirkinlerden ve tabii Yahudilerden
ve Çingenelerden azade bir hayat… Unutmayın,
cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla
döşelidir. İyilik aşırılaştığında, kötülük hiç de hoş
olmayan bir sürpriz olarak sizi bekliyor olabilir.
İyilik de kötülük de insandadır, dışında ya da
nesnede değil. Oysa insan, kendine atfettiği
mükemmellik (“kamil-i beşer”) illüzyonunu
ayakta tutabilmek için kötülüğü hep kendi dışına
atar: sigaraya, içkiye, trafik canavarına, vs.’ye.
Doğa’daki hiç bir şey size iyilik ya da kötülük
yapmak gibi öznel bir niyete sahip değildir. Bir
şeyi iyi ya da kötü yapan sizin onunla kurduğunuz
ilişkidir. Yerlilerin sağaltım nesnesi olan tütün,
kimyasal özellikleri nedeniyle değil, sizin onunla
kurduğunuz anlamsız ilişki nedeniyle birden
zehir haline gelir. Oysa içtiğiniz ilaçların çoğu
doğrudan zehirdir, ama sizi tedavi eder.
Yaşam ve sağlık, dinamik bir denge halidir,
aslolan bu dengenin bozulmamasıdır. Denge
bozulduğu içindir ki, kimi bitkiler zararlı ota,
kimi hayvanlar haşerata ve kimi hücreler de
kansere dönüşür. Televizyonları dolduran sağlık
şarlatanlarının size söyleyebileceği yegane şey,
yaşamanın sağlığa zararlı olduğudur. Unutmayın,
son tahlilde sadece ve sadece yaşadığımız için
ölüyoruz.
Ne yapmalı? İnsan olarak, hem Doğa’ya hem de
birbirimize karşı, daha alçak gönüllü olduğumuzda
çok daha keyifli bir hayatımız olacağını
garanti edebilirim. Başarı, üstünlük ve ille de
mutluluğa kilitlenmiş bir kurgu, giderek kendi
amaçladıklarının çok dışında sonuçlar vermeye
başladı ve bundan pek memnun olan da yok.
İnsan olmak hep şüphede
olmaktır. Kendinden emin olan
yalnızca Doğa’dır.
Başarıdan başımız dönse de canımız sıkılıyor ve
ne yapacağımızı bilemiyoruz. O zaman bu kibirli
takıntıları bir kenara bırakıp eksikliklerimizle
yüzleşmeye ve onları olduğu gibi kabul etmeye
dönebiliriz. İlle de galip gelenin ya da birinci
olanın değil, paylaşanların hep birlikte mutlu
olabildiği deneyimler bizi daha doğru bir insanlığa
taşıyabilir. Rekabet, yarışma, üstünlük takıntısı
bizi ilerletiyor gibi görünse de aslında geriletiyor,
insanlığımızı kaybediyoruz.
Geç olmadan doğal ritmimize dönmek gibi
bir şansımız varsa onu kullanalım derim. Üstün,
kusursuz, mükemmel falan değil, sadece insan
olun yeter. Bir de, bunun verili bir reçetesinin
olmadığını ve ancak diğerleriyle ilişkilerimiz
içinde şekilleneceğini atlamayın. Spor bizi bir
araya getiren en keyifli faaliyetlerdendir, ama
birbirimizi hunharca yemenin bahanesi haline
gelebildiğini ve bunun nedenlerini sorgulamayı da
ihmal etmeyin…
Unutmayın, hiçbirimiz insan olarak doğmadık,
yalnızca olma şansımız vardı, göründüğü
kadarıyla pek azımız kullandık.
SAYI 51
35
ODTÜLÜ
dosya
X Yazı
MESUT NALÇAKAN
Spor Hekimi MD PhD
TMOK Dopingle Mücadele Kurulu Eğitim Komisyonu Üyesi
TFF Dopingle Mücadele Kurulu Üyesi
Mersin Akdeniz Oyunları Dopingle Mücadele Komisyonu Direktörü
Sporda Başarı
ve Doping
Bir araştırmada elit düzeyde çok sayıda
sporcuya; yeni bulunan bir maddeyi
kullanması halinde birkaç yıl tüm
müsabakalarda derece yapacağı ve şampiyon
olacağı garantisi verileceğini, ancak birkaç
yıl içerisinde kullandığı madde nedeni ile
öleceğini buna rağmen gene de o yasak
maddeyi kullanıp kullanmayacağı soruldu.
Sporcuların yarıdan fazlasının yanıtı “Evet,
kullanırım,” oldu.
C
itius, Altius, Fortius bu üç Latince kelime Pier de Coubertin
tarafından olimpiyatların sloganı olarak kazandırılmıştır.
Daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü anlamında olan bu
kelimeler sporcuların yaşam felsefesi niteliğindedir. Sporcunun
ulaşabileceği en yüksek performans düzeyini temel olarak genetik
yapısı, fiziksel özellikleri belirler. Sahip olduğu kapasitesinin
en üst noktasına ulaşabilmek için de düzenli antrenman yapar,
düzenli beslenir, psikolojik açıdan en üst düzeyde güdülenme için
çalışır.
Spor müsabakaları eşit şartlarda mücadeleyi amaçlar. Yarışmalarda,
ilaç etkilerinin değil sporcuların fiziksel performanslarının
ölçülmesi hedeftir. Sporcuların performanslarını farklı yöntem
ve maddelerle artırmaları adil yarışma ortamını engelleyip,
haksız rekabete yol açarak “fair play” anlayışını ihlal edecektir.
Diğer taraftan performans artırmak için kullanılan bu maddeler
36
SPORDA BAŞARI VE DOPİNG
sporcu sağlığı açısından ölüme kadar gidebilen
ciddi riskler oluşturmaktadır. Sporcuların
başarma hırsı o denli yüksektir ki, başta sağlığı
olmak üzere başarı için birçok riski göze
alabilmektedirler. Yapılan bir başka araştırmada
yasaklı madde kullanan sporcuların dörtte
üçünün, kullandıkları yasaklı maddenin vücuda
zarar verdiğini bildiği ama buna rağmen doping
maddesini kullanmaktan vazgeçmeyeceğini
ortaya koyuyor.
Tüm kurallara, yasaklara ve caydırıcı olduğu
düşünülen cezalara karşın sporcular neden
doping yapmaktan vazgeçmiyor? Bunun
açıklamasını yapabilmek her zaman çok da
kolay olmuyor. Birçok neden ortaya sürülebilir:
Sporcunun kişilik yapısı, sosyal çevresi,
antrenörü, başarı için olması gereken yüksek
motivasyon, kazanma hırsı, tanınma isteği,
yüksek ekonomik kazanç beklentisi gibi birçok
faktör sporcunun sağlığını hiçe sayarak dopinge
yönelmesinde rol oynayabilmektedir.
Doping Nedir?
Kısaca yasaklanmış madde veya yöntemlerin
sporcu tarafından bilinçli veya bilinçsiz
olarak kullanımı diye tanımlanabilen
ve günlük yaşantımıza da girmiş olan
doping kelimesinin kökeninin Afrika yerli
dillerinden Flamenkçe’ye geçen “dop”
sözcüğünden geldiği düşünülmektedir. Dop,
Zulu savaşçılarının cesaret artırmak için
aldıkları üzüm kabuğundan yapılan alkollü bir
içeceğin ismidir. İngilizce “Dope” kelimesi,
uyuşturucu, ilaç, ilaç uygulaması anlamında
kullanılmaktadır. 20. yüzyıl başlarında
at yarışlarında yasadışı ilaç kullanımını
tanımlamak için kullanılmıştır.
Performans artırma amaçlı çeşitli maddelerden
yararlanmanın başlangıcı neredeyse sportif
mücadele kadar eskidir. Eski Yunan sporcuların
kuvvetlenmek için özel karışımlar ve diyet
yaptığı bilinmektedir. 19. yüzyılda bisikletçiler
dayanıklılıklarını artırmak için sıklıkla striknin,
kafein, kokain ve alkol, boksörler ise morfin
kullanmışlardır.
Kayıtlara geçen ilk doping vakasının 1865 tarihinde
yüzme, maraton ve bisiklet yarışlarında yapıldığı
kayıtlara geçmiştir. 1896’da Galli bisikletçi
Arthur Linton morfin kullanmış, 1904 Saint-Luis
Olimpiyatları’nda ABD’li Thomas Hick’in maraton
yarışı sırasında yaptığı iğnelerle kazandığı
bildirilmiş.
1920’lerden itibaren sporda bu tür ilaç kullanımına
karşı çalışmalar gündeme gelmiştir. İkinci Dünya
Savaşı’nda ve sonrasında amfetaminler yaygın
kullanılmıştır. Müsabaka sırasında amfetamine
bağlı olduğu bilinen ölümler, kamuoyunun
Performans artırma amaçlı çeşitli
maddelerden yararlanmanın
başlangıcı, neredeyse sportif
mücadele kadar eskidir.
dikkatini bu konuya yöneltmiştir. 1955’de Fransa
Bisiklet Turu’nda Fransız bisikletçi Mallejac’ın
ve 1960 Roma Olimpiyatları’nda Danimarkalı
bisikletçi Knut Enemark’ın ölümü aşırı doz
alınan uyarıcılardan (amfetamin) olmuştur. Aynı
olimpiyatlarda 400 metre engellide 3. olan ABD’li
Nick Howard aşırı doz eroinden ölür. 1963’te
ölen iki boksörün de teşhisleri aşırı doz eroin
kullanımıdır.
1920’lerde başlayan doping ile mücadele, 1999’da
IOC’nin (Uluslararası Olimpiyat Komitesi)
öncülük ettiği toplantıda doping ile mücadelede
ortak bir platform ve hareket birliği oluşturmak
amacı ile bağımsız bir kuruluş olan WADA’nın
(Dünya Antidoping Ajansı) kurulması kararı
alınmıştır. Bugün WADA dünyada doping ile
mücadelede bağımsız en üst düzeyde kuruluş
olarak kabul edilir.
WADA tarafından 2003 yılında dopingle
mücadelenin yasası olarak kabul edilen “AntiDoping Code” tüm branşlarda, tüm sporcular
için dopingle mücadeleyi düzenleyen kuralların
SAYI 51
37
ODTÜLÜ
dosya
Spor müsabakaları eşit
şartlarda mücadeleyi amaçlar.
Doping spor ruhuna aykırıdır.
ve yönetmeliklerin aynı olmasını sağlayan
bildirgedir. Buna göre dopingin spor ruhuna
aykırı olduğu vurgulanarak, sporcudan alınan bir
test materyalinde yasaklanmış bir maddenin
ya da yıkım ürünlerinin tespitinden, yasaklı
madde veya yöntemin kullanılması veya
kullanılmaya teşebbüs edilmesi, numune alım
işlemini reddetmek veya bildirim sonrası
kaçmak, yarışma dışı testler için sporcunun
bulunabilirlik bildirimini yapmaması, doping
kontrolü işlemlerinin herhangi bir kısmının
değiştirilmesi veya teşebbüsü, yasaklı
maddelere sahip olmak, doping yapmaya ya da
teşebbüsüne yardımcı olmak, bu tür bilgileri
gizlemek ve bildirmemek de dahil birçok
madde kural ihlali olarak kabul edilerek doping
sınıfına sokulmaktadır. Bu maddelerden en
az birinin gerçekleşmesi doping suçu olarak
kabul edilir. Doping maddelerinin ticaretini
yapmak, uygulanmalarını kolaylaştırmak
gibi bazı durumlar da doping suçu kapsamına
sokulmuştur. Bu da olayın hukuksal boyutunu
daha çok belirgin hale getirmiştir.
Doping kontrol analizleri halen en sık olarak
idrar örneklerinde yapılmaktadır. Yakın
bir gelecekte doping kontrol analizlerinin
daha hızlı ve kesin sonuç vermesi için, idrar
örnekleri yerine kan veya benzeri diğer vücut
materyali örneklerinin alınması ve bu işlemin
yaygınlaşması planlanmaktadır.
Bir laboratuvarın doping kontrol analizlerini
yapabilmesi için WADA tarafından
uygunluğunun kabul edilmiş ve onaylanmış
olması gereklidir. Halen dünyada WADA
tarafından akredite edilmiş laboratuar sayısı
32’dir. 2011 Kasım ayında da “Ulusal Dopingle
Mücadele Kuruluşu”nun oluşturulması
sonrasında Türkiye, “Dünya Dopingle Mücadele
Kurallarına” uyumlu ülkeler listesine alınmıştır.
38
SPORDA BAŞARI VE DOPİNG
Doping yaptığı saptanıp onaylanmış sporcuya
ilgili kuruluşlarca, kullanılan madde ve yöntemin
cinsine göre farklı ağırlıkta ceza uygulanır.
Genellikle ilk kez dopingli olduğu saptandığında
sporcu 2 yıl spordan men, ikinci kez dopingli
olduğu saptandığında ise ömür boyu spordan
men cezası verilmektedir.
“Gen dopingi” son dönemlerin önemli çalışma
alanlarından biridir. Çeşitli hastalıkların
tedavilerinde kullanılmak için üzerinde çalışılan
çeşitli gen tedavilerinin sporda performans
artırımı amacı ile kullanıma uygun olabileceği
nedeni ile WADA yayınladığı yasaklı yöntemler
listesine “gen dopingi”ni de almıştır. Şu anda
geliştirilmiş gen tedavi yöntemlerinden en az
üçünün sporda doping amaçlı kullanıma uygun
olduğu söylenmektedir. Ancak “gen dopingi”ni
saptamak için henüz herhangi bir rutin kontrol,
tarama analizi uygulaması yoktur.
Biyolojik Pasaport
Son zamanlarda medyada da çok sık duyulan
biyolojik pasaport; sporcuların kan ve idrar gibi
biyolojik maddelerine ait değerlerin kaydedildiği
ve profilinin çıkarılarak veri tabanına
kaydedildiği bilgi bankası olarak düşünülebilir.
Bu bir tür parmak izi gibi kişiye ait özelliklerdir.
Düzenli yapılan kontrollerle bu değerlerde
normal değerlere oranla bir sapma varsa sporcu
incelemeye alınır. Numunelerde yasaklı madde
saptanmadan da sporcunun doping yapıp
yapmadığı ile ilgili karar verilebilir.
Doping ile ilgili skandallar
Ben Johnson, 1988 Seul Olimpiyatları’nda
100 metre yarışında dünya rekoru kırmıştı.
Ancak daha sonra doping yaptığı için madalyası
geri alındı ve ikinci olan Carl Lewis’e verildi, tabii
ki rekoru da iptal edildi. Daha sonra başka yasaklı
maddeleri de kullandığını itiraf etmişti.
Macar disk atıcısı Robert Fezekas 2004
Olimpiyatları’nda erkekler rekorunu kırmıştı.
Ancak daha sonra dopingle mücadele kuralları
ihlali nedeni ile madalyası geri alındı. Rekoru
iptal edildi.
1998 yılında Fransa Bisiklet Turu’nda İspanyol
Festina Takımı’ndan Belçikalı sporcu doping
ilaçları ile yakalandı. Olayın boyutları ve organize
bir olay olarak değerlendirilmesi sonucunda
doktoru ve teknik direktörü gözaltına alındı.
Ancak tura katılan diğer takımların da organize
bir şekilde dopinge bulaştığı tespit edildi. Bu
olay WADA’nın kurulmasına yol açan olay olarak
değerlendirilmektedir.
Bisiklet sporcusu Lance Armstrong, Fransa
bisiklet turunu 7 kez üst üste kazanmış,
kanserle mücadelesi ile gönüllerde taht
kurmuştu. Ara verdiği spora 2009 yılında
döndü. 2012 yılında ABD Anti-Doping Ajansı
(USADA), doping yaptığı gerekçesiyle Lance
Armstrong’un 1 Ağustos 1998’den bu yana
elde ettiği bütün başarılarla, 1999 ile 2005
yılları arasındaki 7 Fransa Bisiklet Turu
şampiyonluğunu elinden aldı ve sporcuya ömür
boyu spordan men cezası verdi. Daha sonra
bir programda Armstrong doping yaptığını
itiraf etmişti.
Süreyya Ayhan Kop; orta mesafe koşucusu.
Dünya atletizm şampiyonasında finale kalmış
ve Avrupa atletizm şampiyonasında 2002 yılında
altın madalya kazanan ilk Türk sporcusudur.
2004 yılında doping kontrolü yapmaya gelen
görevlileri engellediği için 2 yıl ceza almıştır.
2008’de yapılan kontrolde numunesinde yasaklı
madde bulunması nedeni ile cezası CAS tarafından
ömür boyu men olarak onaylanmıştır.
Kırkpınar’da 2013 yılında 3 kez şampiyon olan Ali
Gürbüz’ün örneklerinde yasaklı madde çıkması
sonucunda ömür boyu sahip olduğu kemer geri
alındı.
Halil Mutlu, 3 kez Olimpiyat Şampiyonu, 5 kez
Dünya Şampiyonu, 9 kez Avrupa Şampiyonu olmuş,
52 kg, 54 kg ve 56 kg’da 20’den fazla dünya rekoru
kırmıştır. 2005 yılında alınan numunenin pozitif
çıkması sonucu 2 yıl ceza aldı.
Ülkemizde Durum
Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Dopingle
Mücadele Komisyonu tarafından yapılan
kontrollerin sonuçlarına göre; 2013 yılında kontrole
alınan 1550 sporcudan 17’si (%1.09) Dopingle
Mücadele Kural ihlali olarak işlem görmüştür.
Bu rakamlar atletizmde 363’te 46 sporcu, (%12.7)
halterde 313’te 47 sporcu (%15), güreşte ise 216’da
22 sporcu (%10.2) olmuştur. Önemli bir ayrıntı da
numunesi pozitif çıkan 33 sporcunun yaşının 18’in
altında olması. Bunların 11’inin yaşları ise 15’ten
küçük olarak bildirilmiştir.
Futbolda bu oran %0.31 iken, basketbolda da %0.88
olarak belirlendi.
SAYI 51
“Gen dopingi”
son dönemlerin
önemli çalışma
alanlarından biri.
39
ODTÜLÜ
dosya
Endüstrileşen
spor, sporcuların
ruh sağlığını da
etkiliyor mu?
Yeni Sporun
Yeni Sporcuları
Ünlü İngiliz iktisatçı Adam Smith, “Demiryollarının %5’i demirse %95’i
insandır,” demiş. Peki ya spor, sizce yüzde kaçı insandır?
40
YENI SPORUN YENI SPORCULARI
X Yazı
YRD. DOÇ. DR. PSIKOLOG
OZANSER UĞURLU
ODTÜ Psikoloji
’89
S
tadyumlarda, salonlarda ya da televizyonun
karşısında kadın ve erkeklerin rekabetini
izliyor ve bundan keyif alıyor, iyi zaman
geçiriyor, eğleniyor, üzülüyor ya da seviniyoruz.
Peki ya o izlediğimiz insanlar, onlar neler
yaşıyor, neler hissediyor? Uluslararası medya
devi Eurosport “All Sports All Emotions” sözü ile
sporun bir duygular bütünü olduğunu çok güzel
özetliyor, çünkü insan duyguları ile var olan bir
varlıktır.
Performans söz konusu olduğunda elbette
bütün mesele duygular değildir ancak duygular
performans üzerinde önemli bir etkiye
sahiptir; çünkü duygular düşüncelerimizi
ve davranışlarımızı derinden etkiler. Örneğin;
seyirci için rekabetin kazanılması mutluluk,
kaybedilmesi mutsuzluk ile eşanlamlıysa
desteklediği sporcu rekabeti kaybettiğinde
seyirci kendisini mutsuz edene olumsuz anlamlar
yükleyebilir, hatta düşman kesilebilir. Diğer
taraftan sporcu için rekabetin sonunda kazanmak
başarı hissi yaratırken, kaybetmek başarısızlık
hissi yaratıyorsa, sporcu rekabeti kaybettiğinde
kendisini değersiz görebilir ve anlamsızlık hissine
kapılabilir. Ve işte sporun yüzde kaçının insan
olduğu, bu noktada şekil almaya başlar.
Kazanmak ya da Kaybetmek,
Bütün Mesele Bu mu?
Uzun yıllardır farklı yaş gruplarından farklı spor
branşlarında profesyonel ve amatör sporcular ile
çalışıyorum. Performanslarını psikolojik olarak
nasıl yöneteceklerine dair onlara danışmanlık
yapıyorum. Ve gördüm ki, spor sadece “spor”
olduğunda sporcular psikolojik süreçleri
başarıyla yönetebiliyorlar. Kendilerine hedefler
koyup, hatalarından dersler çıkartabiliyor
ve süreci bir gelişim evresine dönüştürebiliyorlar.
Ancak ne zamanki spor artık bir “iş” haline
geliyor, aldıkları her sonuç birer rakama
dönüşüyor, kazandıkları madalyalar
ve kaldırdıkları kupalar “başarı” için belirleyici
bir kritere dönüşüyor, işte o zaman “kazanmak”
ya da “kaybetmek” psikolojilerinde derin yaralar
açan kırılma noktaları haline gelebiliyor.
SAYI 51
O yüzdendir ki, yeni “spor” sporcudan daha fazla
“kazanmasını” istedikçe, sporcu başarıyı daha
fazla kupa ve madalya ile ölçen bu sistemin içinde
insan olmaktan çıkıp, makineye dönüşüyor. Belki
artan doping ve şike vakaları bu yüzden çoğalıyor.
Çünkü herkes “kazanmak” istiyor. Oysa sporda
kaybetmek ve kazanmak, başarılı olmak ya
da olmamak anlamına gelmez. Çünkü sporun
kendisi, kendi başına bir başarıdır zaten; çünkü
rekabet için meydana çıkmak başlı başına bir
hayata meydan okumadır ve bu meydan okuma
bir canlının varoluşu için baştan sona büyük bir
başarıdır.
Ne zaman spor artık
bir “iş” haline geliyor,
her sonuç birer
rakama dönüşüyor.
Performansı; hedefe yürünen yoldaki
davranış, düşünce ve duyguların tamamı ile
elde edilen sonucun toplamı oluşturur. Sportif
performansın günümüz modern yaşamında
her açıdan ele alındığı, ölçüldüğü ve üzerinde
manipülasyonlar yapılabildiği bir zaman
diliminde yaşıyoruz ancak performansın
tutku, anlam ve doyumla yoğurulmadan,
hayatın içerisinde sadece rakamsal ifadeler
halinde kalması bizi insan olmaktan çıkaran
bir yaklaşım yaratıyor.
Sporun insanca kalabilmesi için başarının
tanımını insandan ve onun varoluşundan
uzaklaştırmamamız gerekiyor. Çünkü insan
makine değildir ve ondan bir makinenin
üretimini beklemek haksızlık olacaktır;
hele de hayata meydan okuyup sahalara çıkan
bir sporcudan hep kazanmasını beklemek,
ne insanca bir yaklaşımdır ne de insana
yakışır. Bırakalım spor, hem aktörleri hem
de izleyicileri için hayata keyif katan, tutku,
anlam ve doyumla var olabilmek için bir fırsat
olsun.
41
ODTÜLÜ
DOSYA
Krizlerden
Etkilenmeyen
Ekonomi
“Bir spor kulübü nasıl gelir kazanıyor olmalı ki
bir oyuncu için bu parayı verebiliyor?”
G
areth Bale’e ödenen
yaklaşık 100 milyon
Avro, futbolla ilgisi
olsun olmasın, her kesimden
insanın konuştuğu bir konu
haline geldi. “100 milyon
Avro eder mi?” merkezli
tartışmaların yanı sıra,
piyasada daha pahalı olduğu
kabul edilen Messi veya
Ronaldo’nun kaç milyon
Avro edeceğini hesaplayanlar
oldu. Amatör bir oyundan
bir endüstri haline evirilen
futbol, 2015’de 145 milyar
Dolara ulaşması beklenen
toplam geliri, yılda ortalama
%4’lük büyümesi ve diğer
sektörlere oranla ekonomik
krizlerden daha az etkilenmesi
ile küresel ekonomide aktif bir
oyuncu olma yolunda ilerliyor.
“Bir spor kulübü nasıl gelir
kazanıyor olmalı ki bir oyuncu
için bu parayı verebiliyor?”
sorusunu bu yazının merkezine
alarak, spor endüstrisine bir
ışık tutmaya çalışalım.
Bir kulübün gelir kalemleri
içerisinde en önemli yeri yayın
gelirleri kaplıyor. Yayını talep
eden izleyici sayısı, bu gelirlerin
42
büyüklüğünü de belirliyor.
Öyle ki, kulüpler ülke dışında da
tanınırlıklarını artırarak bu
talebi de artırmaya çalışıyorlar.
Manchester United, Real
Madrid, Barcelona gibi takımlar
Uzakdoğu turnelerine çıkarak
hem kendi markalarının
tanıtımını yapıyorlar hem de
oynadıkları ligin seyredilme
oranını, dolayısı ile de yayın
gelirlerini artırmış oluyorlar.
Kuzey Amerika’da popülerlik
oranında üçüncü sırada bulunan
Amerikan Profesyonel Basketbol
Ligi (NBA) yayın gelirleri,
uluslararası yayın anlaşmaları
sayesinde ciddi gelir artışı
sağlayarak ikinci sıradaki (ve
uluslararası düzeyde fazla rağbet
görmeyen) beyzbol gelirlerine
yaklaşmaya başladı. Bunu örnek
alan Amerikan Ulusal Futbol
Ligi de 2007’den itibaren
Londra’da karşılaşmalar
düzenlemeye başladı. Üstelik bu
uluslararası açılım, artan yayın
gelirleri dışında, seyredilen
ülkelerdeki ürün satışları ile de
ekstra gelir kapısı anlamına
geliyor. Türkiye Futbol Ligi de,
her ne kadar uluslararası
düzeyde az izleyiciye hitap
KRIZLERDEN ETKILENMEYEN EKONOMI
X Yazı
YRD. DOÇ. DR. BÜLENT ANIL
ODTÜ Sosyoloji
’99
BAU İktisadi ve İdari
Bilimler Fakültesi
Ekonomi
Öğretim Üyesi
Bir endüstri haline gelen futbol, küresel
ekonomide aktif bir oyuncu olma yolunda.
ediyor olsa da, kendi içinde
hızla artan bir yayın gelirine
sahip. En son 2010 yılında
yapılan yayın ihalesi 321 milyon
dolara alıcı buldu. Uluslararası
izlenirlik bu rakamın daha da
yükseklere çekilmesinde en
önemli faktör gibi görünüyor ki
son dönemde sıkça duyulan
“ligin marka değerinin
yükseltilmesi” tartışmaları da
buna işaret ediyor.
“Marka değeri” tartışması,
dolaylı yoldan da olsa,
yayın gelirlerinin dağılımı
tartışmasına da ışık tutmakta.
Farklı ülkeler farklı modeller
oluşturarak bu geliri
katılan takımlar üzerinde
paylaştırıyorlar. Buradaki
temel ayrım, ligin marka
değerini artıran faktörlerin
belirlenmesinde ortaya çıkıyor.
“Ligin marka değeri, gelirlerin
daha eşit paylaşıldığı daha
rekabetçi bir lig ile mi artar,
yoksa uluslararası arenadaki
başarılarla mı?” sorusu bu
noktada önem kazanıyor.
Türkiye’nin de içinde
olduğu bir grup, gelirlerin
önemli bir kesimini marka
değerinin temel taşı olarak
gördüğü kulüpler arasında
dağıtıyor. Türkiye’de 4 kulüp
(Fenerbahçe, Galatasaray,
Beşiktaş ve Trabzonspor) yayın
gelirlerinin üçte birinden
fazlasını alıyorlar. Bu dağılımın
altında, bu kulüplerin getirdiği
pahalı yabancı futbolcular ve
SAYI 51
bu futbolcularla kazanılan
uluslararası düzeydeki
başarılar ligin marka değerini
ve tanınırlığını artırıyor
varsayımı yatıyor. Son yıllarda,
bu görüşe karşıt olarak, yayın
gelirlerinden daha fazla pay
alan diğer 14 takımın güçlü
ekipler kurarak rekabeti
artırdığı ve uluslararası
arenadaki sürdürülebilir
başarının bu sayede sağlandığı
iddiası da yüksek sesle dile
getirilmeye başlandı.
Uluslararası arenadaki
rekabetten bahsederken
yabancı sınırlamasına da
değinmeden geçmemek gerekir.
Yabancı oyuncu sayısındaki
sınırlama yerli oyuncuların
fiyatlarının artmasına neden
olurken, savunucuları milli
takıma oyuncu yetişmesini
desteklemek amacı ile bu
kuralın yanında olduklarını
iddia ediyorlar. Bu görüşün
karşısında ise yabancı
oyuncu sınırlamasının
kulüp takımlarının aleyhine
çalıştığını, yükselen yerli
oyuncu maliyetleri nedeni ile
hem giderlerin arttığını hem de
kalitenin düştüğünü ve kulüp
takımları için uluslararası
rekabette bir dezavantaj
oluştuğunu iddia edenler
yer alıyor. Son dönemde,
sınırlamak yerine ekstra
yabancı oyuncuya ekstra vergi
uygulaması da spor çevrelerinde
dillendirilmeye başlandı.
43
ODTÜLÜ
DOSYA
varlığının şehre kattığı ekonomik ve sosyal artı
değeri gerekçe olarak gösterirken, karşı çıkanlar
bu spora ilgi duymayanların vergilerinin bu
stadyumların yapımında kullanılıyor olmasının
adil olmadığını savunuyorlar.
Yayın gelirlerinden sonraki en önemli gelir
kalemi maç günü gelirleri. Bu gelirler bilet parası
ve stadyumda yapılan alışverişleri içeriyor.
Bu gelirlerin büyüklüğü stadyumun kalitesi ve
büyüklüğü ile de doğru orantılı olduğundan her
takım stadyumunu yenilemek, büyütmek ve
teknolojik hale getirmek için elinden geleni
yapıyor. Türkiye’de stadyumların hepsi yasa
gereği Gençlik ve Spor Müdürlüğü’ne ait
ve kulüpler uzun süreli kiralama yoluyla işletim
haklarına sahip oluyorlar. Avrupa’da kamuya ait
stadyumlar olabileceği gibi kulüplerin kendi
stadyumları da olabiliyor. Kuzey Amerika’da ise
stadyumlar kulübün varlığı olmakla birlikte
yapımında yerel idarelerin önemli katkısı söz
konusu. Bu konuda ciddi tartışmalar da
dönmekte. Örneğin, 1980’lerde Atlanta Braves
beyzbol takımının, kulübü başka bir şehre
taşımakla tehdit edip, Atlanta yerel
yönetiminden kendisine yeni bir stadyum
yapmasını talep ettiği, Atlanta yerel
yönetiminin de 1996 olimpiyatları için yapılan
stadı (Turner Field) Atlanta Braves’e bırakmak
karşılığında takımı Atlanta’da tuttuğu söylenir.
Geçtiğimiz senelerde benzeri bir durum Seattle
için de yaşanmıştı. Seattle yerel yönetimi yeni bir
basketbol salonu yapma ve bunu kulübe bırakma
önerisini reddettiği için Seattle Supersonics NBA
takımı Seattle’ı bırakıp Oklahoma’ya (Oklahoma
Thunders) yerleşti. Yerel yönetimin katkı
yapmasını savunanlar profesyonel bir takımın
44
Gelirlerdeki üçüncü büyük kalem, ürün
satışından elde edilen gelirler. Bu gelir grubu
hem dünyada hem de Türkiye’de gittikçe artan bir
öneme sahip olmaya başlamış durumda. Taraftarı
heyecanlandıran transferler forma satışlarında
öylesine bir artışa sahip oluyor ki kimi zaman bu
forma satışlarından gelen gelir bir futbolcunun
transfer bedelini ödeyebiliyor bile. Real Madrid
ve Manchester United takımlarının Uzakdoğu
seyahatlerinin, bu ülkelerdeki pazara girme
anlamı taşıdığı biliniyor. Çinli Yao Ming adlı
NBA oyuncusunun Houston Rockets tarafından
1. sırada seçilmesinin de benzeri kaygılarla
yapıldığına dair söylentiler zamanında NBA
çevrelerinde sıkça dile getirilmişti.
Yayın gelirlerinden
sonraki en önemli
gelir kalemi maç günü
gelirleri.
İzleyici yayını ve takım ürünlerini talep ederek
bu gelirlere katkı yapmış oluyor. Türkiye ve
Avrupa’daki izleyici için aidiyet merkezli taraftar
profili öncelikli görülüyor. Endüstrinin büyümesi
ile birlikte kulüpler/ligler bunun dışındaki
izleyiciyi de hedeflemeye başladılar. ABD’nin
gelmiş geçmiş en fazla seyirci çeken programları
listesinde her zaman Amerikan Futbol Ligi
finallerinin olması, oyunun herkes tarafından
takip edilen bir eğlenceye dönüştüğünün de
kanıtı. Öyle ki, firmalar sadece o gün için özel
ve eğlenceli TV reklamları hazırlıyorlar ve
sporun kendisi ile ilgilenmeyen insanları bile
o gün için TV başına çekmeyi başarabiliyorlar.
“Taraftar” kavramı yerini tüketiciye bırakmaya
başlıyor ki, bu dönüşüm oyunun dinamiklerini de
etkileyecekmiş gibi görünüyor.
KRIZLERDEN ETKILENMEYEN EKONOMI
ODTÜLÜ
dosya
“Böyle Bir Sevmek
Görülmemiştir” *
Bir takımın taraftarı olmanın nedenlerini bilimsel bir çerçevede izah etmek,
akla uygun sebepler bulmak kolay değildir. Ama her durumda işin arkasında
karşılıksız bir sevgi hali yatmaktadır.
X Yazı
KIVANÇ KOÇAK
V İllüstrasyon
TURGUT YÜKSEL
*Attila İlhan
46
Öyle ya da böyle hepimiz hemen her zaman bir
şeyin taraftarı oluyoruz; görüşün, ideolojinin,
rengin, müzik grubunun... Akla gelebilecek
her şeyde mevcut taraf olmak. Otomatik
olarak kendi karşıtını yaratan taraf tutmanın
en göze battığı hallerden birisi de şüphesiz,
bir takımın taraftarı olmak. Nasıl olmasın
ki? Stadyumlarda ya da takımınızın maçını
seyretmek için evde arkadaşlarınızla bir araya
geldiğinizde sizin gibi düşünmeyenleri, sizin
tarafınızda olmayanları, “karşıtları” en net
şekilde görebiliyor, cisimleştirebiliyorsunuz:
Oradan birileri sizin en kıymetlinize ağız
dolusu küfür ediyor, şuradan birisi ne kadar
kötü bir takım olduğunuzu haykırıyor,
arkalardan takımınızın aleyhinize yapılmış bir
beste söyleniyor hep bir ağızdan...
Bir takımın taraftarı olmanın nedenlerini
bilimsel bir çerçevede izah etmek, akla uygun
sebepler bulmak kolay değildir. Her durumda işin
arkasında karşılıksız bir sevgi hali yatmaktadır.
Siz takımınız için her şeyinizi verebilirsiniz
ama karşılığında şampiyonluk garantisi
bekleyemezsiniz; bulduğunuz gözyaşı, hüzün,
mağlubiyetin kekre tadı olur. Arada sırada gelen
başarılarla avunmayı öğrenmek kadar, daha
iyisini isteme hakkını şuursuzca da olsa kendinde
görmektir bir takımın taraftarı olmak. Bir
yandan kendini çok önemsemek ama öte yandan
aslında etkinin zayıflığını fark etmektir: Sonuçta
kupayı getirecek golü, taraftar atacak değildir,
stadın yıkılıp yenisinin yapılmasına kararı
yöneticiler verir, transfer komitelerinde taraftar
temsilcisinin varlığı pek görülmüş şey değildir!
“BÖYLE BİR SEVMEK GÖRÜLMEMİŞTİR”
Geleneksel taraftarı,
holiganlardan ayıran
çizgi neresi?
Peki geleneksel taraftarı, holiganlardan ayıran
çizgi neresi? Gündüz Vassaf, bir yazısında
holigan kavramının sözlüklere ilk kez 1900’lerin
başında girdiğini anlatır: “Sözcüklere ilk olarak
1898’de girmiş. Londra’da yaşayan, gittikleri
yerde içip içip kavga çıkaran İrlandalı bir ailenin
adı. Bay ve Bayan Hooligan’ın çocuklarının
adı bir kere kavgacıya çıkınca artık hangi
meyhanede bir olay çıksa ‘Hooliganlar’ın
işi’ diye bilinmeye başlamış.” Literatürde bu
anlatının doğruluğu net değil ama her halükârda
işin içinde “kavga” olduğu kesin. Zaten holigan
kültürünün ayrılmaz parçası, taraftarı olunan
takımın rakiplerinden daha güçlü ve üstün
olduğunu fiziksel olarak da kanıtlamak.
Bunu göstermenin en kestirme yolu da rakip
taraftarları öldüresiye dövmek, onlar üzerindeki
tahakkümü açıkça ortaya koymak. Kışın
ayazında, yağmurun altında, sıradan taraftarlar
evlerinde bile üşürken üstleri çıplak, çoğu zaman
alkollü şekilde tribünleri doldurup girişilen güç
gösterisi “sert adamların” yaptığı bir fiziksel
üstünlük şovu aslında. Takımları için canlarını
verme noktasına gelen çoğu holiganın, sahada
oynanan maçla neredeyse hiç ilgilenmiyor
oluşuysa büyük paradokslardan biri!
kültürel ve sosyal programlarla holiganlığın
altyapısı çökertilmeye çalışılıyor. Sosyolojik ve
kültürel açıdan çoklukla az gelirli ya da işsiz,
reaksiyoner milliyetçi damara çok yakın duran,
kendilerini sadece bir futbol takımı kimliğiyle
ifade edebilen insanların spora/futbola bir
eğlence, oyun olarak bakabilmelerini sağlamak
kolay değil ve fakat kararlı bir mücadeleyle,
özellikle sahici bir futbol kültürü yaratarak hiç
olmayacak şey de değil (özellikle Almanya’da
kulüplerin ve federasyonun işbirliğiyle ortaya
çıkarılan programlar bu anlamda ders olacak
nitelikte).
Kabul etmesi zor gibi gözükse de holiganlık işin
özünde bir “sevme biçimi”. Ancak her “şiddetli”
sevme biçiminde olduğu gibi sağlıklı ve doğru
olduğunu söylemek zor. Zira bilinir, şiddetli sevgi
hem karşındaki boğar hem akıl tutulmasına
götürür hem de “güzel” sevmenin önündeki en
büyük engeldir. Çünkü aslında -her ne kadar aksi
iddia edilse de- tamamen ben-merkezcidir. Oysa
“ben yoksam takım da yok” diyenler unutulur
ya da sevdadan yorgun düşerken, mesela 40 yıldır
Vefa’nın hiçbir maçını kaçırmayan Melkon Amca
gibi, Şekersporlu Bruno gibi sahici taraftarlar artık
takımın kimliğinin de bir parçasıdır. Sayıları az da
olsa; “başarıyı”, kupaları bir türlü göremeseler de...
Bugün tüm dünyada futboldaki holiganizmle
mücadele çok ciddiye alınıyor; kampanyalar
yapılıyor, yasal düzenlemeler hayata geçiriliyor,
SAYI 51
47
ODTÜLÜ
SÖYLEŞİ
Bize FREE projesini ve nasıl
yola çıktığını anlatır mısınız?
Futbol Avrupa’nın
Ortak Dili Olabilir mi?
FREE (Football Research in an Enlarged Europe),
Avrupa sathında bir futbol kimliğinden bahsedilip
bahsedilemeyeceğini araştıran bu kadar kapsamlı
ilk futbol araştırması. Proje fikrini tasarlayan ODTÜ
Avrupa Çalışmaları Merkezi’nden Doç. Dr. Özgehan
Şenyuva ve Doç. Dr. Başak Zeynep Alpan ile projeyi ve
futbolun büyüsünü konuştuk...
48
FUTBOL AVRUPA’NIN ORTAK DILI OLABILIR MI?
Başak Zeynep Alpan:
Her şey 2008 yılında başladı.
Ben doktora yapıyordum.
Özgehan da Edinburgh’de post
doktora. Profesör Alfred Sontag
ile futbolla kimlik meselesini
birleştiren bir proje hazırlayıp
AB’nin Yedinci Çerçeve
Programı’na sunmayı konuştuk.
Özgehan Şenyuva: 2009
sonunda ilk başvurumuz
reddedilmişti. Ondan sonraki
çağrıya daha güçlü ve büyük
bir ekiple başvurduk ve kabul
edildi. FREE Projesi 8 ülkeden
-Polonya, Fransa, Birleşik
Krallık, İspanya, Danimarka,
Avusturya, Almanya, Türkiye10 kurumla yürütülüyor.
Temel olarak 4 sosyal disiplini
bir araya getirmesi önemli.
Antropoloji, sosyoloji, siyaset
bilimi ve yönetişim ve tarih.
Her biri kendi disiplini
çerçevesinde Avrupa’da Futbol
konusunda çalışıyor. FREE
Projesi Avrupa çapında bu
kadar çok ülkenin dahil olduğu,
bu kadar kapsamlı ilk futbol
araştırma projesi.
Futbol kimliğin bu kadar
belirleyici bir parçası mı?
Futbolda biz neleri görünür
kılıyoruz ki futbol böyle bir
araştırma konusu oluyor?
Özgehan Şenyuva: Avrupa’da
bir futbol kimliği olduğu
düşüncesinden yola çıkarak
başladık. Çünkü Soğuk Savaş’ın
sona ermesiyle Avrupa
coğrafyası genişledi. Çoğu kişi
bilmez mesela, logosunda
Avrupa haritası taşıyan tek
kuruluş UEFA’dır. Sınırları en
geniş olan Avrupa coğrafyası da
UEFA üzerinden kurulur.
Avrupa futbol kimliğinin
oluşmasında kuşaklar arasında
bir bağ var. Büyükbaba ya da
büyükanneden torununa geçen
bir miras var. O takımı aile
7 cettir tutuyor ve aralarında
konuşacak bir konu oluyor.
Soğuk Savaş döneminde bile,
Demirperde’nin iki tarafında
ekonomik ve siyasi ilişkiler
sınırlanmışken, maçlar devam
etmekteydi. Avrupa
şampiyonalarına iki tarafın
takımları da katılmaktaydı.
‘80’lerde Dinamo Kiev için uzay
futbolu oynuyor denirdi ve
Batı’da da Dinamo Kiev
taraftarları ve hayranları vardı.
Soğuk Savaş döneminde futbol
dışında olamayacak bir
etkileşim, ortak kültür ve tarih
yaratma süreci vardı.
Başak Zeynep Alpan:
ODTÜ’nün katkıda bulunduğu
iki çalışma paketi var. Biri
futbol antropolojisi. Öteki de
futbolun kadınlaşması. Bundan
hem kadın taraftarların
çoğalmasını hem de kadın
futbolunu anlayabiliriz. Alan
çalışmasını futbol antropolojisi
üzerinden yapıyoruz. Projenin
en temel derdi şu: Acaba
Avrupa düzeyinde bir futbol
algısı, bir futbol kimliği, bir
futbol kamusal alanı var mı?
Nisan ayında ODTÜ’de
düzenlenecek uluslararası
konferansta futbol ve kamusal
alan meselesini düşüneceğiz
örneğin. Akademik çevrede,
özellikle İngiliz akademisinde
futbol denilince, akla ilk gelen
Rastgele iki
Avrupalıyı
yan yana
getirdiğinizde,
paylaştıkları
şey futbol
olabilir mi?
şey futbol -şiddet, futbolholiganizm ilişkisi ve futbolun
endüstrileşmesi. Ki bütün
bunlar yanlış değil, ama futbol
sadece bunlardan ibaret değil.
Özgehan’ın demin bahsettiği
kuşaklar arası belli bir iletişimi
sağlayan, bir ülkeye gittiğinizde
kimseyi tanımıyorken bir bara
gidip üzerine insanlarla
en fazla sohbet edebileceğiniz
konudur futbol. Ayrıştırıcı
ve birleştirici bir gücü var
insanlar üzerinde. Futbol
antropolojisi çalışma paketinde
bunu anlamaya çalışıyoruz.
Bunu da taraftar gözlemek
yoluyla yapıyoruz.
SAYI 51
İki sezondur Gençlerbirliği
maçlarına gidiyoruz. Kimliklerin
dönüşümünde ve iç içe
geçmesinde, bireylerin
aidiyetlerinde ve ilişkilerinde
futbol acaba ne derece rol
oynuyor? Üstelik bu sadece
bir özsel kimlik meselesi değil.
Yani Türkiye’de doğup Türkiyeli
olmak gibi bir şey değil. Biraz da
seçilmiş bir kimlik aslında.
Örneğin Gençlerbirliği kimliği
seçilmiş bir kimlik. Şiddete,
cinsiyetçi küfürlere karşılar,
kendilerini bu şekilde
tanımlıyorlar. Acemi hakem
diyorlar mesela en fazla.
Özgehan Şenyuva: Avrupa
çalışmalarında hep eksik kalan
bir alan, Avrupalı kimliği. Yani
Avrupalıları bir araya getiren,
Avrupalıyı tanımlayan nedir?
Türkiye olarak bu tartışmanın
tam göbeğindeyiz. Dinsel
anlamda bir tartışma var, kültürel
ve tarihsel anlamda bir tartışma
var, coğrafi anlamda bir tartışma
var. Avrupa nerede başlar nerede
biter? Bizi onlardan ayıran
nedir sorusunu bir türlü tam
cevap veremediğimiz bir alan.
Avrupa geleneği olarak ne var
mesela? Rastgele iki Avrupalı’yı
yan yana getirdiğiniz zaman
ortak değerleri ne? Futbol
bunun bir cevabı olabilir mi?
Yani rastgele iki Avrupalı’yı yan
yana getirdiğinizde, tarihsel,
geleneksel olarak paylaştıkları
şey futbol olabilir mi? 2000’li
yıllarla beraber futbol makul
bir cevap olabilir. Avrupa’da
futbolcu hareketliliği muazzam
rakamlara ulaştı. Her takımda
farklı milliyetlerden insanlar
bulabiliyorsunuz.
49
ODTÜLÜ
SÖYLEŞİ
Futbol,
beraberliğin
olduğu ender
sporlardan
biri. Bu da
hayatın güzel
bir yansıması.
(http://www.free-project.eu)
Seyircilerin hareketliliği
çok arttı. Artık 7-8 tane
lig Türkiye’de canlı
yayınlanabiliyor. Yani zaman
ve mekan sınırları kırıldı.
Bu da bir taraftar hareketliliği
sağladı. Sınır ötesi taraftarlık
olmasa bile sempati yarattı.
Üçüncü bir değişken de
düzenlenen organizasyonların
çok daha geniş kapsamlı olması.
Etkileşim sayısı ve yoğunluğu
arttı. Norveç’ten bir takım
çıktığında kapalı kutu derdik
eskiden, şimdi o takım 3 Türk
takımıyla maç yapabiliyor.
Düzenlenen organizasyonların
sayısı ve yoğunluğu arttığı için
Avrupalı kimliğinde futbolun
önemi arttı. Yabancı tanımını ve onunla
girilen ilişkiyi de değiştirdi
mi peki bu durum?
Özgehan Şenyuva:
Bizim argümanlarımızdan
biri de bu; evet değiştirdi.
Çünkü maç yoğunluğu,
futbolcu hareketliliği, taraftar
hareketliliği artınca bu gevşeme
çok kimlilik yaratmaya
başladı. Öğrencilere, mülakat
50
yaptığımız kişilere soruyoruz,
hangi takımı tutuyorsunuz diye,
Gençlerbirliği, Fenerbahçe vs
takımlar söyleniyor. Almanya’da
hangi takımı tutuyorsunuz
dediğimizde %70’i cevap veriyor.
İspanya’dan da bir takım
tutuyor. Sadece “tutmanın
şiddeti” değişiyor. Mesela
kombine almıyor, kulüp
üyesi olmuyor. Ama maçları
hiç kaçırmıyor. En azından
sonucunu takip ediyor.
Avrupalılar kamusal alanda
ne konuşuyor? Avrupa
Parlamentosu oturumu
izlenmiyor. Ama salı ve
çarşamba gecesi Şampiyonlar
Ligi gecesi, bütün ülkelerde
izleniyor. Bir güzel tarafı da
bu, Şampiyonlar Ligi’nde
kendi takımı oynamasa bile,
bir futbol şenliği, Avrupa
şenliği. İcat edilmiş bir gelenek
(invented tradition) var artık.
Şampiyonlar gecesi müziğini
Avrupa’da herkes tanıdı. Bir
Asyalı’ya bir şey ifade etmiyor
belki, ama Avrupa’da o 3-5
saniyelik müziği duyduğumuzda
hepimizin aklına Şampiyonlar
Ligi ve maç geliyor.
FUTBOL AVRUPA’NIN ORTAK DILI OLABILIR MI?
Futbol öyle bir spor ki, futbolu
sevmeyen bile yarım saat niye
sevmediğini anlatabiliyor.
Yani sevmeyenin bile futbol
hakkında geniş bir haznesi
vardır niye sevmediğine dair.
Avrupa sathında seyredilen
ve kendi popüler kültürünü
icat eden, etki alanı gittikçe
genişleyen bir şeyden
bahsediyoruz. Bu durum bize
ne söylüyor?
Başak Zeynep Alpan: Bize
söylediklerinden biri şu. Bir
geleneğin icad edilmiş olması
onun kıymetinden ya da çok
kullanılır olmasından
ya da iletişim sağlamasından
herhangi bir şey götürmüyor.
Bence bu açıdan futbolun
en önemli kudreti bunun ucu
açık bir süreç olması. Belli
kimliklerle doğuyoruz, ama
bu değişecek bir şey. Futbol
milliyetçiliğin, şiddetin
karşısında da durabilir.
Cinsiyetçiliğin karşısında da
durabilir. Dönüştürücü bir
kudreti var futbolun. Eğer böyle
bir kamusal alan yaratıyorsa,
böyle bir iletişime sebep
oluyorsa, bu her zaman için
özgürleştirici de olabilir.
Genişletilmiş Avrupa
ölçeğinden bakıldığında,
futbol dışında bu kadar söz
üretebilen başka ne var?
Özgehan Şenyuva: Avrupa’ya
özgü Eurovizyon şarkı
yarışması için çok deneyler
yapıldı. Ama dikkat edin
Eurovizyon’a katılmayan birçok
ülke var artık. Türkiye
3 yıldır katılmıyor, çoğu
insanın umurunda değil.
Sıkıyorsa Türkiye, Şampiyonlar
Ligi’ne katılmıyor densin
bakalım. Yakarlar orayı.
Mesela AB’ye duyulan güven
sürekli düşüşte. Üye olalım mı
olmayalım mı diye bir tartışma
var. Ama mesela Avrupa
değil de Asya Şampiyonası’na
katılalım diye bir tartışma
kesinlikle yok. Yani siyaset
üzerinden Avrupalı kimliğimiz
tartışılırken, futbol üzerinden
böyle bir tartışma yok.
Futbolun neden böyle bir gücü
var?
Özgehan Şenyuva: Küresel
olarak bu kadar gücünün
olmasının temelindeki
nedenlerden biri, bence en
basit oyunlardan biri olması.
Yani 10-15 tane kuralı var
temelde. Çok komplike bir oyun
değil futbol. İkincisi herkesin
her yaşta oynayabileceği bir
oyun. Evde çoraptan top yapıp
oynayabiliyor insanlar.
Uzun, kısa, zayıf, şişman
ya da yetenekli olup olmamanız
bile fark etmez oynamak için.
Kolay bir özdeşleşme var.
Kobe Bryant’la kendimi asla
özdeşleştiremem mesela.
Bir basket maçında; “Ben
olsam smacı basardım,”
diye hissetmezsiniz. Ama
futbol maçı izlerken, ben bile
atardım, dersiniz. Futbol feci
şekilde hayata benziyor. Hiç
beklenmedik bir şekilde küçük
bir takım, milyarlık bir takımı
akıllıca oynayarak, kalbiyle
oynayarak yenebiliyor. Son
olarak, beraberliğin olduğu
ender sporlardan biri. Bu da
hayatın güzel bir yansıması
bence.
2015’te proje bittiğinde ne
olacak?
Başak Zeynep Alpan: Projede
bir sürü kitap ve yayın çıkıyor.
Bizim içinde olduğumuz
4-5 tane kitap projesi var.
Bir kere bunlar Avrupa’nın
ve özellikle İngiltere’nin
önemli yayınevlerinden çıkmış
olacak. Ve bitiş çerçevesinde
Nisan’da Brüksel’de bir
toplantı olacak. Avrupa kimliği
üzerinden neler gördüğümüz
konusunda düşündüklerimizi,
gördüklerimizi, yazdıklarımızı
ve dertlerimizi Avrupa
Komisyonu’yla ve
Eurokratlar’la paylaşacağız.
Özgehan Şenyuva: Bunlar
akademik ve siyasi çıktıları.
Ama toplum ve iletişim
önemli bir parçası. Bu proje
çerçevesinde ilk günden
itibaren bir blog kurduk.
Avrupa’da nerdeyse haftada
20-30 bin tıklamaya ulaşan
bir blogumuz var. Araştırma
bulgularını bilimsel olmayan
genel kitleye yönelik bir şekilde
paylaşıp tartışmalar yapıyoruz.
Bu paylaşım devam edecek.
Her ülkede de proje ortağının
bir toplumsal iletişim planı var.
Bizim bu çerçevede Türkiye’de
hem ana medyayla hem de
sosyal medya ile bağlantılarımız
var. O yüzden hem ana medya
hem de sosyal medya üzerinden
futbolla ilgilenen herkesle
paylaşacağız. Hem akademik,
hem siyasi, hem de toplumsal
çıktılarımız olacak.
SAYI 51
51
ODTÜLÜ
SÖYLEŞİ
Hayat Bir
Basketbol
Maçı!
Basketbolda birçok “ilk”e imza
atmış ünlü koç Çetin Yılmaz ile
basketbolu ve hayatı konuştuk...
V Fotoğraf
BINGÜL ÖZCAN
Sporun ahvalini sizin maceranız
ve deneyimleriniz üzerinden konuşalım...
Olaya şöyle bakmak istiyorum. Sporun büyük
endüstri olduğu tartışılmaz. Ben koçluk
yaparken -koçluk, antrenörlük demek, eğitimci
olmak demektir- sadece çocuklara basketbol
öğretmedim. Yani benim için basketbol sadece
bir turuncu top ve o topun metal bir çemberden
içeri geçirilmesi gereken bir spor değil. Basketbol
scoreboard’da bizim tarafımızın galip geldiğini
gösteren rakamlar değildir. Benim için başka bir
şeydir.
Çok erken başladım basketbola. Çok kısa bir
adam olduğum için kendimle hiç uyuşmayacak
bir spor dalına gönül vermişim, basketbolcu
olmaya karar veriyorum. Çok seviyorum.
Arkadaşlarım, kuzenim basketbola gidiyor
ODTÜ’de ve ben de heveslendim. Ama
basketbolcu olmak için temel 4 özellikten bir
tanesinin çok iyi olması lazım; fiziğiniz çok
iyi olacak. Benim ise çok kötü. Yani basketbol
camiasında cüce denilecek bir boyum var.
Çok çabuk olmanız lazım. Çok çabuk da
değilim. Normal çabukluktayım. Ve de çok güçlü
olacaksınız. Sıçrayan, güçlü kuvvetli bir adam
olacaksın. NBA’da var benim boyumda oyuncular,
52
HAYAT BIR BASKETBOL MAÇI!
smaç yapıyor falan, o olacak iş değildi benim
için, olağanüstü bir özelliğim de yok. Ya da çok
yetenekli olacaksınız. Ama benim yeteneğim de
sıradandı. Bir tek artım vardı, istekliydim. Yani
aslında benim masa tenisi, boks, güreş falan
yapmam lazım bu boyumla. Fakat kafaya taktım,
seçmelere gittim.
Seçmelerde koç Timur Göksel’di. Tabii ki
seçmediler beni. Kapıya yazmışlar, Pazartesi
saat 6’da antrenman olacak diye. Ben de kafama
koymuşum, ODTÜ’lü olmak istiyorum.
15 yaşındayım. Seçilmiş gibi antrenmana gittim.
Koç düdüğü çaldı, yeni seçilen oyuncuları
tanıştırdı. Sen kimsin dedi. Ben Çetin’im dedim.
Sen yoksun bu listede dedi. Otur dedi, kibarca,
kalbimi kırmadan oturttu. ODTÜ Yıldız Takımı
antrenmanı yaptı. Ertesi gün gene antrenman,
gene koç sahada, gene düdük çaldı, ben gene
geldim. Üçüncü gün, bir hafta, on gün, bir ay...
Artık takıma nüfuz etmiştik. Her antrenmana
gidiyorum, çocuklarla arkadaş oldum, derken
takımın istatistiğini tutmaya başladım.
Çok araştırdım, takip ettim istatistik tutmayı
ve yavaş yavaş o takımın vazgeçilmezi olmaya
başladım.
Sonuçta beni aralarına almayabilirlerdi.
Yeteneklerim bu spora hiç müsait değildi.
17-18 yaşlarında bana anlattılar basketbol
oynayamayacağımı. Hadi sen yavaş yavaş başka
işlere geç, minik takımı verdiler, küçükler
takımını verdiler. Derken Yıldız ve Genç takım
derken, A Milli Takıma kadar giden bir serüvenim
oldu. Böyle bir hayatım oldu.
Anlattığınız hikâyede de var olana karşı özel
bir mücadele hali var. Spor deyince zaten kendi
varoluşunuzun ötesine geçebilmek için sürekli
bir mücadele halinden bahsetmiyor muyuz?
Evet. Eniştem, Prof. Sadun Aren bir kitap
yazmıştı. Onu ODTÜ’lüler bilir, Puslu Camın
Arkasında diye bir kitap. Politik bir insandı.
TİP milletvekili falandı. Teyzem de ODTÜ’de
çalışırdı, kütüphanede. Orada o bahsettiğiniz
inatçılığı, kararlılığı gösteren kişinin ben olup
olmadığımdan emin değilim. Çünkü o kadar
geride kaldı ki, o puslu camın arkasından
bakıyorum o kişiye. 15 yaşındaki Çetin, ben
miyim, değil miyim, emin değilim. Düşünsenize
düdük çalıyor, bütün takım ortaya geliyor
ve küçük Çetin o sırada 38. defa kenara
oturtuluyor. Bütün bunlara rağmen o günkü
Çetin’de direnmeyi sağlayan şeyin ne olduğunu
bilmiyorum. Ama bugünkü Çetin’de bildiğim
bir şey var. O takım herhangi bir takım da değil,
Türkiye şampiyonu bir takım, Türkiye’nin
en iyi takımıydı. Ben oranın içine girebildiğim
vakit, yapabildiğime inandıktan sonra, hayatım
boyunca bana yol gösteren bir pusula oldu.
Şu anda hayatta yapamayacağıma inandığım
hiçbir şey yok. O yüzden her şeyi yapabileceğime
inanıyorum.
Ama daha önemli parametreler var benim
açımdan, daha değerli olan. Esasında bir topu
paylaşmaya çalışan sahadaki 5 kişi ve kenarda
sırasını bekleyen 7 kişi, toplam 12 kişilik bir grup
var. Bir tane topu paylaşmaya çalışıyor hücumda.
Topu çeviriyor, pas veriyor, şut atıyor. Aslında
basketbola 7-8 yaşlarda başlayan bir çocuk veya
10-13 yaşlarında basketbol sahasına adım atan
bir insan bu yaşlarda paylaşmayı öğrenmeye
başlıyor. En önemli şey bu. Bence basketbol 3
boyutlu. Biz iki boyutunu televizyonda görüyoruz.
Top çembere giriyor, uzun uzun adamlar oynuyor.
Üçüncü boyutunda ise duygular ve bizim ne
öğrendiğimiz var.
SAYI 51
Çetin Yılmaz ve
Kerem Gönlüm.
53
ODTÜLÜ
SÖYLEŞİ
Bizde herkes, sahanın her
yerinden sorumludur.
Biz hayatın her alanında
sorumluluk duygusu taşıyan
insanlar yetiştirdiğimizi
düşünüyoruz.
Ben ODTÜ’ye geldiğimde, spor kulübünde
bir yapı vardı. O yapıyı bana miras olarak
bıraktılar. Timur Göksel’lerden, Rüştü
Baba’lardan, Erdal Abi’lerden gelen
bir miras var. O mirası alıyorsun ve sonrakilere
devrediyorsun. Biz de bizden sonrakilere
devrettik. Şimdi burada o üçüncü boyut
çok önemli ve yaşım ilerledikçe görüyorum ki,
oyuncularıma bu paylaşımı aktarmışım.
Oyun müsabakaya dönüştükçe, paylaşmadan
ziyade rekabete doğru bir dönüşüm oluyor.
Oysa oyunun keyfi sürmeli...
Evet, keyif de çok önemli. Bir de
profesyonelleşmenin getirdiği istatistiki
rakamlar, kariyerinizdeki rakamlar, banka
hesabındaki rakamlara dönüştüğü zaman, spor
olma özelliğinden çıkıyor, zevkini kaybediyor
54
HAYAT BIR BASKETBOL MAÇI!
olabilir. Ama benim vurgulamak istediğim
önemli bir şey daha var. Bu sporun bir felsefesi
var esasında. Ben bu felsefenin üzerinde ısrarla
durmaya çalışıyorum ve bunu en üst düzeyde
verebiliyorsunuz çocuklara. İnsana hitap
eden bir teknik yapı ve koç varsa, gene sonuç
alıyorsunuz.
Bunu spor psikoloğu hocamız da yazmıştı.
Yani sonuç almak için kurulmuş makineler
değiliz. Bu işi paylaşarak ve eğlenerek
yapmak gerekiyor.
Basketbol sporunun felsefesinde bir ikinci
nokta var: yardımlaşma. Basketbol hücumda
paylaşma, savunmada yardımlaşma üzerine
kurulmuştur. Düşünün, ben 14-15 yaşımda
basketbolcu olacağım diye spor salonuna
girmişim, bunu hayal etmişim; ama öğrendiğim
şeyler yardımlaşma ve paylaşma. Üçüncü
bir nokta ise, basketbolun diğer sporlardan
bir farkının olması. Faul yaptığınızda elinizi
kaldırmanız lazım. Başka hiçbir sporda elini
kaldırma yok. Basket sahasına 7 yaşında
başlayan bir çocuğun ilk öğrendiği şey, “hatalı
benim, özür dilerim,” demek. Koç olarak bunu
oyuncularınıza vermeniz lazım. Basketbolda
yardıma geç gittiği vakit, paylaşmada geç
kaldığı vakit özür dilemesini bilen bir insanın
toplumsal hayatta, iş hayatında, aile hayatında,
sevgilisiyle, eşiyle, komşusuyla, kayınvalidesiyle
ne kadar sağlıklı bir ilişki kurabileceğini
düşünebiliyor musunuz? Ben sporun insana
kazandırdığı en önemli şeyin bu olduğuna
inanıyorum.
Basketbolun şöyle bir avantajı daha var.
Diyelim ki, kötü oynuyorsunuz. Ben ikinci
dakikada sizi çıkartırım, başka bir oyuncuyu
oyuna sokarım. Fakat o da oyuna girer ama
yorgundur, fecaat gibi bir gece geçirmiş, sorunu
var, yani oynayamıyor. Onu çıkartır, tekrar sizi
oyuna alırım. Siz tekrar fecisiniz, çıkartırım
tekrar onu sokarım, ta ki iyiyi bulana kadar...
İnsanlara birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü şansı
verme özelliklerine sahip oluyorsunuz. Sporcu
da hayatta birincide olmazsa ikincide, ikincide
olmazsa üçüncü veya dördüncüde başarılı bir
insan olacağına, bu hayattaki sorunu neyse,
eninde sonunda üstesinden geleceğine inanıyor.
“Tekrar dene, yine yenil, daha güzel yenil!”
Ve sonunda kazanabileceğine inanır hale gelen
bir programdan çıkmış oluyorsun. Mesela
basketbolda şöyle bir şey daha var. Bizdeki
oyuncular, sağ savunmadan, sol savunmadan,
ortadan vs. sorumlu değildir. Bizde herkes,
sahanın her yerinden sorumludur. Biz hayatın
her alanında sorumluluk duygusu taşıyan
insanlar yetiştirdiğimizi düşünüyoruz.
Sabrı da öğreniyorsunuz bu sporda. Basketbolda
5 kişi oynuyor, diğer 7 kişi oturuyor.
Ne zaman koç sizi oyuna sokarsa, o zaman
oynayabiliyorsunuz. Ve öyle bir şey oluyor ki,
39 dakika 30 saniye hiçbir şey yapmadan sadece
ve sadece seyrediyorsunuz ve oyuna girmek için
sabırsızlıkla bekliyorsunuz, bunun için köle
olmaya razısınız. Yıllarca çalışıyorsunuz ve
“öyle bir hazır olacağım ki, sıra geldiğinde çıkıp
en iyisini yapacağım ve vazgeçilmez olacağım,”
diyorsun. Sana sabır ve çalışmayı öğretiyor. Beni
niye oynatmıyorsun diye bağıran çağıran bir
oyuncum hiç olmadı. Sabırla beklediler.
Esasında hayat, bu. Buradaki oyuncu değişikliği
vs. küçük katkıların ne kadar önemli olduğunu
anlatıyor. Fedakarlığı öğreniyorsunuz ve en
Artık takımla maç
kazanmaya çalışıyorsun.
Senin kişisel menfaatlerin
ön planda değil artık. Takım
kazandıkça sen büyüyorsun.
önemlisi, ben değil biz demeyi
öğreniyorsunuz. Çünkü bir müddet
sonra artık takımla maç kazanmaya
çalışıyorsun. Senin kişisel
menfaatlerin ön planda değil artık.
Takım kazandıkça sen büyüyorsun.
Hayalimi bile kendimle ilgili
kurmaz oldum. Çünkü biz diye
kuruyorsunuz. Basketbolun
felsefi olarak bana verdiği
şeyler bunlar. Ben de bunları
40 yıldır iyi-kötü, birlikte
çalıştığım, oyunculara
aktarmakla yükümlüyüm.
Saydıklarımı özetlersem;
paylaşan, yardımlaşan,
ikinci bir şansı veren,
kıskanmayı bırakmış, ben
değil biz diyen, egosentrik
olmayan, hata yaptığında özür
dileyen, sabırla bekleyen, sahanın
her yerinden sorumlu olduğunu
düşünen, toplumun her kesiminden
sorumlu olduğunu düşünen
bir sporcu karakteri yaratıyor
basketbol.
Şunu da son olarak söyleyeyim.
Eğer hayat bir basketbol maçıysa, ben
bu maçı kazandım diyorum.
Çünkü bunların fakındaydım.
Bu farkındalığımı oyuncularıma, yakın
çevreme, aileme, çocuğuma vermek
için mümkün olduğunca vermeye
çalıştım. Yani hayatla oynadığım maçta
başarılıyım.
SAYI 51
55
ODTÜLÜ
dosya
V İllüstrasyon TURGUT YÜKSEL
Spor mu Değil mi?
Satranç veya briç spor mu değil mi? Bedensel bir eylem olmadığı için
spor olarak kabul etmeyenler var; ama bir spor dalı gibi, federasyonları
ve yarışmaları da bulunuyor. Bu paradoks nereden kaynaklanıyor?
Bu kafa karıştıran soruya, Açık Radyo’da Efektif Pas programının
yapımcıları olan Utku Gökerküçük ve Volkan Ağır iki ayrı açıdan bakarak
iki farklı tezi savundular:
Satranç Spordur Çünkü...
Utku Gökerküçük
56
müsabakalar vardı. Modern sporun kayıp parçası
mental mücadelenin itibarı, satrancın kabul
edilmesiyle yerine gelebilir. Bugün tamamen
fiziksel yeterliliği sınayan spor dalları mevcutsa,
tamamen zihinsel yeterlilik sorgulayıcı
satranç neden spor olmasın? “Büyük ölçüde”
stratejilerin yarıştığı körling oyunu bugün
olimpikken, satranç da aynı yolu izleyebilir.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemden
itibaren spor karşılaşmalarının iki türlü
misyonu oldu: Bir dünya savaşını daha
kaldıramayacak toplumlara, birbiriyle
yarışabilecekleri alan yaratmak ve sporu
pazarlanabilir hâle getirip endüstrinin parçası
kılmak. Her iki durum da aşırı milliyetçilikle
birlikte, doping ve şike gibi gayriahlâkî
yöntemleri yaratır. Her alanda kutsanan,
“daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü” gibi
dogmatik bir sloganı bulunan olimpiyatlar,
içine spor dışı bütün öğelerin dahil edildiği
“spor” düzeninin zirvesini temsil edip, alt
katmanlardaki yozlaşmanın yukarıdaki ufak
bir yansımasını ifade eder. Öyleyse sporun
ne olduğu veya neyin spor olduğu sorularının
cevabını, bugünkü “olimpik ruh” ekseninde
değil, bilinen ilk spor müsabakalarının
yapıldığı Antik Yunan döneminde aramalıyız.
Satrancın olimpiyatlarda spor olarak kabul
edilebilmesi, pazarlanabilirliğinin düşüklüğü
nedeniyle kısa vadede pek mümkün
görünmüyor. Yine de Uluslararası Satranç
Federasyonu’nun 1995’ten bu yana süren
çalışmaları sonucu, IOC tarafından tanınan
sporlar listesine alındığını ve 2006 ve 2010
Asya Oyunları’nda yer aldığını hatırlatalım.
Ancak asıl mesele oyunu spor olarak kabul
etmek. Cinsiyetini değiştirecek kadar
ilaçlanan Doğu Alman makine-atletlerin
yaptığına spor dediğimiz ortamda satranca da
biraz yüz vermek ne kaybettirebilir ki?
Antik Yunan döneminde spor, sadece
fiziksel performansı değil, stratejileri ve
konsantrasyonu da ödüllendiren bir kavramdı.
Hatta eski olimpiyatlarda şiir okuma, tiyatro gibi
“Sporda fiziksel aktivite olmazsa olmaz”
görüşünde olanlara özel dipnot: Satrancın
kalori yaktırdığı da bilimsel olarak
ispatlanmıştır!
SPOR MU DEĞIL MI?
Kalori Yakmak Yeter mi?
Volkan Ağır
uzun ve sağlıklı bir yaşam için gerekli olan
temel unsurdur.
Her şeyden önce bu yazının bilimsel kanıtlarla
satrancın spor olmadığını ispatlamak üzere
yazılmadığını, tamamen kişisel savunuları
ortaya sürerek bir tartışma yaratma niyetli
olduğunu belirtmeliyim.
Satranç ve benzeri şekilde minimum fiziki gücün
kullandığı oyunlar spor olsaydı, bu oyunlardan
bahsederken “Bir zekâ sporu olan ...” denmezdi.
Yani bu oyunları spor olarak nitelemek için
bir özelliği öne çıkarmak gereği hissedilmiş
olacak, ki bunu söylüyorlar. Hem zekâ sporu da
ne demek? Bu kategori altında olmayan oyunlar
zekâsız sporu mu? Bir basketbol maçında
24 saniye içinde 4 takım arkadaşını, 4 rakip
marke ederken hangisine pas vereceğine karar
vermek, bir hamleye dakikalarca karar verilen
satranç oyunundan daha mı az zekâ gerektiriyor?
Bence spor, hem fiziği hem de aklı eşit derecede
kullanıp efor sarfedilerek takım ya da bireysel
olarak bir rakibe karşı yapılan yarışmadır.
Satranç ise stratejik analiz ve matematik
zekâyı üst düzeylere taşıyabilecek, hamle
sayısı matematiksel hesaplarla sınırlı olan
bir masa oyunundan daha fazlası değildir
bence. Spor olduğunu kanıtlamak için, “Ama
satranç oynarken düşünerek kalori yakıldığı
kanıtlanmıştır ve bu da onu spor yapar” tezini
hemen çürütelim. Vücut uyuyorken de, ders
çalışıyorken de kalori yakıyor, bunlar da spor
mudur? Hem mevzu sadece kalori yakmak
değil ki, kim dedi bunu? Çünkü spor da sadece
kalori yakmaktan ibaret bir şey değil. Birçok
hastalığın nedeninin spor yapmamak olduğunu
düşünürsek, ki doktorlar tedavi olarak spor
yapın derken “satranç oynayın” demez, spor
Sponsorları zengin etme amacı güden kapitalist
sporun en büyük parçası Uluslararası Olimpiyat
Komitesi tarafından satrancın spor olarak
tanınması ve son iki Asya Oyunları’nda yer
alması onu spor yapmaktansa metalaştırır,
ki bir sporu gerçekten sporluktan çıkaran
ilk şey de budur.
Ve en son olarak bir bilgisayar programının
bir insanı yendiği oyuna, ben spor diyemem
dostlar üzgünüm.
SAYI 51
57
ODTÜLÜ
Söyleşi
Everest’e neden çıkılır?
Çünkü orada!
ODTÜ Dağcılık ve Kış Sporlar Kulübü’nden (DKSK) 10 kişi, 2006 yılında Everest’e Türkiye’den
ilk takım tırmanışını ve kadın tırmanışını gerçekleştirdi. Bu zorlu mücadeleyi takımın
iki üyesi, ODTÜ Bilgi İşlem Daire Başkanlığı’nda uzman olarak çalışan Suna Yılmaz ve
Enertech International Erbil ülke müdürü Meltem Çolak’tan dinledik.
Everest’e tırmanma yolculuğu nasıl başladı?
Meltem Çolak: Everest’e tırmanan 4 kadından
biriyim. Dağcılığa 1990’da ODTÜ’de DKSK’de
başladım. Birbirimizi de ODTÜ’de DKSK
vasıtasıyla bulduk. Everest bizim için bir projeydi.
Bir amaçtı, ulaşılacak bir noktaydı. 4’ü kadın
10 kişilik bir takım tırmanışı yaptık. Ayrıca bir
lojistik kamp müdürümüz ve belgeselcimiz vardı.
Çok uzun süre beraber dağcılık yaptığınız zaman
pek çok projeyi gerçekleştiriyorsunuz.
Her gerçekleşen projeyle daha yükseğine, daha
zoruna ilerliyorsunuz.
58
Everest’e daha önce takım tırmanışı ve kadın
tırmanışı yapılmamıştı. Dolayısıyla biz de
bunu önümüze hedef olarak koyduk. 2001’den
2006’ya, 5 yıl süresince başka tırmanışlar yaptık.
Kendimizi buna hazır hissettiğimiz zaman
sponsor arayışına girdik. Bir sponsor bulduktan
sonra da zaten önümüzdeki en önemli engel
kalkmış oldu. Ve 2006 Mayıs’ında tırmanışı
gerçekleştirdik. Hem Türkiye’den Everest’e ilk
defa bir takım tırmanışı gerçekleştirmiş hem de
ilk defa Türk kadınlarının o zirvenin tepesine
çıkmasını sağlamış olduk.
EVEREST’E NEDEN ÇIKILIR? ÇÜNKÜ ORADA!
Planlama, tırmanışın en önemli kısmı. Bize
biraz da planlama sürecinizi anlatır mısınız?
Peki neden yapıyorsunuz bunları? Yüksek irtifa
dağcılığının temel etkisi ne?
Suna Yılmaz: Öncelikle ne kadar süredir
dağcılık yapıyor olursanız olun, bir günde haydi
Everest’e çıkalım diye ortaya çıkmazsınız. Bu
çok uzun bir süreç. Aşama aşama hedeflerinizi
büyütüyorsunuz. En sonunda Everest’e
tırmanmaya karar veriyorsunuz. Biz de
6000’lik 7000’lik ve daha yüksek 8000’lik
dağlarda tırmanışlar gerçekleştirip kendimizi
hazır hissedince nihai olarak 2005’te “Tamam
artık hedefimiz Everest, önümüzdeki sezon
Everest’e tırmanacağız,” diye karar verdik. Karar
verildikten sonra sponsor çalışmaları başladı.
Çok kapsamlı bir antrenman programı çıkarıldı.
Tırmanışa uygun, çok farklı ekipmanların
tedarik edilmesi gerekiyordu. Bu iş için
bir sorumlu atandı. Orada ne yiyeceğiz ne
içeceğiz, Türkiye ile nasıl iletişim kuracağız,
web sayfamız var onun güncellenmesi nasıl
yapılacak, hangi yerel firmanın desteği ile bu
tırmanışı gerçekleştireceğiz, o zor iklim ve
hava koşullarında götürdüğümüz elektronik
ekipmanların korunmasını nasıl başaracağız,
bunların hepsi aslında detaylı birer kalem. Bu
kadar iş kaleminin olduğu yerde de mutlaka
bir iş bölümü yapmanız gerekiyor. Biz de
kendi aramızda iş bölümü yaptık. Bir yandan
profesyonel işlerimizi yürütürken diğer yandan
da antrenman yapıp saydığımız tüm diğer
hazırlıkları sürdürdük.
Meltem Çolak: Bunun için Edmund Hillary şöyle
demiş: “Çünkü orada!”
Meltem Çolak: Elektronikten sorumlu
arkadaşımız, makinelerimizi şarj etmek için
güneş panellerimizle ilgilenen bir arkadaşımız
vardı. İlk yardımdan sorumlu bir arkadaşımız
vardı. Bu iş bölümü sadece dağla sınırlı kalmadı,
bizimle birlikte dağa gelmeyen ama burada
kalan arkadaşlarımız da görev aldı. Tırmanışın
kendisi 65 gün sürdü. Net 65 gün dağda geçirdik.
Türkiye’den çıkış ve Türkiye’ye tekrar dönüş
toplam 75 gün sürdü. Onun öncesinde de en az
6 aylık bir antrenman sürecimiz oldu. Sonuçta
Everest’e tırmanmak bizim için bir ödevdi. Takım
tırmanışı yapmak bir ödevdi. Kadın tırmanışı
yapmak bir ödevdi. Biz de bu ödevi yerine
getirdik. Umarız bunu egale edecek, bunu aşacak
başka kadınlar da çıkar Türkiye’den.
Bir başka röportajımızda George Orwell’ın bir
sözünü alıntıladılar, 1984’ten; “spor mermileri
olmayan savaştır”...
Meltem Çolak: Baktığınızda evet, doğru, spor
mermileri olmayan savaştır. Ama bu savaşı nasıl,
hangi araçlarla yürüttüğünüz önemli. Biz takım
olmayı tercih ettik. Dünyada başarı oranı çok az
olan bir şeyi takım olarak gerçekleştirdik.
Bir yüksek irtifa dağcısı, tırmanacağı dağla
nasıl bir ilişki kuruyor?
Meltem Çolak: İlişkiyi çok öncesinde kuruyoruz.
Yani bir dağa tırmanmadan önce, ister Everest
olsun isterse Erciyes olsun, bir kere o dağı
hatmetmeniz gerekiyor. O dağda daha iyi
hissedebilmeniz için fiziksel olarak hazırlıyorsunuz,
psikolojinizi hazırlıyorsunuz. Psikolojik olarak
hazırlanırken kendi imgeleminizde birkaç kez çıkıp
iniyorsunuz. O konu ile ilgili kitaplar okuyorsunuz.
Takım içerisine kurallar koyuyorsunuz.
Suna Yılmaz: Niye yüksek irtifa dağcılığı, neden bu
zor koşullar altında gidip tırmanmaya çalışıyoruz?
Ben kendimi böyle ifade ettiğimi düşünüyorum.
Doğayla, o vahşi güzellikle bir arada olmak, onun
bize sunduğu zor koşulları değerlendirip yaptığımız
bir planla kendimize bir yol açabilmek, o zor
yolculukta kendimi tanıyabilmek bana çekici
geliyor. Ve bunu tek başına değil, bir takımla
yapmak, bana çok çok daha çekici geliyor.
Suna Yılmaz
ve Meltem Çolak
SAYI 51
59
ODTÜLÜ
Söyleşi
V Fotoğraf BINGÜL ÖZCAN
Olcay Öztürk,
Dora Göksal,
Ayşe Kaplan,
Yağmur Ağcalı,
Beril Beşpınar,
Umut Yetiştiren,
Sahra Altay,
Volkan Orhan
“Hayalgücünün Saf Disiplini”: Yamaç Paraşütü
ODTÜ Yamaç Paraşütü Topluluğu Türkiye’de bu sporun ilk topluluğu. Topluluk üyeleri ile
bu sıradışı sporu ve insanın doğaya meydan okumasını konuştuk...
Topluluğun hikâyesini anlatır mısınız?
Olcay Öztürk (ODTÜ İstatistik Mezunu):
Topluluğumuz 1991’de kuruldu. O süreçten beri
aktif bir şekilde devam ediyor. Tabii o zamanlar
Türkiye’de yamaç paraşütü bu seviyede değildi,
çok daha başlangıç seviyesinde sürdürülüyordu.
Biz Türkiye’nin ilk yamaç paraşütü topluluğuyuz
100 km’nin üzerinde birçok uçuşumuz var.
Topluluğumuzun mezunlarından Basat Okay,
bu yaz Türkiye rekorunu tekrar egale etti. Daha
önceki rekorlar da kendi elindeydi. Bu alanda da
Türkiye rekorları elimizde.
Yamaç paraşütü gibi ekstrem sporlar
konvansiyonel spor dallarından neden farklı?
Dora Göksal (ODTÜ Sosyoloji Mezunu,
Eğitmen): Aslında bu sorduğunuz bizim de
çok tartıştığımız meselelerden bir tanesi.
Yaptığımız şey sporun temel özelliklerinin
çoğunu barındırıyor. İnsanların normal
koşullarda yapamayacakları durumları
zorluyoruz. Bu zorladığımız durum bir uçma
eylemi ve bunu da mümkün olan muhtemelen
icat edilmiş en kolay yöntemle yapıyoruz:
üstümüzde bir kumaş parçası var. Devamlı
olarak kendini geliştirmeye çalışıyorsun ama
onun dışında birbirimizle de yarışıyoruz.
60
Müsabakası da olan sporlardan bir tanesi.
Yamaç paraşütü mesafe yarışmaları var ya da
akrobasi dalında yarışmalar var. Ama bir
noktada bildiğimiz anlamda sporlardan,
tamamen ayrılıyor. Bunu yapmak için müthiş
bir fiziki yapıya ve bedensel bir kondisyona
sahip olmayabilirsiniz.
Yakın zamanda ilk uçuşunu yapan var mı?
Yağmur Ağcalı (ODTÜ Kimya 1. Sınıf):
Hayatımda hiç bu kadar heycanlanmamıştım
diyebilirim. İlk ayaklarım yerden kesildiğinde
bir korku geldi, sonra biraz daha yükselince
o kadar güzel bir duygu hissettim ki gerçekten
çok güzeldi.
Yamaç paraşütü için gerekli üç sıfat desek...
Ayşe Kaplan (ODTÜ İşletme 1. Sınıf): Azim
olabilir bence. Merak ve cesaret.
Dora Göksal: Disiplin kesinlikle maddelerden
bir tanesi. Ama bence hayalgücü de en önemli
maddelerden biri. Uçma eylemi insan hayal
gücünün en disipline edilmiş hallerinden
bir tanesi. Çok disiplinli olmanız şart ki
güvenli bölge dediğimiz yerde kalabilin. Hayal
gücünüzün kuvvetli olması lazım ki kendi
kendiyle yarışma halini devam ettirebilin.
“HAYALGÜCÜNÜN SAF DISIPLINI”: YAMAÇ PARAŞÜTÜ
C
M
Y
CM
MY
CY
CMY
K
ODTÜLÜ
DOSYA
ODTÜ, pek çok spor dalının
Türkiyede ilk kez organize
olduğu çok farklı alanlardan
spor topluluklarına ev
sahipliği yapıyor.
ODTÜ’de Spor
Hayatın Bir Parçası!
ODTÜ spor toplulukları ve imkânları ile Türkiye’nin göz bebeği
üniversitesi. Türkiye’de pek çok spor dalının ilk kez kendine yer bulduğu,
rekortmenlerin yetiştiği ünversitede spor yaşamın bir parçası.
62
ODTÜ’DE SPOR HAYATIN BIR PARÇASI!
O
DTÜ Spor Müdürlüğü; öğrencilerin
akademik bilgilerinin yanında sosyal,
kültürel ve sportif alanlarda yer
almalarını sağlayarak onların kolektif çalışmaya
uyumlu, özgüveni gelişmiş sağlıklı bireyler
olmaları hedefleniyor. Mezun olan öğrencilerin
topluluk ve takım faaliyetleri sırasında
edindikleri birikimlerin iş yaşamlarına katkıları,
yapılan faaliyetlerin değerini ve önemini
gösteriyor. Teknik üniversite olmamıza rağmen
üniversitelerarası yarışmalarda en fazla spor
dalında katılım sağlandı. Son iki yılda Üniversite
Sporları Federasyonu tarafından ilan edilen
istatistiklerde, ODTÜ, ünilig ve diğer yarışmalara
katılım sıralamasında lider üniversite.
ODTÜ’de neredeyse sınırsız spor olanakları var.
Kapalı ve açık spor alanları on binlerce kişiye
hizmet veriyor. ODTÜ’nün spor başarılarının itici
gücü ise, spor toplulukları.
Aikido Topluluğu: 2001 yılında kurulan
topluluk ile her yıl ulusal ve uluslararası aikido
seminerlerine katılım sağlanıyor veya ev sahipliği
yapılıyor.
İzcilik Topluluğu: 1986 yılında kurulan ve 200’ün
üzerinde üyesi bulunan topluluk köy okullarına
yardımda bulunuyor, engelli öğrencilere destek
veriyor ve doğal koruma adına çok önemli
organizasyonlara imza atıyor.
İnsanın tükendim dediği anda,
vücudunun daha fazlasına
el vermediği zamanlarda bile
ayağa kalkıp inandığı şey uğruna
savaş verebileceğini öğrendim.
Okan Okyay, ODTÜ Rugby Takımı
Dağcılık ve Kış Sporları Topluluğu: 1963 yılında kurulan en köklü
tarihe ve geleneğe sahip topluluk, her yıl ulusal ve uluslararası
organizasyonlara katılıyor. Ayrıca, Ağrı Dağı ve dünya zirvesi olan
Everest çıkışı gerçekleştirdi.
Satranç Topluluğu: ODTÜ’nün köklü topluluklarından olan
Satranç Topluluğu üniversitede satrancı geliştirmek amacıyla
kuruldu. Düzenlediği kurslarla ve resmi- il çapı turnuvalarla
ODTÜ’de satrancı geliştirmeyi misyon edinen topluluk, verdiği
eğitimlerle ODTÜ Satranç Takımı’na sporcu yetiştiriyor.
Briç Topluluğu: 1986 yılında kurulan topluluk, kuruluşundan
itibaren her yıl Türkiye birincisi oldu. Üyelerinin çoğunluğunu
milli takım sporcularından oluşturan topluluk, uluslararası önemli
başarılar elde ediyor.
Capoeira Topluluğu: 2004’te kurulan topluluk, gösteri grubu olarak
da faaliyet gösteriyor.
Başarılarımızın Temeli Takım Ruhu!
EDT Beni Hayata Hazırladı!
Hazırlık yıllarımdan beri ODTÜ Briç
Topluluğu aktif üyesiyim. Bu süreçte iki kez
Türkiye Üniversiteler Şampiyonu, bir kez de
Fransa’da yapılan Dünya Üniversitelerarası
Şampiyonası’nda 9. olduk. Bu başarıların
kazanılmasında bireysel performansların yanı
sıra bir takım olabilmek de çok önemli. Spor
müsabakalarının dışında geçirdiğimiz vakitler
bizleri gerçek anlamda bir takım yaptı. Bu
takım ruhu, kazanılmış ve kazanılacak olan
başarıların temelinde yatıyor.
Erkmen Aydoğdu, ODTÜ Endüstri
Mühendisliği , 3. sınıf lisans öğrencisi, ODTÜ
Briç Topluluğu Üyesi
ODTÜ EDT Türkiye’deki en prestijli ve sürekli uluslararası
dans organizasyonunu düzenlemekte ve giderek dünyaya
ismini yaymaktadır. Ayrıca ODTÜ’nün Türkiye Dans Sporları
Federasyon’unda da büyük bir etkinliği vardır. ODTÜ bana bir
meslek kazandırdı ama belki bundan daha da önemlisi, beni
üyesi olduğum spor topluluğu ile “Eşli Danslar Topluluğu”
ile tanıştırdı. Topluluk bana spor disiplini aşıladı, yaşam
felsefemi, yaşama bakış açımı değiştirdi. Topluluk üyeliğimin
beni her yönden yaşama nasıl hazırladığına şaşkınlık ile
bakıyorum. ODTÜ EDT olmasaydı şu anki ulusal ve uluslararası
çevremi, yönetimsel yetkinliklerimi, tecrübelerimi, sporcu
ruhunu ve etiğini aynı seviyede elde edemezdim.
Berkan Alanbay, ODTÜ Mezunu, Eşli Danslar Topluluğu Üyesi
SAYI 51
63
ODTÜLÜ
DOSYA
ODTÜ Hep Destek!
ODTÜ’de okuyan ve okumuş olan herkes, ODTÜ’nün öğrencisine
yalnız iş hayatında değil, sosyal ve spor hayatında da çok
geniş kapılar açtığını bilir. ODTÜ Buz Hokeyi Takımı bana,
zamanımı nasıl koordine edeceğimi, takım ruhunun önemini ve
zor durumlarla başa çıkabilmeyi öğretti. Turnuvalar sayesinde,
hem sosyal ve kültürel olarak unutulmaz deneyimler yaşadım,
hem de saygın bir kurumu en iyi şekilde temsil edebilmenin
önemini anladım. ODTÜ’nün spora ve sporcuya verdiği desteği,
katıldığım her turnuvada yanımda hissettim.
Erdi Emekli, Çevre Mühendisliği, ODTÜ Buz Hokeyi Takımı
Motor Sporları ve Trafik Topluluğu: 2000
yılında kurulan topluluk, Türkiye Motor Sporları
Federasyonu ile işbirliği yaparak ulusal
ve uluslararası yarışmaların organizasyonunda
yer alıyor. Topluluk, 2012 yılından itibaren
Go-kart takımını da oluşturdu.
Sualtı Topluluğu: 1985 yılında kurulan topluluk
kendi içinde Akdeniz fokları, Batık araştırma,
Ekoloji, Mağara, Fotoğrafçılık gruplarından
oluşuyor. Sualtı Topluluğu, her yıl ulusal
ve uluslararası dergilerde bilimsel yayınlar
yapıyor.
Can Kurtarma ve İlk Yardım Topluluğu: 1998
yılında kurulan topluluk, kampusta ilk yardım
bilincinin oluşması için eğitim faaliyetleri
düzenliyor.
Doğa Sporları Topluluğu: 2002 yılında
kurulan topluluk, binicilik, paintball, doğa
yürüyüşleri, kamp ve rafting organizasyonları
yapıyor.
Eşli Danslar Topluluğu: 1988 yılında
kurulan topluluk, Türkiye’deki ilk
üniversite dans topluluğu. 2010 yılı
dans liginde Türkiye birinciliği,
2012 yılında üniversiteler
Türkiye birinciliği bulunan
topluluğu birçok üniversite
toplulukları örnek aldı.
Her yıl Cumhuriyet’in
kuruluş yıl dönümünde
64
topluluk tarafından yapılan “Cumhuriyet Kupası
Uluslararası Dans Yarışması” Türkiye’de yapılan
en prestijli Latin dansları yarışması.
Tenis Topluluğu: 2009’da kurulan topluluk
kampusta turnuvalar ve eğitimler düzenliyor.
Jonglörler Topluluğu: 2009’da kurulan topluluk
gösteri grubu olarak da faaliyet gösteriyor.
Sualtı Sporları Topluluğu: 2009 yılında kurulan
topluluk sualtı ragbisi, sualtı hokeyi, monopalet
gruplarından oluşuyor. Sualtı federasyonu ile
işbirliği yaparak Türkiye organizasyonları yapan
topluluk, her yıl ilk üç içerisinde dereceler elde
ediyor. Topluluğun desteği ile derin dalış dünya
rekorları kırıldı.
Denizcilik ve Yelken Topluluğu: 2012 yılında
kurulan topluluk, denizcilik ve yelken branşında
üniversitelerarası yarışmalara katılıyor, eğitim
faaliyetleri düzenliyor.
Amerikan Futbolu Takımı (Bay): 1996 yılında
kurulan takım, Türkiye’nin ilk Amerikan Futbolu
takımı. Federasyon ve üniversiteler liglerinde
önemli başarıları bulunan takım, bu yıl
üniversiteler liginde çeyrek finalde maçlarına
devam ediyor.
Badminton Takımı (Bay-Bayan): 1995 yılında
kurulan takım, üniversite ve federasyon
organizasyonlarına katılıyor.
Basketbol Takımı (Bay-Bayan): 1971 yılında
kurulan takımın geçmişinde Basketbol
Federasyonu Ligi’nde çok önemli başarıları
bulunuyor. Halen Üniversiteler 1. Ligi’nde
yer alan takım, başarılı çalışmalarına
devam ediyor.
Bilardo Takımı (Bay-Bayan): 1999 yılında
kurulan takım, üniversitelerarası yarışmalarda
her yıl ilk üç derecede yer alıyor ve kampus içi
bilardo turnuvaları düzenliyor.
Briç Takımı (Bay-Bayan): 1981 yılında kurulan
takım, 1986 yılında da Topluluk statüsünü aldı.
Buz Hokeyi Takımı (Bay-Bayan): 2003 yılında
ODTÜ’DE SPOR HAYATIN BIR PARÇASI!
kurulan takımın Üniversiteler Ligi’nde bayan
şampiyonluğu ve erkek ikinciliği bulunuyor.
Aynı zamanda Buz Hokeyi Federasyonu Birinci
Ligi’nde müsabakalara devam ediyor.
Cimnastik Takımı (Bay-Bayan): 1992 yılında
kurulan takım, estetik cimnastik alanında
calışmalarını sürdürüyor ve üniversitelerarası
yarışmalara katılıyor.
Dağ Bisikleti Takımı (Bay): 2001 yılında
kurulan takım, Bisiklet Federasyonu tarafından
düzenlenen yarışmalara katılıyor ve tescilli.
Türkiye’deki üniversiteler arasındaki tek dağ
bisikleti takımı.
Eskrim Takımı (Bay-Bayan): 1978 yılında
kurulan takım, her yıl üniversitelerarası
yarışmalarda ilk üçten dereceler elde ediyor.
Takım aynı zamanda Eskrim Federasyonu
organizasyonlarına katılıyor ve tescilli.
Frizbi Takımı (Bay-Bayan): 2010 yılında
kurulan takım diğer üniversite takımları ile ikili
müsabakalar yapıyor.
Futbol Takımı (Bay): 1970 yıllarında kurulan
takımın 1986 yılında Üniversiteler Ligi’nde
şampiyonluğu bulunuyor. Halen Üniversiteler
1. Ligi’nde müsabakalarını sürdürüyor.
Futsal Takımı (Bay-Bayan): 2010 yılında kurulan
takım, Üniversiteler Ligi’nde yer alıyor. Takım,
2012 yılında çeyrek finale yükseldi.
ODTÜ Eşli Danslar
Topluluğu ve Ragbi
Takımı.
Güreş Takımı (Bay): 2011 yılında kurulan takımda
çoğunluğunu yabancı öğrencilerin oluşturduğu 50
sporcu bulunuyor. Üniversitelerarası yarışmalara
ve Güreş Federasyonu tarafından yapılan
yarışmalara katılıyor.
Hentbol Takımı (Bay-Bayan): 1990’da kurulan
takım, Üniversiteler 1. Ligi’nde yer alıyor.
Judo Takımı (Bay-Bayan): 1998 yılında kurulan
takım, Üniversitelerarası Türkiye Birincilikleri’ne
katılıyor. 2012 yılında bir bayan sporcusu gümüş
madalya kazandı.
Topluluk İkinci Aile Gibi
Ultimate Frizbi bana sportif müsabakalarda centilmenliğin
ve rakibe saygının her şeyden daha önemli olduğunu
öğretti. Fiziksel gelişimimin yanı sıra yoğun ve stresli sınav
dönemlerinde üzerimde biriken stresi atmama yardımcı oldu
ve bana ikinci bir aile kazandırdı. Üniversitemizin şehir içi
ve özellikle şehir dışındaki aktivitelerde takımımıza maddi,
manevi destek sağlaması birçok oyuncuyu mutlu ediyor,
oyuncuların spora ve ODTÜ’ye daha çok bağlanmasını sağlıyor.
Mert Çetin, Malzeme ve Metalurji Mühendisliği / Odtu
Ultimate Frizbi Takımı
SAYI 51
65
ODTÜLÜ
DOSYA
ODTÜ’nün spor geleneği
madalya ve rekorlarla dolu.
2o12-2013 ise Sualtı Sporları
Topluluğu’nun Türkiye ve
dünya rekorlarına sahne oldu.
Kürek ve Su Sporları Takımı (Bay-Bayan):
1976 yılında kurulan takım, üniversitenin önemli
ve köklü takımlarından biri. Üniversitelerarası
yarışmaların yanında Kürek Federasyonu
yarışmalarına katılan takımın, birçok Türkiye
derecesi bulunuyor.
Masa Tenisi Takımı (Bay-Bayan): 1984 yılında
kurulan takım, Üniversitelerarası Türkiye
Birincilikleri’ne katılıyor.
Okçuluk Takımı (Bay-Bayan): 2001 yılında kurulan
takım, Üniversitelerarası Türkiye Birincilikleri’ne
ve Okçuluk Federasyonu faaliyetlerine katılıyor.
Şahika Ercümen
ve Derya Can’ın
rekor dalışları
başarı ile
sonuçlandı.
Karate-Do Takımı (Bay-Bayan): 1995’te kurulan
takım, Üniversitelerarası Türkiye Birincilikleri’ne
katılıyor.
Karting Takımı (Bay-Bayan): 2012 yılında
kurulan takım, özel yarışmalara katılıyor. Ankara
içi pek çok derece kazandı.
Kayak Takımı (Bay-Bayan): 1989 yılında
kurulan takım, Üniversitelerarası Türkiye
Birincilikleri’ne katılıyor. Antrenmanlarını
üniversitenin Uludağ tesislerinde yapıyor.
Korfbol Takımı (Bay-Bayan): 2010 yılında
kurulan takım, Üniversitelerarası Türkiye
Birincilikleri’ne katılıyor.
Kriket Takımı (Bay): 2010 yılında kurulan
takımın çoğunluğu yabancı üniversite
öğrencilerinden oluşuyor. Herkes için Spor
Federasyonu tarafından düzenlen liglere katılıyor.
ODTÜ Ruhunun Yeri Başka!
Hayatım boyunca devam edecek dostluklar kazanmamın, takımın
bana sağladığı en büyük fayda olarak görüyorum. Yaşadığımız
şampiyonluklar sayesinde aldığımız hazın ve kaybettiğimiz maçlar
neticesinde duyduğumuz üzüntünün çok büyük birer tecrübe
olduğunu ve bunlar sayesinde ODTÜ ruhunun bende büyük bir yer
ettiğini ve hayatımın her alanına etki edeceğini düşünüyorum.
Abdullah GÜNEŞ, İktisat Bölümü Öğrencisi, Ragbi Takımı Kaptanı
66
Orienteering Takımı (Bay-Bayan): 2000 yılında
kurulan takım, üniversitelerarası yarışmalarda her
yıl ilk üçten derece elde ediyor. Türkiye Oryantring
Federasyonu tarafından yapılan yarışmalara
katılıyor.
Ragbi Takımı (Bay-Bayan): 2008 yılında
kurulan takım, daha çok yabancı öğrencilerin ilgi
duyduğu bir branşta çalışıyor. 2011 yılında Ragbi
Federasyonu’nca düzenlen ligde şampiyon oldu.
Türkiye’deki tek üniversite ragbi takımı.
ODTÜ Satranç Takımı: Yerel ve ulusal turnuvalarda
ODTÜ’yü temsil eden ve her yıl üniversiteler
arasında Türkiye’de ilk üç derecede yer alan takım,
iki yıldır katıldığı tüm turnuvalarda birinciliği
kaptırmıyor.
Sutopu Takımı (Bay): 1970’li yılların başında
kurulan takım, bu sporun öncülerinden.
Sualtı Ragbisi (Bay): 2004 yılında kurulan takım,
müsabakalara devam ediyor.
Serbest Dalış (Bay-Bayan): 2004 yılında kurulan
takım, ODTÜ’nün en çok ulusal ve uluslararası
derece alan takımı ve bireysel sporcusunu yetiştiren
topluluğu. Takım, her yıl bu alandaki milli takımlara
birçok sporcu veriyor.
Squash Takımı (Bay-Bayan): 2012 yılında kurulan
takım, üniversitelerarası müsabakalara katılıyor.
Taekwon-Do Takımı (Bay-Bayan): Üniversitenin
minderli spor salonunda antrenmanlarını sürdüren
takımı, üniversiteler arası müsabakalara katılıyor.
ODTÜ’DE SPOR HAYATIN BIR PARÇASI!
rekoru denemesini başarı ile tamamladı ve sporcu
kendisine ait olan rekoru 1metre daha ilerleterek 61
metreye çıkardı.
ODTÜ Spor Kulübü SAS-Sualtı Sporları sporcusu
Derya Can, Paletsiz Değişken Ağırlık (Variable
Weight without Fin) 71 metre ve İp Destekli Serbest
Dalış’ta (Free Immersion) 71 metre ile dünya
rekorlarını kırdı.
Tenis Takımı (Bay-Bayan): 1989 yılında kurulan
takım, Üniversiteler 1. lig ve süper ligde önemli
başarılar elde etti.
Voleybol Takımı (Bay-Bayan): Takım, Üniversite
Sporları Federasyonu tarafından düzenlenen
müsabakalara katılıyor.
Yelken Takımı (Bay-Bayan): Takımımız ilk
yarışmasında Türkiye üçüncülüğünü kazandı.
Yüzme Takımı (Bay –Bayan): 1970’li yılların
başında kurulan takımımız haftada dört gün
antrenman yaparak müsabakalara hazırlanıyor.
Takımımızın üniversiteler arasında dereceleri
bulunmaktadır.
Rekorlar, Başarılar Arka Arkaya
Topluluk ve takımlara verilen destek böyle
olunca, ODTÜ’nün spor geleneği madalya ve
rekorlarla taçlandı. Yıllardır birçok rekortmen
sporcu ve takım çıkaran ODTÜ’nün başarıları için
sayfalarımız az, yerimiz dar. Biz sığdırabildiğimiz
kadarı ile 2013’ün şampiyonlarını sıralayalım.
2013: Şampiyonlukların Yılı
2013’te Rusya’da yapılan Dünya Serbest Dalış
Şampiyonası’nda Hız Apnea Bireysel sıralamada,
Ziya Volkan Aksu Dünya 3.cüsü oldu ve aynı
zamanda Türkiye Rekoru kırdı. Derya Can ise
Dünya 4.’sü oldu ve aynı zamanda Türkiye
Rekoru kırdı. Paletsiz Dinamik Apnea Bireysel
sıralamada, Mete Tarık Salman Türkiye
rekoru kırdı.
10. Geleneksel Sualtı Hokeyi Türkiye
Şampiyonası’nda ODTÜ SAS Erkek 1. Takımı
Şampiyon oldu. Üniversitelerarası Bilardo Türkiye
Birinciliği’nde Erkek Takım şampiyon oldu.
Üniversitelerarası Basketbol Ligi Ayva Kupası’nda
Erkek Takım şampiyonluğu kazandı. Büyükler
Türkiye Şampiyonası 1. Etap Kürek Yarışları’nda
Hafif Kilo Umit Erkekler 4X birinciliği Barış
Karakuş, Fatih Sezer, Deniz Akyürek ve Ali Oğuz
Yüksel’den oluşan takımın oldu. Üniversitelerarası
Briç Türkiye Birinciliği’nde Bayan Takımı
şampiyonluğu aldı. Üniversitelerarası Satranç
Türkiye Şampiyonası’nda yine Bayan Takım
şampiyondu.
10. Geleneksel Serbest Dalış Türkiye
Şampiyonası’nda Dinamik Apnea’da Mete Tarık
Salman ODTÜ SAS Erkekler 1.’si, Hız Apnea’da
Ziya Volkan Aksu ODTÜ SAS Erkekler 1.’si oldu.
Statik Apnea’da Hakan Erkal ODTÜ SAS Erkekler
1.’siydi. Sualtı Hokeyi Türkiye Şampiyonu ise ODTÜ
Takımı idi. Kadın ve Erkek Hentbol Takımları,
Üniversitelerarası Plaj Hentbolu Şampiyonası’na
katıldı ve Erkek Takım ikinci oldu.
Erkek Futbol Takımı, bu yıl
Avrupa ikincisi oldu.
Soldan Sağa:
Sinan Kaya,
Hüseyin Can Doğan,
Mehmet Gürel,
Oğuz Peker,
Özgür Norman,
İskender Atakan,
Deniz Şengül,
Hüseyin Meriç Aydın
Antrenör: Özgür Norman
ODTÜ SAS – Su Altı Sporları milli sporcusu
Şahika Ercümen 1 Haziran 2013 tarihlerinde Van
Gölü’nde Serbest Dalış Değişken Ağırlıklı dünya
SAYI 51
67
ODTÜLÜ
ERDEMLİ
ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü
Karadeniz’in Zenginliğini Araştırıyor
kadar önemli bir sektör oluşmuştur. Bu kaynağın
bilimsel yaklaşımla yönetilerek en yüksek
sürdürülebilir ürünün elde edilmesi sadece
AB süreci ya da ülkenin ekonomisi açısından
değil, bu kaynağın kullanım hakkının elde
tutulabilmesi açısından da önem kazanmıştır.
X Yazı
ALI C. GÜCÜ
GÜLCE SAYDAM
Karadeniz
hamsisi Türkiye’de
avlanan balıkların
%60’ını oluşturuyor.
Karadeniz hamsisi Türkiye’de avlanan balıkların
%60’ını oluşturur. Dahası 1980’li yıllarda
bir milyon tonu geçtiği tahmin edilen bu kaynak
1990’lı yılların başından bu yana neredeyse
sadece Türkiye tarafından kullanılıyor.
Ancak Karadeniz’in kuzeyinde yumurtlayıp
güneyinde kışlayan bu balık, aslında “sınır
aşan”, “paylaşılan kaynaklar” sınıfına girer.
Romanya ve Bulgaristan’ın AB’ye katılması ile
AB’nin Bilimsel, Teknik ve Ekonomik Balıkçılık
Komitesi, STECF Karadeniz hamsi stoklarının
zarar görmeden avlanabilmesi amacıyla ülkeler
arası kota belirleme çalışmalarına başlamıştır.
Diğer taraftan Türkiye’de bu büyük kaynak
üzerinden beslenen avcısından tersanesine,
nakliyecisinden balık unu ve yağı fabrikasına
ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü
bu noktadan hareketle 2011 yılında balıkçılığın
yönetilmesinden sorumlu Gıda Tarım
ve Hayvancılık Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar
ve Politikalar Genel Müdürlüğü ile TÜBİTAK
KAMAG programınca desteklenen
bir projeye başlamıştır. Projenin temel amacı
ekosistemdeki iklimsel dalgalanmalardan
önemli derecede etkilenen bu türün izlenmesi
ile avcılığına yönelik öngörülerde bulunabilmeyi
hedefleyen bilimsel altyapı oluşturmak
ve Ulusal Balıkçılık Veri Toplama Programı’nı
oluşturmaktır. Bu amaçla üniversitemizin
RV Bilim 2 Araştırma Gemisi ile İğneada’dan
Hopa’ya, tüm Karadeniz Münhasır Ekonomik
Alanımızı kapsayacak şekilde araştırma
seferleri yapılır. Yıl boyunca toplanan
veriler analiz edilir ve sonuçlar uluslararası
komisyonlara sunulur. Bu yolla Türkiye’nin
hamsiye sahip çıkması sağlanmış olurken,
bu stoktan sürdürülebilir yüksek ürün elde
edilebilmesi için önemli yönetsel kararların
alınmasına da olanak sağlanır.
“Denizimi Tanıyorum ve Koruyorum”
ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü “Denizimi Tanıyorum
ve Koruyorum” başlıklı Bilim ve Toplum Projesi ile
birikimlerini genç kuşaklara aktarıyor. 23 Eylül – 4 Ekim
2013 tarihlerinde bu yıl ikincisi gerçekleştirilen proje
kapsamında 500’den fazla öğrenci, çevresel farkındalık
ve koruma eğitimi aldı. “Geleceğin Deniz Bilimcisi Adayı”
sertifikası verilen öğrenciler, kazandıkları bilimsel bakış
açısı ve çevre koruma farkındalığı ile denizlerimizin
korunmasına katkıda bulunacaklar.
68
HABER
RGO profilleyicileri, en kötü deniz koşullarında dahi başarıyla
çalışıyor, ucuz ve sürekli ölçümler sağlıyor.
X Yazı
BETTINA FACH SALIHOĞLU
ANIL AKPINAR
DEVRIM TEZCAN
BARIŞ SALIHOĞLU
HASAN ÖREK
ODTÜ’den Deniz Nöbeti
ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü, ARGO robotik
ölçüm cihazları ile denizlerimizi izliyor.
ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü (DBE),
denizlerimizde sürekli ölçümler yapabilmek
amacıyla, Deniz Ekosistem ve İklim
Araştırmaları Merkezi (DEKOSİM, http://
dekosim.ims.metu.edu.tr/) kapsamında 6 adet
ARGO olarak adlandırılan robotik oşinografik
ölçüm cihazlarından aldı.
Deniz araştırmaları çok büyük bütçeler
gerektirebiliyor ve hava koşulları nedeniyle
bilimsel seferler sekteye uğrayabiliyor.
Fakat ARGO profilleyicileri, en kötü deniz
koşullarında dahi başarıyla çalışıyor, ucuz
ve sürekli ölçümler sağlıyor. Herhangi bir itme
gücü olmayan ARGO’lar, akıntılarla birlikte,
önceden programlanan derinliklere inerek
burada sürükleniyor (amaca ve programlamaya
bağlı olarak 5-10 gün) ve bu süre sonunda yüzeye
çıkarken (çıkış boyunca sıcaklık, tuzluluk vb.
ölçümleri yaparak) verileri uydular aracılığıyla
veri merkezlerine iletiyor. Bu şekilde ortalama
3-4 yıl boyunca çalışan ARGO’lar çalışma süreleri
SAYI 51
boyunca sürekli ölçüm sağlamış oluyor. Dünya
denizlerinde 3500’den fazla bulunan bu cihazlar,
su kolonu boyunca (profil) topladıkları sıcaklık,
tuzluluk, yoğunluk ve akıntı ölçümleriyle ,
denizlerin ve iklimin araştırılmasında büyük
rol oynuyor. Her geçen gün gelişmekte olan
sensör teknolojisi sayesinde bu cihazlarla farklı
parametreler ölçülebiliyor. DBE de bu çerçevede,
satın aldığı ARGO profilleyicilerine, Çözünmüş
Oksijen Sensörleri dahil ederek, denizlerdeki
değişen oksijen seviyelerini ve ekosisteme olan
etkilerini araştırmayı amaçladı.
Özellikle oksijen seviyeleri çok düşük olan
ve yalnızca yüzeyden yaklaşık 200 m’ye kadar
bulunan Karadeniz’de, oksijenli tabakanın
ve altında bulunan oksijensiz tabakanın sürekli
gözlemlenmesi, Karadeniz ekosistemi açısından
çok önemli. DEKOSİM kapsamında alınan
ARGO’lardan 2 tanesi Karadeniz’e (1’i İstanbul
açıklarında, 1 tanesi de Sinop açıklarında),
2 tanesi de Akdeniz’e (Taşucu ve Kıbrıs arasında)
denize bırakıldı. Herhangi bir problem
yaşamayan cihazlar, başarıyla çalışıyor ve veri
iletiyor.
69
ODTÜLÜ
kuzey kıbrıs kampusu
Kuzey Kıbrıs Kampusu’nda
Mükemmel Spor Fırsatları
Yüksek teknolojiye dayalı altyapısı, modern eğitim bina
ve laboratuvarları, kültürel tesisleri, yeşil alanları ve özgün mimarisi ile
nitelikli bir eğitim-öğrenim ortamı için her türlü olanağı barındıran ODTÜ
Kuzey Kıbrıs Kampusu, yaklaşık 22 bin metrekarelik alana yayılmış spor
tesislerinde hemen her çeşit spor için mükemmel fırsatlar sunuyor.
D
aha kuruluş aşamasında
mimari ödüller kazanan
ODTÜ Kuzey Kıbrıs
Kampusu’nun spor tesislerinde basketboldan
voleybola, Uzakdoğu sporlarından plaj voleyboluna,
squash’tan atletizme, hentboldan mini golfe kadar, hemen her
alanda spor aktivitesi gerçekleştirmek mümkün. Öğrencilerin
yanı sıra mezun, misafir ve personelin kullanımına da açık olan
spor tesislerinde öğrenciler, spor toplulukları ve spor takımları
bünyesinde basketbol, futbol, yüzme, voleybol, masa tenisi,
satranç, tenis, futsal, shotakan karate ve badminton gibi spor
branşlarında aktif olarak faaliyet gösterebiliyor, spor
yarışmalarına katılabiliyorlar.
Öte yandan, Spor ve Rekreasyon Müdürlüğü tarafından step
aerobik dersleri, Latin dans dersleri, tango dans dersleri, tenis
dersleri, fitness ve vücut geliştirme programları, tüplü dalış
sertifika programları, cankurtaran sertifika programları,
mini golf yarışmaları gibi bireysel ya da grup spor programları
düzenleniyor, bu faaliyetlerle birlikte yıl boyu halı saha,
streetball, tenis, masa tenisi, basketbol, squash, satranç, mini golf,
plaj voleybolu, plaj futbolu, dart turnuvaları ve kros yarışması da
organize ediliyor.
Basketbol, badminton, futbol, futsal, hentbol, masa tenisi,
satranç, tenis, voleybol ve yüzme branşlarında spor takımlarının
bulunduğu ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampusu’nda spor toplulukları da
öğrenciler tarafından büyük ilgi görüyor. Arama-Kurtarma
Topluluğu, Bisiklet Topluluğu, Break, Hip-Hop Dans Topluluğu,
Latin Dansları Topluluğu, Shotakan Karate Topluluğu, Sualtı
70
KUZEY KIBRIS KAMPUSU’NDE MÜKEMMEL SPOR FIRSATLARI
Topluluğu, Tango Dans Topluluğu, Tırmanma
Topluluğu, Uçurtma Sörfü Topluluğu, e-sport
Topluluğu ve Yamaç Paraşütü Topluluğu, kampus
bünyesinde bulunan spor toplulukları…
Spor ve Rekreasyon Müdürlüğü; yoğun
geçen günün ardından öğrencilerin fiziksel
ve zihinsel olarak yeniden yapılanmalarını,
sportif becerilerini göstermelerini, özgüven,
sorumluluk, takım çalışması ve kazanma
hislerinin gelişmesi için planlı ve etkili spor
faaliyetleri düzenliyor.
Kuruluş aşamasında
mimari ödüller
kazanan ODTÜ Kuzey
Kıbrıs Kampusu’nun
spor tesislerinde
hemen her alanda
spor aktivitesi
gerçekleştirmek
mümkün.
Sualtı Topluluğu 200’ün üzerinde
dalgıç yetiştirdi…
2007 yılından bu yana faaliyette olan ve en eski
spor topluluklarından biri olan Sualtı Topluluğu,
öğrencilerin en fazla ilgi gösterdiği
topluluklardan… Kurulduğu günden bu yana
200’ün üzerinde dalgıç yetiştiren Sualtı
Topluluğu’nun Yönetim Kurulu Başkanı Barbaros
Küçük ile Başkan Yardımcısı Mert Polater’le,
topluluğun aktiviteleri ve dalış sporuna dair
sohbet ettik:
Dalışa başlama hikâyenizden söz eder misiniz?
Barbaros Küçük: Dalışla ODTÜ KKK’de eğitime
başlamadan yıllar önce tanıştım, ancak uzunca
bir süre ara vermiştim. Okula başlar başlamaz,
topluluğumuz sayesinde dalışlara geri döndüm.
Mert Polater: Barbaros’tan farklı olarak ben
ilk dalış deneyimimi ODTÜ KKK’de yaşadım.
Önceleri bu spor ile ilgili hiçbir fikrim yoktu.
Şu an ise hayatımın önemli bir parçası…
Topluluk, ne tür aktiviteler gerçekleştiriyor?
Mert Polater: Topluluk olarak başlıca
aktivitemiz, gelenek hale getirdiğimiz ve her yıl
düzenlediğimiz sertifika programı. Bu program
çerçevesinde anlaşmalı olduğumuz Girne’deki bir
SAYI 51
71
ODTÜLÜ
kuzey kıbrıs kampusu
Sualtı Topluluğu
kuruluşundan
bugüne 200’ün
üzerinde dalgıç
yetiştirdi.
dalış okulu ile ilk seviyeden başlamak üzere
çeşitli seviyelerde ve uzmanlıklarda dalgıçlar
yetiştiriyoruz. Bugüne kadar 200’ün üzerinde
dalgıç yetiştirdik. Sertifika programımız dışında
ise olabildiğince KKTC ve Türkiye’deki çevreci
aktivitelere katılıyoruz. Örneğin, son olarak
Mersin’de gerçekleştirilen “Çöpsüz Deniz
Gönüllüleri” aktivitesinde etkin rol aldık.
Geçtiğimiz yıllarda, gerçekleştirdiğimiz birçok
dalıştan çekilmiş görüntüleri derleyerek, “Sualtı
Fotoğrafları Sergisi” düzenledik ve bu serginin
bir örneğini yaklaşık 1.5 yıl önce Ankara
Kampusumuzda da gerçekleştirdik. Sergimiz,
gerçekten büyük ilgi gördü.
Barbaros Küçük: Topluluğumuz, kampusumuzun
en eski topluluklarından biri. Kampusumuzun
kuruluşundan bir yıl sonra, 2007 yılında faaliyete
geçmiş. Amaçlarımızdan biri, öğrenciler, öğretim
görevlileri ve personelinden başlamak üzere
sualtını yurt ve dünya çapında tanıtmak
ve sevdirmek. Bir diğer amacımız ise her seviyede
dalış eğitimi vererek sualtı dünyasına bilinçli
ve donanımlı balıkadamlar yetiştirmek.
ODTÜ ruhunun gerekliliklerinden birini
Adamız’da yaşatmaya çalışıyoruz.
Düzenlediğiniz aktivitelere, eğitim ve sertifika
programlarına ilgi nasıl?
Mert Polater: Açıkçası, tahminimizden
çok daha fazla ilgi görüyor. Hatta, özellikle
öğrenci sayımızda son iki yılda meydana gelen
artışla birlikte okul içi aktivitelerimize ve PADI
lisanslı dalgıç yetiştirmek üzere oluşturduğumuz
sertifika programımıza belli bir kontenjan sınırı
getirmek zorunda kaldık.
Barbaros Küçük: İlgiden son derece
memnunuz. Kıbrıs’ta oluşumuz
ve Kampusumuzun, dalış için mükemmel
diyebileceğimiz noktalara bir saatlik mesafede
oluşu, dalışın bir sosyal aktivite, hatta hayatın
bir parçası olarak görülmesini de beraberinde
getiriyor.
72
KUZEY KIBRIS KAMPUSU’NDE MÜKEMMEL SPOR FIRSATLARI
C
M
Kariyer Fuarı ilanı
Y
CM
MY
CY
CMY
K
SAYI 51 OCAK-ŞUBAT-MART 2014
SAYI 51 OCAK-ŞUBAT-MART 2014
ISSN: 1309 - 2626
ODTÜLÜ
ODTÜLÜ
Spor Nasıl Spor Oldu?
Oyunların, statların, seyircilerin anatomisi
Sporun, Latince disportare’den yani boş zaman işinden
skor ve rekor rakamlarına ulaşma serüveni...
ODTÜ’DEN HABERLER... ODTÜ REKORLARI VE SPOR TOPLULUKLARI... ÇETİN YILMAZ’LA SPOR ÜZERİNE... ODTÜ’LÜLER DÜNYANIN ZİRVESİNDE...
Download

İndir - ODTÜ Mezunlarla İletişim Müdürlüğü