Yeni bir “paradigma” arayışı ve
İslami “Bilimsel” İktisat
Hasan Gürak
2014
1
Önsöz
Genel olarak “İslami iktisat”, daha somut olarak “İslami bankacılık”, “İslam’ın faiz yasağı”,
“zekat” gibi konular her iktisatçının ilgi duyduğu konular arasındadır. Konulara ilgi duyan bir
iktisatçı olarak İslami iktisatın yapısını incelemek, kuramlarını araştırmak ve analiz
yöntemlerini öğrenmek amacıyla çalışmaya başladım. Ancak kısa bir süre sonra Batılı
“bilimsel” iktisadi kuramlara alternatif olabilecek, İslami değerler üzerine inşa edilmiş ama
aynı zamanda Müslüman olmayan toplumlara da hitap edebilen “bilimsel” iktisadi kuramlar
bulunmadığı ortaya çıktı. İslami iktisat kapsamında üzerinde en çok konuluşan faizin yasak
olmasının yararları ile ilgili olarak bile “bilimsel” bir kuram yoktu. Faiz ile ilgili bütün
görüşler kutsal kitap Kur’an’daki dört ayet ve Hz. Peygamberin bazı söylem ve davranışları
üzerine inşa edilmişti. Hatta Hz. Peygamber’in bir zamanlar yaptığı iş olan ticaretin yararları
ve olası zararları hakkında da aynı zamanda “Müslüman olmayan” toplumlara da hitap
edebilen “bilimsel” denebilecek görüşler, analizler yoktu.
Müslümanlar için iktisadi konularla ilgili kutsal metinler ve onların yorumları yeterli olabilir.
Ama İslam “evrensel” bir din olduğundan, İslami iktisadın İslam dininden olmayan kişilere ve
toplumlara da “evrensel” iktisadi mesajları olması gerekirdi; en azından ben öyle umuyordum.
İslami iktisadın “bilimsel” yönünün eksikliği ile ilgili hayal kırıklığını atlattıktan sonra
çalışmanın amacını değiştirip, “neden İslami iktisatçılar taraından evrensel geçerli
bilimsel bilimsel kuramlar oluşturulmadığını” araştırmaya başladım. Başlangıçta amaç
İslami iktisatçıların “bilimsel” eksiklik konusunda görüşlerini aktaran bir kitap yazılmasına
editör olarak aracılık etmekti. Maalesef editörlük konusunda aradığım desteği bulamadım.
Bu arada İslami ama “bilimsel” kuramlarla ilgili araştırmalarım devam ediyordu. Aradan
aylar geçti ve bir gün elimde biriken çalışmaların bir kitap için yeterli sayıda ve içerikte
olduğunu fark edip, yayınlamaya karar verdim. İşte elinizdeki kitap böyle oluştu.
Bu çalışmaya “bilimsel” katkılarından dolayı kendisine teşekkür edebileceğim tek kişi veya
kuruluş yok. Oysa “muhafazakar” veya “liberal” görüşlü çok sayıda iktisatçının en azından
“İslami iktisadın gelişimi” ve “bilimsellik” adına eleştirisel görüşlerini paylaşmalarını
bekliyordum.
Kitapta İngilizce kaynaklardan yapılan çeviriler profesyonel bir çevirmen olmayan yazar
tarafından metnin içeriğine mümkün olduğunca sadık kalınarak aktarılmaya çalışılmıştır.
Yanlışlar veya eksikler varsa ki mutlaka vardır, kusurumuz affola; ne de olsa yazar amatör bir
çevirmendir.
Hasan Gürak
Bodrum-2014
2
İçindekiler
Önsöz ............................................................................. 2
Giriş .............................................................................. 8
İslam Ülkelerinde Bilgi Düzeyi ............................................................................... 9
“Yeni” Bilgi Üretmek ............................................................................................... 10
İslami İktisatta “Yeni” Bilgi Üretmek ................................................................. 11
Kitabın amacı ve içeriği hakkında.......................................................................... 11
Kaynaklar ....................................................................... 13
Bölüm-1 .......................................................................................................... 14
İslami İktisadi Kuramlar Hakkında............................................................ 14
Giriş ............................................................................ 15
Tarihsel Süreçte İslami İktisat .............................................. 15
İslam ve İktisadi Bilgi ........................................................ 16
İktisadi Konularda Din Bilginlerinin Etkisi ................................... 18
‘İslam İktisadı’ mı? ‘İslami İktisat’ mı? ..................................... 19
İslami iktisatın “diğerlerinden” farkı ......................................... 20
İslami ekonomi - yeniden ..................................................... 22
İslami İktisadi Düzen ve ‘Bilimsel’ İktisat ................................... 24
Bilimsel boyutun eksikliği ...................................................... 25
“Alternatif” Bilimsel İktisat İle İlgili Nasslar var mı? ..................... 32
Özetle .......................................................................... 35
Kaynaklar ....................................................................... 37
Bölüm-2 .......................................................................................................... 49
İslami İktisat İle İlgili Görüşler ................................................................... 49
İslami İktisat kavramı ........................................................ 50
Ne yapılmalı? .................................................................. 55
Batının iktisadi kuramları hakkında ........................................... 56
Neoklasik kuramların özellikleri...........................................................................57
Varsayımlar “hayali” olmak zorunda mı? .............................................................57
Tarihsel boyut nerede?..........................................................................................58
3
Neoklasik kuramların kerameti nedir? ....................................... 61
Bugünlere nasıl gelindi? ....................................................... 62
Neoklasik kuramlar tamamen yararsız mı? .................................. 63
Pozitif iktisat- normatif iktisat ..........................................................................63
Bilimsel İktisat (!) hakkında bazı görüşler ................................... 64
Kaynaklar ....................................................................... 70
Bölüm-3 .......................................................................................................... 73
İslam, Bilim ve “Mutlak Doğrular” ............................................................. 73
Pozitif bilim – pozitif iktisat ve “mutlak doğru” ............................. 74
“Doğa bilimleri” ve “mutlak doğrular” .................................................................74
Sosyal bilimlerde “mutlak doğrular”....................................................................75
İslami inanç (iman) ve “mutlak doğrular” ...........................................................75
İslami iktisat ve “mutlak doğru” ..........................................................................76
Kaynaklar ....................................................................... 79
Bölüm-4 .......................................................................................................... 80
İslami bir Değer – Fiyat Kuramı ................................................................. 80
Değer-Fiyat Kuramına Farklı Bir Yaklaşım .................................. 80
Giriş ............................................................................ 81
Konu ve Hipotez ....................................................................................................... 81
İslami ilkelere uygunluğu hakkında ......................................................................82
Neden Değer-Fiyat Kuramı? .................................................. 84
“Yeni” düşünce-yaklaşım sorunu ...........................................................................84
Kısa Bir Tarihsel Bakış ...........................................................................................85
Değerin Kaynakları: Doğa ve Emekçi ...................................................................86
Emek-Emekçi ............................................................................................................87
Zihinsel Emek (Üretken Bilgi) ve Değer Üretimi ............................ 88
Değer Üretimi - Basit Bir Model .........................................................................88
Farklı Niteliklerde Zihinsel Emek ....................................................................... 91
Değer-Fiyat İlişkisi ........................................................... 92
Göreceli Fiyatlar ............................................................... 93
Hizmet Sektöründe ‘Göreceli’ Fiyatlar ....................................... 95
Meta (Mal) Sektöründe Fiyat Oluşumu ...................................... 96
4
‘Takas’ Ekonomisinde Değerin, Fiyata Dönüşümü .............................................96
Para Ekonomisinde Fiyat Oluşumu ............................................ 97
1. ‘Veri Ürün’, ‘Veri Teknoloji’ ve Kâr ..................................................................99
2. ‘Veri’ Ürün, ‘Yeni Teknoloji’ ve Kâr ................................................................ 102
3. ‘Yeni Ürün’, ‘Yeni Teknoloji’, Fiyat ve Kâr .................................................... 104
Son Sözler .................................................................... 104
Kaynaklar ...................................................................... 106
Bölüm-5 ........................................................................................................ 110
İslami Ticaret Kuramı Hakkında .............................................................. 110
Giriş ........................................................................... 111
“Yeni” bir Ticaret Kuramı Oluşturmak ...................................... 113
Seküler Ticaret Kuramları Hakkında ................................................................ 113
Seküler Kuramları İslam’a Uyarlamak .............................................................. 115
Yeni ama İslami Ticaret Kuramı Oluşturmak .................................................. 116
Küresel Ticaret Hakkında Bazı Görüşler .................................... 119
Küresel mi? Uluslararası mı?............................................................................... 119
Küresel Ticaret ve Rekabet ................................................. 120
Küresel Rekabet ve DYY ...................................................................................... 121
DYY ve Firma İçi Küresel Ticaret ..................................................................... 122
Küresel Ticaret, Ücretleri ve Fiyatları Eşitler mi?....................................... 125
Son Sözler .................................................................... 126
Kaynaklar ...................................................................... 128
Bölüm-6 ........................................................................................................ 132
İSLAM ve FAİZ........................................................................................... 132
Giriş ........................................................................... 133
Faiz (Riba) Nedir? ............................................................ 135
Faiz Hakkında Bazı Görüşler ............................................................................... 135
Kur’an’da faiz ................................................................. 137
Kur’an’da faizile ilgili ayetler (iniş sırasına göre) ........................................... 138
Bir Hipotez: Borç Faizi ve Gelir ............................................. 140
Sünnet’te Faiz ................................................................ 140
Alışveriş faizi ......................................................................................................... 141
5
İslam Ansiklopedisi’ne göre faiz ............................................. 143
Borç ve Üç tür faiz ............................................................................................... 144
Faiz Hakkında “Diğer” Görüşler ............................................. 145
Faiz: Yeniden ................................................................. 149
“Fazlalık”.................................................................................................................. 149
“Kazanılmış” Gelir ............................................................. 150
Kazanılmamış gelir ............................................................ 151
Kaynaklar ...................................................................... 154
Bölüm-7 ........................................................................................................ 157
Finans, Tasarruf ve Fazlalık ...................................................................... 157
Giriş ........................................................................... 158
Finans Kuruluşunun Geliri..................................................................................... 158
Borç Karşılığı “Fazlalık” ...................................................... 159
1- Üretim amaçlı verilen borçlar ve getirisi .................................................... 159
2- Tüketim amaçlı verilen borçlar ve getirisi ................................................. 160
3- “Temel” gereksinimler için borçlanma ve getirisi ..................................... 160
4- Devlet Borçlanması ve Fazlalık ..................................................................... 161
Tasarruf Sahibi Bireyin Geliri ............................................... 162
Üretken Yatırımın Teşviki .................................................... 163
Birikim, Sermaye ve Rekabet................................................ 164
Faiz Hakkında Son Sözler ................................................... 166
Kaynaklar ...................................................................... 167
Bölüm-8 ........................................................................................................ 170
Genel Değerlendirme .................................................................................. 171
Genel Görünüş ................................................................. 171
Bir İşi “Bilene” (Ehline) Yaptırmak .......................................... 173
6
İslami ‘bilimsel’ iktisadi kuramların ve kuralların nitelikleri öylesine ‘âdil,
ahlaki, verimli ve kapsayıcı’ olmalı ki, içinden ‘İslami’ sözcüğü
çıkarıldığında bile her toplum tarafından kabul edilebilir ve uygulanabilir
nitelikte olmalı.
Hasan Gürak
7
Giriş
Bütün dinlerin temel amacı bireylerin ve toplumun davranışlarını belli ahlâki değerler
çerçevesinde düzenlemek, ‘kötü’ veya “ahlâka aykırı” davranışlardan kaçınmaları için yol
göstermek, kutsal değerlere uygun yaşamanın kurallarını koymaktır. İslam dini de, diğer
dinlerde olduğu gibi, bireylerin ve toplumun yaşamını düzenlerken tek Tanrı’ya inancı
(Tevhid akidesi) talep eder. Ancak, İslam dini, diğer semavi dinlerden farklı olarak, ticaretten
evliliğe, miras hakkından gelir dağılımına veya savaş kurallarına kadar daha çok konuda
kapsamlı ve ayrıntılı dini ilkeler-yasalar-yaptırımlar da içerir.
Her Müslümanın dinen belirlenmiş belli “hakları” olduğu gibi gene dinen belirlenmiş
“sorumlulukları ve görevleri” vardır ve bunların tam olarak yerine getirilmesi beklenir.
Örneğin, günlük yaşamda nasıl davranışlarda bulunulması veya ticarette nelere dikkat
edilmesi gerektiği, nelerin haram nelerin helal olduğu gibi birçok davranış biçimi ve
yapılması gerekenler ayrıntılı biçimde Kur’an’da belirtilir ve emirlere uyulması beklenir.
Eğer Kur’an söz konusu bir sosyal olayla ilgili açık görüşler belirtmemişse bu kez Hz.
Peygamber’in söylemlerine ve yaptıklarına (Sünnet1) bakılarak ne yapılması ve nasıl
davranılması hakkında çıkarsama yapılır. Her ikisinin de gereksinimi karşılamaması
durumunda, yani konuyla ilgili ne kutsal kitapta ne de Sünnette yeterli açıklama
bulunamadığı zaman din bilginlerinin, daha doğrusu İslam hukukçularının görüşlerine
başvurulur. Böyle durumlarda düşünce birliği içinde alınan, İslami 2 olduğu düşülen ve
uygulanması zorunlu bu ‘yeni’ kararlara veya görüşlere ‘içtihat’ denir. Ancak içtihatlar farklı
mezhep anlayışlarına göre farklı biçimlerde yorumlanabilirler. Gene İslam hukukçularının
düşünce birliği içinde aldıkları içtihat benzeri ama ‘icma’ olarak bilinen kararlar ve görüşler
vardır ki bunların içtihattan farkı din bilginlerinin ‘genel görüş birliği” içeren kararlar
olmasıdır. Molla Hüsrev’e göre:
“İcmanın şartı, bir asırda yaşayan müçtehitlerin3 tümünün ittifak etmiş olmasıdır…
Şartlarını taşıyan bir icma, yakin (bilgi/ilim) ifade eder ve böyle bir icmayı inkar eden
kişi küfürle itham (tekfir) edilir.” (bak. Koca;2008;150).
Özellikle dört Halife döneminde sonra en bilge kişiler din bilginleri, daha doğrusu İslami
hukukçulardı4 (fakihlerdi). O zamandan beri din bilginleri yüzyıllar boyunca her dönemde çok
etkin ve güçlü bir sosyal konuma sahip oldular ve günümüze kadar bu böyle süregeldi. Bunun
birinci nedeni Kur’an’daki ayetleri ve Sünnet’i dini konularda eğitim veya bilgi düzeyi
yetersiz kitlelere açıklama gereksinimidir. İkinci nedeni ise Kur’an veya Sünnet’te her zaman
toplumdaki sorunların tümüne yanıt verecek açıklamaların bulunmamasıdır. Dört Halife
döneminden beri aradan geçen yüzyıllar içinde insanların bilgi hazinesi çok gelişti.
Gelişmişlik ve bilgi düzeyinin artmasıyla birlikte daha önce bilinmeyen yeni sorunlar ortaya
çıktı ve insanlar bu yeni sorunlara dini inanca uygun yeni çözümler aramaya başladılar.
1 Sünnet: “Hz. Muhammed'in Müslümanlarca uyulması gerekli sayılan davranışları ve herhangi bir konuda
söylemiş olduğu söz.” (Türk Dil Kurumu, TDK).
2 İslami: İslam dininin değerlerine ve ilkelerine uygun.
3 Müçtehit:“Bir konuda ayet ve hadislere dayanarak yargıya varan, karar veren din düşünürü. TDK.
4 Fakih: “Fıkıh bilgini”. TDK. Fıkıh: “İslam hukukunda din ve dünya işleri ile ilgili ana kaynaklardan
yararlanarak konulmuş olan kuralların bütünü.” TDK.
8
Din bilginlerinin her zaman söz konusu “yeni” sorunların çözümüyle ilgili “en mükemmel”
kararları verdiklerini söylemek pek gerçekçi olmaz. Çağımız bilgi birikim düzeyinde bırakın
din bilginlerinin dini konular dışındaki alanlarda uzman bilgi sahibi olmasını, uzman olan bir
fizikçi, astronom, tarihçi veya iktisatçı bile kendi alanında her konuda uzman olamamaktadır.
Her bilim dalının birçok alt bilim dalları vardır ve bir insan dâhi olsa bile alanındaki bütün
konularda uzman olması beklenmez. Bu nedenle din bilginlerinin her konuda olduğu gibi
bütün iktisadi konularda da uzman olmalarını ve kusursuz kararlar vermelerini beklemek
haksızlık olur. Bir din bilgininin herhangi bir konuda gerekli eğitime, bilgi birikimine ve
deneyime sahip olduğunu varsayalım; bu sefer de ilgili konuları algılama, yorumlama ve
çözüm önerisi sunma durumunda ortaya farklı görüşler çıkacaktır ki bu çok doğaldır.
İslam Ülkelerinde Bilgi Düzeyi
Maalesef günümüzde, genel olarak, Müslüman ülkelerdeki çalışan nüfusun ve işletmelerin
bilim ve özellikle de teknoloji ile ilgili konularda çağın rekabetçi gereksinimlerine uygun
düzeyde gelişmiş olduklarını söylemek mümkün değil. Son yüzyıllarda gerçekleşen bilimsel
ve teknolojik buluşların çok büyük bir kısmı Batılı Müslüman olmayan ülkelerde
gerçekleşmiş. Görünüşe bakılırsa bir müddet daha Batılı ülkelerin bu konulardaki üstülüğü
sürecek gibi. Oysa bir zamanlar Müslüman ülkeler “diğer” ülkelere kıyasla bilim ve
teknolojide daha ileri düzeydeydi. Batının bilim ve teknolojisinin gelişmesinde Müslüman
ükelerden aktarılan bilginin büyük payı vardır.
Peki bir zamanlar bilim ve teknolojide en gelişmiş ülkeler olan Müslüman ülkeler nasıl oldu
da bu duruma geldi? Acaba zihinsel yeteneklerini mi kaybettiler?
Hayır! Müslüman ülke vatandaşları zihinsel yeteneklerini kaybetmediler. Ama geçen
yüzyıllarda zihinsel becerilerini geliştirmek için yapılaması gerekenleri yapmadılar veya
yapamadılar. En azında Batılılar gibi yapmayı başaramadılar. Bunun birinci nedeni İslam
ülkelerindeki eğitim sisteminin yapısıdır. Eğer dini konular dışındaki alanlarda zamanın
ruhuna uygun nitelikte “bilgili insan” yetiştirmek için gerekenler yapılmış olsaydı, yeni
bilgiler üretmek veya başka ülkelerdeki yenilikleri izlemek mümkün olurdu ve bilimselteknolojik gelişmişlik farkı bu düzeyde olmazdı5.
Eğitim konusu üzerinde biraz daha ayrıntılı durmak gerekir. Bilindiği gibi geçmişte
Müslüman ülkelerde eğitim merkezi medreseydi ve medreselerde eğitim öncelikli olarak dini
öğretmek amacını taşırdı. Yüzyıllar boyunca İslam ülkelerinde “bilgin” (alim) demek, dini
konuları iyi bilen insan anlamına geldi. Dini öğretiler dışındaki öğretim ve bilgi gelişimi
ihmal edildi demek yanlış olmaz. Bilimsel veya teknolojik gelişmelere yönelik girişimler
rağbet görmedi, hatta dışlandı. 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’ndan örnek verecek olursak,
İhsanoğlu’nun belirttiği gibi: “… Batı kaynaklı insanın bilim ve teknoloji vasıtasıyla
tabiata hâkim olma fikri, Osmanlı âlimlerinin İslâmiyete dayalı inançlarından dolayı
yabancısı oldukları bir fikirdi.” (İhsanoğlu;1996;28). Hatta bir söylentiye göre “nev icat
haramdır” görüşü hakimdi.
Oysa yaklaşık 1,000 yıl önce fizik, kimya, astronomi gibi pozitif bilimler felsefenin temel
konuları arasındaydı ve İslami bilginler bu tür felsefi konulara yakın ilgi duyar, yeni fikirler
5
Bilginin rolü için bak. H.Gürak, 2011-a, İktisat.
9
üretip, önemli katkılarda bulunurlardı. Ancak zaman içinde söz konusu felsefi6 konulara bakış
değişti ve felsefi konular eleştirilmeye başlandı. Bazı din bilginlerinin felsefeye karşı
görüşleri zaman içinde giderek güçlendi ve destek buldu. Örneğin yaklaşık 1,000 yıl önce
çeşitli bilim dallarında değerli eserler veren ve dünyaca takdir edilen İbni Sina, felsefe
karşıtlarınca “İslam düşmanı” olarak görülmüş, ağır ve haksız eleştirilere muhatap olmuştur
(Boer;1960;111-112). İbni Sina karşıtı görüşe göre; bir insanın fıkıh çalışması yararlıdır, fıkıh
onun gıdasıdır. Ancak, felsefe “öldürücü bir zehir olabilir”, çünkü “… şüphe içinde kalıp
imanlarını kaybetmeleri çok kolaydır“ (Boer;1960;111-112). Dolayısıyla: “…şeriatın
getirdiği hak, ona muhalif olarak felsefenin getirdiği bâtıldır” (Bolay;1993;24) anlayışı
Müslüman ülke medreselerinde hakim görüş oldu. Bilimsel ortamın “… serbest ve hür aklın
rehberliğinde felsefi ve spekülatif düşünceye hayat hakkı veremeyişi,” dini bilgiler
dışında kalan alanlarda bilgi üretimine engel oluşturdu. (Bak. Sayar;2009;69).
“Yeni” Bilgi Üretmek
Bu çalışmada sunulan bazı “yeni” ve “farklı” görüşler, yapılan tanımlar ve yorumlar elbette
yazarın sübjektif görüşleridir. Vahiy yoluyla veya kutsal denebilecek başka bir kanal
aracılığıyla oluşmadıkları için sunulan görüşler-yorumlar elbette “mutlak doğrular” olamaz;
eksik tarafları vardır ve eleştiriye açıktır. “Yeni” ve “farklı” bakış açısı arayan bir insanın
düşüncelerinin eksiksiz veya hatasız olmaları zaten mantık gereği beklenemez. Bu nedenle
okuyucunun yazılanları okurken ve değerlendirirken mümkün olduğu kadar “açık fikirli” ve
“hoşgörülü” olması çalışmanın âdil bir değerlendirmesi için çok önemlidir. Aksi durumda
yapacakları eleştiriler “önyargılı” ve “adaletsiz” olabilir. Unutulmaması gereken önemli bir
husus Allah’ın insanlara verdiği zihinsel becerilerle oluşturulan doğru veya yanlış veya eksik
“insani” düşünceleri tartıştığımız gerçeğidir, ilahi ilkeleri veya değerleri değil. Amacımız
“üzüm yemek, bağcı dövmek değil”.
Allah’ın verdiği becerilerin ve yeteneklerin kullanılması üzerinde biraz daha ayrıntılı
durmakta yarar var. Bilindiği gibi insanlar ancak ve ancak “yaratanın” verdiği zihinsel
becerileri ve yetenekleri kullanarak “yeni” düşünceler geliştirebilirler. Bir başka deyişle,
“yaratanın” insanı donattığı zihinsel yeteneklerle “bilimsel keşifler” yaparlar ve yeni
teknolojiler “icat ederler”. Tarihsel süreç boyunca insanlar hem dini hem de bilimsel
konularda hep zamanın gelişmişlik düzeyine ve gereksinimlerine uygun “yeni” düşünceler
geliştirmiş, görüşler sunmuş, yorumlar yapmıştır.
“Yeni” düşünceler, dolayısıyla “yeni” bilgi her zaman mükemmel sonuçlar vermeyebilir,
eksik veya yanlış kısımları olabilir. Galile örneğinde olduğu gibi bazı “yeni” düşünceler
toplumda ağır eleştirilerle karşılaşırlar. Ama zaman içinde yapılan eleştiriler övgüye
dönüşebilir. Nitekim böyle örnekler sayılamayacak kadar çoktur. Aslında özünde yanlış veya
eksik olsalar bile dışlanan bir çok yeni bilginin zaman içinde daha iyi ve gelişimiş bilginin
gelişmesine katkı yaptıkları sıkça görülmüştür. Örneğin, eğer “temel bilgi” olarak 11., 12., 13.
14. ve 15. asırlardaki astronomların daha sonra “eksik veya yanlış” görülen görüşleri
olmasaydı Galile’nin veya Newton’un daha gelişmiş bilgileri de olmazdı veya daha gecikmeli
olarak ortaya çıkardı. Eğer çağının büyük dâhisi olarak kabul edilen Newton”un daha sonraki
dönemlere göre “eksik veya yanlış” kuramları, mekanik yasaları olmasaydı, Einstein ve
6
Eski zamanlarda ‘felsefe”, günümüzdekinden farklı olarak, hem metafiziksel hem de fiziksel konuları
kapsıyordu. Örneğin, yaklaşık 1,000 yıl önce yaşayan İbni Sina hem metafizik, hem tıp hem de doğal
bilimler ile ilgileniyordu.
10
diğerlerinin daha gelişmiş fizik, astronomi ve kozmoloji kuramları ve yasaları olmazdı.
Benzer mantık anlayışı bütün bilim dalları için de geçerlidir. Örneğin İbn Haldun, A. Smith
ve D. Ricardo gibi düşünürlerin “eksik veya yanlış” bulunan iktisadi düşünceleri olmasaydı,
çağımızın çok daha gelişmiş iktisadi kuramları oluşacak ortam bulamazdı. “Yeni”
düşüncelere açık ve hoşgörü sahibi olmak sadece ahlaki bir davranış değil, aynı zamanda bir
erdemdir.
İslami İktisatta “Yeni” Bilgi Üretmek
İnsan, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Allah, insanı halifesi olarak seçtiğine ve diğer
varlıklardan üstün kıldığına göre herhalde verilen zihinsel becerilerin kullanılmasında bir
sakınca olmamalı. Hatta bir adım daha ileri giderek, verilen zihinsel becerilerden
yararlanmamak, atıl kalmasına neden olmak, Allah’ın istemediği bir şeydir bile diyebiliriz.
Öyleyse her şey hakkında düşünme ve “yeni bilgi” üretme özgürlüğüne sahibiz demektir,
hatta zorunluyuz da diyebiliriz.
Bu çerçeveden değerlendirildiğinde hiçbir düşüncenin herhangi bir kişinin veya kişilerin
tekelinde olmadığı sonucuna varabiliriz; buna İslami iktisat ile ilgili bilgi de dâhildir. Bu
arada bilgi ile ilgili çok önemli bir ayrıntıyı unutmamak gerekir. İnsanoğlunun sahip olduğu
hiçbir bilgi “mutlak doğru bilgi” değildir. Bilgi düzeyimiz arttıkça aslında ne kadar az şeyi
bildiğimizin farkına varıyoruz. Bu nedenle sürekli, “yeni bilgi” arayışında olmak hem insanın
doğası gereğidir hem de insanın kutsal bir görevidir.
Hz. Peygamber’in bir Hadis’inde; “Bilim Çin’de olsa bile gidip öğrenin” dediği söylenir. O
zamanın yolculuk koşullarının ne kadar zorlu olduğu düşünüldüğünde “yeni şeyler”
öğrenmekle ilgili bu Hadis’in öğrenmeye ne kadar büyük önem verdiği daha kolay anlaşılır.
Dolayısıyla, insanlar sürekli olarak kendi yetenekleri ve kapasitesine göre “yeni” bilgiler
öğrenmeli, eski bilgileri geliştirmeli ve yenilerini üretmelidir.
Kitabın amacı ve içeriği hakkında
Başlangıçta bu çalışmanın asıl amacı İslami ilkelere uygun ama aynı zamanda “bilimsel”
iktisadi kuramları araştırmak, analiz etmek, Müslüman olmayan ülkelerdeki
uygulanabilirliğini tartışmaktı. İslam dini “evrensel” bir din olduğuna göre, İslami iktisadın
evrensel veya küresel geçerli olabilecek iktisadi kuramları olması gerekirdi. Bir başka deyişle,
İslami iktisatçıların Müslüman olmayan toplumlarda da geçerli olan “bilimsel” iktisadi
kuramlar geliştirdikleri beklentisi vardı. Ama maalesef aradığımız İslami “bilimsel” iktisadi
kuramları bulamadık. Hatta hakkında en çok söz edilen “faiz” ile ilgili olarak bile Müslüman
olmayanlara da hitap edecek “bilimsel” bir kuram veya kuramlar oluşturulamamıştı ve bu
ciddi bir eksik veya ihmaldi.
Asıl araştırma konusu olan İslami “bilimsel” iktisadi kuramları içeren çalışmalar bulumayınca
amacı ve yöntemi değiştirmek kaçınılmaz oldu. Yeni amaç İslami iktisadın “bilimsel” olarak
hangi konumda olduğunu tartışmak ve bazı temel iktisadi konuları “farklı” bir bakış açısıyla
değerlendirmek oldu. Bu amaca yönelik olarak öncelikle “bilimsel” açıdan İslami iktisadın ne
durumda olduğunu tartışan ve yer yer Batılı iktisadi kuramlarla karşılaştıran ilk üç bölüm
hazırlandı. Bu ilk üç bölümün konuları İslami iktisadın “bilimsel” iktisadi tarafıyla ilgili
analizler ve yorumlardan oluşuyor.
11
Dördüncü bölümde İslami ilkelere aykırı olmadığını ama Batının geleneksel neoklasik
akımına aykırı olduğunu düşündüğüm bir “değer-fiyat” kuramı sunulmaktadır. Sunulan
görüşler daha önce İslami referanslar kullanılmadan yayınlanmıştı7. Bu bölümde bazı ufaktefek değişiklikler yapıldı ama konunun özü aynı kaldı. Burada amaç bütün bilimsel
kuramların temeli olan ama aynı zamanda “İslami” ilkelere de uygun olan bir değer-fiyat
kuramının oluşmasına katkı sağlamaktır.
Beşinci bölüm Hz. Peygamberin bir zamanlar geçimini sağladığı iş olan ticaretle ilgili.
Maalesef İslami iktisatçılar henüz Müslüman olan veya olmayan tüm toplumlara hitap
eden bir İslami ticaret kuramı da geliştirmemişler. Belki beşinci bölüm bu konuya dikkati
çekmede yararlı olur ve ticaretle ilgili ve Müslüman olmayan toplumlara da hitap edecek
İslami “bilimsel” iktisadi kuramların oluşmasına katkı yapar.
Altıncı ve son bölüm İslami iktisatçıların üzerinde en çok görüş bildirdikleri “faiz” konusuyla
ilgili. Bu bölümde faiz konusu bir “fazlalık” ve “haksız kazanç” çerevesinde analiz ediliyor
ve bazı “farklı” görüşler sunuluyor.
Çalışmada kullanılan temel kaynaklar tüm İslami iktisadi konularla ilgilenenlerin yaptığı gibi
Kur’an ve Sünnet’tir. Ama ne Kur’an ne de Sünnet “iktisat ders kitabı” olmadıkları için
“bilimsel” iktisadi konuları Allah’ın insanlara verdiği zihinsel yeteneklerimizi kullanarak
analiz etmeye çalıştık. “Geleneksel” görüşlere-yorumlara saygısızlık etmeden ve onlardan
yararlanarak “yeni” bakış açıları oluşturmaya çalıştık.
Çalışmanın sadece İslami iktisada değil, genel anlamda iktisat bilimine katkı yapacağını ve
yeni araştırmalara ışık tutacağını umuyor ve diliyorum.
7 H. Gürak, “On Value and Price”, YK-Economic Review, Haziran-2004.
12
Kaynaklar
Boer, T.J.
1960
İslamda Felsefe Tarihi
Balkanoğlu Matbaacılık, Ankara, Çev. Y. Kutluay
Bolay, S.H.
1993
Aristo Metafiziği ile Gazali Metafiziğinin
Karşılaştırılması, MEB Yayınları: 500
İhsanoğlu, E.
1996
Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğuna
İletişim Yayıncılık, İstanbul.
Koca, F.
2008
Molla Hüsrev
Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara.
Sayar, A.G.
2009
Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması.
Ötüken, Ankara.
13
Bölüm-1
İslami İktisadi Kuramlar Hakkında
14
Ne dini inanç bilimin,
ne de bilim dini inancın alternatifidir.
Hasan Gürak
Giriş
Bu yazı üzerinde çalışmaya hazırlanırken amaç İslami iktisadın ‘bilimsel’ kuramlarını
incelemekti. Bilindiği gibi, Müslümanlara göre İslam ‘evrensel’ bir dindir; dolayısıyla Ulema
ile İslami iktisatçılar tarafından var olduğuna inanılan İslami iktisadi düzenin ‘bilimsel’
iktisadi kuramlarının yalnızca İslam dinini kabul edenler için değil, Yahudi, Hristiyan, Budist
veya ateist diğer tüm toplumlar için de geçerli olması gerekir. Dolayısıyla İslami iktisadın
kuramlarını öğrenmek tüm insanlar için önemli ve gerekli olmalıdır.
Ancak, araştırma ilerledikçe şöyle bir gerçek ortaya çıktı: Batılıların geliştirdiği ‘bilimsel’ ve
aynı zamanda ‘evrensel’ geçerli olduğu ileri sürülen kuramların alternatifi olabilecek İslami
‘bilimsel’ iktisat kuramları yoktu veya henüz oluşturulamamışlardı. İslami iktisatçılar ve
İslami iktisat konularında fetva veren Ulemanın (din bilginlerinin) en çok görüş bildirdikleri
konu ‘faiz’ olmakla birlikte bu konuda veya daha genel olarak İslami finans sistemiyle ilgili
‘bilimsel’ diye tanımlanabilecek var olan kuramlara alternatif olacak kuramlar yoktu. Genel
olarak söylenen sözler, yapılan yorumlar, yüzyıllardan beri olduğu gibi Kur’an’a ve hadislere
dayanan, somut olaylarla ilgili ve ‘ahlaki’ içerikli yorumlardır.
Gelir dağılımını ilgilendiren ‘zekât’ daha az oranda tartışılan bir başka İslami iktisat konusu
olarak karşımıza çıkıyor ama bu konuda da ‘bilimsel’ bir iktisadi kuram oluşturulmamış. Aynı
durum iktisadi yaşamda çok önemli bir işlev gören vakıflar ve diğer konular için de geçerli.
Oysa en azından faiz ve zekât gibi üzerinde çok yorum yapılmış ve Batı’nın iktisadi
anlayışından farklı olan iki konuda şimdiye kadar İslami iktisatçıların alternatif ‘bilimsel’
kuramlar oluşturmuş olmaları gerekirdi. Bu iki konuda şimdiye kadar ki yaklaşım ve
uygulamalar İslam dininden olanları tatmin etmiş olsa bile, bu tür uygulamaların ‘evrensel”
olduğu ileri sürülen İslami iktisadi düzenin ‘evrensel’ iktisadi yararları açısından da ele alınıp,
alternatif kuramlar olarak sunulmaları gerekirdi.
Diğer ‘bilimsel’ iktisadi konularda İslami iktisatçıların katkılarının daha da yetersiz olduğu
kabul edilmesi zor olsa da tartılmaz bir gerçek. Örneğin, İslami görüşü yansıtan veya İslami
görüşe uygun bir değer-fiyat kuramı veya iktisadi büyüme kuramı veya gelir dağılımı
kuramına da rastlamak mümkün değil.
Tarihsel Süreçte İslami İktisat
İslami iktisadın geçmişine bir göz attığımızda yüzyıllar boyunca iktisadi konularda karar
veren en yetkili ve etkili kişilerin Ulema (din bilginleri) olduğunu görürüz. Ulemanın verdiği
fetvalarda dayandığı birinci kaynak Kur’an. Daha sonra hadislerin karar verirken kaynak
15
olarak kullanıldıklarını görüyoruz. Eğer iktisadi bir sorun ile ilgili olarak ne Kur’an’da ne de
Hadislerde yararlanılacak kaynak bulunamazsa, bu kez ‘içtihata’ başvurulduğunu biliyoruz.
Ama yüzyıllar boyunca verilen fetvaların başka dinlerden toplumların oluşturduğu ülkelerin
de yararlanabileceği ‘bilimsel’ kuramlara dönüştürülmesi çabası olmamış. Oysa örneğin faiz
almanın ne tür olumsuz iktisadi etkileri olabileceği başka dinlerden olan toplumlara da
anlatılabilirdi.
İslami iktisadi kuramlar oluşturamama nedenlerinden biri ‘ihmalkârlık’ olabilir. Belki bir gün
herkesin İslam dinini kabul edeceği varsayılmış ve onları iktisadi konularda ikna çabalarına
gerek olmadığı düşünülmüştür. Belki de asıl neden din bilginlerinin ‘bilimsel’ iktisadi
konularda yetersiz kalışıdır. Belki her iki neden de geçerlidir veya başka bir açıklaması vardır.
Sonuç olarak ortada İslami ‘bilimsel’ iktisadi kuramlar yok. Önemli olan bundan sonra neler
yapılabileceği veya yapılması gerektiğidir. Örneğin, ‘bilimsel’ iktisadi konularda geçmişte
olduğu gibi gene din bilginleri mi yetkili kişiler olmalı? Yoksa bu alan İslami iktisatçılara mı
bırakılmalı? Bu arada İslam dininden olmayanlar ‘evrensel” veya ‘küresel’ veya ‘yerel’ olarak
geçerli kuramlar üretemezler mi? Bu kuramları kimler ve nasıl değerlendirmeli?
Müslüman olan veya olmayan ama var olan geleneksel kuramlara alternatif kuramlar
oluşturmak isteyen, çabalayan bilim insanlarının önündeki en büyük engel din bilginlerinin
görüşlerine ters düşme olasılığıdır. Örneğin, faizi haram sayan din bilginlerinin (fakihlerin)
dogmatik görüşlerine koşulsuz olarak katılmanın İslami iktisatçılar için büyük bir kolaylık
olduğu bir gerçek. Böylece din bilginlerine ters düşme sorunu ortadan kalkmış oluyor. Kim
Ulemanın yorumladığı İslami yasalara karşı gelme olasılığıyla karşı karşıya kalmak ister?
Diğer yandan, bazı din bilginlerinin iktisadi konulardaki ‘yetersiz’ bilgi birikimiyle çağımızın
karmaşık ve çok yönlü iktisadi konularına açıklık getirmeye çalışması (dine uygun olup
olmadığı hakkında görüş bildirmesi değil) ne kadar doğru bir yaklaşım olabilir? İslami
araştırmacılar geleneksel dogmaların taklitçisi mi olmalılar? Yoksa tahkik edeni mi
(araştırmacı mı?) Hangi davranış İslam inancına daha uygundur?
Bu bağlamda M.A. Mannan’ın şöyle der:
“… eğer bilimsel araştırmamız kapitalist veya sosyalist sistemin mevcut kurum veya
uygulamalarından herhangi birini doğrular veya desteklerse, onları kabul etmekte bir
sakınca yoktur.” (Mannan;28)
H.Y. Apaydın’ın çalışmasından İbnu’l Kayyim’in de Mannan’ın görüşünü destekler bir
görüşe sahip olduğunu öğreniyoruz.
“İbnu’l Kayyim, herhangi bir siyasetin meşruiyeti için Kur’an’ın olumlamasının değil,
olumsuzlamamış olmasının yeterli olacağı görüşündedir.” (Apaydın;87: Demir, 1999,
Ed. içinde)
İslam ve İktisadi Bilgi
İktisat bilimini bireylerin, toplumların veya ticari kurumların üretim, değişim, dağıtım vb.
ilişkilerini inceleyen, çeşitli iktisadi sorunları öngörmeye çalışan, sorunlara çözüm önerileri
arayan bir sosyal bilim dalı olarak tanımlayabiliriz. İktisadi düzeni etkileyen ‘değişkenlerin’
çok sayıda olmasının yanı sıra, diğer bilim alanlarında olduğu gibi, iktisat bilimi için geçerli
16
olan ‘mutlak doğrular’ yoktur. Böyle bir sosyal bilim konusu dini inançlar ve dogmalar ile
bağdaştırılarak incelenebilir, İslami toplum adına bazı sonuçlar elde edilebilir mi?
Bir zamanlar Batılı ülkelerde de iktisadi ilişkilerde dini değerler etkili oluyordu. Ancak zaman
içinde, özellikle günümüzün en yaygın iktisadi ideolojisi olan ‘neoklasik” ideolojide dini
değerler artık tamamen devre dışı bırakıldı. Homo economicus denen ve robotlar gibi
davranan, duygudan bağımsız kararlar veren, tarihle bağı olmayan, ‘hayali’ bireyler her türlü
iktisadi eylemin öznesi oluverdiler. Artık iktisat bilimi içinde dini değerlere hiç yer ve
gereksinim kalmamıştı. Ancak, İslami din bilginleri açısından, dolayısıyla İslam inancından
olanlar için ise durum çok farklıdır; iktisadi ilişkilerin ‘İslami’ değerlere uygun olması
gerektiği konusunda kuşku yoktur.
Müslümanların günlük ibadetlerinde olduğu gibi, ekonomik ilişkilerde de İslam inancına
uygun davranış sergilemeleri gerektiğine inanılır. Gerçi Kur’an bir iktisat öğretisi kitabı
değildir, ama din bilginleri ekonomik ilişkilerin hep ‘kendilerinin’ belirlediği ve İslam’a
uygun olduğunu düşündükleri ilkeler ve kurallara göre gerçekleşmesini beklemişlerdir. Bu
ilkeler ve kurallar, ünlü Şii din bilgini M. Sadr’a göre, İslam’ın ekonomi doktrinidir ve bu
doktrin: “Toplumun ekonomik hayatında ve pratikteki problemlerini çözümlemede izlemiş
olduğu bir metoddan ibarettir.” (Sadr;1980;12). Sadr’a göre:
“… ekonomik doktrini olmayan bir toplumu düşünmemiz imkânsızdır. Çünkü her toplum
servet biriktirmeye, biriktirdiği bu serveti de dağıtmaya teşebbüs eder. Bu ekonomik işlemleri
düzenlemek için de kendi yapısına uygun gelen bir tarza muhtaçtır. İşte bu tarz, toplumun,
ekonomik hayatı yönünden doktriner tutumunu belirler.” (Sadr;1980;12-13).
Artık İslami ekonomi kavramı sadece muhafazakâr insanların bildikleri bir kavram değil.
Dünyanın her köşesinde insanlar bu kavramı duyuyorlar ve tanıyorlar. İslami ekonomi
çerçevesinde en çok tanınan iktisadi kurumlar olan ‘İslami Finans kurumları’ uzun zamandır
Batı’nın finans kurumları ile birlikte yan yana varlıklarını sürdürmekte, hatta bazı finansal
işlemlerde Batının finans kurumları ile serbest piyasa koşullarında rekabet edebilmekte,
giderek küresel iş kapasitesini arttırmaktadırlar.
‘İslami Finans’ olgusuna alışılmasına alışıldı da ‘İslami Ekonomi’8 veya Türkçede sıkça ve
maalesef yanlış biçimde kullanıldığı gibi ‘İslam Ekonomisi’ kavramının tam olarak ne
anlama geldiğine dair bir fikir birliği olduğunu söylemek zor. Hatta kendisine ‘İslami
ekonomist” diyen kişilerin bile “İslami Ekonomi”nin ne olduğu konusunda bir fikir birliğine
vardıklarını söylemek pek mümkün değil. Oysa İslami ekonomi taraftarları çok iddialı bir
söylemde bulunarak ‘kapitalist’ ve ‘sosyalist’ ekonomik düzenlerinin dışında bir de İslami
ekonomik düzen olduğunu ve bu düzenin diğerlerine göre çok daha ahlaki ve âdil olduğunu
ileri sürüyorlar.
İslami ekonomi kavramı çerçevesinde çok önemli bir ayrıntıyı göz ardı etmemek gerekir.
İnanca göre İslami ekonomik ilişkiler ‘tam anlamında’ ancak İslami kurallara uygun olarak
yönetilen bir toplumda uygulanabilir. Diğer bir deyişle, İslami ekonomik düzenin
oluşabilmesi için İslami değerlere göre örgütlenmiş bir toplum yapısı gerekir. İslami değerlere
tam uyan bir İslami toplumun var olmaması durumunda ise İslam inancındaki kişilerin içinde
bulundukları toplumun koşulları elverdiği oranda İslam’a uygun yaşamaları ve davranmaları
beklenir. Dolayısıyla, İslami ekonomiye geçiş sürecinde olan veya İslami kurallara göre
8 ‘İslami Ekonomi’ ve ‘İslami İktisat’ kavramları eşanlamlı olarak kullanılmaktadır.
17
yönetilmeyen ülkelerde yaşayan Müslümanların ‘İslami kurallara” tamamen uygun
yaşamasının beklenmemesi gerekir. Bu durum doğal olarak “İslami ekonomiye geçiş”
sürecinde olan ama henüz dönüşümü tam olarak tamamlayamamış ülkelerde İslami ekonomi
kurallarının ‘farklı” bazı uygulamalarının olmasını gerektirir. Bu da ideal bir İslami ekonomi
ile İslami ekonomiye geçiş sürecinde olan bir ekonomide ‘farklı’ beklentiler ve uygulamalar
olması gerektiği anlamına gelir.
Aralarında İran, Pakistan, Suudi Arabistan’ın da bulunduğu bazı ülke vatandaşları bir ‘İslam’
devletinde yaşadıklarını ileri sürseler bile bütün yönleriyle İslam’ın koyduğu kurallara göre
yönetilen ülkeler olduklarını söylemek pek gerçekçi olmaz. Genellikle İslami ilkelerin ve
yasaların tam olarak uygulandığı dönem olarak Hz. Muhammed’in peygamberlik dönemi
(610-632) gösterilir. Kimileri bu döneme dört halifenin (Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz.
Osman ve Hz. Ali) yönetiminde geçen dönemi (632-661) de katar. Ama gene de bu toplamda
oldukça kısa bir dönemi kapsar; toplam 51 yıl. Bazıları için ideal dönem olan Hz.
Muhammed’in yönetiminde geçen ve Asr-ı Saadet olarak bilinen dönem ise sadece 22 yıldır.
Ayrıca şunu da unutmamak gerekir: Hz. Muhammed’in Peygamber olarak Mekke’de yaşadığı
ilk 12 yıllık sürenin büyük bir bölümü çok sıkıntılı geçmiştir ve Medine’de geçen 10 yılın
tamamı da sorunsuz değildir. Bu bağlamda düşünüldüğünde tam olarak İslami kurallara
uygun olarak yönetildiğine inanılan dönemin oldukça kısa bir dönem olduğu görülür.
Dört Halife döneminden beri aradan yaklaşık 1360 yıl geçti; bu geçen zaman içinde çok şey
değişti. Ne eğitim düzeyi, ne teknolojik gelişmişlik düzeyi, ne sosyal gelişmişlik düzeyinin
getirdiği kurumlar, ne beklentiler, ne de iktisadi sorunlar 1360 yıl önce olduğu gibi değiller.
Ama din bilginlerinin iktisadi meselelerle ilgili görüşlerinde ve yorumlarında ciddi bir
değişim olduğunu söylemek pek mümkün değil.
İktisadi Konularda Din Bilginlerinin Etkisi
Ülgener “Zihniyet ve Din” başlıklı eserinde şöyle bir görüş bildiriyor:
“Din ki, tarih boyu aile bağlarından yakın ve uzak toplum katlarına, siyasete, sanat
değerlerine kadar bütün bir yaşayış düzenine damgasını vurmuş; kiminde başarılı,
kiminde başarısız; fakat düzenleyici olmak iddiası ile daima devre içine girmiş.”
(Ülgener-b;2006;8).
Dolayısıyla, iktisadi meselelerde din bilginlerinin büyük etkisi olmasının temelinde yüzlerce
yıldır iktisadi sorunların çözümünde kendilerine başvurulması gerçeği vardır. Bu yaklaşım
zaman içinde azalmadığı gibi günümüzde de geçerliliğini sürdürmektedir. Sonuçta kaçınılmaz
olarak din bilginleri iktisadi ilişkilerin hemen hemen her alanında söz sahibi etkili ve yetkili
kişiler olarak konumlarını sürdürmeyi başarmışlardır.
Ancak, din bilginlerinin iktisadi konularda verdikleri ve İslami olduğuna inandıkları
kararların (fetva) İslam ülkelerinin sanayileşmesi, teknoloji ve bilimde ilerlemesi gibi
alanlarda ne kadar olumlu etki yaptıkları tartışmalıdır. Eğer İslam ülkelerinde geçmişten
günümüze sanayileşme dâhil her alanda teknolojik ve ekonomik kalkınma Batılı ülkeler
düzeyine hala ulaşamamışsa, gerekli değişim-dönüşüm sağlanamamışsa bu durumdan ülke
yöneticileri kadar olmasa bile kendileri ile uyum içinde olan din bilginlerinin de payı olması
gerekir. İslami inanışa göre; ‘bilim Çin’de olsa gidip öğrenmek gerekir’. Oysa bırakın 11. 12.
13. yüzyıllarda sahip oldukları bilim düzeyini geliştirmeyi ve gayrı-Müslim ülkelere öncü
18
olmayı, günümüz İslam ülkeleri Batıdaki bilimsel ve teknolojik yenilikleri öğrenme ve
kendilerine uyarlama çabalarında bile çok geç kaldılar.
İslam ülkelerinde gözlenen ilginç bir olgu günümüzde Müslüman halkların önemli bir
kısmının Batılı ülkelerin yaşam düzeyine büyük hayranlık duyuyor olması ve İslam
kurallarına göre yönetildiği söylenen ülkeler yerine Batılı Hristiyan ülkelerde yaşamak
arzusudur. Vize sorunlarını bir biçimde aşıp, gittiği Batılı ülkede oturma izni alabilmek için
kendi ülkesi aleyhine küçük düşürücü ‘yalan’ beyanlarda vermekten bile sakınmıyorlar. Oysa
İslami anlayışa göre Batılı zengin ülke ekonomileri birçok açıdan kaynakları israf eden ve
aşırı tüketim hırsıyla donanmış olup, bunlar İslami anlayışa göre günahtır. Öyleyse
Müslümanlar neden Müslüman olmayan Batılı ülkelerde yaşamaya bu kadar hevesli? Sorunun
kaynağı ne olabilir?





İslam dininin kurallarını tüm yönleriyle uygulamayan ülke yöneticileri mi?
İyi müslüman olmayı beceremeyen vatandaşlar mı?
Din bilginlerinin yanlış fetvaları mı?
Batılı kapitalist ülkelerin emperyalist siyasi, ekonomik ve sosyal uygulamaları mı?
Veya yukarıda sayılanları birkaçı veya tümü mü?
Yukarıdaki sorular yanıtları verilmesi gereken çok önemli sorulardır.
‘İslam İktisadı’ mı? ‘İslami İktisat’ mı?
Türkiye’de bazı ‘İslami’ iktisatçılar, hukukçular ve diğer sosyal bilimciler Batı’nın kapitalist
düzenini eleştirirken alternatif olarak sunulan düzeni bazen ‘İslam İktisadı’ bazen de ‘İslami
iktisat’ kavramıyla tanımlıyor. Örneğin, S. Armağan (2005), T. Altuğ (1996), F. Yılmaz (Der.
1991), A. Tabakoğlu (Der. 1988) ‘İslam İktisadı’ kavramını kullananlar arasında örnek
verilebilecek isimlerden sadece birkaçı. İkinci kavramı, yani, ‘İslami İktisat’ kavramını
kullananların sayısı ise daha azdır. İslami iktisat kavramını daha çok yabancıların orijinal eser
başlıklarında görüyoruz.
Acaba hangi kavram daha doğrudur ve kullanılması gerekir: ‘İslam iktisadı’ mı? ‘İslami
iktisat’ mı? Yoksa bazılarının dediği gibi ‘Orta Yol’ demek daha doğru bir seçim mi olur?
‘İslam ekonomisi’ kavramını kullananların doğru seçim yaptıklarını söylemek zordur.
‘İslam’ bir dinin adıdır. ‘İslami’ kavramı ise ‘İslam dinine uygun’ veya ‘İslam diniyle ilgili’
anlamına gelir. Bir iktisadi kavram doğrudan ‘İslam’ diniyle bağlantılı olarak kullanılırsa
sanki Kutsal Kitap’ta veya Sünnette böyle bir kavram varmış veya İslam’ın bilimsel iktisadi
öğretisi varmış algısı ortaya çıkar ki bu çok yanlış olur. Çünkü ne İslam dini bir iktisadi
ideoloji içerir ne de Sünnette böyle bir kavram kullanılmıştır.
Kavram kargaşasına başka bir örnek olarak M.E. Han’ın (1988) ‘İslam Ekonomisinin Temel
Meseleleri’ başlıklı Türkçe’ye çevrilmiş kitabını gösterebiliriz. Özgün başlık ‘Challange of
Islamic Economics’tir ve başlıktaki ‘Islamic’ sözcüğünün tam Türkçe karşılığı ‘İslami’dir,
İslam değil. Bir başka örnek, Ali Şeraiti’nin Farsça özgün başlığı ‘İktisat Sosyolojisi’ olan
ama Türkçe’ye ‘İslam Ekonomisi’ olarak çevrilen kitabıdır. Yabancı dillerden yapılan
çevirilerde bu kavram karışıklığına sıkça rastlanır. Örneğin, Almanca’da ‘İslami’ anlamına
gelen ‘Islamische’, Fransızca’da ise “Islamique” sözcükleri kullanılmaktadır ama Türkçeye
çevirilerde genellikle ‘İslam’ sözcüğü kullanılır. Arapça’da da Refat el Avadi’nin ‘Mefsuatu19
l İktisadu’l İslami’ başlıklı 12 ciltlik eserinde olduğu gibi ‘İslam’ yerine ‘İslami’ kavramının
tercih edildiğini görürüz. Galiba sadece Türkçe yazan veya Türkçe’ye çeviren kişilerde İslam
dininin iktisat bilimiyle ilgili kavramları olduğu algısı var ve bu nedenle ‘İslam iktisadı’
kavramını kullanıyorlar. İslam mimarisi, İslam grafikleri, İslam bilimi gibi kavramları
kullanmak ne kadar yanlışsa, ‘İslam ekonomisi’ kavramını kullanmak da o kadar yanlıştır.
Doğrusu ‘İslami Ekonomi’ veya eşanlamlı olarak ‘İslami İktisat’ kavramı olmalıdır.
Bu tür yanlışlardan kaçınmak için ‘İslam ekonomisi’ kavramı yerine ‘İslami’ yani ‘İslam’
dinine uygun’ anlamına gelen kavramı kullanmak doğru doğru olacaktır.
İslami iktisatın “diğerlerinden” farkı
Yeniden oluşturulacak İslami iktisadi düzeni bekleyen kişilere göre insanlara aşılanan
‘kapitalist’ tüketim hırsı bir yandan iktisadi anlamda israfa neden olurken diğer yandan dine
aykırı davranışlara neden olmaktadır. Örneğin, bir yanda aşırı tüketim histerisi varken ve bu
sürekli pompalanırken, diğer yanda İslami anlayışa aykırı kabul edilen ‘faiz’, israf, yoksulluk,
çevre kirliliği gibi olumsuz olgular iktisadi yaşamın her alanında kendini göstermektedir.
Dolayısıyla, ‘kapitalist’ düzen, insanlık için iyi bir iktisadi düzen değildir, denir. İslami
ekonomistlerin ve din bilginlerinin ileri sürdüğüne göre, İslami ekonomi ne kapitalist
ekonomidir ne de sosyalist; İslami ekonomi kendine özgü özellikleri olan bir iktisadi
düzendir. Bu iddialar acaba gerçeği ne kadar yansıtıyor? İslami ekonomik düzenin kapitalist
veya sosyalist ekonomik düzenden fark(lar)ı var mı? Varsa bu fark(lar) ne(ler)dir? Yanıt
vermeden önce kapitalizm ve sosyalizmin tanımını yapmak gerekir.
Kapitalizm: Üretim araçlarının, bir başka deyişle üretimde kullanılan sermayenin (kapitalin)
özel mülkiyete (sermayedara-kapitaliste) ait olduğu, üretimin amacının sadece ve sadece elde
edilen kâr miktarını, dolayısıyla sermaye birikimini arttırmak olduğu iktisadi düzenin adı
kapitalizmdir. Daha kısa bir tanım yapacak olursak, kapitalizm üretim ilişkilerinin özel
mülkiyet haklarına ve çıkarlarına göre düzenlendiği iktisadi düzenin adıdır, diyebiliriz.
Üretim araç-gereçlerinin özel mülkiyeti kapitalizmle birlikte ortaya çıkmadı. Yüzlerce hatta
binlerce yıldır tarımsal üretimde ve küçük çapta tüketim malları üretiminde özel mülkiyetin
olduğunu biliyoruz. Kapitalist iktisadi düzeni bunlardan ayıran özelliklerden biri küçük çapta
mal üretimi yapan atölyelerin yanı sıra fabrika tarzı daha büyük üretim yapabilen işletmelerin
almasıdır. Üretimde kullanılan teknoloji çok daha ileridir. Toplam üretim içinde sanayi
malları ve sanayi mallarına dayalı hizmet üretiminin toplam üretimde daha büyük bir paya
sahip olduğu da görülür. Yeni tarz üretim yerlerinde çalışanlar kendi emek-gücünden başka
satacak bir şeyi olmayan işçilerdi. Ama en önemlisi sermaye sahipleri artık ülke yönetiminde
siyasal güce ortaktır ve toplumsal düzenin alt ve üst yapısını yeniden düzenleyecek güce
sahiptir.
Günümüzde üretim araç-gereçlerinin tamamının özel mülkiyete ait olduğu bir iktisadi düzen,
bildiğimiz kadarıyla, yoktur. Genel olarak uygulamada gördüğümüz üretim araç-gereçlerinin
kısmen özel mülkiyete, kısmen de kamu (toplum) adına devlete ait olduğu bir düzendir ve bu
düzene ‘karma ekonomi’ de denir. Ancak karma ekonomide de iktisadi düzenin işleyişi özel
mülkiyet sahipleri için kapitalist iktisadi düzenin işleyişinden farklı değildir. Çünkü kapitalist
düzenin diğer bir önemli özelliği olan kapitalistin (maksimum) kâr elde etme hedefi, bir başka
20
deyişle kapitalistin maddi çıkarını koruma ve kollama amacı aynen sürdürülür; en azından
özel mülkiyetin olduğu iş dallarında bu durum geçerlidir.
Kapitalist düzenin en dikkate değer özelliklerinden biri de emekçi ile kapitalist (sermayedar)
arasındaki çıkar çatışmasıdır. Bilindiği gibi işgücünün emeğinin karşılığı olan ücret ile
kapitalistin geliri olan kâr miktarı veya oranı arasında doğrudan ama ters yönlü bir ilişki
vardır. Bir başka deyişle, eğer üretilen toplam katma değer içinde işgücünün reel ücreti artarsa
kapitalistin reel geliri bundan olumsuz etkilenir, cet. par, ve tam tersi durum da geçerlidir,
kapitalistin reel geliri artarsa, toplam katma değer içindeki reel ücretin oranı azalır.
Sosyalizm ise üretim araçlarının kamu adına devlet mülkiyetinde olan iktisadi düzenin adıdır.
Daha kısa bir tanım yapacak olursak, sosyalizm üretim ilişkilerinin kamu çıkarlarına göre
düzenlendiği iktisadi düzenin adıdır, diyebiliriz. Kâr elde etmek veya kâr oranını maksimize
etmeye çalışmak artık hedef değildir. Kamusal çıkarlar her zaman kişisel veya özel çıkarların
önünde yer alır.
‘İslami ekonomi’den söz edenler ise sürekli ve ısrarlı bir biçimde ‘İslami ekonomi’nin
kapitalizmden ve sosyalizmden bambaşka bir düzen olduğunu ileri sürdüğüne göre, bir
iktisatçı gözüyle bu söylemlerin ne kadar doğru olduğuna bir bakalım.
Önce sosyalizmle benzerliğine veya farkına göz atacak olursak şunu görürüz: İslami
ekonomik düzenin, sosyalist ekonomik düzenle arasındaki en önemli ve dikkate alınması
gereken benzerlik kamu çıkarlarına verilen önemdir. Gerektiği zaman özel veya kişisel
çıkarların kamusal çıkarlar lehine göz ardı edilmesi gerekir. Bunun dışında ciddiyetle ele
alınmaya değer bir benzerlik bulmak zordur. Hele sosyalizmin kültürel alandaki, daha somut
olarak da dinle ilgili söylemleri ile İslami ekonominin ilkeleri arasında benzerlik bulmak bir
yana tam anlamda zıtlık vardır.
Kapitalizmle İslami ekonomi arasındaki en önemli benzerlik(ler) veya fark(lar)a gelince:
Kapitalist düzenin en önemli iki özelliğini şöyle tanımlamıştık:
1- Üretim araç-gereçlerinin özel mülkiyeti;
2- Kâr elde etme amacı.
Bu iki özellik ‘İslami ekonomi’ diye tanımlanan iktisadi düzende farklı mıdır? Elbette hayır.
O zaman mülkiyet ve kâr elde etme, dolayısıyla sermaye oluşumu açısından İslami ekonomi
ile kapitalist ekonomi arasında temel bir fark olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca,
emekçi-kapitalist arasındaki fonksiyonel gelir dağılımıyla ilgili durum aynen kapitalist
ekonomide olduğu gibidir. Eğer üretilen toplam katma değer içinde işgücünün reel ücreti
artarsa kapitalistin reel geliri bundan olumsuz etkilenir, cet. par., kapitalistin reel geliri artarsa,
toplam katma değer içindeki reel ücretin oranı azalır.
Bu sonuçlar beklenmedik veya sürpriz sonuçlar değildir; çünkü İslami görüş hiçbir zaman
özel mülkiyet hakkına karşı olmamıştır; ne geçmişte ne de günümüzde. Gelir dağılımındaki
eşitsizlik ise hiç eksik olmamış temel sorunlardan biridir. Ancak, İslami ekonomi farklıdır
diyenlerin bir dayanağı olmalı. Eğer özel mülkiyet hakkı, kâr amacı gütmek ve gelir dağılımı
eşitsizliği iki düzen arasındaki farklar değilse, ayırt edici fark(lar) nedir?
İslami ekonomi ile kapitalist ekonomi arasındaki en büyük farklar iktisadi olayları analiz
ederken, yorumlarken veya yapılması gerekenleri betimlerken kullanılan ve sosyal açıdan
21
herkesi ilgilendiren din kaynaklı ahlaki değerler ve davranışlarda karşımıza çıkmaktadır.
Batılı iktisatçıların sundukları ana akım iktisadi modellerde kullandıkları iktisadi insan modeli
olan ‘homo-economicus’ duyguları olmayan, tarihsel süreçten etkilenmemiş, kendi çıkarını
ençoklaştırmak için çabalayan tamamen bencil ve mekanik davranışlı robotvari bir üreticitüketici tipidir. Homo economicus için ahlaki ve dini değerlerin hiçbir önemi yoktur, çünkü
altyapısındaki ideoloji gereği ahlaki ve dini değerlerin belirleyici olmaması gerekir.
Dolayısıyla Batı tarzı iktisadi insan modeli olan Homo-economicus için dinin ve dini
değerlerin hiçbir önemi yoktur ve davranışlarını etkilemez.
Oysa İslami ekonomik insan veya sadece İslami insan diye tanımlayabileceğimiz ‘HomoIslamicus’ Batı kökenli ‘Homo Economicus’tan çok farklı bir insan tipidir. ‘HomoIslamicus’un en önemli ayır edici özelliği kendi çıkarını ençoklaştırma amacının peşinde
koşmak yerine ‘başkalarını” da düşünmek ve Allah’ın koyduğu yasalar ve gösterdiği ilkeler
çerçevesinde Allah’ın takdirini kazanmak (takva9) amacıyla davranışlar sergilemesi gereğidir.
İster üretici olsun ister tüketici, Homo-Islamicus’un tüm iktisadi davranışları, hatta yaşam
biçimi İslami inanışa göre biçimlenmelidir. Dolayısıyla ne üretici ne de tüketici olarak HomoIslamicus kendi istediği gibi davranarak, salt kişisel çıkarları için üretmek veya tüketmek
hakkına sahip değildir. Kendi sahip olduğu geliri veya serveti harcarken bile İslami değerlere
uygun davranış sergilemek zorundadır. Örneğin, İslam inancından bir kapitalistin kâr peşinde
olmasında ve zenginleşmesinde İslami değerler açısından hiçbir sakınca yoktur. Ama
kazancını toplumun yararı (infâk10) için de kullanmalıdır. Bir başka deyişle, varlıklı kişilerin,
iktisadi açıdan sıkıntıda olan ‘diğer’ Müslümanlara yardımcı olması, varlıklarının bir
bölümünü onların gereksinimlerini karşılamak için harcaması beklenir. Hatta bu davranış
biçimi İslami açıdan zorunludur, kaçınılmazdır.
Parayı üretimde kullanmamak, salt biriktirmiş olmak için biriktirmek de İslami inanca
aykırıdır ve günah olarak kabul edilir. Ayrıca her tüketici mutlaka aşırı ve gereksiz
tüketimden kaçınmalıdır. Gereksinim yokken salt gösteriş olsun diye tüketmek İslam’a uygun
bir davranış değildir. Doğayı ve içindeki tüm canlıları korumak ve kollamak tüm inanç
sahiplerinin görevleri arasındadır. Zekât vermek de Homo-Islamicus’un temel görevleri
arasındadır.
Günümüz toplumlarında İslami inancın tanımladığı anlamda bir ‘Homo-Islamicus’ bulmak
olanaksız değilse bile çok zor olmalı. Böyle niteliklere sahip ‘Homo-Islamicus’ bulmak,
gerçek bir ‘Homo-Economicus’ bulmaktan daha kolay değildir, herhalde.
İslami ekonomi - yeniden
‘İslami iktisadi düzenin’ diğer düzenlerden farklı olduğu savına geri dönecek olursak;
yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde, ‘İslami ekonomi’ diye ayrı bir iktisadi düzenin
varlığından ve kapitalizmden ayırt edici biçimde farklı önleri yolduğundan söz edilebilir mi?
Elbette edilebilir! Burada önemli olan bu tanıma hangi açıdan baktığımızdır. Eğer Batıda
iktisadi eğitim almış birine Batılı değerler çerçevesinde sorarsanız, ‘İslami ekonomi’ denen
düzen yapı olarak kapitalizmden farklı değildir. Çünkü başta özel mülkiyet ve kâr elde etmek
9
Takva: “Dinin yasak ettiği şeylerden sakınıp buyurduklarını yerine getirme, züht.” TDK.
10 İnfâk: “Malı, Allahü teâlânın yolunda harcama.” www.kuranikerim.com/dini_sozluk/ ds_i2.htm#1315., 201302-14
22
hakkı olmak gibi temel özellikler aynen kapitalizmde olduğu gibidir. Bu nedenden dolayı bu
düzene ‘İslami kapitalizm’ de denebilir; zaten diyenler de var. Aslında haksız sayılmazlar;
çünkü mülkiyet hakkı ve kâr güdüsü açısından kapitalist düzenle aralarında bir fark yoktur.
Her iki iktisadi düzen de Batı kaynaklı ‘kapitalizm’ tanımına birebir uyuyorlar.
Ancak İslami değerler ve uygulamasına yönelik beklentiler açısından yukarıdaki paragraflarda
da vurgulandığı gibi ayırt edici bazı özelliklerin olduğu bir gerçektir. Her şeyden önce İslami
değerler iktisadi yaşamı yönlendirici niteliktedir.
Batılı iktisatçılar bildiğimiz kapitalist düzene zaman zaman kendi çıkarlarına uygun biçimde
ideolojik amaçlı olarak ‘piyasa ekonomisi’ veya ‘liberal ekonomi’ gibi yeni isimler
verebiliyorlar ve kimse bunu yadırgamıyor. Bir başka örnekte görüyoruz ki binlerce yıllık
‘uluslararası’ ilişkiler birden isim değiştirerek ‘küresel’ veya ‘global’ ilişkiler oluvermiş. İşin
ilginç yanı eğitimli-eğitimsiz birçok kişi gerçekten ‘küreselleşme’ adıyla ‘yeni’ bir düzenin
oluştuğuna inanıyorlar, sözde ‘yeni’ düzenin ne kadar gerçeği yansıttığını, ne kadar
‘ideolojik’ amaçla kullanıldığını sorgulamıyorlar bile. Böyle bir ortamda İslam inancından
olan kişilerin de kendilerinin ‘farklı’ gördükleri özellikler çerçevesinde uygun bir tanım
yaparak bu düzenin adını ‘İslami ekonomi’ olarak koymalarında hiçbir sakınca olmamalı.
İslami iktisadi düzenin ilkelerinin ve uygulamalarının İslam dinine ne kadar uygun olduğunu
tartışmak ve bu konuda görüş bildirmek öncelikle din bilginlerinin görevidir, iktisatçının
değil. Ama iki iktisadi düzen arasında dini-ahlaki değerlerin en belirgin fark olduğu
düşünülüyorsa, göz ardı edilmemesi gereken önemli bir olgu şudur; artık birçok ‘Batılı
iktisatçının’ da iktisadi ilişkilerde dini değilse bile ahlaki değerlere giderek daha çok önem
verdiği yadsınmaz bir gerçektir. Dolayısıyla, daha ‘âdil’ veya ‘ahlaki’ bir iktisadi düzen
arayışının sadece İslami iktisadi düzen taraftarları için geçerli olduğunu söylemek doğru
olmaz. Bazı ‘ahlaki’ veya ‘etik’ konularda Batılı ve İslamcı iktisatçıların düşünce yapısının
giderek birbirine yaklaştıklarını gözlemliyoruz. Örneğin gelir dağılımı eşitsizliği, işsizlik, aşırı
tüketim, çevre sorunları gibi konularda Batılı birçok iktisatçının zaten duyarlılığı vardı ve bu
duyarlılık giderek artıyor ve daha ‘âdil’ bir düzenin nasıl oluşturulabileceği araştırılıyor.
Dolayısıyla, İslami iktisatçılar ile ‘diğer’ iktisatçılar arasında bazı konularda ‘ortak etik
değerler’ bulunduğunu ileri sürmek yanlış olmaz.
Özetleyecek olursak, İslam bilginlerine göre, Batı’nın geliştirdiği kapitalist ve sosyalist
iktisadi düzenler ve yaşam biçimleri İslami değerleri kendisine yol gösterici olarak almak bir
yana, ahlaki-dini değerleri dışlayan düzenlerdir. Özellikle neoklasik ideolojide değer
yargılarına hiç yer yoktur. Ayrıca, Batı’nın kapitalist düzeni faizsiz düşünülemez ama İslami
din bilginlerine göre faizin her türü ‘zulüm11’ olarak kabul edilir ve İslami anlayışa uymaz.
Batı’nın dini-ahlaki değerleri ile iktisadi değerleri birbirinden ayrı ele alması bir zayıflık ve
ciddi bir eksiklik olarak kabul edilir. Kısacası, Batı’nın iktisadi düzeni, birçok açıdan İslami
düzene uygun değildir, der din bilginleri. Ve haksız sayılmazlar.
Kapitalizm veya sosyalizme alternatif olarak İslami iktisadi düzen öngörülüyor. Ancak, bu
bağlamda kritik soru şudur; İslami iktisadi düzen İslam dininden olmayan ülkelerde de,
örneğin Almanya’da veya İsveç’te veya Hindistan’da uygulanabilir mi? Öyle ya, madem daha
iyi bir ekonomik düzen var, bu ekonomik düzenin diğerlerine göre temel kuramlar açısından
11 Zulüm: Eziyet.
23
da daha iyi nitelikleri ve uygulanabilirliği olması gerekir. Bir başka deyişle, İslami
ekonominin bilimsel kuramlarının küresel veya ‘evrensel’12 geçerli kuramlar olması gerekir.
İşte bu bağlamda yanıtlanması gereken temel soru şudur: İslami ekonominin küresel veya
evrensel geçerli ‘bilimsel” kuramları var mıdır?
İslami İktisadi Düzen ve ‘Bilimsel’ İktisat
‘İslami iktisat’ denince konuyla ilgili herkes kendince bir şeyler anlamaktadır. Körlerin fil
tarifinde olduğu gibi birinin tanımının diğerininkinden farklı olması sürpriz değil. Bu nedenle
kavram kargaşasına neden olmamak için öncelikle İslami iktisat veya İslami ekonomi
kavramından ne anladığımızı tekrarlamak yararlı olacaktır.
Daha önce de belirtildiği gibi İslami ekonomik düzenin kapitalizmden farklı olduğunu
söylenir. Ekonomi dalında Batılı eğitim sahibi birinin gözüyle bakıldığında edinilen ilk
izlenime göre her iki düzende kişilerin özgürce iş yapabilmeleri, yaptıkları işten kâr elde
etmeleri, zengin olmaları gibi konularda arada önemsenecek bir fark yoktur. Ancak, İslami
ekonomide iktisadi özgürlük tam olarak kapitalizmde olduğu gibi değildir, Ashker-Wilson’un
işaret ettiği gibi bazı sınırlayıcı koşullar vardır. “Koşulların iki farklı kaynağı vardır: nefis
ve devlet. Nefsi koşullar, bireyin şeriat’ta belirtilen ahlaki davranış koduna inancından
kaynaklanır (sadır olur).”13 (Ashker-Wilson;2006;399).14
Kişilerin kendi çıkarları peşinde olmalarında bir sakınca görmeyen, ama sosyal
sorumluluklarının önemine dikkat çeken Chapra, şu kritik soruyu sorar: “Kişisel çıkarların
sosyal çıkarlarla çatıştığı durumlarda nasıl olup da İslam bireyleri sosyal çıkarların
sınırları içinde bireysel çıkarları sürdürmeye yönlendirir15. Ve ardından yanıtını kendisi
verir: “İslam bunu, bireysel çıkara bu dünyadaki yaşamın dışında öteki dünyayı da
kapsayacak biçimde uzun bir dönemde bireysel çıkar bakış açısı yükleyerek başarır 16.”
(Chapra, 2001-a;28).
Chapra’nın sözünü ettiği öbür dünya için yapılan uygulamaların veya davranışların İslami
açıdan ‘doğruluğu’ veya ‘uygunluğu’ din bilginlerini ilgilendirir. Biz burada din bilginlerinin
alanına girmemeye özen göstererek sadece İslami ve aynı zamanda ‘bilimsel’ olan, Batı
kaynaklı kuramlara alternatif olabilecek kuramlarla ilgili görüşler üzerine yoğunlaşacağız.
12 İktisadi kuramlarının ‘evrensel’ olduğu safsatası ilk olarak Neoklasik doktrin taraftarlarınca dile getirilmiştir.
Bu anlayışa göre Neoklasik kuramlar sadece bir ülkede veya gezegenimizdeki bütün ülkelerde değil,
evrendeki tüm gezegenlerde de geçerlidir. Kulağa hoş gelen bir safsata!
13 “The conditions come from two distinctive sources: self and state. Self-conditions emanate from the belief of
the individual in the ethical code of conduct provided in the Shari’ah.”
14 İngilizce’ den Türkçe’ye çeviriler yazar tarafından yapılmıştır; eksikler veya yanlışlar olabilir.
15 “How does Islam induce individuals to pursue their self-interest within the bounds of social interest in
situations where there is a conflict between self-interest and social interest?”
16 “Islam tries to accomplish this task by giving self-interest a longer term perspective - stretching it beyond the
span of this world to the Hereafter.”
24
Bilimsel boyutun eksikliği
Yousri, mutlaka kendine özgü ‘bir’ İslami ekonomi kuramının olması gerektiğini düşünür.
Böyle bir kuram olmadan özgün bir İslami ekonomik model oluşturulamaz, Müslümanların
sorunlarına çözüm getirilemez, der.
“Kapsamlı iktisadi analizler ve sağlıklı iktisadi politikalar yapabilmek için bir İslami
iktisat kuramına sahip olmak kaçınılmazdır. Aslında her bilim dalının gelişmesinde en
önemli rol kuramındır. İslami iktisat da çeşitli olayları açıklama becerisine sahip ve
toplumun karşılaştığı sorunların nedenlerini ortaya koyan nitelikli kuramlara sahip
olmadan özgün bir kimlik geliştiremez.”17 (Yousri;2013;25).
Aslında, eğer ‘farklı’ bir İslami ekonomi oluşacaksa sadece genel anlamda ‘bir’ İslami
ekonomi kuramı değil, hem mikro hem de makro konularda özgün İslami ekonomi kuramların
oluşturulması gerekir. Ve Yousri’ye göre ‘bilimsel’ anlamda bir İslami ekonomi bilgisi
vardır.
“İslami iktisadi bilim, toplumun iktisadi durumuna ve sorunlarına ilgi duyan İslami
hukukçularının (fakihlerin) ve Müslüman bilim adamlarının oluşturduğu ve biraraya
getirdiği bilgi kümesi üstüne inşa edilmiştir.”18 (Yousri; in H.Ahmed;2002;21).
Yousri’nin sözünü ettiği ‘İslami iktisadi bilgi’ Kur’an’da tanımlanan, açıklanan iktisadi
kuramlar değil; Ulama’nın sahip olduğu bilgidir. Ulemanın sahip olduğu bu bilgi birikimi
bizim aradığımız iktisadi kuramları da içeriyor olabilir mi? Şimdiye kadar elde edilen
bulgulara göre yanıt ‘olumsuz’ olacaktır. Zaten Ulama’dan böyle bir birikime sahip olmalarını
beklemek aşırı iyimserlik, hatta haksızlık olur. Çünkü iktisat bilimi, bazı istisnai kişiler
dışında, çoğu din bilgininin uzmanlık alanı değildir.
Yousri ekonomik ilişkilerin şeriata doğrudan uygunluğu konusunda, özellikle İslami
hukukçuların (fakihlerin) konumu ve yorumları ile ilgili önemli bir uyarıda da bulunur.
“Doğrudan şeriattan (İslami hukuktan) yararlanarak başarılı iktisadi politikalar
oluşturabileceğimizi sanmak doğru değildir; sadece iktisadi sorunları çözmede
başarısızlığa neden olmayıp, belki sorunları daha da karmaşık hale getirir. Eğer İslami
hukukçular (fakihler) iktisatçıların görevlerini yapabileceklerini sanırsa bir krize
neden olur ve İslami iktisadın gelişmesini sekteye uğratırlar.”19 (Yousri; in Ahmed;
2002;47-48).
17 “An Islamic economic theory is indispensable for comprehensive economic analysis as well as for making
sound economic policies. In fact, theory in any discipline plays the most important role in its development.
Islamic economics cannot develop a unique identity without having specialized theories capable of giving
acceptable interpretation to different phenomena and disvovering the causes of the problems which face their
society.”
18 “The science of Islamic economics has emerged from, and built upon, Islamic economic knowledge, which is
the body of knowledge established and assembled by Fuqha and Muslim scholars who showed interest in the
economic aspects and problems of their societies.”
19 “Thinking that we can depend “directly” on Sharia’h to formulate successful economic policies is misleading
and may not only lead to failure in resolving the economic problems but perhaps would further complicate
them. A crisis would arise and handicap the development of Islamic economics if Islamic jurists (fuqha)
think that they can play the role of the economists.”
25
Oysa din bilginleri iktisadi konularla 1300 yıldan beri yakından ilgilenmişler, hep söz sahibi
olmuşlar ama genellikle iktisadi açıdan değil, kendi anlayışlarına göre yorum yapmışlar, fetva
vermişlerdir. İktisatçı olmayan birçok din bilgininin iktisadi konulardaki görüşleri hala etkili
bir biçimde varlıklarını sürdürmektedir. Örneğin, bin yıl kadar önce yaşamış olan İmam
Gazali’nin iktisadi görüşleri hala günümüzde çok okunur ve saygın bir konuma sahiptir. Çok
sayıda çağdaş iktisat eğitimi almış kişiler bile Gazali’nin görüşlerini ‘örnek” iktisadi görüşler
olarak analiz edip, kitaplara konu yapmaktadır. Örneğin S. Orman ‘Gazali’nin İktisat
Felsefesi’ (2007) başlığı taşıyan kitapta Gazali’nin ‘iktisadi’ görüşlerinden övgüyle söz
etmektedir. Yousri’nin fakihler ile ilgili görüşleri herhalde, başta S. Orman olmak üzere
birçok kişinin tepkisini çekecek gibi görünüyor.
Aslında Yousri’nin görüşüne göre din bilginlerinin görevi sona ermiş değildir, kendilerini
‘fazlalık’ veya ‘gereksiz’ hissetmeleri için bir neden yoktur. İslami hukukçuların çağımızdaki
görevi, Yousri’ye göre, şöyle olmalıdır.
“İktisat bilimine ilgi duyan Müslüman hukukçular (fakihler), yeni bir paradigmaya en
iyi katkıyı İslami iktisatçılara kendi ilgi alanlarıyla ilgili, çalışmalarını gözden
geçirerek ve şeriata uygun olup olmadığı durumlarda şeriata uygun kurallar
önerilerinde bulunarak verebilirler.”20 (Yousri; in H.Ahmed;2002;48; dipnot:23).
Çünkü der Yousri: “Müslümanların sandığı gibi, İslami iktisat, finansal işlemlerle,
sözleşmelerle ve zekâtla ilgili İslami hukuk kurallarıyla aynı (eşanlamlı) değildir.”21
(Yousri; in Ahmed; 2002;57).
Suwailem de İslami ekonomik kuramlar oluşturma konusunda gelinen noktadan hoşnut
değildir. “Son kırk yılda bu konuda yapılan kapsamlı araştırmalara karşın, tutarlı
İslami
iktisadi
kuramlar
geliştirme
süreci
beklentilerin
altındadır.”22
(Suwailem;2008;81). Çünkü yapılan çalışmaların neoklasik iktisadi doktrinin etkisi altında
kaldığını ve neoklasik ideoloji üzerine inşa edildiğini düşünür.
Z. Hasan da İslami ekonominin bilimsel açıdan bulunduğu yerden hoşnut değildir ve bir
saptamada bulunur: “… bu yazarın (Z.Hasan) da katıldığı gibi, bilginin İslamileşmesinin
daha yeni yeni kalkışa geçtiği konusunda giderek büyüyen bir algı var.23 (Hasan; 1998;2).
Birçok alanda İslami ekonominin Batı’nın yaygın kabul görmüş ama yıllardır ciddi eleştirilere
maruz kalan neoklasik iktisadi ideolojiden esinlendiği, bazı ‘İslami’ denen görüşleri neoklasik
ideolojinin temeli üzerine inşa ettiği bilinen bir gerçek. İşte o tür görüşlere sahip Ahmed’e
göre:
“Bir ekonominin mikro temellerinin analizini yapabilmek için, temel kuramların
üstüne inşa edildiği kuramlara araçlara gereksinim vardır. Analitik araçların
bulunmaması durumunda, bir iktisadi düzenin incelenmesi karmaşıklaşır. Temel
20 “Muslim jurists (fuqha) who are interested in economics would best benefit the new paradigm by advising the
Islamic economists on Sharia’s rules which concern their art, reviewing their work and expressing their
agreement or disagreement on the use or misuse of Sharia’s rules in this work.”
21 Islamic economics is not synonymous with fiqh rules of financial transactions, contracts and zakat, as some
Muslim jurists think.”
22 “Despite the substantial research done by researchers in this domain over the last four decades, the progress in
developing a coherent theory of Islamic economics is below expectations.”
23 “… there is a growing perception, which this author shares, that Islamization of knowledge has barely taken
off the ground.”
26
konular açıklanamaz ve tutarlı analizler mümkün olmaz. İslami iktisadi kuramın mikro
temellerini inceleme araçlarının olmaması nedeniyle var olan sistemlere işlevsel
alternatif oluşturulamadı. Bunun sonucu olarak İslami iktisat tartışmaları çoğunlukla
‘çelişkili önermeler ve safsata çıkarsamalar’ üretti.”24 (Ahmad; in Ahmad;2002;125).
İslami iktisadi paradigmanın yetersiz olduğunu savunan Ahmad’a göre sorunun çözümünü
başka yerlerde aramaya gerek yok.
“… İslami iktisadi düzenin paradigması, neoklasik paradigmadan farklı olmasına
karşın, marjinal analitik araçların temel ilkeleri İslami ilkelerle çelişkili değildir ve
İslami düzendeki unsurların temel davranışlarını incelemede kullanılabilir.”25 (Ahmad;
in Ahmad; 2002;126).
Khan da, Ahmad ile benzer bir görüşe sahip ve İslami ekonomistlere çok kolay bir çözüm
önerisi sunuyor: “İslami iktisat, neoklasik çerçeveye İslami değerleri de katarak
tartışılabilir.”26 (in H.Ahmad;2002;126). Ne kadar kolay değil mi? Faizi eleştirmeyen, ahlaki
değer yargılarına hiç yer vermeyen, kaynakların kıt olduğunu ileri süren bir iktisadi modeli
alıp, faizin haram olduğu, ahlaki değer yargılarının çok önemsendiği ve Allah’ın herkes için
bol rızk yarattığına inanılan bir anlayışa altyapı olarak kullan ve işte size ‘İslami ekonomi’.
Bu iş herhalde bu kadar kolay olmamalı.
Chapra’ya göre İslami iktisadın konuları neoklasik doktrinin tanımladığı gibidir:
“Anaakım veya İslami olmasına bakılmaksızın, iktisadın tüm konuları sınırsız
isteklere karşın kıt olan kaynakların dağılımı ve paylaşımı ile ilgilidir.”27
(Chapra;2001-a;11).
Ancak Chapra, ayırt edici ve belirgin bir özellik olarak İslami inanışa uygun şeri yasaların ve
kuralların olması taraftarıdır. Çünkü İslami ekonomide sadece maddi anlamda gönenç artışı
sağlanmasını yeterli görmemektedir. İslami ahlaki inanışa uygun bir düzen oluşturulmasını
savunur ve bu konudaki görüşlerini şöyle belirtir.
“Seküler piyasa paradigmasının aksine, insanın mutluluğunun sadece gönenci ve
tüketimi ençoklaştırmaya bağlı olmadığı düşünülür; insanın maddi ve ruhsal
gereksinimlerin dengeli tatmini gerekir. Ruhsal gereksinim için sadece dua etmek
yeterli değildir; aynı zamanda bireysel ve sosyal davranışların şeriata (İslami öğretiye)
uygun olması gerekir.”28 (Chapra;2001-a;25).
24 “Tools are needed to analyze the micro-foundations of an economy on which the fundamental theories are
based on. In the absence of analytical tools, study of an economic system becomes perplexing. Basic issues
remain unanswered and consistent analysis is not possible. Lack of tools that study the micro-foundations of
Islamic economic theory has failed to provide a functional alternative to the existing systems. The result is
that discussions in Islamic economics have often produced “contradictory proposals and fallacious
inferences.”
25 “… even though the paradigm of an Islamic economic system is different from the neoclassical one, the basic
principles of the marginalist analytical tools do not contradict Islamic principles and can be used to study the
underlying behavior of agents in an Islamic system.”
26 “Islamic economics can be discussed under the neoclassical framework by simply adding the Islamic values
to it.”
27 “The subject matter of all economics, irrespective of whether it is mainstream or Islamic, is the allocation and
distribution of scarce resources which have unlimited uses.”
28 “Unlike the secularist market paradigm, human well-being is not considered to be dependent primarily on
27
Bu yolda izlenmesi gereken yolu Sıddıqı şöyle açıklıyorlar.
“… İslami iktisadın kuramının özü Kur’an’da ve Sünnet’tedir ve bu özün içeriği ile
uygulamalarının nasıl olacağı diğer İslami kaynaklar olan Fıkıh, usül Fıkhı ve İslami
tarihte bulunur.”29 (Khan; in Ahmad;2002;61).
Zarqa’ya göre ise yapılması gereken şey çok karmaşık bir şey değildir.
“… farklı ve anlamlı iktisat bilgisi sadece mümkün değil, aynı zamanda gereklidir. …
eğer İslami olmayan değerleri İslami olanlarla değiştirir ve iktisatçının olumlu savlar
birikimine İslami savlar eklersek, anlamlı farklı olan bir İslami iktisadı
oluşturabiliriz.”30 (Khan; in Ahmad;2002;61).
Makroekonomik bilimsel gelişmelerle ilgili Chapra’nın görüşleri şöyle:
“Kuşkusuz makroekonomide bazı gelişmeler oldu. Maksat (maqasid) konusu kapsamlı
biçimde tartışıldı.
Ancak, bu amaçların nasıl gerçekleşebileceğini gösteren bir
kuramsal model yok. Şimdiye kadar yapılan çalışmalar iktisadi unsurların
davranışlarında ciddi bir değişim varsaymadan ‘sadece faiz oranı ile kâr paylaşımının
yerini değiştirdi ve zekâtı bir vergi olarak sundu.”31 (Chapra;2001-a;48).
Tahir, İslami iktisat ve makroekonomi hakkında şu görüşleri ifade eder:
“Kuram kurmaya altyapı oluşturacak bir İslami ekonomi yoktur. Ancak bu durum
İslami makroekonomiyi gereksiz bir uygulama haline getirmez. Aksine bu durum hem
kuramcılar hem de politika uygulayıcıları için var olan olanakları ortaya çıkarır. Bizim
samimi inancımıza göre her eylem ya İslamidir ya da İslami. Bu basit gözlem
makroekonomi dâhil bütün sosyal ve beşeri bilimlerdeki İslami yaklaşımın ve kapsamlı
özelliklerin mantıksal temelini oluşturur.”32 (Tahir; in Kahf (Ed); 1998;301).
Peki ya mikroekonomi diye bilinen alan? Bu konuda İslami ekonomi acaba hangi düzeyde
bulunuyor olabilir? Gene Chapra’ya göre:
“Mikroekonomi alanı ilerlemenin enaz olduğu alandır. … Bu nedenle İslami iktisadın
daha gerçekçi bir mikroekonomi geliştirerek, makroekonomik hedefler ile farklı
iktisadi unsurların davranışları arasında ilişki kurması gerekir. İslami iktisat
maximizing wealth and consumption; it requires a balanced satisfaction of both the material and the spiritual
needs of the human personality. The spiritual need is not satisfied merely by offering prayers; it also requires
the moulding of individual and social behavior in accordance with the Sharia h (Islamic teachings).”
29 “… the essentials of theory of Islamic economics is rooted in the Qur’an and Sunnah and the implications and
implementation of these essentials are to be searched in other Islamic sources like Fiqh, Usool Fiqh and
Islamic history.”
30 “… distinct and meaningfull economics is not only possible but also necessary. … if we replace non-Islamic
values by Islamic ones, and add to the economists’ stock of positive assertions, Islamic assertions, we will be
able to work out a meaningful distinct science of Islamic economics.”
31 “Some progress has undoubtedly been made in macroeconomics. There has been a substantial discussion of
the maqasid. There is, however, no theoretical model which would show how these goals may be realized.
The attempts made so far "simply replace interest rate by profit-sharing ratio and introduce zakat as a tax
without assuming any substantial change in the behaviour of the economic agents.”
32 “There is no existing Islamic economy, so to say, which can provide a basis for theorizing. However, this
does not render Islamic macroeconomics an unnecessary exercise. On the contrary, it opens exiting
possibilities for both theorists and policy-makers. It is our earnest belief that every action is either Islamic or
Islamic. This simple observation provides both the rationale for the Islamic approach and its broad features in
all disciplines in social sciences and humanities, including macroeconomics.”
28
çerçevesinde ‘ayrı bir tüketici davranışı kuramı ve ayrı bir firma kuramı’ varsa bu
yapılabilir. Bu boşluğu doldurmak için yapılmış titiz bir çalışma bulunmadığından,
Yalçıntaş işaret ettiği şu konuda haklı olabilir: ‘İslami kısıtlara göre bir mikroekonomi
kuramı oluşturmak İslami iktisadın en zorlu görevidir’."33 (Chapra;2001-a;49).
İslami iktisat biliminin yetersizliğini vurgulayan Chapra eleştirisini şöyle sürdürüyor.
“Dolayısıyla, farklı bir iktisadi bilim dalı olmadan önce İslami iktisadın alması
gereken uzun bir yol var. Şimdiye kadar yalnızca görüntü eşelendi. Seyyed Vali Reza
Nasr’ın belirttiği gibi, kuramsal öz; ‘Batılı iktisadi düşüncenin merkezi çekiminden
uzaklaşamadı ve değiştirmeyi amaçladığı sistemin zihinsel ağında takılı kaldı.’"34
(Chapra;2001-a;51).
Görünüşe bakılırsa, eksikler çok ve ciddi boyutlarda. İslami ekonomi bilimi ile ilgilenenlerin
hem mikro hem de makroekonomi alanlarında daha çok katkılar yapmaları gerekir. Ancak,
gene Chapra’ya göre: “İslami iktisat geleneksel iktisadın geliştirdiği analiz araçlarından
yararlanabilme avantajına sahiptir”.35 (Chapra;2001-a;50).
Bu aşamada Chapra’yı uyarmakta yarar var; ‘ana akım’ diye de bilinen iktisadi kuramların
gerçek iktisadi olayları yansıtmaktan çok uzak olduğu, varsayımlarının bilimsel açıdan
kusurları, sorunlara sağlıklı çözümler üretmede olukça yetersiz kaldığı hemen hemen herkes
tarafından biliniyor, kabul ediliyor; hatta neoklasik iktisadi okulun taraftarları bile bu gerçeği
inkâr edemiyor. Özgün İslami ekonomi modeli oluşturmak çabasında olan İslami
ekonomistlerin ‘ana akım’ veya ‘geleneksel’ olarak bilinen ‘sağlıksız’ kuramlardan medet
ummaları ortada çok ilginç bir çelişki olduğu izlenimi veriyor. Yeni ve özgün bir İslami
ekonomi modelinin, yetersizliği kanıtlanmış Batı kaynaklı demode iktisadi doktrinler, hatta
safsatalar üzerine inşa edilmeye çalışılması ne kadar mantıklı bir davranış olabilir? Ve ne
kadar yararlı sonuçlar verebilir?
İslami ekonomi konusunda araştırma yapan akademisyenlerden biri de T. Kuran’dır. İslami
ekonominin farkını sorgulayan T. Kuran şu eleştirisel görüşleri yazar:
“… İslâm ekonomisi yazını, Şeriat’ın 1400 yıl önce dünyanın küçük bir bölgesinde
uygulandığı biçimde günümüzde bile uygulanması gerektiğini savunuyor. İslâm
iktisatçıları, bu çağrılarıyla günümüzdeki birçok sorunun geçmişte görülmediği
gerçeğini inkâr ediyorlar. Ayrıca, bir zamanlar topluma yarar sağlamış olan
kurumların artık işlevlerini yitirmiş olabileceğini, bunların topluma zarar
verebileceğini göz ardı ediyorlar. Bu tazına giren birçok yapıt, İslâm ekonomisi kurma
33 “The field where very little progress has been made is microeconomics. ... Islamic economics has thus to
establish the relationship between its macroeconomic goals and the behaviour of different economic agents
through the development of a more realistic microeconomics. This may take place if there is "a separate
theory of consumer behaviour and a separate theory of firm in the context of Islamic economics".82 Since no
rigorous attempt has been made to fill this gap, Yalcintas is perhaps right in pointing out that: "Construction
of microeconomic theory under the Islamic constraints might be the most challenging task before Islamic
economics."
34 “Islamic economics thus has a long way to go before it may be able to become a distinct economic discipline.
It has so far scratched only the surface. Its theoretical core has, as rightly indicated by Seyyed Vali Reza
Nasr, "failed to escape the centripetal pull of western economic thought, and has in many regards been caught
in the intellectual web of the very system it set out to replace."
35 “Islamic economics, however has the advantage of benefiting from the tools of analysis developed by
conventional economics.”
29
çabalarının, çok eski bir ekonomiyi inceleyerek yeniden canlandırmaya dayandığı
izlenimi veriyor.
İslâm ekonomisi, antik dönemin çözümlerini günümüzün sorunlarına uygulamakta,
eski çözümlerin bulunmadığı durumlarda ise savunduğu reformları Kur’an’a
dayandırmaya çalışmaktadır.
Öyleyse İslâm ekonomisi günümüzde yaşanan sıkıntılara bir tepki olduğu kadar, çok
eski bir toplumsal düzenin sadelik, uyum ve zenginliğine nostaljik bir kaçıştır.”
(Kuran;2002;18-19).
“… İslami İktisat Kuramı değil, İktisadın İslami Kuramını geliştirmeliyiz”36 diyen F.
Khan’a göre İslami iktisadın ‘olması gereken’ yerde olmamasının başlıklar halinde başlıca
nedenleri aşağıdaki gibidir:
-
“Hedefe yönelik vizyon eksikliği.
Yöntem konusunda vizyon eksikliği.
İktisadi ilişkilerle ilgili kuramsal ve pratik gelişmelerin farkında olmamak.
Araştırmaya destek vermemek.
İslami iktisat alanında özgün bilimsel çalışmalar üretmek için yaşam boyu
adanmışlığın eksikliği.
Tüme varımcı yaklaşım eksikliği.”37 (bak. Khan;2013;97).
Özetleyecek olursak, İslami ekonomi üretim ve tüketimle ilgili kurallar, sosyal, kültürel,
siyasal altyapısı, yasaları ve kurumları ile birlikte bir bütün olarak düşünülmelidir. Maddi
kazanç peşinde koşmanın bir engeli yoktur ancak bütün sosyal-kültürel-iktisadi davranışların
ve uygulamaların İslami yasalara uygun olması gerekir. Söz konusu yasalar dini yasalardır
dolayısıyla, iktisadi düzenin işleyişi ve davranışlar dini yasalara (şeriata) uygun olmak
zorundadır.
‘Farklı’ bir İslami ekonomi düzeni kurmaya çalışanların Kahf’ın aşağıdaki uyarısını dikkate
almaları yararlı olur, herhalde.
“Aramızdan idealizm duygusuna kapılan bazı kişiler İslami iktisadi düzenin genel
hedeflerine özel bir anlam yüklüyor: Tam istihdam, temel gereksinimlerin
karşılanması, iktisadi bağlamda paylaşımda adalet, kalkınma veya iktisadi yaşamda
iyileşme, iktisadi güç, vd.”38 (Kahf;2013)
Ancak, diye devam ediyor, Kahf:
36 “…we need to develop Islamic Theory of Economics rather than Islamic Economic Theory.”
37
“Lack of vision about destination.
Lack of vision about methodology.
Lack of awareness of developments taking place around with respect to theory and
practice in the area of economic activities.
Absence of support (for research).
Absence of lifetime commitment to produce an original scientific work in
Islamic economics.
Lack of holistic approach.”
38 “Driven by a sense of idealism, some of us attribute a special status to the general objectives of the Islamic
economic system: Full employment, satisfaction of basic human needs, economic-cum distributive justice,
development or improvement in the quality of economic life, economic power, etc.”
30
“… bu hedefleri yakından incelediğimiz zaman insanlık tarihi sürecinde diğer iktisadi
düzenlerde de, iktisadi-siyasal söylemlerin aynı şeyler olduğunu görürüz. Daha somut
söylenecek okursa, bu hedeflerin sosyalizmin, komünizmin ve kapitalizmin, hatta
anarşizmin ve tüm diğer ‘izm”lerin temel hedefleri olduğunu görürüz.”39 (Kahf;2013).
Günümüzde bazı ülkelerde İslami ekonomi ilkelerinin uygulanmaya çalışıldığını biliyoruz.
Ancak, T. Kuran’a (1995) göre, bu ülkelerde ve diğer ülkelerde şimdiye kadar İslami
uygulamalarıyla ortaya çıkan ve göze çarpan sadece bir iktisadi olan var; ‘İslami bankacılık’
veya ‘İslami finans’ sitemi. Gerçi İslami ve özgün olduğu ileri sürülen finans sistemiyle ilgili
çok ciddi eleştiriler de var ama bu konuda ayrıntıya şimdilik girmiyoruz ve aşağıdaki alıntı ile
yetiniyoruz:
“İslami iktisatçılar gelir, tüketim, hükümet harcamaları, yatırım ve tasarruf gibi
iktisadın geleneksel kategorilerini tartıştıklarında, genellikle bunu ahlaki açıklamalar
ve reçeteler biçiminde yaparlar, analizlere ve deneysel bir kurama dayanarak değil.”40
(A. Rahman; in Hassan;2013;57)
Gelirin yeniden dağılımında dar gelirliler lehine olumlu etkileri olan ve Pakistan, Sudan,
Suudi Arabistan gibi ülkelerde zorunlu olarak ödenen zekâtı ve faizi göz ardı edersek diğer
sosyo-ekonomik alanlarda çağımız kapitalist devletlerin uygulamalarından farklı İslami
sosyo-ekonomik uygulamaları görmek pek mümkün değil. Bu arada zekâtın toplanması ve
âdil dağıtımı konusunda bazı sorunlar olduğu da biliniyor.
Bazı İslami iktisatçıların yukarıda aktardığımız açıklamalarından şöyle bir sonuca varabiliriz;
henüz diğer bilimsel iktisadi kuramlara alternatif İslami iktisadi kuramlar oluşturulamamışlar.
Ayrıca İslami ahlaki değerlere uygun bir Homo İslamicus’un başarıyla oluştuğunu
söylemekten de çok uzağız. Şimdilik bu söylem neoklasik doktrinde olduğu gibi ‘sanal’ ve
‘ideal’ bir iktisadi insandan başka bir şey değil. T. Kuran’ın vurguladığı gibi: “İslami iktisat
çağdaş bir ekonomi için kapsamlı bir çerçeve sunmaz.”41 (Kuran;1995;170).
İslami iktisatçılar kapitalizme ve sosyalizme alternatif iktisadi kuramlar, dolayısıyla bir İslami
iktisadi paradigma oluşturmaya çalışırken çok önemli bir niteliği göz ardı etmemeleri gerekir:
Alternatif ‘İslami’ kuramlar sadece İslami ülke ekonomilerinde değil, diğer ülkelerde de
geçerli olabilmeli; yani ‘küresel veya evrensel geçerli’ olmalıdırlar.
Ve İslami ‘bilimsel’ iktisadi kuramların ve kuralların nitelikleri öylesine ‘âdil, ahlaki,
verimli ve kapsayıcı’ olmalı ki, içinden ‘İslami’ sözcüğü çıkarıldığında bile her toplum
tarafından kabul edilebilir ve uygulanabilir nitelikte olmalı.
39 “… a closer examination of these objectives indicates us that they are the same for each and all economic
systems as usually expressed in their econo-political rhetoric throughout the human history. More
specifically, these objectives are also the core objectives of socialism, communism and capitalism even
anarchism and all or “isms.”
40 “Generally, when Islamic economists discuss the traditional categories of economics such as income,
consumption, government expenditure, investment, and savings, they do so in terms of ethical statements and
prescriptions and not in terms of analysis and empirical theory.”
41 “Islamic economics does not offer a comprehensive framework for a modern economy.”
31
“Alternatif” Bilimsel İktisat İle İlgili Nasslar var mı?
42
Farkında olduğunuz gibi henüz alternatif İslami kuramlar ile ilgili aradığımız görüşleri
bulamadık. Acaba söz konusu alternatif kuramlar kutsal kitapta yer alıyor olabilir mi? Bu
konuda S.M.H. Zaman’ın (1984) şöyle der:
“… Şeriat, sadece bireyin iktisadi davranışlarını yönlendiren bazı temel ilkeleri verir,
ve sosyal açıdan arzu edilen hedeflere işaret eder. Bu durum, belirli sınırlar içinde,
İslami bir toplumda temel ilkesel hedefleri göz ardı etmemek kaydıyla, geniş bir
stratejik davranış seçim özgürlüğü verir. Bu hedefler Allah’a karşı yapılması zorunlu
görevler olup Allah’ın emrettiği sosyal yükümlülükleri de içerir. Dolayısıyla, bu tür
özellikleri de içeren İslami iktisadın olası bir tanımı şöyle olabilir:
İslami iktisat, şeriatın koyduğu, kazanımlarda ve maddi kaynakların dağılımında
adaletsizliği engelleyen, dolayısıyla insanların tatminini sağlayan ve hem Allah’a hem
de topluma karşı yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlayan yasaklar ile kuralların
bilgisi ve uygulanmasıdır.”43 (S.M.H. Zaman;1984;49-50).
S.M.H. Zaman’ın görüşünden anladığımızı özetleyecek olursak: "İslami iktisat şeriatın
koyduğu yasakların ve kuralların bilgisi ve uygulamasıdır.” Bu durumda alternatif İslami
iktisadi kuramlar oluşturulacaksa bunların temel taşlarının kutsal kitap olan Kur’an’da
aranması gerekir. İslami inanç ve şeriat açısından iktisadi ilişkilerin temel amacı ‘felâhın’
sağlanmasıdır. Felâh sözcüğü ‘kurtuluş’ (selamet) anlamına gelmekle birlikte iktisadi
bağlamda ‘sürekli gönenç (refah)’ olarak da kullanılmaktadır. ‘Felâhın’ sağlanması için
yararlanılacak kaynakları Pakistanlı M.E. Han şöyle sıralar:
12345-
“Kur’an-ı Kerim.
Sünnet.
Fıkıh.
İslam Tarihi.
Gerçek Hayat Verileri.” (Han;1988;34).
Mannan’a44 göre ise hedeflenen İslami iktisadi topluma ulaşabilmek için yararlanılacak temel
kaynaklar şunlardır:
1- “Kur’an-ı Kerim.
2- Hadis ve Sünnet.
3- İcma45.
42 Nass: “Fıkıh usûlü ilminde mânâsı açık ve meydanda olan âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler.”
http://www.kuranikerim.com/dini_sozluk/ds_n1.htm#2374, 2013-02-10
43 “… the Shari'ah provides only some basic principles which guide economic behaviour of the individual and
which point out to socially desirable objectives. This enables ample freedom within the specified limits to
choose a strategy of action is not designed to lead to neglect of the basic objectives which are so essential in
an Islamic society. These objectives are to discharge man's obligations to Allah which include those social
responsibilities which Allah Himself has ordained. Thus a possible definition of Islamic economics
incorporating these characteristics may be proposed as follows:
Islamic economics is the knowledge and application of injunctions and rules of the Shari'ah that prevent
injustice in the acquisition and disposal of material resources in order to provide satisfaction to human beings
and enable them to perform their obligations to Allah and the society.”
44 Maalesef kitabın yayın tarihi kitapta belirtilmemiştir.
45 İcma: İslam hukukunun belli bir konusu üzerinde İslam bilginlerinin görüş birliği.
32
4- İçtihad46.” (Mannan;29).
Khan’a göre de şeriat ve ekonomiyle ilgili konular birbirinden ayrılamamalı. “Tanım gereği,
İslami iktisadın temelleri Fıkıh’ta olmalıdır.“47 (M.F.Khan; in H.Ahmed; 2002;62). Benzer
bir yaklaşımı H. Ahmed’de de görürüz: “İslami iktisadi düzenin temel paradigması
şeriattır. ‘Şeri normlara uygun bir ‘İslami İnsan’ın davranışı İslami iktisadın mikro-yapı
taşlarını oluşturur (Ariff;1985)”48. (H.Ahmed;in H.Ahmed;2002;124).
Ancak, bu görüşlerin hepsi iktisadi davranışların ve ilkelerin İslam inancına uygun olması ile
ilgilidir; oysa bizim aradığımız iktisadi açıdan bilimsel kuramlar ve analiz yöntemler.
Saygın bir iktisatçı olan S. Orman’nın Kur’an’da iktisadi konulara değinen ayetlerle ilgili
görüşü şöyle:
“Doğrudan veya dolaylı olarak, açık veya zımni olarak, bilhassa veya geçerken
dokunmak şeklinde iktisadi konulara temas eden çok sayıda Kur’an-ı Kerim ayeti
olduğunu biliyoruz. Bunlar öncül alınarak sistemli ve disiplinli bir akıl yürütme
ameliyesine tabi tutulduklarında, hem kendi aralarında ilginç bir tutarlığa sahip
olduklarını, hem de Kur’an’ın diğer bazı ayetleriyle, adeta onlara bir iktisadi arka plan
ve altyapı sağlayacak şekilde, irtibatlı olduklarını tespit etmek mümkündür.
Kur’anın kendine has tarzı ve üslubu içinde temas ettiği konular arasında faiz, zekat,
vergiler, mülkiyet, miras, iktisadi motivasyon, karz-ı hasen, rızık, ticaret, ölçü ve
tartılar, zenginlik ve fakirlik, iktisadi akitler, özel olarak iş ahlakı ve genel olarak
iktisat ahlakı gibi iktisadi konular vardır.” (Orman;2010;161-162).
S. Orman’ın sözünü ettiği iktisadi konulardan Kur’an’da söz edildiği doğrudur. Ne de olsa
Kur’an insanın yaşamındaki pek çok alanda yol gösteren, ilkeler koyan, yasaları olan çok
yönlü bir kutsal kitaptır. Ama bu çalışmada üzerinde yoğunlaşmaya çalışılan temel konu
iktisadi bir konuya ‘temas’ edilip, edilmesi değil, iktisadi konularla ilgili ‘bilimsel’
kuramların ve analizlerin olup olmadığıdır. Daha önce de vurguladığımız gibi değer-fiyat
kuramı, üretim-değişim kuramı, gelir dağılımı kuramı, işgücü kuramı gibi kuramların olup,
olmadığıdır. Kitabının bir başka yerinde S. Orman’ın belirttiği gibi, aslında: “Kur’an’ın
iktisadi bir metin olmadığını söylemeye bile gerek yoktur.” (Orman;2010;264).
Bir iktisadi olgu, olay, davranış veya uygulama ‘İslam’ veya ‘Kur’an’ sözcüğüyle birlikte
kullanılmak istendiğinde çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü yanlış kullanılan ifadeler iktisadi
ve/veya dini bilgisi yeterli olmayan kişiler tarafından çok farklı algılanıp, istenmeyen
sonuçlara neden olabilirler. Örneğin, din bilginleri arasında çok saygın bir yeri olan,
görüşlerine değer verilen Gazali’nin bir zamanlar değişimde para olarak kullanılan altın ve
gümüş ile ilgili görüşüne göre: “Allah onları her şeyin değerlerinin ve fiyatlarının ve
değiş-tokuşunun tespitinin yargıcı (belirleyicisi) olarak atadı.”49 (AshkerWilson;2006;248). Gazali görüşlerini şöyle sürdürüyor: “… altın ve gümüşü istifleyen kişi
zulm etmiş ve Allah’ın onları yaratma amacını işlevsiz kılmış olur. Onlar (altın ve
46 İslam bilginlerinin kollektif görüşlerini ifade eden icmadan farklı olarak belli bir itikadi veya hukuki sorun
üzerindeki mantıki istidlal (tümdengelim). (Mannan, s.21).
47 “Roots of Islamic economics should, by definition, lie in Fiqh.“
48 “The underlying paradigm of the Islamic economic system is Sharia’h. The behavior of an ‘Islamic man’
based on Shariah’s forms the micro-foundations of the Islamic economy (Ariff, 1985)”.
49 “God appointed them as judges for ascertainment of values and prices of all things and for their exchange”.
33
gümüş-HG) bizatihi insanlar için değil, malların değiş-tokuşunun aracı niyetiyle
varlar.”50 (Ashker-Wilson;2006;249). Gazali bir adım daha atarak altın ve gümüşün özel
amaçlı kullanımının günah olduğu sonucuna varır: “… çanak-çömlek, bardak ve benzeri
biçimde kullanarak bu değerli metallerin arzını etkilemek günahtır, ve bu kişiler bu
malları ‘amaçları dışında kullanmış olurlar’, ve, ‘Allah’a karşı nankör olup günah
işlerler.”51 (Ashker-Wilson;2006;249).
Gazali’nin iktisadi görüşleri hakkında ayrıntılı ve etkileyici bir kitap yazan ve kendisini takdir
ettiğinden kuşkumuz olmayan S. Orman (2010) ‘değişim aracı’ konusunda Gazali’den farklı
bir görüş sergiler. Gazali zamanında değişim araçları altın ve gümüştü, zamanımızda ise,
genel olarak, Merkez Bankası’nın bastığı ‘para’. S. Orman değişim aracı olan paranın sadece
ve sadece değer ölçüsü ve mübadele aracı olmadığı ve başka fonksiyonları da olduğu
görüşünü ileri sürer. “Paranın son derece önemli bir başka fonksiyonu … değer saklama
vasıtası veya tasarruf vasıtası olmasıdır. … Para geleceği tahmin etmede de bir vasıta görevini
görebilir.” Ve şöyle devam eder: “… para, bir iktisat politikası aracıdır.” (Orman;2010;183).
Gazali’nin ‘değişim aracı’ hakkındaki görüşleri yanlış olabilir mi?
Eğer altın ve gümüşün gerçekten Allah tarafından ‘sadece değiş-tokuş aracı’ olarak
belirlendiğine inanırsanız bu konuda söylenecek eleştirisel bir söz veya görüş olamaz. Çünkü
bir Müslüman için Allah’ın istekleri her konuda geçerli son sözlerdir. Eleştirisel bir görüş
kişiyi Allah’a karşı gelen kişi durumuna düşürür ki hiç bir Müslüman böyle bir durumda
olmayı istemez. Ama ya Gazali para konusunda yanlış bir görüşe sahipse? Gazali’nin görüşü
‘İslam’ın görüşü’ olarak mı kabul edilmelidir? Yoksa Gazali’nin kendince İslami bir yorumu
olarak mı? ‘İslam’ın görüşü’ olarak kabul edecek olursak bu görüşe karşı çıkan biri İslam’a
mı karşı gelmiş olur, yoksa Gazali’nin para ile ilgili İslami yorumuna mı?
Konuyla ilgili bir başka örnek: Faizsiz bankacılığın kurucularından olan Neccar’a göre;
“Parayı saklayan suç işlemiştir, çünkü yüce Allah’ın kendisine ihsan buyurduğu bir nimeti
gizlemiş, ne kendisi için ne de başkalarının yararlanmaları için kullanmamıştır.”
(Neccar;1978;211). Ve Neccar şöyle devam eder: “Fakat para, ilahi kanunlara göre
sınırlandırıldığı takdirde bütün bu tehlikelerden arınmış olur.” (Neccar;1978;216). Bu
söylemden çıkan sonuca göre para ile ilgili ‘ilahi’ yani Allah’ın koyduğu yasalar” vardır. Eğer
para ile ilgili ‘ilahi’ yasalar gerçekten varsa dini inanç gereği bunlar eleştirilemez, karşı
çıkılamaz. Ama gerçekte böyle ‘ilahi’ yasalar yoksa ve Neccar’ın yorumu yanlışsa, inançlı
insanlar yanıltılıyor, yanlış yönlendiriyor olmaz mı?
İslami iktisatçılardan bir başkası M.A. Annan da iktisadi kavramlarla İslam sözcüğünü
birlikte kullanan kişilerden biridir. Annan’a göre: “Toprak ve emeğin temel üretim faktörleri
olarak kabulü, İslamın benzersiz bir kuralıdır.” (Annan;130) Bilindiği gibi Kur’an’da üretim
faktörlerinin bir tanımı yoktur. Dolayısıyla Mannan’ın bu savı tamamen kendine aittir. Bu
durumda Mannan’ın savı doğru değil, diye itiraz edilse İslam’a aykırı davranılmış gibi
algılanmaması gerekir.
50 “… the person who hoards gold and silver does oppress and makes inoperative the purpose for which God
had made them”. They are not meant to be for individuals per se but for being as a medium of exchange of
goods.”
51 “… affecting the supply of these precious metals by using them for utensils, cups and the like, is sinful and
the person in this case, “acts contrary to the object for which these are created”, and, “is ungrateful to God
and commits sins.”
34
İktisadi kavramları İslam sözcüğü ile birlikte kullananlara H.Y. Apaydın’ın uyarısını
anımsatmakta yarar var.
“İslâm adına ve Kur’an’a göre konuşmak yerine, bir fikrî geleneğin izleyicisi olarak
konuşmak doğru olur. … Bir düşünce geleneği içinde yer almayan ve bir metoda sahip
olmayan kişi ve zümreler görüş ve iddialarını, öngördükleri herhangi bir toplumsal
projeyi İslâm’a ya da Kur’an’a atfetmekle … İslâm’ı ve Kur’an’ı sahaya sürmüş
olmakta ve bir bakıma bunu görüşlerinin kabulü için bir dayatma vasıtası olarak
kullanmaktadırlar… İslâm dünyasında … düşünce geleneklerinin oluşmamasında
nihaî tahlilde ‘totalci İslâm’ anlayışının ve kolaycı ‘Kur’an’a göre’ anlayışının önemli
etkisinin bulunduğu rahatlıkla söylenebilir.”(Ö.Demir;Ed. 1999 içinde: H.Y.
Apaydın;87).
Bu konuda F. Khan’ın görüşlerinin de göz ardı edilmemesi gerekir:
“Fıkıh’ın iktisadın gelişmesindeki rolüyle ilgili gereksiz saplantılar oldu. İktisat bilimi
insan davranışının belli bir yönünün incelenmesiyle ilgilidir. Fıkıh, İslami unsurun
içinde bulunduğu kurumsal ortamda nasıl davranması gerektiğiyle ilgili yön bulmaya
yarar. Ama Fıkıh bize insan davranışını inceleme ve çözümlemede bilimsel bir temel
sunamaz.”52 (Khan;2013;96).
Temel sorumuza dönecek olursak: Kur’an-ı Kerim’de iktisadi ilişkileri düzenleyen bilimsel
kuramlar veya bilimsel yöntemler var mıdır? Daha da somutlaştırarak olursak aradığımız şey
Kur’an’da veya Sünnet’lerde değer-fiyat oluşumu, kalkınma, işsizlik, enflasyon gibi iktisadi
sorunlara yönelik ‘bilimsel’ kuramların olup olmadığıdır. Bildiğimiz kadarıyla yoktur ve
olmaması çok normaldir. Çünkü ne Kuran bir akademik iktisat öğretisi kitabıdır, ne de Hz.
Muhammed’in söylem ve eylemleri bu amaca yöneliktir.
Özetle
Ünlü filozof ve ilk ‘bilimsel’ iktisatçı olarak kabul edilen Adam Smith’in zamanından beri,
yaklaşık 250 yıldır ‘iktisat’ diye bilinen bir sosyal bilim dalı var. A. Smith’in zamanından beri
iktisadi konulardaki bilgi hızla gelişti. Artık çağımızda iktisadi konularda uzman olmak
isteyen kişiler uzun bir eğitim sonucu belli bir bilgi düzeyine ulaşabiliyor ve bu bilgileri
‘deneyimlerle’ besleyerek daha da geliştirmeye çalışıyorlar. Buna rağmen iktisadi konularda
uzmanlar temel iktisadi kuramlar, görüşler ve çözümler konularında bir fikir birliği
oluşturamadılar. Yakın bir zamana kadar Neoklasik ve Keynesyen doktrinler ideolojik
yapılanmanın egemen görüşleri iken zamanımızda bu iki ideoloji ve dogmaları ciddi biçimde
eleştirilmekte, hatta bazılarınca ‘safsata’ olarak görülmektedirler (bak. Gürak;2007). Üstelik
‘heterodoks’ olarak bilinen yeni bir iktisadi düşünce akımı her geçen gün daha çok ve
gelişmiş kuramlar oluşturmakta, çözümler aramaktadır.
Çağımız iktisadi ilişkileri artık çok daha karmaşık ve her konuda uzmanlık bilgisi isteyen bir
yapıya sahiptir. Ancak, bilimsel iktisadi kuramların-analizlerin-çözümlerin-yorumların52
“There has been undue obsession about the role of Fiqh in developing economics. Economics is a study of
particular aspect of human behavior. Fiqh may guide us only to the institutional framework within which an
Islamic agent is supposed to behave. But Fiqh cannot give us the scientific basis to study and analyze human
behavior.”
35
davranışların İslam’a uygunluğu konusunda fetva vermek başka bir şeydir, söz konusu
alanlarda çözümler önermek, öngörüde bulunmak, yorum yapmak başka bir şey. Bu ayrıntıyı
çok iyi algılayıp, iktisadi konularda doğru iktisadi kuramları ve analiz yöntemlerini bulmak
İslami iktisadın geleceği için çok önemlidir. İktisat eğitimi ve deneyimi yeterli olmayan din
bilginlerinin iktisadi meselelerde doğrudan etkili olacak kararlar vermek, yorum yapmak
yerine, konusunda uzman kişiler tarafından verilen kararların, sunulan yorumların-görüşlerin
İslam’a uygunluğu doğrultusunda görüş belirtmeleri daha akılcı ve yararlı olacaktır.
İslami inanca göre, her şey ama her şey Kur’an’a ve Sünnet’e uygun olmak zorundadır. Bir
başka deyişle, her davranışın şeriata ve Hz. Muhammed’in söylem ve uygulamalarına uygun
olması gerekir. Bu anlayış ister istemez din bilginlerini, özellikle de İslami hukukçuları
(fakihleri) Müslüman’ın yaşamının her alanında söz sahibi yapar. Her davranışın ve
uygulamanın “kendilerinin onayladığı” ilkelere ve kurallara uygun olması isterler. Eğer bu
gerçekleşmezse, yani din bilginlerinin beklentileri karşılanmazsa, uyum sağlamayanlar için
zor günler başlayabilir, hatta ‘zındık’ veya ‘kâfir’ olmakla suçlanabilirler. Örneğin, İslami
inancından kuşku duyulmaması gereken Farabi, İbn-i Sina gibi dünya bilimine büyük katkıları
olmuş bilim adamları ‘farklı’ felsefi görüşleri nedeniyle başta İmam Gazali olmak üzere bazı
mütefekkirler tarafından ağır biçimde eleştirilmişlerdi. Eleştirilere göre: “… şeriatın getirdiği
hak, ona muhalif olarak felsefenin getirdiği bâtıldır.” (Uludağ; 2004;24).
İbn-i Sina ve Farabi’nin görüşlerini inceledikten sonra Gazali 20 başlık altında topladığı
konuların 17’sinde ‘sapıklık’, üçünde ise ‘küfür’ olduğunu ileri sürmüştür (bak.
Çubukçu;1989;66). Boer de, Farabi ve İbn-i Sina’nın öğrettiklerinin Gazali’nin görüşüne göre
‘İslam düşmanı’ olarak algılandığını yazar. Diğer yanda ise Endülüslü İbn Rüşd, Gazali’nin
görüşlerini genel anlamda ağır biçimde eleştirerek: “Yapmak peşinde koşmuyor, yıkmak gayesi
güdüyor.” iddiasında bulunur (Uludağ; 2004;42). Oysa Farabi ve İbn Sina gibi filozofların
görüşleri ‘bilimsel’ çalışmalara ortam hazırlayan, onlara yol açan görüşlerdi. Nitekim Farabi,
İlk Öğretmen olan Aristotales’ten sonra “İkinci Öğretmen” unvanıyla bilinen bir bilim
adamıydı. İbn Sina ise hem İslam âleminin en büyük filozofu kabul edilirdi hem de başta tıp
olmak üzere çeşitli alanlarda büyük katkılar yapmış bir bilim adamıydı. Tıp konusunda
yazdıkları yüzyıllar boyunca Avrupa’da okundu ve uygulandı. Eğer İslam dünyası Farabi ve
İbn Sina gibi büyük filozofların yolundan gitmeyi tercih etseydi acaba bugün İslam dünyası
nasıl biçimlenmiş olurdu?
Son sözler; Farabi ve İbn Sina’ya yapılan haksızlıklar göz önüne alındığında alternativ İslami
iktisadi kuramlar geliştirmenin pek kolay bir iş olmadığı görülür. Hatta böyle bir gidişat
oldukça riskli bir gidişat olacaktır, demek yanlış olmaz. Çünkü “geleneksel” düşünce
tarzından farklı yolları denemek birçok İslam bilgini özellikle de bazı fakihler açısından
“bid’at” veya “dinden sapma” olarak değerlendirilebilir ve bu tür yeni düşünceler geliştiren
bilim insanları “kâfir” olmakla suçlanabilirler. Farabi ve İbn Sina’ya yapılan haksızlıklar,
atfedilen suçlamalar gayet iyi bilinmektedir.
Ama elbette yeni düşüncelere destek veren din bilginleri de bulunacaktır, çünkü İslam dini
bilimsel çalışmanın önünü kapayan bir din değildir.
36
Kaynaklar
İnternet Kaynakları
Kur’an’ı Kerim
Diyanet
http://kuran.diyanet.gov.tr/Kuran.aspx#1:1
2013-07-07
“İlmihâl”
http://sorusor.diyanet.gov.tr/fmi/xsl/fetva/y_dokumcevap.xsl?db=FetvaVT&-lay=wfkweb&-recid=1027&-find= 2012-09-19
Diyanet – İSAM
Islam Ansiklopedisi
http://www.tdvia.org/index.php 2014-01-26
AbuSuleyman, A.A. 1989
“The Theory of the Economics of Islam (II)”
Journal of Economics and Management,1998, Vol.6 No:2
www.iium.edu.my/enmjournal/vol6no2.pdf,
2012-11-15,87
Abozaid, A.
2013
“Role of Fiqh in Islamic Finance”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
Adamson, P. ve
R.C.Taylor
2008
İslam Felsefesine Giriş
Küre Yayınları, İstanbul.
Agü, S.O.S.
1989
“Rationality in Economic Theory”
Journal of Islamic Economics, 1989, Vol.2 No:1, 79
www.iium.edu.my/enmjournal/vol2no1.pdf , 2012-11-15
Ahmed, H. (Ed.)
2002
Theoretical Foundations of Islamic Economics
Islamic research & Training Inst., Islamic Dev. Bank
a- Yousri,A. Methodological Approach to Islamic Ec.20
b- Khan,M.F. Fiqh Foun. of the Theory of Islamic Ec. 61
c- Al-Jarhi, M.A. Transactions in Coven. & Islamic Ec. 89
d- Hallaq,S. Indıvidual, Society, & Social Choice in Islamic
Thought, 103
e- Ahmed, H. Analytical Tools of Islamic Economics, 123
f- Baldwin,K. & et.al. On Determining Moral Hazard and
Adverse Selection in the Islamic Firm, 145
g- Z.Iqbal, Portfolio Choices&Asset Pricing in Islamic
Framework, 167
Akar, M.
2008
Tüketim Ahlâkı ve İsraf
Diyanet Yayınları, 776, Ankara.
--- ’’ ---
2008
İş ve Ticaret Ahlâkı
Diyanet Yayınları, 730, Ankara.
37
Akın, C.
1986
Faizsiz Bankacılık ve Kalkınma
Kayıhan Yayınları, Ankara.
Altuğ, T.
1996
İslam Ekonomisi Üzerine
Karakoç, Yayınları.
Altıntaş, H.
1985
İbn Sina Metafiziği
A.Ü. İlahiyat Fakültesi Yay. No:177
Ariff, M.
1989
“Islamic Banking in Malaysia”
Journal of Islamic Economics, 1989, Vol.2 No:1, 67
www.iium.edu.my/enmjournal/vol2no1.pdf , 2012-11-15
Armağan, S.
2005
İslam Ekonomisi
Gündönümü Yayınları, İstanbul.
Aruç, N.Y.
2004
İbn Rüşd’ün Eğitim Felsefesi
Rağbet Yayınları, İstanbul.
--- „ ---
2007
İbn Rüşd’ün Felsefi Düşüncesi
Rağbet Yayınları, İstanbul.
Ashker, A. ve
R. Wilson
2006
“Islamic Economics: A Short History”
www.bandung2.co.uk/Books/Files/Economics/
Islamic%20Economics%20%28A%20
Short%20History%29.pdf,2012-11-15
Atay, H.
1974
Farabi ve İbn Sina’ya göre Yaratma
Ankara Üniversitesi
Ayasbeyoğlu, N.
1955
İbn Rüşd’ün Felsefesi
A.Ü. İlahiyat Fakültesi.
Aydın, E.
2008
İslamiyetin Ekonomi Politiği
Kırmızı Yayınları, İstanbul.
Ayni, M.A.
2011
Gazali
İnsan Yayınları, İstanbul.
Bahari, Z. - ve
A.Wahbalbari
2013
“Islamic Economics Assumption Revisited:
Contemplating of the Concept of Scarcity”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
Bakhtiari, S. ve
Diğerleri
2010 “Income Distribution & Economic Growth”
Journal of Third World Studies, Vol. XXVn, No. 2,
EBSCO Database, 2012-10-31
Bayındır, A.
2007
“Ticaret ve Faiz”
Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul
www.suleymaniyevakfi.org, 2012-12-26
Bayraktar, M.
2007
İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi
Diyanet Vakfı Yayınları: 30, Ankara.
38
Bayram, M.
2008
Seçuklular Zamanında Konya’da Dini ve Fikri
Hareketler.
NKM yayınları: 58, İstanbul.
--- ’’ ---
2009
Danışmend Oğulları Devletinin Bilimsel ve
Kültürel Mirası, Yayınevi yok, yazarın kendi yayını.
Bediüzzaman S.Nursi (…) “İktisat Risalesi”
http://www.bediuzzamansaidnursi.org/icerik/iktisad-risalesi
2014-01-18
Behdad, S.
2005
“Revolutionary Surge and Quiet Demise of Islamic Ec.
in Iran”
www.international.ucla.edu/cms/files/behdadtxt.pdf ,
2012-11-15
Bircan, H.H.
2008
İslam Felsefesine Giriş
Ensar Neşriyat, İstanbul.
Bjorvatn, K.
1998
“Islamic Economics and Economic Development”
www.globalwebpost.com/farooqm/study_res/i_econ_
fin/bjorvatn_islamic_econ.pdf, 2012-11-15
Boer, T.J.
1960
İslamda Felsefe Tarihi
Balkanoğlu Matbaacılık, Ankara, Çev. Y. Kutluay
Bolay, S.H.
1993
Aristo Metafiziği ile Gazali Metafiziğinin
Karşılaştırılması, MEB Yayınları: 500
Bozdağ, İ.
1991
İnsanlığın Son Çerçevesi: üçüncü çözüm
Emre Yayınları, İstanbul.
Chapra, M.U.
2001-a What is Islamic Economics?
Prize Winners’ Lecture Serie 9
Islamic research & Training Inst. Islamic Dev. Bank
--- “ ---
2001-b “Islamic Ec. Thought & The New Global Economy”
http://www.irti.org/irj/go/km/docs/documents/
IDBDevelopments/Internet/English/IRTI/CM/
downloads/IES_Articles/Vol%2091..M%20U%20Chapra..
ISLAMIC%20ECONOMIC%20THOUGHT.pdf,
2012-11-04
--- „ ---
2008
“The Islamic Vision of Development in the Light of
Maqasid al-Shari’ah
The Int.Institute of Islamic Thought”
http://i-epistemology.net/attachments/201_OmarChapra-Islamic-Development%5B1%5D.pdf, 2012-11-15
--- “ ---
2010
“Islamic Economics: What It Is & How It Developed”
http://eh.net/encyclopedia/article/chapra.islamic,
2012-11-04
Chapra,Ö. ve
Diğerleri
1991
İslam Ekonomisi ve Sosyal Güvenlik Sistemi
Marifet yayınları: 46, İstanbul.
39
Choudry, M.A.
2013
“Islamic Economic and Socio-Scientific Methodology…”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
Cihan, A.K.
1998
İbn Sina ve Gazali’de Bilgi Problemi
İnsan Yay., İstanbul.
Çakır, C.
2012
“Batı ve İslam İktisat Düşüncesinde İnsan”
İslam ve Ekonomi Sempozyumu, I-II, İKDER.
Çarıkcı, E.
1989
Countertrade Policies & Prospect for Cooperation
Among İslamic-Countries.
TOBB Publ. No.136, Ankara.
Çızakça, M.
1998
“Awqaf in History & its Implications for Modern
Islamic Eco. Islamic Ec. Studies”, Vol.6, No. 1
http://www.irti.org/irj/go/km/docs/documents/
IDBDevelopments/Internet/English/IRTI/CM/
downloads/IES_Articles/Vol%2061..Murat%20
Cizakca..AWQAF%20IN%20HISTORY%20
AND%20ITS%20IMPLICATIONS.pdf 2012-11-04
Çobanoğlu, Ş.
2013
İslam Ekonomisi
Yediveren , İstanbul.
Çubukçu, İ.A.
1989
Gazzali ve Şüphecilik
A.Ü. İlahiyat Fakültesi Yay. No:188
Demir, Ö. (Ed.)
1999
İslam, Sivil Toplum, Piyasa Ekonomisi
Liberte Yayınları, Ankara.
Demir, M.
2006
İslam Devletleri Tarihi: 622-1599
Değişim Yayınları, İstanbul.
Dermenghem, E.
2006
Hazreti Muhammed’in Hayatı
Alkım Yayınevi, İstanbul.
Düzdağ, E.
2012
Ebussuud Efendi Fetvaları
Kapı Yayınları, İstanbul.
Ekinci, Y.
2008
Ahilik
Ankara
Erdoğdu, S.
1994
İslam Ekonomisinde Gelir ve Sermaye
Sebil Yayınları: 200, İstanbul.
Eskicioğlu, O.
1979
İslam Ekonomisinde Gelir Dağılımı
Atatürk Üni., İslami İlimler Fakültesi
--- “ ---
1983
İslam Açısından Enflasyon ve Çözüm Yolları
www.enfal.de/enflasyon.pdf, 2013-04-09
--- “ ---
1999
İslam ve Ekonomi
www.enfal.de/islamekonomi.pdf , 2013-04-09
Evliya Çelebi
2004
Seyahatname (Gördüklerim)
Kabalcı, İsyanbul.
Foul, B.E. ve
40
B. Soliman
Garaudy,R. ve
F. Bercavi
2006
The Economic Role of the State
EBSCO Database, 2012-10-31
2012 İslamiyet ve Sosyalizm.
Rebeze Kitaplığı, İstanbul. Çev. H. Erdem.
Gazali, İmam
2007
Dilimize Nasıl Sahip Çıkabiliriz?
Polen Yayınları, İstanbul.
--- „ ---
2008
Yöneticilere Tavsiyeler
İlke Yayıncılık, İstanbul.
--- „ ---
2009
Dünyanın Süsüne Aldanma
Dua Yayıncılık, İstanbul.
--- „ ---
2011-a Kudsi Hadisler
Semerkand-58.
--- „ ---
2011-b
Hakikate Giden Yol
Semerkand-54
--- „ ---
(….)
Âbidler Yolu
Hisar Yayınevi, İstanbul.
Ghazali, A.H.
1994
Man is the Basis of the Islamic Strategy for Ec.
Development.
Islamic Research & Training Inst. Islamic Dev. Bank.
Ghazanfar, S.M. ve
A.A. Islahi
[..]
“Economic Thought of Al-Ghazali”
Islamic Research Series, King Abdulaziz Uni.-2
http://islamiccenter.kau.edu.sa/english/Publications/
Islahi/Economics%20Thought%20of%20AlGhazali.pdf, 2012-11-04
Gökalp, M.F ve
G. Tur
1993
İslam Toplumunun Ekonomik Yapısı
Faisal Eğitim ve Yardımlaşma Vakfı, İstanbul.
Günenç, H.
[..]
İslam’da Ticaret
Faisal Finans Kurumu, Kültür yayınları: 4
Gürak, H.
2007
“Kutsal İdeolojinin Eleştirisi”
www.hasmendi.net 2013-01-18
--- “ ---
2012
Heterodox Economics
Peter Lang, Frankfurt.
--- “ ---
2013
Heterodox Economics-2
Peter Lang, Frankfurt.
Güler, Z.
2012
40 Hadiste İş ve Ticaret Ahlâkı
İGİAD Yayınları: 9, İstanbul.
Gürkan, S.L.
2009
“Bir Dinler Tarihi Yorumcusu Olarak İbn Haldun”
EKEV Akademi Dergisi, Yıl:13, Sayı:39
41
Haddad, L.
1977
“A Fourteenth-Century Theory of Ec. Growth &
Development”, Kyklos, Vol. 30, 1977, Fasc.2, 195-213.
Halebi, İ.
2011
Mülteka Tercümesi
Yasin Yayınevi, İstanbul. Çev. H. Vanlıoğlu.
Han, M.E.
1988
İslam Ekonomisinin Temel Meseleleri
Kayıhan Yayınevi, İstanbul.
Haneef, M.A. ve
H.Furqani
[..]
“Contemporary Islamic Economics”
www.academia.edu/992875/Contemporary_Islamic_
Economics_The_Missing_Dimension_of_Genuine_
Islamization 2012-11-04
Hasan, Z.
1995
“Economics Develeopment in Islamic Perspective”
Journal of Islamic Economics, 1995, Vol.3 No:2
www.iium.edu.my/enmjournal/vol3no2.pdf,
2012-11-15, p.80
--- “ ---
1998
“Islamization of Knowledge”
Journal of Ec. and Management, 1998, Vol.6 No:2
www.iium.edu.my/enmjournal/vol6no2.pdf,
2012-11-15, p.1
--- „ ---
2008
“Theory of Profit from Islamic Perspective”
http://mpra.ub.uni-muenchen.de/8129/, 2012-10-25.
Hassan, A.
2013
“What is the Curent Situation of Islamic Economics
Studies Today and What is the Future of Them”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
Hızlı, M.
2008
“Osmanlı Medreselerinde Okutulan Dersler ve Eserler”
UÜ, İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt.17, Sayı.1, s.25-46
Ibn Haldun
2012
“Mukaddime’den”
İş Ahlakı Dergisi, Mayıs-2012, Cilt:5, Sayı:9, s.177-184
Ibn Sinâ
2012
En-Necât
Kabalcı, İstanbul, Çev. K. Şenel
Ihsanoğlu, E.
2010
Osmanlılar ve Bilim
Etkileşim Yayınları, İstanbul.
Iqbal, M.
1998
“Organization of Production”
in Kahf, “Lessons in Islamic Economics;1998, Vol.-2;
399.
Islahi, A.A.
1997
“History of Economic Thought in Islam: a Bibliography”
http://islamiccenter.kau.edu.sa/english/Publications/
Islahi/HISTORY%20OF%20ECONOMIC%20
THOUGHT%20IN%20ISLAM.pdf, 2012-11-04
Kahf, M.
1989
“Zakat: Unresolved Issues in the Contemporary Fiqh”
Journal of Islamic Economics, 1989, Vol.2 No:2
www.iium.edu.my/enmjournal/vol2no2.pdf,2012-11-15;1
42
---“---
1998
Lessons in Islamic Economics, Vol. 1 &2
IRTI, Islamic Development Bank
--- „ ---
2013 “Islamic Economics: What Went Wrong?”
www.iefpedia.com/english/wpcontent/uploads/
2009/11/Islamic-Economics-What-Went-Wrong.pdf,
2013-05-08
Karaman, H.
2012
“Faiz hakkında soruya yanıt”
www.hayrettinkaraman.net/sc/00144.htm,2012-09-19
Karim, W.J.
2012
“The Economic Crisis, Capitalism and Islam”
Globalizations, March–June 2010, Vol.7, pp. 105–125
EBSCO Database, 2012-10-31
Kaya, M.
2010
İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri
Klasik Yayınları, Istanbul
Kaymakçı, Ö.B.
2012
“Seküler Bir Alan Olarak İktisat ve Din İlişkisi”
İnsan ve Toplum, Cilt:2, Sayı:4
Khan, M.A.
(…)
“Islamic Economics: The State of the Art”
http://i-epistemology.net/attachments/530_IOD%20%20VII%20-%20Islamic%20Economics%20%20The%20State%20of%20the%20Art.pdf,
2012-11-15
Khan, F.
1998-a “Investment Demand Function in Profit-Loss Sharing
Based System”
in Kahf, “Lessons in Islamic Economics;1998, Vol.-1;
313.
---“---
1998-b “Growth Stability and Inflation in an Islamic Macro
Framework”
in Kahf, “Lessons in Islamic Economics;1998, Vol.-1;
333.
---„---
2013
“Where Islamic Economics Should Generate”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
Koca, F.
2008
Molla Hüsrev
Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara.
Korkmaz, C.H.
2012
“Bir Davranış ve Örgütlenme Modeli Olarak Tüccar
Ahlakı”
İş Ahlakı Dergisi, Mayıs-2012, Cilt:5, Sayı:9, s.37-60
Korkmaz, A. ve
Diğerleri
2013
İnsani Ücret
İLKE Araştırma Raporları:3, İstanbul.
Kozak, İ.E.
2012
“İbn Haldun’un İşletme ve Kamu Yönetimine İlişkin
Görüşlerine Günümüzden Bir Bakış”.
İş Ahlakı Dergisi, Mayıs-2012, Cilt:5, Sayı:9, s.163-176
43
Köse, S.
2012
İslâm İş ve Ticaret Ahlâkı
İGİAD Yayınları: 12, İstanbul.
Kuran, T.
1995
“Islamic Economics and the Islamic Subeconomy”
http://econ.duke.edu/uploads/assets/People/Kuran/
Islamic%20economics%20and%20Islamic
%20subeconomy.pdf, 2012-11-15
--- “ ---
1997
“The Genesis of Islamic Economics”
Social Research, Vol.64, No:2
EBSCO Database, 2012-10-31
--- “ ---
2002
İslam’ın Ekonomik Yüzleri
İletişim Yay., İstanbul.
--- “ ---
2010
“Orta Doğu’daki Ekonomik Azgelişmişliğin Kurumsal”
Kökenleri”
http://econ.duke.edu/uploads/assets/People/Kuran/
Kayseri%20talk%20(2010).pdf, 2012-11-02
--- “ ---
2012-a “The Economic Roots of Political Underdevelopment in
the Middle East”,
Sothern Economic Journal, 2012, 78(4)
http://econ.duke.edu/uploads/media_items/kuranse-association-lecture-2011.original.pdf, 2012-11-02
--- „ ---
2012-b Yollar Ayrılırken: Ortadoğu’nun Geri Kalma Sürecinde
İslam Hukukunun Rolü (The Long Divergence)
Yapı Kredi Yayınları, Çev. N.Elhüsyni
Kuran,T. ve
S. Lustig
2012
“Judicial Biases in Ottoman Istanbul “
http://econ.duke.edu/uploads/media_items/kuranlustig-paper-on-islamic-courts.original.pdf, 2012-11-02
Kutluer, İ.
1998
Akıl ve İtikad
İz Yayıncılık, İstanbul.
Mannan, M.A.
(…)
İslam Ekonomi Toplumunun Kuruluşu
Fikir Yayınları, İstanbul. Çev. A. Saidoğlu.
--- “ ---
2013
İslam’da Tüketim İlkeleri
Çev. B.Zengin-T.Ömeroğlu
http://islamekonomisi.org/islamda-tuketim-ilkeleri/,
2013-04-13
Metwally, M.A.
[…]
“A behavioral Model of an Islamic Firm”
Center for Research in Islamic Economics.
King Abdulaziz Uni. Jeddah, Research Series No:5
Mouhammed, A.H.
2008
“On Ibn Khaldun's Critique of the Market Economy
With Some Lessons to the Arab World”
Journal of Third World Studies, Vol. XXV, No:2
Muqorobin, M.
“Journey of Islamic Economics in the Modern World”
http://islamiccenter.kau.edu.sa/7iecon/English/
44
Englisg%20Papers/%5B27%5D%20Masyhudi
%20Muqorobin.pdf, 2012-11-04
Neccar, A.
1978
İslam Ekonomisine Giriş
Hilal Yayınları, İstanbul. Çev. R. Nazlı
Nisar, K.
2010
“The Role of Venture Capital Model in an Islamic
Economic System”
www.eurekahedge.com/news/10_Jul_IFN_The_Role_of_
Venture_Capital_Model_in_Islamic_Economic_System.asp,
2012-11-16
Orman, S.
2007
Gazali’nin İktisat Felsefesi
İnsan yayınları, İstanbul
--- ’’ ---
2010
İktisat, Tarih ve Toplum
Küre Yayınları, İstanbul
--- “ ---
2013
“İslam, İnsan ve İktisat”
www.ikder.org/sempozyum/makaleler/Sabri_OrmanIslam_Ekonomisi_Kavrami.pdf , 2013-02-20
--- “ ---
2008 İktisadi Kalkınma Politikaları ve Değerler
İçinde:
R.Şentürk (Ed.) 2008, Ekonomik Kalkınma ve Değerler,
UTESAV Yayınları, İstanbul.
Ökte, M.K.S.
2010
„Fundamentals of Islamic Ec. & Finance: Theory &
Practice“
Electronic Journal of Social Sciences, 2010 C.9 S.31
EBSCO Database, 2012-10-31
Özakıncı, C.
2010
İslamda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü (827-1107)
Otopsi Yayınları, İstanbul.
Özcan, E.S.
2005
İbn-i Sina
Ötüken Neşriyat, İstanbul.
Özdemir, Ş.
2013-a “İslami Sermaye ve Sınıf”
Çalışma İlişkileri Dergisi,
http://www.calismailiskileridergisi.org , 2013-02-24
--- „ ---
2013-b “Din-Ekonomi İlişkisi ve Güncel Arayışlar”
dergi.ilahiyat.omu.edu.tr/DergiPdfDetay.aspx?ID=66,
2013-02-24
--- „ ---
2013-c “Bir ‚İslam Ekonomisi’ Nasıl Mümkün Olur?“
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
Özsoy, İ.
2006
“Human Transformation in the Transition Economies:
The Case of Georgia”
Journal of East-West Business, Vol. 12, No: 4
--- “ ---
2009
“İktisadi Adamdan Toplum Adamına”
Bilig, 2009, Sayı: 48, 177-206
--- “ ---
2013-a “Toplum Adamından Müslüman Adama”
Çerçeve, 2013, Sayı: 60, 12-27
45
--- “ ---
2013-b “Why Did the Vatican Suggest Islamic Finance?”
www.todayszaman.com/news-307052-why-did-thevatican-suggest-islamic-financeby-ismail-ozsoy-.html,
2013-03-14
Rahman, F.
1995
“Islam and the Problem of Economic Justice”
Journal of Islamic Economics, 1995, Vol.3 No:2
www.iium.edu.my/enmjournal/vol3no2.pdf,
2012-11-15
Rosly, S.A.
1995
“Economic Principles in Islam”
Journal of Islamic Economics, 1995, Vol.3 No:2
www.iium.edu.my/enmjournal/vol3no2.pdf,
2012-11-15
Sadeq, A.H.M.
1989
“Factor Pricing & Income Distr. from an Islamic
Perspective”
Journal of Islamic Economics, 1989, Vol.2 No:2
www.iium.edu.my/enmjournal/vol2no2.pdf,
2012-11-15
Sadr, M.B.
1980
İslam Ekonomi Doktrini (Iqtisaduna)
Hicret Yayınları
Salahuddin, A.
1998
International Economic Relations and Order in an
Islamic Perspective.
in Kahf, “Lessons in Islamic Economics;1998, Vol.-2;
575.
Salleh, M.S.
2013
“Concepts in Islamic Economics Revisited: The Case of
Poverty”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
Sarwath, L.
2013
“Political Economy of Institutionalism”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
Sayar, A.G.
2009
Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması.
Ötüken, Ankara.
Sayyid, T.
1989
“Toward a Theory of Aggregate Output, Income, &
Economic Inequalities Determination in an Islamic
Economy”, Journal of Islamic Economics, 1989, Vol.2
No:1, p.95
www.iium.edu.my/enmjournal/vol2no1.pdf , 2012-11-15
Suwailem, S.
2006
“Hedging in Islamic Finance”
Occational Paper: 10, Islamic Development Bank
--- “ ---
2008
Islamic Economics in a Complex World
Islamic Development Bank.
Şeraiti, A.
2004
İslam Ekonomisi
Dünya yayınları, İstanbul. Çev. K. Çamurcu.
Tabakoğlu, A.
2012
“İktisat Öznesi Olarak İnsan”
İslam ve Ekonomi Sempozyumu, I-II, İKDER.
46
--- „ ---
2010
“İslam İktisat Ahlakı“
Din ve Hayat, İstanbul Müftülüğü Dergisi,
Sayı:10,s.18-22
--- “ ---
2008
İslam İktisadına Giriş
Dergah Yayınları, İstanbul.
Tabakoğlu,A- ve
Diğerleri
1988
İslam İktisadi Araştırmaları
Dergah Yayınları, İstanbul.
Tahir, S.
1998
“Distribution in Islam”
in Kahf, “Lessons in Islamic Economics;1998, Vol.-2;
425.
Timur, T.
1994
Osmanlı Kimliği
Hil Yayın, İstanbul.
Türker, M.
1956
Üç Tehafüt Bakımından Felsefe ve Din Münasebeti
A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fak. Yay. 102, Ankara.
Uğur, A.
1982
Lütfi Paşa: Asafname
Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay. 500, Ankara.
Uludağ, S.
2004
Felsefe-Din İlişkileri
Dergah Yayınları, İstanbul.
Umut, Ç.
2009-a İbni Sina
Demirbaş Yay., İstanbul.
--- „ ---
2009-b Farabi
Demirbaş Yay., İstanbul.
Ülgener, S.
2006-a İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası
Derin Yayınları, İstanbul.
--- „ ---
2006-b Zihniyet ve Din: İslam
Derin Yayınları, İstanbul
Yaş, M.
2013
“Methodology of Islamic Economics: Seeking the Right
Path”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
Yousri, A.
2013
“Islamic Economics: Its Philosophy, Methodology, and
Theoretical Construction.”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
Yücel, R. ve
G.E.Çiftçi
2012
İş Görenin İş Etiği Tutum ve Davranış Algısı
İş Ahlakı Dergisi, Mayıs-2012, Cilt:5, Sayı:9, s.131-150
Zaman, S.M.H.
1984
“Definition of Islamic Economics”
J. Res. Islamic Econ., Vol. 1, No. 2, pp. 49-50
http://islamiccenter.kau.edu.sa/arabic/Magallah/
Pdf/Old-1-2/SMZaman_16.pdf, 2012-11-16
Zaman, A.
2010
“The Normative Foundations of Scarcity”
https://docs.google.com/viewer?a=v&pid=sites&srcid=
47
ZGVmYXVsdGRvbWFpbnx6YW1hbmlzbGFtaWNlY29
ufGd4OjY3Nzk4N2Y5OTlhYzc1NmY, 2012-11-16
--- ---
2013
“Re-Defining Islamic Economics”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
Zarqa, M.A.
1998
“Consumer Behavior in an Islamic Economy”
in Kahf, “Lessons in Islamic Economics;1998, Vol.-1;
371.
Zerrinkub, A.
2005
İmam Gazali’nin Hayatı
Ağaç Yayınları, İstanbul.
48
Bölüm-2
İslami İktisat İle İlgili Görüşler
49
İslami ekonomiyi kapitalizm ve sosyalizmden ayıran özelliklerin İslami değerlere ve dini
yasalara verilen önem olduğunu belirtmiştik. Ancak, gene daha önce belirttiğimiz gibi İslami
ekonomi ile ilgili dikkat çeken bir diğer önemli fark İslami bilimsel iktisadi kuramların
olmamasıdır. Batının iktisadi doktrinlere bir alternatif olabilecek gibi görünen ama ‘bilimsel’
biçimde sunulmamış ‘faiz’ ile ilgili dini bazı görüşler yok değil. Kuram yerine ‘görüşler’
sözcüğünün tercih edilmesinin nedeni aslında ortada bir “İslami faiz kuramı”nın olmayışıdır.
Ayrıca ne iktisadi kuramların temelini oluşturabilecek alternatif bir İslami değer-fiyat kuramı
var, ne de büyüme veya gelir dağılımı veya işsizlik ile ilgili alternatif ‘İslami’ bilimsel
kuramlar.
Bir hadiste: ‘İşçiye ücretini alınteri kurumadan veriniz!’ (Güler;2012;82) der. Ancak işçinin
ücret düzeyini neyin belirlediğine dair bir ‘ücret kuramı’ yoktur. Hatta Hz. Muhammed’in bir
zamanlar yaptığı iş olan ‘uluslararası ticaret’ ile ilgili ‘İslami’ olarak tanımlanabilecek bir
ticaret kuramı da yoktur, demek yanlış olmaz; en azından benim böyle bir alternatif İslami
ticaret kuramından haberim yok. Oysa gene bir hadiste Hz. Muhammet’in şöyle söylediği
söylenir: ‘Rızkın onda dokuzu ticarettedir.’ (Güler; 2012;17).
Acaba İslami iktisatçılar bu önemli eksikleri kapatmak için ne tür çalışmalar yapıyorlar?
Kapitalizm veya sosyalizme “alternatif” iktisadi kuramlar oluşturmak mümkün müdür?
Mümkünse, nasıl? İlham kaynağı Kutsal Kitap Kur’an mı olmalı? Yoksa hadisler mi yol
gösterebilir? Veya Kur’an bir iktisat öğreti kitabı olmadığına göre, Allah’ın verdiği zihinsel
yeteneklerden yararlanarak “yeni” ve “alternatif” kuramlar oluşturmak daha doğru olur?
Akılcı yaklaşıma göre, Allah’ın verdiği zihinsel yeteneklerden yararlanarak “yeni” ve
“alternatif” ama İslami ilkelere de aykırı olmayan insan kaynaklı iktisadi kuramlar üretmek
daha doğru olacaktır.
İslami İktisat kavramı
Evrensel bir din olarak İslam 7. Yüzyıldan beri var olmasına karşın “İslami iktisat” kavramı
ilk olarak 1940’lı yıllarda Güney Asya Müslümanları tarafından kullanılmıştı. Kahf’a göre:
“Herhalde Anwar Quraishi (1948) faiz yasağı üzerine inşa edilmiş bir İslami Kuramı
keşfetmeyi deneyen ilk iktisatçıydı. O zamandan beri İslami iktisat hakkında yayınlar
ve araştırmalar yapan üç tür insan var: sosyo-politik eylemciler, sınırlı iktisat bilgisine
sahip şeriat bilginleri ve sınırlı miktarda şeriat bilgisine sahip veya hiç şeriat bilgisi
olmayan Batı eğitimli iktisatçılar. Geçen yüzyılın ikici yarısındaki İslami iktisatta
gelişmeleri anlamak için bu yazıları ve yayınları sınıflandırmak çok önemlidir.
Bu yazıların ilk kategorisindekiler normalde genel, siyasete yönelik ve sosyal ve siyasi
sloganlar biçiminde özetlenmiş yazılardır. İkinci kategoridekiler hem yöntem hem de
odaklanma olarak fıkıh içeriklidir; çok az sayıda istisna ise iktisattan daha çok usul
fıkhına yöneliktir. Son olarak üçüncü kategorideki yazıların büyük bölümü kişilerin
kendi ahlaki değerlerine göre oluşur.”53 (M. Kahf; 2013;1;).54
53 “Anwar Quraishi (1948) was perhaps the first economist who attempted to discover an Islamic Theory based
on the prohibition of Riba. Since then we started having publications and research on Islamic economics by
three breeds of people: socio-political activists, Shari’ah scholars with little exposure to some kind of
economics and Western trained economists with little or not so little exposure to Shari’ah scholarship.
50
1940’lı yıllardan beri İslami iktisat kavramı çerçevesinde çok şeyler yazıldı ve söylendi. Ama
buna karşın İslami iktisadın olgunluk aşamasına geldiğini ileri sürmek mümkün değil gibi
görünüyor. İslami iktisatçılar görüşlerinde İslami ilkelere atıfta bulunuyorlar ve bazı
dileklerini sunuyorlar ama “yeni” ve “alternatif” kuram sunan yok. Varsa da bizim henüz
bundan haberimiz yok.
Aşağıdaki alıntılarda bazı İslami ekonomistlerin ‘İslami iktisat’ hakkında ne düşündüklerini
göreceğiz. Aktaracağımız görüşlerin çoğu İslami iktisadın din ile bağlantısı konusunda. İslami
“yeni” ve “alternatif” iktisadi kuramlar ile ilgili görüşler beklenen düzeyde ve nitelikte
değiller.
Görüşünü aktaracağımız ilk İslami ekonomist, İslami ekonomi konularında araştırmaları ve
hatta bir anlamda öncülüğüyle bilinen Pakistanlı S.M. Hasanuz Zaman. 1984 tarihinde
yayınlanan bir çalışmasında İslami ekonomi kavramı üzerinde ayrıntılı bir biçimde duran
Zaman (1984) şunları yazıyor:
“İslami iktisadı tanımlamanın bir yolu çağdaş iktisat bilimini İslam ile birlikte
nitelendirmekten geçer; İslami iktisat, ‘İslami ilkeler ışığında iktisadi ilişkilerin
incelemesi” veya ‘iktisat bilimini şeriata uyumlu hale getirmektir’. Ancak bu durum
iktisat biliminin tanımının evrensel geçerli olduğu anlamına gelir ki öyle değildir.
İslami iktisadı tanımlamanın diğer bir yolu iktisadın en son ve en az eleştirilen
tanımını uyumlu hale getirmek ve İslami nitelik kazandırmaktır. Örneğin Robbins’in
iktisat tanımını kabullenecek olursak, İslami iktisadı şeriatın ışığı altında amaçlar ve
alternatif kullanım alanları olan kısıtlı kaynaklar‘ ile ilgili insan davranışını inceleyen
bir bilim olarak tanımlayabiliriz.
Fakat her şeyden önce böyle bir tanım Robbins’in tanımına yapılanlara benzer
eleştirilere davetiye çıkaracaktır ve ikinci olarak birbirine zıt kavramların
uzlaştırılması sorunu ortaya çıkacaktır. Nitelik kazandıran ‘İslami’ sözcüğü bir takım
a priori kesin kararları dayatır ve akılcı bir biçimde geçerli olup olmadıklarını
bilmeden onların doğru olduğunu varsaymak zorunda kalırız. Parasal tasarruflar kısıtlı
olsa da olmasa da faiz haramdır. Zekât vermek, muhtaç olan insanlar bulunsa da
bulunmasa da zorunludur. İnsanın her şeyi, istediği miktarda tüketebilmesi özgürlüğü
yoktur.
İslami iktisadın tanımı, İslami yaşam biçiminin karakteristiği olan bazı önkoşullarda
uzlaşmayı gerektirecektir. Bu önkoşullardan birincisi İslami iktisadi eylemlerin
yalnızca insanın arzuları ve deneyimi tarafından yönlendirilmemesi gerektiğidir;
şeriatın yasaklarına uygun olmaları gerekir. Sosyal bir bilim olarak İslami iktisat
ahlaki değerlerden bağımsız değildir. Şeriata göre olması gerekenler, olanlardan daha
çok dile getirilir; aslında İslami değerlere uygunluğu sağlayan, var olan iktisadi
sorunların analizinde ve doğru kararlar verilmesinde araç olan bu normatif taraftır.
Sorting these writings and publications is very important to understand the development of Islamic
Economics in the second half of the past century.
The first category of writings is normally general, political oriented and condensed in the form of social and
political slogans. The second category is loaded with Fiqh in both methodology and focus; with extremely
few exceptions it is more of Fiqh al Mu’amalat than any economics. Lastly a considerable chunk of the
writings in the third category is based on a precept of self-proclaimed distinctiveness.”
54 İngilizceden Türkçe’ye tüm çeviriler yazar tarafından yapılmıştır; eksikler veya yanlışlar olabilir.
51
Şeriat, hem bireysel hem de toplumsal açıdan ulaşmak için çabalanması gereken
hedefleri somut olarak tanımlamıştır.”55 (S.M.H. Zaman; 1984;49-50).
‘İslami ekonomi’ denince ilk akla gelen isimlerden biri olan Chapra, İslami ekonomi
hakkında şöyle der.
“İslami iktisat ana amacı sosyo-ekonomik adalet olan bir paradigma üstüne inşa
edilmiştir. (Kur'an, 57:25). Bu amacın temelinde yer alan inanca göre insanlar evreni
ve içindeki her şeyi yaratan Tek Allah’ın halifeleridir.
“Seküler piyasa paradigmasının aksine, insanın mutluluğunun sadece gönenci ve
tüketimi ençoklaştırmaya bağlı olmadığı düşünülür; insanın maddi ve ruhsal
gereksinimlerin dengeli tatmini gerekir. Ruhsal gereksinim için sadece dua etmek
yeterli değildir; aynı zamanda bireysel ve sosyal davranışların şeriata (İslami öğretiye)
uygun olması gerekir.””56 (Chapra;2001-a;25).
Chapra kitabında (2001-a;33-34;dipnot:32) bazı diğer İslami ekonomistlerin yaptığı “İslami
ekonomi” tanımlarına da yer verir. Örneğin, tanınmış İslami ekonomistlerden biri olan M. A.
Mannan İslami ekonomi bilimini şöyle tanımlar: "İslami iktisat, İslami değerler aşılanmış
insanların iktisadi sorunlarını inceleyen bir sosyal bilim dalıdır."57 Khurshid Ahmad’ın
tanımı şöyledir: “İslami iktisat, ‘insanın iktisadi sorununu ve davranışını anlamaya
çalışan sistematik olarak bir çabadır."58 M. Nejatullah Siddiqi’nın tanımına göre ise:
55 “One way of defining Islamic economics is to qualify the term modern economics with Islam, viz. Islamic
economics is `the study of economics in the light of Islamic principles', or `bringing economics in
consonance with the Shari'ah'. But this would imply that the definition of the science of economics has a
universal acceptability which it does not.
Another way of defining Islamic economics would be to accommodate the latest and the least criticised
definition of economics and qualify it with Islam. For example, if we accept Robbins' definition of
economics, we could define Islamic economics as `a science which studies human behaviour as a relationship
between ends and scarce means which have alternative uses, in the light of the Shari'ah'.
But, firstly, this definition would invite criticism that has been made of Robbins' definition, and secondly, it
would also raise the problem of reconciliation of incompatible concepts. The qualifying word `Islamic'
imposes on us a set of a priori judgements, and whether or not we are capable of rationally justifying them,
we have to assume them as correct. Interest is prohibited whether or not monetary savings are scarce. Zakat
is incumbent whether or not there are needy people deserving it. Man's choice to consume anything and to
any extent is not absolutely free.
Defining Islamic economics would call for the accommodation of some prerequisites which are characteristic of
the Islamic way of life. The first of such prerequisites is that in Islam economic activity ought not to be
governed by human desire and experience alone, it should be governed by the fundamental injunctions of the
Shari'ah. As a social science, Islamic economics is not independent of moral values. Its normative aspect is
more pronounced than its positive aspect, in fact it is the normative aspect which is instrumental in analysing
existing economic phenomena and in deciding proper courses of action in consonance with the Islamic
objectives. The Shari'ah has specified those objectives which an individual as well as a society should
endeavour to achieve.”
56 “Islamic economics is based on a paradigm which has socio-economic justice as its primary objective
(Qur'an, 57:25). This objective takes its roots in the belief that human beings are the vicegerents of the One
God, Who is the Creator of the Universe and everything in it.
Unlike the secularist market paradigm, human well-being is not considered to be dependent primarily on
maximizing wealth and consumption; it requires a balanced satisfaction of both the material and the spiritual
needs of the human personality. The spiritual need is not satisfied merely by offering prayers; it also requires
the moulding of individual and social behavior in accordance with the Sharia h (Islamic teachings).”
57 "Islamic economics is a social science which studies the economic problems of a people imbued with the
values of Islam."
58 “Islamic economics is "a systematic effort to try to understand the economic problem and man's behaviour in
relation to that problem from an Islamic perspective."
52
“İslami iktisat, ‘Müslüman düşünürlerin’ yaşadığı zamandaki iktisadi zorluklara
tepkisidir. Bu çabalarında Kur’an ve Sünnet’in yanı sıra, mantık ve deneyimlerle
desteklenirler."59 M. Akram Khan’ın tanımı benzerdir: "İslami iktisadın amacı, işbirliği ve
katılımcılık ile dünyanın kaynaklarını organize ederek elde edilen,
insanların
60
mutluluğunu incelemektir.” Ve gene Chapra’nın aktardığına göre Syed Nawab Haider
Naqvi İslami ekonomiyi şöyle tanımlar: "İslami iktisat, özgün bir Müslüman toplumda
örnek Müslümanın davranışıdır.”61
Bir başka İslami iktisatçı Yousri (2013) İslami iktisadı şöyle tanımlar:
“İslami iktisat, şeriata ve onun amaçlarına uygun olarak toplumun şimdi ve gelecekte
ihtiyacı olan Helal mal ve hizmetleri mümkün olan en çok miktarda üretmek ve
paylaşmak için Allah’ın bahşettiği iktisadi kaynakların en iyi kullanımını inceleyen
bilim dalıdır.”62 (Yousri;2013;16).
Bu tanıma göre “var olan kaynakların Allah’ın emrettiği biçimde ve O’nun rızası için
kullanılması gerekir.”63 (Yousri;2013;16). Bilindiği gibi İslami inanca göre Allah tüm
kaynakları insanlar için ‘yeterince’ bol yaratmıştır; sadece farklı kişilerin farklı rızıkları64
vardır. Ancak insanların bu nimetlerin ‘helal’ olanlarını, yani İslami inanca uygun olan,
üretimi yasaklanmamış mal ve hizmetleri üretmeleri gerekir. Diğer bir önemli ayrıntı ise
paylaşımla ilgilidir: “arz edilen çıktının şeriata ve onun amaçlarına uygun paylaşımı”65
gereklidir. (Yousri;2013;17).
Yousri’nin bir başka tanımına göre;
“İslami iktisat, şimdi ve gelecekte en yüksek miktarda Helal Kazanç elde edebilmek
için beşeri üretim kapasitesinin ve Allah’ın bahşettiği iktisadi kaynakların en iyi
kullanımını ve şeriata uygun olarak paylaşımını ve harcanmasını araştıran bilim
dalıdır.”66 (Yousri;2013;17).
Bir başka İslami ekonomist Suwailem’in İslami ekonomi tanımı şöyledir:
“İslami iktisadın ilgi alanı, İslami ilkelere göre iktisadi davranışı incelemektir. Söz
konusu ilkelerin iktisadi açıklamalarını, uygulama alanlarını ve sonuçlarını açıklamak
dâhildir.
Bu ilkelerin ana hatları kısaca şunları içerir:
59 “Islamic economics is "the Muslim thinkers' response to the economic challenges of their times. In this
Endeavour they were aided by the Qur'an and the Sunnah as well as by reason and experience."
60 "Islamic economics aims at the study of human falah {well-being} achieved by organizing the resources of
the earth on the basis of cooperation and participation.”
61 "Islamic economics is the representative Muslim's behaviour in a typical Muslim society.”
62 “Islamic economics is the science that studies the best possible use of all available economic resources,
bestowed by Allah, for the production of maxium possible output of Halal goods and services that are
needed for the community now and in future and the just distribution of this output within the framework of
Shariah and its intents.”
63 “available resources have to be used according to the commands of Allah and in the manner that pleases
him.”
64 Rızık: Allah’ın her bireye lütfettiği nimet.
65 “… the just distribution of this output within the framework of Shariah and its intents.”
66 “Islamic economics is the science which searches in the best possible use of human productive capacities and
all resources bestowed by Allah in the manner that would yield maximum possible Halal Earnings at
present and in future, distributing and spending these earnings within the framework of Shariah.”
53
1.
2.
3.
4.
5.
Maddi çıkarlar, ruhsal ve sosyal çıkarlarla ahenkli olmalıdır.
Zaman dilimi kavramı bu dünyanın ötesine, öteki yaşama kadar uzanır.
Zekât veya sadaka vermek zorunlu bir görevdir.
Riba veya faiz kesinlikle yasaklanmıştır.
Kumar veya bahis oynamak veya genel olarak somut olmayan işlemler ve
anlaşmalar da yasaktır.”67 (Suwailem;2008;81).
Suwailem’in sözünü ettiği ilkeler ‘İslami’ olmakla birlikte bu ilkeler, kendi söylemine göre,
sadece İslami değildir; bütün ilahi dinler için geçerlidir. İslam’da farklı olan taraf ticaret,
ortaklık, miras gibi konularda şeriata uygun ayrıntılı düzenlemelerin oluşudur.
(Suwailem;2008;81).
İslami iktisatla ilgili olarak Zarqa bazı önemli sorular sorar:
”Eğer İslami iktisadın var olduğunu kabul edersek, bu durum bizi bütün beşeri
toplumları etkileyen evrensel iktisadi kuralların varlığını reddetmeye veya inkâr etmeye
sürüklemez mi? […] Eğer ekonomi İslamiyse, bu onun yalnızca Müslüman toplumlara
ait veya yalnızca Müslüman toplumlarda geçerli olduğunu mu gösterir? İktisat bilimini
nasıl İslami veya İslami olmayan olarak tanımlayabiliriz? Eğer genellikle İslami fizik
veya İslami jeoloji hakkında konuşmayı sevmiyorsak, hangi anlamda İslami iktisat
hakkında konuşma ve bir sosyal bilime ‘İslami’ sıfatı ekleme hakkımız vardır? 68”
(Zarqa; in Kahf (Ed. Vol.1); 1998;129).
Zarqa’ya göre, İslami iktisat geleneksel iktisattan bazı şeyleri benimseyebilir. Örneğin:
“Geleneksel iktisadın bazı değer yargıları vardır; bunların bazıları şeriata uygundur,
bazıları ise aykırıdır. […] İktisattaki pozitif iddiaları Hristiyan, Müslüman, Budist veya
diğer tanımlayıcı ifadelerden alabilirim. Kurallar hakkında ifadelerden.69 (Zarqa; Kahf
(Ed. Vol.1) içinde; 1998;140).
Zarga toplumlara yol gösterecek tek rehber olduğunu düşünür.
“Benim inanışıma göre İslami şeriat bütün toplumlara uygun evrensel ve sosyal
yasaların olduğuna işaret eder. Biz Müslümanlar bütün toplumlarda kurallar olduğuna
ve bu kuralların evrensel varlığı ve geçerliliğinin kıyamet gününe kadar Allah’ın seçtiği
67 “Islamic economics is the study of Islamic principles concerning economic behavior. It includes the economic
explanation of such principles, as well as their implementation and policy implications.
A brief outline of these principles includes:
Material interest shall be balanced with spiritual and social interests.
Time horizon is extended beyond this world to include the Hereafter.
Zakat or obligatory charity is an essential duty.
Riba or interest on loans is strictly prohibited.
Gambling and wagering, or gharar in general, is also prohibited.”
68 ”If we accept the existence of Islamic economics, does this not lead us to reject or deny the existence of
universal economic regularities which operate in all human societies? […] If it is Islamic, does it mean that it
belongs to Muslim societies only or only operates in Muslim societies? How can we describe economics as
Islamic or non-Islamic? If we usually do not like to talk about Islamic physics or Islamic geology, in what
sense are we permitted to talk about Islamic economics and to add the adjective ‘Islamic’ to a social
science?”
69 “Conventional economics has some value judgments: some of them conform to the Shari’ah and some of
them are in opposition to Shari’ah. […] Positive assertion in economics I can take from Christian, Muslim,
Budhist or any other descriptive statements. Statements over regularities.“
54
şeriatın arkasındaki temel mantık (Subhanahu wa Ta’ala) olduğuna inanırız.”70 (Zarqa;
Kahf (Ed. Vol.1) içinde; 1998;129-130).
Tahir’e göre:
“Batının değerleri çoğu zaman İslami olanlarla uyuşmadığı için uygun tepki İslami
olmayan değerleri İslami olanlarla değiştirmek ve makroekonomiye yeni bir biçim
vermektir. Bu, günümüzde egemen olan Bilginin İslamileştirilmesi yaklaşımıdır.” 71
(Tahir; Kahf (Ed. Vol.1) içinde;1998;303).
Ashker-Wilson’a göre, İslami ekonominin işleyişinde ‘İslami insan’ veya bazılarının dediği
gibi ‘Homo İslamicus’ düzenin merkezinde yer alır.
“Hiç bir başarılı İslami sistem, buna genel olarak İslami iktisadi sistem de dâhil,
Müslüman insan olmadan düşünülemez. İslami iktisadi sistemin başarılı olabilmesi
için tüm İslami içeriği ve inançlarıyla İslami bir iktisadi toplumun varlığı önkoşuldur.
İslami bir iktisadi sistem ve sağlıklı bir İslami, sadece Müslüman değil, toplum
birbirinden ayrılamaz ve birincinin, ikincisi olmadan başarılı olacağının bir garantisi
yoktur. Bu durum, gelişen bir İslami iktisadi sistemin varlığı için iyi örgütlenmiş bir
İslami topluma gereksinim olduğunu vurgular.”72 (Ashker-Wilson;2006;394).
Yukarıdaki “İslami iktisat” tanımlarında ortak olan husus hepsinde ‘İslami’ ilkelere
uygunluğun vurgulanışıdır. Verilen mesaj çok açık; İslami değerler üzerine inşa edilmemiş bir
ekonomik düzen, “İslami ekonomi” olarak kabul edilemez. Ancak, İslami ilkelere bağlılık
ilkesi kişilerin “Allah vergisi” akıl, beceri ve deneyimlerini kullanıp, “yeni” iktisadi kuramlar
geliştirmesinin önünde bir engel değildir. Dolayısıyla İslami iktisatçıların yapması gereken
“olması gereken” (normatif) bir düzenin tanımını yapmaktan, dilekler sunmaktan öteye bir
adım atıp İslami ilkelere uygun olabilecek niteliklerde “yeni” ve “alternatif” iktisadi kuramlar
geliştirmeye çalışmaları gerekir. Bu hedef “yaratıcı” zihinsel düşünce yapısına sahip İslami
iktisatçıların ve yeterli çağdaş iktisat bilgisine sahip “diğer” din bilginlerinin başlıca görevi
olmalı.
Ne yapılmalı?
“Yeni” ve “alternatif” İslami iktisadi kuramlar geliştirmek isteyen İslami iktisatçıların73 iki
temel seçeneği vardır.
70 “It is my conviction that the Islamic Shari’ah gives us a clear indication that there are universal laws and
social laws applicable to all societies. As Muslims we believe that there are regularities in all human societies
and the existence and universality of these regularities are the basic logic behind Allah (Subhanahu wa
Ta’ala) choosing one Shari’ah to guide mankind until the day of judgement.”
71 “Since the Western values mostly clash with Islam, an appropriate response is to replace the unIslamic values
by the Islamic values and to rework existing macroeconomics. This is the currently dominant Islamization of
Knowledge approach.”
72 “No successful Islamic system, and in this regard an Islamic economic system generally, can be perceived
without a Muslim man. The Islamic society with all its Islamic ingredients and beliefs is a pre-requisite for
the application of an Islamic economic system successfully. The Islamic economic system and the sound
Islamic, not only Muslim, society are inseparable, and there is no guarantee that the former will be successful
without the latter. This emphasizes the need to have a well-structured Islamic society in order to have a
thriving Islamic economic system.”
73
Bundan sonra “İslami iktisatçı” kavramı yalnızca iktisat eğitimli kişiler için değil, çağdaş iktisadi konulara ilgi
55
1. “Tamamen” yeni (özgün) iktisadi kuramlar geliştirmek.
2. Batılı iktisatçıların geliştirdiği ve İslami nitelikleri olmayan iktisadi kuramları kendi
ilkelerine uyarlamak ve daha da geliştirip, “evrensel” geçerli olabilecek alternatifler
sunmak.
1- Birinci seçenek, yani “tamamen” yeni (özgün) iktisadi kuramlar geliştirmeye çalışmak pek
akılcı olmayan ve değerli beşeri kaynakların israfına neden olabilecek bir seçenek gibi
görünüyor. Çünkü hangi dini inanca veya etnik kökene sahip olurlarsa olsunlar, yeryüzündeki
insanların iktisadi ilişkileri hemen hemen aynı özellikler sergiliyor. Örneğin, her ülkede veya
toplumda tüketiciler en az bedelle istedikleri ürünleri satın alıp, elde ettikleri faydayı
ençoklaştırmaya çalışırlar. Benzer biçimde, yeryüzünün her tarafında, rekabetçi koşullarının
olduğu varsayımıyla, üreticiler en az maliyetle üretim yapıp, kâr oranını veya miktarını
ençoklaştırmaya çalışırlar. Tüketiciler ve üreticiler bu çerçevede ilişkilerini kurarken, ülke
yöneticileri de “oyunun kurallarını” belirlerler. Bu iktisadi ilişkilerle ilgili sorunlar ve
çözümleri genel anlamda benzer olduklarına göre “yeniden keşiflere” gerek yok. Var olan
kuramlar bize yol gösterici olacaklardır.
2- Yukarıdaki görüşler kaçınılmaz olarak bizi ikinci seçeneğe götürür; yani var olan iktisadi
kuramların uyarlanması ve İslami ilkelere uygun biçimde daha da geliştirilmeleri. Akılcı bir
seçim bizi kendiliğinden bu sonuca götürür.
Ancak doğru yöntemin hangisi olduğuna dair karar vermek çözüme de ulaşıldığı anlamına
gelmez. Aslında asıl sorun bundan sonra başlayacaktır. Çünkü İslami iktisatçıların “hangi”
Batılı iktisadi kuramlardan öncelikle ve hangi oranda yararlanıp, yeni kuramlar üretmede
ilham kaynağı olarak kullanacaklarına karar vermesi gerekir. Çünkü İslami iktisatta, Batılı
iktisadi kuramlarda rastlamadığımız ve artık çok iyi bildiğimiz önemli bir fark vardır: İslami
kuramların İslami ilkelere uygun olması gerekir. Oysa Batılı kuramlarda ne dini değerlere, ne
başka değerlere yer yoktur. Hatta “ana akım” diye bilenen neoklasik iktisadi doktrinlerde
tarihi olayların da rolü yoktur, kurumların da. Homo economicus, Homo İslamicus’tan çok
farklı özelliklere sahiptir. Eğer Batılı kuramlar ilham kaynağı veya başlangıç noktası olacaksa
İslami iktisatçıların yola çıkmadan önce çok ince ve ayrıntılı düşünüp, karar vermeleri
gerekir.
Batının iktisadi kuramları hakkında
Batı kaynaklı iktisadi kuramlardan söz edildiğinde ilk aklımıza gelenler neoklasik, Marxist ve
Keynesyen kuramlardır. Son zamanlarda epey yol almış olan ve “Heterodoks İktisat” olarak
bilinen bir akım daha var ama henüz gelişme aşamasında olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Söz konusu ideolojiler içinde akademik kurumlarda en çok öğretilen, tanınan ve kullanılan
kuramların neoklasik akımın kuramları olduğunu biliyoruz. “Ana akım” olarak da bilinen bu
ideolojinin ürünlerini, yani görüşlerini, yaklaşımlarını, yöntemlerini hemen hemen her temel
iktisat ders kitabında bulabiliriz.
Kendini İslami ekonomist olarak tanımlayan kişiler de büyük bir olasılıkla neoklasik
ideolojinin kuramlarıyla eğitime başlamışlardır. Dolayısıyla neoklasik ideolojinin İslami
“yeni” kuramlar geliştirmek isteyen İslami iktisatçılar için göz ardı edilemeyecek bir kaynak
duyan ve gerekli altyapıya, beceriye ve deneyime sahip olan tüm din bilginlerini kapsayacaktır.
56
oluşturduğu şüphesizdir. Nitekim İslami iktisatçı Ahmed’e göre İslami iktisadı geliştirmek
için başka yere bakmaya gerek yok; çare elimizin altında.
“… İslami iktisadi sistemin paradigması neoklasik iktisadınkinden farklı olmasına karşın,
marjinal analiz araçlarının temel ilkeleri İslami ilkelere aykırı değildir ve İslami bir sistemdeki
unsurların temel davranışlarını incelemede kullanılabilir.”74 (Ahmad; Ahmed; 2002 içinde;
126).
Khan da Ahmed’inkine benzer görüşe sahiptir ve kendince basit bir çözüm yolu vardır:
“İslami iktisat, İslami değerlerin eklenmesiyle neoklasik çerçevede tartışılabilir.” (Ahmed;2002
içinde;126).
Acaba Ahmed ve Khan bu görüşlerinde ne kadar haklılar? Gerçekten neoklasik kuramlar
İslami iktisat için “doğru” bir kaynak veya başlangıç noktası mıdır?
İlke olarak yanıtımız “evet”, ama belli sınırlar içinde. Çünkü aşırı sadık neoklasik yandaşları
dışında herkesin kabul ettiği gibi neoklasik kuramlar gerçek olguları algılamamıza, gerçekçi
ve doğru kararlar vermemize, çözüm üretmemize yardımcı olmaktan çok uzaktırlar.
Neoklasik kuramların özellikleri
Neoklasik ideolojinin kuramlarının “evrensel geçerli” ve değer, ahlak, duygu gibi her türlü
öznel ideolojiden arınmış, doğa bilimleri gibi yasaları olan bir bilim dalı olduğu ileri sürülür.
Oysa neoklasik ideolojinin yasaları bırakın evrensel geçerli olmayı, küresel, hatta bölgesel
olarak bile geçerli yasalar değillerdir. İlginç olan ise neoklasik ideolojinin “yetersizliğinin
tescili” için “evrensellik” iddiasının geçersizliğinin tek başına yeterli olmasıdır. Hatta bırakın
evrensel geçerliliği, neoklasik kuramların yeryüzündeki farklı ülke ekonomilerinin sorunlarını
algılamada, açıklamada ve çözüm bulmada ne kadar yetersiz kaldıkları da herkesin bildiği bir
gerçektir. Aynı yetersizlik tek ülke ekonomisi için de geçerlidir. Varsayımların önemli bir
kısmı hayali, gerçeklerden çok uzak ve sadece akademik ortamlarda geçerli yasalardır. Sözde
pozitif bilimsel (!) bir çerçevede incelenen ilişkiler genellikle mekanik, aşırı soyut ve hayali
ilişkilerdir. Ayrıca, neoklasik kuramların öznel değerlere, özellikle de dini değerlere hiç yer
vermediği bilinen bir gerçektir. Tarihsel boyutun göz ardı edilmesi, iktisadi insan Homo
Economicus’un gerçekten çok uzak, tamamen hayali bir varlık olması gibi nedenler de
neoklasik kuramların yetersizliğinin çok açık göstergeleridir. İşte İslami iktisadı geliştirmek
için yararlanılması düşünülen neoklasik kuramlar böyle bir iktisadi bilgi kümesidir.
Varsayımlar “hayali” olmak zorunda mı?
Kuramlar oluşturulurken yapılan varsayımların ne kadar hayali oldukları veya ne kadar
gerçekçi olmaları gerektiği çok tartışılan konulardan biridir. Neoklasik ideolojinin
kuramlarında kullandığı varsayımların gerçek ekonomik ilişkilere ne kadar uygun olupolmadığı bu tür tartışmalar için iyi bir zemin oluşturur. Örneğin "tam rekabet" koşullarında
fiyatın veri, malların homojen, piyasaya giriş-çıkışın serbest ve piyasalar hakkında tam
74
“… even though the paradigm of an Islamic economic system is different from the neoclassical one, the basic
principles of the marginalist analytical tools do not contradict Islamic principles and can be used to study the
underlying behavior of agents in an Islamic system.”
57
enformasyonun75 olduğu ve piyasaların müdahale olmazsa kendiliğinden "denge" konumuna
geleceği varsayılır. Acaba bu varsayımlar gerçeklerden tamamen kopuk, doğru algılamayı
engelleyen, gerçekçi çözümler bulmayı güçleştiren türden “hayali” varsayımlar mıdır? Yoksa
makul düzeyde “gerçekçi” ve gerçek olgu ve olayları algılamayı ve çözüm bulmayı
kolaylaştıran varsayımlar mıdırlar?
Araştırmalarda, gözlem ve genellemeler yapabilmek, bulguları test edebilmek için çalışmayı
kolaylaştırıcı bazı soyut ve genelleştirici varsayımlara mutlaka gereksinim vardır. Analizleri
kolaylaştırıcı varsayımların birebir gerçekleri yansıtması elbette beklenemez. Örneğin bir
ülkedeki bireylerin toplam tüketim eğilimini araştırırken bireylerin teker teker tüketim
eğilimlerini ve harcamalarını incelemek olanaksızdır. Mutlaka bazı kolaylaştırıcı
varsayımlar ve genellemeler yapmak, soyut kavramlar kullanmak gerekecektir. Ancak
varsayımların ve genellemelerin de “test edilebilir ve yanlışlanabilir” olmaları yanı sıra,
ayakları yere basacak kadar da gerçekleri yansıtıcı nitelikte olmaları da gerekir. Örneğin, tam
rekabet ortamında piyasalarda fiyatın veri olması, firmaların fiyatı “pasif” bir konumda
kabullenmeleri ve üretimlerini bu veri fiyata göre ayarlamaları varsayımı basitleştirici
olmakla birlikte gerçeklerden tamamen kopuk, hayali varsayımlardır. Bu tür “basitleştirici”
varsayımlardan ne yarar beklenebilir? Bu eleştiri diğer neoklasik varsayımlar için de
geçerlidir.
Bilimsel (!) neoklasik ideoloji bilimselleşme yolunda kendine doğa bilimlerini örnek olarak
almıştır. Ama örnek alınan “doğa bilimleri” tamamen hayal ürünü olan hayali varsayımlar
üzerine inşa edilmezler. Örneğin; konut planlaması yapılırken jeologlar: “Varsayalım Sakarya
bölgesinde deprem olmayacak”, tarzında hayali ve zararlı düşünce üretmezler. Başka bir
örneği ele alalım: Sahip olduğumuz bilgilere göre ayın yüzeyinde patates yetiştirilemez. Bir
iktisatçının; "varsayalım ayda patates üretilebilir", dediğini ve hemen ardından ayda kaç ton
patates yetişeceği hesaplarına başladığını varsayalım. Hangi doğal bilim alanında böyle bir
varsayım kullanılabilir? Ve kullanılsa bile buna kim itibar eder?
Varsayımların basitleştirici olması başka bir şey, hayali olmaları başka bir şeydir.
Basitleştirici varsayımlara evet, ama safsata varsayımlara hayır demek, gerekir. Nobel ödüllü
ve Neoklasik ideolojinin saygın iktisatçılarından biri olan Solow’un da belirttiği gibi, önemli
varsayımların makul bir düzeyde gerçekçi (reasonably realistic) olmaları gerekir. Bir
kuramın vardığı sonuçlar özel önem taşıyan bir varsayıma dayanıyorsa ve bu varsayım
kuşkulu ise, sonuçlar da kuşkuludur76 (Solow;1956;65).
Tarihsel boyut nerede?
Neoklasik denge kuramlarının en zayıf yönlerinden biri “tarihsel süreci” hiç dikkate
almamasıdır. Geçmişte olan ve bugünü etkileyen, incelenmesi gereken birçok ciddi iktisadi
olaylar vardır. Ama bunlar incelenmediği için eskiden varlıklı olan bir ülkenin, örneğin
Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl olup da bugünkü göreceli yoksul Türkiye’ye dönüştüğü
bilinmez ve bilinmek istenmez. Çünkü neoklasik ideolojide tarihi gelişmelere yer yoktur. Bir
75
76
Ders kitaplarında kullanılan sözcük “bilgidir”. Ancak İngilizce orijinali “information” olan sözcüğün Türkçe
karşılığı enformasyondur ve bilgi olarak kullanılması yanlıştır.
“A ‘crucial’ assumption is one on which the conclusions do depend sensitively, and it is important that crucial
assumptions be reasonably realistic. When the results of a theory seem to flow specifically from a special
crucial assumption, then if the assumption is dubious, the results are suspect.” (Solow;1956;65).
58
başka örnek; azgelişmiş A ülkesinde teknolojik gelişme geri kalmıştır, ama neden geri
kalmıştır? Geçmişte iktisadi ilişkiler ve bunun sonuçları ne oldu? Sorusunun yanıtı aranmaz.
Geri kalmanın neden(ler)i insanların beceriksizleri midir? Yoksa eskiden var olan düzen mi
onların geri kalmasına neden olmuştur? Bugün varlıklı ve gelişmiş bir ülkenin gönenç
düzeyinin yüksekliği, diğer ülkeleri bir biçimde kendi çıkarları için kullanmasından
kaynaklanmış olabilir mi? gibi soruların neoklasik ideoloji için bir anlamı ve önemi yoktur;
dolayısıyla verebileceği mantıklı bir yanıtı da yoktur. Nedense bu tuhaf durum neoklasik
ideoloji yandaşlarını rahatsız etmez.
Hayali bir durum: Denge
Denge olgusu ve denge analizleri neoklasik ideolojinin bir başka “gerçek dışı” yanıdır.
Teknolojik yeniliklerin sürekli olarak yer aldığı, değişimin yadsınamaz bir gerçek olduğu
dinamik ekonomiler için “denge” olabileceğini düşünmek, “dengeli” analizlerle bir yere
varmaya çalışmak hem mantık dışıdır, hem de bilimin özüne aykırıdır. “Denge” durumu
durağan bir durumdur. Oysa gerçek ekonomiler her zaman dinamiktir ve her şey, her an
değişebilir.
Denge durumu olup olmadığı veya dengeye ne kadar yakın-uzak olunduğu sadece ve sadece
ekonominin “bir an” için çekilen “durağan” fotoğrafına göre söz konusu olabilir. Durağan
fotoğrafın çekim ve inceleme sürecinde ise her şey çoktan değişmeye ve FARKLI olmaya
başlamıştır, bile.
İnsanlık tarihi boyunca hiçbir zaman ekonomide bir “denge olmamıştır”. Denge olma
olasılığı sadece neoklasik ideoloji taraftarı iktisatçıların modellerinde gerçekleşir. Öyleyse bu
kadar gerçeklerden uzak ve hayali bir varsayımı kabullenmenin ideolojik amaç dışında ne gibi
anlamlı, tutarlı ve de bilimsel (!) bir yanı olabilir?
“Faydalı” bir bilim
Fayda kavramı ve kuramlarda kullanılış biçimi neoklasik kuramların savundukları pozitif
bilimsellikle en çelişkili yanlarından biridir. Çünkü tüketilen mal ve hizmetlerden sağlanan
tatmin anlamına gelen fayda, “sübjektif” ve “ölçülebilir olmayan” bir kavramdır. Ölçümü
yapılamayan bir şey ise “pozitif bilimin” konusu olamaz. Yani, örnek alınan pozitif bilimlerin
temel ilkelerine aykırı bir durum söz konusudur. Eğer neoklasik iktisat “pozitif” bir bilim
olmak istiyorsa böyle sübjektif kavramlara yer vermemesi gerekir. Bir an için verebilir
diyelim; o zaman da böyle bir kavrama kuramlarda bu kadar büyük ve anahtar bir rol
yüklenmemesi gerekir. Ayrıca okuyucuların da varsayımın aslında doğal bilimlerin yapısına
uymadığı konusunda uyarılmaları gerekir.
Bir zamanlar iktisat kuramcıları faydayı önce “kardinal fayda” diye tanımlayarak ölçmeye
kalkmışlardı. Ancak faydanın bilimsel ölçümünün mümkün olmadığı anlaşıldıktan sonra
kardinal fayda kavramını bir kenara bırakmak yerine faydayı sıralamayı, yani farksızlık
eğrilerini (ordinal fayda sıralamasını) tercih etmişlerdir. Peki, bilimsel neoklasik iktisatçılar
neden fayda kavramından tamamen vazgeçemediler? Yanıt basittir: Çünkü neoklasik
kuramlardan “fayda” kavramını çıkarttığınız an kuramlarda geriye doldurulması çok zor
büyük bir boşluk kalır.
59
Homo Economicus ve Gerçek İnsan
Bilindiği gibi, neoklasik ideolojinin yarattığı Homo Economicus, yani iktisadi insan,
duygulardan, vicdandan, tarihsel geçmişten arındırılmış, tamamen uydurma, gerçekle hiçbir
benzerliği olmayan bir yaratıktır. Gerçi Homo Economicus akılcıdır ama ne başkalarının
sorunlarıyla ilgilenir ne de çevre kirliliği gibi küresel sorunlarla. Her zaman seçenekleri kendi
çıkarlarını en üst düzeye çıkarmaya ayarlanmış, bencil bir hayali varlıktır.
Gerçek ekonomilerde bireylerin davranışları, neoklasik kuramlardaki “ekonomik insanın”
(Homo Economicus’un) mekanik ve tam rasyonel davranışlarından çok farklıdır. Gerçek
insanların aldıkları birçok iktisadi kararda psikolojik etkenler, rasyonel düşüncenin önüne
geçer. Hatta çoğu zaman ünlü bilimsel mekanik insan Homo Economicus ile gerçek insanın
davranışları birbirine tamamen zıttır. Örneğin, çocuğu ağır hasta olan ve ameliyat olup,
iyileşmesi için 100,000 TL harcaması gereken gerçek insanlardan oluşan bir aile ile Homo
Economicus tarzı bir bilimsel (!) aile olduğunu varsayalım. Bu ailelerin en büyük hayallerinin
bedeli 100,000 TL olan son model, gösterişli bir otomobil almak olduğunu varsayalım. Acaba
aileler tasarruf ettikleri ve sadece 100,000 TL olan birikimlerini nasıl kullanırlar? Çocuğun
ameliyatı için mi, yoksa hayal ettikleri arabayı almak için mi?
Normal bir aile için ortada tercih yapılacak bir durum yoktur. Elbette aile parasını çocuğun
ameliyatı için harcayacaktır. Zaten tüm insani değerlere göre birikimin bu amaçla harcanması
gerekir. Ancak bu karar, neoklasik doktrinin ekonomik bireyi için akılcı bir karar
olmayacaktır. Akılcı birey olan Homo Economicus’un tercihini arabadan yana kullanması
gerekir. Çünkü yeni bir çocuk yapmanın maliyeti parasal açıdan sıfırdır. Dolayısıyla,
neoklasik bilimsel ve rasyonel (!) davranış, hasta çocuk yerine otomobili satın almayı
gerektirecektir.
Ne ahlaki bir bilim ama!
60
Çizelge:1 Geleneksel iktisadın varsayımları ve özellikleri
Hayali
Normatif
(Olması gereken)
Pozitif
(Olan)
X
X
X
X
X
X
X
X
X
X
X
X
-
-
X
X
X
X
-
-
X
X
-
-
Fiyat “veri”
Piyasaya giriş-çıkış serbest
Tam (mükemmel) bilgi
Üretimin bölünebilirliği
Denge
Homo economicus
Azalan verimler yasası
Sermayenin (marjinal) verimliliği
Tek ürünlü ekonomi
S=I
Toplam Faktör Verimliliği
Uluslararası ticarette nakliye
masrafının olmaması
Piyasalara müdahale yok
Çizelge:1 pozitif bilimle ilgili olduğu ileri sürülen geleneksel kuramların belli-başlı bazı
varsayımlarının hangilerinin tamamen hayali, hangilerinin normatif, yani olması gereken ve
hangilerinin gerçeğe yakın olduklarını göstermek amacıyla hazırlandı. Görüldüğü gibi
bilimsel neoklasik modellerin bütün varsayımları “hayali”. İçlerinde “pozitif” olarak
tanımlanabilecek tek varsayım yok. Ama ilk beş varsayımı “normatif” yani olması gereken
olarak kullanmak mümkün.
Özetle: Geleneksel kuramların ekonomik ilişkileri gerçekçi ve pozitif bir bilime yakışır bir
anlayışla yansıtabilme becerisine sahip olmadığını söylemek abartılı olmaz. Gerçek
ekonomilerle olan benzeşmeler çoğu zaman tesadüfîdir; aynen bozuk bir saatin günde iki defa
doğruyu göstermesi gibi. Size söylenen koşullarda ve zamanda bozuk olan saate bakarsanız,
ya tam doğru ya da doğruya yakın bir zamanı gösterdiğine şahit olursunuz. Ama bu durum
bilimsel açıdan saatin “doğru” zamanı gösterdiğini ispatlamaz.
Neoklasik kuramların kerameti nedir?
Hayali temeller üzerine inşa edildiği halde, Neoklasik iktisat kuramları hâlâ en çok öğretilen
kuramlar olarak varlıklarını sürdürmektedir. Herhalde bu kadar yaygın olan başka bir iktisadi
kuram yoktur, Keynesyen ve Marxist kuramlar dâhil. Acaba bu kadar çok hayali
varsayımlarıyla, bu kadar gerçeklerden uzak olup, gene de “evrensel” ve “pozitif bilim”
olduğu ileri sürülen başka bir sosyal bilim dalı var mıdır?
Neoklasik doktrinlerin yaygın kabul görmesinin en önde gelen nedeni, çok uzun süredir
süregelen “ideolojik” bir desteğe sahip oluşudur. Bu ideolojiye uygun içerikli mesleki
dergiler ve akademisyenler çok iyi pazarlanmışlar, ön plana çıkartılmışlar ve cömertçe
61
ödüllendirilmişlerdir. Neoklasik kuramların bu kadar yaygın olmasının diğer önemli
nedenlerinden biri ise, maalesef, henüz geniş kabul görmüş ve saygın “alternatif” kuramların
geliştirilememiş olmasıdır. Solow, bilimsel (!) iktisatla ilgili ilginç bir itirafta bulunmuştu;
“… bisikletin tekerleği yamuk, bunu biliyoruz ama elimizde alternatifi yok”. Belki vardır da
bilimsel (!) iktisatçılar henüz farkında değildirler veya kabullenmek istemezler. Öyle ya,
şimdiye kadar yapılan çalışmalar ve harcanan emek ne olacak? Geçmişin yanlışlarla veya
eksiklerle dolu olduğunu nasıl açıklayabilecekler?
Bugünlere nasıl gelindi?
Bugünkü iktisat biliminin durumu daha iyi algılayabilmek ve açıklayabilmek için insanlık
tarihi için kısa, ama iktisat tarihi için uzun bir yolculuğa çıkıp, 1800’lü yıllara, özellikle de
1850-1870 arası döneme yakından bakmak faydalı olacaktır.
Temeli Marjinalist Okul’a dayanan Neoklasik ideolojinin ortaya çıkışının nedeni çok açıktır;
Marxizm ile ideolojik mücadele. 1850-1880 arasında dünyada bir Marxizm kasırgası
esmekte, toplumun düzeni temellerinden sarsılmaktaydı. Marxist ideolojik saldırılara karşı,
var olan düzenin devamını sağlayacak önlemlerin alınması, karşıt bir ideolojinin geliştirilmesi
gerekiyordu. Çalışanların içinde bulunduğu çalışma ve yaşam koşulları o kadar kötü, sosyal
ve siyasal hakları o kadar kısıtlı ve gelecekten beklentileri o kadar azdı ki, gerçekten de
“zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyleri yok” gibiydi.
Peki, bu duruma nasıl gelinmişti? A. Smith, Ricardo gibi saygın filozof-iktisatçılar kendi
zamanlarında kapitalist düzenin, Merkantilist iktisadi felsefeye ve düzene olan üstünlüklerini
gösterebilmek ve ispatlamak için ellerinden geleni yapmış ve bazı iktisadi kuramlar
geliştirmişlerdi. Ancak kapitalizmin erdemlerini ve Merkantilist görüşe üstün taraflarını
ispatlayacağım derken, aynı zamanda sınıfsal savaş üzerine inşa edilecek olan yeni bir iktisadi
kuramın da (Marxizm) temellerini atmışlardı. Zira Klasik iktisat kuramlarında emek-değer ve
emek-zaman kavramları hep ön plana çıkıyordu. Kapitalistin nasıl olup da emeğin ürününe
sahip çıktığı ve kâr payına sahip olduğu tatmin edici bir şekilde ortaya konamıyordu. Üstelik
her geçen gün kapitalist daha da zenginleşiyor, işçilerle aralarındaki hem fonksiyonel, hem de
kişisel gelir farkları artıyor, bu esnada siyasal güçleri de gittikçe artıyordu. Eğer değeri
yaratan emek ise, bu gelişmeler kabul edilemezdi. Çalışanlar, Neoklasik kökenli iktisatçıların
sevmediği bir kavram olan, “âdil” bir düzende yaşamadıklarına inanıyor ve sosyalist bir
devrime sıcak bakıyorlardı.
İktisadi analizlerde Ricardo geleneğini sürdüren Marx’ın öne sürdüğü ve sosyal düzeni tehdit
eden iktisadi görüşlere karşı ‘bilimsel’ (!) alternatif görüşler üretme çabaları ivme kazandı.
Çünkü Marx’ın fikirleri giderek daha çok taraftar topluyor, kapitalistler ürküyordu. Bir şey
yapılmazsa her an emeği ön plana çıkaran Ricardo kaynaklı Marxist düşünceler düzeni alt üst
edebilirlerdi. İşte böyle bir ortamda, 1870’li yıllarda başta Jevons, Menger, Walras gibi
iktisatçılar Marxizm'e alternatif düşüncelerin temelini atarak, emeğin üretilen ürünün sahibi
olmadığını ve ürünün değerinin sadece harcanan emek ile ölçülemeyeceğini göstermeye
çalıştılar.
Amaçlanan hedeflerden biri de, ekonomi biliminin doğa bilimlerinde olduğu gibi “evrensel
geçerli yasaları” olan ve matematiksel denklemlerle açıklanabilecek kadar bilimsel olduğunu
göstermekti. İlham kaynakları Newton fiziği kuralları, örnek aldıkları bilim dalları ise fizik,
62
astronomi gibi doğa bilimleriydi. Başta Marshall ve diğer birçok iktisatçının uyarılarına
rağmen günümüze kadar geçen süre içinde iktisatçılar, bilimsel (!) modellerini gittikçe
geliştirdi ve sonunda oldukça akademik anlamda bilimsel (!), fakat gerçeklerden kopuk,
oldukça soyut ve hayali kuramlar oluşturmayı başardılar.
Walras, Jevons, Menger gibi Marjinalist Okul’un öncülerinin örnek aldıkları fizik ve
astronomi bilimleri geçen zaman içinde değişime uğrarken, Neoklasik iktisatçılar
analizlerinde doktrinin özüne hep sadık kaldılar. Sonuçta ortaya çıkan şey ise Nobel ödüllü
iktisatçı Ronald Coase’ın dediği gibi “yazı tahtası” iktisadı (blackboard economics) oldu.
Veya diğer bir Nobel ödüllü iktisatçı olan John Hicks’in belirttiği gibi, Neoklasik iktisatçılar
büyük bir maharetle şapkadan tavşan çıkarabilmeyi başardılar. Ancak o tavşanın nasıl
olup da oraya girdiğini kendileri de bilmemekte ve açıklayamamaktadırlar.
1870’li yıllardan günümüze aradan uzun bir zaman geçti ve Marxizm kasırgası şiddetinden
çok şey kaybetti, hatta hafif ve nostaljik bir yele dönüştü. Artık Marksizm’den korkmadan
iktisat bilimini yeniden değerlendirip, neoklasikçilerin ki gibi saf bilim (pure science) yapma
çabalarına son verip, iktisadi kuramları yeniden sosyal bir bilim anlayışı ile değerlendirme
zamanı çoktan gelmiştir. Ve bu yeniden yapılanmaya bütün analizlerin ve kuramların temel
taşı olan değer-fiyat kuramı ile başlamak gerekir.
Neoklasik kuramlar tamamen yararsız mı?
Neoklasik ideoloji yandaşlarının Marxizm’e alternatif hayali kuramlar üretme konusunda
oldukça başarılı olduklarını kabul etmek gerekir. “Şapkadan tavşan çıkartma” işinde
oldukça başarılı oldular. Bütün eleştirilere karşın neoklasik kuramların ve modellerin
tamamen yararsız, abesle iştigal şeyler olduklarını iddia etmek haksızlık olur. Önemli olan bu
yaklaşımlara doğru gözlüklerle bakmaktır.
Neoklasik kuramlar bilimsel açıdan çok yararlı olabilir. Bunun için yapılması gereken tek şey
neoklasik kuramların iddia edildiği gibi bir pozitif bilim değil, "normatif bilim” olduğu
gerçeğini görmek ve kabullenmektir.
Pozitif iktisat- normatif iktisat
Bilindiği gibi neoklasik ideolojinin taraftarları uğraşı alanlarının “pozitif iktisat”, iktisadi
kuramlarının ise “pozitif iktisadi kuramlar” olduklarını savunurlar. Bu ideolojik görüşün
temelleri Marxizm’e alternatif olarak 1870’li yıllarda ortaya çıkmıştı ve o zamandan beri
geliştirilerek kullanılagelmiştir. Gerçekte ise neoklasik ideolojinin öğretilerinin pozitif iktisat
ile ilgisi çok azdır; en iyi olasılıkla “normatif iktisadi öğretiler” oldukları ileri sürülebilir.
Bu nedenle öncelikle pozitif-normatif iktisat kavramlarına bir açıklık getirmek gerekir.
Pozitif iktisat, “gerçek” iktisadi olguları ve olayları “objektif” gözlem yaparak, her türlü
değer ve etik yargılarından bağımsız olarak inceleyip “nedir”, “neden” ve “nasıl” sorularına
yanıtlar arayan, iktisadi olgu ve olayları betimlemeye ve açıklamaya çalışan bir sosyal bilim
dalıdır. Olgular ve olaylar arasında değerlerden arınmış verilere dayanan neden-sonuç
ilişkileri bulmaya ve yasalar oluşturarak kuramsal bir çerçevede açıklama yapmaya çalışır.
63
Normatif iktisat ise, “ne olduğu”, “nasıl olduğu” soruları yerine “nasıl olması gerektiği” ile
ilgilenir. Sübjektif değerlendirmelerin ve etik yorumların oluşumu ve sonuca etkisi çoğu
zaman kaçınılmazdır. Çünkü tanımlanan veya hedeflenen iktisadi çerçeve her açıdan var
olandan “daha iyi” veya “daha ileri” bir aşamaya ulaşmayı hedefler. Örneğin, ekonominin
nasıl bir rekabet ortamına sahip olması veya tüketicilerin nasıl bir tüketim eğilimine sahip
olmaları gerektiği gibi konular ve bu hedeflere nasıl ulaşılacağı, normatif iktisadın ilgi
alanındadır. Bilindiği gibi tam (mükemmel) rekabet veya tam (mükemmel) bilgi olduğu
sadece hayali neoklasik modellerde geçerlidir; gerçekte böyle bir durum yoktur ve hiçbir
zaman olmamıştır. Ama olsaydı elbette tüketici faydası açısından çok iyi olurdu.
Neoklasik kuramlar, “normatif” açıdan çok yararlı olabilirler. Çünkü söz konusu “daha iyi”
bir toplum ve iktisadi yapılanma oluşturmaktır. Örneğin, “tam rekabet” koşullarının var
olması tüketicilerin sağladıkları faydayı maksimize edebilmeleri için çok yararlı olacaktır.
Tam rekabet koşulları gerçekte olmadığına göre, böyle bir ideal ortama ulaşabilmenin yolları
aranmalıdır. Veya “tam bilgi (enformasyon)” olduğu varsayımı tamamen hayalidir. Ama
üretici veya tüketici, herkesin tam bilgiye veya enformasyona sahip olabilmesi ideal bir
ekonomik ortamın oluşmasına büyük katkı sağlayacaktır. Dolayısıyla, neoklasik kuramlar
bize “daha iyi” bir toplumu bulma konusunda yol gösterici olabilirler. Buradaki “daha iyi”nin
öznel bir seçenek olduğunu unutmamak gerekir.
Bilimsel İktisat (!) hakkında bazı görüşler
Neoklasik kuramın bu kadar eleştiriyi hak etmediği, hatta bazen eleştiri dozunun aşırıya
kaçtığı iddia edilebilir. Aslında iktisadi ilişkileri neoklasik doktrinin öğrettiğinden çok farklı
yorumlayan ve “kutsal” Neoklasik doktrine eleştiri oklarını yönlendirenlerin sayısı bir hayli
kabarıktır.
Bu bölümde bazı tanınmış iktisatçıların görüşleri yorumsuz olarak verilecektir. Bunların bir
kısmı Neoklasik Okul’un önde gelenleri arasında, bir kısmı ise radikalden ziyade ılımlı
görüşlere sahip denebilecek iktisatçılar. Aralarında neoklasik doktrinlere ideolojik olarak
karşı tavır alan Marxist veya radikal solcu iktisatçılar yok. Aşağıdaki yorumsuz görüşlerin
neoklasik doktrine ne kadar itibar kazandırdığı veya kaybettirdiği yorumunu ise okuyucuya
bırakıyoruz.
İşte çeşitli açılardan “bilimsel” (!) neoklasik iktisadi doktrinler hakkında yorumsuz bir demet
görüş:
Walras’ın “genel denge” analizini değerlendirdikten sonra ünlü iktisat tarihçisi Blaug şöyle
devam eder:
“Çok sektörlü bir genel dengenin varlığı, tekliği ve lokal olarak istikrarlı olduğunu
kanıtlamış olmakla birlikte ekonomi hakkında ne öğrenmiş olduk? Kesinlikle hiç bir
şey... Bu teori piyasa dengesine gerçekte nasıl ulaşılabileceği konusunda en ufak bir ışık
yakmamaktadır.” (Blaug; aktaran:Skousen;2003;240-241).
“A person is not likely to be a good economist who is nothing else.” “Sadece iktisatçı olan
birinin, iyi bir iktisatçı olma olasılığı azdır.” (J.S. Mill; aktaran Marshall;1990;636).
“… economics cannot be compared with the exact physical sciences: for it deals with the
ever changing and subtle forces of human nature.” “… iktisat bilimi, kesin sonuçları olan
64
fiziksel bilimlerle kıyaslanamaz; çünkü sürekli değişen ve anlaşılması kolay olmayan insan
doğası ile ilgilidir.” (Marshall;1990;12).
“The laws of economics are to be compared with the laws of the tides, rather than with
the simple and exact law of gravitation. For the actions of men are so various and
uncertain…” “İktisadın yasalarını, yalın ve kesin yerçekimi yasası yerine, gel-git yasaları ile
kıyaslamak gerekir. Çünkü insanların eylemleri farklıdır ve öngörülemez.”
(Marshall;1990;26).
The part played by the net product at the margin of production... is apt to be
misunderstood. In particular many able writers have supposed that it represents the
marginal use of a thing as governing the value of the whole. It is not so; the doctrine says
we must go to the margin to study the action of those forces which govern the value of the
whole: and that is a very different affair. “Üretimin sınırdaki (marjinal) net çıktısının
oynadığı rol … yanlış anlaşılmaya müsaittir. Birçok yetenekli yazar bunun, bir nesnenin, tüm
çıktının değerini belirleyen marjinal faydası olduğu, anlamına geldiğini sandılar. Oysa öyle
değil; doktrin bize tüm çıktının değerini belirleyen güçlerin hareketini incelemek için sınıra
(marjine) bakmamız gerektiğini söylüyor ve bu çok farklı bir meseledir.” (Marshall; 1990;
339-340).
“Yaşamının ileriki yıllarında Marshall … ekonomiyi doğal-bilimleştirme (scientize)
girişiminden pişman olacaktır.” (Schumpeter;aktaran:Skousen;2003;214).
“... economic science is a system of a priori truths, a product of pure reason, an exact
science reaching laws as universal as those of mathematics, a purely axiomatic discipline,
a system of pure deductions from a series of postulates, not open to any verification or
regulation on the grounds of experience.” “… iktisat bilimi, deneyime dayanmayan
(apriori), salt mantıksal sonuç çıkarmaya dayalı, matematikte olduğu gibi kesin evrensel
yasaları olan, salt aksiyomatik (kendi mutlak doğruları olan), gerçek oldukları varsayılan
önermelere dayalı salt tümdengelimci, deneyime dayalı doğrulanmaya veya düzenlenmeye
açık olmayan, bir sistemdir.” (Machlup; aktaran Caldwell;1994;140).
“…the postulates of the classical77 theory are applicable to a special case only and not to
a general case…… its teaching is misleading and disastrous if we attempt to apply it to
the facts of experience.” “… Klasik kuramın (Neoklasik kuram kastediliyor. H.G.) gerçek
oldukları varsayılan önermeleri, sadece özel bir duruma uygulanabilir, genel bir duruma değil.
… eğer onları gerçek olgulara uygulayamaya kalkarsak, öğretilerinin yanıltıcı ve felaket
olduklarını görürüz.” (Keynes;1973;3).
“The fact that our knowledge of the future is fluctuating, vague and uncertain, renders
wealth a peculiarly unsuitable subject for the methods of classical economic theory. . .
There is no scientific basis on which to form any calculable probability whatsoever. We
simply do not know.” “Gelecek hakkındaki bilgimizin değişken, muğlak ve belirsiz olması
gönenç konusunu Klasik iktisadi kuramın yöntemi açısından özel kılar… Hesaplanabilir
olasılıklar için bilimsel bir zemin yoktur. Gerçekten bilmiyoruz.” (Keynes; Skousen;2001
içinde;339).
“… human decisions affecting the future ... cannot depend on strict mathematical
expectation, since the basis for making such calculations does not exist.” “… geleceği
etkileyen insan kararları … katı matematiksel ilişkilere bağımlı olamaz, çünkü bu tür
hesaplamalar için uygun bir altyapı yoktur.” (Keynes;1991;162-163).
77 Keynes’e göre, Smith, Ricardo, Marx, Marshall, Edgeworth, Pigou Klasik iktisatçılardır.
65
“The neoclassical heritage still has a great influence, not only on the teaching of
economics but in forming public opinion generally or at least in providing public opinion
with its slogans. But when it comes to an actual issue, it has nothing concrete to say.”
“Neoklasik mirasın, sadece iktisat eğitiminde değil, genel olarak kamuoyunu biçimlendirmede
veya en azından sloganlarıyla kamuoyu oluşturmada, hâlâ büyük etkisi vardır. Ama gerçek
olgulara gelindiğinde somut olarak söyleyebileceği hiç bir şey yoktur.” (Robinson; 1962).
“Economics is a social study. It is concerned with the operations of human beings, who
are not omniscient, and not wholly rational; who (perhaps because they are not wholly
rational) have diverse, and not wholly consistent, ends. As such, it cannot be reduced to a
pure technics.” “İktisat, sosyal bir çalışma alanıdır. Her şeyden haberdar olmayan ve tam
anlamıyla akılcı davranmayan insanların eylemleriyle ilgilidir ki, bu kişilerin (belki de tam
akılcı davranamadıklarından) çeşitli ve pek tutarlı olmayan amaçları vardır. Böyle bir
durumdaki iktisat, saf tekniğe (mekanik ilişkilere-HG) indirgenemez.” (Hicks; 1983;289).
Bu arada belirtmekte yarar var: Harrod’a göre, Keynes iktisat kuramını temelden
etkileyen devrimci bir katkı yapmamıştır. Keynes’in katkısı, geleneksel kuramın “yeniden”
uyarlanmasını ve üzerinde durulan şeylerin değişmesini sağlamaktı. (Harrod;1937;85).
Ünlü iktisatçıların geleneksel kuramlara eleştirisel bakışlarını aktarmaya Hicks ile devam
edelim.
“Pure economics has a remarkable way of producing rabbits out of hats -apparently a
priori propositions which apparently refer to reality. It is fascinating to try to discover
how they got in; for those of us who do not believe in magic must be convinced that they
got in somehow.” “Saf iktisat biliminin şapkadan tavşan çıkarabilen olağanüstü bir becerisi
vardır -görünüşte gerçekçi ama deneyime dayanmayan önermelere göre. Onların (tavşanlarınHG) şapkaya nasıl girdiklerini keşfetmeye çalışmak büyüleyicidir; ama büyüye
inanmayanların ikna edilmeleri gerekir.” (Hicks;1983;367).
“People, not mechanical “laws of the market,” should be the focus of the discipline.”
“Bilim dalının odak noktası insanlar olmalıydı, mekanik “piyasa yasaları” değil.”
(R.T. Ely, founder of AEA; Skousen;2001 içinde; 235).
"... economics has become increasingly an arcane branch of mathematics rather than
dealing with real economic problems". “… iktisat, gerçek iktisadi sorunlarla ilgileneceğine,
gittikçe matematiğin gizli bir alt dalı haline geldi.” (Friedman, http-4)
“Page after page of professional economic journals are filled with mathematical formulas
[…] Year after year economic theorists continue to produce scores of mathematical
models and to explore in great detail their formal properties; and the econometricians fit
algebraic functions of all possible shapes to essentially the same sets of data.” “İktisadi
dergilerde sayfalar dolusu matematik formülleri var […] Yıllar boyunca iktisat kuramcıları
matematiksel modellerinde sonuçlar üretmeyi ve formüllerindeki nitelikleri büyük ayrıntılarla
keşfetmeyi sürdürdüler ve ekonometriciler aynı grup verileri cebirsel fonksiyonların bütün
olası biçimlerine uygun hale getirdiler.” (Leontief, http-4).
“Gunnar Myrdal, the Swedish economist, was able to convince the (Swedish) academy
that economics, more than any other social science, had achieved such a high level of
scientific inquiry that it deserved special honors (Nobel Prize) (although he later
recanted and wished he had refused the prize because, he now argued, economics could
not match the precision and value of the physical sciences).” “İsveçli iktisatçı Gunnar
Myrdal, iktisadın diğer sosyal bilimlere nispetle, özel onuru hak eden daha yüksek bilimsel
araştırma seviyesine ulaştığı konusunda akademiyi ikna edebilmişti (Myrdal daha sonra
66
sözünü geri almış ve ödülü reddetmiş olmayı arzulamıştı; çünkü o, iktisadın bu gün fizik
bilimlerinin değerini ve doğruluğunu yakalayamadığını iddia etmiştir). (Çev. M. Acar, E.
Erdem, M. Toprak, Skousen; 2003;446) (in Skousen; 2001;394).
“There is really nothing more pathetic than to have an economist or a retired engineer
try to force analogies between the concepts of physics and the concepts of economics.”
“Bir iktisatçı veya emekli bir mühendisin fizik kavramları ile iktisat kavramları arasında
zoraki benzetmeler yapmasından daha üzücü bir şey olamaz.” (P. Samuelson; Nobel Prize
Lecture, 1970).
“… nothing is impossible in an inexact science like economics.” “… kesin doğruları
olmayan iktisat gibi bir bilim dalında, hiçbir şey olanaksız değildir.” (P. Samuelson; 1973;5).
“It has sometimes been suggested that our most advanced students know everything
except common sense.” “Bazen en üst düzey öğrencilerimizin sağduyu dışında her şeyi
bildikleri söylenir.” (P. Samuelson; aktaran Skousen;2001;94).
“Samuelson’s book is practically nothing but differential equations and assumptions far
removed from reality.” “Aslında Samuelson’un kitabı gerçeklerden çok uzak diferansiyel
eşitlikler ve varsayımlardan başka bir şey değildir.” (Skousen;2001;93).
"... the theory effectively denies the continuing and self-sustaining process of expansion of
capital as an essential feature of the capitalist mode of production." “… (geleneksel HG)
kuram, kapitalist üretim ilişkilerinin temel özellikleri olan, sermayenin sürekliliğini ve kendi
kendini büyütme sürecini etkin bir şekilde inkâr eder.” (Harris; 1978;20).
“A ‘crucial’ assumption is one on which the conclusions do depend sensitively, and it is
important that crucial assumptions be reasonably realistic. When the results of a theory
seem to flow specifically from a special crucial assumption, then if the assumption is
dubious, the results are suspect.” “Kritik’ bir varsayım, sonuçların hassas bir şekilde bağlı
olduğu varsayımdır ve kritik varsayımların makul bir düzeyde gerçekçi olmaları önemlidir.
Eğer bir kuramın sonuçları somut olarak özel önem taşıyan bir varsayımdan kaynaklanıyorsa
ve eğer o varsayım kuşku uyandırıcı ise, o zaman sonuçlar kuşkuludur.” (Solow; 1956; 65).
Neoklasik iktisadi anlayışı bisiklete benzeten Solow şöyle devam eder:
“… tekerleğin çarpık olduğunu biliyorum, fakat kasabadaki tek oyun bu.”
(Solow; aktaran Skousen;2003;237).
“The markets for goods and for labor look to me like imperfect pieces of social
machinery with important institutional peculiarities.” “Mal ve emek(-çi) piyasaları, bana,
önemli kurumsal zafiyetleri olan sosyal bir makinenin defolu parçaları gibi görünüyor.”
(Solow; Dec. 1987) .
“ … factor proportions might be variable only at the instant of gross investment and not
after capital equipment had taken some particular form.” “… faktör oranları, sadece
yatırım anında (öncesi-HG) değişken olabilirler, sermaye malları belirlendikten sonra değil.”
(Solow, Dec. 1987).
“Today if you ask a mainstream economist a question about almost any aspect of
economic life, the response will be: suppose we model that situation and see what
happens…modern mainstream economics consists of little else but examples of this
process.” “Eğer geleneksel eğilimli bir iktisatçıya iktisadi yaşamın herhangi bir yönü ile ilgili
bir soru soracak olursanız, yanıt şöyle olacaktır: bu durumun bir modelini oluşturalım ve ne
67
olacağına bakalım… işte çağdaş iktisadi akım genellikle bu tür örneklerden oluşur.” (Solow,
http-4).
“Matematiksel ekonomi teorisi son zamanlarda giderek daha fazla soyut, daha fazla
saydam ve daha fazla kısır hale gelmiştir.” (Morishima; aktaran Skousen;2003;237).
“The models were fundamentally wrong in that they assumed perfect information,
perfect competition, and no technical change... Anybody looking at these models would
say they can’t provide a good description of the modern world.” “Tam (mükemmel-HG)
enformasyon, tam rekabet ve teknolojiyi veri varsayan modeller kökten yanlıştılar. … Bu
modelleri gören herhangi bir kişi, bunların modern dünyayı iyi tanımlayamayacaklarını
söyleyecektir.” (Stiglitz; aktaran; Cassidy;1996;56).
“As questionable as those might be for an advanced industrial economy, they are clearly
not appropriate for developing countries.” “(İktisat bilimi-HG) gelişmiş ülkeler açısından
sorgulanabilir, ama gelişmekte olan ülkeler için uygun olmadığı çok nettir.”
(Stiglitz;1999;11).
“[Economics as taught] in America's graduate schools... bears testimony to a triumph of
ideology over science.” “ABD’nin lisansüstü okullarında [öğretilen iktisat] … ideolojinin,
bilime karşı zaferinin bir ifadesidir.” (Stiglitz; http-4).
“What is studied is a system which lives in the minds of economists but not on earth. I
have called it ‘blackboard economics’.” “İncelenen sitem, gerçek dünyada olan değil,
iktisatçıların kafalarında yaşayan bir sistemdir.” Ben buna ‘karatahta iktisadı’, diyorum.”
(Coase, Dec. 1991).
"Existing economics is a theoretical [meaning mathematical] system which floats in the
air and which bears little relation to what happens in the real world.” “Var olan iktisat
bilimi, ayakları yere basmayan ve gerçek dünyada olanlarla kısıtlı ilişkisi olan kuramsal [yani
matematiksel] bir sistemdir.” (Coase;http-4).
Lucas’a göre, “Mechanics of Development”ın konusu;
“… the construction of a mechanical, artificial world, populated by interacting robots
that economics typically studies.” “… karşılıklı ilişki içinde olan robotlarla dolu mekanik ve
yapay bir dünya oluşturmaktır.” (Lucas;1988;5).
“Economics is a primitive science, and there is a lot we don’t know.” “İktisat, ilkel bir
bilimdir ve hakkında çok az şey biliyoruz.” (Lucas; aktaran; Cassidy;1996;52).
“I write down a bunch of equations, and I say this equation has to do with people’s
preferences and this equation is a description of the technology... But that doesn’t make
it so.” “Bir takım eşitlikler yazıyorum ve diyorum ki; bu eşitlik kişisel tercihlerdir, bu eşitlik
teknolojinin tanımıdır. … Ama bu, gerçekten öyle olmalarını sağlamıyor ki.” (Lucas; aktaran;
Cassidy;1996;55).
“One of the overriding problems of economics is that it is non-experimental science.”
“İktisat biliminin göz ardı edilen sorunlarından biri, iktisadın deney yapılamayan bir bilim
olduğudur.” (Romer;1994).
“We live in an uncertain and ever-changing world that is continually evolving in new
and novel ways. Standard theories are of little help in this context. Attempting to
understand economic, political and social change requires a fundamental recasting of the
68
way we think.” “Biz, belirsizlik içinde ve sürekli değişim geçiren, yeni ve farklı yollardan
gelişen, bir dünyada yaşıyoruz. Standart kuramların bu bağlamda pek katkısı olmuyor.
İktisadi, siyasal ve sosyal değişimi anlamayabilmek için düşünce tarzımızın temelinden
yeniden yapılanması gerekir.” (North, http-4).
“Modern economics is sick. Economics has increasingly become an intellectual game
played for its own sake and not for its practical consequences for understanding the
economic world. Economists have converted the subject into a sort of social mathematics
in which analytical rigour is everything and practical relevance is nothing.” “Modern
iktisat hastadır. İktisat bilimi giderek artan oranda kendi içsel amaçlarına göre oynanan,
iktisadi dünyanın pratik sonuçlarını anlamaya çalışmayan, entelektüellerin oynağı bir oyun
haline geldi. İktisatçılar, çalışma alanlarını analitik katılığın her şey olduğu, pratik ilişkilerin
ise hiçbir şey olduğu, bir çeşit sosyal matematiğe dönüştürdüler.” (Blaug; aktaran,
Hodgson;2004).
Biraz da günümüzden “modern” iktisat bilimi ve iktisatçılar hakkında bazı görüşler aktaralım.
Örneğin, Ulusal İşletme İktisatçıları Derneği’nin başkanı da olan A.T.& T’nin kıdemli
iktisatçısı Mark Dadd’a göre:
“Academic economics has taken a very bad turn in the road... It is very academic, very
mathematical...it is nothing like as useful to the business community as it could be.”
“Akademik iktisat yolda giderken çok kötü bir dönüş yaptı. … Bir hayli akademik, bir hayli de
matematiksel … İş dünyasına yapabileceği kadar katkı yapamıyor.“ (Cassidy;1996;51).
Cassidy’ye göre bazı firmalar iktisatçılardan oluşan ekonomi bölümlerini kapatmaktadırlar ve
bunun yararlarını görmektedirler.
“In recent years... some of the biggest companies in the country, including I.B.M.,
General Electric, and Kodak, have closed down their economics department. Meanwhile,
many of the fastest-growing businesses in the economy... –have managed to prosper with
the aid of hardly any economists at all.” “Son zamanlarda, IBM, General Electric, ve Kodak
dâhil birçok büyük firma iktisat bölümlerini kapattılar. Aynı zamanda, ekonominin en hızlı
büyüyen firmalarının birçoğu … -iktisatçıların hemen hemen hiç katkısı almadan gelişmeyi
becerdiler.” (Cassidy; 1996).
S. Roche’un “iktisat” eğitimi ile ilgili söyledikleri, “bilimsel” doktrin taraflarının hiç de
hoşuna gitmeyecek türden şeyler.
“We insist on at least three-to-four-year cleansing experience to neutralize the
brainwashing that takes place in these graduate programs.” “(İktisat) yüksek öğrenimi
esnasında gerçekleşen beyin-yıkamanın etkilerini nötrleştirmek için en az 3-4 yıl arınma
deneyimi olmasında ısrar ediyoruz.” (Cassidy;1996;51-52).
Ve son olarak, “İktisatta Lisansüstü Eğitim Komitesi” tarafından 1991 yılında hazırlanan ve
American Economic Review’de yayınlanan rapora göre:
“Öğrenciler karmaşık matematik problemlerini çözebilmekte ama 1960’larda gündemde
olan çok basit iktisat problemlerini çözememektedirler.” (aktaran: Acar; 2008;103)
İslami iktisadi geliştirmek için neoklasik ideolojiden yararlanmayı düşünen İslami
iktisatçılara son bir uyarı: “Hedeflenen limana güvenli biçimde varabilmek için rüzgârın
yönünü iyi bilmek gerekir.”
Ancak, neoklasik rüzgârların yönünün hedefe varmak için “uygun” olduğunu söylemek
çok zor.
69
Kaynaklar
İnternet kaynakları
Diyanet –
İslam Ansiklopedisi http://www.tdvia.org/index.php 2014-01-26
http-1
Türk Dil Kurumu
http://tdk.org.tr/tdksozluk/sozara.htm; 2006-12-18.
http-2
http://web.worldbank.org/WBSITE/EXTERNAL/DATASTATISTICS/
EXTDECSTAMAN/0,,contentMDK:20878918~menuPK:2648303~page
PK:64168445~piPK:64168309~theSitePK:2077967,00.html; 2006-10-09.
http-3
www.foreigntrade.gov.tr/ead/ekonomi/sayi7/kuresel.htm; 2007-01-16.
http-4
Post-Autistic Economics Review, www.paecon.net; 2007-02-05
Acar, G.T.
2008
İktisadı Değiştirmek
İletişim Yayınları, İstanbul.
Bediüzzaman S.Nursi (…) “İktisat Risalesi”
http://www.bediuzzamansaidnursi.org/icerik/iktisad-risalesi
2014-01-18
Caldwell, B.J.
1994
Beyond Positivism: Economic Methodology in
the 20th Century.
Routledge, London.
Cassidy, J.
1996
The Decline of Economics
The New Yorker, December 2.
Chapra, M.U.
2001-a What is Islamic Economics?
Prize Winners’ Lecture Serie 9
Islamic research & Training Inst. Islamic Dev. Bank
--- “ ---
2001-b “Islamic Ec. Thought & The New Global Economy”
http://www.irti.org/irj/go/km/docs/documents/
IDBDevelopments/Internet/English/IRTI/CM/
downloads/IES_Articles/Vol%209-1..M%20U%20Chapra..
ISLAMIC%20ECONOMIC%20THOUGHT.pdf,
2012-11-04
--- „ ---
2008
“The Islamic Vision of Development in the Light of
Maqasid al-Shari’ah
The Int.Institute of Islamic Thought”
http://i-epistemology.net/attachments/201_OmarChapra-Islamic-Development%5B1%5D.pdf,
2012-11-15
70
--- “ ---
2010
“Islamic Economics: What It Is & How It Developed”
http://eh.net/encyclopedia/article/chapra.islamic,
2012-11-04
Chapra,Ö. ve
Diğerleri
1991
İslam Ekonomisi ve Sosyal Güvenlik Sistemi
Marifet yayınları: 46, İstanbul.
Choudry, M.A.
2013
“Islamic Economic and Socio-Scientific Methodology…”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
Coase, R.H.
1991
Nobel Prize Lecture,
Dec.1991, Stockholm.
Güler, Z.
2012
40 Hadiste İş ve Ticaret Ahlâkı
İGİAD Yayınları: 9, İstanbul.
Gürak, H.
2011-a İktisat
Genesis, Ankara.
--- “ ---
2011-b İktisat-2
Genesis, Ankara.
Friedman, M.
1953
On the Methodology of Positive Economics
Harris, D.J.
1978
Capital Accumulation and Income Distribution
Routledge & Kegan Paul, London.
Harrod, R.F.
1937
“Mr. Keynes and Traditional Theory”.
Econometrica, Vol.5; No.1, Jan. 74-86
-----“-----
1973
Economic Dynamics.
Macmillan Press, London.
Hicks, J. R.
1983
Classics and Moderns.
Basil Blackwell Publ., Oxford.
Hodgson, G. M.
2004
On the Problem of Formalism in Economics
Post-Autistic Economics Review; issue no. 28)
Hoover, G.E.
2008
The Present State of Economic Science
Econ Journal Watch; Vol.5; No.3; 2008-10-12
www.econjournalwatch.org/pdf/HooverCharacter
IssuesSeptember2008.pdf,
Iqbal, M.
1998
“Organization of Production”
in Kahf, “Lessons in Islamic Economics;1998, Vol.-2;399
Kahf, M.
1998
Lessons in Islamic Economics, Vol. 1 &2
IRTI, Islamic Development Bank
Khan, F.
1998-a “Investment Demand Function in Profit-Loss
Sharing Based System”
in Kahf, “Lessons in Islamic Economics;1998, Vol.-1;313
---“---
1998-b “Growth Stability and Inflation in an Islamic Macro
Framework”
in Kahf, “Lessons in Islamic Economics;1998, Vol.-1;333
71
---„---
2013
“Where Islamic Economics Should Generate”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
Keynes, J.M.
1991
The General Theory of Employment, Interest and Money
The Macmillan Press, London.
Kuran, T.
2002
İslam’ın Ekonomik Yüzleri
İletişim Yay., İstanbul.
Lucas, R.
1988
“On The Mechanics Of Economic Development”.
Journal Of Monetary Economics,
July, 1988,342
Marshall, A.
1990
Principle of Economics, Vol. 1 & 2
Macmillan And Co., London.
Metwally, M.A.
[…]
“A behavioral Model of an Islamic Firm”
Center for Research in Islamic Economics.
King Abdulaziz Uni. Jeddah, Research Series No:5
Robinson, J.
1962
Economic Philosophy.
Romer, P.
1990
"Endogenous Technological Change"
Journal Of Pol. Economy, Vol.98, October.
--- “ ---
1994
Comments, on G.Dosi & S. Fabiani,
in Silverberg, G. – L. Soete,(Eds) (1994)
The Ec. Of Growth & Technical Change.
Edward Elgar Publ.
Salahuddin, A.
1998
“International Economic Relations and Order in an
Islamic Perspective”.
in Kahf, “Lessons in Islamic Economics;1998,Vol.-2;575
Samuelson, P.
1973
The Samuelson Sampler.
Thomas Horton & Co. New Jersey
Skousen, M.
2003
Modern İktisadın İnşası
(The Making of Modern Economics)
Liberte Yayınları, Ankara.
Solow, R.
1987
Nobel Prize Lecture,
Dec. 1987, Stockholm.
Stiglitz, J.E.
1999
Annual World Bank Conference on Dev. Economics
Suwailem, S.
2006
“Hedging in Islamic Finance”
Occational Paper: 10, Islamic Development Bank
--- “ ---
2008
Islamic Economics in a Complex World
Islamic Development Bank.
Tahir, S.
1998
“Distribution in Islam”
in Kahf, “Lessons in Islamic Economics;1998, Vol.-2;425
72
Zarqa, M.A.
1998
“Consumer Behavior in an Islamic Economy”
in Kahf, “Lessons in Islamic Economics;1998, Vol.-1;
371.
Bölüm-3
İslam, Bilim ve “Mutlak Doğrular”
73
Bu yazıda amaç “bilimsel doğrular” ile “inanç gereği doğrular” arasındaki farklar üzerinde
durmaktır. Daha açık bir deyişle, insanoğlu yaptığı “bilimsel” araştırmalarında bir doğa
olayının veya iktisadi/siyasi bir olayının neden-sonuç ilişkilerini öğrenmek ister. İlahi inanç
ise Peygamberler aracılığıyla gönderilen doğrulara inanmayı, kuşku duymadan kabullenmeyi
gerektirir. İşte bu durumun iktisat bilimi ve İslami iktisadi kuramlarla olan ilişkisini
irdeleyeceğiz.
Pozitif bilim – pozitif iktisat ve “mutlak doğru”
İçinde yaşadığımız ve gözlemleyebildiğimiz doğal çevre içindeki bütün olgular ve olayların
nedenleri ve sonuçları, insanların binlerce, hatta on-binlerce yıldır merak edip, araştırdıkları
konulardır. Çevresini daha iyi tanımak ve kontrol edebilmek isteyen insan beyni sürekli
sorular sorar ve tatmin edici yanıtlar arar. İnsanoğlunun öğrenme merakı tükenmediği sürece
de hep çevresini daha iyi tanıma ve kontrol etme çabaları devam edecektir. İster doğa
bilimlerinde ister sosyal bilimlerde olsun, bilim insanlarının temel amacı henüz açıklığa
kavuşturulamamış olgu ve olayları “en doğru” biçimde betimlemek, anlamak, açıklamak ve
mümkünse kontrol etmektir. Hatta gelecekle ilgili öngörüde bulunabilmek de hedefler
arasındadır.
Örneğin, nedeni en çok merak edilen sorulardan biri depreme neyin neden olduğudur? Hangi
büyüklük ve şiddette bir deprem olursa ne kadar zarar verebilir? Ne tür binalar yaparsak
depremden an az zararı görürüz? Ne zaman ve hangi koşullarda deprem olur? Gibi sorular
insanların ve özellikle de bilim insanlarının yanıtlarını merak ettiği sorulardır. Sosyal bir
bilim dalı olan iktisadi ilişkilerle ilgili olarak şöyle bir örnek sorular sorabiliriz: Bir ürünün
fiyatı hangi ölçüte göre belirlenir? Arz ve sunumun bunda etkisi var mıdır? Neden iktisadi
dalgalanmalar olur? Enflasyonun neden(ler)i nedir? Üretim nasıl daha verimli hale
getirilebilir?
Yukarıda sıraladığımız “doğa” bilimleri ve “sosyal” bilimler ile ilgili olarak şöyle bir soru çok
önemlidir; acaba değişmez “mutlak doğrular veya gerçekler” var mıdır? Varsa, insanlar
bu mutlak doğruları bulabilirler mi? Bu sorulara bilimin incelediği konuları iki ana kategoriye
ayırarak yanıt verebiliriz:
1. Doğa (fen) bilimleri (astronomi, jeoloji, gibi)
2. Sosyal bilimler (ekonomi, siyaset, sosyoloji gibi)
“Doğa bilimleri” ve “mutlak doğrular”
Fizik, astronomi, jeoloji, gibi doğa bilimleri “doğa bilimleri” olarak da tanımlanırlar ve doğal
dünyaya ait bilgileri araştırırlar. Objektif (yansız) gözlem ve ölçüm yapabilme, tanımlama,
sınıflandırma ve açıklama esastır. Kantitatif veri ve analiz yöntemi doğa bilimlerinin olmazsa
olmazlarıdır. Diğer bir deyişle, insanların duygularından, davranışlarından veya
beklentilerinden etkilenmeyen, yani sübjektif beşeri düşüncelerden tamamen bağımsız olan,
doğanın tabi olduğu yasalara göre olan ve gelişen olaylar ve olgular doğa bilimlerinin ilgi
alanına girerler. Örneğin, mevsimler beşeri dilekler ve duygulardan tamamen bağımsız olarak
değişir, tohumdan çiçek çıkar, dünya kendisinin ve güneşin etrafında döner. Bütün bunlar ve
tabii benzerleri, insanların ancak çok küçük bir kısmını anlayabildiği ve açıklayabildiği bazı
doğa yasalarına göre gerçekleşirler ve bu nedenle de "objektif gerçekler" olarak kabul
edilirler. Bunlar “doğa bilimlerinin” konularıdır.
74
Ancak, bilim adamlarının keşfettiği bazı "objektif” gerçekler olmasına rağmen, bunların
gerçekten "objektif" ve "değişmez" gerçekler olduklarını, dolayısıyla bulguların “mutlak
doğrular” olduklarını iddia etmek mümkün değildir. Çünkü insanoğlunun bilgi birikimi
arttıkça "bilimsel gerçek" olduğunu zannettiği bazı şeylerin aslında “yanlış veya eksik
bilimsel gerçekler" oldukları ortaya çıkıyor. Örneğin eskiden astronomi biliminde belli
yasalara dayanan kesin neden-sonuç ilişkileri olduğuna inanılırdı. Ancak Einstein'ın
"görecelik kuramı" daha sonra ise kuantum fiziği kuramı bu görüşün değişmesine neden oldu.
Artık astronomlar daha çok “olasılıklar” üzerinde duruyorlar.
Evrende bizim algılama düzeyimizden ve düşüncelerimizden bağımsız bazı objektif
"doğrular" olsa da bu "doğruları" algılamamız farklı olabilir, hatta hiç anlayama biliriz. Kısa
bir süre öncesine kadar Plüton’un güneş yörüngesinde dönen bir gezegen olduğu bir “doğru”
olarak bilinirdi. Ama değilmiş; bilim böyle söylüyor. Sahip olduğumuz bilgi düzeyiyle
orantılı olarak algılama ve açıklama becerimiz değiştiğine göre, doğa bilimleriyle ilgili
"mutlak doğruları" bildiğimizi ileri sürmek en azından saflık olur.
Sosyal bilimlerde “mutlak doğrular”
İktisat, siyaset, sosyoloji gibi sosyal bilim alanlarında durum, doğa bilimlerine kıyasla çok
daha farklıdır. Neoklasik ideolojinin kuramları aksini iddia etse de, insan davranışlarının ve
ilişkilerinin, doğa bilimlerinde olduğu gibi, “yansız” geçerli yasaları, bilimsel doğruları
yoktur. Olması da doğası gereği mümkün değildir. Her şeyden önce insanlar arası sosyal
ilişkilerde kontrol edilemeyecek kadar çok bağımsız değişken vardır. Farklı yörelerde ve
kültürdeki insanlar bu değişkenlerden farklı mekânlarda ve zamanlarda, “farklı” biçimlerde
etkilenirler. Her toplumda bireylerin olayları algılama, açıklama ve yorumlama biçimleri ve
elbette tepkileri birbirinden farklı olabilir. Olayları etkileyen çok sayıda değişken vardır ve
davranışlar sübjektiftir. Dolayısıyla, doğa bilimlerinde olduğu gibi objektif gözlem
yapabilmek ve bunlardan kesin sonuçlar elde edebilmek mümkün olamaz. Ayrıca,
gerçekleşen bir olayın laboratuvar koşullarında yinelenmesi ve test edilmesi de mümkün
değildir. Gözlemi yapılan her olay aslında artık “tarihtir” ve tekrarı olanaksızdır. Dolayısıyla,
neoklasik kuramların “doğa bilimleri” düzeyinde bilimsel olduğuna inanmak isteyen
iktisatçılar sadece kendilerini kandırırlar.
İnsanlar için doğa bilimlerinde “mutlak doğrular” yoktur, yalnızca “göreceli doğrular” vardır,
demiştik. Sosyal bilimler için bu çok daha geçerli bir savdır. Çünkü sosyal ilişkilerde ve ilgi
alanımız olan iktisadi ilişkilerde hiçbir olay, bir başkası ile birebir AYNI değildir ve AYNEN
tekrarlanamaz. Sadece neoklasik iktisadi görüş “evrensel” yasaları olduğunu ileri sürer ki bu
büyük bir safsatadan başka bir şey değildir. Bırakın “evrensel” yasaları, neoklasik öğretinin
küresel geçerli yasaları bile yoktur.
İslami inanç (iman) ve “mutlak doğrular”
İslam dini, önceki dinlerde olduğu gibi, “inanç” üzerine inşa edilmiştir. Dolayısıyla Allah’ın
emirlerine uymak (farz), yapılmasını yasakladığı şeylerden (haram) kaçınmak gerekir. As
Kahf says:
“Kur’an, 23 yıllık vahiy sürecinde, Hz. Muhammet’in, yoldaşlarının ve toplumun
(Sahabenin-HG) gerçek yaşamlarında ortaya çıkan olaylar, vakalar ve ilişkilerle ilgili
75
olarak indirilmiştir. Bu vahiy sürecinde ne zaman bir olay veya vaka olsa, konuyla
ilgili olarak Kur’an’ın şeriat kurallarını bildiren ayetleri inmiştir.”78 (Kahf;2013-b).
Eğer söz konusu komutlar Kutsal Kitap Kur’an’da yoksa Sünnet’e uymak gerekir. Eğer bir
mesele ne Kur’an’da ne de Sünnet’te yer almamışsa, o zaman İslam hukukçularına (fakihlere)
danışılır. Hukuk sisteminin özü Kur’an ve Sünnet’tir. Dört halife zamanından beri yüzyıllarca,
her çeşit iktisadi olayla ilgili kararlar Kur’an’a ve Sünnet’e uyumlu hukuk anlayışı
çerçevesinde verildi. İslami hukukla ilgili olarak Ashker-Wilson şöyle der:
“Eğer Kur’an’da ve Sünnet’te açıklayıcı kurallar varsa, kişisel yargıya varılamaz. Eğer
açık bir kural yoksa Kur’an ayetlerinin genel anlamından ve amaçlarından ve
hadislerin yorumlarından ve amaçlarından, buna yasanın ruhundan da diyebiliriz,
esinlenen hukukçular, yeni bir kural oluşturabilirler Ancak, şeriatın ruhunun
zedelenmemesi gerekir.”79 (Ashker-Wilson;2006;35)
İslam ile ilgili şu özelliği göz ardı etmemek gerekir. İslam yalnızca dini ibadetler içermez;
iktisadi boyut dâhil insan yaşamının her alanının düzenleyicisidir. İnsan davranışlarının nasıl
olması gerektiğine dair Kur’an’da kapsamlı açıklamalar vardır ve bunlar hem kültürel, hem
sosyal hem siyasi hem de iktisadi ilkeler ve kurallar içerir. Son amaç, her zaman, insanın
kutsanmasıdır. Dolayısıyla, İslam iktisadi alan dâhil her yönüyle bütün bir yaşam biçimidir.
İslami iktisat ve “mutlak doğru”
Yukarıdaki paragrafta; ‘İslam iktisadi alan dâhil her yönüyle bütün bir yaşam biçimidir’,
demiştik. Ancak, bu dünyadaki yaşamla ilgili her olayın açıklamasının ve çözüm yönteminin
Kutsal Kitap’ta veya Sünnet’te bulunduğunu söylemek ne kadar doğru olur?
Örneğin,
Kutsal Kitap Kur’an bu yaşamdaki hem yerel hem de küresel iktisadi sorunlarımızı
algılamaya yardımcı olacak ve çözüm önerileri içeren iktisadi kuramlara da sahip midir?
Eğer verilen yanıt olumluysa, o zaman işimiz çok kolaylaşır. Tek yapmamız gereken
Kur’an’daki bilgileri doğru anlamaya çalışmak ve uygulamak olacaktır. Ama eğer yanıt
olumsuzsa, yani ihtiyacımız olan iktisadi kuramlar Kur’an’da yoksa o zaman aradığımızı
bulmak için Sünnet’e bakmamız gerekecektir. Bilindiği gibi: “Sünnet, Peygamberin yaşamı
boyunca söylediği, yaptığı ve uyguladığı şeylerdir.”80 (Ashker-Wilson;2006;33). Eğer
aradığımızı Sünnet’te bulursak yapmamız gereken tek şey onları doğru uygulamaya çalışmak
olacaktır. Ama sorumuzu yineleyecek olursak, aradığımız bilimsel iktisadi kuramları
Sünnet’te bulabilir miyiz?
78 “The Qur’an was revealed in a manner that responds to incidences, events and affairs as they unfolded in the
actual life of the Prophet Muhammad, his companions and his society over the twenty-three year period of
revelation. During this period of revelation whenever an event or incidence happened, a few verses of the
Qur’an were revealed giving the Shari’ah ruling with regard to such events and incidences.”
79 “Wherever there are explicit rules in the Qur’an and the Sunnah, there is no room for self-judgment. But
when either is void of an explicit rule, the general understanding of the Qur"anic verses and their purposes
and the interpretation of the Hadith and their intention, the spirit of the law as we may say, should be used to
guide the jurists in arriving at the required rule. No violation to the spirit of the Shari’ah should be
committed.”
80 “The Sunnah represents what the Prophet is reported to have said, done and agreed to be undertaken during
his lifetime.”
76
Ne Kutsal Kitap Kur’an’da ne de Sünnet’te bilimsel iktisadi kuramların yer almadığını
söylemek için müçtehit düzeyinde İslami bilgiye sahip olmaya gerek yok. Zaten olması da
gerekmiyor. Çünkü ne Kur’an ne de Sünnet iktisat bilimini geliştirmek için varlar. Kur’an bir
dini kitaptır, iktisat ders kitabı değildir.
Bu durumda İslami kuralların belirlenmesinde üçüncü derecede etkin bir role sahip olan
İslami hukukçuların (fakihler) ne dediklerine göz atmakta yarar var. Aslında insanlar yaklaşık
1400 yıldır bu yönteme başvuruyor, yani iktisadi sorunların çözümünde İslami hukukçulardan
görüş alıyor ve onlar da karar veriyorlar. Aslında, Ashker-Wilson’un vurguladığı gibi:
(Ashker-Wilson;2006;32). “İslami iktisadi düşünce şeriatın, yani İslami hukukun
gelişmesiyle birlikte gelişti. Yasa, Müslümanların iktisadi, sosyal ve dini yaşam
kurallarını içerir.”81
Bir zamanlar, toplum içinde veya toplumlararası iktisadi ilişkiler çok basit denebilecek
düzeydeydi. Dolayısıyla karmaşık olmayan ve üst düzey bilgi ve deneyim gerektirmeyen
türde ilişkilerdi. Bir sorun veya anlaşmazlık yaşandığında, ilgili taraflar çözüm için genellikle
İslami hukukçulara (fakihlere) başvururlardı. Ancak, özellikle 18. Yüzyıldan itibaren iktisadi
ilişkilerin nitelikleri ve boyutları değişmeye başladı. Başta A. Smith isimli İskoçyalı bir
felsefeci olmak üzere bilim insanları bilim dünyasına yeni bir bilim dalı eklenmesine neden
oldu; ‘iktisat’. A. Smith’in temel amacı yeni oluşan bir iktisadi düzenin Merkantilizm denen
iktisadi düzene üstünlüklerini ortaya koymak, kapitalist düzenin “daha iyi” bir iktisadi düzen
olduğunu kanıtlamaktı.
A.Smith’in zamanından günümüze hem iktisat bilimi hem de iktisadi ilişkiler çok değişti ve
gelişti. Çağımızın iktisadi sorunları çok karmaşık ve çetrefilli; dolayısıyla ilgili konuda uzman
bilgisi ve deneyimi gerektiriyor. Çünkü iktisadi ilişkilerle ilgilenenlerin takip etmesi ve bilgi
sahibi olması gereken rekabet ortamında verimlilik artışından enflasyona, işsizliğe, iktisadi
dalgalanmalara, küresel ticari ilişkilere kadar çok geniş bir yelpaze var. Kahf’ın vurguladığı
gibi:
“İdealist duygularla hareket eden bazı kişiler, İslam iktisadi düzenin genel hedeflerine
özel bir anlam yükler: Örneğin, tam istihdam, insanın temel gereksinimlerinin
karşılanması, adil iktisadi paylaşım adaleti, iktisadi yaşamın kalitesinin gelişmesi veya
arttırılması, iktisadi güç, vb. gibi. Ancak bu sorunlara daha yakından baktığımızda,
bunların insanlık tarihi boyunca her iktisadi düzende geçerli sorunlar olduklarını
gözlemleriz. Daha somut bir biçimde dile getirecek olursak, bu hedefler sosyalizmin,
komünizmin ve kapitalizmin hatta anarşizmin, dahası bütün “izm”lerin temel
hedefleridir. Aynı şey piyasa kurumları, üretim faktörleri ve müdahaleci hükümet
politikaları için de geçerlidir.”82 (Kahf;2013-a).
81 “Islamic economic thought has evolved through the development of Islamic law, the Shari’ah. The law
incorporates the rules of life for Muslims economically, socially and religiously.”
82
“Driven by a sense of idealism, some of us attribute a special status to the general objectives of the Islamic
economic system: Full employment, satisfaction of basic human needs, economic-cum distributive justice,
development or improvement in the quality of economic life, economic power, etc. But a closer examination
of these objectives indicates us that they are the same for each and all economic systems as usually expressed
in their econo-political rhetoric throughout the human history. More specifically, these objectives are also the
core objectives of socialism, communism and capitalism even anarchism and all or “isms.” The same also
arises with regard to the institutions of market, factors of production and the principle of government
intervention.
77
Özetleyecek olursak; hem Müslümanların hem de Müslüman olmayanların karşılaştığı
iktisadi sorunlar büyük oranda benzer sorunlardır. Dolayısıyla, bu tür sorunların içeriği ve
çözümü dini veya ahlaki olmaktan daha çok teknik niteliktedir..
Kritik soru şudur: Sadece İslami hukukçu (fakih) olmak için eğitim alan İslami
hukukçular çağımızın oldukça karmaşık, uzmanlık ve deneyim isteyen iktisadi
sorunlarıyla baş edebilmek ve çözüm önerileri üretebilmek için ‘yeterli’ bilgi ve
deneyimi var mı? İktisadi sorunların çözümünde bir müçtehit, eğitimli ve deneyimli bir
iktisatçıdan daha yararlı olabilir mi?
78
Kaynaklar
İnternet Kaynakları
http-1
Islam in Concept
http://d1.islamhouse.com/data/en/ih_books/single/en_Islam_in_Concept.pdf
2013-10-10
Diyanet
İslam Ansiklopedisi
http://www.tdvia.org/index.php 2014-01-26
Ashker, A.-ve
Wilson, R.
2006
“Islamic Economics: A Short History”
www.bandung2.co.uk/Books/Files/Economics/Islamic%
20Economics%20%28A%20Short%20History%29.pdf ,
2012-11-15
Chapra, M.U.
2008
“The Islamic Vision of Development in the Light of
Maqasid al-Shari’ah
The Int.Institute of Islamic Thought”
http://i-epistemology.net/attachments/201_OmarChapra-Islamic-Development%5B1%5D.pdf, 2012-11-15
Gürak, H.
2008
Kutsal İdeolojinin Eleştirisi
www.hasmendi.net 2013-10-10
Kahf, M.
2013-a “Islamic Economics: What Went Wrong?”
www.iefpedia.com/english/wpcontent/uploads/2009/11/
Islamic-Economics-What-Went-Wrong.pdf, 2013-05-08
--- “ ---
2013-b Realism
http://monzer.kahf.com/papers/english/Realism.pdf,
2013-10-10
--- “ ---
2013-c Islamic Economics: Notes on
Definition
and Methodology
http://monzer.kahf.com/papers/english/
paper_of_methdology.pdf , 2013-10-10
79
Bölüm-4
İslami bir Değer – Fiyat Kuramı
Değer-Fiyat Kuramına Farklı Bir Yaklaşım
80
“Zihinsel emek ve teknolojik yenilik kavramları, emekdeğer kuramlarının neresinde yer alıyor?”
Giriş
1950’li yıllara kadar teknolojik yenilikleri, geleneksel büyüme kuramları içinde görmek
mümkün değildir. Ancak, Solow’un katkılarından sonra önce teknolojik yeniliklerin, daha
sonra da, özellikle de 1960’lı yıllardan itibaren, beşeri sermaye (emeğin niteliği)
kavramlarının ‘yeniden’ keşfedildiklerini ve zaman içinde giderek artan sayıda çalışmada yer
aldıklarını görürüz. Artık günümüz iktisatçıları arasında bu iki unsuru dikkate almayan, göz
ardı eden araştırmacı kalmadı diyebiliriz. Birçok eksikliklerine veya ütopik yaklaşımlarına
karşın, günümüz büyüme kuramlarının 1950’ler öncesine göre artık çok daha gerçekçi
olduklarını söyleyebiliriz. Ama hala alınması gereken çok yol var.
Büyüme kuramlarındaki bu olumlu gelişmelere karşın, iktisadi kuramların temel taşı olan
değer-fiyat kuramı hakkında aynı olumlu şeyleri söylemek maalesef şimdilik olanaksız
görünüyor. Ne işgücünün zihinsel niteliklerinin (human-capital) ne de teknolojik yeniliklerin,
değer-fiyat oluşumuna etkileri iktisadi kuramlara entegre edilebilmiş değiller. Eskiye kıyasla
daha gerçekçi ve sağlıklı bir temel yapı hala oluşturulamamıştır. Dolayısıyla, yapılan tüm
iktisadi analizlerin ne kadar yararlı ve sağlıklı oldukları müphemdir ve sorgulanmalıdır.
Konu ve Hipotez
Bu çalışmada bir hipotezin doğruluğu tartışılacaktır. Hipotez şöyledir: doğanın sunduğu
varlıklara eklenen her türlü değerin kaynağı işgücünün emeğidir, daha açık bir ifadeyle,
zihinsel ve bedensel emeğidir.
Değer yaratan-ekleyen asıl kaynak, sürekli olarak ‘yeni fikirler’, daha doğrusu doğanın
varlıklarını işlemeye ve tüketilen faydalı ürünlere dönüştürmeye yarayan ‘teknolojik
yenilikleri’ üreten zihinsel emektir. Bedensel emek ise zihinsel emeğin oluştuğu yer olan
beyinden aldığı komutları uygulayarak, zihinsel emeğe yardımcı bir rol oynar.
Çalışmada analizi yapılacak olan ekonomik ilişkiler, değiş-tokuş amacıyla üretim yapan
bir toplumun ilişkileridir. Diğer bir deyişle, pazar ekonomisinin olduğu bir ekonomideki
ilişkilerin analizi yapılarak değer-fiyat ile ilgili hipotezin geçerliliği tartışılacaktır.
Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi işgücünün emeği temel kavramdır, ama
Klasik iktisatçıların, özellikle de Marx’ın, yaklaşımından farklı bazı özellikleri vardır.
Yaratılan-eklenen her türlü değerin kaynağının işgücünün emeği olduğu hipotezine karşın,
harcanan emek-zamanın ‘değişmez’ bir değer ölçüsü veya ‘artık’ veya ‘ödenmemiş ücret’
81
olmadığı görüşü savunulmaktadır. Ayrıca, ürün takasında (ticarette) kullanılan ‘harcanan
emek-zaman’ yönteminin, gerçekçi ve geçerli bir seçenek olmadığı görüşü benimsenmiştir.
Talebi veri olarak kabul edersek, zihinsel emeğin ürünü olan teknolojik yenilikler
sayesinde ‘yeni takas ilişkileri’ oluşur. Başka bir ifadeyle, insan zihninin ürettiği yeni
teknolojiler, değiş-tokuş ilişkilerindeki göreceli değerlerin ve fiyatın oluşumunda önemli bir
rol oynarlar. Marshall’ın bir zamanlar dediği gibi:
“İnsan maddi şeyler yaratamaz… aslında yeni fikirler üretebilir… onun çabaları ve özverileri
sonucu maddenin biçimi veya düzeni isteklerin tatmini için daha iyi uyumlu hale gelir. Fiziksel
dünyada yapabileceği şey ya maddeyi daha faydalı olması için uyarlamak, … ya da doğa
tarafından daha yararlı olmasını sağlamaktır..”83 (Marshall 1990;53).
Çalışma, önce ‘göreceli’ değer-fiyat analizi ve ardından da ‘reel’ değer-fiyat analizi
üzerine odaklanacaktır. Göreceli değer-fiyat analizine öncelikle yer verilmesinin nedeni
‘gerçek’ olguları ve ilişkileri daha iyi açıklayabildikleri için değil, Klasik iktisatçılar
döneminden beri göreceli analizler yapmak bir gelenek haline geldiği içindir.
İslami ilkelere uygunluğu hakkında
Bildiğimiz kadarıyla daha önce İslami iktisatçılar veya din bilginleri tarafından kaleme
alınmış, değerlendirmeye sunulmuş bir “İslami değer-fiyat kuramı” yoktur. Bildiğimiz
kadarıyla Kur’an’da “fiyatın nasıl belirleneceği” ile ilgili bir ayet yoktur; ama bu konuyla
ilgili Hadis olduğu söylenir. A. Bayındır şöyle der:
“Alım satımda kâr haddi olmaz. Allah’ın Elçisi, fiyatların serbestçe oluşmasına önem vermiş,
buna engel olacak şeyleri yasaklamıştır. Bir zamanlar Medine’de fiyatlar yükselmiş, halk Allah’ın
Elçisi’nden narh koymasını istemişti. Narh, bir malın en çok kaça satılabileceğinin yetkili makam
tarafından belirlenmesidir. Bunun üzerine Allah’ın Elçisi, ona salât ve selâm olsun, şöyle demişti:
“Fiyatları belirleyen, daraltan, genişleten ve rızkı veren Allah’tır.” (Bayındır, 2007; 147).
Tabakoğlu, Eskicioğlu ve başka bilim adamları da: “Fiyatları ayarlayan, darlık ve bolluk
getiren, rızıklandıran, Allah’tır.” görüşünü vurgularlar (bak Tabakoğlu;2008;394, Kaynak:
Tirmizi ve Eskicioğlu, 1979;78). Bu durumda fiyatları piyasa koşullarının belirlemesi
gerektiği sonucuna varılabilir. Ancak geçmişe baktığımızda İslami ilkelere göre yönetilen
ülkelerde hep narh uygulamasının olduğunu görürüz. Bunun nedeni din bilginlerinin “sınırsız
kar” elde etme anlayışının İslami ilkelere uymadığı görüşüdür. Çünkü fiyatlar “aşırı”
yükseklikte olduğu zaman bundan tüketiciler zarar görecektir ki bu İslami anlayışa ters bir
durum oluşturur. Bu nedenle piyasa fiyatlarına “halk yararına” müdahale edilmesi olağan bir
durumdur.
Değer-fiyat kuramı diğer tüm kuramların temel taşıdır. Bu nedenle başka İslami kuramlar
oluşturma çabasına girmeden önce bir “İslami değer-fiyat kuramı” oluşturmaya çalışmak
çok yerinde bir yaklaşım olacaktır. İşte burada sunulan değer-fiyat kuramı bu amaca, yani bir
83
“Man cannot create material things. ... indeed he may produce new ideas ... his efforts and sacrifices result in
changing the form or arrangement of matter to adapt it better for the satisfaction of wants. All that he can do
in the physical world is either to readjust matter so to make it more useful, ... or to put it in the way of being
made more useful by nature...”
82
İslami değer-fiyat kuramı oluşturulmasına bir katkı sağlamak amacıyla hazırlandı. Burada
sunulan değer-fiyat kuramının İslami anlayışa uygunluğu ile ilgili olarak iki İslami ilkeyle
uyumuna işaret etmek yararlı olacaktır. Analizlerde fiyatların rekabetçi ortamda oluştuğu
varsayılmıştır.
Sunulan kuramın İslami anlayışa uygun olduğu yönündeki tezimizi destekleyecek hipotez
insan emeği ile ilgilidir. İslam inancına göre emek harcanarak gerçekleştirilen bir üretim ve
elde kazanç “kutsal” olarak kabul edilir. Gerçi İslam dinine göre ücretin ne olması gerektiğini
belirten bir ayet veya hadis yoktur. Ama insanın emeği karşılığı kazandığı ücret, dolayısıyla
emeğin kendisi değerlidir. Çalışanın emeğinin “temel değer kaynağı” olduğunu düşünen
Tabakoğlu’na (2008;s.68) göre: “İslam, kainatın hüküm ve tasarruf görevini insanlara verdiği için
onlardaki üretici güce yani emeğe büyük bir önem atfeder.” (2008;s.258). Hatta: “Çalışma
cihad84 ile bir tutulmuştur.” (2008;s.259) iddiasında bulunur. Bu konuda Hz. Muhammed’in
bir hadisine göre: “Hiç kimse el emeğiyle kazandığından daha hayırlı bir lokma yememiştir.”
(Armağan;1996;p.57). Hadiste söz konusu olan ve el emeğiyle kazanan kişi, yani emekçi ile
aşağıda sunulan kuramdaki emekçi arasında İslami değerlere göre bağlantı kurmak zor
olmayacaktır.
Bir başka önemli ayrıntı insan emeğinin farklı niteliklerde oluşuyla ilişkilidir. Analizde
görüleceği gibi iki üreticiden biri, Mustafa, diğerine yani Sasha’ya göre zihinsel açıdan daha
yeteneklidir ve üretkenliğini arttıracak bir yöntem geliştirir. Bu durum gerçek yaşamada da
böyledir; bazı insanlar diğerlerinden daha çalışkandır veya beceriklidir veya yaratıcıdır. İslam
dini de insanlar arasındaki bu yetenek ve beceri farkları kabul eder. Bu konuda Kur’an şöyle
der: “Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş
gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine derece derece üstün kıldık.” (Kur’an; 43-32).
Aşağıda sunulan analizlerde değiş-tokuş esnasında ürünlerin değerinin “eşitliği” ilkesine
önem verilmektedir. Nitekim üretimde “eşit” miktarlarda “emek-zaman” kullanımı, kuramın
temelini oluşturmaktadır. Analizlerde İslami iktisatçıların kullandığı “İslami terminoloji”
kullanılmamakla birlikte, sunulan emek-değer kuramının İslami anlayışa uygun olduğunu
söylemek yanlış olmaz. Buradaki temel amaç İslami kavramlar kullanılmadan da bilimsel
iktisadi kuramlar oluşturulabileceğini göstermektir. Alternatif İslami kuramların sadece İslam
ülkeleri için değil, “her toplum için geçerli” olmaları gerekir ve bu nedenle dini kavramları
kullanmamak bir eksiklik olarak görülmemelidir.
Bir başka deyişle, analizde “yaratıcı zihinsel emeğin” önemi ve rolü vurgulanacaktır.
Buradaki insanın zihinsel becerileriyle ilişkili olarak kullanılan “yaratıcı” sözcüğünü Allah’ın
“yaratıcılık” özelliği ile karıştırmamak gerekir. İnsanın yaratıcı özelliğini anlamı her şeyin
yaratıcısı olan Allah’ın yarattığı doğanın ürünlerinin, insanoğlunun zihinsel ve bedensel
emeği ile işlenerek “yeni ve yararlı ürünler” haline gelmeleridir. Bir başka deyişle, Allah’ın
84
“Cihad Allah yolundaki her türlü faaliyet ve hareketin adıdır.”
http://www.sorularlaislamiyet.com/article/2641/cihad-ne-demektir-bazi-kimselerin-cihadi-kutsal-savas-olarakaciklamalari-nedendir.html 2013-07-20.
83
evreni yaratışı ile insanın telefonu veya bilgisayarı icadı (yaratışı- var edilişi) bambaşka
şeylerdir, aralarında bir benzerlik aranmamalıdır.
Neden Değer-Fiyat Kuramı?
Değer-fiyat kuramı, iktisadi kuramların belkemiğidir demek yanlış olmaz. Her iktisadi
analizin veya öngörünün temel yapıtaşıdır, çünkü tüketiciler tercihlerini belirlerken,
girişimciler yatırım kararları verirken, ticaret yapılırken, fiyat hep kararları etkileyici önemli
bir role sahiptir. Piyasadan gelen fiyat sinyalleri, gelir dağılımı, büyüme, enflasyon, istihdam
gibi birçok önemli değişkenin yönünü ve gelişimini temelden etkiler. Bu nedenler dolayısıyla
mantıklı, tutarlı ve en önemlisi gerçekçi, yani gerçek olgu ve ilişkileri algılamamıza ve
öngörüde bulunmamıza, sağlıklı politikalar üretebilmemize yardımcı olabilen, bir değer-fiyat
kuramının varlığı hayati öneme sahiptir. Maalesef geleneksel ‘denge’ doktrinlerinin böyle
özellikleri olduğu söylenemez.
Gerçekçi bir değer-fiyat kuramının sadece metaların (fiziksel malların) değiş-tokuş
oranlarını, yani iki ürünün göreceli fiyatlarını, açıklaması yeterli değildir. Piyasada satılan
metaların mutlak satış değerlerini açıklayabilmesi gerekir. Ayrıca geleneksel denge
kuramlarında genellikle göz ardı edilen, ‘üvey evlat’ hizmet sektöründeki göreceli ve mutlak
fiyatları da açıklayıcı olması gerekir. Çünkü gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde hizmet
üreten sektörlerin sadece GSYİH içindeki oransal payı değil, istihdam içindeki payı ve
büyümeye etkileri de meta üreten sanayi sektörlerinkinden büyüktür ve bu oranlar giderek
daha büyüyecek gibi görünmektedir.
Gerçekçi bir değer-fiyat kuramından başka bir beklenti, belki de en önemli olanı, değerfiyatın nasıl belirlendiği ve değişimi yanı sıra oluşan fiyatın ücret, kâr, faiz ve gelir dağılımını
nasıl etkilediğinin de açıklayabilmesidir. Ancak o zaman ekonomik ilişkilerin yapısını ve
etkilerini daha iyi algılayabilir, sorunlara sağlıklı çözümler önerebiliriz. Böyle bir kuram,
büyüme, uluslararası ticaret gibi diğer önemli kuramlar üzerinde zincirleme etki yaparak, yeni
ve daha işlevsel kuramların oluşmasına da katkı yapacaktır.
“Yeni” düşünce-yaklaşım sorunu
Schumpeter’in haklı olarak işaret ettiği gibi:
“… aslında biz genellikle kendi görüşlerimizden değil; halkın kafasında yer etmiş olan
bizden öncekilerin çalışmalarından veya düşüncelerinden yola çıkarız.”85 (Schumpeter,
1954;562).
Bu çalışmada, tüm iktisatçıların eğitiminde ve düşünce yapısında kaçınılmaz olarak yer
edinen geleneksel denge kuramlarının etkisinde kalmamaya çalışılarak farklı bir analiz
oluşturulmaya çalışılacaktır. Bu kolay bir görev olmayacaktır. Keynes’in de bir zamanlar
vurguladığı gibi:
85
“... in practice we mostly do not start from a vision of our own but from the work of our predecessors or from
ideas that float in the public mind.”
84
“Zor olan yeni düşünceler değildir; zor olan çoğumuzun gelişimiyle birlikte oluşan ve
beynimizin her köşesinde yer edinen, dallanan, budaklanan, eski düşüncelerden
kurtulabilmektir.”86 (Keynes;1973;Önsöz;xxiii)
Aşağıdaki bölümlerde öncelikle zihinsel emeğin katkısının olmadığı, harcanan emekzaman temelinde yalnızca bedensel emeğin kullanıldığı basit bir ekonomide mal takası
ilişkileri incelenecektir. Daha sonra “yaratıcı zihinsel emeğin” katkısıyla değişen ilişkiler
incelenecek ve ayrıca değerlerin fiyata dönüştürülme süreci tartışılacaktır.
Kısa Bir Tarihsel Bakış
Bir zamanlar iktisat bilimi diğer sosyal bilimler gibi sosyolojik, psikolojik, siyasal ve benzeri
toplumsal olgularla birlikte incelenir, iktisadi sonuçlar bu iktisadi olmayan alanları da
kapsayarak, değerlendirilirdi. Özellikle siyasi ilişkiler ile iktisadi ilişkiler makro bir bütünlük
içinde ele alınır, aralarındaki neden-sonuç ilişkileri incelenirdi. 1870’li yıllardan başlayarak
bir zamanlar ‘siyasal iktisat’ diye bilinen bu sosyal bilim dalı, doğa bilimlerine benzetilmeye
çalışıldı. İktisat bilimi (!) siyaset, psikoloji gibi sübjektif değer yargılarından arındırılıyor, ‘a
priori’ varsayımları ve kesin neden-sonuç ilişkileri olan Newton mekanik anlayışına göre
bilimselleştirilmeye çalışılıyordu. Tarihsel süreç bile bu gelişmeler karşısında önemini
yitirmişti. Siyasi iktisat iken çok önemli olan değer kuramı yerini yeni bir kavrama bırakmak
zorunda kalmıştı: Fayda. ‘Adalet’ ve ‘eşitlik’ gibi terimlere bilimsel (!) iktisatta yer yoktu.
Ama her nedense ‘fayda’ gibi pozitif bilimlerde kullanılmayan bir kavram “pozitif bilim”
olduğu iddia edilen bir kuram tarafından baş tacı ediliyordu. Her geçen gün daha da
geliştirilen soyut ama yüksek düzeyde matematik bilgisi içeren modellerle iktisadi ilişkiler
daha kesin çizgiler kazanıyordu, ama her geçen gün ‘gerçek ilişkilerden’ daha çok kopuyordu.
Bu akımın öncülerinden olan Jevons gururla kendisinin değiş-tokuş ilişkilerini içeren
modelinin genel karakteristiği itibariyle “…fen bilimlerinin birçok dalından farklı olmadığını”
iddia ediyordu (Blaug; 1990;147).
Ancak, tüm bilimsellik iddialarına karşın, ortaya konan modeller çoğu zaman tamamen
gerçek dışı varsayımlar üzerine kuruluyor, mekanik ilişkileri ele alıyor, yapay bir dünyanın
ekonomik ilişkilerini açıklıyordu. Bu sağlıksız gidişatı sezen Marshall iktisatçıları matematiği
kullanış biçimleri açısından daha dikkatli olmaları ve iktisat bilimini “matematiğin bir alt
disiplini” haline dönüştürmemeleri konusunda uyarmıştı. Ama maalesef uyarısı pek işe
yaramadı. Zaman içinde, bilimsel (!) iktisatçıların örnek aldığı bilim dallarında önemli
aşamalar kat edildi ve paradigmalar değişti. Önce fizikte görecelik kavramı, daha sonra da
kuantum fiziği anlayışı birçok şeyin değişmesine de neden oldu. Ama geleneksel iktisat bilimi
(!) tüm bu değişimlere karşın, Newton mekaniğini kurallarına sadık almaya devam etti.
Birçok tanınmış, hatta ödüllü iktisatçı için Neoklasik doktrinin öğretileri hala çok ‘kutsal’
şeyler gibidir. Bu kutsal çerçevenin dışına çıkmak, ‘günah’ gibi olmasa da büyük bir hatadır.
Dışarıdan bakan biri, Neoklasik doktrinin kuramlarının, iktisat biliminin en yüksek ve son
aşaması olduğu kanısına kapılabilir. Ama herkes aynı görüşleri paylaşmaz. Hicks’e göre:
86
“The difficulty lies, not in the new ideas, but in escaping from the old ones, which ramify, for those brought
up as most of us have been, into every corner of our minds.”
85
“Saf iktisat, olağanüstü bir şekilde şapkadan, kunduz çıkarabilmektedir -sözde gerçeği yansıtan a
priori önermeler sayesinde. Büyüleyici olan onların şapkaya nasıl girdikleridir; sihire
inanmayanların bir şekilde ikna edilmeleri gerekir.”87 (Hicks; 1983;367).
Ve Hicks şöyle devam eder:
“İktisat, sosyal bir çalışmadır. İnsanların davranışları ile ilgilidir, ama insanlar her şeyi bilemezler
ve tam olarak rasyonel değildirler; hatta tam rasyonel olmadıkları için farklı ve tutarsız amaçları
vardır. Dolayısıyla, davranışları saf teknik düzeye indirgenemez.”88 (Hicks; 1983;289).
Sorulması gereken soru şudur; Neoklasik ve Keynesyen geleneksel kuramlara alternatif
mantıklı, tutarlı ve açıklayıcı kuramlar var mı? Maalesef bu soruya olumlu yanıt vermek pek
mümkün değil. Gerçi kendini “heterodoks” olarak tanımlayan iktisatçılar ve fakültelerin
sayısı gün geçtikçe artıyor ama henüz genel kabul görmüş alternatif kuramların oluştuğunu
söyleyemeyiz. Bu konuda bir katkı sağlamak amacıyla hazırlanan bu bölümde iktisat
biliminin temel konusu olan “emek-değer kuramı” ile ilgili farklı bir yaklaşım sunulacaktır.
Değerin özgün kaynakları ile işe başlamakta yarar var.
Değerin Kaynakları: Doğa ve Emekçi
Öncelikle değer nedir? sorusunu yanıtlayarak başlayalım. İktisadi terminolojide bir mal veya hizmetin
değeri, onun sahibi olan birey için taşıdığı kullanım-değeri olabileceği gibi, başka mal veya hizmetlerle
takasta taşıyacağı göreceli değişim-değeri de olabilir. Birincisi, yani kullanım-değeri, öznel bir kavramdır
ve bireyin gelir seviyesine, tercihlerinin öznel sıralamasına ve fiyata göre değişir. İkincisi, yani değişimdeğeri, nesneldir ve mal ve hizmetlerin piyasada değerini yansıtır. Değişim- değeri, kısmen ürünün üretim
masrafları, kısmen piyasa talebi, kısmen de rakip ürünlerin değeri ve kısmen de tercihlerin sıralamasına
göre değişir.
Değerin sadece iki tane kaynağı vardır; emekçi ve doğa. Doğa, biz insanlara çeşitli
ürünleri emekçi tarafından işlenmemiş olarak, kullanım-değeri içerir vaziyette sunar.
İşgücünün emeğinin katkılarıyla kullanıma hazır faydalı ürünlere dönüştürülen doğanın
varlıkları, ya bireylerin kendi tüketimleri için kullanılırlar, ya da başka ürünlerle takas
edilirler. Başka bir deyişle, zihinsel ve bedensel emeğin sayesinde doğanın varlıkları faydalı
ürünlere dönüşürler. Bu emek geçmişte harcanmış ve ürün tarafından içeriliyor olabileceği
gibi, şimdiki zamanda da harcanarak değere, değer katabilir. Dolayısıyla, tüm ürünler emekçi
tarafından dönüştürülmüştür ama kökeni doğanın ürünleridir.
Modern bir toplumda değer üretilebilmesi için girişimcinin araç-gereç, makine, işgücü,
vb. üretim girdilerini satın alarak bir araya getirecek ‘sermayesi’ olması gerekir. Üretim için
gerekli bu özelliği nedeniyle ‘sermaye’, bazı kişiler için ‘üretken’ özellikler taşıyor, gibi
gelebilir. Nitekim kendi aralarında uzlaştıkları bir sermaye tanımı olmamasına karşın (bak.
Hausman; 1981) geleneksel denge doktrinlerinin yandaşları sermayenin üretken olduğunu
87
88
“Pure economics has a remarkable way of producing beavers out of hats -apparently a priori propositions
which apparently refer to reality. It is fascinating to try to discover how they got in; for those of us who do
not believe in magic must be convinced that they got in somehow.”
“Economics is a social study. It is concerned with the operations of human beings, who are not omniscient,
and not wholly rational; who (perhaps because they are not wholly rational) have diverse, and not wholly
consistent, ends. As such, it cannot be reduced to a pure technics.”
86
varsayarlar. Bazılarına göre sermaye, sermaye-mallarını ifade eder. Bazıları için ise bina,
araç-gereç gibi girdiler de sermaye tanımına dâhildir. Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, sermaye
üretimin birleştirici ve mutlak gerekli bir unsurudur ama birinci bölümde tartışıldığı gibi,
üretken bir faktör değildir (ayrıntılı bir analiz için bakınız: Üretim Faktörleri-Üretken
Faktörler ve Gelir Dağılımı, bu çalışmada birinci bölüm).
Emek-Emekçi
Piyasalar için üretilen bütün ürünler emekçilerin zihinsel ve bedensel emeklerini içerirler. Bu
nedenle emek kavramını emekçilerin üretim aşamalarında kullandığı zihinsel ve bedensel
beceriler olarak tanımlayabiliriz. Bu becerilerin düzeyi bireylerin aldığı eğitim, sahip olduğu
yetenek ve kazandığı deneyimler ile doğrudan ilişkilidir. Çeşitli mal ve hizmet üretim
aşamasında ve yeni mal ve hizmetlerinde üretiminde en önemli pay sahibi olan zihinsel
emektir. Çünkü teknolojik yenilikleri zihinsel emek üretir ve gene zihinsel emek aracılığıyla
var olan teknolojileri kullanabiliriz. Bedensel emeğin de yararlı fonksiyonu vardır; ama
zihinsel emeğinki gibi değildir. Zihinsel emeğin üretken katkıları olmadan bırakın çağımızın
gelişmiş ürünlerini, en basit ürünleri bile üretebilmek ve kullanabilmek mümkün olamazdı.
Kısacası, üretimin her aşamasında insanın zihinsel ve bedensel becerilerine gereksinim vardır;
özellikle de zihinsel emeğin.
(Katma-) Değerin kaynağı olan zihinsel emek, var olan üretilmiş değeri arttırmayı
sağlayan iki çeşit teknolojik yenilik sunar:
1- Yeni mallar/hizmetler (ürünler) (genellikle ‘yeni’ bir üretim yöntemiyle üretilen,
tamamen ‘yeni’ ürünler veya eskilerin ‘yeni versiyonu)
2- Veri mallar/hizmetler (ürünler), ama ‘yeni’ üretim yöntemi (birim üretim maliyetini
düşüren)
Teknolojik yenilikler sayesinde üretilen yeni değerler, uzun dönem toplam gönenç
artışının da kaynağıdır. Teknolojik yenilikler sayesinde insanların sahip oldukları ve
tükettikleri mal-hizmet çeşidi sürekli artış gösterir. Bu tür teknolojik yenilik kaynaklı uzun
dönem verimlilik ve gönenç artışlarını ‘makro-verimlilik artışı’ veya ‘teknolojik-verimlilik
artışı’ olarak tanımlayacağız (ayrıntı için bak. Gürak, 2012 ve 2013)
Verimlilik ve gönenç artışı, başka bir deyişle ‘katma-değer artışı, sadece teknolojik
yenilikler sayesinde olmaz. Veri teknoloji ile de kısa dönemde verimlilik artışı, yani üretilen
değerde bir artış, sağlamak mümkündür. Bu tür değer artışlarına ise ‘mikro-verimlilik artışı’
veya ‘etkinlik artışı’ diyeceğiz (ayrıntı için bak. Gürak, 2011-a ve 2011-b).
Özetleyecek olursak; uzun dönem değer artışının, dolayısıyla gönenç artışının kaynağı
emekçinin zihinsel becerileridir. Ancak, doğanın insanlara sunduğu varlıklar olmasaydı,
zihinsel emek değer üretecek-ekleyecek bir şey bulamazdı. Bu nedenle üretimin iki ‘üretken’
ve vazgeçilmesi mümkün olmayan ve birbirini tamamlayan kaynağı vardır; doğa ve insan.
Gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, üretim sürecinde geriye doğru gidildiğinde, bütün ürünler
sonuçta iki faktöre indirgenir; doğa ve emekçi.
87
Zihinsel Emek (Üretken Bilgi) ve Değer Üretimi
Ürünlerin göreceli değişim-değerlerini belirleyen koşullar hangileridir? Bu soru, değer-fiyat
kuramının en kritik ve önemli sorularından biridir. Değişim değerini-fiyatı, ders kitaplarında
ileri sürüldüğü gibi, arz-talep ilişkileri mi belirler? Yoksa ürünlerin içerdikleri emek miktarı
mı? Veya her ikisi birden olabilir mi?
Değer Üretimi - Basit Bir Model
Aşağıda, insan beyninin veya burada genellikle kullanılan ifadeyle, insanın zihinsel emeğinin,
üretime katkılarıyla nasıl değer üretildiğini ve takas (değiş-tokuş) ilişkilerinin bundan nasıl
etkilendiğini gösteren basit bir model oluşturulacaktır. Model, göreceli değerler üzerine inşa
edilecektir.
Bir zamanlar A. Smith’in yaptığı gibi, ünlü ‘avcı’ modelini kullanalım ve üretimde
kullanılacak hiçbir araç-gerece sahip olmayan, sadece kendi zihinsel ve bedensel emeklerini
kullanabilen, iki avcı olduğunu varsayalım. Bedensel emek nicel bir kavram olduğu için bir
günde/haftada veya ayda kaç saat kullanıldığını ölçmek çok kolaydır. Her türlü (üretken)
bilginin kaynağı olan zihinsel emek ise nitel bir kavram olduğu için kesin bir ölçümü
mümkün değildir.
Başlangıç aşamasında zihinsel emeğin hiç kullanılmadığını varsayacağız. Sasha ve
Mustafa isimli iki avcı vardır ve Sasha günde 10 saat bedensel çalışarak 2 geyik; Mustafa ise
günde 10 saat bedensel çalışarak 4 kunduz yakalamaktadır. Yakalanan (üretilen) iki ürün
Sasha ve Mustafa’dan oluşan bu toplum tarafından tüketilir ve her iki avcı aynı zevklere
sahiptir. Her avcı kendi yakaladığını tüketirse, ticaret olmayacaktır. Ama bizim avcıların
tatmin düzeylerini arttırmak ve diğerinin ürününden de yararlanmak istediğini varsayıyoruz.
Yani Sasha ve Mustafa ticaret yapan iki avcıdır.
Başlangıç Takas Koşulları
Aynı zevklere ve tercih sıralamasına sahip olan iki avcının günün sonunda bir geyik karşılığı
iki kunduzu takas ettiğini varsayalım. Yani, günün sonunda her avcı beş saatlik bedensel
emek-zamanın89 karşılığını, diğerinin beş saatlik emek-zamanı ile değiş-tokuş yapmaktadır.
Her avcı günde 10 saat çalışıyorsa, beşer saatlik ürünü takas etmek âdil bir ticarettir. Günün
sonunda hem Mustafa hem de Sasha bir geyik ve iki kunduz tüketmektedirler. Ticaret sonucu
hiç kimse başlangıç noktasına göre daha iyi veya kötü durumda değildir ve arz-talep
dengededir.
Mustafa’nın arzı = 4 kunduz = 10 saatlik bedensel emek (PL)
Sasha’nın arzı = 2 geyik = 10 saatlik bedensel emek (PL)
(1)
(2)
Toplam arz/günde =2 geyik +4 kunduz=20 saatlik bedensel emek (PL)
(3)
Mustafa’nın tüketimi= 1 geyik + 2 kunduz= 10 saatlik bedensel emek (PL) (4)
89
Bedensel emek, bir bireyin temel el-kol-göz koordinasyondan başka bir nitelik gerektirmeyen çabalarını ifade
eder. Bu tür temel davranışlar için de beyinden komut alınır. Ama buradaki tartışmada kolaylık olması ve
zihinsel emeğin katkısının daha iyi anlaşılabilmesi için böyle bir tanıma gerek duyulmuştur.
88
Sasha’nın tüketimi= 1 geyik + 2 kunduz= 10 saatlik bedensel emek (PL)
(5)
İki avcı avcılık esnasında (çalışırken) henüz zihinsel emeklerinin niteliklerinden
yararlanmadılar. Mustafa ve Sasha 10’ar saatlik bedensel çalışma karşılığında elde ettikleri
avların beşer saatlik bedensel emek-zaman içeren kısmını takas etmişlerdi. Günde 10 saatten
fazla çalışmanın yasak olduğunu varsayarsak, toplam arzın artması artık mümkün değildir.
Sadece her gün aynı emek-zaman harcanarak aynı miktar av yakalamak mümkündür. Yaşam
düzeyi var olanın üstüne hiçbir zaman çıkamaz.
Şimdi günün birinde, avcılardan biri olan Mustafa’nın aklını kullanarak yeni, bir av
yöntemi (teknolojik yenilik) geliştirdiğini ve günde avladığı kunduz sayısını dörtten, sekize
çıkarmayı başardığını, varsayalım. Daha somut olarak Mustafa’nın kunduz yakalamada işini
kolaylaştıran bir alet bulduğunu, varsayalım. Mustafa günde 10 saat bedensel çalışarak 4
kunduz elde ediyordu. Ama şimdi eşit miktarda bedensel emek-zaman harcamasına karşın,
yakaladığı sekiz kunduz 20 saatlik bedensel emek-zamana eşdeğerdir.
Yeni toplam arz/günde=2 geyik+8 kunduz=20 saatlik bedensel emek PL
Fakat;
20 saatte yaratılan değer, 30 saatlik bedensel emek zamana denktir
Veya;
Yeni toplam arz/günde=20 saatlik PL+10 saatlik PL’ye denk ML
(6)
(7)
ML, zihinsel emeği veya üretken bilgiyi, PL ise bedensel emeği temsil etmektedir.
Mustafa’nın zihinsel katkısı (yeni teknoloji) 10 saatlik bedensel emek-zamanın katkısına
denktir. Diğer bir deyişle, Mustafa’nın 10 saat içindeki verimliliği iki kat artmıştır ve artık
toplum daha yüksek bir gönenç düzeyindedir.
Bu yeni gelişmeden Sasha ile olan ticaret (takas) nasıl etkilenecektir? Başlangıçta pazarda
iki geyik ve dört kunduz vardı. Şimdi ise gene iki geyik ama sekiz kunduz var. Ticaret (takas)
oranının değişmesi gerekir. Ama nasıl?
‘Adaletsiz’ Denge
Durum: 1-A
Klasik iktisatçıların yolundan giderek yeni durumu değerlendirecek olursak; Mustafa’nın
zihinsel emeğinin katkısıyla avladığı kunduz sayısı iki kat arttı ve dört iken sekiz oldu. Ama
harcanan bedensel emek-zaman değişmedi. İki geyik avlamak için 10 saat, sekiz kunduz
avlamak için de 10 saat bedensel emek-zaman gerekiyor. Her iki avcı da eşit emek-zaman
harcadıkları için, emek-zaman kıstasına göre ticaret oranının iki geyik-sekiz kunduz veya bir
geyik-dört kunduz olması gerekir. Böylece emek-zaman açısından ticarette ‘denge’ devam
edecektir ve günün sonunda Mustafa’nın dört kunduz verip, bir geyik alması gerekecektir.
Yani beşer saatlik emek-zaman değiş-tokuşu yapılmış olacaktır.
Mustafa’nın tüketimi = 1 geyik + 4 kunduz = 10 saatlik bedensel emek
(8)
Sasha’nın tüketimi = 1 geyik + 4 kunduz = 10 saatlik bedensel emek
(9)
Ancak, başlangıçtaki değerler açısından incelediğimizde her bir avcı artık 10 saat yerine
15 saatlik bedensel emek-zamana eşdeğerde tüketim yapmaktadır. Başlangıçta Sasha 10
89
saatlik bedensel emeğinin karşılığı olarak dört kunduz alabiliyordu. Ama şimdi, gene günde
10 saat avlanmasına karşın, başlangıç kıstasına göre 15 saatlik emek-zaman karşılığı tüketim
yapabilmektedir; üstelik toplumsal gönenç artışına en ufak bir katkıda bulunmadan.
Bu, ‘âdil’ ve/veya ‘rasyonel’ bir ticaret midir?
Eğer, Mustafa’nın verimliliğini arttıran zihinsel becerisini bir kenara koyarak
değerlendirme yaparsak, ilk bakışta bir geyik-dört kunduz takası eşitlikçi ve âdil bir işlem gibi
görünebilir. Ancak, ortak gönencin artmasını sağlayan Mustafa’nın verimlilik artışı, daha
doğrusu zihinsel emeği, henüz ödüllendirilmemiştir. Piyasada, başlangıçta 20 saatlik emekzamana eşdeğer ürün varken, şimdi 30 saatlik emek-zamana eşdeğer ürün vardır. Bu gönenç
artışına hiçbir katkısı olmamasına karşın Sasha, emek-zaman kıstasına göre yapılan ticaretten
(takastan), yararlanacak, gönenci artacaktır. Çünkü Sasha hala günde 10 saat bedensel emek
harcamakta ama 15 saatlik emek-zamana eşdeğerde tüketim yapabilmektedir. Bu esnada
Mustafa, başlangıçtaki kıstaslara göre 20 saatlik bedensel emeğe eşdeğerde üretim yapmakta
(avlanmakta) ama sadece 15 saatlik bedensel emeğe eşdeğerde tüketim yapabilmektedir.
Takas oranlarının bu biçimde değişimi, verimlilik artışını (teknolojik yenilikleri) teşvik edici
nitelikte değildir. Çünkü sistem verimlilik artışına, dolayısıyla gönenç artışına katkı yapanla
yapmayan arasında bir ayrım yapmamakta, herkese ‘eşit’ davranmaktadır. Bu nedenle bu tür
emek-zaman kıstasıyla yapılan ‘eşitlikçi’ takaslar ne mantıklıdır, ne de rasyonel.
Eşitliğe Uymayan Takas
Durum: 1-B
Başlangıçta bir geyik karşılığı iki kunduz takas ediliyordu. Şimdi bu takas ilişkisinin
Mustafa’nın verimlilik artışından sonra da devam ettiğini varsayalım. Ancak şimdi
Mustafa’nın sahip olduğu 10 saatlik emek-zamana eşdeğerde ve başka bir ürünle (avla) takas
edebileceği dört kunduz vardır. Bu dört kunduzun 10 saatlik bedensel emek-zamana
eşdeğerde iki koyun ile takas edildiğini varsayalım. Bu durumda Sasha hala günde 10 saatlik
emek-zamana eşdeğerde bir geyik ve iki kunduz tüketirken, Mustafa 20 saatlik bedensel
emek-zaman eşdeğerde bir geyik, iki kunduz ve iki de koyun tüketebilmektedir. Bu gönenç
artışı Mustafa’nın zihinsel emekten kaynaklanan verimlilik artışının sonucudur. Sasha
başlangıçtaki gönenç düzeyindeyken hem Mustafa’nın hem de toplumun gönenç düzeyi
zihinsel emek sayesinde artmıştır.
Mustafa’nın tüketimi = 1 geyik+2 kunduz+2 koyun=20 saatlik PL
(10)
Sasha’nın tüketimi = 1 geyik + 2 kunduz = 10 saatlik PL
(11)
Bu yeni takas ilişkileri, Klasik iktisatçıların eşit emek-zaman kıstasına göre eşitlik
getirmemektedir. Ama ne Mustafa ne de Sasha başlangıç durumuna kıyasla daha kötü
durumda değildir. Hatta, Mustafa ve toplum kazançlı durumdadır. Bu tür bir takas ilişkisi,
Durum:1-A’ya kıyasla hem daha mantıklı hem de ekonomik açıdan daha rasyoneldir.
Daha Gerçekçi Bir Olasılık
Durum: 1-C
Verimlilik artışı sonucu Mustafa’nın elinde fazladan bulunan dört adet kuzgunun hepsini talep
eden üçüncü bir şahıs veya topluluk olmayabilir. Bu durumda sahip olduğu tüm kuzgunları
90
günün sonunda takas etmek isteyen Mustafa’nın davranışları Sasha’nın gönenç artışına katkı
sağlayabilir. Varsayalım gün sonunda Mustafa verimlilik artışı sonucu elde ettiği dört
kuzgundan sadece ikisini üçüncü biriyle bir koyun karşılığında takas edebiliyor. Bu durumda
Mustafa’nın elinde Sasha ile takas edebileceği altı kuzgun kalacaktır. Gün sonunda arz-talep
olması ve her şeyin tüketilebilmesi için Mustafa ile Sasha arasındaki takas ilişkisinin
değişmesi gerekecek ve Mustafa bir geyik karşılığı olarak üç kunduz verecektir, cet. par.
Şimdi sadece Mustafa ve toplum değil, verimlilik artışına hiç bir katkısı olmayan Sasha da
daha yüksek bir gönenç düzeyindedir.
Mustafa’nın tüketimi = 1 geyik + 3 kunduz + 1 koyun
(12)
Sasha’nın tüketimi = 1 geyik + 3 kunduz
(13)
Yukarıdaki takas ilişkileri gerçek yaşamdan kesitlere daha yakın görünmektedir. Çünkü
teknolojik yenilikler ve verimlilik artışları daha ziyade dinamik sanayi sektörlerinde
gerçekleşirken, daha az oranda verimlilik artışlarının olduğu hizmet sektörlerinde de fiyat ve
ücretler sanayi sektörlerindekine yakın gelişmeler izlemektedir. Başka bir deyişle, daha
dinamik olan sanayi/imalat sektöründeki gönenç artışları, daha az dinamik olan diğer
sektörleri de olumlu yönde etkilemektedir.
Farklı Niteliklerde Zihinsel Emek
Yukarıdaki analizde toplumsal gönenç artışının kaynağı, resmi bir eğitimi olmayan
Mustafa’nın yaratıcı zihinsel emeğiydi. Beynin bu yaratıcı özelliği, içinde yaşadığımız
çevreyi değiştirmeye ve denetlemeye yarayan ‘yeni yaratıcı bilgiler’, yani teknolojik
yenilikler, üretilmesini sağlar. Sadece ve sadece insan zekâsı, doğanın sunduğu varlıkları
insanlara faydalı ürünlere dönüştürebilen ‘üretken bilgi’ (teknoloji) üretebilme özelliğine
sahiptir. Sunulan basit modelin amacı da Mustafa’nın yaratıcı zekâsının gönenci nasıl
arttırdığını göstermekti. Binlerce, hatta on-binlerce yıldır insanlar yeni bilgiler üretmekte ve
bilgi havuzuna katkıda bulunmaktadır. Sahip olunan ve bazı ülkelerin diğerlerinden daha çok
yararlandığı bilgi birikimi tüm insanlığın katkılarıyla bugünkü düzeyine erişebilmiştir.
Hiç kimse veya toplum sahip olduğu bilgileri ‘gökten indirilen bir sepetin’ içinden almaz.
Her bilgi zihinsel emeğin yaratıcılığının ürünüdür. Bir zamanlar resmi eğitim olmadığı için
‘yeni bilgi’ bireysel yeteneklerle orantılı olarak ortaya çıkıyordu ve bilgileri yazılı olarak
saklamanın mümkün olmadığı dönemlerde sahip olunan bilginin yeni kuşaklara eksiksiz
aktarımı ve yaygınlaşması pek mümkün olmuyordu. Artık çağımızdaki toplumlarda böyle bir
sorun yok ve bilgi birikimi resmi-gayrı resmi eğitim kanalıyla kolaylıkla aktarılabiliyor ve
bireylerin yetenek ve deneyimleriyle orantılı olarak daha da geliştirilebiliyor. Bilgiye
öğrenme, etkin uygulama ve geliştirmede bireysel yeteneklerin rolü çok büyüktür. Her bireyin
diğerinden farklı yetenekleri ve becerileri vardır. Ve her birey bilgi havuzundaki bilgiye
diğerleri kadar ‘eşit’ oranda ulaşabilme olanağına da sahip olmayabilir. Örneğin, gelişmekte
olan ülkelerdeki insanların büyük bir kısmı daha temel eğitim bile alamamaktadır.
Dolayısıyla, tek tip bireyler veya işgücü, yani homojen L, yoktur. Her L, farklı niteliklerde H
sahibidir.
Zihinsel emeğin teknolojik yenilikler üretmesi uzun dönem gönenç artışı için çok önemli
bir özellik olmakla birlikte, üretilen teknolojileri ‘etkin’ kullanabilmek de büyük önem taşır.
91
Aksi durumda en yüksek fayda sağlanamamış olacaktır. Bu nedenle emeğin katkılarını iki
farklı açıdan incelemek yararlı olacaktır.
1. Teknoloji ve üretim girdileri ‘veri’ iken en yüksek çıktıyı elde etmek (etkinlik veya
mikro-verimlilik analizi).
2. ‘Yeni’ ürünler ve üretim yöntemleri üretmek (teknolojik verimlilik veya makroverimlilik analizi).
Teknolojik verimlilik analizi uzun dönem gönenç artışı için çok önem arz ederken
etkinlik analizi teknolojinin veri olduğu kısa dönemler için büyük önem taşır.
Özetleyecek olursak; doğanın varlıklarını ‘veri’ olarak aldığımızda, değer yaratabilen
veya var olan değerin miktarını arttırabilen tek unsur emekçidir. Veya William Petty’nin
ifadesiyle:
“… emekçi, maddi gönencin babasıdır, doğa da annesi.”90 (aktaran Marx, Vol. I;133-134)
Neoklasiklerden farklı olarak Keynes bu tanımdan bir rahatsızlık duymuyordu.
“Ben, … Klasik dönem öncesi doktrinin her şeyi emeğin-emekçinin ürettiği görüşüne sempati ile
bakıyorum… Üretimin tek faktörü olarak … emekçi tercih nedenidir.”91 (Keynes, 1991;213-214).
Değer-Fiyat İlişkisi
Değerler, nasıl fiyatlara dönüşürler? Bu soru, Klasik dönem iktisatçılarının en yoğun
tartıştıkları konulardan biriydi. Ricardo, ölçüm için kendi değeri ‘değişmeyen bir değer’
arayışı içindeydi, ama onu tatmin edecek bir yanıt bulamamıştı. Ricardo’nun iddiasına göre:
“… diğer şeylerde olduğu gibi, kendi değeri değişime açık olmayan, mutlak değeri gösteren hiç
bir meta yoktur; yani kendisinin üretimi için değişik oranlarda emek gerektirmeyen.” 92 (Ricardo,
1990;44-45)
Ricardo tarzı takas ilişkilerini benimseyen ve geliştiren Marx’a göre, aranan yanıt
oradaydı, ama Ricardo buluşunun farkında değildi: Değişmeyen değer emekçinin emeğiydi ve
Marx şöyle bir tanım yapıyordu:
“… canlı bireyin fiziksel varlığının içerdiği tüm zihinsel ve bedensel beceriler.”93 (Marx, Vol. I;
270).
Marx’ın tanımı gereği değişmeyen değer, üretimde harcanan zaman kıstasına göre
ölçülebilir ‘sosyal gerekli emek-zaman’ olarak karşımıza çıkıyordu. Zihinsel emeğin ve diğer
becerilerin oynadığı rol göz ardı edilmiş ve ‘kesin’ ölçümü olanaklı nicel bir kavrama
indirgenmişti. Bu yaklaşımın sonucu olarak yukarıda Durum:1’de incelenen ‘eşitlikçi’ bir
takas ilişkisi ortaya çıkmıştı.
90
“... labor is the father of material wealth, the earth is its mother.”
“I sympathise ... with the pre-classical doctrine that everything is produced by labour..... It is preferable to
regard labour .... as the sole factor of production.”
92
“... there is no commodity which is not itself exposed to the same variations as the things, the value of which
is to be ascertained; that is, there is none which is not subject to require more or less labor for its production.”
93
“... the aggregate of those mental and physical capabilities existing in the physical form, the living
personality.”
91
92
Ancak, daha önceki bölümlerde yapılan analizlerden de anlaşılacağı gibi, değerin
üretilmesi ve artmasında emekçinin zihinsel niteliklerinin yeri doldurulamaz bir önemi vardı.
Bireylerin sahip oldukları zihinsel emeğin nitelikleri farklıydı ve Mustafa-Sasha örneğinde
gördüğümüz gibi çok önemli bir ayrıntıydı. Bu nedenle ürünlerin ‘göreceli değer-fiyat analizi’
yapılırken bu ayrıntının unutulmaması gerekirdi. Emek-zaman ölçütü bazı koşullarda kıstaslar
için yararlı olabilir ama gerçeği tam olarak yansıtamaz. Diğer yandan henüz zihinsel
nitelikleri sağlıklı olarak ölçebilecek bir yöntem mevcut değil. Bu durumda teknolojik
yeniliklerin süregeldiği dinamik bir toplumda ürünlerin göreceli değişim-değerleri fiyatlara
nasıl dönüşecekleridir? Arz-talep eğrileri bu soruya bir yanıt bulmaya yardımcı olabilir mi?
Göreceli Fiyatlar
94
Talebin veri olduğunu varsayarsak, bir ürünün değeri, ona aktarılan ürünlerin toplamı
kadardır. Yukarıda Durum:1-A’da, göreceli değerleri belirleyen etken üretimde harcanan
emek-zamandı. Ancak, Durum:1-B ve Durum:1-C’de yapılan analizlerde içsel ve dışsal
talebin büyüklüğünün değerlerin belirlenmesinde önemli bir rol oynadığını görürüz.
Hatırlanacağı gibi, zihinsel emek, değer artışlarında en önemli katkıyı sağlar ama zihinsel
emek tarafından yapılan katkının ‘kesin’ bir ölçümü de mümkün değildir. Bu koşullarda
piyasada oluşan ‘göreceli fiyatların’, hem ‘göreceli değerleri’ hem de ‘talebin büyüklüğünü’
yansıttığını varsayarsak herhalde gerçek olgulardan pek uzaklaşmış olmayız. Bu arada
‘göreceli’ fiyatların para kullanılan bir ekonomideki gerçek piyasa fiyatlarını tam olarak
yansıtmadığını da unutmamak gerekir. Burada yapılan ‘göreceli fiyat’ analizinin temel amacı
zihinsel emeğin ve onun yarattığı teknolojik yeniliklerin ‘yeni’ bir fiyat oluşumunu nasıl
etkilediğini göstermektir.
Durum: 2-A (yukarıdaki tartışılan model)
Gene iki kişiden oluşan bir ekonomi olduğunu varsayalım. Ama bu sefer ticari ilişkilerde para
kullanılmaktadır ve tartışmanın basitliği için kâr yoktur. Ticareti yapılan ürünlerden bir
geyiğin fiyatı 30 TL, bir kunduzun ise 15 TL’dir. Başlangıçtaki 10 saatlik bedensel emekzamana dayalı ticari ilişkinin ilkesine göre değişim fiyatları şöyledir:
2 (geyik) * 30 TL = 4 (kunduz) * 15 TL
değişim oranı:
1 geyik = 2 kunduz
veya:
30 TL = 2 * 15 TL
(14)
(15)
(16)
Şimdi yine Mustafa’nın zihinsel becerilerini kullanarak 10 saatlik zaman dilimi içinde
günlük avlandığı miktarı ikiye katladığını ve dört kunduz yerine sekiz kunduz avladığını
varsayalım. Eğer Mustafa zihinsel emeğinin karşılığını alamayacak ve Marxist ‘eşit emekzaman’ anlayışına göre ticaret yapacak olursa, yeni değiş-tokuş oranları aşağıdaki gibi
olacaktır.
2 (geyik) * 30 TL = 8 (kunduz) * 7.5 TL
(17)
94
Konumuz ‘göreceli fiyatlar’ ve Mustafa ile Sasha hem üretici, hem tüketici, hem de takas işlemini
gerçekleştiren tüccarlar oldukları için risk primi de denilen kâr olgusunu şimdilik göz ardı ediyoruz.
93
Takas oranı:
1 geyik = 4 kunduz
Veya:
30 TL = 4 * 7.5 TL
(18)
(19)
Başlangıçtaki değerlere göre, Sasha’nın 30 TL değerindeki emek-zamanı, 60 TL
değerindeki ürün ile takas edilmektedir. Böyle bir takas oranı ‘âdil’, ‘mantıklı’ ve ‘akılcı’
olabilir mi?
Eşit emek-zaman ilkesine uygun yapılan değiş-tokuş (ticaret) her zaman için daha az
becerikli ve üretken olan bireyin lehine sonuç verir. Bir anlamda daha üretken olan Mustafa
cezalandırılmakta ve zihinsel yaratıcılığının karşılığını tam olarak alamamaktadır. Böyle ticari
ilişkilerin olduğu toplumlarda yaratıcı olmak, topluma daha büyük gönenç artışı sağlamak için
yeterli motivasyon oluşmayabilir. Elbette herkes maddi çıkarlar peşinde değildir. Ama bunlar
pazar ekonomisi de denilen kapitalist düzende istisnadır ve buradaki analizde tartışmanın
sadeliğini bozmamak için göz ardı edileceklerdir.
Durum: 2-B
Takas oranının bir geyik karşılığı iki kunduz, başlangıç fiyatlarının ve talebin veri olduğu bir
toplumda daha üretken olan Mustafa, verimlilik artışı sonucu elde ettiği dört kunduzu başka
bir piyasada takas için kullanırsa, kendi gönencini daha da arttırabilir. Mustafa ve Sasha
dışında birinin dört kunduzu satın alması demek, Mustafa’nın gelirinin iki kat artacağı, yani
60 TL’den 120 TL’ye yükseleceği anlamına gelir, cet. par.
Mustafa’nı tüketimi=1 geyik (30 TL)+6 kunduz (6*15 TL)=120 TL
(20)
Sasha’nın tüketimi=1 geyik (30 TL)+2 kunduz (2*15 TL)= 60 TL
(21)
Bu arada, Mustafa’nın zihinsel emeğinin katkısı sonucu, Mustafa ve Sasha’nın toplam
geliri 120 TL’den 180 TL’ye yükselir. Mustafa bu toplam gelirden daha yüksek oranda bir
pay alır, çünkü gelir farkı verimlilik artışının ödülüdür.
Toplam gelir/günde =120 TL (8*15 TL)+60 TL (2*30 TL)= 180 TL
(22)
Mustafa’nın sunduğu ürüne talep yeterli büyüklükte olduğu için fiyatında bir değişim olmadı
ve başlangıçtaki düzeyini korudu.
Durum: 2-C (fiyat dalgalanması)
Mustafa’nın avladığı kunduza olan talebin, ‘iç piyasadaki’ ortak zevklerin, dolayısıyla talebin
değişmesi sonucunda fiyatının 15 TL’den, 10 TL’ye düştüğünü varsayalım. Piyasada artık
mal kalmaması için Mustafa ile Sasha arasındaki günlük takas oranının değişmesi gerekecek
ve bir geyik, üç kunduza değiştirilecektir. Mustafa’nın aleyhine olan bu gelişme sonucu
ticaret aşağıdaki gibi olacaktır.
1 (geyik) * 30 TL = 3 (kunduz) * 10 TL
(23)
Toplam sekiz kunduzun altısı iç piyasada tüketildiğine göre, üçüncü kişilerle ticaret yapmak
için Mustafa’nın elinde 20 TL değerinde iki kunduz daha vardır.
Mustafa’nın yeni geliri = 6*10 TL + 2*10 TL = 80 TL
94
(24)
Toplam gelir=Mustafa’nın geliri 80 TL+ Sasha’nın geliri 60 TL= 140 TL (25)
Sasha şimdi iki yerine üç kunduz tüketmektedir, yani durumunda yüzde 50 bir iyileşme
olmuştur. Mustafa ve Sasha’nın toplam geliri de 140 TL’dir, başlangıç durumuna göre 20 TL
daha çok. Verimlilik artışından dolayı Mustafa’nın geliri artmıştır ama talep ve fiyattaki
dalgalanmadan, daha doğrusu düşüşten, verimliliği değişmeyen Sasha daha kârlı çıkmıştır.
Hizmet Sektöründe ‘Göreceli’ Fiyatlar
Marx dâhil Klasik dönem iktisatçıları için hizmet sektörü verimli olmayan, hatta parazit gibi
görülen bir iktisadi alandı. Bu nedenle iktisadi analizlerde yer almazdı. Açıkça söylenmese
bile hizmet sektörünü dışlayan bu gelenek Neoklasik doktrinin modellerinde de devam etti.
Dikkatle incelendiği zaman geleneksel denge modellerinin meta üretimi ve ticareti üzerine
inşa edildiği görülür. Oysa hizmet sektörünün iktisadi düzende her zaman önemli bir rolü
olmasının yanı sıra günümüz ekonomilerinde en çok istihdamın olduğu, en çok üretimin
yapıldığı bir sektördür. Hizmet, meta (mal) gibi depolanabilir, bir yerden bir yere taşınabilir
özelliklere sahip olmadığı, genellikle üretildiği an tüketildiği için üretilen ve tüketilen
miktarların ölçümü olanaksız değilse bile çok zordur. Örneğin, meta üretiminde girdi ve çıktı
miktarları arasında doğrudan bir ilişki vardır. Üretimde kullanılan girdi miktarı, bize çıktı
miktarı hakkında veya tam tersi, çıktı miktarı, üretimde kullanılan girdi miktarı hakkında bir
ışık tutabilir. Kullanılan girdi miktarı arttıkça toplam maliyet de artacak, çıktı miktarı arttıkça
da birim maliyet azalacaktır, cet. par. Hizmet sektöründe ise birim maliyet, üretim esnasında
işgücünün çalıştığı zaman ile yakından ilişkilidir. Bir doktorun veya öğretmenin veya berberin
veya bir danışmanın veya bir müzisyenin ürettiği hizmeti örnek olarak alalım. Bu kişiler ne
kadar çok saat çalışırlarsa, o kadar çok hizmet üretirler ve hizmet üretiminin birim maliyeti
düşer. Elektrik, su, enerji gibi üretimle birlikte artan değişken girdilerin maliyet artışı, meta
üretiminde olduğu kadar çıktı maliyetini etkilemez.
Üretimde harcanan emek-zaman, hizmet sektöründe önemli olduğu için ilk bakışta Klasik
iktisatçıların tercihi olan emek-zaman kıstasına göre üretilen hizmet miktarını ölçmeye
çalışmak mantıklı bir seçenek gibi görünür. Ancak, hizmet üreten bireylerin zihinsel
nitelikleri ve ürettikleri hizmetin kalitesi birbirinden farklı olduğu için nicel analizlerin pek
sağlıklı olmayacağı görülür. Ayrıca, ülkeler arası kıyaslamalarda gelişmişlik farkları
nedeniyle çok yanıltıcı nicel sonuçlar alınabilir. Örneğin, İsveç’te ders veren bir tarih
öğretmeni, Türkiye’deki tarih öğretmeni kadar yetenekli olmasa bile, ülkeler arası gelir
farklılıkları nedeniyle eğitimde kullanılan zamanın karşılığı olarak çok daha yüksek gelir elde
eder.
Ekonominin bütünü içinde çok önemli bir konuma sahip olan hizmet sektöründe değer-fiyat
analizine burada zaman darlığı nedeniyle yer verilmeyecek ve geleneksel meta sektörü
analizine devam edilecektir.
95
Meta (Mal) Sektöründe Fiyat Oluşumu
Yukarıdaki analizlerde meta üreten sektörde göreceli değer-fiyat üretimi ve ticareti üzerinde
durmuştuk. Fakat gerçek ilişkileri tam yansıtmayı engelleyen bir eksiklik vardı; üretici
kârının, üretim, fiyat oluşumu ve ticari ilişkilerde oynağı önemli rol. Şimdi sıra ticari
ilişkilerde mal takası yapmak yerine para kullanan bir ekonomide kâr olgusunu da katarak
fiyat oluşumun incelemede. Kâr olgusunun ortaya çıkmasıyla birlikte kaçınılmaz olarak
fonksiyonel gelir dağılımı da analizin kapsamına girecektir. Ancak, bu önemli konu da bu
çalışmada göz ardı edilecek ve fiyat oluşumu üzerine odaklanılacaktır. Daha önce teknolojikverimlilik95 veya makro-verimlilik analizinde sözü edilen teknolojik yeniliklerin yeni
fiyatların oluşumunda çok önemli bir rolü olmasına karşın bu konuya kısaca değinilecektir.
‘Takas’ Ekonomisinde Değerin, Fiyata Dönüşümü
Daha önce basit bir takas ekonomisinde ticareti incelerken takas oranının ürünün içerdiği
(zihinsel ve bedensel) emek (LE96), yani objektif değer (OV), ile talebin büyüklüğü (D), yani
sübjektif değeri (SV), olduğundan söz etmiş ama talebi ‘veri’ olarak kabul etmiştik. Objektif
değer, OV, bize ürünün geçmişteki üretim aşamasında içerdiği emek değeri (LEt-1) ve şimdi
üretimde aktarılan emek değeri (LEt) gösterir, kâr hariç. Sübjektif değer, SV, ise sonkullanıcılar için ürünün ne kadar değerli olduğunu gösterir.
Başlangıçta bir geyik, iki kunduz ile takas ediliyordu. Ama Mustafa’nın zihinsel emeğinin
katkısından sonra durum değişmiş ve Durum:1-A ve Durum:2-A’da gösterildiği gibi bir
geyik, dört kunduz ile takas edilir olmuştu. Durum:1-B ve Durum:2-B’de, Mustafa ve Sasha
dışında üçüncü bir kişinin talebi veri olarak kabul edilmiş ve takas sonucu Mustafa’nın geliri
ikiye katlanmıştı. Daha gerçekçi ve rasyonel bir durumu yansıttığı sanılan Durum:1-C ve
Durum:2-C’de ise hem Mustafa hem de Sasha’nın verimlilik artışı sonucu daha iyi bir
konuma geldikleri tespit edilmişti. Bu gözlemler bize şunu net bir biçimde açıklamaktadır: Bir
ürünün piyasa değişim değerini (MV97), içerdiği (zihinsel-bedensel) emek (LE) ile o ürüne
olan talebin büyüklüğü (D) belirler. Kârın olmadığını varsayarsak, piyasa değişim değerini
aşağıdaki gibi gösterebiliriz:
MV = f (OV ; SV)
(26)
MV = f (LE ; D)
(27)
veya;
Bu eşitlikten şu sonuca varılabilir; LE, yaratılan değerin kaynağıdır, ama piyasadaki
değişim değerinin son belirleyicisi talebin büyüklüğüdür (D). Kârın olmadığı bir ortamda
yukarıdaki Durum:1-C’yi, eşit piyasa değişim değerlerinin takası olarak şöyle ifade edebiliriz.
1 MVg = 3 MVk
(28)
Teknolojik- (makro-) verimlilik analizi, zihinsel emeğin ürünü olan teknolojik yeniliklerin üretim ilişkileri
üzerindeki uzun dönem etkilerini ele alır. Etkinlik (mikro-verimlilik) analizi ise kısa dönemde var olan
teknolojinin ve diğer kaynakların etkin kullanımı ile ilgilidir.
96
LE: labor embodied
97
MV: market value
95
96
Başlangıçtaki durum ise şöyleydi:
1 MVg = 2 MVk
(29)
MVg ve MVk geyik ve kunduzun piyasa değişim değerlerini simgelemektedir. Buradaki kritik
soru şudur: Bir takas ekonomisinde piyasa değerleri, MV, piyasa fiyatlarına, MP, nasıl
dönüşür?
Piyasa fiyatlarını (MP) bulmak için eşitliğin her iki tarafına, kâr () olgusunu eklemek
gerekir. Rekabet gereği kâr oranlarının (r) her iki üretici için de eşit olması gerektiğinden
ticaret sonucu temel takas ilişkisi değişmeyecek ve bir geyiğin piyasa değeri, MVg, onun
piyasa fiyatına, MPg, bir kunduzun piyasa değeri, MVk, de onun piyasa fiyatına, MPk, eşit
olacaktır.
MPg = MVg + g
bir geyiğin piyasa fiyatı
(30)
MPk = MVk + k
bir kunduzun piyasa fiyatı
(31)
 = f (D)
(32)
 = f (SV)
veya
Durum:1-C’ye göre:
1MVg + g = 3 MVk + k
varsayım gereği:
(33)
g = k
(34)
ve:
1MVg = 3 MVk
eşitlik 28’de olduğu gibi; veya:
1MPg = 3 MPk
(35)
Başka bir biçimde ifade edecek olursak; ‘takas’ yapılan bir ekonomide piyasa fiyatının,
MP, piyasa değerlerinden, MV, farkını belirleyen unsur kâr oranı veya kâr miktarıdır. Kâr
oranları eşit olarak varsayıldığından, piyasa değerlerinin, piyasa fiyatlarını birebir yansıttığını
söyleyebiliriz. Ancak, bilindiği gibi ‘takas’ işlemi, piyasa ekonomisinin işleyişinde pek
karşılaşılan bir durum değildir.
Para Ekonomisinde Fiyat Oluşumu
Her ne kadar geleneksel ders kitapları fiyatın arz-talep koşulları tarafından belirlendiğini ve
üreticiler için veri olduğunu yazsalar da bu görüş safsatadan başka bir şey değildir. Paranın
değişim aracı olarak kullanıldığı eski adıyla kapitalist, yeni adıyla ‘serbest piyasa’
ekonomilerinde her üretici kendi fiyatını kendi belirler. Uygulanan iktisadi politikaların da
etkisi olmakla birlikte burada analize devam ederken âdil rekabet koşullarının var olduğunu
ve kurumsal-kültürel altyapının piyasayı etkilemediğini varsayacağız. Her üretici, üretim
maliyetlerinin üstüne ‘piyasa koşullarına uygun’ bir kâr oranı koyarak satmaktadır ve talep
veridir. Üretim maliyeti, ücret dâhil tüm üretim girdilerinin maliyetidir. Homojen ürün söz
konusu olmadığı için, homojen üretim yöntemi veya homojen fiyat da yoktur. Her ürünün
kendine özgü nitelikleri, girdi kompozisyonu, üretim yöntemi, kalitesi ve fiyatı vardır.
Dolayısıyla, her üretici için geçerli farklı üretim teknolojisi, üretim kapasitesi ve maliyet-gelir
97
ilişkisinde farklı ‘başabaş noktası’ olabilir. Ve işgücü dışında en az bir girdi daha
kullanılmaktadır.
Daha önce ileri sürüldüğü gibi her türlü ticari değerin yaratıcısı ve değere değer
ekleyebilen tek kaynak işgücünün (zihinsel-bedensel) emeğidir. Ve her ürün son aşamada
doğanın kaynaklarına ve işgücünün emeğine indirgenebilir. Ancak, paranın değişim aracı
olarak kullanıldığı pazar ekonomilerinde ürünün piyasadaki satış fiyatı, genellikle ona
aktarılan değerin üzerindedir. Ürününü kendisine aktarılan değeri, geçen ama satış fiyatında,
MP, var olan bu farka kâr () deriz. Kâr, sermaye sahibini geliridir. Sermaye sahibi ürüne bir
değer aktarmaz, ama üretimi gerçekleştirmek için aldığı riskin karşılığı kârdır. Bir anlamda
kâr ‘artık-değer’ anlamına gelir. Bu, işçiye ödenmemiş ücret değildir. Çünkü işçi zaten ürüne
aktardığı değerin karşılığını ücret olarak alır. Kâr, sadece ve sadece işgücü tarafından
gerçekleşmesi mümkün olan bir gelirdir. İşgücünün katkısı olmadan ne bir ürün ne de
herhangi bir değer üretebilmek olanaksızdır. Ama kâr olmadan da sermaye sahibinin risk
almasını gerektirecek hiçbir itici etken yoktur. Bu çerçevede piyasa fiyatını MP, şöyle
tanımlayabiliriz: Üretim maliyeti (CP: cost of production) ve beklenen kâr oranı
tarafından temel taşları oluşan ve satış aşamasında talep tarafından son biçimini alan,
değerin parasal ifadesidir.
Tek Girdili Üretim
X-ürününün yalnız işgücü tarafından üretildiği bir ekonomi ve talebin veri olduğunu
varsayalım. Üretim maliyeti (CP) aşağıdaki gibi olacaktır:
CPx = w * L
(36)
MPx = CPx + x
(37)
ve;
Bu tek girdili üretimde, üretim maliyeti (CP), piyasa değerine eşittir (MV), ama piyasa
fiyatı (MP), kâr miktarı () kadar piyasa değerini aşar.
MP > MV
veya
MP > CP
Para ekonomisinde kâr unsurunun işleme katılmasıyla birlikte takas ekonomisinde
gözlemlediğimiz piyasa değeri-piyasa fiyatı eşitliği (MP=MV) bozulur.
Çok Girdili Üretim
X-ürününün dün üretildiğini ve bugün üretilen Y-ürününün iki girdisinden biri olduğunu
varsayalım. Diğer girdi işgücüdür, L. Y-ürününün üretim maliyeti, CP, dün ve bugün
kullanılan işgücünün maliyeti, w*L, ile dünün kârından oluşur.
CPy = wxLx + x + wyLy
(38)
Y-ürününün değeri:
MVy = wxLx + wyLy
(39)
Y-ürününün fiyatına son biçimini veren ise talebin büyüklüğü ile ondan etkilenen kâr
miktarıdır.
MPy = wxLx + x + wyLy + y
(40)
98
Başka bir ifadeyle;
MPy = CPy + y
(41)
Ve, x + y’in büyüklüğüne göre:
MP y > MV y
Zamana göre gösterecek olursak:
MPt = wLt-1 + t-1 + wLt + t
(42)
Üretimde ‘n’ sayıda girdi kullanıldığını varsayalım:
MV n = Σ LE n
(43)
MP n = Σ LE n + Σ n
(44)
Maliyetin, gelire eşit olduğu bir ‘başa-baş’ noktası (B) vardır. Fakat kârını ençoklaştırmak
isteyen üreticiler bu noktada veya altında üretim yapmak istemezler. Çünkü kâr etmeyen üretimi
kimse yapmak istemez; en azından uzun dönemde istemez. Ürün fiyatı, normal koşullarda
kendisine aktarılan değerlerden daha çoktur. Ama Mustafa ve Sasha gibi iki üretici ve tüketiciden
oluşan bir toplumda ticaret sonucu ilginç bir durum ortaya çıkar. Üreticiler ‘takas’ ticaretinde
olduğu gibi eşit miktarlarda değişim-değerini takas ediyor olacaktır. Başka bir ifadeyle, L=M
olduğuna göre, CPL=CPM ve MPL=MPM olacaktır. Bir anlamda Mustafa ve Sasha’nın piyasa
fiyatları, başabaş noktası fiyatları, kârsız fiyatlar, gibi olacaklardır.
Bu arada üretici, yani kapitalist olmayanlar, ürünlere aktarılan değerler dışında bir risk
primi ödemeye devam edeceklerdir. Başka türlü üretimin sürekliliği sağlanamaz. Üretimin
sürekliliği için sermaye sahibi olmayanların bir anlamda sermaye sahiplerine gelir yaratmaları
gerekecektir.
Sıradaki ilgili kritik soru şu olmalıdır: Rekabetçi bir piyasada piyasa fiyatı, MP, zihinsel
emeğin katkılarından (teknolojik yeniliklerden) nasıl etkilenir?
Aşağıda, bu sorunun yanıtı üç farklı duruma göre incelenecek ve bir yanıt aranacaktır.
1. Veri ürün ve veri teknoloji (üretim yöntemi);
2. Veri ürün fakat yeni teknoloji (üretim yöntemi)
3. Yeni ürün ve yeni teknoloji (üretim yöntemi).
1. ‘Veri Ürün’, ‘Veri Teknoloji’ ve Kâr
Üretim teknolojisinin bir biçimde önceden üretildiğini ve kullanılan araç-gereç tarafından
içerildiğini varsayalım. Tam kapasite üretimde ve aynı zamanda etkinliğin optimum düzeyde
olması durumunda kâr oranı (r), üretim maliyeti, fiyat ve talebin büyüklüğü tarafından
belirlenecektir. Veya farklı bir ifadeyle, üretim maliyeti veri iken, belirlenen kâr oranı satış
fiyatını (MP) ve talep edilen miktarı (Q) belirler.
99
Şekil 3-1 bize teknoloji, üretim kapasitesi ve talep veri iken, kâr oranı ile üretilen miktar
arasındaki ilişkiyi gösterir. B gelir ve giderin eşit olduğu, kârın olmadığı başabaş noktasıdır. Kâr
oranı veya miktarı toplam üretim artıp q’dan sağa, q*’ya doğru kaydıkça artış gösterecektir.
Üretim tesisin en üst kapasitesi olan q*’da kâr oranı veya miktarı en üst düzeyde olacaktır.
Şekil 3-1
Herhangi bir sektörde satış fiyatının tek, üretim yöntemlerinin veri ama farklı ve üretim
maliyetleri ile üretim kapasitelerinin de farklı olduklarını varsayalım. Her üreticinin elde ettiği
kâr oranı, sektörün ortalama kâr oranından farklı olacaktır. Bunun başlıca nedeni üretilen
miktarlardır, cet. par. Başka bir ifadeyle, aynı (homojen) veya farklı ürünler, farklı
teknolojilerle (üretim yöntemleriyle) üretildikleri zaman, birim maliyetler, optimum üretim
miktarları (üretim kapasiteleri), başabaş noktaları ve kâr oranları farklı olacaktır. Farklı üretim
miktarları da kâr oranlarını farklı etkileyecektir.
Talepteki Dalgalanmaların Etkisi
Başlangıçtaki geçerli fiyat düzeyinin tam kapasite üretimi sağlayacak bir talep yarattığını
varsayalım. Ama ardından herhangi bir nedenden dolayı talep eğrisi Şekil 3-2’de gösterildiği
gibi D1D1’den D2D2’ye gerilesin. Talepteki bu azalma sadece üretilen miktarı değil, elde
edilen kâr miktarı ve oranını da etkiler. Toplam üretimin q*’dan q1’e gerilediğini varsayarsak,
kâr miktarı da Bcd’den, Bab’ye düşecek; abcd alanı kadar azalacaktır. aq1 bize yeni eksik
kapasite üretim düzeyini gösterir.
Şekil 3-2: Toplam maliyet ve gelir
100
Talebin, üretim kapasitesinin ve kârın azalması karşısında üretici satış fiyatını değiştirerek
tepki verebilir. Eğer MP arttırılırsa, O-TR gelir hattı daha dikleşir ve OTR1, olur (bkz. Şekil
3-3). Buna karşın eski kâr miktarını elde etmek pek olası gözükmemektedir. Eğer MP
düşürülürse, O-TR gelir çizgisi daha yatay olacak ve üretim kapasitesi artacaktır; tabii eğer
talep fiyat düşüşüne olumlu bir tepki verip, artarsa. Ama bu durumda bile eski kâr miktarını
elde etmek pek olası gözükmemektedir.
Şekil 3-3
Özetleyecek olursak: Fiyatı belirleyen etken, ürünün içerdiği emektir (LE-labor
embodied) anlayışı bize gerçek olguyu tam olarak yansıtamamaktadır, özellikle de arz ve
talebin dengesizliği söz konusu olduğunda. Bir ürünün geçmişteki aşamaları esnasında
kullanılan emek için ödenen ücret ve elde edilen kâr ile son aşamada ödenen ücret, o ürünün
asgari objektif değişim değerini belirler. Ürünün en son satış fiyatı ise piyasadaki talebin
büyüklüğü ve beklenen kâr oranıyla doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla, yalnız üretim maliyeti
değil, talebin büyüklüğü ve kâr oranı hep birlikte fiyatı belirlerler, cet. par.
101
Teknolojik (Makro-) Verimlilik Artışı ve Fiyat
Yukarıdaki analizde teknolojinin veri olduğu varsayılmıştı. Oysa uzun dönemde sürekli
olarak teknolojik yenilikler piyasaya sunulur ve bu durum yeni fiyatların oluşumuna neden
olur. Aşağıdaki analizde talebin veri ve üretimin tam kapasite olduğunu varsayacağız.
2. ‘Veri’ Ürün, ‘Yeni Teknoloji’ ve Kâr
Zihinsel emeğin ürünü olan teknolojik yenilikler iktisadi yaşamın çok önemli bir gerçeğidir.
Sürekli olarak yenilikler icat edilmekte, geliştirilmekte ve bunların içinde kârlı olması
beklenenlerden üretimde yararlanılmaktadır. ‘Veri’ bir ürünü, ‘yeni üretim yöntemi’ ile
üretmek istemenin iki temel amacı vardır, cet. par:
1. Üretim maliyetini düşürerek, aynı satış fiyatından daha yüksek kâr elde etmek; veya
2. Maliyetle birlikte fiyatı düşürerek, rakiplere karşı fiyat avantajı sağlamak.
Yeni bir üretim yönteminin98 kullanılmasıyla birlikte maliyet düşecek, beklenen ve çoğu
zaman gerçekleşen normal kâr oranı, rakipler arayı kapayana kadar eskisinden daha yüksek
olacak, veya fiyat avantajı nedeniyle pazar payı büyüyecektir. Şekil 3-4 maliyette tasarruf
yapan bir teknolojik yenilik sonucu azalan maliyeti ve artan kârı göstermektedir. TCx-TCx
oluşan yeni maliyet doğrusudur. Teknolojik yenilik öncesi kâr bölgesi abB, yeni kâr bölgesi
acBx ve acBx > abB.
98
İster maliyet düşüren, isterse yeni ürün sunan olsun, teknolojik yeniliklerin üreticiler tarafından
kullanılmalarının amacı uzun dönemde kârı ençoklaştırmaktır.
102
Şekil 3-4
Yeni teknolojinin üretim maliyetini doğrudan düşürmek yerine dolaylı düşürdüğünü ve girdi
miktarı-maliyeti belli iken çıktının arttığını varsayalım. Eğer fiyat değişmemişse, kâr miktarı
ve oranı gene artış gösterecektir (Bkz. Şekil 3-5). Yeni üretim kapasitesi artarak Oqx’den
Oqxx’ya yükselmiş, yeni kâr alanı BTRxxTCxx olmuştur. Girdiler aynı lakırken çıktının
artması birim üretim maliyetinin de azalması anlamına gelir.
Şekil 3-5
Teknolojik yenilik sayesinde birim üretim maliyeti azaldığına göre, fiyat ne olacak? Aynı
mı kalmalı, yoksa o da azalmalı mı?
Eğer talepte bir azalma söz konusu değilse, fiyatı değiştirmeye gerek yoktur. Böylece
teknolojik yenilik sonucu elde edilen kâr miktarı ve oranı artacaktır. Eğer rakipler karşısında
düşük maliyet avantajını kullanıp, pazardan alınan payı büyütmek hedefleniyorsa, fiyatın
düşmesi gerekecektir. Tabii fiyatın düşmesi, potansiyel kârın azalması anlamına gelir.
Üreticinin uzun dönem hedefi bu konuda belirleyici bir unsur olacaktır.
103
Özetle; zihinsel emeğin ürünü olan teknolojik yenilik, normal olarak hem fiyat hem de
kâr düzeyini etkiler. Fiyatın ne olacağına, piyasa koşulları ve uzun dönem hedefler
çerçevesinde, üretici karar verir.
3. ‘Yeni Ürün’, ‘Yeni Teknoloji’, Fiyat ve Kâr
Ekonomik ilişkilerin en önemli özelliklerin biri sürekli olarak piyasalara sunulan teknolojik
yenilikler sayesinde ‘yeni ürünlerle’ karşılaşmasıdır. Uzun dönem gönenç artışının kaynağı da
zihinsel emeğin ürünü olan bu yeniliklerdir. Yeni bir ürün, genellikle, yeni bir üretim
yöntemini de beraberinde getirir ve böylece toplum dinamizmini hiç kaybetmez. Teknolojik
yenilikler nedeniyle hiçbir şey durağan (statik) değildir, aksine sürekli değişim içindedir.
Yeni ürünler söz konusu olduğunda oluşacak olası fiyat konusunda fikir üretmek, analiz
yapmak da zorlaşır. Çünkü karşılaştırma yapılabilecek bir ürün yoktur ve talebin ne olacağı da
önceden bilinemez. ‘Yeni’ üretim koşullarında üretilen, ‘yeni’ ürün için ‘yeni’ bir fiyat
oluşacaktır. Ancak, fiyatın ne olacağı hakkında kesin bir fikir üretememekle birlikte, ‘kâr
beklentisi’ hakkında kesin bir fikir öne sürülebilir: beklenen kâr, piyasa ortalamasının
üstündedir. Çünkü ürün yeni olduğu için, yeni bir talep oluşacak ve büyük olasılıkla arz edilen
miktar talebi karşılamaya yetmeyecektir. Teknolojik yenilik sahibi elde ettiği patent hakları
sayesinde rakipler araya kapayana kadar piyasada ‘tekel’ olacağından, ‘beklenen’ ve
genellikle gerçekleşen kâr oranı piyasa ortalamasından yüksek olacaktır.
Son Sözler
Bu çalışmanın tezi, üretilen veya var olana eklenen her değişim değerinin kaynağının
işgücünün emeği, daha somut bir ifadeyle, zihinsel emeği olduğunu göstermekti. Yapılan
analizler bu görüşün doğruluğunu kanıtlamıştır. Ürüne aktarılan değer, üretiminde kullanılan
emeğin değeri kadardır.
Paranın değişim aracı olarak kullanıldığı kapitalist bir toplumda, üretimin her aşamasında
ürüne aktarılan değere risk primi de denen kâr eklenir. Kâr oranı satış fiyatını etkiler. Ayrıca,
ürüne olan talep de fiyat üzerinde etki yapar. Farklı bir biçimde ifade edecek olursak, ürünün
satış fiyatında maliyetin rolü büyüktür; ama kâr oranı da fiyatı etkiler ve son söz talep
tarafından söylenir.
Üretilen metaların temel kaynağını bulmak için üretim aşamaları geriye doğru
incelendiğinde, son aşamada, daha doğrusu üretimin başlangıç aşamasında sadece iki üretim
faktörü kaldığı görüler: Doğa ve emekçi. İnsan, bedensel gücünü ve zihinsel becerilerini
kullanarak, doğanın varlıklarını faydalı ürünlere dönüştürür. Bu dönüşüm sürecinde zihinsel
emeğin ürünü olan teknolojik yenilikler çok önemli bir rol oynar. Yaşam standardının sürekli
yükselmesi ve karamsar iktisatçıların öngördüğü gibi uzun dönem kâr oranının sıfıra doğru
düşmemesinin nedeni teknolojik yeniliklerdir.
Üretim teknolojisinin ve etkinliğin (mikro-verimliliğin) optimum düzeyde olduğunu
varsayalım. Zihinsel emeğin ürünü teknolojik yenilikler, ürünlerin fiyatları üzerine iki tür etki
yapar:
104
1. Birim üretim maliyetini düşürerek fiyat veya kâr düzeyinin değişimine olanak sağlar.
2. ‘Yeni’ ürünler üretilmesine, dolayısıyla ‘yeni’ fiyat oluşumuna neden olur.
Birinci durumda potansiyel kâr oranı, ikinci durumda ise ‘beklenen’ ve genellikle
gerçekleşen kâr oranı, piyasa ortalamasının üstündedir.
Gelir dağılımı konusu çok önemli olmasına karşın ana konuya sadık kalmak için üzerinde
durulmadı. Ama yapılan analizler şunu gösterdi: Daha âdil ve eşitlikçi bir gelir dağılımı için,
her bireyin üretici-tüketici, yani hem kapitalist hem de tüketici olmasında yarar vardır.
Böylece herkes kârdan pay alabilecektir. Herkesin ‘eşit’ oranda kârdan pay alması mümkün
olsaydı, gelir dağılımı optimum olmasa bile çok daha âdil olurdu.
105
Kaynaklar
İnternet Kaynakları:
Kur’an’ı Kerim
http://kuran.diyanet.gov.tr/Kuran.aspx#1:1 2013-07-07
http-1
http://e-hadis.net/hadis-ara/tum-hadisler/hurma,-eşit-değiş-tokuş/6
2013-07-13.
http-2
http://www.islamicity.com/mosque/QURAN/43.htm 2013-07-20.
http-3
http://www.questionsonislam.com/article/questions-commercial-ethics
2013-10-18.
------------------------------------------------------------------------------------------------------AbuSuleyman, A.A. 1989
“The Theory of the Economics of Islam (II)”
Journal of Ec. and Management, 1998, Vol.6 No:2
www.iium.edu.my/enmjournal/vol6no2.pdf, 2012-11-15, p.87
Ahmed, H. (Ed.)
2002
Theoretical Foundations of Islamic Economics
Islamic research & Training Inst., Islamic Dev. Bank
Armağan, S.
1996
İslam Ekonomisi
Timaş Yayınları, İstanbul.
Ashker, A.-Wilson, R. 2006
“Islamic Economics: A Short History”
www.bandung2.co.uk/Books/Files/Economics/
Islamic%20Economics%20%28A%20Short%20
History%29.pdf,
2012-11-15
Bayındır, A.
2007
“Ticaret ve Faiz”
Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul
www.suleymaniyevakfi.org, 2012-12-26
Blaug, M.
1990
The History of Economic Thought
Edward Elgar Pub.. Ltd., Hants
Chapra, M.U.
2001-a What is Islamic Economics?
Prize Winners’ Lecture Serie 9
Islamic research & Training Inst. Islamic Dev. Bank
--- “ ---
2001-b “Islamic Economic Thought & The New Global Ec.”
http://www.irti.org/irj/go/km/docs/documents/
IDBDevelopments/Internet/English/IRTI/CM/
downloads/IES_Articles/Vol%209-1..M%20U%20
Chapra..ISLAMIC%20ECONOMIC%20THOUGHT.pdf
2012-11-04
--- „ ---
2008
“The Islamic Vision of Development in the Light of Maqasid
al-Shari’ah, The Int.Institute of Islamic Thought”
http://i-epistemology.net/attachments/201_OmarChapra-Islamic-Development%5B1%5D.pdf, 2012-11-15
106
--- “ ---
2010
“Islamic Economics: What It Is & How It Developed”
http://eh.net/encyclopedia/article/chapra.islamic,
2012-11-04
Gazali, İmam
2007
Dilimize Nasıl Sahip Çıkabiliriz?
Polen Yayınları, İstanbul.
--- „ ---
2008
Yöneticilere Tavsiyeler
İlke Yayıncılık, İstanbul.
--- „ ---
2009
Dünyanın Süsüne Aldanma
Dua Yayıncılık, İstanbul.
--- „ ---
2011-a Kudsi Hadisler
Semerkand-58.
--- „ ---
2011-b Hakikate Giden Yol
Semerkand-54
--- „ ---
(….)
Âbidler Yolu
Hisar Yayınevi, İstanbul.
Ghazali, A.H.
1994
Man is the Basis of the Islamic Strategy for Ec.
Development.
Islamic Research & Training Inst. Islamic Dev. Bank.
Gürak, H.
2011-a İktisat
Genesis kitabevi, Ankara.
--- “ ---
2011-b İktisat-2
Genesis kitabevi, Ankara.
Hasan, Z.
1995
“Economics Develeopment in Islamic Perspective”
Journal of Islamic Economics, 1995, Vol.3 No:2
www.iium.edu.my/enmjournal/vol3no2.pdf, 2012-11-15
--- “ ---
1998
“Islamization of Knowledge”
Journal of Ec. and Management, 1998, Vol.6 No:2
www.iium.edu.my/enmjournal/vol6no2.pdf 2012-11-15, p
--- „ ---
2008
“Theory of Profit from Islamic Perspective”
http://mpra.ub.uni-muenchen.de/8129/ 2012-10-25.
Hassan, A.
2013
“What is the Curent Situation of Islamic Economics
Studies Today and
What is
the Future of Them”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
Hicks, J.
1983
Classics and Moderns
Basil Blackwell Publ., Oxford
Keynes, J.M.
1973
The General Theory Of Employment, Interest And Money,
Macmillan Cambridge University Press
Khan, M.A.
[..]
“Islamic Economics: The State of the Art”
http://i-epistemology.net/attachments/530_IOD%20%20VII%20-%20Islamic%20Economics%20%20The%20State%20of%20the%20Art.pdf 2012-11-15
107
Khan, F.
2013
“Where Islamic Economics Should Generate”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
Korkmaz, A. ve
Diğerleri
2013
İnsani Ücret
İLKE Araştırma Raporları:3, İstanbul.
Marx, K.
1976
Capital, Vol. I
Penguin Books
Marshall, A.
1990
Principles Of Economics, Vol. I & II,
Macmillan And Co., London
Orman, S.
2007
Gazali’nin İktisat Felsefesi
İnsan yayınları, İstanbul
--- “ ---
2008
İktisadi Kalkınma Politikaları ve Değerler
İçinde: R.Şentürk (Ed.) 2008, Ekonomik Kalkınma ve
Değerler, UTESAV Yayınları, İstanbul.
--- ’’ ---
2010
İktisat, Tarih ve Toplum
Küre Yayınları, İstanbul
--- “ ---
2013
“İslam, İnsan ve İktisat”
www.ikder.org/sempozyum/makaleler/Sabri_OrmanIslam_Ekonomisi_Kavrami.pdf 2013-02-20
Ricardo, D.
1990
On The Principles Of Political Economy And Taxation,
Cambridge Uni. Press
Rosly, S.A.
1995
“Economic Principles in Islam”
Journal of Islamic Economics, 1995, Vol.3 No:2
www.iium.edu.my/enmjournal/vol3no2.pdf 2012-11-15,
Sadeq, A.H.M.
1989
“Factor Pricing & Income Distr. from an Islamic Perspective”
Journal of Islamic Economics, 1989, Vol.2 No:2
www.iium.edu.my/enmjournal/vol2no2.pdf, 2012-11-15
Sadr, M.B.
1980
İslam Ekonomi Doktrini (Iqtisaduna - Our [Islamic]
Economics) Hicret Yayınları
Salleh, M.S.
2013
“Concepts in Islamic Economics Revisited: The Case of
Poverty”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
Schumpeter, J.A.
1954
History of Economic Analysis
Oxford Uni. Press, New York
Tabakoğlu, A.
2008
İslam İktisadına Giriş
Dergah Yayınları, İstanbul.
--- „ ---
2010
“İslam İktisat Ahlakı“
Din ve Hayat, İstanbul Müftülüğü Dergisi,
Sayı:10,s.18-22
--- “ ---
2012
“İktisat Öznesi Olarak İnsan”
İslam ve Ekonomi Sempozyumu, I-II, İKDER.
108
Tabakoğlu,A- ve
Diğerleri
1988
İslam İktisadi Araştırmaları
Dergah Yayınları, İstanbul.
Zaman, S.M.H.
1984
“Definition of Islamic Economics”
J. Res. Islamic Econ., Vol. 1, No. 2, pp. 49-50 (1404/1984)
http://islamiccenter.kau.edu.sa/arabic/Magallah/
Pdf/Old-1-2/SMZaman_16.pdf, 2012-11-16
Zaman, A.
2010
“The Normative Foundations of Scarcity”
https://docs.google.com/viewer?a=v&pid=sites&srcid=
ZGVmYXVsdGRvbWFpbnx6YW1hbmlzbGFtaWNlY29
ufGd4OjY3Nzk4N2Y5OTlhYzc1NmY 2012-11-16
--- ---
2013
“Re-Defining Islamic Economics”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
109
Bölüm-5
İslami Ticaret Kuramı Hakkında
110
Giriş
İslami ilkelere göre tüccarın bir çeşit “kutlu” bir konumu ve değeri vardır. Elbette söz konusu
olan dürüst tüccardır. Hz. Muhammet de Peygamberlik müjdesi gelene kadar başarılı bir
tüccar olarak geçimini sağlamıştı. Hatta tanınmış bir ticaret kenti olan Mekke’nin tanınmış
ailelerinin üyeleri olan ilk üç Halife (Ebu Bekir, Ömer ve Osman) de tüccarlık yaparak
geçimlerini sağlarlardı. Dolayısıyla İslami anlayışa göre ticarete dayalı iktisadi faaliyetler iş
hayatının can damarını oluşturuyor ve diğer iktisadi faaliyetlerin yapısını ve gelişimini de
etkiliyordu. Elbette zanaatkârlık ve çiftçilik ile geçimini sağlayanlar da vardı ama bu iş
kollarının çölün ortasındaki yerleşim yerlerinde gelişebilmeleri için uygun bir ortam olduğunu
söyleyemeyiz.
“İslami ticari anlayışının özünde müşterilere karşı gösterilen içtenlik, güvence, zamanın ruhunu
iyi kavramak ve en yüksek şefkat ve dürüstlük vardır. Tüccar bunlardan birini eksik yaptığında
alışverişin özüne zarar verir ve kendi rızkını engeller.” (http-1).
Alışverişte taraflar arasında haksızlığa uğrayan bir tarafın olmaması için taraflarda karşılıklı
“rıza” koşulu aranır. Nisa suresi bu konuda şöyle der: “Ey iman edenler, mallarınızı
aranızda karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret dışında haksız sebeplerle yemeyin” (Nisa
4/ 29). Arapça kökenli “rıza” sözcüğü karşılıklı isteme, uygun bulma, kabullenme anlamına
gelir. Dolayısıyla İslami inanca göre herhangi bir alış-verişte tarafların değiş-tokuşu istemesi
ve sonucunu kabullenmesi gerekir. Ancak kabullenmek, bir tarafın diğer tarafı aldatmasını,
haksız kazanç elde etmesini meşrulaştırmaz. Haksız kazanç haramdır, bir tarafın diğerine
“zulüm” yapması demektir.
“Allah, alışverişi helal, faizi haram kılmıştır.” (Bakara; 2:275). Ticarette veya genel olarak
kâr oranı için konmuş bir üst sınır yoktur. Ama bu durum tüccarın malını istediği fiyata
satabileceği anlamına gelmez. Devlet gerekli gördüğü zaman tüketicileri korumak amacıyla
önlemler alınabilir. Dolayısıyla, tüccarın açgözlü davranması veya aşırı fiyat talep etmesi
doğru bir davranış olarak kabul edilmez. Bir gün tüccarlar piyasada fiyat ayarlamaları için Hz.
Muhammet’e danıştığında şöyle bir yanıt alırlar:
“Şüphesiz, fiyatı tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızkı veren Allah’tır. Ben, sizden birinizin
mal ve can konusundaki bir haksızlıktan dolayı, hakkını benden ister olduğu hâlde Rabb’ime
kavuşmak istemem.” (Ebu Davud, Büyû 49; Tirmizî, Büyû 73; İbn Mâce, Ticârât 27) (http-1).
Ticaret o kadar muteberdir ki Müslüman tüccarın Cuma namazından sonra bile alışveriş
yapması teşvik edilir. Bu konuyla ilgili ayet şöyle der:
“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah'ın zikrine
koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.
Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah'ı çok
zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” (Cuma;62;9-10) (Kuran’ı Kerim).
Kendisine en doğru rızkın hangisi olduğu sorulduğunda Hz. Peygamber şöyle yanıtlar:
111
“Alın teriyle ve ticaretten kazanılan.”99 (http-1).
Bir başka Hadis’te Hz. Peygamber’in şöyle dediği söylenir: “Rızkın onda dokuzu ticarettedir.”
(http-1). Bu Hadis Kütüb-ü Sitte denen Hadisler arasında yer almaz ama İmam Gazali’nin
İhya’sında (İhya; 2/64) yer verilir. (http-3).
Hz. Muhammet tüccara bir de çok önemli müjdesi vardı:
“Doğru tâcir kıyamet gününde Allah’ın arşının gölgesindedir.” “Doğru, emin bir tâcir
peygamberler, sıddikler, şehidler ile haşrolur.” (Tirmizi;12/4;aktaran Tabakoğlu; 2008;304;
dipnot).
Müslüman tüccarın uyması gereken, Kur’an’da ve Hadislerde işaret edilen temel ilkelerin
başlıcaları şunlardır:
- Güne ve işe besmele ile işe başlamak.
- Helal kazanç.
- Ürünün ayıbını veya kusurunu gizlememek.
- Faiz almamak.
- Piyasa fiyatını etkilemeye çalışmamak.
- Karaborsa işlerden kaçınmak.
Özetleyerek söylenecek olursa, Müslüman tüccarın haramdan kaçınması, helal kazancın
peşinde olması gerekir.
Hem Hz. Peygamber’in hem de ilk üç halifenin bizzat uyguladıkları bir meslek olmasına,
Kur’an’da ve Hadislerde ticari faaliyetlere yer verilmesine, geçen yüzyıllar boyunca hiçbir
dönemde İslami yöneticiler tarafından dışlanmamış olmasına karşın şimdiye kadar ortaya
konmuş Müslüman olmayan toplumlara da hitap eden, onlara yol gösteren “bilimsel” bir
ticaret kuramı yoktur. Oysa İslami din bilginleri yüzyıllardır yukarıda sözünü ettiğimiz
konulara değinirler, Kur’an’dan ve Hadisler‘den ilgili bölümleri aktarırlar. Ne Ayetlerde ne de
Hadislerde İslami “bilimsel” iktisadi kuramla ilgili görüşlerin yer almaması elbette sürpriz
değildir. Çünkü daha önce de defalarca vurgulandığı gibi, ne Ayetler ne de Hadisler iktisat
bilimini öğretmek amacını taşırlar. Sürpriz olan şey yüzyıllar boyunca İslam din bilginlerinin
ve son 60-70 yılda İslami iktisatçıların ticaretin toplumlara iktisadi yararları ile ilgili
“bilimsel” iktisadi görüşler ortaya koymamış olmalarıdır.
İslam din bilginlerinin ve İslami iktisatçıların “bilimsel” bir iktisadi ticaret kuramı
oluşturamamış olmasının, bir anlamda bu konuya ilgisizliğin neden(ler)i ne olabilir?
Eğer İslami bilginler: “Nasıl olsa günün birinde bütün insanlar Müslüman olacak ve herkes
İslami ilkeler göre yaşayacak.” Diye düşünerek Müslüman olmayanlara da hitap eden ve
“evrensel” geçerli “bilimsel” ticaret kuramları oluşturma girişiminde bulunmadılarsa, “yanlış”
düşünmüşler. Hala dünya nüfusunun çoğınluğu Müslüman olmadığına göre bir an önce onlara
da hitap edecek “bilimsel” ticaret kuramları geliştirmenin zamanı çoktan gelmiştir, hatta geç
bile kalınmıştır.
99 Ahmad bin Hanbal, Musnad, 3/466: Burada kast edilen aldatmanın ve yalanın olmadığı ticarettir.
112
“Yeni” bir Ticaret Kuramı Oluşturmak
İslami iktisatçıların şimdiye kadar neden bir ticaret kuramı oluşturma çabası göstermediklerini
anlamak zor. Eğer bir İslami “bilimsel” ticaret kuramı olsaydı, Müslüman olmayan
toplumlara İslami düşünce biçiminin özelliklerini göstermede çok yararlı olurdu, herhalde.
Böyle bir kuram aracılığıyla İslami ticaret anlayışının yanı sıra İslami yaşam biçimi de
anlatılmış olurdu.
Şimdiye kadar İslami bir ticaret kuramının oluşturulamamış olması ciddi bir bilimsel eksiklik
olmakla birlikte iş işten geçmiş değildir. Herhalde İslami iktisatçılar en kısa zamanda bu
boşluğu kapatmaya çalışacaklar ve İslami ilkelere uygun “bilimsel” ticaret kuram(lar)ı
geliştireceklerdir. Bu amaç doğrultusunda İslami iktisatçıların önünde üç seçenek var:
1. Batılı Seküler iktisatçıların geliştirdiği ticaret kuramlarından birini kabullenmek.
2. Var olan Seküler kuramlardan birini İslami ilkelere ve değerlere uyarlamak suretiyle
“yeni” bir ticaret kuramı oluşturmak.
3. Tamamen İslami ilkeler üzerine inşa edilmiş “yeni” bir ticaret kuramı oluşturmak;
Seküler Ticaret Kuramları Hakkında
Öncelikle Seküler Batılı iktisatçıların oluşturduğu ve geliştirdiği bir ticaret kuramının
adaptasyonu seçeneğini değerlendirelim.
Ticaret kuramlarının iktisat ders kitaplarındaki tanıtımı genellikle A. Smith’in ‘mutlak
üstünlük’ ilkesine dayanan “Klasik” ticaret kuramı ile başlar ve Ricardo’nun
‘karşılaştırmalı üstünlük’ ilkesine dayalı kuramı ile devam eder. Üretimle ilgili Klasik
iktisadi kuramlar genellikle emek-değer kavramı üzerine inşa edilirlerdi. Bu kavramın
kullanımından ve bağlantılı iktisadi görüşlerin gidişatından hoşnut olmayan bazı iktisatçılar
zaman içinde farklı özellikleri olan ticaret kuramları üretmeye ve geliştirmeye çalıştılar ve
epeyce katkıda bulundular. Bu katkıların öncülleri ve en tanınmışları ‘teklif eğrileri’, ‘fırsat
maliyetleri’ ve ‘faktör donanımı’ kuramlarıdır. Daha sonraları Singer-Prebisch, Bhagwati,
Lewis gibi bazı gelişmekte olan ülke iktisatçıları da küresel ticaret ilişkilerine çeşitli kuramsal
katkılarda bulundular. Ayrıca ‘teknoloji farklılıkları’ veya ‘nitelikli emek’ veya ‘ürün
dönemleri’ veya ‘açıklanmış kıyaslamalı üstünlükler (RCA)’ gibi değişik katkıları da
unutmamak gerekir. Bunların içinde en yaygın kabul göreni ‘karşılaştırmalı üstünlük’
ilkesine göre oluşturulan kuramlardır.
Ancak, iktisat bilimi açısından ortada çok üzücü bir durum var. Şimdiye kadar ortaya konan
küresel ticaret kuramlarının hiçbiri “gerçek” küresel ticari ilişkileri gerçekçi bir boyutta
incelemeyi başaramamıştır. Genellikle yanlış veya gerçek-dışı varsayımlar, olgular ve
ilişkilerden yola çıkıldığı için, küresel (uluslararası) ticari kuramlar genelde sadece akademik
ortamlarda geçerli hayali ilişkileri incelemekten öteye gidememiştir. Kuramları “gerçek dışı”
yapan en önemli yanlışlardan biri, belki de en önde geleni, ticaretin “ülkeler arasında”
yapıldığı varsayımından yola çıkılmasıdır. Oysa ülkeler ticaret yapmaz; ticareti yapan
ticari işletmelerdir. Uluslararası ticaretten söz edildiğinde bir ülkenin işletmelerinin
gerçekleştirdiği ticaret anlaşılmalıdır. Bir başka deyişle, uluslararası ticaret, bir ülke içindeki
işletmeler ile diğer ülkelerdeki işletmeler arasında gerçekleşen toplam ticaret anlamına gelir.
113
Batılı iktisadi kuramlar çerçevesinde geliştirilen ticaret kuramlarındaki önemli diğer bir yanlış
“karşılaştırmalı üstünlük” ilkesinin ön plana çıkarılması ve bu bağlamda oluşturulan
modellerin gerçek olguları açıklamaktaki yetersizliğidir. İdeolojik saplantılar bir tarafa
bırakılıp, paradigmalar akılcı ve gerçekçi bir yaklaşımla yeniden değerlendirildiğinde,
‘mutlak üstünlük’ ilkesini reddeden paradigmaların birçok ciddi yanlışlar ve eksikler
içerdiği görülecektir. Çünkü yukarıda belirtildiği gibi ticareti ülkeler değil, ülkelerdeki
işletmeler yapar. Bu ikisinin arasında büyük fark vardır.
Ticareti işletmeler mi yapar? Yoksa ülkeler mi? Sorusunun yanıtını bulmak için derin bilimsel
araştırmalara filan gerek yoktur. Dış ticaret ile uğraşan “herhangi” bir işletmenin “herhangi”
bir elemanı ile konuşulunca dış ticareti yapanların ülkeler değil, firmalar olduğu çok net bir
şekilde ortaya çıkacaktır. Ve işletmeler ticarette “mutlak üstünlük” ilkesine göre ticaret
yaparlar, “karşılaştırmalı üstünlük” ilkesine göre değil.
Okuyucunun aklına şu sorular gelebilir:
1. Eğer dış ticaret ile ilgili karşılaştırmalı üstünlük kuramlarının yetersizliği yukarıda ileri
sürüldüğü gibi açıkça görülebiliyorsa, neden şimdiye kadar kimse bunun farkına
varmadı?
2. Firmalar arası ticaret sonucu veriler ‘ülke’ adına kaydedildiklerine göre, ‘ülkeler arası
ticaret’ demek neden sakıncalı olsun?
Birinci soruya şöyle bir yanıt verilebilir: Smith, yeni oluşmakta olan kapitalist süreçte emekdeğer-fiyat-büyüme gibi anahtar kavramların açıklamasını yapmaya çalışırken, bir yandan da
savunduğu yeni düzenin, yararlarının, küresel ticaret açısından, Merkantilist düzenin
anlayışından daha üstün olduğunu göstermeye çalışıyordu. Yaşadığı dönemin koşulları ve
iktisat biliminin gelişmişlik düzeyi göz önüne alındığında Smith’in uluslararası ticaret
konusunda katkısı bazı eksikler ve hatalara karşın çok önemliydi. Herkesin bildiği ‘mutlak
üstünlükler’ kuramı böyle bir ortamda ortaya çıktı.
Ancak, iki-ülke, iki-ürün çerçevesinde oluşturulan Smith’in modelinin önemli bir sorunu
vardı. Eğer iki ülkeden biri her iki ürünün üretiminde de mutlak üstünlüğe sahipse ülkelerarası
ticaret yapmak için bir motivasyon veya gerekçe kalmıyordu. Bu zor durumda Ricardo’nun
‘karşılaştırmalı üstünlükler’ kuramı serbest ticareti savunan Anglo-Sakson iktisat biliminin
imdadına yetişti. Artık gelişmiş veya gelişmekte olan bütün “ülkelerin” neden birbirleriyle
“serbest” ticaret yapmaları gerektiğini açıklayan ‘bilimsel’ bir kuram vardı. Serbest ticareti
savunan iktisatçılar “ülkeler arası” ticareti akılcı gibi gösteren bu yeni kurama dört elle
sarıldılar ve dünyanın her tarafında yücelttiler.
Ricardo sonrası birçok iktisatçının çabalarıyla emek-değere dayalı dış ticaret kuramı çeşitli
aşamalardan geçerek, geliştirildi. ‘Ülkelerarası karşılaştırmalı üstünlükler’ yasasına dayalı
kuram hâlâ yaygın bir şekilde kullanılıyor ve öğretiliyor. Bu arada, bazı iktisatçıların
‘bilimsel’ ticaret kuramları ile ‘gerçek’ küresel ticari ilişkileri uyumlu hale getirme çabaları
elbette sevindirici bir gelişme olmakla birlikte, (bkz. Krugman, 1996) bu çabaların nasıl bir
sonuç vereceğini zaman içinde hep birlikte göreceğiz.
Tarihsel perspektif içinde Klasik dönem sonrası iktisatçılar arasında en gerçekçi yaklaşımı
sergileyen kişilerden birinin Vernon (1966) olduğunu ileri sürmek yanlış olmayacaktır.
Vernon’a göre ‘teknolojik yenilik’, ölçek ekonomisi’ ve ‘belirsizlik’ gibi faktörler üretim
maliyetleri ve üretim yeri açısından önemli etkenlerdir (Vernon;1966;190). Dolayısıyla
114
işletmelerin ülkelerarası ticaretinin yapısı ve büyüklüğü de büyük oranda bu etmenler
tarafından belirlenecektir.
İşletmeler arası rekabette geçerli olan belirleyici özellikte önemli bir ilke vardır; ‘mutlak
üstünlük’ ilkesi ve bu ilke sadece fiyat için değil, kalite ve tasarım için de geçerlidir.
Yukarıda sorulan; “ticareti işletmeler mi yapar, ülkeler mi?” sorusunun yanıtına gelince:
Ülkelerarası ticareti işletmeler yapar, ancak yapılan ticaretle ilgili veriler ülkelerin ticaret
bilançosuna yazılır. Ülkeler uyguladıkları ekonomik politikalar ile ticaretin yönünü, miktarını,
kalitesini etkileyebilme gücüne sahiptir. Ancak, ülkelerin uyguladığı ticaret politikası ile
ticaret hacmini etkilemesi farklı bir şeydir, fiilen ülke olarak ticaret yapmak başka bir şeydir.
Aradaki farkın iyi anlaşılamaması sonucu maalesef küresel ticaret kuramları gerçeklerden
kopmuş, iktisat biliminin bu alandaki gelişimi de sekteye uğramıştır.
Yukarıdaki tartışmalar çerçevesinde değerlendirdiğimizde Batı kaynaklı ticaret kuramlarının
gerçek ilişkileri anlayabilmek ve açıklayabilmek açısından pek uygun olmadıkları görülür.
Varsayımlarının hayal gücünü zorlayan türde olmaları ne günümüz ne de gelecek ile ilgili
politika üretiminde pek yararlı olamayacakları ortada. Sadece varsayımlar değil, yapılan
analizler de pek yararlı görünmüyor. Küresel iktisadi ilişkilerin durumu ve gelişmişgelişmekte olan ülkelerin durumu ortada. Batı kaynaklı kuramlara göre ticaret sonucu sözde
ülkeler arasındaki gelir ve gelişmişlik farkının kapanması öngörülürken, gerçekte fark daha da
açılmaktadır. Batı kaynaklı ticaret kuramları ne küresel iktisadi sorunlara gerçekçi çözümler
sunabiliyor ne de gerçekçi analizler yapabiliyor. Var olan iktisadi kuramlar gelişmiş ülkelerin
durumlarını korumak ve sağlamlaştırmaktan fazla pek bir işe yarar gibi görünmüyor. Böyle
bir durumda yeni ve alternatif bir ticaret kuramı geliştirmesi beklenen İslami iktisatçıların çok
dikkatli olmaları gerekir.
Batı kaynaklı ticaret kuramlarının yetersizliği ikinci seçeneğin, yani Batılı kuramları temel
kaynak olarak alıp, uyarlamak ve geliştirmek düşüncesinin de gözden düşmesine neden
oluyor. Nedenleri tekrarlamaya gerek yok; kısaca Batılı kuramların gerçek ilişkileri algılama,
çözümleme, yorumlama ve öngörüde bulunmada yetersizliği, demek herhalde yeterli
olacaktır. Küresel iktisadi durum ve gelişmeler bunun en büyük kanıtıdır.
Özetleyecek olursak, Batı kaynaklı ticaret kuramları İslami iktisatçılar için pek uygun ve
verimli bir kaynak ortamı sunmuyor.
Seküler Kuramları İslam’a Uyarlamak
Bir an için Batı kaynaklı kuramların İslami iktisatçılar için yeterince bilimsel, akılcı ve yararlı
kaynaklar sunduğunu varsayalım. Batılı kaynakların İslami iktisatçılar tarafından kabulü için
bunlar yeterli olabilir mi? Bu soruya olumlu bir yanıt vermek zor. Çünkü Chapra ve kendisi
gibi “Seküler” kuramları kategorik olarak reddeden İslami iktisatçılar Batılı kaynaklara pek
sıcak bakmıyor. Chapra görüşünü çok açık bir biçimde ifade ediyor ve diyor ki; “… bazı
iktisatçılar iktisada sekülerizmi (laikliği) sokmak istiyorlar ama başarısız olmaya
mahkumdurlar100.” (Chapra; Kahf (Ed) içinde; 1998;122). Bu görüşe göre Batı’nın Seküler
kuramları İslami iktisat için ciddi bir kaynak olamazlar.
100 There are economists: “… who are trying to inject secularism into economics but they are bound not to
succeed.”
115
Ayrıca, Chapra’nın görüşünden yola çıkarak Batılı Seküler iktisatçıların İslami iktisatçılar
tarafından geliştirmesi beklenen İslami niteliklere sahip bir ticaret kuramı benimsemeleri,
İslam dininin ilkelerini kabullenmedikleri sürece pek olası görünmüyor. Çünkü İslami
iktisatçılar ne kadar özenle ve ısrarla İslami ilkelerin ve değerlerin vazgeçilmezliğini temel
unsurlar olarak görüyorlarsa, Batılılar da benzer görüşlere Seküler bakış açısından sahipler.
Chapra’nın görüşü geçerliyse, Batılı ve İslami iktisadi kuramların ortak bir zeminde
buluşmaları çok zordur, hatta mümkün değildir. Dolayısıyla ne kadar “evrensel geçerli” veya
“akılcı” olursa olsun İslami ilkelere dayalı bir ticaret kuramının Batılı Seküler ekonomilerde
uygulanabilme olasılığı yok gibi bir şeydir; tabii İslam dinini kabul etmedikleri sürece.
Yeni ama İslami Ticaret Kuramı Oluşturmak
İslam, evrensel bir din olduğuna ve Batılı Seküler iktisadi kuramlar “bazı” İslami iktisatçılar
ve İslami hukukçular (fakihler) tarafından kabul görmeyeceğine göre, bu tür düşünceye sahip
olanlar için geriye tek seçenek kalıyor. İslami iktisatçıların daha geniş anlamda tüm İslami
bilginlerin, “yeni” ve “alternatif” ve aynı zamanda evrensel geçerli “bilimsel” ticaret kuramı
oluşturmak için ellerinden gelenin en iyisini ortaya koymaları gerekiyor.
Kur’an’ın ve Sünnet’in bize öğrettiklerinden yola çıkarak çok rahatlıkla ticari çabaların İslam
dini tarafından dışlanmadığını hatta bir anlamda “kutsandığını” söylemek yanlış olmaz. Hatta
tarihsel süreci yakından incelediğimizde “serbest ticaret” olgusunun teşvik edildiğini bile
söyleyebiliriz. Benzer bir görüşe sahip olan Sıddıqi’ye göre yalnız serbest ticaret değil,
işgücünün serbest dolaşımı da desteklenir. (bak Sıddıqi;Ahmad (Eds) içinde; 1992;31). Ancak
Sıddıqi de, diğer İslami iktisatçılar gibi, serbest ticaretin ve işgücünün dolaşımının Müslüman
olmayan ülke ekonomilerine yararları hakkında bir şey söylemez. Eğer Sıddıqi serbest ticaret
ve serbest dolaşımı sadece Müslüman ülkeler için savunuyorsa, o zaman evrensel geçerli bir
“bilimsel” ticaret kuramına gereksinim olmayacaktır. Müslüman ülke işadamlarının İslami
ilkeler ve değerlere uygun davranmaları yeterli olabilir. Çünkü İslami ilkeler, yaşamın her
alanında olduğu gibi, ticari ilişkilerde de geçerlidir ve gidilmesi gereken yol bellidir.
Ancak Sıddıqi serbest ticaret ve serbest dolaşımının Müslüman olmayan ülkeler için de yararlı
bir şey olduğunu düşünüyorsa, o zaman İslami ilkelere uygun ve evrensel olarak uygulanabilir
bir İslami modelin oluşturulması ve yararlarının açıklanması gerekir.
İslami ilkeler çerçevesinde Müslüman olan veya olmayan işadamlarından yapılmaması
beklenen şeyleri özetle aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:
1. “Riba; borç faizi ve ticareti yapılan malların eşit olmayan miktarlarda alışverişi. Altın veya
gümüş veya herhangi bir kâğıt paranın alışverişi eşit miktarlarda yapılmalı. Altın ve
gümüşün veya değişik kâğıt para biriminin alışverişi yapıldığında miktarlar eşit olmayabilir
ama alışverişin eşzamanlı yapılması gerekir.
2. Qimar; kumar, bahis ve iddia. Kumarın özü bilerek oluşturulmuş veya çanak tutulmuş,
iktisadi faaliyetle ilişkisi olmayan, bir riski alarak kazanmaktır.
3. Ghaban; hile yapmak, özellikle bir ürünün nitelikleriyle ilgili olarak.
4. Ikrah; istekli olmayan tarafı tehdit etmek veya bir sözleşmeye zorlamak veya bir koşulu
kabul ettirmek.
5. Bay’ al mudtar, bir ihtiyacın sömürülmesi, örneğin aşırı yüksek fiyat istemek.
6. Ihtikar; fiyatları yükseltmek amacıyla temel ihtiyaç mallarının ve hizmetlerin arzını kısmak.
7. Najsh; düzmece tekliflerle fiyatları yükseltmek.
116
8. Gharar; bir malın miktarı, fiyatı, ödeme zamanı, teslim zamanı ve benzeri şeylerle
oluşturulan riziko veya belirsizlik (eğer beşeri açıdan ortadan kaldırılması mümkün değilse
bir miktar gharar göz ardı edilebilir).
9. Jahl mufdi ila al niza’; bir malın miktarı, fiyatı gibi şeylerde ortadan kaldırılamayan ve
uyuşmazlığa neden olabilecek belirsizlik.101” (Sıddıqi; Ahmad (Eds) içinde;1992;17).
Sıddıqi’nin yukarıda aktarılan “İslami hükümleri” aslında Müslüman olmayan ülkeler için
bilinmeyen veya uygulanmayan ilkeler değildir. Hatta faizle ilgili olan birinci madde dışında
ikiden dokuza kadar olan hükümlerin aynısını veya benzerlerini Batılı ekonomilerde ve
toplumlarda görüyoruz. Bir çalışmasında uluslararası ticaret ile ilgili İslami görüşü tartışırken
Sıddıqi şöyle bir görüş bildirir:
“İslami ülkelerin uluslararası iktisadi politikalarının amacı, Allah’ın emirlerine göre yaşayan
bireyler ve milletlerin yaptığı yaşam tercihlerinin bu yaşamda ve sonraki yaşamda muvaffak
olmasına vesile olacak, hakkaniyetli ve adil bir dünya düzeni olmasıdır102.” (Sıddıqi; Ahmad
(Eds) içinde;1992;10).
Sıddıqi’nin sözünü ettiği “hakkaniyetli ve adil” bir dünya düzenine herhalde hiç kimse itiraz
etmeyecektir. Bu tür değerlere sahip çıkan çok sayıda insan ve ülke vardır. Aslında hem
Müslüman olan hem de Müslüman olmayan toplumlarda çok sayıda ahlaki açıdan birçok
ortak değerler ve ilkeler olduğu bilinmektedir. Bu ortak ahlaki değerler ve ilkelerden yola
çıkarak ve bunların üzerine bütün toplumların üzerinde uzlaşabileceği yeni ekonomik
kuramlar oluşturmaya çalışmak hem mantıklı hem de akılcı bir davranış olmaz mı?
Herhalde bu son söyleneni uygulamak söylemekten çok daha zor olmalı. Çünkü Sıddıqi ve
onun gibi düşünen İslami iktisatçılar ticaretin tek yöntemi olduğunu söylüyorlar; İslami
değerlere ve ilkelere uygun ticaret. Görünüşe göre Müslüman olmayan ülkelerle ortak
değerler ve ilkeler üzerine kuramlar veya görüşler inşa etmeye çalışmak ilginç bir seçenek
olarak kabul edilmiyor. Oysa hem ortak akıl hem de deneyimlerimiz bize pek çok ortak
değerlerimiz ve ilkelerimiz olduğunu söylüyor. Ahlaklı olmak ve davranmak sadece
Müslümanlara özgü davranışlar değil.
101 1. “Riba i.e. interest on loans and exchange of unequal quantities of similar fungibles. Gold or silver or a
particular paper currency must be exchanged in equal quantities. When gold and silver or different paper
currencies are exchanged for one another, the quantities can be unequal but the exchange must be
simultaneous.
2. Qimar i.e. gambling, bet and wager. The essence of gambling is taking a risk deliberately created or invited,
which is not necessary to economic activity, to gain thereby.
3. Ghaban i.e. fraud, especially that relating to the characteristics of a product.
4. Ikrah i.e. coercion, or, imposing a contract, or a condition therein, on an unwilling party.
5. Bay’ al mudtar i.e. exploitation of need e.g. by charging an exorbitantly high price.
6. Ihtikar i.e. withholding supplies of essential goods and services with a view to raising prices.
7. Najsh i.e. raising prices by making false bids.
8. Gharar i.e. hazard or uncertainty surrounding a commodity, its quantity, price, time of payment, time of
delivery, etc. (with the provision that some little gharar can be ignored if it is humanly impossible to
eliminate it).
9. Jahl mufdi ila al niza’ i.e. such vagueness about commodity, its quantity, price, etc. as cannot be removed
and may lead to dispute.”
102 “The objective of international economic policies of Islamic nations should be a just and equitable world
order most conducive to the choice by individuals and nations of the way of living willed by Allah, which
would ensure for them success in this life as well as in the hereafter.”
117
Bir diğer tanınmış İslami iktisatçı Ahmad, “The New International Economic Order” başlıklı
çalışmasında yeni bir uluslararası iktisadi düzene gereksinim olduğunu şöyle dile getiriyor:
“Müslümanlar ve Üçüncü Dünya ülkeleri, genel olarak, var olan uluslararası iktisadi düzenden
memnun değiller103. (Ahmad; Ahmad (Eds) içinde;1992;79). Ahmad’ın düşüncesindeki ideal
düzen şeriata, yani İslami hukuka uygun bir düzen. Keşke Ahmad, Müslüman olmayan
toplumların şeriata uyması durumunda ne tür yararlar sağlayabilecekleri konusunda bir şeyler
söyleseydi. Ama bu konuya hiç değinmediği gibi hem Müslümanlar hem de Müslüman
olmayan ülkelerin ortak değerleri ve ilkeleri çerçevesinde oluşturulabilecek bir ticaret
kuramından hiç söz etmez.
Özetleyecek olursak, görünüşe göre henüz evrensel niteliklere sahip, ortak değerler ve ilkeler
üzerine inşa edilmeye çalışılan bir İslami ticaret kuramı henüz ortada yok veya en azından
varlığından bizim haberimiz yok. Yapılması gereken çok şey var gibi görünüyor.
Bir sonraki bölümde hem İslami ülkeler hem de diğer ülkelerde geçerli olduğuna inandığımız
ortak değerler ve ilkeler üzerine ticaret kuramı oluşturmaya yönelik bir çalışma sunulacaktır.
Çalışmada sunulan görüşler ne evrensel geçerlilik iddiası taşıyor ne de küresel geçerlilik.
Amaç bu yolda yapılacak çalışmalara bir katkıda bulunabilmek. Her ne kadar kuramsal açıdan
büyük bir iddiası olmasa da hem varsayımların hem de analizlerin ana-akım iktisadi
görüşlerinden çok daha gerçekçi olduğunu iddia etmek mümkündür. Görüşlerin ve analizlerin
İslami değerlere ve ilkelere aykırı olmadığı bir başka iddiamızdır.
103 “Muslim people are, by and large, as dissatisfied with the prevailing international economic order as the
people of the Third World in general.”
118
Küresel Ticaret Hakkında Bazı Görüşler
104
“Karşılaştırmalı maliyet kavramı ve diğer temel kavramlar
nadiren yardımcı olamazken, genellikle analiz yapanın yeterli
anlayabilmesine sadece küçük boyutta katkı sağlamıştır.” 105
(Vernon;1966;190)
Küresel mi? Uluslararası mı?
Bu bölümün tek amacı bazı farklı görüşlerle “yeni” ve “alternatif” bir ticaret kuramının
oluşmasına katkıda bulunmaktır. Başlıkta ‘küresel’ ve ‘uluslararası’ sözcükleri aynı satırda
olunca okuyucu iki farklı konudan söz edileceğini sanabilir. Bunun nedeni aralarında
iktisatçıların da olduğu birçok kişinin bu iki kavramın birbirinden farklı olduğunu sanmasıdır.
Hatta bazen bu iki kavrama aynı anlama gelen üçüncü bir kavramın da eklediğini görüyoruz:
‘Dünya ticareti’. Böylece sayıları üçe çıkan bu kavramları duyan veya yazılanları okuyan
kişiler üç tane birbirinden farklı olgu ve ilişkiler olduğu kanısına kapılıyorlar. Oysa durum hiç
de göründüğü gibi değildir.
Konumuz iktisat olduğuna göre burada elbette “uluslararası” veya “küresel” iktisadi
ilişkilerden veya aynı anlama gelen “dünya” iktisadi ilişkilerinden söz ediyoruz. Küresel
denince ülkeler arasındaki iktisadi ilişkiler akla gelir. Ticaret, yabancı yatırımlar, gelir
dağılımı bunlardan birkaçıdır. Bu küresel ilişkiler aynı zamanda “uluslararası” veya “dünya”
düzeyinde incelenen ilişkilerdir. Zaten küre demek, dünya demek anlamına gelir. Öyleyse,
‘küresel ekonomik ilişkiler’ ile ‘dünya ekonomik ilişkileri’ veya ‘küresel ticaret’ ile ‘dünya
ticareti’ arasında özünde bir fark yoktur.
“Uluslararası” iktisada gelince; küreselleşme kavramı gündemimize girmeden önce, hatta
girdikten sonra bile, uluslararası iktisadi ilişkiler ile ilgili ders kitaplarının neler içerdiğini,
hangi konuları ele aldığını hatırlayacak olursak gene ticari ilişkiler, yabancı yatırımlar, küresel
gelir dağılımı gibi konuların incelendiğini görürüz. Zaten uluslararası iktisadi ilişkiler,
yerküre üzerinde, yani dünyada gerçekleşen iktisadi ilişkilerden başka bir şey değildir. O
zaman ha ‘beş atlı’ demişiz, ha ‘beş süvari’; içerik olarak fark eden bir şey var mı? Arada
anlam olarak bir fark yoksa neden bu üç farklı kavram, farklı şeylermiş gibi kullanılır?
Nedeni ideolojik olabilir mi?
Bilindiği gibi Batılılar genellikle “eski köye, yeni isim” vermeyi severler. Örneğin, bir
zamanlar ülkeler arası gelişmişlik farkını vurgulamak için “kalkınmış-kalkınmamış”,
“gelişmiş-gelişmemiş” ülkeler kavramları kullanılırdı. Daha sonraları, herhalde
“kalkınmamış” ülke insanlarını psikolojik olarak rahatlatmak veya rencide etmemek için
“gelişmiş-az gelişmiş” gibi kulağa daha az nahoş gelen kavramlar kullanmaya başladılar.
Ardından “gelişmiş-gelişmekte olan” ülkeler kavramları ortaya çıktı. Şimdilerde ise bazı “azgelişmiş” ülkeler için İngilizce emerging106 kavramı kullanılıyor. Peki, anlam ve içerik olarak
104
105
106
Bu bölüm H. Gürak’ın Küreselleşme başlıklı derleme kitabından alıntıdır www.hasmendi.net.
Özgün metin: “While the comparative cost concept and other basic concepts have rarely failed to provide
some help, they have usually carried the analyst only a little way toward adequate understanding.”
İngilizce ‘emerging’ sözcüğünün Türkçe karşılığı olarak genellikle ‘yükselen’ sözcüğü kullanılır ama bunun
119
değişen bir şey var mı? Gene dünyadaki ülkelerin yaklaşık yüzde 20’si gelişmiş, yüzde 80’i
ise gelişmemiş, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerden oluşuyor. Kendilerine
“gelişmemiş” veya “az gelişmiş” ülke denmesi yerine “gelişmekte olan” veya “emerging”
ekonomi denmesi ülkeleri aşağılayıcı, küçük görücü anlamını azaltıyor olabilir. Ama özünde
değişen bir şey yok. Günümüzün popüler sözcüğü “küreselleşme” de böyle bir kavram; öz
aynı, paket farklı.
Bu bölümde “küresel” iktisadi ilişkilerin “ticaret” ile ilgili olarak bazı görüşler
sunulacaktır.
Küresel Ticaret ve Rekabet
Konuya şöyle bir soru sorarak başlayabiliriz: Küresel piyasalar âdil bir rekabet
ortamının olduğu, değişik ülke işletmelerinin eşit koşullarda rekabet ettiği piyasalar
mıdır?
İşletmelerin eşit koşullarda rekabet edebilmeleri için her şeyden önce değişik
sektörlerdeki işletmelerin ‘aynı’ ya da benzer üretim koşullarına sahip olmaları gerekir. Oysa
küresel anlamda genelleyecek olursak, hem üretimi gerçekleştiren işgücünün nitelik düzeyi
hem üretimde kullanılan teknolojilerin nitelik düzeyi hem de kurumsal ve finansal gelişmişlik
açısından gelişmiş ülke işletmeleri ile gelişmekte olan ülke işletmeleri arasında büyük, hatta
çok büyük farklar vardır. Ve bu fark, gene genel anlamda, kapanmak bir yana giderek
açılmaktadır; eğer istatistiksel veriler yalan söylemiyorsa.
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında en önemli ve göze çarpan fark işgücünün
nitelik düzeyindeki farktır. İşgücünün nitelik düzeyini arttırmak ülke yöneticilerinin görevidir.
Doğru eğitim politikaları ile okur-yazarlığı artırmak gibi temel sorunlar kısa zamanda
çözülebilir. Ancak, işgücünü çağdaş üretim teknolojilerinin etkin kullanımı için gerekli nitelik
düzeyine ulaşabilmesi için çok daha uzun zaman sürecine gereksinim vardır. Bilindiği gibi
nitelikli işgücü, çağdaş ürünlerin etkin ve kaliteli üretimi için olmazsa olmaz bir önkoşuludur.
İşgücünün nitelik sorununun sihirli bir değneğin dokunuşuyla bir gecede aşıldığını
varsayalım. Acaba böyle bir durumda gelişmekte olan ülke işletmeleri küresel çapta rekabetçi
duruma gelmiş olurlar mı?
Gene küresel bazda eğilimler açısından bakacak olursak, gelişmekte olan ülke
işletmelerinin gelişmişi teknoloji ile üretilen ürünlerde küresel rekabet gücüne sahip
olabilmeleri, istisnalar hariç, pek olası değildir. Çünkü üretimin en önemli girdilerinden biri
olan teknolojilerin patentleri genellikle gelişmiş ülke işletmelerine aittir ve rekabet gereği bu
teknolojileri kendi denetimleri dışında ‘kontrolsüz’ olarak kullandırmayı sevmezler. Küresel
teknoloji piyasaları küresel iktisadi aksaklıkların da odak noktasıdır ama bu durumu
değiştirmek gelişmiş ülkeler ve işletmelerinin işine gelmez (bak. Gürak, “Hidden Costs”,
www.hasmendi.net).
Küresel rekabetin bağımsız işletmeler arasında artmasını sağlayabilmek amacıyla
gelişmekte olan ülke üreticilerinin kendi mülkiyetinde olan teknolojiler geliştirip, patent
sahibi olmaları, yani kendi üretim ve dağıtım koşullarını, daha açık ifadeyle rekabet güçlerini
kendilerinin belirlemeleri hedeflenebilir. Bilindiği gibi, Japonya ve Güney Kore böyle bir yol
izlemişti ve sonuç ortadadır. Ancak, böyle bir hedef çok maliyetli olmasının yanı sıra çok
riskli bir süreci içerir. Bilindiği gibi yeni teknoloji üretme ve geliştirme çok maliyetli ve
İngilizce orijinal sözcüğün tam karşılığı olduğunu söylemek mümkün değil.
120
risklidir. Sadece nitelikli işgücü yeterli olmaz; ‘teknoloji üreten yaratıcı zihinsel kapasiteye ve
fiziksel altyapıya’ da gereksinim vardır. Bütün bunların bir biçimde karşılandığını varsaysak
bile üretilen teknolojilerin küresel çapta rekabetçi olabileceğinin bir garantisi yoktur. Üstelik
gelişmiş ülkelerde bulunan, denenmiş teknolojilerin ‘yeniden’ icat edilmesinin ne kadar
mantıklı olacağı da ayrı bir sorundur.
Bu durumda gelişmiş ülke uzmanlarının gelişmekte olan ülke yöneticilerine önerileri bir
noktada odaklanır: Doğrudan Yabancı Yatırımlar’ın (DYY) önündeki tüm engelleri kaldırın.
Nitekim Çin dâhil, DYY önündeki engeller her geçen zaman biriminde daha da azalmaktadır.
Ancak, küresel gelir dağılımı ve gelişmişlik düzeyi gene de giderek açılmaktadır.
Küresel Rekabet ve DYY
Küresel rekabeti bir de DYY ve küresel üretim açısından değerlendirelim. Daha önce
vurgulandığı gibi, giderek daha çok ülke DYY için yatırım koşullarını daha liberal hale
getirmekte, bu sayede büyüme oranını ve gönenç düzeyini arttıracaklarını ümit etmektedirler.
Ancak küresel gönenç farklılıkları azalmamakta, aksine artmaktadır.
Acaba bu arada küresel rekabet artıyor mu?
Maalesef bu soruya ‘küresel anlamda’ olumlu yanıt vermek çok zor. Doğrudur, DYY
sayesinde küresel işbölümü artıyor, ama bu küresel rekabetin arttığı anlamına gelmez. Örnek
olarak Türkiye’deki otomobil sektörünü ele alalım. Bilindiği gibi Türk patentli bir otomobil
henüz yok; Fiat, Renault, Hyundai gibi markalar küresel faaliyetleri olan otomobil
üreticilerinin lisanslı ürünleri olarak üretiliyor. Dolayısıyla üretimin denetimi, hangi ülkede
hangi üretimin ne miktarda yapılacağı konusunda karar verme yetkisi yabancıların elindedir.
Böyle bir durumda Türkiye’deki üretim birimleri sadece ve sadece gelişmiş ülkelerdeki
işletmelerin küresel çıkarları doğrultusunda ‘fason üretim’ yapabilirler. İrmiş (2008) bu
örgütlenmeyi şöyle tanımlıyor:
… üstte sipariş veren gelişmiş ülke işletmelerinin bulunduğu, altta ise sipariş emirlerini,
belirlenen bir fiyat karşılığında, yerine getiren az gelişmiş ülke işletmelerinin bulunduğu tamamen
hiyerarşik dikey bir yapılanma. (İrmiş, 2008,4-5)
Ülkeler ve işletmeler arasındaki finansal, örgütsel ve teknolojik güç farkı ve küresel fason
üretim ilişkileri beraberinde birçok sorunu da getirmektedir. Bunların içinde en
önemlilerinden biri İrmiş’in dikkat çektiği üretim maliyeti ile ilgili olanıdır.
Az gelişmiş ülke işletmelerinin sipariş veren gelişmiş ülke işletmeleri karşısındaki bu zayıflığı ve
yalnızlığı gelişmiş ülke işletmeleri açısından özellikle ‘fiyat kırdırma’ gayesiyle kullanılmaya
açıktır. (İrmiş, 2008;5)
Örneğin, eğer fason üretim için verilen avanta(j)lar yeterli görülmezse, diyelim Romanya
daha büyük avanta(j)lar önerirse veya Türkiye’de işçi ücretleri belli bir düzeyin üstüne
çıkarsa, teknolojinin ve yatırımın sahibi yabancı kökenli işletme Türkiye’deki ‘fason’
üretimini kısmen veya tamamen istediği ülkeye taşıyabilir.107
Böyle bir küresel işbölümünde, küresel rekabet artıyor, denilebilir mi? Bu soruya da
olumlu bir yanıt vermek pek olası değildir. Üretimin giderek daha küreselleştiği doğrudur;
otomobil üreticileri üretimlerinin bir bölümünü giderek daha az maliyetli ülkelere
kaydırıyorlar. Ancak, küresel rekabetin gerçek anlamda arttığını söyleyebilmek için bağımsız
otomobil üreticilerinin sayısının artması gerekir. Oysa fason üretimde böyle bir durum yoktur.
107 Ayrıntı için bkz. H. Gürak, ‘Küreselleşme ve Emek Yoğun Sektörlerin Geleceği’, www.hasmendi.net.
121
Küresel ‘fason üretim’ aslında küresel rekabetin değil, daha ucuz maliyetle üretim ve daha
çok kâr elde etmek için rekabetin artmasına neden olmaktadır.
DYY ve Firma İçi Küresel Ticaret
Geleneksel ders kitaplarına göre, küresel (uluslararası) ticaret, iki farklı ülkede, iki farklı
ürününün takas koşullarını ve ilişkilerini inceler. Oysa günümüzde küresel ticaretin gittikçe
artan oranda bir bölümü ‘Firma içi ticaret’ (FİT) şeklinde yapılır. Firma içi ticaret (FİT) ile
kastedilen küresel faaliyetleri olan işletmelerin farklı ülkelerdeki DYY bağlantılı “yavru
işletmelerinin” kendi aralarında yaptığı ticarettir.
FİT’i iki kategoriye ayırarak, inceleyebiliriz.
1) Üretim amaçlı FİT: Nihai üretim öncesi üretimde kullanılan mal ve hizmetlerin (ham
madde, araç-gereç, ara mallar, ara hizmetler gibi) ana-işletme ile yavru-işletme arası veya
yavru-işletmeler arası ticareti.
2) Dağıtım amaçlı FİT: Bir ülkede üretilen ürünlerin, başka bir ülkede ‘dağıtımı’ için
yapılan nihai ürün ticareti.
Örneğin, bir otomobil fabrikasının Türkiye’deki üretim birimi ile diğer ülkelerdeki satış
birimleri arasındaki ticaret veya aynı işletmenin farklı ülkelerdeki üretim birimleri arasındaki
üretim girdisi ticareti FİT olarak tanımlanmaktadır.
Çizelge: 8-1’den FİT’in ABD ekonomisi için önemi ve boyutu hakkında bilgi sahibi
olabiliriz. OECD verilerine göre 1999 yılında ABD kökenli ana-firmadan, ABD kökenli
yavru-firmalara yapılan ihracatın, toplam ABD ihracatı içindeki oranı yüzde 32.1’ye, ithalatı
yüzde 46.7’ye yükselmiştir.
Çizelge: 8-1 ABD’li firmaların ‘Firma içi’ mal ticareti
(Ticaret yapılan ülkeyle mal ticaretinin yüzde oranı olarak)
İthalat
1999
Değişim
1992-1999
Japonya
Meksika
Kore
Kanada
Doğu Avrupa
Tayvan
Çin
Toplam
73.7
66.4
49.3
43.1
32.1
20.8
17.6
46.7
-1.3
3.1
22.5
-2.9
20.1
4.9
7.1
1.7
İhracat
Meksika
Kanada
Japonya
Tayvan
Doğu Avrupa
Çin
Toplam
44.3
42.4
36.3
16.0
12.3
11.6
32.1
5.6
-2.9
0.1
6.0
2.6
5.0
1.2
Kaynak: ABD Ticaret Bakanlığı, 2001: aktaran: OECD, 2008, VI. Intra-Industry & Intra-Firm Trade &
the Int. of Prod., s.165, Tablo:VI.4
122
Çizelge: 8-2’de Japon firmalarının çeşitli bölgelerle Firma içi ticaret rakamlarını
görüyoruz. ABD’de olduğu gibi Japonya’nın Firma içi ticareti de giderek büyümektedir. 1999
verilerine göre, Japonya’nın FİT ithalatı toplamın yüzde 14.8’i, ihracatın ise yüzde 28.6’sıdır.
Çizelge: 8-3 ise bazı dinamik sektörlerde FİT’in ne kadar büyük boyutlarda olduğunu
gösteriyor.
Çizelge: 8-2 Japon firmaların ticaret bölgelerine göre ‘Firma içi’ mal ticareti (Ticaret yapılan
bölgeyle mal ticaretinin yüzde oranı olarak)
İhracat
Toplam
Asya
Kuzey Amerika
Avrupa
İthalat
Toplam
Asya
Kuzey Amerika
Avrupa
1990
14.5
10.1
20.9
12.0
1999
28.6
22.4
36.8
29.0
Değişim
14.1
12.3
15.8
17.0
4.2
6.3
3.1
1.1
14.8
22.5
6.8
3.9
10.6
16.1
3.7
2.9
Kaynak: Japonya Ekonomi, Ticaret ve Sanayi Bakanlığı, 2001: aktaran: OECD,2008, Intra-Industry & IntraFirm Trade & the Int. of Prod.,165, Tablo:VI.3
Çizelge: 8-3 Yüksek oranlarda ‘Firma içi’ ticareti yapılan ABD ürünleri
(yüzde olarak)
Toplam ithalatınihracata oranı
Firma içi
ticaret
17.7
20.8
6.4
6.6
3.3
75.6
66.3
59.3
50.3
50.0
15.6
2.2
9.9
20.7
3.3
41.2
40.7
39.3
36.9
35.1
İthalat
Taşıma araçları
Bilgisayar ve elektronik malzeme
Kimyasallar
Makine (elektrikliler hariç)
Elektrikli araç-gereç
İhracat
Taşıma araçları
Plastik ve kauçuk ürünleri
Kimyasallar
Bilgisayar ve elektronik malzeme
Elektrikli araç-gereç
Kaynak: ABD Ticaret Bakanlığı, 2001: aktaran: OECD, 2008, Intra-Industry & Intra-Firm Trade & the Int. of
Prod.,166, Tablo:VI.5
FİT’in giderek artmasının temel nedeni, küresel üretim ve ticaret hacmi ve etkisi gittikçe
artan, küresel faaliyetleri olan dev firmaların (KYF) küresel ilişkileri yeniden yapılandıran
küresel çıkarlarıdır. Bu yeni yapılanma aynı zamanda küresel gelir dağılımını da önemli
boyutta etkilemektedir.
Firma İçi Ticaret Neden Yapılır?
FİT’in uzun dönem için geçerli temel amacı KYF’ın küresel kârını en üst düzeye
çıkarmaktır. Bilindiği gibi ülkeler yabancı yatırım çekmek için KYF’a bir dizi avantajlar
123
sunmada yarış içindedirler. Çoğu zaman yerel üretici işletmeler oldukça yüksek sayılabilecek
vergiler ödemek zorunda bırakılırken, diğer yanda KYF’a yasal yollardan ‘vergi cennetleri’
yaratılmaya çalışılmaktadır. Kimi zaman ücretsiz arsa verilir, kimi zaman vergi muafiyeti
sağlanır, kimi zaman da başka tür avanta(j)lar altın tepsilerde sunulur.
Hem ülkelerin sunduğu cömert finansal avanta(j)lardan hem de ucuz işgücünden
yararlanmak isteyen birçok KYF üretimlerinin bir bölümünü veya tamamını, pazarlara olan
mesafeyi de göz önüne alarak, en çok avanta(j) sağlayan ülkelere kaydırırlar. Bu şekilde bir
yandan üretim maliyetlerini düşürüp kâr oranını yükseltirken, diğer yandan rakip firmalara
karşı rekabet avantajı kazanmaya çalışırlar. Üretimin göreceli olarak daha emek(çi)-yoğun
aksamının, daha ucuz maliyetle başka bir ülkede üretimi bile KYF’ın birim maliyetini ve kâr
oranını önemli ölçüde etkileyebilir ve fiyat avantajı sağlayabilir (Gürak, 2006c).
Firma İçi Ticaretin Başlıca Yararları
KYF’ın ‘Firma içi’ yaptıkları ticaret ile şu yararları sağladıkları düşünülür.
1.
2.
3.
4.
5.
Küresel işbölümü ve küresel verimlilik artabilir.
Yatırım yapılan ülkede daha önce olmayan bir ürünün üretimi başlayabilir.
İstihdam artabilir.
Örgütsel/yönetim becerileri artabilir.
Artan ihracat sayesinde döviz kazancı artabilir.
Firma İçi Ticaretin Olumsuz Yanları
FİT’in, küresel refah artışına katkılarını küçümsememek gerekir. Ama madalyonun bir de
‘diğer’ tarafı vardır ki, bu tarafta GOÜ ve küresel rekabet açısından birçok olumsuzluklar
kolaylıkla sıralanabilir. Örneğin:
1. Küresel üretim ve dağıtım, giderek KYF’ın küresel çıkarları doğrultusunda
şekillenmektedir, ülkelerin çıkarları doğrultusunda değil.
2. GOÜ’de sanayi malları üretiminin artmasının temel nedenlerinden biri, emek(çi)yoğun aksamların üretimi için ‘ucuz işçilikten yararlanmaktır.
3. Bazı KYF ‘yeni’ iş olanakları yaratmaz, üretim artışına doğrudan katkı sağlamaz ve
aslında ‘yeni bir yatırım’ değildir; sadece var olan üretim tesislerinin mülkiyeti değişir.
4. Çoğu zaman gelişmekte olan ülkelere gerçek anlamda bir ‘teknoloji transferi’
gerçekleşmez (bkz. Bölüm-9).
5. KYF küresel çıkarları doğrultusunda yeniden yapılanan küresel üretim ilişkileri ve
firma içi ticaret, özünde küresel rekabeti arttırıcı nitelikte değildir. Belli sayıdaki KYF
arasında zaten var olan rekabet devam etmektedir. Değişen sadece elde edilen
avanta(j)lardır.
6. Teknolojilerin mülkiyet ilişkileri ve teknoloji piyasalarındaki aksaklıklar nedeniyle
GOÜF’nın, teknolojik açıdan GÜF’na bağımlılıktan kurtulma ve kısıtsız
kullanabilecekleri üretim teknolojilerine sahip olabilme olasılıkları yüksek değildir. Bu
iddia özellikle yüksek teknoloji kullanılan dinamik sektörler için geçerlidir.
Firma İçi Ticaret ve Firmaların Mülkiyeti
FİT yapan ve KYF’ın çok büyük çoğunluğu gelişmiş ülke kökenli firmalardır.
Dolayısıyla, küresel üretimi ve ticareti yönlendiren de, genellikle, GÜ-firmalarıdır. İlk bakışta
bunun bir sakıncası görünmeyebilir. Ama küresel gelir dağılımı açısından durum yeniden
124
değerlendirildiğinde ortaya daha farklı bir tablo çıkacaktır. Şimdi durumu biraz daha ayrıntılı
inceleyelim. Bilindiği gibi bir ülkede üretilen milli gelir, brüt ücretler ve brüt kârlardan (faiz,
rant dâhil) oluşur ve bunu katma-değer (VA) olarak tanımlamıştık. Gelişmekte olan bir
ülkede, yabancıların denetimindeki işletmeler tarafından bir yılda üretilen katma-değerin
yüzde 25’inin ‘resmi kâr’ olduğunu ve bu miktarın gelişmiş bir ülkeye transfer edildiğini
varsayalım. Bu durumda kaynak GOÜ’den, GÜ’ye aktarılıyor ve GÜ refahı artıyor olacaktır.
Diğer bir deyişle, GOÜ, GÜ’in refahının artmasına katkı sağlıyor, GÜ milli gelirinin
artmasına katkı yapıyor, kendi küresel gelir payını GÜ lehine kaybediyor olacaktır.
Söz konusu edilen oran sadece yüzde 25 ve ‘resmi kâr’ oranıydı. Oysa çok iyi bilindiği
gibi firma içi fiyatlandırma kanalıyla da gayrı-resmi kâr transferi yapmak, parasal kaynağı
istenen bölgelere yönlendirmek mümkündür (Gürak;2003). Maalesef bu tür kâr transferlerinin
miktarları, dolayısıyla GOÜ ve GÜ ekonomisine etkilerinin boyutları hakkında yeterli kaynak
ve çalışma yoktur. Hatta bu konularda eleştiri yapmak bile adeta bir tabu haline getirilmiştir.
Küresel iktisadi düzenin yapısını oluşturan ve çalışma koşullarını belirleyen uluslararası
yatırımcı işletmeler bu konuda ‘gerçeği olduğu gibi yansıtan’ verilerin ortada dolaşmasından
memnun olmayacaklardır. Çünkü vergi kaçırmaya yarayan ‘gizli’ kâr transferlerinin boyutları
büyük olasılıkla çok büyüktür ve bu rakamlar ortaya çıkarsa küresel gelir dağılımı açısından
büyük eleştiriler alacaktır. Bu konuda güncel durumu yansıtan bir araştırmaya rastlamak zor
ama geçmişte yapılan bazı araştırmalar bize bu konuda sağlam ipuçları vermektedir (bkz.
Gürak, 1990). Oysa küresel düzenin geleceği ve refahın paylaşımı açısından ‘olumsuzlukları’
da net bir şekilde ortaya çıkaracak eleştirisel araştırmalara çok ihtiyaç vardır.
Küresel Ticaret, Ücretleri ve Fiyatları Eşitler mi?
Küresel ticaretin firmaların ve ülke ekonomilerinin büyümesine katkı sağladığı
kuşkusuzdur. Örneğin, benzer özelliklere sahip ülkeler arasında ‘âdil rekabet koşulları’ altında
kalite ve ürün çeşidi artacağı ve fiyatlar düşeceği için, ülke ekonomileri ve tüketiciler bundan
fayda sağlayacaklardır, cet. par. Ama bütün ülke ekonomileri söz konusu olduğunda bu
faydanın boyutu ne olur? Küresel ticaret ücretlerin ve fiyatların eşitlenmesine bir katkıda
bulunabilir mi? Dolayısıyla, küresel ticaret sayesinde küresel iktisadi eşitsizlik ortadan
kalkabilir veya azalabilir mi?
Neoklasik ‘bilimsel’ ideolojiye göre, piyasaya müdahalelerin olmaması koşuluyla serbest
ülkelerarası ticaret küresel çapta ücret ve fiyat farklarını ortadan kaldıracak, her yerde eşitliğin
sağlanmasına katkıda bulunacaktır. Oysa gerçek yaşamdaki ilişkiler bunun tam tersinin
olduğunu göstermektedir. Küresel ticaretin önündeki engeller azaldıkça, küresel eşitsizlik
oradan kalkmak bir yana giderek daha eşitsiz hale gelmektedir (Gürak, 2006). Üstelik tarihi
gerçekler ve deneyimler bize çok çarpıcı bazı ipuçları vermektedir: Ne sanayileşmenin beşiği
İngiltere, ne ABD, ne Almanya, ne Japonya ne de Güney Kore, bugünkü söylemlerinin
aksine, kendi ülke işletmeleri belli bir rekabet gücüne erişmeden önce ‘serbest ticaret’
politikaları benimsememiş ve uygulamamışlardır.
Gerçek küresel ekonomik ilişkiler; daha somut bir ifadeyle;
1.
2.
3.
4.
5.
küresel çapta üretim ve ticari ilişkilerin yapısı;
ülkelerin genel gelişmişlik düzeyleri arasındaki farklılıklar;
nitelikli işgücü farklılıkları;
teknoloji piyasalarındaki küresel aksaklıklar;
gelişmekte olan ülke ekonomilerinin kötü yönetimi.
125
gibi olgular dikkate alındığında; küresel ticaretin gelişmesiyle birlikte ücret ve fiyat eşitliğini
beklemek ütopyadan başka bir şey değildir. Bilimsel iktisadın beklentilerine uymamakla
birlikte, küresel serbest ticaret ilkeleri çerçevesinde aşağıdaki beklentilerin gerçekleşmesi
daha olası gibi görünüyor:
a) Gelişmiş ülkeler arasındaki ücretler ile fiyatlar eşitlenebilir, en azından yakınlaşabilir.
b) Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde aynı sanayi ürünlerinin fiyatları eşitlenebilir;
ama hizmet fiyatlarının eşitlenmesi mümkün olmayabilir.
c) Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde tüketilen ürünlerinin kaliteleri arasındaki fark
azalabilir veya kalkabilir; ama kişi başı tüketim miktarının ‘aynı’ olması veya
‘yakınlaşması’ olası görünmemektedir.
d) Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ücretlerinin eşitlenmesi hiç olası görünmektedir,
en azından şimdilik ve var olan koşullar devam ettiği sürece.
Son Sözler
Varılan sonuçları özetleyerek sunalım.
● Rekabetin âdil ve tam olduğu, diğer bir deyişle, küresel ticaretin önünde gümrük
vergileri, kotalar, tarife dışı düzenlemeler, tekeller-oligopoller-karteller gibi engellerin
olmadığı durumlarda, pratik açıdan iç ticaret ile dış ticaret arasında hiçbir fark yoktur.
● Küresel gelişmeler, sanayi ürünlerinin ticaretinin önündeki engellerin giderek
azaldığını göstermektedir.
● Aynı veya yakın gelişmişlik düzeyine ulaşmış ülkeler arasında ticari engellerin
kalkması, küresel rekabeti arttırır.
● Aynı veya yakın gelişmişlik düzeyine ulaşmış ülkeler arası engelsiz küresel ticaret
tüketicilerin yararınadır.
● Genç endüstrilerin gelişmesi amacıyla geçici bir süre için korunması küresel ticaretin
artmasına ve küresel ekonomik büyümeye olumlu katkı yapabilir. Çünkü genç
endüstrilerin zaman içinde gelişmesiyle bir yandan küresel rekabet artarken, diğer
yandan da ülke ekonomisi güçlenecek ve tüketiciler bundan faydalanacaklardır.
● Yeniliklere açık ve dinamik sanayi kollarında yeni teknolojileri kullanmayan firmalar
rekabetçi ortamda uzun dönemde varlıklarını sürdüremezler. Dolayısıyla uzun dönem
rekabet ve büyüme için teknolojik yenilikler olmazsa olmaz bir önkoşuldur. Ancak,
günümüzün küresel ilişkileri, yapısı ve gidişatı teknoloji piyasalarında pek çok
aksaklıkların olduğunu ve küresel rekabeti ve gönenci arttırmaya teşvik edici bir
yapıda olmadığını göstermektedir. Örneğin, otomobil sektöründe küresel rekabet ve
tüketici yararları açısından var olan otomobil şirketlerinin sayısının artması, küresel
refah artışına önemli katkı sağlayacaktır. Ama küresel gidişat, rekabeti arttırıcı yönde
değildir; aksine gelişmekte olan ülke ekonomilerini ve işletmelerini var olan birkaç
dev otomobil üreticisinin küresel çıkarlarının uzantısı yapma yönündedir. Küresel
gönenç ve rekabetin artabilmesi için daha çok sayıda bağımsız üreticinin olması
gerekir ve bunun için teknoloji piyasalarındaki gelişmekte olan ülkeler aleyhine olan
koşulların kaldırılması, en azından iyileştirilmesi gerekir.
● Küresel faaliyetlerde bulunan işletmelerin Firma içi küresel ticareti giderek
artmaktadır. Küresel ticaretin artması iyi bir şeydir ama bu durumun kontrol edilmesi
mümkün olmayan ve gelişmekte olan ülkeler aleyhine olabilecek yanları da vardır.
126
Örneğin, yabancı kökenli A-firmasının, X malını Türkiye’de üretmek için yatırım
yaptığını ve Türkiye’deki üretimde kullanılacak girdilerin bir kısmının gene Afirmasına ait İtalya’daki işletmeden satın alınması koşulunun olduğunu varsayalım.
İtalya’dan Türkiye’ye gönderilen gidilerin uluslararası bir piyasası olsa bile
Türkiye’deki üretici girdileri ana-firmanın gösterdiği kaynaktan ve bildirdiği fiyattan
satın almak zorundadır. Böyle durumlarla genellikle ‘gizli kâr transferi’ yapılmak
istendiğinde karşılaşılır ve bunu tamamen engellemek mümkün değildir.
● Firma içi ticarette, firmanın küresel kâr beklentileri ve çıkarları, faaliyette bulunduğu
ülkenin çıkarlarından daha önemli olduğundan, ülke ekonomisi bundan zarar görebilir.
● Firma içi küresel ticaret ilişkileri, faaliyette bulundukları ülkeleri, özellikle de
gelişmekte olan ülke ekonomilerini ve işletmelerini ekonomik açıdan kendilerine
bağımlı hale getirebilir.
Eğer “yeni” bir ticaret kuramı oluşturulacaksa, bu kuramın gerçek anlamda “küresel çıkarlar”
anlayışıyla oluşturulması, gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını da gözetmesi ve teknolojinin
kullanım hakkını daha kolay ulaşılabilir hale getirmesi gerekir. Bunun için öncelikle teknoloji
piyasalarındaki engellerin kaldırılması gerekir. “Yeni” teknoloji üreten/geliştiren işletmelerin
herhangi bir üretici işletmeye bağlı olmaksızın, tamamen bağımsız “kâr birimleri” olarak
faaliyette bulunmaları pek çok teknoloji piyasası engelinin ortadan kalkmasına ve küresel
rekabetin artmasına neden olacaktır. Sadece ve sadece “yeni” teknoloji üreten veya geliştiren
bağımsız “kâr birimleri sayesinde isteyen her üretici küresel piyasa fiyatından, ayrım
yapılmaksızın, teknolojinin kullanma hakkını lisansla alabilecektir. (Küresel teknoloji
piyasalarındaki aksaklıklar için bak. H. Gürak; 2011-b).
127
Kaynaklar
İnternet sources:
Kuran’ı Kerim
http://kuran.diyanet.gov.tr/Kuran.aspx#1:1 2013-07-07
Kütub'u Sitte Hadisleri
http://e-hadis.net/kutubu-sitte/bey(alimsatim)/1 2013-10-17
40 Hadith Qutsi
http://www.usc.edu/org/cmje/religioustexts/hadith/qudsi.php 2013-10-17
500 Hadith
http://foreninger.uio.no/mss/tr/hadith/
hadith1.html#INTRO2HAD 2013-10-17
http-1
www.questionsonislam.com/article/questions-commercial-ethics
2013-10-18
http-2
www.islamicity.com/mosque/QURAN/62.htm 2013-10-19
http-3
www.sorularlaislamiyet.com/article/13007/ticaret-yapin-cunkurizkin-onda- dokuzu-ticarettedir-anlamina-gelen-bir-hadis-varmidir-varsa-bu-durum-devletler-icin- de-gecerli-midir.html 2013-10-18
AbuSuleyman, A.A. 1989
“The Theory of the Economics of Islam (II)”
Journal of Ec. and Management, 1998, Vol.6 No:2
www.iium.edu.my/enmjournal/vol6no2.pdf,
2012-11-15, 87
Ahmad,A.-M.A. Mannan ve
M.Kahf (Eds)
1992 Int. Economic Relations From Islamic Perspective
Islamic Development Bank, IRTI
www.irtipms.org/PubAllE.asp, 2013-10-22
Ahmed, H. (Ed.)
2002
Theoretical Foundations of Islamic Econmics
Islamic Development Bank, IRTI
www.irtipms.org/PubText/90.pdf, 2013-10-22
Altuğ, T.
1996
İslam Ekonomisi Üzerine
Karakoç, Yayınları.
Armağan, S.
2005
İslam Ekonomisi
Gündönümü Yayınları, Istanbul.
128
Ashker, A. ve
R.Wilson
2006
“Islamic Economics: A Short History”
www.bandung2.co.uk/Books/Files/Economics/
Islamic%20 Economics%20%28A%20Short%20
History%29.pdf,
2012-11-15
Chapra, M.U.
2001-a What is Islamic Economics?
Prize Winners’ Lecture Serie 9
Islamic research & Training Inst. Islamic Dev. Bank
--- “ ---
2001-b “Islamic Economic Thought & The New Global Ec.”
http://www.irti.org/irj/go/km/docs/documents/
IDBDevelopments/Internet/English/IRTI/CM/
downloads/IES_Articles/Vol%209-1..M%20U%20
Chapra..ISLAMIC%20ECONOMIC%20THOUGHT.pdf,
2012-11-04
--- „ ---
2008
“The Islamic Vision of Development in the Light of
Maqasid al-Shari’ah,
The Int.Institute of Islamic Thought”
http://i-epistemology.net/attachments/201_OmarChapra-Islamic-Development%5B1%5D.pdf, 2012-11-15
--- “ ---
2010
“Islamic Economics: What It Is & How It Developed”
http://eh.net/encyclopedia/article/chapra.islamic,
2012-11-04
Choudry, M.A.
2013
“Islamic Economic and Socio-Scientific Methodology…”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, Istanbul.
Günenç, H.
[..]
İslam’da Ticaret
Faisal Finans Kurumu, Kültür yayınları: 4
Gürak, H.
2006
Ekonomik Büyüme ve Küresel Ekonomi
Ekin Kitabevi, Bursa.
--- “ ---
2011-a İktisat
Genesis, Ankara.
--- “ ---
2011-b İktisat-2
Genesis, Ankara.
Güler, Z.
2012
40 Hadiste İş ve Ticaret Ahlâkı
İGİAD Yayınları: 9, Istanbul.
129
Haddad, L.
1977
“A Fourteenth-Century Theory of Ec. Growth &
Development”
Kyklos, Vol. 30, 1977, Fasc.2, 195-213.
Han, M.E.
1988
İslam Ekonomisinin Temel Meseleleri
Kayıhan Yayınevi, Istanbul.
Haneef, M.A.ve
H. Furqani
[..]
“Contemporary Islamic Economics”
www.academia.edu/992875/Contemporary_Islamic_
Economics_The_Missing_Dimension_of_Genuine_
Islamization , 2012-11-04
Hasan, Z.
1995
“Economics Develeopment in Islamic Perspective”
Journal of Islamic Economics, 1995, Vol.3 No:2
www.iium.edu.my/enmjournal/vol3no2.pdf, 2012-11-15
--- “ ---
1998
“Islamization of Knowledge”
Journal of Ec. And Management, 1998, Vol.6 No:2
www.iium.edu.my/enmjournal/vol6no2.pdf, 2012-11-15
Hassan, A.
2013
“What is the Current Situation of Islamic Economics
Studies Today and What is the Future of Them”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, Istanbul.
Iqbal,M.-S.S.Ali ve
D.Muljawan (Eds)
2007
Advances in Islamic Economics and Finance (Vol.1)
Islamic Development Bank, IRTI
www.irtipms.org/PubText/230.pdf, 2013-10-22
Islahi, A.A.
1997
“History of Economic Thought in Islam: a Bibliography”
http://islamiccenter.kau.edu.sa/english/Publications/
Islahi/HISTORY%20OF%20ECONOMIC%20
THOUGHT%20IN%20ISLAM.pdf, 2012-11-04
Kahf, M. (Ed.)
1998
Lessons in Islamic Economics
Islamic Development Bank, IRTI
http://www.irtipms.org/PubAllE.asp, 2013-10-22
--- „ ---
(2013) “Islamic Economics, what Went Wrong?”
www.iefpedia.com/english/wpcontent/uploads/
2009/11/Islamic-Economics-What-Went-Wrong.pdf,
2013-05-08
Khan, M.A.
[..]
“Islamic Economics: The State of the Art”
http://i-epistemology.net/attachments/530_IOD%20%20VII%20-%20Islamic%20Economics%20%20The%20State%20of%20the%20Art.pdf, 2012-11-15
Khan, F.
2013
“Where Islamic Economics Should Generate”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, Istanbul.
Köse, S.
2012
İslâm İş ve Ticaret Ahlâkı
İGİAD Yayınları: 12, İstanbul.
130
Kuran, T.
1995
“Islamic Economics and the Islamic Subeconomy”
http://econ.duke.edu/uploads/assets/People/Kuran/
Islamic%20economics%20and%20Islamic%20
subeconomy.pdf, 2012-11-15
--- “ ---
1997
“The Genesis of Islamic Economics”
Social Research, Vol.64, No:2
EBSCO Database, 2012-10-31
Muqorobin, M.
2012
“Journey of Islamic Economics in the Modern World”
http://islamiccenter.kau.edu.sa/7iecon/English/
Englisg%20Papers/%5B27%5D%20Masyhudi
%20Muqorobin.pdf, 2012-11-04
Neccar, A.
1978
İslam Ekonomisine Giriş
Hilal Yayınları, İstanbul. Çev. R. Nazlı
Ökte, M.K.S.
2010
Fundamentals of Islamic Ec. & Finance: Th. & Practice
Electronic Journal of Social Sciences, 2010 C.9 31
EBSCO Database, 2012-10-31
Rosly, S.A.
1995
“Economic Principles in Islam”
Journal of Islamic Economics, 1995, Vol.3 No:2
www.iium.edu.my/enmjournal/vol3no2.pdf , 2012-11-15,
Sadr, M.B.
1980
İslam Ekonomi Doktrini (Iqtisaduna)
Hicret Yayınları
Şeraiti, A.
2004
İslam Ekonomisi
Dünya yayınları, İstanbul. Çev. K. Çamurcu.
Tabakoğlu, A.
2008
İslam İktisadına Giriş
Dergah Yayınları, İstanbul.
Tabakoğlu,A- ve
Diğerleri
1988
İslam İktisadi Araştırmaları
Dergah Yayınları, İstanbul.
Vernon, R.
1966
“International Investment and International
Trade in the Product Cycle”; The Quarterly
Journal of Economics; Vol.80; No.2, 190-207.
Yousri, A.
2013
“Islamic Economics: Its Philosophy, Methodology, and
Theoretical Construction.”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, Istanbul.
Zaman, S.M.H.
1984
“Definition of Islamic Economics”
J. Res. Islamic Econ., Vol. 1, No. 2, pp. 49-50
http://islamiccenter.kau.edu.sa/arabic/Magallah/
Pdf/Old-1-2/SMZaman_16.pdf, 2012-11-16
131
Bölüm-6
İktisatçı gözüyle
İSLAM ve FAİZ
132
Giriş
“Faiz” veya bazılarına göre “riba”, yüzyıllardır üzerinde en çok konuşulan, yazılan ve
yorumlanan iktisadi kavramlardan biridir; büyük olasılıkla açık ara birincisidir. Faiz olgusu
İslamiyet’ten çok önce de vardı ve etkileri üzerinde çeşitli görüşler hep tartışma konusu
olmuştu. Örneğin, bir zamanlar Yahudilik veya Hristiyanlıkta da faiz olumsuz bir olgu olarak
kabul edilirdi. Hatta, M.Ö 1760 yılında belirlenen Hamurabi yasalarında bile faiz ile ilgili bazı
sınırlamalar olduğu bilinir108. Oysa dünyanın her köşesinde hep faiz alınıp-verildi, faizli
işlemler yapıldı ve yapılmaya devam ediliyor. Petrol zengini Müslüman Sultanlar, Emirler ve
birçok devlet başkanı veya üst düzey yönetici petrolden elde ettikleri gelirleri büyük oranda
faizli işlem yapan Batılı bankalarda tutuyorlar. Büyüklüğü trilyonlarca dolar olduğu bilinen
bu finansal varlıklar karşılığında hiç faiz almadıkları düşünmek herhalde saflık olur.
Bir yanda faizi yasaklayan İslami görüş, diğer yanda ise faizli iktisadi yaşamı doğal kabul
eden ve içselleştiren Batılı doktrinler var. İslam inancına göre faiz almak da vermekte
yasaktır, dini inanca aykırıdır. Fettullah Gülen’e göre: “Dinin bu konudaki hükmü kesindir,
nettir; hiçbir tevil ve tefsire de ihtiyaç yoktur. Allah alışverişi helal, faizi ise haram
kılmıştır. (Bakara sûresi;2/275” (Gülen;2013). Faiz yiyenler için ise durum çok daha vahim,
diyor Gülen. Çünkü faiz yiyenler:
“Şeytan çarpmış gibi hep şeytanın istek ve dileklerine göre hareket ederler. Sanki onlar
şeytanın yere düşen gölgeleri gibidirler. Faiz onları iki büklüm kıldığı için, hep çeşitli
spekülatif faaliyetlere girerler. İhtikâr yapar ve yalan söylerler. […] Din, diyanet ve
bütün mukaddesleri onun uğrunda feda edebilirler.” (Gülen;2013).
Ancak, Gülen’in bu görüşünde açıklanmaya muhtaç bir durum var. Faiz hakkındaki
yazısında: “Faizin serbest olduğu toplumlar hep sallantı içindedirler.” derken Gülen acaba
kapitalizmin müzmin hastalığı olan krizlerin varlığına mı işaret ediyor? Yoksa faiz yiyenlerin
“diğer yaşamda hep sallantı içinde” olacaklarını mı kastediyor?
Faizi sosyolojik açıdan da değerlendiren Gülen Müslümanların dikkate almasını gerektiren şu
görüşleri bildirir:
“Faiz, zengini daha zengin yaparken fakiri de daha fakir hâle getirir. Böylece her iki
sınıf arasındaki uçurum her geçen gün biraz daha derinleşir. Neticede aradaki bütün
köprüler yıkılır ve bu iki sınıf birbirinin en amansız düşmanı hâline gelir.
Yukarıdan aşağıya tahakküm, tasallut ve zorbalık iner. Aşağıdan yukarıya ise kin, nefret
ve intikam hissi, tavrı yükselir. Büyük bir kaosun içine giren toplum, bir gün gelir
içtimaî coğrafyadan bütün bütün silinir gider.” (Gülen;2013).
Bu çalışmadaki temel amacımız “İslami” faiz olgusunu bir iktisatçı bakış açısıyla İslami
kaynakları gözönüne alarak “bilimsel” açıdan değerlendirmek olacaktır. Bunun için temel
kaynağımız Kur’an’ı Kerim, ikinci temel kaynağımız ise Sünnet’te faiz ile ilgili bölümler
olacaktır.
108
“The price or rate paid by a debtor for the use of what he borrows. Already in the second millennium B.C.E.,
Babylon had a fully developed loan system. The Code of Hammurabi indicates a 20-percent interest rate on
money and grain, and it stipulates that a merchant charging a higher rate would forfeit the amount lent. By
contrast God’s law to Israel prohibited making loans on interest to needy fellow Israelites.”
http://wol.jw.org/en/wol/d/r1/lp-e/1200002183, 2013-11-14
133
Birinci kaynak olan Kur’an dört ayette faiz meselesinden söz eder. Özellikle Bakara suresinin
ayetlerinde verilen “borç” karşılığında bir “fazlalık109” (borç faizi) almanın ve vermenin
kesinlikle yasak olduğunu görürüz. Ancak, ve çok doğal olarak, Kur’an’da faiz tanımı
yapılmaz, kapsamı ve çeşitleri belirtilmez. Çünkü Kur’an bir iktisat ders kitabı değildir.
İkinci temel kaynağımız olan Hz. Peygamber Kur’an’da belirtilen borç-faizi yasağını
tekrarlamanın yanı sıra “alışveriş faizi” üstünde durur ve örnekler verir. Dolayısıyla inceleme
konumuz kapsamında iki tür faiz vardır.
1- Borç faizi.
2- Alışveriş faizi.
Bilindiği gibi yaklaşık 1,400 yıl önce İslamın tebliğ edilmeye başlandığı dönemde de iktisadi
ilişkiler vardı ama bugün bildiğimiz anlamda bir iktisat bilimi yoktu. Gerçekleştirilen iktisadi
işlemler ve ilişkili sorunlar günümüzdekilere göre çok daha basitti ve çeşidi azdı. Ama buna
rağmen her konuda olduğu gibi iktisadi konularda da sorunlarla karşılaşılıyor, çözüm yolları
aranıyordu. Çözüm ararken danışılan ve bu konularda karar verenler, genellikle, İslami
hukukçulardı (Fakihler). Çünkü Kur’an’da ve Sünnet’te yaşamın hemen hemen her yönüyle
ilgili açıklamalar, yasaklar ve rehberlik bulmak mümkündü. Eğer aranan yanıt Kur’an’da veya
Sünnet’te bulunamazsa İslami hukukçular Kur’an’a ve Sünnet’e uygun “yeni kararlar” (Fetva)
verirler, sorunları çözmeye çalışırlardı. Günümüzde de bu gelenek sona ermiş değil ve genel
hatlarıyla sürdürülüyor.
Son 60-70 yıldır İslami hukukçuların yanı sıra kendilerini “İslami iktisatçı” olarak tanımlayan
iktisat eğitimi almış araştırmacılar da faiz konusunda çeşitli görüşler, yorumlar belirtmeye,
olaylara iktisadi analizler, yorumlar ve çözümler getirmeye çalışıyorlar. Faiz konusunda hem
İslami hukukçuların hem de İslami iktisatçıların birikiminden oluşan büyük bir bilgi havuzu
oluştuğunu söyleyebiliriz. Bu çalışmada bu değerli birikimden elbette yararlanılacak ama
bununla yetinilmeyecektir. Bir başka deyişle, birçok İslami hukukçunun ve iktisatçının çoğu
zaman yaptığı gibi faiz konusunda birincil ve ikincil kaynaklar olan Kur’an ayetlerinden ve
Hadislerden alıntılar yapmakla yetinmeyip, İslami inanca aykırı olmayan ama İslami
hukukuçuların ve iktisatçıların geleneksel görüşlerinden “farklı” görüşler ve yorumlar
da sunulmaya çalışılacaktır.
İslam dininin bilgiye ve bilgine çok önem verdiği bilinir. Hatta bir Hadis’te rivayet edildiğine
göre, bilim Çin’de olsa gidip öğrenmek gerekir. Yaklaşık 1400 yıl önce Hz. Peygamberin
yaşadığı dönemin ulaşım ve iletişim koşullarında Çin’in ne kadar uzak bir ülke olduğu
düşünüldüğünde bilime verilen önemin değeri daha kolay anlaşılır. İnşallah İslami
hukukçular ve İslami iktisatçılar110 bu çalışmadaki görüşleri ve yorumları beğenmeseler bile
bilim adına hoşgörüyle okur ve değerlendirirler.
109
25-Ocak-2014 tarihinde halka hizmete sunulan “İslam Ansiklopedisi” de faizin “fazlalık” olduğundan söz
ediyor. Bu bölümde kullanılan kavramın aynı olması tamamen rastlantıdır. Kitap Aralık-2013 tarihinde
tamamlanmıştır; İslam Ansiklopedisi halkın kullanımına açılmadan bir ay önce.
110
Bundan sonra kullanacağımız “İslam bilginleri” kavramı hem İslami hukukçuları hem de İslami iktisatçıları
kapsayacaktır. Gerekli yerlerde ise hukukçu-iktisatçı ayrımı belirtilecektir.
134
Faiz (Riba) Nedir?
Çalışmamızın konusu faiz olduğuna göre faizin tanımı çok önemlidir. İslami açıdan faizin bir
tanımını yapmadan üzerinde tartışmak yanlış anlaşılmaya, yanlış yorumlanmasına veya
yorumların yetersiz kalmasına neden olacaktır.
Bazı kişiler bu çalışmada yapılmak istenenin zaten yüz yıllardır yapıldığını ve söylenecek
“yeni” bir şey olmadığını ileri sürebilirler. Bu kişilerle aynı görüşü paylaşmadığımız için
böyle bir çalışmayı gerekli bulduğumuzu belirtmekte yarar var. Faizin yasak olduğunu
söyleyen İslam bilginleri genellikle Ayetler ve Sünnet’ten alıntılarla bilinenleri “tekrarlayıp”
söylemlerine “kutsal destek” ararlar. Ancak iktisadi açıdan” bilimsel” bir faiz tanımı için bu
tür çalışmalar yeterli midir?
Kur’an’daki Ayetler veya Hadisler iktisadi öğretiler olmadığı için söz konusu olan faizi
“iktisadi” bağlamda ve iktisadi bir bakış açısıyla, İslami değerlere ters düşmeden
değerlendirmeye çalışacağız.
Faiz Hakkında Bazı Görüşler
İslami inanışa göre “faiz” veya eşanlamlı olan “riba” almak veya vermek yasaktır. Faizin
yasak olmasına gerekçe olarak da öncelikle Kur’an’daki ilgili Ayetler gösterilir. İkinci kaynak
ise Sünnet’tir. Bu kaynaklardan yola çıkarak, İslam bilginleri ve İslami kurumlar faizin yasak
olmasıyla ilgili çeşitli görüşler belirtmişler. Örneğin, Türkiye Diyanet Başkanlığı’na111 göre:
“Sözlükte "artmak, çoğalmak, yükselmek, şişmek, fazlalaşmak" anlamlarına gelen riba,
İslâm terminolojisinde, akitlerde şart koşulmuş bulunan karşılıksız fazlalık veya ribevi
mallardan aynı sınıfına dâhil olanların birbirleriyle veresiye olarak satılması anlamında
kullanılmaktadır. […] Altın, gümüş ve bu özellikte olanlardan veya buğday, arpa,
hurma, tuz ve bu özellikte olanlardan farklı cinslerin peşin olması kaydıyla
mübadelesine izin vermiştir. Aynı şekilde kuru hurma ile yaş hurmanın, iyi cins hurma
ile kötü cins hurmanın fazlalıkla değişimini, gümüşün vadeli olarak altın karşılığı
satımını yasaklamış, altının altınla, gümüşün gümüşle değişimine ancak peşin ve
tartılarının eşit olması halinde izin vermiştir. (Buhari, Büyü', 77-81; Müslim, Müsâkât,
79-85). Kur'ân, kesin bir dil ile cahiliye faizi, borç faizi (ribe'd-deyn) veya ribe'n-nesie
denilen, "vade karşılığında alacağın miktarının artırılması" şeklindeki faizi yasaklamış,
sünnet de bu yasağı teyit etmiştir.” (Diyanet-2).
Sorularla İslamiyet sitesi: “Cins ve miktarı bir olan iki şey, biri diğeriyle mübadele
edildiğinde bir taraf için kabul edilen malın fazlasına riba veya faiz denir.” tanımını
yaptıktan sonra faizin neden haram olduğunu şöyle açıklar:
“FAİZİN İSLÂMÎ AÇIDAN yasak olduğunu bilmeyenimiz yoktur. İlahî bir emir
olarak faizin yasak oluşunun sebebi açıktır: “Allah, yasakladığı için.” Tıpkı oruç
tutmak veya zekat vermenin farz oluşu gibi, bunun da sebebi “emr-i ilahî”dir.” (http-1)
Diyanet’in hazırlattığı İlmihal’de faizin neden yasaklandığı şu cümlelerle açıklanır:
111
Bundan sonra sadece “Diyanet” denecektir.
135
“Faiz yasağı, İslâm’ın temel ilkelerinden biridir. Daha önce de ifade edildiği gibi,
İslâm herhangi bir zarar ve mağduriyete yol açmayan insan ilişkilerine, düzgün bir
çizgide seyreden hukukî ve ticarî hayata kural olarak müdahale etmemiş, sadece yanlış
ve haksız uygulamalar konusunda insanları uyarmış, bu yönde bazı sınırlama ve
kısıtlama getirmiştir. Faiz yasağı da böyledir.
Faizin Arapça’daki karşılığı ribâ olup sözlükte, “herhangi bir şeydeki artışı ve
fazlalığı” ifade eder. Terim olarak ise ribâ, “borç verilen bir parayı belli bir süre
sonunda belirli bir fazlalıkla veya herhangi bir borç ilişkisi ile doğan ve süresinde
ödenmeyen bir alacak için ek vade tanıyıp vade sonunda bu alacağı fazlalıkla geri
almanın, yine bu şekilde alınan fazlalığın” genel adıdır. Bu türden şart ve
uygulamaları içeren işlemlere de “faizli işlemler” denir.” (Diyanet-3).
Bazı İslam bilginlerinin faizli işlemler hakkında üzerinde bazı farklı görüşleri olmasına
rağmen İslam bilginlerinin tamamı faizin yasak olduğu görüşünde birleşirler. Genellikle faiz
ile ilgili olarak “fazlalık” sözcüğü üzerinde durulur. Bazen de faizin “haksız kazanç”
anlamında kullanıldığını görürüz. Ancak bu “fazlalık” neye göre fazlalıktır veya haksız
kazançtır? Örneğin, bir ürünün üretiminde harcanan emek-zamana göre bir fazlalıktan mı söz
edilmektedir? Veya alının riskin düzeyine göre bir fazlalık mı? Yoksa salt ticaret anlamında
ürünlerin değiş-tokuşu yapılırken elde edilen mal veya para karşılığı bir fazlalık mı söz
konusudur? Ölçüt nedir? “Fazlalık” veya “haksız kazancın” hangi ölçüte göre oluştuğunun
çok iyi açıklanması gerekir. Bu bağlamda anahtar kavramlar “fazlalık”, “haksız kazanç” ve
“ölçüttür”.
Ashker-Wilson’a göre faiz yasağının iki temel amacı vardır: a) ahlâki, ve b) iktisadi. Ahlâki
amaç fakir ve ihtiyaç içindeki insanların sömürülmesini önlemektir. İktisadi amaç ise şu
ilkelere dayanır;
1- “… iş sözleşmelerinde taraflar arasında kâr ve zararın adil bir biçimde paylaşımına
yönelik adalet ilkeleri,
2- iktisadi faaliyetlere yönelik sıkı çalışmanın teşviki ve sermaye sahiplerinin katkılarına
destek, ve
3- gönencin bir azınlığın elinde yoğunlaşma eğilimini sını engellemek. İslam, zengin
olmaya karşıtı değildir ancak bu zenginliğin aylak faaliyetler veya faiz karşılığı borç
vermek gibi bencil yollardan elde edilmemesi gerekir.112” (Ashker-Wilson; 2006).
Ashker-Wilson’ın faiz yasağı ile “iktisadi ilkeleri” önemlidir ama maalesef bir ölçüte göre bir
faiz tanımı sunulmaz. Aslında İslami bilginlerin çoğu “genel kabul gören” bir tanım arayışı
içinde değildirler. Faizin yasak olduğunun söylenmesini yeterli bulurlar. Ama biz geniş
kapsamlı “bilimsel” bir tanım ve bir ölçüt arayışındayız.
Aşağıda faiz olgusu iki ana başlık altında incelenecektir:
1. Borç faizi.
112
“The motives for the prohibition of interest in Islam are twofold: moral and economic. The moral motive
revolves on the principle of not exploiting the poor and the needy through charging them interest on
borrowed money. The economic motive emanates from: the principles of justice, which is deemed as the
fairness of dividing both gains and losses between the parties concerned in business deals, the encouragement
of hard work and the promotion of a positive contribution by capital owners to economic activities, and
alleviating the tendency for the concentration of wealth in the hands of the few. Islam is not against being
rich, providing that, among other things, this is not achieved through idle and selfish activities such as the
lending money for interest.” (Ashker-Wilson;2006).
136
2. Alışveriş faizi.
Öncelikle birincil kaynağımız olan Kur’an’da sonra da Sünnet’te bu konularda neler
söylendiğine bir bakalım.
Kur’an’da faiz
İslam dinine göre borç almak yasak değildir. Hz. Peygamber’in de zaman zaman borç aldığı
bilinir. Yasak olan alınan borca karşılık bir “fazlalık” (faiz) istemektir. Hatta, aşağıdaki
görüşlere göre, borç almanın hiç de kötü bir şey olmadığını söylemek bile mümkündür; tabii
borç alan borcuna sadık biriyse.
“Yüce Allah geri ödemek düşüncesiyle borç alanlara yardım eder. Abu Huraira
tarafından aktarılan bir Hadis’e göre: “Geri ödemek niyetiyle her kim borç alırsa Allah
ona yardımcı olur. Her kim başka birinin mülkünü zarar vermek amacıyla alırsa Allah
da ona zarar verir ve geri ödeyemez.” (Bukhari, Istiqrad 2). Borçlanma niyetinin
önemi Abu Umamah tarafından aktarılan Hadis’te daha açıktır: “Eğer biri, başka
birinin parasını geri ödemek amaçlı alırsa ve borcunu ödeyemeden ölürse, borcu
Allah tarafından ödenir. Ve eğer birisi, başka birinin parasını veya mülkünü helak
etmek amacıyla alırsa, Allah da onu helak eder." (Kamil Miras, Tajrid-i Sarih,
7/273).”113 (http-2).
İslam inancına göre borçlu zor durumda olup borcunu zamanında ödeyemezse faiz istemek
yerine kendisine kolaylık sağlamak daha hayırlıdır. Ayet’e göre: “Eğer borçlu darlık
içindeyse, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin. Eğer bilirseniz, (borcu) sadaka
olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır” (Bakara;2:280). Ancak, borçlu imkânı
varken borcunu ödemezse zulüm (haksızlık) yapmış olacaktır. Bir Hadis’e göre: “Eğer
imkânı olan borcunu ödemezse zulüm yapmış olur.” (Bukhari, Hawala 1, 2; Muslim,
Musakat 33; Abu Dawud, Buyu 10; Tirmidhi, Buyu 68).114 (http-2).
Kur’an’da faizinden dört Sûre’de söz edilir; iniş sırasına göre, Rûm Sûresi 39, Nisâ Sûresi
160-161, Âl-İ İmrân Sûresi 130, Bakara Sûresi 275-276-278. İlk iki Sûre’de açıkca bir faiz
yasağından söz edilmese de üçüncüde “kat kat faiz yenmemesi” emredilir ve nihayet
Bakara Sûresi’nde faizin yasak olduğu çok açık bir dille belirtilir.
113 “Allah the Glorious helps those who get into debt with the intention of paying back later. A hadith narrated
by Abu Huraira says: “Whoever gets into debt with the intention of paying back later, Allah enables him to
pay it back. Whoever takes one’s property with the aim of wasting it, Allah wastes him away and he cannot
pay back.” (Bukhari, Istiqrad 2). The importance of aim in getting into debt is clearer in the following hadith
narrated by Abu Umamah: “If anyone takes other people's money with the intention of repaying it and then
he or she should die without settling the debt, Allah will pay the debt on his behalf. And if anyone takes
money or property (of others) with the intention of destroying it, Allah will destroy him." (Kamil Miras,
Tajrid-i Sarih, 7/273).”
114
The Quranic verse says: “If the debtor is in a difficulty, grant him time till it is easy for him to repay. But if ye
remit it by way of charity, that is best for you if ye only knew.” (al-Baqarah, 2:280). However, a debtor, who
does not pay back although he can afford, is considered to be unjust to creditor. The following is stated in a
hadith: “It is injustice of one who is able to pay his debt to delay it.” (Bukhari, Hawala 1, 2; Muslim,
Musakat 33; Abu Dawud, Buyu 10; Tirmidhi, Buyu 68). (http-2).
137
Burada yanıtını aradığımız soru şudur: Kutsal Kitap bize yasak olan faizin (“fazlalığın”) bir
tanımını veriyor mu? Ve bu “fazlalığın” hangi ölçütü göre belirleneceği bildiriyor mu?
Bu sorularn yanıtlarını aramak için faizle ilgili ayetlere göz atalım.
Kur’an’da faizile ilgili ayetler (iniş sırasına göre)
Faizle ilgili ilk ayet Mekke’de inmiştir.
“Hz. Peygamber bu konudaki ilk açıklamayı, Amroğullarının Mugîreoğullan’ndan faiz
alacaklarını talep etmeleri üzerine yapmıştır. Henüz tahsil edilmemiş faizleri bırakmayı
emreden âyetin inmesi üzerine Hz. Peygamber Mekke Valisi Attâb b. Esîd’e mektup
yazarak, “Ya razı olurlar ya da onlara harp ilân edersin” (Taberî. VI, 23) demiştir.
(Diyanet-4).
İşte faizle ilgili Ayetler:
1- RÛM SÛRESİ
39. Ayet: İnsanların malları içinde artsın diye faizle her ne verirseniz, Allah katında
artmaz. Ama Allah’ın hoşnutluğunu isteyerek her ne zekât verirseniz; işte bunu
yapanlar sevaplarını kat kat arttıranlardır.
Faizle ilgili bu ilk ayette henüz bir yasaklama yok, ancak faizden kaynaklanan artışın Allah
katında artmayacağı vurgulanıyor. Açıkca anlaşılabileceği gibi, faiz almak Allah katında
değer bulmuyor ama bir faiz tanımı veya ölçütü söz konusu edilmiyor. Buna karşın zekât
vermenin iyi bir şey olduğu, sevapları artıracağı vurgulanıyor. Bazılarına göre, “Allah katında
artmaz” ifadesinin anlamı bir çeşit “yasak” olduğu yönündedir ama bu yorumu abartılı
bulanlar da vardır.
2- NİSÂ SÛRESİ
160. ve 161. Ayetler: Yahudilerin yaptıkları zulüm ve birçok kimseyi Allah yolundan
alıkoymaları, kendilerine yasaklanmış olduğu hâlde faiz almaları, insanların mallarını
haksız yere yemeleri sebebiyle önceden kendilerine helâl kılınmış temiz ve hoş şeyleri
onlara haram kıldık. İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık.
160. ve 161. Ayetler yasak olduğu halde faiz aldıkları için Yahudileri eleştiriyor. Ancak
Müslümanlar için faizi yasaklayıcı bir emir yok. Bu ayetlerde yazılanları Müslümanları da
kapsayacak biçimde yorumlamak abartılı olur.Ayrıca bir faiz tanımı veya ölçütü söz konusu
değil.
3- ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ
130. Ayet: Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah’a karşı
gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.
Hicretten iki-üç yıl kadar sonra inen bu Ayet, borç faizini kesin bir ifadeyle yasaklayan ilk
ayettir. Ayette kullanılan ifade aynen “kat kat faiz yememektir”. Ancak ayette bir faiz tanımı
olmadığı gibi “kat kat” faizin ne olduğu da açıklanmıyor, yani faizin tanımı ve kapsamı
yoruma açık. Ayrıca ne borç koşullarına değiniliyor ne de ödeme koşullarına.
138
Kur’an yorumcularının görüşlerine göre, “Cahiliye” devrinde borç alan Araplar borcunu
faiziyle birlikte zamanında ödeyemediği zaman borcun süresi uzatılıyor ama yeni borca ekfaiz talep ediliyormuş. Dolayısıyla, “kat kat” ifadesiyle kast edilen borcun faizinin sürekli ve
yenilenerek artması olduğu görüşü çok mantıklı görünüyor. Ama kast edilenin bu tür faiz
olduğunu kesin bir biçimde söylemek mümkün değil. Çünkü yasak kapsamına girdiği
söylenen ve “ilk borç sözleşmesine” göre belli bir vade sonunda alınan bir faiz de var. Surede
hangisinin kast edildiği kesin olarak belli değil.
Dolayısıyla, bu ayet sayesinde faiz almanın Müslümanlara yasak olduğunu açık bir biçimde
öğreniyoruz, ancak faizin tanımı, kapsamı, çeşitleri ve ölçütü belli değil.
4 - BAKARA SÛRESİ
Bakara Sûre’sindeki bazı Ayetler sayesinde yasak olan faiz hakkında daha ayrıntılı malumat
sahibi olabiliyoruz:
275. Ayet: Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu,
onların, “Alışveriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi
helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüte
uyarak) faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun olur. Durumu da Allah’a
kalmıştır. (Allah, onu affeder.) Kim tekrar (faize) dönerse, işte onlar
cehennemliklerdir. Orada ebedî kalacaklardır.
276. Ayet: Allah faiz malını mahveder, sadakaları ise artırır (bereketlendirir). Allah,
hiçbir günahkâr nankörü sevmez.
278. Ayet: Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve eğer gerçekten iman
etmiş kimselerseniz, faizden geriye kalanı bırakın.
279. Ayet: Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Resûlüyle savaşa girdiğinizi bilin. Eğer
tövbe edecek olursanız, anaparalarınız sizindir. Böylece siz ne başkalarına haksızlık
etmiş olursunuz, ne de başkaları size haksızlık etmiş olur.
Faizin yasak olduğu ayrıntılı ifadelerle açık bir biçimde belirtiliyor. Faiz almaktan
kaçınılmazsa “Allah ve Resûlüyle savaşa girdiğinizi bilin” diye de insanlar uyarılıyor.
Ancak, bu ayetlerde de yasak olduğu çok açık bir biçimde ifade edilmesine rağmen faizin bir
tanımını veya ölçütünü bulamıyoruz. Bu konuda Diyanet’in hazırlattığı İlmihal’de şöyle bir
ifade kullanılır.
“Kur’an’da faiz (ribâ) yasağına değişik üslûp ve anlatım tarzlarıyla birden çok yerde
temas edilir. Fakat hiçbirinde ribânın tanımı yapılmaz, ayırıcı özellikleri ve kapsamı
belirtilmez.” (Diyanet-3).
Özetleyecek olursak, Kur’an’da faizle ilgili dört Sûre’de faizden söz edilir ve son gelen iki
surede Müslümanlar için faiz almanın yasak olduğu açıkça belirtilir. Ancak, ne faizin bir
tanımı vardır ne de kapsamı veya çeşitleri hakkında malumat. Faizin yasak olduğu kesin ama
faiz kapsamına hangi işlemlerin gireceği ve ölçütü insanların yorumuna açık görünüyor.
Aslında böyle olması çok doğal; çünkü Kutsal Kitap bir iktisat eğitim veya öğretim kitabı
veya iktisadi doktrin içeren bir kitap değildir.
139
Alınacak bir gram bile fazlalık faiz olacaktır ve alınması yasaktır. Amaçlanan borç verenin
“haksız kazanç” elde etmesini önlemektir. Ama bu “haksız kazancın” tanımı nedir? Ve
haksızlık ölçütü nedir?
Bir Hipotez: Borç Faizi ve Gelir
Varsayalım birine 100 TL ödünç verdik ve bu 100 TL karşılığı bugün iki kilo et satın almak
mümkündür. Borcu alan kişi borcunu bir yıl sonra gene 100 TL olarak ödüyor. Görünürde
“faiz” denebilecek bir “fazlalık” yok ama “haksız” bir durum var mı?
Haksız bir durum olup, olmadığı bazı ayrıntılara bağlıdır. Örneğin, 100 TL borç veren kişi bir
yıl sonra 100 TL iki kilo yerine sadece bir buçuk kilo et satın alabiliyorsa bu durumda borç
veren haksızlığa uğramış olur mu?
Bu durumla ilgili A. Bayındır’ın verdiği güzel bir örnek var:
“l950 senesinde bir kişi babamdan 450 TL ödünç almış ve bu yazının kaleme alındığı
Ekim l999′a kadar ödememişti. Bu tarihte Türkiye’de en küçük para 10.000 TL idi ve
onunla ancak bir sakız alınabilmekteydi. Halbuki 1950 senesinde 450 lira ile 75 gr.
altın alınabilirdi. Çünkü o zaman 1 gr. 24 ayar altın 6 liraydı.” (Bayındır; 2009).
Bu durumda borcun “aynı” miktarda yani 450 TL olarak ödenmesi alacaklıya haksızlık
yapılmasına neden olmuyor mu? 1999 yılında sadece bir sakız parası olan 450 TL ile acaba
bir gram altın alınabilir mi? Oysa 1950 yılında, Bayındır’ın ifadesine göre, 450 TL ile 75
gram altın almak mümkünmüş. Haksızlığa uğrayan kim? Satın alma gücü değeri haksızlığı
önlemek için önemli bir ölçüt değil midir?
İmam Ebu Yusuf’un borç meselelerinde satın alma gücüne önem verdiği söylenir.
“Islâm hukukçularının çoğunluğuna göre, nakit para borçlarında, geri ödeme tarihine
kadar paranın satın alma gücünün düşmesi veya yükselmesi dikkate alınmaz. Ancak
Imam Ebû Yusuf altın veya gümüş para dışındaki madenî paraların (felsler) satın alma
gücünde meydana gelebilecek değişmeler, borçların ödenmesinde dikkate alınır. Satın
alma gücünde ki düşme veya yükselme halinde, borç satım akdinden doğmuşsa akit
tarihi; ödünç (karz) akdinden doğmuşsa kabz (teslim etme) tarihi esas alınarak, madenî
paranın altın veya gümüş para karşılığı itibariyle ödeme yapılır. Ebû Yusuf bu
görüşüyle madenî paralarda enflasyon farkını faiz olarak kabul etmemektedir. Ancak
onun bu görüşü, kendi devrindeki altın veya gümüş paradan doğan borçları kapsamına
almamaktadır. Ibn Âbidîn bu noktayı özellikle belirtmiştir (Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr,
IV, 24, Resâil, II, 63, 64; Tenbîhu'r-Ruküd alâ Mesâili'n-Nuküd, Mecmuatu'r-Resâil, II,
52; el-Fetâvâl-Bezzâziye, (Hindiyye kenarında), c. IV, 510).” (http-3).
Yukarıdaki örneklerde aslında borç alan “haksız gelir” elde ediyor demek yanlış olur mu?
Sünnet’te Faiz
İslam inancına göre ikinci önemli kaynak olan Sünnet’i inceleyerek faiz denilen “fazlalık”
hakkında bilgi sahibi olmaya çalışabiliriz. Zaten Müslümanlar şimdiye kadar Kur’an’da
aradığı şeyin yanıtını veya açıklamasını bulamadıkları zaman Sünnet’e başvurmuşlardır.
Diyanet’e göre:
140
“Hz. Peygamber’in sünneti, Kur’an’ın koyduğu “faiz yasağı” ilkesini açıklamış,
uygulamasını göstermiş, ayrıca Kur’an’da işaret edilmeyen bazı işlemleri de faiz
olarak nitelendirip yasaklamıştır.
Meselâ, Hz. Peygamber Vedâ haccında şöyle buyurmuştur. “Dikkat edin. Câhiliye
döneminin faizlerinin hepsi de kaldırılmıştır. Ana paralarınız sizindir. Bu suretle ne
haksızlığa uğratılmış, ne de haksızlık yapmış olursunuz...” (Diyanet-3).
Kur’an’da Âl-i İmrân Sûresi’nin 130. Ayet’inde: “Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak
faiz yemeyin.” uyarısını hatırlayalım. Ve yukarıdaki paragrafta Hz. Peygamber: “Câhiliye
döneminin faizlerinin hepsi de kaldırılmıştır.” diyerek borç faizini teyid ediyor. Dolayısıyla
alınması yasak olan “borç” faizinin “Cahiliye” dönemine ait ve faizin “kat kat” arttırılmasıyla
ilgili olduğu kesin. Ama “ilk” borç ödeme sözleşmesinde belirlenen faiz oranının yasak
kapsamında olup olmadığı kesin olarak ifade edilmiyor.
Alışveriş faizi115
Kur’an sadece “borç” faizinden söz eder ama Hadis’lerde alışveriş faizinden de söz edilir.
Sünnet’le ilgili güvenilir kaynaklardan biri olan Diyanet’in İlmihal’ine göre:
“Hz. Peygamber, kendi döneminde uygulanan işlemleri ve alım satım türlerini de, ya
faize yol açacağı, ya da faiz olduğu için yasaklamıştır. Meselâ, “eşyâ-yı sitte” veya
“emvâl-i ribeviyye” hadisi diye meşhur bir hadiste şöyle buyurmuşlardır: “Altına
mukabil altını, gümüşe mukabil gümüşü, buğdayla buğdayı, arpa ile arpayı, hurma ile
hurmayı, tuza mukabil tuzu satmayınız. Ancak eşit miktarlarda ve peşin olursa o
müstesna. Her kim artırır veya fazla alırsa faiz alıp vermiş olur. Bunda alan ile veren
arasında fark yoktur.” (Diyanet-3).
Diyanet’in sözünü ettiği faizin “alışveriş” ile ilgili olduğu çok açık biçimde belli oluyor.
Şimdi yasak olan faiz ile ilgili iki önemli ayrıntıyı biliyoruz.
1- “Borç” karşılığı olarak faiz talep edilmemesi gerektiği.
2- “Alışveriş” esnasında da faiz oluştuğu.
İlmihal’de açıkca belirtildiği gibi alış-verişte altın satıp, altın alırken, veya gümüş satıp gümüş
alırken, yani ürün “aynı” türden olduğu zaman değiş-tokuş yapılan miktarın “peşin” ve “eşit”
miktarda olması koşulu vardır. Taraflardan biri fazlalık almaya kalkışırsa bu haram olur,
İslam’a aykırıdır.
Kuru hurma ile yaş hurmanın, iyi cins hurma ile kötü cins hurmanın fazlalıkla değişimi de
yasaklanmış, yalnızca “peşin ödeme” yapılması ve “tartıların eşit olması” durumunda izin
verilmiştir. Hurma ile ilgili çok bilinen bir örnek olayda Hz. Peygamber’in şöyle söylediği
anlatılr.
115
“Sıhhati hakkında ittifak edilen ve “Üsâme hadisi” diye meşhur olan, “Faiz ancak veresiyede cereyan eder”
(Müsned, V, 200; Müslim, “Müsâķāt”, 86) mealindeki hadis eskiden beri dikkatleri çekmiştir. Hadisin,
“Peşin muamelede faiz cereyan etmez” şeklinde değişik bir lafızla da rivayet edilmiş olması (Müslim,
“Müsâķāt”, 103), onun borç değil alışveriş faizi konusunda olduğunu gösterir. Ancak bu hadisin peşin
değişimlerdeki fazlalığın da faiz olduğunu bildiren hadislerle çeliştiği ve iki grup hadisin uzlaştırılması
gerektiği açıktır. Buğdayla arpa ve altınla gümüşün fazlalıkla mübadelesinin sorulması üzerine Hz.
Peygamber’in verdiği, “Faiz ancak veresiyede cereyan eder” cevabını nakleden Üsâme’nin baştaki soruyu
işitmeyip sadece cevabı duymuş olması, yahut işittiği halde rivayetinde bu soruya temas etmemiş bulunması
kuvvetle muhtemeldir (Serahsî, XII, 111-112).” (Diyanet-5).
141
“Hz. Peygamber’in (as) esasta borç faiziyle hiç bir alakası olmadığı halde, kaliteli bir
hurma ile kalitesiz bir hurmayı, kalitesizin miktarını fazla tutarak mübadele eden
hizmetçisine, “Katladın, riba yaptın.” (Müslim, Müsâkât/99) buyurması, yani peşin bir
mübadelede cereyan eden faizi bile ‘katlamak’ olarak tavsif etmesi; faizin, az veya çok
her halinin ‘katlamak’ manası taşıdığını göstermektedir.“ (Diyanet-3).
Ancak, değiş-tokuşu yapılan ürünler “farklı” türden olursa “eşit” miktar ilkesinin
uygulanmasına gerek kalmaz. Hadis’te şöyle denir:
“Cinsler değişirse peşin olmak şartıyla nasıl satarsanız satınız. Peşin olmak kaydıyla
altını gümüşle, gümüşü altınla, buğdayı hurmayla, arpayı hurmayla satabilirsiniz...”
(Buhârî, “Büyû‘”, 77-81; Müslim, “Müsâkat”, 79-85).” (Diyanet-3).
“Aynı” ürünlerin alış-verişinin “eşit” miktarlarda olması ve alış-verişin “peşin” yapılması
gereği hakkında Kur’an’da açık bir emir yoktu. Ama şimdi ne yapılması gerektiğini
Sünnet’ten öğrenebiliyoruz.
Kur’an’da açıkca belirtilmemiş ama Sünnet’te açıklığa kavuşturulan diğer bir husus ise
“vadeli” satış ile ilgilidir; alış-verişi yapılan ürünler “farklı” olsa bile alış-veriş işleminin
“vadeli olmaması” gerekir. Hz. Peygamber; “… cinslerin değişmesi halinde, peşin olması
kaydıyla mübâdeleye izin vermiş.” (Diyanet-3). Cinsler farklı olunca miktarın “eşit” olması
koşulu yoktur.
“İslâm’ın izin verdiği “vadeli” satış türü bedellerden birinin para olduğu
muameledir. Paralı bir muamelede ister mal peşin, para vadeli, ister para peşin,
mal vadeli olsun alım satım caizdir.”(Diyanet-4).
Diyanet’in İlmihal’ine göre alışveriş faizi yasağı “… ticaretin hacmini genişletmeyi
amaçlayan bir tedbir görünümündedir.” (Diyanet-3). Ayrıca, gene İlmihal’e göre: “… bu
yasakla dar durumda kalan üreticinin sömürülmesi, kandırılması da önlenmek
istenmiştir.” (Diyanet-3). Görüldüğü gibi Sünnet’te “alışveriş faizi” yani “haksız gelir”
oluşmaması isteniyor. “Aynı” tür ürünlerin “peşin” ve “eşit” miktarda alış-verişinin yapılması
gerektiğini belirtmiştik. Ancak bazen istisnai durumlar olabiliyor. Yukarıdaki bir örnekte
belirtildiği gibi, Hz. Peygamber daldaki yaş hurma ile kuru hurmanın fazlalık içererek alışverişini de yasaklamıştı.
“Ancak Medine’de bahçe sahiplerinin bu yöndeki ihtiyaçlarını ve isteklerini göz önüne
alarak Resûl-i Ekrem bahçe sahipleri için dalındaki yaş hurmayı, tahmin suretiyle aynı
miktarda kuru hurma ile değişime (bey‘u’l-arâyâ, bey‘u’l-ariyye) izin vermiştir.
Halbuki ağaçtaki hurmanın fazla olması ihtimali göz önüne alınırsa bu fazlalık faiz
olur. Fakat Hz. Peygamber belli bir ihtiyaca binaen genel kuraldan bir istisna olarak
buna izin vermiştir. […] Resulullah’ın bahçe sahiplerinin veya elinde kuru hurma
bulunup taze hurma yemek isteyenlerin bu yöndeki ihtiyacını ve isteğini mâkul
karşıladığı, böyle küçük çaptaki bir değişimin faize, sömürü ve aldatmaya yol
açmayacağı için izin verdiği söylenebilir.” (Diyanet-3).
Özetleyecek olursak; Sünnet sayesinde şimdi “alışveriş faizi” içeren işlemler hakkında daha
ayrıntılı malumata sahibiz. Alışveriş faizi ile ilgili öğrendiklerimizden şu “genel” sonuçlara
varabiliriz:
1. Alışveriş peşin olmalı.
2. Paralı işlemler hariç “vadeli” alışveriş yapılmamalı.
142
3. “Aynı” ürünlerin değiş-tokuşu “eşit miktarlar” üzerinden olmalı.
Ama hala “birincil” (Kur’an) ve “ikincil” (Sünnet) kaynaklarda yapılmış bir faiz tanımına
sahip değiliz. İlmihal’de belirtildiği gibi: “Kur’an ve Sünnet’te ribânın (faiz) tanımı
yapılmamakta, bazı örnekler üzerinde durulmaktadır.” (Diyanet-3).
İslam Ansiklopedisi’ne göre faiz
116
İslam Ansiklopedisi’ne göre faiz veya eşanlamlı olarak riba şöyle tanımlanır:
“… borç verilen bir parayı veya malı belli bir süre sonunda belirli bir fazlalıkla, yahut
borç ilişkisinden doğan ve süresinde ödenmeyen bir alacağa ek vade tanıyıp bu süreye
karşılık onu fazlalıkla geri almanın veya bu şekilde alınan fazlalığın adıdır.” (Diyanet4).
Ve hemen ardından şu açıklamayı ekler:
“Câhiliye dönemi Arapları ribâ kelimesini ve ondan türeyen diğer kelimeleri sözlük
mânasından ziyade terim anlamında, yani vadeye veya vadenin uzatılmasına karşı
borcun da artması anlamında kullanıyorlardı. Nitekim kaynakların bildirdiğine göre
Câhiliye devrinde borçlu alacaklısına giderek. “Borcu ertelersen sana şu kadar fazla
veririm” derdi, alacaklı da borcu ertelerdi (Taberî, VI, 8). Bu dönemde Araplar, faizi
belirli aralıklarla ödenmek şartıyla borç para verirler, ara dönem sonlarında faizi, vade
dolduğunda da ana parayı isterlerdi. Eğer borçlu ödeme yapamayacak durumda ise
vadenin uzatılması karşılığında faiz miktarı da arttırılırdı (Fahreddin er-Râzî, VII,
91).” (Diyanet-4).
Birinci açıklamaya göre faiz olarak alınan “fazlalık” iki çeşittir.
1- Alınan borç karşılığı olarak ödenecek gereken “fazlalık”.
2- Vadesinde ödenmeyen borcun ertelenmesi karşılığında ödenecek “fazlalık”.
İkinci açıklamaya göre faiz, “Cahiliye Dönemi”ne ait bir uygulamadır ve borcun vadesinin
uzatılması karşılığında alınan “fazlalık” anlamına gelir. Birinci açıklama dolaylı olarak
Cahiliye Dönemi faizini de kapsamaktadır. İslam Ansiklopedisi’nde yapılan faiz tanımları din
bilginlerinin tanımlarıdır; makul ve mantıklı tanımlar oldukları kuşkusuz. Ancak, bu
tanımların çağımızın iktisadi ilişkilerini açıklama ve değerlendirmede yeterli olduğunu
söylemek pek mümkün görünmüyor. Örneğin, enflasyon oranı kadar faiz almak caiz midir?
Sorusuna tatmin edici bir yanıt sunulduğunu söylemek mümkün mü? Varsayalım, borç veren
verdiği 100 TL borç ile bugün 100 yumurta alabiliyor ve borç 100 TL olarak geri ödediğinde
sadece 90 yumurta alabiliyorsa, gönül rahatlığıyla borç verene karşı bir “zulüm” veya
haksızlık yoktur, diyebilir miyiz? Veya alışveriş faizinin din bilginlerince yapılmış tanımının
çağdaş iktisadi ilişkiler çerçevesinde daha tatmin edici bir açıklamaya muhtaç olduğunu
söylemek yanlış olur mu?
İslam Ansiklopedisi’ne göre: “Belli bir faiz yüzdesinin baştan tesbit edildiği bütün kredi
işlemleri Kur’an ve Sünnet tarafından kesin olarak yasaklanmıştır.” (Diyanet-4). Faizin
yasak olmasının temel nedenlerinden biri üretimle ilgilidir:
116
http://www.tdvia.org/madde.php?klme=faiz&secim=mdd&-find=+ARA+ , 2014-01-26
143
“Ekonomik hayatta faiz, kaynakların tam kapasite ile kullanılmasını ve sermaye
sahiplerinin yatırıma yönelmesini önlediği için toplum içinde işsizliği arttırmakta,
yatırımlarda faizli kredilerin kullanımı üretimde maliyetlerin yükselmesine ve sunî
fiyat artışına yol açmakta, bu arada kalıcı, fakat az kâr getiren yatırımların ihmal
edilmesi sonucunu doğurmaktadır.” (Diyanet-4).
Tüketim amaçlı borçlanmalarda da “haksızlık” olduğu ve bu haksızlığın tamamen borçlu
aleyhine olduğu görüşü kabul edilir.
Faiz oranının önceden belirlenmesi nedeniyle, kredi kullanımından elde edilen sonucun
taraflar arasında âdil ve dengeli bir şekilde paylaştırma imkânının ortadan kalkması; sonuçta
ister alan ister veren olsun, taraflardan birinin mutlaka zarara uğraması ve bu zararın hiç bir
şekilde önlenmesinin mümkün olmaması faizin yasaklanmasının temel nedeni olarak
karşımıza çıkar.
Borç ve Üç tür faiz
İslam Ansiklopedisi’nde, Kur’an’da veya Sünnet’te hiç sözü edilmeyen üç tür “borç”
faizinden söz edilir:
1. Negatif faiz.
2. Enflasyon faizi.
3. İskonto (indirim) faizi.
1- Negatif faiz
Diyanet’in “İslam Ansiklopedisi”nin tanımına göre:
“Faizli bir ödünç akdinde, anapara ile faiz toplamı vade sonunda vade başındaki
anaparadan daha az mal ve hizmet satın alabiliyorsa bu faize negatif faiz denir. Negatif
faiz, faiz haddinin enflasyonun altında tesbit edilmesi sebebiyle ortaya çıkar.” (Diyanet4).
Negatif faiz yasak olan faiz kapsamına girer mi? Yanıt şöyledir: “… negatif faiz, pozitif faiz
ile aynı hükme tâbi olmalıdır.” (Diyanet-4). Çünkü, İslami Ansiklopedi’ye göre her iki
durumda da faizin yasaklanma sebebi olan “zulüm” vardır. İslam Ansiklopedisi negatif faiz
ile pozitif faiz arasında bir ayrım yapmaz; her iki durumda da bir “haksızlık” olacağını ileri
sürer. Ancak, bu haksızlık hangi ölçüte göre haksızlıktır?
2-Enflasyon Faizi
Bilindiği gibi enflasyon genel fiyat düzeyinde artış, deflasyon ise düşüş anlamına gelir. İslami
Ansiklopedisi’nin “borç faizi” ile ilgili anlayışına göre: “Enflasyonla faiz arasında bir ilişki
kurularak enflasyonun faize gerekçe gösterilmesi doğru değildir. Faiz haddinin enflasyonun
üstünde, altında veya ona eşit olması, faizin sebebiyet verdiği haksızlığı ortadan
kaldırmamaktadır.” (Diyanet-4).
Enflasyondan kaynaklanan negatif faize “borç faizi” açısından bakalım ve birine 100 TL borç
verdiğinizi ve bir yıl sonra 100 TL’yi geri aldığınızı varsayalım. Bu arada yıllık enflasyon
oranının yüzde 10 olduğunu varsayalım. Borç alan, borç verene yalnızca 100 TL geri öderse,
borç veren açık bir biçimde zarar görecektir. Çünkü artık 100 TL ile daha önce satın alabildiği
144
kadar mal ve hizmet satın alamaz. Enflasyon nedeniyle “negatif faiz” oluştuğundan borç
veren zararlı çıkacaktır; buna “haksızlık” demek yanlış olur mu?
Borç alan kişi-kurum borcun geri ödeme süresi uzadıkça enflasyon nedeniyle her geçen
zaman biriminde daha kârlı olacaktır. Çünkü borç aldığı 100 TL’yi zaman ilerledikçe reel
anlamda belki 80 belki 70 TL olarak geri ödeyecektir. Bu durumda borçlu bir anlamda
“haksız gelir” elde etmiş yani haksızlık yapmış olmaz mı?
İslam Ansiklopedisi’nin yukarıdaki görüşüne göre negatif veya pozitif faiz alınmamalı.
Çünkü iki taraftan biri lehine dengeyi bozan fazlalık faiz olduğu gibi öbür tarafın aleyhine
olan eksilme de faizdir. Ama Ansiklopedi’den aşağıda aktarılan görüş çelişkili bir durum
ortaya koyuyor. Bu kez enflasyon oranı kadar faizi almanın haksızlık olmayabileceğini
görüyoruz. Çünkü:
“Enflasyondan dolayı paranın satın alma gücünde meydana gelen azalmanın telâfi
edilmesi, özellikle vadeli borç ilişkisinde paranın enflasyona karşı değerinin korunması
ve bunu sağlayacak birtakım yöntemlerin geliştirilmesi İslâm’ın hukukî işlemlerde
gözettiği denge, açıklık ve hakkaniyet ilkesinin de gereğidir.” (Diyanet-4)
Eğer “enflasyon oranı kadar faiz” ödenmesi “haksızlık” kapsamına girmiyorsa “faiz”
kavramı yerine başka bir kavram kullanmak daha doğru olmaz mı? Çünkü faizle ilgili genel
ilkelere göre; “her türlü faiz yasaktır”.
3- İskonto Faizi
İslam Ansiklopedisi’nde yer bulan diğer bir faiz türü iskonto faizidir ve şöyle tanımlanır:
“Vadeli bir alacağın, belli bir miktarının düşülerek vadesinden önce tahsil edilmesine
iskonto denir.” (Diyanet-4). İslami ilkelere aykırı olan iskonto faizi, vadeli alınan bir borcun
borçluya verilen miktarındaki indirimdir. Örneğin vadeli verilen borç miktarı 100 TL, ama
fiilen borçluya verilen miktar 90 TL ise, aradaki fark “iskonto faizidir ve yasaktır. Çünkü
iskonto, vadeye paralel olarak borcun artmasına yani faize benzemektedir. Dolayısıyla,
iskonto faizi uygulamasıyla “haksız gelir” elde edilmektedir.
Böylece, İslam Ansiklopedisi sayesinde üç yeni faiz türünü de tanımış oluyoruz. Ama hala
faiz konusunda tam bir görüş birliğine (konsensusa) varıldığını söyleyemiyoruz.
Faiz Hakkında “Diğer” Görüşler
İslam bilginlerinin tamamı faizin yasak olduğu görüşünde “genelde” birleşirler, demiştik.
Ancak, faizin konusunda farklı düşünen İslam bilginleri de vardır. Bu konuda Diyanet’in
İlmihali şu görüşlere yer verir:
“Bir grup bilgine göre; faizin her türü haram olduğu gibi, faiz şüphesi taşıyan veya
faize yol açabilen her türlü ticarî işlemler de yasaktır. Bu konuda bir ayırım ve
derecelendirme yapmamak gerekir. Gerek âyetler ve gerek hadislerin şiddetli bir üslûpla
faizi yasaklaması böyle anlaşılmalıdır. Ancak ölüm tehlikesi gibi zaruret hallerinde
diğer haramlar gibi faizi alıp vermek de mubah olabilir.
Diğer bir grup bilgin, faiz konusunda bir ayırım ve derecelendirmeye giderler. Bunlara
göre asıl haram olan, vadeden kaynaklanan faiz yani “ribe’n-nesîe”dir. Peşin
mübâdelelerdeki fazlalığın (ribe’l-fadl) faiz sayılması ise “faize yol açma” tehlikesi
145
sebebiyledir. Elbette ki bir şeyin bizzat haram olması ile dolayısıyla haram olması
arasında fark vardır. Bundan dolayı da vadeden doğan faiz ancak zaruret halinde câiz
olabilirken, fazlalık faizi (ribe’l-fadl) ihtiyaç halinde de mubah olabilir.
Özellikle son devir Mısır bilginlerinden bir kısmı ise, Kur’an’da yasaklanan faizin
Câhiliye dönemi faizi olduğunu, yani “alacağın vadesi gelip de ödenmediğinde vadesini
uzatıp miktarı arttırma” şeklindeki katlı veresiye faizi olduğunu, ilgili âyetteki ed‘âf-ı
mudâafe kaydının da (Âl-i İmrân 3/130) bunu ifade için sevk edildiğini ileri sürüp malı
baştan veresiye verirken veya parayı ödünç verirken belirlenen bir fazlalığı bu
yasaklanan faizin kapsamında görmezler. Bir grup İslâm âlimi, kredi faizlerini emeksermaye ortaklığının değişik bir nevi olarak değerlendirmekte, bir başka grup ise
günümüz toplumlarında şartların değiştiğinden, faizli kredi kullanımında zaruret ve
kamu yararı bulunduğundan söz etmektedir. Bu arada, tüketim kredisinden alınan faizi
haram görüp üretim ve yatırım kredisinden alınan faizi haram saymayanlar, devletle
vatandaşı arasında faizin cereyan etmeyeceğini söyleyenler toplumsal kalkınma ve
sosyal adalet noktasından, düşman ülkesinde faizli işlemleri câiz görenler de
müslümanın bundan kârlı çıkacağı noktasından hareket ederler.” (Diyanet-3).
Ashker-Wilson’a göre ortada bir tanım sorunu vardır. Çünkü “… riba kavramı tam olarak
günümüzdeki faiz kavramının karşılığı değildir, günümüzde aşırı faiz almak olan
tefeciliğin karşılığıdır.”117 (Ashley-Wilson; 2006; Çev. H.Gürak). Ancak, bu görüşü
inandırıcı bulmayıp reddederler ve şu sonuca varırlar: “Riba, günümüzdeki biline faiz ile
aynıdır.”118 (Ashley-Wilson;2006). Sonrasında ise faiz yerine riba kavramını kullanarak
ribayı iki türe ayırırlar: a) Borç ribası ve alışveriş ribası. (Ashker-Wilson;2006).
Hz. Peygamber’in Hadis’lerinden yola çıkarak Ashker-Wilson “alışveriş ribası” ile ilgili şu
sonuçlara varırlar:
1- “Metalin metalle ve yiyeceğin yiyecekle alışverişini yaparken (örneğin, altına
karşılık altın veya buğdaya karşılık buğday) iki koşul yerine getirilmeli: (a) iki
eşyanın miktarının eşitliği ve (b) hemen teslimat.
2- İki farklı türden metalin metalle ve yiyeceğin yiyecekle alışverişini yaparken
(örneğin, altın karşılığı gümüş veya buğday karşılığı arpa) bir koşul yerine
getirilmeli: hemen teslimat (eşitlik gerekli bir koşul değildir).
3- Metalin yiyecek karşılığı alışverişinde (altın veya gümüş karşılığı buğday veya arpa)
her iki koşul da gerekli değildir. İşlem serbest ticarete göre gerçekleşir.” 119 (AshkerWilson;2006).
Bazı İslam bilginleri fâizin bazı çeşitlerinin yasak olmadığı görüşünü ileri sürerler. Örneğin:
117
“The difficulty arises because some argue that the word Riba does not convey the meaning of interest as
known nowadays, instead, it is the equivalent to usury, which connotes excessive interest (see for example,
Maxime Rodinson, 1980).”
118
“Riba is equivalent to interest as known to us nowadays.”
119 “When trading metal for metal and food for food (e.g. gold for gold or wheat for wheat), two conditions
must be fulfilled: (a) the quantitative equality of both objects and (b) prompt delivery.
When trading metal for metal or food for food of two different kinds (e.g. gold for silver or wheat for barely)
one condition should be met: the promptness of delivery (equality is not a required condition).
When trading metal for food (gold or silver for wheat or barely) neither condition is required. The transaction
is fulfilled through free trade.”
146
Farklı görüşe sahip ve İslamcılık akımının kurucularından olan Muhammed Abduh banka
faizlerinin haram olmadığı kanaatindeydi. Faizin bazı çeşitlerinin yasak olmadığı görüşünü
ileri süren başka İslam bilginleri de vardır. Örneğin:
“A. Abdurrasul … devletin ve özel şirketlerin çıkarmış olduğu tahvillerin fâizlerinin
haram olmadığını ileri sürmektedir. Buna gerekçe olarak şunları da ileri sürmektedir:
Ribanın haram oluş hikmeti zayıfı kuvvetliden korumaktır. Tahvil çıkarma ilişkisinde
fâiz ödeyen (devlet veya şirket) kuvvetli, fâiz alan (halk) ise kuvvetsiz durumdadır.
Dolayısıyla kuvvetsiz olana bir ödeme yapılmaktadır. Burada zayıf olanın tefeci
olduğunu düşünmek mümkün değildir.
Şeltût’a göre bazı fakihler ihtiyaç içerisinde olan kimselerin fâizle borç almasının câiz
olduğunu kabul ederler. Bu kural hem devlet hem de fertler için geçerlidir.”
(Tabakoğlu;2008;299).
Abdülaziz Çaviş, İsmail Hakkı İzmirli, Süleyman Uludağ, Reşid Rıza ve Fazlurrahman gibi
farklı düşünen İslam bilginlerine göre esas olarak ödemenin gecikmesiyle ortaya çıkan “kat
kat artan faiz” yasaktır. Ma’ruf Devalibi ve Şeyh Abdülcelil için tüketiciyi ezen, fakirleri
istismar eden yüksek faizli tüketici kredileri yasaktır. (bak. Diyanet-5). Bu yaklaşıma göre
üretim kredisi faizlerinin yasak olmaması gerekir.
Neccar’a (1978) göre:
“Faizle verilen bütün borç işlemleri İslam’da kesin olarak haramdır. İster üretim, ister
tüketim için olsun faiz karşılığı verilen her türlü borç ve kredi sistemleri de
haramdır… Faizin çoğu ve azı hepside haram hususunda eşittir.“
dedikten sonra dipnotta sınırını Hz. Peygamber’in çizdiği bir mazeret aktarır. ‘Sabahtan
akşama kadar yiyeceği bulunmayan kimsenin faizle borç alması caizdir.’ (Buhari)”
(aktaran;Neccar;1978;225). Kitabının 213’ncü sayfasında Neccar devletin kişilere düşük
faizle verdiği krediyi haram olarak görmek bir yana destekler. Bu duruşunun gerekçesini ise
şöyle açıklıyor: “… bunun tek amacı fertleri şahsi kazanca itmek ve milli gelire katkıda
bulunmalarını sağlamaktır.” (Neccar;1978;213). Hatta bir adım daha ileri gider ve der ki:
“Toplumda sosyal faaliyetleri geliştirmek ve mübadele gücünü arttırmak için devlet
vatandaşlarına ödeyebilecekleri faiz miktarı ile kredi vermek zorundadır.” (Neccar;
1978;213).
Faizin “hak edilmeyen gelir veya fazlalık” olduğunu düşünen H. Karaman faizin her
türünün yasak olduğunu düşünen İslam bilginlerinden biridir. Faiz ile rant arasında bir ayrım
yapmayan Karaman görüşlerini şöyle açıklar:
“Faiz hak edilmeyen fazlalık, gelir, rant, getiri demektir. Faizi serbest bırakan laik
sistemlerde faiz "hak edilmiş bir gelir"dir; ama bütün ilâhî dinlerde faiz haram kılınmış,
yasaklanmıştır. Faiz zulümdür ve haramdır.” (Karaman;2010).
S. Orman’a göre Gazali de faizin “fazlalık” olduğu görüşündedir.
“Kelime olarak Riba, artma ve fazlalık anlamına gelir. Terim olarak da ‘iki’ malî
değerin değişiminde, akit yapan taraflardan birinin lehine sağlanmış olan karşılıksız
malî menfaat diye tanımlanır. Ölçülebilen veya tartılabilen ve ayrıca aynı türden olan
malların alım-satımında veya değişiminde, miktarları arasında bir eşitsizliğin –ki bu,
taraflardan biri için bir fazlalık (ziyade, fazl) demek olur- veya miktarların eşitliği
147
halinde ödemede
(Orman;2007;102).
bir
gecikmenin
(nesî’e)
yasak
olduğunu
ifade
eder.”
Söz konusu bir “haksız fazlalık” olduğuna göre bu fazlalıkla ilişkili Gazali’nin değindiği bir
“haksız gelir” de olmalı. Orman’ın Gazali’den aktardığına göre: “Ribanın, genel olarak,
yapılmış bir hizmet karşılığı olmadan elde edilen her türlü nakdî kazancı da kapsamı
içine aldığını belirtelim.” (Orman; 2007; 102).
Ancak, Gazali’nin sözünü ettiği ve “haksız gelire” neden olan “yapılmamış hizmet” ne
anlama gelmektedir? Söz konusu olan “hizmet” hangi uygulamaları kapsar veya hangilerini
kapsamaz? Bilindiği gibi “hizmet” kavramı fiziksel olmayan yani üretildiği anda tüketilen
ürünlerdir. Gazali’nin sözünü ettiği böyle bir hizmet midir? Haksızlığın ölçütü nedir?
Örneğin, “üretimde ödenmiş ücrete” göre bir fazlalık mı vardır? Yoksa ürünün “nominal
değerinde” veya “reel değerine göre” bir fazlalıktan mı söz ediliyor? Veya başka bir ölçüt
mü söz konusu?
Görüldüğü gibi faiz konusunda birbirinden farklı epey görüş var. Kur’an’da söz edilen faizin
“borç faizi” olduğunu biliyoruz. Ancak, Sünnet’te sözü edilen alışveriş faizi ile ilgili bazı
tartışmalar sürmektedir. Bilindiği gibi Sünnet’te altı çeşit değiş-tokuş aracından söz edilir.
1- Altın.
2- Gümüş.
3- Hurma.
4- Buğday.
5- Arpa.
6- Tuz.
Alışveriş faizi sadece bu ürünlerle yapılan alışverişte mi geçerlidir? Yoksa diğer ürünler için
de geçerli midir? Faiz yasağı ile ilgili konularda İslami hukukçular hadiste sözü edilen altı
ürünün örnek olarak verildiğini savunurken; “… yalnız Zâhirîler, yasak hükmünün sadece
bu altı maddeye ait olduğunu söylemişlerdir.” (http-3).
148
Faiz: Yeniden
Kur’an’dan ve Hadis’lerden öğrendiklerimizden şu “genel” çıkarımları yapabiliriz:
1234-
Borç karşılığında anaparaya ek “fazlalık” (faiz-riba) alınmamalı.
Mal alışverişi peşin olmalı.
Parayla ödeme dışında “vadeli” alışveriş yapılmamalı.
“Aynı” ürünlerin değiş-tokuşu “eşit miktarlar” üzerinden olmalı.
“Şüphesiz faizin yasaklanmasında ki en önemli sebep, onun bir akidde taraflardan
birinin aleyhine, öbürünün lehine şart kılınan bir fazlalık olmasıdır.” (Diyanet-4). Ancak,
henüz genel kabul görmüş ve çağımızın iktisadi ilişkilerine uygun bir faiz tanımı, yapısı,
çeşitleri ve ölçütü hakkında üzerinde anlaşılmış (konsensüs sağlanmış) tanımlar yok. İslam
Ansiklopedisi de benzer bir görüştedir: “Haram kılındığı ittifakla kabul edilmekle birlikte
faiz bazı açılardan tartışma konusu olmuştur.” (Diyanet-4). Ama gene de, sahip
olduğumuz bilgi çerçevesinde elimizde faizi tanımaya yarayacak ve hemen hemen her
Müslüman bilginin kabul edeceği çok önemli iki ipucu var:
1- Faiz, bir “fazlalık”tır.
2- Faiz, “haksız kazanç”tır”.
“Fazlalık”
Fazlalık olgusu hakkında ortak bir düşünce birliğine varmak zor olmamalı. Buradaki
anlamıyla fazlalık, borç ödemede veya alışverişte karşılaşılan anapara veya anamala ek olarak
yapılan ödemedir. İki örnek verelim:
Durum-1: Borç faizi
Varsayalım birisine 100 TL borç verdiniz ve karşılığında 101 TL almak üzere anlaştınız.
Aradaki bir TL fazlalık “faiz” kapsamına girer ve alınması yasaktır. Buna Kur’an’da sözü
edilen “borç faizi” diyoruz.
Durum-2: Alışveriş faizi
Eğer 100 TL’lik buğday verilip karşılığında 101 TL değerinde buğday alınırsa, bir liralık bir
pozitif fark, yani “fazlalık” oluşur. Hz. Peygamber’in sözünü ettiği fazlalık faiz kapsamına
girer, dolayısıyla yasaktır.
Hz. Peygamber’in hurma alışverişi ile ilgili Hadis’ini hatırlayalım.
“… iki ölçek kötü cins hurmayı verip bir ölçek iyi cins hurma alan sahâbîye böyle bir
işlemin faiz olduğunu belirterek, “Sakın böyle yapma! İyi cins hurma almak istediğin
zaman önce kalitesi düşük hurmayı parayla sat, sonra eline geçen para ile iyi cins hurma
satın al” (Müslim, “Müsâkat”, 96) buyurmuştur.” (Diyanet-3).
Hadis’e göre malın para karşılığı satılması, sonra diğer malın satın alınması gerekir.
Özünde ne fark vardır? diye sorulabilir. İki kilo düşük kalite hurmayı bir kilo iyi hurma ile
değiştirmek ile iki kilo düşük kalite hurmayı beş TL’ye satıp, aynı parayla bir kilo iyi hurma
satın almak arasında özünde bir fark yok gibi görünebilir. İslam dini açısından daha uygun
149
olan bir malı “para” ile almak-satmaktır. Kur’an, “… faizle ticaret arasındaki ilişkiye
değinerek ticaretin helâl, faizin haram” olduğunu söyler. Barter alışverişi yapılacaksa
malın “aynı” olması, hem “peşin” hem de “eşit ölçekte” değişim yapılması gerekir.
Vadeli alışveriş işleminde örneğin altın karşılığı buğday veya gümüş karşılığı arpa alışverişi
yapılıyorsa, ne peşin olma ne de eşit olma koşulu aranır.
Şimdi “fazlalık” konusunu bir de “haksız kazanç” veya “haksız gelir” kavramı ile birlikte
inceleyelim. Bu bağlamda kullancağımız kavramlar “kazanılmış” ve “kazanılmamış” gelir
olacaktır.
“Kazanılmış” Gelir
Burada kullanılacak olan “kazanılmış gelir” kavramı emek harcanarak ve risk üstlenerek
üretilen bir ürün, yapılan bir iş veya çalışan açısından harcanan bir emek karşılığında elde
edilen gelir anlamındadır. Dolayısıyla “kazanılmamış gelir” bir emek harcanmadan ve/veya
üretim riski üstlenmeden elde edilen gelir anlamındadır.
Genel olarak baktığımızda İslami literatürde “haram kazanç” kavramı yerine daha çok “helal
kazanç” kavramıyla karşılaşıyoruz. “Helal kazanç”, İslami ilkelere uygun olarak kazanılan
gelir anlamına gelir. Yukarıda tanımlanan “kazanılmış-kazanılmamış gelir” kavramları tam
olarak “helal-haram gelir” kavramlarının karşılığı olmamakla birlikte Müslüman
olmayanların da gelirlerini kapsayacak biçimde daha geniş kapsamlıdır. Bu nedenle aşağıdaki
analizlerde “kazanılmış-kazanılmamış gelir” kavramları kullanılacaktır.
“Kazanılmış gelir” elde etmek için bir mal veya hizmet üretiminde emek harcanması
önkoşullardan biridir, hatta birincisidir. Araba, ev, telefon gibi fiziksel bir ürün (mal-meta)
veya danışmanlık, temizlik, öğretmenlik gibi bir hizmet üretebilmek için olmazsa olmaz bir
koşul işgücünün emeğinin harcanmasıdır. “İslâm’da temel üretim faktörü olarak “emek”
kabul edilir (Diyanet-3). Dolayısıyla, emekçinin “alın teri” ile elde ettiği geliri “kazanılmış
gelir” olarak tanımak doğru olacaktır.
Bir şeyin üretilmesinde veya bir işin yapılmasında genellikle tek başına işgücü yeterli
değildir, özellikle de çağımızda. Üretim sürecinde doğanın girdilerinden (hammaddelerden)
de yararlanılır120. Hammaddeler dönüştürülerek enerji, araç-gereç, makinalar gibi üretimin
“diğer” girdileri elde edilir. Bunlara üretilmiş ara mallar ve “sermaye malları” denir.
İşgücünün emeği ile “diğer” üretim girdilerini biraraya getirmek için ise “sermaye”
gereklidir121. “Sermaye”, mal veya hizmet üretiminin sonucunda bir “fazlalık” bekler, yani kâr
elde etmeyi amaçlar. Ancak sonuçta ne olacağı kesin olarak bilinmediği için “risk” üstlenmiş
olur. Çünkü rekabetçi bir ortamda sermaye sahibinin ürettiği ürünlerin her zaman bir
“fazlalık” yani kâr elde edeceğinin garantisi yoktur, “zarar etme riski” her zaman vardır.
İşgücünün emeğinden yararlanılarak ve sermayedarın risk üstlenerek gerçekleştirdiği ve
yasalara aykırı olmayan her yatırım sonucunda yatırılan miktarı aşan ve üretim sonucunda
elde edilen “fazlalık”, kazanılmış gelirdir“.
120
121
Bu konuda ayrıntı için bak. H. Gürak;2011-a ve 2011-b.
Buradaki sermaye kavramının tanımı için bak. H. Gürak, İktisat, 2011a, Genesis Kitabevi.
150
Özetle, “kazanılmış gelir” elde etmek için iki özellik gereklidir:
1- “emek harcanması”,
2- “üretim yapılması”, dolayısıyla “risk” alınması.
Kazanılmamış gelir
“Kazanılmamış gelir” risk üstlenmeden ve/veya emek harcamadan elde edilen gelir türüdür.
Örneğin, bankada atıl olarak duran ve faiz elde ederek artan gelir, “kazanılmamış gelir”
kapsamına girer. Para, para üretmiştir.
Aşağıdaki örneklerde bazı gelirlerin “kazanılmış” veya “kazanılmamış” gelir kapsamına girip
girmedikleriyle ilgili tartışmalar yapacağız.
Durum-1
Varsayalım Ayhan adında biri Zafer adında birine bir hafta süreyle 1,000 TL borç para verir.
Borç alan Zafer bir hafta sonra 1,000 TL’yi geri öder ama bu zaman diliminde Zafer 1,000
TL’ye satın aldığı bir malı 1,200 TL’ye satıp 200 TL kâr elde etmiştir. Zafer’in kazandığı 200
TL “kazanılmış gelir” midir?
“Ayhan, Zafer ile ortaklık kurabilir ve kâra ortak olabilirdi”. Eğer Zafer ortaklık teklif
etmişse, bu ortaklığı kabul etmeyen Ayhan’ın verdiği karar nedeniyle Zafer’in gelirinin
“kazanılmış gelir” olduğunu söyleyebiliriz. Ama Zafer hiç ortaklık önerisinde bulunmadan
1,000 TL borç alıp, bir hafta sonra 1,200 TL gelire sahipse, aradaki “fazlalık” hak edilmiş
midir?
Borç veren kişi, Ayhan, borç faizi veya alışveriş faizi almaktansa, hiç “fazlalık” almamayı
seçtiğini, çünkü borç vererek kazanacağı sevabın kendisine yeterli olacağını düşünebilir.
Ancak burada söz konusu olan Zafer’in elde ettiği 200 TL “fazlalıktan” Ayhan’a bir pay verip
vermemesiyle ilgilidir.
Durum-2
Ebu Yusuf’un görüşlerini aktaran Bayındır, pahalı iken alınan 10 Kg buğdayı ucuzken alınan
10 Kg buğday ile ödemenin haksızlığa neden olduğunu iddia eder.
“Ebu Yusuf’un prensibi şudur: Ödünç alınmış mislî malların kıymetleri,
fiyatların yükselmesi veya başka bir sebeple artar veya eksilirse bunların, borç
alma günündeki kıymetlerini ödemek icap eder.” (Bayındır;2009).
Negatif faiz çerçevesinde İslam Ansiklopedisi de benzer bir görüş sunar:
“Faizli bir ödünç akdinde ana para ile faiz toplamı vade sonunda, vade başındaki
ana paradan daha az mal ve hizmet satın alıyorsa buna negatif faiz denir. Bu
durum faiz haddinin enflasyonun altında tesbit edilmesi halinde ortaya çıkar.”
(Diyanet-4).
Örnekte olduğu gibi bir ürünün fiyatının artması ve düşmesi sonucu taraflardan biri lehine
veya aleyhine değişiklik olduğu zaman ortaya çıkan haksızlık nasıl telafi edilebilir? Hangi
ölçüte göre haksızlık olduğu belirlenebilir? Bu soruların net bir yanıtını bulmak mümkün
müdür? Eğer geçen zaman içinde teknolojik yenilik nedeniyle ürünün niteliğinde bir iyileşme
151
olduysa bu durumda ölçüt ne olacaktır? Daha açıkcası “nitelikte yenilik” söz konusu
olduğunda hak ölçütü nasıl hesaplanacaktır?
Durum-3
Hadis’ten öğrendiğimize göre alışveriş faizi oluşmaması için örneğin altının altınla değişimi
eşit ağırlıkta ve peşin olarak yapılmalıdır.
“Hz. Peygamber devrinde dinar adı verilen altın para, yaklaşık 4 gram ağırlığında
altından ibarettir. Böyle bir para ile altın ziynet eşyası alınmak istense, gerçekte altın
altınla mübadele edilmiş olur. Bu hesaba göre 60 gram altına eş değer olan 15 dinara 40
gramlık bir bilezik alırsak, 20 gram fazlalık faiz olur.” (http-3).
Verilen örneğe göre bileziğin 60 gram olması gerekir. Ancak o zaman “eşitlik” olur ve İslama
göre olması gereken de budur; “fazlalık” veya “haksız kazanç” oluşmaz. Ancak, her biri dört
gram ağırlığında 15 Dinar’la gene 60 gram ağırlığında ama üzerinde bilezik işçisinin emek
harcayarak yaptığı işlemeler olan ve gene 60 gram altın ağrılığında bilezik satın alınması
durumunda gene “eşitlik” ve “helal kazanç” var mıdır? Yoksa alışverişi gerçekleştiren
taraflardan biri “haksız gelir” elde etmiş olur mu? Emekçinin emeğinin değerini altın bileziğin
satış fiyatına eklemek İslami açıdan bir “haksızlık” oluşturur mu?
Altın alışverişi hakkında İlmihal: “… işlenmiş altındaki işçiliğe itibar edilmez. Bu sebeple
işçiliği olan işlenmiş bir altın, işçiliğe karşılık tutularak kendisinden daha ağır bir altınla
mübadele edilemez.” (Diyanet-3). Acaba İslam Ansiklopedisi’nin bu görüşü ne kadar “haklı”
veya “adil”?
15 Dinar karşılığı satın alınan 60 gram ağırlığındaki bileziğin üzerinde beş saatlik emek
harcandığını varsayalım. Beş saatlik emeğin karşılığı da 10 Dinar olsun. Bu durumda 60 gram
işlemeli bileziğin gerçek değerinin 25 dinar olması gerekmez mi?
60 gram altın = 15 Dinar
5 saat işçilik = 10 Dinar
60 gr işlenmiş bileziğin fiyatı= 15 Dinar + 10 Dinar = 25 Dinar
Gerçek yaşamda 60 gramlık işlenmiş bileziği 60 gram kütçe altın veya 15 dinar karşılığı
değiş-tokuş yapacak tek bir kuyumcu bulunur mu? İşgücünün alın terini göz ardı eden böyle
bir alışveriş “helal” olabilir mi? İslam din bilginlerinin bu tür ticari işlemleri ile ilgili
görüşlerinin yeniden değerlendirilmesi gerekmez mi?
Üretimle veya ticaretle uğraşanların çok iyi bildikleri gibi herhangi bir ürünün değerini
belirleyen en önemli unsur ürün üstünde “harcanan emektir” (bak. Gürak;2011-a). Diyanet’in
İlmihal’ine göre de: “İslâm’da temel üretim faktörü olarak “emek” kabul edilir (Diyanet3). “Harcanan emek-değer” çerçevesi kapsamında bir ürünün değeri düşünüldüğünde bir kilo
külçe altın ile bir kilo altın kolye veya bir kilo işlenmemiş demir filizi ile bir kilo çelik aynı
değerde değildir. Hatta bir kilo altın kolye ile diğer bir kilo altın kolye bile harcanan “emeğin
kalitesi” göz önüne alındığında “eşit ağırlığa rağmen eşit değerde olmayabilir”. Çünkü
ürünün kalitesi farklıdır. İslamın emekçinin hakkını göz ardı ettiğini kim söyleyebilir?
Hatırlamakta yarar var; kendisine “en doğru rızkın” hangisi olduğu sorulduğunda Hz.
Peygamber şöyle yanıtlar:
152
“Alın teriyle ve ticaretten kazanılan.” (http-2).
Emekçinin “alın teri”nin hakkının ödenmediği bir alışveriş İslami ilkelere uygun olabilir mi?
Durum-4
Bir zamanlar alışveriş işlemlerinde geçerli olan “Dinar” altın paraydı, “Dirhem” ise gümüş
para. Her ikisinin de değerli maden olarak belli bir ağırlıkları vardı. Örneğin Dinar dört gram
altın içerdiği için dört gram altın değerinde alışveriş yapılabilirdi. Oysa günümüzde artık
değerli madenler içeren bir para sistemi yok. Ne altın ne de gümüş doğrudan değişim aracı
olarak kullanılmıyorlar. Çağımızda tüm dünyada geçerli olan para sistemi “kâğıt para”dır.
Bilindiği gibi dünyada ticaretinde en çok kullanılan kâğıt para ABD Dolarıdır. ABD her yıl
altın veya gümüş karşılığı olmayan milyarlarca Doları basar ve küresel piyasalara sürer. 100
Dolarlık bir banknotun basım maliyeti belki 10 Senttir ama piyasa değeri basım maliyetinin
çok üstündedir.
Hemen hemen her ülkede “bağımsız” Merkez Bankaları parasal işlemlerle piyasaya müdahale
ederler, ekonominin gidişatını ve “satın alma gücünü” etkilemeye çalışırlar. Böyle bir
küresel parasal düzende “haksız” veya “kazanılmış-kazanılmamış” gelirleri adil bir biçimde
ölçebilmek ve değerlendirebilmek mümkün müdür? Mümkünse, nasıl?
Durum-5
İslami bir Web sitesinin görüşüne göre:
“… ölçülen-tartılan cinsten olmayıp da sayılan veya metre olarak hesaplanan cinsten
olan mallarda faiz söz konusu değildir. Buna göre, cep telefonları faizin geçerli olduğu
mallardan değildir. Bu sebeple bir cep telefonunu iki cep telefonu ile mübadele etmek
faiz değildir.” (http-4).
Bu yaklaşımda maalesef fiyatın belirlenmesinde önemli bir etken olan emekçinin “alın teri”
göz ardı edilmektedir. Neye göre bir cep telefonunun iki cep telefonuna eş-değerde olduğu
tespit edilecektir? Herhalde cep telefonunun ağırlığına göre bir değer biçilmeyecektir. Eğer
“ürünün değeri” veya “piyasa fiyatı” doğru ve âdil bir yöntemle belirlenmezse, alışveriş
sürecinde her zaman taraflardan birinin “haksız gelir” elde etme riski bulunacaktır.
153
Kaynaklar
İnternet Siteleri
Diyanet-1
Türkçe Kur’an.
www.diyanet.gov.tr/kuran/Kuran_Meali/KURAN.pdf 2010-08-09
Diyanet-2
Diyanet İşleri Başkanlığı
https://kurul.diyanet.gov.tr/SoruSor/DiniKavramlarSozlugu.aspx
2013-11-08
Diyanet-3
İlmihal,
http://sorusor.diyanet.gov.tr/fmi/xsl/fetva/y_dokumcevap.xsl?-db= FetvaVT&lay=wfkweb&-recid=1027&-find= 2010-08-09
Diyanet-4
İslam Ansiklopedisi
http://www.tdvia.org/index.php 2014-01-26
http-1
Encyclopaedia of Islam.
http://referenceworks.brillonline.com/browse/encyclopaedia-ofislam-2/alphaRange/Rh%20-%20Rn/R 2013-12-01
http-2 Questions on Islam
www.questionsonislam.com/article/what-interest-and-why-itforbidden
2013-11-08
http-3 RİBÂ (FÂIZ)
http://errahman.de/modules.php?name=Encyclopedia&op=
content&tid=1158 2013-11-09
http-4
Ribel fadl denilen faiz türü nedir? Günümüzde bu faiz nasıl gerçekleşir?
Bir cep telefonunu iki cep telefonu ile değiştirmek faiz sayılır mı?
www.sorularlaislamiyet.com/article/12775/ribel-fadl-denilen-faiz-turu-nedirgunumuzde-bu-faiz-nasil-gerceklesir-bir-cep-telefonunu-iki-cep-telefonu-iledegistirmek-faiz-sayilir-mi.html 2013-11-09
http-5 Dini Sözlük
www.kuranikerim.com/dini_sozluk/ds_k3.htm#1621 2013-11-18
http-6
http://wol.jw.org/en/wol/d/r1/lp-e/1200002183 , 2013-11-14
154
Ashker, A. ve
R. Wilson
2006
“Islamic Economics: A Short History”
www.bandung2.co.uk/Books/Files/Economics/
Islamic%20Economics%20%28A%20
Short%20History%29.pdf,2012-11-15
Akın, C.
1986
Faizsiz Bankacılık ve Kalkınma
Kayıhan Yayınları, Ankara.
Ariff, M.
1989
“Islamic Banking in Malaysia”
Journal of Islamic Economics, 1989, Vol.2 No:1, 67
www.iium.edu.my/enmjournal/vol2no1.pdf , 2012-11-15
Bayındır, A.
2009
İslam Fıkhı Açısından Borçlanmalarda Enflasyon Farkı
www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/islam-fikhiacisindan-borclanmalarda-enflasyon-farki.html
2013-11-17
Bediüzzaman S.Nursi (…) “İktisat Risalesi”
http://www.bediuzzamansaidnursi.org/icerik/iktisad-risalesi
2014-01-18
Eskicioğlu, O.
1983
İslam Açısından Enflasyon ve Çözüm Yolları
www.enfal.de/enflasyon.pdf, 2013-04-09
Gülen, F.
2009
Faiz Meselesi,
http://tr.fgulen.com/content/view/17262/3/,
2013-11-14
Güler, Z.
2012
40 Hadiste İş ve Ticaret Ahlâkı
İGİAD Yayınları: 9, İstanbul.
Gürak, H.
2011-a İktisat
Genesis, Ankara.
--- “ ---
2011-b İktisat- 2
Genesis, Ankara.
Han, M.E.
1988
İslam Ekonomisinin Temel Meseleleri
Kayıhan Yayınevi, İstanbul.
Hasan, Z.
2008
“Theory of Profit from Islamic Perspective”
http://mpra.ub.uni-muenchen.de/8129/, 2012-10-25.
Karaman, H.
2010
Faiz hakkında soru-cevap
www.hayrettinkaraman.net/sc/00144.htm,
2010-09-01
Neccar, A.
1978
İslam Ekonomisine Giriş
Hilal Yayınları, İstanbul. Çev. R. Nazlı
Orman, S.
2007
Gazali’nin İktisat Felsefesi
İnsan Yayınları, İstanbul.
Ökte, M.K.S.
2010
„Fundamentals of Islamic Ec. & Finance: Theory &
Practice“
155
Electronic Journal of Social Sciences, 2010 C.9 S.31
EBSCO Database, 2012-10-31
Shahid E. M.
2013
İslâmî Finansın Sınırları: Eleştirel Bir Perspektif
(Frontiers in Islamic Finance: A Critical Perspective)
www.bisav.org.tr/yayinlar.aspx?module=makale&yayinid=
116&menuID=3_3&yayintipid=3&makaleid=884
2013-11-09
Suwailem, S.
2006
“Hedging in Islamic Finance”
Occational Paper: 10, Islamic Development Bank
--- “ ---
2008
Islamic Economics in a Complex World
Islamic Development Bank.
Şeraiti, A.
2004
İslam Ekonomisi
Dünya yayınları, İstanbul. Çev. K. Çamurcu.
Yeldan, E.
2013 Cumhuriyet Gazetesi, 20-Kasım-2013
Yousri, A.
2013
“Islamic Economics: Its Philosophy, Methodology, and
Theoretical Construction.”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
156
Bölüm-7
Finans, Tasarruf ve Fazlalık
157
Giriş
Bu bölümün temel konuları:
1. Faizin tanımı, diğer bir deyişle üreticilere veya tüketicilere borç olarak verilen paranın
karşılığı ve anaparaya ek olarak ödenen ve oranı önceden belirlenmiş ‘fazlalık’
miktarın tanımı;
2. Elde edilen fazlalığın “kazanılmış veya kazanılmamış gelir“ olup olmadığı ve
3. Faiz-Rant ilişkisidir.
Anaparaya ek “fazlalık” gelir taksitler halinde veya tek ödemede elde edilebilir. Önemli olan
borç verilen anaparaya “ek” olarak bir ödemenin yapılmasıdır. Örneğin 100 TL borç alan kişi
101 TL geri öderse, belli bir miktar “fazla” ödeme yapmış olur.
Konumuz kapsamına sadece Batı tarzı finans kuruluşları girmektedir, İslami finans
kuruluşlarının faaliyetleri ve gelirleri konumuz kapsamına dâhil değildir. Ancak buradaki
analizlerden İslami finans kuruluşları için de bazı mesajlar olacaktır.
Finans Kuruluşunun Geliri
Bir önceki bölümde tartışılan bazı görüşleri hatırlayalım. Otomobil veya bilgisayar veya
gömlek üreten, bir başka deyişle fiziksel mal (meta) veya hizmet üreten işletmelerin masraflar
düştükten sonraki gelirlerine brüt “kâr” denir ve bu “kazanılmış gelirdir”, demiştik. Kâr elde
edebilmek için emek harcanarak üretim yapılır ve üretici “risk” üstlenir. Üretimin olmazsa
olmaz girdisi işgücüdür ve emekçiye emeğinin karşılığı olarak bir “ücret” ödenir. Üretim
sürecini bir bütün olarak değerlendirme yaptığımızda “kazanılmış gelir” elde edebilmek için
şu üç unsurun bir arada olduğunu görürüz.
1- Emek.
2- Üretim.
3- Risk.
Üretim dendiği zaman insanlar ve Batı’nın geleneksel iktisadi kuramları genellikle “fiziksel”
mallardan söz edildiğini düşünür. Oysa Hz. Peygamber’in de bir zamanlar yaptığı iş olan
ticaretin yanı sıra otelcilik, eğitim gibi iktisadi faaliyetler alanları “hizmet122” üreten
faaliyetlerdir. Bu bölümde üretim dendiği zaman kast edilen hem fiziksel mal hem de hizmet
üretimidir.
Hizmetin fiziksel mallardan en önemli farkı üretildiği anda tüketilmesidir; üretilen bir hizmet
depolanamaz başka yere taşınamaz. Örneğin, bir tüccar Türkiye’de üretilen otomobili veya
gömleği İsveç’te satar ve bir kâr elde eder. Tüccarın otomobile veya gömleğe eklediği
‘fiziksel’ anlamda bir katkı yoktur. Ne arabanın ne de gömleğin özelliklerinde bir değişiklik
yer almaz; ve bu nedenle ticari faaliyet mal değil, hizmet üretir. Ama hizmet sunulurken
tüccar işgücü istihdam eder ve “sermaye” kullanır. Kullandığı işgücünün kendi emeği olması
veya kendi sermayesini kullanması isin temelinde bir şeyi değiştirmez. Çünkü sonuçta
işgücünün emeğinden yararlanılmış ve risk üstlenilmiştir. Dolayısıyla ticaret işlemi
122
Hizmet ve mal (meta) üretimi ayrımı için bak. H. Gürak, 2011-a. “İktisat”.
158
sonucunda ‘alın teri’, ‘üretim’ ve ‘risk’ bir araya geldiğinden tüccarın elde ettiği toplam gelir
ve ‘ek gelir’ (kâr) “kazanılmış gelirdir”.
Finans kuruluşları sundukları hizmet aracılığıyla çeşitli fiziksel ürünlerin ve hizmetin
üretimine aracılık ederler. Ayrıca tüketimi (üretilmiş mal ve hizmetlere olan talebi) finanse
ederek dolaylı yönden de üretim artışına aracılık ederler. “Finans hizmeti” üretim sürecinde
hem işgücü istihdam edilir hem de finans kuruluşu az veya çok “risk” üstlenir. Yani hizmetin
üretiminde hem “alın teri” vardır hem de zarar etme “riski”. Bu durumda bir finans
kuruluşunun faaliyet sonucu elde ettiği ek geliri “kâr” olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.
Çünkü isin özünde üretilen ticaret hizmeti ile finans kuruluşunun hizmeti arasında emeküretim-risk bağlamında bir fark yoktur. Halk arasında finans kuruluşlarının hizmet üretim
süreci sonunda masraflar düşüldükten sonra elde ettiği “ek gelir” “faiz” geliri olarak bilinir
ama finans sektörü içinde bu ek gelirin adı “kârdır”.
Özetle; üretilen hizmetin içerdiği “emek” ve üretim sürecinde üstlenen “risk” düşünüldüğünde
finans kuruluşunun sunduğu hizmetin diğer hizmetlerden pek farklı olmadığı görülür. Ticaret
şirketinin ürettiği de bir “hizmettir”, bir finans kuruluşunun ürettiği “hizmettir”. Dolayısıyla
finans kuruluşunun emek-üretim-risk içeren gelirini ‘genel’ olarak “kazanılmış gelir”
olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.
Borç Karşılığı “Fazlalık”
Acaba finans kurulusunun verdiği borç karşılığı elde ettiği bütün ek gelirler “kazanılmış gelir”
kapsamına girer mi? Aşağıdaki bölümlerde, bir finans kuruluşunun verdiği borçların
hangilerinin kazanılmış veya kazanılmamış gelir tanımına daha uygun olduğu tartışılacaktır.
1- Üretim amaçlı verilen borçlar ve getirisi
Bilindiği gibi mal veya hizmet üretmeye yönelik yatırımlar ekonomi için çok önemlidirler.
Bazı yatırımları göreceli olarak küçük miktarda sermaye123 ile gerçekleştirmek mümkünken
bazı yatırımlar için, özellikle gelişmiş teknoloji kullanımı gerektiren dinamik sektörlerde,
büyük çaplı yatırımlar gerekir. Üreticilerin kendi kaynakları bazen yeni yatırım yapmak veya
üretimi artırmak için yeterli olmayabilir. Böyle bir durumda rekabette geri kalmaktansa
borçlanarak üretimi sürdürmek akılcı bir davranış olacaktır. Üretim amaçlı alınan borç ile
üretici hem piyasaya mal veya hizmet arzını sürdürebilecek hem de işgücü için yeni iş alanı
sağlama potansiyeline sahip olacaktır.
Borç alınan sermaye, bazen üreticinin riskini paylaşmak isteyen tasarruf sahipleri tarafından
işletme hisseleri satın alınarak karşılanır. Böylece sermaye sağlayan kişi(-ler) aynı zamanda
üretimde hisse ve hak sahibi olacak, aynı zamanda ‘risk’ üstlenmek zorunda kalacaktır. Fakat
her zaman bu tür sermaye bulmak mümkün olmayabilir veya tercih edilmeyebilir. Böyle
durumlarda harici sermaye sağlayan (borç veren) finans sistemi devreye girer ve borç alarak
sermaye açığı giderilmeye çalışılır. Bulunan harici sermaye, çoğu zaman, tasarruf sahiplerinin
“üretken olmayan” banka mevduatlarıdır; bazen de Merkez Bankası bu ihtiyacı karşılar.
Üretken olmayan tasarrufları üreticiye aktarmak suretiyle aracılık yapan finans kuruluşları bir
anlamda üreticinin aldığı üretim riskini “kısmen” de olsa paylaşmış olurlar. Çünkü üretimle
123
Sermaye kavramının buradaki anlamı için bak. H. Gürak, İktisat, 2011-a ve 2011-b.
159
ilgili çıkabilecek her türlü sorun, harici sermaye aktaran finans kuruluşuna da bir şekilde
yansıyacaktır. Bu riskli işlemin karşılığı olarak borç alan üretici borç verene bir “fazlalık”
öder ve bu fazlalığa, herkesin bildiği gibi, faiz denir. Elde edilen “fazlalık” veya faiz için
finans kuruluşu tarafından emek harcanmış, hizmet üretilmiş ve risk üstlenilmiştir. Ayrıca
üretime doğrudan denebilecek bir katkı vardır. Dolayısıyla elde edilen ve faiz olarak
adlandırılan “fazlalık” kazanılmış bir gelirdir demek yanlış olmayacaktır. Çünkü “kazanılmış
gelir” elde etmek için gerekli üç koşul sağlanmıştır:
1- Alın teri.
2- Üretim.
3- Risk.
Finans kuruluşunun sunduğu hizmetin ticarette sunulan hizmetten özünde bir farkı yoktur; bir
ticaret firması da çalışan kişiler aracılığıyla hizmet üretir ve risk üstlenir.
2- Tüketim amaçlı verilen borçlar ve getirisi
Finans kuruluşlarının sunduğu hizmetlerden biri tüketiciye borç vermektir. Tüketiciye verilen
borç talebin artmasına, dolayısıyla üretimin artmasına veya sürdürülmesine, en azından bir
süre için, katkı sağlar. Tüketicinin borçlanma amacı temel bir gereksinimi karşılamak
olabileceği gibi bir isteği tatmine yönelik de olabilir. Eğer tüketim borcu temel gereksinim
olmayan bir isteği tatmine yönelik ise faiz ödemek zorunda kalmadan bu talep gelecekteki bir
tarihe ertelenebilir. Örneğin, çoğu zaman yeni bir araba, akıllı bir TV, akıllı bir cep telefonu
almak için borçlanıldığında ne acil, ne de temel bir gereksinim karşılanmaktadır. Dolayısıyla
bu tür tüketim amaçlı borçlanma ertelendiğinde ne borçlanmaya gereksinim olur ne de borç
karşılığı bir “fazlalık” (faiz) ödemeye.
Ancak, çağımızda insanların temel olmayan ve tüketimi ertelenebilir ürünlere talebi inanılmaz
büyük boyutlardadır. Hatta birçok kişi için, gelir düzeyi yeterli olmasa bile, tanınmış marka
ayakkabı giymek, son model teknolojik özelliklere sahip cep telefonu kullanmak “psikolojik
bir gereksinim” haline gelmiştir; daha doğrusu getirilmiştir. Bu tür kişiler için “en yeni”
ürünlere sahip olmak yüksek bir statü sahibi olmak gibidir. Ne kadar çok bu tür ürünlere
sahiplerse, o kadar çok mutlu ve başarılı olduklarını sanırlar. Gelirleri yetmediği zaman bu tür
gereksiz hatta bazen zararlı istekleri tatmin için borçlanmak ve karşılığında bir “fazlalık”
(faiz) ödemek bu tür tüketiciler için bir sorun değildir. Hatta borç para bulamamanın bu tür
kişiler için daha büyük bir sorun olacağını söyleyebiliriz.
Kimse kimseyi tüketim amaçlı borç almaya zorlayamaz; kişiler özgür iradeleriyle kendi
isteklerini ve tutkularını tatmin için borç alırlar. Alınan borç ve ödenen faiz için borç veren
finansal kuruluşları suçlamak adil bir davranış olmaz. Çünkü borç veren finans kuruluşu için
borcun geri dönmemesi riski vardır. Borç verme hizmeti sunulurken emek harcanır ve risk
üstlenilir. Dolayısıyla faiz olarak bilinen “fazlalık” için “kazanılmamış” gelir demek ne
kadar adil olur? diye iyi düşünmek, tartışmak gerekir.
3- “Temel” gereksinimler için borçlanma ve getirisi
Temel acil gereksinimler için borçlanmak iktisadi bir konu olmakla birlikte aynı zamanda
toplumun “ahlaki” bir sorunudur; hatta tüm insanlığın sorunudur, demek yanlış olmaz.
Çağdaş bir ülkede bütün bireylerin barınma, beslenme, sağlık, giyinme, gibi temel
160
ihtiyaçlarının garanti altına alınmış olması gerekir. Hiç kimsenin bu tür temel gereksinimlerini
karşılamak amacıyla borç almasına gerek olmamalı. Eğer bu yapılmıyor ve bireyler temel
gereksinimleri için borçlanmak ve faiz ödemek zorunda kalıyorsa, o toplumun gelişmiş ve
sosyal dayanışmayı sağlamış uygar bir toplum olduğunu söyleyemeyiz. Eğer birileri bu
durumdan yararlanmak ister, temel gereksinimler için birine borç verir ve karşılığında “faiz”
alırsa, bu ek gelire ‘ahlaki’ ve iktisadi acıdan kazanılmış gelir demek mümkün olamaz.
4- Devlet Borçlanması ve Fazlalık
Zaman zaman bütün devletler çeşitli nedenlerle borç alırlar ve bu borçlar için bazen, özellikle
de gelişmekte olan ülkelerde, oldukça yüksek bir “fazlalık” (faiz) öderler. Borçlanmanın
nedeni hiç beklenmedik ekonomik dalgalanmalar olabileceği gibi küresel ilişkilerin yapısı,
ülke ekonomisinin iyi yönetilememesi, yolsuzluk gibi “içsel” nedenler de olabilir. Sonuç
olarak bütçe açıklarını kapatmak için devlet ya para basmak, ya borçlanmak, ya vergileri
arttırmak, ya da harcamaları kısmak zorundadır.
Yaygın kabul gören iktisadi doktrine göre para basmanın sakıncalarının, yararlarından çok
olduğu kabul edildiği için kamu finansı açığı oluşan durumlarda genel eğilim iç ve/veya dış
borçlanma yönündedir. Ancak, ekonomiyi rahatlatma veya düze çıkarma amacıyla alınan
borçlar zaman içinde, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, ağır bir finansal yüke
dönüşebilmekte, ülke ekonomisinin büyük sıkıntılara girmesine neden olabilmektedir. Bunun
başlıca nedenlerinden biri, gene özellikle gelişmekte olan ülkelerin ödemek zorunda oldukları
ve uluslararası piyasa faiz oranlarının çoğu zaman üstünde olan faiz ödemeleridir. Zaman
içinde borç-faiz batağı ülke ekonomilerini borç verenlere bağımlı hale getirmekte, mali
sorunlar daha da kötüleşebilmektedir. Bazı ülkelerin iç ve dış borçları toplamı ülkenin ürettiği
toplam gelirden bile daha çoktur. Bu tür borç-faiz politika uygulamalarının Batılılar
tarafından bilinçli olarak yapıldığını söyleyenlerin sayısı az değildir. Amaç borçlu ülkeleri
hem siyasi hem de ekonomik açıdan Batılı ülkelere daha bağımlı hale getirmektir.
Vergileri arttırmak veya devlet harcamalarını kısmak da seçenekler arasındadır. Ama insanlar
genellikle daha çok vergi ödemeyi veya yararlandığı kamu hizmetlerin azalmasını arzu
etmezler.
Borçlanma sorunu engellenebilir mi? İşlerin iyi gittiği dönemlerde ilgili kamu finans
kuruluşları “ihtiyati” amaçlı fonlar biriktirip, gerek duyulduğunda bu fonlardan yararlanarak,
zor durumlardaki borçlanmanın önüne geçmeye çalışabilirler. Ancak bu tür önlemlerin pek
kabul gördüğünü ve uygulandığını söylemek mümkün değildir. Genellikle “bugünkü fayda”,
yarının faydasına tercih edilir.
Borçlanma gündeme geldiğinde belki de devlet olarak yapılabilecek en iyi şey doğrudan halka
sorunun nasıl çözülmesini istediklerini sormaktır. Halk geçici olarak bazı mali sıkıntılara
katlanıp, örneğin belli bir süre için daha çok vergi ödeyerek, açığın kapatılmasını borç
almaktan daha iyi bir seçenek olarak görebilir. Veya içinde bulunduğu an bir sıkıntı
yaşamamak için devletin faiz ödemeyi kabul ederek borç almasını veya kamu harcamalarını
kısmasını tercih edebilir. Bu konuda kararı halka bırakmak daha akılcı bir davranış olur, gibi
görünüyor.
Borçlanma kaçınılmaz olduğunda seçenek bellidir; borç alınacak ve bir “fazlalıkla” (faiziyle)
birlikte geri ödenecektir. Borç veren kuruluş bir talebi karşılamaktadır ve zoraki bir durum
161
yoktur. Borç alan “bilinçli” olarak borçlanmakta, en akılcı çözümün bu olduğunu
düşünmektedir. Gerçi borç veren finans kuruluşu “emek” kullanmakta ve “risk”
üstlenmektedir; ama üretime “doğrudan” bir katkı yoktur. Böyle bir durumda borç verenin
geliri “kazanılmış gelir midir? Kazanılmamış gelir mi? Bunu tartışmak gerekir. Çünkü
borç veren risk üstlenmekte ve büyük olasılıkla emekçinin emeğinden yararlanmaktadır.
Tasarruf Sahibi Bireyin Geliri
124
Genellikle bir finans kuruluşunda mevduat olarak tutulan parasal birikime (tasarrufa),
özellikle vadeli mevduata, önceden belirlenmiş bir oranda “fazlalık” veya genel bilinen adıyla
“faiz” ödenir. Finansal kuruluşunun ödediği bu “fazlalık” finansal kuruluşunun faaliyetten
elde ettiği “fazlalık” gelirden daha farklı özelliklere sahiptir. En önemli fark şudur: Tasarruf
sahibi ne bir değer üretir ne de emek harcar. Aslında tasarruf edilmiş para, para üretmektedir.
Bir tasarruf sahibinin önünde dört seçenek vardır.
Seçenek-1: Eğer tasarruf sahibi üretim yapmak için bir işletme kurar veya var olan bir
işletmeye ortak olursa “doğrudan” üretime katılacağı için “kâr” veya zarar edebilir. Eğer
“kâr” elde ederse üretime doğrudan katkı yapıldığı, emek harcanmasına aracı olunduğu ve
risk üstlenildiği için elde edilen gelir “kazanılmış gelir” olacaktır.
Seçenek-2: Tasarruf, bir finans kuruluşuna önceden belirlenmiş belli bir oranda “fazlalık”
(faiz) getirmesi için emanet edilir. Bu seçeneğin üretimle “doğrudan” bir ilişkisi yoktur.
Tasarruf sahibi elde ettiği bu “fazlalık” için ne emek harcar ne de üretim riski üstlenir. Pasif
olarak tutulan tasarruf karşılığı elde edilen “fazlalık” sadece ve sadece paranın
mülkiyetinden kaynaklanan bir gelir artışıdır. Bu tür gelir “kazanılmamış gelir” kapsamına
girer.
Bir anlayışa göre finans kurumuna emanet edilen ‘pasif’ tasarruflar üreticilere kaynak
sağlayarak “dolaylı” olarak üretime katkıda bulunur. Doğrudur, üretime yönlendirilen
tasarruflar dolaylı bir katkı sağlamaktadır. Ancak burada üretimle ilgili “doğrudan” risk alan
tasarruf sahibi kişiler değil, bu kaynakları aktaran aracı finans kuruluşlarıdır.
Tasarruf sahipleri sadece ve sadece elde edecekleri ve önceden belirlenmiş “fazlalık” (faiz)
oranı ile ilgilenirler, üretim ile değil. Finans kuruluşlarından borç alan bazı üreticiler iflas
etseler bile ki bu olağan bir risktir, kredi veren finans kuruluşları genellikle iflas eden
borçluyla birlikte iflas etmez. Dolayısıyla finans kuruluşuna bırakılan tasarruflar her zaman
üreticilerin iflasından “doğrudan” etkilenmezler. Çünkü tasarruf sigortalanabilir. Örneğin
Türkiye’de 50,000 TL’ye kadar bütün tasarruflar devletin güvencesi altındadır. İflastan
kaynaklanabilecek riski bir kenara koyarsak, tasarruf sahibinin “kazanılmış gelir” elde etmek
için gerekli olan üç ölçütten ikisini karşılamadığını görürüz: Ek gelir elde etmek için ne emek
harcanır ne de bir üretim yapılır.
Seçenek-3: Tasarruf, özel bir kasada veya “yastık altında” “üretken olmayan” bir biçimde
saklanabilir. Böylece ne üretime doğrudan katılır ne de bir “faiz” elde eder, çünkü tasarruf
“atıl” olarak tutulmaktadır. Bu tasarruf türünün “akılcı” ve “topluma yararlı” olduğunu
söylemek mümkün değildir. İslam dini de bu tür atıl tasarrufları onaylamaz.
124
Bu bölümde aksi belirtilmedikçe enflasyon oranının sıfır olduğu, yani fiyat artışının olmadığı
varsayılmaktadır.
162
Seçenek-4: Tasarruf, tüketim için harcanır ve üretimin artmasına katkı sağlar.
Özetleyecek olursak, hiçbir mal veya hizmet üretimine katkısı olmayan tasarruflar “üretken
olmayan” tasarruflardır. Bu tasarruflardan elde edilen fazlalık (faiz) için emek harcanmamış
ve üretim riski alınmamıştır. Dolayısıyla bu tür “fazlalık” (faiz), yani birikim sahibinin elde
ettiği gelir “kazanılmamış” gelir kategorisine girer demek yanlış olmaz.
Üretken Yatırımın Teşviki
Tasarrufların “üretken” amaçlı kullanımını teşvik eden, “üretken olmayan” kullanımını
ödüllendirmeyen bir finans sistemi, ekonomik anlamda daha rasyonel ve topluma yararlı
olmasının yanı sıra, uzun dönem gönenç artışının da önemli bir kaynağı olacaktır. Akılcı
finans politikaları tasarrufları üretken alanlarda kullanıma teşvik etmelidir. Böylece hem
üretim hem de gönenç artışı teşvik edilmiş olacak, “kazanılmamış” gelir elde edilmesi
önlenecek, bireyler ve toplum tasarruflardan daha büyük oranda yararlanmış olacaktır.
Bir Hipotez
Üretken olmayan, yani üretimde “doğrudan” kullanılmayan her türlü tasarrufa bir “fazlalık”
ödenmesinin yasayla engellendiği bir düzen olduğunu varsayalım. Böyle bir kararın
ekonomiye yansıması nasıl olacaktır? Yatırımlar olumlu mu etkilenir? Olumsuz mu?
Üretimde “doğrudan” yer almayan tasarrufa önceden belirlenmiş bir oranda “fazlalık” (faiz)
ödendiğinde, üretim amaçlı borç alan işletmelerin birim üretim maliyeti faiz oranıyla doğru
orantılı olarak artacaktır. Örneğin, mevduat sahibi için faizi yüzde 10 ise, borç veren en az bu
oran kadar bir fazlalık almalı ki zarar etmesin.
Borç verenin işlem maliyetinin yüzde üç olduğunu varsayalım. Bu durumda borç verme faiz
oranı en az yüzde 13, gerçekte ise daha da yüksek olacaktır. Borç veren finans kuruluşunun
kâr beklentisinin yüzde 15 olduğunu varsayalım. Bu durumda borç alan yaklaşık yüzde 28
belki daha yüksek oranda “fazlalık” ödemek zorunda kalacaktır, cet. par.
Eğer mevduat faizi sıfır olsaydı, finansal kaynağın maliyeti sadece yüzde üç olacak ve
beklenen kâr oranı yüzde 15 olduğundan, borç karşılığı olarak finans kurulusu yaklaşık yüzde
18 “ek ödeme veya fazlalık” elde etmeyi düşünecekti. Borç alanın ödeyeceği faiz oranı ilk
örneğe göre yaklaşık yüzde 10 kadar daha düşük olacaktı, yani yaklaşık yüzde 28 yerine
yüzde 18 ek ödeme yapılacaktı. Dolayısıyla, işletmenin üretim maliyeti ve ürünün piyasa
fiyatı da daha düşük olacaktı, cet. par.
Tasarrufa faiz ödenmesinin diğer bir sakıncası tüketici talebinin olumsuz etkilenmesine neden
olmasıdır. Çünkü faiz elde etmek isteyen tasarruf sahipleri tüketimlerini erteleyeceklerinden
bu durum potansiyel talebin daha az olmasına neden olacaktır.
Potansiyel üretimi, rekabeti ve istihdamı etkileyebilecek diğer bir etken ürünün satış fiyatıdır.
Eğer üretimde kullanılan kredinin borç faizi düşerse üretim maliyeti de düşecek, satış fiyatı
düşecek, ürüne olan talep artacak, istihdam ve ekonomi büyüyecektir, cet. par.
Üretime katkısı olmayan tasarruflara faiz adı altında ödül verilmemesinin ekonomiye olumsuz
bir etki yapma olasılığı yok gibidir. Tasarrufa ödül (fazlalık-faiz) kaldırıldığı zaman, tasarruf
sahipleri;
163
1- ya üretime “doğrudan” katılarak üretici kârı elde etmek isteyecek;
2- ya hiç gelir elde etmeyi hedeflemeden tasarrufu olduğu gibi tutacak;
3- Tasarrufu tüketim için kullanacaktır.
Eğer ilk seçenek seçilirse hem üretimde “emek” harcanacak hem de üretimden kaynaklanan
“risk” üstlenilecek ve elde edilen gelir “kazanılmış gelir” olacaktır.
Eğer ikinci seçenek seçilirse, bir başka deyişle, tasarruf gelir getirmeyecek biçimde tutulursa,
ne emek harcanmış ne risk üstlenmiş ne de üretime ve istihdama doğrudan katkıda
bulunulmuş olacaktır. Paradan para elde edilemeyeceği için tasarruf sahibinin geliri
artmayacak, hatta zaman içinde var olan tasarruflar enflasyon veya kurda olası bir düşüşle
erozyona uğrayabilecek, satın-alma-gücü azalacaktır. İslam dini de bu tür atıl tutulan tasarrufu
onaylamaz.
Üçüncü seçeneğin, yani tüketimin tercih edilmesi durumunda tüketimle birlikte üretim
artacak, aynı zamanda hem istihdam hem de bireysel-toplumsal gönenç artacaktır; tabii eğer
piyasalar henüz doyum noktasına ulaşmamışsa.
Özetle, üretken olmayan tasarrufların bir getirisinin olmadığı bir sistemde akılcı bir tasarruf
sahibi ya tasarruflarını “doğrudan” üretime yönlendirerek kâr kazanmayı hedefleyecek, ya da
tasarrufu tüketime yönlendirerek “dolaylı” yoldan üretim artışına neden olacaktır. Daha
rasyonel, daha verimli ve daha etkin olan bir finans sisteminin tasarrufları üretken
yatırımlara yönlendirmesi gerekir.
Birikim, Sermaye ve Rekabet
Varsayalım küresel rekabete açık bir İslami üretici ürettiği mal veya hizmet miktarını
arttırmak veya yeni bir teknoloji geliştirmek istiyor ve bunun için ek-sermayeye gereksinimi
var. Ama faizi yasak olarak kabul ettiği için faizli borç para kullanmak istemiyor. Diğer
Müslümanların birikimlerinden yararlanmayı düşünebilir ama birikimi olup, atıl durumda
tutan Müslüman bulması pek kolay olmayacaktır. Çünkü İslami ilkelere göre para biriktirmek,
yastık altında atıl para tutmak makbul bir davranış değildir. Tevbe suresi şöyle buyurur:
“Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu
bir azapla müjdele.
O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları
bunlarla dağlanacak ve, “İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi
tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!” denilecek.” (Tevbe-9;34 ve 35).
Bankadan faiz karşılığı borç alıp işi büyütme konusunda farklı düşünen (Batılı) rakipler daha
esnek hareket edebilecek, üretimi arttırabilecek, yeni teknoloji geliştirebilecek ve belki de
aldıkları faizli kredinin katkısıyla İslami üreticiyi piyasadan sileceklerdir. Görüldüğü gibi
günümüz iktisadi düzeni bencil davranışları ödüllendiren, sencil davranışları cezalandıran bir
yapıya sahip.
Batılı iktisadi doktrinlere ve iktisadi düzenin etkin işleyişine göre bireylerin “bencil” olmaları
bir anlamda olmazsa olmaz bir ön-koşuldur. Herkesin kendi çıkarının ençoklaştırması “akılcı”
bir Homo Economicus davranışı olarak gösterilir. Oysa İslami değerlere göre bireylerin
“sencil” (diğerkam) olmaları gerekir. Örneğin, Batı tarzı iktisadi düzende bir üretici, rakip
164
üreticilerin durumu hakkında kaygı duymaz. Rekabet koşulları rakipleri piyasadan silmeyi
gerektirir; rakibi “yok etmek” için herşey yapılabilir. Oysa İslami anlayışa göre ki bunun en
güzel örneklerini Ahilik ilkelerinde görüyoruz, bir üretici şunu diyebilmelidir, hatta demek
zorundadır: “ben bu gün yeterince kazandım, biraz da “diğerleri” kazansın.” Bu düşünce
tarzının büyük ahlaki erdemleri olduğu kuşkusuz ama bu düşüceyle Batılı üreticilerle piyasa
rekabetine giremezsiniz. Batılı iktisadi düzenin üreticileri bu erdemli üreticileri kısa sürede
piyasadan silip, süpürürler.
Rant
Rant, hem iktisadi hem de etik açıdan çok tartışılan kavramlardan biridir. Rant gelirini, üç ana
kategoride inceleyebiliriz:
Rant-1: Tekel, oligopol, karaborsa gibi piyasa aksaklıklarından kaynaklanan ve ürünün
normal piyasa değerinin üstünde bir kâr oranıyla satılmasından elde edilen gelirler,
kazanılmamış rant gelirleridir. Çünkü tüketicinin satın aldığı ürüne ödediği bedel, genellikle,
rekabetçi bir ortamda ödenmesi gereken bedelden daha yüksektir. Örneğin, normal satış
değeri 100 TL olan bir ürünün karaborsada 120 TL karşılığı satılması, veya tekelci firmanın
piyasada tek olmasından aldığı güçle ürününü piyasa değerinin üzerine satması sonucu elde
edilen “ekstra” gelir, rant gelirleridir. Talep edilen ürünün mülkiyetine sahip olan üretici-satıcı
hiç bir ek emek harcamadan olağanın üstünde kazanılmamış gelir elde etmiştir.
Rant-2: Rant olarak tanımlanabilecek diğer bir gelir türü kiradır. Örneğin, bir kişinin
mülkiyetinde olan ve atıl durumdaki bir tarım arazisinin, başka kişi(ler) tarafından ürün elde
etmek amaçlı kullanıldığını ve bir gelir kazanıldığını varsayalım. Bu gelirden mülk sahibinin
aldığı pay, kazanılmış bir gelir olarak sınıflandırmak yanlış olmaz.
Benzer bir biçimde, sahip olduğu bir konutu başkasına kullanım için kiralayan mülk sahibinin
elde ettiği gelir de kazanılmış gelirdir. Her iki durumda da önemli olan mülkiyetin yasal ve
âdil yollardan elde edilmiş olması, mülkün bedelinin tam olarak ödenmiş olmasıdır.
Rant-3: Bir diğer çeşit rant geliri ise Ricardocu yaklaşıma göre toprağın farklı yerlerde, farklı
niteliklere ve verimliliğe sahip olmasından kaynaklanır. Örneğin, farklı niteliklere sahip iki
arazi olduğunu, ama her birinde aynı kalitede domatesin dönüm başına farklı miktarlarda
üretildiğini ve domatesin piyasa fiyatının daha az verimliliğe sahip toprağa göre belirlendiğini
varsayalım. Daha yüksek verimliliğe sahip olan toprağın sahibi bu durumda daha çok kâr elde
edecektir. Arazinin nitelik farkından kaynaklanan gelir ranttır. Ancak, bu gelir farkı mülk
sahibinin bireysel çıkar ilişkisinden kaynaklanmadığı ve piyasanın normal işleyişine bir
müdahale olmadığı için, bu tür rant geliri “hukuka uygundur” dolayısıyla “âdil olmayan
gelir” olarak tanımlamak abartılı olacaktır. Ancak gelir artışında hiçbir biçimde emek
kullanılmadığı ve risk alınmadığı için “kazanılmış gelir” demek doğru olmaz.
Kiraya verilen bir konutun veya işyerinin mülkiyetinden kaynaklanan gelir farklılıklarını da
aynı çerçevede inceleyebiliriz. Örneğin aynı büyüklüğe ve üretim maliyetine sahip iki konut
arasında zaman içinde kentleşme nedeniyle kira farkı olabilir ve biri, diğerinden daha yüksek
kira getirebilir. Mülk sahibinin elde ettiği gelir farkı için “kazanılmış gelir” demek pek doğru
olmayacaktır; çünkü gelir artışı için ne emek harcanmıştır ne de risk alınmıştır. Ama elde
edilen “ekstra” gelir ““hukuka uygun değildir” demek için bir neden yok gibi görünüyor.
165
Rant geliri, yukarıdaki Rant-1 ve Rant-3 örneklerinde olduğu gibi ekonomik değeri olan bir
şeyin mülkiyetinden kaynaklanan ama emek harcanmadan ve rekabetçi risk almadan elde
edilen “fazlalık” bir gelirdir. Dolayısıyla belki yasaya aykırı olmasa bile “kazanılmamış”
gelirdir. Acaba faiz de rant kapsamına girer mi?
Faiz, Rant mıdır?
Bir gelirin “kazanılmış gelir” olarak tanımlanabilmesi için üç ölçütün karşılanması
gerektiğinden söz etmiştik.
1- Emek harcamak.
2- Üretim.
3- Risk.
Ayrıca, önceki paragraflarda çeşitli “fazlalık” gelir türlerini incelemiş ve bazı gelir türlerini
üstteki üç ölçüt çerçevesinde “kazanılmış” bazılarını ise “kazanılmamış” gelir olarak
sınıflandırmıştık. Örneğin, bankada tutulan “pasif” mevduata ödenen faiz gelirini yukarıdaki
Rant-1 ve Rant-3 örneklerinde olduğu gibi “kazanılmamış” gelir olarak tanımladık. Buna
karşılık aynı mantık çerçevesinde, yani üç ölçütümüze göre, bir bankanın ticari faaliyetlerden
elde ettiği geliri “kazanılmış” gelir olarak tanımladık. Çünkü banka hem emekçi istihdam eder
hem de hizmet üretimi sürecinde risk üstlenir. Dolayısıyla, daha önce belirtildiği gibi, ticari
bir bankanın geliri “kârdır”, faiz veya rant değil.
Faiz Hakkında Son Sözler
Faiz ile ilgili bu bölümde hem “fazlalık” kavramına hem de “gelir” kavramına farklı bakışlar
getirmeye çalıştık ve geliri iki çeşide ayırdık:
1. Emek harcanmadan, risk üstlenilmeden elde edilen “kazanılmamış gelir”.
2. Emek harcanarak ve üretim riski üstlenerek elde edilen “kazanılmış gelir”.
“Kazanılmamış gelirin” gözden kaçırılmaması gereken iki önemli özelliği gelir elde edenin
“emek harcamaması” ve/veya “üretime katılmaması”, yani üretimle ilişkili risk
almamasıdır. Buna karşılık elde edilen gelirin “kazanılmış gelir” olması için gereken iki
temel özellik şöyle tanımlanmıştı; “emek harcanmalı, üretim yapılmalı, yani üretimden
kaynaklanan bir risk üstlenilmelidir”.
Bu görüşler çerçevesinde üretimin artışına katkı yaptığı için iktisadi açıdan daha “akılcı” olan
“kazanılan gelir” olgusu aynı zamanda ahlaki açıdan da daha doğru olan bir seçenek olarak
karşımıza çıkmaktadır; çünkü paradan para kazanılmamaktadır. Dolayısıyla, hem daha akılcı
hem de daha ahlaki olan“kazanılmış gelir” seçeneğinin İslami ilkelere de uygun olacağı
görüşünü ileri sürmek mümkündür.
166
Kaynaklar
İnternet Siteleri
Diyanet-1
Türkçe Kur’an.
www.diyanet.gov.tr/kuran/Kuran_Meali/KURAN.pdf 2010-08-09
Diyanet-2
Diyanet İşleri Başkanlığı
https://kurul.diyanet.gov.tr/SoruSor/DiniKavramlarSozlugu.aspx
2013-11-08
Diyanet-3
İlmihal,
http://sorusor.diyanet.gov.tr/fmi/xsl/fetva/y_dokumcevap.xsl?-db= FetvaVT&lay=wfkweb&-recid=1027&-find= 2010-08-09
Diyanet-4
İSAM Islam Ansiklopedisi
http://www.tdvia.org/index.php 2014-01-26
http-1
Encyclopaedia of Islam.
http://referenceworks.brillonline.com/browse/encyclopaedia-ofislam-2/alphaRange/Rh%20-%20Rn/R 2013-12-01
http-2
Questions on Islam
www.questionsonislam.com/article/what-interest-and-why-itforbidden
2013-11-08
http-3 RİBÂ (FÂIZ)
http://errahman.de/modules.php?name=Encyclopedia&op=
content&tid=1158 2013-11-09
http-4
Ribel fadl denilen faiz türü nedir? Günümüzde bu faiz nasıl gerçekleşir?
Bir cep telefonunu iki cep telefonu ile değiştirmek faiz sayılır mı?
www.sorularlaislamiyet.com/article/12775/ribel-fadl-denilen-faiz-turu-nedirgunumuzde-bu-faiz-nasil-gerceklesir-bir-cep-telefonunu-iki-cep-telefonu-iledegistirmek-faiz-sayilir-mi.html 2013-11-09
http-5 Dini Sözlük
www.kuranikerim.com/dini_sozluk/ds_k3.htm#1621 2013-11-18
http-6
http://wol.jw.org/en/wol/d/r1/lp-e/1200002183 , 2013-11-14
167
Ashker, A. ve
R. Wilson
2006
“Islamic Economics: A Short History”
www.bandung2.co.uk/Books/Files/Economics/
Islamic%20Economics%20%28A%20
Short%20History%29.pdf,2012-11-15
Akın, C.
1986
Faizsiz Bankacılık ve Kalkınma
Kayıhan Yayınları, Ankara.
Ariff, M.
1989
“Islamic Banking in Malaysia”
Journal of Islamic Economics, 1989, Vol.2 No:1, 67
www.iium.edu.my/enmjournal/vol2no1.pdf , 2012-11-15
Bayındır, A.
2009
İslam Fıkhı Açısından Borçlanmalarda Enflasyon Farkı
www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/islam-fikhiacisindan-borclanmalarda-enflasyon-farki.html
2013-11-17
Bediüzzaman S.Nursi (…) “İktisat Risalesi”
http://www.bediuzzamansaidnursi.org/icerik/iktisad-risalesi
2014-01-18
Eskicioğlu, O.
1983
İslam Açısından Enflasyon ve Çözüm Yolları
www.enfal.de/enflasyon.pdf, 2013-04-09
Gülen, F.
2009
Faiz Meselesi,
http://tr.fgulen.com/content/view/17262/3/,
2013-11-14
Güler, Z.
2012
40 Hadiste İş ve Ticaret Ahlâkı
İGİAD Yayınları: 9, İstanbul.
Gürak, H.
2011-a İktisat
Genesis, Ankara.
--- “ ---
2011-b İktisat- 2
Genesis, Ankara.
Han, M.E.
1988
İslam Ekonomisinin Temel Meseleleri
Kayıhan Yayınevi, İstanbul.
Hasan, Z.
2008
“Theory of Profit from Islamic Perspective”
http://mpra.ub.uni-muenchen.de/8129/, 2012-10-25.
Karaman, H.
2010
Faiz hakkında soru-cevap
www.hayrettinkaraman.net/sc/00144.htm,
2010-09-01
Neccar, A.
1978
İslam Ekonomisine Giriş
Hilal Yayınları, İstanbul. Çev. R. Nazlı
Orman, S.
2007
Gazali’nin İktisat Felsefesi
İnsan Yayınları, İstanbul.
Ökte, M.K.S.
2010
„Fundamentals of Islamic Ec. & Finance: Theory &
Practice“
168
Electronic Journal of Social Sciences, 2010 C.9 S.31
EBSCO Database, 2012-10-31
Shahid E. M.
2013
İslâmî Finansın Sınırları: Eleştirel Bir Perspektif
(Frontiers in Islamic Finance: A Critical Perspective)
www.bisav.org.tr/yayinlar.aspx?module=makale&yayinid=
116&menuID=3_3&yayintipid=3&makaleid=884
2013-11-09
Suwailem, S.
2006
“Hedging in Islamic Finance”
Occational Paper: 10, Islamic Development Bank
--- “ ---
2008
Islamic Economics in a Complex World
Islamic Development Bank.
Şeraiti, A.
2004
İslam Ekonomisi
Dünya yayınları, İstanbul. Çev. K. Çamurcu.
Yeldan, E.
2013 Cumhuriyet Gazetesi, 20-Kasım-2013
Yousri, A.
2013
“Islamic Economics: Its Philosophy, Methodology, and
Theoretical Construction.”
İslam İktisadı Atölyesi-1, 2-3 Mart-2013, İstanbul.
169
Bölüm-8
170
Genel Değerlendirme
Müslüman olan veya olmayan tüm toplumlara evrensel mesajları olan, herkesi kapsayan
İslami “bilimsel” iktisadi kuramların oluşturulamadığını bu kitabın çeşitli bölümlerinde analiz
ettik. Konumuz olmamakla birlikte İslami olduğunu iddia eden ülkelerdeki ülke yönetim
biçiminin, insan haklarının ve insani ilişkilerinin de genellikle Müslüman olan veya olmayan
tüm toplumlara çoğu zaman “iyi örnekler” sunmadığını da söylemek mümkündür. Bu
durumda İslam dinini tüm ilkelerine uygun biçimde yaşamak isteyen inananların ideal bir
ortam bulabildiklerini söylemek pek mümkün görünmüyor. En azından şimdilik!
Bu pek hoş olmayan durumun başlıca nedenlerinden biri İslami bilginlerin çağın gereklerine
uygun “yeni” düşünceler üretememeleridir. Bu çağa uygun “yeni” düşünce” üretme ve tabii
uygulama becerisi sadece “bilimsel” iktisat için değil, siyasetten kozmolojiye, ülke
yönetiminden üretici davranışlarına her alan için geçerlidir.
İslami yöneticiler ve bilginler ne zaman sorunlarla karşılaşsalar ilk olarak 1,400 yıl önceki ve
çok kısa süren bir dönemin uygulamalarından medet ummuşlar, “maziye dönüşün” kurtuluş
için iyi bir reçede olduğunu düşünmüşlerdir. Oysa toplum her yönüyle sürekli değişim ve
dönüşüm içindedir. Elbette geçmişten öğrenilecek çok şeyler vardır. Ama “yeni” bir günde
“yeni” şeyler söylemek, “yeni” çözümler üretmek gerekir.
Elbette dünyadaki tüm insanlarin günün birinde Müslüman olacaklari düşünülebilir. O zaman
bütün insanlığın temel kaynakları ortak olacaktır; Kur’an ve Sünnet. Ama o günün ne zaman
geleceğini bilmediğimize göre Islami iktisadi ilkeleri Müslüman olmayanları da kapsayacak
biçimde “bilimsel” açıdan geliştirmek gerekir.
Genel Görünüş
Günümüzde, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan yaklaşık 60 ülke var. Bunların içinde bir
kısmı ülkelerinin İslami yasalara göre yönetildiğini iddia eder; hatta devletin isminde İslami
sözcüğü bulunan ülkeler de vardır. Örneğin İran İslam Cumhuriyeti, Afganistan İslam
Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti, Moritanya İslam Cumhuriyeti. Diğer yanda Katar,
Suudi Arabistan gibi ülkelerin isminde İslam Cumhuriyeti yazmaz ama yöneticiler İslami
hukuka (şeriata) göre ülkenin yönetildiğini iddia ederler. Türkiye ve Azerbaycan gibi
ülkelerde ise Müslümanların sayısı çoğunlukta olmakla birlikte bu ülkelerde İslami kurallar
değil, seküler yasalar geçerlidir.
Eldeki verilere ve gözlemlere göre “İslami” yasalara, yani şeriata uygun yönetildiğini iddia
eden ülkelerde “ideal” bir İslami iktisadi düzen bulmak mümkün değildir. Gerçi bazı ülke
yöneticileri İslami ilkelere uygun bir yönetime sahip olduklarını söylerler ama ne kadar
başarılı oldukları tartışmalıdır. Yaşamın her alanında İslami düzenin geçerli olmasını
isteyenlerin gönül rahatlığıyla ve gurur duyarak “işte İslami düzen böyle uygulanır”
diyebilecekleri bir “örnek İslami ülke” olduğunu söylemek mümkün değil, gibi görünüyor. Bu
amaç doğrultusunda hiçbir şey yapılmamış, çaba gösterilmemiş, demek haksızlık olur. Ancak,
171
yapılananların yanında daha pek çok şeylerin yapılmasınının gerektiğini söylemek yanlış
olmaz, herhalde.
Eksiklere bir örnek verecek olursak; İslam’a göre Müslümanlar kardeştir ve aralarında sıkı bir
dayanışma olması gerekir. Allah rızası için “helâl yollarla elde edilen geliri Allah rızası için
harcamak” dayanışma için örnek gösterilecek bir davranıştır. Kur’an’da Allah şöyle buyurur:
“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik,
Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan
sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından
dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı
veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve
savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte
bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta
kendileridir.” (Bakara-2:177).
“Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Hayır olarak ne harcarsanız
o, ana-baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak ne
yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir.” (Bakara-2:215).
Allah katında çok makbul bir davranış biçimi olan Müslümanlar arası dayanışmanın hakkıyla
uygulandığı bir Müslüman ülke göstermek mümkün müdür? Daha somut bir örnek verelim.
İslami ilkeleri uyguladığını iddia eden bazı zengin ülkeler var. Hatta bazı Müslüman ülkelerin
yöneticileri dünyanın en varlıklı kişileri arasında yer alıyorlar. Medyada gördüğümüz gibi
banyodaki muslukların bile saf altından olduğu saraylarda olağanüstü lüks koşullarda
yaşıyorlar. Bir değil, onlarca son model lüks otomobilleri olduğu söyleniyor, özel jetleriyle
seyahat ediyor, sınırsız para harcıyorlar. Diğer yandan ise halkı yoksul olan, hatta açlıktan
ölen insanların yaşadığı ülkeler var. Genel anlamda, varlıklı Müslümanların açlıkla
mücadelede varlıklarını İslami dayanışmaya uygun biçimde kullandıklarını söylemek
mümkün müdür?
Dayanışma insani ve ahlaki bir davranış biçimidir. Müslüman olmadan da insanlar dayanışma
içinde olabilirler; bu davranış biçimi uygarlığın temel ilkelerinden biridir. Ama madem
“dayanışma” İslami iktisadi yaşam tarzının önemli bir unsuru, acaba İslami iktisatçılar İslama
uygun ve aynı zamanda tüm insanlığa hitap edecek biçimde iktisadi sistemlere ait düşünceler
üretebiliyorlar mı? Bu konuda S. Orman’ın şöyle tespitleri var.
“İslam İktisadı alanındaki teorik çalışmaların bir bilgi üretimi manzarasından ziyade
bir bilginin İslamileştirilmesi manzarası arz ettiğini söylemek durumundayız. Başka
bir ifadeyle bu alandaki çalışmalar İslam medeniyetinin teşekkül devrindeki gibi bir
yeni bilgi üretme faaliyeti olmaktan çok, mevcut çağdaş bilgilerin talan edilip, İslami bir
iktisat inşası için adaptasyona tabi tutulmasından, ya da bazen ifade edildiği gibi
İslamileştirilmesinden ibaret gibi görünüyor.” (S. Orman, İslam, İnsan ve İktisat).
M.F. Khan, M.A. Zarga, M. Iqbal, S. Tahir, A.H.Sulaiman gibi İslami iktisatçıların bir
“İslami İktisat Okulu” uluşabilmesi için çalışmaları olduğu biliniyor. Ancak bu çalışmaların
Batıda geliştirilmiş bilimsel iktisadi kuramlara alternatif olabilecek, daha da önemlisi
Müslüman olmayanlara da ışık tutabilecek düzeyde olduklarını söylemek mümkün değildir.
Eğer İslami iktisatçılar ve iktisada ilgi duyan din bilginleri Müslüman olan veya olmayan
“herkesi” kapsayan küresel geçerli İslami kuramlar ve imrenilecek bir iktisadi düzen
oluşturmak istiyorlarsa öncelikle İslami ilkelere ters aykırı olmayan bir “değer-fiyat kuramı”
172
oluşturarak işe başlamaları gerekir. Çünkü değer-fiyat kuramı tüm diğer kuramların temelini
oluşturur. Eğer mantıklı, tutarlı, açıklayıcı ama aynı zamanda İslami ilkelere uygun ve
“gerçekçi” bir değer-fiyat kuramı oluşturulamazsa İslami iktisat biliminin, hiçbir konuyu
gerçekçi biçimde açıklayamayan, çözüm üretemeyen geleneksel Batılı kuramlardan bir farkı
olmaz.
Bir İşi “Bilene” (Ehline) Yaptırmak
Dini ilkelerden birine göre; yapılacak her “işin ehline125 verilmesi”, yani işin en iyi bilene, en
yetenekli olana verilmesi gerekir. İktisat bilimi veya iktisadi ilişkiler için de bu böyledir. Peki
iktisat bilimi veya iktisadi iliskiler kapsamındaki konularda işin en ehli olanlar kimlerdir?
Elbette, genel anlamda, iktisadi konularda eğitimli ve deneyimli uzmanlar. Bu nedenle İslami
iktisatla ilgili konularda uzman iktisatçıların görüşleri-açıklamaları-yorumları dikkate
alınmalı ve gereken değer verilmeli, saygı gösterilmelidir. Örneğin, faiz konuyla ilgili olarak
Diyanet’in belirttiği gibi:
“… faizin ne olduğu ve ne olması gerektiği hususunda iktisatçıların ve diğer sosyal
bilimcilerin katkılarını da almak, böylece toplumun geneline yönelik bazı ölçüleri
belirlemek mümkün olacaktır.” (Diyanet-3).
Diğer yandan dini açıdan bir olgunun veya eylemin veya düşüncenin İslami ilkelere uygun
olup olmadığına kim karar vermelidir? Elbette dini konularda işin ehli olan din bilginleri. Bu
bağlamda iktisadi konularda uzmanların vardıkları sonuçların İslami ilkelere uygun olup
olmadığını değerlendirmek ve karar vermek din bilginlerinin görev ve sorumluluk alanına
girer. Dolayısıyla iktisadi konularla ilgili görüşler öncelikle iktisadi konularda yeterli bilgi ,
beceri ve deneyime sahip uzman kişilere bırakılırsa ve din bilginleri iktisadi konulardaki
uzmanların vardıkları sonuçların dini ilkelere uygun olup olmadığını denetlerse toplum için
çok yararlı ve verimli bir işbirliği ortaya çıkacaktır.
Özetle: Her iş ehli tarafından yapılmalıdır.
İktisat bilimi de …
İslami iktisatçılar Batılı örneklere benzer biçimde hem İslami hem de “bilimsel” olan yani
Müslüman olan veya olmayan her bireyi ve toplumu kapsayacak ve yönlendirecek küresel
geçerli iktisadi kuramlar geliştirebilirler mi?
Neden olmasın?
İslami bilginlerin Batılı meslektaşlarından neyi eksik?
125
Ehil: Layık olan, liyakatli, bilen, yetkili.
173
Download

İsl. İkt.-kitap