BİLGE STRATEJİ
Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
BİLGE STRATEJİ
Jeopolitik, Ekonomi-Politik ve Sosyo-Kültürel Araştırmalar Dergisi
Geo-Politics, Political Economy and Socio-Cultural Research Journal
Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014 / Vol.6, No.11, Fall 2014
ISSN: 1309-212X
İmtiyaz Sahibi / Published By: Bilge Adamlar Stratejik Araştırma Eğt. Dan. Tan. Lob. ve Org. Hiz. A.Ş.
Editör / Editor: Doç. Dr. Atilla SANDIKLI
Yardımcı Editör / Associate Editor: Hasan ÖZTÜRK
Yayına Hazırlayanlar / Editorial Staff: Orhan DEDE – Erdem KAYA – Emine AKÇADAĞ
Ali SEMİN – Türkan BUDAK – Selim VATANDAŞ – Bekir ÜNAL – Elnur İSMAYILOV
Grafik Tasarım / Graphic Designer: Sertaç DURMAZ
Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi
Mecidiyeköy Yolu Caddesi, Celil Ağa İş Merkezi, No:10, Kat:9, Daire:36-38, Mecidiyeköy-İSTANBUL
www.bilgesam.org www.bilgestrateji.com [email protected]
Tel: 0 212 217 65 91 - Faks: 0 212 217 65 93
Baskı / Printing House: Gülmat Matbaacılık
Litros Yolu 2. Matbaacılar Sitesi 1 NE 4 Zeytinburnu İstanbul
Tel: 0 212 577 79 77
Bilge Strateji yılda iki kere Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM) tarafından yayımlanan
hakemli bir dergidir. EBSCOhost, Columbia International Affairs Online (CIAO) ve ASOS tarafından taranmakta ve
dizinlenmektedir. Dergide ifade edilen görüş ve fikirler yalnızca yazarlara aittir,
BİLGESAM’ın düşünce ve politikasını yansıtan metinler olarak değerlendirilemez.
© Bilge Strateji’nin tüm hakları saklıdır. İzinsiz yayımlanamaz. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
BILGESAM’s Wise Strategy Journal is a peer-reviewed journal published on a biannual basis.
This Journal is currently indexed by EBSCOhost, Columbia International Affairs Online (CIAO) and ASOS databases.
The opinions expressed herein are those of the author and do not necessarily reflect the views and policies of BILGESAM.
© All rights reserved. No portion of this publication may be reproduced, copied, transmitted without the written permission of
BILGESAM.
BİLGE STRATEJİ
Danışma Kurulu
Salim DERVİŞOĞLU E. Oramiral
Advisory Board
İlter TÜRKMEN E. Bakan/Büyükelçi
Kutlu AKTAŞ E. Bakan/Vali
Necdet Yılmaz TİMUR E. Orgeneral
Oktar ATAMAN E. Orgeneral
Sabahattin ERGİN E. Koramiral
Sönmez KÖKSAL E. Büyükelçi
Güner ÖZTEK E. Büyükelçi
Özdem SANBERK E. Büyükelçi
Ümit PAMİR E. Büyükelçi
Prof. Dr. Sami SELÇUK Bilkent Üniversitesi
Prof. Dr. Ali KARAOSMANOĞLU Bilkent Üniversitesi
Prof. Dr. Ersin ONULDURAN Ankara Üniversitesi
Prof. Dr. İlter TURAN İstanbul Bilgi Üniversitesi
Prof. Dr. Nur VERGİN
Prof. Dr. Orhan GÜVENEN Bilkent Üniversitesi
Prof. Dr. Çelik KURTOĞLU
Hakem Kurulu
Prof. Dr. M. Oktay ALNIAK Bahçeşehir Üniversitesi
Peer Review Board
Prof. Dr. Mustafa AYDIN Kadir Has Üniversitesi
Prof. Dr. Salih AYNURAL Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü
Prof. Dr. Erhan BÜYÜKAKINCI Galatasaray Üniversitesi
Prof. Dr. Hasret ÇOMAK Kocaeli Üniversitesi
Prof. Dr. Beril DEDEOĞLU Galatasaray Üniversitesi
Prof. Dr. Fuat KEYMAN Sabancı Üniversitesi
Prof. Dr. Alexander KORNILOV Nizhniy Novgorod State University-Rusya
Prof. Dr. Robert OLSON Kentucky University-ABD
Prof. Dr. Oktay UYGUN İstanbul Üniversitesi
Prof. Dr. Hakan YILMAZ Boğaziçi Üniversitesi
Prof. Dr. Bülent GÖKAY Keele University-İngiltere
Prof. Dr. Mustafa KİBAROĞLU Okan Üniversitesi
Prof. Dr. Nurşin ATEŞOĞLU GÜNEY Yıldız Teknik Üniversitesi
Doç. Dr. Rhita BOUSTA Université Lille 2 Droit et Santé – Fransa
Doç. Dr. Cenap ÇAKMAK Eskişehir Osmangazi Üniversitesi
Doç. Dr. Bekir GÜNAY İstanbul Üniversitesi Avrasya Enstitüsü
Doç. Dr. Geun LEE Seoul National University-Güney Kore
Doç. Dr. Atilla SANDIKLI Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi
Doç. Dr. Fatih ÖZBAY İstanbul Teknik Üniversitesi
Doç. Dr. Özden Zeynep OKTAV Yıldız Teknik Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. İhsan ÇOMAK TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi
Yrd. Doç. Dr. Reha YILMAZ Çankırı Karatekin Üniversitesi
Dr. Lutz MEZ Freie Universität Berlin-Almanya
Dr. Frederick ANSCOMBE, Birkbeck College, University of London
Dr. Mohammed M. HASANEN Gulf University for Science and
Technology – Kuveyt
Yayın Kurulu
Prof. Dr. Ali KARAOSMANOĞLU Bilkent Üniversitesi
Editorial Board
Prof. Dr. Hasret ÇOMAK Kocaeli Üniversitesi
Doç. Dr. Atilla SANDIKLI Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi
Doç. Dr. Cenap ÇAKMAK Eskişehir Osmangazi Üniversitesi
Doç. Dr. Fatih ÖZBAY İstanbul Teknik Üniversitesi
Editör’den…
Çaresizlik ve ümitsizliğin hakim olduğu ortamların yeni şeylere gebe olduğu
söylenir. Son birkaç yıldır özellikle Türkiye’nin yakın coğrafyasında yaşanan
olaylar birçok aktörü çaresizlik içine iterken kimi aktörleri de ümitsizliğe sevk
etmektedir. Bu yüzden günümüzde yaşananların önümüzdeki yıllarda ortaya çıkacak yeniliklerin habercisi olduğunu öngörmek çok da zor değil. Ukrayna’da
2014 sonbaharı itibariyle devam eden iç karışıklık, Irak’ta bir türlü etkin ve
üzerinde uzlaşılan bir merkezi hükümetin kurulamayışı ve eski adıyla Irak Şam
İslam Devleti (IŞİD) veya yeni adıyla İslam Devleti (İD) terör örgütü ile mücadele sadece günümüz sorunları olarak değil, aynı zamanda önümüzdeki yıllarda
uluslararası siyaset arenasını da oluşturan süreçler olarak görülmelidir. Yer yer
ümitsizliğin ağır bastığı bu dönem farklı aktörler arasında yeni çıkar birliği, işbirliği olanakları ve yeni mekanizmalar doğuracaktır.
Uluslararası siyaset için bu söylediklerimiz uluslararası ekonomi için de geçerlidir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki konut piyasasından kaynaklandığı
söylense de 2007-2008 yıllarında yaşanan finans krizi küresel çapta etki oluşturmuştur. Her ne kadar küresel kriz Türkiye’yi “teğet” geçtiyse de temel bir
gerçeği bir kere daha gün yüzüne çıkarmıştır. Bu gerçek, küresel ekonominin
günümüzde aldığı halden dolayı gelişmiş ülkelerin birisinde yaşanan bir sorunun küresel ekonomiyi etkileyebileceğidir. 1929 Büyük Buhran sonrası yaşanan
en büyük küresel finans krizi olarak adlandırılan süreç kaçınılmaz olarak yeni
oluşumların doğuşuna yol açmıştır. Uluslararası sistemde ağırlığı giderek artan
yükselen piyasa ekonomilerinin temsil edildiği bir platform olarak oluşturulan
G-20’nin daha aktif rol oynaması yaşanan küresel finans krizinin doğurduğu bir
sonuçtur.
Türkiye de G-20’nin üyesidir ve 2015’ten itibaren geçici dönem başkanlığını
devralacaktır. Türkiye’nin uluslararası ekonomide daha etkin rol oynaması düşünülen böyle bir oluşuma başkanlık edecek olmasına rağmen ülke kamuoyunca
bu yeterince tartışılmamaktadır. Bilge Strateji olarak bu sayıda iki ekonomistten G-20’yi ve Türkiye’nin dönem başkanlığını ele almalarını rica ettik. Yusuf
Işık, dünya ekonomisinde uluslararası düzeyde ele alınması gereken sorunlara
yaklaşımda daha fazla işbirliğine olan gereksinime dikkat çekerek G-20’nin
potansiyel öneminin belirgin ölçüde arttığını belirtmektedir. Işık’a göre kuruluşundan beri üyesi olduğu G-20’de Türkiye’nin başarılı bir dönem başkanlığı için
doğru yönde bir siyasi irade şarttır. Ekonomist Süheyb Ayaz ise G-20’nin küresel sorunlarla mücadele için küresel yönetişimi daha fazla ön plana çıkardığını
ve küresel ekonominin yönetişiminde katılımcılık ve etkililik ilkelerinin birlikte
işletilmesinin elzem olduğunu vurgulamaktadır.
Bu sayıda birbirinden farklı sekiz makaleyi okurlarımıza sunmaktayız. Süleyman Elik’in, Türkiye-İran ilişkilerine dair literatürü inceleyerek kuramsal bir
çerçeve çizdiği makalesi İran çalışanlara faydalı olacaktır. Elnur İsmayılov ve
Türkan Budak, Türkmenistan’ın enerji politikasını inceledikleri makalede bağımsızlık sonrası ülkenin enerji politikasının liderlere ve Rusya-Çin dengesine
göre değişiklik gösterdiğini öne sürmektedir.
Murat Ağdemir, İsrail dış politikasını politik psikoloji ışığında değerlendirdiği
makalesinde Yahudi halkının geçmişte yaşadığı acıların günümüz İsrailli liderlerin dış politika davranışları üzerindeki etkisini tartışmaktadır. Yine İsrail üzerine
yayımlanan başka bir makalede Tuğçe Ersoy İsrail’in nükleer politikasını sosyal
inşacı bakış açısından analiz ederek İsrail için nükleer silahlara sahip olmanın,
Siyonist politika tasarımının bir devamı olduğunu tartışmaktadır.
Bu sayıda Avrupa Birliği ile ilgili de iki makale yayımlamaktayız. İlhan Güllü,
ABD ve AB arasındaki Serbest Ticaret Anlaşması’nı inceleyerek Türkiye’nin
bu süreçten etkileneceğini ve yetkililerin gerekli önlemleri almalarını savunmaktadır. İrfan Kaya Ülger ise makalesinde Avrupa Birliği’nin son yıllarda bir
fetret devri yaşadığını savunarak AB’nin dağılması veya tek devlete gitmesi,
federasyon kurulması gibi ihtimallerin mevcut koşullarda mümkün görünmediğini vurgulamaktadır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Orta Asya’daki Türk
cumhuriyetleri Türkiye’nin gündemine girmiştir. Bölgede etnik yakınlığı olan
ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesi adına kurulan Türk Konseyi’ni, bu kurumun
yapısını inceleyen Pelin Musabay Baki, kurumun kuruluşundan bu yana yaşadığı gelişimi ve bu noktaya nasıl geldiğini tartışmaktadır.
Mehmet Sadi Bilgiç, Serap Koydemir ve Salih Akyürek tarafından kaleme alınan “Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşmanın Sosyal Mesafe Üzerinden Ölçümü ve Toplumsal Güvenliğe Etkisi” başlıklı makale ise 3612 kişi üzerinden
gerçekleştirdikleri anket ile Türkiye’de karşıt kutuplarda yer aldığı düşünülen
temel etnik gruplar, mezhepler ve siyasi parti seçmenleri arasındaki sosyal mesafe ölçülmektedir. Bilgiç, Koydemir ve Akyürek, Türkiye toplumunda var olan
kutuplaşmayı ortaya koyduktan sonra kutuplaşmanın farklı kimlikler/gruplar
arasında yaratabileceği çatışmaya işaret ederek kutuplaşmanın toplumsal güvenlikle olan ilişkisine de dikkat çekmektedir.
Bu sayının kitap değerlendirmeleri bölümünde ise son dönemde farklı alanlarda
yayımlanmış dört farklı kitaba dair değerlendirmeyi okurlarımızla paylaşmaktayız. Şebnem İşür, George A. Akerloff ve Rachel E. Kranton tarafından kaleme
alınan “Identity Economics”; Barış Gürsoy, Muharrem Ekşi’nin “Kamu Diplomasisi ve AK Parti Dönemi Türk Dış Politikası”; Elnur İsmayılov, Andrew J.
Bacevich tarafından yazılan “The New American Militarism”; ve Samet Güder
ise Ian Almond’ın “Yeni Oryantalistler” kitabını okurlarımız için okuyup değerlendirdi. Bu sayımızın okurlara faydalı olmasını dilerim.
Doç. Dr. Atilla SANDIKLI
BİLGESAM Başkanı
İÇİNDEKİLER / CONTENTS
YORUMLAR / COMMENTARIES
G-20 ve Türkiye’nin Yaklaşan Dönem Başkanlığı Perspektifi
Yusuf IŞIK ............................……………….............................…................….1
Küresel Ekonomik Yönetişimde G-20 ve Türkiye
Süheyb AYAZ ....………...…………...……………............................................7
MAKALELER / ARTICLES
Türkiye-İran İlişkileri Tahlillerine Kuramsal ve Yöntemsel Bir Yaklaşım
Süleyman ELİK ...............….……………….....................................................15
Bağımsızlık Sonrası Türkmenistan’ın Enerji Politikası
Elnur İSMAYILOV ve Türkan BUDAK………………......................................29
Liderler ve İsrail’in Arap Devletlerine Yönelik Dış Politikası
A. Murat AĞDEMİR …………….…..……..………..........................................51
A Constructivist Analysis of Israel’s Nuclear Policy
Tuğçe ERSOY .....................................................................................................75
AB-ABD Serbest Ticaret Anlaşması Sürecine Türkiye-AB
Gümrük Birliği Anlaşması Özelinde Bir Bakış
İlhan GÜLLÜ...…..........…………..…………………....………..............….......89
Avrupa Birliği’nde Fetret Devri ve Gelecek Senaryoları
İrfan Kaya ÜLGER ...........................................................................................107
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği Mekanizmasına:
Türk Konseyi
Pelin MUSABAY BAKİ ....................................................................................133
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşmanın Sosyal Mesafe
Üzerinden Ölçümü ve Toplumsal Güvenliğe Etkisi
Mehmet Sadi BİLGİÇ, Fatma Serap KOYDEMİR ve Salih AKYÜREK.........163
KİTAP DEĞERLENDİRMELERİ / BOOK REVIEWS
Identity Economics / George A. Akerloff ve Rachel E. Kranton
Şebnem İŞÜR... ….………...…...…………….…………..........…...................207
The New American Militarism / Andrew J. Bacevich
Elnur İSMAYILOV….…………..…….....……….....……...............................213
Kamu Diplomasisi ve AK Parti Dönemi Türk Dış Politikası / Muharrem Ekşi
Barış GÜRSOY.....….……...........…...…...…………….…….............………..217
Yeni Oryantalistler / Ian Almond
Samet GÜDER......….……...........…...…...…………….…….............………..221
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014, ss.1-6
G-20 ve Türki̇ye’ni̇n Yaklaşan Dönem Başkanlığı Perspektifi
Yusuf IŞIK*
Onbeş yıl önce 1999’da oluşturulan ve ilk aşamalarında dünya ekonomisinin
öne çıkan belirli konularını maliye bakanları ve merkez bankası başkanları düzeyinde ele alıp daha çok teknik ağırlıklı çözümler üzerine ortak çalışmalar yaparak
yola çıkan G 20 olgusu ve süreci 2008 yılından itibaren yeni ve farklı bir önem
kazandı. Dünyadaki ekonomik kriz ya da büyük durgunluk ivedi olarak sıkı bir
işbirliği ve yer yer eşgüdümü gerektiriyordu. Küreselleşmenin hızla arttığı bir
dünya ekonomisinde krizden bu tür bir işbirliği olmaksızın çıkılmasının mümkün
olmadığı ortaya çıkmıştı. Bu nedenle 2008’de Washington’da G 20, devlet ya da
hükümet başkanları düzeyinde toplandı ve ondan sonra da her yıl zirve düzeyinde
toplanılması kararlaştırıldı. 2009 Londra zirvesinde ise daha kapsamlı kararlar
alındı. Bu zirve dünya ekonomi tarihinde önemli bir yer tutacaktır. Çünkü bu
zirvede G 20 ülkelerinin kamu kesimlerinin büyük kaynakları seferber etmesi,
harcaması ve böylece finansal kaynaklı kriz nedeniyle pek çok büyük gelişmiş
ülke ekonomisinde de dahil olmak üzere, kaynakların kurumasının yarattığı
büyük tahribatı sınırlaması kararı işbirliği içinde alındı. Çok yaklaşık bir hesapla, 2009 zirvesinin ardından, şirket kurtarmadan ek kamu harcamalarına ve
kredi olanaklarına kadar çeşitli yollardan sağlanan kaynaklar ilk aşamada 5
Trilyon doları aştı. Aynı zamanda dünya finansal sisteminin ve ekonomisinin
bu tür krizlerle karşılaşmamasına yönelik önlemler ele alındı. Bu konuda reform çalışmalarının başlatılması kararlaştırıldı. Bu süreçte giderek Basel III
gibi düzenlemelerin önemi arttı. Uluslararası finans kuruluşlarının işlevlerinin
etkinleştirilmesi, güvence ve kaynak sağlayıcı rollerinin artırılması, yönetimlerine
katılım profilinin iyileştirilmesi gibi reformlar gündeme geldi. G-20’nin kapsadığı
konular yelpazesi genişletildi.
İlk bakışta bu gelişmeler doğal gözükebilir. Oysa gerçekte dünya ekonomisinin üretiminin yaklaşık yüzde 85’ini sağlayan ülkeler arasında ekonomik önlem
* Ekonomist
1
G-20 ve Türki̇ ye’ni̇ n Yaklaşan Dönem Başkanlığı Perspektifi
ve politikalar alanında varolan işbirliği ve ortak karar alma düzeyi 2008 G-20
zirvesine kadar oldukça düşük kalmıştı. Ekomik faaliyetlerin ve işletmelerin
küreselleşme düzeyinin sürekli arttığı bir dünyada, ekonomik politikalara ve kurumsal ve diğer düzenlemelere ilişkin kararların yeterli bir uluslararası işbirliği
ve eşgüdüm düzeyi olmaksızın alınması dünya ekonomisinin temel sorunlarından
birini oluşturmaktadır. Bu eksiklik 2008 krizinin çıkışında da rol oynamakla
birlikte yalnız gelişmiş ülkeleri değil, gelişmekte olan ülkeleri de olumsuz yönde
etkilemektedir. Dünyadaki kalkınma sürecini kısıtlaycı bir özellik de taşımaktadır.
Bu olumsuz etki en çok orta sınıflar ve dar gelirliler üzerinde ortaya çıkmakta,
dolayısıyla sosyal alanda da olumsuz bir rol oynamakta ve eşitsizliği artırmaktadır.
İşbirliği eksikliği sonucu eşitsizlik ve aksaklıklar yaratan ikinci bir asimetrik olgu
da yükselen ve diğer gelişmekte olan ülkelerin karar süreçlerinde yeterince yer
almamasıdır. Bazı itirazlar aşılarak G-7’nin/G-8’in yanı sıra G-20’nin de etkin
olarak varolması bu nedenlerle hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelere ve
bir bütün olarak dünya ekonomisinin işleyişine yarar sağlayacak bir gelişmedir.
Bu yararın hangi boyutlara ulaşabileceği yine ortaklaşa alınacak ya da alınamayan
kararların niteliğine bağlı olacaktır. 2008 ve özellikle 2009 zirvelerinde alınan
kararların da etkisiyle 2010’dan itibaren dünya finansal piyasalarında düzelmeler
başladı. Bunun üzerine G-20 kapsamındaki işbirliğine ve gündeme alınan konulara yönelik ortak çalışma isteği zayıfladı. Bu durum dünya ekonomisinde olduğu
gibi G-20’de de daha uzun vadeli bir bakış açısına duyulan ihtiyacı yansıtmaktadır.
Bu ihtiyaç gelişmekte olan ülkeler açısından da önemlidir.
Yükselen ekonomiler dışında gelişmekte olan ülkelerin G-20’de yeterince temsil edilmemekten ötürü de elverişsiz bir konumda kaldıkları ortaya konmaktadır.
Bu açıdan özellikle de G-20’de yalnızca Güney Afrika ile yer alan Afrika’nın
durumu vurgulanmaktadır. Bu doğrudur. G-20’nin dünya üretimindeki payı bu
eksikliğin önemini azaltmamaktadır. Diğer taraftan Birleşmiş Milletler’de karar
almanın güçlüğü de gözönüne alındığında, G-20’nin üye sayısında belirgin bir
artışın bu oluşumun etkinliğini azaltacağı da dikkate alınmalıdır. Üye sayısı pek
artırılmadan da gelişmekte olan ve an az gelişmiş ülkelerin sesine ve sorunlarına
kulak verecek düzenlemeler yapılabilir. Bu düzenlemeler G-20 zirvelerinine
katılımın göreli olarak daha geniş tutulmasının ötesine geçmelidir.
Bağlayıcı kararlar almamakla birlikte G-20’nin önemi ya da potansiyel önemi
üyelerinin üzerinde gerçekten anlaşmak istedikleri konularda bu olanağı bulabildikleri bir forum yaratmasıdır.
Özellikle ABD’deki ve belirli bölgelerdeki kayda değer iyileşmelere, Çin’de
yüzde 7,5 gibi göreli olarak yüksek bir büyümeye rağmen, AB ve genelde dünya
ekonomisi durgunluğun etkisinden yeterince çıkarak düşük büyüme sürecini
aşabilmiş değildir. İstihdam sorunu da ciddiyetini korumaktadır. ILO’nun G-20
ile de bağlantılı olarak kısa bir süre önce bu konuda ortaya koyduğu görüşler sorunun boyutunu yansıtmaktadır.
Dünya finansal sisteminde düzenleme alanında ileriye doğru adımlar atılmışsa da
bunlar yeterli düzeye ulaşmış değildir. Vergi sistemlerinde uluslararası düzeyde
vergi kaçırma ve az ödeme gibi ciddi sorunlar bulunmaktadır. Dünya ticaretinde
2
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
dünya çapında bir düzenleme sağlanması konusunda gelişme sınırlı kalmıştır.
Yatırımların düşük kalması sorunu birçok ekonomiyi zorlamaktadır. Makroekonomik politikalar alanında AB içinde bile yeterli bir uyum ve işbirliği gözükmemektedir.
Ekonomilerde sosyal alan dahil muazzam bir gelişme ve dönüşüm potansiyelini
barındıran ve bunun bir bölümünü şimdiden ortaya koyan bilgi ekonomisinin
dev adımlarla ilerleyişinin genelde ülkelerin içinde ve dünyada yeterli uyum
sağlanmadan, sosyal yönü ihmal edilerek gerçekleşmesi önemli bir kaynak
israfına yol açmaktadır. İklim ve çevre alanında uluslararası düzeyde sağlanan
gelişme yeterli değildir. 2008 krizinden sonra yoksullukla uluslararası düzeyde mücadele konusunda yavaşlama olmuştur. Birçok ülke içinde eşitsizliklerin
tırmanması, yalnız sosyal açıdan değil, ekonomik ve siyasi olarak da kaygılara
yol açmaktadır.
Bu nedenlerle dünya ekonomisinde uluslararası düzeyde ele alınması gerekli sorunlara daha büyük bir işbirliğiyle yaklaşma ihtiyacı ve gereği bir ölçüde yeniden
farkedilmeye başladı. G-20’nin potansiyel önemi belirli bir ölçüde arttı. Bu durum
kuşkusuz tüm bu sorunların G-20 kapsamında ele alınacağı anlamına gelmemektedir. Avustralya’nın dönem başkanlığında 2014’te G-20 çerçevesinde gündeme
getirilen ve önemlice bir bölümü daha önceki zirvelerde de ele alınmış sorunlarla
bağlantılı olan ana konular ve hedefler şunlardır.:
• Gelecek 5 yılda dünya ekonomisinde büyüme hızının 2 puan yükseltilmesi.
• Bu amaçla aynı zamanda altyapı yaıtırımlarının artırılması.
• Ticaretin önündeki engellerin kaldırılması.
• İstihdam ve katılıma daha çok önem verilmesi.
• Dünya ekonomisinin daha güçlü olabilmesi için de: G-20 temel finansal
reform çalışmalarından sonuç alınması, uluslararası vergi sisteminin
modernleştirilmesi, küresel kurumlarda reform.
Türkiye’nin G-20’deki Konumu ve 2015 Dönem Başkanlığı Perspektifi
Türkiye’nin oluştuğu 1999 yılından itibaren G-20’ye üye olması ülkemizin tüm
ciddi aksamalara ve eksikliklere rağmen cumhuriyet döneminin birikiminin
sağladığı gelişme kapasitesini de yansıtan önemli bir olgudur. Stratejik hedef
olarak 50 yılı aşkın bir süreye dayanan AB’ye yakınsama iradesinin de bunda
rolü bulunmaktadır. Türkiye dünya ekonomisine ilişkin ve 2008’den sonra en üst
düzeyde toplanan süreçte yer almıştır. Çalışma komitelerindeki varlığı da önem
taşımaktadır. Türkiye’nin 2001-2002’de aldığı önlemlerin de etkisiyle 2007’ye
kadar sağladığı göreli istikrarlı ve yüksek büyüme de bu çerçevedeki yeri üzerinde
olumlu bir etki yaratmıştır. Bu dönemde Türkiye aynı zamanda gelişmekte
olan ülkelerin ve en az gelişmiş ülkelerin sorunlarına daha yakından eğilinmesi
yönünde görüşünü dile getirmiştir. Diğer taraftan G-20 düzeyinde ve giderek
3
G-20 ve Türki̇ ye’ni̇ n Yaklaşan Dönem Başkanlığı Perspektifi
daha geniş çapta iş dünyasını biraraya getiren B20’de özellikle TÜSİAD’ın aktif
tutumu göze çarpmıştır.
Bugün şu soruları sormak yararlı olacaktır:
• Önemli bir fırsat oluşturan G-20 2015 yılı dönem başkanlığından Türkiye’nin
kendisi ve dünya için azami yararı sağlaması hangi koşullarda gerçekleşebilir?
• Türkiye’nin dönem başkanlığına ilişkin yaklaşımları nelerdir?
• Hangi yaklaşımların benimsenmesi yararlı olur?
Türkiye 2015 G-20 dönem başkanlığında, Büyükelçi Mithat Rende’nin 19-20
Haziran’da İstanbul’da yapılan TİKA-UNDP Konferansı’ndaki konuşmasında
belirttiği üzere, en az gelişmiş ülkelerin durumunu öne çıkaracağı konular arasına
alacaktır. Bu alan aynı zamanda Türkiye’nin dünyadaki kalkınmaya ilişkin
politikasının da çok önemli bir bileşenini oluşturmaktadır. 2007’de BM-UNDP
En Az Gelişmiş Ülkeler Bakanlar Konferansı’nın, 2011’de de BM En Az Gelişmiş
Ülkeler Konfreansı’nın İstanbul’da toplanmış olması da bunu yansıtmaktadır.
En az gelişmiş ülkelerin konumuna büyük önem vermek doğru ve gereklidir. Bu
ülkeler için Türkiye’nin bilim ve teknoloji alanında 200 milyon dolarlık bir fon
ayırması da olumludur.
Diğer taraftan Türkiye’nin dünyadaki kalkınmaya ilişkin politikasının bütününün
ve bu politikanın kurumsal yapısının daha belirgin ve gerek kendi içinde gerekse
ülkenin diğer alanlardaki politiklarıyla yeterince uyumlu olmasına ihtiyaç vardır.
Dünyada bugün kalkınma ve gelişme süreç ve sorunları coğrafi çizgilerin ötesinde
birçok boyutta şekillenmektedir. Genel sözlerin ötesinde Türkiye’nin dünyadaki
kalkınmaya ilişkin politikası ve hedefleri: şirketlerin işlevinden sosyal politikaya,
yeni sanayileşme stratejilerine, finansal sistemlere, evrensel hukuk değerlerinden
bireyin kapasitesinin ve özgürlüğünün güçlendirilmesine ve yönetişim yapılarına
kadar geniş bir yelpazede somutlaştırılmalıdır.
Türkiye’nin açıklanan verilere göre net yardım veren ülke durumuna girdiği
2013’te verdiği toplam dış yardım miktarı 3,4 milyar dolar olarak belirtilmektedir. Aynı yıl dışarıdan sağladığı yardım bu miktarın biraz altında gözükmektedir.
Bu konudaki en büyük kurum olan TİKA’nın hangi alanlara ne kadar harcama
yaptığına ve kalkınma yardımı olarak nitelendirilebilecek verilere ilişkin bilgiler
yetersizdir.
G-20 dönem başkanlığı yaklaşırken bu alandaki eksikleri gidermenin yanı sıra
yönetişim alanının geneline ilişkin olarak ortaya çıkan son derece kısıtlayıcı,
yanlış ve AB normları ve evrensel kıstaslara aykırı yapı, işleyiş ve düzenlemelerin düzeltilmesi ivedi bir ihtiyaçtır. Bu çerçevede yargının bağımsızlığını
fiilen ortadan kaldıran düzenlemeler, bununla da bağlantılı olarak şeffaflığın
4
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
iyice azaltılması, üst düzeyi de kapsayan belirgin yolsuzlukların üstünün örtülmesi, internet kullanımına ilişkin yeni kısıtlayıcı yasal değişiklikler, medya üzerindeki yoğun iktidar baskısı ve 2011’de çıkarılan KHK dizisi ile kurumsallaştırılan
keyfi yönetim tarzının belirginleşmesi özellikle dikkat çeken unsurlar arasında
yer almaktadır. Türkiye için hiçbir zaman kabul edilemeyecek nitelikte olan bu tür
temel kısıtlamaların ortadan kaldırılmaması, diğer temel sakıncalarının yanı sıra,
ülkemizin G-20 dönem başkanlığına bölgesindeki ülkeler dahil uluslararası alanda
daha güçsüz bir biçimde ve aynı zamanda daha düşük bir yönetişim kapasitesiyle
girmesine de yol açacaktır. Bu konuda basit gözüken ama anlamlı bir örnek verilecek olursa, bu satırların yazıldığı sırada DEİK bu kurumu oluşturanların önemli
bir bölümünün, ve bu çerçevede TÜSİAD’ın da haberi olmadan doğrudan kamuya bağlanmıştır. DEİK aynı zamanda Türkiye’nin B-20 yönetim komitesinin 7
üyesinden biridir. Yukarıda belirtildiği üzere Türkiye B-20’de aktif bir rol almıştır
ve bu rol doğası gereği ancak özel sektör ağırlıklı olabilir. Bu konuda yapılacağı
açıklanan yeni düzenlemenin niteliği ne olursa olsun, bu adım bile Türkiye’nin
G-20 dönem başkanlığında başarılı olmasının sağlanması bakımından ciddi bir
uyarı sinyali oluşturmaktadır, ve oluşturmalıdır.
Doğru yönde bir siyasi irade ortaya konması şartıyla Türkiye’nin G-20 dönem
başkanlığı hazırlıklarını yetkin bir biçimde gerçekleştirebilecek insan gücü vardır.
Dönem başkanlığına ilişkin teknik hazırlıklara konu ile ilgili kurumların büyük
bir bölümünde başlanmıştır. Bu hazırlıklar konusunda kısa bir süre içinde kamuoyuna açıklayıcı bilgiler sağlanması beklenir. Yönetişim alanında yapılması
zorunlu ve siyasi düzlemde yer alan yukarıda belirtilen temel düzeltmelerin
yanı sıra, Türkiye’nin G-20 başkanlığı döneminde başarılı bir performans ortaya
koyması açısından kritik olacağı düşünülen faktörlerin bir bölümü şunlardır.
• Avustralya’nın dönem başkanlığı sırasında ele alınan, Brisbane Zirvesi’nde
daha da belirginleşecek olan, önemli bir bölümü daha önceki dönemlerde de
gündemde bulunan dünya ekonomisinin makroekonomik, finansal, sosyal
boyutlu ve diğer temel sorunların bir bölümü kaçınılmaz olarak 2015’te de
gündemde olacaktır. Bunlar içinde finansal düzenlemeye ilişkin konuların
Türkiye tarafından özel bir dikkat ve önemle ele alınması ve başta işsizlik
olmak üzere sosyal sorunların göz ardı edilmediğinin ortaya konması yararlı
olacaktır.
• Avustralya dönem başkanlığında kalkınma sorunları belirgin bir biçimde ele
alınıyor gözükmemektedir. Bu Türkiye’nin 2015’te en az gelişmiş ülkelerin
yanı sıra gelişmekte olan ülkelerin kalkınma sorunlarını gündeme getirmesinin
önemini artırmaktadır. Dolayısıyla kalkınma konusunda bugünkünden daha
somut, kapsamlı bir yaklaşım hazırlanmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Bu
yaklaşımın yükselen ekonomiler – diğer gelişmekte olan ülkeler ayrımını da
yeterince gözetmesine ihtiyaç bulunmaktadır.
• Kalkınma yaklaşımında küresel kamu malları konusunun incelenmesi de
önem taşıyabilir.
5
G-20 ve Türki̇ ye’ni̇ n Yaklaşan Dönem Başkanlığı Perspektifi
• BM’in Bin Yıl Kalkınma Hedefleri bağlamındaki 2015 sonrası gündemi için
de aynı durum söz konusudur.
• Toplumların İlerlemesinin Ölçülmesi ve Desteklenmesi konulu ve 2007’de
İstanbul’da yapılan OECD Konferansı bu alanda önemli bulguların ortaya çıkmasına olanak vermiştir. Gözden uzak kalmış olan bu bulgulardan
yararlanılması kalkınma alanındaki çalışmaları güçlendirecektir.
• Gerek gelişmiş gerekse gelişmekte olan ülkeler açısından bilgi ekonomisinin önemi giderek artmaktadır. Bunun dönem başkanlığı çerçevesinde ne
ölçüde ele alınabileceğini belirlemek zor olsa da etkisinin hazırlık çalışmaları
sırasında yeterince ve somut biçimde dikkate alınması yararlı olacaktır.
• Dönem başkanlığına yönelinirken Türkiye’nin AB’ye yakınsama sürecinin
politikaları açısından taşıdığı önemin yeterince dikkate alınması olumlu
sonuçlar sağlayacaktır.
• Bununla da bağlantılı olarak Transatlantik Ticaret ve Yatırım Paktı (TTIP)’nın
dünya ekonomisinde yol açacağı değişikliklerin Türkiye’yi nasıl etkileyeceği
ve Türkiye’nin bu sürece ilişkin konumu doğrudan bir G-20 konusu
oluşturmasa da, Türkiye’nin 2015 hazırlıkları çerçevesindeki çalışmalarında
bu etkinin kendisi için nasıl sonuçlar doğuracağına yönelik öngörüler özel
bir önem taşıyacaktır.
• Dönem başkanlığı hazırlıkları sırasında katılımcılığa önem verilmemesi çok
büyük bir eksiklik ve zaaf oluşturur.
• Kamu içinde ve genelde hazırlıklara katılan kurumlar arasında uyum
sağlanması ve herbirinin kapasitesinden azami ölçüde yararlanılması önem
taşıyacaktır.
• Sosyal partnerleri, işverenlerin yanı sıra sendikaları da güçü bir biçimde kapsayan ve diğer paydaşları da içeren geniş bir katılım süreci ve mekanizmasına
ihtiyaç vardır.
• Türkiye’nin ekonomik ve sosyal konularda çeşitli uluslararası platformlarda
yaptığı taahhütleri yerine getirmemesi olumsuz sonuçlara yol açar.
6
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014, ss.7-13
Küresel Ekonomik Yönetişimde G-20 ve Türkiye
Süheyb AYAZ*
2008 yılında ABD konut piyasasından kaynaklanan ve küresel ölçekte etkili olan
finansal kriz, uluslararası ekonomik ve parasal düzende Bretton Woods kuruluşlarının ve G-8’in yetersiz kaldığını göstermiştir. Küresel finansal kriz, dünya ekonomisinin tasarımında başat aktör konumundaki Washington’ı bu dönemde yeni
arayışlara sevk etmiştir.Bu kapsamda ABD ve Kanada, krizin etkilerinin daha iyi
yönetilebilmesi maksadıyla G-20 platformunu daha etkin kılmaya yönelik bir girişimde bulunmuştur. Böylece G-20’nin G-8 benzeri bir yapıya dönüştürülerek
başta finansal kriz olmak üzere küresel ölçekli problemlere çözüm geliştirebilecek etkinliğe kavuşturulması amaçlanmıştır.
G-20, 1994’te yaşanan Meksika Peso krizi, 1997’deki Asya krizi ve 1998’deki
Rusya krizinin ardından uluslararası sistemdeki etkili devletlerin maliye bakanlarının ve merkez bankası başkanlarının bir araya gelebileceği bir forum olarak
ABD ve Kanada öncülüğünde 1999 yılında kurulmuştur. G-20’nin tesisi ile küresel ekonomik ve mali istikrarın sağlanması ve teşvik edilmesi için bir tartışma
ortamı sağlanması hedeflenmiştir.1 G-20 toplantılarının bu hedef doğrultusunda
uluslararası finansal sistemi düzenlemeye yönelik bir yapının geliştirilmesine zemin hazırladığı gözlemlenmektedir.
G-20’nin kuruluş sürecinde, Kanadalı Maliye Bakanı Paul Martin’in G-7’nin gelişmekte olan ülkelerin katılımıyla genişletilmesi gerektiği yönündeki yaklaşımı
etkili olmuş, küresel ekonomik yönetişimi icra edebilecek bir platform ihtiyacı
öne çıkmıştır. G-20, G-8 gibi sadece ekonomik büyüklüğe bağlı olarak oluşturulmamış, uluslararası sistemde ağırlığı giderek artan yükselen piyasa ekonomilerinin temsil edildiği daha geniş bir platform olarak tasarlanmıştır. Nitekim en
büyük 20 ekonomi arasında yer almayan bazı devletlerin gruba dâhil edilmesi,
bu devletlerin yükselen piyasa ekonomileri olarak küresel ekonomik yönetişimde
daha işlevsel bir konum kazanabileceğine işaret etmektedir.
*Araştırma Asistanı, Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi
1 G-20 Kapsamında Yürütülen Çalışmalar, Ekonomi Bakanlığı, www.ekonomi.gov.tr/index.
cfm?sayfa=C63CA9B7-0453-3CA6... , Erişim Tarihi 15.08.2013
7
Küresel Ekonomik Yönetişimde G-20 ve Türkiye
Küresel Yönetişim Kavramı ve G-20
G-20’nin devletlerin tek taraflı girişimleriyle çözülemeyecek küresel ekonomik
çıkmazların yönetişim ilkesinin işletilerek çözüme kavuşturulabileceği kanaatine
dayandığı ifade edilebilir. Ancak bu dayanak noktası, G-20’ye davet edilen devletlerin seçiminde ABD’nin hegemonya kaygısının öne çıktığı gerçeğini değiştirmemektedir.
Küresel yönetişim kavramı, küresel ölçekte problemlere yol açabilen krizlerin
aşılabilmesi için önem arz etmektedir. Çok taraflı ve nispeten demokratik bir katılım sağlaması dolayısıyla G-20’nin, belirli üyelerin kendi çıkarlarını ve gündemlerini grubun genel vizyonuna dönüştürmesinin daha zor olduğu bir platform
olduğu değerlendirilmektedir. Fakat G-20’nin bu niteliğinin devamı grup içinde
yönetişimin işlevselliğini yitirmemesine bağlıdır. Bu kapsamda G-20, yönetişimin temel esasları olan şeffaflık, hesap verebilirlik, hukukun üstünlüğü, katılımcılık ve etkililik ilkelerine riayet edildiği ölçüde hedeflerine ulaşabilecektir. Aksi
takdirde Bretton Woods kuruluşları gibi G-20 de ABD güdümünde bir platforma
dönüşecek veya ABD, Çin ve Rusya gibi belirli ülkeler arasındaki rekabeti yansıtan bir forumdan öteye gidemeyecektir.
Küreselleşmenin ulaştığı düzey bir ülkede veya bölgede ortaya çıkan ekonomik
krizlerin bütün dünyayı etkileyebilecek sonuçları tetikleyebileceğini göstermektedir. Bu sonuçların ise devletlerin yönetişim anlayışı çerçevesine birlikte hareket
etmesiyle çözüme kavuşturulabileceği ifade edilebilir. Zira uluslararası piyasa
düzeni ve finansal sistem ancak devletlerin yönetişim ilkelerine riayet etmesi ile
sağlıklı bir şekilde işleyebilir. Şeffaflığın, hesap verebilirliğin ve hukukun üstünlüğünün sağlanması ile ekonomik krizlerin en büyük sebeplerinden olan aşırı risk
alımları ve fahiş fiyatların önüne geçilebilir. Bu yönetişim ilkelerine riayet aynı
zamanda ekonomik aktörlerin kendilerini denetlemesini de mümkün kılacaktır.
Yönetişimin katılımcılık ve etkililik ilkeleri ise G-7 veya (daha sonra Rusya’nın
da dâhil edilmesiyle) G-8’e nazaran G-20’ye küresel ekonomik yönetişimde daha
işlevsel bir konum kazandırabilir. Genel olarak uluslararası teşkilatlarda katılımcılık ve etkililik birbirini zayıflatan ilkeler olarak görülse de küresel ekonominin
yönetişiminde bu iki ilkenin birlikte işletilmesi elzemdir. Sadece gelişmiş ülkelerin temsil edildiği küçük bir devletler grubu içinde küresel ekonominin yönetişimi
mümkün olmadığı gibi, böyle bir grubun çözüm üretebilecek ve çözüm sürecini
yönetebilecek düzeyde etkili olması da oldukça zordur. G-20’nin mevcut kompozisyonunun ise katılımcılık ve etkililik ilkelerinin birlikte işlerlik kazanabileceği
bir platform meydana getirdiği ifade edilebilir. Nitekim bu iki ilkenin son finansal
krize karşı gerçekleştirilen veya tasarlanan reformlara da yön verdiği gözlenmektedir.
G-20, dünyadaki büyük ekonomilerin ve bölgesel ölçekte etkili ekonomilere sahip devletlerin bir araya gelmesiyle temsil niteliği daha yüksek ve çok sesli bir
platform halini almıştır. G-20, G-8 ülkelerinin halletmekte yetersiz kaldığı problemlere çözüm üretebilecek çok taraflı bir mekanizma olarak öne çıkmıştır. Çin,
Hindistan ve Brezilya gibi hem ekonomik büyüklükleri ile dünya sıralamasında
8
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
ilk sıralarda yer alan, hem de Batılı bakış açısından farklı yaklaşımlara sahip olan
bu ülkelerin katılımı G-20’ye geniş bir vizyon sağlamıştır. Böylece G-20 daha
yüksek temsil oranı ve çeşitliliğe sahip bir platform olarak küresel ekonominin ve
finansal sistemin yönetişiminde en etkili aktör olma potansiyeline kavuşmuştur.
G-20’nin Kompozisyonu ve Temsil Niteliği
G-20 içerisinde; 9 gelişmiş ülke (G-8, Avustralya), 10 yükselen piyasa ekonomisi
ve AB bulunmaktadır. Bu grup her ne kadar en büyük 20 ekonomi gibi bir algı
oluştursa da G-20,ekonomik büyüklüğün yanında uluslararası sistemdeki etkinlik
ve bölgesel güç olma gibi diğer faktörler gözetilerek oluşturulmuştur. En büyük
20 ekonomi içinde olan İspanya ve Hollanda G-20 içinde yer almazken Güney
Afrika ve Suudi Arabistan’ın gruba dâhil edilmesi bu durumun göstergesidir. 10
yükselen piyasa ekonomisi, basit bir gruplama şeklinde 3 Asya ülkesi (Çin, Güney Kore ve Hindistan), 3 Müslüman çoğunluklu ülke (Endonezya, Suudi Arabistan ve Türkiye), 3 Latin Amerika ülkesi (Arjantin, Brezilya ve Meksika) ve Güney
Afrika Cumhuriyeti’nden oluşmaktadır.2
G-20 ülkeleri dünyadaki toplam gelirin yaklaşık %90’ını, toplam uluslararası ticaretin %80’ini ve toplam nüfusun %70’ini karşılamaktadır. G-20 ülkeleri dünyadaki toplam karbondioksit salınımının %84’ünden sorumludur. Buna karşılık G-8
ülkeleri toplam gelirin yaklaşık %50’sine, toplam uluslararası ticaretin %45’ine
ve toplam dünya nüfusunun %13’üne sahiptir. G-8 ülkeleri toplam karbondioksit
salınımının ise %40’ından sorumludur.3 Bu veriler, G-20’nin ekonomik ve demografik açılardan daha yüksek bir temsil imkânı sağladığını, küresel ekonomik
yönetişimde daha etkili olabileceğini ve iklim değişimi meselesinde daha kapsayıcı çözümler üretebileceğini göstermektedir.
G-20’nin diğer uluslararası teşkilatlarla etkileşimi platformun temsil niteliğine
katkı sağlamaktadır. AB, G-20 üyeleri arasındadır ve platformda yer almayan AB
ülkelerinin dolaylı temsilcisi konumundadır. IMF ve Dünya Bankası 2001’den
itibaren G-20 toplantılarına düzenli olarak katılmaya başlamıştır. G-20 toplantılarının zirveye dönüştürüldüğü 2008’den itibaren platforma Birleşmiş Milletler
de dâhil edilmiştir ve giderek daha çok devletlerarası teşkilat zirvelere katılmaya
başlamıştır. G-20 platformunun, yapısı değiştirilemeyen ve beş daimi üye denetimindeki BM Güvenlik Konseyi’ne alternatif oluşturabileceği yönünde de değerlendirmeler vardır. Toronto Üniversitesi bünyesindeki G8/G20 Araştırma Grubu
Başkanı John Kirton bu değerlendirmelerin Güvenlik Konseyi’nde daimi üyelik
talepleri kabul edilmeyen Japonya, Almanya, Hindistan ve Brezilya’nın G-20
platformuna eşit üyeler statüsünde katılması ile ilgili olabileceğini ifade etmektedir.4
2 Colin I. Bradford Jr. ve Jonhannes F. Linn, “The G20 Summit - Its Significance for World and for Turkey,” Uluslararası Ekonomik Sorunlar Dergisi Krize Özel Sayısı, 61, http://www.mfa.gov.tr/data/Kutuphane/yayinlar/EkonomikSorunlarDergisi/EconomicCrisis/johannesflinn.pdf
3 http://www.g8.utoronto.ca/evaluations/factsheet/index.html
4 John Kirton, “The G20 and the Broader Multilateral Reform,” FRIDE, Policy Brief, Eylül 2010, http://
www.fride.org/download/PB_G20_2_eng_The_G20_and_broader_multilateral_reform.pdf
9
Küresel Ekonomik Yönetişimde G-20 ve Türkiye
G-20 toplantıları ilk aşamada salt ekonomik sorunların çözümüne yönelik gerçekleştirilirken süreç içinde diğer uluslararası problemlerin çözümüne de katkı sağlamaya çalışan bir platforma dönüşmeye başlamıştır. Bu gelişme G-20’nin dünya
siyasetinde daha önemli bir konuma terfi etmesini sağlamış, G-20 toplantılarının
ve zirvelerinin muhtevası uluslararası ölçekte ağırlık kazanmıştır. Böylece başta
Türkiye, Çin ve Hindistan olmak üzere yükselen piyasa ekonomileri nezdinde
G-20’nin önemi belirgin biçimde artmıştır.
G-20 ve Türkiye
G-20 üyelerinin belirlenmesinde ekonomik büyüklüğün yanında uluslararası sistemdeki ağırlığın da temel alınması Türkiye’nin platforma dâhil edilmesine imkân
tanımıştır. 1999’da en büyük 20 ekonomi içinde olmamasına rağmen Türkiye’nin
gruba davet edilmesi bunu göstermektedir. Ancak Türkiye’nin yükselen bir piyasa ekonomisi olmasının yanında Avrupa-Atlantik kurumlarıyla entegre bir devlet
olmasının da bu kararda etkili olduğu ifade edilebilir.
2001 krizi sonrası dönemde ekonomin toparlanması ve istikrarlı bir kalkınma
trendi yakalaması Türkiye’ye, Afro-Avrasya’nın ortasında önemli bir ekonomik
ağırlık merkezi statüsü kazandırmıştır. Aynı dönemde dış politikada artan etkinlik
ve farklı bölgelerde eşzamanlı yürütülen yoğun diplomasi ise Türkiye’nin bölgesel güç konumunu belirginleştirmiştir. 2009-2010 döneminde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde geçici üye olarak yer alan Türkiye, 2012’de vekil
statüsünde, 2014’te ise direktör olarak IMF İcra Direktörleri Kurulu’na girmeye
hak kazanmıştır. Bu gelişmeler Türkiye’nin G-20 içindeki varlığını güçlendirmiş,
grubun gündemine katkı yapan ve kendi gündem önceliklerini platformun gündemine dâhil etmeye çalışan bir aktöre dönüşmesine olanak sağlamıştır. Böylece
Türkiye küresel ekonominin yönetişiminde sınırlı da olsa etki sahibi bir aktör
konumuna terfi edebileceği bir süreci başlatmıştır.
2008’de başlayan küresel finansal krizle birlikte küresel ekonomide temayüz
eden değişim sürecinde Türkiye’nin rolü önem kazanmaktadır. ABD’de ve Avrupa ülkelerinde krizin etkileri devam ederken ve dünya ekonomisinin ağırlık merkezi doğuya doğru kayarken Türkiye, yeni şartlara uyum sağlamaya başlamıştır.
Afrika ve Latin Amerika’ya açılmaya çalışan, Orta Doğu ülkeleriyle ekonomik
entegrasyon modelleri geliştiren Türkiye’nin bu dönemde ticaret devleti özelliği
kazanmaya başladığı gözlemlenmiştir. İhracat pazarlarının çeşitlendirilerek krizin etkilerinin azaltılması bu kapsamda nispeten başarılı bir intibak sağlamıştır.
2002-2012 döneminde Türkiye’nin toplam ihracatı içinde AB ülkelerine ihracatın
oranı %56’dan %38’e düşerken, Yakın ve Orta Doğu’ya gerçekleştirilen ihracatın
oranının %9,5’ten %28 seviyesine, diğer Asya ülkelerine %5 civarından %7’ye,
Latin Amerika ülkelerine %0,8’den %2’ye, Afrika’ya ise %4,7’den %8,7 düzeyine yükselmesi bu nispi başarının göstergesidir.5
Türkiye gelişen ekonomisiyle ve dünya siyasetinde artan ağırlığıyla birlikte
G-20’deki konumunu güçlendirmek ve küresel ekonomik yönetişimde söz sahibi
olmak için çaba sarf etmektedir. Uluslararası teşkilatlardaki statüsünü yükselt5 Bradford ve Linn, “The G20 Summit - Its Significance for World and for Turkey”, 62
10
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
meye çalışan ve çevresindeki ihtilaf alanlarında arabuluculuk girişimlerinde bulunan Türkiye, merkezin kurallarına uyan çevre rolünü geride bırakmayı6 ve kriz
sonrası küresel ekonomide “düzen kurucu” role sahip olmayı amaçlamaktadır.7
Türkiye bu amaç doğrultusunda G-20 için daimi bir sekretarya kurulması fikrini
desteklemekte, bu sekretaryaya ev sahipliği yapmak istemektedir.8 Bu açıdan
Türkiye’nin 2015 yılındaki G-20 zirvesine ev sahipliği yapması ve dönem başkanlığını devralacak olması önemli bir gelişmedir. Türkiye halihazırda dünyanın
16., Avrupa’nın 6. büyük ekonomisidir. 2023’te en büyük 10 ekonomi arasına
girme hedefinin gerçekleşmesi durumunda ise Türkiye, gerek G-20 platformunda
gerekse küresel ekonomik yönetişimde daha etkili bir aktöre dönüşecektir.
G-20’de söz sahibi ve küresel ekonomik yönetişimde etkili bir Türkiye hedefinin,
ekonomideki mevcut yapısal sorunlar göz önünde bulundurulduğunda kolay olmadığı değerlendirilmektedir. Türkiye’de nitelikli işgücü sağlayan mesleki eğitim
ve işgücünde verimlilik problemi aşılmış değildir. Kadınların ekonomideki katılımı oldukça düşüktür. Başta lüks tüketim vergileri olmak üzere vergilendirme
sisteminde ciddi problemler vardır. Kayıt dışı ekonomi sorunu çözüme kavuşturulamamıştır. Sanayi üretimi ve ihracat büyük ölçüde ithal ara girdilere bağlı
gelişmektedir ve ihracatta katma değeri yüksek ileri teknoloji ihtiva eden ürünler
oldukça küçük bir paya sahiptir. Türkiye’nin dünyada mal satmadığı sadece birkaç ülke kalmışsa da, başta Çin, Hindistan ve ABD olmak üzere dünyanın en büyük nüfuslu ülkelerindeki pazarlara açılım sağlanamamıştır. Türkiye, açılabildiği
pazarlarda da karşılıklı bağımlılığı sağlayabilecek stratejik sektörlerden ziyade
düşük katma değerli sektörlerde varlık gösterebilmektedir. Bütün bu eksiklikler
ekonominin kırılgan seyretmesine yol açmakta, Türkiye’nin küresel ekonomik
yönetişimdeki “düzen kurucu” idealini zora sokmaktadır.
Türkiye’nin G-20 Platformuna Katılımı ve Talepleri
G-20 zirvelerinde dört farklı temsil seviyesinde toplantılar gerçekleştirilmektedir: liderler zirvesi, maliye bakanları toplantıları, “şerpa” toplantıları (the sherpa
meetings) ve maliye bakan yardımcıları toplantıları. Türkiye G-20 liderler zirvesinde Başbakan tarafından temsil edilmektedir. Maliye bakanları toplantılarında
Türkiye’yi Ekonomi Bakanı temsil etmektedir. “Şerpa” ise Cumhurbaşkanlığı,
Başbakanlık veya Dışişleri Bakanlığı tarafından belirlenen bir temsilci olabilmektedir. Türkiye maliye bakan yardımcıları toplantılarına ise Hazine Müsteşarı ile
katılmaktadır. Diğer G-20 üyelerinde olduğu gibi toplantılara Türkiye’den şerpa
statüsüyle katılan yetkililer, zirvedeki kalkınma, enerji ve iklim gibi grup gündeminde yer alan veya almayan konularda ülke liderlerinin temsilciliğini yapmakta,
bu konularla ilgili gerekli koordinasyonu yürütmektedir. Finansal ve mali konularda ise Türkiye’yi Ekonomi Bakanı ve Hazine Müsteşarı temsil etmektedir.9
6 Ziya Öniş, “Multiple Faces of the ‘New’ Turkish Foreign Policy: Underlying Dynamics and a Critique,”
Insight Turkey, Cilt 13 Sayı 1 (2011): 55.
7 Bradford ve Linn, “The G20 Summit – Its Significance for World and for Turkey”, sf.64.
8 Dries Lesage ve Yusuf Kaçar, “Turkey’s Profiler in the G-20: Emerging Economy, Middle Power and
Bridge-Builder,” Studia Diplomatica Cilt 63 Sayı 2 (2010): 138.
9 A.g.e., sf. 127.
11
Küresel Ekonomik Yönetişimde G-20 ve Türkiye
Türkiye, G-20 toplantılarını düzenli biçimde takip etmekte, platform kapsamında
düzenlenen her düzeydeki toplantıya iştirak etmektedir. G-20’nin meşruiyetine ve
temsil gücüne inanan Türkiye, platform toplantılarında büyük ölçüde ana akım
konularla ilgilenmekle birlikte öncelik verdiği bazı konuları da gündeme getirebilmektedir. Türkiye, G-20 toplantılarının ana gündem maddelerinden biri olan
Bretton Woods kuruluşlarında reform çalışmalarını desteklemekte, kredi derecelendirme kuruluşlarına bağımlılığı azaltacak yeni düzenlemeler yapılması gerektiğini savunmakta ve platformun en az gelişmiş ülkeler için nasıl daha faydalı
olabileceği yönünde çalışmalar yürütmektedir.
Türkiye’nin G-20 toplantılarında ilgilendiği konular güçlü ve sürdürülebilir bir
büyüme çerçevesinin oluşturulması, uluslararası finansal sistemin yönetişimi, finansal sektör düzenlemeleri, enerji ve emtia piyasaları, afet riski yönetimi, uluslararası ticarette korumacılıktan kaçınma, yolsuzluk, kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadele ve kalkınma olarak ifade edilebilir. Türk yetkililerin
son dönemdeki zirvelerde öne çıkardığı konular ise; uluslararası ticarette korumacılık alanında üye devletlerin söylem-eylem çelişkisi, gelişmiş ülkelerde alınan
kararların gelişmekte olan ülkelere etkileri, geleceğe yönelik uzun vadeli mali
politikalar, insan odaklı ve kapsayıcı kalkınma ve G-20 ülkeleri arasında yakın
işbirliği ve koordinasyon ihtiyacı olarak sıralanabilir.
2015 Zirvesi: Türkiye Nasıl Hareket Etmelidir?
Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, 2013’teki St. Petersburg zirvesi öncesinde ABD’deki Uluslararası Finans Enstitüsü’nde (IIF) katıldığı bir oturumda
Türkiye’nin 2015’teki zirve için gerekli hazırlıklara başladığını açıklamıştır. Babacan, Türkiye’nin G-20 toplantılarında ana akım konularla ilgilenmeye devam
edeceğini, G-20’nin diğer ülkelere açılım faaliyetlerine ve en az gelişmiş ülkelerle etkileşime girmesine destek verdiğini ve platformun küresel konularda nasıl
daha güçlü bir duruş sergileyebileceğine odaklandığını ifade etmiştir. Ekonomi
Bakanlığı tarafından yayımlanan “G-20 Kapsamında Yürütülen Çalışmalar” başlıklı bilgi notunda ise Türkiye’nin 2015 dönem başkanlığı için Meksika ve Rusya
zirvelerinde elde edilen sonuçlar üzerine inşa edilebilecek çalışmalar üzerinde
durduğu belirtilmektedir. Aynı metinde Türkiye’nin dönem başkanlığında çok taraflı ticaret ve yatırımın küresel kalkınma ve istihdama katkısı konusunun gündemde tutulmasının faydalı olduğu ifade edilmektedir.10
Türkiye, bu ana akım konularla ilgili çalışmalar dışında 2015’teki zirveye doğru
bazı somut hedeflere yönelik bir program hazırlamalı, zirvede bütün toplantı düzeylerinde bütünlük içinde bu programı gerçekleştirmeye yönelik hareket etmelidir.
Türkiye, G-20 içinde temsil edilmeyen en az gelişmiş devletlerin sesi olmalı, bu
devletlerle G-20 ülkelerinin bir araya gelmesi yönündeki çalışmalarını sürdürmelidir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da ilki 2012’deki Meksika zirvesinde
yapılan G-20 Dışişleri Bakanları Gayriresmî Toplantısında G-20 ülkeleri ile en
10 G-20 Kapsamında Yürütülen Çalışmalar, Ekonomi Bakanlığı.
12
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
az gelişmiş ülkeleri bir araya getirecek bir mekanizma teklifinde bulunmuştur.
Türkiye, en az gelişmiş devletlerin kaygı ve taleplerinin platformun gündeminde kalması için çaba göstermeli, bu devletlere sağlanan kalkınma yardımlarında
koordinasyon merkezi haline gelmelidir. 2015’teki zirvede en az gelişmiş ülkelerle G-20 ülkelerini buluşturabilecek bir toplantı formülü geliştirilebilir ve G-20
platformunda bu ülkelerin Türkiye tarafından temsil edilmesine olanak tanıyacak
bir uygulama başlatılması teklif edilebilir.
Türkiye, G-20’ye daimi sekretarya kurulması fikrini tekrar gündeme getirmeli
ve bu sekretaryanın İstanbul’da kurulması için profesyonel bir teklif sunmalıdır.
2010’da dönemin Fransız Cumhurbaşkanı Sarkozy, platforma daimi bir sekretarya kurulması teklifinde bulunmuş, sekretarya için Paris’i önermiştir. Aynı dönemde Güney Kore’nin başkenti Seul’ün de daimi sekretaryaya ev sahibi olabileceği gündeme gelmiştir. Çin ve Brezilya daimi sekretarya fikrini desteklemekte,
G-8’de yer alan İtalya ve Japonya ise bu fikre sıcak bakmamaktadır. Türkiye daimi sekretarya fikrini savunan üyelerle konuyu istişare ederek bu ülkelerin desteğini almaya, diğer üyelerin de kaygılarını dikkate alarak bu devletlerin karşı
çıkmamasını temin etmeye çalışabilir.
13
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014, ss.15-28
Türkiye-İran İlişkileri Tahlillerine Kuramsal ve Yöntemsel Bir Yaklaşım
A Theoretical and Methodological Approach to the Analysis
of Turkey-Iran Relations
Teslim Tarihi: 22 Haziran 2014
Kabul Tarihi: 24 Temmuz 2014
Süleyman ELİK*
Öz
Günümüz Orta Doğu’sunda Türkiye ve İran bölge siyasetinin iki önemli ve kadim aktörüdür. Buna rağmen orta ya da küçük ölçekli güç kategorisindeki devlet
olarak nitelendirilebilecek Türkiye ve İran’ın dış politika davranışlarını açıklayan
metodolojik ve kuramsal yaklaşımların olmaması önemli bir sorundur. Bu gerekçeyle, makale Türkiye-İran ilişkilerine dair kuramsal ve kavramsal bir çerçeve çizmeyi hedeflemektedir. Kavramsal çerçeve olarak ikili ilişkileri üç döneme
ayırmaktadır. Bunlar dostâne, hasmâne ve yumuşama dönemleridir. Yumuşama
dönemi de kendi içinde iki kısma ayrılmaktadır: İşbirliğine açık olan ilişkiler dönemi ve savaşın muhal olduğu bölgesel güç mücadelesine dayalı ikili ilişkiler
dönemleri.
Anahtar Kelimeler: Türkiye, İran, Osmanlı
Abstract
Turkey and Iran are two important and ancient actors of the politics of the modern
Middle East. Despite of this, it is a problem in social science that there is not sufficient methodological and theoretical approaches to account for foreign policy
behaviors of Turkey and Iran, two countries that can be characterized as middle
or small scale power. For this reason, the article aims at drawing a theoretical and
conceptual framework for Turkish-Iranian relations. With regard to conceptual
framework, the article examines biletaral relations in three eras: friendly, hostile
and detente. The article also discusses detente era as two distinct periods: Era that
is open for cooperation and era that is characterized by regional power struggle.
Keywords: Turkey, Iran, Ottoman
* Yrd. Doç. Dr., İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü
15
Türkiye-İran İlişkileri Tahlillerine Kuramsal ve Yöntemsel Bir Yaklaşım
GİRİŞ
Türkiye-İran ilişkileri konusunda son otuz yılda gazetecilik tarzında birçok çalışma yapılmasına rağmen, akademik anlamda çok az sayıda çalışma yapılmıştır.
Burada uluslararası ilişkiler disiplininin en önemli zaaflarından birisi, dış politika
analizinde büyük ölçekli güçlerin birbiriyle olan ilişkilerinin esas alınarak orta
ya da küçük ölçekli güç ilişkilerinin göz ardı edilmesidir. Bu yüzden orta ya da
küçük ölçekli güç kategorisindeki devletlerin dış politika davranışlarını açıklayan
metodolojik ve kuramsal yaklaşımların olmaması bu çalışmayı gerekli kılmıştır.
Bu çalışmada orta ölçekli veya bölgesel güç olan Türkiye ve İran ilişkileri ele alınarak yöntemsel ve kuramsal bir yaklaşımla, önce kavramsallaştırmalar yapılacak
ve ikili ilişkiler tarihsel dönemlere ayrılacaktır. Bu dönemler kavramsal olarak
dostâne, hasmâne tutumlar ve yumuşama şeklinde üç döneme indirgenmiştir. Çalışma öncelikli olarak tematik konuları derinlemesine ele almaktadır ve ilaveten
birçok kuram ve metodolojiyi Türkiye ve İran ilişkilerinin analizi için kullanarak,
müteakip çalışmalara ışık tutmayı amaçlamaktadır.
1.TEORİK VE KAVRAMSAL ÇERÇEVE
Dönemselleştirme (Periodisation) yada Kronoloji (Choronology) ve Olay Analizleri (Event Analysis) metodolojilerinin Türkiye-İran ilişkilerine uygulanması, uzun ve kompleks tarihsel ikili ilişkilerin doğasını ve hangi temeller üzerine
oturduğunu açıklamada önemli katkılar sağlamaktadır. Bu çalışma ikili ilişkileri
üç döneme ayırmaktadır. Bunlar dostâne, hasmâne ve yumuşama dönemleridir.
Yumuşama dönemi de kendi içinde iki kısma ayrılmaktadır: İşbirliğine açık olan
ilişkiler dönemi ve savaşın muhal olduğu bölgesel güç mücadelesine dayalı ikili
ilişkiler dönemleri.
Kuramsal açıdan Türkiye-İran ilişkileri realist paradigmanın bir alt şubesi olan
Külli Denge (Omnibalancing) Teorisi ile açıklanmıştır. Steven David’e ait olan
bu kuram Robert Olson’un Kürt sorunu bağlamında Türkiye-İran ilişkilerini ele
aldığı çalışmalarının temelini oluşturmaktadır. Fakat bu çalışmalar daha ziyade
kronolojik bir yöntem kullanarak yakın dönem Kürt tarih yazımı alanında katkılar
sağlarken, uluslararası ilişkiler alanında bir çalışma olarak görülmemektedir. İç
tehdidin dış tehditten daha önemli olduğunu iddia eden Steven David, Olson’un
çalışmalarının kuramsal temelini oluşturmaktadır. Buna göre Kürt sorunu, Türkiye ve İran için kendi rejimlerine yönelik bir iç tehdit olarak görülmektedir. İç
tehdit algılaması bağlamında Türkiye için siyasal İslam ön plana çıkarılırken,
İran’da devrim muhalifleri iç tehdit olarak görülmektedir. Külli denge teorisinin
en önemli zaaflarından birisi iddia ettiği varsayımlarının teste tabi tutulamaması
ve ispat edilememesidir. Buna ilaveten külli denge teorisinin daha çok üçüncü
dünya ülkelerinin dış politik davranışlarını açıklamada yaygın bir şekilde kullanılmış olmasıdır. Özellikle üçüncü dünya ülkelerinin ittifak antlaşmalarındaki politik eğilimlerini ve yöntemlerini açıklamaktadır. Bu bağlamda İran’ın Suriye ile
askeri ittifak antlaşması ve Türkiye’nin İsrail ile olan askeri işbirliği antlaşmaları
(1996) konu kapsamına girmektedir.
16
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Bu çalışma daha çok entegrasyon yöntemiyle inşaacılık (constructivism), güvenlikleştirme (securitisation), realizm ve bunun gibi kuramların bazı varsayımlarını kullanarak yeni bir kuramsal ve yöntemsel yaklaşımla tematik bir açıklama
yapmakta ve Türkiye-İran ilişkilerini ve her iki ülkenin dış politika davranışlarının test edilebilir bir yöntemle açıklanabileceğini iddia etmektedir. Bu bağlamda
yazarın yazmış olduğu “Iran-Turkey Relation, 1979-2011: Conceptualising The
Dynamics of Politics, Religion and Security in Middle-Power States” başlıklı kitap bu boşluğu doldurmaktadır.
2. METODOLOJİ VE LİTERATÜR TARAMASI
Türkiye-İran ilişkileri alanında yapılan çalışmaların birçoğu siyasi tarih literatürüne girmektedir. Bunlardan Bekir Kütükoğlu’nun, Adel Allouchche ve Ernest
Tucker’ın kitapları arşiv belgelerine dayalı tarih çalışmaları olarak değerlendirilmelidir. Mehmet Saray’ın yapmış olduğu “Tarihte Türkiye ve İran ilişkileri” adlı
çalışma modern dönem ilişkilerini açıklayan arşiv belgelerine dayanmayan diğer
bir tarih çalışmasıdır. Robert Olson’un yapmış olduğu “The Siege of Mosul and
Ottoman-Persian Relations, 1718-1743: A Study of Rebellion in the Capital and
War in the Provinces of the Ottoman Empire” adlı çalışma arşiv belgelerine dayanmasına rağmen, diğer çalışmalarından oluşan kitap serisi “The Emergence of
Kurdish Nationalism and the Sheikh Said Rebellion, 1880-1925”; “The Kurdish
Question and Turkish-Iranian Relations: From World War I to 1998”; “TurkeyIran Relations, 1979-2004: Revolution, Ideology, War, Coups and Geopolitics;”
“Turkey’s Relations with Iran, Syria, Israel, and Russia, 1991-2000: The Kurdish
and Islamist Questions”; “The Goat and the Butcher: Nationalism and State Formation in Kurdistan Iraq since the Iraqi War” daha çok Kürdoloji alanına girebilecek birer tarih araştırmaları niteliğindedir.
Modernleşme bağlamında Türkiye-İran ilişkilerini inceleyen dört eser, tematik
bir konu olan modernleşmeyi, karşılaştırmalı bir tarzda ele almışlardır. Said Amir
Arjomand’in yaptığı “Constitutional Politics in the Middle East: With Special
Reference to Turkey, Iraq, Iran and Afghanistan” başlıklı karşılaştırmalı çalışma
modernleşmeye dair gelişmeleri konu almaktadır. Touraj Atabaki’nin editörlüğünü yaptığı çalışma olan “The State and the Subaltern: Modernization, Society and
the State in Turkey and Iran” ise Türkiye-İran modernleşmesini tasvir ederek,
Türkiye ve İran’ı kolonileştirilmiş subaltern birer ülke olarak tanımlamaya çalışır. Fakat bu tanımlama Türk ve İran modernleşmesini izahta da pek fazla itibar
görmemiştir. Murat Güneş Tezcür’ün kaleme aldığı “Muslim Reformers in Iran
and Turkey: The Paradox of Moderation” adlı eser Alev Erkilet Başer’in literatüre kazandırdığı “Orta Doğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler” adlı eseri ile
aynı düzlemde değerlendirilebilir.
Rengin Gün’ün yapmış olduğu “Uluslararası Çatışma ve Çatışma Çözümü Temelinde Türk-İran İlişkileri” başlıklı doktora çalışması çatışma çözümü alanında bir
deneme niteliğinde olup, ikili ilişkilerin arkasında yatan sosyal hafızanın oluşumuna bir katkı sağladığı söylenemez. Fakat Türel Yılmaz’ın yaptığı “Türkiye’nin
Orta Doğu’daki Sınır Komşuları ile İlişkileri, 1970-1997” başlıklı doktora çalışması literatüre olumlu bir katkıda bulunmuştur.
17
Türkiye-İran İlişkileri Tahlillerine Kuramsal ve Yöntemsel Bir Yaklaşım
Türkiye-İran ilişkileri konusunda dikkat çeken makaleler daha çok karşılaştırmalı
ve tematik konulara temas ederek ikili ilişkilerin ana karakteristiğini ele almıştır.
Örneğin, Jean-Francois Bayart’ın “Republican Trajectories in Iran and Turkey:
A Tocquevillian Reading” çalışması daha çok rejim farklılıklarını ele alan, ikili
ilişkilere ışık tutan bir mekanizma öneren müstesna bir makaledir.
Makalelerin bir kısmı Türk dış politikası öngörüsünü ele alırken, diğer bir kısmı ise İran merkezli çalışmalardır. Bunlardan Tschangiz Pahlavan’ın “TurkishIranian Relations: An Iranian View” adlı çalışması Henry Barkey’in editörlüğünü
yaptığı “Reluctant Neighbour” adlı kitabında yayımlanmıştır. Türk bakış açısını
yansıtan makalelerden öncelikle dikkati çeken eserlerden Gökhan Çetinsaya’nın
“Essential Friends and Natural Enemies: The Historic Roots of Turkish Iranian
Relations” adlı makalesi ve Ünal Gürdogan’ın “The Islamist Iran and Turkey,
1979-1989: State Pragmatism and Ideological Influence” adlı makaleleri önemli
bir boşluğu doldurmuştur. Buna ilaveten Nilüfer Narlı’nın “Cooperation or Competition in the Islamic World: Turkish-Iranian Relations from the Islamic Revolution to the Gulf War and After” adlı makalesi işbirliği ve rekabete dikkat çeken ikili paradigmaları anlatır. John Calabrese’nin “Turkey and Iran: Limits of
a Stable Relationship” adlı çalışması da Türkiye-İran ilişkilerini tematik olarak
ele almıştır. Rubenstein’ın editörlüğünü yaptığı “Regional Power Rivalries in the
New Eurasia” başlık kitapta yayımlanan Henri. J. Barkey’in “Iran and Turkey:
Confrontation Across an Ideological Divide” çalışması önemli bir makaledir.
2.1. Dostâne Tutum Dönemi İlişkiler
Bu dönemin en önemli özelliği, İslamlaşma sürecinde Türkler ve Farisilerin Arap
hakimiyetine karşı alternatif bir politik blok oluşturmaları ve Türk-Fars-İslam
senteziyle yeni bir kültürel havza inşa etmeleridir. Bu kültürel ve dini havzanın
oluşumu kuzey hattı boyunca, Türkler ve Farslılar vasıtasıyla İslamlaşan milletlerin dillerini ve kültürlerini muhafaza etmelerini sağlamıştır. Bu konuda en önemli çalışma Robert Canfield tarafından “Turko-Persia in Historical Perspective”
adıyla yapılmış olup Türkçeye Ömer Avcı tarafından “Akdeniz’den Hindistan’a
Türk İran Esintileri” adıyla tercüme edilmiştir. Eser Ortaçağ İslam kültür tarihi
açısından yeni bir tartışma başlattığı gibi günümüz Türkiye-İran ilişkilerinde jeokültürel havzanın sınırlarını da belirlemiştir.
Diğer kıymetli eserde Giv Nassari tarafından yapılan “Turco-Persian Civilisation
and the Role of Scholars’ Travel and Migration in Its Elaboration and Continuity”
adlı doktora çalışmasıdır. Nassari çalışmasında 9.yy’dan başlayarak 15.yy’a kadar
devam eden Türk-Fars-İslam sentezinin kültürel haritasını çıkartmış ve bu dönemi Türk-Fars medeniyeti olarak adlandırmıştır. Bu medeniyetin esas bağlayıcı
unsuru olarak da Arap dilini göstermiştir. Bizim de iddia ettiğimiz gibi bugün
Arap bilimi olarak kayıt edilen birçok çalışma her hangi bir etnik temelden ziyade Türk-Fars-İslam sentezinin bir ürünü olarak ortaya çıkmış ve her hangi bir
millete hasrolunamayacak kadar bir üst kimliği temsil eden bilginler tarafından
yapılmıştır. Türk-Fars-İslam medeniyetinin 16.yy’da İran’ın Şiileşmesinden sonra zamanla etki alanını yitirmesi ile İslam dünyasının bilim ve felsefe alanında
duraklaması eş zamanlı olarak gerçekleşmiştir. Söz konusu gerileme sürecinin
ne yazık ki bugün bile devam ettiği söylenebilir. Buna ilaveten bahsedilen bu
18
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
jeokültürel coğrafya iki ülke arasında politik bir güç mücadelesi alanı olarak ortaya çıkmış ve devrimden sonra da düşük yoğunlukta bir çatışma alanı olarak bu
mücadele süreklilik arz etmiştir.
İran’ın bu kültürel coğrafyadan kopmasını ciddi bir tehlike olarak gören Nadir
Şah, mezheplerin yaklaştırılması için Necef yakınlarında Mughan’da 1743 tarihinde İslam dünyasından yaklaşık 300’e yakın ulemanın katılımıyla gerçekleşen
bir konferans organize etmiştir. Bu konferans İslam dünyasında mezheplerin yakınlaştırılması konusunda akademik anlamda yapılan tek konferans olma özelliğini taşımaktadır. Nadir Şah, İran’ı tekrar Sünni dünyanın parçası yaparak, TürkFars-İslam medeniyet jeokültürel havzasına hükmetmek istemiştir. Bu konuda
Ernest Tucker’ın “Nadir Shah’s Quest for Legitimacy in Post-Safavid Iran” adlı
çalışması konuyla ilgili yapılan en kapsamlı çalışmadır.
Türk-Fars İslam sentezinin birbirinden kopması nedeniyle İran ve Osmanlı devleti, Rus ve İngiliz emperyalizmi karşısında Orta Asya, Hint kıtasında ve Kafkasya’daki nüfuzunu kaybetmiştir. Ön cephenin kaybedilişi nedeniyle Rus tehdidi her iki ülke için güvenlik zaafının temelini oluşturmuştur. Bu bağlamda İran
gerek Birinci Dünya Savaşı gerekse İkinci Dünya Savaşı sırasında İngilizler ve
Ruslar tarafından işgalini önleyememiştir. Osmanlı devletinin yıkılışı da TürkFars-İslam sentezine ait olan coğrafyanın parçalanması neticesinde Batılı güçler
tarafından kolayca sağlanmıştır.
Diğer taraftan, Türk-Fars-İslam sentezine ait olan bu coğrafyanın jeopolitik olarak halen etkinliğini sürdürmesi söz konusudur. Bu durum Soğuk Savaş döneminde Kuzey Mihveri (Northern Flank) olarak tanımlanmıştır fakat herhangi bir
politik tutarlılığı olmamıştır. A. Rouhollah Ramazani’nin yazmış olduğu “The
Northern Tier: Afghanistan, Iran and Turkey” adlı kitabı bu bağlamda yazılmış tek
eserdir. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra bu joekültürel havza Economic
Co-operation Organisation (ECO) teşkilatı etrafında bir ekonomik entegrasyona
gitmiştir. Fakat karşılıklı bağımlılık prensibinin oluşmaması nedeniyle tabela bir
organizasyon olarak pasif şekilde varlığını sürdürmektedir. Her ne kadar Sadabat
Paktı, Bağdat Paktı, RCD ve CENTO gibi girişimler olmuşsa da, şu ana kadar
dostâne ilişkiler paradigması Türkiye-İran ilişkilerinin gelişmesine veya sistematik bir ilişki kurulması konusuna ciddi bir katkı sağlamamıştır.
2.2. Hasmâne Tutum Dönemi İlişkiler
Türkiye ve İran her ne kadar ortak tarih, coğrafya, kültürel ve nüfusa sahipseler de, bir o kadar da birbirine uzak olan ve dünyada bu özelliğe sahip müstesna iki komşu ülkedir. Politik açıdan bakıldığında, Türkiye ve İran kapı komşusu
olmasına rağmen, birbirine en uzak ülkeler olarak görülür. Bu yüzden hem yakınlaşma hem de bir birinden uzaklaşma potansiyellerini aynı anda bünyelerinde
barındırmaktadırlar. Bu kırılgan karakteristiğin ikili ilişkilerde sürekli kılınmasının sebebi, Avrupa ve Asya kıtası arasındaki güç mücadelesinin ikili ilişkilerde
hayat bulmasıdır. Türkiye-İran ilişkilerindeki bu iki kutupluluk tarihsel anlamda
Anadolu’da, Kafkaslar’da ve Mezopotamya’daki topraklar üzerinde güç mücadelesi veren Sasaniler ve Bizans imparatorluklarından kalma bir mirastır.
19
Türkiye-İran İlişkileri Tahlillerine Kuramsal ve Yöntemsel Bir Yaklaşım
Adel Allouchche’nin doktora çalışması “The Origins and Development of the Ottoman-Safavid Conflict (1500-1555)” Osmanlı-Safavi mücadelesini dini olmaktan
ziyade bölgesel ve politik bir güç mücadelesi olarak değerlendirmektedir. Buna
ilaveten Bekir Kütükoğlu’nun “Osmanlı-İran Münasebetleri, 1578-1590” adlı çalışması arşiv belgelerine dayalı olarak yazılan aynı savı destekleyen kıymetli bir
eserdir. Ayrıca Abdurrahman Ateş’in “Avşarlı Nadir Şah ve Dönemi̇ nde Osmanlıİran Mücadeleleri” adlı doktora çalışması Safavilerin yıkılmasından sonra iki ülkenin bölgesel güç mücadelesini devam ettirdiklerini anlatan bir çalışmadır.
Çalışmamızdaki en önemli savlarımızdan birisi de Türk-İran ilişkilerini savaş
boyutuna taşıyan iki dışsal unsurun olduğudur. Bunlar Oğuz boyunun Moğol istilası sonucu Orta Asya ve İran’da hakimiyetini kaybetmesi ve bunun sonucunda
İran coğrafyasının Şiileşmesi ile Türk-Fars-İslam sentezine ait olan joekültürel
havzadan ayrışmasıdır. Buna karşın Osmanlı devletinin Bizans geleneğini Sünni
kimlik etrafında yeniden oluşturması, Osmanlı-Fars mücadelesini sistematik hale
getirmiştir. Osmanlının İran konusundaki en önemli stratejisi, Orta Doğu’da varlığını sürdürebilmesi için İran’ı negatif bir tehdit olarak tutmaktır. Aynı stratejinin
bugün Amerika Birleşik Devletleri tarafından da devam ettirilmesi söz konusudur.
Bu dönemin en önemli özelliği, Osmanlı-Safavi ilişkilerinde süreklilik arz eden
bölgesel güç mücadelesinin savaşlarla neticelenmesidir. Osmanlı-Safavi savaşları, 1514’de Çaldıran Savaşı ile başlayıp, 1532-1555, 1578-1590, 1603-1618,
1623-1639 ve 1722-1727 savaşlarıyla devam etmiştir. Her ne kadar Nadir Şah
döneminde barış girişimleri olmuş olsa da Osmanlı-İran münasebetlerinde 17301736 ve 1743-1746 savaşları hasmâne ilişkilerin sürekliliğini göstermektedir. Kaçarlar döneminde de gerçekleşen 1775- 1777 savaşı ve 1821-1823 savaşları da
Türkiye-İran ilişkilerindeki bu ana unsurun ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Bu hasmâne ilişkilerin sadece bu dönemlere ait bir olgu olmadığını ve bölgesel mücadele söz konusu olduğunda tarafların ikili ilişkilerde de savaşa meyilli
bir dış politika izlediklerini ileri sürebiliriz. Bu anlamda Kasr-ı Şirin Antlaşması,
iki ülkenin birbirlerinin siyasal varlıklarını tanımalarını, sınırlarını bu güne kadar
muhafaza etmelerini ve daha da önemlisi yukarıda dikkat çekilen kırılgan ilişkilerin savaşa dönüşmesini engelleyen önlemli bir dönüm noktasıdır.
2.3. Détente (Yumuşama) Dönemi İlişkiler
Yumuşama dönemi yukarda bahsettiğimiz gibi Türkiye-İran arasında doğal sınırları çizen Kasr-ı Şirin antlaşması ile başlayıp günümüze kadar devam eden işbirliğine ve rekabete açık olan bir paradigmayı ifade etmektedir. Détente ilişkiler
dönemi iki alt döneme ayrılır: İşbirliğine açık olan yumuşama ve rekabete açık
olan yumuşama dönemi ilişkileri.
2.3.1. Rekabete Açık Yumuşama Dönemi İlişkiler
Türkiye-İran arasındaki rekabete dayalı ilişkiler, Kafkasya ve Kuzey Irak bölgelerinde her hangi bir güç boşluğu oluştuğunda ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda iki
ülke arasındaki üç tarz rekabet söz konusudur. Bunlar jeopolitik, ideolojik ve vekalet statüsünü korumada oluşan rekabettir. Bu tarz rekabetin en önemli özelliği
20
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
diplomatik krizlere yol açmasına rağmen, savaşa neden olabilecek bir durumu önlemesidir. Bu hallerde her iki ülkenin birbirine karşı uyguladığı politika iç tehdit
unsuru olan araçları kullanılmasıdır. Türkiye-İran ilişkilerinde iç tehdit araçları
Kürt ve Azeri milliyetçiliği ve devrim muhalifleridir.
2.3.1.1. Orta Doğu’da Güvenlik Eksenli İlişkiler
Orta Doğu her iki ülkenin rekabet alanı olduğu gibi iç ve dış güvenlik zaaflarını da besleyen bölgedir. Rekabet genelde, bölgede istikrarsızlık oluştuğunda baş
göstermektedir. Gerek Türklerin, Osmanlıdan kalan tarihi mirası, gerekse İran’ın
Şii jeopolitiği bağlamında ortak kültür algısı, iki ülke arasındaki rekabeti kaçınılmaz kılmıştır. Şii jeopolitiği Irak bölgesini Türkiye ve İran arasında rekabet
alanı olarak belirlemiştir. Bu bölgedeki, Kürt ve Şii nüfus her iki ülkeyi de kendi
iç çatışması alanına çekmektedir. Bu rekabetin aynı zamanda iki ülkenin işbirliği
imkanlarını da engellediği söylenebilir.
Bölgedeki güç boşluğu zaafından dolayı dış müdahaleler son yüzyıl boyunca devam etmiştir. Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin güvenlik önceliği ABD ya da
NATO ekseninde şekillenmiştir. Şah dönemi boyunca İran’ın ABD’nin vekâletçisi
olarak körfez güvenliğini sağlayan bir jandarma görevini üstlenmesi, buna karşın
Türkiye’ye askeri ambargo (1974) uygulaması vekaletçi rekabeti gösteren bir örnektir. İran İslam devriminin ardından bu vekaletçi rekabet sekteye uğramış, iki
ülke arasında ideolojik bağlamda sekülerizm ve siyasal İslam alanında bir rekabet
alanı ortaya çıkmıştır. Bu rekabet alanına konu olan Kudüs Geceleri’ne konuk
olan İranlı yetkililerin Türkiye’nin laik rejimine yönelttiği eleştiriler ve Türkiye’deki Türban yasağına karşın İran’ın göstermiş olduğu tepkilerdir. Bu tepkiler
iki ülkenin birbirinin iç işlerine müdahale olarak algılanmasına yol açmış ve 1989
ve 1997 yıllarında iki kez diplomatik krizle sonuçlanmıştır.
1990’lı yıllarda, Türkiye-İran arasında her iki ülkeye münhasır özel bir soğuk savaş durumu yaşanmıştır. Genel olarak bu soğuk savaş döneminde, terör örgütlerinin iki ülke medyası tarafından kendi iç politikalarında rejim farklılıkları arasında
bir rekabetin belirleyicisi olmuştur. Özellikle Türkiye’deki faili meçhul cinayetlerin sorumlusu olarak İran’ın gösterilmesi, buna karşın İran rejim muhaliflerinin
Türkiye üzerinden İran’a karşı faaliyetlerinin olduğuna dair İran tarafının suçlamaları iki ülke arasında patolojik bir karakter arz eden ilişki tarzını belirlemiştir.
Türk Hizbullahı’nın Türkiye’deki kanlı operasyonları ve bunun İran’la ilişkilendirilmesi, İran’ın da PKK’ya süregelen desteği iki ülkenin iç dinamiklerinin ikili
ilişkilerde sorunlar yarattığının en güzel göstergelerinden biridir.
Türkiye’nin NATO güvenliği şemsiyesi altında olması ve güvenlik sistemini buna
göre şekillendirmesi İran’ı rahatsız etmiştir.1980’lerde İran’ın tek müttefiki olan
Suriye ile birlikte Kürt gerillalarına yardım ve yataklık etmeleri, bölgesel rekabetin daha da kızışmasına yol açmış ve Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerini de 1996
Askeri Eğitim Antlaşması’na kadar yükseltmiştir.
11 Eylül olaylarından sonra Türkiye’nin Filistin ve İsrail politikalarında değişiklik
olmuş, İsrail-Türkiye ilişkileri bu süreçte zamanla askıya alınmıştır. Arap Baharı
21
Türkiye-İran İlişkileri Tahlillerine Kuramsal ve Yöntemsel Bir Yaklaşım
nedeniyle Suriye’de meydana gelen iç savaşta İran’ın Suriye rejimini desteklemesi, iki ülke arasındaki sistematik rekabetin sürekliliğini göstermektedir. Türkiye
ve İran arasında sürekli devam eden Sınır Güvenliği Komisyonu ve Türkiye-İran
Yüksek Güvenlik Konseyi’nin yukarıda bahsettiğimiz rekabeti önleyememesi
aynı zamanda güvenlik mekanizmasını pasif duruma düşürmüştür.
2.3.1.2. Orta Asya ve Kafkaslarda Güvenliğe Dayalı İlişkiler
Sovyetler Birliği’nin sona ermesinden sonra, yukarıda bahsettiğimiz Türk-Farsİslam sentezinin joekültürel havzasının tekrar ortaya çıkması ile Türkiye ve İran
arasında büyük oyunun yaşanacağına dair Batılı yazarların tahminleri boşa çıkmıştır. İki ülke arasında bu bağlamda Bakü-Ceyhan Petrol boru hattının Türkiye
üzerinden geçmesi bir rahatsızlık doğurmuş olsa da, projenin hayata geçmesinden
sonra sorun ortadan kalkmıştır.
Her ne kadar 18. yüzyıldan sonra ilk defa ön güvenlik cephesinde oluşan güç
dengesi boşluğu meydana getirmiş bu durum her iki ülke için cazip bir etki alanı
sunmuşsa da, her iki ülkenin bölgede bir etki alanı oluşturması mümkün olmamıştır. O yüzden bölgedeki rekabet Türkiye’nin ABD ve AB ile beraber hareket
etmesine yol açarken, İran’ın, Rusya ve Çin’le birlikte hareket etmesi ile sonuçlanmıştır. 11 Eylül olaylarından sonra bu durum daha da netlik kazanmış, Rusya
ve Çin’in önderliğini yaptığı Şanghay İşbirliği Teşkilatı Orta Asya ülkeleri ile
küresel teröre karşı işbirliğine gitmiştir. Bunun sonucu olarak ABD’nin, Rusya ve
Çin’le örtüşen politikaları Orta Asya ve Kafkasya’da farklı bir boyut kazanmıştır. Afganistan’ın ABD önderliğindeki işgali Orta Asya ülkelerinden destek almış
ve bölgedeki rakiplerinin de sessiz kalmasını sağlamıştır. Bu bağlamda tarafların, Kuzey Dağıtım Hatları’na (Northern Distribution Network) verilen destek,
ABD’nin Afganistan’da yürüttüğü askeri operasyonda önemli bir rol oynamıştır.
Türkiye ve İran özelinde bölgedeki rekabet ekonomik alanda cereyan etmiştir.
Her iki ülke rekabetten ziyade işbirliğine gitmeyi tercih ederken, güvenlikle ilgili
konularda karşıt cephelerde yer almışlardır. Bu bağlamda İran ne Azerbaycan’ı ne
de Çeçenlerin Ruslara karşı mücadelesinde onları desteklemiştir.
2.3.2. İşbirliğine Açık Yumuşama Dönemi İlişkiler
Türkiye-İran arasında işbirliğine açık ilişkilerde her ne kadar bir güvenlik ve ekonomik mekanizma kurulmaya çalışılsa da karşılıklı bağımlılık prensibini oluşturmada başarılı oldukları söylenemez. Bu anlamda Sadabat Paktı, Bağdat Paktı
ve daha sonra CENTO olarak devam eden güvenlik eksenli ittifaklar daha çok
Batılı güçlerin inisiyatifiyle oluşturulmuş bölgesel güvenlik örgütleridir. Buna ilaveten Kürt sorununa, narkotik teröre ve sınır ihlallerine karşı oluşturulan Türkiye-İran Yüksek Güvenlik Konseyi ve Sınır Şehirleri Komisyonu ve Türkiye-İran
ve Suriye’den oluşan Üçlü Güvenlik Komisyonu ilişkilerin ilerletilmesinde her
hangi bir başarı sağlamamıştır.
Türkiye-İran arasında ekonomik işbirliğine yönelik oluşturulan (RCD) ve daha
sonra Orta Asya ülkelerini de içeren Ekonomik İşbirliği Organizasyonu (ECO)
olarak genişletilmiş olan teşkilatlar daha önce bahsettiğimiz gibi bir karşılıklı ba22
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
ğımlılık mekanizmasının kurulmasını sağlayamamıştır. Türkiye-İran arasında en
önemli başarı, Tebriz-Erzurum doğalgaz boru hattının 1996’daki Erbakan hükümetinin yapmış olduğu antlaşma ile gerçekleşmesidir. Bu anlaşma her ne kadar
politik bir başarı gibi gözükse de ekonomik olarak sorunludur. Türkiye, doğalgaz antlaşması üzerinde değişiklik yapma yoluna giderek uluslararası tahkime
başvurmuş ve antlaşmayı politik olmaktan çok ticari bir denklem içinde yeniden
tasarlamıştır. İran, Türk havaalanı hizmetleri şirketi olan TAV’ın İran’da Humeyni
Havaalanı ihalesini kazanmasına rağmen ihaleyi meclis kararı ile iptal etmiş, Türk
şirketi de anlaşmazlıktan doğan haklarını kazanmak için konuyu uluslararası tahkime taşımıştır. İran’ın özel sektörde deneyimsizliği ve İran bürokrasinin şüpheci ve ideolojik yapılanması, Türkiye-İran ekonomik ilişkilerinin gelişmesindeki
en önemli sorunlardan biridir. Ayrıca Türkiye’nin enerji alanındaki yatırımlarını
İran’a kaydırmak istemesi buna karşın, İran’ın Türkiye’nin taleplerini karşılayamaması ikili ilişkilerin gelişmemesindeki diğer bir sebeptir. Türkiye ikili ilişkilerde her defasında tartışmaya açılan Kuzey Fars Gaz rezervlerinden 22-23-24
fazlarına yaptığı teklifler antlaşma ile sonuçlanmış olsa da İran bürokrasisindeki
engellerden dolayı hayata geçirilememiştir.
Devrimden sonra, işbirliği hususunda ekonomik ilişkiler başat rol oynamasına
karşın, Muhammed Rıza Şah dönemindeki ticaret hacmi ikili ilişkilerde çok az
bir yer tutmuştur. İran-Irak Savaşı sırasında iki ülke ticaretinin artmış ve belli bir
oranda Soğuk Savaş dönemi sonrası dönemde de artmaya devam etmiş ve 2000’li
yıllara kadar yıllık 1 milyar dolara kadar ulaşabilmiştir. AK Parti hükümeti döneminde artan ekonomik ilişkiler 2008’de 10 milyar dolara ulaşmış ve 2013 rakamları da 16 milyar dolarlık bir gelişme göstermiştir. Bu rakamsal artışlarda enerji,
doğalgaz ve petrol alımı en önemli belirleyici ürünlerdir. Son veriler Türkiye-İran
arasındaki ticaret hacmini 50 milyar dolar olarak göstermektedir ki, bu rakama
ulaşabilmek için iki ülke arasındaki ticaretin çeşitlendirilmesi zorunludur. Türkiye-İran ticaretinin en büyük sorunlarından birisi enerji alımının ticarette 80%’lik
bir oranı oluşturmasıdır. Türkiye’nin Batılı devletler tarafından İran’a karşı uygulanan ekonomik ambargoyu, enerji güvenliği sorunundan dolayı uygulamaya
koymaması her ne kadar pozitif bir davranış olarak görülse de politik öngörüler, Türkiye-İran ilişkilerinin sürekli gelişme sağlayamayacağını göstermektedir.
İran’ın ekonomik ambargodan kurtulduğunda Türkiye’nin enerji bağımlılığı iki
ülke arasında karşılıklı bağımlılık mekanizmasının oluşmamasından dolayı ciddi
bir kriz göstergesi olarak durmaktadır.
3. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Bu çalışmamızda bölgesel ve orta düzeyde bir güç olan Türkiye ve İran ilişkilerine metodolojik ve kavramsal bir çerçeve çizmeye çalışıldı. Kavramsal çerçeve
dostane, rekabet ve yumuşama dönemi ilişkiler olarak tanımlandı. Dostane ilişkiler dönemi daha çok Türk-Fars-İslam medeniyetinin inşâsını sağlayan güçlü ve
sürekliliği olan jeokültürel bir havza oluşturmuştur. Savaşla sonuçlanan ilişkiler
ise daha çok Safaviler, Nadir Şah ve Kaçarlar dönemine rastlayan hasmâne ilişkiler dönemi olarak belirlenmiştir. Çağdaş dönemde ikili ilişkiler daha çok détente
(yumuşama) dönemi ilişkileri olarak ifade eden, hem rekabet hem de işbirliğine açık bir süreç olarak anlatılmıştır. Bu çalışmanın ikinci metodolojik katkısı
23
Türkiye-İran İlişkileri Tahlillerine Kuramsal ve Yöntemsel Bir Yaklaşım
tematik konuları, kronolojik metotla birlikte başarılı olarak bir içerik analizine
tabi tutmuştur. Tematik konulardan biri, ikili ilişkilerde dış politika davranışlarını
açıklayan kuramsal çerçeve gerekliliği konusudur. Dış politika yapımı kuramsallaştırılmasında ve ikili ilişkilerde ortaya çıkan sorunları ifade eden 1920, 1970,
1980 ve 1990’larda krizler, Türk-İran ilişkilerindeki temel dinamikleri anlatır.
Diplomatik krizleri besleyen Türkiye-İran arasındaki soğuk savaşın ana araçlarından ideolojik çatışma konusu laiklik ve siyasal İslam olarak anlatılmıştır. Bu
çatışma aynı zamanda Türkiye’de faili meçhul cinayetlerin olağan şüphelisi olarak İran’ın gösterilmesinin, Türkiye ve İran arasındaki soğuk savaş pratiklerinden
biridir. Kürt milliyetçiliğinin iki ülke arasındaki gerilimlerden en belirleyicilerinden biri olması bölgesel rekabetin ne kadar güçlü olduğunun göstergelerindendir.
Bu bağlamda Kuzey Irak bölgesindeki gelişmeler iki ülke açısından kritik öneme
sahiptir.
Türkiye ve İran arasındaki diğer bölgesel çatışma alanı ise Kuzey Kafkasya bölgesidir. Azeri- Ermeni çatışması, Gürcistan-Rusya çatışması, Çeçenistan-Rusya
arasındaki çatışma ikili ilişkilerin belirleyicilerindendir. Orta Asya’da Türkiye ve
İran’ı tehdit eden Selefi temelli gelişmeler ise, iki ülke işbirliğini artırıcı faktör
olarak karşımıza çıkmaktadır. ABD’nin Afganistan’ı işgali ve 2014’de geri çekilme planları Kuzey Asya’daki dengeleri değiştirecektir. Türkiye, Afganistan ve
Pakistan arasındaki çatışmalarda aktif bir tarafsızlık politikası izlerken İran, Hint
ve Çin eksenli bir politika izlemeyi sürdürmektedir.
Türkiye ve İran arasındaki ekonomik ilişkilerini etkileyen sektörlerden birisi de
doğalgaz ve petroldür. Türkiye-İran ticaret hacminin 16 milyar dolara ulaşması ciddi bir ilerleme olarak kabul edilmesine rağmen, iki ülke arasındaki ticaret
açığı karşılıklı bağımlılık prensibini sağlayamamıştır. Bu anlamda enerji konusu, ekonomik ilişkiler teması altında incelenebilir. Diğer bir tematik konu olan
İran’ın nükleer teknolojiye ulaşmak istemesi bölgesel dengeleri değiştirecektir.
Türkiye’nin barışçıl temelli nükleer teknolojiye ve nükleer enerjiye ulaşma çabaları ikili ilişkilerde başka bir rekabet alanı oluşturacaktır.
Sonuç olarak, Türkiye-İran ilişkileri dostâne, hasmâne ve yumuşama dönemi, ikili ilişkilerde tematik konulardan diplomatik krizler, terörün gölgesinde sürdürülen
soğuk savaş, faili meçhul cinayetler ve Kürt milliyetçiliği, iç ve dış tehdit kavramlarıyla güvenlikleştirme teması ile ele alınmıştır. Bu güvenlik teması Kafkasya
ve Orta Asya’da bölgesel rekabet alanında da ortaya çıkmıştır. Enerji ilişkileri ve
boru hatları konusundaki rekabet ve işbirliği başka bir sahanın konusudur. Metodolojinin ana temelini oluşturan kronolojik ve tematik konuların iç içe geçmesi
ve kuramsal bir kavramsallaştırma ile anlamlandırılması, bölgesel orta düzeydeki
ikili güç ilişkilerini açıklamada bir deneme sunmuştur.
24
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
KAYNAKÇA
Allouche, A. The Origins and Development of the Ottoman-Safavid Conflict
(906- 962/1500-1555), Dept. of Languages, University of Utah, 1980
Altsoy, I. Kendi Dilinden Hizbullah ve Mücadele Tarihinden Önemli Kesitler,
2006
Aras, B. and G. Bacık. “The Mystery of Turkish Hizballah.” Middle East Policy
9(2): 147-160, 2002
Arı, T. Basra Körfezi ve Ortadoğu’ da Güç Dengesi, 1978-1996, İstanbul, Alfa
Yayınları, 1996
Askari, H. ve R. Taghavi. “Iran’s Financial Stake in Caspian Oil.” British Journal of Middle Eastern Studies 33(1): 1-18. 2006
Ataöv, Türkkaya. “Turkey and Iran towards the First World War”. Milletlerarası
Münasebetler Türk Yıllığı, 25: 149-166, 1995
Avery, P. “Nadir Shah and the Afsharid Legacy.” Cambridge History of Iran 7.
Babak, G. Iran and Israel: Asymmetric Warfare and Regional Strategy, Defence Academy of the United Kingdom, 2006
Balbay, M. İran Raporu, İstanbul, Cumhuriyet Kitapları, 2006
Barkey, H. Reluctant Neighbor. Turkey’s Role in the Middle East. Washington
DC ISIP Press. 1996
Başer, A. E. Ortadoğu’da Modernleşme Ve İslami Hareketler. Ankara, Hece Yayınları, 2004
Berkes, N. The Development of Secularism in Turkey, Routledge, 1998
Boruvali, F. “Iran and Turkey: Permanent Revolution or Islamism in One Country?” içinde M. Rezun (Ed.) Iran at the Crossroads: Global Relations in a
Turbulent Decade, Westview Press, 1989
Bölükbaşı, S. “Turkey Copes with Revolutionary Iran.” Journal of South Asian
and Middle East Studies: Vol. 13, 1989, p.94-109.
Bölükbaşı, S. Türkiye ve Yakınındaki Orta Doğu, Ankara, Ankara: Dış Politika
Enstitüsü, 1992
Cagaptay, S. Islam, Secularism, and Nationalism in Modern Turkey: Who is a
Turk?, Routledge, 2006
Çakır, R. Derin Hizbullah, İstanbul, Siyahbeyaz, Metis Güncel, 2001
25
Türkiye-İran İlişkileri Tahlillerine Kuramsal ve Yöntemsel Bir Yaklaşım
Canfield, R. Turco-Persia Historical Perspective. Cambridge, Cambridge University Press. 1991
Çetinsaya, G. “From Tanzimat to the Islamic Revolution: Continuity and Change.” Turkish Review of Middle East Studies, Vol.13.pp.113-134. 2002
David, S. R. (1991). “Explaining Third World Alignment.” World Politics 43(2):
233-256.
Ehteshami , A. “Iran’s Nuclear Program as an International Concern.” Orient I,
2008
Entessar, N. Kurdish Ethnonationalism, Lynn Rienner Publishers, 1992
Herzig, E. The New Caucasus: Armenia, Azerbaijan and Georgia, The Royal
Institute of International Affairs, 1999
İnalcık, H. “Turkish and Iranian Political Theories and Traditions in Kutadgu
Bilig” in H. İnalcik (Ed.), The Middle East and the Balkans under the Ottoman
Empire: Essays on Economy and Society, Bloomington, USA: Indiana University Turkish Studies and Turkish Ministry of Culture Joint Series, Vol. 9, 1993,
pp. 1-19
Kansu, A. The revolution of 1908 in Turkey, Leiden: Brill, 1997.
Karatay, O. İran ile Turan: Hayali Milletler Çağında Avrasya ve Ortadogu, Karam Yayınları, 2003.
Karateke, H. “Legitimizing the Ottoman Sultanate: A Framework for Historical
Analysis” in Hakan T. Karateke and Maurus Reinkowski (Eds.) Legitimizing the
Order: The Ottoman Rhetoric of State Power, Boston: Brill, 2005, 13-52.
Karpat, K. The Politicization of Islam: Reconstructing Identity, State, Faith, and
Community in the Late Ottoman State, Oxford University Press, 2001.
Katzman, K. The Iran-Libya Sanctions Act (ILSA), CRS Report for Congress,
2006.
Keddie, N. and Y. Richard. Roots of Revolution: An Interpretive History of Modern Iran, Yale University Press, 1981
Kibaroğlu, M. “Turkey’s Quest for Peaceful Nuclear Power.” The Nonproliferation Review 4(3): 33-44. 1997
Kinnander, Elin. The Turkish-Iranian Gas Relationship: Politically Successful,
Commercially Problematic. Oxford: Oxford Institute for Energy Studies, 2010.
Maleki, A. “ Energy Supply and Demand in Eurasia: Cooperation between EU
and Iran.” Central Asia-Caucasus Institute Silk Road Studies Program, China
and Eurasia Forum Quarterly, 5(4): 103-113. 2007
26
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Mardin, S. Religion, Society, and Modernity in Turkey, Syracuse University
Press, 1999
McDowall, D. A Modern History of the Kurds, IB Tauris, 2004
Mesbahi, M. Central Asia and the Caucasus After the Soviet Union: Domestic
and International Dynamics, University Press of Florida, 1994
Milani, M. The Making of Iran’s Islamic Revolution: From Monarchy to Islamic
Republic, Westview Press, 1988
Narlı, N. “The Rise of the Islamist Movement in Turkey.” Middle East Review of
International Affairs 3(3). 1999.
Öğütçü, M. Turkey: a major regional power to engage or confront Iran. Today’s
Zaman, 20 July 2007.
Olson, R. The Kurdish Question and Turkish-Iranian Relations: From World
War I to 1998, Mazda Publishers, 1998
Olson, R. “The ‘Azeri’question and Turkey-Iran relations, 2000–2002.” Nationalism and Ethnic Politics 8(4): 61-85. 2002
Olson, R. Turkey-Iran Relations 1979-2004: Revolution, Ideology, War, Coups
and Geopolitics, Mazda Publishers, 2004
Olson, R. The siege of Mosul and Ottoman-Persian Relations, 1718-1743, Indiana University Press, 1975
Olson, R. Turkey’s Relations with Iran, Syria, Israel, and Russia, 1991-2000,
Mazda Publishers. 2001
Özcan, Nihat Ali, and Özgür Özdamar. “Uneasy Neighbors: Turkish-Iranian
Relations Since the 1979 Islamic R evolution”. Middle East Policy. 17 (3): 101117. 2010.
Özdağ, U. Türk Ordusunun PKK Operasyonları, İstanbul: Pegasus Yayınları,
2007
Quilliam, N. Syria and the New World Order, Garnet & Ithaca Press., 1999
Ramazani, R. The Persian Gulf: Iran’s Role, University Press of Virginia, 1972
Ramazani, R. K. Iran’s Foreign Policy 1941-1974: A Study of Foreign Policy in
Modernizing Nations, Charlottesville: University Press of Virginia, 1975
Rashid, A. Taliban: Militant Islam, Oil and Fundamentalism in Central Asia,
Yale University Press, 2000
Sinkaya, B. “Turkey Iran Relations in 1990s and the Role of Ideology.” Perceptions Journal of International Affairs, x(1), 2005
27
Türkiye-İran İlişkileri Tahlillerine Kuramsal ve Yöntemsel Bir Yaklaşım
Stansfield, G. Iraqi Kurdistan: Political Development and Emergent Democracy, Routledge, 2003
Taşpınar, O. Kemalist Identity in Transition: A Case Study of Kurdish Nationalism and Political Islam in Turkey, Johns Hopkins University, 2001
Tezcür Güneş Murat. “Iran’s Presidential Election:The Failure of Managed Funtionalism”. Insight Turkey.Vol.11, 2009, pp.13-22
Tschanguiz, H. P. “Turkey Iran Relations An Iranian View”, in H. Barkey, (Ed.)
Reluctant Neighbor. Turkey’s Role in the Middle East. Washington DC ISIP
Press. 1996
Tucker, S. E. Nadir Shah’s Quest for legitimacy in Post-Safavid Iran, University
Press of Florida, 2006.
Turgut, T. İran Hatıraları. Istanbul: Boğaziçi Yayınları, 1998.
Turgut, T. “The Future of Turkish Iranian Relations”, Turkish Review of Middle
East Studies, Vol.10, 1998, pp.135-142
Turner, C. The Rise of Twelver Shi’ite Externalism in Safavid Iran and Its Consolidation Under’Allama Muhammad Baqir Majlisi (1037/1627-1110/1699),
University of Durham. 1989
Van Bruinessen, M. Agha, Shaikh, and State: The Social and Political Structures
of Kurdistan, Zed Books Ltd., 1992
Vaner, Semih. Modernisation autoritaire en Turquie et en Iran, Paris: Ed.
L’Harmattan, 1991
Vasiliev, A. “Turkey and Iran in Transcaucasia and Central Asia” in A. Ehteshami (Ed.) From the Gulf to Central Asia, London, Exeter: Universtiy of Exeter
Press, 1994
Vaziri, M. Iran as Imagined Nation: The Construction of National Identity, Paragon House, 1993
Winrow, G. “Azerbaijan and Iran”, in Alvin Z. Rubinstein and Oles M. Smolansky (Eds.) Regional Power Rivalries in the New Eurasia: Russia, Turkey, and
Iran, M.E Sharpe Inc. 1995
Yavuz, M. H. Islamic Political Identity in Turkey, Oxford University Press, 2003
Yılmaz, T. Türkiye’nin Orta Doğu’daki Sınır Komşuları ile İlişkileri, 19701997. Basılmamış Doktora Tezi, Ankara Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1997
Zengin, B. İslam Yolunda Savaş. Ankara:Iran İslam Cumhuriyeti Kültür Merkezi
Yayınları, 1988.
28
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014, ss.29-49
Bağımsızlık Sonrası Türkmenistan’ın Enerji Politikası
Turkmenistan’s Energy Policy in the Post-Independence Period
Teslim Tarihi: 15 Haziran 2014
Kabul Tarihi: 21 Temmuz 2014
Elnur İSMAYILOV*
Türkan BUDAK**
Öz
1990’lı yılların ilk yarısından itibaren uluslararası sistem, politik ve ekonomik
anlamda dönüşümün etkin olduğu bir döneme girmiştir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin parçalanmasının getirdiği ekonomik ve sosyo-politik gelişmeler özellikle Orta Asya bölgesi için dikkate değer değişimleri ortaya çıkarmıştır.
Doğal kaynaklar bakımından oldukça zengin ülkeleri içerisinde barındırmakta
olan bölge, bölgesel ve süper güçlerin ilgisini cezbetmektedir. Sahip olduğu doğal
gaz rezervleri açısından hem bölge hem de dünya ülkelerinin enerji politikaları
bağlamında önem atfettiği Türkmenistan, yaşanan ‘Ukrayna Krizi’ ile tekrar dünya gündemine oturmuştur. Bu makalenin amacı; bağımsızlık yılları sonrasında
Türkmenistan’ın izlediği enerji politikasını analiz etmektir. Bu bağlamda ‘Yeni
Büyük Oyun’ olarak isimlendirilen enerji kaynakları üzerinde gerçekleştirilmekte
olan rekabette Türkmen doğal gazının değeri ve Türkiye’nin rolü ele alınmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Türkmenistan, Enerji politikaları, Türkmenistan-Çin ilişkileri, Rusya, Trans-Hazar boru hattı
Abstract
From the beginning of 1990’s international system has gone through a period that
political and economic transformation were active. Economic and sociopolitical
developments, which were the results of the Soviet Union’s collapse, have come
up with remarkable changes for the Central Asian region. The region, which is
known with its quite wealthy natural sources and huge amount of energy reserves,
has aroused interest of the super and regional powers. Turkmenistan has taken
its place on world’s agenda again with the ‘Ukraine Crisis’. The main aim of this
article is to analyze Turkmenistan’s energy policy since the its independence. The
article also analyzes the political importance of Turkmenistan’s natural gas in the
so called New Great Game, and Turkey’s role on it.
Keywords: Turkmenistan, Energy politics, Turkmenistan-China relations, Russia,
Trans-Caspian pipeline
* Araştırmacı, Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi
** Araştırma Asistanı, Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi
29
Bağımsızlık Sonrası Türkmenistan’ın Enerji Politikası
GİRİŞ
Güney Kafkasya, Hazar havzası ve Orta Asya bölgeleri hem jeopolitik konumları hem de mevcut enerji rezervleri dolayısıyla uluslararası platformda dikkatleri
cezbetmektedir. Bu nedenler bölgenin Sovyetler sonrasındaki kaderini belirleyen
en önemli etkenlerdendir. Türkmenistan, Orta Asya’nın zengin enerji rezervlerine sahip ülkelerinin başında gelmektedir. Enerji bakımından oldukça zengin olan
Türkmenistan’ın politik anlamda sahip olduğu daimi tarafsızlık statüsü, son dönemlerde ekonomik faaliyetlerine de büyük oranda etki etmektedir.
Bağımsız Devletler Topluluğu’nda (BDT) Rusya’dan sonra ikinci en büyük doğal
gaz ve petrol yataklarına sahip ülke olan Türkmenistan’ın bağımsızlık sonrasında kendisini uluslararası birlikten tecrit etme politikası, 2007 yılından itibaren
değişmeye başlamıştır. 1985 yılından itibaren ülkeyi yöneten eski Cumhurbaşkanı Saparmurat Türkmenbaşı’nın Aralık 2006’da ölümünden sonra, Türkmenistan
açılım politikası uygulayarak Rusya, ABD, Çin, Avrupa Birliği ve Orta Asya’da
bulunan diğer devletlerle diplomatik ilişkilerini geliştirmeye başlamıştır. Bu açılımların ardından ülkeye büyük ölçüde yabancı yatırımcıları toplamak amacıyla
yasalarda önemli değişiklikler yapılmıştır. ABD’nin Chevron, Exxon Mobile ve
General Electric gibi şirketleri Türkmenistan pazarlarına girmişlerdir. Bu bağlamda İsrail’in Merhav, Türkiye’nin Çalık ve Polimeks, Fransa’nın Bouygues
Batiment International, Almanya’nın Siemens ve Malezya’nın Petronas şirketleri
Türkmenistan’ın uluslararası alanda çıkarlarını koruyan şirketler olmuştur. Bu anlamda, Çin’in PetroChina ve CNPC şirketleri de ülkenin enerji sektörüne en çok
yatırım yapan şirketler olarak bilinmektedir.
Bu çalışma, tarihsel olarak Türkmenistan’da mevcut olan doğal gaz yataklarının
varlığına ve boru hatlarının faaliyetine değinerek, özellikle Ukrayna krizinden
sonra Batıda Türkmen doğal gazına olan ihtiyacın artma nedenini ele almaktadır.
Orta Asya bölgesinin hidrokarbon rezervleri bakımından en zengin ülkeleri arasında yer alan Türkmenistan, bağımsızlığını ilan etmesinin ardından enerji politikasında değişikliğe gitmiştir. Özellikle 2007 yılının ardından petrol ve doğal gaz
kaynaklarını ihraç amacıyla alternatif boru hatları inşa etme politikasını benimsemiştir. Türkmenistan bağımsızlığının ilanının ardından doğal kaynak ihracını
sadece Rusya tekelinde değil İran, Türkiye gibi farklı yollardan dünyaya arz etme
politikası izlemeye başlamıştır.
Türkmenistan’ın 2000’li yılların ikinci yarısından itibaren alternatif boru hatlarını artırma yönünde izlediği enerji politikası, ülkenin enerji ihracatında Rusya’yı
ikinci sıraya geriletmiştir. Enerji tüketimi hızla artmakta olan Çin ise bölge ile yakından ilgilenmeye başlamış ve yaptığı yatırımların da etkisi ile Türkmenistan’ın
enerji ihracatında birinci sıraya yükselmiştir. Konumları itibariyle Türkmen rezervlerini dünya pazarına taşıyabilecek İran ve Türkiye de bu noktada Türkmenistan için önem arz etmektedir. Enerji politikasını boru hatlarının çeşitlendirilmesi üzerine temellendirmeye çalışan Türkmenistan, Türkiye ve İran ile enerji
bağlamında temaslarını yoğunlaştırmaktadır.
Ukrayna krizinin patlak vermesi Türkmen gazının önemini tekrar artırmıştır. Batı,
Türkmenistan’ın ve bölge ülkelerinin en azından enerji bakımından Rusya’nın
30
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Tekelinden kalmasını desteklememektedir. Bu nedenle Türkmen doğal kaynakları
TANAP, TAPI, Trans-Hazar Boru hattı gibi projelerle taşınmak istenmektedir. Bu
makale yukarıda anlatılmaya çalışılan olay ve olgular ışığında bölgesel ve küresel enerji denklemleri nazara alınarak bağımsızlık döneminde Türkmenistan’ın
doğal gaz politikasını açıklamaya çalışacaktır. Yeni Büyük Oyunun bir parçasını oluşturan enerji kaynakları üzerinde rekabette Türkmen doğal gazının önemi
vurgulanarak, Türkiye’nin stratejik önemi incelenecek ve Türkmen doğal gazının
Türkiye’ye ulaşımı yönünde mevcut sorunlar ele alınarak, önerilerde bulunulacaktır.
1. TÜRKMENİSTAN’IN DOĞAL GAZ YATAKLARI
Türkmenistan, dünyada ispat edilen doğal gaz rezervlerine göre Rusya (47,57
trilyon metreküp), İran (29,6 trilyon metreküp) ve Katar’dan (25,47 trilyon metreküp) sonra 24,3 trilyon metreküple dördüncü sırada gelmektedir. Dünyadaki doğal gaz kaynaklarının %11,7’i Türkmenistan’da yer almaktadır.1 Türkmenistan’da
bulunan mevcut doğal gaz rezervleri çoğunlukla ülkenin güneydoğu bölgesinde
Amuderya havzasında ve batıda Murgab Güney Hazar havzasında mevcuttur.
Amuderya havzasındaki Devletabat yatağı ülkenin en eski doğal gaz yataklarından biridir ve Ahal eyaletinde bulunmaktadır. 1991 yılına kadar Sovyetabat olarak
bilinen yatak Türkmenistan-İran sınırına yakın coğrafyadadır.
İngiliz araştırma şirketi Gaffney Cline and Associates tarafından 2004’den itibaren yapılan çalışmalar sonucunda Türkmenistan’a ait Güney Yolöten-Osman
yatağında 13,1 ile 21,2 trilyon metreküp arasında doğal gaz rezervi olduğu tahmin edilmektedir. Ekim 2011’de aynı şirket tarafından gerçekleştirilen geniş
çaplı araştırmalar sonucunda Minara ve Yaşlar doğal gaz sahalarıyla birlikte ise
toplam 26,2 trilyon metreküp civarında doğal gaz rezervi olduğu belirtilmiştir.
2006 yılı sonlarında Amuderya havzasında bulunan Güney Yolöten-Osman doğal
gaz yatağı rezervlerine göre Basra körfezinde bulunan Güney Pars-Kuzey Dome
yatağından sonra dünyanın ikinci en büyük yatağıdır.2 2000’li yılların sonunda
Türkmenistan’ın doğusunda zengin yatakların bulunmasıyla, Cumhurbaşkanı
Berdimuhamedov Güney Yolöten-Osman, Minara ve Yaşlar yataklarının Kalkınış
olarak adlandırılmasıyla ilgili kararname imzalamıştır.3 Kalkınış doğal gaz sahası
başkent Aşkabat’ın 400 km güney-doğusunda Mary eyaletindedir.
2. TÜRKMENİSTAN’IN ENERJİ POLİTİKASI
Bu makale, Türkmenistan’ın bağımsızlık sonrası izlediği enerji politikasının liderler düzeyinde ele alınmasının daha doğru bir yaklaşım olduğunu savunmaktadır.
Dolayısıyla bu çalışmada Türkmenistan’ın bağımsızlık sonrası enerji politikasının
1 Selina Williams, “Turkmenistan Natural Gas Reserves Estimates”, The Wall Street Journal, 12 June
2013, Erişim tarihi: 15 Mayıs 2014, http://online.wsj.com/article/BT-CO-20130612-706046.html
2 Eric Watkins, “Turkmenistan’s Iolotan gas field is world’s second largest”, Oil and Gas Journal, 13
Ekim 2011, Erişim tarihi: 20 Mayıs 2014, http://www.ogj.com/articles/2011/10/gca-turkmenistansiolotan-gas-field-is-worlds-second-largest.html
3 “Turkmenistan’s super giant gas field renamed as Galkynysh”, Erişim tarihi: 20 Mayıs 2014, http://
www.turkmenistan.ru/en/articles/15619.html
31
Bağımsızlık Sonrası Türkmenistan’ın Enerji Politikası
Türkmenbaşı dönemi ve Berdimuhamedov dönemi olmak üzere iki dönemde
incelenmesi gerektiğini önermekteyiz. İlk dönem, Saparmurat Türkmenbaşı’nın
cumhurbaşkanlığı yıllarında Aşkabat’ın kendini politik olarak tarafsız ilan ederek uluslararası toplumdan tecrit etmesi ile nitelendirilebilir. Aynı zamanda bu
makalede, Türkmenbaşı’nın Rusya ile soğuk ilişkiler içerisinde olmasının, ülkesinin doğal gaz politikasında Rusya’ya bağımlılığını ortadan kaldıramadığını
değerlendirmekteyiz. Türkmenbaşı’nın vefatından sonra göreve gelen Berdimuhamedov ile başlayan ikinci dönemde Türkmenistan’ın doğal gaz politikası alternatif boru hatları prensibine dayalı gelişmiştir. Bu çalışmada biz yazarlar,
Berdimuhamedov dönemindeki Türkmenistan’ın doğalgaz politikasının başarılı
gelişimine ve Rusya’nın bölgedeki nüfuzu görece azalırken, Çin’in bölgeye dönük
politikalarını yoğunlaştırmasının nedenlerine açıklık getirmeye çalışmaktayız. Orta Asya ve Hazar havzasının önemli doğal gaz üreticisi olan Türkmenistan’da
bağımsızlık sonrasında gereken miktarda boru hatlarının olmaması hidrokarbon
ihracatı için büyük engel oluşturmaktaydı. Enerji ihracatını ağırlıklı olarak Rusya
üzerinden geçen boru hatları vasıtasıyla gerçekleştiren Türkmenistan, bu anlamda
uzun süredir Moskova’ya olan bağımlılığını azaltmak için alternatif boru hatlarına
ihtiyaç duymaktaydı. Sovyetler Birliği döneminde Rusya’nın enerji zengini bölge
ülkelerini kendi üzerinden geçen boru hatlarıyla bağımlı hale getirme politikası,
2000’li yıllara kadar Kremlin için başarılı olmuş, fakat devletlerin Moskova’ya
olan bağımlılıklarını azaltma çabaları alternatif boru hatları inşasına yönelmelerini de beraberinde getirmiştir.
1960’lı yılların sonunda faaliyete geçen Orta Asya-Merkez doğal gaz boru hattı Türkmenistan’ın kendi enerji kaynağını Rusya üzerinden ihraç edebileceği
en önemli ve rakipsiz bir boru hattı projesi özelliği taşımaktaydı. Bunun yanında o dönemde Rusya, Türkmenistan’ın gazını alabilen tek ve değişmez ülke
konumundaydı. Orta Asya devletlerinin bağımsızlıklarını ilan etmelerinden kısa
süre önce, 1989 yılında doğal gaz üretimi yıllık 88,5 milyar metreküp olan Türkmenistan, yaşadığı ekonomik belirsizlikler ve ihracat kısıtlamaları nedeniyle
1990’ların sonunda enerji üretimini 11,7 milyar metreküpe kadar geriletmiş ve
aynı dönemde yaptığı doğal gaz ihracatı 3,1 milyar metreküp olmuştur ki, bunun
1,8 milyar metreküpü İran’a, geriye kalan kısmı ise bölge devletlerine satılmıştır.4
1999 yılından itibaren Türkmenistan’ın doğal gaz üretiminde artış olmuş ve 22,8
milyar metreküp üretim yapılmış, 2000’de ise bu rakam 46 milyar metreküpe
ulaşmıştır. 2000’lere kadar Türkmen doğal gazının en önemli alıcıları Rusya, İran
ve Ukrayna idi. Bahse konu dönemde Türkmenistan Rusya ile 30 yıllık ve 50 milyar metreküp doğal gaz ihracını içeren bir anlaşma imzalanması için diplomatik
çaba harcamaktaydı. Bunun nedeni ise, alternatif boru hatlarının mevcut olmamasıydı. Türkmenistan-İran arasında gerçekleşen görüşmelerde ise ihraç edilecek
miktarın 8 milyardan 13 milyar metreküpe çıkarılması ana tema olmuştur.
4 Country Analysis: Turkmenistan, U.S. Energy Information Administration, Erişim tarihi: 20 Mayıs
2014, http://www.eia.gov/countries/country-data.cfm?fips=tx#ng
32
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Tablo 1. Türkmenistan’ın Doğal Gaz Üretimi
Kaynak: U.S. Energy Information Administration, 2014
Türkmenistan’ın 2007 senesi ile başlayan yeni dönem enerji politikası, ülkenin Rusya’dan geçmeyecek olan ve o dönemde güncel olan Nabucco projesinin
önemli devletlerinden olacağı tahminini artırmış; ve bu durum Avrupa’nın enerji
güvenliği açısından büyük başarı olarak algılanmıştı. Nabucco projesinin önemini kaybetmesinden sonraki dönemde Türkmenistan doğal gazının Trans Hazar boru hattı vasıtasıyla Avrupa pazarlarına çıkması için Avrupa Birliği’nin yanı
sıra Türkiye de çaba harcamaktadır. Bu durum AB’nin kendi enerji güvenliğinin
Rusya’ya bağımlı hale gelme ihtimalini engellemek ve bölgede gerçekleşen projelerin devamlılığını temin etmek için ciddi önem arz etmektedir.
Türkmenistan uyguladığı enerji politikası sonucunda dış yatırımcıların ülkenin doğal gaz ve petrol sahalarına yatırımlarını artırmayı başarmıştır. Fakat
Türkmenistan’ın 2007 sonrası değişen enerji politikasından dolayı Rusya, Orta
Asya doğal gazını uluslararası pazarlara ihraç edebilme yarışında İran ve Çin gibi
rakiplerle karşı karşıya kalmıştır. Türkmenistan’ın 2007 sonrasında enerji alanında izlediği ana politika; sahip olduğu zengin enerji kaynaklarını sadece Rusya
üzerinden değil, çeşitli yollarla dünya piyasalarına ulaştırmak olmuştur. 2009 yılında Türkmenistan’ın Rusya ile yaşadığı doğal gaz ihracatı ile ilgili sorun nedeniyle Aşkabat yönetimi, yeni boru hatları için arayışa başlamış ve aynı yıl dünyanın en uzun boru hattı olarak bilinen Türkmenistan-Çin doğal gaz boru hattını inşa
etmiş, Ocak 2010’da ise İran’a ikinci bir boru hattı çekilmiştir.
33
Bağımsızlık Sonrası Türkmenistan’ın Enerji Politikası
34
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
3. RUSYA’NIN TÜRKMEN DOĞAL GAZ ALIMI POLİTİKASI
Sovyet döneminde Orta Asya ülkelerinden doğal kaynaklarını Rusya’ya taşınması
için inşa edilmiş boru hatları, bölgede artan rekabet dolayısıyla eski dönemlerdeki gücünü kaybetmeye başlamıştır. Bunun sonucu olarak Rusya, Türkmenistan
doğal gazını ihraç eden ülkeler sıralamasında ikinci duruma gerilemiştir. Yıllık
ortalama 70 milyar metreküp doğal gaz üreten Türkmenistan’ın, Rusya’ya bu
üretimin yaklaşık 50 milyarını ihraç etmek zorunluluğu devam etmekteydi. Fakat
Çin’in alternatif boru hatları ile bölgeye giriş yapması, ülkenin Kremlin’e olan
bağımlılığını ortadan kaldırmıştır.
Türkmenistan ve Rusya arasındaki enerji ilişkisini doğru bir biçimde değerlendirmek için tarihsel bir okuma yapılması yerinde olacaktır. Türkmenistan’da 1990’lı
yıllarda doğal gaz ticareti, ülkede bulunan Rusların etnik çoğunluğu oluşturduğu
Itera şirketi tarafından kontrol edilmekteydi. 1997’de, Rusya ve Türkmenistan arasında Gazprom’un tayin ettiği ilkeler doğrultusunda idare edilen Türkmen doğal
gaz ticareti yarı nakit, yarı mübadele şeklinde gerçekleştirilmekteydi. Bu durumu
protesto amaçlı olarak, Aşkabat yönetimi Kremlin’e doğal gaz akışını durdurmuş
fakat yaşanan sorunlara rağmen, ödeme şekilleri 2003’e kadar değişmemiş ve
2003 yılında Türkmenistan Rusya’nın Gazprom şirketi ile Türkmen doğal gazının
Rusya üzerinden 25 yıl süreyle taşınması konusunda anlaşma imzalamıştır.5 Fiyatın taraflarca senelik olarak doğal gazın Avrupa’daki satış oranının değerlendirilmesi sonucunda oluşturulması kararlaştırılmıştır. Buna rağmen, Haziran 2006’da
Türkmenistan, Rusya’yı tekrar doğal gaz ihracatını durduracağı konusunda tehdit
etmiştir.
Rusya-Türkmenistan ilişkileri, 2007 yılında yaşanan politik gelişmelere dayalı
olarak önceki dönemlere oranla pozitif anlamda değişiklik göstermiştir. Bu durum
sadece Berdimuhamedov’un ikili ilişkilere verdiği önemden kaynaklanmamaktadır. Aynı zamanda son dönemlerde Çin’in Türkmen enerji piyasasına açılma
çabalarından rahatsızlık duyan Kremlin’in de Türkmenistan ile ilişkilerini daha
yüksek düzeye taşımak istemesinden kaynaklanmıştır.
Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Rusya cumhurbaşkanları 2007’de
Türkmen gazının Avrupa pazarlarına çıkarılması, Hazar denizi kıyılarında doğal
gaz boru hatları inşa edilmesi ve ihraç edilecek doğal gaz miktarına diğer taraf
ülkelerin kaynaklarının da ilave edilmesi konusunda mutabakata varmışlardır.
Bu gelişmelere ek olarak Mayıs 2007’de Rusya Cumhurbaşkanı Putin, gerçekleştirdiği Aşkabat ziyaretinde ülkesinin Türkmenistan’dan yıllık ilave 30 milyar
metreküp doğal gaz alımı için yeni bir boru hattı inşası konusunda anlaşmaya
varmıştır.6 Türkmenistan’da bulunan zengin enerji rezervleri ve Türkmenistan’ın
alternatif boru hatlarıyla kendi doğal gazını uluslararası pazarlara çıkarma plan5 “Russia and Turkmenistan entered into the 25-year Cooperation Agreement in the gas industry in 2003”,
Erişim tarihi: 28 Mayıs 2014, www.gazpromquestions.ru/en/strategy/
6 Miriam Elder, “Putin Lands a Deal for Turkmen Gas”, The Moscow Times, 14 Mayıs 2007, Erişim
tarihi: 15 Mayıs 2014, www.themoscowtimes.com/business/article/putin-lands-a-deal-for-turkmengas/197073.html
35
Bağımsızlık Sonrası Türkmenistan’ın Enerji Politikası
larına karşın bahsi geçen durumdan rahatsız olan Rusya, bu rezervlerin yetersiz
olduğu yönünde propaganda çalışmaları gerçekleştirmiştir.
Türkmenistan ve Rusya arasında mevcut olan Orta Asya-Merkez boru hattı iki
istikamette uzanmaktadır. İlki Hazar denizinin kuzeyinden başlayarak Rusya’ya
uzanan boru hattıdır. Diğeri ise Türkmenistan’ın doğusundan başlayarak
Özbekistan’ın güneyi ve Kazakistan’ın batısı üzerinden Rusya’nın kuzeyine doğru uzanan hattır ki buradan Türkmen doğal gazının Rusya’ya ihracı yapılmaktadır.
Rusya’nın 2012 ve 2013’de sözü edilen boru hattı üzerinden Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan’dan ithal ettiği toplam doğal gaz miktarı 33 milyar metreküp
olmuştur.7
Moskova ve Aşkabat arasında yaşanan en derin buhran, 2009’da Türkmen doğal
gazının Rusya üzerinden Avrupa’ya taşınması için yapılan görüşmeler sırasında
fiyat konusunda mutabakat sağlanmamasından dolayı çıkmıştır. 2000’li yılların
ikinci yarısından itibaren, Türkmen doğal gazının yaklaşık olarak her bin metreküpü için 300 dolar ödeyen Rusya, aynı miktarda doğal gazı Avrupa pazarlarına
400 dolara satmaktaydı. Fakat 2009 yılına gelindiğinde yaşanan küresel ekonomik kriz; Avrupa’da doğal gaza olan talebin azalmasını beraberinde getirmiştir.
Bunun üzerine Rusya’nın devlet doğal gaz şirketi Gazprom, Aşkabat yönetimine
bin metreküp doğal gaz için 220-240 dolar seyrinde bir fiyat önermiş, ama
Türkmenistan’ın olumsuz cevabı sonucunda Rusya Nisan 2009’da, Türkmen doğal gaz ihracatı için en önemli boru hattı sayılan Orta Asya-Merkez’i kapatmıştır.
Türkmenistan’a bu şekilde baskı yaparak fiyat konusunda istediğini almayı düşünen Rusya, yıllık ithal ettiği 45 milyar metreküplük doğal gaz miktarını 11 milyar
metreküpe düşürmüştür. Yaşanan siyasal krizden etkilenen Türkmenistan ekonomik buhran geçirirken, bundan sonraki enerji stratejisini değiştirmiş ve Rusya
ile doğal kaynaklar alanında mevcut olan anlaşmaları tekrar gözden geçirerek,
alternatif boru hatlarını aktifleştirme stratejisi çizmiştir.
Bu gelişmeler sonrasında iki ülke arasında sekiz ay süren anlaşmazlık Rusya’nın
Aralık 2009’da bir sonraki yıldan itibaren 30 milyar metreküpe kadar Türkmen doğal gazı ithal edeceğini açıklamasıyla son bulmuştur. Türkmen gazının
1000 metreküpü için 250 dolar ödenmesi konusunda taraflar arasında yeni bir
anlaşma imzalanmıştır.8 Bunun yanı sıra, Türkmenistan’ın doğusunda bulunan
yataklardaki işlenmemiş kaynakları ihraç edebilecek ve Hazar denizinin kıyısından Moskova’ya uzanacak yeni bir boru hattının çekilmesi de kararlaştırılmıştır.
2010’da dönemin Rusya Cumhurbaşkanı Medvedev, Aşkabat ziyareti sırasında
Türkmenistan’ın tüm doğal gaz yataklarını doğu-batı hattı üzerinde birleştirecek
olan proje üzerinde düşünülmesi gerektiğini söyleyerek, iki ülke arasında mevcut
soğuk ilişkilerin düzelmesi gerektiğinin mesajını vermiştir.9
7 “Узбекистан с сегодняшнего дня вновь поставляет газ России” (Uzbekistan s seqodnyashneqo
dnya vnov postavlyayet gaz Rossii), Erişim tarihi: 27 Mayıs 2014, 29 Ocak 2013, http://pronedra.ru/
gas/2013/01/29/uzbekistan-rossiya/
8 Isabel Gorst, “Russia welcomes end to gas dispute”, The Financial Times, 22 Aralik 2009, Erişim tarihi: 15 Mayıs 2014, www.ft.com/intl/cms/s/0/eb38667c-ef1f-11de-86c4-00144feab49a.
html#axzz33kRw3vM9
9 “Gazprom Considers Joining Turkmenistan-To India Pipeline Project”, Radio Free Europe/Radio Li36
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Buna rağmen, Türkmenistan’ın kendi doğal gaz ihracatını Rusya’dan bağımsız
hale getirme politikaları Kremlin’i tedirgin etmektedir. Bu nedenle, Ekim 2011’de
İngiliz şirketi tarafından Türkmenistan’ın doğal gaz yataklarında büyük hacimli
kaynakların mevcut olması belirtildikten sonra, Gazprom yetkilileri kasıtlı şekilde karşıt kampanya başlatmışlardır. Rusya’nın bu tavrından rahatsızlığını ifade
eden Türkmenistan Dışişleri Bakanlığı Moskova’nın uyguladığı tüm kara propagandalara rağmen ülkenin doğal gaz ihracatında farklı ülkelerle işbirliği ve
boru hatlarında çeşitlilik prensibine dayalı politikalarını devam ettireceklerini
belirtmiştir.
Eski Sovyet cumhuriyetlerini hala kendi arka bahçesi olarak gören Kremlin,
Türkmenistan’ın da son yıllarda uluslararası platformda Rusya’dan bağımsız
gerçekleştirdiği enerji politikalarını hazmedememektedir. Vladimir Putin’in son
cumhurbaşkanlığı döneminde Türkmenistan’a yönelik baskılar artmıştır. Neoemperyalist politikasının bir parçası olarak Rusya, Türkmenistan’ın özellikle
Trans Hazar boru hattı üzerinden Avrupa’ya doğal gaz ihracatını kabul etmeyeceğini belirtmektedir. Bunun Rusya çıkarları dikkate alınmadan gerçekleşmesinin
Türkmenistan’da bir iktidar devrimi ile sonuçlanabileceği şeklinde de algılanmaktadır. Aynı zamanda, Ağustos 2008’de Rusya’nın Gürcistan’la gerçekleştirdiği bir
savaşın benzerinin tekrarlanabileceği ihtimali de mevcuttur. Rusya, NATO’nun
Libya’da uyguladığı politikanın benzerinin Hazar havzasında kullanması hakkını
meşru görmektedir.
4. TÜRKMENİSTAN-ÇİN ENERJİ İŞBİRLİĞİ
Çin doğal gaz ihtiyacı artan ülkelerden biridir. Son yılların yıllık tüketimleri göz
önüne alındığında, Çin’de yaklaşık olarak 100 milyar metreküp doğal gaz tüketilmektedir. İthal edilen miktar 2000 yılında 24,5 milyar metreküp iken, 2013’de
52,9 milyar metreküp olmuştur. Uluslararası enerji kurumlarının verilerine göre
ekonomisinin ve sanayisinin büyümesinden dolayı Çin’in 2020’de yaklaşık 150200 milyar metreküp, 2035’de ise 300-350 milyar metreküp doğal gaz ithal edeceği tahmin edilmektedir.10 Ülke yönetimi, özellikle Orta Asya’nın enerji rezervleriyle zengin ülkeleri sayesinde bu talebini karşılamak niyetindedir.
Geriye dönük bir inceleme yapıldığında Çin-Türkmenistan ilişkilerinin ilk olarak
1992 yılında diplomatik temaslarla başlamış olduğu görülecektir. Son dönemlerde gelişen ilişkiler 2013’de stratejik ortaklık düzeyine kadar gelişmiştir ki; Çin,
Aşkabat yönetiminin bu düzeyde bir ilişki kurduğu ilk ülke konumundadır. Stratejik ortaklık ilişkilerinin kurulmasına Berdimuhamedov’un dünyada ve bölgede
koşulların değişmesinden bağımsız olarak, iki ülke arası ilişkileri geliştirmek her
iki milletin önceliği olacaktır şeklinde yorumları olumlu yönde etki etmiştir. Aynı
zamanda Çin Türkmenistan’ın en büyük ticari ortağıdır. İki ülke arasında dış ticaberty, 22 Ekim 2010, Erişim tarihi: 15 Mayıs 2014, http://www.rferl.org/content/Gazprom_Considers_Joining_TAPI_Project/2198422.html
10 Ksenia Kushkina, “Golden age of gas in China: is there still a window of opportunity for more gas
exports to China?”, Erişim tarihi: 15 Mayıs 2014, http://www.irex.ru/assets/files/Gaidarfellowship/2012/
Kushkina-Eng.pdf
37
Bağımsızlık Sonrası Türkmenistan’ın Enerji Politikası
ret hacmi 2012’de 10,370 milyar dolar olmuş ve 2017 yılına kadar bu hacmin 20
milyar dolar seviyelerine ulaşması hedef olarak belirlenmiştir.11
2003 yılında Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun Astana ziyareti sırasında Kazakistan ve Çin arasında doğal gaz boru hattı ile ilgili mutabakata varılmıştır. Çin diğer
bölge devletlerinden Özbekistan’la 2006 ve 2007 senelerinde doğal gaz satışı konusunda çeşitli anlaşmalar imzalamıştır. Rusya’nın Türkmen doğal gazını ucuz
alarak kendi belirlediği fiyat üzerinden dünya pazarlarına ihraç etme politikası
Saparmurat Türkmenbaşı’nın Nisan 2006’da Çin’le yıllık 30 milyar metreküp
taşıma kapasitesine sahip boru hattı çekilmesi konusunda anlaşmaya varmasına
neden olmuştur. Bu anlaşmaların devamı olarak, 2008’de Türkmenistan-Özbekistan-Kazakistan üzerinden Çin’e doğal gaz ihracatı yapabilmek adına Orta AsyaÇin boru hattı inşaatı başlatılmıştır. Yüzyılın projesi olarak da adlandırılan bu
hat üzerinden Özbekistan doğal gazının taşınması da Uztransgaz ve PetroChina
International Limited arasında imzalanan anlaşma ile öngörülmektedir.
2008 yılında inşasına başlanan, Aralık 2009’da ilk şebekesi faaliyete geçen ve bölgenin en uzun doğal gaz boru hattı olan 7 bin kilometrelik Türkmenistan-Çin doğal gaz boru hattı Enerji İpek Yolu olarak da adlandırılmaktadır. Türkmenistan’a
ait Amuderya nehrinin doğu kıyısında bulunan doğal gaz yatağından başlayan
boru hattı Sincan Uygur Özerk Bölgesinin Horgos şehrinden geçerek Çin’in merkezine ulaşmaktadır. Hattın yaklaşık 5 bin kilometrelik kısmı Çin topraklarından
geçmektedir. Türkmenistan sınırları içerisinde 188 km’lik kısmı bulunan boru
hattının uzunluğu Kazakistan’da 1293 km, Özbekistan’da ise 525 km’dir.12 Bir
sene sonra ikinci şebekesi faaliyete açılan ve 1833 km uzunluğunda olan boru hattından 2010’da 3,5 milyar metreküp; 2011’de 13 milyar metreküp; 2012’de 21,3
milyar ve 2013’de 33 milyar metreküp doğalgaz ihraç edilmiştir. Anlaşma gereği
Türkmenistan’dan Çin’e 2014 yılında 37 milyar ve 2015’de 65 milyar metreküplük doğal gaz ihracatı yapması hedeflenmektedir.13
Türkmenistan’daki mevcut zengin enerji rezervlerinin yanı sıra ülkede enerji
keşifleri devam etmektedir. Mart 2012’de Türkmenistan’ın doğusunda başkent
Aşkabat’a 650 km uzaklıkta bulunan Lebap vilayetinin Bagtıyarlık ve Samandepe mevkiinde yeni bir doğal gaz yatağı keşfedilmiştir. Şiringuyi yatağı olarak
adlandırılan sahadaki doğal gazın Türkmenistan-Çin boru hattıyla Çin’e taşınması kararlaştırılmıştır. Bunun başlıca nedeni ise, yatağın Çin’in CNPC şirketi ve
Aşkabat arasında imzalanmış ürün paylaşım bölgesinde bulunmasıdır. 2007 yılında yapılan anlaşma ile ilk defa yabancı bir şirket olan CNPC’ye Türkmen doğal
gaz sahalarında arama izni verilmiştir. CNPC, Güney Yolöten-Osman sahalarında
3 milyar dolarlık arama ve arıtma tesisleri inşaatı kurmuştur.
11 “Beijing hosts Turkmen-Chinese summit talks”, 13 Mayıs 2014, Erişim tarihi: 14 Mayıs 2014, http://
www.turkmenistan.ru/en/articles/17707.html
12 Stephen Blank, “The Strategic Implications of the Turkmenistan-China Pipeline Project”, China Brief,
Volume 10, Issue 3, Erişim tarihi: 15 Mayıs 2014, www.jamestown.org/programs/chinabrief/single/?tx_
ttnews%5Btt_news%5D=36010&tx_ttnews%5BbackPid%5D=414&no_cache=1#.U5AMblxjDwK
13 A.g.m
38
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Eylül 2012’de inşasına başlanan ve ilk iki boru hattına paralel olarak geçen üçüncü Türkmen-Çin boru hattı 1830 km uzunluğundadır. Türkmen-Özbek sınırından
başlayan ve Kazakistan’dan geçerek Sincan Uygur Özerk Bölgesine kadar uzanacak olan boru hattı burada Çin’in Doğu-Batı boru hattı ile birleşecektir. Yıllık
25 milyar metreküp doğal gaz taşıma kapasitesinde olan boru hattından ilk sene
7 milyar metreküp doğal gaz taşınması planlanmaktadır. 2015’den itibaren ise
10 milyar metreküp Türkmen, 10 milyar metreküp Özbek ve 5 milyar metreküp
hacminde Kazak doğal gazının Çin’e taşınması beklenmektedir.14
Eylül 2013’de Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping’in Türkmenbaşı’nı ziyaretinde Türkmenistan ve Çin arasında dördüncü boru hattı inşası konusunda uzlaşma sağlanmıştır. Daha sonra Şangay İşbirliği Örgütü’nün Bişkek’te düzenlenen
zirve toplantısında Kırgızistan yetkilileri ile, planlanan dördüncü boru hattının
Kırgız topraklarından geçen kısmı için transit geçiş ücreti konusunda anlaşma
imzalanmıştır. Anlaşmayla, 225 km’lik bir kısmın Kırgız topraklarından geçmesi
öngörülmekteydi ve önceki üç hatta Özbekistan (205 km), Tacikistan (415 km)
ve Kırgızistan’dan Çin’in Kaşgar vilayetine kadar uzanacak olan dördüncü hat
eklenecek ve 2014’de inşasına başlanacaktır. Kalkınış yatağından ihraç edilecek
bu hattın 2016 yılı sonlarında faaliyete geçmesi kararlaştırılmıştır.
Günlük üretim kapasitesinin yaklaşık 1,5 milyon metreküp olduğu Şiringuyi
yatağından çıkacak doğal gazla birlikte, Çin’e satılacak olan doğal gaz hacminin yıllık 65 milyar metreküpe çıkacağı tahmin edilmektedir. Bu konuda Kasım
2011’de Türkmenistan Cumhurbaşkanı Gurbanguli Berdimuhamedov’un Çin temasları esnasında anlaşmaya varılmıştır. Daha önce 2008 yılında iki ülke arasında
yapılan anlaşmaya göre 30 yıl boyunca 40 milyar metreküp doğal gaz ihracatı
kararlaştırılmıştır. Şi Cinping’in Türkmenistan ziyareti sırasında bu miktarın 65
milyar metreküpe ulaşması kararlaştırılmıştır. Ayrıca Türkmenistan’ın Kalkınış
olarak bilinen yatağında da takribi 26,2 trilyon metreküp doğal gaz olduğu tahmin
edilmektedir ve bu rakamlar ışığında yapılan değerlendirmeler adı geçen yatağın
dünyanın ikinci en büyük doğal gaz rezervine sahip olduğuna işaret etmektedir.
11-14 Mayıs 2014 tarihlerinde Cumhurbaşkanı Berdimuhamedov’un Pekin ziyareti sırasında iki ülke arasında doğal gaz boru hatlarının güvenli bir şekilde faaliyet göstermesi ve öngörülen zaman diliminde dördüncü boru hattının faaliyete
geçmesi konularında tekrar mutabakat sağlanmıştır.
Çin’in son yıllarda Orta Asya devletleri ile enerji alanında artan işbirliği zamanla
bu ülkeleri kendisine ekonomik anlamda bağımlı hale getirmektedir. Pekin yönetimi bölgede zengin doğal gaz yataklarının işletilmesi ve ithalatı konusunda
yıllardır Rusya’nın tekelinde olan enerji kaynaklarını kendi topraklarına yönlendirmeyi başarmıştır. Türkmenistan’ın özellikle 2009’dan itibaren dört boru
hattı projesinde Çin’le anlaşmasını sadece Pekin iktidarının başarısı olarak görmemek lazımdır. Rusya’nın baskıları ve Türkmenistan’la ilişkilerinde emperyalist yaklaşmalarda Aşkabat’ın Pekin’le yakınlaşmasına neden olmuştur. Rusya
14 “Third Line of Central Asia-China Gas Pipeline Launched”, Radio Free Europe/ Radio Liberty,
Erişim tarihi: 02 Haziran 2014, http://www.rferl.org/content/third-line-of-central-asia-china-gas-pipelinelaunched/25407101.html
39
Bağımsızlık Sonrası Türkmenistan’ın Enerji Politikası
Türkmenistan’ın bağımsız doğal gaz politikasına olumsuz yaklaşmış, fakat Çin’in
artan etkisini engelleyememiştir. Özellikle, Putin’in 2000’lerin başından itibaren
Orta Asya’da Çin’le işbirliği içerisinde ortak politikalar yürütme stratejisi ve
son olarak Ukrayna krizi sonrasında kendisine yönelen yaptırımlar da Kremlin’i
Pekin’le enerji alanında işbirliğine itmiştir. Çin’in artan nüfuzu uzun yıllar Pekin
yönetimini Orta Asya’nın önemli doğal gaz ithalatçısı olmasına etki edecektir.
5. İRAN’LA ENERJİ İŞBİRLİĞİ
Hâlihazırda İran dünyada en çok doğal gaz üreten ülkelerden biridir. Son yıllarda
Türkmenistan doğal gazını ithal ederek, coğrafi konumu itibariyle ülkenin kuzey ve kuzeydoğu kesimlerinin doğal gaz teminatını karşılamaktadır. Temmuz
1995’de Türkmenistan Cumhurbaşkanı Saparmurat Türkmenbaşı ve İran Devlet
Başkanı Rafsancani arasında imzalanan Türkmenistan-İran doğal gaz anlaşması
Ocak 1996’da parafe edilmiştir.15
İki ülke arasında ilk boru hattı 200 km uzunluğunda Körpece-Kurtkuyı 1997 yılında faaliyete başlamıştır ve bu hat Türkmenistan açısından Rusya üzerinden geçmeyen ilk boru hattı olma özelliği taşımaktadır. Bu anlaşmayla Türkmenistan’dan
İran’a 8 milyar metreküp doğal gaz ihraç edilmesi kararlaştırılmıştır. 25 yıllığına imzalanan anlaşmaya göre, İran’a boru hattı inşasından dolayı doğal gazın
%35’nin ücretsiz verilmesi gerekmekteydi.
Türkmenistan’a ait olan Körpece doğal gaz yatağından yıllık ortalama 8 milyar metreküp doğal gaz ithal eden İran, Türkmenistan-İran doğal gaz boru hattı üzerinden Ocak 2010’da inşa edilen ikinci boru hattı şebekesi DevletabatSerahs-Hangeran vasıtasıyla ihracat miktarını 8 milyardan 20 milyar metreküpe
çıkarmayı amaçlamaktaydı. İkinci şebekenin taşıma kapasitesi yıllık 12,5 milyar
metreküptür. 182 km uzunlukta olan boru hattının 30 km’lik bir kısmı Türkmenistan topraklarında bulunmaktadır.
Ancak Türkmenistan’ın İran’la enerji işbirliğini geliştirme politikası bazen krizlere de yol açmıştır. İran’a uygulanan ekonomik yaptırımlardan da kaynaklanan
sıkıntılar sebebiyle, Tahran yönetimi Türkmenistan’dan ithal ettiği doğal gaz için
ödeme yapamamış ve bundan dolayı fiyat konusunda iki ülke arasında sorunlar
yaşanmıştır. Aşkabat yönetimi de bunun karşılığı olarak, Tahran’a baskı uygulayarak 2008 yılı Aralık ayında İran’a doğal gaz ihracatını durdurmuş ve ihraç ettiği
1000 metreküp için aldığı 140 doların, yaklaşık 280 dolara çıkarılmasını talep
ederek, bu politikasını Şubat 2009’a kadar devam ettirmiştir. 2010’da iki ülke
arasında faaliyete başlayan ikinci boru hattı ile taraflar fiyat sorununu da çözmüşlerdir. Kasım 2012’de Türkmenistan’dan İran’a ihraç edilen doğal gaz akışı azalmış ve Tahran yönetimi bundan dolayı Aşkabat’ı eleştirmiştir. İki ülke arasında
günlük 40 milyon metreküp doğal gaz ihraç edilmesi kararlaştırılmasına rağmen,
Türkmenistan bu rakamı %52 oranında azaltmıştır. Bunun en önemli sebebi ola15 “Turkmenistan Gas Company increases gas exports to Iran”, 28 February 2012, Erişim tarihi: 20 Mayıs 2014, www.gasandoil.com/news/middle_east/1ba8d6a6d58e6628f1ae9badbde750a2
40
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
rak ABD’nin Türkmenistan’a yapmış olabileceği baskı veya o dönemde AB’nin
İran’a uyguladığı yaptırım politikasının bir parçası olarak algılanmaktaydı.
Fakat, 2010’dan itibaren İran’da da Türkmen doğal gazına olan bağımlılığa son
vermek için projeler üretilmektedir. Kasım 2012’de İran bu amaçla kendi topraklarında Semnan eyaletinden Mazandaran eyaletine uzanacak olan 160 km uzunluğunda boru hattı inşasına başlamıştır.
Grafik 1. Türkmenistan’ın 2013 Yılı Doğal Gaz İhracatı
Kaynak: U.S. Energy Information Administration, 2014
6. TÜRKMENİSTAN DOĞAL GAZINA TALİP YENİ PAZARLAR
Türkmenistan doğal gazını sınır devletleri dışında da bir çok ülke ithal etmek
istemektedir. 2011 yılında Türkmenistan Cumhurbaşkanı Berdimuhamedov’un
Macaristan temasları sırasında Macar Cumhurbaşkanı Pal Schmitt tarafından
da bu istek belirtilmiştir. 2013 yılı başlarında Türkmenistan’a ziyarette bulunan
Ukrayna Dışişleri Bakanı ve aynı zamanda dönemin AGİT Başkanı Leonid Kojara ülkesinin Türkmenistan doğal gazına talip olduğunu açıklamıştır. Daha önce
Türkmenistan’dan doğal gaz ithal eden, fakat 2006’dan itibaren bu politikalardan
vazgeçen Ukrayna, Rusya ile son yıllarda doğal gaz konusunda yaşadığı sorunlar
nedeniyle yeniden bu adımı atacağını duyurmuştur. Fakat burada da Rusya’nın
onayı gerekmektedir. Bu nedenle, Ukrayna BDT kapsamında serbest ticaret bölge anlaşmasına katılmakla Türkmen gazının Rusya üzerinden Ukrayna’ya transit
geçişi için kendi çıkarına katkı sağlamayı amaçlamaktadır. 2013’de Ukrayna’da
Yanukoviç döneminin Dışişleri Bakan Yardımcısı Mayko ülkesinin 2015 yılından itibaren Trans Hazar boru hattı üzerinden Gazprom’dan bağımsız Türkmen doğal gazını alabileceğini söylemiştir.16 Ermenistan da Türkmen doğal ga16 “Туркменский газ может вернуться в Украину”, (Turkmenskiy gaz mojet vernutsa v Ukrainu),
Independent Press, 4 Kasim 2013, Erişim tarihi: 20 Mayıs 2014, http://inpress.ua/ru/economics/1933241
Bağımsızlık Sonrası Türkmenistan’ın Enerji Politikası
zının alıcılarındandır. İran’dan Ermenistan’a ihraç edilen doğal gazın bir kısmı
Türkmenistan’dan sağlanmaktadır.
Daha önceden Trans-Afgan boru hattı olarak adlandırılan, günümüzde ise TAPI
olarak bilinen Türkmenistan-Afganistan-Pakistan-Hindistan doğal gaz boru hattına özellikle ekonomik anlamda bölgenin kalkınması açısından önem atfedilen
bir projedir. Aralık 2010’da Aşkabat’ta Türkmen, Afgan ve Pakistan cumhurbaşkanlarının katılımıyla, 30 yıllık süreyle doğal gazın Güney Asya’ya bu hat ile
taşınması konusunda anlaşılmış ve iki sene sonrasında nihai anlaşma imzalanmıştır. Türkmen gazını Güney Asya pazarlarına taşıyacak olan TAPI’nın yıllık
taşıma kapasitesi 27-33 milyar metreküp olarak tahmin edilmektedir ve 2015’te
Türkmenistan’da inşaatına başlanacak boru hattının 2017 yılında faaliyete geçmesi beklenmektedir.
1995 yılında inşasına başlanması düşünülen bu boru hattı projesinin tam faaliyete geçmesinin önündeki en büyük engel Afganistan’da mevcut olan güvenlik sorunlarıdır. Afganistan’da boru hattının geçeceği bazı bölgelerin fiilen Taliban kontrolünde olması güvenlik sorunlarını da ortaya çıkarmıştır. Uzunluğu
1735 km olacak TAPI’nın Kalkınış sahasından başlayacağı bilinmektedir ve
Asya Kalkınma Bankası tarafından finanse edilen boru hattıyla Afganistan’ın
Türkmenistan’dan günlük 14 milyon, Pakistan ve Hindistan’ın ise günlük 38
milyon metreküp doğal gaz ithal etmesi kararlaştırılmıştır. Türkmenistan’da
200 km’likkısmı Türkmenistan, 735km’si Afganistan ve800km’lik kısmının ise
Pakistan’dayer alması planlanmaktadır.17 Boru hattının Afganistan’ın batısında
Herat ve Kandahar’dan geçeceği, daha sonra Pakistan’da Multan’dan geçerek son
noktası Pakistan-Hindistan sınırında Fazilika’da bitmesi planlanmıştır. Hindistan,
2018’den itibaren bu hat üzerinden doğal gaz ithal edebilecektir.
ABD tarafından desteklenen ve “Barış için Boru hattı” olarak da adlandırılan bu
proje, TAPI olarak bilinmektedir. Hindistan ve Pakistan önceden İran-HindistanPakistan (IPI) boru hattıyla doğal gaz ithal etmeyi amaçlamaktaydı. Fakat, ABD
Tahran yönetimine uyguladığı yaptırımlardan dolayı Pakistan ve Hindistan’ı
bu projeden uzak tutmaya çalışmış ve her ikisine TAPI’yi önermiştir. 2011’de
ABD’nin Pakistan Büyükelçisi Cameron Munter Pakistan iktidarına IPI boru
hattından çekilmesi karşılığında TAPI projesini de finanse edebileceğini beyan
etmiştir. Rusya’nın ise ABD’nin baskısına rağmen, Pakistan’ı IPI boru hattı projesinden çekilmemesi için savunması, Kremlin-Beyaz Saray arasındaki rekabetin
farklı bir boyutunu ortaya çıkarmaktadır. Güney ve Orta Asya ülkeleri arasında
ilişkileri geliştirmek için Beyaz Saray’ın önerdiği bu projenin başka bir nedeni
de, Türkmenistan doğal gazı üzerinde Çin veya Rusya’nın hegemonyasını önlemektir. NATO güçlerinin Afganistan’dan çekilmesi sonrasında stratejik anlamda
nüfuz kaybeden Washington, bölgede bu projeyle ağırlığını sürdürmek istemekturkmenskiy-gaz-mozhet-vernutsya-v-ukrainu-gazprom-ne-pomeshaet
17 Tavus Rejepova, “Turkmenistan and Afghanistan sign an agreement over TAPI Gas Pipeline”, The
Central Asia-Caucasus Analyst, 7 Ağustos 2013, Erişim tarihi: 12 Mayıs 2014, www.cacianalyst.org/publications/field-reports/item/12790-turkmenistan-and-afghanistan-sign-agreement-over-tapi-gas-pipeline.
html
42
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
tedir. Rusya’nın doğal gaz şirketleri de Ukrayna krizi sonrasında TAPI projesine
katılmak için önerilerde bulunmuştur.
6.1. Trans Hazar Boru Hattı ve Türkmen Doğal Gazı
AB ve ABD’nin liderliğinde önerilen Güney Koridoru projesinin önemli devletlerinden biri de Türkmenistan’dır. Batı, Türkmenistan doğal gazını ithal etmekle
hem kendi enerji güvenliğini garantilemek istemekte hem de Rusya ve Çin’in
bölgedeki devletlere enerji kaynakları üzerinden baskı yapmalarına engel olmaya
çalışmaktadır. Türkmen doğal gazının, Trans Hazar boru hattı vasıtasıyla Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması için yapılan çalışmalar uzun süredir devam
etmektedir. Özellikle Azerbaycan’a ait doğal gazın Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına çıkarılması ile ilgili antlaşmaların görüşmeleri sırasında bu konu gündeme gelmiştir. 1996’da ABD Türkmenbaşı’dan Bakü’ye Hazar denizinin altından
uzanacak boru hattı projesini önermiş ve 1999’da Türkmenistan, Azerbaycan,
Gürcistan ve Türkiye İstanbul’da gerçekleşen toplantıda boru hattı inşası ile ilgili anlaşmalar imzalamıştır. İran ve Rusya’nın bu projeye karşı çıkmasıyla proje
gerçekleşememiştir.
2000’li yılların ortalarında Rusya-Ukrayna arasında yaşanan doğal gaz krizi sonrasında Azerbaycan ve Türkmenistan arasında bu proje ile ilgili görüşmeler gerçekleşmeye başlatılmıştır. Fakat Bakü bu amaçla Avrupa Birliği’nin Trans Hazar
boru hattı ile taşınacak doğal gazın tamamının alışı ile ilgili teminat vermesini
talep etmektedir. 100 km uzunluğunda olacak ve Hazar Denizi’nin altından geçecek Trans Hazar doğal gaz boru hattının Türkmenistan ve Azerbaycan sahillerini
birleştirerek, Tengiz-Türkmenbaşı-Bakü-Tiflis-Erzurum üzerinden Avrupa’ya
taşınması öngörülmekte ve boru hattı vasıtasıyla yıllık 30 milyar metreküp doğal
gaz ihracına gerek olduğu tahmin edilmektedir.
Eylül 2011’de Avrupa Birliği, Trans Hazar projesi ile ilgili olarak Avrupa Enerji
Komisyonu’na Azerbaycan ve Türkmenistan’la görüşmeler için yetki vermiş ve
bu doğrultuda boru hattının hukuki zemini ile ilgili görüşmelere başlanılmıştır.
Bu duruma en büyük engellerden biri de uzun yıllardır devam eden Hazar denizinin hukuki statüsünün tartışılması konusudur. Önceden Moskova’nın baskısıyla
Hazar denizine kıyısı bulunan tüm ülkelerin bu tür projelerin gerçekleşmesi için
onay şartı aranıyordu. Ancak Bakü’de gerçekleşen Hazar zirvesinde taraflar iki
ülkenin bahsi geçen durumu kabul etmesinin yeterli olacağını karara bağlayarak
Trans Hazar boru hattı projesinin gerçekleşmesi için en büyük sorunu ortadan
kaldırmıştır. 2011 senesinde Rusya Devlet Başkanı Medvedev, Rusya’yı atlayarak Orta Asya doğal gazının Hazar’ın altından geçmesi öngörülen Trans-Hazar
boru hattı projesi ile taşınmasına karşı çıkmıştır. Bunun esas sebebi ise Hazar’ın
statüsü ile ilgili nihai bir karar verilmemiş olması ve Hazar’ın bir iç deniz olması
şeklinde yorumlanmıştır.
Mart 2012’de Türkmenistan Cumhurbaşkanı Berdimuhamedov’un Kiev ziyareti
sırasında Rusya’yı devre dışı bırakacak olan Türkmenistan-Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye–Avrupa Birliği doğal gaz boru hattı inşasını önermesi de Rusya’nın
43
Bağımsızlık Sonrası Türkmenistan’ın Enerji Politikası
tepkisine yol açmış, fakat bu durum AB tarafından olumlu karşılamıştır. Önerilen
doğal gaz boru hattının yıllık 25 milyar metreküp taşıma kapasitesine sahip olması da düşünülmüştür.
Nabucco projesinin gerçekleşmeyeceği kesinleştikten sonra, Azerbaycan’ın önerdiği TANAP ve Trans-Adriatik (TAP) projeleri ile kendi doğal gazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak boru hattına Türkmen doğal gazının da birleştirilmesi
Aşkabat yönetimine önerilmiştir. Bu projeye destek veren AB, Aralık 2013’te
Aşkabat’a Hans Rein başkanlığında delegasyon göndererek Türkmenistan’la
enerji alanında işbirliğine büyük önem verdiğini göstermiştir. Avrupa’ya kendi
doğal gazını ihraç etmeyi düşünen Türkmenistan da bu işbirliğini desteklemiştir.
Brüksel için enerji güvenliği konusunda Trans Hazar’ı içeren güney doğal gaz
Koridorunun önemi büyüktür. Bu anlamda AB ilk olarak Trans Hazar projesi için
Türkmenistan’dan Azerbaycan’a boru hattının inşasını desteklemektedir.
Ukrayna’da yaşanan kriz sonrasında AB’nin Türkmenistan doğal gazını kendi
pazarlarına ulaştırmak için gösterdiği diplomatik çaba da artmaktadır. Bakü ve
Aşkabat arasında da işbirliğinin genişlemesine Ukrayna olayları etki etmiştir.
2 Nisan 2014’de Türkmen Dışişleri Bakanı Raşit Meredov’un Bakü temasları
2009’dan itibaren her iki taraftan en yüksek düzeyde gerçekleşen ziyaret olmuştur. Fakat, İran ve Rusya doğal gaz zengini olan Türkmenistan’ın Türkiye veya
Hazar denizi üzerinden Azerbaycan’la doğal gaz anlaşması imzalaması konusuna
sıcak bakmamaktadırlar. İran’ın Ankara Büyükelçisi Alireza Bikdeli’nin Türkmen doğal gazının Hazar denizi üzerinden Türkiye’ye ihracı konusu ile ilgili yorum yaparken Türkiye’nin bununla ilgili İran’la işbirliği yapması gerektiğini beyan etmesi Tahran’ın yaklaşımını ortaya koymaktadır. Hazarın hukuki statüsünün
belirlenmemesinden dolayı da Tahran ve Moskova bu projenin gerçekleşmesini
engellemeye çalışmaktadır.
Rusya’nın da Türkmenistan ve Azerbaycan arasında mevcut enerji yatakları sorununun çözümlenmemesi ve bu şekilde iki ülke arasında doğal gaz boru hattı
projesinin gerçekleşmemesi için gizli bir tavır sergilediği söylenebilir. Rusya, AB
ülkelerine ihraç ettiği doğal gazı bu devletlerle ilişkilerinde baskı aracı olarak
kullanmaktadır. Bu nedenden dolayı Rusya’dan geçmeyecek ve AB’ye ulaştırılacak her hangi bir boru hattı projesine Kremlin’de sıcak bakılmamaktadır. Son
yıllarda Azerbaycan-Türkmenistan ilişkilerinde yaşanan gelişmeler doğrultusunda 26 Mayıs 2014’de Bakü’de Türkmenistan-Türkiye ve Azerbaycan Dışişleri
Bakanları Bakü Deklarasyonu’nu imzalayarak üçlü işbirliğini geliştirmeyi kararlaştırmışlardır. İşbirliğini kapsayan en önemli konulardan biri enerji alanında
projelerin geliştirilmesidir. Bu da uzun vadede Türkmenistan doğal gazının Hazar
denizinden geçerek Türkiye’ye ulaştırılması için uzun yıllardır beklenen projenin
gerçekleştirilmesine olan umutları artırmaktadır.
6.2. Türkmenistan’ın Enerji Stratejisinde Türkiye’nin Önemi
Türkmen doğal gazını ithal eden ülkelerin başında Rusya, İran ve Çin gelmektedir. Fakat Türkiye de Orta Asya pazarlarından doğal gaz ithal etmek isteyen
ülkeler açısından taşıdığı önem dolayısıyla bu rekabetin içerisinde yer almak du44
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
rumundadır. Bu nedenle son dönemde Türkmenistan ve Türkiye arasında gelişen
işbirliğinin temelleri ağırlıklı olarak enerji üzerine kurulmuştur.
Bağımsızlığından şimdiye kadar geçen dönemde Türkmenistan ve Türkiye
arasında doğal gaz alımı ile ilgili görüşmeler birçok aşamadan geçerek günümüze ulaşmıştır. 1990’ların ortalarında Türkiye’nin isteği Türkmen doğal gazını
Türkmenistan-Avrupa boru hattı projesi çerçevesinde doğrudan ithal etmektedir.
Fakat, iki ülke yetkilileri arasında yapılan görüşmeler sonucunda Türkmen doğal
gazının İran-Türkiye-Bulgaristan üzerinden Avrupa’ya nakli konusunda anlaşma
sağlanmıştır. Projesi hazırlanan boru hattının uzunluğunun 4 bin kilometre olması
ve Avrupa’ya yıllık 30 milyar metreküp doğal gaz taşınması kararlaştırılmıştır.
ABD’nin bölgesel politikalarının önemli bir parçası olan İran’ı tüm projelerden
tecrit etme planı ve Türkiye’nin bu plana zıt tavrı halinde boru hattı için gereken
uluslararası finansman bulamaması kaygısı nedeniyle proje gerçekleşmemiştir.
Türkmenistan ise buna karşılık İran ile işbirliğinden yana olmakla, ABD’ye taviz vermemek için, kesinlikle kendi doğal gazının Avrupa pazarlarına çıkarılması
konusunda İran’dan geçecek boru hattı için ısrar etmiştir. İran’a karşı yaptırımlar
uygulanması taraftarı D’Amato’nun adıyla bilinen yasa, İran şirketleri ile işbirliğinde olan yabancı şirketlere de yaptırım uygulanmasını istemekteydi. Bu nedenle, D’Amato Türkiye’ye öneride bulunarak ve İran bağlantısından vazgeçerek,
alternatif doğal gaz arayışlarında bulunmasını istemiştir. Alternatif olaraksa Türkmen doğal gazının Rusya üzerinden Türkiye’ye ihraç edilmesi önerilmiştir.
Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın İran ziyareti iki ülke arasında anlaşma imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. Anlaşmada İran’ın zengin doğal gaz yataklarının bulunduğu kuzeybatı bölgelerinden Türkiye’ye doğal gaz ihraç edilmesi
kararlaştırılmıştır. Aslında bu durum Türkmen doğal gazının Türkiye’ye satılması
anlamına gelmekteydi. Yani, İran Türkmenistan’dan aldığı doğal gazı kendisinin
enerji kaynaklarının bulunmadığı kuzeydoğu bölgeleri için kullanarak, aldığı
miktar kadarını Türkiye’ye pazarlayacaktı. Dönemin Türkiye Enerji Bakanı olan
Veysel Atasoy ve İran Petrol Bakanı Golamrıza Agazade arasında Mayıs 1995’te
anlaşma imzalanmış ve Ağustos 1996’da Erbakan’ın İran ziyareti sırasında bu
anlaşma tekrar imzalanmıştır. Anlaşma, 1999’dan başlamak üzere 23 yıllığına ve
Türkiye’nin İran’dan toplam 20 milyar dolar hacminde doğal gaz alması kararlaştırılmıştır.18 Tebriz’den başlayarak Türkiye sınırına kadar olan 275 kilometrelik
hattı, Ankara’ya kadar olan 1160 kilometrelik hat takip edecekti ve boru hattının
bir kolunun Adana, diğerinin ise Ankara’ya uzatılması anlamına gelmekteydi.
2000’li yılların başlarında Hazar geçişli Türkmenistan-Türkiye-Avrupa doğal gaz
boru hattı görüşmelerinin olumlu sonuçlanması halinde 2013 yılına kadar Türkiye
16 milyar metreküp Türkmen doğal gazı ithal etmeyi hedeflemiş ve bunun 14 milyar metreküpünün Avrupa pazarlarına çıkaracağı hesap edilmiştir. Bu kapsamda
Türkiye’nin BOTAŞ ve Türkmenistan’ın TAGAZ şirketleri ortak bir şirket kurmak için görüşmelere başlamıştır.19
18 “Erbakan’s Iran visit has mixed blessings”, Hurriyet Daily News, 16 August 1996, Erişim tarihi: 20 Mayıs 2014, www.hurriyetdailynews.com/erbakans-iran-visit-has-mixed-blessings.
aspx?pageID=438&n=erbakans-iran-visit-has-mixed-blessings-1996-08-16
19 “Türkmenistan Doğalgaz Zengini”, 16 Temmuz 2000, Erişim tarihi: 26 Mayıs 2014, http://arsiv.
45
Bağımsızlık Sonrası Türkmenistan’ın Enerji Politikası
Mayıs 2011’de Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Aşkabat’a bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Gül’ün Türkmenistan Cumhurbaşkanı Berdimuhamedov’la görüştüğü en önemli konulardan biri de iki ülke arasında enerji alanında işbirliği konusu idi. 2007’den itibaren Türkmenistan’a dördüncü ziyaretini yapan Abdullah
Gül, zengin enerji kaynaklarına sahip ülkenin doğal gazının uluslararası pazarlara
ulaşması konusunda öneride bulunmuştur. Nabucco projesinin gündemde olduğu dönemlerde de bu boru hattıyla Türkmen doğal gazının taşınması için Cumhurbaşkanı Gül Berdimuhamedov’a teklif sunmuştur. Ancak Rusya’yı güzergah
dışında bırakarak doğrudan Türkmen gazını Avrupa pazarlarına çıkaracak olan
Nabucco projesinin gerçekleşmeyeceği belli olduktan sonra bu konu gündemden
düşmüştür.
Eylül 2012’de Ankara’da Türkmenistan, Türkiye ve İran yetkilileri arasında yapılan görüşme sonrasında İran doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya satışı
konusunda anlaşmaya varılmıştır. İran-Türkiye-Avrupa (ITE) doğal gaz boru hattı projesi ile Türkmen ve İran doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılması amaçlanmaktaydı. Türkiye üzerinden transit geçiş için Kasım 2008’de
Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve İran Petrol Bakanlığı arasında
“Mutabakat Tutanağı” imzalanmıştır. Uzunluğu 5 bin km olarak belirlenen boru
hattı projesinin 1750 km’lik kısmı Türkiye sınırları içerisinde yer almaktadır.
Yıllık doğal gaz miktarının 35 milyar metreküpünün Avrupa’ya taşınması hedeflenmektedir. İran ve Türkmenistan doğal gazının Türkiye üzerinden Almanya’ya
taşınması için İran’ın Bazargan/Doğu Beyazıt sınırı ile Edirne/Yunanistan sınırı
arasındaki kısmın inşasını Turang Transit Taşımacılık Şirketi üstlenmiştir. Boru
hattının, Türkiye sınırları içerisinde İran sınırından başlayarak Gürbulak/Ağrı, Erzurum, Erzincan, Gümüşhane, Sivas, Yozgat, Kırşehir, Kırıkkale, Ankara, Eskişehir, Bilecik, Kütahya, Bursa, Balıkesir, Bilecik, Çanakkale, Tekirdağ ve İpsala/
Edirne Yunanistan sınırına kadar uzanması planlanmaktadır.
Mayıs 2013’de Abdullah Gül ve Berdimuhamedov arasında Türkmen doğal gazının İran üzerinden Avrupa pazarlarına taşınması konusunda mutabakat sağlanmıştır. Ukrayna krizi öncesinde olduğu gibi sonrasında da Türkmenistan ve İran
doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması tekrar önem kazanmıştır.
Türkiye, Türkmen doğal gazının sadece ITE projesi üzerinden değil, Trans Hazar
üzerinden alması konusunda da Tahranı ikna etmek zorundadır. Olumlu sonuç
olarak ise Türkiye’yi İran’a bağımlılıktan koruduğu gibi enerji yollarının kesişme merkezi olma konusunda da geliştirecek olması gösterilebilir. Bu anlamda,
Türkiye’nin Azerbaycan-İran-Türkiye üçlü görüşmeleri için diplomatik çabaları
kayda değerdir.
SONUÇ
Dünya doğal gaz rezervlerinin %11,7’sini elinde bulunduran Türkmenistan, enerji
sektörüne yapacağı yatırımlarla 2030 yılına kadar ihraç edeceği doğal gaz hacmini 200 milyar metreküpe çıkarmak niyetindedir. Zengin enerji kaynaklarına sahip
Hazar havzası ülkeleri, son dönemde mevcut Rusya istikametli boru hatlarına alternatif arama çabaları içerisine girmişlerdir. Bölgede bulunan küresel-bölgesel
güçler kendi çıkarlarıve boru hatlarını kontrol etme uğrunayeni bir rekabetin içine
ntvmsnbc.com/news/17879.asp
46
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
dahil olmaktadırlar. Bu anlamda Türkmenistan’ın enerji politikası farklılık göstermemektedir ve diğer bölge devletleri gibi en önemli amaç Kremlin’den boru
hatları konusunda bağımsızlık kazanmak olmuştur.
2009 yılından günümüze kadar Türkmenistan-Çin ilişkilerinin gelişmesi ile
Pekin, Türkmen doğal gazının ithal edilmesi konusunda Moskova’yı ikinci sıraya geriletmiştir. Rusya sürdürmekte olduğu Çin’e doğal gaz satım stratejisini
de Türkmenistan’a kaybettirmektedir ve dolayısıyla bu durum Rusya’nın hegemonyasını kısıtlamaktadır. İki ülke arasında doğal gaz işbirliği, Türkmenistan’ı
Çin’in en büyük doğal gaz tedarikçisi, Pekin yönetimini de Aşkabat’ın en büyük doğal gaz ithalatçısı durumuna getirmiştir. Çin’in tüm Orta Asya devletleri
ile ilişkilerini geliştirme stratejisinin amacı; ülkenin batı kısmını güvenli bir hale
getirebilmektir. Ayrıca enerji işbirliği konusunda da Pekin yönetimi bölgede en
önemli doğal gaz tedarikçisi statüsü kazanmıştır.
Jeopolitik anlamda Hazar havzasında ve özellikle Orta Asya’da oluşan rekabette
Çin’in daha başarılı olduğu gözlenmektedir. Bunun yanında ne Rusya ne de ABD
Pekin yönetiminin bu başarılarına engel olabilmektedir. Aşkabat yönetimi kendi
doğal gazı için doğuda Trans Asya boru hattı, batıda Trans Hazar boru hattı, kuzeyde Orta Asya-Merkez boru hattı ve güneyde İran üzeri veya TAPI gibi boru
hatlarında ilgisinin olduğunu vurgulamaktadır. Ancak Türkmenistan’ın doğal gaz
politikası öncelikli olarak ne Trans Hazar üzerinden Avrupa’ya ulaşmak, ne de
Gazprom’a kendini bağımlı yapmak üzerine kurulmuştur. Bu projelerde Aşkabat
yönetimi için Çin ile işbirliği daha stratejik öneme sahiptir.
Özellikle, Avrupa’nın artan enerji ihtiyacını karşılamak için ileriki yıllarda mevcut kaynakların yetersiz kalması durumunda, doğal gaz zengini Türkmenistan’a
yaklaşma politikaları önemini kaybetmiş olacaktır. Çünkü, Türkmen doğal gazı
büyük oranda artık Çin’e satılmış olacaktır. Bunun başka bir nedeni ise, Pekin
yönetiminin de Türkmen doğal gazının Avrupa pazarlarına çıkmasına sıcak bakmaması ve tüm Orta Asya kaynaklarını ve özellikle Türkmen gazını kendi ihtiyacı
için kullanmak niyeti taşımasıdır. Ayrıca AB’nin son yıllarda Türkmen doğal gazı
alımı için göstermiş olduğu çabalar stratejik amaçlı olduğu kadar kendi enerji
güvenliği için de büyük önem taşımaktadır. Bunun için Güney Gaz Koridoru’na
Türkmenistan’ın da katılımı için AB ve ABD’nin gayretleri son yıllarda pozitif
anlamda etkisini göstermektedir.
Türkiye açısından değerlendirildiği zaman Türkmen doğal gazının Hazar denizinden geçerek Türkiye’ye ulaştırılması stratejik olarak çok önemlidir. Türkmen
doğal gazının Trans Hazar projesi çerçevesinde ithal edilmesi Türkiye’nin doğal
gaz politikasında kendisini ne Rusya ne de İran’a bağımlı hale getireceği gibi,
Avrupa’nın enerji güvenliğinde de Türkiye’nin coğrafi konumunun önemi artacaktır. Fakat, Hazar denizinin hukuki statüsünün çözümlenmemesi nedeniyle
Rusya ve İran’ın Trans Hazar boru hattı projesinin gerçekleşmesine sıcak bakmayacağı kesindir. Özellikle, Ukrayna krizi nedeniyle Batı’nın Kremlin’e karşı
uyguladığı yaptırımlar, Moskova’nın bölgesel politikalarında daha baskıcı politikalar izlemesine neden olmaktadır. Kremlin, Türkmenistan gibi devletlerin Batı
dünyası ile işbirliği içerisinde bulunmasından rahatsızlığını belirterek, Batı’nın
mevcut ekonomik ve politik çıkarlarına karşı eylemlerde bulunabileceği tahmin
edilmektedir..
47
Bağımsızlık Sonrası Türkmenistan’ın Enerji Politikası
KAYNAKÇA
Blank, Stephen; “The Strategic Implications of the Turkmenistan-China Pipeline
Project”, China Brief, Volume 10, Issue 3, Erişim tarihi: 15 Mayıs 2014, www.jamestown.org/programs/chinabrief/single/?tx_ttnews%5Btt_news%5D=36010&tx_
ttnews%5BbackPid%5D=414&no_cache=1#.U5AMblxjDwK
Elder, Miriam; “Putin Lands a Deal for Turkmen Gas”, The Moscow Times, 14
Mayıs 2007, Erişim tarihi: 15 Mayıs 2014, www.themoscowtimes.com/business/
article/putin-lands-a-deal-for-turkmen-gas/197073.html
“Gazprom Considers Joining Turkmenistan-To India Pipeline Project”, Radio
Free Europe/Radio Liberty, 22 Ekim 2010, Erişim tarihi: 15 Mayıs 2014, http://
www.rferl.org/content/Gazprom_Considers_Joining_TAPI_Project/2198422.
html
Gorst, Isabel; “Russia welcomes end to gas dispute”, The Financial Times, 22
Aralik 2009, Erişim tarihi: 15 Mayıs 2014, www.ft.com/intl/cms/s/0/eb38667cef1f-11de-86c4-00144feab49a.html#axzz33kRw3vM9
Kushkina, Ksenia; “Golden age of gas in China: is there still a window of opportunity for more gas exports to China?”, Erişim tarihi: 15 Mayıs 2014, http://www.
irex.ru/assets/files/Gaidarfellowship/2012/Kushkina-Eng.pdf
Rejepova, Tavus; “Turkmenistan and Afghanistan sign an agreement over TAPI
Gas Pipeline”, The Central Asia-Caucasus Analyst, 7 Ağustos 2013, Erişim tarihi: 12 Mayıs 2014, www.cacianalyst.org/publications/field-reports/item/12790turkmenistan-and-afghanistan-sign-agreement-over-tapi-gas-pipeline.html
Watkins, Eric; “Turkmenistan’s Iolotan gas field is world’s second largest”, Oil
and Gas Journal, 13 Ekim 2011, Erişim tarihi: 20 Mayıs 2014, http://www.ogj.
com/articles/2011/10/gca-turkmenistans-iolotan-gas-field-is-worlds-secondlargest.html
Williams,Selina; “Turkmenistan Natural Gas Reserves Estimates”, The Wall Street Journal, 12 June 2013, Erişim tarihi: 15 Mayıs 2014, http://online.wsj.com/
article/BT-CO-20130612-706046.html
“Beijing hosts Turkmen-Chinese summit talks”, 13 Mayıs 2014, Erişim tarihi: 14
Mayıs 2014, http://www.turkmenistan.ru/en/articles/17707.html
Country Analysis: Turkmenistan, U.S. Energy Information Administration, Erişim
tarihi: 20 Mayıs 2014, http://www.eia.gov/countries/country-data.cfm?fips=tx#ng
“Erbakan’s Iran visit has mixed blessings”, Hurriyet Daily News, 16 August
1996, Erişim tarihi: 20 Mayıs 2014, www.hurriyetdailynews.com/erbakans-iranvisit-has-mixed-blessings.aspx?pageID=438&n=erbakans-iran-visit-has-mixedblessings-1996-08-16
48
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
“Russia and Turkmenistan entered into the 25-year Cooperation Agreement in the
gas industry in 2003”, Erişim tarihi: 28 Mayıs 2014, www.gazpromquestions.ru/
en/strategy/
“Third Line of Central Asia-China Gas Pipeline Launched”, Radio Free Europe/
Radio Liberty, Erişim tarihi: 02 Haziran 2014, http://www.rferl.org/content/thirdline-of-central-asia-china-gas-pipeline-launched/25407101.html
“Türkmenistan Doğalgaz Zengini”, 16 Temmuz 2000, Erişim tarihi: 26 Mayıs
2014, http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/17879.asp
“Turkmenistan Gas Company increases gas exports to Iran”, 28 February 2012,
Erişim tarihi: 20 Mayıs 2014, www.gasandoil.com/news/middle_east/1ba8d6a6d
58e6628f1ae9badbde750a2
“Turkmenistan’s super giant gas field renamed as Galkynysh”, Erişim tarihi: 20
Mayıs 2014, http://www.turkmenistan.ru/en/articles/15619.html
“Туркменский газ может вернуться в Украину”, (Turkmenskiy gaz mojet
vernutsa v Ukrainu), Independent Press, 4 Kasim 2013, Erişim tarihi: 20 Mayıs
2014, http://inpress.ua/ru/economics/19332-turkmenskiy-gaz-mozhet-vernutsyav-ukrainu-gazprom-ne-pomeshaet
“Узбекистан с сегодняшнего дня вновь поставляет газ России” (Uzbekistan
s seqodnyashneqo dnya vnov postavlyayet gaz Rossii), Erişim tarihi: 27 Mayıs
2014, 29 Ocak 2013, http://pronedra.ru/gas/2013/01/29/uzbekistan-rossiya/
49
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014, ss.51-73
Liderler ve İsrail’in Arap Devletlerine Yönelik Dış Politikası
Leaders and Israel’s Foreign Policy towards Arab States
Teslim Tarihi: 14 Temmuz 2014
Kabul Tarihi: 21 Ağustos 2014
A. Murat AĞDEMİR*
Öz
Devletin uluslararası ilişkilerde bütüncül bir aktör olduğunun kabul edilmesi dış
politika analizinde liderlerin düşünce yapılarının, dış dünyayı algılamalarının ve
onları kararlarında motive eden faktörlerin göz ardı edilmesine neden olmaktadır.
Ancak, politik psikoloji açısından liderlerin inançları, psikolojik durumları
ve kişilikleri devletlerin dış politika kararlarında önemli etkiye sahiptir. Bu
durum, İsrail’in dış politikasının analiz edilmesinde liderlerin dünyayı nasıl
algıladıklarının dikkate alınmasını gerektirmektedir. Yahudilerin geçmiş yıllarda
özellikle diasporada yaşadığı sıkıntılar ve Yahudi soykırımının kötü anıları
hayatları boyunca İsrailli liderlerin peşini bırakmamıştır. Bu nedenle, söz konusu
acıların liderler üzerinden İsrail dış politikası, en önemlisi de Arap devletlerine
yönelik politikasındaki etkilerinin incelenmesi önemli bir konu olmaktadır.
Anahtar Kelimeler: İsrail, Liderler, Politik Psikoloji, Dış Politika.
Abstract
When the state is considered as a unitary actor in international relations, leaders’
ideas, their perceptions of the world and the motives which affect their decisions
are neglected in foreign policy analysis. However, according to political psychology, leaders’ belief systems, psychological conditions and personalities have important effects on foreign policy decisions. This, in turn, requires leaders’ perceptions be taken into account while analyzing Israel’s foreign policy. Troubles of the
past, especially during diaspora life and genocide memories still affect leaders.
That’s why it is important to examine the effects of these sufferings on leaders and
Israel’s foreign policy, especially towards Arab states.
Keywords: Israel, Leaders, Political Psychology, Foreign Policy.
* Dr., Milli Savunma Bakanlığı
51
Liderler ve İsrail’in Arap Devletlerine Yönelik Dış Politikası
1. POLİTİK PSİKOLOJİ, LİDERLER, “SEÇİLMİŞ TRAVMA”
KAVRAMI VE ULUSLARARASI İLİŞKİLER
Kendi içerisinde farklı görüşleri barındırmasına rağmen, uluslararası ortamı anarşik bir yapıda görmesi, devlet merkezli olması, uluslararası ilişkileri ulusal çıkar
ve güç gibi kavramlar çerçevesinde analiz etmesiyle realizm uluslararası ilişkiler
disiplininin önde gelen kuramlarından biri olmuştur. Yıllarca farklı açılardan eleştirilere muhatap olmasına rağmen, zaman içerisinde yeni bakış açıları ve yöntemsel değişimlerle gündemde kalmayı başarmış; basit ve kolay anlaşılabilir olmasıyla uluslararası ilişkiler disiplininin en etkin ve kabul edilen teorisi olmaya devam
etmiştir. Realizme göre uluslararası ilişkilerin temel ve en önemli aktörü devlettir.
Devletler egemen ve bağımsız aktörlerdir. Uluslararası politika devletler arasında
geçmektedir. Devlet dış dünya ile bir bütün olarak karşılaşmakta ve dış politikaya
ilişkin kararlar devlet adına alınmakta ve uygulanmaktadır.
Realizmin devlete yönelik bakışı oldukça basittir ve devletler bütüncül aktörler
olarak uluslararası ortamda yer almaktadırlar. Devlet bir bütün olarak değerlendirilmekte ve devletler birbirine benzeyen yekpare birimler olarak görülmektedir.
Ülkenin içerisinde yer alan farklı bakış açıları ve görüşlerin devleti temsil eden
hükümetin görüşleri kapsamında yer aldığı kabul edilmektedir. Devletler bütüncül birimler olduklarından dış politikalarının açıklanması için iç siyasi yapılarındaki farklılıkların göz önünde bulundurulması veya değerlendirmeye katılması
gerekmemektedir. Devletlerin iç politikalarındaki yapılar, politika belirleyen kurumlar ve kişiler ile bu politikaların oluşturulma süreci göz ardı edilmektedir.
Devlet, onu oluşturan bireyler, bürokratik yapı veya farklı çıkar gruplarının bir
bileşimi olarak değerlendirilmemektedir.1 Devletin bütüncül bir varlık olması
onun toplumdaki tüm katmanlar ve kendini oluşturan gruplar adına hareket ettiğini göstermekte, izlenen politikaların aynı zamanda bu grupların görüşlerini de
kapsadığı kabul edilmektedir.2 Bu nedenle iç politikanın dış politika üzerinde bir
ağırlığı bulunmamakta, devletin bütüncül bir yapıda olduğunun kabulü sebebiyle
iç yapıdaki politik farklılıkların ve değişik görüşlerin dış politikaya yansıması göz
ardı edilmektedir.
Realizme yöneltilen eleştiriler karşısında realizmi savunan yazarlar realizme bilimsel bir nitelik kazandırmaya ve devletin uluslararası ilişkilerdeki öncelikli konumunu yeniden tesis etmeye çalışmışlardır. Bu kapsamda neorealizm, Kenneth
Waltz tarafından 1980’lerde başlayan 2. Soğuk Savaş’ın da etkisiyle uluslararası
sisteme önem veren bir yaklaşım olarak ortaya konmuştur. Neorealizm açısından
da uluslararası sistemde devletin temel aktör olduğu, devlet dışı aktörlerin ise
ikincil derecede öneme sahip olabilecekleri vurgulanmıştır.3 Söz konusu teoriler
açısından devletin bütüncül bir yapıda olduğu ve dış politika kararlarının veril1 Paul R. Viotti ve Mark V. Kauppi, International Relations Theory: Realism, Pluralism, Globalism (New
York: Macmillan, 1987), 5-7.
2 Robert G. Gilpin, “The Richness of the Tradition of Political Realism,” International Organization 38:2
(1984): 301.
3 Chris Brown and Kirsten Ainley, Understanding International Relations (New York: Palgrave Macmillan,
2005), 41-42.
52
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
mesinde birinci derecede pay sahibi olan liderlerin görüşlerinin göz ardı edildiği anlaşılmaktadır. Ancak, “ulusal liderler değişen uluslararası güç dengelerine
zamanında karşılık verirler veya yerleri başka liderler tarafından doldurulur.”4
Dolayısıyla devletin bütüncül bir aktör olduğunun varsayılması veya yalnızca
uluslararası sistemin devlet üzerindeki etkilerinin incelenmesi, devletlerin dış
politikalarının analizinde karar vericiler olan liderlerin düşünce yapılarının, dış
dünyayı algılamalarının ve onları kararlarında motive eden faktörlerin değerlendirme dışında bırakılmasına neden olmaktadır. Ancak, politik psikoloji açısından
liderlerin inançları, psikolojik durumları ve kişilikleri devletlerin dış politika kararlarında önemli etkiye sahiptir.5
Politik psikoloji yalnızca psikoloji veya yalnızca siyaset bilimi değildir. Bu disiplin, insan psikolojisinin siyasal kararlar veya dış politika kararları üzerindeki
etkilerini incelemektedir. Amacı, söz konusu kararları, temel analiz birimini oluşturan insan üzerinden açıklamaya çalışmaktır. Bu disiplin liderler ve kitlelerin
politik tercihleri üzerine yapılan araştırmalardan doğmuş ve müteakiben, gruplar
arası ilişkiler, karar verme, kitle iletişiminin etkileri, siyasal hareketler ve kitlelerin harekete geçirilmesi gibi konular da ilgilenilen konular arasına girmiştir.6 Bu
kapsamda, politik psikoloji, kısaca karar vericilerin siyasi değerlendirmelerinin
arkasındaki ruhsal etkenleri araştıran bir disiplin olarak değerlendirilmektedir.7
Dolayısıyla politik psikoloji, birey ve kitle psikolojisinden elde edilen verileri
siyasal kararların ardında yatan nedenlerin araştırılması ve devletlerin dış politikalarının açıklanması maksadıyla kullanılan bir disiplindir.
Politik psikolojideki temel analiz birimi insan grupları, kurumlar, hükümetler
veya uluslararası sistem değil, insandır. Bu kapsamda, politik psikoloji ve uluslararası ilişkilerin kesişme noktasını devletlerin dış politikalarının belirlenmesinde rolü olan liderler oluşturmaktadır. Devleti yöneten kişilerin dünyayı nasıl
algıladıkları ve bu çerçevede, karşılaştıkları durumlara nasıl tepki gösterdikleri
önemlidir. Liderlerin görüşleri, inançları, “öteki” algısı alacakları kararları etkileyen önemli unsurlardır. Bu kişiler yalnızca dış dünyanın veya çevrenin onlara
dayattığı şekilde davranmamaktadır. İdeolojik yaklaşımları ve dünyaya bakışları,
devletin iç ve dış politikası başta olmak üzere birçok konuda liderlerin alacakları
kararları etkilemektedir.8 Bu nedenle, liderlerin söz konusu nitelikleri açısından
analiz edilmesi, dış politika kararlarının alınmasının arkasında yatan sebeplerin
anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.
4 Philip E. Tetlock, “Social Psychology and World Politics,” in Handbook of Social Psychology, ed. Susan
Fiske et al. (New York, McGraw-Hill, 1998), 869.
5 Jack S. Levy, “Political Psychology and Foreign Policy,” in Oxford Handbook of Political Psychology, ed.
David O. Sears et al. (New York: Oxford University Press, 2003), 255.
6 Elif Erişen, “An Introduction to Political Psychology for International Relations Scholars,” Perceptions
XVII: 3 (Autumn 2012): 9.
7 James H. Kuklinski, “Introduction: Political Psychology and the Study of Politics,” in Thinking About
Political Psychology, ed. James H. Kuklinski (Cambridge: Cambridge University Press, 2002), 2.
8 Margaret G. Hermann, “Political Psychology as a Perspective in the Study of Politics,” in Political
Psychology, ed. Kristen Renwick Monroe, (New Jersey: Lawrence Erlbaum Associates, Publishers, 2002),
46-47.
53
Liderler ve İsrail’in Arap Devletlerine Yönelik Dış Politikası
Toplumların kendilerine acı veren ve aşağılandıklarını hissettikleri olaylar bulunmaktadır. Toplumların bunların yasını tutup tamamlayamaması “seçilmiş
travma”ların oluşmasına neden olmaktadır.9 “Seçilmiş travma kavramı, diğer
grup tarafından yaratılmış ve bir grupta yoğun aşağılanma ve mağdur olma duygularının yaşandığı olaylar için kullanılmaktadır.”10 İnsanlardan kaynaklanan
veya onların ihlali neticesinde ortaya çıkan bu travmalar toplumlarda mağdurluk duygusunun gelişmesine neden olmaktadır.11 Mağdur olduklarını düşünen
toplumlar da bu duygularını kullanarak diğer gruplardan öç almakta ve kendi
acılarını onlara yaşatmaktadırlar. Bu durumun en önemli örneklerinden birisi 2.
Dünya Savaşı’nda yaşadıkları soykırım nedeniyle mağdur olan Yahudilerin Filistinli Araplara yönelik şiddete dayalı politikalarında bu olayı kullanmaları12 ve
liderlerin istedikleri dış politikayı uygulayabilmek için soykırıma bir araç olarak
başvurmalarıdır. Yahudilerin geçmişte yaşadıkları acılar ve soykırım İsrail siyasal
yaşamında önemli bir politika malzemesidir. Hem ılımlı hem de sertlik yanlısı
kesimler bu acıları ve olayları dış politikada birer kanıt olarak kullanmaktadır.
Dolayısıyla, özellikle karar vericiler olan liderlerin soykırım ve Yahudilerin yaşadıkları acılar hakkındaki düşünceleri ve bu düşüncelerin İsrail’in dış politika
uygulamalarını nasıl etkilediği büyük önem taşımaktadır.
2. İSRAİLLİ LİDERLER, DIŞ DÜNYANIN ALGILANMASI VE
DÜŞÜNCE YAPILARININ OLUŞUMU
İsrail’in dış politika analizinin yapılabilmesi için devletin iç yapısında yer alan
değişik aktörlerin politikanın oluşum sürecini nasıl etkilediklerinin incelenmesi
gerekmektedir. Devletin dış politikası, siyasal sistem ve hükümetin yapısı, liderlerin algılamaları ve görüşleri ile çıkar gruplarının karşılıklı etkileşimi çerçevesinde oluşturulmaktadır.13 Liderlerin dış dünyayı algılama şekilleri, siyasal partiler,
başbakan, parlamento, İsrail Savunma Kuvvetleri, toplumdaki sosyal gruplar ve
menfaat grupları dış politikanın belirlenmesinde göreli olarak değişik seviyelerde
pay sahibidirler. Bu kapsamda, İsrail’in dış politikasının incelenmesinde lider görüşlerinin, algılamalarının ve değerlendirmelerinin göz önüne alınması önem arz
etmektedir. Liderler, farklı geçmişleri ve ideolojik görüşleri, İsrail’in güvenliği
konusundaki yaklaşımları ve dış dünyayı nasıl algıladıklarına bağlı olarak farklı
politik tercihlere ve yorumlara sahiptir.14 İsrailli yazar Boaz Evron’un da belirttiği gibi “liderler efsaneler dünyasında ve kendilerinin oluşturduğu canavarların
arasında hareket ederler.”15 Bu nedenle, İsrail’in dış politikasının incelenmesinde
özelikle liderlerin üzerinde durulması gerekmektedir.
9 Abdülkadir Çevik, Politik Psikoloji (Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2010), 54.
10 A.g.e., 53.
11 A.g.e., 58.
12 A.g.e., 61-62.
13 Ronald D. Mclaurin et al., Foreign Policy Making in the Middle East: Domestic Influences on Policy in
Egypt, Iraq, Israel and Syria (New York: Praeger Publishers, 1977), 169.
14 Yael S. Aronoff, “From Warfare to Withdrawal: The Legacy of Ariel Sharon,” Israel Studies 15:2
(Summer 2010): 150.
15 Tom Segev, The Seventh Million The Israelis and the Holocaust (New York: Henry Holt and Company
Publishers, 1991), 402.
54
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
İsrail’de ulusal kimlik oluşumunu ve dolayısıyla liderlerin fikir yapıları ile dünyaya bakış açılarını ve algılamalarını birbirleriyle ilişkili fakat farklı unsurlar etkilemiştir. Bu unsurlardan en önemlileri, kültürel ve tarihi bir altyapıya sahip olan
Yahudi kimliği (ulus bilinci ve dini aidiyet), milliyetçilik (Siyonizm) ve 2. Dünya
Savaşı’ndaki Yahudi soykırımıdır.16 Bunların incelenmesi İsrail devletinin kuruluşunda ulus inşasının nasıl gerçekleştirildiğinin anlaşılmasını kolaylaştırmakta,
liderlerin dış dünyaya verdikleri tepkileri açıklamaktadır. Bu unsurlardan Yahudi
soykırımı tarihte yaşanan acı olaylara ve Yahudi ulusunun savunmasızlığına,17 siyonizm yaşanan acıların geride bırakılarak mücadele eden ve varlığını koruyan
bir Yahudi ulusuna18 vurgu yapmıştır.
İsrail devletinin kurulmasının ardındaki itici güç olan siyasi siyonizm, 19. yüzyılda Avrupa’da yaşanan Yahudi karşıtlığı nedeniyle doğmuş bir harekettir. Bu
nedenle, bir açıdan Avrupa’da yaşanan milliyetçi hareketlere Yahudiler tarafından
verilen bir tepki ve İsrail siyasal yaşamının temel kültürel paradigması olduğu ifade edilmiştir.19 Siyonist hareket Yahudilerin Filistin’deki tarihsel geçmişi ve içinde bulundukları dönem arasında bağ kurarak Filistin’de yeniden bir devlet kurmayı amaç edinmiş; Yahudi dini ve Filistin’e atfedilen önemle birlikte Filistin’de bir
Yahudi devletinin kurulmasına yönelik çalışmalar yapmıştır.
Yahudi soykırımı, Yahudilerin diasporada içinde bulundukları toplumlarda asimile olmaya çalışmalarının imkânsızlığını göstermiş, asimilasyonun Yahudilerin
baskıya ve zulme maruz kalmalarını önlemediğini ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla
soykırım, Yahudiler için güvenli bir sığınak olarak görülen İsrail devletinin kurulmasını hızlandırmış ve çekilen ortak acıların toplumun hafızasında yarattığı birlik
duygusu ile Yahudi kimliğinin oluşumuna katkıda bulunmuştur. Ayrıca, soykırım
Yahudi kimliğinin oluşmasını ve modern İsrail tarihindeki önemli savunma ve dış
politika kararlarının alınmasını etkilemiştir.20 Soykırım, Yahudilerin diasporada
yaşadıkları sıkıntılar ve çektikleri acılarla, ulusun varoluş mücadelesi arasında
bir bağ kurmuştur. Geçmişte yaşananlarla soykırım arasında kurulan bağ ile toplumun belleğine, Yahudilerin tarih boyunca varlıklarını korumak için mücadele
etmiş oldukları ve bu durumun değişmediği, Yahudilerin yalnız yaşayan, sürgün
hayatı boyunca birçok zulme maruz kalmış,21 düşmanca bir çevrede güvensizlik
içinde yalnız başına ayakta kalmaya çalışan22 ve tehditlerin doğrudan varlığına
16 Michael Barnett, “The Israeli Identity and the Peace Process: Re/creating the Un/thinkable,” in Identity
and the Foreign Policy in the Middle East, ed. Michael Barnett and Shibley Telhami (New York: Cornell
University Press, 2002), 63.
17 Shibley Telhami and Michael Barnett, “Introduction: Identity and Foreign Policy in the Middle East,” in
Identity and the Foreign Policy in the Middle East, ed. Michael Barnett and Shibley Telhami (New York:
Cornell University Press, 2002), 8-9.
18 Judith Elizur, “The Fracturing of the Jewish Self-Image: The End of ‘We Are One’,” in Israel: The
First Hundred Years, Volume III Israeli Politics and Society Since 1948 Problems of Collective Identity, ed.
Efraim Karsh (London: Frank Cass Publishers, 2002), 22.
19 Myron J. Aronoff, “The Origins of Israeli Political Culture,” in Israeli Democracy under Stress, ed.
Ehud Sprinzak and Larry Diamond (Boulder: Lynne Rienner, 1993), 49.
20 Segev, The Seventh Million The Israelis and the Holocaust, 11.
21 Elizur, “The Fracturing of the Jewish Self-Image: The End of ‘We Are One’,” 14.
22 Samuel. J. Roberts, Survival or Hegemony: The Foundations of Israeli Foreign Policy (Baltimore: The
55
Liderler ve İsrail’in Arap Devletlerine Yönelik Dış Politikası
yöneldiği23 mağdur bir ulus olduğu inancı yerleşmiştir. Geçmişte yaşanan acıların
bir devamı olarak soykırım, Yahudi ulusunun yalnız bir ulus olduğunun ve yalnızca kendine güvenmesi gerektiği düşüncesinin merkezinde yer almıştır.24 Bu nedenle kendinden başka kimseye güvenmeme olgusu, “yalnız yaşayan ulus” inancı, dünyanın (Yahudiler ve Yahudi olmayanlar olmak üzere) iki kutuplu olarak
görülmesi ve Yahudi olmayanların Yahudilere düşmanca davrandıkları düşüncesi
ile yakından ilgili olmuştur.
Yahudi kimliği, Yahudilerin tarih boyunca diğer uluslar arasında yaşadıkları tecrübelerin ve acıların bir bileşiminden meydana gelmiştir. Dış dünyanın güvenilmez
oluşu ve Yahudilere düşmanca yaklaşılması, maruz kalınan etnik ve dini eziyetler
kimlik oluşumuna katkıda bulunan faktörler olmuştur. Yahudi soykırımı yaşanan
acıların en sonuncusu ve en şiddetlisi olarak öne çıkmıştır. Dünyanın gözü önünde
gerçekleşen bu olay karşısında insanların kayıtsız kalması, hatta Yahudi göçmenlere kapılarını kapatmaları Yahudi toplumunda gizli bir histeri yaratmıştır.25 1948
yılında İsrail’in kurulmasının ardından, Yahudi ulusunun varlığını tehdit eden
Arap devletlerinin saldırısına maruz kalması ve savaşın ardından yapılan ateşkes antlaşmalarına rağmen Arapların Filistin’deki Yahudi varlığını reddetmeleri,26
tarih boyunca yaşanan acıların yoğunlaşmasına neden olmuş, bu durum Yahudi
ulusunun varlığının sorgulanmasının yeniden gündemde olduğunu göstermiştir.
Yahudi kimliğine verilen önem ve çevrenin düşmanca davranışlar sergilediğinin
kabul edilmesi, Brecher’e göre, liderlerin ve Yahudi toplumunun dış dünyayı
psikolojik olarak “davranışsal bir bakış”la görmelerine neden olmuştur.27 Yahudi
karşıtlığı ve bunun Yahudilerde yol açtığı travmalar Yahudiler açısından dünyanın “Yahudi olanlar” ve “Yahudi olmayanlar” (“biz” ve “onlar”) olmak üzere iki
kutuplu olarak görülmesine yol açmış ve yalnızca Yahudi olanlara güvenilmesi
gerektiğine işaret etmiştir (Yahudinin dostu Yahudidir).28 Bu nedenle Yahudiler
“yalnız yaşayan ve istisnai bir ulus”tur. İsrail’in kurucularından ve ilk Başbakanı
David Ben-Gurion’un da ifade ettiği gibi Yahudinin dostu yalnızca Yahudi olmuştur:
“İsrail birçok ulusun dostluğunu kazanmasına rağmen unutmayın ki, din, dil,
köken ve kültür olarak kendi kendini yöneten yakınlarının olmadığı tek ülkedir…Bizim sahip olduğumuz tek daimi yakınımız Yahudi halkıdır.”29
John Hopkins University Press, 1973), 108.
23 Elizur, “The Fracturing of the Jewish Self-Image: The End of ‘We Are One’,” 21.
24 Roberts, Survival or Hegemony: The Foundations of Israeli Foreign Policy, 115.
25 Alan Dowty, “Israeli Foreign Policy and the Jewish Question,” Middle East Review of International
Affairs 3:1 (March 1999): 4.
26 Bernard Reich, “Themes in the History of the State of Israel,” American Historical Review 96:5
(December 1991): 1472.
27 Michael Brecher, The Foreign Policy System of Israel Setting, Images, Process (London: Oxford
University Press, 1972), 229.
28 A.g.e., 231; Sasson Sofer, Zionism and the Foundations of Israeli Diplomacy (Cambridge: Cambridge
University Press, 1998): 365.
29 Brecher, The Foreign Policy System of Israel Setting, Images, Process, 276.
56
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Yahudilerin yalnız bir ulus oldukları inancı, bu ulusun diğer uluslardan farklı, kendine ait mücadeleler ve acılarla dolu bir tarihe sahip olduğu fikrini pekiştirmiştir.
Yahudilerin dünyayı iki kutuplu olarak görmeleri, yaşadıkları tarihsel acılar ve
güvenlik problemlerinin istisnai bir durum yaratmasından kaynaklandığı kadar,
aynı zamanda Yahudilerin, kendilerini Tanrı’nın seçilmiş halkı olarak kabul etmelerinden de etkilenmiştir.30 Bu nedenle Yahudilerin istisnai bir ulus oldukları inancı gerek dini gerekse tarihi referanslara dayanmıştır. Buna karşın Ben-Gurion,
İsrail’in kuruluş aşamasında Yahudilerin farklı olduğu hakkındaki görüşlerini dini
esaslara vurgu yapmadan belirtmeyi tercih etmiştir:
“Biz herhalde geçerli olan fikir veya inançlara uymayan dünyadaki tek halkız…Biz insanlığın genel kalıbına uymuyoruz: Başkaları bunun bizim ayıplı
olduğumuzdan kaynaklandığını söylüyorlar. Bence insanlığın geneli ayıplıdır,
biz bunu ne kabul ediyoruz ne de ona uyum sağlıyoruz.”31
Dünyanın Yahudiler ve Yahudi olmayanlar olarak ikiye ayrıldığının kabul edilmesi, ulusal güvenliğin sağlanması için Yahudi olmayan dünyaya güvenilmemesi
gerektiği ve diğer devletlerden gelecek desteğin bir öneminin olmadığı düşüncesini güçlendirmiştir. Bu durum, Yahudi olmayanlara şüpheyle yaklaşılmasına
ve İsrail’in uluslararası gelişmeler karşısında diğer devletlerden beklenmeyecek tepkiler vermesine de neden olmuştur. Bunun nedeni, eski Başbakan Yitzhak Shamir’in, 1988 yılında Taba konusundaki uyuşmazlığı Mısır lehine çözen
Uluslararası Adalet Divanı kararı sonrası ifade ettiği gibi İsrail’in dünyada yalnız
bir devlet olduğu ve herkesin ona karşı olduğu inancıdır: “Birleşmiş Milletler,
Adalet Divanı, Uluslararası Hakemlik veya uluslararası konferanslar daima bizim
karşımızdalar.”32
Yukarıda kısaca özetlendiği şekliyle geçmişte yaşanan acılar ve özellikle soykırım, İsrail toplumu ve özel olarak liderlerin dünyayı Yahudilerin sevilmediği ve
yaşadıkları acılara kayıtsız kalındığı, İsrail’in varlığının düşmanca karşılandığı
bir ortam olarak algılamalarına neden olmuştur. Yahudi kimliğindeki Yahudilerin
yalnız yaşayan bir ulus ve dostunun olmadığı düşüncesi bu algının bir sonucudur.
Bu anlayışa göre, Yahudilerin kötü bir durumla karşılaşmaları ve tehdit altında
olmaları hâlinde, kimse onların yardımına koşmayacak, onları kendi kaderleri ile
baş başa bırakacaktır.33 Bu nedenle, Yahudilerin dış dünya algılarındaki “biz” ve
“onlar” ayrımı Yahudi olmayan dünyaya şüpheyle yaklaşılmasına neden olmuştur. İsrail’in kurulmasının ardından Arap devletlerinin İsrail’i yok etmek istemeleri ve uluslararası toplumun bu duruma kayıtsız kaldığına inanılması bu düşünceyi giderek güçlendirmiştir. Özellikle 1973 yılındaki Yom Kippur Savaşı Yahudi
halkında yeni bir soykırım yaşayacakları korkusuna neden olmuş ve yalnız yaşa-
30 Asher Arian, Security Threatened, Surveying Israeli Opinion on Peace and War (New York: Cambridge
University Press, 1995), 164.
31 Merom Gil, “Israel’s National Security and the Myth of Exceptionalism,” Political Science Quarterly
114: 3 (Fall 1999): 411.
32 Dowty, Israeli Foreign Policy and the Jewish Question, 8.
33 Arian, Security Threatened, Surveying Israeli Opinion on Peace and War, 161.
57
Liderler ve İsrail’in Arap Devletlerine Yönelik Dış Politikası
yan ulus inancını pekiştirmiştir.34 Yom Kippur Savaşı, İsrail’e kuruluşundan beri
varlığını devam ettirmek için kendini korumak zorunda olduğu gerçeğini bir kez
daha hatırlatmıştır. Karşılaşılan problemlerin çözümü için uygulanan politikalara
yabancıların getirdiği eleştiriler “biz” ve “onlar” ayrımını güçlendirmiş; İsrail’i
ve politikalarını eleştirenlerin “Yahudi düşmanı” olduğu iddia edilmiştir.
Yahudi ulusunun istisnai olduğu inanışının farklı sonuçları olmuştur. Bu sonuçlardan ilki, İsrail’in kurulmasının, varlığını sürdürmesinin ve gelişiminin istisnai
bir durum yarattığına inanılmasıdır. Savunma Bakanlarından Moshe Arens’in de
belirttiği gibi:
“İsrail’in kurulması modern bir mucize olmuştur; insanlık tarihinde istisnai bir
olaydır. Orta Doğu’da kendine düşman bir çevrede Arap saldırganlığı ve teröre
karşı varlığını sürdürmesi daha az mucizevi bir olay olarak gözükmemektedir…bir halkın karşı konulamayacak kadar yoğun tehditleri bu kadar zaiyat,
cesaret ve enerji ile karşılamasının tarihte bir örneği daha bulunmamaktadır.”35
Yahudi ulusunun ve onun güven içinde yaşayabilmesinin istisnai olduğunun kabul edilmesinin bir diğer sonucu, İsrail’in karşılaştığı zorluklar ayarında tedbirler
almasının gerekli olduğudur. Hatta Ariel Sharon açısından “İsrail normal olmayan
problemlerle karşı karşıya olduğundan, varlığını sürdürebilmek için normal olmayan çözüm yolları bulmak zorundadır.”36 Ben-Gurion da Sharon ile aynı görüşü
paylaşmıştır:
“Biz İsraillliler güvenlik problemlerimizi başka halklar gibi veya tarihten örneklerle basit bir şekilde çözemeyiz. Bizim güvenlik problemimiz kendine has
olduğundan, geçmişte veya başkaları için uygun olanlar bizim için geçerli değildir…Durumumuzun ve ihtiyaçlarımızın, coğrafi ve tarihsel olarak kendine
özgülüğü içinde bir güvenlik sağlayamazsak dayanamayız.”37
Yahudilerin istisnai olduğunun kabul edilmesi, liderlerin istedikleri politikaları
uygulamalarını sağlayacak kaynakları elde etmelerini ve desteğini alacak şekilde
toplumu harekete geçirebilmelerini kolaylaştırmıştır. Yahudi halkının yok edilme
tehdidi altında bulunan bir ulus olarak istisnai bir durumda olduğu söyleminin
kullanılmasının 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı’nın kazanılmasına önemli katkısı
olmuştur:
“Yok edilme tehdidinden kaynaklanan yalnızlık duygusu zaferimizin gizli kalmış yanlarından birisidir, ve bunu gelecekteki kararlarımızda kullanmak üzere
hafızalarımıza kazımalıyız.”38
34 Shmuel Sandler, The State of Israel, the Land of Israel The Statist and Ethnonational Dimensions of
Foreign Policy (London: Greenwood Press, 1993), 146.
35 Gil, “Israel’s National Security and the Myth of Exceptionalism,” 415.
36 Ariel Sharon, Warrior (New York: Simon and Shuster Paperbacks, 2001), 531.
37 Gil, Israel’s National Security and the Myth of Exceptionalism, 416.
38 Asher Arian et al., National Security and Public Opinion in Israel (Boulder: Westview Press, 1988), 26.
58
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Yahudilerin söz konusu tecrübelerinin ve istisnai bir ulus olduklarına inanılmasının bir diğer sonucu, Yahudilerin tek dostunun yine Yahudiler olduğu ve Yahudilere yalnızca Yahudilerin (kendi kendine yardım/başkalarına güvenmeme) yardım
edebileceği inancının gelişmesi olmuştur. Bu inanç, Yahudi soykırımı ve diaspora
yaşamında karşılaşılan sıkıntıların bir birikimi olarak meydana gelmiş ve Yahudilerin tehditler karşısında başkalarına güvenmemesi, yalnızca kendilerinin gücüne
dayanmaları gerektiğine işaret etmiştir. Ben-Gurion “unutmamalıyız ki güvenliğimiz kendi gücümüze dayanmaktadır”39 diyerek bu inancı vurgulamış, Sharon
“hepimiz bilmeliyiz ki, kaderimizi başkalarının ellerine emanet edemeyiz”40 ifadesiyle kimseye güvenmeme düşüncesinin hâlen Yahudi kimliğinin bir parçası
olduğunu göstermiştir.
Yahudilerin yaşadığı tarihsel tecrübeler, dış dünya karşısında; yaşanan çevrenin
düşmanca olduğu, hayata olumsuz yaklaşım ve güvensizlik hissi, yalnızca Yahudi
olana güvenme (kendine güven duygusu), diğer uluslardan ayrı olma duygusu ve
öteki karşısında gizliliğe verilen önem gibi farklı özelliklerin liderlerin ve Yahudi
toplumunun değerler sistemine yerleşmesine yol açmıştır.41 Yahudi soykırımı ile
acı tecrübelerle dolu Yahudi tarihinin bir sonucu olarak, Yahudilerin diğer uluslar
gibi olmadığı ve herhangi bir dostunun bulunmadığı ile varlığının sürekli olarak
tehdit altında bulunduğuna dair düşünceler toplumun bilinçaltına yerleşmiştir.42
Sonuç olarak, Yahudi toplumunda diğer uluslar karşısında “biz” ve “onlar” ayrımı ile Yahudilerin “yalnız yaşayan bir ulus” oldukları inancı iyice kökleşmiş,
İsrail’in Araplar karşısında yaşadığı sorunların Yahudilere karşı tarih boyunca
yapılan eziyetlerin bir devamı olduğu varsayılmıştır. Bu nedenle, devletin kuruluşunun üzerinden yaklaşık kırk yıl geçmiş olmasına ve güçlü bir İsrail devletinin
varlığına rağmen; Yahudi toplumu 1986-1994 yılları arasındaki birinci intifada
esnasında Arapların İsrail’i yalnızca ele geçirmeyi değil, Yahudi ulusunu yok etmeyi amaçladığına inanmaya devam etmiştir.43
İsrailli liderler, 1960’lı yıllardan itibaren o zamana kadar dış politika ve İsrail’in
güvenliği ile ilgili yaşanan gelişmelerin de etkisiyle, dünyayı artan bir yoğunlukla
Yahudi karşıtı olarak görmeye başlamışlardır. Bu durum İsrail’in dış politikasına
ve uluslararası gelişmelere verilen tepkilere yansımıştır. Ayrıca, “Yahudi soykırımı ve Yahudi düşmanlığı” söyleminin sıklıkla tekrarlanması, İsrail kamuoyunda
dünyanın düşmanlarla dolu olduğu söyleminin yerleşmesini kolaylaştırmıştır.44
Dolayısıyla, liderlerin izlediği dış politikanın Yahudi ulusunun geçmişinde yaşanan acıların bugünkü yansıması olduğunu ileri sürmek yanlış olmamaktadır. Bu
39 David Ben-Gurion, “Broadcast to the Nation, May 15, 1948,” 15 Mayıs 1948, erişim tarihi 19 Kasım
2013, www.mfa.gov.il/mfa/go.asp?MFAH00yd0.
40 Ari Shavit, “Profiling Prime Minister Sharon Sharon is Sharon,” Ha’aretz Magazine, 12 Nisan 2001,
erişim tarihi 24 Kasım 2013, http://www.cephasministry.com/israel_sharon_sharon.html.
41 Dowty, Israeli Foreign Policy and the Jewish Question, 3.
42 Michael Barnett, “Culture, Strategy and Foreign Policy Change: Israel’s Road to Oslo,” European
Journal of International Relations 5:1 (1999): 11.
43 Dowty, Israeli Foreign Policy and the Jewish Question, 6.
44 Ofira Seliktar, New Zionism and the Foreign Policy System of Israel (Carbondale: Southern Illinois
University Press, 1986), 107.
59
Liderler ve İsrail’in Arap Devletlerine Yönelik Dış Politikası
nedenle, İsrail’in karşılaştığı problemler karşısında olağanüstü önlemlerin uygulanması da tehdidin ciddiyeti oranında rahat olmuştur.
Liderlerin yalnız bir ulus oldukları yönündeki inançları 1956-1957, 1967 ve 1973
yıllarında yaşanan gelişmelerle kuvvetlenmiştir. İsrail, 1956 yılında İngiltere ve
Fransa ile birlikte Mısır’a saldırması üzerine yoğun eleştiri ve baskıya maruz kalmış, Sina Yarımadasından çekilmek zorunda bırakılmıştır. Bu dönemde liderler,
Mısır’ın Akabe Körfezini deniz ulaşımına tekrar açacağının garanti edilmesine
rağmen, uluslararası toplum içerisinde yalnız bırakıldıklarını düşünmüşlerdir.
1967 yılındaki Altı Gün Savaşı’ndan önce Mısır’ın Akabe Körfezi’ni tekrar kapatması üzerine, uluslararası toplum tarafından İsrail’e deniz ulaşımının aksamayacağı yönünde verilen garantilere rağmen, İsrail’in yalnız bırakıldığı ve içinde
bulunduğu zor durumda kimsenin ona yardım etmediği, bu nedenle ulusal varlığı
güvence altına almak için yalnızca İsrail’in askerî gücüne güvenmeleri gerektiğine
inanılmıştır.45 Bu dönemde de liderler Yahudi soykırımına vurgu yapmış, ulusun
varlığının tehdit altında olduğuna yönelik açıklamalarda bulunmuşlardır. Altı Gün
Savaşı öncesi yaşanan gelişmeleri değerlendiren dönemin Dışişleri Bakanı Abba
Eban’a göre “topluca bir suikastla tehdit edilen devletin kendisi, evlatları yirmi
yıl önce daha güçlü bir diktatör tarafından yok edilen bir halkın son sığınağıydı.”46
Dönemin Başbakanı Levi Eshkol’e göre soykırım üzerinden yalnızca 25 yıl geçmiş olmasına rağmen, Yahudi halkının kendini yeniden toparlaması gerekmiştir:
“Yalnızca 25 yıl önce Yahudi halkının üçte biri Nazi düşmanının katil güçleri
tarafından vahşice yok edildi. Yaşamını kurtaranların bağımsızlıklarını kazanmalarının ardından sadece 19 yıl geçti ve ulusal varlığının yıkıntılarını yeniden inşa etmeye başladılar.”47
Yahudilerin geçmişte yaşadığı acıların ve soykırımın anılarından kurtulamayacağı
inancı 1960’lı yıllardan itibaren İsrail dış politikasını etkilemiştir. Bu durum tehdit
algılamalarında da kendini göstermiş, liderlerin diplomasiye şüpheyle yaklaşmasına ve güç kullanımının tercih edilmesine neden olmuştur. Bu kapsamda, Arap
dünyasından kaynaklanan tehditler, tehdit algılamasının ilk sırasına yerleşmiştir.
Arap yetkililerin İsrail’i yok etmeye ve Yahudileri ortadan kaldırmaya yönelik
söylemleri İsrailli liderler tarafından ciddi bir şekilde takip edilmiş ve gerekli önlemler alınmıştır. Bu çerçevede, Nazi yetkililerin benzer tehditlerinin Avrupa’daki Yahudiler ve Yahudi olmayan devlet adamları tarafından ciddiye alınmaması
sonucunda yaşanılan acılar unutulmamıştır. Soykırımın acı hatıraları, Arap devletlerinden kaynaklanan tehditlerin Yahudi halkının varlığını ortadan kaldırmayı
hedeflediği şeklinde yorumlanmasına yol açmış ve ikinci bir Yahudi soykırımının
yaşanmaması için gerekli tedbirlerin alınmasına özen gösterilmiştir.48 Liderler ve
genel olarak Yahudi halkı, Arapların onları Filistin’de neden istemediklerini an45 Dowty, Israeli Foreign Policy and the Jewish Question, 4.
46 Michael Brecher, Decisions in Crisis Israel, 1967 and 1973 (Berkeley: University of California Press,
1980), 38.
47 A.g.e.
48 Dov Waxman, The Pursuit of Peace and the Crisis of Israeli Identity, Defending/Defining the Nation
(New York: Palgrave Macmillan, 2006), 49.
60
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
layamadıklarından, iki toplum arasındaki anlaşmazlığı toprak ve güç mücadelesi
olarak görmemişlerdir. Söz konusu çatışmalar Yahudilerin geçmişte yaşadıklarının ışığında yorumlanmış ve Yahudi halkının varlığının tehlike altında olduğu
varoluşsal bir mücadele içinde oldukları düşünülmüştür.49 Bu nedenle de kendi
görüşleri ve isteklerine karşı çıkanları “Yahudi düşmanı” olarak nitelendirmeye
çalışmışlardır.
Yahudilerin yaşadığı sıkıntılar ve Yahudi soykırımının kötü anıları hayatları boyunca İsrailli liderlerin peşini bırakmamıştır. Menachem Begin gibi bazı liderlerin
aile fertleri toplama kamplarında ölmüş, diğer liderler de fiilen söz konusu olayların içinde bulunmuşlardır. Bu kapsamda, hepsi de başbakanlık yapmış olan Golda
Meir, Menachem Begin, İzak Şamir ve Benjamin Netanyahu’nun karşılaştıkları
sorunlarla ilgili olarak, gerek konuşmalarında, gerek politik kararlarında devamlı
olarak soykırıma ve Yahudilerin diasporada çektikleri sıkıntılara atıf yaptıkları
görülmektedir. Liderlerin düşünce yapılarında var olan bu anılar, özellikle kriz
zamanlarında olağanüstü tedbirlerin alınmasını kolaylaştırıcı bir etki yapmıştır.
Dolayısıyla söz konusu acıların İsrail dış politikası, en önemlisi de Arap devletlerine yönelik politikasında etkilerinin olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır.
Netanyahu, soykırımı yaşamamış ve İsrail’de doğan ikinci nesil bir Yahudi olarak diğerlerinden ayrılmaktadır. Ancak, gerek yetiştirildiği ortam, gerek mensubu
olduğu politik hareket, onun da geçmişte yaşanan acılar ve soykırım üzerinden
politika üretmesine neden olmuştur.
3. MEİR, BEGİN, ŞAMİR VE NETANYAHU
Levi Eshkol’ün 1969 yılında vefatının ardından başbakanlık görevine gelen Golda Meir, Yahudi ulusunun istisnai bir halk ve diğer milletlerle kıyaslanamayacak
farklılıklara sahip olduğu görüşünü savunmuştur. Meir açısından Yahudi tarihi,
İsrail devletine kendine özgü bir takım özellikleri devretmiştir. Yahudilerin “yalnız yaşayan” ve “varlığı sorgulanan” bir ulus olmaları onları diğer milletlerden
ayırmaktadır:
“Biz normal bir halk değiliz, biz sürgün yaşamının ağırlığını taşımaktayız
ve dünya tarafından kabul görmemekteyiz…Siyonizm, ‘yalnız yaşayan ulus’
inancının anormal bir yaklaşım olduğunu ileri sürmektedir. Gerçekte, ‘yalnız
yaşayan ulus’ inancı Yahudi halkının doğal halidir.”50
Meir’in şahsen yaşadığı tecrübeler siyasal yaşamında İsrail’in bekası hakkında
vereceği kararları etkilemiştir. Meir’in ifadelerinden Yahudilerin korunmasız ve
dostu olmayan bir ulus olduğu inancı ve korku kültürünün bilinçaltına yerleştiği
anlaşılmaktadır:
“O pogrom yaşanmadı, fakat o zorbaları beklerken babamın tek yapabildiği
şeyin kapıya tahta çakması olduğunu görmemin beni ne kadar kızdırdığını ve
49 A.g.e., 50.
50 Ilan Peleg and Paul Scham, “Israeli Neo-Revisionism and American Neoconservatism: The Unexplored
Parallels,” Middle East Journal 61:1 (Winter 2007): 86.
61
Liderler ve İsrail’in Arap Devletlerine Yönelik Dış Politikası
bu olaydan ne kadar korktuğumu halen hatırlamaktayım. Ve her şeyden çok
bunun Yahudi olduğum için başıma geldiği duygusuna kapıldığımı hatırlıyorum…Bu duyguyu hayatım boyunca birçok kez yaşadım: Korku, keder, diğerlerinden farklı olma ve yaşamak isteyen birinin daha iyi birşeyler yapması
gerektiği.”51
Soykırımın dünya görüşünü etkilediği İsrailli liderlerin en önemlilerinden birisi
Menachem Begin’dir. Begin’in dünyaya bakışı Vladimir Jabotinsky’nin düşüncelerinden olduğu kadar yaşadığı tecrübelerden de etkilenmiş; İsrail devleti kurulmadan önce yaşadığı sıkıntılar ve Yahudi soykırımının kötü anıları (ebeveynleri
ve ağabeyi toplama kamplarında ölmüştür) hayatı boyunca peşini bırakmamış
ve politik kararlarına damgasını vurmuştur.52 Begin’in uyguladığı politikalarda
soykırıma ilave olarak önde gelen siyonist liderlerinden Jabotinsky’nin önemli
bir etkisi olmuştur. Jabotinsky, diğer siyonist liderlerle siyonizmin nihai hedefi
(müstakbel Yahudi devletinin nasıl olması gerektiği) konusunda yaşadığı görüş
ayrılıkları üzerine 1935 yılında kendi siyonist örgütünü kurmuştur. Jabotinsky’nin
görüşleri İsrail devletinin kurulmasına giden süreçte revizyonist siyonizm olarak
nitelendirilmiştir. Jabotinsky, Dünya Siyonist Örgütü’nden bağımsız olarak kurulması planlanan Yahudi devleti ve Filistin’e yönelik Yahudi göçü konularında
çalışmıştır.53 Araplara yönelik sert ve askerî önlemlerin ön planda olduğu politikaların uygulanmasını savunmuştur. Demir Duvar (Iron Wall) olarak isimlendirdiği
doktrini, İsrail ile Arap komşuları arasında daimi bir savaş halinin varlığını dikte
etmiştir. Birçok siyonistin onu ırkçılıkla damgalamasına rağmen, savunduğu görüşler İsrail toplumunun Araplara karşı sertlik yanlısı politikaları desteklemesini
kolaylaştırmıştır.
Begin, siyasal yaşamı boyunca karşılaştığı sorunları Yahudilerin soykırımda
çektikleri acılara benzeterek cevaplandırmaya çalışmış, İsrail’in kuvvet kullanmasının haklı sebeplere dayandığını ileri sürmüştür.54 Bu kapsamda, Begin’in,
Jabotinsky’nin güce dayalı politikaların uygulanması ile ilgili görüşlerini paylaşmasına rağmen, Jabotinsky’den daha radikal düşüncelere sahip olduğu ve dış
politika kararlarını da bu düşüncelerin etkilediği iddia edilmiştir.55 Begin dünyaya
oldukça karamsar bir bakış açısıyla yaklaşmıştır. Onun açısından dünya tehlikelerle dolu bir yerdir ve bu ortamda devletler hayatta kalabilmek için yaşam mücadelesi vermektedirler. Bu nedenle daimi bir savaş hâli bulunmaktadır. Dolayısıyla
hayatta kalabilmenin tek garantisi güçlü olmak ve bu gücü düşmanlara göstermektir.56
Begin’in revizyonist siyonizm kapsamındaki düşünceleri Yahudilerin diasporada yaşadığı acıların hatıralarından ve Yahudi soykırımından önemli ölçüde et51 Arian, Security Threatened, Surveying Israeli Opinion on Peace and War, 162.
52 A.g.e., 163.
53 Barry Rubin, Israel An Introduction (New Haven and London: Yale University Press, 2012), 222.
54 Waxman, The Pursuit of Peace and the Crisis of Israeli Identity, Defending/Defining the Nation, 55.
55 Ilan Peleg, “The Zionist Right and Constructivist Realism, Ideological Persistence and Tactical
Readjustments,” Israel Studies 10:3 (Fall 2005): 134.
56 Peleg and Scham, Israeli Neo-Revisionism and American Neoconservatism: The Unexplored Parallels, 89.
62
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
kilenmiştir. Begin, Yahudi ulusunun varolma hakkının sorgulanmasını anlamsız
bulmuştur. Bu hak ona Tanrı tarafından verilmiştir ve Yahudi ulusunun tarih boyunca yaşadığı acılar bu hakkın bedelini temsil etmektedir. Çekilen acıların bir
başka anlamı daha vardır: Yahudilere zulmedenler onlara borçludur ve bu nedenle
Yahudilerin yaşama hakkı ile İsrail devletinin varlığını sorgulama hakkına sahip
değildir.57 Yahudi soykırımı da Begin açısından önemli referans noktası olmuştur.
Bu olayı Yahudi ulusunun güvenliği ile ilgili hemen her önemli gelişmede kullanmış ve bu çerçevede Arap-İsrail sorununu da soykırımda yaşanan olaylarla ilişkilendirmiştir. Onun açısından Araplar, Nazilerin yaptığı soykırımın bir benzerini
Filistin’deki Yahudilere uygulamaya çalışmışlardır. Begin kullandığı ifadelerde
Arapları Nazilere, FKÖ’nün kuruluş tüzüğünü Hitler’in Kavgam kitabına, Yaser
Arafat’ı da Hitler’e benzetmiştir. Bu kapsamda, soykırım yalnızca Begin’in politik konuşmalarında değil, dış politika uygulamalarında da kendine yer bulmuş;
1981 yılında Irak’ın nükleer santralinin bombalanması emrini vermesi, yeni bir
Yahudi soykırımının yaşanabileceği endişesinden kaynaklanmıştır. Begin’in bombalamanın ardından İsrail’in uluslararası toplum tarafından kınanması ve yoğun
bir şekilde eleştirilmesi karşısında söyledikleri bu açıdan değerlendirilmelidir:
“Halkımızı korumak için özel bir nedenimiz var: bir buçuk milyon Yahudi
evladı Cyclon B adı verilen gazla zehirlenerek öldürülmüştür. Zehirler arasında fark yoktur. Radyasyon da bir zehirdir…İki, üç veya en çok dört yıl
içinde Saddam Hüseyin üç, dört veya beş bomba üretecek. Böyle korkutucu
bir tehlike karşısında ne yapabilirdik? Hiçbir şey. O zaman, bu ülke ve bu halk
soykırımın ardından yok olacaktı. Yahudi halkının tarihinde başka bir soykırım daha yaşanacaktı. Bir daha asla. Bir daha asla.”58
Yahudi soykırımının olumsuz etkisi, Yahudilerin Yahudi olmayan uluslarla ilişkilerindeki beklentilerinde de görülmüştür. Begin, diğer ulusların Yahudilerin
yaşadığı acılara kayıtsız kaldıklarını ve böyle davranmaya devam edeceklerini
belirtmiş, bir anlamda Yahudilerin yalnız yaşayan bir ulus oldukları ve yalnızca
kendilerine güvenmeleri gerektiğine işaret etmiştir:
“Yahudilere sorun: Bir halkı yok etmek mümkün müdür? Yirminci yüzyılda
milyonlarca kişiyi ortadan kaldırmak mümkün müdür? Ve ‘dünya’ ne söyleyecektir? Masumlar! İnanmak zor, fakat yirminci yüzyılda bile tüm bir halkı
yok etmek mümkündür; ve eğer yok edilen halk Yahudi ulusu ise dünya sessiz
kalacak ve her zamanki gibi davranacaktır.”59
Dünya görüşü Yahudilerin diasporada tarih boyunca yaşadığı sıkıntılardan önemli
oranda etkilenen bir diğer lider Shamir’dir. Shamir geçmişte yaşanılan acıların
bitmediğine, Yahudilerin gelecekte de benzer durumlarla karşı karşıya kalacağına
inanmıştır. Bu nedenle, içinde bulunduğu zamanı geçmişte yaşanılan olaylar
kapsamında değerlendiren Shamir, dünyanın değiştiğini, bölgesel gelişmelerin
57 Arye Naor, “Hawks’ Beaks, Doves’ Feathers Likud Prime Ministers Between Ideology and Reality,”
Israel Studies 10:3 (Fall 2005): 164-165.
58 Waxman, The Pursuit of Peace and the Crisis of Israeli Identity, Defending/Defining the Nation, 56.
59 Menachem Begin, The Revolt Story of the Irgun (New York: Nash Publishing, 1977), 36.
63
Liderler ve İsrail’in Arap Devletlerine Yönelik Dış Politikası
İsrail’in konumunu güçlendirdiğini ve Yahudi halkının varlığına yönelik tehditlerin
azalmakta olduğunu görmek istememiştir.60 Yahudilerin diğer uluslardan farklı
bir geçmişinin olması Shamir açısından İsrail’in de diğer devletlerden farklı bir
konumda olduğunu göstermiştir: “Eğer vatandaşlarının refahını düşünen başka
bir devlet gibi olursak fazla yaşama şansımız bulunmamaktadır.”61 Shamir dış
dünyayı güvenlik odaklı ideolojik bir yaklaşımla algılamış, Filistin’in tarihsel
olarak Yahudilerin anavatanı olduğunu ve barış görüşmelerinde pazarlık konusu yapılmasının yanlış bir davranış olacağını değerlendirmiştir. Bu kapsamda,
Kudüs’ün başkent olarak ilan edilmesi, Osirak reaktörünün bombalanması ve
Golan Tepelerinin ilhak edilmesi kararlarını desteklemiş; bu olayları İsrail’in
güvenliğine katkıda bulunan gelişmeler olarak görmüştür.62
Mücadele ve savaş Shamir’in düşünceleri ve dünya algısında barışın önünde yer
almıştır. Savaşmayan ve varlığı için mücadele etmeyen toplulular yok olmaya
mahkumdurlar. Bu konu İsrail için de geçerlidir ve 1948 yılındaki bağımsızlık
savaşından o güne kadar hiçbir şey değişmemiştir:
“Hâlen bu gerçeğe ihtiyacımız vardır, savaşın gücünün gerçeğine, veya en
azından savaşın kaçınılmaz olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir; çünkü
bu olmadan kişilerin hayatta kalma amacı, ulusun da varlığını sürdürme şansı
bulunmamaktadır.”63
Shamir’in Başbakanlık döneminde uluslararası ortamda önemli gelişmeler
yaşanmıştır. Bu süre boyunca Soğuk Savaş sona ermiş ve İsrail’in düşmanı olan
Arap devletleri kendilerini himaye edecek büyük bir güçten yoksun kalmışlar;
Irak’ın Kuveyt’i işgali Arap dünyasında bölünmelere yol açmış; Filistin Kurtuluş
Örgütü Körfez Savaşı’nda Irak’ı desteklemesinin bir sonucu olarak mali açıdan
çöküntünün eşiğine gelmiştir. Tüm bu gelişmeler bölgesel güç dengesinde İsrail
lehine sonuçlar doğurmasına rağmen Shamir, Birinci Körfez Savaşı’nın hemen
ardından yaptığı açıklamalarla İsrail’in önemli tehditlerle karşı karşıya olduğunu
belirtmiştir. Bu kapsamda:
“Bize ve güvenliğimize yönelen tehditler azalmamıştır. Terör örgütleri İsrail’e,
vatandaşlarına ve dış misyonlarına saldırmaya devam etmektedirler. Ve Arap
devletleri önemli miktarda kitle imha silahları temin etmek için her çabayı
gösteriyorlar. Soğuk Savaş’ın sona ermiş olmasına rağmen, bölgemiz daha
güvenli bir duruma gelmemiştir.”64
Shamir’in Soğuk Savaş sonrası uluslararası ortamın yeniden şekillendiğini kabul
etmemesinin ardında dünyayı Yahudiler ve Yahudi olmayanlar olmak üzere iki
60 Aronoff, From Warfare to Withdrawal: The Legacy of Ariel Sharon, 157.
61 Waxman, The Pursuit of Peace and the Crisis of Israeli Identity, Defending/Defining the Nation, 56.
62 Bernard Reich and David H. Goldberg, Historical Dictionary of Israel (Maryland: The Scarecrow Press,
2008), 449.
63 Avi Shlaim, “The Likud in Power: Historiography of Revisionist Zionism,” Israel Studies, 1:2 (Fall
1996): 290.
64 Waxman, The Pursuit of Peace and the Crisis of Israeli Identity, Defending/Defining the Nation, 87.
64
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
kutuplu görmesinin etkileri bulunmaktadır. Bu çerçevede, Yahudiler diğer uluslardan farklıdırlar ve ayrı bir geçmişe sahiptirler. Yahudi olmayanların dünyasında
yaşananlar Yahudilerin yaşamlarını etkilememektedir. Yahudilerin tehdit altındaki
yaşamları onların diğer uluslarla birarada yaşamalarına engel teşkil etmektedir.
Bu nedenle uluslararası gelişmeler nasıl olursa olsun, İsrail’in komşularıyla bir
barış yapması ihtimali bulunmamaktadır. Dolayısıyla Shamir açısından Soğuk
Savaş’ın sona ermesi ve Arap dünyasının bölünmesi ile FKÖ’nün zayıflaması
İsrail’in kendi tarihi için ilgisiz birer olaydır. Bunlar Yahudi ulusunun ve devletinin kaderini etkileyecek durumda değildirler.65
İsrail’in hâlihazırdaki Başbakanı Netanyahu İran’ın İsrail’in güvenliği açısından
taşıdığı önem konusunda hassas olan İsrailli liderlerdendir. BM Genel Kurulunda
2009 yılında İran liderinin ardından yaptığı konuşmada İsrail açısından İran’dan
kaynaklanan tehditlere vurgu yapmış ve İran rejimi ile Yahudi soykırımı arasında
paralellik kurmaya çalışmıştır. Bu açıklama İsrailli liderlerin tehdit algılamalarında
soykırımı bir analoji olarak kullanmalarının örneklerinden birini oluşturmuştur:
“Birleşmiş Milletler İkinci Dünya Savaşı’nın katliamları ve soykırımın
korkularının ardından kuruldu. Böyle korkunç olayların tekrar etmesini önlemekle görevlendirildi…Dün soykırımın bir yalan olduğunu söyleyen adam
burada bir konuşma yaptı…Yahudi soykırımından altmış yıl sonra altı milyon
Yahudi’nin öldürüldüğünü inkâr eden ve Yahudilerin devleti olan İsrail’i
ortadan kaldırmayı amaçlayan bir adama meşruiyet kazandırıyorsunuz.”66
Netanyahu İran’dan kaynaklanan tehdidi de Nazi tehdidine benzetmiştir. Hatta,
Netanyahu açısından İran’ın nükleer silah sahibi olması, bu tehdidi Yahudiler ve
tüm dünya açısından daha da tehlikeli bir duruma getirmektedir:
“İran rejimi aşırı bir köktencilikten beslenmektedir…Eğer en ilkel fanatizm
en ölümcül silahları elde edebiliyorsa, tarihin ilerlemesi bir süreliğine tersine
çevrilebilir. Ve ilerici ve özgür kuvvetler, ancak insanlığın Nazi’lere karşı kazanılmış zafer gibi korkunç bir şekilde kan dökmesinden ve talihinin dönmesinden sonra üstün geleceklerdir. Bu nedenle, bugün dünyanın karşılaştığı
en büyük tehdit dini köktencilikle kitle imha silahlarının bir araya gelmesidir. Bugün karşılaşılan en acil mücadele Tahran’daki zalimlerin nükleer silah elde etmelerini önlemektir…İran tarafından yönlendirilen terör kuvvetleri
barışı yok etmeye, İsrail’i ortadan kaldırmaya ve dünya düzenini bozmaya
çalışmaktadırlar.”67
65 A.g.e., 87-88.
66 Benjamin Netanyahu, “Address by PM Netanyahu to the UN General Assembly, September 24, 2009,”
Israel Ministry of Foreign Affairs, 24 Eylül 2009, erişim tarihi 25 Kasım 2013, http://www.mfa.gov.il/mfa/
internatlorgs/speeches/pages/address_pm_netanyahu_un_general_assembly_24-sep-2009.aspx.
67 A.g.e.
65
Liderler ve İsrail’in Arap Devletlerine Yönelik Dış Politikası
4. LİDERLER VE GEÇMİŞTE YAŞANAN ACILARLA SOYKIRIMIN DIŞ
POLİTİKAYA YANSIMALARI
Diasporada çekilen sıkıntılar ve İkinci Dünya Savaşı’ndaki Yahudi soykırımının
ardından İsrail’in kurulması ile birlikte Arap devletlerinin topluca bir saldırı gerçekleştirmeleri, Yahudilerin bilinçaltındaki istisnai ulus oldukları inancını güçlendirmiş; İsrailli liderler, karşılaştıkları tehditler karşısında devletin ve toplumun
varlığını devam ettirebilmek için istisnai tedbirler almaları gerektiğini değerlendirmişlerdir.68 Bu nedenle, tehdidinin en yoğun olduğu 1950 ve 1960’lı yıllarda,
Jabotinsky’nin fikir babalığını yaptığı demir duvar politikası kapsamında güce
dayalı politikaların uygulanması ve kuvvet kullanılması güvenlik içinde yaşamanın tek yolu olarak değerlendirilmiştir.69 Dolayısıyla, liderler istisnai ve yalnız
olduğunu değerlendirdikleri Yahudi ulusunun inşa ettiği İsrail devletinin güvenliğinin nasıl sağlanması gerektiğine dair benzer düşüncelerle hareket etmişler ve
Arap dünyasının İsrail’in varlığını kabul etmemesi ve onu ortadan kaldırmaya çalışmasından dolayı İsrail’in Arap devletleri ile olan ilişkilerinin caydırıcılık esası
üzerine düzenlenmesi gerektiğini belirtmişlerdir.70
Bu kapsamda, Ben-Gurion, yürütülecek dış politika konusunda ulusal güvenliğin
diplomasiye göre daha öncelikli bir konu olduğunu belirtmiştir.71 Ben-Gurion’a
göre “eğer güvenlik varsa her şey vardır, güvenlik yoksa hiçbir şey yoktur”,72 dolayısıyla dış politika savunma politikasına hizmet etmelidir. Güvenlik endişeleri
nedeniyle dış politikanın İsrail’in varlığının korunmasına hizmet etmesi gerektiği
Dışişleri Eski Bakanı Abba Eban tarafından da dile getirilmiştir:
“Bir devletin temel dış politika uğraşı yeryüzünden silinmemek olursa, tabii
ki güvenlik önemli bir faktör durumuna gelir. Güvenliği başka bir konunun
ardından ikincil bir konuma getiren bir dış politika anlayışı anlaşılır bir şey değildir. Dolayısıyla güvenlik değerlendirmeleri büyük önem taşımaktaydı. Dışişlerinin anlamı neydi? Silah akışının devamını sağlayarak, ekonomik destek
bularak, en düşük düzeyde bile olsa uluslararası tanınma sağlayarak İsrail’in
güvenliğini artırma anlamına gelmekteydi; fakat tüm bunlar esas olarak güvenlikle ilgilidir. Bunun anlamı şudur; Savunma Bakanlığı öyle ya da böyle
kendi başına bağımsız bir hükümetti. Gerçek budur.”73
68 Gil, “Israel’s National Security and the Myth of Exceptionalism,” 410-411; Moshe Lissak, “The Civilian
Components of Israel’s Security Doctrine: The Evolution of Civil-Military Relations in the First Decade,”
in Israel: The First Decade of Independence, ed. S. Ilan Troen and Noah Lucas (New York: State University
of New York Press, 1995), 575.
69 Uri Bar-Joseph, “Towards a Paradigm Shift in Israel’s National Security Conception,” Israel Affairs
6:3-4 (Spring-Summer 2000): 106.
70 Emmanuel Navon, “From Kippur to Oslo: Israel’s Foreign Policy, 1973-1993,” Israel Affairs 10:3
(Spring 2004): 6.
71 Yoram Peri, The Israeli Military and Israel’s Palestinian Policy: From Oslo to the Al Aqsa Intifada
(Washington: United States Institute of Peace Peaceworks No.47, November 2002), 20.
72 Avi Kober, “Israeli War Objectives into an Era of Negativism,” in Israel’s National Security Towards the
21st Century, ed. Uri Bar-Joseph (London: Frank Cass Publishers, 2001), 177.
73 Avi Shlaim, “Interview with Abba Eban, II March 1976,” Israel Studies 8:1 (Spring 2003): 166-167.
66
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
İsrail’in dış politikası kuruluş yıllarında ve özellikle görevi bırakana kadar Başbakan Ben-Gurion’un liderliğindeki kadro tarafından Yahudi halkının geçmişte
yaşadığı acı tecrübeler, soykırım ve tehdit algılamaları göz önünde bulundurularak oluşturulmuştur. Ben-Gurion, İsrail’in varlığına yönelen en öncelikli tehdit
olarak değerlendirilen Arap devletlerinin topyekün bir saldırısını önlemek maksadıyla, uluslararası ortamda İsrail’in güçlü olduğu izlenimini yaratmaya ve bu
nedenle Arap devletlerinin İsrail’e yönelik her olumsuz hareketini, demir duvar
politikasıyla uyumlu bir şekilde misilleme yaparak, güç kullanarak cezalandırmaya çalışmıştır.74 Ben-Gurion’la birlikte demir duvar politikasının sıkı bir takipçisi
olan Moshe Dayan, 1953-1958 yılları arasında genelkurmay başkanı, 1967 Altı
Gün Savaşı’nda savunma bakanı ve Menachem Begin’in ilk iktidarında dışişleri
bakanı olarak görev yapmış ve Araplara yönelik söz konusu politikaların başlıca
uygulayıcılarından olmuştur. Bu politikanın uygulanması, liderlerin, yalnız bir
devlet olan İsrail’in varlığını korumak için güçlü ve kendi kendine yeterli olması
gerektiği yönündeki fikirleri ile de uyum göstermiştir. Ben-Gurion ve diğerlerine
göre bütün dünya Yahudi ulusunun karşısında yer almıştır ve İsrail’in uluslararası
hukuka uygun olarak meşruiyet sınırları içinde hareket etmeye çalışması İsrail’in
varlığının korunmasını engellemiştir.75
Liderlerin “biz” ve “onlar” yaklaşımı Araplar karşısındaki dış politika davranışlarını etkilemiştir ve liderler bu bakış açısını kullanarak Yahudileri “iyi”, Arapları
“kötü” olarak göstermeye gayret etmişlerdir. Bu kapsamda, söylemlerinde Araplar Nazilere, Arafat da Hitler’e benzetilmiş, Yahudi soykırımının anıları sıklıkla
gündeme getirilerek İsrail hakkında olumsuz değerlendirmeler yapanlar halk düşmanı olarak kınanmıştır.76 Araplar hakkındaki olumsuz söylem zaman içerisinde
Filistinliler hakkında “iki ayaklı hayvanlar” ve “hamamböcekleri” gibi aşağılayıcı
ifadelerin kullanılmasına kadar varmıştır.77
Araplara yönelik geliştirilen olumsuz söylemin ve Arapların Yahudi düşmanı,
İsrail’i ortadan kaldırmayı hedefleyen bir unsur olarak gösterilmesinin İsrail dış
politikası üzerinde önemli etkileri olmuştur. Bu söylemin etkisiyle, İsrail ile Arap
devletleri arasındaki sorunun, Arapların Yahudi düşmanı olmalarından ve Yahudi
halkını yok etmeye çalışmalarından kaynaklandığı; karşı tarafta konuşacak kimse olmadığından sorunun çözümünün siyasal açıdan mümkün olmadığı kabul
edilmiştir.78 Dolayısıyla, bu şartlar altında Arap devletleriyle barış yapılabilmesinin imkânsız olduğuna ve Yahudi ulusunun Arap devletleri karşısında varolmak
74 Avi Shlaim, The Iron Wall Israel and the Arab World (New York: Penguin Books, 2001), 81-94.
75 Jonathan B. Isacoff, “Between Militarism and Moderation in Israel: Constructing Security in Historical
Perspective,” in Redefining Security in the Middle East, ed. Tami A. Jacoby and Brent E. Sasley (Manchester:
Manchester University Press, 2002), 45.
76 Peleg, “The Zionist Right and Constructivist Realism, Ideological Persistence and Tactical
Readjustments,” 136-138; Arye Naor, “The Security Argument in the Territorial Debate in Israel: Rhetoric
and Policy,” Israel Studies 4:2 (Fall 1999): 154.
77 Shlomo Gazit, Trapped Fools: Thirty Years of Israeli Policy in the Territories (London: Frank Cass
Publishers, 2003), 335.
78 Peleg, The Zionist Right and Constructivist Realism, Ideological Persistence and Tactical Readjustments,
138.
67
Liderler ve İsrail’in Arap Devletlerine Yönelik Dış Politikası
için mücadelesine devam etmesi gerektiğine inanılmıştır.79 Söz konusu mücadele askerî yöntemlerle yapılmış; bu kapsamda Yahudi soykırımı, güç kullanımını
meşrulaştıran bir araç olarak kullanılmıştır.80 Arapların Nazilere benzetilerek, İsrail ve Yahudi ulusu için varoluşsal bir tehdit oldukları kabul edilmiş ve tehdidin
ortadan kaldırılması için gerekli her türlü araca başvurulmuştur. Ayrıca, liderler
tarafından, Yahudi soykırımının toplumun hafızasında yarattığı travma gündeme
getirilerek Arap devletlerine ve Filistinli Araplara yönelik şiddet içeren sert politikaların uygulanması kolaylaştırılmaya çalışılmıştır.81
Liderlerin güvenlik algılamalarında üzerinde önemle durdukları, soykırımla paralellik kurmaya çalıştıkları ve İsrail dış politikasının gündemini devamlı meşgul
eden bir diğer konu kitle imha silahları olmuştur. Bu konunun toplum ve liderler
açısından hassas olmasının en önemli nedeni 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan Yahudi soykırımının toplumun hafızasında yaşattığı travmadır. Kimyasal ve biyolojik
silahların gündeme gelmesi Yahudi tarihinin en karanlık sayfalarının hatırlanmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla bu silahlar ulusun varlığına yönelen tehditlerin en önemlilerinden birisi konumundadır82 ve komşu Arap devletlerinden
bu konuda İsrail’e yönelecek bir tehdit, liderlerin üzerinde önemle durmalarını
gerektiren bir güvenlik meselesi olmaktadır. Konunun hassasiyeti ve güvenlikle
ilgili konuların üst sıralarında yer alması, liderlerin bu konudaki söylemlerine de
yansımıştır. Ariel Sharon’a göre:
“1980’lerdeki savunma politikamızın bir hedefi de karşımızda yer alan devletlerin nükleer silah elde etmelerinin engellenmesi olmuştur. İsrail kendisine
karşı yürütülen mücadelede nükleer silahların da yer almasını kabul edemez.
Bu durum bizim için terör dengesi ile ilgili değil, varoluşumuzla ilgili bir konudur. Dolayısıyla böyle bir tehdidi ilk ortaya çıktığı andan itibaren önlemek
zorundayız.”83
Sharon’un yukarıdaki ifadeleri, İsrail’in 1981 yılında Irak’ın Osirak Nükleer
Reaktörü’ne karşı gerçekleştirdiği harekâtı anlamlı kılmıştır. İsrail, Irak’la nükleer silah üretme konusunda yaşadığı durumun bir benzeriyle hâlihazırda İran açısından karşı karşıyadır. Kitle imha silahlarının İsrail güvenlik söyleminde oldukça
hassas bir konumda bulunması, İran’dan kaynaklanabilecek tehdidin boyutlarını
etkilemektedir ve liderler İran’ın nükleer silah üretme kabiliyetine sahip olmasını, söz konusu ülkeye karşı istedikleri politikaların uygulanmasını kolaylaştırma
yönünde kullanmaya çalışmaktadırlar. Halevi ve Oren’e göre nükleer silahlara
sahip bir İran yaşanabilecek yeni bir Yahudi soykırımı ile aynı anlama gelmekte-
79 Naor, The Security Argument in the Territorial Debate in Israel: Rhetoric and Policy, 156.
80 Karin Fierke, Critical Approaches to International Security (Cambridge: Polity Press, 2007), 134.
81 A.g.e., 133.
82 Shlomo Brom, “Is the Begin Doctrine Stil a Viable Option for Israel?,” in Getting Ready for a NuclearReady Iran, ed. Henry Sokolski and Patrick Clawson (Carlisle: Strategic Studies Institute of the US Army
War College, 2005), erişim tarihi 15 Kasım 2013, http://www.isn.ethz.ch/isn/Digital-Library/Publications/
Detail/?ots591=0c54e3b3-1e9c-be1e-2c24-a6a8c7060233&lng=en&id =47904, 134-135
83 A.g.e., 137-138.
68
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
dir.84 Bu çerçevede, İsrail kamuoyunda içinde bulunulan dönemi 1930’lu yıllarda Yahudilerin yaşadığı sıkıntılar karşısında kayıtsız kalan uluslararası toplumla
karşılaştıran yorumlar yapılmakta ve İran’ın nükleer silah kullanmadan bile İsrail
toplumunu rahatsız ettiği ifade edilmektedir. Ancak, söz konusu tehdidin İsrail’in
varlığını hedef aldığının iddia edilmesi, askerî önlemler de dâhil olmak üzere yetkililerin normal şartlar altında uygulamakta zorlanacakları politikaları uygulamalarına fırsat verme ihtimalini doğurmaktadır.85
84 Yossi K. Halevi and Michael B. Oren, “Israel’s Worst Nightmare Israel Cannot Live with a Nuclear Iran,”
The New Republic, 30 Ocak 2007, erişim tarihi 26 Kasım 2013, http://www.aish.com/jw/me/48930387.
html.
85 Ian S. Lustick, “Abandoning the Iron Wall: Israel and ‘the Middle Eastern Muck’,” Middle East Policy
XV:3 (Fall 2008): 48-49.
69
Liderler ve İsrail’in Arap Devletlerine Yönelik Dış Politikası
KAYNAKÇA
Arian, Asher, et al. National Security and Public Opinion in Israel. Boulder:
Westview Press, 1988.
Arian, Asher. Security Threatened, Surveying Israeli Opinion on Peace and War.
New York: Cambridge University Press, 1995.
Aronoff, Myron J. “The Origins of Israeli Political Culture.” in Israeli Democracy
under Stress, ed. Ehud Sprinzak and Larry Diamond, Boulder: Lynne Rienner,
1993, 47-63.
Aronoff, Yael S. “From Warfare to Withdrawal: The Legacy of Ariel Sharon.”
Israel Studies 15:2 (2010): 149-172.
Bar-Joseph, Uri. “Towards a Paradigm Shift in Israel’s National Security Conception.” Israel Affairs 6:3-4 (2000): 99-114.
Barnett, Michael. “Culture, Strategy and Foreign Policy Change: Israel’s Road to
Oslo.” European Journal of International Relations 5:1 (1999): 5-36.
Barnett, Michael. “The Israeli Identity and the Peace Process: Re/creating the Un/
thinkable.”, in Identity and the Foreign Policy in the Middle East, ed. Michael
Barnett and Shibley Telhami, New York: Cornell University Press, 2002, 58-87.
Begin, Menachem. The Revolt Story of the Irgun. New York: Nash Publishing,
1977.
Ben-Gurion, David. “Broadcast to the Nation, May 15, 1948.” 15 Mayıs 1948,
erişim tarihi 19 Kasım 2013, www.mfa.gov.il/mfa/go.asp?MFAH00yd0.
Brecher, Michael. The Foreign Policy System of Israel Setting, Images, Process.
London: Oxford University Press, 1972.
Brecher, Michael. Decisions in Crisis Israel, 1967 and 1973. Berkeley: University of California Press, 1980.
Brom, Shlomo. “Is the Begin Doctrine Stil a Viable Option for Israel?” in Getting Ready for a Nuclear-Ready Iran, ed. Henry Sokolski and Patrick Clawson,
Carlisle: Strategic Studies Institute of the US Army War College, 2005, 133-158,
erişim tarihi 15 Kasım 2013, http://www.isn.ethz.ch/isn/Digital-Library/Publications/Detail/?ots591=0c54e3b3-1e9c-be1e-2c24-a6a8c7060233&lng=en&id
=47904.
Brown, Chris ve Kirsten Ainley. Understanding International Relations. New
York: Palgrave Macmillan, 2005.
70
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Çevik, Abdülkadir. Politik Psikoloji. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2010.
Dowty, Alan. “Israeli Foreign Policy and the Jewish Question.” Middle East Review of International Affairs 3:1 (March 1999): 1-13.
Elizur, Judith. “The Fracturing of the Jewish Self-Image: The End of ‘We Are
One’.” in Israel: The First Hundred Years, Volume III Israeli Politics and Society
Since 1948 Problems of Collective Identity ed. Efraim Karsh, London: Frank Cass
Publishers, 2002, 14-30.
Erişen, Elif. “An Introduction to Political Psychology for International Relations
Scholars.” Perceptions XVII:3 (Autumn 2012): 9-28.
Fierke, Karin. Critical Approaches to International Security. Cambridge: Polity
Press, 2007.
Gazit, Shlomo. Trapped Fools: Thirty Years of Israeli Policy in the Territories.
London: Frank Cass Publishers, 2003.
Gil, Merom. “Israel’s National Security and the Myth of Exceptionalism.” Political Science Quarterly 114:3 (Fall 1999): 409-434.
Gilpin, Robert G. “The Richness of the Tradition of Political Realism.” International Organization 38:2 (Spring 1984): 287-304.
Halevi, Yossi K. and Michael B. Oren. “Israel’s Worst Nightmare Israel Cannot
Live with a Nuclear Iran.” The New Republic, 30 Ocak 2007, erişim tarihi 26 Kasım 2013, http://www.aish.com/jw/me/48930387.html.
Hermann, Margaret G. “Political Psychology as a Perspective in the Study of Politics.” in Political Psychology ed. Kristen Renwick Monroe, New Jersey: Lawrence Erlbaum Associates, Publishers, 2002, 43-60.
Isacoff, Jonathan B. “Between Militarism and Moderation in Israel: Constructing
Security in Historical Perspective.” in Redefining Security in the Middle East, ed.
Tami A. Jacoby and Brent E. Sasley, Manchester: Manchester University Press,
2002, 41-61.
Kober, Avi. “Israeli War Objectives into an Era of Negativism.” in Israel’s National Security Towards the 21st Century, ed. Uri Bar-Joseph, London: Frank Cass
Publishers, 2001, 176-201.
Kuklinski, James H. “Introduction: Political Psychology and the Study of Politics.” in Thinking About Political Psychology, ed. James H. Kuklinski, Cambridge: Cambridge University Press, 2002, 1-20.
Levy, Jack S. “Political Psychology and Foreign Policy.” in Oxford Handbook of
Political Psychology, ed. David O. Sears, Leonie Huddy and Robert Jervis, New
York: Oxford University Press, 2003, 253-284.
71
Liderler ve İsrail’in Arap Devletlerine Yönelik Dış Politikası
Lissak, Moshe. “The Civilian Components of Israel’s Security Doctrine: The
Evolution of Civil-Military Relations in the First Decade.” in Israel: The First
Decade of Independence, ed. S. Ilan Troen and Noah Lucas, New York: State
University of New York Press, 1995, 575-591.
Lustick, Ian S. “Abandoning the Iron Wall: Israel and ‘the Middle Eastern Muck’.”
Middle East Policy XV:3 (Fall 2008): 30-56.
Mclaurin, Ronald D. et al. Foreign Policy Making in the Middle East: Domestic
Influences on Policy in Egypt, Iraq, Israel and Syria. New York: Praeger Publishers, 1977.
Naor, Arye. “The Security Argument in the Territorial Debate in Israel: Rhetoric
and Policy.” Israel Studies 4:2 (Fall 1999): 150-177.
Naor, Arye. “Hawks’ Beaks, Doves’ Feathers Likud Prime Ministers Between
Ideology and Reality.” Israel Studies 10:3 (Fall 2005): 154-191.
Navon, Emmanuel. “From Kippur to Oslo: Israel’s Foreign Policy, 1973-1993.”
Israel Affairs 10:3 (Spring 2004): 1-40.
Netanyahu, Benjamin. “Address by PM Netanyahu to the UN General Assembly,
September 24, 2009,” Israel Ministry of Foreign Affairs, 24 Eylül 2009, erişim
tarihi 25 Kasım 2013, http://www.mfa.gov.il/mfa/internatlorgs/speeches/pages/
address_pm_netanyahu_un_general_assembly_24-sep-2009.aspx.
Peleg, Ilan. “The Zionist Right and Constructivist Realism, Ideological Persistence and Tactical Readjustments.” Israel Studies 10:3 (Fall 2005): 127-153.
Peleg, Ilan and Paul Scham. “Israeli Neo-Revisionism and American Neoconservatism: The Unexplored Parallels.” Middle East Journal 61:1 (Winter 2007):
73-94.
Peri, Yoram. The Israeli Military and Israel’s Palestinian Policy: From Oslo to
the Al Aqsa Intifada. Washington: United States Institute of Peace Peaceworks
No.47, November 2002.
Reich, Bernard. “Themes in the History of the State of Israel.” American Historical Review 96:5 (December 1991): 1466-1478.
Reich, Bernard and David H. Goldberg. Historical Dictionary of Israel. Maryland: The Scarecrow Press, 2008.
Roberts, Samuel. J. Survival or Hegemony: The Foundations of Israeli Foreign
Policy. Baltimore: The John Hopkins University Press, 1973.
Rubin, Barry. Israel An Introduction. New Haven and London: Yale University
Press, 2012.
72
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Sandler, Shmuel. The State of Israel, the Land of Israel The Statist and Ethnonational Dimensions of Foreign Policy. London: Greenwood Press, 1993.
Segev, Tom. The Seventh Million The Israelis and the Holocaust. New York: Henry Holt and Company Publishers, 1991.
Seliktar, Ofira. New Zionism and the Foreign Policy System of Israel. Carbondale:
Southern Illinois University Press, 1986.
Shlaim, Avi. “The Likud in Power: Historiography of Revisionist Zionism.” Israel Studies 1:2 (Fall 1996): 278-293.
Shlaim, Avi. The Iron Wall Israel and the Arab World. New York: Penguin Books,
2001.
Shlaim, Avi. “Interview with Abba Eban, II March 1976.” Israel Studies 8:1
(Spring 2003): 153-177.
Sharon, Ariel. Warrior. New York: Simon and Shuster Paperbacks, 2001.
Shavit, Ari, “Profiling Prime Minister Sharon Sharon is Sharon,” Ha’aretz Magazine, 12 Nisan 2001, erişim tarihi 24 Kasım 2013, http://www.cephasministry.
com/israel_sharon_sharon.html.
Sofer, Sasson. Zionism and the Foundations of Israeli Diplomacy. Cambridge:
Cambridge University Press, 1998.
Telhami, Shibley and Michael Barnett. “Introduction: Identity and Foreign Policy
in the Middle East.” in Identity and the Foreign Policy in the Middle East, ed.
Michael Barnett and Shibley Telhami New York: Cornell University Press, 2002,
1-25.
Tetlock, Philip E. “Social Psychology and World Politics.” in Handbook of Social
Psychology, ed. Susan Fiske, Daniel Gilbert and Gardner Lindzey, New York:
McGraw-Hill, 1998, 866-912.
Viotti, Paul R. and Mark V. Kauppi. International Relations Theory: Realism,
Pluralism, Globalism. New York: Macmillan, 1987.
Waxman, Dov. The Pursuit of Peace and the Crisis of Israeli Identity, Defending/
Defining the Nation. New York: Palgrave Macmillan, 2006.
73
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014, ss.75-87
A Constructivist Analysis of Israel’s Nuclear Policy
İsrai̇ l’i̇ n Nükleer Poli̇ ti̇ kasının Konstrükti̇ vi̇ st Analizi
Teslim Tarihi: 6 Ağustos 2014
Kabul Tarihi: 30 Ağustos 2014
Tuğçe ERSOY*
Abstract
According to social constructivism, material resources acquire meaning for human action through the structure of shared knowledge in which they are embedded and identities shape the actor’s material and non-material interests. This article would seek to examine Israel’s constructed meaning of nuclear weapons and
to analyze Israel’s nuclear policy from a social constructivist perspective. It is argued that having nuclear weapons for Israel, is the prominence of Zionist design.
The aim is to protect the existence of the state while preserving its “Jewishness”;
simply to safeguard the identity. It is also argued that Israel’s nuclear policy as
deterrent factor vis-à-vis Arab attacks, has not only failed but also fueled a nonconventional arms race in the region since Israel is perceived as a threat in the
Arab shared knowledge.
Keywords: Social Constructivism, Nuclear weapons, Israel’s nuclear policy, Regional culture in the Middle East
Öz
Sosyal inşacılığa göre, somut kaynaklar bağlı oldukları ve paylaşılan bilgi yapısı
aracılığıyla insan eylemlerinde bir anlam kazanırlar ve kimlikler aktörlerin maddi
ve maddi olmayan çıkarlarını şekillendirir. Bu çalışma İsrail’in nükleer silahlar için inşa ettiği anlamları incelemeyi ve İsrail’in nükleer politikasını sosyal
inşacı bakış açısınmdan analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın yazarı, İsrail
için nükleer silahlara sahip olmanın, Siyonist politika tasarımının bir devamı
olduğunu tartışmaktadır. Bundan amaç, devletin “Yahudi” karakterini ve aynı
zamanda da varlığını koruma ve güvence altına almaktır. Buna ek olarak, yazar, İsrail’in Arap saldırıları karşısında caydırıcı olduğunu düşündüğü nükleer
politikasının başarısız olduğunu; bölgede geleneksel olmayan (non-conventional)
silah yarışını da tetiklediğini öne sürmektedir.
Anahtar Kelimeler: Sosyal inşacılık, Nükleer Silahlar, İsrail’in Nükleer Politikası,
Ortadoğu Bölgesel Kültürü
*
Research Assistant, Institute of Middle East Studies, Marmara University, Istanbul
75
A Constructivist Analysis of Israel’s Nuclear Policy
INTRODUCTION
With the proclamation of its state, Israel found itself in a state of war. Even after
the proclamation; a state of war continued. As a result, Israel‘s sense of insecurity
increased with national security dominating the national agenda. Additionally, Israel‘s vulnerability i.e. small size, small density of population, lack of tactical
depth and total absence of operational and strategic depth, nurtured the security
oriented tendencies leading to the formation of the national agenda.
The domination of Israel‘s decision-making processes by security has also influenced its foreign policy as well as economic and social policy. Heller argues that
the expansive notion of security blurred the distinction between the army and
society. He supports his assumption with a speech given by Ben Gurion to the
Knesset in 1955, according to whom;
“In our case, security plays a more important role than in other countries and it
does not depend only our army…. Security means the settlement of empty regions, the dispersal of the population… Security means the conquest of maritime and air space… Security requires economic independence; it requires the
development of research and scientific skills.”1
In other words, security is sacred in Israel. Departing from the notion developed
by researchers which define Israel as a “nation in arms”, Kimmerling concludes
that militarism has become a factor in Israeli society from the very beginning of
the state since the arms and management of violence came to be perceived as
routine and an integral part of the Israeli-Jewish culture.2
The strategic environment in which Israel found itself during the period of its
consolidation, dictated a posture of military deterrence which had a defensive
strategic purpose since Israel had no political justification for launching a war;
even though its operational content was offensive.3 Conceived in the 1950s, the
Israeli security conception was based on certain premises which included; the demographic asymmetry between the combatant sides i.e. fewer Jews than Arabs;4
the immense demographic discrepancy between the Jewish settler society and its
Arab environment, and settlements as a tool in determining the state’s geographical and political boundaries.5 These premises transformed Israel into a status quo
preserving power. Hence the sole objective of the Israeli military was designated
to defending the country against a hostile Arab environment. Since the fundamental threat to Israel‘s existence was a surprise Arab attack, Israel had to be prepared
1 Mark .A. Heller, Continuity and Change in Israeli Security Policy, (London: Oxford University Press,
2000), 16
2 Baruch Kimmerling, Clash of Identities: Explorations in Israeli and Palestinian Societies, (New York:
Columbia University Press, 2008), 135
3 Heller, Continuity and Change in Israeli Security, 10
4 Shai Feldman, Abdallah Toukan, Bridging the Gap: A Future Security Architecture for Middle East,
(Oxford: Rowman & Littlefield Publications, 1997), 9
5 Kimmerling, Clash of Identities, 159-160
76
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
for the worst case scenario; thus it sought to develop a high quality strategic warning capability and a quick response to external threats.
Based on cumulative deterrence, limited military decision and excessive use of
force, both in limited conflict settings and general wars,6 Israel adopted a national
security doctrine to overcome the Arab states’ quantitative advantage. According
to Israeli thinking, in order to persuade the Arabs to accept peace, military victory was not sufficient. What would convince the Arab states to make peace with
Israel would be an understanding that they could not destroy Israel and that the
price of this conflict would be very high. Hence, the Israeli strategy of cumulative
deterrence would persuade Arab states that there was no alternative to this political accommodation.7
With the Cold War, a new unconventional threat began to occupy the agendas
of the international powers: that of nuclear war. During Cold War years, there
occurred a balance of threat, since the two powers the USSR and the U.S., had
nuclear capability which played a deterrent role. Whilst, at the same time, nuclear
proliferation continued, with those states, who felt insecure, searching for the
ways to go nuclear.
Since its inception, Israel has sought to increase its level of security by any means,
including nuclear weapons, through which it hoped to deter possible Arab attacks.
Questions however remain. Why have Israeli politicians decided to develop a
weapon which is the most terrible instrument of destruction? What might be the
motivations behind this decision? Was Israel really threatened with annihilation
or was that just rhetoric or misperception?
Material resources acquire meaning for human action through the structure of
shared knowledge in which they are embedded. Nuclear weapons also constitute
social facts according to constructivist terminology, since they illustrate a state’s
commitment to its constructed social purpose, i.e. identity and interests (power,
prestige and dominance). In light of this background, this article seeks to analyze
Israel’s nuclear policy from a social constructivist perspective. This article will
also assess Israel’s constructed meaning of nuclear weapons.
I argue that having nuclear weapons for Israel, is the prominence of Zionist design. The aim is to protect the existence of the state while preserving its “Jewishness”; as a means of protecting its identity. I also argue that Israel’s nuclear policy
as deterrence vis-à-vis Arab attacks has not only failed but also fueled a nonconventional arms race in the region as Israel is perceived as a threat in the Arab
shared knowledge. As long as the two sides perceive each other as a threat, there
is no possibility of constructing a shared knowledge for a viable peace settlement
and therefore the sense of insecurity will continue to foster conflict and hostility.
6 Zeev Maoz, Defending the Holy Land: A Critical Analysis of Israel’s Security & Foreign Policy, (Ann
Arbor: University of Michigan Press, 2006), 15
7 Feldman and Toukan, Bridging the Gap, 12
77
A Constructivist Analysis of Israel’s Nuclear Policy
The study will proceed in three steps. First, the politics of nuclear weapons will be
evaluated according to social constructivism and the social factors behind the reasoning of acquiring nuclear weapons will be examined. Second, Israel’s nuclear
policy will be analyzed via social constructivism in order to unearth the motivations for going nuclear. And finally, the regional culture in the Middle East would
be observed so as to find cultural factors that drive Israel’s nuclear policy.
1. NUCLEAR POLITICS AND SOCIAL CONSTRUCTIVISM
Social constructivism contends that social reality and information is constructed
and that social actors, structures and information have a role in the composition of
the social reality. This reality is shaped in an inter-subjective context which constitutes the social structures in which the identities and interests of social actors
are constructed during social interaction. Therefore, constructivism argues that
actors construct their social contexts and at the same time these contexts construct
actor’s identity. In other words, actors and structures are mutually constructed.
According to constructivism, states are social entities while international relations
are social spaces. Thus, international politics is an inter-subjective reality based
on rules and norms that shape the decisions which lead to action/inaction from
which a specific meaning is derived. According to Alexander Wendt, social structures have three elements: shared knowledge, material resources and practices.
While shared knowledge and understanding define the nature of relationships,
the social structures; material resources acquire meaning through the structure
of shared knowledge.8 Thus, material capacities explain nothing unless they pass
through a belief system.
Constructivism understands the international structure as constructed through
shared knowledge. In such a structure, the threat perception becomes more important since the more the knowledge is shared the less would be the threat perception. State identities rooted in domestic socio-cultural milieus, produce understandings of one another over differences in identity and practice.9 The alliance
patterns which emerged during the Cold War is an example for this assumption.
States enhance their security and sovereignty through weapons. In this context,
nuclear weapons are sought for their strategic importance as a means of deterrence. Pakistan’s nuclear program, for example, emanates from the country’s insecurity vis-a-vis India, whilst India’s program is a response to its insecurity from
China.10 Owning nuclear technology has been important since it was introduced
in the international arena. During the Cold War, it was a symbol of power and
prestige between the superpowers. In terms of the security and survival of states,
nuclear weapons were championed as the most effective deterrent ever. However,
8 Alexander Wendt, “Constructing International Relations”, International Security, Vol.20, No.1, (1995),
73-74
9 Tedd Hopf, “The Promise of Constructivism in International Relations Theory”, International Security,
Vol. 23, No.1, (1998), 186
10 Jo-Ansie van Wyk, Linda Kinghorn, “The International Politics of Nuclear Weapons: A Constructivist
Analysis”, South African Journal of Military Studies, Vol.35, No. 1, (2007), 26
78
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
it should be pointed out that the countries’ decision to acquire nuclear weapons
is not necessarily confined to security considerations. The values attributed to
this weapon adds further dimensions for the motivation of going nuclear. Nuclear
weapons have a symbolic nature, that of the ultimate and invulnerable weapon.
The motives behind nuclear choice are thus bound to the socially constructed values attached to such weapons.11 According to Scott Sagan, nuclear weapons are
more than the tools of national security and they are not only political objects of
considerable importance in domestic debates but also they can serve as international normative symbols of modernity and identity.12
As the international architecture changed following the end of the Cold War
and new actors and new modes of warfare were introduced to the international
politics,13 nuclear proliferation has become more complex. The danger posed by
uncontrolled proliferation, compelled international leaders to consider various
strategies, one of which was the establishment of norms. Global norms would
create shared knowledge, and therefore would trigger change towards non-proliferation. As the perception of fear and threat would diminish, the move towards
acquiring nuclear weapons would also decrease. The four phases of establishing
norms, that of normative emergence, innovation, construction and consolidation,14
have proved to be successful from certain perspectives. While nuclear testing was
legitimate and prestigious during the 1960s, it has become illegitimate in our era.
During the same years, joining the “nuclear club” represented prestige, but today
the rhetoric of adhering to the NPT15 is favored whilst non-signatory states are
criticized.
From another perspective, it should be noted that establishing international norms
concerning nuclear non-proliferation has its limits. State identity plays a great
role in this issue. As long as there are certain social facts that are constructed
according to a state’s situation vis-à-vis its conflictual environment, the decision
to acquire nuclear weapons is likely to be positive as the conflict has become an
inter-subjective reality. Therefore, like military organizations, nuclear weapons
“can be envisioned as serving functions similar to those of flags, airlines and
Olympic teams: they are part of what modern states believe they have to possess
to be legitimate.”16
11 Karsten Frey, “The Psychology of Nuclear Choice”, Journal of Genocide Research, Vol. 9, No.3,
(2007), 369
12 Scott Sagan, “Why Do States Build Nuclear Weapons?”, International Security, Vol.21, No.3, (1996), 55
13 For a detailed analysis of those changes see Mary Kaldor, New and Old Wars: Organized Violence in a
Global Era, (Cambridge:Polity Press, 2006)
14 van Wyk and Kinghorn, The International Politics of Nuclear Weapons: A Constructivist Analysis,
28-30
15 Known as Non-Proliferation Treaty, NPT is an international treaty opened for signature in 1968.
Its objective is to prevent nuclear weapons and the development of its technology and to promote the
peaceful use of nuclear energy. According to NPT, five following states are recognized as nuclear-weapon
states: U.S., Russia, U.K., France and China. India, Pakistan and North Korea are believed to have
nuclear weapons.
16 Sagan, Why Do States Build Nuclear Weapons, 74
79
A Constructivist Analysis of Israel’s Nuclear Policy
2. SOCIAL FACTORS BEHIND ISRAEL’S NUCLEAR CHOICE
The role of social facts and inter-subjective realities are the important elements
in contributing to Israel’s acquisition of nuclear weapons. How does Israel construct realities, identity and nuclear norms vis-à-vis Arab world by which it is
contained? Three social factors determine Israel’s position with regard to nuclear
weapons.
The first is “geopolitical realities”. These realities determine Israel’s construction
of nuclear norms. The security reasons drive Israel to power dominance in the
region. This stems from the inter-subjective reality that has grown out of the belief
that Israel has to be powerful so as not be destructed or annihilated.
“The history of the conflict between Israel and the Arab world” is also influential
on Israel’s construction of nuclear norms. Both sides have constructed an intersubjective reality vis-à-vis each other. Both sides do not trust each other; neither
of them believe in the possibility of a reconciliation, and have nurtured a negative
identity towards each other. Years of interaction has led to the kind of social learning mentioned above and this learning has shaped the identities and interests of
both sides’. Consequently, the conflict is fostered continuously and both sides see
the other as the victimizer. During such a process which is marked by the “otherization”, a possible attack is always perceived to be on the agenda. For this reason,
acquiring nuclear weapons as a deterrent factor in order to protect the existence
of Israel as a Jewish state has become inevitable from the Israeli point of view.
Israel pivots upon the idea that the state will maintain its independence through
self-reliance. This corporate identity which refers to the state’s intrinsic qualities
such as norms and beliefs constructs a social identity which refers to sets of meanings that the state attributes to itself17 and in turn continuously constructs Israel’s
interests and interactions. Since its inception, Israel constructed its state identity
on democracy and Western values; and in terms of its interests, on protecting the
Jews against extermination, a reality which the Jewish people have faced throughout their history. Hence, in order not to have the Holocaust repeated, Israel has
pursued the development of its nuclear program. At this point, it might be asserted
that the motivation for acquiring nuclear weapons which are conceived as totems
of power, is the actor’s perception of fear, not the existing danger.18
Israel’s self-image is constructed by this fear of persecution and annihilation; to
support this posture, Israel has rearranged its perceptions, evaluations and opinions. It perceives Arab states as Nazi Germany and keeps drawing parallels between Nazis and Arab leaders depending on their rhetoric. To perceive that its
decisions (in our case acquiring nuclear weapon) are correct, what is achieved is
17 For types of state identities see Alexander Wendt, “Collective identity formation and the international
state”, The American Political Science Review, Vol.88, No.2, 384-387 and Alexander Wendt, Social
Theory of International Relations, (Cambridge: Cambridge University Press, 1999), Chapters 5 and 7.
18 Frey, The Psychology of Nuclear Choice, p.374
80
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
attributed more value while what is sacrificed is devalued. This is what Robert
Jervis refers as “cognitive dissonance”.19
National identity plays an important role on the decision making processes of
going nuclear. Jacques Hymans’ national identity conception sheds light on the
role of individual understandings of nuclear norms. According to Anthony Smith,
national identities are composed of common understanding, desires, opinions, a
common ideology and cultural dimensions.20 In this sense, national identities are
social facts grounded in inter-subjective understandings. This inter-subjective
influence determines the decisions of the leaders. Thus, decisions are made via
collective memory, and according to Hymans, via recall of emotional memories.
Recall of emotional memories may impact the choices in two ‘pathways’: cognitive and emotional. In the emotional pathway, past emotions are reactivated.21
In the case of Israel, the Holocaust reignites the original feeling of fear, with no
decay over time. Two aspects of Holocaust have left everlasting impressions on
Jews: Security is not just the safeguard of political values, institutions and a way
of life; but it means the very existence of the people; and secondly, the experience of the Holocaust has taught the Jews that security is too important to be left
to others22 as a result of which self-reliance counts. The memories are still fresh
in the collective consciousness of the Jews. This was the case just before the Six
Day War in 1967 whereby the people in Israel were so fearful of destruction23
by the Arab states that the victory was welcomed as a divine miracle and not as
a result of military superiority. In the same vein, the distribution of gas masks to
Israeli citizens for protection against a possible chemical attack from Iraq during
the Gulf War, might be interpreted in light of this collective memory. Ultimately,
it is obvious that fear is the driving force in Israel’s decision to acquire nuclear
weapons.
However, in the case of Israel, fear should be understood as perceived imminence
of not only physical but also emotional danger; because states may have a view of
their circumstances which have very little connection to reality.24 Fear has several
effects on the decision maker. Due to the feeling of fear, the threat perception level
might be higher than the threat’s actuality; thus the reaction is produced in kind.
19 Jervis, barrowing from Leon Festinger’s theory of cognitive dissonance, seeks to analyze perception
and misperception in international relations and contends that the existence of dissonance, being
psychologically uncomfortable, motivates the person in trying to reduce dissonance. When dissonance
is present, the person will actively avoid situations and information which would likely increase the
dissonance. Robert Jervis, Perception and Misperception in International Relations, (Princeton: Princeton
University Press, 1976), 382
20 Anthony Smith, Milli Kimlik, translated by Bahadır Sina Şener, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2007), 27
21 Jacques E.C. Hymans, The Psychology of Nuclear Proliferation:Identity, Emotions, and Foreign
Policy, (Cambridge: Cambridge University Press, 2006), 27-28
22 Edwin S. Cochran, “Israel’s Nuclear History”, Israel Affairs, Vol. 6, No.3-4, 2000, 132
23 For the situation of the Israelis before the war see Michael Oren, Six Days of War: June 1967and the
Making of theModern Middle East, (Oxford: Oxford University Press, 2002), 136-137
24 Frey, The Psychology of Nuclear Choice, 384
81
A Constructivist Analysis of Israel’s Nuclear Policy
Owing to fear, decision makers might react hastily based on his/her stereotypes.25
At the end of the process of interpreting the threat; the fear, not the danger, is
likely to decrease. This is because, it is the existing fear collated with collective
memories that is the cause of the threat perception. Therefore, in order to decrease
fear; there is no symbol of power more powerful than nuclear weapons, since having a nuclear bomb would have a psychological impact on the nation and it will
decrease the feeling of insecurity.
David Ben Gurion’s greatest concern following the War of 1946 was the possibility of a second Holocaust. Moreover, Palestinian leader Hajj Amin al-Husseini’s
visit to Hitler and his alleged support-in the eye of the Jews- for his final solution
to the Jewish question contributed to Ben Gurion’s thinking.26 This perspective
was established in the early years of Israel. It was Ben Gurion’s perception of the
threat from hostile Arab states that led to the establishment of the Research and
Planning Branch within the Ministry of Defense, the task of whom was to measure the level of uranium at the Negev desert as early of 1948.
At this point, it should be noted that Israel is considered to be an undeclared second generation nuclear power according to the nuclear proliferation literature.27
Regarding its nuclear capability, since its inception Israel has pursued the strategy
of deliberate ambiguity. Today, Israel’s nuclear policy relies on three principles.
These are that Israel:
1) Does not possess nuclear weapons,
2) Will not be the first to launch nuclear war in Middle East
3) Has the scientific and technologic capacity to produce nuclear weapons.28
The primary Israeli concern that led the state to adopt a nuclear policy was the
possible attack from a unified Arab coalition which had gained the support of
the Soviet Union in order to destroy the Jewish state. As the years passed by and
despite a series of peace agreements between Israel and certain Arab states, these
kind of concerns were objectified in time and were settled in an inter-subjective
context. Ultimately, the shared knowledge constructed within this context has
shaped the opinions of the leaders. Many Israeli decision makers have viewed the
anti-Israeli and sometimes the anti-Semitic-rhetoric of Arab leaders, journalists
and intellectuals as evidence of an overall intent to destroy the Jewish state.29
25 Hymans, The Psychology of Nuclear Proliferation, 28-30
26 For a detailed analysis of Husseini’s period in Germany see Zvi Elpeleg, Filistin Ulusal Hareketinin
Kurucusu Hacı Emin El Hüseyni, translated by Dilek Şendil, (İstanbul: İletişim Yayınları, 1999), 116-130
27 Cochran, Israel’s Nuclear History, 129
28 Ibid., 140
29 Zeev Maoz, “The Mixed Blessing of Israel’s Nuclear Policy”, International Security, Vol. 28, No.2,
2003, 48
82
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
3. ISRAEL’S NUCLEAR POLICY AND REGIONAL CULTURE IN THE
MIDDLE EAST
Ideas of peace and security in various regional and cultural contexts are shaped
according to different concepts and experiences. These concepts and experiences
might be useful to non-proliferation and arms control but on the other hand, they
contribute to proliferation and armament. Culture is composed of widely shared
beliefs, traditions and symbols that determine a state’s or a society’s interests
and values with respect to security and stability. Culture either presents decisionmakers with a limited range of options or it acts as a lens that alters the appearance
and efficacy of different choices.30
As for strategic culture; it has both a societal and international dimension. Societal aspects of the strategic culture is concerned with the historical experiences
that shape the attitudes regarding security, war and nuclear norms. Thus, societal
element of strategic culture constitutes the historical and social dimensions of
security policies which cannot be reduced to material interests or rational calculations.31 As Alastair Johnston asserts “It is strategic culture, which gives meaning
to these variables. The weight of historical experiences and historically-rooted
strategic preferences tends to constrain responses to changes in the “objective”
strategic environment, thus affecting strategic choices in unique ways.”32
In the Middle East, there occurred a web of conflicts related to territory, non-proliferation, arms control and disarmament from which culture cannot be separated.
One might offer four levels of conflict in the region that have taken shape around
the Arab-Israeli conflict.33 The inner level comprises the Israeli-Palestinian conflict, it is followed by the Arab-Israeli conflict. These two conflicts are pursued by
ideological ones that contain them: Arab nationalism vs. Zionism and Jewish aspirations to nationhood vs. Islamic political doctrines. This web of conflicts which
has been ongoing for decades has created a regional culture which is composed of
inter-subjective realities based on stereotypes, collective memories and identities.
Israel’s nuclear policy stems from this conflictual culture. It is the product of the
set of attitudes and beliefs that relate to the way Israeli society regards its conflict with the Arab world. Stereotyped concepts on both sides have constructed a
certain mentality and understanding towards each other. Cultural factors such as
religion, history, global orientations, size and numbers play a central role in the
construction of identities.
While Israel considers its nuclear capability a ‘doomsday weapon’ i.e. as an insurance against a possible contingency when the Arab countries are powerful enough
30 Alastair I. Johnston, “Thinking about Strategic Culture”, International Security, Vol. 19, No. 4, 1995, 42
31 Keith Krause, “Cross‐cultural Dimensions of Multilateral non‐Proliferation and Arms Control
Dialogues: An Overview”, Contemporary Security Policy, Vol.19, No.1, 1998, 12
32 Johnston, Thinking about Strategic Culture, p.34
33 Gabriel Ben Dor, “Regional Culture and NACD in Middle East”, Contemporary Security Policy,
Vol.19, No.1, 189
83
A Constructivist Analysis of Israel’s Nuclear Policy
to threaten Israel with imminent annihilation,34 Arab responses to Israel’s nuclear
program have been threefold:
1)Acquiring nuclear weapons or a nuclear security guarantee from the Soviet Union (during the Cold War),
2)developing biological chemical weapons to counter Israeli nuclear,
3)Insisting Israel accepts the NPT.35
As a matter of fact, Israel’s nuclear policy is part of the country’s culture and it is
related with the specific character of the Jewish identity; i.e. the Jews are chosen
people by God. Israeli society is culturally predisposed to the idea that Arabs
should not be trusted on existential issues and that Jews are a nation which dwells
alone.
CONCLUSION
The Israeli rationale for developing a nuclear program has been based on two
social factors: the perception of external threats to its existence and the historical
experience of the Jewish people. It has been demonstrated throughout the study
that the first driving force in Israel’s acquisition of nuclear weapons is not national
pride but the feeling of fear and the perceptions of threat that were fostered by
a shared common knowledge and collective memory. The stereotypes regarding
its hostile environment, stemming from the inter-subjective realities of the region
have contributed also to this understanding. Apart from these, the shared memories of the Holocaust which do not decay over time, have been influenced Israeli
leaders’ in their decision making processes over the development of nuclear capability.
Ensuring its national existence and protecting the Jewishness of the state is the
main principle of Israeli leaders. It is rooted in the thoughts of Zionism, which
is also a social category and not a monolithic entity but ‘a socially constructed
discourse’ according to Jacques Derrida. It has been conceived along with the
analysis that the threat posed by Arab states seem very real despite the fact that
Israel’s military capabilities are superior than the Arab states and that the level of
threat has not been as high as the level of the perceived threat. As has been demonstrated, historical memories and constructed knowledge about the Arab world
have played an efficient role in this perception. Aside from these, the discourses
and the rhetoric of the Arab leaders have created an inter-subjective reality according to which both sides developed their policies. Both territorial and demographic asymmetry between Israel and the Arab states formed a catalyst for a
higher threat perception.
Israel’s deliberately ambiguous strategy has reassured Israeli society in times of
hostility. However, the impact of the image of nuclear Israel has not been felt by
34 Ibid., 204
35 Cochran, Israel’s Nuclear History, p.142
84
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Arab policy. It should be noted that no single decision defined Israel’s nuclear
policy. A series of choices based on the regional culture of the Middle East, personalities of the key leaders, certain characteristics inherent in Jewish identity
and Zionism played central roles in this process. To conclude, it might be said
that Israel’s nuclear capacity proved to be successful against a non-existent threat.
85
A Constructivist Analysis of Israel’s Nuclear Policy
BIBLIOGRAPHY
Ben Dor, Gabriel, “Regional Culture and NACD in Middle East”, Contemporary
Security Policy, Vol.19, No.1, (1998): 189-218
Cochran, Edwin S., “Israel’s Nuclear History”, Israel Affairs, Vol. 6, No.3-4,
(2000): 129-156
Elpeleg, Zvi, Filistin Ulusal Hareketinin Kurucusu Hacı Emin El Hüseyni, translated by Dilek Şendil, İstanbul: İletişim Yayınları, 1999
Feldman, Shai and Abdullah Toukan, Bridging the Gap: A Future Security Architecture for Middle East, Oxford: Rowman & Littlefield Publications, 1997
Frey, Karsten, “The Psychology of Nuclear Choice”, Journal of Genocide Research, Vol. 9, No.3, (2007): 369-387
Heller, Mark A., Continuity and Change in Israeli Security Policy, London: Oxford University Press, 2000
Hopf, Ted, “The Promise of Constructivism in International Relations Theory”,
International Security, Vol. 23, No.1, (1998): 171-200
Jervis, Robert, Perception and Misperception in International Relations, Princeton: Princeton University Press, 1976
Johnston, Alastair I., “Thinking about Strategic Culture”, International Security,
Vol. 19, No. 4, (1995): 32-64
Kaldor, Mary, New and Old Wars: Organized Violence in a Global Era,
Cambridge:Polity Press, 2006
Kimmerling, Baruch, Clash of Identities: Explorations in Israeli and Palestinian
Societies, New York: Columbia University Press, 2008
Krause, Keith, “ Cross-cultural Dimensions of Multilateral non-Proliferation and
Arms Control Dialogues: An Overview”, Contemporary Security Policy, Vol.19,
No.1, (1998): 1-22
Maoz, Zeev, Defending the Holy Land: A Critical Analysis of Israel’s Security &
Foreign Policy, Ann Arbor: University of Michigan Press, 2006
Oren, MichaeL, Six Days of War: June 1967and the Making of theModern Middle
East, Oxford: Oxford University Press, 2002
Sagan, Scott, “Why Do States Build Nuclear Weapons?”, International Security,
Vol.21, No.3, (1996): 54-86
Smith, Anthony, Milli Kimlik, translated by Bahadır Sina Şener, İstanbul: İletişim
Yayınları, 2007
86
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Van Wyk, Jo-Ansie, and Linda Kinghorn, “The International Politics of Nuclear
Weapons: A Constructivist Analysis”, South African Journal of Military Studies,
Vol.35, No. 1, (2007): 1-28
Wendt, Alexander, “Constructing International Relations”, International Security,
Vol.20, No.1, (1995): 71-81
Wendt, Alexander, “Collective Identity Formation and the International State”,
The American Political Science Review, Vol.88, No.2, (1994): 384-396
Wendt, Alexander, Social Theory of International Relations, Cambridge: Cambridge University Press, 1999
87
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014, ss.89-106
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
AB-ABD Serbest Ticaret Anlaşması Sürecine Türkiye-AB Gümrük
Birliği Anlaşması Özelinde Bir Bakış
Examination of the EU and the USA Transatlantic Trade and Investment Partnership (TTIP) from the Perspective of the Treaty of Turkey-EU Customs Unions
Teslim Tarihi: 16 Temmuz 2014
Kabul Tarihi: 19 Ağustos 2014
İlhan GÜLLÜ*
Öz
Avrupa Birliği’nin Amerika Birleşik Devletleri ile görüşmelerini sürdürmekte olduğu ticaret ve yatırım ortaklığını amaçlayan Serbest Ticaret Anlaşması (STA), taraflar
arasındaki dış ticareti hızlandıracak küresel dinamikleri harekete geçirme yönünde
önemli bir araç olarak ortaya çıkmıştır. Söz konusu süreç, olumlu sonuçlanması halinde küresel en büyük iki ekonomik blok arasında ticari kısıtlamaların kaldırılmasının ötesinde, Atlantik’in iki yakasını aşan sonuçlar doğuracak mahiyettedir. Ancak
Türkiye, AB’ye tam üye olmaması nedeniyle sürecin dışında kalırken, 1996 yılından
beri Gümrük Birliği Anlaşması’nı uyguluyor olması dolayısıyla da olası STA’nın etki
alanında bulunmaktadır. AB’nin diğer ülkelerle yaptığı anlaşmalar gibi, AB-ABD
Transatlantik Serbest Ticaret Anlaşması da Gümrük Birliği Anlaşması’nın Türk dış
ticareti üzerindeki olumsuz etkilerini derinleştirecektir. Bu nedenle, söz konusu anlaşmanın doğuracağı küresel ve bölgesel sonuçlar AB kamuoyunda şiddetle tartışılırken
Türkiye’nin bu sürecin dışında kalabileceği düşünülmemelidir.
Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, dış ticaret, Gümrük
Birliği, Türkiye ekonomisi
Abstract
The European Union and the United States of America continue talks regarding the
Transatlantic Trade and Investment Partnership (TTIP), which aims at partnership in
trade and investment. The partnership is regarded as an impetus to trigger global dynamics that will increase trade between the two parties. In case of successful completion of the process, the impact of the partnership will be more than just elimination
of trade barriers between the two biggest economic blocks in the world. Its impact
will extend beyond the two sides of the Atlantic. While Turkey remains outside of the
process because it is not a full member of the EU, the Partnership will affect Turkey
due to the fact that Turkey has been part of the European Customs Union since 1996.
Like any agreement the EU enters with another country, this partnership will deepen
the negative impacts of the Treaty of Customs Union on Turkey’s foreign trade too.
Hence, while global and regional consequences of this partnership is vehemently discussed in European countries, similar discussions are needed in Turkey as well.
Keywords: European Union, United States of America, foreign trade, Customs Union,
Turkish economy.
*Yrd. Doç. Dr., Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü
89
AB ve ABD Serbest Ticaret Anlaşması Sürecine Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması Özelinde Bir Bakış
GİRİŞ
Günümüzde daha çok finansman ve teknoloji yönüyle tanımlanan “ekonomik,
siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda ortak değerlerin ulusal sınırları aşarak dünya
geneline yayılması” sürecinde küresel dinamikleri, sınır ötesi menfaat gruplarını birbirine bağlayan araçlar olarak sunma girişimleri her geçen gün hız kazanmaktadır. Coğrafi yakınlık faktörünü kullanan milli devletler, önce bölgesel
bütünleşmeye giderek ulusal ölçeği aşmakta sonra da iktisadi ya da siyasi etki
alanlarını genişletmek amacıyla küreselleşmenin diğer bölgesel aktörleriyle işbirliği yapmak için çaba sarf etmektedirler. Avrupa Birliği (AB), Kuzey Amerika
Serbest Ticaret Bölgesi (NAFTA), Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) ve
Güneydoğu Asya Ülkeleri İşbirliği (ASEAN) etkinlik düzeyi yüksek en belirgin
bölgeselleşme örnekleridir.1
AB ve ABD arasında müzakere edilmekte olan Serbest Ticaret Anlaşması (STA),
hızla küreselleşen rekabet ortamında başarılı olabilmenin yolunun, söz konusu
aktörlerin kurumsal yapılarını güçlendirmelerinin yanında, bölgesel ve küresel
düzeyde işbirliğinden geçtiğine işaret etmektedir.2 Söz konusu anlaşma ile 820
milyon tüketiciyi kapsayan ve dünya GSYH’sının %50’sini oluşturan, dünyanın
en büyük serbest ticaret bölgesinin kurulması öngörülmektedir.
Ancak bu anlaşmanın, başta Almanya ve Fransa olmak üzere AB ülkelerine ve
ABD ekonomisine sağlayacağı yeni istihdam imkânlarının yanı sıra, özellikle
AB pazarında bir takım olumsuz etkilerinin olacağı tartışmaların odağında yer
almaktadır. Bu bakımdan AB ile uygulamakta olduğu Gümrük Birliği Anlaşması
çerçevesinde bu pazara yönelik mevzuatını uyumlulaştırma konusunda mesafe
kat etmiş ve tam üyelik sürecinde de çabalarını sürdüren Türkiye açısından doğuracağı sonuçlar göz ardı edilmemelidir.
Bu çalışmada, AB-ABD Serbest Ticaret Anlaşması sürecinin zihinlerde uyandırdığı en azından iki temel soruya cevap aranmaktadır: İlk olarak bu iddialı girişim,
bugüne kadarki başarısızlıkla sonuçlanan çabalarının aksine, acaba aktörlerinin
beklentilerine bölgesel ve küresel düzeyde cevap verebilecek midir? İkinci olarak, söz konusu sürecin katılımcısı olmayan ama AB projesi kapsamında bulunan
ülke ya da ülkeleri nasıl etkileyecektir? Bu bağlamda öncelikle AB açısından ele
1 Atilla Sandıklı ve İlhan Güllü, “Küreselleşme ve Bölgeselleşme Sürecinde Güney Asya ve Pasifik
Bölgesi”, Stratejik Öngörü, Sayı 4, (Tasam: İstanbul 2005):87. Öte yandan “Bölgeselleşme kavramının
1990’larda kullanımı iki anlama geliyordu: İlk olarak, Avrupa, Afrika, Kuzey ve Güney Amerika’daki, bölgesel ekonomik entegrasyon coşkusuna ya da yeniden keşfine işaret ediyordu. Bu olay, GATT
görüşmelerinin sonuçsuz kalmasıyla teşvik edilmişti. İkinci olarak ise AET’nin ortak pazara, ortak
paraya dayanan birlik oluşturma yolundaki çabalarını doğurmuştur. Böylece özellikle ABD olmak üzere,
diğer ülkelere gerekli cevap verilmiştir” (Peter Robson and Suzana Mila, “La communauté européenne
et l’intégration économique régionale dans le tiers monde” Revue Tiers Monde, No. 136 (OctobreDécembre1993):860).
2 İlk turu temmuz 2013’te Washington’da yapılan “Transatlantic Trade and Investment Partnership”
(TTIP) görüşmelerinin anlaşma metninin ancak 2015’te ortaya çıkması beklenmektedir. Avrupa Komisyonu tarafından yürütülen görüşmeler aşamalar halinde gerçekleşmekte olup anlaşmayla sonuçlanması
halinde, önce devlet ya da hükümet başkanları konseyi sonra da Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanması gerekmektedir.
90
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
alınacak söz konusu anlaşma sürecinin, 1996 yılından beri uygulanmakta olan
Gümrük Birliği Anlaşması aracılığıyla Türk dış ticareti üzerindeki sonuçları incelenecektir.
1. AB-ABD ARASINDAKİ SERBEST TİCARET ANLAŞMASININ
BÖLGESEL EKONOMİK ENTEGRASYON AÇISINDAN YERİ VE
ÖNEMİ
Ülkeler ve bölgeler arasındaki iktisadi bağımlılık derecesi yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren hızla artmıştır. 1950’den 2000 yılına kadar geçen dönemde
dünya üretimi dörde, dünya ticareti ise yediye katlanmıştır.3 Özellikle teknolojideki gelişmelerin ulaştırma ve iletişimdeki maliyetleri azaltması, ülkeleri uluslararası ticaretten daha fazla pay alma yönünde teşvik etmiştir. Mal ticaretine ilişkin olarak, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT)’ın kurulduğu
1948’den 1994 yılına kadar 124, Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) kurulduğu
1995 yılından sonra ise 130 adet anlaşma imzalanmış olması, uluslararası ticaretin öneminin ülkelerce kavrandığına işaret etmektedir. 2001 yılından bu yana sadece Güneydoğu Asya bölgesini içine alan anlaşma sayısı 60’dan fazladır. Çin’in
Dünya Ticaret Örgütü’ne 2001 yılında tam üye olması, bölgedeki ticari işbirliği
çabalarını hızlandırmıştır. Aşağıda, dünyanın çeşitli bölgelerinde kurulmuş olan
ekonomik entegrasyonlardan başlıcaları gösterilmiştir.4
İktisadi örgütlerden bazıları Avrupa Birliği örneğinde olduğu gibi başarılı bir süreçte devam ederken, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü (KEİÖ) gibi oluşumlar, küresel ve bölgesel dinamiklere uyum sağlayamadıklarından dolayı etkinlik
sergileyememişlerdir. Bazıları ise zamanla dağılmış, üye ülkeleri başka oluşumlara dâhil olmuşlardır.5
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde dünya ticaretinin kuzey yarım küre ağırlıklı
merkezinde değişme olmazken, Batı ekseninden uzaklaşarak Asya bölgesine doğru kaydığı görülmektedir. Bu durum, Çin, Hindistan, Brezilya gibi ülkelerin içinde
bulunduğu gelişmekte olan bölgelerde ekonomik büyümenin devam etmesine karşılık, ABD ve AB ülkeleri başta olmak üzere sanayileşmiş ülke ve bölgelerdeki durgunluğu, Batı açısından aşılması gereken önemli bir sorun olarak ortaya çıkarmıştır.
3 Anne-Célia Disdier, “Les mutations de l’économie mondiale” Cahiers français numéro 325(2005):39.
4 İktisadi nitelikli uluslararası örgütler AB, EFTA, NAFTA, ASEAN gibi coğrafi bölge temeline dayalı
olarak kurulmuş olanlar ve OECD ve İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) belirli bir coğrafi bölge ile sınırlı
olmayan, ortak din, siyasal ve ekonomik rejim gibi faktörlere dayanan gruplaşmalar olarak iki kısımda ele
alınabilir (Halil Seyidoğlu, Uluslararası İktisat, (İstanbul: Güzem Yayınları, 2003): 244).
5 25 Haziran 1992’de İstanbul merkezli kurulan KEİÖ, kurucu üyeleri olan Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Rusya Federasyonu, Ukrayna, Bulgaristan, Romanya ile birlikte diğer üyeleri
Arnavutluk, Sırbistan ve Yunanistan’dan oluşmaktadır. http://www.mfa.gov.tr/karadeniz-ekonomik-isbirligi-orgutu-_kei_.tr.mfa
91
AB ve ABD Serbest Ticaret Anlaşması Sürecine Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması Özelinde Bir Bakış
Tablo 1: Ticari Gruplara Göre Ülkelerin Dağılımı
Entegrasyonlar
Ülke
Sayısı
Kuruluş
Yılı
CEMAC (Economic and Monetary Community of Central
Africa)
6
1994
CEPGL (Economic Community of the Great Lakes Countries)
3
1976
COMESA (Marché commune des Etats de l’Afrique de l’Est
et du Sud)
19
1994
EAC (East African Community)
5
2001
ECCAS (Economic Community of Central African States)
10
1983
ECOWAS (Economic Community of West African States)
15
1975
MRU (Mano River Union)
4
1973
UEMOA (West African Economic and Monetary Union
8
1994
UMA (Union du Maghreb arabe)
5
1989
SADC (Southern African Development Community)
15
1992
ANCOM (Andean Community)
4
1996
CACM (Central American Common Market)
5
1961
CARICOM (Carribean Community)
15
1973
FTAA (Free Trade Area of the Americas)
34
1994
LAIA (Latin American Integration Association
12
1980
MERCOSUR (Mercado Comun del Sur)
4
1994
NAFTA (North American Free Trade Agreement)
3
1994
OECS (Organization of Eastern Caribbean States)
9
1981
APTA (Asia-Pasific Trade Agreement)
6
1975
ASEAN (Association of South-East Asian Nations
10
1967
ECO (Economic Cooperation Organization)
10
1985
GCC (Gulf Cooperation Council)
6
1981
SAARC (South Asian Association for Regional Cooperation)
8
1985
EFTA (European Free Trade Association)
3
1960
EU (European Union)
27
1957
APEC (Asia-Pasific Economic Cooperation)
21
1989
BSEC (Black Sea Economic Cooperation)
12
1992
CIS (Commonwealth of Independent States)
11
1991
Bölgeler
Afrika
Amerika
Asya
Avrupa
Bölgelerarası
Gruplar
Kaynak : UNCTAD6
6 UNCTAD. Handbook of Statistics (2012): xviii-xx.
92
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
ABD’nin Pasifik bölgesindeki ülkelerle gerçekleştirmeye çalıştığı Stratejik-Ekonomik İşbirliği (The Trans-Pacific Partnership, TPP) Anlaşması, Kanada’nın AB
ile müzakerelerine devam ettiği STA ve AB-ABD arasındaki STA yapma çabaları söz konusu kaygının azaltılmasına yönelik tedbirler arasında sunulmaktadır.7
Bunlardan AB-ABD Serbest Ticaret Anlaşmasının hayata geçirilmesiyle, Dünya
üretiminin yaklaşık yarısını gerçekleştirebilecek, AB’ye 119 milyar, ABD’ye 95
milyar ve Dünyanın kalanına da 100 milyar euro yıllık kazanç sağlayabilecek
dinamik bir yapı öngörülmektedir.8 İyimser bakış açısıyla anlaşmanın 121 bini
Fransa’da 180 bini Almanya’da olmak üzere her iki tarafta iki milyon işgücüne
istihdam imkânı sunacağı düşünülmektedir.9
Transatlantik Serbest Ticaret Anlaşması, iktisat teorisi açısından gelişme sürecini
tamamlamış ülkeler arasındaki entegrasyonun ilk aşamasına örnek gösterilebilmekle beraber, geçirmekte oldukları yapısal süreçler bakımından taraflar, bazı
farlılıklar arz etmektedirler.
Entegrasyon süreci bilindiği gibi, serbest ticaret bölgesinin kurulmasıyla başlayıp
politik entegrasyonun sağlanmasıyla sona ermektedir.10 Balassa’ya göre entegrasyon biçimleri, serbest ticaret bölgesi, gümrük birliği, ortak pazar, ekonomik ve
parasal birlik, siyasi birlik şeklinde ifade edilen, bir önceki bir sonrakinin hazırlık
dönemi sayılan aşamalardan oluşmaktadır.11 Balassa tarafından sunulan bu sürecin aşamaları aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.
7 Stratejik-Ekonomik İşbirliği (The Trans-Pacific Partnership, TPP) anlaşmanın kapsamına giren 11 ülke
şunlardır: Avustralya, Bruney Sultanlığı, Kanada, Şili, Japonya, Malezya, Meksika, Yeni Zelanda, Peru,
Singapur ve Vietnam. Ayrıntılı bilgi için bkz. http://www.ustr.gov/tpp
AB-Kanada Serbest Ticaret Anlaşması (Accord économique et commercial global, AECG) görüşmeleri
2009 yılında başlamış ve 2013 yılında kesin olmayan anlaşma metni hazırlanarak Avrupa Komisyonu
ve Parlamentosu’nda görüşülmek üzere sunulmuştur. http://europa.eu/rapid/press-release_IP-13-972_
fr.htm?locale=FR
8 Center for Economic Policy Research, Final Project Report, March 2013 (London: 2013): vıı.
http://trade.ec.europa.eu/doclib/docs/2013/march/tradoc_150737.pdf
9 Fondation Bertelsmann, http://www.bfna.org/sites/default/files/TTIP-GED%20study%2017June%20
2013.pdf
10 Balassa, B., The Theory of Economic Integration, (London: George Allen & Unwin Ltd,1961).
11 “Bu şema, AB’nin 1980’lere kadarki entegrasyon sürecine iyi bir örnek olarak sunulabilir. Ancak daha
sonraki dönemlerde yeni üyelerin Birliğe dahil olması, 1960-1970’li yıllarda sermaye hareketleri önündeki sınırlamaların azalması ya da ortadan kalkması gibi nedenlerden dolayı Balassa’nın bu şeması entegrasyon sürecini ifade etmedeki etkinliğini kaybetmiştir” (Pascal Petit, “Mondialisation et régionalisation:
Une analyse comparative de la construction des rapports internationaux en Europe et en Asie de l’Est”
Région et Développement, numéro 22 (2005):76.
93
AB ve ABD Serbest Ticaret Anlaşması Sürecine Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması Özelinde Bir Bakış
Tablo 2: Ekonomik Entegrasyon Türleri
Ekonomik
Gümrük
Entegrasyon
Vergilerinin
Türleri
Kaldırılması
Serbest Ticaret
Ortak Dış
Gümrük
Vergisi
Uygulanması
Sermaye ve
Ekonomik
İş Gücünün
Politikaların
Dolaşımı
Uyumu
Politik
Entegrasyon
+
_
_
_
_
Gümrük Birliği
+
+
_
_
_
Ortak Pazar
+
+
+
_
_
+
+
+
+
_
+
+
+
+
+
Bölgesi
Ekonomik
Entegrasyon
Politik
Entegrasyon
Kaynak: Czinkota12
Bu tablodan hareketle ekonomik entegrasyonu, birlikte uygulanan ekonomik politikalarla oluşan, ortak bir pazarı amaçlayan iki ya da daha fazla ülkeyi içine alan
bir süreç şeklinde tanımlayabiliriz. Politik entegrasyon ise, ekonomik entegrasyonların gelişme sürecinin son aşaması olup üyesi olan ülkelerin politik olarak
da birliği gözetmelerini zorunlu kılmaktadır. Üye ülkeler, tek bir ülke gibi çeşitli
kurumlarını oluşturmakta ve ortak savunma, ortak dış politika gibi konularında
ortak karar mekanizmalarını çalıştırmaktadırlar. Günümüzde bu aşamaya gelebilmiş bir ekonomik entegrasyona, ortak anayasa projesini gerçekleştirebilmesi
halinde AB örnek olarak gösterilebilir.13
Serbest ticaret bölgesi, günümüzde dünyada en yaygın olan entegrasyon türüdür.
Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kurallarına uygun şekilde oluşan bölgeselleşme, dış
ticaretin ve yabancı yatırımların önünde engel teşkil eden ulus devlet kurallarını
yıkarak iktisadi gelişmenin şartlarını yerine getirmektedir.14 Entegrasyona dâhil
ülkeler arasında tarife ve kotalar kaldırılarak malların serbest dolaşımı sağlanmakla birlikte, üçüncü ülkelere karşı ortak olarak uygulanan tek bir politika mevcut değildir. Her bir üye ülke dış dünyaya karşı gümrük vergisi, kota uygulaması
ya da kendine özgü olan diğer koruma yöntemlerini uygulamaktadır.
12 Czinkota, International Marketing, (Oak Brook: The Dryden Press, 1996):111-114.
13 Politik entegrasyon, ekonomik entegrasyon şekilleri içinde yer verilmemekle birlikte, ortaya çıkmış
örnekleri olması nedeniyle ekonomik entegrasyon hareketlerinin son aşaması olarak gösterilmektedir.
14 Jacques Ténier, Intégration régional et mondialisation, (Paris:Documentation française, 2003):21-22.
94
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Yukarıdaki tabloda gösterilen ekonomik entegrasyonların, iktisadi gelişme sürecini tamamlamış ülkeler arasında gerçekleşmesi durumunda statik etkileri vurglanmaktadır. Ancak küreselleşme sürecinin yaşanmakta olduğu günümüzde söz
konusu sürecin aşamaları arasındaki hatların eskisi kadar belirgin olmadığı da bir
gerçektir. Uluslararası ticaretin, sermaye akımlarının serbestleştirilmesine yönelik girişimlerin yaygınlık kazanması, gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerin oluşturdukları işbirliği girişimlerinin artması ekonomik entegrasyon sürecini
farklılaştıran etkenlerden bazılarıdır.
2. AB-ABD ARASINDAKİ SERBEST TİCARET ANLAŞMASININ TÜRK
DIŞ TİCARETİ AÇISINDAN ÖNEMİ
AB-ABD ilişkileri, Türkiye ve ABD’nin dünya ticaretinden pay alan aktörler olmasının yanı sıra, Türkiye’nin AB ile 6 Aralık 1995’te AB imzaladığı ve 1 Ocak
1996’dan beri yürürlükte olan Gümrük Birliği Antlaşması’ndan dolayı önem
taşımaktadır. Bu antlaşma Türk dış ticareti aracılığıyla ekonomimizi iki bakımdan etkilemektedir: Gümrük Birliği Anlaşması ile sanayi ürünlerinde ve tarıma
dayalı sanayi ürünlerinde gümrük tarifelerinin belli bir tarihe kadar karşılıklı
olarak indirilmesi kabul edilirken, tarım ürünleri ve işlenmiş tarım ürünleri bu
kapsamın dışında tutulmuştur. Diğer taraftan Türkiye, AB’nin üçüncü ülkelerle
yapacağı serbest ticaret anlaşmalarını da tek taraflı olarak tanımayı kabul etmiştir.
AB-ABD Serbest Ticaret Anlaşmasının uygulanması durumunda bu iki husus,
Türkiye-ABD ticari ilişkilerinin genel özelliklerini de belirleyecektir.
2.1. Türkiye-ABD İlişkilerinin Gelişimi
Türk-Amerikan ilişkileri, ABD’nin kuruluşundan hemen sonra ve ticari alanlarda
gelişmeye başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu ve ABD arasındaki resmi ilişkilerin kurulması, 1830’da “Ticaret ve Dostluk Anlaşması” imzalanmasıyla olmuştur. Dokuz açık ve bir gizli maddeden oluşan anlaşama ile Osmanlı Devleti, “ilk
defa olarak Avrupa’nın dışında bir devleti tanımış, bir devlete daha kapitülasyon vermiştir.”15 ABD’nin İstanbul’daki ilk daimi temsilciliği maslahatgüzarlık
düzeyinde olmuştur. İlk Amerikan diplomatik temsilcisinin 1831’de İstanbul’a
gelmesiyle birlikte Osmanlı-Amerikan ilişkileri de gelişmeye başlamıştır. Amerikan Senatosu’nun, 1830 Antlaşması’nın gizli maddesini kabul etmemiş olmasına rağmen, Osmanlı Devleti bakımından önem arz eden savaş gemisi yapımına Haliç’te kurulan tersanede başlanmış ve 1839 yılına kadar çok sayıda buharlı
gemi inşa edilmiştir. ABD, 1839’da İstanbul maslahatgüzarlığını elçilik düzeyine
çıkarmıştır. 1830 Antlaşması’nın günün ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelmesi
üzerine 1862 yılında yeni bir ticaret anlaşması imzalanmış ancak Osmanlı Devleti tarafından 1884 yılında tek taraflı olarak yürürlükten kaldırılınca yine 1830
15 Gizli madde, Osmanlı donanması için Türkiye’de yapılacak gemilerin kereste ihtiyaçlarının
Amerika’dan sağlanmasını, Amerika’da yapılacak gemilerin fiyatının Amerikan donanması için yapılanlardan daha pahalı olmaması şartlarını içeriyordu. Ancak, anlaşmadaki açık maddeler Amerika Senatosu
tarafından onaylanırken gizli madde reddedilmiştir. Ayrıca söz konusu anlaşmanın asıl metni Türkçe
olmakla birlikte İngilizceye çevrilmiş olan metninde Osmanlı Devleti sınırları içinde suç işleyen Amerikalıların yargılanmasına ilişkin 4. Maddenin Amerika lehine yorumlanması Osmanlı Hükümeti nezdinde
hoşnutsuzluk yaratmıştır (Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih, (İstanbul: Der Yayınları, 2010):178-179).
95
AB ve ABD Serbest Ticaret Anlaşması Sürecine Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması Özelinde Bir Bakış
Antlaşması’na dönülmüştür. Osmanlı Devleti Amerikan iç savaşı (1861-1865) sırasında Federal Hükümeti desteklemiş, bu siyaset daha sonraki dönemde ABD ile
ilişkilerine olumlu yansımıştır. Osmanlı Devleti’nin 1867’de Washington’a büyükelçi atamasıyla daimi diplomatik temsilcilik kurulmuştur. Osmanlı Devleti’nin
orduyu modernleştirme girişimleri çerçevesinde 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı
dönemi de dâhil olmak üzere ABD’den önemli miktarda silah ithalatı yapılmıştır.
Birinci Dünya Savaşı’na kadar geçen, bundan sonraki dönemde iki ülke arasındaki ilişkiler daha çok siyasi alanda, nüfus göçü, özellikle de Osmanlı Devleti içinde
cereyan eden azınlık sorunları çerçevesinde devam etmiştir.16
Türkiye ABD ilişkileri, iki yüzyılı aşkın bir geçmişe dayanmakla birlikte AB düşüncesinin somut adımlarının atılmaya başlandığı İkinci Dünya Savaşı sonrasından günümüze, iktisadi olmaktan çok, ulusal güvenlik politikaları çerçevesinde
tanımlanabilen siyasi boyutuyla ön plana çıkmıştır.17 Ekonomik ilişkiler ise daha
ziyade savunma sanayisi alanında Türkiye’nin ithalatına dayalı görünüm arz etmiştir.
Cumhuriyet’in ilanından 2000’lere kadar geçen süre içerisinde Türkiye-ABD
ilişkileri Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki bazı illerde demiryolları
kurma hakkını kapsayan Chester imtiyazı, İkinci Dünya Savaşı sonrası, Avrupa’yı
ayağa kaldırma planı çerçevesinde Marshall yardımı, 1985 yılında imzalanan
Karşılıklı Yatırım Korunması Anlaşması ile özetlenebilir.18
2.2. ABD’nin Türk Dış Ticaretindeki Yeri
Türk dış ticareti, bölgeler itibariyle dikkate alındığında AB ve Kuzey Amerika
başta olmak üzere batılı bir görünüm arz etmektedir. EK 1-Tablo 1 ve Tablo 2’deki
verilerden anlaşılacağı üzere 2012 yılında 389 milyar dolar hacmindeki Türk dış
ticaretinin 147 milyar doları AB ülkeleriyle gerçekleşmiştir. Ancak dış ticaretin
gelişimine uzun süreli olarak bakıldığında hacimde azalma söz konusudur. 2003
yılında 117 milyar dolar olarak gerçekleşmiş Türk dış ticaretinde 63 milyar dolar
olan AB ülkelerinin payı, yaklaşık on yıllık bir süreçte %54’ten %38’e gerilemiştir. Buna karşılık Kuzey Amerika ile olan dış ticaret hacmi aynı süreçte yaklaşık
olarak 8 milyar dolardan 22 milyar dolara yükselmiş ama Türk dış ticareti içindeki payı fazla değişmemiş %6 civarında gerçekleşmiştir.
2003-2012 döneminde Batılı ülkelerle durağan sayılabilecek dış ticaret ilişkilerine karşılık, Orta ve Yakındoğu ülkeleriyle yapılan ticaretin önemli ölçüde arttığı
görülmektedir. 2003 yılında yaklaşık olarak 9 milyar dolar olan Türkiye’nin bu
ülkelerle dış ticaret hacmi 2012 yılında 63 milyar doların üzerinde gerçekleşmiştir. Söz konusu dönemde %8’den %17’ye varan bir atış söz konusudur.
16 Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih, (İstanbul: Der Yayınları, 2010):179-183.
17 ABD ile olan Türk dış politikasının temelleri konusunda bkz. Faruk Sönmezoğlu, İki Savaş Sırası ve
Arasında Türk Dış Politikası (İstanbul:Der Yayınları, 2011):146-155.
18 Konuyla ilgili olarak bkz. Sevilay Özer. “Chester Projesi’nin Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’ne Yansıması,” History Studies (Ortadoğu Özel Sayısı 2010):287-299.
96
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Son on yıllık süreci ele aldığımızda Türk dış ticaret hacminde önemli bir oranda
artış olmuş bunu da daha çok AB ve Kuzey Amerika ülkeleri dışındaki ülke gruplarıyla geliştirilen ticari ilişkiler sağlamıştır. Ancak Türk dış ticareti, bu gelişim
süreci sonunda da genel görünüm olarak Batılı niteliğini korumuştur.
En çok ihracat ve ithalat yapılan 20 ülke arasındaki sıralama dikkate alındığında
ABD’nin 2003 yılında %5 olan Türk dış ticaretindeki payı 2012 yılında fazla değişmemiştir. 2012 yılı itibariyle Türkiye’nin ihracat yaptığı ülkeler arasında 9. sırada yer alan ABD, ithalat yaptığı ülkeler arasındaki yeri 4. sıraya yükselmektedir.
3. AB-ABD SERBEST TİCARET ANLAŞMASININ TÜRKİYE-AB GÜMRÜK BİRLİĞİ ANLAŞMASI BAĞLAMINDA TÜRK DIŞ TİCARETİ
ÜZERİNDEKİ SONUÇLARI
2015 yılında sonuçlandırılması öngörülen AB-ABD arasındaki STA müzakereleri,
teknik açıdan ortaya koyduğu karmaşıklık, siyasal ve iktisadi hedefleri itibariyle
daha çok tartışma konusu olmakta olası sonuçları itibariyle de Türk dış ticaretini
yakından ilgilendirmektedir.19 Her şeyden önce tarihi süreçte, bütünleşme şemaları farklı olan iki blokun ticari bakımdan uyumlu hale gelme çabaları, taraflar
üzerinde yapıcı etkilerinin yanı sıra yıkıcı etkilere de yol açacaktır.
3.1. AB Projesinin İç Ahengi Açısından Sonuçları
Öngörülen STA çerçevesinde uluslararası ticarete konu olan engellerin kaldırılması, AB’nin temel metinlerinde yer alan liberal anlayışla uyuşmaktadır. Nitekim
Avrupa Komisyonu, diğer ülkelerle yaptığı gibi, STA’sıyla ilgili teknik konuları
AB Tek Senedi ve Lizbon Antlaşması’na dayanarak ABD ile müzakereye açmıştır.20 AB, iktisadi bütünleşme sürecinde örnek gösterilebilecek bir yapı olmakla
birlikte ABD’den farklı olarak, yukarıdaki şemada gösterilen siyasal birlikten
yoksundur. Bu açıdan bakıldığında AB-ABD STA’nın gerçekleşmesi halinde Avrupa projesinin işlerliği sürecinde aksamalar olasıdır. Bu anlaşmayla kazanımlar
elde eden çok uluslu şirketlerin, faaliyette bulundukları ülkelerin mevcut mevzuatlarına karşı gelebilecek olmaları, bulundukları pazarda yer alan küçük ve orta
boy işletmelerin rekabet gücünü olumsuz yönde etkileyecektir. Bu anlaşmayla verilecek ödünler, ekonominin sektörlerini, AB vatandaşlığı bilincini, hükümetlerin
ve kamu kurumlarının sosyal devlet anlayışını, toplumsal sınıflar arasındaki mevcut uyumu sarsacaktır. Öte yandan yabancı yatırımcıları koruyucu, çok uluslu şirketlere, kamu politikalarının baskılarına karşı haklarını arayabilecekleri bir hukuk
mekanizmasının oluşturulması konusu, mevcut görüşmelerde yer almamaktadır.
19 “Söz konusu proje, iktisadi olmaktan çok siyasidir. Gerçekleşmesi halinde Avrupa ekonomisini
yeniden yapılandırması büyük bir ihtimal dâhilinde değildir. AB ve ABD işbirliği yapabilme yeteneklerini
dünyanın kalanına göstermek istemektedirler” (André Sapir, “Le traité de libre-échange transatlantique a
une ambition avat tout politique” Les Echos, interview, 05/12/2014).
20 Journal Officiel de l’Union européenne, Traité de Lisbonne 2007/C 306/01, Chapitre 1 Dispositions
Générales Relatives a l’Action Extérieur de l’Union Article 10 A.
http://eur-lex.europa.eu/legal-content/FR/TXT/HTML/?uri=CELEX:12007L/TXT&from=FR
97
AB ve ABD Serbest Ticaret Anlaşması Sürecine Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması Özelinde Bir Bakış
İktisadi sektörlerde istihdam artırıcı özelliği temel beklentiler arasında olmakla
beraber özellikle kültür, tarım ve hayvancılık, tekstil sanayi gibi sektörler ve çevre
üzerinde yıkıcı etkileri kaygı vermektedir. Sağlık ve tarım ürünleri başta olmak
üzere gıda maddeleri üretiminde uygulanmakta olan standartların azaltılması veya
yok olması, ABD kaynaklı genetiği değiştirilmiş ürünlerin AB pazarlarına girişini
kolaylaştıracaktır. Hormon ve antibiyotik kullanılarak yetiştirilmiş sığır ve klorda
yıkanmış tavuk etinin ABD’den AB’ye ithalatı konusunun yıllardan beri tartışılıyor olması, AB pazarındaki tüketicilerin hassasiyetini ortaya koymaktadır.21
3.2. AB Projesinin Dış Ahengi Bakımından Sonuçları
Ticaretin önündeki tarifeye dayalı ya da tarife dışı engellerin kaldırılarak mevcut kuralların AB ile ABD arasında uyumlu hale getirilmesi STA’nın temel hedefidir. Bunun gerçekleşmesi durumunda, küreselleşemeye konu olan ekonomik
alan önemli ölçüde genişlemiş olacak, zamanla siyasi, sosyal ve kültürel eklemlenmeyi de beraberinde getirecektir. 2012 yılı verilerine göre AB’den ABD’ye
olan ihracat 291 milyar euro iken ABD’den AB’ye olan ihracat 206 milyar euro
olarak gerçekleşmiştir. “Ticaretin önündeki engellerin karşılıklı olarak ortadan
kaldırılması, ticari işlemlere ilişkin maliyetleri azaltacağından dolayı her iki tarafın ekonomilerinde büyümeyi canlandıracaktır. AB ve ABD arasında dış ticarette
sıkı işbirliği, tarafların ticarete yönelik kurallarının etkinliğini de artıracaktır.”22
STA’nın yürürlüğe girmesi, bölgesel entegrasyona konu olan dış ticaret hacminin
dünya ticareti içindeki payını artırıcı etki yapacaktır. Ancak, iki blok arasındaki
ticaretin serbestleştirilmesi çabalarının ABD’nin AB’ye karşı olan dış ticaret açığını azaltma ya da kapatma yönünde sonuç vermesi muhtemeldir. Diğer yandan,
tarafların uluslararası ticarette kullandıkları araçlar farklı olup, ithalatı kısıtlamak
amacıyla ABD’nin kotalar uygulaması, AB’nin ise daha çok gümrük vergileri ve
standartlarını kullanması, taraflar arasında arzulanan ahengin oluşmasını güçleştirecektir. Günümüzde diğer araçlar ön plana çıkmış olmakla beraber ABD’de
uygulanan gümrük vergisi oranları ortalama olarak %3, AB ülkelerinde ise %8 civarındadır. Tekstil, sebze ve meyve gibi bazı kalemlerde ülkeler tarafından tercih
edilen sınırlayıcı engeller arasında olan gümrük vergilerinin yerini sağlık kuralları, çevre güvenliği, yayın hakları gibi araçlar almıştır. Ürünlerde aranan özelliklerin tümüne cevap verebilmek, işletmelere maliyet unsuru olarak yansıdığından
dolayı, söz konusu engellerin mümkün olduğu kadar azaltılması yönünde çabalar
sarf edilmektedir.
21 “Avrupa ile karşılaştırıldığında et üretimini Amerikalılar endüstriyel yöntemleri kullanmak suretiyle
%30 daha ucuza gerçekleştirmektedirler. Bu şekilde Amerikan et üretiminin %40’ı, hormonlarla ya da
atibiyotiklerle beslenmiş hayvanlardan sağlanmaktadır. Olası durumda, Amerika’dan Avrupa kıtasına
gelecek sığır eti miktarı bugünkü Avrupa üretiminin %4’ü ile %8’i arasında değişen bir oranda gerçekleşecektir.” (Dominique Langlois, “Accords de libre-échange Union européenne - États-Unis/Mercosur”,
Interbev, communiqué de Presse, 20/05/2014).
http://www.interbev.fr/wp-content/uploads/2014/05/INTERBEV_communique_net.pdf
Öte yandan L’autorité européenne de sécurité des aliments (Efsa) tarafından yapılan araştırmalarda söz
konusu ürünlerde gıda güvenliğine ilişkin risk unsurunun bulunmadığına dair görüşler hâkimdir. Dünya
Ticaret Örgütü üyesi pek çok ülke ise klorlanmış Amerikan tavuğu ithal etme yönünde girişimlerde
bulunmaktadırlar.
22 Commission européenne, Le Partenariat transatlantique sur le commerce et l’investissement, le volet
réglementaire, (Septembre 2013):2.
98
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
3.3. Türkiye’nin AB Projesi Bakımından Sonuçları
AB-ABD arasında öngörülmekte olan STA’nın Türk dış ticareti üzerindeki etkileri, AB ile 1996 yılından beri uygulamakta olduğumuz Gümrük Birliği Anlaşması
aracılığı ile gerçekleşecektir. Bilindiği üzere Türkiye 1959’da AET’ye ortaklık
başvurusunda bulunmuş, 1963’te de ortaklık anlaşması imzalamış, Ankara Anlaşması olarak bilinen bu anlaşma 1964’te yürürlüğe girmiştir. Belirlenen süreç
doğrultusunda 1970’te imzalanan katma protokol 1973 yılında yürürlüğe girmiş,
1980’de askıya alınan ilişkiler Türkiye’nin 1987’de tam üyelik başvurusuyla tekrar başlamıştır. 1989 yılında Türkiye’ye verilen olumsuz cevap üzerine ilişkilerin
ortaklık anlaşması çerçevesinde devam etmesi kararlaştırılmıştır. 1995 yılında yapılan Ortaklık Konseyi toplantısında alınan karar uyarınca Türkiye ile AB arasında gümrük birliği yürürlüğe girmiştir. 1999 yılında Helsinki’de yapılan AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde Türkiye’nin adaylığı resmen onaylanmış,
2001 yılında da Türkiye için hazırlanan Katılım Ortaklığı Belgesi AB Konseyi
tarafından kabul edilmiştir. 17 Aralık 2004 Brüksel Zirvesi’nde, 3 Ekim 2005’te
müzakerelere başlanması kararı alınmıştır. Toplam 33 fasıldan bugüne kadar 13’ü
müzakereye açılmış, bunlardan biri geçici olarak kapatılmıştır.23
Türkiye, 1/95 Sayılı Ortaklık Konseyi kararının 10. Maddesi gereği, dış ticaret rejimini AB ile uyumlu hale getirmeyi ve üçüncü ülkelerle ilişkilerinde Topluluğun
Ortak Gümrük Tarifesini, Toplulukça dış ticaret konusunda uygulanan mevzuata
da yaklaştırmayı taahhüt etmiştir. Türkiye, Ortaklık Konseyi kararının 16.maddesi gereği olarak da, AB’nin çeşitli ülkelerle yaptığı Serbest Ticaret Anlaşmalarına
benzer anlaşmalar yapmıştır. EFTA, İsrail, Makedonya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Filistin, Tunus, Fas, Suriye, Mısır, Arnavutluk, Gürcistan, Karadağ, Sırbistan,
Şili, Ürdün, Lübnan bunlardandır.
AB-ABD Serbest Ticaret Anlaşması yönündeki çaba, sanayileşmiş ülkeler arasındaki iktisadi bütünleşme girişiminin ilk aşamasıdır. Sonuçları itibariyle, etki
alanı sadece üye ülkelerle sınırlı değildir. Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci dikkate alındığında AB-ABD Serbest Ticaret Anlaşmasıyla ilgili aşağıdaki sonuçlar
çıkarılabilir:
- Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı müzakereleri, AB ile ABD arasında
sürdürülmektedir. AB ile 1996’dan beri Gümrük Birliği uygulayan Türkiye, söz
konusu müzakere sonuçlarının etki alanında olmakla birlikte bu müzakerelerin
dışında kalmaktadır.
- Türkiye’nin AB ile ekonomik bütünleşmesi, Gümrük Birliği uygulamasının
23 Müzakereye açılan fasıllar; Bilim ve Araştırma, İşletme ve Sanayi Politikası, İstatistik, Mali Kontrol,
Trans-Avrupa Ağları, Tüketicinin ve Sağlığın Korunması, Fikri Mülkiyet Hukuku, Şirketler Hukuku, Bilgi Toplumu ve Medya, Sermayenin Serbest Dolaşımı, Vergilendirme, Çevre, Gıda Güvenliği, Veterinerlik
ve Bitki Sağlığı Politikası faslı olup bunlardan sadece Bilim ve Araştırma faslı geçici olarak kapatılmıştır.
Ayrıntılı bilgi için bkz. AB 2013 İlerleme Raporu, http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=111&l=1 Fasıllardan sekizinin açılmasına Kıbrıs Rum Yönetimi, beş tanesine de Nicolas Sarkozy döneminde Fransa engel
olmuştur. François Hollande döneminde ise Fransa, daha önce dondurulmasına neden olduğu, bölgesel
politikaları içeren 22. Faslın açılmasını sağlamıştır (Christophe Lucet. “La priorité turque”, entretien avec
Hakkı Akıl, l’ambassadeur turc en France, Sud Ouest (France) Jeudi 10 juillet 2014, p. 4
99
AB ve ABD Serbest Ticaret Anlaşması Sürecine Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması Özelinde Bir Bakış
bütün şartlarını sağlamamaktadır. Tarım, hizmetler ve kamu alımlarının gümrük
birliği kapsamı dışında tutulmuş olması, mevcut ilişkiye asimetrik bir yapı kazandırmıştır. Türkiye, kendi ithalatında AB gümrük tarifesini kabul etmiş olmasına
rağmen ihracat durumunda bazı ürünlerde kısıtlamalarla karşılaşmaktadır. Mevcut durum Türkiye’nin tarım ve işlenmiş tarım ürünlerindeki ihracat kapasitesini
artırmasına engel olduğu gibi sanayi ürünlerindeki ihracat kapasitesini de ithalata
bağımlı kılmakta, işletmeleri bir bakıma montaj üretime teşvik etmektedir.
- Türkiye, AB ile yaptığı Gümrük Birliği Anlaşması çerçevesinde, AB’nin üçüncü
ülkelerle uygulamakta olduğu gümrük mevzuatını uygulamayı taahhüt etmiştir.
Bu durum, Türkiye’nin üçüncü ülkelerle yaptığı ticarette haksız rekabetle karşılaşmasına neden olmaktadır. AB ile ABD arasında görüşülmekte olan Serbest
Ticaret Anlaşması henüz gümrük birliğini içermemektedir. Ancak, AB ile uygulanan ortak gümrük tarifesi nedeniyle Türkiye, AB-ABD STA’sından etkilenecek;
AB ile gümrük birliği anlaşmasını uyguladığı 1996 yılından bu yana dış ticareti
üzerinde yaşadığı olumsuzluklar artacaktır. “AB ile STA imzalayan Cezayir ve
Meksika gibi ülkeler Türkiye’ye gümrüksüz mal satma imkânına kavuşurlarken
ikili anlaşma bulunmaması nedeniyle Türk ihracatçıları aynı haktan yararlanamamakta ve Gümrük Birliği’nde, bu gruptaki ülkeleri Türkiye ile serbest ticaret
anlaşması imzalamaya zorlayacak bir mekanizma bulunmamaktadır”.24
Türkiye ile AB arasında uygulanmakta olan Gümrük Birliği Anlaşması’nın asimetrik özelliklerinden kaynaklanan söz konusu etkileri yanında, AB dış ticareti
ve ekonomisi üzerinde bahsedilen olası etkiler Türk dış ticareti ve ekonomisi için
de söz konusu olacaktır.
SONUÇ
AB-ABD arasında öngörülen STA ile söz konusu olan, dünya üretiminin nerdeyse
yarısını, dünya ticaretin %40’ını gerçekleştirebilen iki büyük gücün, bölgesel ve
küresel düzeyde yapısal değişimlere yol açabilecek düzenlemelerinin ilk adımıdır.
Ticari mallara konu olan pazar alanının genişlemesi, üye ülkelerin üretim kapasitelerinin artmasına, üretim sistemlerinin çeşitlenmesine ve ticari alışkanlıklarının değişmesine katkıda bulunacak potansiyel bir güç oluşturmaktadır. Ancak,
süreç üzerinde etkin olan kurumlar ve karar mekanizmaları dikkate alındığında
2015 yılında açıklanması hedeflenen ortak metnin onaylanma aşamasının, kolay
sonuçlanmayacağı anlaşılmaktadır. AB tarım bakanlarının özellikle tarım ürünleri, tüketici sağlığı, çevre güvenliği gibi konularda verilecek tavizlere karşı ortaya koydukları sert muhalefet, olası anlaşma metninin Avrupa Komisyonu ve
Parlamentosu’nun onay sürecinde karşılaşabileceği dirence işaret etmektedir.25
24 “Bu kapsamda, AB’nin üçüncü ülkelerle sürdürdüğü veya başlatacağı serbest ticaret anlaşmalarının
müzakerelerinde Türkiye masada yer almalı, bu olmuyorsa AB’nin imzalayacağı bu kapsamdaki anlaşmalara Türkiye otomatik olarak dâhil edilmelidir. Bir diğer alternatif olarak AB, üçüncü ülkelere Türkiye ile
paralel müzakere yürütmelerini şart koşabilir” (Nihat Zeybekçi, “TTIP’a Dahil Olmazsak Gümrük Birliği
Zora Girer” Dünya Gazetesi, 25.06.2014), http://www.dunya.com/ttipa-dahil-olmazsak-gumruk-birligizora-girer-231762h.htm
25 Amerikan Yönetimi ve Kongresi de söz konusu süreçte önemli karar mekanizmalarındandır. Bu mekanizmanın işleyişi konusunda bkz. TÜSİAD, “Türk-Amerikan İlişkilerine Bakış: Ana Temalar ve Güncel
Gelişmeler”, AB Temsilciliği Değerlendirme Raporu, (Washington: Temmuz 202):10.
100
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Öte yandan, 1960’lardan beri Amerika ve Avrupa arasında serbest ticaret anlaşmalarına ilişkin olarak başlatılan girişimlerden hiçbirisi başarı ile sonuçlanmamıştır. Dolayısıyla anlaşmanın işlerliği, onay sürecinde tarafların kurumları, uygulama sürecinde de çok uluslu şirketler ve vatandaşlar gibi unsurlar nezdinde ek
çabayı zorunlu kılmaktadır.
Küresel ölçekte ele alındığında, söz konusu projeyi iktisadi gelişme sürecini tamamlamış ülkeler bloğunun dünya ticaretinden daha fazla pay almak yanında,
gelişmekte olan ülkeler grubunda özellikle Asya bölgesinde yükselen aktörlere
karşı direnç oluşturabilmeyi de hedefledikleri bir girişim olarak değerlendirmek
mümkündür.26 Bu anlaşmayla ulaşılmak istenen iki temel hedef aslında, Çin’in
küresel bir aktör olarak yükselişini durdurmak ve çok uluslu şirketlerin önünü
açmak için devletlerin gücünü sınırlandırmaktır.27
Türkiye’nin AB ve ABD ile olan dış ticaret hacmi açısından bu anlaşma, TürkiyeAB arasında uygulanmakta olan Gümrük Birliği Anlaşmasının mevcut sonuçlarını derinleştirecek niteliktedir. Türkiye’nin ABD ile ilişkileri ticari olmaktan çok
siyasi bir nitelik taşımaktadır. Ticari ilişkiler ise ithalat ağırlıklı olarak gelişmiş
olup bunun da çoğunluğu savunma sanayi ürünleridir. ABD, 2012 yılı itibariyle Türkiye’nin ihracat yaptığı ülkeler arasında 9. sırada, ithalat yaptığı ülkeler
arasında ise 4. sırada yer almaktadır. Serbest Ticaret Anlaşması Türkiye’ye, AB
pazarına oranla daha geniş bir alanda ticaret yapma imkânı sunmaktadır. Üçüncü
ülkelere karşı Topluluk Ortak Gümrük Tarifesinin uygulanıyor olması nedeniyle
Türk tüketiciler, daha geniş bir ürün yelpazesiyle karşılaşacaklar, işletmeler ise
teknoloji transfer olanağını artırmış olacaklardır. Bunun yanında özellikle küçük
ve orta boy işletmeleri (KOBİ) daha katı bir rekabet ortamı beklemektedir. Önceki
yıllarda Çin ile AB arasında yapılan STA nedeniyle işletmelerimizin karşılaştıkları maliyet rekabeti durumundan farklı olarak, AB-ABD arasındaki STA ile ürün
standartları gibi, ithalatı sınırlayıcı araçlar da etkinliğini kaybedeceğinden, teknoloji destekli yoğun rekabet ortamının oluşması kaçınılmaz olacaktır. Öte yandan ülkemizde tüketicilerin, mal ve hizmetlere ilişkin sağlık koşulları konusunda
bilinçli olmamaları, kamu kurum ve kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin bu
alandaki etkinlik sorunu, yasal düzenlemelerdeki boşluklar başta olmak üzere pek
çok etken, söz konusu sürecin olası olumsuz sonuçlarıyla ilgili kaygılara neden
olmaktadır.
Oluşturulacak serbest ticaret bölgesinde, besin sağlığı ve çevre güvenliğine ilişkin
düzenlemelerde uyulması gereken kuralların AB’de olduğu gibi güçlendirilmek
yerine, aşağı doğru çekilmesi muhtemeldir. Hormonlu sığır eti örneğinde olduğu
gibi, ürüne ilişkin bilgilerin etiketleme suretiyle tüketicilerin tercihlerine yol göstereceği düşünülse bile genel anlamda bir tüketici bilgilendirme süreci söz konusu
olamayacaktır.
Autorité européenne de sécurité des aliments (Efsa), http://www.efsa.europa.eu/fr/topics.htm
26 Söz konusu girişimlerden birisi de Çok Taraflı Yatırım Anlaşmasıdır (Accord multilatéral sur
l’investissement, AMI).
27 Jean-Pierre Chevènement, Intervention 1, Sénat, Séance du 9 janvier 2014 1 (Compte rendu intégral
des débats), http://www.senat.fr/seances/s201401/s20140109/s20140109001.html#int61
101
AB ve ABD Serbest Ticaret Anlaşması Sürecine Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması Özelinde Bir Bakış
Türk dış ticaretinin olası risklere karşı korunabilmesi amacıyla başvurulabilecek
seçenekleri; Türkiye-ABD arasında söz konusu sürece paralel olarak bir STA yapmak, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik sürecini bir an önce sonuçlandırmak ve AB
ile olan Gümrük Birliği Anlaşmasını derinleştirmek şeklinde sıralamak mümkündür.28 Ancak bu seçeneklerin gerçekleştirilebilmesi, mevcut bazı güçlükleri aşmayı gerektirmektedir. Üçüncü ülkeleri, Türkiye ile STA yapmaya zorlayan herhangi
bir mekanizma mevcut değildir. Eğer Türkiye ABD ile bir STA yapmak isterse,
karşı tarafı ikna edebilmek için çaba sarf etmelidir. Bu tür anlaşmalarda karşı tarafın rızasını kazanabilmek çoğu zaman birtakım tavizler vermeyi gerektirmektedir.
Türkiye’nin AB’ye tam üyelik süreci, kısa zamanda sonuçlanacak gibi görünmemekte, karşılaşılan güçlüklerin geçen zamanla birlikte nitelikleri ağırlaşmakta,
çeşitleri artmaktadır. Gümrük Birliği Anlaşması’nın derinleştirilmesi konusunda
AB’nin ikna edilmesi gerekmektedir. AB, tarım ve dış ticaret konusunda bazı reformların Türkiye tarafından gerçekleştirmesini beklemektedir.
Sonuç itibariyle AB-ABD arasındaki STA, uygulandığı tarihten itibaren TürkiyeAB ilişkilerinin sorgulanması yönünde ivme kazandıran Gümrük Birliği
Anlaşması’nı, dolayısıyla da Türkiye’nin AB’ye tam üyelik sürecini daha da tartışmalı hale getirecektir.
28 Güven Sak. “TTIP Türk İş Dünyası İçin Ne Anlama Geliyor? Olası Faydalar ve Riskler”, Tepav,
04.06.2014, http://www.tepav.org.tr/tr/haberler/s/3688
102
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
KAYNAKÇA
Avrupa Komisyonu, Türkiye 2013 Yılı İlerleme Raporu, Brüksel, 2013.
Balassa, B. The Theory of Economic Integration, George Allen & Unwin Ltd,
London, 1961.
Czinkota, Michael R. International Marketing, Oak Brook: The Dryden Press,
1996.
Center for Economic Policy Research, Final Project Report, London: 2013.
Chevènement, Jean-Pierre. Compte rendu intégral des débats, Intervention 1,
Sénat, Séance du 9 janvier 2014.
Commission européenne, Le Partenariat transatlantique sur le commerce et
l’investissement, le volet réglementaire, (Septembre 2013):1-11.
Disdier, Anne-Célia. “Les mutations de l’économie mondiale.” Cahiers français,
numéro 325 (2005):39-42.
Dominique Langlois, “Accords de libre-échange Union européenne - États-Unis/
Mercosur”, Interbev, communiqué de Presse, 20/05/2014.
Journal Officiel de l’Union européenne, “Traité de Lisbonne” Chapitre 1 Article
10 A, 17.12.2007 FR 306/01.
Lucet, Christophe. “La priorité turque”, Sud Ouest (France), entretien avec Hakkı
Akıl, l’ambassadeur turc en France, Jeudi 10 juillet 2014.
Özer, Sevilay. “Chester Projesi’nin Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’ne Yansıması”,
History Studies, Ortadoğu Özel Sayısı (2010):287-299.
Petit, Pascal. “Mondialisation et régionalisation: Une analyse comparative de la
construction des rapports internationaux en Europe et en Asie de l’Est” Région et
Développement, numéro 22, (2005):40-82.
Robson, Peter and Suzana Mila. “La communauté européenne et l’intégration
économique régionale dans le tiers monde” Revue Tiers Monde, numéro 136,
(Octobre-Décembre1993):859-879.
Sak, Güven. “TTIP Türk İş Dünyası İçin Ne Anlama Geliyor? Olası Faydalar ve
Riskler”, Tepav, 04.06.2014.
Sandıklı, Atilla ve İlhan Güllü. “Küreselleşme ve Bölgeselleşme Sürecinde
Güney Asya ve Pasifik Bölgesi”, Stratejik Öngörü, Sayı 4, (Tasam: İstanbul
2005):87-95.
Sapir, André. “Le traité de libre-échange transatlantique a une ambition avat tout
politique” Les Echos, interview, 05/12/2014.
103
AB ve ABD Serbest Ticaret Anlaşması Sürecine Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması Özelinde Bir Bakış
Seyidoğlu, Halil. Uluslararası İktisat, İstanbul: Güzem Yayınları, Geliştirilmiş
On beşinci Baskı, 2003.
Sönmezoğlu, Faruk. İki Savaş Sırası ve Arasında Türk Dış Politikası, İstanbul:
Der Yayınları, 2011.
Ténier, Jacques. Intégration régional et mondialisation, Paris: Documentation
française,2003.
TÜSİAD, “Türk-Amerikan İlişkilerine Bakış: Ana Temalar ve Güncel Gelişmeler”, AB Temsilciliği Değerlendirme Raporu, (Washington: Temmuz 202):1-49.
Uçarol, Rifat. Siyasi Tarih, İstanbul: Der Yayınları, 2010.
UNCTAD. Handbook of Statistics, New York and Geneva: United Nations, 2012.
Viner, Jacob. International Trade and Economic Developpement, Londre: Oxford
University Presse, 1953.
Zeybekçi, Nihat. “TTIP’a Dahil Olmazsak Gümrük Birliği Zora Girer” Dünya
Gazetesi, 25.06.2014.
104
Almanya
Irak
İran
İngiltere
BAE
Rusya Federasyonu
İtalya
Fransa
ABD
İspanya
Mısır
Suudi Arabistan
Hollanda
Çin
Azerbaycan
Romanya
Belçika
İsrail
Libya
İsviçre
Diğerleri
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
Toplam
Ülke
Sıra
152 461 737
2 584 671
2 495 427
2 359 575
2 329 531
2 139 440
2 124 525
45 684 783
5 604 230
3 717 345
3 679 195
3 676 612
3 244 429
2 833 255
8 174 607
6 680 777
6 373 080
6 198 536
8 693 599
9 921 602
10 822 144
13 124 375
(000) Dolar
2012
İHRACAT
100
1,7
1,6
1,5
1,5
1,4
1,4
30,0
3,7
2,4
2,4
2,4
2,1
1,9
5,4
4,4
4,2
4,1
5,7
6,5
7,1
8,6
%
47 252 836
315 488
873 347
885 564
1 082 998
254 741
352 971
14 221 122
3 751 552
1 789 497
345 779
741 475
1 525 929
504 626
702 908
1 367 591
3 193 242
2 826 141
3 670 093
533 786
829 058
7 484 931
(000) Dolar
2003
100
0,7
1,8
1,9
2,3
0,5
0,7
30,1
7,9
3,8
0,7
1,6
3,2
1,1
1,5
2,9
6,8
6,0
7,8
1,1
1,8
15,8
%
Hollanda
Japonya
BAE
Yunanistan
Romanya
Polonya
Diğerleri
Hindistan
Güney Kore
İngiltere
Ukrayna
İsviçre
Belçika
İtalya
İran
Fransa
İspanya
ABD
Çin
Rusya
Federasyonu
Almanya
Ülke
Toplam
15
16
17
18
19
20
9
10
11
12
13
14
5
6
7
8
4
3
2
1
Sıra
236 545 141
3 660 634
3 601 427
3 596 545
3 539 869
3 236 425
3 058 078
62 955 148
5 843 638
5 660 093
5 629 455
4 394 200
4 304 864
3 690 309
13 344 468
11 964 779
8 589 896
6 023 625
14 130 546
21 295 242
21 400 614
26 625 286
(00) Dolar
2012
100
1,5
1,5
1,5
1,5
1,4
1,3
26,6
2,5
2,4
2,4
1,9
1,8
1,6
5,6
5,1
3,6
2,5
6,0
9,0
9,0
11,3
%
İTHALAT
69 339 692
1 656 670
1 927 096
113 597
427 743
955 971
415 359
17 974 234
722 855
1 312 442
3 500 015
1 331 505
2 968 187
1 523 584
5 471 537
1 860 683
4 164 120
2 003 745
3 495 770
2 610 298
9 452 964
5 451 315
(000) Dolar
2003
100
2,4
2,8
0,2
0,6
1,4
0,6
25,9
1,0
1,9
5,0
1,9
4,3
2,2
7,9
2,7
6,0
2,9
5,0
3,8
13,6
7,9
%
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
EK1-Tablo 1: En Çok İhracat ve İthalat Yapılan 20 Ülke
Kaynak: TUIK29
29 Tablo, Türkiye İstatistik Kurumu (TUIK)’nun internet sitesindeki verilerden yararlanılarak hazırlanmıştır. http://www.tuik.gov.tr/UstMenu.do?metod=temelist
105
106
9 443 604
3 913 246
6 662 554
769 630
2 191 084
42 451 153
10 574 649
490 339
105 250
2-Kuzey Afrika
3-Diğer Afrika
4-Kuzey Amerika
5-Orta Amerika ve Karayipler
6-Güney Amerika
7-Yakın ve Orta Doğu
8-Diğer Asya
9-Avustralya ve Yeni Zelanda
10-Diğer Ülke ve Bölgeler
18 791 305
16 563 295
15 074 703
5 840 703
55 218 487
3-Karadeniz Ekonomik İşbirliği
4-Ekonomik İşbirliği Teşkilatı
5-Bağımsız Devletler Topluluğu
6-Türk Cumhuriyetleri
7-İslam İşbirliği Teşkilatı
152 461 737
2 601 134
2-EFTA Ülkeleri
Toplam
66 289 740
1-OECD Ülkeleri
Seçilmiş Ülke Grupları
9,4
14 367 493
1-Diğer Avrupa (AB Hariç)
100
3,8
36,2
10,9
9,9
12,3
1,7
43,5
0,3
0,1
6,9
27,8
1,4
0,5
4,4
2,6
6,2
59,7
90 969 001
38,8
59 197 802
DİĞER ÜLKELER
47 252 836
899 114
7 204 574
1 569 221
2 807 523
5 044 444
538 086
31 523 268
158 098
197 329
2 347 927
5 464 810
130 540
166 016
3 972 875
554 243
1 576 974
3 361 997
17 930 808
27 393 762
(000)Dolar
(000)Dolar
%
2003
İHRACAT
2012
AVRUPA BİRLİĞİ (AB 27)
Ülke Grubu
100
1,9
15,2
3,3
5,9
10,7
1,1
66,7
0,3
0,4
5,0
11,6
0,3
0,4
8,4
1,2
3,3
7,1
37,9
58,0
%
236 545 141
3 558 042
31 690 284
16 429 472
35 248 191
41 509 519
5 238 265
113 723 573
861 022
12 607 589
49 602 022
21 410 008
4 079 580
1 069 126
15 084 268
2 613 447
3 308 343
37 416 211
148 051 618
87 447 696
(000)Dolar
2012
100
1,5
13,4
6,9
14,9
17,5
2,2
48,1
0,4
5,3
21,0
9,1
1,7
0,5
6,4
1,1
1,4
15,8
62,6
37,0
%
69 339 692
623 295
5 422 493
2 735 688
7 503 194
9 292 339
3 395 678
44 519 419
246 974
3 440 155
9 643 755
3 466 137
1 012 373
169 378
3 740 706
616 185
933 480
10 341 499
33 610 642
35 140 139
(000)Dolar
2003
İTHALAT
100
0,9
7,8
3,9
10,8
13,4
4,9
64,2
0,4
5,0
13,9
5,0
1,5
0,2
5,4
0,9
1,3
14,9
48,5
50,7
%
AB ve ABD Serbest Ticaret Anlaşması Sürecine Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması Özelinde Bir Bakış
EK 1-Tablo 2: Ülke Gruplarına Göre Yıllık Dış Ticaret
Kaynak: TUIK30
30 Tablo, Türkiye İstatistik Kurumu (TUIK)’nun internet sitesindeki verilerden yararlanılarak hazırlanmıştır. http://www.tuik.gov.tr/UstMenu.do?metod=temelist
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014, ss.107-131
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Avrupa Birliği’nde Fetret Devri ve Gelecek Senaryoları
Interregnum in the European Union and Future Scenarios
Teslim Tarihi: 28 Ağustos 2014
Kabul Tarihi: 10 Eylül 2014
İrfan Kaya ÜLGER*
Öz
Bu makale üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde liberal hükümetlerarasıcılık teorisinin temel argümanları incelenmektedir. İkinci bölümde bütünleşme hareketinde fiili durumu tartışılmaktadır. Üçüncü bölümde ise AB için
gelecek senaryoları değerlendirilmektedir. Maastricht Antlaşması’ndan beri AB
giderek artan ölçüde Değişken Geometrili Avrupa modeline uyarlık taşımaktadır. AB, kimi ülkeler için ortak pazar, kimileri için parasal birlik, daha başkaları için askeri veya hükümetler arası düzlemde işbirliği platformudur. AB’deki
bütünleşmenin seyrini temelde hükümetlerin tercihi belirlemektedir. Gelecek 20
yıl içerisinde genişleme bakımından Batı Balkan ülkelerinin AB’ye katılımı ihtimali yüksektir. Derinleşme bakımından ise Değişken Geometrili modele uyumlu
gelişmelerin devam etmesi beklenmektedir. AB’nin dağılması veya tek devlete
gitmesi, federasyon kurulması gibi ihtimaller mevcut koşullarda mümkün gözükmemektedir. Türkiye’nin gelecekte AB’ye katılma yerine Norveç gibi dışarıda
kalmayı tercih etme ihtimali güçlüdür.
Anahtar kelimeler: Avrupa Birliği, Genişleme, Entegrasyon, Türkiye-AB İlişkileri,
Abstract
This article constists of three parts. In first part, the article disucsses the liberal intergovernmentalist theory. In the second, the article examines the current situation
in the European integration movement. In the third part, I evaluate future scenarios for the European Union. Variable Geometry Model is currently implemented
in the EU, as generally known that this kind of integration model was started essentially in the Maastricht Treaty. While for some members, the European Union
is a common market, for some others it is monetary union, and for some others
a platform for dialog at military and intergovernmental level. The article argues
that in terms of enlargement, membership of Western Balkan countries is very
likely. In terms of deepening, new developments are expected to be in line with
Variable Geometry Model. Under current circumstances, disintegration of the EU
or transformation into a single state or a federation is not possible. Turkey is likely
to choose to stay outside the EU like Norway, rather than being a member.
Keywords: European Union, Enlargement, Integration, Turkey-EU Relations
*Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü
107
Avrupa Birliği’nde Fetret Devri ve Gelecek Senaryoları
GİRİŞ
Temelleri 1951 Paris ve 1957 Roma Antlaşmalarına dayanan Batı Avrupa’daki
bütünleşme hareketi birçok bakımdan diğer uluslararası örgütlenmelerden farklılık göstermektedir. Her şeyden önce, Avrupa bütünleşmesinde adım adım gitme,
bir nevi tedrici entegrasyon öngörülmüştür. Ekonomik işbirliği şeklinde başlayan
bütünleşme hareketinin zaman içerisinde siyasi ve askeri boyutları da içerecek
şekilde gelişim kaydetmesi beklentisi özellikle dikkat çekicidir. İkinci olarak, Avrupa bütünleşmesi üye devletlerin münhasır egemenlik yetkilerinin giderek artan
ölçüde antlaşma ile kurulan uluslararası örgüte devri esasına dayanmaktadır. Bu
niteliği nedeniyle, Avrupa bütünleşmesi ulusüstü (supranational) örgüt karakteri
taşımaktadır. Bütünleşme hareketinin bir diğer karakteristik özelliği de barış projesi olmasıdır.
Gerçekten de Avrupa Birliği’nin (AB) temelini oluşturan Avrupa Kömür ve Çelik
Teşkilatı, Fransa ile Almanya arasında temelleri 19.yüzyıla kadar uzanan siyasi
anlaşmazlıklara bulunan mucize çözüm özelliği ile dikkat çekmektedir. Gerek bu
iki devlet, gerekse diğer üye devletler arasında bugüne kadar yaşanan anlaşmazlıklar çatışmaya dönüşmeden çözüme kavuşturulmuştur. Avrupa kıtasında son 60
yılda en azından AB üyeleri arasında savaş yaşanmamıştır. Bir başka perspektiften Avrupa bütünleşmesi Roma İmparatorluğu’nu modern zamanlarda gerçekleştirmesi anlamına gelmektedir. Günümüzde AB bünyesinde, tıpkı imparatorluk
döneminde olduğu gibi, kişilerin ve diğer faktörlerin dolaşımında herhangi engelleme ile karşılaşmamaktadır.
Bu çalışma, Avrupa bütünleşme hareketinde son 10 yıla damga vuran duraklamayı, ara dönemi inceleme ve gelecek senaryolarını ortaya koyma amacı taşımaktadır. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Avrupa bütünleşmesini en
iyi izah eden teorilerden biri olan liberal hükümetlerarasıcılık (intergovernmentalizm) incelenecektir. AB’deki tüm gelişmelerin temelde devletlerin inisiyatifi
ile şekillendiği düşüncesi böyle bir giriş yapılmasını zorunlu kılmıştır. İkinci
bölümde AB bütünleşmesindeki duraklamanın sebepleri incelenecek ve fiilî durumun fotoğrafı çekilecektir. Son bölümde ise Avrupa bütünleşmesindeki mevcut
eğilimleri, siyasal konjonktürü ve uluslararası gelişmeleri dikkate alarak bütünleşme hareketinin gelecekte nasıl bir seyir takip edebileceğine ilişkin değerlendirme yapılacak, öngörüler ortaya konulacaktır.
1. LİBERAL HÜKÜMETLERARASICI TEORİ
Avrupa bütünleşmesini bir bütün olarak veya bazı spesifik alanlarını izah etme
amacı taşıyan bir düzineye yakın teori vardır. Bunların en önemlileri neo-fonksiyonalizm, liberal hükümetlerarasıcılık, ulusüstü yönetim, rasyonel tercih, tarihsel
kurumsalcılık, sosyolojik kurumsalcılık, çok düzeyli yönetim, sosyal konsrüktivizm ve neo-marksizm olarak sınıflandırmak mümkündür. Bu teoriler arasında
neo-fonksiyonalizm ve liberal hükümetlerarasıcılık bir özelliği ile diğerlerinden
farklılık göstermektedir. O da, söz konusu teorilerin Avrupa bütünleşme hareketinin bir boyutunu değil, tamamını izah etmeyi hedeflemiş olmalarıdır.
108
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Gerek Stanley Hoffman tarafından ortaya atılan hükümetlerarası teori, gerekse
bunun yeni versiyonu olan, Andrew Moravcsik tarafından revize edilen liberal
hükümetlerarası teori, esas itibariyle neo-fonksiyonalist teoriye tepki olarak ortaya çıkmıştır.1 Hoffman’ın hükümetlerarasıcı teorisine göre, Avrupa bütünleşmesi
temelde devletlerin kararları ile şekillenmektedir. Bütünleşme hareketini doğru
anlamanın yolu devletlerin hareketlerinin yakından takip edilmesinden geçmektedir. Devletler esasında “ulusal çıkarları öyle gerektirdiği için” bütünleşme hareketine destek vermektedirler. Ancak bu destek sınırlıdır, zira devletler savunma
ve güvenlik gibi hayati ehemmiyet taşıyan alanlarda egemenlik haklarında kısıntı
yapmaya soğuk bakmaktadırlar.
Hoffman’a göre, devletlerin dış politika davranışları sosyal gruplar ve elitler tarafından belirlenmemektedir. Temel karar verici olanlar, seçimle işbaşına gelen
hükümetlerdir ve hükümetler de ulusal çıkarları gerektirdiği için uluslararası arenada işbirliğine girmektedirler. Bütünleşmenin hangi alanlara kadar uzanacağı,
hangi alanları dışarıda bırakacağı, nihaî olarak hükümetler tarafından karara bağlanmaktadır. İkinci olarak, devletlerin uluslararası alanda işbirliğine girme veya
bundan kaçınma davranışları dünya sistemindeki gelişmelerden etkilenmektedir.
Liberal hükümetlerarası teorinin kuramcısı Andrew Moravcsik, Avrupa bütünleşmesinin karar verme sürecinde devletlerin nihaî belirleyici olduğu konusunda
Hoffmann ile aynı görüştedir. Ancak Moravcsik, devletlerin davranışlarının ulusal ve uluslararası olmak üzere iki düzeyi olduğuna dikkat çekmektedir.2 Ulusal düzeyde devletlerin davranışlarını siyasal partiler, kamuoyu ve çıkar grupları arasındaki pazarlıklar sonucu şekillendirmektedir. Uluslararası düzeyde,
bir diğer ifadeyle AB bünyesinde ulusal çıkarlara öncelik veren yaklaşımların
ortak bir noktaya yönelmesi ise Bakanlar Konseyi’ndeki pazarlıklar sonucu şekillenmektedir. Üye devletleri temsil eden, esasında kabine üyesi olan bakanlar, müzakerelerde AB’nin genel çıkarlarından ziyade kendi devletlerinin ulusal
çıkarlarına öncelik vermektedir. Avrupa bütünleşmesini şekillendiren de, esasen,
Bakanlar Konseyi bünyesinde üye devlet talepleri arasında sağlanan uzlaşmadır.
Bütünleşmeyi temelde üye devletlerin yönlendirdiğini Roma Antlaşmaları, Ortak
Tarım Politikası, Ortak Pazara tedrici olarak geçme kararlarında, Avrupa Para
Sistemi’nde ve kurucu antlaşmalarda revizyon yapılan müzakerelerle mesafe alan
hükümetlerarası konferanslarda görmek mümkündür.
Moravcsik’e göre, Avrupa Birliği’nde temel gelişmelerin belirleyicisi supranasyonal örgütlenmenin tercihleri değil, ulusal hükümetler, yani üye devletlerdir.
Devletlerin Avrupa Birliği bünyesinde herhangi bir politikanın lehine veya aleyhine tavır almasında politikacıların siyasal tercihleri veya stratejik kaygılar değil,
temelde ekonomik çıkarlar belirleyici olmaktadır. Bu esaslar temelinde kararlar
1 Stanley Hoffman’ın bu konudaki ilk çalışmaları şunlardır: Stanley Hoffman, “The European Process
at Atlantic Crosspurposes”, Journal of Common Market Studies, Vol.3 No.2 (1964): 85-101; Stanley Hoffman, “Obstinate or Obsolete? The Fate of the Nation State and the Case of Western Euope”, Deadalus,
95, (1966): 862-915.
2 Andrew Moravcsik, “Preferences and Power in the European Community: A Liberal Intergovernmental
Approach”, Journal of Common Market Studies, Vol: 31 No.4, (1993): 478-480. http://www.eustudies.gr/
wp-content/uploads/2012/03/Moravcsik-JCMS-1993.pdf/ Erişim Tarihi: 02.07.2014
109
Avrupa Birliği’nde Fetret Devri ve Gelecek Senaryoları
da üye devletler arasında pazarlıklar sonucu şekillenmekte ve esas itibariyle alver dengesine dayanmaktadır. Avrupa Birliği delegasyonunun karar alma sürecinde devletlerin rolünün olmadığını söylemek, kararların ulus üstü örgütlenmenin
stratejik ihtiyaçlarına göre belirlendiğini iddia etmek, gerçekçi olmaktan uzaktır.
Moravcsik’e göre, İngiltere’nin 1960’ların ortalarından itibaren AET’ye tam üye
olma isteğine Charles de Gaulle idaresindeki Fransa’nın karşı çıkmasının arkasında yatan sebep ekonomik çıkarlardır. İngiltere’nin tam üye olması halinde ortak
tarım politikasına karşı çıkmasından endişe eden Fransa, bu konudaki muhalefetini ancak ortak tarım politikasının oluşturulmasından sonra kaldırmıştır.3
Moravcsik’e göre, “Avrupa bütünleşmesini en doğru şekilde Avrupalı ulusal liderler tarafından alınmış rasyonel kararlar dizisi olarak açıklamak mümkündür”.4
Esasen Avrupa bütünleşmesindeki egemenlik devrini de egemenlik paylaşımı şeklinde anlamak lazımdır. Başlangıçtan günümüze AB bütünleşmesinde kaydedilen
ilerlemeler bu çerçevede analiz edilmelidir. Zira AB bünyesinde alınan kararların
temel yönlendiricisi üye devletlerdir. Ulus üstü özellikler taşıyan örgütün tercihleri ve stratejik yaklaşımlar görünümü taşıyan kararlar bile, esasında, devletlerin
yönlendirmesi sonucu şekillenmektedir. Devletler, AB bünyesinde herhangi bir
konuda karar verirlerken siyasilerin politik tercihlerini veya güvenlik kaygılarını değil, doğrudan doğruya ulusal ekonomik menfaatlerine öncelik verirler.5 Bu
sebeple AB bünyesinde kararlar çoğu kez en düşük ortak payda temelinde somut
hale gelir. Herhangi bir konunun müzakeresinde sağlanan ilerleme veya varılan
mutabakat yahut alınan karar, çoğu kez müzakere pozisyonlarında en yavaş gidilmesini savunan devletin/devletlerin talebi ile örtüşmektedir.
2. AVRUPA BÜTÜNLEŞMESİNDE FETRET DEVRİ
Avrupa kıtasında barışı ve istikrarı ekonomik bütünleşme yoluyla tesis etme amacıyla oluşturulan Avrupa Birliği yaklaşık 10 yıldır ara dönem –Fetret Devri- yaşamaktadır. AB’deki durgunluğun hiç kuşku yok ki, bir düzineye yakın sebebi
bulunmaktadır. Bunların en önemlilerini genişleme yorgunluğu, anayasanın reddedilmesi, Türkiye ile müzakerelerin başlaması ve küresel ekonomik krizin etkileri olarak sıralamak mümkündür. Diğer uluslararası örgütlerden birçok bakımdan
farklılaşan, önce Batı Avrupa’da, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından coğrafi
Avrupa’da Roma İmparatorluğu projesini adım adım gerçekleştirmeyi hedefleyen
bütünleşme hareketinin 20. yüzyılın sonundan itibaren yorgunluk emareleri gösterdiği ve geleceği konusunda kaygıların gittikçe güçlendiği bir gerçektir.6 Üye
3 Frank, Schimmelfennig, “Liberal İntergovernmentalism”, içinde A. Wienner ve T. Diez
(Eds.), European Integration Theory, (London: Oxford University Press, 2004), 86.
4 Andrew, Moravcsik, The Choice for Europe: Social Purpose and State Power from Messina to Maastricht, (London:UCL Press. 1998), 18.
5 Ion Bache ve Stephan George, Politics in the European Union, (New York: Oxford University Press,
2005), 15.
6 Bu konuda kapsamlı analiz için bkz. Andrew Glencross, “Bleak Prospects? Varieties of
Europessimism and their Application to the Eurozone Debt Crisis and the Future of Integration” Journal
of European Integration, Vol.36 No.4, (2014) http://dx.doi.org/10.1080/07036337.2013.846338/ Erişim
Tarihi: 25.07.2014
110
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
ülkelerde Avrupa kimliği ve Avrupa vatandaşlığı tartışmalarının gittikçe alevlenmesi, yabancı düşmanlığı ve İslamofobinin güçlenmesi, AB ülkelerine yasadışı
göçle mücadele için yürütülen faaliyetlerin kapsamının genişlemesi gibi gelişmeleri de esasen duraklamanın öteki işaretleri olarak görmek gerekmektedir.
2.1. Genişleme Yorgunluğu
Avrupa bütünleşmesinin bugüne kadar olan aşamasında dikkat çeken iki ana eğilim derinleşme ve genişlemedir. Derinleşme ile üye devletler arasında bütünleşme
hareketinin tedrici olarak ilerlemesi, teknik ifade ile söylemek gerekirse devletlerin münhasır egemenlik alanında bulunan yetkilerin ulus üstü yapıya aktarılması
kastedilmektedir. Genişleme ise üye devlet sayısının artması demektir. Bir
başka ifadeyle Avrupa bütünleşmesinin zaman içerisinde Avrupa kıtasındaki
devletlerinin büyük kısmını ihtiva edecek şekilde genişlemesi, neredeyse coğrafi
Avrupa ile eşitlenmesi kastedilmektedir.
Genişleme yorgunluğunu hiç kuşku yok ki tarihi arka planı dikkate almadan analiz etmek mümkün değildir. Avrupa Birliği örgütünde somutlaşan bütünleşme hareketinin düşünsel temelleri Ortaçağa kadar gitmektedir. Bugüne kadar Avrupa
kökenli pek çok filozof, siyaset bilimci, din adamı ve asker, Avrupa halklarının
kendi aralarındaki ihtilafları ikinci plana bırakıp, Hıristiyanlık veya Avrupa değerleri etrafında bir araya gelme düşüncesini ortaya atmış, bu konuda fikir beyan
etmiştir. Ne var ki bu düşünceler bir türlü pratiğe aktarılamamış, Avrupa’nın bütünleşmesi yüzyıllar boyunca bir ütopya olarak kalmıştır. 7
Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonrasındaki konjonktür ve uluslararası siyasal gelişmeler normal koşullarda gerçekleşmesi mümkün olmayan bu ütopyanın
pratik hayata aktarılmasına imkan sağlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından
müttefik işgali altında bulunan Alman topraklarının Sovyet yayılmasını önleme
amacıyla birleştirilmesi bir ABD projesi olarak gündeme geldiğinde buna en sert
tepkiyi Fransa vermiştir. Fransa’yı ikna etmek amacıyla müttefik işgal bölgelerinin birleştirilmesiyle kurulan Federal Almanya devletinin egemenlik hakları ve
enerji kaynaklarına ulaşımı sınırlandırılmıştır.
AB’nin temelini oluşturan ilk metin olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu işte
bu koşullarda hazırlanmıştır. Üye devletlerin egemenlik yetkilerinin bir kısmının
oluşturulan uluslararası örgüte devretmelerinin gerisinde Almanya’nın kontrol
altında tutulması düşüncesi rol oynamıştır. Schuman Planı’nda ayrıntıları düzenlenen temel esaslar, 1957 yılında Roma Antlaşmaları ile iki yeni örgütün kurulmasına da ilham teşkil etmiştir. Paris ve Roma Antlaşmaları ile kurulan örgütlerin, bazı organlarının tedrici biçimde birleştirilmesi ile birlikte, Batı Avrupa’da
yüzyıllardan beri hayali kurulan bütünleşme düşüncesi uygulamaya aktarılmıştır.
İlk dönemde Ortak Pazar, Avrupa Toplulukları gibi isimler alan bütünleşme
hareketi, 7 Şubat 1992’de imzalanan Maastricht Antlaşması ile Avrupa Birliği
olarak isimlendirilmiştir. Kuruluşundan günümüze AB bütünleşmesi kuşbakışı
7 Philip Thody, An Historical Intrdoction to the European Union, (New York: Routledge, 1997), 1-4.
111
Avrupa Birliği’nde Fetret Devri ve Gelecek Senaryoları
olarak incelendiğinde zaman zaman aksaklıklarla karşılaşmış olsa da, işbirliği hareketinin genel olarak daima ilerleyen bir seyir takip ettiği görülmektedir.8
Avrupa bütünleşmesi kuruluşundan günümüze bir sarkaç gibi faaliyet göstermiş,
kimi zaman genişleme derinleşmeye kapı aralamış, kimi zaman da derinleşme
yeni üye devletlerin Avrupa Birliği’ne katılmasına kapı aralamıştır. Derinleşmede ilk adım, Roma Antlaşması’nda öngörülen gümrük birliğinin tesisi olmuştur. AET’yi kuran Roma Antlaşması hükümlerine uygun olarak kurucu 6 devlet
arasındaki müzakereler sonucunda gümrük birliği tesis etmek amacıyla gümrük
vergilerinin ve ortak dış tarifenin 12 yıl içerisinde tedricen gerçekleştirilmesi konusunda mutabakat sağlanmıştı. Takvimin başlangıcı için 1958 yılı esas alınmış,
öngörülen sürenin sonunda üye devletler arasında gümrük birliğinin tesis edilmesi
amaçlanmıştı. Ancak gümrük indirimleri ve ortak tarifeye uyum konusunda kaydedilen ilerlemelerin yarattığı dinamizm, gümrük birliğinin öngörülen tarihten 18
ay önce, 1 Temmuz 1968’de gerçekleşmesini sağladı.
Avrupa derinleşmesinde gümrük birliğinin ardından ikinci önemli adım dört özgürlüğün mümkün olduğu ortak pazar aşaması olmuştur. Bu konunun ayrıntıları
1986 yılında imzalanan ve 1987 yılında yürürlüğe giren Tek Avrupa Senedi ile düzenlenmiştir. Söz konusu revize antlaşmaya göre malların, kişilerin, hizmetlerin
ve sermayenin serbest dolaşımının mümkün olacağı ortak pazar aşamasına teknik,
mali ve hukuki engellerin tedricen kaldırılması suretiyle adım adım ulaşılacaktır.
Ortak Pazar için öngörülen takvim 31 Aralık 1992 olarak belirlenmiş ve o tarih
itibariyle Avrupa bütünleşmesi iç pazar aşamasına ulaşmıştır.9
İktisadi bütünleşme hareketini müteakip aşamada yer alan ekonomik ve parasal
birlik aşamasına nasıl ulaşılacağı ise ayrıntılı olarak Maastricht Antlaşması’nda
düzenlenmiştir. Parasal birliğe geçmek isteyen devletlerin yerine getirmesi gereken mükellefiyetler söz konusu metinde ayrıntılı biçimde düzenlenmiş ve bunlar
Maastricht Kriterleri olarak adlandırılmıştır. 2002 yılı başı itibariyle o tarihte 15
olan AB üyesi devletlerin 12’sinin parasal birlik kriterlerini yerine getirdiği tespit
edilmiş; İngiltere, Danimarka ve İsveç dışında kalan ülkeler 6 aylık geçiş döneminin ardından 2002 Temmuz ayı itibariyle ulusal para birimlerini terk ederek Euro
kullanmaya başlamıştır. AB genişlemesini müteakip aşamalarda tam üye olarak
katılan devletler de Maasricht kriterlerini yerine getirmelerine bağlı olarak parasal birliğe geçmiş ve Euro kullanmaya başlamıştır.
AB’nin genişlemesini iki ana kategoride incelemek gerekmektedir. 1995 yılına
kadar olan genişlemelerde Avrupa bütünleşmesi temelde Batı Avrupa, İskandinav
ve Akdeniz bölgelerindeki devletleri bünyesine dâhil etmiştir. AB’nin ilk genişlemesi 1973 yılında İngiltere, İrlanda ve Danimarka’nın katılımı ile sağlanmıştır.
1981 yılında Yunanistan ve 1986 yılında İspanya ve Portekiz’in katılımı ile üye
sayısı 12’ye yükselmiştir. AB literatüründe ilk genişlemeye Kuzey Genişlemesi,
ikinci ve üçüncü genişlemeye ise Akdeniz Genişlemesi adı verilmektedir.10
8 Bu konuda daha fazla bilgi için şu eserlere bkz: İrfan Kaya Ülger, Avrupa Birliği Rehberi, (Kocaeli:
Umuttepe, 2006); Ian Bache ve Stephan George, Politics in the European Union, (London: Oxford,
2006); Philip Thody, An Historical Intrdoction to the European Union, (New York: Routledge, 1997).
9 John McCormick, The European Union- Politics and Policies ( London, Westview Press, 2004), 57-79.
10 Graham Avery ve Fraser Cameron, The Enlargement of the European Union, (Wiltshire; Sheffield
112
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
İki Almanya’nın 3 Ekim 1990’da birleşmesi ile birlikte AB de facto olarak bir
kez daha genişlemiştir. Üye sayısı artmamış, buna karşılık birleşme nedeniyle
Almanya’nın AB içinde siyasi ekonomik ağırlığı ve AB organlarında temsili artmıştır. Soğuk Savaş sonrasında ise genişleme halkaları genel olarak Varşova Paktı, eski SSCB ve dağılan Yugoslavya bakiyesi devletler üzerinde toplanmıştır.
1990’lı yılların ilk yarısında anılan ülkelerle farklı tarihlerde tam üyelik hedefine yönlendirilmesi amacıyla esasen Ortaklık Anlaşması olarak kabul edilmesi
gereken Avrupa Anlaşmaları imzalanmıştır.11 1997 Temmuz ayında yayınlanan
Gündem 2000 raporunda ise ortaklık anlaşmaları yapılan ülkelerle müzakerelerin
tedricen başlaması talep edilmiştir.12 1997 Aralık ayında toplanan Lüksemburg
Zirvesi’nde ise Gündem 2000 raporu kısmî değişikliklerle kabul edilmiştir. Aday
statüsünde bulunan ülkeler iki kategoriye ayrılmış; ilk grupta yer alan Polonya,
Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Slovenya ve Kıbrıs Rum Yönetimi ile
görüşmelerin derhal başlatılması bakiye kalanların durumunun sonra ele alınması
kararlaştırılmıştır.13
Bakiye kalan Slovakya, Letonya, Litvanya, Bulgaristan ve Romanya ile tam üyelik müzakereleri ise 15 Şubat 2000’de başlamıştır. Bu arada 1999 Aralık ayında toplanan Helsinki Zirvesi’nde diğerleri ile aynı koşullara tabi olmak kaydıyla
Türkiye de aday ilan edilmiştir.14 2004 yılında Hırvatistan ve Makedonya aday
ülke ilan edilmiştir. Türkiye ile Hırvatistan’ın AB’ye katılım müzakereleri 3 Ekim
2005’de başlarken Makedonya, Yunanistan’ın engellemeleri nedeniyle müzakerelere başlayamamıştır. Müzakere sürecinde yaşanan tıkanmalar nedeniyle Türkiye bu alanda ilerleme sağlayamaz iken Hırvatistan 1 Temmuz 2013’de AB’ye
tam üye olmuştur. Küresel ekonomik krizden doğrudan etkilenen İzlanda ile
tam üyelik müzakereleri ise 2010 yılında başlamış ancak 2013 güzünde İzlanda
hükümeti görüşmeleri askıya almıştır. Karadağ ile tam üyelik müzakereleri 2012
yılı güzünde, Sırbistan ile 2014 Ocak ayında başlamıştır. Batı Balkanlarda bakiye
kalan ülkelerden Arnavutluk, Bosna Hersek ve Kosova ise Güneydoğu Avrupa
İstikrar Paktı çerçevesinde sağlanan ilerlemeye paralel olarak AB hedefine yönelmişlerdir. Öte yandan AB’nin Batı Balkanlara yönelik stratejisinde ise bölgedeki
ülkelerin tamamının koşulları yerine getirmeleri halinde AB’ye kabul edilecekleri
taahhüdü yer almaktadır.15
Gelecekte AB’ye tam üye olma ehliyetine sahip olanların da koşulları yerine getirmeleri halinde bütünleşme hareketine dâhil olacakları birçok kez yapılan resmi
Academic Press, 2001), 93-121.
11 McCormick, The Eurpean Union, 92-95; Avery ve Cameron, The Enlargement of the European Union,
22-33.
12 Gündem 2000 Raporu için bakınız: http://www.ab.gov.tr/files/ardb/evt/2_turkiye_ab_iliskileri/2_1_ortaklik_iliskileri/2_1_4_diger/gundem_2000_eng.pdf. Erişim Tarihi: 16.07.2014.
13 Lüksemburg Sonuç Bildirisi http://www.ab.gov.tr/files/ardb/evt/1_avrupa_birligi/1_4_zirveler_1985_
sonrasi/1997_12_luksemburg_zirvesi_baskanlik_sonuc_bildirgesi_en.pdf/ Erişim Tarihi: 16.07.2014
14 Helsinki zirvesi kararına göre Türkiye diğerleri ile aynı statüye sahip olacaktır: “Turkey is a candidate
State destined to join the Union on the basis of the same criteria as applied to the other candidate States”
http://www.ab.gov.tr/files/ardb/evt/1_avrupa_birligi/1_4_zirveler_1985_sonrasi/1999_12_helsinki_zirvesi_baskanlik_sonuc_bildirgesi_en.pdf/ Erişim Tarihi: 16.07.2014
15 Roberto Belloni, “European Integration and the Western Balkans: Lessons, Prospects, and Limits”
http://www4.lu.se/upload/LUPDF/Samhallsvetenskap/Just_and_Durable_Peace/RobertoBelloni.pdf/
Erişim Tarihi:17.07.2014
113
Avrupa Birliği’nde Fetret Devri ve Gelecek Senaryoları
açıklamalarda ve Komisyon raporlarında yer almıştır. Bu çerçevede halen Avrupa
Komşuluk Politikasına dahil olan ülkelerden Ukrayna’nın ismi zikredilmez iken,
Moldovya, Batı Balkan Devletleri ve Norveç’in koşulları yerine getirmeleri halinde Avrupa bütünleşmesine dahil olabilecekleri ifade edilmektedir.16
Avrupa bütünleşmesine dâhil olan ülkelerin sayısı 2013 Temmuz ayı itibariyle
28’e yükselmiştir. Önümüzdeki dönemde AB bünyesinde ve uluslararası siyasal
sistemdeki gelişmelere paralel olarak bu sayının daha da artması beklenmektedir.
Bununla birlikte, 2004 yılından itibaren kaydedilen genişlemeler ne içeri giren
ülkeleri ne de AB devletlerinin vatandaşlarını memnun etmektedir. Doğu Bloğu
kökenli ülkelerin bazıları, temel ekonomik, sosyal ve demokratik niteliklerinin
Batı Avrupa ile kıyas kabul etmez biçimde geri olmalarına rağmen siyasi bir kararla tam üye kabul edilmişlerdir. Öte yandan, AB bünyesine katılan bu ülkelerin
tedrici olarak sahip oldukları hak ve özgürlükler, örneğin serbest dolaşım hakkı
AB genelindeki standartları ve istihdam koşullarını olumsuz yönde etkilemekte
ve bunlara karşı yer yer ayrımcı uygulamalar da yapılmaktadır.
Soğuk Savaş döneminde gerçekleşen genişlemelerde AB’ye katılan ülkelere kayda değer oranda ticari destek, ekonomik ve teknik yardım yapılmakta iken son
dönemde bu alanda yapılanlar cazibesini tamamen yitirmiştir.17 AB kamuoyunda
oluşan algı siyasilerin kaynakları kendi ideolojik anlayışları çerçevesinde rasyonel olmayan biçimde kullandıkları şeklindedir. İçeri giren ülkelerin bazıları ise
iktisadi ve sosyal bakımdan hayal kırıklığı yaşamaktadır.18 AB tarafı, 2004 yılında
katılan devletlere ortalama olarak 5,3 milyar dolar mali destek sağlarken, bu rakam 2006 yılında Bulgaristan ve Romanya için 2 milyar dolara kadar düşmüştür.
Bu rakam, AB üyesi olmayan kimi ülkelere yapılan transferlerden bile azdır. Netice olarak 2004 Mayıs ayından itibaren gerçekleşen genişlemeler, hem katılımcı
ülkelerde, hem de AB bünyesinde sıkıntı yaratmıştır. Avrupa kamuoyu daha fazla
ülkenin içeri girmesine mesafeli davranmaktadır.
AB bünyesinde 2004 ve 2007 yıllarında meydana gelen genişleme yeknesaklığı bozduğu, ileri ülkeler kulübü olarak algılanan AB’nin bu niteliğini yitirdiği,
zengin ülkelerin ekonomik kaynaklarının yoksullara transfer edildiği şeklindeki
kamuoyu algısını da güçlendirmiştir. Siyasi taahhütlerin ne pahasına olursa olsun yerine getirilmesi şeklinde gerçekleşen Varşova Paktı /Doğu Genişlemesi, öte
yandan AB örgüt yapısı ve karar alma mekanizmasını da olumsuz şekilde etkilemiş ve sürecin karmaşıklaşmasına neden olmuştur.19
16 House of Lord, European Union Committee Report 6 March 2013 http://www.publications.parliament.uk/pa/ld201213/ldselect/ldeucom/129/129.pdf/ Erişim Tarihi: 17.07.2014
17 John O’ Brennan, “Enlargement Fatigue and its Impact on the Enlargement Process in the Western
Balkans”
http://www.lse.ac.uk/IDEAS/publications/reports/pdf/SR018/OBrennan.pdf/ Erişim tarihi 18.07.2014
18 David G. Forgue and Nicole Schude Kehoskie, “Enlargement Fatigue in the European Union”
http://www.barnesrichardson.com/4E8FDC/assets/files/News/tbl_s47Details_FileUpload265_126_
forgue_fatigue.pdf/ Erişim tarihi. 18.07.2014
19 Piotr Maciej Kaczynski, The Fifth Enlargement of the EU, Five Years On: The Case of Poland and
the Czech Republic, http://www.ifri.org/files/Europe_visions/Europe_vision_2_en.pdf Erişim Tarihi:
18.07.20014
114
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
2.2. Anayasanın Reddedilmesi
Avrupa Birliği’nde fiilen yaşanan duraklamanın bir diğer nedeni de, anayasanın
kurucu iki ülkesi olan Fransa ve Hollanda tarafından reddedilmesidir. Fransa’da
29 Mayıs 2005’de yapılan referandumdan birkaç gün sonra 1 Haziran 2005’de
Hollanda’da da oylama yapılmıştır. 29 Ekim 2004 tarihinde ünlü Conservatory
Sarayı’nda imzalanan anlaşmanın Avrupa bütünleşmesine yeni bir dinamizm getireceği bekleniyordu. Hollanda halkının referandum sonucunda anayasayı reddetmesinde göçün artacağı, Türkiye’nin tam üye olarak AB’ye katılacağı, ekonomik durgunluk ve AB organlarında yetki paylaşımından zarar göreceği şeklindeki
kaygılar etkili olmuştur.20 Fransa ve Hollanda referandumlarının yapıldığı tarihte
25 üyeli AB’de anayasayı onaylayan üye ülke sayısı on idi. İki kurucu ülkenin
anayasayı reddetmesinden sonra geriye kalan devletlerde oylama yapılmaması
kararı alınmıştır. Böylece AB bütünleşmesi kelimenin tam anlamıyla kilitlenmiştir. Zira büyük çabalar sonucu toplanan ve uzun müzakerelerin ardından hazırlanan anayasanın AB bütünleşmesine dinamizm kazandıracağı, Avrupa Federasyonu ile sonuçlanacak bütünleşmenin nihai hedefine ulaşmayı kolaylaştıracağı
öngörülmüştü.
Anayasanın AB hukuku bakımından dikkat çeken özelliği ise hukuki bakımdan
karmaşık görünüm arz eden kurucu antlaşmalar, onlarda değişiklik yapan anlaşmaların yarattığı hukuki karmaşayı ortadan kaldırıyor olması idi. Paris ve Roma
Antlaşmaları o zamana kadar müteaddit kez değiştirilmişti. Bunların en önemlileri
Füzyon Antlaşması, Tek Avrupa Senedi, Maastricht, Amsterdam ve Nice Antlaşmaları olarak sıralanmakta ise de kapsamlı değişiklik görünümünde olmayanlar
da vardı. Tüm eski antlaşmaları ortadan kaldıran ve onların yerine tek bir metin
olarak geçmesi beklenen Anayasa bu niteliği ile AB hukuk sistemi içerisinde sadeleşme ve reform anlamına geliyordu.
Anayasanın reddedilmesinin ardından yaşanan tartışmalar genel olarak demokratik açık üzerinde yoğunlaşmıştır. Yapılan analizlerde bir bütünleşme hareketi olan
AB projesini daha ileriye taşıyacak olan anayasanın kamuoyuna doğru biçimde
izah edilemediği, ortalama vatandaşların yerel siyasi düşünce ve günlük ekonomik çıkarlarını dikkate alarak karar verdiği şeklindedir. Fransa ve Hollanda gibi
bütünleşme hareketinin içinde başlangıçtan beri yer alan ülkelerde ise AB’ye yeni
katılan devletlerle birlikte imtiyazlı konumlarını yitireceklerini düşüncesi güçlenmişti.
AB anayasası örgüt yapısında radikal sayılabilecek hükümler içeriyordu. Dönem
başkanlığı müessesesi ilga ediliyor onun yerine AB Başkanlığı, AB Dışişleri Bakanlığı gibi mekanizmalar getiriliyordu. Supranasyonal ve uluslararası ayrımını
ihtiva eden sütunlar, anayasanın kabul edilmesiyle birlikte ortadan kalkacaktı. Öte
yandan, Avrupa vatandaşlığı, Avrupa Marşı gibi bütünleşmenin gelecekte alacağı biçime gönderme yapan mevzular da Avrupa kamuoyunda ve üye ülkelerde
20 Council on Foreign Relations, “European Union: French and Dutch Referandums”, http://www.cfr.org/
france/european-union-french-dutch-referendums/p8148/ Erişim Tarihi: 18.07.2014
115
Avrupa Birliği’nde Fetret Devri ve Gelecek Senaryoları
endişe yaratmıştı. Vatandaşlar, bürokratik/elitist karakter taşıyan AB sistemindeki gelişmeleri yakından bilmiyor ve reform hareketlerine tepki gösteriyorlardı.
Sahip oldukları hakların azalacağı veya aşınacağı kaygısı onları tutucu olmaya
itiyordu. Nitekim bu durumun bilincinde olan bürokratlar ve siyasiler anayasayı
büyük oranda ihtiva eden ana temel niteliği itibarıyla aynı karakterde olmayan
Lizbon Antlaşması’nı halka onaylatmayı başardılar. Valery Giscard D’Estaing’in
ifadesine göre, 2007 yılında imzalanan ve 2009’da yürürlüğe girecek olan Lizbon Antlaşması reddedilen anayasa ile birçok bakımdan aynı idi. Avrupa halkları tarafından referandumlarda reddedilmesi tehlikesinden kaçınmak için sadece
formatı değiştirilmişti.21 Bayrak, marş ve birliği sembol eden diğer ifadelerden
özenle kaçınılmıştı.
Nedenleri ne olursa olsun, 2005 yılında iki kurucu ülke tarafından Anayasanın
reddedilmesi, Avrupa kamuoyunun bütünleşme hareketinin fiili sisteminden ve
geleceğinden endişe duyduğunu ortaya koymuştur. Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin 3 Ekim 2005’de başlaması kaygıları daha da derinleştirecek ve o zamana kadar hiç olmadık ölçüde Avrupa kimliğinin ne olduğu, neleri içerip neleri
dışladığı tartışmaya açılacaktır.
2.3. Türkiye ile Tam Üyelik Müzakerelerinin Başlaması
Türkiye’nin 3 Ekim 2005’de AB ile tam üyelik müzakerelerine başlaması Türkiye bakımından olduğu kadar AB için de önemli bir olaydır. Bu gelişme Avrupa
kamuoyunu derin biçimde etkilemiş, uzak olmayan bir gelecekte Türkiye’nin de
AB’ye katılacağı, siyasilerin aldıkları müzakereleri başlatma kararının kaçınılmaz sonucu engelleyemeyeceği görüşü gerek örtülü gerek açık biçimde Avrupa
kamuoyunda kabul görmüş ve tartışılmıştır. Her ne kadar Türkiye, bütünleşme
hareketine en başından beri ilgi duyan devlet ise de, ikili ilişkilerin bugüne kadar
olan aşamalarında bir türlü son dönemece gelinememiş olması Avrupa kamuoyunun Türkiye ile ilişkileri kanıksanmasına neden olmuştu. Ancak müzakerelerin
başlaması ile birlikte hukuken nihaî süreç başlamış oluyordu.
Yadsınmaz gerçek şudur ki Türkiye, Batı Avrupa’daki bütünleşme hareketine
en başından beri ilgi duyan devlet olmuştur. Türkiye’nin AET’ye katılmak için
ilk başvurusu 31 Temmuz 1959’da Yunanistan’ın ardından gerçekleşmiştir. O
zamandan günümüze Türkiye’den, uluslararası konjonktürden ve AET tarafından kaynaklanan sebeplerle ilişkilerde kayda değer mesafe alınamadı. 27 Mayıs
1960 darbesi nedeniyle Türkiye, daha ilk adımda Ortaklık Anlaşması konusunda
Yunanistan’ın gerisinde kaldı. Yunanistan ile Ortaklık Antlaşması 1961 yılında,
Türkiye ile 12 Eylül 1963’de imzalanmıştır. Ne var ki, 1960’ların ortalarında
Yunanistan’da askeri cunta yönetimine girmesi AET’ye başvuran iki ülkenin çok
da farklılık göstermediğini ortaya koyuyordu. 1974 sonrasında Yunanistan’ın demokrasiye dönüşü sonrasında öncelikli çabası AET’ye katılmak olmuştur. Türkiye ise bu dönemde ekonomik sıkıntılar ve siyasal istikrarsızlık yaşıyordu. Sık
aralıklarla değişen koalisyon hükümetleri ortakları arasındaki görüş ayrılıkları nedeniyle 1970’lerin ikinci yarısında AET’ye tam üyelik başvurusu bir türlü mümkün olmamıştır.
21 European Newspaper, 27 Ekim 2007.
116
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
1963’de imzalanan Ankara Anlaşması ve onun ayrılmaz bir parçası olan Katma
Protokol, her ne kadar ikili siyasi ekonomik ilişkilerin temel parametrelerini belirlemiş ise de, anlaşmaların uygulamaya aktarılması aşamasında sorunlar yaşanmış ve Türkiye, öngörülen gümrük indirimleri ve ortak dış tarifeye uyum sağlamayı amaçlayan çalışmaları zamanında yapamamıştır. Öte yandan AET tarafı da
anlaşma hükümlerinde yer almasına rağmen Türk işçilerine dolaşma hakkı, teknik
ve mali yardımlar konusunda taahhütlerini yerine getirmemiştir. Yunanistan’ın
tam üye olarak AET’ye katılması ise sorunları daha da karmaşık hale getirmiş,
Türkiye-AET ilişkilerinde mesafe alınmasını engellemiştir. 22
1980’li yılların ilk yarısında 12 Eylül darbesi nedeniyle kesilen ilişkiler, 1986’dan
itibaren yeniden tesis edilmiş; Türkiye, 14 Nisan 1987’de tam üyelik başvurusunda bulunmuştur. Ne var ki Doğu Bloku’nun yıkılma emareleri gösterdiği bu
dönemde Türkiye’nin talebine net bir cevap verilmemiştir. 1990’ların başında bir
çıkış yolu bulmak için sürdürülen müzakereler, “Matutes Paketi”nin kabul edilmesiyle tam üyelikten önce gümrük birliğinin tesis edilmesi hedefine yönelmiştir.23 AB’nin transformasyon geçirdiği, eski komünist ülkelerle ortaklık anlaşması
yaptığı 1990’lı yıllarda Türkiye bir taraftan gümrük birliği yükümlülüklerini yerine getirme, öte yandan Avrupa bütünleşmesi içerisinde yer alma çabasına girmiştir. 1997 Aralık ayında toplanan Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye’nin dışlanmasıyla dondurulan ikili ilişkiler 1999 Aralık ayında Türkiye’nin aday ilan edildiği
Helsinki Zirvesi’ne kadar canlanmamıştır.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından işbaşına gelmesiyle AB nezdinde yürüttüğü mekik diplomasisinin neticesi olarak Türkiye ile
müzakerelerin 3 Ekim 2005’de başlatılması kararı alınmış ve anılan tarihte müzakereler başlamıştır. Ne var ki, Helsinki Zirvesi’nde ve başka kararlarda diğerleri
ile aynı koşullara tabii olacağı ifade edilmiş olmasına karşın, AB tarafı Türkiye’ye
karşı ayrımcı, tam üyeliğe ulaşmayı zorlaştırıcı tavır ve tutum içerisinde olmuştur. Bunun somut biçimde ortaya çıktığı metinlerden biri de Müzakere Çerçeve
Belgesi’dir.24 Bu belgede müzakere başlıklarının her birinin açılması, kapanması,
Katılım Antlaşması’nın imzalanması aşamalarında AB üyesi devletlerin oybirliği
koşulu getirilmiştir. AB tarafının müzakereleri başlatma kararı vermesine rağmen bu alanda ilerlemeyi istemediği 2006 yılında daha somut biçimde ortaya
çıkmıştır. Kıbrıs Rum Kesimi 8, Fransa ise 5 müzakere başlığının açılmasını
engellemiştir. Bu durum Türkiye-AB ilişkilerinin müzakere aşamasında fiili
tıkanıklık yaratmıştır.
Türkiye’de 2006 yılından itibaren eski heyecan kalmamış olmasına rağmen, AB
tarafındaki kaygılar ortadan kalkmamıştır. Türkiye’nin nüfusu, Müslümanlığı,
Orta Doğu ile yakın ilişkileri serbest dolaşımın yaratacağı tehlikeler biteviye sor-
22 Rıdvan Karluk, Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak, (İstanbul: Beta Yayınları, 2013),
2-32.
23 A.g.e., 79-118.
24 Müzakere Çerçeve Belgesi metni için bakınız: http://www.abgs.gov.tr/files/AB_Iliskileri/AdaylikSureci/MuzakereCercevesi/Muzakere_Cercevesi_2005.pdf/ Erişim Tarihi: 18.07.2014.
117
Avrupa Birliği’nde Fetret Devri ve Gelecek Senaryoları
gulanmıştır.25 Bu arada Türkiye ile aynı anda görüşmelere başlayan Hırvatistan,
Slovenya’nın yer yer engelleme çabalarına rağmen müzakereleri tamamlamış ve
2013 Temmuz ayında Katılım Antlaşması’nın teati edilmesinin ardından AB’ye
28’nci üye olarak katılmıştır.
Türkiye-AB ilişkilerinde ise bugüne kadar alınan mesafe 5 Kasım 2013 itibariyle
şu şekildedir. Müzakere başlıklarından 14 fasıl müzakereye açılmış, bunlardan sadece birisi geçici olarak kapatılmıştır.26 Müzakereler fiilen durmuş, ama hukuken
devam ediyor gözükmektedir. Ne Türkiye’de ne de AB tarafında müzakerelerin
başladığı dönemdeki heyecan kalmıştır.
Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin son döneminde yaşanan gelişmeler, özellikle müzakerelerin başlatılması sonrasındaki gelişmeler AB kamuoyunda büyük dikkatle
izlenmiştir. Son dönemde ikili ilişkilerde yaşanan sorunlar nedeniyle sürecin istenen ölçüde yürümemesi dahi Türkiye’ye olan ilgiyi azaltmamıştır. En başından
başlamak gerekirse Türkiye ile tam üyelik müzakereleri başlaması AB kamuoyunda deprem etkisi yaratmıştır. Türkiye’nin dostu olarak bilinen bazı AB ülkeleri ve AB organlarından Komisyon’un yoğun çabaları sonucu ikili ilişkilerin
müzakere aşamasına gelmesi aslında AB karar alma mekanizması içinde en düşük
ortak paydada birleşme anlamına gelmektedir. Bir başka ifadeyle, AB tarafına
dahil olan ülkelerin Türkiye ile müzakerelerin başlatılması konusunda konsensüs
sağlamaları hiç de kolay olmamıştır. O zamana kadar AB–Türkiye ilişkilerini engelleyen Yunanistan’ın yerini yeni dönemde Kıbrıs Rum Yönetimi almıştır. Keza,
Türkiye ile müzakerelerin başlamasına bazı ülkeler kerhen destek vermişlerdir.
Müzakere çerçeve belgesindeki hükümlerin ve aşamaların güçlüğü, AB tarafının
Türkiye konusunda siyasi irade oluşturamadığına karine teşkil etmektedir. Müzakerelerin ardından nüfuzu sınırlı kimi ülkelerin yürüttüğü politikalar ve Fransa’nın
Türkiye’ye tam üyelik yerine türevi sayılabilecek işbirliği alternatiflerini öne sürmesi dikkat çekicidir. Tüm bunlara rağmen müzakerelerin başlaması ile birlikte AB kamuoyu Türkiye’yi ve Türkiye’nin üyeliğini tartışmaya başlamıştır. Bu
tartışma o zamana kadar hiç yapılmayan AB kimliğini, bütünleşmenin aslında
ne olduğunu sorgulamaya kadar uzanmıştır.27 Avrupa kamuoyunda Türkiye’nin
üyeliğinin yaratacağı sıkıntılar sık aralıklarla gündeme getirilmiş ve bazı siyasi partilerin çabaları sonucu kimi ülkelerde müzakerelerin ardından imzalanacak
Katılım Antlaşması’nın referanduma sunulması hususu bağlayıcı hukuk metni
haline gelmiştir.28
25 Antonia M. Ruiz Jimenez ve Jose I. Torreblanca, European Public Opinion and Turkey’s Accession:
Making Sense of Arguments For and Against, Working Paper, (Madrid: European Policy Institutes Network, 2007)
26 Müzakere sürecinde son durum için bakınız: http://www.abgs.gov.tr/index.php?l=1&p=65 Erişim
Tarihi: 18. 07. 2014
27 Antonia M. Ruiz Jimenez ve Jose I. Torreblanca, European Public Opinion and Turkey’s Accession, 4.
28 Angelos Giannakopoulos, Public Opinion in Member States as a Factor in the Debate on
Turkey’s EU Membership, http://www.sant.ox.ac.uk/seesox/opinionpieces/giannakopolous2008.pdf/,
Erişim Tarihi: 18.07.2014.
118
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Türkiye ile müzakerelerin açılması aynı zamanda AB üyesi ülkelerde Avrupa kimliği, Avrupa değerleri gibi kavramların tartışmaya açılmasını sağlamıştır. Hıristiyan Demokrat ve Muhafazakâr Partiler bu konuda muhalif tutum içerisinde olurken, Kiliseler Birliği, Türkiye’nin katılımının AB’nin sonu anlamına geleceğini
ifade etmiştir.29 Türkiye Bağımsız Komisyonu gibi uzmanlardan oluşan strateji
grubunun ikili ilişkiler konusunda belli aralıklarla objektif raporlar yayınlaması,
Türkiye’nin yaşadığı değişimi ve AB için önemini ortaya koymaları pratikte pek
bir değişiklik yaratmamıştır.30
2.4. Global Ekonomik Krizin Etkileri
ABD’de gayrimenkul sektöründe başlayan, Lehman Brothers’in batmasıyla finans piyasalarına yansıyan küresel ekonomik krizden AB üyesi ülkeler, özellikle
Euro bölgesinde yer alanlar derin biçimde etkilenmişlerdir. Bu etki, Yunanistan,
İrlanda gibi kimi ülkelerde iflas etmeye kadar giden gelişmeleri tetiklemiş yahut
benzer gelişmelerin belirgin hale gelmesine kapı aralamıştır. Krizin AB ülkelerini derinden etkilemesinde 2009 sonbaharında Yunanistan’da işbaşına gelen yeni
hükümetin bütçe açığının GSMH’ye oranının %12,7 olduğunu açıklaması ve ardından yaşanan gelişmeler dönüm noktası olmuştur. Özellikle Yunanistan kamu
borcunun milli gelire oranının %125 olduğunun ortaya çıkması, resmi rakamlarda
sahtecilik ve gelişmelerin AB makamlarına iletilmediğinin ortaya çıkması Euro
bölgesi ülkelerinde büyük endişe yaratmıştır. Özellikle parasal birlik harici konularda Euro bölgesi üyesi devletlerin ekonomik ve mali politikalarında koordinasyon sağlayacak mekanizmanın olmaması sıkıntı doğurmuştur.31
Yunanistan’da krizin derinleşmesi ve ekonomik etkilerinin ortaya çıkması üzerine
AB’nin ve IMF’nin öncülüğünde bu ülkeyi kurtarmak için uluslararası düzeyde
çaba gösterilmiş ve borçların uzun vadeye yayılması hususunda mutabakat sağlanmıştır. Ne var ki, Yunanistan’ın ekonomik bakımdan anlaşma yükümlülüklerini yerine getirecek durumda olmaması, işsizliğin artması, hükümet karşıtı siyasal
gösterilerin tırmanması ve harcamalarda kısıntı yapılmasının yarattığı durgunluk,
AB tarafını alternatif yaklaşımlara zorlamıştır. 2011 yılında Yunanistan’ın 100
milyar Euro dış borcu silinmiştir.32 Kriz salt Yunanistan ile sınırlı kalmamış, İrlanda, İtalya, İspanya ve Portekiz’de de benzer sorunlarla karşılaşılmıştır.
29 Sait Akşit, Özgehan Şenyuva, Çiğdem Üstün, Turkey Wathch: EU Membership Perception on Turkey’s
Accestion to the EU, (Ankara: Middle East Technical University, 2009) http://sinan.ces.metu.edu.tr/dosya/
turkey_watch_en.pdf erişim. 20.07.2014; Ingrid Kylstad, “Turkey and the EU: A ‘new’ European Identity
in the Making?”, Discussion Paper, (London, London School of Economics, 2009), 23 (1-27); Bassam
Tibi, “Europeanizing Islam or the Islamization of Europe: Political Democracy vs. Cultural Difference”,
içinde Timothy A. Byrnes and Peter J. Katzenstein (Der.) Religion in the Expanding Europe, (London:
Cambridge University Press; 2006), 204-224
30 Bağımsız Türkiye Komisyonu’nun son raporu Mart 2014’de yayınlanmıştır. Bakınız: http://www.
independentcommissiononturkey.org/pdfs/2014_english.pdf/ Erişim Tarihi: 21.07.2014
31 European Parliament Note, “Greek Soverignity Debt Crisis and ECB Polic” , http://www.europarl.
europa.eu/document/activities/cont/201006/20100610ATT75778/20100610ATT75778EN.pdf/ Erişim
Tarihi: 21.07.2014
32 Jeromin Zettelmeyer, Christoph Trebesch, Mitu Gulati, The Greek Debt Exchange: An Autopsy,
http://av.r.ftdata.co.uk/files/2012/09/The-Greek-Debt-Exchange-An-Autopsy.pdf/
119
Avrupa Birliği’nde Fetret Devri ve Gelecek Senaryoları
Küresel ekonomik kriz özellikle Euro bölgesini derinden etkilemiştir. Kriz patlak
verdiğinde Yunanistan’ın temel göstergelerinin Maastricht kriterlerinin gerisine
düştüğü ortaya çıkmıştı. Maastricht Antlaşması ile getirilen ekonomik ve parasal
birlik koşuluna göre, dış borcun GSMH’ye oranı, enflasyon ve faiz oranları gibi
kriterleri yerine getiren ülkelerin siyasi irade göstermeleri kaydıyla ulusal para
birimlerini terk ederek ortak para birimine geçmeleri mümkün olabiliyordu. Nitekim 2002 yılında o dönemde 15 AB ülkesinden kriterleri tutturan 12’si Euro bölgesine geçmişti. Avrupa Birliği’ne sonradan katılan ülkelerden Estonya, Kıbrıs,
Slovenya, Malta, Slovakya ve Letonya ise sonradan Euro Bölgesi’ne katıldılar.
Günümüzde 28 AB üyesinden 18’i Euro kullanmaktadır. Ayrıca AB üyesi olmayan Karadağ, Kosova, Monako, San Marino ve Vatikan da Euro kullanmaktadır.
Ekonomik krizin Avrupa Birliği üzerinde yarattığı olumsuzlukları ortadan kaldırmak için yürütülen çalışmaların sonucunda Mali Tüzük başta olmak üzere yeni
dönemde mali ve iktisadi konularda sıkı denetim öngören düzenlemeler yapılmış ve AB örgüt yapısında teftiş fonksiyonu ifa edecek kurumlar oluşturulmuştur.
Tüm bu çabalara rağmen 2008 yılında patlak veren ekonomik kriz AB’de tüketim
alışkanlıkları, sosyal yardımlar ve iktisadi faaliyetleri olumsuz yönde etkilemiştir.
Euro bölgesi başta olmak üzere AB ülkeleri günümüzde dahi bu etkinin yarattığı
sıkıntılardan tamamen kurtulmuş değildir.
3. AB’DE GELECEK SENARYOLARI
Avrupa Birliği’nin gelecekte nasıl bir şekil alacağını bilimsel olarak kesin ifadelerle ortaya koymak mümkün değildir. George Freidman, “Gelecek 100 Yılın
Tarihi” kitabının girişinde “elimde dünyanın geleceğini okuyacağım sihirli bir
küre yok” ifadesini kullanmaktadır.33 Freidman’ın söz konusu kitabında kullandığı yöntem, geçmişte meydana gelen olayları analiz ederek geleceğe yönelik yol
haritası çalışması yapmak, mevcut göstergeleri okumak şeklinde ifade edilebilir.
Bunun ne ölçüde bilimsel olduğu tartışmaya açıktır. Gerçekten de sosyal bilimlerde geleceğe ilişkin bilimsel kesinlik ifade eden analizlere ihtiyatla yaklaşmak
lazımdır. AB’nin geleceğini incelediğimiz bu çalışmada, fiili durumun analizi yapılacak ve geleceğe yönelik ihtimaller sıralanacaktır. Öncelikle AB’de mevcut
durum incelenecek, ardından teorik çerçeve ve gelecek senaryoları ile fiili durum
kıyaslanacak ve temel göstergelerden yola çıkılarak analiz yapılacaktır.
3.1. Avrupa Birliği’nde Fiili Durum
Bütünleşme hareketinin nereye gittiğine ilişkin değerlendirme yapabilmek için
öncelikle fiili durumun anlık fotoğrafının çekilmesi gerekmektedir. Bu çerçeve içerisinde Avrupa bütünleşmesini ve üye ülkelerin tutumlarını çeşitli kriterlere göre sınıflandırmak mümkündür. Her şeyden önce, AB ülkeleri merkez ve
çevre ülkeler diye iki ana kategoriye ayrılmaktadır. Akdeniz Genişlemesi olarak
bilinen Yunanistan, İspanya ve Portekiz’in o dönemdeki adıyla AET’ye katılımı
ile başlayan merkez-çevre ayrımı, son dönemde daha belirgin ve çok katmanlı
33 George Freidman, The Next 100 Years- A Forecast fort he 21st Century, (London: Allison and busby,
2009), 1.
120
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
hale gelmiştir. AB’de merkez ülkeler denilince kurucu ülkeler ve sonradan katılmış olmalarına rağmen gerek iktisadi kalkınma seviyesi, gerek AB bütünleşmesine ilişkin temel yaklaşımlarında kurucu ülkelerle paralel görüşleri benimseyen
ülkeler ifade edilmektedir. Bu sınıflandırmaya göre, merkez ülke kategorisinde
yer alanlara Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’a ilave
olarak Danimarka gibi ülkeleri de dâhil etmek gerekecektir. İngiltere’nin iktisadi
gelişme seviyesi bakımından merkezde yer aldığına kuşku yoktur. Ancak İngiltere, AB’nin temel politikalarına katılım, yetki devrinin sınırları ve gelecek perspektifi bakımından diğerlerinden farklılaşmaktadır.
Çevre ülkeler ise kendi aralarında yeknesak bir görünümde değildir. 1980’li yıllarda katılanlar o dönemdeki adıyla AET’nin çevre ülkeleri idi. Yunanistan, İspanya ve Portekiz’den oluşan bu ülkeler tam üye olmalarının ardından iktisadi ve
sosyal bakımdan kayda değer ilerlemeler sağlamış iseler de merkez ülke değildir.
Bu ülkeleri ve İrlanda’yı çevrenin merkeze en yakın ülkeleri olarak nitelendirmek
gerekir. Çevrede yer alan bir diğer ülke kategorisini ise 1990’lı yıllarda AB’ye
katılan EFTA ülkeleri oluşturmaktadır. Avusturya, Finlandiya ve İsveç’ten oluşan
bu grubun temel göstergeleri merkez ile eşdeğerdir. Ancak bu kategorideki ülkeler daha fazla bütünleşmeye mesafeli, askeri ve siyasi bütünleşmeye ise karşıdır.34
Çevre ülkelerinin üçüncü halkasını 2004 ve 2007 yılında AB’ye katılan Varşova
Paktı, bazı eski SSCB ve Yugoslavya ardılı ülkeler oluşturmaktadır. Bu ülkeleri
de kendi aralarında gruplara ayırmak mümkündür. Ekonomik gelişmişlik seviyelerine göre veya Hür dünyadan olanlar (Kıbrıs Rum Kesimi, Malta gibi), komünist geçmişi olanlar şeklinde ayrım yapılabilir. Bu kategoride, çevre ülkelerinin
en dış kategorisinde yer alan ülkelerin çoğunluğu AB üyeliğinin ardından hayal
kırıklığı yaşamıştır. Önceden öngördükleri sihirli sosyo-ekonomik dönüşüm yaşanmamış, tam üyelikle birlikte iktisadi kalkınma, işsizlik ve temel göstergelerinde iyileşme olmamıştır. Bulgaristan ve Romanya gibi ülkelerde bu durum çok
daha belirgindir.
İkinci olarak, AB bünyesinde yeknesaklıktan uzak bir bütünleşme söz konusudur.
Üye devletlerin derinleşme seviyeleri, ortak politikalara katılımları ve dolayısıyla yükümlülükleri farklılık göstermektedir. Başlangıçta AET sisteminde tek tip
bütünleşme öngörülmüştü. Üye devletlerin herhangi bir ayrıma tabi tutulmadan
aynı yükümlülükleri yerine getirmeleri gerekiyordu. Bu cümleden olmak üzere,
Roma Antlaşması’nda öngörülen gümrük birliği tedrici olarak gerçekleştirilmiştir. Antlaşma’nın yürürlüğe girmesinin ardından kurucu ülkeler arasında gümrük
vergilerinde ve ortak dış tarifeye uyumunda tedrici sistem kabul edilmiş, 12 yıllık
bir geçiş dönemi öngörülmüştü. AET’de gümrük birliği 1 Temmuz 1968’de gerçekleşmiştir. Ardından, Tek Avrupa Senedi ile dört özgürlüğün mümkün olduğu
Orta Pazar yeni hedef olarak belirlenmiş ve kurucu ülkeler ve sonradan katılanlar
31 Aralık 1992 itibariyle ortak pazar aşamasına geçmiştir.35
34 The European Commission Report, A New Strategy for European Periphery, February 2013, http://
www.foreurope.eu/fileadmin/documents/pdf/PolicyPapers/WWWforEurope_Policy_Paper_001.pdf/
Erişim Tarihi: 22.07.2014
35 A.g.e., 131-187
121
Avrupa Birliği’nde Fetret Devri ve Gelecek Senaryoları
Günümüzde Avrupa bütünleşmesinde ortak pazar aşaması ortak payda olmaya
devam etmektedir. Maastricht, Nice ve Amsterdam Antlaşmaları’nda esnek bütünleşme modelleri gündeme gelmiştir. Maastricht Antlaşması, derinleşmede yeni
aşama olarak ekonomik ve parasal birlik hedefi getirmiştir. Üye ülkelerin bu aşamaya ulaşmaları için yerine getirmeleri gereken yükümlülükler ise Maastricht
Kriterleri adıyla anılmaktadır. Öngörülen takvim ve üye ülkelerin kriterleri yerine
getirme mükellefiyeti dikkate alınarak 2002 yılında o dönemde 15 olan AB üyelerinin 12’si ulusal para birimlerini terk ederek Euro kullanmaya başlamışlardır.
Bir diğer ifadeyle Euro’ya geçen ülkeler esnek bütünleşmede bir üst aşamaya
geçmiştir. İngiltere, o tarihte hem sosyal politikadan hem de parasal birlik mükellefiyetlerden muaf tutulmuştur. Benzer şekilde İrlanda ve Danimarka parasal
birlik aşamasına katılmamıştır. Sonradan tam üye olarak AB’ye katılan ülkelerden
gerekli koşulları yerine getirenlerin de katılımı ile günümüzde Eurozone yahut
Eurogrup ülkelerinin sayısı 18’e yükselmiştir.
AB bünyesinde esnek bütünleşmenin bir diğer boyutunda ise Schengen sistemi
yer almaktadır. Schengen sistemi, AB örgüt sisteminin dışında 1980’li yılların ortasında Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Almanya ve Fransa’nın Lüksemburg’un
Schengen kentinde imzaladıkları uluslararası bir antlaşmaya dayanmaktadır.
Amacı, taraf ülkeler arasında tüm kara, deniz ve havalimanlarındaki sınır denetimlerini kaldırmak, sığınma ve vize politikalarında ortak politika izlemektir.
Schengen Antlaşması’na taraf olan ülkelerin sayısı sonradan artmış ve 1997 yılında imzalanan Amsterdam Antlaşması ile birlikte Schengen sistemi, AB hukuk
sisteminin bir parçası haline gelmiştir. Bununla birlikte günümüzde AB üyesi ülkelerin tamamı Schengen sistemine dahil değildir. Buna karşılık İsviçre, Monako,
Norveç ve İzlanda gibi AB harici ülkeler Schengen sistemine üyedir.36
AB bütünleşmesinde yeknesaklıktan uzaklaşmanın bir diğer örneği de Amsterdam
ve Nice antlaşmalarında ayrıntıları düzenlenen “yakın işbirliği” ve “güçlendirilmiş işbirliği” mekanizmasıdır.37 Buna göre, AB ülkeleri içerisinde bir grup ülke
diğerlerinden farklı olarak kendi aralarında daha ileri bir bütünleşme mekanizması
tesis edip uygulamaya koyma hakkına sahip olacaktır. Amsterdam Antlaşması’na
göre bu hak sadece 1. Sütun kapsamındaki alanlarda kullanılabilecektir. Nice
Antlaşması’nda ise “güçlendirilmiş işbirliği”nin her üç sütun bakımından da geçerliliğinin olduğu, asgari 8 ülkenin katılımı ile işbirliği içine gidenlerin, mevcut
bütünleşme aşamasına zarar vermemek kaydıyla ortak hareket edebilecekleri öngörülmüştür.
Üçüncü olarak, AB ülkeleri arasında bütünleşmenin askeri ve siyasi boyutları
konusunda derin görüş ayrılıkları söz konusudur. Maastricht Antlaşması öncesinde de facto bir oluşum olarak ortaya çıkan Avrupa Siyasi İşbirliği mekanizması,
Tek Avrupa Senedi ile hukuk sistemine dahil edilmişti. Maastricht ve müteakip
antlaşmalarda dış politika, güvenlik ve askeri alanlarda işbirliği, 2. Sütun’da
düzenlenmişti. Her ne kadar üç sütuna dayalı sistem Lizbon Antlaşması ile kaldı36 A.g.e., 183-187.
37 Amsterdam ve Nice Antlaşmaları metni için bakınız; http://www.eurotreaties.com/nicetreaty.pdf/
http://www.eurotreaties.com/amsterdamtreaty.pdf/
122
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
rılmış ise de bu alandaki müktesebat varlığını ve geçerliliğini korumaktadır. AB
bünyesinde eskiden olduğu gibi günümüzde de dış politika, güvenlik ve askeri
konularda işbirliği hükümetlerarası düzeyde yürütülmektedir. Bu alanlarda karar
alabilmek ancak oybirliği/konsensüs şartıyla mümkün olmaktadır.
Güvenlik ve askeri konularda AB bünyesindeki işbirliğinin sınırları konvansiyonel askeri işbirliği karakteri taşımamakta, Petersberg Görevleri arama ve
kurtarma, barışı koruma, barış gücü faaliyetleri, si̇lahsizlanma, askeri destek ve
danışma ve çatışma sonrası istikrar gibi konularla sınırlıdır.38 AB üyesi ülkelerin
bazıları mevcut dar kapsamlı askeri faaliyetlere bile mesafeli bir tutum içerisindedirler. Tarafsız ülke olarak bilinen İrlanda, Avusturya, Finlandiya ve İsveç AB
bünyesinde savunma ve güvenlik faaliyetlerine iştirak etmemektedir. Bu gruptaki
ülkelere göre, Avrupa Birliği sivil bir güç olarak kalmalı, askeri faaliyetlere katılmamalıdır. Problemi daha da karmaşık hale getiren husus şudur: AB ülkelerinin
büyük çoğunluğu caydırıcılık temeline dayanan konvansiyonel askeri işbirliği
mekanizması olan NATO üyesidir. Avrupa’da güvenlik ve savunma faaliyetleri NATO şemsiyesi altında yürütülmektedir. AB bünyesinde savunma ve askeri
alanlarda işbirliğinin gündeme gelmesiyle birlikte “görev duplikasyonu” ortaya
çıkmıştır. Devletlerin NATO konusundaki askeri mükellefiyetleri bazı durumlarda AB’deki savunma ve güvenlik alanlarındaki işbirliği ile çakışabilmektedir.
Öte yandan AB şemsiyesi altında yürütülecek faaliyetlere NATO’nun altyapı ve
muhabere desteği vermesi için, AB üyesi olmayan NATO ülkelerinin muvafakatına ihtiyaç duyulmaktadır. Savunma ve güvenlik konularında NATO içerisindeki görüş ayrılıkları bir diğer sorundur. Fransa’nın başını çektiği bir grup
ülke, NATO’nun ABD patronajından kurtarılması görüşünü savunurken, AB
bünyesindeki NATO ülkelerinden İngiltere, Portekiz gibi ülkeler ise ABD yanlısı
eğilim ortaya koyabilmektedir.
AB’nin bir diğer aktüel sorunu da, gelecek perspektifinin ortadan kalkması, fanatik milliyetçi ve yabancı düşmanı akımların güçlenmesi, AB değerleri ve
kimliği konusunda kuşkuların belirgin hale gelmesidir. Hakikaten gerek siyasal
seçimlerde gerek kamuoyu araştırmalarında ortaya çıkan bulgular AB ülkeleri genelinde aşırı milliyetçi eğilimlerin, yabancı düşmanlığı ve İslamofobinin güçlendiğini ortaya koymaktadır. 39
Haziran 2014’de yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde bile aşırı sağ eğilimli
siyasal partilerin temsil oranı yükselmiştir. AB ülkelerinde yabancı düşmanlığı ve
aşırı milliyetçilikleri ile öne çıkan, AB kuşkuculuğunu arttıran önde gelen siyasal
partiler Ulusal Cephe (Fransa), Özgürlük Partisi (Avusturya), Bağımsızlık Partisi
(İngiltere), Kuzey Cehpesi (İtalya), Ulusal Parti (Slovakya), Hollanda Özgürlük
Partisi olarak sıralanmaktadır. 40
38 Gülnur Aybet, ESDP and New Security Challengens: How the Petersberg Task Have Come a Long
Way, http://www.turkishpolicy.com/images/stories/2004-02-globalsecurity/TPQ2004-2-aybet.pdf/
39 Euroepan Humanist Federation, The European Union and the Challenge of Extremism and Populism,
Ekim, 2013. http://ec.europa.eu/justice/events/assises-justice-2013/files/contributions/24.europeanhumanistfederationtheeuandthechallengeofextremismandpopulism_ehf_en.pdf/
40 The Rise of Eurosceptic Right-Wing Parties and The 2014 European Parliament Elections http://mhpc123
Avrupa Birliği’nde Fetret Devri ve Gelecek Senaryoları
Fransa’da Cezayirliler başta olmak üzere eski Fransız sömürgeleri kökenlilere,
İngiltere’de Pakistan, Hindistan, Bangladeş ve siyahilere, Almanya’da Türklere karşı ayrımcı, dışlayıcı uygulamalarda artış gözlemlenmektedir. Avrupa
Birliği’nin geleceği konusunda kaygıları dile getirme ve AB kuşkuculuğu önceden İngilizlere mahsus bir durum olarak kabul edilirdi. Bu eğilimin artık tüm üye
devletlerde geniş kesimler tarafından destek görmektedir. Özellikle 2008 yılında
patlak veren ekonomik krizin olumsuz etkilerinin vatandaşlar tarafından derinden hissedilmesiyle birlikte AB’nin gelir ve gider kaynaklarının sorgulanmaya
başlanmış, zenginden yoksula tahsisat akışına neden olan mevcut yapının yanlış
olduğu düşüncesi yaygınlaşmıştır. AB üyesi devletlerde radikal sağ partiler etrafında toplanan ve giderek güçlenen eğilimler kamuoyunda AB kuşkuculuğunun
artmasına neden olmuşlardır. 41
3.2. Avrupa Birliği’nde Gelecek Senaryoları
Avrupa bütünleşmesi nereye gidiyor? 2030 yılında AB’de işbirliğinin boyutları
ve genişlemenin sınırları nereye uzanacak? Avrupa kıtasının coğrafi sınırları ile
AB’nin sınırları örtüşecek ve hatta daha da ileri gidecek mi? Yahut bazılarının
iddia ettiği gibi Avrupa Birliği dağılacak mı? Tüm bu sorulara kesin cevap vermek
bilimsel olarak mümkün değil. Bununla birlikte fiili durum, uluslararası konjonktür ve bütünleşmenin geleceğine ilişkin stratejik perspektifi inceleyerek geleceğe
yönelik projeksiyon yapılabilir.
Avrupa bütünleşmesinde geleceği analiz için kullanılan üç senaryo vardır. Bunlar
Seçmeli Avrupa, Çok Vitesli Avrupa ve Değişken Geometrili Avrupa olarak sıralanmaktadır. Seçmeli Avrupa senaryosu bunların içerisinde en ütopik olanıdır.
Model, AB üyesi devletlerin tıpkı bir mönüden yemek seçer gibi arzu ettiği politika, program ve amaçları kabul etmesi, sorumlu olacağı bütünleşme düzeyinin sınırlarını ve yükümlülüklerini kendisinin belirlemesini öngörmektedir. İlk bakışta
oldukça liberal gözüken bu senaryoyu normal koşullarda uygulamaya aktarmak
mümkün değildir. Üye devletlerin; katılacakları ve sorumlu olacakları ortak programları seçmede tamamen özgür bırakılmaları, asgari işbirliği düzeyi ortak pazar
ve hatta gümrük birliği olsa bile uygulanabilir nitelikte değildir.42
Avrupa bütünleşmesine ilişkin ikinci senaryo olan Çok Vitesli Avrupa kavramı ilk
kez 1970’li yıllarda eski Almanya Başbakanı Willy Brandt tarafından kullanılmıştır. 1975 tarihli Tindemans Raporu’nda da yükümlülükleri erken yerine getiren
üye devletlerin daha ileri işbirliği seviyesine ulaşmaları öngörülmüştür. Çok Vitesli Avrupa modelinde bütünleşmenin belirlenen ortak hedeflerine üye ülkelerin
farklı tarihlerde ulaşmaları öngörülmektedir. Üye devletlerin geliştirilen program
ve politikaları aynı anda uygulamaya aktarmaları zorunlu değildir ve eşzamanlı
uygulama çoğu kez mümkün de olmamaktadır. Üye ülkelerin kapasitelerine göre
hareket etmeleri gerekmektedir.
com.wpengine.netdna-cdn.com/brussels/files/2014/01/Rise-of-Eurosceptic-Parties.pdf/
41 European Council on Foreign Relations, The Continent Wide Rise of Euroscepticism, http://www.ecfr.
eu/page/-/ECFR79_EUROSCEPTICISM_BRIEF_AW.pdf/
42 İrfan Kaya Ülger, Avrupa Birliği Rehberi, 206.
124
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Çok Vitesli Avrupa modelinde üye devletlerin ortak bütünleşme seviyelerine
ulaşması zorunludur. Devletler öngörülen hedeflere birbirinden farklı tarihlerde
ulaşabileceklerdir. Yavaş hareket eden devletlerin bütünleşmenin kimi politikalarına dâhil olmaktan kaçınmaları mümkün değildir. Tek Avrupa Senedi ile öngörülen ortak pazara ilişkin düzenlemelerde kimi ülkelere geçici muafiyet tanınması, yeni katılan ülkeler için bazı alanlarda geçiş süresi ve korunma önlemleri
öngörülmesi de Çok Vitesli Avrupa yaklaşımının diğer örnekleridir.43 Bu modelde önemli olan husus şudur: Üye ülkelerin tamamı aynı politika ve hedefleri
benimsemektedir, fakat uygulamaya aynı anda geçmeleri mümkün olmamakta,
yavaş hareket edenlere geçiş süresi tanınmaktadır. Maastricht Kriterleri ile getirilen parasal birliğe geçiş koşullarının da Çok Vitesli Avrupa yaklaşımına uyarlık
taşımaktadır. Her ne kadar İngiltere, Danimarka gibi ülkeler bu alandaki bütünleşmeye katılmayacaklarını kayıt altına almışlar ise de, konjonktüre bağlı olarak
bunun değişmesi mümkündür.
Değişken Geometrili Avrupa modeli ise üye ülkeleri merkez ve çevre olarak iki
ana kategoriye ayırmaktadır. Bu modelde önemli olan husus üye ülkelerin bütünleşme sürecinde bulundukları yerdir. Merkezdeki ülkelerin bütünleşme seviyesi
çevredekilerden daha ileri düzeydedir. Merkez kendi içerisinde yeknesak bir görünüm taşırken, çevre ülkelerinin bütünleşme seviyesi farklılık gösterebilecektir.
Merkez ülkenin ulaştığı seviyeye çevreden geçişler kriterlerin yerine getirilmesi
koşuluna bağlıdır. Yükümlülüklerini yerine getirebilen çevre ülkeleri merkeze
veya kendi aralarındaki katmanlaşmada merkeze en yakın bütünleşme seviyesine
doğru hareket edebileceklerdir. Bu modelde ortak bir bütünleşme düzeyi zorunludur. Bunun asgari sınırı gümrük birliği veya ortak pazar aşaması olabilecektir.
Yükümlülükleri yerine getirebilen üyeler merkezin ulaştığı düzeye yükselebileceklerdir. Sert çekirdek olarak nitelenen merkez ülkelerin arasındaki bütünleşme
seviyesi diğerlerinden daha ileri düzeyde olacak, ekonomik/parasal birlik, siyasal/
askeri, federasyon gibi görünümler alabilecektir.
Değişken Geometrili modelde üye ülkelerin bütünleşmeye katılım düzeyleri
farklılık göstermektedir. Avrupa Birliği kimi ülkeler için ortak pazar, kimi ülkeler için parasal birlik, kimi ülkeler için daha ileri bütünleşme seviyesi anlamına
gelmektedir. Değişken Geometrili Avrupa modeli bütünleşmenin daha iyi anlaşılabilmesi için AB’nin yakın geçmişindeki kimi uygulamalar üzerinde durmak
gerekmektedir. Maastricht Antlaşması’nda İngiltere’ye Sosyal Politika konusunda muafiyet tanınması, İngiltere ve Danimarka’nın anlaşma ile Ekonomik ve
Parasal Birlik’in üçüncü aşaması olan Parasal Birlik’ten muaf tutulması, Maastricht Antlaşması’nda istisna hükmünün yer alması ve Lizbon öncesinde 2. ve 3.
Sütun’a ilişkin konularda devletlere farklı uygulama yapabilme hakkı getirilmesi
Değişken Geometrili modelin somut uygulamaları olarak dikkat çekmektedir. Bu
modelin öngördüğü bütünleşme ulus üstü veya hükümetler arası olabilecektir.
Avrupa bütünleşmesini AB dışı ülkeleri, coğrafi Avrupa’yı içerecek şekilde genişlettiğimizde tam üye olmayan ama AB ile gümrük birliği bağlantısı olan Türkiye,
43 A. Füsun Arsava, “Hangi Avrupa, Ne Kadar Esneklik?”, Avrupa Çalışmaları Dergisi, Cilt:1, Sayı:1
Güz 2001, 33-34.
125
Avrupa Birliği’nde Fetret Devri ve Gelecek Senaryoları
Norveç ve İzlanda gibi ülkeleri en dış halkada kabul etmek gerekecektir. AB
üyesi ülkeler perspektifinden bakıldığında ise bütünleşmenin anlamı her devlet
için farklılık gösterebilecektir. AB üyesi olup da Schengen sistemine dâhil olanlarla olmayanların, benzer şekilde NATO ve BAB üyesi olanların ve olmayanların durumu farklılaşacaktır. Euro bölgesine mensup ülkeleri dikkate aldığımızda
dahi yeknesaklıktan uzaklaşıldığı ve yükümlülüklerin farklılaştığı görülecektir.
Bu modeli esas alarak Avrupa bütünleşmesi irdelendiğinde ortaya çıkan sonuç şudur: Bütünleşmede tek tip modelden sapılmıştır. Avrupa bütünleşmesi üye ülkeler
bakımından çok farklı kombinezonların bileşkesinden oluşmaktadır ve her devletin sorumluluk alanı farklılaşmıştır.44 Hükümetler arası düzlemdeki işbirliği
açısından irdelendiğinde ise AB içerisinde veya dışında üye devletlerin her birinin
konumu farklılık göstermektedir.
SONUÇ: AB NEREYE GİDİYOR?
Modern zamanların en başarılı ekonomik bütünleşme projesi kabul edilen Avrupa
Birliği, yaklaşık 10 yıldır fetret devri (ara dönem) yaşamaktadır. Günümüzde hem
üye devletlerde hem de dış dünyada Avrupa projesine duyulan güven ve bütünleşmenin geleceğine ilişkin olumlu düşünceler ortadan kalkmış, bunun yerini kaygı
ve endişe almıştır. Özellikle küresel ekonomik krizin AB ekonomilerini derinden
etkilemesi ve ortalama vatandaş üzerindeki olumsuz yansımalar kötümser bakış
ve ümitsizlik yaratmıştır. Avrupa bütünleşmesinin fetret devrine girmesinde rol
oynayan en önemli faktörleri genişleme yorgunluğu, anayasanın reddi, küresel
ekonomik krizin yarattığı geniş yelpazeli sorunlar ve Türkiye’nin tam üyeliğinin
son dönemece gelmiş olması şeklinde sıralayabiliriz. Kuşkusuz Avrupa bütünleşmesinde duraklamada rol oynayan başka faktörler de vardır. Uluslararası siyasal
sistemin tedrici olarak değişmesi, Batı Avrupa’nın göreli olarak güç kaybetmesi,
Asya kıtasının güçlenmesi gibi faktörlerin yanında üye ülkelerde refah kaybı ve
nüfus azalmasını da dikkate almak gerekecektir.
AB bütünleşmesinin iç yapısında önceden beri var olan sorunlar son dönemde
daha belirgin hale gelmiştir. Üye ülkelerin bütünleşme hedeflerini ne ölçüde benimsedikleri ve deklare edilen ortak hedeflere ne ölçüde uyumlu davrandıkları ve
intibak sağladıkları tartışmalıdır. AB üyesi ülkeler arasında eskiden beri var olan
merkez ve çevre ayrımı, son dönemde daha belirgin hale gelmiştir. Özellikle uluslararası siyasal sistemde meydana gelen gelişmeler karşısında AB üyesi devletlerin ortak, kolektif ve uyumlu hareket etmeleri günden güne zorlaşmaktadır. Arapİsrail çatışması, eski Yugoslavya, Körfez Savaşı örneklerinde de ortaya çıktığı
üzere AB ve Rusya ile ilişkiler konusunda çoğu kez uyumlu politika izlenememektedir. Bütünleşmenin mevcut politikaları ve yönlendirilmesi konusunda merkez ülkelerin ağırlığı devam etmektedir. Tüm devletlerin konsensüsün sağlanması
günden güne güçleşmektedir. Çevre ülkeler ise kendi aralarında farklılaşmakta ve
bu durum uyumluluk sorunu ortaya çıkarmaktadır.
Son 10 yıla damga vuran sıkıntılar ve kriz bir kez daha göstermiştir ki, Avrupa bütünleşmesi temelde üye devletlerin yönlendirmesi ile şekillenmektedir. Bir
44 Clare Bravard, The multi-speed Europe: the EU’s future or doom?, http://www.nouvelle-europe.eu/en/
multi-speed-europe-eu-s-future-or-doom/ Erişim Tarihi: 27.17.2014
126
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
başka ifade ile bütünleşmeyi ulusal çıkarları temelinde işbirliği yapan devletlerin
ortak kararı yönlendirmektedir. Devletlerin işbirliği ve ortak hedefe yönelme konusunda sağladıkları mutabakat Avrupa bütünleşmesinin hareket kabiliyetini sınırlandırmakta, uygulanan politikalar ve bütünleşmenin geleceği genel olarak en
düşük ortak payda temelinde şekillenmektedir. Dolayısıyla Andrew Moravcsik’in
liberal hükümetlerarasıcılık teorisi, hem başlangıç döneminde hem de kriz ve ilerleme yıllarında ve dahi günümüzdeki duraklama aşamasında bütünleşmeyi daha
iyi izah etmektedir.
Maastricht, Amsterdam ve Nice Antlaşmaları ile tedricen ortaya çıkan AB bütünleşmesinin işbirliği alanları ve ortak politikalar bakımından farklılaşması, 2009
yılında yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile daha da belirgin hale gelmiştir. Günümüzde AB ülkelerini en ileri iktisadi ve mali bütünleşme içerisinde olan Parasal Birlik grubu ülkeleri ve onun dışında kalan ortak pazar aşamasında olanlar
şeklinde iki ana gruba ayırabiliriz. Ortak dış, güvenlik ve savunma politikası söz
konusu olduğunda ayrım daha da derinleşmektedir. Kimi ülkeler NATO ve BAB
üyesi iken, tarafsızlıkları ile bilinen ülkeler AB’nin askeri faaliyetlerine katılmamaktadır. Kurucu antlaşmaların dışında hükümetler arasında yapılan uluslararası bir antlaşma olarak doğan sonradan AB müktesebatına dâhil olan Schengen
sisteminde de benzeri bir durum söz konusudur. AB ülkelerini Schengen’e dâhil
olanlar ve olmayanlar şeklinde ayırabileceğimiz gibi sistemin tıpkı NATO örneğinde olduğu gibi AB harici üyeleri de vardır. AB ülkelerini merkez ve çevre
ayrımının dışında ABD ile ilişkileri temelinde de Atlantikçi olanlar ve diğerleri
şeklinde sınıflandırmak mümkündür. NATO içerisinde bile ABD patronajına uzun
zamandan beri karşı çıkan Fransa, AB’deki güvenlik ve askeri işbirliğinin Petersberg Görevleri kapsamı dışına çıkılarak daha da genişletilmesi ve konvansiyonel
içerik kazanması görüşündedir. Buna karşılık İngiltere, askeri işbirliğinin sınırlı
kalması ve AB savunmasının NATO yükümlülüğü altında kalmaya devam etmesi
gerektiğini savunmaktadır.
Avrupa Birliği 2004 yılından beri fiilen duraklama yaşamaktadır ve 2008 yılında patlak veren küresel ekonomik kriz, Euro bölgesi başta olmak üzere üye
ülke ekonomilerini derin biçimde ve olumsuz yönde etkilemiştir. Krizle mücadele için alınan önlemler, kurtarma paketleri ve yeni örgütsel yapılanmaların ne
derece olumlu sonuç vereceğini zaman gösterecektir. Tüm sorunlarına rağmen
AB cazibe merkezi olmayı sürdürmektedir. Türkiye ile eş zamanlı olarak 2005
yılında tam üyelik müzakerelerine başlayan Hırvatistan, 2013 Temmuz ayında
AB’ye katılmıştır. İflas eden İzlanda ile 2010 yılında başlatılan, aslında bu ülkenin kurtarılmasını hedefleyen tam üyelik müzakerelerinde gel-git yaşanmaktadır.
Türkiye ile müzakereler, 2006 yılında Kıbrıs Rum Kesimi’nin 8 müzakere başlığının açılmasını bloke etmesi ve ardından Fransa’nın 5 başlık için engel çıkarması nedeniyle fiilen durmuş vaziyettedir. Türkiye’de tam üyelik artık eskisi kadar
heyecan yaratmamaktadır. Buna karşılık AB üyesi ülkelerde Türkiye’nin Müslüman kimliğine de vurgu yapılarak karşı propaganda yürütülmektedir. AB üyesi
ülkelerde yabancı düşmanlığı ve İslamofobinin güçlenmesinin bir diğer çarpıcı
göstergesi de, aşarı milliyetçi ideolojik yapıları ile tanınan siyasal partilerin AB
üyesi ülkelerde güçlenmesidir.
127
Avrupa Birliği’nde Fetret Devri ve Gelecek Senaryoları
AB nereye gidiyor? Genel olarak ifade etmek gerekirse, fiili durum Değişken
Geometrili Avrupa modeline uyarlık göstermektedir. Maastricht Anlaşması’ndan
sonra çok daha belirgin biçimde ortaya çıkan ve netlik kazanan husus şudur: Yeknesak bir bütünleşme üye ülkeler arasında konsensüs sağlanamadığı ve üye sayısı
arttığı için mümkün değildir. Fiili durumda Avrupa bütünleşmesi, iç içe geçmiş
halkalar şeklinde görünüm arz etmektedir. Sert çekirdek olarak da bilinen merkezdeki ülkeler diğerlerinden daha üst seviyede bir bütünleşme seviyesinde iken
ve bunu daha ileri taşıma gayreti taşırlarken, ikinci ve üçüncü halkada yer alanlar
işbirliği seviyesini kendileri tespit etmekte, bazıları birinci gruba katılmak isterken, diğerleri Batı Kulübü üyeliğini yeterli görmektedir.
Avrupa Birliği dağılacak mı? Avrupa bütünleşmenin teknik boyutlarına çok da vakıf olmayan kimi gazetelerde sık aralıklarla AB’nin dağılacağı, kaçınılmaz sona
doğru gittiği şeklinde yorum ve analizler görülmektedir. Bu tip görüş ve değerlendirmelerin gerçeklik temelleri bulunmamaktadır. Tam üyelikten ayrılma hususu
ilk kez Lizbon Antlaşması ile düzenlenmiştir. Diğer üye devletlerin mutabakatı ve
oluru halinde ayrılma 2 yıl içerisinde gerçekleşecek ve bu süre esnasında ayrılmayı talep eden devlet tam üyelik yükümlülüklerini yerine getirmeye devam edecektir. Bu tip görüşleri belli aralıklarla dile getiren devlet İngiltere olmuştur. Günümüzde “Brexit” olarak ifade edilen İngiltere’nin ayrılması seçeneğini aslında bu
ülkenin AB’yi kendi ulusal çıkarları temelinde şekillendirme gayreti için “Şah’ı
sahaya sürmesi” olarak görmek gerekir. AB içerisinde Euro bölgesinde çözülme
ihtimali hâlâ güçlüdür. Ancak merkezde yer alan Almanya gibi ülkeler bunun yaratacağı tehlikenin farkında oldukları için, Maastricht Kriterleri’nin gerisine düşen ülkeleri Euro bölgesinden çıkarmamakta, bunun yerine yeni dönemde teftiş
sistemini güçlendirici adımlar atılmaktadır. Zira Almanya da çok iyi bilmektedir
ki, Euro bölgesinden herhangi bir ülkenin başarısızlık nedeniyle ihraç edilmesi,
topyekûn Euronun çöküşüne giden yolu tetikleyecek ve bütünleşmenin parasal
birlik boyutunda geriye gitme yaşanacaktır.
2030 yılında nasıl bir AB ile karşı karşıya kalacağımız hususu pek çok değişkenin dikkate alınmasını gerektirmektedir. Uluslararası siyasal sistemde meydana
gelebilecek değişiklikler başka ülke ve bölgeleri olduğu kadar AB’yi de derinden
etkileyecektir. Mevcut koşullarda 20 yıl sonrası için projeksiyon yapmanın güçlüklerine rağmen geleceğin AB’si hakkında şunları söylemek mümkündür. Her
şeyden önce AB genişlemesi devam edecektir. Batı Balkanlarda Sırbistan, Karadağ, Bosna Hersek, Makedonya, Arnavutluk gibi devletlerin ve hatta toprakları
üzerinde Rus nüfusun ayrılıkçı eğilimler taşıdığı Moldovya ve hatta Ukrayna’nın,
merkezi Avrupa’da San Morino, Monaco gibi devletlerin tam üye olarak AB’ye
katılacaklarını öngörmek mümkündür. Tam üyelik müzakerelerinde sıkıntı yaşayan Türkiye’nin gelecek 10 yıl içerisinde AB konusundaki görüşlerinin daha da
netleştireceği ve Norveç gibi AB dışında kalma yönünde tercih ortaya koyacağı görüşündeyim. Nüfus artış hızının düşmesi veya geriye gitmesi nedeniyle AB
bünyesinde gelecekte işgücü açığının daha da artacağı ve çözüm olarak Türkiye gibi ülke vatandaşlarına tam üye olmadan serbest dolaşım hakkı tanınacağı
güçlü bir ihtimal olarak varlığını korumaktadır. Bu arada AB içerisinde Polonya
gibi ülkelerin de etki alanı ve nüfuzunun artması beklenmektedir. Olağanüstü bir
128
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
gelişme olmazsa geleceğin AB’sinde askeri ve güvenlik konularında NATO dışı
konvansiyonel bir yapılanma da gerçekleşmeyecektir. Avrupa bütünleşmesinin
federasyon veya Birleşik Devletler şeklinde yeni bir siyasi yapılanmaya gidip
gitmeyeceği de belirsizdir. En güçlü ihtimal, mevcut yapılanmanın kısmî değişikliklerle devam etmesi şeklindedir. Çok Vitesli Avrupa modeli yeknesak bir bütünleşme öngörmektedir. Oysa fiili durum bütünleşme düzeyleri ve yükümlülükleri
bakımından farklılaşmış devletlerin birliği şeklindedir ve Değişken Geometrili
Avrupa modeline uyarlık taşımaktadır. Gelecekte de kısmi değişikliklerle mevcut
yapının devamı en güçlü ihtimal olarak gözükmektedir.
129
Avrupa Birliği’nde Fetret Devri ve Gelecek Senaryoları
KAYNAKÇA
Akşit, Said, Özgehan Şenyuva, Çiğdem Üstün, Turkey Wathch: EU Membership
Perception on Turkey’s Accestion to the EU, Ankara: Middle East Technical University, 2009, http://sinan.ces.metu.edu.tr/dosya/turkey_watch_en.pdf/
Arsava, A. Füsun, “Hangi Avrupa, Ne Kadar Esneklik?”, Avrupa Çalışmaları
Dergisi, Güz 2001, Cilt:1, Sayı:1 Güz 2001, 33-34.
Avery, Graham ve Fraser Cameron, The Enlargement of the European Union,
Wiltshire; Sheffield Academic Press, 2001.
Bache, Ion ve Stephan George, Politics in the European Union, Oxford University Press, New York, 2005.
Freidman, George, The Next 100 Years- A Forecast fort he 21st Century, London: Allison and Busby, 2009.
Glencross, Andrew, “Bleak Prospects? Varieties of Europessimism and their
Application to the Eurozone Debt Crisis and the Future of Integration” Journal
of European Integration, Vol.36 No.4, (2014) http://dx.doi.org/10.1080/0703633
7.2013.846338/ Erişim Tarihi: 25.07.2014
Hoffman, Stanley, “The European Process at Atlantic Crosspurposes”, Journal
of Common Market Studies, Vol.3 No.2 (1964): 85-101.
Hoffman, Stanley, “Obstinate or Obsolete? The Fate of the Nation State and the
Case of Western Euope”, Deadalus, 95, (1966): 862-915.
Karluk, Rıdvan, Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak, İstanbul,
Beta Yayınları, 2013.
Kylstad, Ingrid, Turkey and the EU: A ‘new’ European Identity in the Making?,
Discussion Paper, London, London School of Economics, 2009.
Moravcsik, Andrew, “Preferences and Power in the European Community: A
Liberal Intergovernmental Approach”, Journal of Common Market Studies, Vol:
31 No.4, (1993): 478-480. http://www.eustudies.gr/wp-content/uploads/2012/03/
Moravcsik-JCMS-1993.pdf/ Erişim Tarihi: 02.07.2014
Moravcsik, Andrew, The Choice for Europe: Social Purpose and State Power
from Messina to Maastricht, London, UCL Press, 1998.
McCormick, John, The European Union- Politics anda Policies, London, Westview Press, 2004.
Maciej Kaczynski, Piotr. The Fifth Enlargement of the EU, Five Years On: The
Case of Poland and the Czech Republic, http://www.ifri.org/files/Europe_visions/Europe_vision_2_en.pdf Erişim Tarihi: 18.07.20014
130
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
M. Ruiz Jimenez, Antonia ve Jose Torreblanca, I. European Public Opinion and
Turkey’s Accession Making Sense of Arguments For and Against, Working Paper,
Madrid, European Policy Institutes Network, 2007.
O’ Brennan, John, Enlargement Fatigue and its Impact on the Enlargement Process in the Western Balkans, http://www.lse.ac.uk/IDEAS/publications/reports/
pdf/SR018/OBrennan.pdf/
Schimmelfennig, Frank, “Liberal Intergovernmentalism”, içinde A. Wienner ve
T. Diez (Der.), European Integration Theory, London, Oxford University Press,
2004.
Tibi, Bassam, “Europeanizing Islam or the Islamization of Europe: Political
Democracy vs. Cultural Difference”, içinde Timothy A. Byrnes and Peter J. Katzenstein (Der.) Religion in the Expanding Europe, London: Cambridge University Press, 2006, 204-224
Thody, Philip, An Historical Intrdoction to the European Union, Routledge,
New York, 1997.
Ülger, İrfan Kaya, Avrupa Birliği Rehberi, Umuttepe Yayınları, Kocaeli, 2006.
131
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014, ss.133-162
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği
Mekanizmasına: Türk Konseyi
From a Cooperation Process to a Cooperation Mechanism
in Eurasia: Turkic Council
Teslim Tarihi: 29 Ağustos 2014
Kabul Tarihi: 10 Eylül 2014
Pelin MUSABAY BAKİ*
Öz
SSCB’nin dağılışını takiben Avrasya’da, yeni bölgeselcilik kapsamında, yeni
bölgesel işbirliği girişimleri ortaya çıkmıştır. Geçmişi 1992 yılında başlatılan
Türk Devletleri Zirveler Sürecine uzanan Türk Konseyi, 2014 yılı itibarıyla bu
girişimlerin en son örneklerinden biridir. Azerbaycan, Kazakistan Kırgızistan ve
Türkiye’nin devlet başkanlarının 2009 yılında imzaladığı Nahçivan Anlaşması’yla
kurulan Konsey, zamanla çok boyutlu bir bölgesel işbirliği mekanizması haline
dönüşmüştür. Konsey’in son Devlet Başkanları Zirvesi 4-5 Haziran 2014 tarihinde Bodrum’da turizm işbirliği temasıyla gerçekleşmiştir. Bu makalede, Türk
Konseyi bünyesindeki işbirliğinin bölgesel ve küresel düzlemlerdeki etkileri irdelenecektir. Bu çerçevede, SSCB’nin dağılışının ardından Türk devletleri arasındaki işbirliği, Zirveler Süreci, Türk Konseyi’nin yapısı ve faaliyetleri mercek
altına alınacaktır.
Anahtar Kelimeler: Türk Konseyi, bölgeselcilik, Avrasya, zirve.
Abstract
After the collapse of USSR, within the framework of new regionalism, new regional cooperation initiatives have arisen in Eurasia. The Turkic Council, background of which goes back to the Summit Process of Turkic States launched in 1992
presents one of the last initiatives to this end as of 2014. The Council, established
in 2009 with signing of the Nahkchivan Agreement by Heads of State of Azerbaijan, Kazakhstan, Kyrgyzstan and Turkey has turned into a multi-dimentional
regional cooperation mechanism in due course. Last Summit of Heads of State of
the Council was held on 4-5 June 2014 in Bodrum with the theme of tourism cooperation. In this article, the impact of cooperation within the Turkic Council on
regional and global scales will be examined. In this regard, the article will focus
on the cooperation among the Turkic States after the collapse of the USSR, the
Summit Process, the structure of the Turkic Council and its activities.
Keywords: Turkic Council, regionalism, Eurasia, summit.
*Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Konseyi) Proje Direktörü
Bu yazıda yer alan görüşler yazarın kendi görüşleridir ve kurumsal bir sorumluluk taşımamaktadır.
133
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği Mekanizmasına: Türk Konseyi
GİRİŞ
Bölgesel ve küresel işbirliği arasındaki etkileşimin incelenmesi, uluslararası
ilişkiler literatüründe geçmişi eskiye dayanan bir konudur. Bu konu, çift kutuplu uluslararası sistemin sona ermesinin ardından yeni boyutlarıyla ele alınmaya
başlamıştır. Nitekim, bölgesel işbirliği süreçleri ve örgütlerinin sayısında Soğuk
Savaş’ın sona ermesinden itibaren hızlı bir artış yaşanmıştır. Geniş doğal zenginlikleri ve insan kaynakları bulunan, tarihi İpek Yolu üzerinde yer alan ve Soğuk Savaş’ın izlerinin en çok hissedildiği Avrasya, bu ivmenin vücut bulduğu
bölgelerden biridir. Avrasya’da gözlemlenen bölgesel işbirliği kimi zaman forum
niteliğindeki kurumsal olmayan girişimler şeklinde olmuş, kimi zaman ise bölgesel örgütler eliyle yürütülmeye çalışılmıştır. Bu çerçevede, ekonomik, kültürel,
siyasi ya da askeri, bazen de bu niteliklerden farklı kombinasyonlara sahip olan
çok sayıda bölgesel girişim Avrasya’da ortaya çıkmıştır.
Nahçivan Anlaşması ile 2009 yılında kurulan Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği
Konseyi (Türk Konseyi),1 2014 yılı itibarıyla bu girişimlerin en son örneklerinden birini teşkil etmektedir. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye devlet başkanlarının Nahçivan Anlaşması’nı imzalamalarıyla 2009 yılında kurulan
Konsey’in en son zirvesi 4-5 Haziran 2014 tarihinde Bodrum’da turizm işbirliği
temasıyla gerçekleştirilmiştir. Geçmişi esasen 1992 yılında başlatılan Türk Devletleri Zirveler Süreci’ne dayanan Konsey, işbirliğini üye ülkeleri arasında ve bölgede çeşitli alanlarda artırmaya çalışmaktadır.
Bu makalede, Türk Konseyi’nin bölgesel bir süreçten bölgesel bir işbirliği mekanizmasına giden yolculuğu yeni bölgeselcilik perspektifi açısından irdelenecek
olup, bu mekanizmanın işbirliği açısından bölgesel ve küresel düzlemlerdeki etkileri incelenecektir.
1. BÖLGESELCİLİĞİN TEORİK ÇERÇEVESİ VE BÖLGESEL
İŞBİRLİĞİ
Geçmişi çok eskilere dayandırılan bölgeselcilik,2 bölgesel işbirliği çalışmalarının
teorik çerçevesini çizmektedir. Günümüz uluslararası ilişkiler literatüründe bölgeselcilik, yeni ve eski olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. 1950 ve 1960’larda bölgesel işbirliğinin boyutlarının ele alındığı ve bölgesel bütünleşme hareketlerinin
incelendiği bölgeselcilik çalışmalarında, bu dönemde kurulan bölgesel yapıların
daha çok ekonomik ve askeri ağırlıklı olduğu, ayrıca Soğuk Savaş düzeninin izlerini taşıdığı saptanmıştır. Dolayısıyla bir ülkenin hangi bölgesel örgütte yer aldığı
Soğuk Savaş’ta hangi bloğun içinde bulunduğunun bir tezahürü niteliğindedir.
Öte yandan, Latin Amerika’daki gibi uluslararası rekabete karşı birlikte göğüs
germe ya da Afrika’daki gibi dekolonizasyon süreci kapsamında birlikte müca1Türk Konseyi yerine Türk Keneşi ifadesi, Türk lehçelerinin ortak unsurlarına bir örnek teşkil ettiğinden
örgütün diğer kurumlarla olan yazışmalarında kullanılmaktadır.
2 Louise Fawcett, “History and Concept of Regionalism”, European Society of International Law Conference Paper Series Conference, Paper No. 4 (2012), 2-17.
134
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
dele etme saikleriyle de bazı devletler bu dönemde bölgesel işbirliği süreçlerine
başvurmuştur.3
Çift kutuplu sistemde 1970-1980’ler itibarıyla yaşanan yumuşama ile birlikte
uluslararası ilişkilerde eskisine nazaran farklı bir bölgecilikten bahsetmek mümkün olmuştur. 1990’lı yıllarda uluslararası sistemin çift kutuplu yapısının sona
ermesiyle bu farklılık daha da belirginleşmiş ve değişen bölgesel güç dengeleriyle
yeni bölgesel girişimler ortaya çıkmıştır. Bu doğrultuda, Hettne’ye göre, başlayan yeni bölgeselcilik akımı, güvenlik ittifakları ya da serbest ticaret rejimlerine
dayalı bir bölge kurmanın ötesine geçen ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel bileşenleri içeren çok boyutlu bir olgudur. Bu noktada Hettne, eski bölgeselcilik ile
yeni bölgeselcilik arasında bir ayrıma gitmekte ve ikisinin arasında içerik, aktör,
motivasyon, yapı ve küreselleşme ile ilişki bakımından farklılıklar olduğundan
bahsetmektedir.4 Yeni bölgeselcilikte sadece devletler uluslararası sistemin aktörleri gibi ele alınmamakta, yerel yönetimler, sivil toplum ve işdünyası da denkleme katılmaktadır. Ayrıca, bölgeler, uluslararası düzende sabit alt sistemler olarak
görülmekten ziyade, dinamik yapılar olarak ele alınmaktadır. Ülkeleri bölgeselciliğe iten motivasyonlar, uluslararası ilişkilerde değişen dinamiklerin etkisinde
çeşitlenmiştir. Bazı devletler bölgeselcilik olgusundan istikrar ve barış beklerken,
diğerleri bölgeselciliği ülkelerin ekonomik ve siyasi liberalizasyonu için aşama
aşama ilerlenecek bir fırsat olarak değerlendirmektedir. Buna paralel olarak bölgeselciliğin küreselleşmenin bir parçası olduğunu düşünenlerin mevcudiyetinin
yanısıra bölgeselciliği uluslararası düzene yönelik tepkileri dile getirme aracı olarak görenler de mevcuttur.5 Yeni bölgeselcilikte aynı anda birden çok bölgesel
harekete dahil olunabilmektedir.6 Dolayısıyla, özellikle çeşitli bölgelerin kesişiminde yer alan ülkeler, 21. yüzyılın uluslararası dinamikleri çerçevesinde birden
çok örgüte üye olabilmekte ya da onlarla farklı türden yakın ilişkiler kurabilmektedirler.7 Öte yandan, eski bölgeselcilikte meşruiyet, kimlik, kamu desteği gibi
unsurlar daha az rol oynarken yeni bölgeselcilikte bu unsurlar, bölgesel kimlik
oluşumunda önemli bir rol oynamaktadır.8
Hem yeni hem eski bölgeselcilikte üye devletlerin bölgesel bir örgüte hangi saiklerle katıldığı, bu saiklerin birbirleriyle ne kadar örtüştüğü söz konusu örgüt va3 Johannes F. Linn ve Oksaba Pidufala, “the Experience with Regional Economic Organizations, Lessons
from Central Asia”, Wolfensohn Center for Development, Working Group Paper , Sayı: 4 (Ekim 2008), 2.
4 Björn Hettne, “Teori ve Pratikte Güvenliğin Bölgeselleşmesi”, Uluslararası İlişkiler, Cilt:5, Sayı:18
(Yaz 2008), 88
5 CharalambosTsardanidis, “The BSEC: From New Regionalismto Inter-regionalism?”, Agora Without
Frontiers, Cilt: 10, Sayı: 4 (2005), 366.
6 Örneğin, AB ile üyelik müzakereleri devam eden Türkiye, NATO, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT),
İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) Örgütü, Türk Dili Konuşan Ülkeler
İşbirliği Konseyi üyesi olmakla birlikte aynı zamanda Afrika Birliği ile Körfez İşbirliği Konseyi’nin
stratejik ortağı, Şangay İşbirliği Örgütü’nün ise diyalog ortağı olabilmektedir.
7 Björn Hettne, “Globalization and the New Reginoalism: The Second Great Transformation” içinde
The New Regionalism and the Future of Security and Development, Der. Björn Hettne, András Inotai ve
Osvaldo Sunkel, (New York: St. Martin’s Press,2000), 3-5.
8 Andrew Hurrel, “Explaining the Resurgence of Regionalism in World Politics”, Review of International
Studies, Sayı:21 (1995), 332.
135
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği Mekanizmasına: Türk Konseyi
sıtasıyla bölgesel işbirliğinin nasıl bir eğilim içerisinde olacağı irdelenmektedir.
Ancak yeni bölgeselcilikte, bölgesel işbirliğinde bölgesel örgütlerin rolüne daha
fazla atıf yapılmaktadır. Bu kapsamda, bölgesel bir örgütün üye devletlerinin sadece işbirliği için mi bir araya geldikleri yoksa işbirliğinin bir adım ötesinde yer
alan bütünleşme çabası içinde mi oldukları üzerinde durulan bir konudur. İşbirliğinin bir ülkenin öncülüğünde mi başladığı, yoksa bu hususta diğer iştirakçıların
bir rolünün bulunup bulunmadığı da bu kapsamda yöneltilen sorular arasındadır.
Bölgesel örgütün işbirliği açısından etkinliğinin ölçülmesi bağlamında üye devletlerin örgüte bağlılıkları, örgüte bölgesel işbirliğinin güçlendirilmesi açısından
ne gibi görevler biçildiği, örgütün dayandığı yasal belgeler, uluslararası hukuk kişiliğine sahip olup olmaması, en üst karar alma mekanizmasının kimlerden oluştuğu, karar alma mekanizmasının nasıl işlediği, nasıl bir yapısı bulunduğu, daimi
organlarının bulunup bulunmadığı üzerinde durulan hususlardır. Öte yandan, üye
ülkeler tarafından bölgesel örgütün daimi organlarının ne ölçüde yetkilendirildiği,
örgütün bölgesel kimlik oluşumuna katkısı, örgütün diğer bölgesel ve uluslararası
örgütlerle ilişki biçimi o örgütün işbirliği açısından işlevsellik derecesiyle ilişkilendirilmektedir.9
Bölgesel örgüt tarafından işbirliği adına somut ve ortak çıkar sağlayan sonuçlar
elde edildikçe örgüte olan aidiyet üye ülkeler için aynı oranda artmakta ve örgüt
başka bölgesel ülkeler için de bir çekim merkezi haline gelmektedir. Schmitter
bu süreci bir örgütün “örgütsel gelişimi” kavramı ile ele almaktadır. Schimitter’a
göre bölgesel bir örgütün işbirliği açısından yaratacağı farklılığın niteliği onun
işlevselliğiyle doğru orantılıdır.10 Dolayısıyla, bölgesel örgüt kapsamında artan
işbirliğinin etkileri duruma göre bölgenin sınırlarını aşabilmektedir. Ancak, bunun gerçekleşebilmesi için bölgesel örgüt içerisindeki işbirliğinin sağlam temeller
üzerine oturtulması gerekmektedir.
2. SSCB’NİN ARDINDAN AVRASYA’DA TÜRK DEVLETLERİ
ARASINDA İŞBİRLİĞİ
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasından en çok etkilenen bölgelerden biri farklı kıtaların, bölgelerin ve alt bölgelerin kesişim noktasında bulunan Avrasya’dır. SSCB’nin dağılmasının ardından Birliği oluşturan 15
cumhuriyet için yepyeni bir dönem başlamıştır. Bağımsızlıklarını kazanan devletler değişimi anlama ve değişimin gereklerini siyasi ve ekonomik sistemlerine
yansıtma arayışı içerisine girmiştir. Söz konusu devletler, durum tespiti yaptıklarında merkezin, özellikle fiyatlandırma ve yönetişim konularında kendilerini nasıl sıkı bir denetim altında tuttuğunu idrak etmiştir. Nitekim, SSCB döneminde,
Moskova, Özbekistan’da yetişen pamuğu hammadde olarak almış ve işlenmiş
haliyle Taşkent’e aldığı fiyattan daha pahalıya satmıştır. Türkmenistan ise petro9 Philippe Schimitter, “Regional Cooperation and Region Integration: Concepts,Measurements and a
bit of Theory”, European Universitey Institute Papers, (Ocak 2007), http://unila.edu.br/ sites/default/
files/files/07 %20 REGION AL%20COOPERATION %20AND%20INTEGRATION2.pdf, (Erişim:04.05.2014).
10 A.g.e.
136
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
lünü iki dolar gibi dünya piyasalarının çok altında bir fiyatla Moskova’ya pazarlamıştır. Sovyet Cumhuriyetleri, Moskova’ya verdikleri enerji karşılığında diğer
alt ihtiyaç maddelerini ve altyapı hizmetlerini ancak karşılayabilmiştir.11 SSCB
döneminde ulaşım yolları, haberleşme ve enerji hatları, Çarlık zamanında olduğu gibi, Moskova’dan geçecek şekilde düzenlenmiştir. Kazakistan ve Kırgızistan
başta olmak üzere cumhuriyetlerde hatırı sayılır bir Rus/Slav nüfusu oluşmuştur.12 SSCB döneminde çizilen sınırlar, siyasi ve etnik açılardan örtüşmeyen bir
tablo bırakmıştır.13 Bu çerçevede, “dondurulmuş çatışmalar” olarak nitelendirilecek sorunların ağırlıklı olarak bu bölgede ortaya çıkmasına elverişli bir ortam
SSCB’den miras kalmıştır. Moskova tarafından belirlenen bölgedeki suların paylaşımı konusu ise SSCB’nin dağılmasının ardından her an patlayabilecek saatli
bir bomba şeklinde mevcut bölgesel sorunlar arasında yerini almıştır. Özbekistan,
Tacikistan ve Kırgızistan arasında kalan, etnik çeşitliliğinin ve dolayısıyla etkin
çatışma riskinin hakim olduğu Fergana Vadisi, içinde bulunduğu güvelik boşluğu
nedeniyle her türlü yasadışı ticaretin yapılmasına müsait bir yer haline dönüşmüştür. Tacikistan’da 1992-1997 yılları arasında süren iç savaş ile bölgede güçlenen
radikal İslami hareketler bölge ülkelerinin güvenlik sorunlarını arttırmıştır. Bölgenin Sovyet işgalinin ardından daha güvensizleşen Afganistan’a olan yakınlığı
ise bu coğrafyada bulunan ülkeler için ayrı bir güvenlik tehdidi halini almıştır.
Dolayısıyla o dönemde, bölge ülkeleri, toprak bütünlüğünü sağlama, bağımsızlıklarını sağlamlaştırabilme, siyasal ve ekonomik dönüşümlerini gerçekleştirebilme
ve dünyayla bağlantı kurabilme çabası içine girmiştir.14
Bu kapsamda, bağımsızlıklarını yeni kazanan bölge ülkeleri bir taraftan ikili işbirliği olanaklarını değerlendirirken, öte yandan kendilerini uluslararası topluma kabul ettirmeye çalışmışlardır. Dolayısıyla, bu cumhuriyetler, kökeni ekonomi veya
güvenlik olduğu kadar bunların bir karışımı da olabilen Avrasya’daki işbirliği süreçlerinde ve mekanizmalarında yer almak için çaba sarf etmiştir. Ancak, genel
itibarıyla Rusya ile ilişkiler ve/veya bölge ülkeleri arasında gerçekleşen itilaflar
bu mekanizmalara dahil olup olmama hususunda önemli rol oynamıştır. Dolayısıyla, Avrasya kısa sürede kimi zaman üyelikleri birbiriyle kesişen kimi zaman ise
çelişen bölgesel girişimlerle örülmüştür.15 Yine bu doğrultuda, bölgesel örgütlere
11 Mert Bilgin, “Türkiye’nin Enerji Güvenliği ve Bölgesel İlişkileri”, içinde 21. Yüzyılda Türk Dış
Politikasının Analizi, Der. Faruk Sönmezoğlu, Nurcan Özgür Baklacıoğlu ve Özlem Terzi, (İstanbul: Der
Yayınları, 2012), 781.
12 Gül Turan ve İlter Turan, “Türkiye’nin Diğer Türk Cumhuriyetleriyle İlişkileri”, içinde Türk Dış
Politikasının Analizi, Der. Faruk Sönmezoğlu, ( İstanbul: Der Yayınları, 2004), 767.
13 Örneğin, Kırgızistan’ın Özbekistan sınırında yer alan yerleşik Özbek nüfusu, iki ülke arasında her an
problem çıkmasına neden olabilecek bir husus olarak kalmıştır.
14 İlyas Kamalov, Rusya’nın Orta Asya Politikaları, (Ankara: Ahmet Yesevi Üniversitesi Yayınları,
2011), 30-35.
15 SSCB’nin dağılması sırasında kurulan ilk işbirliği mekanizması Bağımsız Devletler Topluluğu’dur
(BDT). BDT’nin bölgesel bir örgüt olarak kuruluşu, 8 Aralık 1991 tarihinde Belarus, Rusya Federasyonu
ve Ukrayna’nın SSCB’nin dağılmasına ilişkin imzalandığı anlaşma da katıldığı toplantıda kabul edilmiştir. Öte yandan, 1997 yılında kurulan Demokrasi ve İktisadi Kalkınma Örgütü (GUUAM), Rusya’nın
içinde yer almadığı az sayıda bölgesel örgütten bir tanesidir. 1992 yılında tesis edilen Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (KEİ), 1999 yılında ilk resmi belgesi imzalanan ve sınırları Avrasya bölgesini aşan
Asya’da İşbirliği ve Güven Arttırıcı Önlemler Konferansı (AİGK), Bağımsızlıkları kazanmalarının ardından Orta Asya devletlerinin de 1992 yılında dahil olduğu Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) Avrasya’daki
137
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği Mekanizmasına: Türk Konseyi
sonradan dahil olma ya da üyelikten çıkma örnekleri de yaşanmış, dolayısıyla
Avrasya, bölgesel örgüt yapılanması açısından örnek vaka haline gelmiştir.16
Türkiye, SSCB döneminde bölge ülkeleriyle ilişkilerini Moskova’nın stratejik
güvenlik algısını dikkate alarak asgari düzeye indirmiştir. Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı makamına seçildiği ve SSCB’nin giderek merkezi kontrolü kaybetmekte olduğu 1989 yılından itibaren bölge ülkeleriyle ekonomik ve kültürel ikili
ilişkilerin geliştirilmesi yönünde adımlar atılmaya başlanmıştır. Bağımsızlıklarından önce dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından bazı Sovyet Sosyalist
Cumhuriyetleri’ne resmi ziyaretler gerçekleştirilmiş, ancak bu ziyaretlerden önce
mutlaka Moskova’nın kapısı çalınmıştır. Ayrıca, sözkonusu cumhuriyetlerden
Türkiye’ye ziyaretler de olmuştur.17 Bu girişimlerin, Moskova’ya rağmen yapılmamış olmasına dikkat edilmiştir. İlişkilerdeki bu çerçeve, Birlik üyesi ülkelerin
bağımsızlıklarını ilan etmeye başlamalarıyla birlikte yeni bir boyut kazanmıştır. 18
SSCB’nin resmen dağılmasından önce Birlik cumhuriyetlerinin egemenliklerini ilan etmeye başladığı dönemde Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından iki ayrı
heyet incelemelerde bulunmak üzere eski Sovyet coğrafyasına gönderilmiştir.
Büyükelçi Bilal Şimşir başkanlığında, Dışişleri Bakanlığı İktisat Dairesi Başkanı
Kurtuluş Taşkent ve Moskova Büyükelçiliği Birinci Müsteşarı Halil Akıncı’dan
oluşan bir heyet, 12-29 Eylül 1991 tarihleri arasında Azerbaycan, Kırgızistan,
Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan ve Tacikistan’ı ziyaret etmiştir. Bu ziyaönemli bölgesel işbirliği girişimlerine örnek teşkil etmektedir. 1996 yılında toplanmaya başlayan Çin
Halk Cumhuriyeti, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın oluşturduğu Şanghay Beşlisi’nin bir
uzantısı olarak Özbekistan’ın da katılımıyla 2001 yılında kurulan Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİO) ve 2002
yılında Rusya, Belarus, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın katılımıyla kurulan Kolektif
Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) Avrasya’daki işbirliği mekanizmalarının göze çarpan diğer örnekleridir. Öte yandan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan arasında 1994 yılında oluşturulan Orta Asya
Ekonomik Topluluğu (CAEC), 2002 yılında Tacikistan’ın da katılımıyla Orta Asya İşbirliği Örgütü’ne dönüştürülmüş, Mayıs 2004 yılında Rusya’nın da katılımının ardından örgüt Avrasya Ekonomik Topluluğu
(EurAseC) ile 2005 yılında birleşmiştir. EurAseC’in kuruluşunun geçmişi 1995 yılında Rusya ve Belarus
arasında imzalanan Gümrük Birliği Kurucu Anlaşması’na dayanmaktadır. 1995 yılında Kazakistan’ın
taraf olduğu bu Anlaşmaya 1996 yılında Kırgızistan, 1999 yılında ise Tacikistan taraf olmuş ve 2000
yılında, daha sonra 2006 yılında Özbekistan’ın da iştirak edeceği EurAseC’in Kurulmasına Dair Anlaşma
metni imzalanmıştır. Bu kapasmda, 2003 yılında, Rusya, Kazakistan ve Belarus arasında tek pazar kurulması yönünde bir anlaşma imzalanmış olup, günümüzde etkilerinin bölgesel ekonomik işbirliği açısından
tartışıldığı Avrasya Ekonomik Birliği’nin temelleri atılmıştır.
Fırat Purtaş, “Orta Asya’nın Bütünlüğü Sorunsalı ve Orta Asya’da Bölgesel Entegrasyon Girişimleri”,
içinde Orta Asya ve Kafkasya Güç Politikası, Der. Turgut Demirtepe, (Ankara: USAK Yayınları, 2008),
39-51.
16 Örneğin, Gürcistan 1993 yılında BDT’ye katılmış, ancak 2009 yılında üyelikten çıkmıştır. Özbekistan
ise 2001 yılında dahil olduğu GUUAM’dan 2005 tarihli Andican olaylarından kısa bir süre sonra üyelikten ayrılmıştır.
17 Örneğin, 1991 Mart ayında Cumhurbaşkanı Özal, Kazakistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni ziyaret
etmiş, ve bu ziyaret sırasında Dostluk ve İşbirliği Anlaşması imzalanmıştır. 1991 yılının Eylül ayında
ise Kazak lider Nazarbayev Türkiye’ye gelerek Cumhurbaşkanı Özal ile görüşmüştür. Gerçekleşen ikili
görüşme sonrasında iki ülke arasında “Amaç ve Hedefler Ortak Bildirgesi” imzalanmıştır. Abdulvahap
Kara, Turgut Özal ve Türk Dünyası: Türkiye-Türk Cumhuriyetleri İlişkileri 1983-1993, (İstanbul: IQ
Kültür Sanat Yayıncılık, 2012),144-147.
18 Bilal Şimşir, “Turkey’s Relations with Central Asian Turkic Republics”, Turkish Review Quarterley
Digest, Cilt:6 (Yaz 1992), 14-16.
138
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
retlerin amacı, söz konusu ülkelerin içinde bulunduğu durumu anlamak ve bu
ülkelerin Türkiye’den ne gibi beklentileri olduğunu tespit etmektir. Ziyaret sırasında hem iktidar hem muhalefet liderleriyle görüşülmüştür. Ziyaret sonrasında kaleme alınan raporda, ziyaret edilen ülkeler arasında bağımsızlıklarını ilan
eden Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan’ın tanınması önerisinde
bulunulmuştur. Söz konusu ülkelerin bağımsızlıklarından geri dönüş olmayacağı
tespitiyle bu ülkeleri tanıyacak ilk ülke olmanın önemine işaret edilmiştir. Bu
doğrultuda, bu ülkelerin başkentlerinde daha sonra büyükelçiliklere çevrilmek
üzere konsolosluklar açılması önerisi rapora yansıtılmıştır. Moskova’yı ihmal
etmeksizin Kafkasya ve Orta Asya cumhuriyetleriyle ilişkilerin mükemmel biçimde geliştirilmesi raporda vurgulanan diğer bir husustur.19 SSCB bünyesinde
gerçekleşen bağımsızlık ilanları sırasında bölgeye giden ilk yabancı resmi heyet
olması ve doğru zamanlaması açısından sözkonusu ziyaret oldukça ses getirmiştir.20 Nitekim Türkiye’nin bölgeye yönelik dış politikasının temelleri de bu rapora
dayanarak şekillenmeye başlamıştır. Heyetin Türkmenistan’a gidişi sırasında heyet üyesi Halil Akıncı ile yanyana oturan Tiziano Terzani’nin 1992 yılında kaleme
aldığı “Goodnight, Mister Lenin: A Journey Through the End of the Soviet Empire” adlı kitabında Türk devletleri arasında başlatılan işbirliği sürecinin niteliği
esasen özetlenmektedir. Terzani, kendisiyle sohbet eden Halil Akıncı’yı “senelerdir ertelenmiş bir buluşmaya giden ve gittiği yerde kendisini bekleyen birini bulacağından emin olan bir genç” olarak betimlenmiştir.21 Dolayısıyla, Türk devletleri
arasındaki ilişkiler bu ruh ile tesis edilmeye başlanmıştır.
Türkiye Azerbaycan’ın bağımsızlığını 9 Kasım 1991 tarihinde, diğer Türk devletlerinin bağımsızlığını ise bu konuda en son hareket eden Kazakistan’ın da bağımsızlığını ilan etmesinin ardından 16 Aralık 1991 tarihinde tanımıştır.22 Bahsekonu
ülkeleri tanıyan ilk ülke olma sıfatını böylelikle elde eden Türkiye, kısa bir süre
içerisinde bölge ülkeleriyle diplomatik ilişki de tesis etmiştir. Türkiye’nin bu bölgeye yönelişinde yıllardır SSCB’nin hakimiyetinde kalan Türk devletlerinin karşı
duyulan tarihi ve etnik sorumluluk önemli bir rol oynamıştır. Bağımsızlıklarını yeni kazanan Türk devletlerine Tacikistan da dahil edilerek yardım eli uzatılmıştır.23 Türkiye’de o dönemde oluşan özel sektör kaynaklı bir sermaye birikimi
bölgeye yapılan ekonomik açılımın zemini oluşturmuştur.24 Konunun duygusalca
ele alınması kapsamında, güçlerin birleştirilmesiyle bölgede ve dünyada etkin bir
Türk dünyasının oluşabileceğine yönelik söylem, tüm Türk cumhuriyetleri liderleri tarafından sıklıkla dile getirilmiştir.25 Dolayısıyla bu söylemler dönem dönem
19 Halil Akıncı, “Açılış Konuşmaları”, içinde Dünya Türk Forumu: Türk Konseyi, Türk Diasporası ve
Sosyoekonomik İşbirliği, Der. Almagül İsina, (İstanbul: Tasam Yayınları,2012), 24.
20Mustafa Aydın, “Türkiye’nin Orta Asya Politikaları”, içinde Beş Deniz Havzasında Türkiye, Der. Mustafa Aydın ve Çağrı Erhan, (Ankara: Siyasal Kitabevi, 2006), 7.
21 TizianoTerzani, Goodnight, Mister Lenin: A Journey Through the End of the Soviet Empire (London:
Picador, 1993), 292.
22 Aydın, Türkiye’nin Orta Asya Politikaları, 7-8.
23A.g.e.
24 Hakan Güneş, “Türkiye Orta-Asya İlişkileri” , içinde 21. Yüzyılda Türk Dış Politikasının Analizi, Der.
Faruk Sönmezoğlu, Nurcan Özgür Baklacıoğlu ve Özlem Terzi,(İstanbul: Der Yayınları, 2012),716- 718.
25 Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Özal, sık sık 21. yüzyılın “Türk Yüzyılı” olacağından bahsetmiş,
139
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği Mekanizmasına: Türk Konseyi
Pan-Türkist yaklaşımların güç kazanmasıyla da sonuçlanmış, bu da Moskova
nezdinde zaman zaman rahatsızlık yaratmıştır.
Türkiye, bölgeye yönelik siyasi, ekonomik ve kültürel dış politika araçlarını vakit
kaybetmeden uygulamaya başlamıştır. Bölgeye yönelik hedefler Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarda, “kardeş ülkelerin
egemenlik ve bağımsızlıklarının pekiştirilip güçlendirilmesi, serbest piyasa ekonomisine dayalı demokratik ve laik toplum modelini benimsenmesini sağlanması, dünyayla bütünleşmelerinde aracı olunması, başta Birleşmiş Milletler (BM)
olmak üzere Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı (AGİK),26 EİT gibi sistemlere
entegrasyonları için öncü etkin bir rol oynanması, Türkiye ile ilişkilerinin her
alanda geliştirilmesi” şeklinde belirtilmiştir.27 Bu doğrultuda, Türkiye, Soğuk Savaş sonrasında geliştirdiği bazı dış politika araçlarını ilk defa Avrasya bölgesine
yönelik olarak kullanmıştır. Bu araçlar içerisinde ekonomik ve siyasi atılımlarla
birlikte kamu diplomasisi özelliği taşıyan girişimler de bulunmaktadır. Çok sayıda kamu kurumu ile birlikte özel sektör kuruluşları ve sivil toplum örgütleri
bölgeye yönelik girişimlerde rol üstlenmiştir. Ekonomik alandaki atılımlar kapsamında, Türkiye İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA), Türkiye Cumhuriyeti
Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bir kurum olarak Kafkasya ve Orta Asya’ya yönelik
yardımların koordinasyonun yürütülmesi için 1992 yılında kurulmuştur. Bölge
ülkelerine yapılan yardımları tek elden yürüten TİKA, bir taraftan bu ülkelere
kalkınma yardımı yaparken, diğer taraftan Türk işadamları için bölge ülkelerinde
gerekli çalışma zeminini oluşturmada kaydadeğer bir ekonomik diplomasi aracı
olarak rol oynamıştır.28 Öte yandan, bu ülkelere sağlanan Eximbank kredileri de
bu diplomasinin bir ayağını teşkil etmiştir. Bu dönemde bölge ülkeleriyle ticari ve
ekonomik işbirliği, yatırımların karşılıklı teşviki ve korunması ile çifte vergilendirmenin önlenmesi anlaşmaları imzalanmış ve bu çerçevede, ticari ve ekonomik
ilişkilerde bir ivme kazanılmıştır.29 Ayrıca, enerji, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattının inşasıyla Türkiye’nin Orta Asya ve Kafkasya’ya yönelik ekonomi diplomasisinde bir rol almaya başlamıştır.30
SSCB döneminde dış politika sorumluluğunu Moskova’ya devretmiş olan bu
devletler bağımsızlıklarını kazandıklarında yetişmiş diplomatik kadrolara sahip
değildi. Türkiye, bu ülkelerin dışişleri bakanlıklarının kadroları için diplomat ye-
Başbakan Demirel ise “Adriyatik Denizi’nden Çin’e uzanan” bir Türk dünyasının doğuşunu
vurgulamıştır. Benzer söylemler, Türkiye’yi ziyaret eden Türk Cumhuriyetleri liderleri tarafından da telaffuz edilmiştir.
Turan ve Turan, Türkiye’nin Diğer Türk Cumhuriyetleriyle İlişkileri, 760-761.
26 AGİK 1994 Budapeşte Zirvesinde alınan kararla Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) adını
almıştır. Bknz.: “Türkiye ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)”, http://www.mfa.gov.tr/
turkiye-ve-avrupa-guvenli-ve-isbirligi-teskilati-_agit_.tr.mfa, (Erişim :04.08.2014).
27 Halil Akıncı, Açılış Konuşmaları, 24-26.
28 Güneş, Türkiye Orta-Asya İlişkileri, 732.
29 Mustafa Ersengur,Alaattin Kızıltan ve Kerem Karabulut, “Türkiye’nin Diğer Türk Cumhuriyetleriyle
Ekonomik İlişkilerinin Analizi”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı:35
( 2007), 300-305.
30 Bilgin, Türkiye’nin Enerji Güvenliği ve Bölgesel İlişkileri, 783.
140
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
tiştirme programları açmıştır.31 Bununla birlikte Türkiye, bu ülkelerin AGİK ve
BM gibi uluslararası forumlara katılmalarında yol gösterme görevi üstlenmiştir.
1992-1993 döneminde faks makineleri bulunmadığı için Türk devletlerinin uluslararası örgütlere üye olma talepleri için diplomatik notalar o ülkelerdeki Türkiye
Cumhuriyeti büyükelçilikleri fakslarından ilgili örgütlere yollanmıştır.32 Türkiye
bu ülkeler ile iletişim ve taşımacılık alanlarında işbirliğini artırabilmek için de
girişimde bulunmuştur.33Ayrıca söz konusu ülkelere yönelik subay ve polis yetiştirme programları da Türkiye tarafından geliştirilmiştir.34 Türk cumhuriyetlerinde ve Tacikistan’da yaşayan orta öğretim, lisans ve lisansüstü öğrencilerine
Türkiye’de eğitim görmeleri için Büyük Öğrenci Projesi adlı burs programı başlatılmıştır. Türk Milli Eğitim Bakanlığınca sözkonusu ülkelerde dil kursları, lise
ve mesleki eğitim merkezleri açılmıştır. Bölge ülkeleri çocukları Türkiye’deki
23 Nisan Çocuk Bayramı törenlerine düzenli olarak davet edilmiştir.35 Kültürel
alanda işbirliğini arttırmak üzere 1993 yılında merkezi Ankara’da olarak Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY) kurulmuş ve TRT Avrasya kanalı da
aynı yıl yayına başlamıştır. Bölge ülkelerinde kullanılan Kiril alfabesinden Latin
alfabesine geçişilmesi yönünde de destek sağlanmıştır. Bunun için Türk devletlerine matbaa makineleri gönderilmiştir. Ayrıca, 1991 yılında Marmara Üniversitesi
Türkiyat Enstitüsü tarafından Çağdaş Türk Alfabeleri Sempozyumu gerçekleştirilmiş, 1992-1993 yıllarında bu tür etkinlikler devam ederek ortak bir alfabe
oluşturma hususunda çalışmalar devam etmiştir.36 Bu çerçevede, Türkiye bölgeyle ilişkilerini geliştirmek için çaba sarfetmiştir. İkili işbirliğinin yanısıra bölgesel
işbirliği sürecinin başlatılması da bu araçlardan biridir. Bu kapsamda Türkiye,
Türkçe Konuşan Devletler Zirveler Süreci’nin başlatılmasına öncülük etmiştir.
2. TÜRK DEVLETLERİ ZİRVELER SÜRECİ
Türk devletlerinin liderleri 1991-1992 yılları arasında birçok kez Türkiye’ye resmi ziyaret gerçekleştirmişlerdir. Bu ziyaretler sonucu ortaya çıkan işbirliği ihtiyacı ve sinerjisiyle birlikte Türkiye’nin girişimiyle 2010 yılına kadar sürecek
Türk Devletleri Zirveler Süreci, Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan,
Türkmenistan ve Özbekistan arasında 1992 yılında başlatılmıştır. Bu süreç, 2001
tarihli İstanbul Zirvesi’ne kadar resmi adıyla Türkçe Konuşan Ülkeler Zirvesi olarak anılmıştır.
31 Turan veTuran, Türkiye’nin Diğer Türk Cumhuriyetleriyle İlişkileri, 760.
32 Halil Akıncı, “Türk Cumhuriyetleri Arasındaki Siyasi İlişkiler: Değerlendirme, Sorular ve Öneriler”,
Bağımsızlıklarının 20. Yılında Türk Cumhuriyetleri, Der. Murat Yılmaz, (Ankara: Ahmet Yesevi Üniversitesi Yayınları, 2012), 191-192.
33 Bu çerçevede, beş Türk cumhuriyetine birer adet 2500-3000 abone kapasitesine sahip telekomünikasyon santrali hediye edilmiştir. Böylelikle bu ülkelere Moskova’dan bağımsız olarak kendi aralarında
iletişim sağlayabilecekleri bir fırsat da yaratılmıştır. Öte yandan, ulaşımda işbirliği kapsamında 1992
yılından itibaren Bakü, Taşkent, Almatı, Aşkabat ve Bişkek’e THY’nin seferleri başlatılmıştır. Aydın,
Türkiye’nin Orta Asya Politikaları, 11-12.
34 Turan ve Turan, Türkiye’nin Diğer Türk Cumhuriyetleriyle İlişkileri, 761.
35 Örneğin Kazakistan’daki Ahmet Yesevi Üniversitesi ve Kırgızistan’daki Manas Üniversitesi Türkiye
tarafından kurulmuştur. Öte yandan, özel şahıs ve kurumlarca bu ülkelerde 80’den fazla okul açılmış ve
Türk Diyanet Vakfı tarafından da bu ülkelerde ilahiyat fakülteleri kurulmuştur. Aydın, Türkiye’nin Orta
Asya Politikaları, 11-12.
36 Turan ve Turan, Türkiye’nin Diğer Türk Cumhuriyetleriyle İlişkileri, 761.
141
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği Mekanizmasına: Türk Konseyi
Her zirve sonunda bir zirve bildirisinin yayınlandığı bu sistemde, Türk halkları
arasındaki ortak tarih, dil ve kültüre dayanan özel bağlara vurgu yapılmış ve mevcut olan kardeşlik, dayanışma ve işbirliği ruhuna atıfta bulunulmuştur. Bununla
birlikte, Türk devletleri arasındaki ilişkilerin ve işbirliğinin temelinin bağımsız,
egemenlik, toprak bütünlüğüne saygı, iç işlerine karışmama ve eşitlik ilkeleri
üzerine kurulması benimsenmiştir. Söz konusu işbirliğinin Avrasya’da barış, güvenlik, istikrar ve ekonomik kalkınmaya katkıda bulunduğu da zirve bildirilerinin birçoğunda üzerinde durulan bir husustur. Dolayısıyla bahsekonu işbirliğinin
bölgesel bir boyut içerisinde ele alınması iradesi ortaya konulmuştur. Öte yandan,
diğer bir ortak nokta ise uluslararası ilişkilerde BM Şartı, Helsinki Nihai Senedi
ile AGİK ilkelerine ve başta ülkeleri toprak bütünlüğü ve sınırların kuvvet yoluyla değiştirilemeyeceğine olan vurgudur. Bu vurgularda, SSCB sisteminden yeni
çıkmış olan Türk devletlerinin özellikle toprak bütünlüklerinin ihlal edilmemesi hususundaki hassasiyetleri göze çarpmaktadır. Piyasa ekonomisine bağlılığın
defaatle kaydedilmesi, Türk devletlerinin izleyeceği ekonomik modelin bir göstergesi niteliğindedir. Bununla birlikte başlatılan işbirliği sürecinin herhangi bir
ülkeye karşı olmadığı mesajı verilmekte, ayrıca sürecin benzer değerler içeren
diğer bölgesel ve küresel işbirliği mekanizmalarıyla etkileşime açık olduğu belirtilmektedir.
Ankara’da 30-31Ekim 1992 yılında Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile Başbakan
Süleyman Demirel’in ev sahipliğinde gerçekleşen ilk zirveye Azerbaycan Devlet
Başkanı Ebulfez Elçibey, Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, Kırgızistan Devlet Başkanı Askar Akaev, Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov
ve Türkmenistan Devlet Başkanı Saparmurad Niyazov iştirak etmiştir. Zirvede
Türk devletleri arasında ikili ve çok taraflı işbirliğinin geliştirilmesi arzusu yinelenmiş, muhtelif bölgesel ve milletlerarası sorunlar hakkında benzer görüşlerin paylaşılması durumunda uluslararası kuruluşlarda ortak hareket etme iradesi
beyan edilmiştir. Zirvede ulaştırma-haberleşme, sanayi, enerji, tarım, eğitim ve
kültür alanlarında ortak mekanizmalar kurularak ortak projeler geliştirmek suretiyle işbirliğinin arttırılması ve bu sahalardaki çalışmalar için çalışma grupları
kurulması üzerinde de durulmuştur. Parlamentolar arası işbirliğinin önemine de
zirvede değinilmiş ve zirvelerin düzenli olarak devam edilmesi hususunda mutabık kalınmıştır.37 Dolayısıyla ilk zirvede işbirliği tek bir alana yönelik değil, çok
boyutlu olarak tasarlanmıştır. İşbirliği aracı olarak ise düzenli zirve gerçekleştirilmesi ile ilgili çalışma gruplarının tesisi belirlenmiştir.38
İstanbul’da 18-19 Ekim 1994 tarihinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in
ev sahipliğinde gerçekleşen ikinci zirveye, Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar
Aliyev ile birlikte diğer ülkelerden önceki zirveye katılan aynı devlet başkanları
iştirak etmiştir. Dış politika konularına bir öncekine nazaran daha fazla değinilen
zirvede, kültürel işbirliği kapsamında Türk lehçelerinin karşılaştırılmalı sözlüğünün hazırlanması ve ortak kültür mirası eserlerinin korunması, onarılması ve
37 “Ankara Zirve Bildirisi”, 31 Ekim 1992, http://www.turkkon.org/Assets/dokuman/11_AnkaraBildirisi
1992_1. Devlet BaskanlariZirvesi_20140418_104048.pdf, (Erişim: 03.08.2014).
38 İkinci araç Türk Konseyi’nin kuruluşuna kadar işlevsellik kazanamayacaktır.
142
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
tanıtılması için yapılan işbirliği memnuniyetle karşılanmıştır.39 Üniversitelerarası
işbirliğinin geliştirilmesi ve burslu öğrenci değişim programlarının geliştirilip devam ettirilmesi gereğinin altı çizilmiştir.40 Uluslararası yükümlülüklere halel getirilmeksizin ticaretin geliştirilmesine yönelik işbirliğine ayrıca önem atfedilmiştir. Enerji ve ulaştırma sektörlerindeki işbirliğine ağırlıklı bir vurgu yapılmıştır.41
Tarihi İpek Yolu’nun diğer ilgili ülkelerin de katkısıyla canlandırılmasının bölge
halkları, ülkeleri ve Avrasya’da işbirliğine olumlu etkilerine değinilmiştir. Ayrıca,
Aral Denizi’ndeki ekolojik durumun normalleştirilmesine yönelik çabaların ve
uluslararası imkanların birleştirilmesinin gereği vurgulanmıştır. Bu kapsamda, işbirliğinin kalemleri çeşitlendirilmiş ve kapsamının çerçevesi daha detaylı olarak
çizilmiştir.
Bişkek’te Cumhurbaşkanı Akayev’in ev sahipliğinde 27-29 Ağustos 1995 tarihinde gerçekleşen zirveye bir öncekine iştirak eden aynı liderler katılmıştır. Bu zirvede öncekilerden farklı olarak doğrudan ve transit ulaştırma bağlarının sağlanması,
hizmet veya sermayenin serbest dolaşımının kolaylaştırılması, işadamlarının çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve karşılıklı ticaret, bankacılık ve sigortacılık faaliyetlerini güçleştiren ya da sınırlandıran engellerin kaldırılması için gerekli tedbirleri almak üzere ilgili bakanların biraraya gelmeleri uygun bulunmuştur. Kültürel ve insani bağların geliştirilmesi hususunda ortak eğitim kuruluşlarının tesisi,
şenlikler ve kültür günleri düzenlenmesi üzerinde durulmuş ve devlet başkanları
Azerbaycan-Türk, Kazak-Türk, Kırgız-Türk Üniversiteleri gibi ortak eğitim kurumlarının kurulmuş olmasını memnuniyetle karşılamışlardır. Üye ülkelerin yakın coğrafyasında yaşanılan gelişmeler ışığında terör ve uyuşturucu ile psikotrop
madde kaçakçılığıyla mücadelenin önemine ilk kez Bişkek Zirve Bildirisi’nde yer
verilmiş ve bu hususta uluslararası işbirliğinin gereği vurgulanmıştır.42
Taşkent’te Cumhurbaşkanı Kerimov’un ev sahipliğinde 21 Ekim 1996 tarihinde
gerçekleştirilen zirveye, Bişkek Zirvesi’ne katılan aynı liderler iştirak etmiştir.
Zirvede devlet başkanları ilk defa uluslararası yükümlülüklere aykırı olmamak
kaydıyla ortak bir mal, hizmet, sermaye ve işgücü pazarı oluşturmak amacıyla
gerçek ve tüzel kişiler arasındaki ekonomik işbirliğinin kolaylaştırılmasını sağlamaya yönelik uygun hukuki ortamın gerçekleştirilmesine taraftar olduklarını
bildirmişlerdir. Bu çerçevede, temkinli bir üslupla kaleme alınan bu madde ta39 Buna bağlı olarak sözkonusu zirve bildirisinde,1993 tarihinde kurulan TÜRKSOY’ün kültürel işbirliği
açısından önemi kaydedilmiş, Türk dünyasına mal olmuş büyük şahsiyetlerin hayatı ve faaliyetleri ile
Türk kültürünün önemli olaylarına ilişkin yıldönümlerinin ortak bir şekilde kutlanması kararlaştırılmıştır.
“İstanbul Zirve Bildirisi”, 18-19 Ekim 2014, http://www.turkkon.org/Assets/dokuman/ 10_IstanbulBildirisi 1994_ 2.Devlet Baskanlari Zirve Bildirisi_ 20140418_103924.pdf, (Erişim: 04.08.2014).
40 Karşılıklı olarak öğrencilere sağlanan burs imkanlarının ülkelerin kalkınma sürecine katkıda
bulunacağı ve bu öğrencilerin ülkeler arasında güçlü işbirliği köprüleri oluşturacağına yönelik inanç
vurgulanmıştır.
41 Enerji alanında işbirliği konusunda doğalgaz ve petrol boru hatlarının Türkiye üzerinden Avrupa’ya
ve Akdeniz’e ulaştırılmasında ilgili ülkeler arasında yapılan çalışmalar memnuniyetle karşılanmıştır.
Ulaştırma alanında işbirliğine özel bir vurgu yapılmakta, ülkeler arasında kara,hava,deniz/nehir ve
demiryolu ulaşımında mevcut bağlantıların geliştirilmesi ve yeni bağlantıların kurulması karara
bağlanmıştır.
42 “Bişkek Zirve Bildirisi”, 27-29 Ağustos 1995, http://www.turkkon.org/Assets/dokuman/ 09_ Biskek
Bildirisi 1995_ 3.DevletBaskanlariZirve Bildirisi_20140418_103851.pdf, (Erişim: 04.08.2014).
143
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği Mekanizmasına: Türk Konseyi
rafların ileride ortak bir pazar tesisi kapısını da aralık tutmakta olduklarını hissettirmektedir. Ulaştırma alanında hem Türk devletleri hem de diğer bölgesel ve
bölge dışı aktörlerle işbirliği ilk defa bu zirvede detaylı bir şekilde ele alınmıştır.43
Ekonomik kalkınma hususunda uygulanması gereken yöntemler de açıkça sıralanmıştır.44 Taşkent Zirvesi, Türkçe Konuşan Devletler Zirvesi Sekretaryası’nın
kurulması ve tüzüğünün hazırlanması kararının da alındığı zirvedir. Bu konuda
dışişleri bakanlıkları görevlendirilmiş. Bu kapsamda hazırlanacak belgelerin koordinasyonunu sağlamak, toplantıların hazırlıklarını yapmak, Türk dilini ve kültürünü tanıtacak sempozyumlar düzenlemek, Türk halklarının geçmişini ve bugününü inceleyen kaynakları araştırmak, derlemek ve yayına hazırlamak, tesis
edilmesi kararlaştırılan ancak uzun bir süre hayata geçirilemeyen Sekretarya’ya
verilen ilk görevler olmuştur.45 Ancak, Taşkent Zirvesi, altı Türk devletinin devlet
başkanın birlikte iştirak ettiği son zirve niteliğindedir.
Taşkent Zirvesi’nde belirtilenin aksine 1997 yılında değil de 1998 yılında
Kazakistan’ın yeni başkenti Astana’da Nazarbayev’in ev sahipliğinde gerçekleştirilen beşinci zirveye Türkmenistan, meclis başkanı düzeyinde katılmıştır.46 Astana
Zirvesi’nde Sekretarya Tüzüğü kabul edilmiş ve dışişleri bakanlıkları sekretarya
çalışmalarının denetimi ile görevlendirilmiştir.47 Tüzüğe göre Sekretarya, zirveye
ev sahipliği yapacak devletin başkentinde faaliyet gösterecektir. Sekretarya, çalışmalarını ev sahipliği yapan ülke tarafından hazırlanan ve dışişleri bakanlıkları tarafından onaylanan eylem planına göre yürütecektir. Ev sahibi ülke Sekretarya’ya
görevini ifa etmek için gerekli imkan ve koşulları sağlamakla yükümlendirilmiştir. Zirvede Sekretarya’ya kabul edilen kararların zabıtlarının tutulması, uygulanmasının izlenmesi ve gerekli belgelerin hazırlanması gibi görevler verilmiş, işlevlerini yerine getirmek üzere Türkçe konuşan devletlerden gerekli bilgileri talep
etme hakkı tanınmıştır. Başkanlığı zirvenin ev sahibi ülkenin temsilcisi tarafından
yapılacak Sekretarya’ya katılımcı devletler birer temsilci gönderecektir.48 Bu hü43 Devlet Başkanları, Asya ile Avrupa ulaştırma ağı ile bağlamak üzere Avrupa Birliği tarafından
geliştirilen TRASECA projesine yönelik takdirlerini belirtmişlerdir. Aynı zamanda “Kuzey-Güney”
ulaşım koridorunun bir parçası olarak Hint Okyanusuna çıkışlı Orta Asya-Afganistan-Pakistan ulaşım
güzergahının gerçekleştirilmesi girişimini de memnuniyetle karşılamışlardır.
44 Ekonomik kalkınma hususunda ise özellikle temel ve mesleki eğitim kalitesinin yükseltilmesi, işgücü
becerisinin geliştirilmesi, kadroların yetiştirilmesi ve mesleki ihtisaslaşmanın sağlanması yönünde yatırım
yapılması gereği vurgulanırken, sadece rekabet edilebilir mal üretimi için değil, yeni açılacak işletmelerde
yeni teknolojilerin yaygınlaştırılmasına yönelik çaba sarfedilmesi kararlaştırılmıştır.
45 “Taşkent Zirve Bildirisi”, 21 Ekim 1996, http://www.turkkon.org/Assets/dokuman/08_TaskentBildirisi1996_ 4.DevletBaskanlariZirveBildirisi_20140418_103822.pdf, (Erişim: 04.08.2014).
46 22 Ekim 1995 tarihinde BM’nin kuruluşunun 50. yıldönümünde Devlet Başkanı Türkmenbaşı yaptığı
konuşmada Türkmenistan’ın ilan ettiği daimî tarafsızlık statüsü ve BM Genel Kurulu tarafından bu yönde
oylama yapılmaksızın alınan kararın Türkmenistan’ın bölgesel işbirliği konusunda kendi dış politika
öncelikleri çerçevesinde zaman zaman çekimser kaldığını göstermektedir. Süleyman Sırrı Terzioğlu,
“Uluslararası Hukuk Açısından Türkmenistan’ın Daimî Tarafsızlık Statüsü”, Dokuz Eylül Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 14, Sayı: 2 (2012),69-76.
47 Önerilern Sekretarya Tüzüğü için Bknz.: http://www.turkkon.org/Assets/dokuman/Daimi_Sekretarya_
Tuzugu_ 1998_20140417_194332.pdf, (Erişim:04.08.2014).
48 “Astana Zirve Bildirisi”, 9 Haziran 1998, http://www.turkkon.org/Assets/dokuman/07_AstanaBildirisi1998_ 5.DevletBaskanlariZirveBildirisi_20140418_103743.pdf, (Erişim: 04.08.2014).
144
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
kümlere göre gezici ve geçici bir sekretarya yapısı düşünülmüştür. Ancak böyle
bir sekretarya o dönemde tesis edilmemiştir.
Bakü’de Haydar Aliyev’in ev sahipliğinde 8 Nisan 2000 tarihinde yapılan zirveye Türkiye, Kazakistan ve Kırgızistan devlet başkanı düzeyinde iştirak ederken,
Türkmenistan ve Özbekistan meclis başkanı düzeyinde katılım sağlamıştır. Bakü
Zirvesi katılımcıları, F 21. yüzyıla girerken aralarında karşılıklı menfaatlere ve
eşitliğe dayalı işbirliğine yeni bir ivme kazandırılması gereğine işaret etmişlerdir.
Zirvede daha öncekilerden farklı olarak BTC petrol boru hattı ile TürkmenistanAzerbaycan-Gürcistan-Türkiye-Avrupa Hazar geçişli doğal gaz boru hattının gerçekleştirilmelerine ilişkin bölgesel işbirliğinin geliştirilmesine önem atfedilmiştir.
Bunun dışında BM, AGİT ve diğer uluslararası kuruluşların barış ve güvenliğin
sağlanmasına ilişkin reform çalışmalarına verilen bölgesel destek ile uyuşturucu
kaçakçılığı ile mücadelede atılacak adımların uyumlaştırılması ve bu alanda suç
eylemleriyle ilgili bilgilerin hızlı bir şekilde iletilmesi için ortak bilgi bankası
oluşturulması önerisi ilk defa Bakü Zirvesi’nde seslendirilmiştir.49 Öte yandan
gezici sekretaryanın yerine daimi bir sekretarya kurulmasına da bu zirvede karar
verilmiştir.50
Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ev sahipliğinde 26-27 Nisan 2001
tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen zirveye yine Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan devlet başkanı düzeyinde katılmış, Özbekistan meclis başkanı düzeyinde ve Türkmenistan ise Türkiye’nin daveti üzerine geçen zirveden farklı olarak
devlet başkanı düzeyinde iştirak sağlamıştır. Bir önceki zirvedeki çoğu husus bu
zirvede tekrar edilmiş olup, özellikle Büyük İpek Yolu’nun canlandırılması ile
bölgesel ve uluslararası işbirliğinin her alanda ilerletilmesini sağlamak maksadıyla sürdürülen çalışmaların hızlandırılması konusunda görüş birliğine varılmıştır.
Bir sonraki zirvenin 2002 yılında Aşkabat’ta gerçekleştirilmesine karar verilmiştir. Ancak bir sonraki zirve, dört yıl gibi bir gecikme ile yine Türkiye’nin evsahipliğinde Antalya’da gerçekleştirilebilmiştir. Özbekistan bundan sonraki zirvelere katılmasa da Türkmenistan farklı düzeylerde zirvelere iştirak sağlayacaktır.
Öte yandan Türk devletleri arasında egemen eşitlik ilkesinin işbirliği sürecindeki
önemine binaen, herhangi bir yanlış anlaşmaya mahal vermemek kaydıyla, Bakü
Zirvesi’ne kadar Türkçe Konuşan Ülkeler ifadesi bu zirveden itibaren Türk Dili
Konuşan Ülkeler olarak anılmaya başlanmıştır.51
Antalya’da 17 Kasım 2006 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in
ev sahipliğinde gerçekleştirilen zirveye Türkmenistan büyükelçi seviyesinde katılırken, bu toplantıda örgütlenmeye gidilmesi Kazakistan Devlet Başkanı
Nazarbayev’in ısrarıyla kabul edilmiştir. Diğer zirve bildirilerinden farklı olarak
bu zirve bildirisinde Avrasya bölgesinde terörizm, ayrılıkçılık, aşırı akımlar, kitle
49 Ancak teklif edilen sözkonusu mekanizma daha sonra hayata geçirilemeyecektir.
50 Bknz.: Turgut Demirtepe, “Türkiye-Özbekistan İlişkilerinde Yeni Bir Başlangıç Umudu”, USAK Analist, Sayı:22 (2012), 60-61; Timuçin Kodaman ve Hakan Birsel, “Bağımsızlık Sonrası Özbekistan ve Dış
Politikası”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 16, Sayı: 2 (2006), 417-435.
51 “İstanbul Zirve Bildirisi”, 24-26 Nisan 2001, http://www.turkkon.org/Assets/ dokuman/05_Istanbul2001_7. Devlet_BaskanlariZirvesiBildirisi_ 20140418_103624.pdf, (Erişim tarihi: 03.08.2014).
145
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği Mekanizmasına: Türk Konseyi
imha silahlarının yayılması ve her türlü örgütlü suçun yarattığı sınıraşan tehditlerle ortak mücadelenin önemi daha vurgulu bir şekilde belirtilmiştir. 11 Eylül 2001
sonrasında başta Afganistan olmak üzere Irak, Filistin ve Lübnan’da yaşanan gelişmelere dikkat çekilmiş, kalıcı barış için katkıların sürdürülmesi ve uluslararası toplumca yürütülen etkinliklerin desteklenmesi gerektiği kaydedilmiştir. Öte
yandan, ulaştırma ve enerji sahalarında ilerleyen işbirliği süreçleri takdirle karşılanmıştır.52 Ayrıca, Türk halkları arasında etkileşimin kolaylaştırılması adına vize
işlemlerinin basitleştirilmesi ve hızlandırılmasında çaba gösterilmesinin gereği
devlet başkanlarınca ilk defa bu kadar vurgulu bir şekilde dile getirilmiştir.53 Bu
zirve itibarıyla, zirve bildirileri Türkçe-Rusça olarak değil, Azerbaycanca, Kazakça, Kırgızca ve Türkçe olarak imzalanmaya başlamıştır. Bu değişim, sözkonusu
ülkeler arasında işbirliğinin daha ileri taşınmasına yönelik sonuçları büyük bir
adımı teşkil etmiştir.
Nahçivan’da 2-3 Ekim 2009 tarihlerinde Cumhurbaşkanı Aliyev ev sahipliğinde
gerçekleştirilen Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi’nde toplantıya katılan Türkmenistan Cumhurbaşkanı Berdimuhamedov’un imzası olmamasına rağmen Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye arasında Konsey’in kurucu anlaşması
imzalanmıştır. Zirve Bildirisi’nde kurulan Türk Konseyi’nin Türk dili konuşan
ülkeler arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesi açısından yeni bir aşama teşkil edeceği belirtilmiştir. Önceki zirve kararlarına da atıfta bulunularak ve Avrasya’da
işbirliğinin derinleştirilmesinin yolunun Türk Dili Konuşan Ülkeler arasında işbirliğinin geliştirilmesinden geçtiği belirtilerek, ekonomi ve ticaretin uluslararası
ilişkilerdeki rolü teyit edilmiştir. Ortak dil, tarih ve kültür birliğine dayanan ortak
çıkarlardan bahsedilirken işbirliğinin seviyesinin ticari-ekonomik, bilim-teknik
ve sosyal alanlarda Türk dili konuşan ülkelerin sahip oldukları potansiyele uygun
biçimde arttırılması amacıyla ilave tedbirlerin alınmasına ihtiyaç duyulduğu vurgulanmıştır.54 Devlet başkanları Nahçivan Zirvesi’nde, parlamentolar arası işbir52 “Antalya Zirve Bildirisi”, 17 Kasım 2006, http://www.turkkon.org/Assets/dokuman/04_AntalyaBildirisi2006__8.Devlet_BaskanlariZirvesiortakbildirisi_20140418_103555.pdf, (Erişim: 04.08.2014).
BTC petrol boru hattının hayata geçirilmesinin ve Bakü-Tiflis-Erzurum (BTE) doğal gaz boru hattının
inşaatının tamamlanmasının uluslararası stratejik önemi vurgulanmıştır. Asya-Avrupa arasında hızlı
bir şekilde yolcu ve yük taşımacılığına yönelik Bakü-Tiflis-Kars (BTK) Demiryolu Tasarısı, İstanbulAlmatı demiryolu hattına Bişkek’in de ilave edilmesi gibi projelerin Türk Devletleri arasında uluslararası
taşımacılığın geliştirilmesine yeni olanak sağlayacağı ve bölge ülkelerinin ekonomilerinin gelişimine
katkıda bulunacağı kanaati Zirve Bildirisi’nde belirtilmiştir.
53 Türkiye’nin AB’ye üye olmasının bölgenin siyasal, ekonomik ve toplumsal kalkınmasına ivme
kazandıracağına yönelik inanç ilk defa Zirve Bildirisi’ne yansıtılmıştır. Öte yandan, uluslararası örgütler
nezdinde karşılıklı adaylıkların desteklenmesi konusu da bu zirvede ilk defa seslendirilmiştir. Müzakerelerdeki gelişmeler ışığında Yukarı Karabağ sorunun Güney Kafkasya’da kalıcı istikrar ve bölgesel işbirliği
önündeki engellerden biri olduğu vurgulanmış, Kıbrıs sorununa ilişkin olarak BM parametreleri ve BM
kapsamlı planı temelinde çözüm arayışlarına destek Zirve Bildirisi’nde ayrıca yilenemiştir.
54 BTC petrol, BTE doğal gaz boru hatlarının küresel enerji güvenliğine ve bölge ülkelerinin sürdürülebilir ekonomik kalkınmalarına hizmet ettiği ve BTC’nin kapasitesinin arttırılması ve Kazakistan’ın
Aktau Limanı ile bağlantısının sağlanmasının önemi zirve gündemine taşınmıştır. Doğu-Batı Ulaştırma
Koridoru’nun bir parçası olan BTK Demiryolu bağlantısının Avrupa ve Asya arasındaki taşımacılığı
arttıracağı ve aynı zamanda bölgenin ekonomik kalkınmasın ile güvenlik ve istikrarına katkı
sağlayacağının ise özellikle Zirve Bildirisi’nde altı çizilmiştir. Bilimden turizme, sanattan spora her alanda beşeri temasların güçlendirilmesi gereğinin ortaya konulduğu Zirve’de bölgesel güvenlik meselelerine
yönelik yine ortak görüş bildirilmiş, uluslararası örgütlerdeki adaylıklar ayrıca desteklenmiştir. Türk Dili
146
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
liği için İstanbul Anlaşması ile 2008 yılında kurulan Türk Dili Konuşan Ülkeler
Asamblesi’ne (TÜRKPA) yönelik desteklerini ve TÜRKSOY’un kültürel işbirliği için önemini kaydetmişlerdir. Zengin Türk kültür varlığının muhafazası amacıyla Azerbaycan’ın önerisiyle TÜRKSOY Fonu kurulması kararlaştırılmıştır.55
Zirveler Süreci’nin son toplantısı 16 Eylül 2010 tarihinde İstanbul’da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ev sahipliğinde gerçekleştirilmiştir. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan toplantıya devlet başkanı düzeyinde iştirak ederken Türkmenistan
Devlet Başkanı Gurbanguli Berdimuhamedov ev sahibinin misafiri olarak katılmıştır. Devlet başkanları, Türk Konseyi’nin üye ülkeleri arasındaki işbirliğine kurumsal bir nitelik kazandıracağını ve bölgesel işbirliğine olumlu katkı sağlayacağına dair inançlarını zirvede ortaya koymuşlardır. Konsey’in İstanbul’da yerleşik
sekretaryasının kuruluş çalışmalarında son aşamaya gelinmesi memnuniyetle karşılanmış ve Konsey’in genel sekreterliğine dört devlet başkanının onayı ile 1992
yılında SSCB dağılmak üzereyken Türkiye’den Türk devletleri ve Tacikistan’a
gönderilen heyet içerisinde yer alan, kariyerinin büyük bir bölümünde Türk dünyası alanında yoğunlaşmış, en son Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi olarak görev yapmış Halil Akıncı getirilmiştir. İstanbul Zirve Bildirisi’ndeki yeniliklerden
biri Türk dili konuşan ülkelerin ortak hassasiyetlerinin uluslararası kuruluşların
gündeminde daha fazla yer alması için bölgesel ve uluslararası kuruluşlarda ortak
tutum belirlenmesinin önemine dikkat çekilmesidir.56 Zirvede ayrıca Nahçivan
Anlaşması’nın imza gününün yıldönümü olan 3 Ekim tarihi Türk Dili Konuşan
Ülkeler İşbirliği Günü olarak kutlanmasının teşvik edilmesi kararlaştırılmıştır.
Zirveler Süreci kapsamında işbirliği adına iyi niyetli adımlar atılmış ancak daimi
bir sekretaryanın bulunmamasının da etkisiyle zirvelerde alınan kararların tam
anlamıyla uygulanması mümkün olmamıştır. Türkiye’de 1994 ve 1998-1999 yıllarında yaşanan ve 2001 yılında tekrar vuku bulan ekonomik krizler Türk devletlerine yönelik yürütülen dış politikada arzu edilen sonuçların alınamamasına
neden olmuştur. Öte yandan, Türk cumhuriyetlerinde, bağımsızlıklarının hemen
ardından siyasi, ekonomik, ve sosyal “üçlü bir geçiş” süreci başlamıştır. Söz konusu ülkeler devlet inşası kapsamında, devlet kurumlarını yeniden yapılandırmayı sürdürürken, bir taraftan da pazar ekonomisine geçişte yaşanılan zorluklarla
baş etmeye çalışmıştır.57 Böyle bir tablo karşısında, bölgesel işbirliğinin kurumKonuşan Ülkelerin üyesi olduğu İKÖ ve EİT’in daha etkin işbirliği mekanizmaları haline getirilmesinin
bölgesel işbirliği açısından önemine dikkat çekilmiştir.
55 Ancak bu Fon farklı bir şekilde ileriki yıllarda hayata geçirilebilecektir. “Nahçivan Zirve Bildirisi”, 2-3
Ekim 2009, http://www.turkkon.org/tr-TR/nahcivan_bildirisi/4/56/56/290, (Erişim: 04.08.2014).
56 Türk kültür mirasının muhafazası ve desteklenmesi amacıyla Bakü’de özel bir Vakıf kurulmasının önemi teyit edilmiş, öte yandan, Astana’da faaliyet gösteren Türk Akademisi’nin akademik alanda işbirliğinin
geliştirilmesi açısından önemi vurgulanmış, Akademi’nin desteğiyle Türkoloji biliminin geliştirilmesini
hedefleyen Türk Tarih Müzesi ve Türk Kütüphanesi kurulmasının önemi teyit edilmiş, ayrıca
Akademi’nin çalışmalarını desteklemek amacıyla üniversitelerarası bir birlik kurulması kararlaştırılmıştır.
“İstanbul Zirve Bildirisi”, 16 Eylül 2010, http://www.turkkon.org/Assets/dokuman/01_a_IstanbulBildirisi_ 16Eylul 2010_Turkce_20140418_102924.pdf, (Erişim: 04.08.2014).
57 Bu ülkelerdeki bankacılık sistemindeki yetersizlik, ticari ihtilaflar hususunda tahkim mahkemelerinin
bulunmaması, yüksek vergiler, yolsuzluk sorunu, yazılı sözleşmelere sadakatsizlik, bürokratik işlemlerin
uzun sürmesi Türk Cumhuriyetlerine yatırım yapmak isteyen Türkiye menşeli firmaların o dönemde
karşılaştıkları belli başlı sorunlardır. Sözkonusu ülkelerde ekonomik reformların hayata geçirilmesinde
147
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği Mekanizmasına: Türk Konseyi
laşabilmesi için gerekli şartlar henüz olgunlaşamamıştır. Nitekim bağımsızlıklarının 20. yılına doğru Türk devletleri jeo-siyasi, jeo-kültürel ve jeo-ekonomik
dönüşümlerinde önemli mesafe kaydetmiş olacaklardır. Şartların olgunlaşması ile
birlikte bölgesel işbirliğinin modaliteleri de kurumsal bir çerçevede belirlenecektir. Bu çerçevede, bölgesel ortak bilincin tesisinde Türk Konseyi önemli bir rol
oynamaktadır.58
3. BÖLGESEL BİR ÖRGÜT OLARAK TÜRK KONSEYİ
Türk Konseyi’nin kurucu belgesini teşkil eden Nahçivan Anlaşması’nın59 giriş
bölümünde Türk halkları arasındaki tarihi bağlar, ortak dil, kültür ve gelenekler
temelinde mevcut kapsamlı işbirliğinin daha da derinleştirilmesine yönelik arzu
belirtilmekte, bu kapsamda Zirveler Süreci ruhundan hareket edildiği vurgulanmaktadır. Bu ibare, Zirveler Süreci ve Konsey arasındaki devamlılık bağını göstermektedir. Uluslararası bir kuruluş şekline sahip olduğu 1. maddede belirtilen
Konsey’in amaçları ve görevleri, Anlaşma’nın 2. maddesinde kaydedilmektedir.60
Geniş bir alanı kapsayan sözkonusu amaçlar, kurumsallaşmış ve yoğunlaştırılmış
işbirliği hedefine işaret etmektedir. Bu doğrultuda Konsey’in yapısı bu hedefe
hizmet etmek üzere çok boyutlu olarak tasarlanmıştır. Bu çerçevede söz konusu
yapı, Devlet Başkanları Konseyi, Dışişleri Bakanları Konseyi, Kıdemli Memurlar
Komitesi ve Aksakallar Konseyi,61 Daimi Sekretarya olarak belirlenmiştir. Çalışma dili üye ülke dilleri ve İngilizce olan Konsey’de üye ülkeler arasında egemen
eşitliğe dayalı bir işbirliği süreci yürütülmeye çalışılmaktadır. Dolayısıyla masaya
oturan her ülkenin eşit söz sahibi olduğu çok taraflı yeni bir işbirliği mekanizması
söz konusudur.
Devlet Başkanları Konseyi (DBK), Türk Konseyi’nin temel karar alma organıdır.
Zirveler Süreci döneminde olduğu gibi zirve bildirileri senelik toplantıların bitiminde devlet başkanlarınca imzalanmaktadır. Dışişleri Bakanları Konseyi (DİBK),
Türk Konseyi’nin gündemindeki faaliyetleriyle ilgili konuları değerlendirmek,
Devlet Başkanları Konseyi’nde ele alınacak güncel uluslararası meseleleri belirlemek, sekretaryanın personel yapısını ve mali raporunu onaylamak ve Türk Konseyi
adına beyanatta bulunmakla görevlendirilmiştir.62 DİBK, her yıl DBK toplantısından önce biraraya gelmekte, ayrıca üye devletlerin mutabakatıyla belirlenen yerde
olağanüstü toplantılar da yapabilmektedir. Ayrıca, DİBK’nın olağan toplantılarına
yaşanılan zorluklar, bu sorunların bertaraf edilebilmesini engellemiştir.
58 Ahmet Davutoğlu, Turkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı, Turkic Republics Since Independence: Towards a Common Future, Center for Strategic Research (SAM), Vision Papers, No. 5 ( Ocak 2013), 3-11.
59 Nahçivan Anlaşması’nın tamamlayıcı anlaşmaları olarak Türkiye ve Sekretarya arasında 2011
tarihinde imzalanan Evsahibi Ülke Anlaşması, 2012 yılında imzalanan üye ülke Dışişleri Bakanlarınca
imzalanan Mali Esaslar Anlaşması ve sekretaryanın işleyişini düzenleyen Sekretarya Yönetmeliği
bulunmaktadır.
60 Nahçivan Anlaşması, 3 Ekim 2009, http://www.turkkon.org/Assets/dokuman/Nahcivan_ Anlasmasi_
Turkce_ 20140417_193951.pdf, (Erişim: 04.08.2014).
61 İşleyişi ilave belgelerle belirlenen ve düzenli olarak toplanan Aksakallar Konseyi ise, daimi olarak
faaliyette olan bir danışma kuruludur. Üye Ülke temsilcilerinden oluşan bu yapı Türk kültüründe yer alan
Aksakallara danışma geleneğini devam ettirmektedir. Nahçivan Anlaşması, Madde 9.
62 Nahçivan Anlaşması, Madde 5.
148
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
evsahipliği yapan ülke, bir sonraki olağan toplantıya kadar Konsey’in dönem başkanlığını yürütmektedir.63 Üye ülkelerin dışişleri bakanlıkları temsilcilerin oluşan
Kıdemli Memurlar Komitesi (KMK), Sekretarya tarafından hazırlanan taslak belgelerin DİBK’nın tasvibine sunmak ve Devlet Başkanları Konseyi’nin onaylanmasından önce değerlendirmek ve onay vermekle yetkilendirilmiştir. 64
Sekretarya, Konsey’in görev ve amaçlarının icrasına yardımcı olmak üzere daimi
bir yürütme organı olarak kurulmuştur. Sekretarya’nın görevleri arasında DBK,
DİBK ve KMK toplantıları ile diğer toplantıların düzenlenmesi amacıyla ihtiyaç duyulacak idari, örgütsel, protokoler ve teknik önlemlerin alınması, taslak
belgelerin hazırlanması, belgelerin tasnifi ve arşivlenmesi, üye devletler ve diğer uluslararası örgütler ile forumlar tarafından iletilen belge ve bilgilerin takas
bürosu olarak görev yapmaktadır. Türk Konseyi ile ilgili genel mahiyetli bilgilerin yayımlanması, Konsey’in diğer organları tarafından verilecek diğer görevlerin yerine getirilmesi, mali faaliyetlere ilişkin olarak KMK’ya rapor sunulması,
sekretarya’nın diğer görevleri arasındadır.65 Ayrıca Sekretarya, tarafların tümünün
onayıyla anlaşmalar imzalamak, mülk satın almak ve satmak, davacı ve davalı
olarak mahkemelere çıkmak ve banka hesapları açmak ve nakit varlıklar üzerinden sözleşmeler akdetmek üzere uluslararası hukuksal kişiliğe de sahiptir.66
Böylelikle uluslararası hukuk kişiliğinin unsurlarından biri olan Andlaşma yapma
yetkisi Sekretarya’ya tanınmaktadır.67
Sekretarya, genel sekreter, genel sekreter yardımcıları ve sekretarya görevlilerinden oluşmakta ve genel sekreter tarafından yönetilmektedir. Genel sekreter,
DİBK’nın önerisi üzerine, DBK tarafından üye devletlerin isimlerinin İngilizce
alfabetik sırasına göre, rotasyon usulüyle üç yıllığına atanmakta ve görev süresi
uzatılamamaktadır. Genel sekreterin vatandaşı olduğu ülke hariç, her üye devletin
vatandaşları arasından, DBK tarafından üç yıllığına birer genel sekreter yardımcısı atanmakta ve görev süresi uzatılamamaktadır. Sekretarya görevlileri ise üye
devletlerin kendi mevzuatları çerçevesinde, kendi vatandaşları arasından atanmaktadır.68
63 Nahçivan Anlaşması, Madde 6 ve Madde 8.
64 Nahçivan Anlaşması, Madde 7.
65 Nahçivan Anlaşması, Madde 10.
66 A.g.e.
67 Nahçivan Anlaşması, Madde 4. Bu doğrultuda, 2011 yılında Sekretarya, DİBK’nın ön onayıyla,
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi arasında Türk Dili
Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi Sekretaryasına Dair Evsahibi Ülke Anlaşması imzalamıştır. Söz
konusu anlaşmada da Sekretarya’nın uluslararası tüzel kişiliğe sahip olacağı açıkça düzenlenmiştir.
Süleyman Sırrı Terzioğlu, “Uluslararası Hukuk Açısından Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi”,
Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi, Cit:9, Sayı: 36 ( 2013), 53-54.
68 Sekretarya’da üye ülkelerden uluslararası memur olarak görevlendirilen diplomatlar bir seferlik
yenilenebilir üç senelik kontrat esasına göre, tarafsızlık ilkesi çerçevesinde çalışmaktadırlar. Nahçivan
Anlaşması, Madde 10.
149
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği Mekanizmasına: Türk Konseyi
Nahçivan Anlaşması’nda, TÜRKPA ve TÜRKSOY’dan bahsedilmektedir.69 Bu
örgütlerin Türk Konseyi’nden önce kurulmuş olması çerçevesinde Nahçivan
Anlaşması’na ilişkilerin niteliği açısından böyle bir ibare konulmuştur. Öte yandan, Almatı Zirvesi’nde kurulan Türk İş Konseyi ve Bişkek Zirvesi’nde imzalanan anlaşmalar ile Bakü’de faaliyete geçecek Türk Kültür ve Miras Vakfı ile
Astana’da yerel bir akademi iken uluslararası bir örgüte dönüştürülen Türk Akademisi, Konsey’in ilişkili kurumları arasında yer almaktadır. Böylelikle Konsey,
Türk dünyasındaki işbirliğinde çatı kuruluş olarak değerlendirilebilmektedir. Çatı
örgütlerde, siyasal işbirliğine ek olarak, başka alanlarda da üye devletler arasında
işbirliğinin sıkılaştırılması amacıyla ana örgütün yan örgütleri şeklinde uluslararası örgütler kurulmaktadır.70 Dolayısıyla Türk Konseyi, genel amaçlı ve ilişkili
olduğu diğer uluslararası örgütlerle de eşgüdüm sağlayan şemsiye bir örgüt niteliğindedir.71
Konsey özel işbirliği alanları da dahil olmak üzere, uluslararası teşkilatlar ve forumlarla temas ve diyalog tesis edebilmekte ve usul ve esasları Konsey tarafından
yönetmelikle belirlenmek üzere, henüz örneği görülmese de, Konsey tarafından
devletlere, uluslararası teşkilatlara ve forumlara gözlemcilik statüsü verilebilmektedir.72 Diğer pek çok bölgesel ve uluslararası örgütle ilişki durumu Zirveler Süreci ve Türk Konseyi zirveleri bildirilerine de yansımaktadır.
Bu yapı altında 2011 yılı itibarıyla faaliyete geçen daimi Sekretarya bünyesinde
ekonomi, ulaştırma, gümrükten eğitim, kültür, bilim, dış politika, diaspora ve turizme uzanan pek çok alanda işbirliğini arttırmaya yönelik çalışmalar sürdürülmektedir. Devlet başkanları tarafından zirve bildirilerinde dile getirilen talimatlar
ile işbirliği ihtiyacı duyulduğu tespit edilen alanlar kapsamında önce ilgili işbirliği
alanında çalışma grupları oluşturulmakta, daha sonraki aşamada ilgili bakanlar73
arasında sekretaryanın eşgüdümünde toplantılar düzenlenmektedir. Alınan kararlar ve imzalanan belgeler de devlet başkanlarının onayına sunulmaktadır.
Her sene gerçekleştirilen Türk Konseyi devlet başkanları zirvesinin daha önceki Zirveler Süreci’nden farklı olarak belli bir işbirliği temasıyla düzenlenmesi
çalışmaların o alanda yoğunlaştırılarak sonuç alınması amacını gütmektedir. Bu
çerçevede, 20-21 Ekim 2011 tarihinde ekonomik işbirliği temalı Almatı Zirvesi
gerçekleştirilmiştir. Bu seçim, ekonomik işbirliğinin somut ve hızlı kazanımların
sağlanabileceği ortak çıkarların birarada bulunduğu bir alan olmasıyla ilintilidir.
22-23 Ağustos 2012 tarihinde eğitim, bilim ve kültür alanında işbirliği temalı
Bişkek Zirvesi’nin gerçekleştirilmesiyle işbirliğinin bir ayağı daha sağlamlaştırılmıştır. 15-16 Ağustos 2013 tarihlerinde Gebele’de ulaştırma ve bağlantılılık
69 Nahçivan Anlaşması, Madde 4. TÜRKPA’nın parlamentolar arasındaki işbirliğini geliştirmek üzere
faaliyet gösterdiği; bilim, eğitim, kültür ve sanat alanlarında işbirliğinin geliştirilmesi, Türk dünyasının
ortak değerlerinin tanıtılması ve kitlelere yayılması, Türk dili konuşan ülkeler arasındaki kültürel bağların
derinleştirilmesi amacıyla tarafların TÜRKSOY çerçevesinde işbirliği yaptığı belirtilmektedir.
70 Davut Ateş, Uluslararası Örgütler, (Bursa: Dora Yayınları, 2012), 28.
71 Terzioğlu, Uluslararası Hukuk, 60.
72 Nahçivan Anlaşması, Madde 15-16.
73 Bu alanda bir bakanlık bulunmuyor ise ilgili kurum başkanları bir araya getirilmektedir.
150
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
temasıyla gerçekleştirilen zirve itibarıyla engellerin ve fırsatların birarada olduğu
önemli bir alanda daha işbirliği yoğunlaştırılmıştır. Bu kapsamda, Hazar geçişli, çok-modlu ortak entegre ulaştırma projelerine ilişkin çalışmalar başlatılmıştır.
Tarihi İpek Yolu üzerinde işbirliğinin canlandırılmasına yönelik diğer bir girişim
olarak dördüncü zirve, 5-6 Haziran 2014 tarihlerinde turizm işbirliği temasıyla
Bodrum’da gerçekleştirilmiştir. Bir sonraki zirve, 2015 yılında Kazakistan’ın ev
sahipliğinde medya işbirliği temasıyla gerçekleştirilecektir. Her sene gerçekleştirilen zirvelerde de değinildiği gibi, egemen eşitlik kapsamında yürütülen çok boyutlu işbirliğinin temel ilkesi mevcut ilişkileri sonuç odaklı bir şekilde çok taraflı
düzeye çıkarmak, ilave işbirliği alanları yaratmak ve bunu yaparken üye ülkelerin
halihazırdaki yükümlülüklerine halel getirmeyecek şekilde hareket etmektir.74
4. BÖLGESEL BİR İŞBİRLİĞİ MEKANİZMASI OLARAK TÜRK
KONSEYİ
Almatı-Bodrum Zirveleri arasında Türk Konseyi bünyesindeki işbirliği çok boyutlu bir hal almıştır. Bu kapsamda, siyasal işbirliği ivme kazanmış, buna bağlı
olarak Türk devletleri arasındaki ilişkilerin gelişimi hızlanmıştır. Bu doğrultuda,
senelik resmi toplantılar dışında BM Genel Kurulu marjında New York’ta dışişleri bakanlarınca gayrı resmi formatta gerçekleştirilen toplantılar geleneksel bir
hal almıştır.75 Dönem başkanlığı müessesi güçlendirilerek üye ülkeler arasında
eşgüdüm attırılmaya çalışılmıştır.76 2013 yılı itibarıyla üye ülkeler arasında bakan
yardımcıları düzeyinde düzenli güvenlik istişareleri başlatılmıştır. Siyasi işbirliği
alanında kaydedilen ivme uluslararası örgütlerde ortak hareket etme refleksinin
geliştirilmesi çerçevesinde de vücut bulmaktadır. Üye ülkeler BM’de daha fazla
ortak istikamette ve eşgüdümlü bir şekilde oy kullanmaktadır.77 BM Güvenlik
Konseyi’nde her sene bir Türk devletinin yer almasına yönelik irade mevcuttur.
Bu çerçevede, üye ülkelerin BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği adaylıkları
karşılıklı olarak desteklenmektedir. Gerektiği hallerde, Türk Konseyi ve ilgili
uluslararası örgütlerin toplantıları çerçevesinde üye ülke dışişleri bakanlarınca ortak açıklama yapılması uygulaması, Türk Konseyi bünyesinde geliştirilen siyasi
işbirliğinin yansımasıdır. 26 Nisan 2013 tarihli Afganistan için İstanbul Süreci
Üçüncü Bakanlar Toplantısı’nda açıklanan “Afganistan Hakkında Ortak Tutum”,
Türk Konseyi 3. Zirvesi marjındaki Dışişleri Bakanları Konseyi toplantısında
üzerinde mutabık kalınan “Mısır’da meydana gelen olaylara ilişkin Türk Konseyi
Dışişleri Bakanları Konseyi’nin Ortak Bildirisi” ve Türk Konseyi’nin dönem başkanı Ukrayna’nın davetlisi olarak iştirak ettiği Aralık 2013 tarihinde gerçekleştirilen AGİT Bakanlar Konseyi 20. Toplantısı’nda yayınlanan “AGİT ile İlişkiler
74 Halil Akıncı, “Türk Konseyi Hakkında Analiz”, Hazar World, Sayı: 10 (Eylül 2013), 42.
75 Bu çerçevede, 2011, 2012 ve 2013 Eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurul toplantısı marjında
New York’ta ve 2013 Şubat ayında 12. İslam Zirvesi Konferansı marjında Kahire’de gayrı resmi Dışişleri
Bakanları toplantıları düzenlenmiştir.
76 Dönem Başkanlığı, Bodrum Zirvesi itibarıyla bir sonraki Zirve’ye kadar Türkiye tarafından yürütülmektedir.
77 Muhittin Kaplan, Abdullah Yuvacı ve Shatlyk Amanov, “One Nation, Many Voices? External Cohesion of the Turkic Council States in the United Nations General Assembly, 1993-2011”, BİLİG Yayınları,
(Yayıma hazırlık aşamasında).
151
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği Mekanizmasına: Türk Konseyi
Hakkında Ortak Açıklama” bu yansımanın somut örnekleridir. Dışişleri bakanlıkları arasında Türk Konseyi 3. Zirvesi’nde imzalanan İşbirliği Protokolü’nün
ilgili maddeleri uyarınca, Genç Diplomatlar Ortak Eğitim Programı da Türk
Konseyi’nin gündemine alınmıştır. Bu çerçevede, başlıca amacı üye ülkelerin
diplomatlarını kaynaştırmak olan Türk Konseyi Genç Diplomatlar Birinci Ortak
Eğitim Programı 2014 Nisan ayında Türkiye’de düzenlenmiştir.78
Türk dilli diasporaların sayıca hacimli olmalarına karşın nüfuzlarının sayılarıyla
orantılı olmadığı, sözkonusu diasporaların güçlerini birleştirilebildikleri ölçüde
seslerini daha fazla duyurabilecekleri çeşitli vesilelerle Genel Sekreter Halil Akıncı tarafından vurgulanmıştır. Bu doğrultuda, Türk devletleri diasporaları arasında
işbirliği süreci de başlatılmıştır.79 Haziran 2013’de Bakü’de gerçekleştirilen Türk
Konseyi Birinci Diaspora Forumu’na, 600’e yakın diaspora temsilcisi katılmıştır.
Bugüne kadar yapılan Diasporadan Sorumlu Bakanlar ve Kurum Başkanları ile
Temas Grubu toplantılarında Türkdildeş Diaspora Ortak Faaliyet Stratejisi, Yıllık
Ortak Eylem Planı ve Diaspora Bölgesel Merkezler Yönetmeliği kabul edilmiştir.
İlk aşamada ABD, Almanya ve Fransa’da Türk Diasporaları Bölgesel Merkezleri kurulması öngörülmektedir. Ayrıca siyasi işbirliği kapsamında Türk Konseyi,
üye ülkelerde düzenlenen seçimlerde uluslararası seçim gözlem misyonu faaliyeti
gerçekleştirmektedir.80 2011 tarihinde Almatı’da gerçekleştirilen Türk Konseyi
Birinci Zirvesi’nden bu yana Aksakallar Konseyi ve Kıdemli Memurlar Komitesi
gibi Türk Konseyi’nin organları toplantıları da düzenli olarak yapılmaktadır.81
Türk Konseyi, üye ülkelerin birbirleriyle ve dünya ile olan ekonomik entegrasyonu üzerine Almatı Zirvesi’nde başlattığı işbirliğini sürdürmektedir. Özel sektör ve
kamu sektörü birlikteliğine önem verilen bu alanda Konsey bünyesinde yatırım
ortamının iyileştirilmesi, ekonominin çeşitlendirilmesi ve ekonomik ilişkilerin
temeli olarak girişimcilik isimli çalışma grupları tesis edilmiş ve ekonomi bakanları düzenli olarak biraraya gelmiştir.82 Ayrıca Türk Konseyi Yatırım Ajansları
arasında bir mutabakat muhtırası imzalanmıştır. Karşılıklı yatırımların artırılması ve üye ülkelerin özel sektörleri arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla
Türk Konseyi bünyesinde bir Ortak Yatırım Portalı hayata geçirilmiştir. Almatı Zirvesi’nde kurulma kararı alınan, Türk İş Konseyi83 özel ve kamu sektörleri
arasındaki işbirliğinin ayağını oluşturmaktadır. Türk İş Konseyi toplantılarıyla
78 Eğitim süresince katılımcılara çeşitli alanlarda uzman akademisyenler tarafından dersler verilmiş,
Türk lehçeleri arasındaki benzerlik ve farklıları üzerine kısa bir kurs hazırlanmış, ortak kültürel ve tarihi
mirasın izleri Anadolu ziyareti kapsamında birlikte incelenmiştir. Bir sonraki programın Azerbaycan’da
gerçekleştirilmesi kararı Bodrum Zirve Bildirisi’ne yansıtılmıştır.
79 Bu konuda ikisi Diaspora İşlerinden Sorumlu Bakanlar ve Kuruluş Başkanları düzeyinde; ikisi
Çalışma Grubu düzeyinde dört toplantı gerçekleştirilmiştir.
80 Bu çerçevede, Türk Konseyi ortak gözlemci heyetleri 2011 yılında Kırgızistan Cumhurbaşkanlığı
seçimlerinde; 2012 yılında Kazakistan Parlamento seçimlerinde; 2013 yılında Azerbaycan
Cumhurbaşkanı seçimlerinde ve 2014 yılında Türkiye’de Cumhurbaşkanı seçimlerinde Üye Ülke temsilcilerinden ve Sekretarya görevlilerinden oluşturulan bir heyet gözlemcilik faaliyeti gerçekleştirmiştir.
81 Kıdemli Memurlar 2014 Eylül ayına kadar 13 kez, Aksakallar Konseyi ise 6 kez toplanmıştır.
82 Bu çerçevede, dört senelik süre zarfında Ekonomi Bakanları dört kez ve Çalışma Grupları ise beş kez
toplanmıştır.
83 Türk İş Konseyi’nin Kuruluşu, http://www.turkkon.org/tr-TR/turk_is_konseyi_kurulmasi/ 3/43/43/44,
(Erişim: 05.08.2014).
152
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
birlikte özel şirketlerin iştirak ettiği iş forumları da düzenlenmektedir.84 Üye ülkelerde faaliyet gösteren diğer üye ülke yatırımcılarına verilmesi planlanan Türk
İş Dünyası Ödülleri’nün hazırlıkları ve üye ülkelerin serbest sanayi bölgeleri ve
istatistik kurumları arasında mutabakat zaptlarının müzakereleri devam etmektedir. Öte yandan, Türk Konseyi aracılığıyla Kazakistan’ın ATAMAKEN adlı özel
sektör kuruluşunun üyelik sisteminin ve yapısının, TOBB örneğine göre yeniden
yapılandırılması bölgesel işbirliğinin üye ülkeler üzerindeki somut yansımaları
arasında yer almaktadır. Ayrıca, Bodrum Zirvesi’nde alınan Türk Konseyi bünyesinde ortak bir yatırım fonu kurulması kararı ile ekonomik alanda işbirliğinin
boyutları genişletilmiştir.
Gebele Zirvesi’nin konusunun ulaştırma ve bağlantılılık olmasıyla gümrük ve
ulaştırma işbirliği alanındaki çalışmalar hız kazanmıştır. Bu konuda çalışma grubu ve bakanlar düzeyinde toplantılar devam etmektedir. Söz konusu işbirliği çerçevesinde, üye ülkeler arasında işbirliğinin derinleştirilmesi ve hacmi her geçen
gün artan Doğu-Batı ticareti kapsamında Hazar geçişli çok-modlu taşımacılığın
tercih edilecek bir ulaştırma güzergahı haline dönüştürülmesi hedeflenmektedir.
Ulaştırma alanındaki işbirliğinin geliştirilmesi kapsamında Temmuz 2013 tarihinde Bakü’de gerçekleştirilen Ulaştırma Bakanları Birinci Toplantısı’nda, Ortak
İşbirliği Protokolü ile Bakü, Aktau ve Samsun limanları arasında Kardeş Liman
ilişkisi tesis eden bir Mutabakat Zaptı imzalanmıştır. Hazar Denizi’nde Bakü ve
Aktau limanları arasındaki seferlerin düzenli ve öngörülebilir bir hale getirilmesi
amacıyla bahsekonu liman otoriteleri arasında sekretarya öncülüğünde başlatılan
görüşmeler devam etmektedir.85 Samsun, Aktau ve Bakü limanları arasında işbirliği yapılırken Türkmenistan’ın Türkmenbaşı limanını kapsayacak şekilde genişletilmesi Gebele ve Bodrum Zirveleri’nde Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül
tarafından üzerinde durulan bir konu olmuştur.86
Ayrıca bakan yardımcıları düzeyinde kurulan Ulaştırma Koordinasyon Kurulu
üye ülkeler arasında faaliyet gösteren taşıyıcı firmaların sahada karşılaşabilecekleri sorunlara pratik çözümler bulmak üzere bir iletişim hattının kurulması üzerinde çalışmaktadır. Mayıs 2014 tarihinde Astana’da gerçekleştirilen Ulaştırma
Bakanları İkinci Toplantısı’nda alınan karar doğrultusunda kombine taşımacılık
konusunda çok taraflı bir anlaşmanın metni üzerinde müzakereler devam etmektedir.
84 Almatı-Bodrum Zirveleri arasında Üye Ülke Özel Sektör Çatı Kuruluşu Başkanlarının temsil edildiği
Türk İş Konseyi 2 kez biraraya gelmiştir. 2014 Şubat ayında İstanbul’daki TOBB Binası’nda gerçekleşen
2. İş Forumu’nda Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye’den petrol dışı sektörlerin temsilcisi
100’ü aşkın işadamının katılımıyla İstanbul’da gerçekleştirilmiştir.
85 Kardeş liman ilişkisi kapsamında, Samsun limanının evsahipliğinde Nisan 2014 tarihinde
gerçekleştirilen ilk toplantıda, artan Doğu-Batı ticareti çerçevesinde Kardeş Limanlar üzerinden
geçecek yük miktarının arttırılması hususunda görüş alışverişinde bulunulmuştur. Bir sonraki toplantı
Azerbaycan’ın Alyat Limanı’nın açılışı vesilesiyle Bakü’de olacaktır.
86 “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Türk Konseyi Gebele ve Bodrum Zirvelerine
Hitapları”, 16 Ağustos 2013, Gebele ve 5 Haziran 2014, Bodrum, http://wwwtccb.gov.tr/ konusmalar
/371/86790/turk-konseyi-ucuncu-zirve-toplantisinda-yaptiklari-konusma.html; http://www.tccb.gov.tr/
konuşmalar/371/90208/turk-konseyi-dorduncu-zirve-toplantisinda-yaptiklari-konusma.html,(Erişim:
04.08.2014).
153
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği Mekanizmasına: Türk Konseyi
Gümrük işbirliği kapsamında, tüm üye ülkelerin gümrük kapılarının ve mevzuatının uluslararası standartlara göre düzenlenmesi için çalışılmaktadır. Gümrük işlemlerinin ticareti engelleyici değil kolaylaştırıcı olması adına teknik görüşmeler
ve gümrük kapılarına inceleme ziyaretleri devam etmektedir. Aynı zamanda üye
ülkelerin, Kazakistan’ın İpek Rüzgârı ve Türkiye’nin Kervansaray Projesi gibi
tarihi İpek Yolu’nun ihyası kapsamında yürürlüğe koydukları ulusal projelerine
uyumlaştırılması ve desteklenmesi Konsey’in çalışmaları arasında yer almaktadır.
Türk Konseyi ile Dünya Gümrük Örgütü arasında bir Mutabakat Muhtırası imzalanması çalışmaları da sürdürülmektedir.87
BTK ve Marmaray Demir Yolları ile bağlanan, Hazar geçişli çok-modlu entegre
taşımacılığın geliştirilmesiyle birlikte üye ülkelerin küresel transit ticaretin merkezi haline dönüşeceği devlet başkanlarınca Gebele Zirve Bildirisi’nde kaydedilmiştir.88 Nitekim örneğin Çin’in batısında üretilen bir malın deniz yoluyla Batı
Avrupa’ya ulaştırılması için Süveyş Kanalı’ndan geçişle 45 gün gibi bir sürede 20
bin kilometrelik mesafe katedilmektedir. Ancak, aynı mal, Hazar geçişli ulaştırma
koridorunun tercih edilmesiyle birlikte 8500 kilometrelik bir yolculuğun ardından aynı noktaya 10-12 gün içerisinde varabilmektedir.89 Ayrıca Türkiye’den Orta
Asya’ya gitmek üzere çıkan bir kamyonun saatteki hızı ortalama 17 km iken ve
bu hızın gümrük kapılarındaki geçişlerin hızlandırılmasıyla 30 km’ye çıkartılması
için gerekli zeminin oluşturulması Türk Konseyi’nin gündemindedir. Böylelikle
tarihi İpek Yolu’nun ticari açıdan canlandırılmasına da hizmet edilecektir.
Bodrum Zirve Bildirisi’nde90 kayda geçtiği üzere, turizm, tarihi İpek Yolu’nun
üzerinde yer alan üye ülkeler arasında turistik ziyaretlerin arttırılacağı ve İpek
Yolu’nun bir turizm markası olarak üçüncü ülkelere tanıtılacağı bir işbirliği konusudur. Söz konusu işbirliği ile doğa, inanç, kültür, yemek gibi turizmin birçok
alt dalı açısından zengin olan bu bölgenin potansiyelinin açığa çıkarılması hedeflenmektedir. Zirveden önce Nisan ayında gerçekleştirilen Turizm Bakanları
Birinci Toplantısı’nda91 bu konudaki mevcut ortak anlayışın çerçevesini çizen Ortak Turizm İşbirliği Protokolü imzalanmıştır. Türk Konseyi-Modern İpek Yolu
isimli ortak bir tur paketinin oluşturulması için Kazakistan’ın öncülüğünde bir
görev gücü kurulması kararı bu toplantıda verilmiştir.92 Sürecin işleyişinde kamu
ile özel sektör arasında işbirliği gerçekleştirilmesinin yanısıra bölgesel ve ulusla87 2014 yılında Kazakistan’ın Çimkent şehrinde gerçekleştirilen Türk Konseyi Gümrük İşbirliği Çalışma
Grubu 4. Türk Keneşi Gümrük İdareleri Başkanları 3. Toplantısı gerçekleştirilmiştir.
88 “Gebele Zirve Bildirisi”, 16 Ağustos 2014, http://www.turkkon.org/tr-TR/turk_kenesi_ucuncu_zirvesi_
basin_ duy urusu/3/54/112, (Erişim:04.08.2014)
89 S. Frederick Starr, Der., The New Silk Roads Transport and Trade in Greater Central Asia,
(Upsala:Central Asia-Caucasus Institute & Silk Road Studies, 2007),5-6; Ömercan Kulaklıkaya, Modern
İpek Yolu: Orta Asya’nın Küresel Ekonomiye Açılan Kapısı, TEPAV Değerlendirme Notu, (Şubat 2013),
3-7.
90 “Bodrum Bildirisi”, 5 Haziran 2014, http://www.turkkon.org/tr-TR/turk_konseyi_dorduncu_ zirvesi_
bodrum%60da_ gerceklestirildi/3/54/54/633, (Erişim:05.08.2014).
91 Turizm Çalışma Grubu, 2013 Aralık ve 2014 Nisan ayılarında toplantılar gerçekleştirmişlerdir.
92 Görev gücü, 2015 yılında Üye Ülkelere yapacağı inceleme ziyaretlerinin ardından ortak tur paketinin
güzergahı belirlenecektir.
154
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
rarası uzman kuruluşlarla eşgüdüm içinde olunması planlanmaktadır.93 Bununla
birlikte turizm sahasında özel sektör düzeyinde de işbirliğini sağlamak amacıyla, Bodrum Zirvesi Bildirisi’ne de yansıdığı üzere Türk Konseyi bünyesinde üye
ülkelerin turizmle ilgili özel sektör çatı kuruluşlarının temsil edileceği ortak bir
yapı kurulması kararlaştırılmıştır. Öte yandan, hizmet sektöründe tecrübesi olan
Türkiye, bir Türk Konseyi etkinliği olarak diğer üye ülkeler için eğitimler düzenlenmeye başlamıştır. Ayrıca, 2014 Nisan ayında Azerbaycan’da gerçekleştirilen
Türk Konseyi Ortak Fotoğraf Sergisi ile bilgilendirme turuna diğer üye ülkelerde
de devam edilecektir. BM Dünya Turizm Örgütü ile işbirliğinin geliştirilmesi bu
alanda yürütülecek çalışmalar arasında yer almaktadır.94
Eğitim, bilim ve kültür konularında işbirliğinde de son dört senede hızlı bir ilerleme kaydedilmiştir. Bu tema ile gerçekleştirilen Bişkek Zirvesi’nden hemen önce
kültür bakanları ve eğitim bakanları toplantıları gerçekleştirilmiştir. 2013 Kasım
ayındaki Eğitim Bakanları İkinci Toplantısı’nda kararlaştırıldığı üzere, üye ülke
dillerinin seçmeli ders/kurs olarak sunulması ile üye ülkeler arasında orta öğretim/
lise düzeyinde kısa süreli karşılıklı öğrenci ziyaretlerinin başlatılması, mesleki ve
teknik eğitim alanında işbirliği, Türkoloji alanında çalışan lisans, yüksek lisans
ve doktora öğrencilerinin akademik çalışmalarının teşviki için özel burslar da
dahil çeşitli imkânların sağlanması ve eğitim kurumları ile kültür merkezlerinin
karşılıklı olarak desteklenmesi konuları gündemdedir. Türk Akademisi tarafından
hazırlanacak Ortak Tarih Kitabı’nın taslak içeriği bu toplantıda onaylanmıştır. Öte
yandan, üye ülkeler arasında ortak terminoloji geliştirilmesi çalışmalarını yürütmek üzere Konsey bünyesinde Ortak Terminoloji Kurulu kurulmuştur. Komite,
ortak terminoloji geliştirme çalışmalarında izlenecek yöntemleri, Türk lehçeleri
karşılaştırmalı sözlüğü de dahil olmak üzere farklı uzmanlık alanlarında sözlüklerin hazırlanması konuları ile ortak terminoloji ve alfabe doğrultusunda atılacak
adımları ele almıştır. Bazı ortak terimlerin kabul edildiği kurul toplantısında, Türk
Konseyi yazışmalarında kullanılmak üzere bilimsel amaçlarla kullanılacak ortak
Latin alfabesini destekleme kararı almıştır.95
Üye ülkelerin yükseköğretim kurumları arasında işbirliğinin arttırılması amacıyla,
Zirveler Süreci son toplantısında da kurulması tavsiye edilen Türk Üniversiteler
Birliği, dört üye ülkede faaliyet eden 15 üniversiteden müteşekkil bir şekilde Konsey bünyesinde kurulmuştur.96 Türkiye’den Yükseköğretim Kurulu başkanının da
iştirak ettiği Türk Konseyi Eğitim Bakanları İkinci Toplantısı’nda imzalanan bir
karar ile Türk Üniversiteler Birliği ve Yükseköğretim Alanı Oluşturma Yönergesi onaylanmıştır. Öğrenci ve öğretim görevlileri arasında değişim programlarının
hayata geçirilmesinin hedeflendiği söz konusu sürecin adı Orhun Süreci olarak
93 Ortak tur paketi tanıtımına ilişkin olarak ortak bir tur rehberi hazırlanması hususunda da mutabakat
sağlanmıştır.
94 “Bodrum Zirve Bildirisi”, 4-5 Haziran 2014, www.turkkon.org.tr, (Erişim: 04.08.2014).
95 Kurul’un ilk toplantısı Kasım 2012’de İstanbul’da gerçekleştirilmiştir. Bu terimler arasında helikopter
için dikuçak, konsey yerine keneş ifadeleri yer almaktadır.
96 Birlik üyesi üniversitelerin rektör/rektör yardımcılarının katılımıyla 2013 Mart ayında İstanbul’da,
2013 Mayıs ayında Bişkek’te, 2013 Kasım ayında Eskişehir’de ve 2014 Mart ayında İzmir’de dört
toplantı düzenlenmiştir.
155
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği Mekanizmasına: Türk Konseyi
belirlenmiştir.97 Ayrıca, yine zirve bildirilerinde yer alan Türk dünyasıyla ilgili ortak bilimsel araştırmalara finansal katkı sağlamak üzere hayata geçirilmesi
planlanan Türk Bilimsel Araştırma Fonu üzerine çalışmalar devam etmektedir. Bu
çerçevede, Zirveler Süreci’nde de üzerinde sıklıkla durulan yükseköğretimde işbirliği konusu Türk Konseyi tarafından özenle yürütülmektedir. Bu konuda Türk
Akademisi ile yakın bir çalışma sözkonusudur.
Bodrum Zirve Bildirisi’nde de yer aldığı üzere Türk dünyasından üniversitelerin
katılımıyla Birinci Türk Üniversite Oyunlarının düzenlenmesi için çalışmalar devam etmektedir. Modern sporların yanısıra geleneksel branşların da yer alacağı
oyunların 2015 yılında Türkiye’de düzenlenmesi öngörülmektedir. Öte yandan,
Sekreterya’nın önerisi ve desteğiyle, geleneksel Türk oyunlarının dünyaya tanıtımını hedefleyen Dünya Türk Göçebe Oyunları, benzer sporlara sahip bölge ülkelerden sporcuların katılımıyla Kırgızistan’ın ev sahipliğinde 2014 yılının Eylül
ayında Issık Göl’de düzenlenecektir. TRT Avaz tarafından canlı yayınlanacak bu
oyunlarla beraber, 1992 yılından beri üzerinde önemle durulan Türk kültürel değerlerinin tanıtılmasının eksik bir ayağı da tamamlanmış olacaktır.
Türk Konseyi, ortak eğitim televizyonu kanalı kurulması hususunda da işbirliği süreci yürütmektedir.98 Devlet başkanları, Bodrum Zirvesi’nde Ortak Eğitim
Televizyonu’nun kurulması amacıyla yürütülen çalışmaların devam ettirilmesi
talimatını vermişlerdir. Bununla birlikte Bodrum zirve toplantısı sırasında yayınlarının bir kısmını eğitime hasredecek, BDT bünyesinde ortak haber kanalı
olarak faaliyet gösteren MIR’ı örnek alan bir ortak haber televizyonu kurulması
fikri ağırlık kazanmıştır. Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev’in teklifi üzerine Kazakistan’ın ev sahipliğinde 2015 yılında gerçekleştirilecek zirvenin konusu
medya alanında işbirliği olarak belirlenmiş ve bu doğrultuda çalışmalar sekretarya
tarafından başlatılmıştır.
Türk Konseyi üye ülkeleri arasında işbirliğinin yanısıra, diğer bölgesel ve küresel
örgütlerle de yakın temas halindedir. Bu çerçevede, Türk Konseyi’nin halihazırda
İİT, EİT, AGİT, KEİ, AİGK ve BM ile ilişkileri bulunmaktadır. Türk Konseyi,
Ekim 2012 tarihi itibarıyla EİT nezdinde gözlemci statüsü elde etmiştir. Bu çerçevede, Türk Konseyi Sekretaryası EİT’nin ilgili toplantılarına gözlemci olarak
katılım sağlamaktadır. Yakın bir zamanda iki örgüt arasına bir işbirliği protokolü imzalanması gündemdedir. AGİT ile mevcut işbirliği kapsamında, Türk Konseyi Sekretaryası davet üzerine AGİT Dışişleri Bakanları Konseyi ve ilgili diğer
toplantılara iştirak etmektedir. Son olarak, 2013 Aralık ayında Viyana’da gerçekleştirilen AGİT Dışişleri Bakanları Konseyi 20. Toplantısı’na, dönem başkanı
97 Birliğin Genel Kurulu 2014 Ekim ayında Birliğin dönem başkanı Atatürk Üniversitesi’nin ev
sahipliğinde Erzurum’da gerçekleştirilecektir. Türk Öğrenci Konseyi’nin kurulması ve Kalite Güvence
Kurulu’nun ihdasına yönelik çalışmaların başlatılması Birliğin gündeminde yer alan konular arasındadır.
98 Bu kapsamda ilk toplantı Üye Ülkelerin ulusal kanal temsilerinin katılımıyla Şubat 2014’te
İstanbul’da gerçekleştirilmiştir. Toplantıya, üye ülke ulusal kanal yöneticileri ile birlikte Eğitim
Bakanlıkları ulusal temsilcileri iştirak etmiştir. Ortak Türk tarihi eğitiminin televizyon aracılığıyla
yaygınlaştırılması çalışması kapsamında, Türk tarihindeki kahramanları tanıtan animasyonların
hazırlanması ve bunların üye ülkelerin mevcut eğitim kanallarında yayınlanması toplantıda alınan kararlar
arasındadır.
156
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Ukrayna’nın daveti üzerine katılım sağlanmıştır. Bununla birlikte 2013 Aralık
ayında Viyana’da düzenlenen Daimi Konsey Toplantısı’na Türk Konseyi genel
sekreteri tarafından üçüncü kez hitap edilmiş ve bu çerçevede başta AGİT genel
sekreteri ile olmak üzere çok sayıda ikili görüşme gerçekleştirilmiştir. Bununla
birlikte, Türk Konseyi’nin kuruluşuna dair Nahçıvan Anlaşması, BM tarafından
24 Eylül 2012 tarihinde tescil edilmiştir. BM nezdinde yapılan gözlemci üyelik
başvurusuna ilişkin olarak 66. Genel Kurul’da başlayan müzakere süreci devam
etmektedir. İlaveten, Türk Konseyi, İİT nezdinde gözlemcilik statüsü elde etmek
üzere 27 Aralık 2012 tarihinde resmi başvuruda bulunmuştur. Zirve bildirilerinde
yer aldığı üzere üye ülkelerde gerçekleştirilen ilgili bölgesel ve uluslararası toplantılara Sekretarya davet edilmekte, böylelikle bölgesel bir işbirliği mekanizması
olarak diğer benzer bölgesel ve uluslararası girişimleri yakından takip etmektedir.
İki diğer Türk devleti olan Türkmenistan ve Özbekistan, Türk Konseyi mekanizması içerisinde üye ülke olarak henüz yer almamaktadır. Ancak Türk dünyası
Mervsiz, Buharasız, Semerkandsız düşünemeleyeceğinden, söz konusu iki devlet
zamanlaması onlara ait olmak koşuluyla Konsey’e tam üye olarak beklenmektedir.99 Bu doğrultuda, sekretarya binasının bahçesinde duran iki boş bayrak direğinin Türkmenistan ve Özbekistan bayraklarıyla doldurulması temenni edilmektedir.100 Üye olana kadar bu ülkelerin temsilcilerinin Türk Konseyi’nin teknik toplantılarına katılımlarının bölgesel işbirliğinin derinleştirilmesi açısından faydalı
olacağı Türk Konseyi toplantılarında alınan kararlar arasında bulunmaktadır.
Türk Konseyi’nin kurulması ile 1992 yılında Türk dünyasında başlatılan işbirliği
süreci çok boyutlu bir işbirliği mekanizması haline dönüşmüştür. Bu çerçevede
üye ülkelerin bölgesel işbirliğine önem vermeleri yönünde gerekli şartların oluşması, bu yönde daimi sekretarya formatında işlevsel bir yapının tesis edilmesi,
üye ülkeler arasında egemen eşitliğe saygı duyulması ve işbirliğinin üye ülkeler arasında mevcut ortak iradeyle yürütülmesi söz konusu dönüşüme etki eden
önemli unsurlardır. Zira Zirveler Süreci’nde hedeflenen ancak hayata geçirilemeyen pek çok işbirliği projesi, kapsayıcı bir yaklaşım ve sekretaryanın iş takibi
aracılığıyla kısa sürede hayata geçirilmiş, bununla birlikte devlet başkanlarının
talimatları geciktirilmeksizin fiiliyata dökülmüştür. Bu yönde koordinasyon sağlamak üzere yetkili bir daimi sekretaryanın bulunması, işbirliğinin üyeler arasında
düzenli olarak pekiştirilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu vesileyle işbirliği, anlayış olarak üye ülkelerde kemikleşmekte ve farklı işbirliği süreçlerinde
de fayda sağlayacak bir nitelik kazanmaktadır. Dolayısıyla ortaya çıkan işbirliği
kültürü, sadece Türk Konseyi üye ülkeleri arasında değil, bölgesel ve küresel düzlemlerde olumlu etkiler bırakmaktadır.
SONUÇ
Türk Konseyi, Türk devletlerini gönüllü olarak bir araya getiren ilk kuruluştur.101
Bölgesel işbirliği açısından Konsey kurulduğundan beri önemli bir mesafe kay99 Halil Akıncı, Açılış Konuşmaları, 26.
100 A.g.e .
101 A.g.e.
157
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği Mekanizmasına: Türk Konseyi
dedilmiştir. Konsey, yeni bölgeselcilik kapsamında yer alan çok boyutlu ve kapsamlı işbirliğinin Avrasya’daki en son örneklerinden biridir. 20 yılı aşkın işbirliği
geçmişleri ile Türk Konseyi üye ülkelerinin liderleri, çeşitli vesilelerle işbirliği
konusundaki kararlılıklarını sergilemişlerdir. Bodrum Zirvesi sırasında DİBK’ya
hitabında Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, bu kararlılığın gücünü “ortak dil, din, tarih, kültür ve müşterek değerler”den aldığını vurgulamıştır.102 Öte
yandan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, zirveye hitabında “söz konusu işbirliğinin
Türk halklarının refahına ve bölgenin istikrarına daha fazla katkı yapabileceğini”
belirterek Türk Konseyi’nin bölgesel ve küresel işbirliğine olumlu etkilerine dikkat çekmiştir.103
Bu bağlamda Türk Konseyi’nin sekretarya eş güdümündeki faaliyetleri, bu faaliyetleri gerçekleştirmek üzere kurulan çalışma grupları, her işbirliği alanında yapılan bakanlar toplantıları, bu toplantılarda alınan kararların belgeye dökülmesi ve
ivedilikle uygulanması Zirveler Süreci’nde başlatılan bölgesel işbirliği sürecinin
derinleştirilmesini sağlamıştır. Bu çerçevede, Türk devletleri arasındaki işbirliği
süreci, Türk Konseyi’nin kurulmasıyla bölgesel bir işbirliği mekanizması haline
dönüşmüştür. Yaklaşık 20 yıllık söz konusu işbirliği, pragmatik araçlarla donatılması sayesinde son dört yılda hızlı bir şekilde meyvelerini vermeye başlamıştır.
Bu kapsamda, SSCB henüz dağılmadan Türk devletleri ile Tacikistan’ı ziyaret
eden heyette yer alan Büyükelçi Halil Akıncı’nın kuruluş aşamasında üye ülke
devlet başkanlarınca böyle bir mekanizmanın başına genel sekreter olarak getirilmesi bir tesadüften ibaret değildir. Zirveler Süreci çalışmalarını hazırlayan kişilerden birinin Konsey’in kurucu genel sekreteri olarak atanması, o süreçte neyin
neden yapılamadığının hatırlanıp, o dönemki işbirliği çerçevesine sadık kalınarak hangi adımların nasıl atılması gerektiğine ışık tutmuştur. Bodrum Zirvesi’nde
TÜRKPA’nın eski Genel Sekreteri Ramil Hasanov’un Türk Konseyi Genel Sekreteri ve Türk Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı Darhan Hidirali’nin Türk Akademisi Başkanı olarak devlet başkanlarınca atanmaları Türk dünyasında işbirliği
açısından mevcut sinerjinin devamlılığına işaret etmektedir.
Bölgesel bir işbirliğinin başlatılması kadar sürdürülmesi de maharet gerektirmektedir. Bir işbirliği sürecinin başarısı ortak çıkarlar uğruna elde edilen ve halklar
nezdinde de etkileri hissedilecek somut kazanımlara bağlı bulunmaktadır. İşbirliği mekanizması içerisinde yer alan ülkelerde, alt ve üst yapılar ile devlet kurumlarının yapıları ve mevzuatları birbiriyle uyumlaştırıldığı sürece işbirliğinin
etkinliği arttırılabilecektir. Bu çerçevede, örneğin ulaştırma alanında Türk Konseyi üye ülkeleri arasında gümrük mevzuatlarının uyumlaştırılması ve uluslararası
standartların uygulanması önem arzetmektedir. Ulaştırma konusunda çok-modlu
entegre taşımacılığın daha etkin olarak hayata geçirilmesi hususunda coğrafi açı102 “Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Bodrum Zirvesi Dışişleri Bakanları
Konseyine Hitabı”, 4 Haziran 2014, http://www.mfa.gov.tr/disisleri-bakani-sayin-ahmet-davutoglu_
nun-turk-dili-konusan-ulkeler-isbirligi-konseyi-iv_-zirvesi-kapsaminda-gerceklestirilen.tr.mfa, (Erişim:04.08.2014).
103 “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Türk Konseyi Bodrum Zirvesi’ne Hitabı”,
5 Haziran 2014, Bodrum, http://www.tccb.gov.tr/haberler/170/90210/turk-konseyi-iv-zirvesi-bodrumdabasladi.html, (Erişim: 04.08.2014).
158
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
dan engellerin bulunduğu Avrasya’da demiryolu taşımacılığının geliştirilmesine
de ihtiyaç duyulmaktadır. SSCB’den miras kalan ray sistemine sahip olan Türk
devletleri ile Avrupa normlarında bir ray sisteminin bulunduğu Türkiye’de aynı
ray sistemi ve tabi olduğu aynı demiryolu rejiminin kullanılmaya başlanması
teknik açıdan çok zor olmayan, ancak ileriye dönük bu alanda işbirliğini önemli
ölçüde arttıracak bir husustur. Ekonomik alanda üye ülkeler arasında ticaretin ve
karşılıklı yatırımların arttırılması, bu konuda fiziki olmayan engellerin kaldırılması hem üye ülkelerin hem de bölgenin ekonomik potansiyelini geliştirebilecek
bir unsurdur. Öte yandan, üye ülkelerin üzerinde yer alan tarihi İpek Yolu’nun
canlandırılarak bir turizm markası haline dönüştürülmesi bölgesel kalkınma ve
tanıtımın pekiştirilmesine gözle görülebilir bir katkıda bulunacaktır. Eğitim ve
kültür alanında mevcut işbirliğinin derinleştirilmesi ise Türk halklarının birbirlerinin lehçelerini daha iyi anlamalarını ve ortak kazanımlarının daha çok farkında
olmalarını sağlayacaktır. Nitekim Türkiye’nin 1992 yılında yürüttüğü Büyük Öğrenci Projesi’nin faydaları hala görülmektedir. Türkiye’de yüksek eğitim almış
o dönemim öğrencileri, bugün ülkelerinin lider kadrolarında yer almakta ve bu
sayede işbirliği kişisel dostluklarla perçinlenmektedir.
Zirveler Süreci’nden itibaren imzalanan zirve bildirilerinde yer aldığı üzere Türk
devletleri arasındaki işbirliği, diğer benzer bölgesel ve küresel işbirliği süreçleri ile işbirliği ve eşgüdüm içerisinde ilerletilmektedir. Türk Konseyi, eğitimden
turizme, kültürden ulaştırmaya, ekonomiden dış politikaya sürdürmekte olduğu
işbirliği projeleriyle sadece üye ülkeleri arasında etkileşimin derinleştirilmesi
üzerine çalışmamakta, aynı zamanda bölgesel ve küresel ölçekte Avrasya’da işbirliği kültürünün geliştirilmesine katkı sağlamaktadır. Bu bağlamda, sürdürülen
bölgesel işbirliğinin küresel ölçekte olumlu etkileri şimdiden hissedilmektedir.
Bu çerçevede, Türk Konseyi, kısa sürede faaliyetleriyle Avrasya’da işbirliğinin
geliştirilmesinde önemli bir aktör olarak yerini almıştır. Ortak bölgesel çıkarlara
yönelik önümüzdeki dönemde Türk Konseyi’nin geliştireceği projelerin niteliği,
bu rolün geleceğine ışık tutatacaktır.
159
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği Mekanizmasına: Türk Konseyi
KAYNAKÇA:
Akıncı, Halil. “Türk Konseyi Hakkında Analiz”, Hazar World, Sayı:10 (Eylül
2013): 41-42.
Akıncı, Halil. “Açılış Konuşmaları”, İçinde Dünya Türk Forumu: Türk Konseyi,
Türk Diasporası ve Sosyoekonomik İşbirliği, Der. Almagül İsina, İstanbul: Tasam
Yayınları, 2012.
Ateş Davut. Uluslararası Örgütler, Bursa: Dora Yayınları, 2012.
Aydın, Mustafa.“Türkiye’nin Orta Asya Politikaları”, İçinde Beş Deniz
Havzasında Türkiye, Der. Mustafa Aydın ve Çağrı Erhan, Ankara: Siyasal Kitabevi, 2006.
Bilgin, Mert. Türkiye’nin Enerji Güvenliği ve Bölgesel İlişkileri”, içinde 21.
Yüzyılda Türk Dış Politikasının Analizi, Der. Faruk Sönmezoğlu, Nurcan Özgür
Baklacıoğlu ve Özlem Terzi, İstanbul: Der Yayınları, 2012.
Davutoğlu, Ahmet. Turkic Republics Since Independence: Towards a Common
Future, Center for Strategic Research (SAM), Vision Papers, No. 5 ( Ocak 2013):
1-14.
Demirtepe,Turgut. “Türkiye-Özbekistan İlişkilerinde Yeni Bir Başlangıç Umudu”, USAK Analist, Sayı:22 (2012): 60-61.
Ersengur, Mustafa, Alaattin Kızıltan ve Kerem Karabulut. “Türkiye’nin Diğer
Türk Cumhuriyetleriyle Ekonomik İlişkilerinin Analizi”, Atatürk Üniversitesi
Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı:35 ( 2007): 285-310.
Fawcett, Louise. “History and Concept of Regionalism”, European Society of International Law Conference Paper Series, Paper No. 4 (2012):1-17.
Güneş, Hakan. “Türkiye Orta-Asya İlişkileri”, İçinde 21. Yüzyılda Türk Dış Politikasının Analizi, Der. Faruk Sönmezoğlu, Nurcan Özgür Baklacıoğlu ve Özlem
Terzi, İstanbul: Der Yayınları, 2012.
Hettne, Björn. “Teori ve Pratikte Güvenliğin Bölgeselleşmesi”, Uluslararası İlişkiler, Cilt:5, Sayı:18, (Yaz 2008): 87-106.
Hettne, Björn. “Globalization and the New Reginoalism: The Second Great
Transformation” içinde The New Regionalism and the Future of Security and
Development, Der. Björn Hettne, András Inotai ve Osvaldo Sunkel, New York:
St. Martin’s Press, 2000.
Hurrel, Andrew. “Explaining the Resurgence of Regionalism in World Politics”,
Review of International Studies, Sayı:21 (1995): 331-358.
160
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Kamalov, İlyas. Rusya’nın Orta Asya Politikaları, Ankara: Ahmet Yesevi Üniversitesi Yayınları, 2011.
Kaplan, Muhittin, Abdullah Yuvacı ve Shatlyk Amanov. One Nation, Many Voices? External Cohesion of the Turkic Council States in the United Nations General
Assembly, 1993-2011, BİLİG Yayınları, (Yayıma hazırlık aşamasında).
Kara, Abdulvahap. Turgut Özal ve Türk Dünyası: Türkiye-Türk Cumhuriyetleri
İlişkileri 1983-1993, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2012.
Kodaman, Timuçin ve Birsel, Hakan. “Bağımsızlık Sonrası Özbekistan ve Dış
Politikası, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi: Cilt: 16, Sayı: 2 (2006):
413-442.
Kulaklıkaya, Ömercan. Modern İpek Yolu: Orta Asya’nın Küresel Ekonomiye
Açılan Kapısı, TEPAV Değerlendirme Notu, (Şubat 2013):1-7.
Linn, Johannes F. ve Oksaba Pidufala. The Experience with Regional Economic
Organizations, Lessons from Central Asia, Wolfensohn Center for Development,
Working Group Paper , Sayı: 4 (Ekim 2008):1-36.
Purtaş, Fırat. “Orta Asya’nın Bütünlüğü Sorunsalı ve Orta Asya’da Bölgesel Entegrasyon Girişimleri”, içinde Orta Asya ve Kafkasya Güç Politikası, Der. Turgut
Demirtepe, Ankara: USAK Yayınları, 2008.
Schimitter, Philippe. Regional Cooperation and Region Integration:
Concepts,Measurements and a bit of Theory, European Universitey Institute
Papers, (Ocak 2007), http://unila.edu.br/sites/default/files/files/07%20 REGION AL%20COOPERATION %20AND%20INTEGRATION2.pdf, (Erişim:
05.08.2014).
Starr, S. Frederick. Der., The New Silk Roads Transport and Trade in Greater
Central Asia, Upsala: Central Asia-Caucasus Institute & Silk Road Studies, 2007.
Şimşir, Bilal. “Turkey’s Relations with Central Asian Turkic Republics”, Turkish
Review Quarterley Digest, Cilt:6 (Yaz 1992):11-15.
Terzani, Tiziano. Goodnight, Mister Lenin: A Journey Through the End of the
Soviet Empire, London: Picador, 1993.
Terzioğlu, Süleyman Sırrı. “Uluslararası Hukuk Açısından Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi”, Uluslararası Hukuk ve Politika Dergisi, Cit:9, Sayı: 36
(2013):45-72.
Terzioğlu, Süleyman Sırrı. “Uluslararası Hukuk Açısından Türkmenistan’ın
Daimî Tarafsızlık Statüsü”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi,
Cilt: 14, Sayı: 2 ( 2012): 39-100.
161
Avrasya’da Bölgesel İşbirliği Sürecinden İşbirliği Mekanizmasına: Türk Konseyi
Tsardanidis, Charalambos. “The BSEC: From New Regionalismto Inter-regionalism?”, Agora Without Frontiers, Cilt: 10, Sayı: 4 ( 2005): 362-391.
Turan, Gül ve İlter Turan. “Türkiye’nin Diğer Türk Cumhuriyetleriyle İlişkileri”,
İçinde Türk Dış Politikasının Analizi, Der. Faruk Sönmezoğlu, İstanbul: Der Yayınları, 2004.
162
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014, ss.163-205
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşmanın Sosyal Mesafe
Üzerinden Ölçümü ve Toplumsal Güvenliğe Etkisi
Measuring Polarization Among Identity Groups in Turkey Through Social
Distance and Its Effect on Societal Security
Teslim Tarihi: 8 Ağustos 2014
Kabul Tarihi: 28 Ağustos 2014
Mehmet Sadi BİLGİÇ*
Fatma Serap KOYDEMİR**
Salih AKYÜREK***
Öz
Bu çalışmada, son yıllarda fazlasıyla gündemde olan toplumsal kutuplaşma konusunun siyasi, etnik ve mezhepsel temellerde değerlendirilerek, Bogardus’un sosyal mesafe kavramı üzerinden ölçülmesi amaçlanmıştır. Buradan hareketle, yapılan bir alan
çalışmasıyla Türkiye’de karşıt kutuplarda yer aldığı düşünülen temel etnik gruplar
(Türk-Kürt), mezhepler (Sünni-Alevi) ve siyasi parti seçmenleri (AKP-CHP-MHPBDP) arasındaki sosyal mesafe ölçülmüş, ölçüm sonuçlarına göre kutuplaşmanın derecesi analiz edilmiş ve toplumsal güvenliğe olan etkileri irdelenmiştir. Bu noktada
elde edilen en temel bulgulardan birisi, siyasi parti seçmenleri arasındaki sosyal mesafenin, etnisite ve mezhep temelinde var olan sosyal mesafeden daha fazla olduğu;
siyasi düzeyde yaşanan sosyal mesafenin, etnik ve mezhepsel boyutlardaki sosyal mesafeyi de kapsadığı yönündedir. Bunun yanı sıra, Türkiye’de yüksek kültürün içerisinde değerlendirilebilecek kimliklerin, azınlık durumunda olan kimliklere göre daha
fazla sosyal mesafesinin olduğu da çalışmada ortaya konan bir diğer bulgudur.
Anahtar Kelimeler: kutuplaşma, siyasi kutuplaşma, etnik kutuplaşma, mezhepsel kutuplaşma, sosyal mesafe, çatışma, toplumsal güvenlik
Abstract
This article aims at measuring societal polarization, which is greatly on public agenda
in recent years, on political, ethnic and sectarian basis by using Bogardus’s the concept of social distance. Based on the findings of a field study, the article measures
social distance between the main ethnic groups (Turk-Kurd), sectarian groups (SunniAlawite) and voters of major political parties (AKP-CHP-MHP-BDP). Relying on
the findings, we analyze the degree of polarization and its effects on societal security.
One of the major findings is that social distance between voters of political parties is
greater than greater than ethnic and sectarian based social distance, and that social distance at the political level covers social distance at ethnic as well as sectarian levels.
Additionally, our findings show that identities which can be considered as part of high
culture has more social distance compared to the minority identities.
Keywords: polarization, political polarization, ethnic polarization, secterian polarization, social distance, conflict, societal security
* Dr.,Bağımsız Araştırmacı ** BİLGESAM, Sosyo-Kültürel Araştırmalar Uzman Yrd.
*** Dr., BİLGESAM, Sosyo-Kültürel Araştırmalar Uzmanı
163
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
GİRİŞ
Kutuplaşma (polarization) neredeyse her toplumda ve hemen hemen her sosyal
ilişki düzeyinde gözlemlenebilen bir olgudur. Ancak, bu konuyu bir problem haline getiren şey, kutuplaşmanın bazı seviyelerde sosyal barışı, gruplararası adaleti
ve toplumsal güvenliği tehdit etme potansiyelinin olmasıdır. Böyle bir potansiyelden bahsedilirken de kutuplaşmanın tanımını iyi yapmak gerekir. Zira burada
kastedilen son dönemde daha fazla ön plana çıkan kimlikler üzerinden devam
eden bir kutuplaşmadır. Bu makalede, oy verilen siyasi parti, etnik köken ve mezhep gibi faktörlerle kişilerin kendisini nasıl tanımladığı üzerinden devam eden
bir kutuplaşmadan söz edilmektedir. Bunun yanında, iktidar gücünü elinde tutanların bahsedilen kimlikler temelinde kendi kimliğine yakın hissettiği kişilere
sahip olduğu güç sayesinde pozitif ayrımcılık uygulaması ve bunun sonucunda
gruplararası adaletin sarsılması da pek çok ülke gibi Türkiye için de geçerli olan
konulardan birisidir. Kutuplaşmanın gruplararası adalet üzerindeki olumsuz etkisi, kutuplaşmanın ayrımcılık temelinde kişilerin temel vatandaşlık haklarını
yaşamalarına mani olması ya da sırf kimliklerinden ötürü ötekileştirildiklerini
ve ayrımcılığa uğradıklarını düşünen kişilerin çatışma temelli ilişkiler yaşamaya başlaması, kutuplaşma kavramını toplumsal ve ulusal güvenlik alanlarıyla da
ilişkilendirmeyigerektirmektedir. Bu noktadan hareketle, siyasi kutuplaşmanın
yanında, etnik ve mezhepsel kutuplaşmanın Türkiye’de gelecekte yaşanabilecek
toplumsal çatışmalara muhtemel etkisi de makalede tartışılmaktadır.
Siyasi, etnik ve mezhepsel temelde ortaya çıkan kutuplaşma, Türkiye’de alan
bulgularına dayalı olarak üzerinde çok az çalışılma yapılmış konulardan birisidir. Ancak, Türkiye’deki kutuplaşma birçok Avrupa ülkesine nazaran daha büyük
bir öneme sahiptir, çünkü kutuplaşma Türkiye’de birden fazla grup arasında ve
alanda görülmekte ve bazı gruplar arasında son yıllarda yükselen siyasi kutuplaşmanın da etkisiyle oldukça tehlikeli bir düzeye ulaşmaktadır. Bu bağlamda,
makalenin amacı; kutuplaşmayı ilgili teorik çerçeve ile birlikte tanımlamak,
Türkiye’de kutuplaşmanın hangi gruplar arasında, hangi alanlarda ve ne düzeyde olduğunu sosyal mesafe bağlamında ortaya koymak ve mevcut kutuplaşma
düzeyininTürkiye’de toplumsal güvenliğe olan etkilerine değinmektir.
Çalışmada, siyasi kutuplaşma Meclis›te temsil edilen siyasi parti (AKP, CHP,
MHP, BDP/HDP) seçmenlerinin birbirine tepkisi ve mesafesi temelinde ölçülürken, etnik ve mezhepsel kutuplaşma tartışmalarına ise sadece Kürt-Türk ve AleviSünni olmak üzere öne çıkan karşıt kimlikler dâhil edilmiştir.
1. KURAM VE LİTERATÜR
1.1. Kutuplaşma Nedir?
Kutuplaşma tabiri birçok farklı temayla bir arada düşünülüp kullanılabilecek bir
kavramdır ve farklı tanımlarını yapmak mümkündür. Kutuplaşma yalın haliyle,
bir dağılıma bakıldığında kişilerin tercihlerinin kutuplara (uçlara) doğru yönelme-
164
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
sidir.1 Bir başka tanıma göre ise toplumsal kutuplaşma sağ-sol ayrımından daha
çok, başka ikili ideolojik ayrımlar etrafında da açığa çıkabilir veya ideolojik olarak uçlarda yer alan gruplara bir orta zemin oluşturabilecek olan merkezcilerin
görünürlüğünün azalması sebebiyle, karşıt gruplarda yer alma ihtimali olan bireylerin, birbirleriarasındaki müzakere halinin gerilemesidir.2
Konu ve kavramlara Türkiye bağlamında bakıldığında, ülkede siyasi, etnik ve
mezhep temelinde gözlenen kutuplaşmanın, “polarization” kavramının ifade ettiği uçlardakinden çok daha fazla, ana gruplar/ideolojiler arasında yaşandığı ve
kutuplaşma düzeyinin bu ana gruplar arasında artan sosyal mesafeye daha fazla
işaret ettiği söylenebilir. Buna rağmen sosyal mesafe ve kutuplaşma arasındaki
ilişkiyi iki yönlü bir nedensellik olarak da açıklamak mümkündür.
Dalton, bir ülkenin refah seviyesi ile kutuplaşma düzeyi arasındaki ilişkiyi incelemiş ve toplumsal refah seviyesi düşük, az gelişmiş demokrasilerdeki kutuplaşma
seviyesinin, ileri demokrasiye sahip gelişmiş endüstriyel toplumlara göre daha
yüksek olduğunu saptamıştır.3 Bu bağlamda bakıldığında, nedenselliğin şekli ve
yönü tartışılabilir olmakla birlikte, kutuplaşmanın aslında tüm toplumları ilgilendirdiği ancak, kavramın demokrasi ve kişisel refah seviyesi ile ilişkisi düşünüldüğünde, az gelişmiş ya da Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için daha önemli
olduğusöylenebilir.
Kutuplaşmanın toplumsal kimlik ve toplumsal egemenlik kuramları ile ilişkisini ortaya koyması açısından, Esteban ve Ray’in kişilerin davranışları üzerinden
sunduğu kutuplaşmanın temel özellikleri ayrıca önem kazanmaktadır. Buna göre
ilk olarak, her bir gruptaki grup içi homojenlik seviyesi yüksek düzeydedir. İkinci
özellik ise, kutuplaşan gruplar arasında var olan yüksek heterojenlik düzeyidir.
Kutuplaşmanın son özelliğine göre ise, toplumda büyük ve etkili gruplarsayıca
az; etkin olmayan gruplar da düşük öneme sahiptir.4
Kutuplaşma kavramına dönük bu tanım ve özellikler değerlendirildiğinde kutuplaşmanın bireyleri ve toplumu ilgilendiren birçok farklı alanda gözlemlenmesi
kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda, kutuplaşmanın siyasi, etnik, dini ve mezhepsel olmak üzere çeşitli boyutları olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Bu boyutlardan siyasi alan içerisinde değerlendirilebilecek olan parti
kutuplaşması Jones’e göre, iki partinin belirgin şekilde farklı politika tercihlerine sahip olmasına ve bu sebeple aşırı düzeydeki bir karşıtlığa işaret etmektedir.5
1 Marc J. Hetherington ve Jonathan D. Weiler, Authoritarianism and Polarization in American Politics,
(NY: Cambridge University Press, 2009), 19.
2 Diana Epstein ve John D. Graham, “Polarized Politics and Policy Consequences,” (2007):1. Erişim: 3
Ağustos 2014. http://www.rand.org/content/dam/rand/pubs/occasional_papers/2007/RAND_OP197.pdf
3 Russell J. Dalton, “Social Modernization and the End of Ideology Debate: Patterns of Ideological Polarization,” Japanese Journal of Political Science, Vol.7 No.1 (2006):20.
4 Joan Esteban ve Debraj Ray, “On the Measurement of Polarization,” Econometrica, Vol. 62, No. 4
(1994):824. Erişim: 3 Ağustos 2014. http://www.econ.brown.edu/fac/glenn_loury/louryhomepage/teaching/Ec%20237/Esteban%20and%20Ray%20(Ecta%201994).pdf
5 David R. Jones, “Party Polarization and Legislative Gridlock,” Political Research Quarterly, Vol.54,
No.1 (2001):127. Erişim: 3 Ağustos 2014. http://www.baruch.cuny.edu/wsas/academics/political_science/
165
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
Dolayısıyla siyasi kutuplaşmayı, hem partileşme hem bu partilerin yürüttüğü
politikalar hem de bu politikaların vatandaşa yansıması olarak değerlendirmek
gerekmektedir. Parti kutuplaşması kavramını değerlendiren isimlerden birisi olan
Sartori tarafından, çok partili sistemlerdeki kutuplaşma kategorik bir yaklaşım ile
açıklanmıştır. Buna göre, ılımlı çoğulculuk (moderate pluralism) kavramı; beşten
az parti ile işleyen, iki kutuplu sitemleri tanımlanırken;kutuplaşmış çoğulculuk
(polarized pluralism), beş partiyi aşan, ikiden fazla kutbun olduğu sistemlere işaret etmektedir.6 Siyasi kutuplaşmayı sadece parti sayısına bağlı olarak açıklamak
her toplum için doğru olmamakla birlikte, özellikle gelişmekte olan ülkelerde partileşmemiş veya partileşmesine müsaade edilmemiş alt grupların ve ideolojilerin
de model içinde dikkate alınması gerekmektedir.
Sani ve Sartori, siyasi parti kutuplaşmasının ideolojik sağ-sol kutuplaşmasının
yanı sıra, çoğu durumdaetnik, dini, mezhepsel ve altkültürel boyutları da içerisinde barındırdığını belirtmekte ve bunaörnek olarak, İsviçre ve Belçika’da dilsel
ve etnik farklılıkların belirleyici rol oynamasını; Fransa, Avusturya ve İtalya gibi
ülkelerde ise, laik-klerik ayrımının öne çıkmasını göstermektedir.7 Bu örnekler,
çoğu durumda siyasi kutuplaşmanın etnisite ve din/mezhep boyutlarındaki ayrışmayı da kapsayıcı tarzda ortaya çıktığını göstermektedir.Türkiye için de benzer
bir durum söz konusudur. Çok partili dönemde gözlenen siyasi kutuplaşmanın
tarafları ve bu tarafların ideolojileri incelendiğinde; yaşanan kutuplaşmanın gerçekte dindar-laik, modern-gelenekçi, Kürt-Türk ve Alevi-Sünni ayrışmasını da bir
noktada kapsadığı söylenebilir.
1.2. Kuramsal Arka Plan
Çoğunlukla ekonomik anlamda kutuplaşmış bireylerin, grupların ya da toplumların açıklanmasında kullanılıyor olsa da kutuplaşma, çok sayıda farklı bağlamda
gözlemlenen iki karşıt uçtaki yoğunlaşma eğilimi8 olarak tanımlandığında ekonomik bağlamın yanında; siyasi tercih, mezhep, din, etnisite, ırk ve kültür gibi diğer
birçok ögeyi kapsar hale gelmektedir. Bu ögelerin kutuplaşmanın temel özneleri
durumuna gelmesi ise pratikte kuramın çerçevesinin ekonomik alanla sınırlı olmadığını göstermektedir. Burada kutuplaşma kuramının çerçevesinden daha çok
bu kuramın açıklanması ve alana tatbikinde yardımcı olan diğer kuramlarla ilişkisinin kurulması önemli hale gelmektedir. Bu noktadan bakıldığında; çatışma,
seçkin/elit, merkez-çevre, toplumsal kimlik ve toplumsal egemenlik kuramları,
documents/Jones2001PRQ_polarization.pdf
6 Giovanni Sartori, Parties and Party Systems A Framework for Analysis (CambridgeUniversity Press,
1976), 132-135. Aktaran: Hakan Mehmet Kiriş, “Parti Sisteminde Kutuplaşma ve Türk Parti Sistemi Örneği” Amme İdaresi Dergisi, Cilt 44, Sayı 4 (Aralık 2011):36,39. Erişim: 8 Ağustos 2014. file:///C:/Users/
Bilgesam/Downloads/2_kiris%20(2).pdf
7 Sani Giacomo ve Sartori Giovanni, “Polarization, Fragmentation and Competition,” içinde Western
European Party Systems: Continuity and Change, ed. H. Daadler ve P. Mair (London: Sage, 1983), 329.
Aktaran: Hakan Mehmet Kiriş, “Parti Sisteminde Kutuplaşma ve Türk Parti Sistemi Örneği” Amme
İdaresi Dergisi, Cilt 44, Sayı 4 (Aralık 2011):39. Erişim: 8 Ağustos 2014. file:///C:/Users/Bilgesam/
Downloads/2_kiris%20(2).pdf
8 Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, çev. Osman Akınhay ve Derya Kömürcü (Ankara: Bilim ve Sanat
Yayınları, 1999), 439.
166
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
kutuplaşmanın doğasını ve arkasında yatan nedenleri anlamak adına önemli ve
gereklidir.
Kutuplaşma çoğunlukla bireylerin dâhil olduğu etnik, siyasi, dini vb. gruplara ait
yaklaşımlar çerçevesinde ortaya çıktığı için, grup üzerinden oluşturulan kimliğin
açıklanması kutuplaşmayı ve kutuplaşmanın sebeplerini anlamak için önemlidir.
Toplumsal kimlik kuramının iki önemli temsilcisi Tajfel ve Turner’a göre, insanlar doğaları gereği kendilerine saygı duyarlar, kendi gruplarına yönelik sosyal aidiyet hissederler ve kendi grupları ve diğer gruplar arasında kıyaslamalar yaparak
motive olurlar; bu sebeple de toplumsal gruplar maddi kaynaklar kadar, statü ve
prestij gibi sembolik kaynaklar için de yarışırlar.9 Bu anlamda gruplararası çatışma; algısal kategorizasyon, sosyal kıyaslama ve kimliksel iyileştirme gibi psikolojik süreçlerin bir sonucudur.10 Bu çerçeveden bakıldığında siyasi, mezhepsel,
etnik vb. kimlikler temelinde yaşanan kutuplaşmanın yalnızca maddi kaynaklara
erişim konusunda yaşanan çatışmayla ilişkili olmadığı; aynı zamanda farklı kimliklerin birbirini algılayışında ve bu kimliklerin, kendilerini koruma veya gruplararası üstünlük sağlama güdüsüyle debağlantılı olduğu söylenebilir. Bu nedenle,
toplumlardaki kimliklerin ve kimlik inşa süreçlerinin çoğu zaman diğer grupları
ötekileştirmeyi bir noktada kaçınılmaz kıldığı ve bu durumun doğal olarak gruplar arasındaki sosyal mesafeyi ve kutuplaşmayı oluşturduğu veya giderek artırdığı
görülmektedir.
Kutuplaşma kavramı ve olgusunun açıklanmasında dikkate alınması gereken en
önemli kuramlardan birisi olan çatışma kuramı, konsensüs öneren kuramlar dışarıda tutulduğunda diğer birçok teorinin içerisinde dolaylı da olsa yer almaktadır.
Bu sebeple, çatışma kuramı temel açıklamalardan birisidir ve kutuplaşmanın potansiyel çatışma hali çatışma kuramını önemli bir yere taşımaktadır.
Bu kuram, toplumsal değişmenin temeline konsensüsü koyan kuramın karşıtı
olarak gelişmiş ve çatışmayı değişimin merkezine yerleştirmiştir.11 Bu bağlamda,
kuramın savunucuları farklı derecelerde de olsa iktidar çatışmasına vurgu yapan
Max Weber’den ve ekonomik çatışmayı ön planda tutan Karl Marx’tan faydalanmışlardır.12 Çatışma kuramcılarının temel argümanı ise normlar ve değerler karşısında çıkarların da önemli olduğu ve anormal olarak görülemeyecek bu çıkarların
peşinde koşma halinin, toplumsal yaşamın normal düzeninde birtakım çatışmalar
doğurabileceği yönündedir.13
Çatışma Kuramı çerçevesinde işlenebilecek ilk isimlerden biri olan Karl Marx’a
göre çatışma, üretim araçları etrafında ortaya çıkan eşitsizlikler temelinde gözlemlenmektedir ve üretim araçlarına sahip grubun daha az kaynağa sahip grupları
9 John T. Jost ve Jim Sidanius, “Political Psycholgy: An Introduction,” içinde Political Psychology, ed.
John T. Jost ve Jim Sidanius (NY: Psychological Press, 2004), 10.
10 A.g.e., 271.
11 Martin Slattery, Sosyolojide Temel Fikirler, çev. Ümit Tatlıcan ve Gülhan Demiriz (İstanbul: Sentez
Yayıncılık, 2. Baskı, 2008), 182.
12 Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, 111.
13 A.g.e., 111.
167
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
sömürmesi ve bu kişilerin kendi yaşamları üzerinde çok az söz hakkına sahip
olmasından dolayı yabancılaşma yaşaması şeklinde sonuçlanmaktadır.14 Marx’ın
üzerinde çok durduğu bu ekonomik temelli çıkarımları eleştiren Max Weber,
Marx’ın iddia ettiği gibi toplumsal kutuplaşmanın varlıklılar (sömüren) ve varlıksızlar (sömürülen) arasında sınıf temelinde ortaya çıkan çatışma kadar basit
olamayacağını; bu konuda güç (power), varlık (wealth) ve prestij (prestige) gibi
daha çok değişkenin söz konusu olduğunu belirtmektedir.15 Bu anlamda, gücün,
varlığın ve prestijin dağılımı ve bu kaynaklardan birine sahip olanların diğerlerine
de sahip olma oranları kritik rol oynamaktadır.16 Turner’e göre, siyasi ve sosyal
aktiviteleri meşrulaştıran geleneklerin kutsandığı toplumlarda, bu geleneklerin
meşruiyetinin ortadan kalkması çatışmayı doğuran temel nedenlerden birisi haline gelmektedir vetâbi/alt (subordinate) pozisyondaki grupların, gelenekselin meşruiyetinden vazgeçmelerinin üç sebebi bulunmaktadır: Bunlardan ilki güç, varlık
ve prestij arasındaki, yani Weber’in terimleri ile siyasi güç pozisyonu (party),
avantajlı ekonomik pozisyonun işgali (class) ve yüksek düzeyli bir toplumsal halkaya üye olmak (status group) arasındaki yüksek korelasyon düzeyidir. Örneğin,
ekonomik elit aynı zamanda hem toplumsal hem de siyasi elit ise; gücün, varlığın
ve prestijin dışında kalan gruplariçin çatışma daha muhtemel bir sonuç haline
gelebilir. Bir diğer sebep, ödüllerin dağılımındaki belirgin adaletsizliktir. Bu bağlamda, çok azı gücü, varlığı ve prestiji elinde tuttuğunda, geri kalan bu ödüllerden
mahrum kalır ve tansiyon kaçınılmaz olarak yükselir. Son sebep ise, sosyal mobilitenin düşük olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durum, alt kademelerde yer
alanların toplumsal hiyerarşide yükselme ya da yeni bir partiye, statü grubuna ya
da sınıfa dâhil olma şansının az olmasına işaret etmektedir.17
Weber’in formüle ettiği üç kavram olan güç, varlık ve prestije sahip olma noktasında gözlenen adaletsizliklerin her bir farklı kimlik içinde dikey segmentasyon
temelinde ortaya çıkması büyük bir problem teşkil etmezken ve yüksek sosyal
mobilite ile etkisi büyük oranda ortadan kalkarken; farklı kimlik grupları arasında yatay segmentasyon temelinde bu üç alanda ortaya çıkan fırsat eşitsizliği ve
adaletsizlikler kutuplaşmanın ve sonrasında toplumsal çatışmanın temel dinamiği
haline gelebilmektedir. Sahip olunan güç, varlık ve prestijin egemen kimlikler
içinde üst düzeye çıkması ve Weber’in ifadesiyle yüksek korelasyon göstermesi
ise egemen olmayan kimlikler temelinde hem siyasi ve sosyal geleneklerin hem
de devletin meşruiyetinin sorgulanması ve hatta ortadan kalkması anlamına gelmektedir.
Sosyal psikoloji teorilerinden birisi olan ve Toplumsal Kimlik Kuramıyla da ilişkilendirilebilecek bir başka kuram ise Gerçekçi Grup Çatışma Kuramı’dır (Realistic Group Conflict Theory).Bu kuram, gruplar arası ilişkileri ve savaş, hegemonya, stereotipleştirme ve ayrımcılık gibi olayları açıklamak için D.T. Campbell
14 Jonathan H. Turner, Contemporary Sociological Theory (USA: SAGE Publications, Inc, 2013), 206.
15 A.g.e., 211.
16 A.g.e., 211.
17 A.g.e., 209-211.
168
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
tarafından geliştirilmiştir.18 Bu kuramın temel tezi, grup çıkarları temelindekireel
çatışmanın, gruplar arası çatışmaya sebep olacağı yönündedir.19 Ancak bu noktada
belirtmek gerekir ki bu kuram, Toplumsal Kimlik Kuramı savunucuları tarafından eleştirilmekte ve ön yargıların ve çatışmanın az bulunan kaynaklar sebebiyle
ortaya çıktığı fikrine katılmamaktadır.20 Gerçekçi Grup Çatışma Kuramı’na göre,
gruplar arası ayrımcılık ve ön yargı gerçek materyaller ya da sembolik kaynaklar
üzerinden işleyen sıfır toplamlı yarış (zero-sum competition) durumuna hapsolmuş reel grupların bir sonucudur.21 “Bir grubun kazanması diğerinin kaybıdır”
anlamına gelen sıfır toplamlı yarış kavramı; kendinden olmayanların tehdit olarak
algılanmasına ve onlara karşı önyargı oluşturulmasına, grup dışından olanların
olumsuz şekilde stereotipleştirilmesine, grup içi dayanışmanın ve kimliksel olarak
bir farkındalığın oluşmasına, grup içi anormalliklerin tolere edildiği içsel uyuma,
etnosentrizme ve ayrılıkçı tutumlara neden olmaktadır.22 Bu temelde bakıldığında,
gruplar arası gerçek çatışmaların yalnızca düşmanca tavırların oluşumunu değil,
kendi grubuna olumlu şekilde bağlanmayı ve kendini grupla özdeşleştirmeyi de
beraberinde getirdiği görülmektedir.23 Gruplar arası çatışma arttıkça, kişilerin birbirine yönelik davranışları kişilik özellikleri ya da bireylerarası ilişkiler üzerinden
değil, dâhil olunan gruplar üzerinden devam etme eğiliminde olacaktır.24
Toplumsal Egemenlik, Seçkin/Elit ve Merkez-Çevre Kuramları benzer toplumsal
ilişki modellerini açıklayan, benzer ve iç içe geçmiş kuramlar olarak görülebilir.
Toplumsal Egemenlik Kuramı daha çok bir yatay segmentasyon içinde toplumsal
ilişkileri ve çatışmayı açıklamaya çalışmakla birlikte diğer iki kuram hem yatay
hem de dikey segmentasyon temelindeki ilişkileri ve çatışmayı tanımlamaktadır.
Bu üç kuramdan Toplumsal Egemenlik Kuramı, her toplumun grup temelli sosyal
hiyerarşiler üzerinden yapılandırılmaya yatkın olduğu temel gözlemiyle başlar
vebu sosyal hiyerarşi bir kişinin toplumsal olarak yapılandırılmış ırk, etnisite, kan
bağı ve sınıf gibi aidiyetler ile edindiği güce, prestije ve imtiyaza işaret etmektedir.25 En basit şekliyle bu hiyerarşik toplumsal yapı, tepede küçük bir egemen
ve hâkim sınıftan ve dipte ise bir ya da daha fazla tâbi/alt gruptan oluşmaktadır.26
Egemen grup, siyasi otorite, güç, varlık ve yüksek toplumsal statü gibi maddi ve
sembolik şeylerdenorantısız ölçüde aldığı büyük paylarla karakterize edilirken;
tâbi grup aynı orantısızlık çerçevesinde düşük güç,düşük sosyal statü, yüksek risk
ve düşük statülü mesleklerle yetinmektedir.27
18 Jim Sidanius ve Felicia Pratto, Social Dominance: An Intergroup Theory of Social Hierarchy and
Oppression (USA: Cambridge University Press, 1999), 17.
19 Henri Tajfel ve John C. Turner, “The Social Identity Theory of Intergroup Behavior,” içinde Political
Psychology, ed. John T. Jost ve Jim Sidanius (NY: Psychological Press, 2004), 276.
20 Jost ve Sidanius, Political Psycholgy: An Introduction, 10.
21 Sidanius ve Pratto, Social Dominance, 17.
22 A.g.e., 17.
23 Tajfel ve Turner, The Social Identity Theory of Intergroup Behavior, 277.
24 A.g.e., 277.
25 Sidanius ve Pratto, Social Dominance, 31-32.
26 A.g.e., 31.
27 A.g.e., 31-32.
169
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
Seçkin/Elit Kuramı’nı, azınlığın çoğunluğa egemen olması basmakalıbından kurtararak modern sosyolojide önemli bir yere taşıyan temel iki temsilcisi Vilfredo
Pareto ve Gaetano Mosca’dır.28 Bu iki düşünürün ayrıştıkları noktalar bir tarafa
bırakıldığında ortak vurgularının tüm toplumsal işleyişlerin doğası gereği demokratik olmadığı ve hepsinin, küçük bir seçkinler grubu tarafından doğrulayıcı bazı
ideolojiler kullanarak kendi güçlerini akla uygun hale getirmeleriyle yönetildiğidir.29 Temelde bakıldığında Seçkin/Elit Kuramı’nın, Toplumsal Egemenlik Kuramı ile bazı paralellikler gösterdiği ve yönetimde yer alan küçük bir seçkinler
grubunun varlığını ön plana çıkardığı söylenebilir. Ancak, Toplumsal Egemenlik
Kuramı’nda ayrıcalıklı olan grup, bu pozisyonu dâhil olduğu gruba atfedilen prestij sayesinde edinirken, Seçkin/Elit Kuramı’ndaki vurgu farklı bir yönelim göstermektedir. Örneğin Mosca’ya göre, yöneticilerin üstün örgütlenme güçlerinin
anlaşılması ve kurmuş oldukları egemenliğin devamlılığının toplumun değerleri
ile uyum içinde olması şartı, yöneticilerin yönetilenler üzerindeki siyasal egemenliğinin anlaşılması için temel bileşenlerdir.30 Bu bağlamda yönetici seçkinlerin gücü; yönetim becerisi, ekonomik kaynaklar gibi toplumsal güçlerin, daha
da önemlisi temel toplumsal, siyasi ve ekonomik kurum ve kuruluşların üzerindedir.31 Bu sayede yönetici seçkinler, topluma kendi çıkarlarını aşılama yetisine
sahip olurlar ve bu kuralları siyasi formulasyon (political formula) ya da bazı
meşrulaştırma ideolojileri aracılığı ile akla uygun hale getirirler.32
Toplumsal sistemlerin, küçük bir seçkinler grubunun dağınık yığınları kontrol ve
organize ettiği sistemler olduğunu belirten Pareto’yu diğerlerinden ayıran özelliği, konuya daha psikolojik bir açıdan yaklaşması ve seçkinlerin kişisel karakterine yansıyan bazı erdemlerinin olduğunu belirtmesidir.33 Bu temel tanımlar, toplumlarda ortaya çıkan seçkinler ve seçkinci davranışların, kimliklerden bağımsız
olarak veya farklılaşan kimlikler içinde daha çok dikey segmentasyon temelinde
işlediğini göstermektedir.
Kutuplaşmayı açıklayan temel kuramlardan bir diğeri olan merkez-çevre yaklaşımı, literatüre Edward Shils tarafından kazandırılmış, Şerif Mardin ise bu yaklaşımı Türkiye’nin sosyal ve siyasal yapısını açıklamak adına kullanmıştır.34 Shils’in
yaptığı kilise-devlet ayrımından ve üretim araçlarına sahip olanlar-olmayanlar
çatışmasından35 ziyade Mardin, merkez-çevre kuramını yöneten-yönetilen ayrımı
üzerine kurmuştur.36 Buna göre “merkez”i, Osmanlı’daki merkezi bürokrasi ve
28 Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, 182.
29 Sidanius ve Pratto, Social Dominance, 23.
30 Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, 182.
31 Sidanius ve Pratto, Social Dominance, 23.
32 A.g.e., 23.
33 A.g.e., 24.
34 Gökhan Tuncel ve Bekir Gündoğmuş, “Türkiye Siyasetinde Merkez-Çevrenin Dönüşümü ve Geleneksel Merkezin Konumlanma Sorunu,” Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi 14/3
(2012):140-141.
35 Şerif Mardin, Türkiye’de Toplum ve Siyaset, Makaleler 1 (İstanbul: İletişim Yayıncılık, 1990), 37.
36 Tuncel ve Gündoğmuş, Türkiye Siyasetinde Merkez-Çevrenin Dönüşümü ve Geleneksel Merkezin
Konumlanma Sorunu, 141.
170
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
devletin işlemesini sağlayan öz temsil ederken; “çevre” merkezin dışında kalan
toplum kesiminden ve bu kesimin taşıdığı inanç, değer, kurum ve coğrafi konumdan oluşmuştur.37
Merkez-çevre ilişkiselliğinde, merkezin amacı devletin ve merkezin otoritesini
güçlendirip çevre üzerinde egemen kılmakken, çevre ise kendi değerlerini, kültürünü ve özerkliğini koruyarak merkezi otoriteye ve onun temsilcilerine karşı olumsuz bir bakış açısına sahip olma güdüsündedir.38 Merkez-çevre ikiliğini
Osmanlı siyasal ve ekonomik yaşamının başlıca sorunu ve Türk siyasasının temelinde yatan en önemli toplumsal kopukluk olarak değerlendiren Mardin, merkez-çevre ayrımını siyasi ve ekonomik unsurların yanı sıra, kültürel olarak da incelemekte ve merkezin bir kültür üstünlüğü iddiasında olduğunu belirtmektedir.39
Yani bu şekliyle bakıldığında, yönetenler kadrosunun dışında kalarak oluşmuş bir
çevrenin yanı sıra, resmilik-karşıtı kültürün birer temsilcisi olarak da çevrenin
varlığından söz etmek mümkündür.40
Kutuplaşmayı ve toplumsal çatışmayı açıklayıcı nitelikte olması nedeniyle incelenen üç kuramın (Toplumsal Egemenlik, Seçkin/Elit ve Merkez-Çevre) ortak vurgusu; bir tarafta imtiyaz sahibi küçük bir grup varken, diğer tarafta bu ayrıcalığın
dışında kalmış ya da bırakılmış daha büyük bir kitlenin olduğudur. Bu ayrımın
sonucunda ise, çatışma temelli ilişkilerin yaşanması ve kutuplaşmanın ortaya
çıkması kaçınılmaz bir sonuç olarak değerlendirilebilir. Örneğin Toplumsal Egemenlik Kuramı, toplumsal tabakalaşma tartışmaları çerçevesinde incelendiğinde,
kutuplaşma konusu içinde anlamlı hale gelmekte ve Çatışma Kuramı ile ilişkilendirilebilmektedir. Pierre van den Berghe, grup temelli toplumsal hiyerarşilerin farklı tabakalaşma sistemlerinden oluştuğunu belirten ilk isimdir ve üç temel
tabakalaşma sisteminden bahsetmektedir. Bu sistemlerden ilki yaş sistemidir ki
buna göre yaşlılar ve orta yaş grubu, gençler ve genç yetişkinler üzerinde orantısız bir toplumsal güce sahiptir.Bu sistemlerden bir diğeri cinsiyet sistemidir ve
bu yapı erkeklerin kadınlara kıyasla orantısız bir toplumsal ve siyasi güce sahip
olmasına işaret eder.Sonuncusu ise isteğe bağlı (arbitrary-set) sistemdir ve bu sistem etnisite, klan, millet, ırk, kast, toplumsal sınıf, mezhep ya da insanların inşa
edebileceği diğer pekçok grupsal ayrım gibi toplumsal olarak yapılandırılmıştır
ve karakteristik olarak farklılıkları belirgin gruplardan temel almaktadır. Bu tarz
sistemlerde, bir grup diğerine göre maddi ya da siyasi olarak daha baskındır.41
Merkez-Çevre Kuramı ise, merkez ile çevrenin kazanmaya ya da korumaya çalıştığı pozisyonlar etrafında gerçekleşen bir çatışmanın varlığından bahsetmektedir.
Osmanlı dönemi, ulus devletin ilk yılları ve sonrası değerlendirildiğinde, merkez
ile çevre ismen ya da şeklen değişse bile bu grupların; bulunduğu statü, konum
37 A.g.e., 141
38 Ergun Özbudun, Türkiye’de Sosyal Değişme ve Siyasal Katılma (Ankara: Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi Yayını 1975), 24. Aktaran: Hakan Mehmet Kiriş, “Parti Sisteminde Kutuplaşma ve Türk Parti
Sistemi Örneği” Amme İdaresi Dergisi, Cilt 44, Sayı 4 (Aralık 2011):45.
39 Şerif Mardin, Türkiye’de Toplum ve Siyaset, Makaleler 1, 38, 44.
40 A.g.e., 76.
41 Sidanius ve Pratto, Social Dominance, 33.
171
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
ve benimsediği kültürden en az birisi bakımından yerini koruduğu görülmektedir.
Bir başka deyişle, bir çevre unsuru yönetim ya da ekonomi anlamında merkeze
geçiş yapsa bile kültürel olarak daima merkezin dışında kalmış ya da bırakılmış;
benzer şekilde merkez ise daima kültürel üstünlük iddiasıyla çevrede yer aldığı dönemlerde bile bir anlamda merkezde kalma çabası içerisinde olmuştur. Bu
durum ise, uzun yıllardır gündemini koruyan alt kültür-üst kültür tartışmalarını
beraberinde getirmiş ve birçok dönemde köylü-şehirli, Beyaz Türk-Siyah Türk,
başörtülü-başörtüsüz, eğitimli-cahil gibi eksenlerde yaşanan kutuplaşmanın sebebi haline gelmiştir. Bu bağlamda, merkez-çevre çatışmasını küreselleşen ve kimlikler açısından bölünmelerin arttığı bir dönem olan günümüze taşımak çok da
geçerli bir yaklaşım gibi görünmese de Türkiye’de hala farklı grupların kültürel
üstünlük üzerinden yürüttüğü egemenlik iddiaları, bir taraftan bu kuramın Türkiye özelinde bazı alanlarda geçerliliğini koruduğuna işaret ederken, diğer taraftan
Toplumsal Egemenlik, Seçkin/Elit ve Çatışma Kuramları ile arasındaki bağlantıyı
ortaya koymaktadır.
1.3. Kutuplaşmanın Ölçülmesi
Bir toplumda var olan kutuplaşma çeşitli yöntemlerle ölçülebileceği gibi, kutuplaşmayı gruplar arasındaki sosyal mesafeye göre açıklamak da mümkündür, çünkü
soyut olarak düşünüldüğünde kutuplaşma derecesi bir yönüyle, uçların birbirine
olan uzaklığına göre de belirlenebilir. Buradan hareketle, Emory S. Bogardus’un
geliştirdiği ‘Sosyal Mesafe Ölçeği’ kutuplaşmayı bu yönüyle ölçülebilir kılması
açısından önemlidir.
Bogardus’un 1925 yılında geliştirdiği “Sosyal Mesafe Ölçeği” kişilerin kendinden
olmayan milletlere, ırklara, dinlere veya siyasi parti seçmenlerine yönelik sosyal
kabul düzeyini ve sosyal mesafesiniölçmek için yaygın olarak kullanılmıştır.42
Bogardus’a göre sosyal mesafe, kişilerin birbirlerini gözeterek karşılıklı olarak
birbirlerinin deneyimlerini anlama ve hissetme derecesidir.43 Sosyal mesafeyi
ölçmek için Bogardus, yedi farklı seviyeden oluşan ilişki tarzına birden yediye
kadar puan vermekte ve buna göre düşük sosyal mesafe puanı yüksek düzeyli bir
yakınlık kabulüne işaret etmektedir.44 Bu yedi seviye sırasıyla kendinden olmayan
bir kişiyle/kişinin; (1) evlilik yoluyla akraba olmayı kabul etme, (2) yakın arkadaş
olmayı kabul etme, (3) aynı mahallede komşu olmayı kabul etme, (4) aynı ülkede, aynı iş dalında iş arkadaşı olmayı kabul etme, (5) aynı ülke vatandaşı olmayı
kabul etme, (6) yalnızca ülkede ziyaretçi olmasını kabul etme ve (7) ülke sınırları
içerisinde olmasını kabul etmemedir.45 Bu ölçek, belirlenen önemli gruplarının
her birinin kendinden olmayan diğer grup mensuplarını, sosyal mesafeyi ortaya
koyacak şekilde birden yediye doğru artan ilişki düzeylerine göre puanlaması esasına dayanmaktadır.46
42 M. Carr Payne, Jr., C. Michael York ve Joen Fagan, “Changes in Measured Social Distance Over
Time,” Sociometry,Vol. 37, No. 1 (Mar., 1974):131.
43 Emory S. Bogardus,”Measuring Social Distances,” Journal of Applied Sociology 9 (1925):299.
44 Payne, York ve Fagan, Changes in Measured Social Distance Over Time,131.
45 Emory S. Bogardus, “Social Distance in the City,” Proceedings and Publications of the American
Sociological Society, 20, (1926):41.
46 A.g.e., 41.
172
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
1.4. Türkiye’de Kutuplaşmanın Geçmişi
Türkiye’de yaşanan siyasi, etnik ve mezhepsel kutuplaşmanın nedenlerini, yaşanan sürekliliği ya da kırılmaları anlamak adına, bu üç boyutun aktörlerini ve tarih
içerisindeki evrimini kısa da olsa açıklamak gerekmektedir.
Türkiye’de ana kutuplaşma alanlarından birisi siyasi kutuplaşmadır. İç içe geçen
siyasi ve kültürel kutuplaşmanın iki temel kutbunu ve taraflarını tarihsel bağlamı
ile tanımlamaya çalışan Kahraman’a göre, Osmanlı modernleşmesinin son dönemi olan 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayarak Türkiye’de, Mardin’in
tanımladığı anlamda merkez, ordu-aydınlar-bürokrasi bloğundan oluşurken; bu
bloğun karşısında büyük halk yığınları ve taşra burjuvazisi yer almış ve çevreyi
oluşturmuştur.47 Yakın dönemde önemli kırılmalar ve merkez-çevre gruplarının
tanımında önemli değişimler yaşansa da bu ayrımın, kutuplaşmaya yansıyan bir
güç mücadelesi olarak günümüze kadar varlığını sürdürdüğü görülmektedir.
Tarihsel süreç içinde merkez-çevre ayrımını ve çerçevesini de büyük oranda belirleyen reformcular-reform karşıtları ya da anayasacılar-monarşik otokrasi taraftarları temel ayrımına daha yakın dönemde dindar-laik karşıtlığının temel kutuplaşma boyutlarından birisi olarak eklendiği ve bu karşıtlığın günümüzde de en temel
toplumsal problem alanlarından birisi olmaya devam ettiği görülmektedir.Karpat,
Türkiye’de değişimi belirleyen etkenin dindar muhafazakâr grup ve yenilikçi laikçi grup arasındaki mücadele olduğunu belirtmektedir.48 Özbudun ise, merkezin
sürekli modernleşme yanlılarının elinde olmasının, çevreye dinsel boyutu da olan
bir görüş birliği kazandırdığını; sonrasındaysa elit grupların kendi iktidar mücadeleleri içerisinde bu çevre muhalefetten faydalanmaya çalıştıklarını ifade etmektedir.49 Merkez-çevre ayrımına ve cumhuriyet dönemindeki güç mücadelesine
dönük açıklama getiren bu tespitler aynı zamanda Türkiye’de özellikle 1990 sonrasında yükselişe geçen ve kısmen de olsa merkeze taşınan dindar-muhafazakâr
kesimin, merkez-çevre ayrımının yarattığı kutuplaşmayı kendi lehine nasıl bir
yükseliş dinamizmine dönüştürdüğü ile ilgili ipuçları da vermektedir.
Yakın dönemde dindar-muhafazakâr kesimin başlattığı bu dönüşüm, Türkiye’de
yöneten-yönetilen çerçevesinde işleyen merkez-çevre ayrımında; laik-dindar,
modern-gelenekçi eksenlerinde ortaya çıkan önemli bir kırılmayı ve kutuplaşmayı da beraberinde getirmiştir. Son 25-30 yılda ve özellikle son yıllarda çevreyi
daha fazla temsil ettiği iddiasında bulunan ve geçmişte devleti ve merkezi sürekli
eleştiren kişilerin/grupların iktidarda olması, yüksek sosyal mobilitenin de etkisiyle, ülkede merkez-çevre ilişkisinin önemli derecede değişmesine ve çevrenin
yöneten grubuna dâhil ve üretim araçlarına daha fazla sahip olarak merkez-çevre
ayrımının daha geçişken ve muğlak hale gelmesine neden olmuştur. Yönü ve sonuçları tartışılabilir bu değişim, çevrede olan kimliklerin ve grupların merkeze
bakışındaki mesafe ve tepkiselliği azaltmış olmakla birlikte, geçmişte merkezde
47 Hasan Bülent Kahraman, Türk Siyaseti’nin Yapısal Analizi I Kavramlar Kuramlar
Kurumlar(İstanbul:Agora Yayınları, 2008), 123.
48 Kemal H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi (İstanbul: Afa Yayınları, 1996), 80.
49 Ergun Özbudun, Türkiye’de Sosyal Değişme ve Siyasal Katılma, 45.
173
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
daha fazla temsil edilen gruplarla, çoğunluğu çevrede yer alan gruplar arasındaki
kutuplaşma düzeyini (modern-gelenekçi ve laik-dindar) düşürmek bir yana yükseltmiş ve gruplar/kimlikler arası çatışmayı artırmıştır.
Sosyal yaşamda ve devlet-toplum ilişkilerinde yaşanan merkez-çevreayrımı, çok
partili döneme geçişle birlikte iki partinin üstlendiği roller temelinde siyasi alana
taşınmış ve CHP’nin merkezi temsil ettiği çerçevede DP çevreyi temsil etmiştir.
Sonraki yıllarda da bu durum çok fazla değişmemiş ve DP’nin mirasçısı olduğunu iddia eden sağ partiler çevreyi temsil etmeye devam etmişlerdir. 1950 ve
sonrasında sağ partiler çoğunlukla iktidarda olsa da merkez-çevre tanımı içinde
yer alan toplumsal gruplar çok fazla değişmemiştir. Sayarı’ya göre, 1950-1960
dönemindeki siyasi kutuplaşma, Osmanlı dönemindeki merkez-çevre karşıtlığından devralınmış bir mirastır ve Türkiye’deki tarihi, kültürel ve kurumsal faktörler
CHP-DP temelindeki iki partili yapıyı güçlendirmiştir.50 1960 sonrası ise ideolojik
olarak çok geniş bir alana yayılmış farklı politikalara sahip siyasi partilerin, dolayısıyla siyasi bölünmelerin arttığı bir dönemdir. Bu bölünmelerin yanı sıra, 1961
Anayasası’nın özgürlükçü yapısı ve Soğuk Savaş’ın Amerika ve Sovyet karşıtlığı olarak Türk siyasi hayatına yansıması, 1960’larda ve 1970’lerde Türkiye’de
ideolojik temelli sağ-sol kutuplaşmasının yaşanmasına sebep olmuştur.51 Bu yeni
siyasi kutuplaşma ekseni, merkez-çevre ve dindar-laik tanımlarıyla önemli oranda
örtüşen bir çerçeve çizse de daha görünür ve keskin bir toplumsal çatışma temeli
oluşturmuştur.
Türkiye’de yaşanan ikilikleri dönemsel olarak açıklayan Keyman, 1923’ten bugüne merkez-çevre, 1950’den bugüne sağ-sol, 1980’den bugüne küresel-ulusal-yerel
ve 2000’den bugüne vatandaşlık-kimlik temel eksenlerini toplumsal dönüşümün,
siyasal alanda görülen çatışma alanları olarak yorumlamaktadır.52 Bu noktadan
bakıldığında, merkez-çevre yaklaşımı Cumhuriyet tarihinin ve bugünün siyasi hayatını anlamak adına oldukça etkili olsa da sonraki dönemleri açıklamakta eksik
kalmaktadır. Keyman ile benzer tespitlerde bulunan Sayarı’ya göre, 1970’lerde
sağ-sol ayrımı biçiminde yaşanan kutuplaşma, 1990’larla birlikte laikler ile İslamcılar arasındaki çatışma şeklinde kendini göstermeye başlamıştır.53
Türkiye’deki kutuplaşmanın temel eksenleri üzerine yapılan bir araştırma, Türk
parti sisteminin getirdiği ayrımların iki temel boyutundan birincisini, merkez-çevre ve Batı geleneğindeki sağ-sol ayrımı ile örtüşen laik-İslamcı karşıtlığı, diğerini
ise etnik temeldeki Türk-Kürt karşıtlığı olarak vermektedir.54
Ana kutuplaşma alanlarından bir diğeri olan etnik (Türk-Kürt) kutuplaşma, başlangıçta bir problem olmasa da son dönemlerde belirgin bir çatışma ve kutuplaş50 Sabri Sayarı, “The Changing Party System,”içinde Politics, Parties and Elections in Turkey,ed. Sabri
Sayarı ve Yılmaz Esmer (London:Lynne Reinner Publishing, 2002),11.
51 Sayarı, The Changing Party System, 14.
52 Fuat Keyman, “Türkiye’nin İyi ve Adaletli Yönetimi ve Sosyal Demokrasi,”Toplum ve Demokrasi,
Yıl.2, Sayı:2, (Ocak-Nisan 2008),10.
53 Sayarı, The Changing Party System, 20.
54 Ali Çarkoğlu ve Melvin J. Hinich, “A Spatial Analysis of Turkish Party Preferences,” Electoral Studies, Vol.25, (2006):387.
174
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
ma alanı haline dönüşmüştür. Kürt aşiret ve beyliklerinin Osmanlı’ya katılması
16. yüzyıl başlarında olmuştur. Akgündüz, bu dönemde, fanatik Şiî ideolojisiyle
hareket eden Şah İsmail’in Osmanlı ile rekabete girmesi ve aynı zamanda askerî
bir tehlike oluşturması üzerine 1514’te cereyan eden Çaldıran Savaşı’nda, o dönemde Şiî Safevîlerden çok rahatsız olan Sünnî Kürt ve Türkmen aşiretlerinin
Osmanlı ordusunu desteklemesini, Osmanlı ile Kürt beyleri arasında ciddi bir
yakınlaşmanın doğmasının bir nedeni olduğunu belirtmektedir.55 Daha sonra bu
aşiretler İdris-i Bitlisî’nin çabalarıyla ve kendi istekleriyle Osmanlı Devleti’ne
katılmışlardır. Osmanlıya katılan Kürt aşiret ve beyliklerine otonomi tanınmış ve
İdris Bitlisi’ye bölgeyi idare etmek üzere kazaskerlik rütbesi verilmiştir.56 Akyol’a
göre, kurulan bu düzende Kürtlerin kimlikleri ve feodal yapılarına uygun olarak
idari yapılarının korunması nedeniyle ciddi bir sorun yaşanmamıştır.57 Bu durumu
teyit eden McDowall, Osmanlı’nın son dönemlerine doğru bazı Arap ve Türkmen
aşiretlerinin kültürel anlamda Kürtleştiğini, Türk veya Arap yoğunluklu bölgelere
göç eden Kürt aşiretlerinin ise Kürt kimliklerini kaybettiklerini vurgulamaktadır.58
Modernleşmenin ve milliyetçilik hareketlerinin yaşandığı Tanzimat Dönemi’nde
(19. yüzyıl), Osmanlı Devleti toprak kaybetmeye başlamış ve önlem olarak idare
merkezileştirilmeye ve otonomi verilen bölgeler daha sıkı bir şekilde merkeze
bağlanmaya başlanmıştır. Bunun üzerine birçok yerde isyan hareketleri ortaya
çıkmıştır. Akyol bu dönemde merkezileşmeye tepki gösteren ve ayaklanan liderlerden bazılarının Kürt, bazılarının ise Türkmen olduğunu ve hiçbirisinin milliyetçi saikle isyan etmediğini belirtmektedir.59 Hassanpour da, 19. yüzyılın başlarında
Osmanlı’da görülen Kürt isyanlarının milliyetçi düşüncelere dayanmadığını, idari
değişiklikler nedeniyle ortaya çıkan merkez-çevre çatışmasından kaynaklandığını
ifade etmektedir60
Osmanlı’nın son dönemine kadar Kürtler kendilerini “Müslüman” olarak görmüş;
“Müslümanlık” üst kimliği, aşiret kimliği ise alt kimliği oluşturmuş ve bu nedenle, kimlik bir gerginlik ve çatışma nedeni olmamıştır. Bu hususu teyit eden
Tan, Osmanlı’da milliyetçilik fikirleriyle en geç tanışan kitlenin Kürtler olduğunu ifade etmektedir. Milliyetçilik fikirlerinin geç ortaya çıkışının nedenlerini ise
Osmanlı Devleti’ne katıldıktan sonra Osmanlı yönetiminden memnun olan Kürt
beylerinin dört yüzyıla yakın bir süre mevcut düzenlerini korumuş olmaları, büyük şehirlerde yeterli eğitim alamamaları nedeniyle şehirli bir Kürt orta sınıfının
ortaya çıkmaması, Kürtlerdeki güçlü İslami inanç ve tarikat yapısının ayrılıkçı
fikirlere engel olması olarak saymaktadır.61
55 Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri/ Yavuz Sultan Selim Devri Kanunnameleri (İstanbul: OSAV Yayınları, 1991),204.
56 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1998), 276.
57 Mustafa Akyol, Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek (İstanbul: Doğan Yayınevi, 2006), 34.
58 David McDowall, Modern Kürt Tarihi (Ankara: Doruk Yayınevi, 2004), 9.
59 Akyol, Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek, 39.
60 Amir Hassanpour, Nationalism and Languge In Kurdistan 1918-1985 (San Francisco: Melen Research
University Press, 1992), 57.
61 Altan Tan, Kürt Sorunu (İstanbul: Timaş Yayınları, 2009), 126.
175
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
19. yüzyılın sonunda kültürel anlamda ortaya çıkmaya başlayan etnik fikirler, II.
Meşrutiyet’ten sonra kurulan dernekler ve basın yoluyla yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu dönemde bölgede sınırlı sayıda cereyan eden isyanlar geniş çaplı Kürt
hareketine dönüşmemiş, Kürt kanaat önderleri iktidardaki İttihatçılardan hoşnut
olmamakla birlikte, padişaha ve Osmanlılığa bağlılıklarını sürdürmüşlerdir. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı’nda Kürtlerin Osmanlı ordusunda gönüllü olarak savaşmaları ve hayatlarını vermeleri bunun en önemli göstergelerinden birisidir. Bu durumu teyit eden McDowall Kürtlerin bu dönemde kendi istekleriyle
Osmanlı Hükümeti’nin emirlerine uymalarında Müslüman kimliğinin büyük rolü
olduğunu vurgulamaktadır.62
Kurtuluş Savaşı döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın milliyetçi söylemler yerine
Türk ve Kürtlerin ortak kimliğine vurgu yapmış olması, TBMM’ye Kürt üyelerin
de katılması, Kürtlerin bu mücadelede gönüllü olarak yer almalarını sağlamıştır.
Bruinessen bu durumu “Birçok Kürt, Kemalist harekette gönüllü olarak yer aldı,
çünkü bu, Müslümanların Müslüman olmayanlara karşı savaşıydı.” şeklinde dile
getirmektedir.63
Görüldüğü gibi, 1920’lere kadar Müslüman kimliğinin daha güçlü olması nedeniyle siyasi anlamda kayda değer bir “Kürt sorunu” ortaya çıkmamış, dolayısıyla
etnik anlamda Kürt-Türk kutuplaşması da söz konusu olmamıştır. O dönemde
büyük çaplı bir isyan olan Koçgiri ayaklanması milliyetçi bir söylemle ortaya
çıkmakla birlikte diğer Sünni Kürt aşiretlerce desteklenmemiştir. Dolayısıyla dini
kimlik etnik kimliğin önünde olmaya devam etmiştir.
1925 yılında cereyan eden Şeyh Said isyanı da siyasi anlamda bir Kürt isyanı değildir. Akyol, Şeyh Said isyanının İslami çizgide bir isyan olduğunu vurgulamaktadır.64 Bruinessen’e göre de “Halifeliğin kalkmasıyla birlikte Türk-Kürt kardeşliğinin en önemli sembolü de ortadan kalkmış, Ankara hükümetini din dışı olarak
suçlamak mümkün hale gelmiş, hükümetin aldığı bazı kararlar da bu suçlamayı
destekler nitelikte görülmüş ve bu argüman da İslam’a kuvvetle bağlı olan Kürtler
için diğer herhangi bir argümandan daha etkili olmuştur.”65
Cumhuriyet dönemindeki en önemli kırılma ise bir Kürt isyanı olan Dersim isyanından sonra başlamıştır. Bu olaydan sonra Türkçe konuşma kampanyaları başlatılmış, Türkçe dışındaki diğer diller yok sayılmış ve köy/yer isimleri değiştirilmiştir. Menderes döneminde, zora dayalı bu politika kısmen yumuşatılmış ise de
1960 ihtilalinden sonra tekrar sertleşmiş ve bu uygulamalar etnik bilinçlenmeyi
hızlandırmıştır.66 Ayrıca yeni anayasanın sağladığı özgürlükçü ortam, etnik temeldeki faaliyetlere de ivme kazandırmıştır. Marksist–Leninist strateji çerçevesinde
62 McDowall, Modern Kürt Tarihi, 104-105.
63 Martin Van Bruinessen, Kürdistan Üzerine Yazılar (İstanbul: İletişim Yayınları, 2008), 46.
64 Akyol, Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek, 131.
65 Martin Van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet(İstanbul: İletişim Yayınları,2003). Aktaran: Safiye Dündar,
Kürtler ve Azınlık Tartışmaları: Tarih, Kimlik, İsyanlar, Sosyo Kültürel Yapı, Terör (İstanbul: Doğan
Kitapçılık, 2009), 131.
66 Akyol, Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek, 132-133.
176
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
gelişen sol hareketler PKK’yı doğurmuş67 ve bağımsızlık hedefiyle silahlı çatışma
başlamıştır. Çatışma, gerginliği ve kutuplaşmayı giderek artırmış, mücadelenin
uzun sürmesi ve büyük ölçüde güç kullanma ekseninde yürütülmesi ile çok sayıda
can kaybının yaşanması sebebiyle, etnik kutuplaşma daha belirgin hale gelmiştir.
2009 yılında başlatılan Demokratik Açılım ve 2012 yılında başlatılan Çözüm Süreci ile çatışmalar ciddi derecede azalmış ise de tanınan haklara ve artan özgürlüklere rağmen etnik kutuplaşmanın önemli derecede devam ettiği görülmektedir.68-69
Kalaycıoğlu parti seçmenlerinin, kültürel kimlikleri sonucunda ortaya çıkan bölünmeyle etnik olarak yükselen Türk-Kürt ayrımından ve Alevi-laik blok ile Sünni-gelenekçi bloktan bahsetmektedir70 ki bu ayrım tartışmayı Türkiye’de üçüncü
kutuplaşma alanı olan mezhepsel (Alevi-Sünni) kutuplaşmaya kaydırmaktadır.
Anadolu’da Alevi-Sünni kutuplaşmasının izleri Selçuklular dönemine kadar
uzanmaktadır. 13. yüzyılda Selçuklular zamanında cereyan eden “Baba İshak” ve
Osmanlıların ilk dönemlerinde yaşanan Samavnalı Şeyh Bedrettin isyanları buna
örnek olarak verilebilir.71 Daha sonra16. yüzyılda Şah İsmail ile Osmanlı Devleti arasında rekabetin yaşandığı dönemde Alevi-Sünni gerginliği ve kutuplaşması
artmıştır. Bu rekabet döneminde kendisi Şii olan Şah İsmail, yüzyıllardan beri
Anadolu’da yaşayan Alevileri gönderdiği halifeleri vasıtasıyla kendi camiasına
dâhil etmeye çalışmış ve özellikle Sivas, Tokat, Amasya ve Çorum bölgelerinde etkili olmaya başlamıştır. Benzer kapsamdaki çalışmalar Antalya ve Rumeli
bölgelerinde de devam etmiştir. Bu dönemde Şahkulu ve Turhallı Celal isyanları
meydana gelmiştir. Şah İsmail ile yaptığı Çaldıran Savaşı öncesinde ordunun gerisinde meydana gelebilecek ayaklanmaya karşı geri bölgesini emniyete almak
isteyen Yavuz Sultan Selim, güç kullanarak o bölgedeki Alevilere karşı etkisizleştirme yoluna gitmiştir.72
Gölbaşı ve Mazlum’a göre bu dönemde, Osmanlı Devleti kurumsallaşarak devlet
olma sürecini yaşarken, yarı göçebe Türkmen topluluklarla uyuşmazlıklar yaşanmaya başlamıştır. Çünkü Devlet’in amacı insanları yerleşik hayata geçirmek ve
vergi ve asker toplamakken, göçebe Türk gruplar, kendi ekonomik ve toplumsal
faaliyetlerini kısıtlanmadan yerine getirmek istemişlerdir. Devlet’in bu grupla
yaşadığı çatışmayı iyi değerlendiren Şah İsmail, Osmanlı tarafından dışlandığını
düşünen bu Türkmen Alevileri kendine tarafına çekmiştir.73 Bu durum, hem Alevi
67 Orhan Türkdoğan, Etnik Sosyoloji(İstanbul: Timaş Yayınları, 2006), 130.
68 Bkz., Salih Akyürek, “Kürtler ve Zazalar ne Düşünüyor? Ortak Değer ve Sembollere Bakış,” Bilge
Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM) raporu, Rapor No:26, (Ocak 2011). Erişim: 4
Ağustos 2014. http://www.bilgesam.org/Images/Dokumanlar/0-91-2014040810rapor26.pdf
69 Bkz., “Güneydoğu Sorununun Sosyolojik Analizi: Teknik Rapor,”Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM) raporu,(Ağustos 2009):55. Erişim: 4 Ağustos 2014. http://www.bilgesam.org/
incele/707/-guneydogu-sorununun-sosyolojik-analizi/#.VAgvE6OFHpc
70 Ersin Kalaycıoğlu, “The Shaping of Party Preferences in Turkey: Coping with the Post-Cold War Era,”
New Perspectives on Turkey, Vol. 20, (Spring 1999):50.
71 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II. Cilt (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1998), 344.
72 A.g.e., 253-345.
73 Haydar Gölbaşı ve Ahmet Mazlum, “Çatışma Odağında Alevi-Sünni İlişkileri ve Öteki Algısı,” Ulus177
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
kesimin içine daha fazla kapanmasına ve kapalı bir toplum haline gelmesine
neden olmuş hem de içten içe Sünni kesime karşı yargıların korunması ve sürdürülmesini sağlamıştır.
Çaldıran Savaşı’ndan sonra Kanuni Sultan Süleyman zamanında da Safevilerin
Anadolu Alevileriyle irtibatları devam etmiş ve Osmanlı ordusunun seferde olduğu dönemlerde çeşitli isyanlar meydana gelmiştir. Bozok’ta (Yozgat), Şeyh
Celâl önderliğinde; topraksız köylüler, ağır vergilerden ezilenler, toprakları
elinden alınmış eski sipahiler, sekbanlar, yerel idarecilerin baskı ve adaletsiz
yönetiminden şikâyetçi olan kitleler 1519 yılında Osmanlı yönetimine başkaldırmışlardır. Daha sonra birçok yörede benzer nedenlerle isyanlar çıkmıştır. 16.
ve 17. yüzyıllarda, Osmanlı yönetimindeki Anadolu’da toplumsal ve ekonomik
yapının bozulmasından kaynaklanan ayaklanmaların tümü Celali isyanları olarak adlandırılmıştır. Karayazıcı, Deli Hasan, Tavil Ahmed, Canboladoğlu ve
Kalenderoğlu isyanları bu kapsamda belirtilebilir.74 Bu dönemde meydana gelen
bu isyanlara sadece çiftçiler ve işsizler destek vermemiş, Alevi olan halk kesimleri de destek vermiştir. Kanlı bir şekilde bastırılan bu isyanlar Alevi halkın
bilinçaltındaki izleri derinleştirmiştir.
Aleviler ve Bektaşiler Osmanlı döneminde yönetimde etkinliklerini artırma
çabaları içerisinde özellikle devlet üzerinde çok etkili olan yeniçeri ocağında
önemli bir etki düzeyine ulaşmışlardır. Ancak yeniçeri ocağının, son dönemlerinde esas görevinden uzaklaşarak gücünü kaybetmesi ve çıkarları peşinden
koşan bir siyasi güç haline gelmesi bu ocağın 1826 yılında kapatılmasıyla sonuçlanmıştır. Bektaşilik ile yeniçeri ocağı arasındaki yakınlık ve işbirliğinden
dolayı ocağın kapatılmasından bir müddet sonra Bektaşi tarikatı da yasaklanarak halk içerisinde aleyhte propaganda yapmaları önlenmeye çalışılmıştır.75
Bu dönemde yaşanan çalkantılar ve ocağın kapatılması Alevi-Bektaşi toplumu
üzerinde olumsuz etkiler bırakmış kutuplaşmayı sürdüren bir etken olmuştur.
Uzun yıllar siyasal ve dinsel gerekçelerle devam eden bu mücadele; çatışmayı
ortaya çıkaran dışlama, ötekileştirme ve olumsuz değerler ve nitelikler atfetme gibi durumlar iki grup arasındaki çatışmayı yüzyıllar sonrasına taşımıştır.76
Gölbaşı’na göre, Osmanlı döneminde yaşanan bu gerginliklerden sonra Aleviler, yeni kurulan cumhuriyeti ve onun laik yapısını benimsemiş; eğitim birliği
yasası, yeni alfabenin kabulü, şeyhülislamlık ve halifelik kurumunun kaldırılması ve kadın erkek eşitliğine yönelik düzenlemeler gibi gelişmeler onları hoşnut etmiştir. Ancak devletin yerel etnik, dini ve mezhepsel unsurların dışarıda
bırakılmasına dayanan ulusal kimlik yaratma çabası, Alevileri yeniden kutuplara doğru itmiştir. 1960’larda Demokrat Parti’nin dini ön plana çıkarıp, Sünni
lararası İnsan Bilimleri Dergisi, Cilt 7, Sayı:2 (2010):332-333. Erişim: 5 Ağustos 2014. http://www.jhumansciences.com/ojs/index.php/IJHS/article/viewFile/1212/586
74 Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, 99-113.
75 Enver Ziya Karal,1999, Osmanlı Tarihi V. Cilt, 150.
76 Haydar Gölbaşı, “Modernleşmeyi Engelleyen Arkaik Bir Çatışma Sorunu: Alevi-Sünni Çatışmasının
Arka Planı,” C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 9, Sayı:1 (2008):59.
178
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
geleneği benimsemesi de Alevilere geçmişteki statülerini yeniden hatırlatmış ve
Sünni-Alevi gerginliğini canlı tutmuştur.77
Daha sonraki dönemde de tepkisel yapıda olan Alevilerin ortaya çıkan fırsatlarda
muhalif rol üstlenmeleri ve isyan etmeleri, buna karşılık devlet refleksi olarak
soruna büyük ölçüde güçle müdahale edilmesi Alevi kesimde ciddi travmalar
meydana getirmiş ve uzun yıllar boyunca açılan yaraların derinleşmesine neden
olmuştur. Bu kapsamda yakın dönemde cereyan eden Koçgiri ve Dersim ayaklanmaları örnek olarak verilebilir. 1960 sonrası dönemde ise Alevi gençlerin sol harekette yer almaları, daha sonra cereyan eden Kahraman Maraş ve Çorum olayları
Alevilerdeki kutuplaşmaya hizmet eden etkiler bırakmıştır.
Gölbaşı, 1970’lerden itibaren yaşanan kırdan kente ve başta Almanya olmak üzere farklı ülkelere yapılan göçlerin, Alevilerin de ülkenin ekonomik yapısında yer
almaya başlamasına bu nedenle de Alevi-Sünni çatışmasının tırmanmasına yol
açtığını; çünkü şehirlere göç etmeye başlayan Alevi toplulukların da yerel ticaret
içinde etkili olmaya ve Sünni ticaret erbabı ile yarışmaya başladığını belirtmektedir. Bu ekonomik yarış dönemin sağ-sol çatışma zemininden de etkilenerek,
özelikle büyük şehirlerde Alevi-Sünni çatışmasını ciddi bir düzeye taşımıştır.78
Kutuplaşmanın nedenlerine eğilen Ergil, yaptığı açıklamada Alevi-Sünni kutuplaşması hakkında önemli ipuçları sunmaktadır. Ergil, Türkiye’nin yaşadığı siyasi
problemlerin en önemli sebebini millet kavramından milliyet kavramına geçişte
bulmakta ve farklı etnisite ve kültürlerin birliğini sağlamak yerine onları tek bir
kimlik altında toplama çabası içinde milletin; yalnızca Türklük, Müslümanlık,
Sünnilik ve Hanefilik değerleri ile tanımlanmasınınyanlışlığına işaret etmektedir.79 Ulus devletleştirme sürecinde oluşturulmaya çalışılan bu tektipleştirme hareketinin 1970’lerde etnik ve mezhepsel bazı hareketlenmeler ile çökmeye başladığını ifade eden Bruinessen’e göre laikleşme hareketi, Alevilere zamanla eşit
haklar sağlamış ancak Sünnilerin onlara yönelik önyargılarını ortadan kaldırmamış ve 1970’lerde başlayan siyasi kutuplaşma durumu daha da kötüleştirmiştir.
Dönemin aşırı solu Alevilerin geçmişteki isyanlarını bir nevi ön-komünist hareket olarak algılayarak Alevileri kendi müttefiki olarak kabul ederken; aşırı sağ
muhafazakâr grup, Sünnileri kendi tarafına çekmeye çalışmış ve Alevilere yönelik yaklaşımını sertleştirmiştir vetüm bu gelişmeler, ulusdevlet kimliğinin dışında
kalan kimliklerin var olduğunu ve sınıfsız, etnik ve dinsel açıdan tektip olan bir
millet idealinden uzaklaşıldığını göstermiştir.80
Çamuroğlu’na göre, 1970’lerde Aleviler sosyalizm çatısı altında ideolojik olarak kendilerini tanımlamışken; Alevilik dini bir kimlik olmaktan uzaklaşmış ve
1980’lerin sonlarına doğru yaşanan üç temel siyasi kırılmayla Alevilik, Aleviler
tarafından yeniden keşfedilmiştir. Bu kırılmalardan ilki, 1980’lerin sonunda sos77 Gölbaşı, Modernleşmeyi Engelleyen Arkaik Bir Çatışma Sorunu, 50-51.
78 A.g.e., 52.
79 Doğu Ergil, “Aspects of the Kurdish Problem in Turkey,” içinde Turkey Since 1970, ed. Debbie Lovatt
(NY: Palgrave Publishers, 2001),167.
80 Martin Van Bruinessen, Kürtlük, Türklük, Alevilik-Etnik ve Dinsel Kimlik Mücadeleleri, çev.Hakan
Yurdakul (İstanbul:İletisim Yayınları, 8. Baskı, 2009),119-121.
179
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
yalist bloğun dağılmasıyla Aleviliğin bir ideolojik kimlik olarak benimsenmesi
ve sosyalizme göre daha adil, eşitlikçi ve özgürlükçü görülmeye başlanmasıdır.
İkinci ve en önemli kırılma, Türkiye’de siyasal İslam’ın yükselişe geçmesi nedeniyle, Aleviliğin dini bir kimlik olarak Sünniler tarafından sorgulanmasındançekinilmesi ve Alevilerin gittikçe siyasi bir birlik içerisine girmesidir. Son gelişme ise,
Alevilerin bir kısmının Kürt olması nedeniyle Kürt meselesi temelinde yaşanan
gerilimin direkt olarak kendilerini de etkileyeceğinin farkına varmalarıdır. Bu durumun bir sonucu olarak Aleviliğin çeşitli tanımlamaları ortaya çıkmış; Aleviler
Sünnilerle karşı karşıya geldiklerinde Aleviliği laik-politik bir çizgide tanımlarken, Kürt milliyetçiliği ile karşılaştıklarında dini bir kimlik olarak Alevilik vurgusunu ön plana çıkartmışlardır.81
Bu açıklamalara göre Alevi-Sünni kutuplaşmasını bir anlamda dindar-laik kutuplaşma ekseninin içerisinden düşünmenin önemi de ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de
1980’lerde ulus-devlet anlayışının etkisini yitirmeye başlaması, İslami hareketlere
kendi özerk sosyal, siyasal ve kültürel alanlarını oluşturma imkanı sağlamıştır.82
Bunun sonucunda, Alevi-Sünni kutuplaşmasının yeni kurulan bu özerk alanlardan
beslendiği söylenebilir. Ayrıca belirtmek gerekir ki bu kutuplaşma ekseni geçmişteki pek çok olaydan ve önyargılardan beslenmekle birlikte, yakın dönemde
yaşanan bazı travmatik olaylar (Çorum, Kahramanmaraş ve Sivas olayları gibi)
bu eksendeki çatışmaları daha görünür kılmıştır.
Türkiye’de değerler sistemi ve yargılar bakımından homojen bir Alevi kitlesinden
söz etmek mümkün değildir. Geniş bir yelpazede yer alan bu farklılıklar Kürt/
Zaza Aleviler ve Türkmen Aleviler arasında farklılaşma göstermektedir. Yapılan
çalışmalar, Türkmen Alevilerin ortak değerler ve ülkede beraber yaşama konusunda Kürt/Zaza Alevilere göre çok daha yüksek bir kabul oranına sahip olduğunu ortaya koymaktadır.83 Benzer bir farklılaşma Kürt/Zaza olan Alevi ve Sünniler
arasında da gözlenmektedir. Kürt/Zazalar içinde Alevilerin Sünnilere göre ayrımcılık algısının çok daha yüksek, aidiyet duyguları ve beraber yaşama isteklerinin
ise çok daha düşük olması,84 tarihsel bağlamı ile birlikte üzerinde düşünülmesi
gereken bir konudur.
Kısacası, Türkiye’de Alevi-Sünni çatışması yukarıda açıklandığı gibi, tarihsel
süreçlerin bir sonucudur ve din ekseninin yanı sıra, son yıllarda ortaya çıkan
toplumsal, ekonomik ve küresel boyuttaki gelişmelerden de etkilenmiştir. Bu
bağlamda, bu kutuplaşmanın siyasi, ekonomik ve kültürel nedenlere dayandığı
söylenebilir.85 Son dönemlerde Alevilerin taleplerinin karşılanması yönünde yü81 Reha Çamuroğlu, “Alevi Revivalism in Turkey,” içinde Alevi Identity Cultural Religious and Social
Perpectives, ed. Tord Olsson, Elisabeth Özdalga ve Catharina Raudvere (London: Swedish Research
Institute, 1998),93-95.
82 H. Yavuz, Modernleşen Müslümanlar Nurcular Nakşiler Milli Görüş ve AK Parti, çev. A. Yıldız
(İstanbul:Kitap Yayınevi,2005),16.
83 Bkz., Salih Akyürek, “Kürtler ve Zazalar ne Düşünüyor? Ortak Değer ve Sembollere Bakış,” Bilge
Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM) raporu, Rapor No:26, (Ocak 2011). Erişim: 4
Ağustos 2014. http://www.bilgesam.org/Images/Dokumanlar/0-91-2014040810rapor26.pdf
84 Bkz., Güneydoğu Sorununun Sosyolojik Analizi: Teknik Rapor,Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar
Merkezi (BİLGESAM) Raporu, (Ağustos 2009): 55. Erişim: 4 Ağustos 2014. http://www.bilgesam.org/
incele/707/-guneydogu-sorununun-sosyolojik-analizi/#.VAgvE6OFHpc
85 Gölbaşı, Alevi-Sünni Çatışmasının Arka Planı,59.
180
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
rütülen çabalar, Aleviliğin yeknesak (homojen) bir yapıda olmaması, taleplerde
grupların uzlaşamamaları nedeniyle gecikmelere neden olmuş ise de hem bu tür
diyaloglar ve demokratik ortamın gelişmesi hem de son dönemde nisbeten kapalı
bir yapıda olan Alevilerin topluma daha açık bir yapıya geçmeleri, Aleviliğe karşı
Sünni kitlelerdeki önyargıların azalmasına ve kutuplaşmayı azaltıcı daha olumlu
bir havanın ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Yukarıda siyasi, etnik ve mezhepsel kutuplaşmayı açıklamak adına yapılan tüm
tanımlamalar geçerli olmakla birlikte, merkez-çevre, sağ-sol ayrımı, etnik ve mezhepsel temelli kutuplaşmalar doğrusal olarak birinin bitip bir diğerinin başladığı
kutuplaşma boyutları olarak yorumlanmamalıdır. Bir başka deyişle, etnik ve mezhepsel kimliklere dayalı kutuplaşmalar da merkez-çevre ya da sağ-sol ayrışmasının içerisinde tarihsel olarak yer almış olabilir.Ancak, küreselleşmeyle birlikte
artan ilişkisellik ve farkındalık, konjonktürel olarak bu kimlikleri ön plana çıkartmış ve kutuplaşmanın günümüzdeki temel eksenlerinden birisi haline getirmiştir.
2. YÖNTEM VE ÖRNEKLEM
Türkiye’deki etnik, dini/mezhepsel ve siyasi kutuplaşmayı ölçmek üzere
Bogardus’un ilk defa 1925 yılında uyguladığı “Sosyal Mesafe Ölçeği”nden hareketle farklı kimlikler arasındaki sosyal mesafeyi ölçecek üç soru hazırlanmıştır
(1. Bir ..... ile evlilik yolu ile akraba olmayı problem olarak görürüm. 2. Bir .....
ile aynı apartmanda kapı komşusu olmayı problem olarak görürüm. 3. Bir ..... ile
Türkiye’de birlikte yaşamayı problem olarak görürüm.). Bu üç soru, Bogardus’un
7’li sosyal mesafe ölçeğinde sırasıyla 1, 3 ve 5 numaralı soru şıklarına denk gelmektedir.86 Her üç soru, sekiz farklı kimlik (Türk, Kürt, Alevi, Sünni, AKP seçmeni, CHP seçmeni, MHP seçmeni, BDP/HDP seçmeni) için ayrı ayrı yazılmış ve
oluşturulan bu 18 soru evet/hayır cevap seçeneği ile uygulanmıştır.
Sorular Bogardus ölçeğinden farklı olarak negatif ifadelerle yazılmış ve tek seçmeli bir soru yerine her bir şık ayrı bir soru olarak uygulanmıştır. Uygulama sonrası, sosyal mesafesi sorgulanan her bir kimliğe ait üç değişken tek bir değişkende
birleştirilerek kişilerin o kimliğe yönelik sosyal mesafepuanı elde edilmiştir. Sosyal mesafe puanının hesaplanmasında birinci soruya verilen “evet” cevabı için
“1”, ikinci soruya verilen “evet” cevabı için “3” ve üçüncü soruya verilen evet
cevabı için “5” değeri atanmıştır. Soru değerleri Bogardus ölçeğindeki soru değerleriyle örtüşecek ve soru ifadelerinin ağırlığını karşılayacak şekilde verilmiştir.
Her üç soruya da hayır cevabı veren kişilere “0” mesafe puanı atanmıştır. Ayrıca, üçüncü soruya evet diyen kişinin ilk iki soruya da evet demesi, ikinci soruya
evet diyen kişinin de birinci soruya evet demesi gerekliliğinden hareket edilerek
kişilere sadece aldığı en yüksek sorunun değer ataması yapılmıştır. Bu dönüşüm
işlemi sonucunda, ankete katılan her bir kişi için 0-5 aralığında sosyal mesafe
puanı oluşturulmuştur.
Uzman görüşlerinin alınması ve 30 kişilik bir pilot uygulamayı müteakip anket
formuna son şekli verilerek uygulama aşamasına geçilmiştir. Kanaatleri daha çok
belirleyen ve toplumu yönlendiren öğrenim düzeyi yüksek kişiler araştırma için
hedef kitle olarak belirlenmiş ve bu noktadan hareketle, ekonomik sınırlılıklar ve
86 Bogardus, Social Distance in the City,41. (1.To admit to close kinship by marriage; 3. To have as
neighbors on the same street; 5. To admit as citizens of one’s country)
181
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
zaman sınırlılıkları da dikkate alınarak, internet kullanan ve bir e-posta adresi bulunan kişiler araştırma evreni olarak belirlenmiştir. Bu nedenle bu çalışma büyük
ölçüde eğitimli bir kitlenin kutuplaşma bağlamındaki algılarını ve düşüncelerini
yansıtmaktadır. Ancak, toplumsal kutuplaşmada ve toplumsal olayların yönlendirilmesinde eğitimli olan kitlenin çarpan etkisinin olduğu dikkate alındığında,
çalışma her ne kadar eğitimli kitleyi kapsıyor olsa da toplumsal kutuplaşmaya
büyük çapta ışık tuttuğu düşünülmektedir. Hazırlanan anket, internet tabanlı anket uygulaması yapan bir şirket tarafından yaklaşık bir milyon adres içinden 180
bin kişiye anket linkinin e-posta yoluyla gönderilmesi yöntemi ile uygulanmıştır.
72 soruluk anket formu tüm illerden katılım sağlanarak Mayıs 2014 ayı sonunda
uygulanmaya başlanmış ve Haziran 2014 ayının ilk yarısında 5039 kişiye ulaşılmasıyla sonlandırılmıştır.
Analizler, anket cevaplarında farklı sorular arasında önemli çelişkiler tespit edilen
130 kişi ile anketi başlangıç düzeyinde terk eden 119 kişi elimine edilerek rassal
eliminasyon yöntemi ile uygulanan kotalama (etnisite ve oy verilen siyasi parti
temelinde) neticesinde Türkiye profiline daha yakın bir örneklem oluşturularak,
3612 kişi üzerinden gerçekleştirilmiştir. Yapılan kotalama ile 3612 kişilik örneklem yaş, etnisite ve oy verilen siyasi parti temelinde Türkiye örneklemine oldukça
yakın bir profil oluşturulmakla birlikte; çalışmanın interneti ve sosyal medyayı
aktif olarak kullanan bir kitle üzerinde yapılmış olması nedeniyle, örneklemin
öğrenim düzeyi Türkiye profilinin oldukça üzerindedir.
Anket formlarından elde edilen veriler SPSS (PASW 18.0) programı marifetiyle
analiz edilmiştir. Çalışmada her bir dini ve siyasi kimliğin kabulü evet-hayır şeklinde ikili olarak alındığı ve ayrı birer değişkene dönüştürüldüğü için tablolardaki
analizlerde (tek yönlü varyans analizlerinde) o kimliği kabul edenlerle etmeyenler
arasındaki farklılaşma ortaya konulmuştur.
Örneklemin temel yapısını ortaya koyan dağılımlar Tablo-1’de verilmiştir:
Tablo-1: Örneklemin Temel Yapısı87_ 88
30 Mart Yerel Seçimlerinde Oy Verilen Siyasi
Parti
Sıklık
Yüzde
AKP
1369
45,1
CHP
863
28,4
MHP
545
17,9
BDP
95
3,1
Diğer
166
5,5
Total
3038
100,0
Oy / geçerli oy kullanmadım
574
Toplam
3612
87 Dini ve siyasi kimlikler birden fazla soru içerisinde çoktan seçmeli olarak alınması ve bireylerin birden
fazla kimlikle kendisini tanımlaması sebebiyle toplam değer %100’ün üzerindedir.
88 Sosyalist/Marksist/Komünist grubu müteakip tablolarda, tablo boyutları göz önüne alınarak Sosyalist/
Marksist şeklinde kısaltılarak kullanılmıştır.
182
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Etnik Köken
Sıklık
Yüzde
Türk
2802
77,6
Kürt
328
9,1
Arap
76
2,1
Çerkes
79
2,2
Diğer
327
9,1
Toplam
3612
100,0
Yaş
Sıklık
Yüzde
18-29 yaş
1169
32,4
60,0
30-49 yaş
2166
50 yaş ve üzeri
277
7,7
Toplam
3612
100,0
Hane aylık toplam gelir
Sıklık
Yüzde
2000 TL ve altı
859
23,8
41,6
2001-4000 TL
1501
4001 TL ve üzeri
1252
34,7
Toplam
3612
100,0
Öğrenim Durumu
Sıklık
Yüzde
İlköğretim veya daha düşük
117
3,2
16,7
Lise mezunu
603
Üniversite mezunu
2892
80,1
Toplam
3612
100,0
Dini ve Siyasi Kimlikleri Kabul Sayısı ve
Oranları
Sıklık
Yüzde
Sağcı
1220
33,8
Solcu
392
10,9
Sosyal Demokrat
784
21,7
Sosyalist/Marksist/Komünist
170
4,7
Atatürkçü/Kemalist
950
26,3
Ulusalcı
525
14,5
Laik
906
25,1
Sünni
1887
52,2
Alevi
161
4,5
Sadece Müslüman
1788
49,5
Dindar Muhafazakâr
476
13,2
Şeriatçı
146
4,0
Müslüman olmayan (başka din)
38
1,1
İnançsız
118
3,3
183
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
3. BULGULAR
Türkiye’deki farklı etnik ve dini kimlikler ile siyasi parti seçmenlerine kendi grubu/kimliği dışında olanların sosyal mesafesi incelendiğinde (Tablo-2); kişilerin
oy verdikleri parti dışındaki diğer siyasi parti seçmenlerine yönelik sosyal mesafesinin etnik ve mezhepsel temelde ortaya çıkan mesafeden genel olarak çok
daha yüksek olduğu görülmektedir. Grup/kimlik özeline inildiğinde; BDP/HDP
seçmenine yönelik bu partiden olmayanların sosyal mesafesi (M=2,14) ile AKP’li
olmayanların AKP seçmenine yönelik sosyal mesafesi (M=1,39), ülkede Kürt olmayanların Kürtlere (M=0,82) ve Alevi olmayanların Alevilere sosyal mesafesinden (M=0,54) çok daha yüksektir.
Tablo-2: Kişilerin Farklı Kimliklere Yönelik Sosyal Mesafesi89
Etnik Kimlikler
N
Ort. (M)
Std.Sp.
Kürtlere yönelik sosyal mesafe
2812
0,82
1,63
Türklere yönelik sosyal mesafe
534
0,11
0,62
Alevilere yönelik sosyal mesafe
2796
0,54
1,15
Sünnilere yönelik sosyal mesafe
971
0,21
0,90
BDP/HDP seçmenine yönelik sosyal mesafe
2950
2,14
2,30
AKP seçmenine yönelik sosyal mesafe
1934
1,39
2,13
CHP seçmenine yönelik sosyal mesafe
2280
0,46
1,31
MHP seçmenine yönelik sosyal mesafe
2548
0,29
1,05
Mezhepsel Kimlikler
Siyasi Parti Seçmenleri
Çalışmada esas alınan etnik, dini ve siyasi kimliklerin kendi içindeki farklılaşmasında da çarpıcı bulgular ortaya çıkmaktadır. Araştırma bulguları, Kürt olmayanların Kürtlere yönelik sosyal mesafesinin (M=0,82) Türk olmayanların Türklere
yönelik sosyal mesafesinden (M=0,11) çok daha yüksek olduğunu göstermektedir.
Benzer şekilde, Alevi olmayanların Alevilere yönelik sosyal mesafesi (M=0,54)
Sünni olmayanların Sünnilere yönelik sosyal mesafesinden (M=0,21) çok daha
yüksektir. CHP’li olmayanların CHP’lilere sosyal mesafesi (M=0,46) ile Alevi
olmayanların Alevilere yönelik sosyal mesafe (M=0,54) düzeyi yakın değerlerde
olmakla birlikte her iki sosyal mesafenin de Kürtlere yönelik sosyal mesafeden
daha düşük olduğu görülmektedir. Siyasi parti seçmenleri içinde en yüksek sosyal
mesafe düzeyi BDP/HDP seçmenine dönük mesafe (M=2,14) iken en düşük sosyal mesafe MHP seçmenine yönelik mesafedir (M=0,29). BDP/HDP seçmeninin,
çalışmada ölçülen kimlikler içinde en yüksek tepkisellik beslenen grup olması
ve 5 puan üzerinden değerlendirilen sosyal mesafenin 2,14 ortalama ile görece
yüksek ve kabul edilebilir sınırın üzerindedir. Bu sosyal mesafe düzeyi, 2012
89 Bu tabloda verilen üç grup (etnik, dini, siyasi parti seçmeni) içindeki her bir kimliğe yönelik sosyal
mesafenin ayrı değişkenler olarak oluşturulması ve kişilerin kendi kimliklerini değerlendirmemesi nedeniyle, her bir grup içindeki kimliklere dönük tabloda verilen sosyal mesafe ortalamalarının farklılaşması
analiz edilememiş ve ortalama değerlerinin okunması ile yetinilmiştir.
184
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
yılından itibaren yürütülen Çözüm Süreci’ne ve terör eylemlerinin geçmişe göre
önemli bir azalış göstermiş olmasına rağmen düşündürücüdür.
Yukarıda ortalama değerleri karşılaştırmalı olarak verilen sekiz ana kimliğe ait
sosyal mesafe puanlarının siyasi ve dini kimliklere göre farklılaşma değerleri aşağıdaki bölümlerde ayrıntılı olarak incelenmiştir.
3.1. Etnik ve Dini Temeldeki Sosyal Mesafe ve Farklılaşması
Kürt olmayanların Kürtlere yönelik sosyal mesafesi siyasi kimlikler temelinde analiz edildiğinde (Tablo-3), Kürtlere yönelik en yüksek sosyal mesafenin
kendisini “ulusalcı” olarak tanımlayan grupta olduğu ve kendisini bu kimlikle
tanımlayanların sosyal mesafesinin (M=1,14) diğer kişilere göre (M=0,76) daha
yüksek olduğu (F=20,331 p<0,01) görülmektedir. Bu bulguya benzer şekilde,
aşağıdaki tablo değerlerinden de görüleceği üzere, kendisini Atatürkçü/Kemalist
ve sağcı olarak tanımlayanlarda, kendisini bu kimliklerle tanımlamayanlara göre
Kürtlere yönelik sosyal mesafe daha yüksektir. Kendisini Sosyal Demokrat veya
Sosyalist/Marksist/Komünist olarak tanımlayanların Kürtlere yönelik sosyal mesafesi, kendisini bu kimliklerle tanımlamayanlara göre anlamlı olarak farklılaşmamaktadır.
Tablo-3: Kürt Olmayanların Kürtlere Yönelik Sosyal Mesafesi90 _ 91
Siyasi Kimlikler
Dini Kimlikler
Kimlikler
Mesafe
Puanı Ort.
F Değeri
Anlam.
Kimlikler
(p)
Mesafe
Puanı Ort.
F Değeri
Anlam.
(p)
Ulusalcı
1,14(0,76)
20,331
0,000
İnançsız
0,83(0,82)
0,009
0,925
Atatürkçü/
Kemalist
1,11(0,70)
36,229
0,000
Sünni
0,80(0,84)
0,466
0,495
Sağcı
0,91(0,76)
5,343
0,021
Dindar
Muhafazakâr
0,68(0,84)
2,739
0,098
Sosyal
Demokrat
0,80(0,82)
0,116
0,734
0,43(0,83)
6,469
0,011
Sosyalist/
Marksist
0,64(0,82)
1,570
0,210
Alevi
0,77(0,82)
0,104
0,747
Müslüman
Olmayan
0,67(0,82)
0,256
0,613
Şeriatçı
Not: Siyasi ve dini kimliği kabul edenlerle etmeyenler arasındaki farklılaşma tek yönlü varyans analizi
yöntemi ile (One-Way Anova) analiz edilmiştir.
Kürt olmayanların Kürtlere yönelik sosyal mesafesi dini kimlikler temelinde analiz edildiğinde ise, çalışmada dikkate alınan dini temeldeki dört ana kimlik (Sün90 Çalışmada kendisini “Ulusalcı” kimliği ile tanımlayanların %81’i “Atatürkçü/Kemalist” kimliğini de
kabul etmekte ancak, “Atatürkçü/Kemalist” kimliğini kabul edenlerin sadece %42’si “Ulusalcı” kimliğini
kabul etmektedir. Bu bulgulara dayalı olarak, kapsadığı grupların kısmi örtüşme düzeyi yetersiz görülerek, iki kimlik bu ve müteakip tablolarda ayrı olarak verilmiştir.
91 Her bir kimlik grubunun dışında kalan kişilerin sosyal mesafe puanı ortalaması parantez içinde verilmiştir.
185
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
ni, Alevi, Müslüman olmayan, inançsız) ile kendisini tanımlayanların, Kürtlere
yönelik sosyal mesafesinin bu kimliklerle kendisini tanımlamayanlara göre anlamlı olarak farklılaşmadığı görülmektedir. Ancak dini alt kimlikler temelinde
yapılan analiz, kendisini Şeriatçı olarak tanımlayanların Kürtlere yönelik sosyal
mesafesinin (M=0,43) kendisini bu kimlikle tanımlamayanlara göre (M=0,83)
çok daha düşük olduğunu göstermektedir (F=6,469; p=0.011)
Tablo-4’te sunulan veriler ışığında Türk olmayanların Türklere yönelik sosyal
mesafesinin dini ve siyasi kimliklere göre farklılaşması analiz edildiğinde; çalışmada dikkate alınan tüm kimliklerde Türklere yönelik sosyal mesafenin oldukça
düşük düzeyde olduğu ve bu mesafenin dini ve siyasi kimlikler temelinde anlamlı
olarak farklılaşmadığı görülmektedir.
Tablo-4: Türk Olmayanların Türklere Yönelik Sosyal Mesafesi92
Siyasi Kimlikler
Dini Kimlikler
Kimlikler
Mesafe
Puanı Ort.
F Değeri
Anlam.
(p)
Kimlikler
Mesafe
Puanı Ort.
F Değeri
Anlam.
(p)
Sosyal
Demokrat
0,14(0,10)
0,565
0,453
Sünni
0,13(0,09)
0,483
0,495
Sağcı
0,11(0,11)
0,002
0,963
Dindar
Muhafazakâr
0,16(0,10)
0,592
0,442
Atatürkçü/Kemalist
0,03(0,12)
1,610
0,205
0,13(0,11)
0,024
0,877
Sosyalist/
Marksist
0,02(0,12)
1,029
0,311
Alevi
0,02(0,12)
1,205
0,273
Ulusalcı
0,02(0,12)
1,277
0,259
Müslüman
Olmayan
0,00(0,11)
0,443
0,506
İnançsız
0,00(0,12)
1,156
0,283
Şeriatçı
Not: Siyasi ve dini kimliği kabul edenlerle etmeyenler arasındaki farklılaşma tek yönlü varyans analizi
yöntemi ile (One-Way Anova) analiz edilmiştir.
Alevi olmayanların Alevilere sosyal mesafesi 0,54 olarak bulgulanmıştır (Tablo-2). Alevilere yönelik sosyal mesafe siyasi kimlikler temelinde analiz edildiğinde, en yüksek sosyal mesafenin kendisini “sağcı” olarak tanımlayan grupta olduğu ve kendisini bu kimlikle tanımlayanların sosyal mesafesinin (M=0,83) diğer
kişilere göre (M=0,39) daha yüksek olduğu (F=97,530; p=0,000) görülmektedir.
Bunun yanında kendisini Sosyalist/Marksist/Komünist olarak tanımlayanlarda
Alevilere yönelik sosyal mesafe en düşük (M=0,18) düzeydedir. Kendisini sağcı
dışındaki diğer dört siyasi kimlikten (Ulusalcı, Sosyal Demokrat, Atatürkçü/Kemalist, Sosyalist/Marksist/Komünist) birisi ile tanımlayanlarda Alevilere yönelik sosyal mesafe,kendisini bu kimliklerle tanımlamayanlara göre daha düşüktür
(Tablo-5).
92 Her bir kimlik grubunun dışında kalan kişilerin sosyal mesafe puanı ortalaması parantez içinde verilmiştir.
186
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Tablo-5: Alevi Olmayanların Alevilere Yönelik Sosyal Mesafesi93
Siyasi Kimlikler
Dini Kimlikler
Kimlikler
Mesafe
Puanı Ort.
F Değeri
Anlam.
Kimlikler
(p)
Sağcı
0,83(0,39)
97,530
0,000
Ulusalcı
0,41(0,56)
6,080
0,014
Sünni
F Değeri
Anlam.
(p)
0,67(0,39)
39,888
0,000
1,18(0,52)
36,518
0,000
0,000
Dindar
Muhafazakâr
0,94(0,48)
51,642
0,000
40,227
0,000
İnançsız
0,02(0,56)
19,232
0,000
12,534
0,000
Müslüman
Olmayan
0,00(0,55)
6,102
0,014
Sosyal
Demokrat
0,36(0,59)
19,392
Atatürkçü/
Kemalist
0,31(0,62)
Sosyalist/
Marksist
0,18(0,56)
Şeriatçı
Mesafe
Puanı Ort.
Not: Siyasi ve dini kimliği kabul edenlerle etmeyenler arasındaki farklılaşma tek yönlü varyans analizi
yöntemi ile (One-Way Anova) analiz edilmiştir.
Alevi olmayanların Alevilere yönelik sosyal mesafesi dini kimlikler temelinde
analiz edildiğinde, Sünniler Alevilere yönelik sosyal mesafesi en yüksek dini grup
(M=0,67) olarak öne çıkmaktadır. Sünni kimlik içinde değerlendirilebilecek Şeriatçı (M=1,18) ve Dindar Muhafazakâr (M=0,94) kimlik gruplarında iseAlevilere
yönelik sosyal mesafe Sünni kimlik grubunun çok daha üzerindedir. Bu noktada,
Sünni olanların sosyal mesafesinin Sünni olmayanlara göre daha yüksek olduğunu (F=39,888; p=0,000), yukarıdaki açıklayıcı dolaylı cümleye rağmen tekrar
ifade etmekte fayda var. İnançsızlarda ve Müslüman olmayanlar arasında ise Alevilere sosyal mesafe sıfır düzeyindedir.
Tablo-6: Sünni Olmayanların Sünnilere Yönelik Sosyal Mesafesi94
Siyasi Kimlikler
Dini Kimlikler
Kimlikler
Mesafe
Puanı Ort.
F Değeri
Anlam.
Kimlikler
(p)
Mesafe
Puanı Ort.
F Değeri
Anlam.
(p)
Sosyalist/
Marksist
0,27(0,20)
0,433
0,511
Müslüman
Olmayan
0,90(0,19)
17,841
0,000
Sağcı
0,25(0,20)
0,368
Atatürkçü/
Kemalist
0,544
Alevi
0,39(0,19)
4,712
0,030
0,21(0,21)
0,004
0,948
İnançsız
0,31(0,20)
1,191
0,275
Ulusalcı
0,20(0,21)
0,022
0,881
Sosyal
Demokrat
0,11(0,24)
3,965
0,047
Not: Siyasi ve dini kimliği kabul edenlerle etmeyenler arasındaki farklılaşma tek yönlü varyans analizi
yöntemi ile (One-Way Anova) analiz edilmiştir.
93 Her bir kimlik grubunun dışında kalan kişilerin sosyal mesafe puanı ortalaması parantez içinde verilmiştir.
94 Her bir kimlik grubunun dışında kalan kişilerin sosyal mesafe puanı ortalaması parantez içinde verilmiştir.
187
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
Sünni olmayanların Sünnilere yönelik sosyal mesafesinin dini ve siyasi kimliklere göre farklılaşması analiz edildiğinde (Tablo-6); çalışmada dikkate alınan tüm
siyasi kimliklerde Sünnilere yönelik sosyal mesafenin oldukça düşük düzeyde olduğu; buna mukabil, Sünni köken dışında kalan dini kimliklerde sosyal mesafenin
görece yüksek olduğu görülmektedir. Sünnilere yönelik en yüksek sosyal mesafe
Müslüman olmayanlar arasındadır (M=0,90) ve bu mesafe diğer gruplara göre
anlamlı olarak farklılaşmaktadır (F=17,841; p=0,000). Müslüman olmayanlar kadar yüksek olmamakla birlikte, Sünnilere yönelik sosyal mesafe Aleviler arasında
Alevi olmayanlara göre daha yüksektir (M=0,39; F=4,712; p=0,030).
Yukarıda incelenen dört farklı kimliğe dönük sosyal mesafenin öğrenim, yaş ve
gelir durumuna göre farklılaşmasının analiz değerleri aşağıdaki korelasyon tablosunda verilmiştir. Analiz sonuçlarına göre, Kürtlere yönelik sosyal mesafe, zayıf
bir ilişki de olsa, kişilerin öğrenimleri, yaşları ve gelirleri yükseldikçe azalmaktadır. Bu bulgunun tam aksine, Türk olmayanların Türklere yönelik sosyal mesafesi
kişilerin öğrenim, yaş ve gelir durumuna göre farklılaşmamaktadır. Alevilere yönelik sosyal mesafe kişilerin öğrenim durumuna göre farklılaşmazken, zayıf bir
ilişki de olsa, yaş ve gelir durumu yükseldikçe azalmaktadır. Sünnilere yönelik
sosyal mesafe ise kişilerin öğrenim ve gelir durumuna göre farklılaşmazken, yaş
yükseldikçe azalmaktadır. Bu bulgular genel olarak değerlendirildiğinde; etnik ve
dini kimliklere yönelik sosyal mesafe ile bazı demografik değişkenler arasında zayıf bir ilişki gözlenmekle birlikte, genel olarak yükselen öğrenim, yaş ve gelir durumunun az da olsa sosyal mesafeyi azaltan bir etki gösterdiği sonucuna varılabilir.
Tablo-7: Etnik ve Dini Temelde Sosyal Mesafe ve Demografik Değişkenler
Korelasyon Tablosu
Pearson Korelasyon
Öğrenim
durumu
Yaş
Hane aylık
toplam gelir
-,039*
-,102**
-,051**
Kürtlere yönelik
sosyal mesafe
Anlamlılık (Tek Kuyruklu)
,021
,000
,004
N
2812
2812
2812
Türklere yönelik
sosyal mesafe
Pearson Korelasyon
-,052
-,034
-,065
Anlamlılık (Tek Kuyruklu)
,114
,214
,065
N
534
534
534
Pearson Korelasyon
-,013
Anlamlılık (Tek Kuyruklu)
,253
Alevilere yönelik
sosyal mesafe
Sünnilere yönelik
sosyal mesafe
**
-,123
-,031*
,000
,049
N
2796
2796
2796
Pearson Korelasyon
-,016
-,060*
-,010
Anlamlılık (Tek Kuyruklu)
,312
,032
,376
N
971
971
971
**. Korelasyon 0,01 düzeyinde anlamlı (Tek kuyruklu). *. Korelasyon 0,05 düzeyinde anlamlı (Tek
kuyruklu).
188
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
3.2. Siyasi Parti Seçmenlerine Yönelik Sosyal Mesafe ve Farklılaşması
Türkiye’de son yıllarda yükselen siyasi kutuplaşmayı ölçmek hiç şüphesiz daha
önemli hale gelmiştir. Çalışmada Meclis’te grubu bulunan dört siyasi parti (AKP, CHP,
MHP ve BDP/HDP) seçmenine yönelik sosyal mesafe ayrı değişkenler olarak ölçülmüş ve bu mesafelerin dini ve siyasi kimliklere göre farklılaşması analiz edilmiştir.
AKP’li olmayanların AKP seçmenine yönelik sosyal mesafesi (M=1,39) siyasi kimlikler temelinde analiz edildiğinde, AKP’lilere yönelik en yüksek sosyal
mesafenin kendisini “Sosyalist/Marksist/Komünist” olarak tanımlayan grupta
olduğu ve kendisini bu kimlikle tanımlayanların sosyal mesafesinin (M=2,20)
diğer kişilere göre (M=1,32) daha yüksek olduğu (F=22,671 p=0,000) görülmektedir. Bu bulguya benzer şekilde, Tablo-8’deki değerlerden de görüleceği üzere,
kendisini Atatürkçü/Kemalist, ulusalcı, Sosyal Demokrat olarak tanımlayanlar
da AKP’lilere yönelik sosyal mesafe kendisini bu kimliklerle tanımlamayanlara
göre daha yüksektir. Kendisini sağcı olarak tanımlayanların AKP’lilere yönelik
sosyal mesafesi (M=1,14) ise,diğer parti seçmenlerine yönelik sosyal mesafeyle
kıyaslandığında görece yüksek olsa da kendisini sağcı kimliği ile tanımlamayanlara göre daha düşüktür (F=7,195; p=0,007).
Tablo-8: AKP’li Olmayanların AKP’lilere Yönelik Sosyal Mesafesi95
Siyasi Kimlikler
Dini Kimlikler
Kimlikler
Mesafe
Puanı Ort.
F Değeri
Sosyalist/
Marksist
2,20(1,32)
22,671
0,000
Atatürkçü/
Kemalist
1,97(1,03)
93,376
Ulusalcı
1,78(1,29)
Sosyal
Demokrat
Sağcı
Anlam.
Kimlikler
(p)
Mesafe
Puanı Ort.
F Değeri
Anlam.
(p)
Müslüman
Olmayan
2,54(1,37)
10,501
0,001
0,000
İnançsız
2,13(1,35)
13,995
0,000
16,240
0,000
Alevi
1,70(1,37)
3,035
0,082
1,61(1,30)
8,721
0,003
Sünni
1,12(1,59)
24,207
0,000
1,14(1,46)
7,195
0,007
Dindar
Muhafazakâr
0,64(1,44)
16,265
0,000
0,52(1,40)
4,943
0,026
Şeriatçı
Not: Siyasi ve dini kimliği kabul edenlerle etmeyenler arasındaki farklılaşma tek yönlü varyans analizi
yöntemi ile (One-Way Anova) analiz edilmiştir.
AKP’li olmayanların AKP’lilere yönelik sosyal mesafesi dini kimlikler temelinde analiz edildiğinde; AKP’lilere yönelik en yüksek sosyal mesafenin Müslüman
olmayanlar arasında olduğu ve bu kişilerin sosyal mesafesinin (M=2,54) diğer
kişilere göre (M=1,37) daha yüksek olduğu (F=10,501 p=0,001) görülmektedir.
Bu bulguya benzer şekilde, kendisini inançsız (M=2,13) ve Alevi olarak tanım95 Her bir kimlik grubunun dışında kalan kişilerin sosyal mesafe puanı ortalaması parantez içinde verilmiştir.
189
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
layanlarda (M=1,70) AKP’lilere yönelik sosyal mesafe kendisini bu kimliklerle tanımlamayanlara göre daha yüksektir (Tablo-8). Bunun yanında, kendisini
Sünni olarak tanımlayanlarda AKP’lilere yönelik sosyal mesafe (M=1,12) kendisini bu kimlikle tanımlamayanlara göre daha düşüktür (F=24,207; p=0,000).
Ancak dini alt kimlikler temelinde yapılan analiz, kendisini Şeriatçı veya dindar muhafazakârolarak tanımlayanların AKP’lilere yönelik sosyal mesafesinin
(M=0,52 ve M=0,64) kendisini bu kimliklerle tanımlamayanlara göre (M=1,40
ve M=1,44) ve Sünni olarak tanımlayanlara göre çok daha düşük olduğunu
göstermektedir (F=4,943; p=0.026 / F=16,265; p=0,000)
CHP’li olmayanların CHP’lilere yönelik sosyal mesafesi (M=0,46) siyasi kimlikler temelinde analiz edildiğinde, en yüksek sosyal mesafenin kendisini sağcı olarak tanımlayan grupta olduğu ve kendisini bu kimlikle tanımlayanların sosyal mesafesinin (M=0,58) diğer kişilere göre (M=0,37) daha yüksek olduğu (F=13,728
p=0,000) görülmektedir. Bunun yanında kendisini Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlayanlarda CHP’lilere yönelik sosyal mesafe en düşük (M=0,17) düzeydedir.
Gerçekte, kendisini sağcı dışındaki diğer dört siyasi kimlikten (Ulusalcı, Sosyal
Demokrat, Atatürkçü/Kemalist, Sosyalist/Marksist/Komünist) birisi ile tanımlayanlarda, CHP’lilere yönelik sosyal mesafe oldukça düşüktür (M=0,17-0,29 aralığında) (Tablo-9).
Tablo-9: CHP’li Olmayanların CHP’lilere Yönelik Sosyal Mesafesi96
Siyasi Kimlikler
Dini Kimlikler
Kimlikler
Mesafe
Puanı Ort.
F Değeri
Anlam.
(p) Kimlikler
Mesafe
Puanı Ort.
F Değeri
Anlam.
(p)
Sağcı
0,58(0,37)
13,728
0,000
0,47(0,45)
0,157
0,692
Sosyalist/
Marksist
0,29(0,47)
1,403
0,236
1,22(0,42)
45,547
0,000
Ulusalcı
0,25(0,49)
7,520
0,006
Dindar
Muhafazakâr
Sosyal
Demokrat
0,75(0,40)
23,932
0,000
0,23(0,50)
11,976
0,001
İnançsız
0,25(0,47)
1,382
0,240
Müslüman
Olmayan
0,08(0,47)
1,130
0,288
Alevi
0,00(0,47)
5,326
0,021
Atatürkçü/
Kemalist
0,17(0,52)
20,013
0,000
Sünni
Şeriatçı
Not: Siyasi ve dini kimliği kabul edenlerle etmeyenler arasındaki farklılaşma tek yönlü varyans analizi
yöntemi ile (One-Way Anova) analiz edilmiştir.
CHP’lilere yönelik en yüksek sosyal mesafe kendisini şeriatçı olarak tanımlayanlar arasında (M=0,47; F=10,501; p=0,001) iken, en düşük mesafe Aleviler
arasındadır (M=0,00; F=5,326; p=0,021). Kendisini dindar muhafazakâr olarak
tanımlayanlar arsında da CHP’lilere yönelik sosyal mesafe, kendisini bu kimlikle
96 Her bir kimlik grubunun dışında kalan kişilerin sosyal mesafe puanı ortalaması parantez içinde verilmiştir.
190
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
tanımlamayanlara göre daha yüksektir (M=0,75; F=23,932; p=0,000). İnançsızlarla (M=0,25), Müslüman olmayanların (M=0,08) CHP’lilere sosyal mesafesi oldukça düşüktür ve kendisini bu kimliklerle tanımlamayanlara göre anlamlı olarak
farklılaşmamaktadır (Tablo-9).
Meclis’te grubu bulunan üçüncü büyük parti olan MHP’nin seçmenlerine yönelik
olarak MHP’li olmayanların sosyal mesafesinin (M=0,29) siyasi kimlikler temelinde farklılaşması analiz edildiğinde, en yüksek sosyal mesafenin kendisini Sosyalist/Marksist/Komünist olarak tanımlayan grupta olduğu ve kendisini bu kimlikle tanımlayanların sosyal mesafesinin (M=0,76) diğer kişilere göre (M=0,27)
daha düşük olduğu (F=30,325 p=0,000) görülmektedir. Bunun yanında kendisini
sağcı, ulusalcı veya Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlayanlarda MHP’lilere yönelik sosyal mesafe (M=0,10-0,23 aralığında) (Tablo-10) kendisini bu kimliklerle
tanımlamayanlara göre çok daha düşük düzeydedir. Kendisini Atatürkçü/Kemalist kimliği ile tanımlayanlarda ise MHP’lilere yönelik sosyal mesafe (M=0,10)
tüm kimlik grupları içinde en düşük düzeydedir (F=28,631 p=0,000).
Tablo-10: MHP’li Olmayanların MHP’lilere Yönelik Sosyal Mesafesi97
Siyasi Kimlikler
Dini Kimlikler
Kimlikler
Mesafe
Puanı Ort.
F Değeri
Sosyalist/
Marksist
0,76(0,27)
30,325
0,000
Sosyal
Demokrat
0,28(0,30)
0,160
Sağcı
0,23(0,32)
Ulusalcı
Atatürkçü/
Kemalist
Anlam.
(p) Kimlikler
Mesafe
Puanı Ort.
F Değeri
Anlam.
(p)
Müslüman
Olmayan
0,71(0,29)
5,288
0,022
0,689
İnançsız
0,61(0,28)
9,494
0,002
4,114
0,043
Alevi
0,27(0,29)
0,530
0,818
0,14(0,32)
9,135
0,003
Sünni
0,23(0,35)
7,945
0,005
0,10(0,36)
28,631
0,000
0,58(0,28)
8,869
0,003
0,34(0,29)
0,707
0,400
Şeriatçı
Dindar
Muhafazakâr
Not: Siyasi ve dini kimliği kabul edenlerle etmeyenler arasındaki farklılaşma tek yönlü varyans analizi
yöntemi ile (One-Way Anova) analiz edilmiştir.
MHP’lilere yönelik sosyal mesafe dini kimlikler temelinde analiz edildiğinde,
en yüksek sosyal mesafeninMüslüman olmayanlar (M=0,71; F=5,288; p=0,022)
ve müteakiben inançsızlar (M=0,61; F=9,494; p=0,002); en düşük mesafeninise Sünniler arasında olduğu görülmektedir. (M=0,23; F=7,945; p=0,005). Ancak
Sünniler içinde tanımlanabilecek Şeriatçı kimliğine sahip kişilerdeki sosyal mesafe Sünnilere ve kendini Şeriatçı kimliği ile tanımlamayanlara göre daha yüksektir
(M=0,58; F=8,869; p=0,003).
97 Her bir kimlik grubunun dışında kalan kişilerin sosyal mesafe puanı ortalaması parantez içinde verilmiştir.
191
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
BDP/HDP’li olmayanların BDP/HDP’lilere yönelik sosyal mesafesi (M=2,14),
çalışma kapsamında sorgulanan tüm kimlikler içindeki en yüksek mesafeye ve
tepkiselliğe işaret etmektedir.Bu tepkisellik siyasi kimlikler temelinde analiz edildiğinde, BDP/HDP’lilere yönelik en yüksek sosyal mesafenin kendisini ulusalcı
olarak tanımlayan grupta olduğu (M=2,95; F=66,838; p=0,000) görülmektedir. Bu
parti seçmenine dönük olarak müteakip en yüksek sosyal mesafe kendisini Atatürkçü/Kemalist (M=2,76; F=83,486; p=0,000) vesağcı tanımlayanlardadır(M=2,44;
F=26,585; p=0,000). Bu üç kimliktede BDP/HDP’lilere yönelik sosyal mesafe
kendisini bu kimliklerle tanımlamayanlara göre daha yüksektir. Bunun yanında, kendisini Sosyal Demokrat (M=1,86; F=12,049; p=0,001) veya Sosyalist/
Marksist/Komünist olarak tanımlayanlarda (M=1,33; F=16,417; p=0,000) BDP/
HDP’lilere yönelik sosyal mesafe, kendisini bu kimliklerle tanımlamayanlara
göre daha düşüktür (Tablo-11).
Tablo-11: BDP/HDP’li Olmayanların BDP/HDP’lilere Yönelik
Sosyal Mesafesi98
Siyasi Kimlikler
Dini Kimlikler
Kimlikler
Mesafe
Puanı Ort.
F Değeri
Ulusalcı
2,95(2,00)
66,838
Atatürkçü/
Kemalist
2,76(1,91)
Sağcı
2,44(1,99)
Sosyal Demokrat
Sosyalist/
Marksist
Anlam.
(p) Kimlikler
Mesafe
Puanı Ort.
F Değeri
Anlam.
(p)
0,000
Sünni
2,26(2,02)
7,977
0,005
83,486
0,000
Dindar
Muhafazakâr
1,96(2,17)
3,029
0,082
26,585
0,000
Şeriatçı
1,92(2,15)
1,219
0,270
1,73(2,15)
0,964
0,326
1,86(2,22)
12,049
0,001
Müslüman
Olmayan
1,33(2,18)
16,417
0,000
Alevi
1,53(2,17)
9,890
0,002
İnançsız
1,08(2,18)
20,586
0,000
Not: Siyasi ve dini kimliği kabul edenlerle etmeyenler arasındaki farklılaşma tek yönlü varyans analizi
yöntemi ile (One-Way Anova) analiz edilmiştir.
BDP/HDP’lilere yönelik sosyal mesafe dini kimlikler temelinde analiz edildiğinde; BDP/HDP’lilere yönelik en yüksek sosyal mesafenin Sünniler (M=2,26;
F=7,977 p=0,005); görece en düşük sosyal mesafenin ise inançsızlar arasında
olduğu (M=1,08; F=20,586 p=0,000) görülmektedir. Bunun yanında kendisini
Alevi olarak tanımlayanların BDP/HDP’lilere yönelik sosyal mesafesi (M=1,53)
kendisini bu kimlikle tanımlamayanlara göre (M=2,17) daha düşüktür (F=9,890;
p=0.002).
Parti seçmenlerinin birbirine bakışı değerlendirildiğinde, araya en yüksek sosyal mesafe konulan parti seçmeni BDP/HDP iken; en düşük sosyal mesafenin
98 Her bir kimlik grubunun dışında kalan kişilerin sosyal mesafe puanı ortalaması parantez içinde verilmiştir.
192
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
MHPseçmenine yönelik olduğu görülmektedir (Tablo-2 ve Tablo-12). BDP/
HDP’lilere yönelik sosyal mesafe diğer üç parti arasında anlamlı olarak farklılaşmaktadır. MHP seçmeninin BDP/HDP’lilere yönelik sosyal mesafesi (M=3,00),
hem AKP (M=1,93; p=0,000) hem de CHP seçmeninin bu gruba yönelik sosyal
mesafesinden daha yüksektir (M=2,06; p=0,000). Bunun yanında AKP seçmeninin BDP/HDP’lilere yönelik sosyal mesafesi (M=1,93) CHP seçmeninin sosyal
mesafesi (M=2,06) ile anlamlı bir farklılaşma göstermemektedir (p=0,772).
Tablo-12: Kişilerin Diğer Parti Seçmenlerine Yönelik Sosyal Mesafesinin Farklılaşması
Ort. Puan (M)
AKP seçmenine
yönelik sosyal
mesafe
CHP seçmenine
yönelik sosyal
mesafe
MHP
Seçmeni (c)
BDP/HDP
Seçmeni
(d)
Anova F
Değeri
Anlamlılık
Değeri (p)
1,95
1,15
0,92
209,159
0,000
b-c p=0,000
c-b p=0,000
d-b
p=0,000
b-d p=0,000
c-d p=0,718
d-c
p=0,718
0,24
0,42
38,725
0,000
c-a p=0,000
a-d
p=0,548
Ort. Puan (M)
0,61
a-cp=0,000
Farklılaşma
(Scheffe)
Farklılaşma
(Scheffe)
Ort. Puan (M)
BDP/HDP seçmenine yönelik
sosyal mesafe
CHP
Seçmeni (b)
Farklılaşma
(Scheffe)
Ort. Puan (M)
MHP seçmenine
yönelik sosyal
mesafe
AKP
Seçmeni (a)
a-d
p=0,548
0,29
0,17
c-d p=0,640
d-c
p=0,640
1,33
0,000
43,149
0,000
a-d p=0,000
b-a p=0,046
b-d p=0,000
1,93
2,06
3,00
b-c p=0,000
c-a p=0,000
c-b p=0,772
c-b p=0,000
a-b
p=0,772
41,674
d-a
p=0,000
a-b p=0,046
a-c p=0,000
Farklılaşma
(Scheffe)
d-b
p=0,000
Not: Siyasi parti seçmenleri arasındaki farklılaşma tek yönlü varyans analizi yöntemi ile (One-Way Anova) analiz edilmiştir.
AKP seçmenine yönelik sosyal mesafe de (M=1,39) yüksek kabul edilebilecek
bir düzeydedir. CHP seçmeninin AKP’lilere yönelik sosyal mesafesi (M=1,95),
hem MHP (M=1,15; p=0,000) hem de BDP/HDP seçmeninin bu gruba yönelik
sosyal mesafesinden (M=2,06; p=0,000) daha yüksektir. MHP seçmenine yönelik
sosyal mesafe (M=0,29) parti seçmenleri içinde en düşük sosyal mesafe düzeyi
olmakla birlikte; BDP/HDP seçmeninin MHP seçmenine yönelik sosyal mesafesi
(M=1,33) oldukça yüksektir ve bu mesafe, hem AKP (M=0,29; p=0,000) hem
de CHP seçmeninin MHP’lilere yönelik sosyal mesafesinden (M=0,17; p=0,000)
daha yüksektir.
193
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
Tablo-12’deki değerler başka bir açıdan okunduğunda; seçmenler arası en yüksek sosyal mesafe ve tepkiselliğin MHP seçmeninin BDP/HDP seçmenine bakışında (M=3,00) ortaya çıktığı, bunun yanında BDP/HDP seçmeninin MHP
seçmenine sosyal mesafesinin (M=1,33) daha düşük düzeyde olduğu görülmektedir. En düşük sosyal mesafe ise CHP seçmeninin MHP seçmenine bakışında
ortaya çıkmaktadır (M=0,17). MHP seçmeninin CHP seçmenine bakışındaki
sosyal mesafe de (M=24) en düşük ikinci sosyal mesafe olarak hemen hemen
aynı düzeydedir.
Türklerle Kürtlerin mecliste grubu bulunan dört partinin seçmenlerine bakışı
ve sosyal mesafesi de önemli bulgular sunmaktadır (Tablo-13). CHP seçmenine
bakışta Türklerle Kürtlerin sosyal mesafesi anlamlı bir farklılaşma göstermezken, Türklerin AKP seçmenine yönelik sosyal mesafesi (M=1,44) Kürtlerin AKP
seçmenine sosyal mesafesinden (M=0,71) daha yüksektir (F=10,529; p=0,000).
Bunun yanında, MHP seçmenine yönelik Kürtlerin sosyal mesafesi (M=0,70)
Türklerin sosyal mesafesinden (M=0,20) daha yüksek (F=35,422; p=0,000) iken;
BDP/HDP seçmenine bakışta Türklerin sosyal mesafesi (M=2,34) Kürtlerin sosyal mesafesinden (M=0,91) daha yüksektir (F=48,867; p=0,000). Burada ortaya
çıkan daha çarpıcı bir bulgu ise, BDP/HDP seçmenine yönelik sosyal mesafenin
Kürtler arasında görece yüksek düzeyde (M=0,91) olmasıdır.
Tablo-13: Türklerle Kürtlerin Parti Seçmenlerine Bakışındaki Farklılaşma
Türkler
Ort.
Kürtler
Ort.
F Değeri
Anlamlılık
(p)
AKP’li olmayanların AKP seçmenine yönelik sosyal
mesafesi
1,44
0,71
10,529
0,000
CHP’li olmayanların CHP seçmenine yönelik sosyal
mesafesi
0,45
0,48
0,549
0,578
MHP’li olmayanların MHP seçmenine yönelik sosyal
mesafesi
0,20
0,70
35,422
0,000
BDP/HDP’li olmayanların BDP/HDP seçmenine
yönelik sosyal mesafesi
2,34
0,91
49,867
0,000
Not: Türkler ile Kürtler arasındaki farklılaşma tek yönlü varyans analizi yöntemi ile (One-Way Anova)
analiz edilmiştir.
Yukarıda incelenen dört siyasi parti seçmenine dönük sosyal mesafenin öğrenim,
yaş ve gelir durumuna göre farklılaşmasının analiz değerleri Tablo-14’te verilmiştir. Analiz sonuçlarına göre, AKP seçmenine dönük sosyal mesafe, kişilerin
öğrenimve gelir durumlarına göre farklılaşmazken, zayıf bir ilişki de olsa, yaş
yükseldikçe azalmaktadır. CHP ve BDP/HDP seçmenine dönük sosyal mesafe,
zayıf bir ilişki de olsa, kişilerin öğrenimleri, yaşları ve gelirleri yükseldikçe azalmaktadır. MHP seçmenine dönük sosyal mesafe ise öğrenim durumuna göre farklılaşmazken, yine zayıf bir ilişki de olsa, kişilerin yaş ve gelirleri yükseldikçe
azalmaktadır. Diğer siyasi parti seçmenlerine dönük sosyal mesafe ile demografik
değişkenler arasında zayıf bir ilişki gözlenmekle birlikte, genel olarak yükselen
194
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
öğrenim, yaş ve gelir durumunun küçük de olsa sosyal mesafeyi azaltan bir etki
gösterdiği söylenebilir.
Tablo-14: Siyasi Parti Seçmenlerine Dönük Sosyal Mesafe ve Demografik Değişkenler Korelasyon Tablosu
AK Partililere yönelik sosyal
mesafe
CHP’lilere yönelik sosyal
mesafe
MHP’lilere yönelik sosyal
mesafe
BDP/HDP’lilere yönelik
sosyal mesafe
Öğrenim
durumu
Yaş
Hane aylık
toplam gelir
Pearson Korelasyon
-,015
-,051*
,005
Anlamlılık (Tek Kuyruklu)
,252
,013
,405
N
1934
1934
1934
Pearson Korelasyon
-,079**
-,085**
-,057**
Anlamlılık (Tek Kuyruklu)
,000
,000
,003
N
2280
2280
2280
Pearson Korelasyon
-,025
-,046*
-,049**
Anlamlılık (Tek Kuyruklu)
,104
,010
,007
N
2548
2548
2548
Pearson Korelasyon
-,067**
-,162**
-,094**
Anlamlılık (Tek Kuyruklu)
,000
,000
,000
N
2950
2950
2950
**. Korelasyon 0,01 düzeyinde anlamlı (Tek kuyruklu). *. Korelasyon 0,05 düzeyinde anlamlı (Tek
kuyruklu).
4. TARTIŞMA
Etnik, mezhepsel ve siyasi parti seçmenlerine yönelik kutuplaşmanın sosyal mesafe üzerinden analiz edildiği ölçümlerde; parti seçmenlerinin birbirlerine yönelik
sosyal mesafesinin, etnik ve mezhepsel kimlikler temelinde yaşanan sosyal mesafeden daha yüksek olduğu görülmektedir. Ülkedeki siyasi partiler ve seçmen
yapısı da dikkate alındığında bu durum, siyasi düzeyde yaşanan sosyal mesafenin,
toplumdaki kutuplaşmanın temel eksenini oluşturduğuna ve etnik ve mezhepsel
boyutlardaki sosyal mesafeyle iç içe geçtiğine işaret etmektedir. Örneğin, BDP/
HDP’ye yönelik sosyal mesafenin Kürtlere yönelik sosyal mesafeyekıyasla oldukça yüksek olması; kişilerin etnik kimlikten ziyade, etnik kimliğin siyasi alana
taşınması fikrine ve bu siyasi partinin dini ve ideolojik çizgisine bir tepki olarak
da değerlendirilebilir. Bunun yanı sıra, uzun yıllar yaşanan PKK terörü ve parti
söylemlerinin de etkisiyle BDP/HDP’nin PKK ile özdeşleştirilmesi bu partiye yönelik yüksek sosyal mesafeyi ve tepkiselliği açıklamaktadır.
En yüksek sosyal mesafenin, ulus-devletleştirme sürecinde oluşturulan “Türk milleti” kimlik tanımının dışında kalan ve öteki olarak tanımlanabilecek azınlıktaki
gruplara yönelik olduğu görülmektedir. Bu durum, Toplumsal Egemenlik Kuramı
çerçevesinde değerlendirildiğinde, baskın ve egemen kesimin, grup temelli kurduğu sosyal hiyerarşideki yerini kaybetmek istemediği ve bu hiyerarşik yapıyı sarsmamak için de ötekine karşı mesafeli durduğu ve hatta bu kimlikleri tehdit olarak
gördüğü şeklinde yorumlanabilir. Bu bağlamda, Türklüğün karşısında Kürtlük,
195
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
Müslümanlığın karşısında diğer dinler ve inançsızlar, Sünniliğin karşısında Alevilik ve çoğunlukla bölücülük (siyasi Kürtçülük) ve terörle (PKK) ilişkilendirildiği
için BDP seçmeni sosyal mesafeyi en yüksek yaşayan gruplardır.
Tüm bu açıklamalara istisna getiren bir durum, AKP seçmeninin azınlık olmamasına rağmen ikinci en yüksek tepkiselliğe sahip grup olmasıdır. Bu tepkiselliğin
sebebini, mikro düzeydeki kişisel özgürlüklere müdahale endişeleri bir kenara
bırakıldığında, Merkez-Çevre ve Seçkin/Elit Kuramları ile açıklamak mümkündür. AKP iktidarının başarıları ve hataları ile ilgili tartışmalardan bağımsız düşünüldüğünde, yıllardır merkezi elinde tutan ve seçkinlerden oluşan kesimin, konumunu kaybetmeye başlaması AKP seçmenine yönelik tepkiselliğin en büyük
sebeplerinden biri olarak yorumlanabilir. Parti seçmenleri temelinde AKP’lilere
yönelik en yüksek mesafenin CHP’lilerde olması da yıllardır süren bu çekişmenin bir yansıması olarak görülebilir. Bunun yanı sıra, Weber’in açıklamaları ile
birlikte düşünüldüğünde, AKP’nin son dönemde güç, varlık ve prestijin üçüne
de aynı anda sahip olma iddiası; AKP ve diğer partiler arasındaki çatışmacı tutumun muhtemel bir nedeni olarak görülebilir. Ayrıca, yine Weber’den hareketle
son dönemde AKP’li olmayanların toplumsal hiyerarşide yükselme ihtimallerinin
gittikçe zayıflaması ve kamuda işe alımlarda yaşanan ayrımcılık ve kadrolaşma da
bu tepkiselliği doğuran bir başka sebep olarak yorumlanabilir.
Alevi ve Sünni grupların bir birlerine yönelik sosyal mesafeleri değerlendirildiğinde, Sünnilerin Alevilere yönelik sosyal mesafesinin, Alevilerin Sünnilere yönelik sosyal mesafesinden daha fazla olduğu görülmektedir. Türkdoğan’ın çalışmasında Sünni gençlerin ortalama %39’unun Alevilerle evlenmeyi kabul ettikleri
tespit edilmiştir.99 Bir başka çalışmada, Sünni gençlerden kız kardeşlerinin bir
Alevi ile evlenmesini onaylayanlar % 24; bir Alevi ile evlenmeyi kabul edenler
ise % 29 iken; bu oranlar Alevi gençler arasında %78’ler düzeyindedir.100
Türkiye’de Aleviliğin siyasi, etnik ve Sünnilikle birlikte dini bir kimlik olarak
algılandığı düşünüldüğünde; Sünniler ve Aleviler arasında var olan sosyal mesafeyi Kimlik Kuramı çerçevesinde anlamaya çalışmak faydalı olacaktır. Jost
ve Sidanius’tan hareketle, gruplar arası çatışmanın algısal kategorizasyon,
sosyal kıyaslama ve kimliksel iyileştirme gibi süreçlerin bir sonucu olduğu
varsayıldığında,101 Alevi-Sünni geriliminin de tüm bu süreçlerin bir sonucu olduğu
değerlendirilebilir. Tarihsel olarak bu iki grup, aynı dinin içinde farklı alt gruplar
olarak algısal bir kategorizasyon ile birbirlerini ayırmış ve ötekileştirmiştir.
Arkasından da karşılıklı olarak sosyal kıyaslama başlamış, her ikisi de kendi
kimliğini yüceltmek için diğerini farklı ithamlarla suçlamış ve kalıp ön yargılar
geliştirmiştir. Yapıcı’ya göre bu durumun sebebi, her iki grubun da kendi varlığını
99 Orhan Türkdoğan, Alevi Bektaşi Kimliği: Sosyo-Antropolojik Araştırma (İstanbul: Timaş Yayınları, 1995), 362. Aktaran:Asım Yapıcı, “İçimizdeki Öteki:Kimlik ve Ön Yargı Kıskacında Sünni-Alevi
İlişkileri,” Dem Dergi, Sayı:6, (Yıl:2):56. Erişim: 27 Temmuz 2014. http://www.dem.org.tr/dem_dergi/6/
dem6mak8.pdf
100 Asım Yapıcı, Din, Kimlik ve Ön Yargı: Biz ve Onlar (Adana: Karahan Kitabevi, 2004),270-271.
Aktaran:Asım Yapıcı, “İçimizdeki Öteki:Kimlik ve Ön Yargı Kıskacında Sünni-Alevi İlişkileri,” Dem
Dergi, Sayı:6, (Yıl:2):56. Erişim: 27 Temmuz 2014. http://www.dem.org.tr/dem_dergi/6/dem6mak8.pdf
101 Jost ve Sidaniused., Political Psychology, 271.
196
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
ve kimliğini devam ettirme isteğidir; çünkü Sünniler ve Aleviler aynı ya da yakın
coğrafyalarda hem birbirlerinin kimliğini tehdit eder şekilde yaşamışlar hem
de kıt kaynaklara ulaşma hususunda birbirleriyle rekabet ve yarışma içerisinde
bulunmuşlardır.102 Özetle, Alevilerle Sünniler arasındaki sosyal mesafe, bu iki
grubun kendi kimliğini korumak ve yüceltmek adına diğerini kötülemesinin ve
ondan farklı olduğunu ispatlamaya çalışmasının bir sonucu olarak yorumlanabilir.
Benzer yorumlar Türklerle Kürtlerin birbirlerine yönelik sosyal mesafesini anlamak adına da yapılabilir. Bu iki grup arasında da Türklerin Kürtlere yönelik sosyal
mesafesi, Kürtlerin Türklere yönelik sosyal mesafesinden daha yüksek bulgulanmıştır ve ve bu durum öncelikle son 30 yılda cereyan eden çatışmaların keskinleştirdiği bir sonuç olarak kabul edilebilir ise de bu ortamı hazırlayan çatışma öncesi
dönemi egemen bir etnik grup olarak Türklerin -daha doğrusu yönetici kitlenin-,
Kürtlerin kendilerini farklı görme tavrına hoşgörüsüz yaklaşması ile açıklamak
mümkündür. Ancak, kimlik temelinde gerçekleşen Türk-Kürt sosyal mesafesinin,
son dönemde Gerçekçi Grup Çatışma Kuramının “grup çıkarları temelindeki reel
çatışma, gruplar arası çatışmaya sebep olur”103 temel tezi çerçevesinde bir başka boyutuyla da değerlendirmek mümkündür. Kürt kimliğinin kabulünden sonra
bölgedeki kaynaklara sahip olma temelindeki reel çıkarlar, yeni çatışmaların gerekçesi olma potansiyeli taşımaktadır. Bu bağlam, çoğunluk olan ve son dönemde
Kürtlerin hak iddia ettiği kaynakların bütün ülkeye ait olduğu düşüncesini taşıyan
Türklerin, Kürtlere yönelik sosyal mesafesinin daha yüksek olmasını bir başka
yönüyle açıklamaktadır.
Türkiye’de kimlikler arası kutuplaşmanın ve sosyal mesafenin, Toplumsal Egemenlik, Seçkin/Elit kuramları ile önemli derecede açıklanabiliyor olması üst kültür / alt kültür tartışmasını bir kez daha ön plana çıkartmaktadır. Hewstone, Rubin
ve Willis’in üst kültür ve üst statüde olanların grup kimliğinden kaynaklı olarak
ilişkilerde daha fazla kendine güven ve alt kültür ve düşük statülü kişilere göre
daha fazla yanlılık sergilediği yönündeki tespitleri,104 Türklerin Kürtlere ve Sünnilerin Alevilere yönelik daha yüksek sosyal mesafeye sahip olmasını açıklayıcı niteliktedir. Egemenliği elinde tutan ve kendisini daha seçkin bir grup olarak
kabul eden üst kültürlere yöneliş, alt kültürlerdeki sosyal mesafeyi doğal olarak
azaltmaktadır.
Yapılan analizler, kişilerin yaşlarının, öğrenim düzeylerinin ve hane gelirlerinin
farklı gruplara yönelik sosyal mesafeyi ya hiç açıklamadığını ya da açıklama
düzeyinin %1’lerde kaldığını; artan yaşın, yükselen hane gelirinin ve öğrenim
düzeyinin, çok zayıf da olsa sosyal mesafeyi azaltan birer faktör olduğunu göstermektedir. Bu temel bulgu başka bir açıdan okunduğunda; Türkiye’de etnik, dini
ve siyasi temelde farklı kimlikler arasında oluşan sosyal mesafenin ve kutuplaşmanın kimlik grupları içinde kişilerin sosyo-ekonomik düzeylerinden bağımsız
102 Asım Yapıcı, “İçimizdeki Öteki:Kimlik ve Ön Yargı Kıskacında Sünni-Alevi İlişkileri”, Dem Dergi,
Sayı:6, (Yıl:2):54. Erişim: 27 Temmuz 2014. http://www.dem.org.tr/dem_dergi/6/dem6mak8.pdf
103 Tajfel ve Turner, The Social Identity Theory of Intergroup Behavior,276.
104 M. Hewstone, M. Rubin, ve H. Willis, “Intergroup Bias,”Annual Review of Psychology, 53,
(2002):575- 604.
197
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
olarak tüm kitleyi etkilediğini ortaya koymaktadır. Bu durum, ülkede farklı kimlikler arasındaki kutuplaşmanın azaltılmasında mevcut eğitim sisteminin yeterli
olmadığını ve eğitim kalitesi yanında müfredatın da uygun bir şekilde düzenlenmesi ihtiyacını ortaya koymakta; sadece ekonomik iyileşmelerle kutuplaşmanın
azaltılabileceği düşüncesinin çok da gerçekçi olmadığını göstermektedir.
Tüm bulgular bir arada değerlendirildiğinde, en yüksek sosyal mesafenin MHP
seçmeninden BDP/HDP seçmenine yönelik olduğu görülmektedir (M=3). 3 değeri araştırma ölçeğinde kapı komşusu olmayı problem olarak algılama düzeyini
gösterdiği için, değerlendirmeye dâhil edilen tüm gruplar arasında bulgulanan
en yüksek sosyal mesafe düzeyinin kapı komşusu olmaya tepki duyma seviyesinde olduğu söylenebilir. Bu düzeye yakın olarak bulgulanan diğer değerlerin
de kutuplaşmanın yüksekliğini göstermesi, konunun toplumsal gerginliklere yol
açabilecek bir potansiyeli barındırdığını ortaya koymakta, dolayısıyla önlem
alınmadığı takdirde önemli bir güvenlik sorununa doğru evirilebileceği görülmektedir. Sosyal mesafenin genellikle kalıp ön yargılarla birlikte arttığı düşünüldüğünde, farklı grupların birbirilerini anlamalarına imkân sağlayacak, iletişim,
empati, hoşgörü ve kendi kimlik değerlerini rahatça yaşayabilme olanağı sunacak
demokratik bir ortamın tesisi ve geliştirilmesi önem taşımaktadır. Ayrıca siyasilerin gerginlikten kaçınmaları, yumuşak ve kucaklayıcı bir dil kullanmaları siyasi
kutuplaşmanın azaltılmasına önemli derecede katkı sağlayacaktır. BİLGESAM
tarafından yayınlanan “Türkiye’de Etnik, Dini ve Mezhepsel Kutuplaşma” başlıklı rapor, akrabalık bağlarının, gruplar arasındaki ön yargıları kırarak, birbirini
anlama noktasında önemli bir empati zemini oluşturduğunu belirtmektedir. Buna
göre, Kürt akrabası olan Türklerde Kürtlere yönelik tepkisellik ve Alevi akrabası
olan Sünnilerde Alevilere yönelik tepkisellik; akrabalık bağı olmayanlara göre
çok daha düşüktür.105 Bu durum, farklı grup üyeleri arasında iletişime imkân sağlayan ortam ve şartların önemini ortaya koymaktadır. Önyargıların azaltılmasında
eğitimin ve kitle iletişim araçlarının rolü dikkate alındığında, konunun öncelikle
örgün ve yaygın eğitim sistemi zemininde ele alınması ve uygun bir kitle iletişim
stratejisinin geliştirilmesi de önem taşımaktadır.
Gruplar arasındaki kutuplaşmanın artmasının en önemli sonuçlarından birisi de
gruplar arasındaki adaletin kaybolması veya zayıflamasıdır. Adaletsiz uygulamaların devam etmesi zaman içerisinde grup içerisindeki bütünleşmeyi ve pekişmeyi
artırırken karşıt gruplar arasındaki gerilimi ve çatışmayı körüklemektedir. Bu durumun uzun süre devam etmesi, gruplar arasındaki mesafeyi daha da artırmakta
ve çatışmanın şiddetini yükseltmektedir. Bu kısır döngüye girmemek için yönetim
hangi grubun elinde olursa olsun ve hangi gerekçeye dayanılırsa dayanılsın gruplar arası ilişkilerde adaletin tesisi hayati derecede önem taşımaktadır.
Olumlu ve üstün özelliklerin belli bir kimliğe atfedilmesi ve karşıt kimliklerin
daha olumsuz özellikler üzerinden tanımlanması kimlik inşa süreçlerinin özellikle
105 Salih Akyürek ve F. Serap Koydemir, “Türkiye’de Etnik, Dini ve Mezhepsel Kutuplaşma,” Bilge
Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM) raporu, Rapor No:61, (Temmuz 2014):8. Erişim:
5 Ağustos, 2014. http://www.bilgesam.org/Images/Dokumanlar/0-262-2014081511kutuplasma-anketi_rapor.pdf
198
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
başlangıç dönemlerinde anlayışla karşılanabilirse de sosyal mesafenin bu sürecin
sınırları dışına taşırılarak gruplar arası çatışmayı besleyecek bir duruma gelmesine fırsat verilmemesi gerekmektedir; çünkü bu durum, kimlik inşa sürecinin hiç
sonlanmayan dinamik yapısı ile toplumu sosyolojik bölünmeye kadar götürecek
bir potansiyel taşımaktadır. Bu dinamik süreci makul sınırlarda durdurmanın yolu
da kimlikler arası ilişkilerin eşit haklar çerçevesinde ve hoşgörü zemininde yürütülmesinden geçmektedir. Gruplar kendi kimliklerini rahatça ifade edebilecek ve
değerlerini yaşayabilecek duruma geldiklerinde şeffaflık daha da artacak; bu da
karşıt gruplarla ilgili önyargıları zayıflatarak zaman içerisinde ortadan kalkmasını
sağlayacaktır. Ancak bu durum, normal demokratik süreçlerin işlediği bir ortam
içerisinde gerçekleşebilir. Bu nedenle süreci, demokratik çerçeveden çıkaracak
ve terör eylemleri veya silahlı bir gücün gölgesinde toplumu dönüştürme gibi demokratik ortamı olumsuz yönden etkileyebilecek demokratik olmayan unsurların
dışarısında tutmak önemlidir. Aksi takdirde bu süreçler silahlı gücün hedeflerine
hizmet eden bir araç haline gelebilecektir.
Bu çalışmada bulgulanan sosyal mesafe düzeyi, ülkede beraber yaşamayı problem olarak algılama seviyesinin altında olsa da dünyada birçok örneğine rastlanabilecek iç savaş ve soykırımların ileri düzeyli bir sosyal mesafeden kaynaklandığı
da unutulmamalıdır. Toplumsal güvenliği tehdit eden bu tarz olayların, mevcut örnekler dikkate alındığında, demokratik hakların ve özgürlüklerin gelişmediği toplumlarda daha fazla ortaya çıktığı görülmektedir. Afganistan, Mısır, Irak, Suriye,
Ruanda ve Sudan gibi pek çok ülkede etnisite, din ve mezhep temelinde yaşanan
çatışmalar, kimlikler arası kutuplaşmanın gelebileceği noktaları göstermesi açısından önemli örneklerdir. Türkiye de 1970’lerde yoğun olarak yaşanan sağ-sol
eylemleri, Kahraman Maraş ve Çorum olayları, PKK terör eylemleri ve son dönemdeki Gezi Olayları gibi benzer kırılmaları defalarca yaşamış olsa da kimlikler
arası bağlar ve sağduyu ülkeyi bölünmeye götürecek çatışma ortamının oluşmasını engellemiştir. Ancak, son dönemde Orta Doğu’da değişen güvenlik ortamı ve
dünyanın bu gelişmeler karşısındaki tutumu, özellikle etnik kutuplaşmanın farklı
gruplar arasında çatışma temelli ciddi riskler doğurduğunu da göstermektedir.
Kutuplaşma ile toplumsal güvenlik arasındaki ilişkiyi yalnızca toplumsal kimliklerin birbirlerine üstünlük sağlamak adına uyguladıkları ayrımcılığın bir sonucu
olarak yorumlamak eksik olacaktır. Farklı kimliklerin gerek sembolik gerekse somut kaynaklara ve güce ulaşmak için yarattığı kutuplaşma da sonuçta toplumsal
güvenlikle ilgili sorunları doğurabilmektedir. Örneğin, Gezi Olayları çoğunlukla
kişilerin özgürlük alanlarına müdahale konusu üzerinden ilerleyen bir kimlik çatışması şeklinde yorumlanmış olsa da reel çatışmalar nedensellikte kısmen geri
plana atılmıştır. Gezi Olayları uzun yıllardır yaşanan dindar-laik, modern-gelenekçi ve Sünni-Alevi gibi kimlik temelli kutuplaşma eksenlerinin tamamına yakınını kapsayan bir olaylar dizisi gibi görünse de bu olayların bir reel çatışma alanı
da olduğu ve toplumsal güvenlik anlamında önemli bir yumuşak karın oluşturduğu unutulmamalıdır.
Özet olarak; ötekileştirmenin, sosyal mesafenin ve ayrımcılığın; bir takım iç ve
dış tarihi, siyasi ve sosyo-kültürel etkenlerle sürekli olarak beslenip artmasının
ülke güvenliği açısından ciddi riskler taşıyacak kargaşaları ve toplumsal çatışmaları tetikleyebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
199
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
SONUÇ
Bogardus’un sosyal mesafe ölçeğinin bir kısmı kullanılarak yapılan bu çalışmada
toplumda siyasi, etnik ve mezhepsel alanda kutuplaşmanın olduğu ve bu trendin
devam etmesi durumunda önemli güvenlik sorunlarına neden olabileceği saptanmıştır.
Çalışmadaki en önemli sonuçlardan bir tanesi, Türkiye parti seçmenleri arasındaki sosyal mesafenin etnisite ve mezhep temelinde ortaya çıkan sosyal mesafeden
genel olarak çok daha yüksek olmasıdır. Bu bağlamda, BDP/HDP seçmenine yönelik bu partiden olmayanların sosyal mesafesi (M=2,14) ile AKP’li olmayanların AKP seçmenine yönelik sosyal mesafesi (M=1,39), ülkede Kürt olmayanların
Kürtlere (M=0,82) ve Alevi olmayanların Alevilere yönelik sosyal mesafesinden
(M=0,54) çok daha yüksek bulgulanmıştır. Bu duruma göre, siyasi düzeyde yaşanan sosyal mesafe, toplumdaki kutuplaşmanın temel eksenini oluşturmakta; etnik
ve mezhepsel boyutlardaki sosyal mesafeyle iç içe geçmektedir.BDP/HDP seçmenine yönelik sosyal mesafenin en yüksek düzeyde olmasının, uzun yıllar yaşanan PKK terörü ve parti söylemlerinin de etkisiyle BDP/HDP’nin PKK ile özdeşleştirilmesinden kaynaklandığı değerlendirilmektedir. AKP seçmeninin ikinci
en yüksek tepkisellik grup olmasını ise, Merkez-Çevre ve Seçkin/Elit Kuramları
açıklamakta; yıllardır merkezi elinde tutan ve seçkinlerden oluşan kesimin, konumunu kaybetmeye başlamasının, AKP seçmenine yönelik tepkiselliğin en büyük
sebeplerinden biri olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, son dönemde AKP’li olmayanların toplumsal hiyerarşide yükselme ihtimallerinin gittikçe zayıflamasının
ve kamuda işe alımlarda yaşanan ayrımcılık ve kadrolaşmanın da bu tepkiselliği
doğuran diğer sebepler arasında olduğu değerlendirilmektedir.
Bunun yanı sıra, çalışmada esas alınan etnik, dini ve siyasi kimliklerin kendi içindeki farklılaşmasında da çarpıcı bulgular ortaya çıkmıştır. Araştırma bulguları,
Kürt olmayanların Kürtlere yönelik sosyal mesafesinin (M=0,82), Türk olmayanların Türklere yönelik sosyal mesafesinden (M=0,11); Alevi olmayanların Alevilere yönelik sosyal mesafesinin (M=0,54) ise, Sünni olmayanların Sünnilere yönelik sosyal mesafesinden (M=0,21) çok daha yüksek olduğunu göstermektedir.
Bu durum Toplumsal Kimlik ve Toplumsal Egemenlik Kuramları çerçevesinde
açıklanmakta; tarihsel olarak bu grupların, algısal bir kategorizasyon ile birbirlerini ayırmaları ve ötekileştirmeleri, arkasından da kendi kimliklerini yüceltmek için
diğerini farklı ithamlarla suçlamaları ve kalıp ön yargılar geliştirmelerinin buna
sebep olduğu değerlendirilmektedir. Türk-Kürt sosyal mesafesinde ise bunlara ek
olarak, son 30 yılda yaşanançatışmalar ve çatışma öncesi dönemde egemen bir
etnik grup olarak Türklerin, Kürtlerin farklılıklarına hoşgörüsüz yaklaşmalarının
etkileri açıklanmaktadır.
Değerlendirmeye dâhil edilen tüm gruplar arasında bulgulanan en yüksek sosyal
mesafe düzeyinin kapı komşusu olmaya tepki duyma seviyesinde olduğu görülmüştür. Bu düzeye yakın olarak bulgulanan başka değerlerin de varlığı, konunun
toplumsal gerginliklere yol açabilecek bir potansiyeli barındırdığını; dolayısıyla,
önlem alınmadığı takdirde önemli bir güvenlik sorununa doğru evirilebileceğini ortaya koymaktadır. Ülkede; etnik, dini, mezhepsel, siyasi ve sosyo-kültürel
200
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
temelde farklı eksenlerde yaşanan kutuplaşma, pek çok platformda egemen kimliğin adil olmayan gruplar arası tutumu nedeniyle ayrımcılığa dönüşmekte ve toplumdaki uzlaşma zemininin giderek kaymasına ve toplumun bir çatışma zemine
doğru sürüklenmesine neden olmaktadır. Bu bağlamda, farklı grupların biribirilerini anlamalarına imkan sağlayacak, iletişim, empati, hoşgörü ve kendi kimlik
değerlerini rahatça yaşayabilme olanağı sunacak demokratik bir ortamın tesisi ve
geliştirilmesi gerekliliği ile; süreci demokratik çerçevede işletecek uygulamaların
önemi ön plana çıkmaktadır.
201
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
KAYNAKÇA
Akgündüz, Ahmet. Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri/ Yavuz Sultan
Selim Devri Kanunnameleri. İstanbul: OSAV Yayınları, 1991.
Akyol, Mustafa. Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek. İstanbul: Doğan Yayınevi,
2006.
Akyürek, Salih. Kürtler ve Zazalar ne Düşünüyor? Ortak Değer ve Sembollere
Bakış,Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM) Raporu, Rapor No:26, (Ocak 2011). Erişim: 4 Ağustos 2014.http://www.bilgesam.org/Images/Dokumanlar/0-91-2014040810rapor26.pdf
Akyürek, Salih ve F. Serap Koydemir. Türkiye’de Etnik, Dini ve Mezhepsel
Kutuplaşma,Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM) Raporu, Rapor No:61, (Temmuz 2014). Erişim: 5 Ağustos 2014. http://www.bilgesam.
org/Images/Dokumanlar/0-262-2014081511kutuplasma-anketi_rapor.pdf
BİLGESAM. Güneydoğu Sorununun Sosyolojik Analizi: Teknik Rapor,Bilge
Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM) Raporu, (Ağustos 2009).
Erişim: 4 Ağustos 2014. http://www.bilgesam.org/ incele/707/-guneydogusorununun-sosyolojik-analizi/#.VAgvE6OFHpc
Bogardus, Emory S. “Measuring Social Distances.” Journal of Applied Sociology
9 (1925):299-308.
Bogardus, Emory S. “Social Distance in the City.” Proceedings and Publications
of the American Sociological Society, 20 (1926):40-46.
Bruinessen, Martin Van. Ağa, Şeyh, Devlet. İstanbul: İletişim Yayınları, 2003.
Bruinessen, Martin Van. Kürdistan Üzerine Yazılar.İstanbul: İletişim Yayınları,
2008.
Bruinessen, Martin Van. Kürtlük, Türklük, Alevilik-Etnik ve Dinsel Kimlik Mücadeleleri. Çeviren Hakan Yurdakul. İstanbul: İletisim Yayınları, 8. Baskı, 2009.
Çamuroğlu, Reha. “Alevi Revivalism in Turkey”, içinde Alevi Identity Cultural
Religious and Social Perpectives.Editör Tord Olsson, Elisabeth Özdalga ve Catharina Raudvere. London: Swedish Research Institute, 1998.
Çarkoğlu, Ali ve Melvin J. Hinich. “A Spatial Analysis of Turkish Party Preferences.” Electoral Studies, Vol.25 (2006):369-392.
Dalton, J. Russell. “Social Modernization and the End of Ideology Debate: Patterns of Ideological Polarization.” Japanese Journal of Political Science, Vol.7
No.1 (2006):1-22.
202
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Dündar, Safiye. Kürtler ve Azınlık Tartışmaları: Tarih, Kimlik, İsyanlar, Sosyo
Kültürel Yapı, Terör. İstanbul: Doğan Kitapçılık, 2009.
Epstein, Diana ve John D. Graham. “Polarized Politics and Policy Consequences.” (2007):1-29. Erişim: 3Ağustos 2014. http://www.rand.org/content/dam/
rand/pubs/occasional_papers/2007/RAND_OP197.pdf
Ergil, Doğu. “Aspects of the Kurdish Problem in Turkey.” İçinde Turkey Since
1970. Editör Debbie Lovatt. NY: Palgrave Publishers, 2001.
Esteban, Joan ve Debraj Ray. “On the Measurement of Polarization.”Econometrica,
Vol. 62, No. 4 (1994):819-851. Erişim: 3 Ağustos 2014. http://www.econ.brown.
edu/fac/glenn_loury/louryhomepage/teaching/Ec%20237/Esteban%20and%20
Ray%20(Ecta%201994).pdf
Gölbaşı, Haydar. “Modernleşmeyi Engelleyen Arkaik Bir Çatışma Sorunu: AleviSünni Çatışmasının Arka Planı.” C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 9,
Sayı:1 (2008):39-61.
Gölbaşı, Haydar ve Ahmet Mazlum. “Çatışma Odağında Alevi-Sünni İlişkileri
ve Öteki Algısı,” Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, Cilt 7, Sayı:2 (2010):320345. Erişim: 5 Ağustos 2014. http://www.j-humansciences.com/ojs/index.php/
IJHS/article/viewFile/1212/586
Hassanpour, Amir. Nationalism and Languge In Kurdistan 1918-1985. San Francisco: Melen Research University Press, 1992.
Hetherington, J. Marc ve Jonathan D. Weiler. Authoritarianism and Polarization
in American Politics. NY: Cambridge University Press, 2009.
Hewstone, M., M. Rubin ve H. Willis. “Intergroup Bias.” Annual Review of
Psychology, 53 (2002): 575-604.
Jones, R. David. “Party Polarization and Legislative Gridlock.” Political Research
Quarterly, Vol.54, No.1 (2001):125-141. Erişim: 3 Ağustos 2014. http://www.baruch.cuny.edu/wsas/academics/political_science/documents/Jones2001PRQ_polarization.pdf
Jost, T. John ve Jim Sidanius, ed. Political Psychology. NY: Psychological Press,
2004.
Jost, T. John ve Jim Sidanius. “Political Psycholgy: An Introduction.” İçinde Political Psychology. Editör John T. Jost ve Jim Sidanius.NY: Psychological Press,
2004.
Kahraman, Hasan Bülent. Türk Siyaseti’nin Yapısal Analizi I Kavramlar Kuramlar Kurumlar. İstanbul: Agora Yayınları, 2008.
203
Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşma
Kalaycıoğlu, Ersin. “The Shaping of Party Preferences in Turkey: Coping with the
Post-Cold War Era.”New Perspectives on Turkey, Vol. 20 (Spring 1999):47-76.
Karpat, Kemal H. Türk Demokrasi Tarihi. İstanbul: Afa Yayınları, 1996.
Keyman, Fuat. “Türkiye’nin İyi ve Adaletli Yönetimi ve Sosyal Demokrasi.”Toplum
ve Demokrasi, Yıl.2, Sayı:2 (Ocak-Nisan 2008):1-13. Erişim: 3 Ağustos 2014.
http://www.toplumvedemokrasi.org.tr/index.php/tdd/article/download/13/202
Kiriş, Hakan Mehmet. “Parti Sisteminde Kutuplaşma ve Türk Parti Sistemi Örneği.” Amme İdaresi Dergisi, Cilt 44, Sayı 4 (Aralık 2011):33-67.
Mardin, Şerif. Türkiye’de Toplum ve Siyaset, Makaleler 1. İstanbul: İletişim Yayıncılık, 1990.
Marshall, Gordon. Sosyoloji Sözlüğü. Çeviren Osman Akınhay ve Derya Kömürcü. Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları, 1999.
McDowall, David. Modern Kürt Tarihi. Ankara: Doruk Yayınevi, 2004.
Özbudun, Ergun.Türkiye’de Sosyal Değişme ve Siyasal Katılma. Ankara: Ankara
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını, 1975.
Payne, M. Carr, Jr., C. Michael York ve Joen Fagan. “Changes in Measured Social
Distance Over Time.” Sociometry Vol. 37, No. 1 (Mar., 1974):131-136.
Sartori, G. “European Political Parties: The Case of Polarized Pluralism.”İçinde
Political Parties and Political Development. Editör J. La Palombara ve M. Weiner. Princeton University Press, 1966.
Sani, G. ve G. Sartori. “Polarization, Fragmentation and Competition.” İçinde
Western European Party Systems: Continuity and Change. Editör H. Daadler ve
P. Mair. London: Sage, 1983.
Sayarı, Sabri.“The Changing Party System.”İçinde Politics, Parties and Elections
in Turkey. Editör Sabri Sayarı ve Yılmaz Esmer. London: Lynne Reinner Publishing, 2002.
Slattery, Martin. Sosyolojide Temel Fikirler. Çeviren Ümit Tatlıcan ve Gülhan
Demiriz. İstanbul: Sentez Yayıncılık, 2. Baskı, 2008.
Sidanius, Jim ve Felicia Pratto. Social Dominance: An Intergroup Theory of Social Hierarchy and Oppression.USA: Cambridge University Press, 1999.
Tajfel, Henri ve John C. Turner. “The Social Identity Theory of Intergroup Behavior.” İçinde Political Psychology. Editör John T. Jost ve Jim Sidanius. NY:
Psychological Press, 2004.
Tan, Altan. Kürt Sorunu. İstanbul: Timaş Yayınları, 2009.
204
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Tuncel , Gökhan ve Bekir Gündoğmuş. “Türkiye Siyasetinde Merkez-Çevrenin
Dönüşümü ve Geleneksel Merkezin Konumlanma Sorunu.” Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi 14/3 (2012):137-158.
Turner, Jonathan H. Contemporary Sociological Theory.USA: SAGE Publications, Inc, 2013.
Türkdoğan, Orhan. Alevi Bektaşi Kimliği: Sosyo-Antropolojik Araştırma. İstanbul:
Timaş Yayınları, 1995.
Türkdoğan, Orhan. Etnik Sosyoloji.İ stanbul: Timaş Yayınları, 2006.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı. Osmanlı Tarihi. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları,
1998.
Yapıcı, Asım. Din, Kimlik ve Ön Yargı: Biz ve Onlar. Adana: Karahan Kitabevi,
2004.
Yapıcı, Asım. “İçimizdeki Öteki: Kimlik ve Ön Yargı Kıskacında Sünni-Alevi
İlişkileri.” Dem Dergi, Sayı:6, (Yıl:2):52-59. Erişim: Ağustos 27, 2014. http://
www.dem.org.tr/dem_dergi/6/dem6mak8.pdf
Yavuz, H. Modernleşen Müslümanlar Nurcular Nakşiler Milli Görüş ve AK Parti.
Çeviren A. Yıldız. İstanbul: Kitap Yayınevi, 2005. (Footnotes)
205
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014, ss.207-211
George A. Akerloff ve Rachel E. Kranton, Identity Economics: How Our
Identities Shape Our Work, Wages, and Well-Being, Princeton Üniversitesi Yayınevi, New Jersey, ABD, 2010, 185 sayfa, ISBN:978-0-691-146485
Şebnem İŞÜR*
Goerge A. Akerloff davranışsal iktisada yönelik olarak bir çok kapsamlı eserler
yayınlamış 2001 yılında Nobel ödülü almış bir iktisatçıdır. Bu eserini iktisatta
kimlik konusunun görmezden gelinmemesi konusunda kendisini uyaran Rachel
E. Kranton ile birlikte yapmış oldukları incelemelerle oluşturmuştur. Bu konudaki incelemeler ve analizlerle, yaşanmış hikayeler ile bize kimliklerimizle aslında
işimizi, kazancımızı ve ekonomik anlamda refahımızı nasıl belirlediğimiz okuyuculara anlatılmaktadır. Ana akım iktisatta hakim olan rasyonel birey kavramının
tüm soruların cevabı olmadığını anlatan kitap, bizlere sosyal bilimlerin en güzel
yanı olan her zaman tek bir doğru cevabın olmadığı felsefesini bir kez daha somut
hikayeler ve analizlerle açıklamaktadır.
“Identity Economics” (Kimlik iktisadı) kitabı dört (4) bölümden oluşmaktadır.
Kitabın giriş bölümünde Amerika Birleşik Devletlerinde iş yerlerinde cinsel ayrımcılığın fenomeni olarak tanınan, Ann Hopkin’in davası ve yaşanan süreç kısaca anlatılırken. İş yerinde başarılı bir kadının hak ettiği terfiyi sadece toplumda
kemikleşmiş kadın figürüne uymadığı gerekçesiyle elde edememesi ve haklı mücadelesi anlatılmaktadır.
Kitap kimlik ve onunla ilişkili normların iktisatla olan bağını ortaya koymaktadır.
İktisat disiplini artık kendini sadece tüketim ve gelir ile ilgili sorularla sınırlamak
yerine ekonomi dışında kalan geniş bir etki yelpazesi ile de ilgilenmektedir. Her
sosyal durumda insanların kim olduklarıyla ve kendilerinin ve diğerlerinin nasıl
davranması gerektiğiyle ilgili bir fikri vardır. İşte bu kanılar ekonominin nasıl
işlediği konusunda önemli rol oynarlar. İktisatçıların bireyi “fayda fonksiyonuna”
sahip olması üzerinden tanımlamaktadır. Prensipte, bir fayda fonksiyonu herhangi
bir motivasyonu ifade edebilir. Ekonomik analizlerin çoğu tüketim isteği ve gelir
gibi maddi motivasyonları inceler, fakat ekonomi günümüzde sadece para ile ilgili olmadığından maddi olmayan güdüler de analiz edilmelidir. Fayda fonksiyonları çocuk sahibi olmak, statü endişesi adalet isteği gibi maddi olmayan zevkler ve
tercihleri ifade etmek için kullanılmıştır.
Adaleti ele alacak olursak, onun ne kadar sosyal bağlama bağlı olduğunu görürüz.
Örneğin, Hindistan da üst kastlardaki insanlar kendilerinden aşağıdaki kastlara
mensup kişilere, Amerika’da ise beyazlar siyahlara adil davranmamaktadır. Bugün birçok ülkede kadınlar ve kızlar fiziksel saldırıya uğramakta, evlerinden dı*Doktora Öğrencisi, Atılım Üniversitesi
207
Identity Economics / George A. Akerloff ve Rachel E. Kranton
şarı çıkarılmamakta, banka hesabı bile açmasına izin verilmemektedir. Bu örneklerdeki ortaklık, insanların kimlikleridir. Kişilerin nasıl davranacağı kendi sosyal
bağlamlarındaki konumlarına bağlıdır.
Sosyal bilimlerin resmi dilinde, insanlar kendilerini ve diğerlerini sosyal kategorilere ayırırlar. Sosyal kategoriler ve normlar otomatik olarak birbirlerine bağlıdır:
farklı sosyal kategorilerdeki insanlar farklı davranmalıdır. Normlar da farklı sosyal kategorilere mensup insanların birbirlerine nasıl davranacağı düzenler.
Yazarlar kimlik, normlar ve sosyal kategorileri ekonomiye dahil etmektedir. Aynı
zamanda bu kitapta kimlik bu üç kavramın birlikte kullanımının kısa yolu olarak
da kullanılmaktadır. Kimlik terimi farklı akademik disiplinler tarafından farklı ve
belirsiz şekilde tanımlanmıştır, yazarlar kendi analizlerinde bu kavramı oldukça
kesin bir şekilde tanımlamaktadır. Kişilerin kimlikleri onların kim olduklarına ve
sosyal kategorilerine denk düşer. Kimlikleri onların kararlarını etkiler çünkü davranış için farklı normlar farklı sosyal kategoriler ile bağdaştırılır. İlk olarak, sosyal
kategoriler vardır, ikinci olarak kişilerin ait oldukları sosyal kategoriler içinde
nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen normlar vardır ve son olarak normlar
davranışları etkilemektedir.
Kimlik tecrübeyle sabit olan arz ve talep nosyonu kadar değişkenlik göstermektedir. Arz ve talep bir yandan birkaç saniye için tahvil ve bonoyla ilgili arz ve talebe
işaret ederken, öbür yandan toplam bir ekonomide uzun bir sürece yayılan arz
ve talebe de denk düşebilir. Kimlik kavramını da benzer şekilde kullanmaktayız.
Arz talep analizinde önce kişiler alıcı ya da satıcı olarak düşünülür. Daha sonra
eldeki teknoloji ve piyasa yapısı açıkça belirtilir ve son olarak her bir eylemden
elde edilecek bireysel kayıplar ve kazançlar hesaplanır. Kimlikte ise, ilk önce kişiler belirli sosyal kategorilerle ilişkilendirilir, daha sonra bu kategorilere hakim
normlar belirlenir ve son olarak verili kimliğe denk düşen normlar ışığında alınan
kararların kazançları ve kayıpları hesaplanır. Tüm bu sürecin sonunda kişi eylemde bulunur.
Sadece üç bileşen ile- kategoriler, normlar ve idealler, ve kimlik faydası- motivasyonların sosyal bağlama göre nasıl değişkenlik gösterdiğini anlayabiliriz.
Yöntemin iki parçası vardır. Birincisinde faydanın standart bileşenleri ortaya konulur. Kişinin mallar, hizmetler ya da diğer ekonomik sonuçlarla ilgili zevkleri
faydanın billeşenleridir. İkincisinde ise ilgili sosyal bağlam için kimlik unsurları
belirtilir. Kişilerin faydası sadece kendi seçimlerinden dolayı değil aynı zamanda
diğerlerinin seçimlerden dolayı da azalıp artabilir. Kişilerin kararlarının kendi bireysel fayda fonksiyonlarını maksimize edecek şekilde alındığı düşünülmektedir.
Bu tanım seçimlerin bilinçli olarak yapıldığını ima etse de bilinçli tercih sadece
bir olasılıktır, fayda fonksiyonu kişilerin bilinçsizce aldığı kararları da tanımlar.
İktisatta fayda maksimizasyonun da var olan bireysel bilince olan bilinmezciliği (agnostiklik) ve kimliğin yazarlarca benimsenen formülü, ekonomik analiz ile
diğer sosyal bilimler arasındaki arayı kapatmada bir köprü işlevi görür. Sosyal
bilimlerin birçok alanında araştırmacılar, bireylerin davranışlarını bilinçli bir aktörden çok toplumsallaşmaya dayandırmaktadır. Öte yandan standart bir ekonomi
208
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
modeli, herkesin aynı şekilde sosyalleştiği bir durumda toplumsallaşmayı dikkate
almamaktadır. Herhangi bir farklılık kişisel farklılığa dayandırılmaktadır.
Yazarların benimsediği kimlik modeli iki olanağa da açıktır. İnsanların kendi fayda fonksiyonlarında kişisel zevkleri vardır fakat yine de normlar işin içine girmektedir. Bu normlar içinde bulundukları cemaatin onay ve itiraz mekanizmaları
göz önünde bulundurularak içselleştirilebilir. Dedikodu, hikayeler, özel ve kamusal sansür normların bilinmesini ve güçlenmesini sağlayan yaygın yollardır.
Dolayısıyla bu modelde bireylerin kararları, sadece zevklerle değil aynı zamanda
içselleştirilen normlarla da oluşmaktadır.
Yazarlar kimliğin sadece bilinçli bir seçim sonucunda kurulmadığının altını çizmektedir. Çoğu zaman, kişilerin kimliklerini oluşturma açısından sınırlı seçim
yapma şansları vardır. Sosyal yapılar seçimi sınırlayabilir. Sosyal kategorilerin
ırk, aile geçmişi ve etnisite üzerinden tanımlandığı durumlarda kişinin yeni bir
kimlik seçmesi pek olanaklı olmayabilir.
Kişilerin çoğu kez nasıl davranmaları gerektiğini bildiklerini söyleriz. Gerekmek
(should) etik ve ahlaki görüşleri beraberinde getirebilir. Fakat yazarlar gerekmeye bundan daha kapsamlı bir anlam atfetmektedir. İnsanların nasıl davranmaları
gerektiği bir sosyal koda işaret edebilir ve büyük ölçüde bilinçsizce içselleştirilir.
Dolayısıyla yazarların normları ele alış biçimi ekonomideki genel kullanımın dışındadır.
Kimlik ekonomisinde, kişilerin çoğu zaman istekleri için normlara uyduklarını
farz etmekteyiz. Bu anlayış iktisatçılar için alışılmadık bir görüştür. Normların
süregelen etkileşimler sonucunda oluştuğu görüşü standart ekonomik görüşe egemendir. Bu tarz bir süreç olmadığında ise, bir normu benimsemek başkalarına
kendin için önemli olan bir şeyi kanıtlama yolu olarak da görülebilir. Bu siyahi
öğrencilerin okulda başarısız olmalarının bir norm olması örneğinde açıkça görülür. Yazarlar fayda fonksiyonunda normlara uyma isteğinin altını çizerler çünkü
görülmüştür ki normlara uyanlar aslında onlara inanmaktadır.
Kitabın ikinci bölümünde iş ve okuldaki kimlik ve kimlik iktisadı üzerine incelemeler ve örnekler verilmiştir. Yazarlar bir şirketin ya da kurumun iyi işlev göstermesinin sadece maddi teşviklerle sağlanamayacağını belirtmektedir. Şirketlerin
ya da kurumların işleyişinde kimliğin merkezi öneme sahip olduğunu vurgulanmaktadır. Yazarlara göre işçiler kendilerine uygun işlere yerleştirilirken, şirketler
bu durumu desteklemelidir.
Yönetim literatüründe ana temalardan birisi de içsel ve dışsal motivasyonlar ikiliğidir. Bu ikilik aynı zamanda kimlik modeli için de oldukça önemlidir çünkü
içeridekiler ve yabancılar için farklı motivasyonlara denk düşer. Bu ikilik aynı
zamanda örgütsel davranış çalışmalarında da belirgindir.
Kimlik ekonomisinde eğitimin arz ve talebini incelemektedir. Bu bölümde öğrenci motivasyonlarına odaklanılmıştır. Öğrencilerin maddi olmayan motivasyonlara sahip olduğunu keşfedeli uzun zaman olsa da, kimlik ekonomisi bizleri
209
Identity Economics / George A. Akerloff ve Rachel E. Kranton
bu motivasyonların neler olduğu ve neden ortaya çıktıklarına dair düşünmeye
itmiştir. Öğrencinin sosyal kategorisinin ne olduğu, ideallerinin ve normlarının
neler olduğu ve bu normlardan uzaklaştığında ne tür kayıplar elde edeceği
önemli sorular arasındadır. Gelecekte elde edilecek kazançların ana belirleyicisi
okullaşma olduğundan, eğitim talebi son tahlilde hem gelir düzeyini hem de
dağıtımını belirler.
Öğretmenlerin ve yöneticilerin motivasyonlarının ve kimliklerinin bir okulun başarısında önemli bir rol oynadığı bir durumda kimlik ekonomisi eğitim arzı için
daha uygun bir anlayış ortaya koyar. Görülen o ki, okullardaki kaynakların düzeyinden çok onların kullanımı etken bir arzı belirler.
Okulun hedefinin öğrencilerin becerilerini ve gelecekte kazanacakları geliri artırmak olduğu düşünülse de, bu sadece hedefin bir yönüdür. Okul seçimi de bu
durumdan etkilenir. Örneğin dini okullar ekonomik hedefleri dini hedefler uğruna
gözden çıkarabilirler. Bu durumda, kimliğin ve okul hedeflerinin okul seçimi tartışmalarında önemli bir rol oynadığı görülür. Okul seçiminin daha fazla öğrenci
becerisine yol açacağı konusunda bile, kimlik esastır.
Kitabın üçüncü bölümünde yazarlar, toplumsal cinsiyet ve ırk konularının ekonomik etkilerini incelemektedir. Burada doğumdan elde ettiğimiz, değişmez özelliklerimizin aslında kazancımızı ve seçimlerimizi nasıl etkilediğini ele alınmaktadır.
Yazarların teorisi yine normlarla ve zevkler arasındaki fark üzerine kuruludur. Bu
teoride bazı işlerin erkekler ve kadınlar için uygun görüldüğü ve bunun mesleki
normlardan kaynaklandığı belirtilmiştir. Kimlik modeli gözlem üzerine kurulmuştur. Kişilerin kendi işlerini nasıl tanımladıkları ve yaptıkları işlerde kendilerini nasıl hissettikleri üzerinde durulmuştur. Tüm bunlara bakıldığında Amerika’da
kadına karşı ayrımcılığın ortadan kaldırılması için neden rekabetçi piyasa yerine
sosyal hareketler ve hükümet müdahalesi gerektiği açıkça ortadadır.
Azınlık yoksulluğu bu kitapta kimlik ekonomisinin uygulandığı son alandır. Siyah/beyaz ayrımı Amerika’daki en köklü sosyal problemlerdendir. Yazarlar bu
sorunun süregelmesinin nedenini mevcut ekonomik teorilerle açıklanamayacağını belirtmektedir. Dolayısıyla kimlik modeli bu noktada oldukça işlevseldir. Yazarlar yurttaşlık hakları hareketlerine ve programlarına rağmen siyahların neden
bu duruma maruz kaldıkları sorusunu sorar. Yurttaşlık hakları hareketinden beri
Afrika kökenli Amerikalı yurttaşlar önemli ekonomik kazançlar elde etmişlerdir.
Fakat açmaz hala devam etmektedir. Çocukların üçte biri hala sadece anneleriyle
yoksulluk içinde yaşamaktadır. Erkeklerin üçte biri hala hayatlarının bir bölümünü hapishanede geçirmektedir. Erkekler işsiz kalmakta, ülke ekonomisinde istihdam edilememektedir. Irk ve yoksulluk üzerine kurulan bir teori bu açmazları ve
eğilimleri açıklamak zorundadır.
Ayrımcılığın standart ekonomik modeli rekabetin ayrımcılığı önleyeceğini tahmin
ederken, rekabet daha fazla siyah işçinin çalışmasına ve bazılarının daha yüksek
maaş almasına yol açarken aynı zamanda yüksek oranda okul terki, suç ve uyuşturucu vakası da ortaya çıkmıştır. İnsanların ekonomik gelirlerini optimize etmeye
210
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
yönelik karar aldıklarını savunan standart modele göre bu durum açıklanamaz.
Fakat bu kimlik modelinde anlaşılabilirdir.
Yazarların yöntemi kimliği, öfkeyi ve onun sonuçlarını standart bir ekonomik çerçeveye oturtur. Bu yeni ekonomi kıt kaynakların nasıl en iyi şekilde bölüştürüleceği ve kullanılacağı noktasında yeni açılımların yapılmasına yol açabilir.
Kitabın dördüncü bölümün de yazarlar, kimliğin neden ekonomik analizi zenginleştirdiğini beş neden üzerinden tartışmaktadır. Bireysel Nedenler, Kimlik iktisadı
hem bazı kültürel alışkanlıkların neden benimsendiğinin hem de “kötü seçimlerin” neden yapıldığının anlaşılmasına yardım ederler. Kimlik ekonomisi, örneğin,
yardımlaşmanın boyutu ve yönü hakkında bize bilgi verebilir. Kimlik ekonomisi
aynı zamanda, ekonominin öne çıkan sorunlarından olan “hazıra konanlar” problemine de açıklık getirir, bu durumun ne zaman ve neden ortaya çıktığını gözler
önüne serer.
Kitabın bu bölümünde yaşamımızda harcamalarımızı bireysel servetimizi etkileyen bazı kavramlar ve tercihlerimizi, rasyonaliteden uzaklaşma nedenlerimizi çok
gerçekçi bir şekilde anlatmaktadırlar.
Siyaset de sıklıkla kimlik üzerine verilen bir savaştır. Siyasi liderler ve aktivistler
kimliği ya da normları değiştirmeye çabalarlar. Bir rejim değişiminin en çarpıcı
örnekleri kimin içerideki kimin yabancı olduğunu belirleyen normların değişmesidir. Kimlik sadece rejim değişimlerinde ve devrimlerde değil, aynı zamanda
demokratik seçimlerde de rol oynar. Kimlik ekonomisinde, seçmenin sadece ekonomik çıkarları değil aynı zamanda bir kimliği, normları ve idealleri de vardır.
İnsanlar hayatlarının farklı zamanlarında farklı kimliklere bürünürler. Yeni
kimlik eskisinin aldığı kararlardan pişmanlık duyabilir. Yeni kimliklerin tercihleri
yeni normlardan ve ideallerden kaynaklanır. Pişmanlık eski norm ve ideallerin
çelişmesinden doğar. Kimlik değişimleri hayat boyunca çeşitli sıklıklarda
gerçekleşir. Bazı kimlik tipleri kalıcıdır. Irk ve toplumsal cinsiyet gibi. Bazı tipler ise hayat boyu bir ya da iki kez değişir. Bu değişiklik genelde bazı ritüellerle
gerçekleşir. Vaftiz, düğün gibi. Bazıları ise iş ve ev arası günlük gidip gelmeler
kadar sık meydana gelir.
Sonuç olarak, yazarlar kimlik ekonomisinin geleceği konusunda birçok nedenden
ötürü iyimserdirler. Alandaki ilk makaleleri olan “İktisat ve Kimlik” i yayınladıktan sonraki on yıl süresince, iktisatçılar kimlik ekonomisini tahmin edilemeyecek
yönlere taşımışlardır. Bunun sadece başlangıç olduğunu düşünmek için birçok
neden vardır. Birçok standart psikolojik ve sosyolojik kavramlar bu modele uymaktadır: öz-imaj, kendini gerçekleştirme, durum, sosyal yapı, iktidar ve farklılık
gibi. Yazarların hikayelerinin çoğunun Amerika Birleşik devletlerinde geçmesi
kısıtlı bir anlatım olarak gözlemlense de okur hikayelerin özündeki kavramları
kendi ülkesine de çok rahat adapte edebilir. Kitap, bilimsel metodolojisi ile referans olabilecek, okuyucuya iktisat biliminin aslında ne kadar anlaşılabilir hayata
dair bir bilim olduğunu anlatmaktadır. Kitap da kullanılan dil, oldukça yalın ve
anlaşılabilir düzeydedir.
211
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014, ss.213-215
Andrew J. Bacevich, The New American Militarism: How Americans Are
Seduced by War, New York: Oxford University Press, 2013, 284 sayfa,
ISBN:978-0199931767
Elnur İSMAYILOV*
Soğuk Savaş’ın bitmesi ile Amerikan akademik çevrelerince Beyaz Saray’ın dış
politika stratejilerine eleştirel yaklaşanların sayısında artış olmuştur. Özellikle,
11 Eylül terör saldırıları sonrasında ABD’nin Afganistan ve Irak’a askeri müdahaleleri zaman geçtikçe Washington için sorun olmaya başladı. Özgürlük ve demokrasi için bu ülkelere müdahalenin ana amaç olduğunu belirten Beyaz Saray
uzun yıllar bu ülkelerden askerlerini çıkaramamakla Amerikan toplumunda büyük tepki toplamaya başladı. Noam Chomsky, Chalmers Johnson, Carl Boggs,
Clyde Prestowitz, Michale Mann gibi akademisyenler ABD’nin dış politikadaki
militarist, hegemonyal, neo-emperyalist stratejilerini eleştiren çok sayıda eser ortaya koymuştur. Bu eserlerin büyük bir kısmı ABD’nin Mart 2003’de başlayan
Irak savaşı sonrasında yayınlanmış ve George Bush iktidarının Saddam Hüseyin’i
devirmek için başlattığı savaşı hukuki çerçeve dahilinde gerçekleştirdiğini ispat
etme çabalarını eleştirmişlerdir. Bu istikamette yazılmış başka önemli bir eser
olarak “Yeni Amerikan Militarizmi: Amerikalılar Savaşla Nasıl Kandırılıyorlar”
isimli kitabı gösterebiliriz.
Kitabın yazarı West Point Harp Akademisi’nden mezun olduktan sonra hayatının
23 yılını ABD ordusuna hizmetle geçiren ve Vietnam savaşı gazisi olan Andrew Bacevich’dir. ABD ordusu bünyesinde Irak’ta görevde bulunan oğlunu da
bombalı intihar saldırısı sonrası Irak’ın Balad kentinde kaybetmiştir. Kendisini
kültürel muhafazakâr ve muhafazakar Katolik olarak nitelendiren Bacevich, askeri hayatın sonrasında akademik faaliyete başlamış, National Review ve Weekly
Standard dergilerinde yazarlık yapmış ve Boston Üniversitesi uluslararası ilişkiler
bölümünde hocalık yaparak kariyerini devam ettirmiştir. Amerikan militarizmini
ve emperyalizmini eleştirenlerin çoğunluğunun liberallerden oluştuğunu dikkate
alırsak, bir muhafazakar olarak yazarın yaklaşımı dikkat çekmektedir. Bacevich,
Amerikan İmparatorluğu isimli kitabında olduğu gibi bu eserinde de Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin dış politikasında ve askeri stratejisindeki mevcut hegemonyal ve militarist eğilimlerden rahatsızlığını ortaya koymaktadır. Kendisinin
Vietnam savaşı gazisi olması ve yaşamış olduğu tecrübeler muhakkak ABD’nin
politikalarının militarist olarak nitelendirilmesine neden olmuştur.
* Araştırmacı, Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi
213
The New American Militarism / Andrew J. Bacevich
Bacevich, Amerikan militarizminin son dönemlerde net bir şekilde gelişmesinde
herhangi bir başkanı veya Beyaz Saray’da yönetimde bulunan görevliyi suçlamanın doğru olmadığını vurgulamaktadır. Irak savaşının nedenlerini sadece Bush
iktidarının sorumluluğuna bırakmanın yanlış olduğunu ve Amerikan’ın üçüncü
dünya ülkelerine yıllardır devam eden hegemonyal ve militarist yaklaşımlarını
tarihsel süreçte – özellikle 1960’lara ve Vietnam savaşına dayandırarak – ele
almanın gerektiğini vurgulamaktadır. Harry Truman döneminden itibaren hem
Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler son 40 senedir ülkenin askeri kudretini göz
önünde bulundurarak dış politika stratejileri belirlemektedir ve kendilerinitüm
dünyanın özgürlüğünün savunucuları olarak görmektedir. Bu anlamda yazar yeni
Amerikan militarizmini ortak çıkarları çok az olan ve birbirilerinden tamamen
farklı bazı grupların ürettiği bir olgu olarak tarif etmektedir. Bu gruplarda muvazzaf subaylar, entelektüeller, dini liderler, politikacılar, büyük bankalar, savunma
alanında çalışan şirketler, bazı düşünce kuruluşları ve medyabulunmaktadır.
Girişve sekiz bölümden oluşan kitapta ABD’nin son 30 senelik militarist stratejisini analiz eden yazar, son bölümde kendi önerilerini vermektedir. Giriş bölümünün sonunda James Madison’un 1795 yılında kullandığı fikirlerinin bu dönem
dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Bacevich, bunun kitabın
amaçlarından olduğunu vurgulamaktadır. Madison, orduların var oluşunun başlıca sebebinin savaş olduğunu belirtmekle, savaşın aynı zamanda toplumların hürriyetine dönük bir tehlike olarak ele alınması gerektiğini ifade etmiştir. Hiç bir
devlet veya millet sonsuz devam eden savaşlarla kendi özgürlüğünü koruyamayacağını anlamalıdır. Bacevich de Madison’ın kendi dönemi için yazmış olduğu
bu uyarının 21.yüzyılda da geçerli olduğunu ifade etmekle kitabında Amerikan
toplumunun zamanla kendi prensiplerinden uzaklaştığına da işaret etmektedir.
Kitap yeni Amerikan militarizmi olarak adlandırılsa da, daha çok yorum Amerikan militarizminin nasıl ve neden geçmişle bağımlı olduğu üzerinde durmaktadır. Yazar, Amerikan toplumunda yıllardır uluslararası sorunların öncelikle askeri
müdahaleyle çözümlenmesi gerektiği algısı uyandırılmakta olduğunu tespit etmekte ve bunu eleştirmektedir. Barack Obama döneminde Irak savaşının bitmesi,
Afganistan’dan askerlerin çekilmeye başlaması ile bu algının ve stratejinin değişeceğine olan umutlar başarısız oldu.
Yazar, üçüncü bölümde ılımlı muhafazakar harekatının Amerikan militarizmine
yaklaşımını ve etkisinideğerlendirmektedir. Dördüncü bölümde Bacevich, mitolojinin yeni Amerika militarizminin oluşmasındaki önemini anlatmaktadır. Bölüm, uluslararası toplumda gerçekten yaşananlarla Amerikalıların inanmak istediklerinin veya Amerika’nın içve dış dünyada nasıl tanımlandığını anlatmaktadır.
Carter, Reagan ve Clinton dönemlerinde uygulanan bazı gelişmeleri analiz eden
yazar, Reagan döneminde Pentagon için sağlanan finansal desteğin iki defa artırılmasına da eleştirisel yaklaşmaktadır.
Bacevich, Savaş Kulübü isimli altıncı bölümde 2. Dünya Savaşı sonrasında
ABD’de Bernard Brodie önderliğinde savaş entelektüelleri mesleğinin ortaya çıkmasını ve RAND konseyi adlı kurumun oluşmasını; Albert Wohlstetter gibi nükleer alanda strateji uzmanlarınıntoplum üzerindeki etkisinin yeni dönem militarizminin ortaya çıkmasının ardındaki önemli nedenlerdenolduğunuvurgulamaktadır.
214
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Kitabın yedinci bölümünü Petrol İçin Kan olarak isimlendiren yazar, Soğuk Savaş
yıllarını 3. Dünya Savaşı ve 11 Eylül terör saldırıları sonrası dönemi de sonsuza
kadar devam edecek 4. Dünya Savaşı olarak yorumlamaktadır. Bacevich, 4. Dünya Savaşı’nın Başkan Jimmy Carter tarafından Ocak 1980’de Carter Doktrini olarak da bilinen belgesinde ilan edildiğini iddia etmektedir. Yazar, Carter’in Basra
Körfezi’nde her hangi üçüncü bir gücün kontrolü ele geçirme gibi girişimlerinin
ABD’nin çıkarlarına tehlike olarak değerlendirileceğini ve bunun önlenmesi için
askeri güç kullanımına da başvurulacağını beyan etmesini kendi iddiasının kanıtı
olarak göstermektedir.
Bacevich, Ortak Savunma olarak isimlendirdiği sekizinci bölümde son yıllarda
artan Amerikan militarizmini yok etmek için on ilke önermektedir. Amerikan
anayasasının ahlaki hükümlerinin tekrar esas alınması bunlardan ilkidir. İkinci
prensip olarak kuvvetler ayrılığı konseptinin yeniden önemsenmesi gerektiğini
önermektedir. Kuvvetler ayrılığındaki sorunun başkanlık sisteminin güçlü olmasından değil, Temsilciler Meclisi’nin zayıflamış olmasından kaynaklandığını iddia eden yazar, son dönemlerde Meclis’in ABD’nin ne zaman yurt dışında askeri
müdahale hakkı elde edeceğine karar verme gibi anayasal sorumluluğunu yerine
getirmedeki başarısızlığını eleştirmektedir. Üçüncü ilke olarak güç kullanmanın
en son müracaat edilmesi gereken adım gibi kabul edilmesidir. Sonraki ilkeler
olarak, ABD’nin askeri gücünün milli güvenliğini korumaya odaklanması; son
yıllarda artan savunma harcamalarının kontrol altına alınması için gayrisafi yurtiçi hasıla yüzdesine göre düzenlemenin yeni bir formüle dönüştürülmesi şeklinde
önerilmektedir.
Kitapta ABD’nin askeri gücünden ziyade diplomasiye önem vererek uluslararası
alanda kaybettiği imajını düzeltmesi gerektiği başka bir öneri şeklinde vurgulanmaktadır. Son olarak, Amerikalı asker mesleğinin Amerikan toplumuna bağdaştırılması gerektiği yazar tarafından önerilmektedir. ABD’nin askeri yedek kuvvetinin rolü Amerikan toplumunda meşru müdafaa için kullanılmalıdır.
Kitabın sadece barışsever bir çizgi izlediğini vurgulamak da doğru olmaz. Çünkü, Bacevich, eserinde güç kullanmanın da yerine göre gerekli olduğunun altını
çizmektedir. Günümüzde özgürlük ve demokrasi adı altında ABD’nin gerçekleştirdiği savaşlara eleştirisel yaklaşımından dolayı Bacevich’in bu eseri Amerikan
emperyalizmini anlamak isteyenler için iyi bir kaynak olabilir.
215
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014, ss.217-220
Muharrem Ekşi, Kamu Diplomasisi ve AK Parti Dönemi Türk Dış Politikası,
Siyasal Kitabevi, Temmuz 2014, ISBN: 9786054627776
Barış GÜRSOY*
Uluslararası ilişkiler çalışmalarının en keyif verici yönlerinden birisi muhtemelen pek çok farklı sosyal bilim disiplininden ilham alma yeteneğidir. Diplomasi
alanındaki çalışmalar için de durum aynıdır. Uluslararası ilişkilerin gerek ampirik
gerekse kuramsal olarak devletleri ve devlet adamlarını ilgilendiren bir “iş” olmaktan uzaklaşmasıyla diplomasi de sadece diplomat ya da dış ilişkiler bürokratlarını ilgilendiren bir süreç olmaktan çıkmıştır. Diplomasinin bir ikna sanatı
olduğu düşünülürse bunun sosyoloji, iletişim ve psikoloji gibi disiplinlerden yararlanacağı açıktır. Muharrem Ekşi bu eserinde sosyal inşacı kuram temelinde
geleneksel diplomasi çalışmalarının odaklandığı tarihsel anlatının ötesine geçerek
çok boyutlu bir yaklaşımla konuyu ele almıştır.
Prof. Dr. İlhan Uzgel’in önsözünü yazdığı çalışma üç bölüm halinde kaleme alınmıştır. Birinci bölümde çalışmanın üzerine oturtulacağı kuramsal temel ile kavramsal çerçeve çizilmiştir. İkinci bölümde kamu diplomasisi tanımlanarak önemli
parametreleri anlatılmıştır. Üçüncü ve son bölümde ise ilk iki bölümde çizilen çerçeve dâhilinde Ak Parti dönemine odaklanılarak kamu diplomasisinin söylemine
ve yürütülen faaliyet ve projelerde rol oynayan kurumlar anlatılmıştır. Çok sayıda
örnek, haritalar, istatistikler ve konuya dair pek çok güncel veri kullanılarak ortaya oldukça doyurucu bir çalışma çıkmıştır. Ayrıca kitabın sonunda yer verilen Ak
Parti Döneminde İmzalanan Kültür Antlaşmaları ve Kültür Enstitüleri’nin Ülkelere Göre Dağılımlarına ilişkin ekler çalışmayı zenginleştirmiştir.
Çalışmanın araştırma sorularının, amacının ve öneminin anlatıldığı giriş bölümünde yazar, uluslararası ilişkilerin temel belirleyici unsuru olan devletin başat
konumunun sorgulanmasına yol açan yapısal ve güncel meseleleri gündeme getirmiştir. Bu bağlamda henüz emekleme aşamasındaki kamu diplomasisine ilişkin
çalışmalara kuramsal ve kavramsal bir çerçeve getirme amacının altını çizerek
söz konusu alandaki literatür boşluğunu gidermeye çalıştığını belirtmiştir. Bunun
yanı sıra çalışmanın konstrüktivistbir yaklaşıma sahip olduğu belirtilirken, kamu
diplomasisinin “yumuşak güce dayanan sivil toplum temelli, kamuoyu-odaklı
yeni diplomasi tarzı”1 olduğu ifade edilmiştir.
* Dr., Adnan Menderes Üniversitesi
1 A.g.e.,10.
217
Kamu Diplomasisi ve AK Parti Dönemi Türk Dış Politikası / Muharrem Ekşi
Çalışmanın ortaya çıkış amacı da olan kamu diplomasisinin kuramsal ve kavramsal çerçevesi aynı zamanda ilk bölümü de başlı başına oluşturmaktadır. Buna göre
konunun dört ana bileşeni olarak yumuşak güç, diplomasi, kamuoyu (medya) ve
sivil toplum arasındaki ilişki irdelenmektedir. Bu ilişki ağının öznelerinin açıklanmasında kullanılan konstrüktivist kuramın uluslararası ilişkiler çalışmalarına
getirdiği yenilikçi anlayış gerekçeleri ve ele alınan konuyu açıklama yeteneği
bakımından değerlendirilmiştir. Konstrüktivizmin, uluslararası ilişkileri normlar, kurallar ve düşünceler dünyası olarak ele almasıyla, çalışmanın kavramsal
çerçevesini oluşturan ana bileşenlerin açıklanması anlamında metodolojik bir
avantaj sağladığının altı çizilmiştir. Yazara göre devletlerin toplumlarla ilişkilerinin politikası olan kamu diplomasisi, konstrüktivizmin sosyal eylem ve aktörler
arasındaki ilişkilere odaklanmasıyla örtüşmektedir. Buna ek olarak uluslararası
sistemdeki özneler arasındaki anlayış, güven ve ilişkileri inşa etmeye dayalı faaliyet ve yöntemlerin kamu diplomasisinin konstrüktivist kapasitesine işaret ettiği
vurgulanmıştır.2
Kamu diplomasisine ilişkin tartışmaların bileşenlerinden yumuşak güç, kamuoyu
(medya) ve sivil toplum birinci bölümün diğer başlıkları olarak ele alınmıştır.
Yazar çalışmasında kamu diplomasisini yumuşak gücü politikaya dönüştüren bir
araç olmanın ötesinde sivil toplum temelli ve kamuoyu odaklı bir diplomasi tarzı şeklinde tanımlayarak yumuşak güç tartışmalarına katkı yapmaktadır. Böylece
yumuşak gücün yeni diplomatik olanaklar sağlayarak geleneksel diplomasi anlayışında dönüşüme yol açtığı ifade edilmiştir. Diplomaside yaşanan dönüşüm
anlatılırken tarihsel bir perspektif sunularak yeni diplomasinin tüm aktörleri içermesinin zorunluluğunun altı çizilmiş; sivil toplum ve dolayısıyla kamuoyunun
önemi açıkça belirtilmiştir. Kamu diplomasisinin yapılış nedeni olan kamunun
desteğinin sağlanması amacı “kamuyu” çalışmanın kalbine yerleştirmektedir. Bu
noktada üzerinde durulan bir diğer tartışma medya – kamuoyu – dış politika üçlüsü arasındaki ilişkidir. Medyanın gündem belirleme, kamuoyu oluşturma, kamuoyu desteği üretme gibi rollerinin vurgulanmasının yanında bilişim alanında
yaşanan gelişmelerin medya – siyaset ilişkisini dönüştürdüğü ve diplomasinin de
geçmişe nazaran daha açık bir şekilde yapıldığı değerlendirilmiştir. Bu açıklık
ve çok aktörlü diplomaside sivil toplumu yedek kulübesinde bekletmek mümkün
değildir. Yazar kamu diplomasisinin sivil toplumla birlikte yürütüldüğünü belirterek, devletler ve sivil toplum arasında politikaları destekleme ya da sorgulama
anlamında iki taraflı bir etkileşim sürecinin yaşandığına dikkat çekmiştir.
Kitabın ikinci bölümü kamu diplomasisi kavramının tanımlanması ile kullanılan
araç ve yöntemlere ayrılmıştır. Farklı yazarların kamu diplomasisi tanımlarından
yola çıkarak hem kavramın kullanım tarihçesi anlatılmış hem de diğer disiplinlerle olan ilişkisi incelenmiştir. Bunun yanı sıra klasik diplomasi ile karşılaştırmaya
gidilerek; özne, aktör, hedef kitle, araç ve yöntemler açısından farkları dile getirilmiştir. Ekşi’ye göre klasik diplomasi devletten devlete resmi ilişkileri kapsar
ve gizli yürütülür; kamu diplomasisi ise devletten topluma ve toplumdan topluma, hükümet harici aktörler, kamuoyu ve toplum önünde gerçekleştirilir ve gayri
2 A.g.e., 23.
218
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
resmidir.3 Bu ayrışmadan yola çıkan yazar bir modelin ortaya koyulması gerekliliğinden hareketle kamu diplomasisinde kullanılan teknik, yöntem ve araçları
disiplinler arası bir perspektiften incelemiştir.
Buna göre kamu diplomasisi modelini açıklamak için öncelikle halkla ilişkiler ve
iletişim faaliyetleri bağlamında bir sınıflandırmaya gidilmiştir. Halkla ilişkilerin
imaj, itibar, algı yönetimi, rıza üretimi, spindoctor yöntemi, reklam ve tanıtım
kampanyaları gibi yöntem ve araçları kamu diplomasisinde yaygın bir şekilde
kullanılmaktadır. Uluslararası ilişkilerde prestijin sadece materyal unsurlardan
oluşmadığı düşünülürse imaj-prestij yönetiminin önemi ortaya çıkmaktadır. Kamuoyu görüşlerinin etkilenmesi ise algı yönetimi vasıtasıyla gerçekleşmektedir.
Bir diğer iletişim aracı ise pazarlama ve reklamcılık konularına ait olan markalama kavramıdır. Ulusal markalama ile devletler yumuşak güç unsurlarını ön plana
çıkararak ülkelerine yatırımcı ve turist çekmek için itibar ve saygınlık kazandırmaya çalışmaktadırlar.
Kamu diplomasisinin çok yakın ilişkide bulunduğu bir diğer faaliyet ise propagandadır. Bu bağlamda yönetme ve yönlendirme üzerinden işleyen propaganda
faaliyetleri haber yönetimi, gündem belirleme yöntemi, çevreleme (framing) yöntemi (bilgilerin işlenmesi süreci)ile gerçekleşmektedir. Siyasi ikna sanatı olarak
tanımlanabilecek lobicilik faaliyetleri esasen hedef kitlesi siyasiler (karar alıcılar)
olmakla birlikte karar alıcıyı kamuoyu üzerinden etkilemeye çalışan kamu diplomasisiyle buluştuğu ortak noktalar bakımından kullanılabilecek önemli araçlardan
birisi haline gelmektedir. Hükümetlerin kendilerini ifade etmeleri ve politikalarının müdafaası anlamında kullandıkları bir diğer iletişim tekniği savunuculuktur.
Stratejik iletişim yönetimi ise verilecek mesajların oluşturulmasına ilişkin araç ve
yöntemlerin belirlenmesini içermektedir.
Bilgilendirme ve tanıtım faaliyetleri enformasyon programları kapsamında incelenmiştir. Yabancı ülke halklarına ülkenin tarihini, kültürünü, sanatını, fikirlerini,
siyasi değerlerini ve dış politikasının anlatılmasıdır. Doğal olarak kitle iletişim
araçları kamu diplomasisinin temel vasıtalarından biridir. Televizyon, radyo, gazete, sinema ile internet ve sosyal ağlar yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Ayrıca
dış kamuoyunun nabzını tutmak için araştırmalar ve anket çalışmaları yapılmaktadır. Bu tür araçlar kitapta dinlenme faaliyetleri adı altında sınıflandırılmıştır.
Bunların yanı sıra eğitim ve akademik faaliyetler (değişim programları), kültür
ve sanat faaliyetleri hedef kamuoyunda sempati üretilmesi bakımında önem taşımaktadır. Kamu diplomasisi ve kültür diplomasisi ilişkisi bağlamındadini diplomasi ve kültür elçiliği (yurttaş – vatandaş diplomasisi) kamu diplomasisi türleri
arasında sayılmıştır.
Ekşi, kitabının üçüncü bölümünü Türk kamu diplomasisine ayırmıştır. Bu bölümde Ak Parti’nin dış politika anlayışını bir zihniyet değişimi çerçevesinde ele
alan Ekşi, söz konusu dönemin yumuşak güç politikalarının hâkimiyetinde geçtiğini değerlendirmektedir. Davutluğu’nun Yeni Osmanlıcı dış politika anlayışını
yumuşak güç ve kamu diplomasisi bağlamında incelemektedir. Detaylı bir incelemeye tabi tutulan döneme ait dış politika retoriklerini merkez ülke söylemi,
3 A.g.e., 86.
219
Kamu Diplomasisi ve AK Parti Dönemi Türk Dış Politikası / Muharrem Ekşi
bölgesel güç söylemi, çok boyutlu dış politika söylemi, akil ülke markalaması,
(dış yardımlar yoluyla) donör ülke markalaması, model ülke ve Ak Parti hikayesi
başlıkları altında incelemektedir. Bu kısımda kamu diplomasisiyle ilgili kuramsal
ve kavramsal açıklamalarının örneklerle zenginleştirildiğine tanıklık etmekteyiz.
Diğer yandan Türk dış politikasında yumuşak güç politikalarının bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Öncelikle yumuşak güç söylemi ve algısı üzerinde duran
yazar, Türkiye’nin küresel imajının inşa edilmesindeetkili olan bazı olayları satırlara taşımaktadır. 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi, Davos ve Mavi Marmara
olayları üzerinden Orta Doğu ülkelerinde oluşan olumlu imajın altı çizilirken;
Suriye ile ilişkilerin gerilmesi ve Arap Baharı’nın bu durumu olumsuz etkilediği
belirtilmektedir.
Yumuşak gücün kullanımını bir dış politika stratejisi olarak sunan Ekşi; ritmik
diplomasi, vize politikası, komşularla sıfır sorun politikası, Ermenistan’la normalleşme açılımı ve Medeniyetler İttifakı Girişimi’ni incelemiştir. Bu incelemeleri arasında Birleşmiş Milletler ve İslam Konferansı Örgütü bünyesinde etkin
diplomasi yürütülmesi ve çeşitli uluslararası örgütlerle işbirliği ve istişare mekanizmalarının kurulması ilemedeniyetler arasında çatışma yerine diyalogu öne
çıkaran projeler üretilmesi yumuşak gücün küresel anlamda kullanımına birer
örnek olarak görülmektedir. Bunun yanında çok sayıda ülke ile vize muafiyeti
protokollerinin yapılması ve birbirleri ile sorunlar yaşayan komşular arasında arabuluculuk rolü üstlenilmesi söz konusu stratejinin ikili ilişkiler ve bölgesel çapta
örnekleri olarak çalışmada yer almaktadır.
Çalışmanın üzerinde titizlikle durduğu bir diğer konu Türk kamu diplomasisin
kurumları ve aktörleridir. Başta Dışişleri Bakanlığı ve bünyesindeki genel müdürlükler, Diplomasi Akademisi Başkanlığı ve Başbakanlık Kamu Diplomasisi
Koordinatörlüğü’nün görev tanımları ve faaliyetleri hakkında bilgi verilmiştir.
Ayrıca Türkiye’nin ilk kültür diplomasisini uygulayan Yunus Emre Enstitüsü’nün
yürüttüğü eğitim, kültür ve sanat faaliyetleri anlatılmıştır. Ayrıca Enstitü’nün Türkoloji, Türkçe Seçmeli Yabancı Dil, Balkanlarda Kültürel Mirasın Yeniden İnşası,
Balkanlarda Geleneksel Türk El Sanatlarının İhyası ve 100 Türkiye Kütüphanesi
projeleri incelenmiştir. Ayrıca Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı’nın kurumsal yapısı ve faaliyet alanları konusunda bilgi verilmiştir. Başbakanlık Türkiye İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA),
İnsani Dış Yardım Diplomasisi ve son olarak TRT’nin çeşitli dillerde yaptığı yayınlarla kamu diplomasisine verdiği hizmetler gözden geçirilmiştir. Ancak yazara
göre kamu diplomasisi yürütmekle görevli bu kurumlara faaliyetlerinde rehberlik
edecek bir yol haritası ya da strateji belgesinin olmaması ciddi bir eksiklik olarak
değerlendirilmektedir.
Sosyal bilimlerde pek az kavramın tanımlanması üzerinde uzlaşma vardır. Kamu
diplomasisi ise kesinlikle bunlardan biri değildir. Ekşi’nin eseri, kavramın kuramsal temellere oturtulması ve son dönem Türk dış politikasının içindeki yerinin değerlendirilmesi bakımından önem taşımaktadır. Akıcı ve sade diliyle okuru
yormadan doyurucu bilgi ve analiz sunan bu çalışma hem dış politika analizi konularında hem de Türk dış politikası alanında çalışanlar için önemli bir kaynak
niteliği taşımaktadır.
220
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014, ss.221-224
IanAlmond, Yeni Oryantalistler, Pinhan Yayıncılık, 2013, Çev. Bahar
Çetiner / Talha Can İşsevenler, 272 Sayfa, ISBN: 9786055302368
Samet GÜDER*
Oryantalizm, modernitenin inşasında önemli bir yere sahiptir. Bu aynı zamanda
Batı’nın kalıcı üstünlüğünün oluştuğu dönemdir. Aydınlanma dönemi ile başlayan
“akıl çağı” bir anlamda Avrupalı öznenin kendini tanıması, ayırt etmesi ve inşa
etmesi sürecidir. İlerlemeci pozitivist aklın da katkısıyla Batı, kendini (ve ötekini)
zamanda ve mekânda konumlandırmış, “ötekileri” de kendisiyle aynı ilerleme düzeyini ve aynı zamanı paylaşamayanlar olarak aradaki farkı mesafelendirerek kurgulamıştır.1 Bu süreç “Modern Batı”nın inşasıdır. Aydınlanma döneminden sonra
Batı, kendi kimliğini, Doğu olarak tanımladığı “öteki” kimliğe karşı konumlamış,
farklı olan “Doğu” ötekileştirilmiştir. Batı; gelişmeye açık, dinamik, demokratik,
bireyci gösterilirken, Doğu bunların tersi(gelişmeye kapalı, geleneksel, otoriter,
durağan, toplulukçu vb.) anlamlarla yüklenir.2 Batı’nın inşası, Doğu’nun ötekileştirilmesi ve Batı’da olup Doğu’da olmayanların sıralanmasıyla belirgin hale gelir.
Burada yapılan Batı ve Doğu’yu kendi içinde anlamaktan çok Batı’nın kendisini
tanımlarken ve meşrulaştırırken Doğu’yu kullanması, kurgulamasıdır.
Bu noktada oryantalizm, Batıda üretilen Doğu’nun bilgisi olarak konumlanır. Bu
konumda Doğu, Batı’ya bağımlı bir değişken haline gelir ve Doğu’nun üretilen
bilgisi giderek gerçeklikten kopar. Sonuç olarak “öteki” bir varlık ya da nesne
olmaktan çıkar ve söylemsel bir kurguya dönüşür.Kültürel, kurumsal ve tarihsel
olarak oryantalizm, Batı epistemolojisinin Doğu’yu algılama, onu kurma ve farklı
olanın söylemsel olarak ötekileştirilmesi eylemidir.3 Bu kurgu, günümüze kadar
okunarak ve yazılarak ciddi bir literatür meydana getirmiştir. Batı’da kim Doğu
ile ilgili bir durumu kaleme alacak olsa, bu metinlerden az ya da çok yararlanır ve
dolayısıyla oryantalist bilgi, sürekli yeniden üretilir.
Ian Almond’un “Yeni Oryantalistler” kitabı,Batı epistemolojisinin post-modern
yazarlardaki tezahürünü inceleyen bir eserdir. Almond kitabında incelemek üzere
9 yazarı seçmiştir. Bu yazarlar her birine üç isim düşecek şekilde üç bölümde
incelenir: “ModerniteEleştirisi ve İslam” başlığı altında Nietzsche, Foucault ve
Derrida, “İslam ve Postmodern Kurgu” başlığı altında Borges, Rushdie ve Pa*Yüksek Lisans Öğrencisi, Uludağ Üniversitesi, [email protected]
1 Nilüfer Göle, “Batı Dışı Modernlik: Kavram Üzerine”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, cilt III,
(İstanbul: İletişim Yayınları, 2004), 60
2 E.FuatKeyman, “Globalleşme, Oryantalizm ve Öteki Sorunu: 11 Eylül Sonrası Dünya ve Adalet”,
Oryantalizm-II, Doğu Batı Düşünce Dergisi, sayı:20, Ekim 2002, 21
3 A.g.e., 22
221
Yeni Oryantalistler / Ian Almond
muk, “İslam, ‘Teori’ ve Avrupa” başlığı altında Kristeva, Baudrillard ve Zizek.
Bu isimlerin seçilmesinde yazar, onların radikal anlamda yeni olmalarına vurgu
yapar. Kitapta aynı zamanda bu isimlerin birbirlerinden etkilendikleri, birbirlerini
tamamladıkları ve belirli noktalarda buluştukları belirtilmektedir.
Almond kitaba böyle bir buluşma noktasıyla başlar; “Çeşitli ülkelerde insanlar
gördüm ve onları aynı ölçüde aşağılık buldum, varsa bir istisna, terazi bilakis
Türklerin lehinedir.” İngiliz şair Byron’dan alıntılayarak aktardığı yazıdan sonra
Almond, şairin bu tutumunu İslam’a yönelik bir zorlama, seçici ve inandırıcılıktan uzak bir sempatiden kaynaklanan ya da bu sempatiyle sonuçlanan Avrupalı bir
özeleştiri olarak görür ve benzer tavrın, kitapta adı geçen hemen tüm yazarlarda
olduğunu söyler. Neredeyse tüm yazarlar İslamıveİslami kültürü kendi toplumlarından eleştirel bir uzaklık edinmenin aracı olarak görürler. Batı, modernite eleştirisini ve kendi yeniden konumlandırılmasını sürdürmek için, İslami Doğu’nun
sembolleri, ötekiliği, anakronizmi ve tehdidini kullanır. Bu noktada Almond, kitabın mütevazı amaçlarından birinin, “Batı modernitesi eleştirisinde İslam’a ayrılan yerleri tespit edip inceleyerek, İslam ve modernite eleştirisi arasındaki ilişkisi
üzerine süregelen bu tartışmaya katkıda bulunmak” olduğunu söyler.
Kitapta hemen hemen tüm yazarlarla ilgili ortak nokta, İslam ile ilgili yazılarda
kullanılan kaynak yetersizliğidir. Yazarların çoğu, Doğu dillerini bilmedikleri için
Batılı kaynakları kullanır ve bu doğal olarak onları oryantalist söyleme yakınlaştırır. Nietzsche’nin hiçbir Müslüman ülkeye gitmemiş olması ve Doğu ile en yakın
temasının Napoli “güney” duygusallığı olduğu belirtilir. Foucault, Derrida gibi
hayatının önemli bir bölümünü Müslüman bir ülkede geçiren yazarlarda da Batı
kaynaklarından yararlanıldığı için aynı eksiklik görülür. Örneğin Foucault için
Tunus’ta uzun süre kalmasına rağmen Tunus hakkında çok az şey yazdığı, yazdıklarının da oryantalist Doğu imajıyla örtüştüğü kitapta açıklanır.IanAlmond’a göre
birincil kaynaklara yeterince ulaşılamaması, Batı ile ilgili analiz ve yorumlarda
kaynakların kılcal damarlarına kadar inilip incelikli analiz ve yorumlar yapılırken; İslam ile ilgili konularda Kur’an’ın bile yeterince tahlili yapılmadangerçekleştirilen analiz ve yorumların inandırıcılıktan uzak olmasına sebep olur. Almond,
Derrida’yı Kur’an’da belirtilen kurban versiyonunu okumamakla; İslam’da gayrimüslim kadınların yasal olarak nesne gibi elde edinilebileceğinden bahseden
Kristeva’yı da Kur’an’da gayrimüslim kadınlara verilen haklardan habersiz olmakla eleştirir. Aynı şekilde “Çinli Kadınlar” eserinde Kristeva, iki bin yıllık tarih, dil ve kültür hakkında kısaca ve temelsizce kalem oynatmaktadır.
Burada aslında İslam’ın ne olduğundan çok ne olmadığının incelendiği anlaşılır. Neredeyse tüm yazarlarda İslam ve Doğu, (Hristiyan) Batı’nın anlaşılması
için araçsallaştırılır. Almond, örneğin Borges’de “İslam’ın ileri sürdüğü şey için
değil, yasakladığı şey için; anlattıkları için değil, anlatmadıkları için ilginç” olduğunu söyler ve Borges’in İslam’a merakını bu şekilde açıklar. Yine Foucault
Doğu’nun “hareketsizliği” nin kendi özünde olduğunu söylemesine rağmen,
Batı’nın “hareketsizliği”nin aslında onun içinde yatan karmaşıklığı ve derinliği
örten bir toprak olduğunu belirtmesi Almond’un dikkatini çekmiştir. Yazarların
bu söylemleri kitapta verilen metinlerle desteklenir.
222
Bilge Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014
Diğer bir nokta “ötekileştirme” meselesidir. İslam ve Doğu, yaptıkları ve yapamadıkları, oldukları ve olamadıklarıyla tarif edilir. Yapılan her tarif, gizli bir Batı
ile karşılaştırmadır. Bu karşıtlıklar üzerinden Doğu, bazen övülür bazen yerilir
ama hep karşıdadır. Hristiyanlık ve modernite eleştirilerinde Doğu, yaptıkları ve
olduklarıyla Batı’ya kıyasla övülür; ortaçağa ait olması, durağanlığı, bireysellikten yoksunluğu, itaatkâr bir sistem olması ile coğrafi ve kronolojik olarak Avrupa
dışında bırakılarak,olamadıklarıyla yerilir. Bu ötekileştirme karşıtlıklar üzerinden
sürdürülür. Örneğin Borges’in hikâyelerinde İslam’ı daha ahlaki ve kaderci yönüyle anlatması, Pamuk’un kitabındaki karakterlerde Doğu-Batı, duygu-mantık,
ruh-cisim ikiliklerinin temsil edilmesi, alıntılarla belirtilir. Almond’a göre Foucault Tunus’ta üç şey bulmuştur: dürüstlük, tehlike ve enerji. Avrupalı ise duyguları ile bedeni arasında mesafe koyabilen yalancı, “Paris’in Latin Mahallesi’ndeki
barikatlarla Tunus’ta hapishanede on beş yıl geçirme gibi ciddi bir risk arasında
hiçbir karşılaştırma yapılamayacak” kadar güvenli ve rahattır.
Kitap Rushdie ve Pamuk’a dair bölümleri “içeriden” bir bakış olarak sunar. Bu
içeriden fakat “Batılı” bir bakıştır. Diğer yazarlar kendi toplumlarıyla eleştirel bir
mesafe yaratmak için İslam’ı kullanırken, Rushdie ve Pamuk İslam ile aralarında
anlamlı mesafe yaratabilmek için oryantalist kaynak, klişe ve basmakalıplardan
yararlanır. Bu iki yazarı “içeriden” bir bakış olarak düşündüğümüzde, kendi kendini kurgulamaya dönük bir söylem karşımıza çıkar. Bu da bizi “içselleştirilmiş
oryantalizm”4 kavramına yaklaştırır. Bir Batılı bakış olarak aldığımızda ise diğer
yazarlarla benzer bir noktaya gelecektir. Kitapta da Rushdie ve Pamuk’un bu iki
bakış arasındaki salınımına dikkat çeker. Rushdie’nin İslam’ı bir yandan “dünyanın büyük dinlerinden” biri olarak olumladığı, diğer yandan bizi “hizmetkarlara” ve “çocuklara” dönüştüren bir düşünce sistemi olarak sunduğu örnek olarak
gösterilir. Zizek ise Doğu Avrupalı kimliği ile Müslüman dünyasıyla sürekli bir
dayanışma içindedir. Kant’ın pasajından yaptığı alıntıda, İslam ile ilgili kısmı çıkarmasından hareketle Zizek’in, Hegelci bir özenle İslam’ı sessizce yok saydığı
belirtilir. İslam’ın Zizek için gelecekteki aşkın bir sosyalist düzene geçişte bir ara
dönem olduğu düşüncesi ortaya koyulur.
Kitapta konu edilen yazarların yazı ve söylemlerinin genel bağlamından çok satır araları incelenerek oryantalist söylem ortaya çıkarılır. Boudrillard’ın “Körfez
Savaşı Hiç Yaşanmadı” eseri mükemmel bir postmodern oryantalist metin olarak okuyucuya tanıtılır. Boudrillard savaşı, askeri bir çatışmadan çok; bir medya
olayı, simgelerin çoğalması ve sanal bir savaş olarak görür. Onun Körfez Savaşı’ndaki önceliği Araplar ve İslam değil, semiyotik çekincelerdir. “Roketlerin ve
füzelerin tek etkileyici yanı fırlatılma imgeleridir (…) Scudları düşünün: Stratejik etkinlikleri sıfırdır ve tek etkileri Saddam’ın onları fırlatma başarısındadır”
alıntısı yapılarak üzerine füze düşen Iraklıların metinde kendilerine yer bulamaması, görünebilse o Iraklıların imgesinin çok daha etkileyici olabileceğinin
atlanması,yerinde ve titiz bir analizle eleştirilir. Ayrıca Almond, kitabın adından
hareketle “gerçekdışılık”, “ilüzyon”, “blöf” gibi kavramların ancak Doğu ile eşleştirilebileceğini, Boudrillard’ın “11 Eylül Hiç Yaşanmadı” ya da “İkinci Dünya
Savaşı Hiç Yaşanmadı” adlı bir kitap yazıp yazamayacağını sorgular.
4 Detaylı bilgi için bakınız.,Hasan Bülent Kahraman, “İçselleştirilmiş, Açık ve Gizli Oryantalizm ve
Kemalizm”, Oryantalizm-I, Doğu Batı Düşünce Dergisi, sayı:20/I, Ağustos 2002
223
Yeni Oryantalistler / Ian Almond
Tüm bunlarla birlikte kitap, İslam’ın çoklu kimliklere sahip olduğu, farklı zamanlarda farklı kullanımlarının bulunduğu, İslam’ın postmodern yazılardaki temsilinin İslam’ın yerine postmodernlik hakkında daha çok şey söylediği, son olarak
adı geçen yazarların birbirlerinden etkilenerek oryantalist bilginin yeniden üretildiği sonuçlarını çıkarır.
Kitaptaki yazarların gösterilen metinleri, özellikle aktarılan metinlerdir. Yani Almond, bu yazarların Doğu hakkındaki esasen olumlu yönleri inkâr ettiği ölçüde
inandırıcılıktan uzaklaşacaktır.5 Bu da oryantalizmin kendi içinde taşıdığı sorunların kitaba da aktarılmasına neden olur. Kitapta “seçilen” yazarların “seçilen”
metinlerinin önümüze koyularak oryantalist söylemin araştırılması, ister istemez
yazarların Doğu ile ilgili “yerinde” tespit ve görüşlerinin atlanmış olabileceği
hissini uyandırır. Bu bağlamda kitabın, Şerif Mardin’in “Oryantalizmin Hasıraltı
Ettiği” makalesiyle birlikte okunması, okuyucunun kitaptan aldığı lezzeti arttıracaktır.
5 Şerif Mardin, “Oryantalizmin Hasıraltı Ettiği”, Oryantalizm-I, Doğu Batı Düşünce Dergisi, sayı:20/I,
Ankara-Ağustos 2002.
224
Download

6 Sayı: 11 (Güz 2014) - Bilge Strateji Dergisi