Selahaddin Journal of Economics and Social Research
Selahaddin Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Dergisi
ISSN: 2148-1407
İslâm Hukukunun Diğer Hukuklarla İlişkisi
Doç.Dr. Abdullah DEMİR
Zirve Üniversitesi Hukuk Fakültesi
[email protected]
Özet
İlahi dinlerin sonuncusu olan İslam dininden doğmuş ilahi bir hukuk sistemi olan İslam hukukunun diğer hukuk sistemleri ile
çeşitli ilişkileri olmuştur. Bu hukuk sistemlerinin bir kısmı ilahi ve bir kısmı da beşeri hukuk sistemleridir. Bu çalışmada İslam
hukukunun ilahi hukuk sistemlerinden Yahudi ve Hıristiyan hukuku ile; beşeri hukuk sistemlerinden de Cahiliye hukuku, İran
Hukuku ve Roma hukuku ile ilişkileri ele alınmıştır.
Anahtar Kelimeler: Yahudi Hukuku, Hıristiyan Hukuku, İslam Hukuku, İran Hukuku, Arabistan Hukuku, Roma Hukuku.
Islamic Law and Its Relation with other Legal Systems
Abstract
Islamic Law, a divine justice system originated from the Religion of Islam which is the last divine religion, interrelates with
other legal systems multifariously. Some of those legal systems are divine laws and the others are humanitarian laws. In this
article, the relation between Islam and the other divine laws such as Judaism and Christianity law systems and Islam and
humanitarian laws such as the Ignorance Era Law, Iranian Law and Roman Law were studied.
Key Words: Jewish Law, Christian Law, Islamic Law, Iran Law, Arabia Law, Roman Law.
GİRİŞ
İslam hukuku ilahi dinlerin sonuncusu olan İslam dininden doğmuş ilahi bir hukuktur. Daha önce çok
sayıda nebi ve resul gönderilmiş, bunlar esas itibari ile aynı mesajı kendi topluluklarına bildirmişlerdir.
Her peygamberin getirmiş olduğu din, özü itibari ile İslamiyetin aynısı olup zamana ve zemine göre
bazı farklılıklar taşımaktaydı.
İnsanlık tarihi boyunca binlerce peygamber gönderilmiş, bunlar içerisinde ayrı bir şeriat getirenlere
resul denilmiştir. Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed aleyhisselatü
vesselam bu resullerdendir. Ayrı bir şeriat getirmeyen nebiler ise kendisinden önceki resullerin
şeriatlarını devam ettirmişlerdir. Ayrı bir şeriat getiren her resul, kendisinden önceki resulün şeriatını
yürürlükten kaldırmış ve kendi şeriatlarını uygulamışlardır.
Son ilahi din olan İslamiyet daha önceki dinleri ve onların şeriatları yürürlükten kaldırmıştır. Bunun
dışında İslam hukuku kadim İran hukuku, kadim Mısır hukuku gibi beşeri hukukları da yürürlükten
kaldırmıştır. Bu açıdan İslam hukukunun beşeri hukuklarla da ilişkisi bulunmaktadır.
1. YAHUDİ HUKUKU
1.1. Kısa Yahudi Tarihi
İsrailoğulları M.Ö. 1600'lü yıllarda Hz. Yusuf aleyhisselam döneminde Mısır'a yerleşmişlerdi. Mısır'da
iki asır kadar yaşayan İsrailoğulları, Hz. Musa döneminde buradan ayrılarak Sina çöllerine gelmişlerdir.
Burada göçebe bir hayat sürdükten sonra M.Ö. 1200 tarihlerinde uzun mücadelelerden sonra
Filistin'e yerleşmişlerdi. Bu dönemde İsrailoğulları başlarında bulunan Talut'un komutanlığında,
Calut'un güçlü ordusunu yenmişlerdir. Talut'tan sonra İsrailoğullarının başına Davud aleyhisselam
geçmiş ve onun döneminde Kudüs ve çevresinde çok güçlü bir devlet kurmuşlardır.
Davud aleyhisselamdan sonra Yahudilerin başına Süleyman aleyhisselam geçmiş ve onun zamanında
devletlerinin gücü artmaya devam etmiştir. Süleyman aleyhisselamdan sonra devlet zayıflamış ve
Yahuda ve İsrail Krallıkları olarak ikiye ayrılmıştır. Daha sonra M.Ö. 587 yılında Asur hükümarı
Buhtünnasr, Yahudileri Kudüs'ten Babil'e sürmüştür.
1
http://www.sesad.net
Vol. 1(1) 2014
1.2. Yahudi Hukukunun Yapısı
Yahudi hukukunun asıl kaynağı Hz. Musa'ya indirilen Tevrat'tır. Tevrat, Yahudilerin Babil sürgünleri
esnasında kaybolmuş, daha sonra din adamları tarafından tekrar yazılmıştır. Şimdiki Tevrat Tekvin,
Çıkış, Laveliler, Sayılar ve Tesniye olmak üzere beş kitaptır.
Yahudi hukukunun diğer kaynağı Mişna'dır. Mişna Hz. Musa'nın Tur Dağı'nda Allah'tan işittiklerinin
nesilden nesile aktarılarak sonunda Yahuda isimli bir haham tarafından M.S. 2. asırda kitap haline
getirilmesi ile oluşturulmuştur. Mişna'ya M.S. 3. yüzyılda Kudüs'te ve 6. yüzyılda Babil'de Gamara
denilen şerhler yazılmıştır. Bu Gamara'lara Kudüs Talmud'u ve Babil Talmud'u adı verilmiştir
(Mahmut Esat, 2006).
İbranilerin pozitif hukuku ile ilgili belgelerin üçüncüsü de hukukçuların içtihadlarıyla, açıklama ve
yorumlamalarıyla oluşan hukuk kurallarından ibaret bulunan Talmud'dur. Biri dördüncü asırda
tamamlanan Kudüs ve diğeri beşinci asırda başlanıp altıncı asırda tamamlanan Babil olmak üzere iki
Talmud bulunmaktadır (Mahmut Esat, 2006).
Yahudilerde dini kurallar uygulandığı için hahamlar yargıçlık yapmakta, mabetler de mahkeme olarak
kullanılmaktaydı. Din adamlarının yanında ihtilafları çözmek üzere her şehrin kapısında yer tutan
ihtiyarlar heyeti de bulunmaktaydı. Basit suçlar ihtiyarlar heyeti tarafından, önemli suçlar ise
hahamlar tarafından karara bağlanırdı. Suçun ispatlanmasında şahitlik delili öncelikli olarak
kullanılmaktaydı. On Emir’in dokuzuncusu şahitliğin tam bir dürüstlük içinde yapılması ile ilgiliydi.
Suçun ispatlanması için iki veya üç şahit gerekirdi. Tek bir kişinin şahitliği ile karar verilemezdi. Yalan
yere şahitlik halinde itham edilen suçun cezası ne ise yalancı şahite de aynı ceza verilirdi. Şahitlik
delilinin yanında yemin delili de kullanılmaktaydı. Şahit ya da başka bir delilin bulunmadığı
durumlarda kişi yemin ederek beraat edebilirdi (Mahmut Esat, 2006). Yahudi hukuku hakimlere
saygı gösterilmesini, davalara adil bir şekilde bakılmasını, yabancı ve yetimlerin haklarının
korunmasını, şahıslara sosyal durumlarına göre farklı muamele edilmemesini, rüşvet alınmamasını
emretmektedir (Okandan, 1951).
Yahudi hukuku ile İslam hukuku arasında bazı benzerlikler bulunmaktadır. Kadınların başlarını
örtmeleri, kısas cezası, faiz yasağı, domuz etinin yasak olması, yakın akraba ile evlenme yasağı, faili
meçhul adam öldürmelerde katili bulmak için kullanılan kasame uygulaması bu benzerliklerdendir. İki
hukuk sisteminin benzerliği kaynaklarının aynı olması sebebiyledir (Yaman, 2013).
2. HRISTIYAN HUKUKU
Hristiyanlığın kutsal kitabı Hz. İsa'ya indirilen İncil'dir. Asıl İncil İbranice olup o dönemde yaşanan
kargaşada ortadan kaybolmuştur. Havarilerin Hz. İsa'dan işittiklerini yazdıkları İnciller ise İznik
Konsulü'nde yok edilmiş ve geriye sadece dört tanesi kalmıştır. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna
ismi verilen bu dört İncil de İbranice değildir. Bu dört İncil'e Yeni Ahid denilmiş ve Eski Ahid denilen
Tevrat ile bir araya getirilerek Kitab-ı Mukaddes'i teşkil etmiştir.
Justinianus döneminde Roma hukuku, Hritiyanlık değerleri bir araya getirilerek bir hukuk sistemi
kurulmuştur. Daha sonra kilise gelenek ve emirnamelerinin bir araya getirilmesi ile kanonik hukuk
oluşturulmuştur. İşte Hristiyan hukuku denildiğinde Justinianus'un Roma hukuku ile kanonik hukuk
anlaşılmaktadır (Ekinci, 2006).
Hristiyanlık ve İslamiyet aynı kaynaktan doğmuş ilahi din oldukları için aralarında benzerlikler vardır.
Bu benzerlikleri İslamiyet'in Hristiyanlıktan etkilendiği şeklinde yorumlamak doğru değildir. İslam
hukuku her yönüyle orjinal, farklı ve çok gelişmiş bir hukuktur.
İslam hukuku kendisinden önceki bütün şeriatları yürürlükten kaldırdığı için Hristiyan hukuku da
yürürlükten kaldırılmıştır. Sadece ayet ve hadislerde yer alan ve açıkça kaldırılmayan önceki şeriatlara
ait hükümler Müslümanlar için yürürlüktedir. Bunun dışında İslam ülkesinde yaşayan Hristiyan ve
Yahudiler gibi gayrimüslimlere evlenme, boşanma, miras, vasiyet gibi konularda kendi din adamlarına
başvurma hakkı ile içki içme, domuz eti yeme gibi kendi dinlerinde serbest olan şeyleri yapma hakkı
2
http://www.sesad.net
Vol. 1(1) 2014
tanınmıştır. Diğer konularda Hristiyan ve Yahudilere de İslam hukuku kuralları uygulanmıştır.
3. İRAN HUKUKU
3.1. Kısa İran Tarihi
Dicle ve Fırat nehirleriyle İndus Irmağı arasında uzanan İran'da sırasıyla Elamlılar ve Asurlular
hakimiyet kurmuştu. Bunlardan sonra M.Ö. 8. yüzyılın başlarında Med Devleti ve M.Ö. 549 yılında
Farslar tarafından Akamniş veya Akamenid Devleti kurulmuştu. Son Akamenid hükümdarı III. Darius,
M.Ö. 333 yılında Büyük İskender ile yaptığı savaşta yenilince Akamenid Devleti yıkılmıştı. Bu tarihten
itibaren yedi asır İran topraklarında siyasi birliği sağlayan bir devlet olmadı. Nihayet M.S. 226
senesinde kurulan Sasani Devleti ile İran'da siyasi birlik tekrar sağlanmış oldu. Sasani Devleti M.S. 635
senesine kadar devam ettikten sonra Hazreti Ömer’in halifeliği zamanında Müslümanlar tarafından
ortadan kaldırıldı (Okandan, 1951).
M.S. 820 yılına kadar halifelerin atadığı valilerce yönetilen İranda daha sonraki dönemlerde
Selçuklular, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler gibi devletler kuruldu. Bu dönemlerde İran’da
Gazali, Nizam-ı Mülk gibi çok sayıda alim ve idareciler yetişmiştir (Arsal, 1947).
3.2. Eski İran Hukukunun Özellikleri
Akamenid Devleti'nde hükümdarın geniş yetkilerinden yasama ve yargı ile ilgili olanlar çok dikkat
çekicidir. Kanunlar doğrudan doğruya hükümdar tarafından yapılmaktaydı. Hükümdar gerekirse
bizzat yargı faaliyetinde bulunabilirdi. Hükümdarın bu geniş yetkilerine karşılık halk siyasi ve sosyal
haklara sahip değildi. Bundan başka hükümdarlar mahkemelerin görevlerini adil bir şekilde
yapmalarına önem verirlerdi. Hükümdar önemli bazı işlerde müşavirleriyle istişarede bulunmak için
onları toplantıya çağırırdı. Fakat bu müzakerelerde de son söz yine hükümdarındı (Okandan, 1951).
Akemenidler döneminde Yahudiler Babil’de sürgün olarak yaşamaktaydı. Babilliler Filistin’i işgal
ettikten sonra Yahudiler’i Babil’e sürgün etmişlerdi. Akemenid hükümdarı Kurus, Babil’de sürgün
yaşayan Yahudiler’in Filistin’e geri dönmelerine izin verdi. Bununla da kalmayarak Yahudiler’in
mabedlerini yeniden inşa etmelerine müsaade etti. Akamenidler diğer milletlere de dini konularda
aynı özgürlükleri tanımışlardı (Arsal, 1947).
Sasani Devletinde hakim siyasi sistem mutlak ve teokratik monarşi idi. Maddi ve manevi bütün
yetkiler hükümdarın şahsında toplanmıştı. Kanun yapma yetkisi yalnız hükümdardaydı. Herkes ve her
şey mutlak surette hükümdara tabi bulunmaktaydı (Arsal, 1947). Yalnız hükümdar geniş yetkilere
sahip olmasına rağmen mutlak güç sahibi değildi. İktidardan uzaklaştırılan ve hatta öldürülen bir çok
hükümdar vardı. Hatta başlangıçta irsi bir özellik arzeden monarşik sistemin daha sonraları seçime
dayanan bir özelliğe büründüğü görülmektedir. Yalnız hükümdar sadece Sasani hanedanı
mensuplarından olabilir ve seçime devletin ileri gelen şahısları iştirak edebilirdi (okandan, 1951).
Sasaniler dönemide İran’da gelişmiş bir vergi ve maliye teşkilatı kurulmuştu. Devletin temel vergi
geliri arazi vergisi idi. Arazi vergisine kharag ismi verilmekteydi. İslam devletlerinde araziden alınan
haraç vergisi, Sasaniler’in khrag vergisinden gelmektedir. Sasaniler şahıslardan alınan vergiye gezit
adını vermişlerdi. İslam devletlerinde gayrimüslim vatandaşlardan alınan cizye vergisi de aynı kökten
gelmektedir. İslam devletlerinin vergi ve idare teşkilatında Sasanilerin etkisi olmuştur (Arsal, 1947).
Sasanilerde her ayın ilk haftası halkın şikâyetlerine ayrılmıştı. Her ayın ilk haftasında halktan herhangi
bir kimse hükümdarın huzuruna çıkarak şikâyetini doğrudan doğruya anlatma hakkına sahipti (İnalcık,
2007). Şikâyet edilen kimse devlet memuru veya halktan birisi olabilirdi.
Bir toplumda servet dağılımında büyük uçurumlar olduğu zaman, orada komünizm fikri ortaya çıkar.
Eski İran’da da servet kaynağı olan araziler din adamları ve soyluların elinde toplanmıştı. Köylüler, din
adamları ve soyluların topraklarında karın tokluğuna çalışmaktaydı. Köylülerin perişanlığı son haddine
varmıştı. Milattan sonra altıncı asırda İran’da Mazdek isminde bir yalancı peygamber ortaya çıkmıştı.
Mazdek çok kısa bir sürede mazlum köylüleri ve işçileri etrafında toplamayı başardı. Hükümdar
3
http://www.sesad.net
Vol. 1(1) 2014
Kobad, tahtını kaybetmemek için Mazdek’i tahtına ortak yaptı ve devleti onunla birlikte yönetmeye
başladı. Kobad’ın tahtının yanına Mazdek için de bir taht yapıldı (Arsal, 1947).
Mazdek’in öğretisinde özel mülkiyet kaldırılıyor, bütün mallar ortak kabul ediliyordu. Bunun dışında
evlilikler ilga ediliyordu. Ayrıcalıklı sınıflar ortadan kaldırılıyor ve hayvan eti yemek yasaklanıyordu.
Mazdekizm İran’da birkaç yıl devam etti. Zenginlerin serveti birkaç yılda yağmalandı ve tüketildi. Artık
yağmalanacak servet kalmadığı gibi ülkede kıtlık da başlamıştı. İnsanlar servet yağmacılığı ile
uğraşmış, kimse üretime, tarıma ve hayvancılığa zaman ayırmamıştı. Önceleri sadece köylüler ve
işçiler fakir iken Mazdek döneminde bütün halk fakirleşmişti. İnsanlar satın alacak mal ve yiyecek
bulamıyordu. Bu büyük ekonomik buhran Mazdek komünizminin sonu oldu (Arsal, 1947).
İran’da, vatandaşlar sosyal ve hukuki durumları itibariyle çeşitli sınıflara ayrılmaktaydı. Mesela, Med
veya Akamenid Devletinde vatandaşlar rahipler, aristokratlar ve halk olmak üzere üç zümreye
ayrılmıştı. Bunlardan aristokratların başında Akamenid Devletini kuran ve büyük malikhanelere sahip
bulunan yedi büyük hanedan mensupları yer almaktaydı. Bunlar devlete vergi vermezler, buna
karşılık savaş zamanlarında hükümdara askeri kuvvet temin ederlerdi. Sanatkarlar, çiftçiler, tüccarlar
ve işçiler halk sınıfına dahildi (Günaltay, 1948).
Med Devletinde olduğu gibi Sasani Devletinde de halk rahipler, askerler, memurlar, köylüler ve sanat
sahipleri olmak üzere beş sınıfa ayrılmaktaydı. Bunlardan rahiplerin ve onların başında bulunan
ruhani şefin devlet kadrosu içinde önemli bir yeri vardı. Rahipler dini görevlerinin yanında devlet
işlerine de karışabilirler ve yargılama yapabilirlerdi. Yargılama faaliyetinde bulunma imkanı yalnız
rahiplere tanınmıştı. Rahipler yargıya ilişkin işleri kendi aralarından seçtikleri hakemle yapmaktaydı
(Arsal, 1947).
İkinci zümreye dahil aristokrat grubuna mensup olanlar toprak sahibi olabilmek, mahkemelerde
yargılanmamak gibi bazı sınırlı imtiyazlara sahipti. Bu sınıflardan sosyal ve hukuki durumları en kötü
olanlar köylülerdi. Köylüler rahipler ve aristokratlara ait topraklar üzerinde çalışan köle
durumundaydı. Bunlar hiç bir hak ve hürriyete sahip değildi (Okandan, 1951).
4. ARABİSTAN HUKUKU
Arabistan'da yaşayan Araplar, köken olarak kahtaniler ve adnaniler olarak iki gruba ayrılıyordu.
Kahtaniler Arabistan'ın güney tarafları olan Yemen bölgesinde yaşayan asıl Arap kabilelerini
oluşturuyordu. Adnaniler ise Hz. İsmail soyundan gelen Araplardı ve Hicaz bölgesinde yaşıyorlardı.
İslamiyet öncesi dönem Arabistan hukuku, esas itibari ile örf adetlere dayanmaktaydı. İnsanlar bu örf
adet kurallarına uyarak hayatlarını sürdürüyorlardı. Bununla birlikte Arabistan'ın her bölgesinde farklı
hukuk sistemleri uygulanıyordu. Söz gelimi Yemen bölgesinde hükümdarların emirleri kanun kabul
edilirken, kuzey doğu Arabistan'da Zerdüşt Sasani hukuku, kuzey ve kuzey batıda ise Roma hukuku ve
kilise hukuku etkisi görülüyordu. Hicaz bölgesinde yaşayan Yahudiler ise Tevrat ve Talmut
hükümlerini uyguluyorlardı (Barış, 2012).
İslamiyet öncesi Arabistan'ında merkezi bir yönetim sistemi olmayıp daha ziyade kabile ve aile
birliğine dayalı bir yapı vardı. Merkezi bir yönetim olmadığı için genel mahkemeler de bulunmuyordu.
Anlaşmazlıklar kabile reisleri, aile büyükleri ve özellikle hakemler tarafından çözülüyordu. Hakemler
toplumun önde gelen, tanınmış, saygıdeğer kişilerinden oluşuyordu. Özellikle kabile reisleri, kahinler
ve arraf denilen falcı ve müneccimler hakem olarak seçiliyordu. Hakemler erkeklerden ya da
kadınlardan olabiliyordu (Barış, 2012).
Arabistan'da İslamiyet öncesi döneme cahiliye dönemi adı verilmektedir. Bilgisizlik anlamına gelen
cahiliye kelimesi, o dönemde yaşanan zulmün, ilkelliğin, insanlık dışı hayatın ifade olarak
kullanılmıştır. Cahiliye dönemi genel itibarı ile bu şekilde haksızlıkların ve ilkelliğin zirvede olduğu bir
dönem olmakla birlikte, Arapların örf adetlerinden kaynaklanan bazı faydalı uygulamalara da
rastlanıyordu (Köse, 2013).
İslamiyetin kabul edilmesi ile birlikte cahiliye dönemine ait kurum ve kuralların bir kısmı tamamen
4
http://www.sesad.net
Vol. 1(1) 2014
kaldırıldı. Bir kısım uygulamalar ise aynen veya kısmen devam ettirildi:
1.Aynen Devam Ettirilen Kurumlar: Dinle doğrudan ilgisi olmayan ve İslamiyete aykırılık teşkil
etmeyen bazı uygulamalar aynen devam ettirildi. Mesela ticari hayatla ilgili olan panayırlar,
misafirperverlik, Kabe hizmetleri, hılfü'l-fudul gibi uygulamalar İslamiyet döneminde de devam
ettirilmiştir.
2.Kısmen Devam Ettirilen Kurumlar: Hac, mehir, talak, zıhar, ila', kısas, selem, vasiyet gibi bazı faydalı
uygulamalar ise ıslah edilerek devam ettirilmiştir.
3.Tamamen Kaldırılan Kurumlar: İslamiyete tam olarak aykırı olan kan davası, kız çocuklarının
öldürülmesi, faiz, evlatlık müessesesi, üvey anne ile evlilik, iki kız kardeşi bir nikah altında toplama
gibi uygulamalar ilga edilmiştir.
5. ROMA HUKUKU
5.1. Kısa Roma Tarihi
Roma hukuku M.Ö. 754 ile M.S. 1453 yılları arasında yaşamış olan Roma İmparatorluğu'nun
hukukudur. Roma hukuku, Yunan felsefesi ve Hristiyanlık ile birlikte Batı medeniyeti'nin üç temel
taşını oluşturmaktadır.
Roma İmparatorluğu krallık, cumhuriyet, ilk imparatorluk ve son imparatorluk olmak üzere dört
döneme ayrılır. Krallık döneminde (M.Ö. 754-509) çoğunluğu Roma Devleti'nin kurucusu Etrüsklerden
olmak üzere yedi kral başa geçmiştir.
Krallık döneminde kral yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin tamamına sahiptir. Kral aynı zamanda
dini liderdir, sorumsuzdur ve ölünceye kadar başta kalır. Krallık döneminde Roma vatandaşı olanlara
Ius civile denilen vatandaşlar hukuku uygulanırken, Roma vatandaşı olmayanlar bu hukukun tanıdığı
haklardan mahrumdur. Bu dönemin hukuku Roma örf-adetlerinden ve din kurallarından
oluşmaktadır. Hukuku uygulayan rahip hukukçulardır.
Cumhuriyet döneminde (M.Ö. 509-27) kralların yerini consul adı verilen iki yönetici almıştır.
Olağanüstü durumlarda consüllerden birisi altı aylığına sınırsız yetkiye sahip diktatör olarak
görevlendirilir. Cumhuriyet döneminde uygulanan katı hukuk kuralları, praetor denilen hukukçu
yöneticiler tarafından daha adaletli hale getirilmiştir. Roma hukukunu uygulanamaz olmaktan çıkarıp
uygulanabilir hale getiren praetorlar olmuştur. Bu dönemde meşhur 12 levha kanunu hazırlanarak
kanunlar yazılı hale getirilmiştir. Böylece insanlar kendilerine uygulanacak hukuku öğrenme imkanına
sahip olmuşlardır.
İlk imparatorluk döneminde (M.Ö. 27 - M.S. 284) princeps denilen ve ömür boyu iktidarda kalan çok
önemli yetkilere sahip olan yöneticiler başta bulunmuştur. Princepsler tıpkı krallar gibi yasama,
yürütme ve yargı yetkilerini kendilerinde toplamışlardır. Bu dönemde senato ve halk meclislerinin
gücü oldukça zayıflamıştır. İlk imparatorluk dönemi Roma tarihinde uzun barış dönemi olarak bilinir.
Bu dönemde Roma hukuku da klasik dönem hukuku olarak gelişmesini sürdürmüştür.
Son imparatorluk döneminde (M.S. 284-1453) imparator tek güç olarak devleti yönetmiş, halk
meclisleri kaybolmuş, senato sembolik hale gelmiştir. Bu dönemde imparator Caracalla tarafından
Roma Devleti içinde yaşayan herkese vatandaşlık hakkı verilmiş, Helen kültürü Roma hukukunu etkisi
altına almış ve hukukta bozulma hızlanmıştır. Iustinianus tarafından Roma hukukunu derleyen Corpus
Iuris Civilis bu dönemde hazırlanmıştır. Bu dönemde Roma hukuku Hıristiyanlıktan da etkilenmiştir.
13. yüzyıldan itibaren Roma hukuku başta İtalya olmak üzere, Fransa, İspanya, Hollanda ve diğer
Avrupa ülkelerinde müşterek hukuk olarak uygulanmaya başlandı. Buna göre söz konusu ülkelerde bir
hukuki uyuşmazlıkta önce milli hukuka başvurulmakta, çözüm bulunamazsa Roma hukukuna
müracaat edilmekteydi. Böylece Roma hukuku Avrupa'da yayılmış oldu. 19. yüzyılda yapılan
kanunlaştırma faaliyetlerinde de Roma hukuku etkili oldu (Akıncı, 2011).
5
http://www.sesad.net
Vol. 1(1) 2014
5.2. İslam Hukukunun Roma Hukukundan Alındığı İddiası
Sheldon Amos, Ignaz Goldziher, Von Kremer gibi bazı müsteşrikler İslam hukukunun Roma
hukukundan alındığını iddia etmedirler. Onlara göre geçmişinde büyük bir medeniyet olmadan İslam
hukuku gibi gelişmiş bir hukuk sisteminin kurulması mümkün değildir. İslam hukuku Arap dünyasının
siyasi şartlarına uyarlanmış Doğu Roma İmparatorluğu'nun hukukundan başka bir şey değildir. Buna
karşılık Muhammed Hamidullah, Muhammed Ebu Zehra, Subhi Mahmesani, Abdurrezzak Senhuri,
Ömer Nasuhi Bilmen, Joseph Schacth, Shelomo Dow Goitein, Fitzgerald, G.H. Bousquet, Nallino gibi
hukukçular İslam hukukunun orjinal bir hukuk sistemi olduğunu, hiç bir hukuk sisteminden
doğmadığını söylemektedirler (Köse, 2013).
İslam hukukunun Roma hukukundan alındığını iddia edenler ile İslam hukukunun orjinal bir hukuk
sistemi olduğunu kabul edenlerin görüşlerini maddeler halinde şu şekilde sıralayabiliriz:
1.Hz. Peygamber aleyhisselatü vesselamın Roma İmparatorluğu topraklarına yaptığı seyahatler
sırasında Roma hukukunu öğrendiği iddia edilmektedir. Halbuki Hz. Peygamber aleyhisselatü
vesselam Romalıların dilini bilmediği gibi o dönemde Romalıların egemenliğinde olan Suriye'ye uzun
süreli bir seyahat da yapmamıştır. Suriye topraklarına yaptığı ilk seyahati sekiz yaşında bir çocukken,
ikinci seyahati ise yirmi dört yaşında gerçekleşmiş ve her iki seyahatinde de Şam'a ulaşmadan
Busra'dan geri dönmüştür.
2.İkinci iddiaya göre Müslümanlar Şam, Beyrut, Anadolu, İskenderiye gibi yerlerde Roma hukukunu
öğrenip İslam hukukunu ona göre kurmuşlardır. Ancak söz konusu şehirlerde Müslümanların Roma
hukukunu öğrendiklerine ilişkin hiç bir bilgiye sahip değiliz. Bu şehirlerde Roma hukukunun
uygulanmasına Müslümanlar tarafından fethedilmeden çok önce son verilmişti. Dolayısıyla
Müslümanların buralarda Roma hukukunu öğrenmeleri mümkün değildi. Diğer taraftan İslam
hukukçularının eserlerinde Roma hukukundan alınan bir bölüme rastlamıyoruz. Roma hukukundan
Arapça'ya tercüme edilmiş bir hukuk kitabı bulunmuyor. Buna karşılık Müslümanlar tıp, felsefe gibi
bilim dallarında Yunanca'dan tercümeler yapmışlardır (Ekinci, 2006).
İslam hukukunun belli başlı mezheplerinin hiç birisi tarihte Roma hukukunun egemenliğinde bulunan
topraklarda ortaya çıkmamıştır. Hanefi mezhebi Kufe'de, Maliki mezhebi Medine'de, Şafii ve Hanbeli
mezhepleri Bağdat'ta doğup gelişmiştir. Benzer şekilde Zeydiye ve İmamiye gibi Şii mezhepleri de
Kufe'de ortaya çıkmıştır. İmam Şafii hayatının son senelerinde Mısır'a gitmişse de o tarihe kadar zaten
mezhebini kurmuş bulunuyordu.
3.Diğer bir iddiaya göre Roma hukuku İslamiyetten önce cahiliye dönemi Araplarına ve Yahudilerin
Talmud hukukuna etki etmiş, buralardan da İslam hukukunu etkilemiştir. Bu iddia da gerçekleri
yansıtmamaktadır. İlk olarak cahiliye Araplarının okuma yazma bilenleri çok azdı ve aralarındaki
anlaşmazlıkları örf adet kurallarına göre karara bağlıyorlardı. Dolayısıyla onların Roma hukukunu
uygulamaları söz konusu değildi. Roma hukukunun Yahudi Talmud hukukunu etkilediği iddiası da
doğruları yansıtmamaktadır. Çünkü tam tersine Talmud hukuku Roma hukukunu etkilemiştir (Ekinci,
2006).
4.Başka bir iddiaya göre iki hukuk sistemi arasındaki benzerlikler İslam hukukunun Roma hukukundan
etkilendiğini göstermektedir. Bu iddia da doğru değildir. Çünkü iki hukuk sistemi arasında benzerlik
yok denecek kadar azdır.
5.3. İslam Hukuku ve Roma Hukukunun Farklılıkları
İlk olarak Roma hukuku ile İslam hukukunun kaynakları farklıdır. İslam hukukunun asıl kaynakları
Kur'an ve sünnet iken Roma hukukunun kaynakları örf-adetler ile hukukçu ve yöneticilerin koymuş
oldukları kurallardır.
Roma hukuku ile İslam hukukunun sistematiği de farklıdır. İslam hukuku ibadat, muamelat ve ukubat
bölümlerine ayrılırken, Roma hukuku kişiler, eşya ve yargılama bölümlerine ayrılmaktadır.
İslam hukukunun birinci bölümünün ibadetler olması, hukuk kurallarının temelinde dinin yer aldığını,
6
http://www.sesad.net
Vol. 1(1) 2014
maneviyatsız insanların bulunduğu toplumlarda hukukun uygulanamayacağını göstermektedir. Buna
karşılık Roma hukukunda din ve maneviyatın etkisi son derece sınırlı olmuştur (Hamidullah, 2005).
İslam ceza hukuku da Roma ceza hukukundan çok farklıdır. İslam hukukunda suçlar had, kısas ve ta'zir
kısımlarından oluşur. Had ve kısas suçları esas itibariyle aynı grupta olup cezası Kur'an ve sünnetle
belirlenmiş dokuz temel suçtan ibarettir. Bu dokuz temel suç zina, zina iftirası, içki içme, hırsızlık, yol
kesme, isyan, irtidat, adam öldürme ve yaralamadır. Bu suçlardan zina, zina iftirası ve içki içme Roma
hukukunda suç kabul edilmemektedir. Adam öldürme, yaralama ve hırsızlık ise hemen bütün
toplumlarda suç sayılmaktadır (Hamidullah, 2005). İrtidat yani dinden dönme suçunun cezası Roma
hukukunda da ölümdür, ancak bu suç İslam hukukunda sünnet ve icma ile sabit olmuştur.
Medeni hukuk alanında da iki hukuk sistemi arasında benzerlik yoktur. Sözgelimi evlenme ve
boşanma kurumları İslam ve Roma hukukunda çok farklıdır. İslam hukukunda evlilik, erkek ve kadın
arasında yapılan bir sözleşmeyle kurulur. Roma hukukunda evlilik kabul edilen haller, İslam
hukukunda zina sayılır. Aynı şekilde iki hukuk sisteminde boşanma kurumları da farklıdır (Hamidullah,
2005).
İki hukuk arasında yöntem açısından da farklılık vardır. İslam hukukunun yöntembilimi fıkıh usulü olup
tamamen İslam alimlerinin gayretleri ile geliştirdikleri bir ilimdir. Roma hukukunda yöntem, İslam
hukukundaki fıkıh usulü gibi gelişmiş değildir.
Yine Roma hukuku son derece şekilci, formaliteci bir yargılama usulüne sahipken, İslam hukukunda
çok sade ve sözlü bir yargılama vardır. Davacı herhangi bir şekle, formaliteye, avukata ihtiyaç
duymadan mahkemede hakkını arayabilir.
İki hukuk arasında hukuk kurumları ve kaideler açısından da fark vardır. Roma hukukunda aşiret gibi
büyük bir aile yapısı üzerinde babanın neredeyse sınırsız hakimiyeti, kocanın karısı üzerinde
hakimiyeti ve evlatlık kurumu vardır. İslam hukukunda ise bunlar yoktur. Ayrıca İslam hukukunda yer
alan vakıf, şuf'a, hisbe, ta'zir, süt kardeşliği, borcun nakli, alacağın temliki, hakkın kötüye kullanılması,
beklenmeyen hal kurumları Roma hukukunda bulunmamaktadır. Roma hukukundan çok fazla
etkilenen Batı hukuk sistemleri bu kurumları Roma hukukundan değil başka yerlerden almışlardır
(Köse, 2013).
Roma hukukunda kadın daimi vesayet altındadır, vasisinin izni olmadan malında tasarrufta
bulunamaz. İslam hukukunda ise kadın hukuki işlem ehliyetine tam olarak sahiptir. Yine Roma
hukukunda mehir kadın tarafından kocasına veya bir yakınına verilir. İslam hukukunda ise mehir koca
tarafından evleneceği kadına verilir.
İslam hukukunda mirasçıya vasiyet yasaklanmışken, Roma hukukunda mirasçıya vasiyet yapılabilir
(Köse, 2013).
İki hukuk sistemi arasında akitlerde de önemli farklılıklar vardır. Roma hukukunda akitlerde belirli
şekil kuralları vardır ve bu şekilcilik hukukun uygulanmasını son derece zorlaştırmaktadır. İslam
hukukunda ise akitlerde şekil değil içerik önemlidir, taraflar içerik ve nicelik açısından serbestçe akit
yapabilirler.
Roma hukukunda borcunu ödeyemeyen kimse, alacaklının kölesi haline gelir. İslam hukukunda
borçtan dolayı kölelik yoktur. Bilakis borçluya mühlet verme, kolaylık tanıma hatta alacağını
bağışlama teşvik edilmiştir (Köse, 2013).
Rum asıllı gayrimüslim hukukçu Sava Paşa (ö. 1904) İslam hukukunun Roma hukukundan etkilendiği
iddiaları ile ilgili olara şunları söylemektedir: "Hukukçu geçinen bazı asrilerin öteden beri ağızlarında
geveledikleri gibi ben de İslam fıkhının muamelata dair kısmının Roma hukukundan alındığını
zannederdim. Fakat sonra İslam fıkhının kaynakları üzerinde uzun müddet yaptığım ilmi tahkikat ve
derin tetkikat neticesinde gördüm ki, bu muazzam fıkhın Roma hukukundan intikal ettiği hakkındaki
mütalaa çok zayıf bir esasa dayanmakta ve hakikat olmaktan ziyade hayal bulunmaktadır. Hiç
şüphesiz her hukukun muhtelif kaynakları vardır, fakat gördüm ki, İmparator Jüstinyanus'un Roma
hukuku tedrisi için Beyrut'ta tesis ettiği mektep, sırf akla dayanan bir tesis olup onu Hıristiyanlık
7
http://www.sesad.net
Vol. 1(1) 2014
boyasına boyamaktan ibaret kalmıştır. Halbuki İmam-ı Azam'ın fıkhı ise Allah'ın Kitabı ile
Peygamber'in sünnetine dayanmaktadır. Bu sebeple İslam hukukunda şuna buna istinat etmiş gayrı
muteber bir tek hüküm asla görülmez." (Sava Paşa, 1955-1956). İki hukuk sistemi arasındaki
farklılıklar göz önünde bulundurularak 1938 Lahey Hukuk Kongresi'nde İslam hukukun kendisinden
istifade edilecek orjinal bir hukuk kaynağı olarak kabul edilmiştir (El-Beşir, 1993).
Kısacası İslam hukuku ve Roma hukuku kaynakları, sistematiği, mantığı, muhtevası itibariyle
birbirinden tamamen farklı iki hukuk sistemidir. Hukuk sistemlerinin birbirlerinden etkilenmesi tarih
boyunca görülen durumlardandır. Ancak İslam hukukunun Roma hukukundan etkilendiğine dair hiç
bir delil bulunmamaktadır.
6. İSLÂM HUKUKUNUN HUKUK İLMİNE KATKILARI
İslamiyetten önce dünyada uygulanmakta olan farklı hukuk sistemleri bulunmaktaydı. İslam dini bu
hukuk sistemlerinden bağımsız ve yeni bir hukuk sistemi oluşturmuştur. Bu yeni hukuk sisteminin
hukuk ilmine kazandırdıkları yenilikler şu şekilde sıralanabilir:
1.İslam hukuku metodolojisi ya da yöntembilimi olan fıkıh usulü, Müslüman hukukçuların kurduğu
orijinal bir ilim dalı doğmuştur. İslamdan önceki dönemlerde çeşitli hukuk sistemlerinin hukuk
mevzuatları olmakla birlikte, soyut hukuk ilmine ilişkin bir girişim yoktu (Hamidullah, 2005).
2.Dünya tarihindeki ilk yazılı anayasal metin olan Medine Vesikası İslam hukukuna aittir. Hz.
Peygamber aleyhisselatü vesselam miladi 622 yılında Medine'ye hicret ettiği zaman burada yaşayan
Müslüman ve gayrimüslim vatandaşların dini, hukuki, siyasi haklarını düzenleyen 52 maddelik bir
Anayasal metin hazırlamıştı. Medine Vesikası olarak adlandırılan bu metin bugünkü anlamda Medine
Site Devleti'nin anayasasını oluşturuyordu (Hamidullah, 2005).
3.Bağımsız devletler ve uluslararası teşkilatlar arasındaki ilişkileri, siyasete ve keyfe göre değil,
yaptırım gücüne sahip hukuka göre düzenleyen devletler hukuku, dünya tarihinde ilk olarak
Müslümanlar tarafından kurulmuştur ve ismi siyer ilmidir. İslam hukuk tarihinde yazılan ilk fıkıh kitabı,
Ebu Hanife'nin hocası Zeyd b. Ali'nin El-Mecmu' adlı eseridir ve bu kitapta siyer bölümü yer
almaktadır. Daha sonra yazılan fıkıh kitaplarında da siyer bölümü bulunmaktadır (Hamidullah, 2005).
4.Diğer hukuk sistemleri vergi politikasını devlet başkanının keyfi olarak belirlemesine bırakmışken,
İslam hukuku dünya tarihinde ilk defa olarak vergilerin sarf, tahakkuk ve sarfını kurala bağlamış ve
bütçe ilkelerini belirlemiştir (Hamidullah, 2005).
5.Hukuk tarihinde niyet kavramına ilk defa hukuk sistemlerinde yer veren İslam hukuku olmuştur.
"Ameller niyetlere göredir" hadisi ile belirlenen bu ilkeye göre bilerek yapılan haksızlık ile
istemeyerek yapılan haksızlık aynı kabul edilmemiştir (Hamidullah, 2005).
6.İslam hukuku maddi yaptırımların yanında manevi ve uhrevi yaptırımları da kabul ederek, insanların
kamu otoritelerinin bulunmadığı yerlerde de hukuka uygun davranmalarını sağlamıştır (Yaman ve
Çalış, 2013).
7.Dünya hukuk tarihinde yürütmeden ayrı bağımsız yasama faaliyeti ilk defa İslam hukukunda
gerçekleşmiştir. Bu anlamda ilk kuvvetler ayrılığı İslam hukukunda ortaya çıkmıştır. İslamiyete kadar
dünya devletlerinde yasama faaliyeti hükümdarlar ya da din adamları tarafından gerçekleştiriliyordu.
İslam hukukunda ise yasama faaliyeti yani kaynaklardan hukuk kurallarının çıkarılması işi İslam
hukukçusu olan fakihler tarafından yapılmıştır (Hamidullah, 2005).
SONUÇ
İslam hukuku ilahi bir hukuk sistemi olarak diğer ilahi hukuk sistemlerinin devamı niteliğindedir. Bu
açıdan İslam hukuku ile Yahudi ve Hıristiyan hukukları arasında benzerlikler bulunmaktadır. Ancak
Yahudi ve Hıristiyan hukuk sistemleri orijinalliklerini koruyamadıkları için, İslam hukukundan
ayrıldıkları yönler de çoktur. Cahiliye hukuku, İran hukuku ve Roma hukuku gibi beşeri hukuk
8
http://www.sesad.net
Vol. 1(1) 2014
sistemlerinin de İslam hukuku ile ilişkileri olmuştur. Ancak bu ilişkiler kaynak yönüyle değil yakın
coğrafyada bulunmaları ve ortak tarihi paylaşmaları yönüyledir.
KAYNAKLAR
Akıncı, Şahin, (2011), Roma Hukuku Dersleri, Konya.
Arsal, Sadri Maksudi, (1947), Türk Tarihi ve Hukuk, İstanbul.
Barış, Mustafa Necati, (2012), "Cahiliye Döneminde Yargı Sistemi", F.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, 171;160.
Ekinci, Ekrem Buğra, (2006), İslam Hukuku, İstanbul.
Günaltay, Şemsetdin, (1948), İran Tarihi, C. I, Ankara.
Hamidullah, Muhammed, (2005), İslamın Hukuk İlmine Katkıları, ed. Vecdi Akyüz, İstanbul.
İnalcık, Halil, (2007), “Kutadgu Bilig’de Türk İdare Geleneği ve Adalet”, Adalet Kitabı, Ankara.
Köse Saffet, (2013), İslam Hukukuna Giriş, İstanbul.
Mahmud Esad, Seydişehri, (2006), Tarih-i İlm-i Hukuk, İstanbul 1331, s. 184; Ekrem Buğra Ekinci,
İslam Hukuku, İstanbul.
Okandan, R. Galip, (1951), Umumi Hukuk Tarihi Dersleri, İstanbul.
Sava Paşa, (1955-1956), İslam Hukuku Nazariyatı Hakkında Bir Etüd, Çev. B. Arıkan, Ankara c. I, s. VIII,
IX.
Şeyh Usam El-Beşir, (1993), "Fıkıh Usulü Aristo Mantığından İslam Fıkhı da Roma Hukukundan
Etkilenmemiştir", Çev. Sadık Kılıç, Yeni Ümit, Sayı 20.
Yaman, Ahmet ve Çalış, Halit, (2013), İslam Hukukuna Giriş, İstanbul.
9
Download

1. İslam Hukukunun Diğer Hukuklarla İlişkisi