Bir Göç Hikâyesi
Etrafında bir hayli sevilen, espirili ve çalışkan bir insan olan, Burdur'un
Doğanbaba köyünde çiftçilikle uğraşan Yusuf Bey; Mürüvet Hanımla evlendiğinde ilk
fırsatta onunla geleceğe dair hayallerini ve umutlarını paylaşır:
“Buralar bana dar geliyor hanım, kazandığımız üç beş kuruş parayla rahatlıkla
yaşayamıyoruz. Sana ve çocuklarıma daha güzel bir hayat sunmak isterim.” der ve
yurtdışına gitme kararını biricik eşiyle paylaşır. Fakat hasta annesinin sağlığını düşünen
Mürüvet Hanım bu karara pek de olumlu bakmaz. Buna rağmen Yusuf Bey yakınlarının
yaşadığı İsviçre'ye iş başvurusunda bulunur. Zira yurtdışında çalışıp izine gelenlerin
nasıl para harcadıklarını görmüştür. Artık kararını vermiştir. Yusuf Bey Avrupa'ya
göçmeyi kafasına koymuştur. Şimdi sadece İsviçre'den gelecek haberi beklemektedir.
1971 yılında, günlerce beklediği İsviçre’den giriş izni gelir. Mürüvet Hanım ise
hâlâ hastalığı süren annesini geride bırakmak istemediği için bir süre daha köyünde
kalmak ister. Çocuklarının hepsi henüz okula gittikleri için onlar da annleriyle köyde
kalmayı tercih ederler. Veda vakti gelir ve Yusuf Bey biraz heyecanlı, biraz buruk; düşer
bir başına Avrupa yollarına...
İsviçre'ye orman işçisi olarak giriş yapan Yusuf Bey bir yakınının yanına taşınır.
Artık ailesiyle sadece mektup üzerinden haberleşebilirler.
Mürüvet Hanım aldığı her mektuba çok sevinirdi. Önce mektubun zarfına bir iyice
bakar; yüzüne yerleşen hüzünlü sevinci gizlemeye çalışarak incecik parmaklarıyla zarfı
incitmeden açardı. Bilirdi ki zarf incinirse sevdiği, yolunu beklediği adam incinecek.Ama
okuma yazma bilmediğinden en büyük oğlu Mehmet'e okuturdu evinin direğinden gelen,
onun eline değen, onun elinden çıkan bu mektupları. Sonra onları özenle kırmızı
kurdeleye sarar, yatak odasındaki sandığına öpe koklaya yerleştirirdi. Kim bilir belki de
uzun geceler; özlemini dindirmek için bu mektupları usulca çıkarır; kimselere
duyurmadan bağrından kopup gelen hıçkırıklarla onları sevip okşardı.
Senede üç aylığına köyüne izne giderdi Yusuf Bey, gurbette ailesini çok özlerdi
ve onlara kavuşacağı günleri iple çekerdi. Onun gelişine sevinen dört çocuğunun ve eşinin
mutluluğu ise gözlerinden, yüzlerinden,bedenlerinden fışkırır; sokağa taşardı.O geldi mi
yılın hangi ayı, hangi günü olursa olsun bayram gelirdi eve. Yollar bayram, kapılar bayram,
odalar bayram dolardı. Silikleşen, soluklaşan fotoğraflar, anılar gün ışığına kavuşur, bir
bir renklenmeye başlardı. Dört çocuk alt alta üst üste, yan yana gezerdi babalarıyla.
Anneye hiç soluk aldırmadan, ona hiç fırsat vermeden dakika ayrılmazlardı etraftan,
konu komşudan, aile büyüklerinden fırsat buldukça. Sanki geride kalan dokuz ayın her
birinde geçen boşlukları doldurmak istercesine.
Zor bir işte çalışmaktadır Yusuf Bey. Üç ay çok görünse de göze, sayılı gün
çabuk geçer. Dokuz ay boyunca o ağaç senin, bu yamaç benim canı çıkasıya çalışır
nerdeyse. Üç sene çalışır bu zor işte. Üç senenin sonunda artık ağır gelmeye başlayan ve
bu işten ayrılmaya karar verir. O zamanlar iş bulmak şimdiye göre daha kolaydır.
Kalkınan İsviçre'de birçok fabrika işçi aramaktadır. Yusuf Bey de ilk başvurduğu işe
kabul edilir ve fabrikanın evlerinden birine taşınır. Yeni işini zevkle yapar, ama yıllık izni
sadece beş hafta olduğu için artık ailesine daha cok hasret kalmaktadır. Her güzelin bir
kusuru olduğu gibi, “özlem” en büyük kusurdur yeni işinde.
1982’de dayanamadığı bu hasrete son vermek ister ve en büyük oğlu Mehmet ile
Mürüvet Hanımı İsviçre'ye getirtir. Diğer üç çocuğu okullarını bitirmek isterler ve
Türkiye'de ninelerinin yanında kalırlar. Bir yıl sonra anne ve babalarını çok özleyen iki
kız kardeş de gelir arkalarından ve okullarına yeni ülkelerinde devam ederler. Eğitimini
Türkiye'de tamamlamakta inat eden oğulları Hasan, tek başına amcasının yanında kalmak
ister. Fakat bunun ne kadar zor olduğunu anlayan Hasan, iki sene sonunda inadından
vazgecip düşer İsviçre yoluna. Baba ocağına yol almaya. “Atam, nerdeyse, yerim de orası
olmalı” diye diye. Artık burda devam eder yeni okulunda öğrenim hayatına.
Dili fazla bilmediklerinden okul başarıları düşüktür. Bu yüzden okuma serüvenini
kısa keserek aile bütçesine katkıda bulunmak isterler. Teker teker okullarını yarıda
bırakıp fabrikalarda işe başlar çocuklar. Bir tek Hasan azimle devam eder eğitimine ve
okulunu bitirir. Zaman içinde evlilik çağına gelen çocuklar sırayla dünya evine girerler.
Yine bir tek Hasan kalmıştır geriye.
İmkân oldukça köye izine giden aile, 1998’de de giderler memleketlerine. İşte öyle bir
yaz tatilinin sonlarında bir pazarda karşılaşır Hasan evleneceği kadınla. İlk görüste âşık
olurlar birbirlerine. İzinlerinin bitmesine üç gün kala aile kızı istemeye gider, çarçabuk
söz kesilir. Bir yıl sonraki izinde dünya evine giren çift çok mesuttur. Eşini İsviçre'ye
getirtir Hasan ve burda yeni bir hayat kurarlar kendilerine. Bir sene sonra da anne-baba
olmanın mutluluğunu yaşarlar. İlk göz ağrıları küçük Tuğçe yuvalarına şenlik getirir.
Tuğçe'den sonra bu sevinci iki defa daha yaşarlar. Fabrikada işçi olan Hasan ve eşi
Tamay; üç çocuğuyla birlikte babalarının köprü kurarak kendilerini kavuşturduğu güzel
imkanlarla mutlu mesut yaşarlar.
Hasan veTamay; her izni Türkiye’de geçirerek orada doğmayan, orada
büyümeyen çocuklarını,Türkçe derslerine göndererek vatanlarına, özlerine sıkı sıkıya
bağlamaya çalışsalar da Tuğçe bunun pek farkında değildir. Taa ki seneler geçip on üç
yaşına basana ve size ailesinin göç hikâyesini yazmak için dedesiyle, ailesiyle konuşana
kadar.
Dedem Yusuf‘un anlattıklarından sonra, bazen çok büyük zorluklarla
karşılaşmış olsalar da dimdik ayakta durmayı başaran ve mutluluklarını koruyabilen bir
ailenin ferdi olmaktan çok gurur duyuyorum şimdi. Bu zamana kadar ailemin neden
İsviçre'ye geldiklerini tam olarak bilmiyordum. Hatta zaman zaman da neden sadece
İsviçre’li doğmadığıma çok üzülüyordum. Oysa iki vatanlı olmak, bir ayağın birinde,
diğerinin öbüründe olması ne şansmış. Bir elinin anavatana sımsıkı sarılmış olması,
savrulup hırpalanmamak için ne önemliymiş. Hikâyeyi anlatan dedemin, babaannemin
gözündeki gurur yaşları; bana bunları hissettirdi. Vatanımızın içinde yaşayan yaşıtlarım
belki bunun farkında bile değil. Herkese kısmet olmayan bu durum; yaşarken de değeri
anlaşılmayan bir hâl işte…
İyi ki böyle bir yarışma olmuş ve iyi ki dedemin yolculuğunun zorluklarını ve
zaferini görmüşüm. Bu sayede vatanıma olan bağım daha da güçlendi.Yurdumu, köyümü,
Türkiye’mi şimdi başka bir aşkla seviyorum.
Beni ailemin öyküsüyle ve özümle buluşturdukları için bu projeyi düşünenlere,
başlatanlara, uygulayanlara, destekleyenlere, yer alan herkese, sonsuz teşekkürlerimi
sunuyorum. Sevgi ve azmin başaramayacağı hiçbir güçlük yokmuş ve insan kökleri ne
kadar sağlamsa o kadar yükseğe uzanırmış.:-)
Tuğçe Anaç; Oftringen Türk Okulu; 7.Sınıf
Download

Tugce Anac