www.yarininturkiyesi.org
twitter: @yarininTRsi
IRMAK YATAĞINI BULURKEN - 2:
ORTADOĞU’NUN BENELUX’U:
GAZİANTEP – HALEP – MUSUL ÜÇGENİ
Ortadoğu’da sadece 1980 sonrasındaki savaşlarda iki milyondan fazla insan öldü. Milyarca dolar
insanların mutluğuna değil, savaşa harcandı, harcanıyor. Bölgenin siyasi bilek güreşi arenası ya da
istikrarsızlık kaynağı olmaktan çıkmasını sağlayacak projelere büyük ihtiyaç var. Bu doğrultuda, Cenevre 2
görüşmelerinin başladığı bugünlerde Türkiye’nin bölgeyi ortak barış, özgürlük, refah ve kültür havzası
yapacak bir projeyle ortaya çıkması büyük önem taşıyor.
Biz klasik ulus devlet modellerinin, yapay sınırların aşındığı bu dönemde tarihin dogal akışının doğru
modelleri işaret ettiği düşüncesindeyiz. Asur ticaret kolonilerinden beri dört bin yıldır birbirine eklemli bir
coğrafyada, Gaziantep-Halep-Musul üçgeninde ekonomik-kültürel birlikteliği kurumsallaştıran bir model
öneriyoruz. Tıpkı II. Dünya Savaşı’nın ardından ekonomik ve moralman yıkılmış Avrupa’nın BelçikaHollanda-Lüksemburg (Benelux) nüvesinden hareketle AB projesini hayata geçirmesi gibi Osmanlı’nın
Halep Vilayeti olan bu bölgenin etrafında kurgulanacak bir modelin Selefilik-Baas parantezine sıkışmış
bölgenin dünya sistemine entegrasyonu, kaynakların insanların mutluluğuna harcanması ve Türkiye
öncülüğünde bir “Commonwealth” oluşturulmasına ve daha bir çok imkan sağlanmasına önayak
olacağına inanıyoruz.
DÖRT BİN YIL ÖNCE
Kerkük’ün 150 km. batısında, Dicle’nin batı kıyılarında kurulmuş bulunan Ashur kenti (bugünkü adıyla
Qal’at Sherqat) Asur devletinin merkeziydi. Ashur’dan yola çıkan kervanlar Mezopotamya ve Güneydoğu
Anadolu’nun dört bir köşesine yayılmış ticaret kolonileri arasında mekik dokuyor, ekonomik olduğu kadar
siyasi ve kültürel bir ağın can damarlarını oluşturuyorlardı. Koloniler arası ticaret o kadar önemliydi ki,
bugün o devri “Asur Ticaret Kolonileri Çağı” olarak anıyoruz.
Koloniler arasında tıpkı sinir sistemi ya da bilgisayar “network”üne benzer bir etkileşim vardı: Her koloni
bir istasyon vazifesi görüyor; çesitli malların el değiştirdiği pazar yerleri (karumlar) kervanlar vasıtasıyla
birbirine eklemleniyordu. Örneğin sadece Anadolu’da kırktan fazla irili ufaklı karum bulunuyordu. Bunlar
önce Kayseri’deki (Kültepe) Kaniş Karumu’na, bu ara merkez "nod" da “network”ün merkezine, yani
başkente bağlanıyordu. Ashur-Kaniş arasında üç ana güzergah vardı: 1) Dicle kıyısını izleyerek Diyarbakır,
Malatya, Darende, Gürün üzerinden ilerleyen hat, 2) Yine Dicle kıyısı boyunca ilerleyerek Cezire, Harran,
Şanlıurfa, Birecik, Gaziantep, Adana ve sonrasında Gülek Boğazı üzerinden gelen hat, ve 3) Gaziantep’e
kadar aynı güzergahı izleyip buradan kuzeye çark edip Pazarcık, Kahramanmaraş, Elbistan, Pazarviran
yoluyla Erciyes Dağı’nın kuzeyinden Kaniş’e ulaşan hat.
Asurlu tüccarların Anadolu’ya girişi dönemin kritik malzemesi olan, tunç yapımında kullanılan, kalayı bu
coğrafyaya getirmeleriyle başlamıştı. Zamanla gelişen ticari ilişkiler hem Anadolu’daki toplam talebi,
dolayısıyla üretim ve toplumsal refahı arttırmış hem de kültürel yakınlaşmaya ve yeni teknoloji/iş yapma
şekillerinin tüm bölgeye yayılmasına da imkan vermişti. Örnegin çivi yazısı, silindir mühür, akropolü olan
planlı kentler gibi kültürel unsurlar yahut çömlekçi çarkı gibi yeni üretim teknolojileri sözkonusu dönemin
Anadolu’ya katkıları olmuştu. Elbette, siyasi otorite de gitgide önem kazanan bu ticaret yolundan
yararlanmış, sağladığı güvenlik ve altyapı imkanları karşılığında vergi ve kira geliri elde etmişti. Örnegin
vergi oranları dokuma ürünlerinde ve yünde %5, kalayda % 2.5-3, gümüşte ise yaklaşık olarak %4'dü.
Özetle, yolculuğuna Ashur’dan başlayan kervanlar yalnız insanlar veya malların değil, siyasi, ekonomik ve
kültürel bir entegrasyonun taşıyıcıları olmuşlardı. Ta ki Hititler’in Anadolu’daki güçlerini pekiştirmeleri ve
serbest ticareti kısıtlayıcı politikaları başlayana kadar.
FIRTINA ÖNCESİ
Tam bir asır önce, 1914’te, bu toprakların önemli bir kısmında Osmanlı’nın Halep Vilayeti bulunuyordu.
Vilayet’in altı sancağı vardı: 1) Halep (Örnek ilçeler: Bugün Suriye’deki Halep ve Idlib, İskenderunve
Antakya), 2) Antep (Örnek ilçeler: Gaziantep ve Kilis), 3) Maraş (Örnek ilçeler: Kahramanmaraş, Elbistan ve
Göksun), 4) Urfa (Örnek ilçeler: Şanlıurfa, Birecik ve Suruç), 5) Cebelisemaan (Günümüzde tamamı
Suriye’de) ve 6) Zor (Örnek ilçeler: Resulayn veSerekaniye).
Halep, İstanbul ve Kahire’nin ardından imparatorluğun üçüncü büyük şehriydi. Şehrin merkezi bulunduğu
vilayette de yaklaşık olarak 1.1 milyon kişi yaşıyordu. Örneğin aynı yıl İstanbul’un nüfusu 850 bin; İzmir,
Manisa, Aydin ve Muğla’yı kapsayan Aydın Vilayeti’nin nüfusuysa 1.7 milyondu.
Halep’in idari açıdan, ayri bir vilayet olan, Şam ile birlikte değerlendirilmemiş, bilakis, Güneydoğu Anadolu
havzası ve İskenderun Körfezi’yle eklemlenmiş olması dikkate değer bir noktaydı. Öyle ki, başlangıçta
Adana dahi Halep Vilayeti’nin bir parçası olarak değerlendirilmekteydi. Bu, Osmanlı yönetiminin idari
sınırları belirlerken ırmağın kendi yatağında akmasına gösterdikleri öneme ilişkin güzel bir örnektir.
Zira “kervanlar kenti” de denen Halep, herşeyden önce bir ticaret merkeziydi. Anadolu-Mezopotamya ve
İran-Akdeniz akslarının kavşağındaki şehir asırlardır Avrupalı tücarlar için önemli bir üs olmuştu. Şehirdeki
ilk konsolosluk 1422’de açılmış (Venedik), 19. yüzyıl sonunda Fransa’dan ABD’ye, Prusya’dan Küba’ya,
Portekiz’den Rusya’ya neredeyse her ülke şehirde yabancı temsilcilikler bulundurmaya başlamıştı. Böyle
bir şehrin kendisini besleyen ticari havzadan ve limandan kopması düşünülemezdi. Nitekim vilayet sınırları
da bu realiteyi göz önüne almıştı: Halep pivotunun etrafinda Güney Anadolu havzası (Antep, Maraş ve
Urfa) ve Akdeniz çıkışı (Antakya, İskenderun—ki 1612’de burada gümrük açılmıştı) konumlandırılmıştı.
Halep şehri-Güney Anadolu havzası-İskenderun limanından oluşan entegre bölgenin rakibi, Şam şehri-Batı
Suriye/Ürdün havzası-Beyrut limanıydı.
Tıpkı Halep gibi güneyinden ziyade kuzeyi (Güney Anadolu) ve batısı (Akdeniz) ile ticari ve kültürel irtibat
halinde olan bir başka vilayet, Halep’in hemen doğusundaki Musul idi. Önce Bağdad vilayetine bağlı bir
sancak olarak kurulan Musul, tıpkı bugünkü dinamikleri hatırlatırcasına, kısa süre sonra müstakil bir vilayet
olmuştu. 1914’te nüfusu 350 bin olan Musul vilayetinin altında üç sancak bulunuyordu: 1) Musul (Örnek
ilçeler: Zaho, Duhok ve Sincar), 2) Kerkük (Örnek ilçeler: Erbil ve Revanduz); ve 3) Süleymaniye (Örnek
ilçeler: Bazyan ve Halepçe). Musul’dan çıkan iki büyük ticaret hattından birinin güzergahı Zaho yolu ile
Siirt-Bitlis-Trabzon (Anadolu/ Karadeniz) diğeri de iki nehir arası yolu ile Halep-İskenderun (Akdeniz) idi.
Elbette Bağdat-Basra yolu ile Hindistan ve Ravanduz-Süleymaniye yoluyla İran ile de ticari ilişkiler
bulunuyordu. Üstelik etnik yapı, gelenekler vb. kültürel doku açısından da Halep ile Musul’un arasındaki
benzerlik, Halep ile Şam’ın veya Musul ile Bağdad’ın arasındakinden çok daha fazlaydı.
BÜYÜK SAVAŞ
Büyük Savaş, 1. Dünya Savaşı ya da dönemin adlandırmasıyla Cihan Harbi, bütün bölgede müthiş bir harita
değişimini beraberinde getirdi. En az dört asırdır aynı siyasi şemsiyenin altında bulunan bölgeler farklı
devletlerin sınırlarıyla birbirinden ayrıldı. Üstelik bu devletlerin kimliklerini perçinleme çabaları ve
ekonomik politikaları neticesinde ülkeler arasındaki siyasi sınırlar belirginleşti ve aynı zamanda ticari ve
kültürel sınırlar halini aldı. Bunun neticesi, bölge için siyasi istikrarsızlık, ekonomik tikanıklık ve kültürel
fakirleşme oldu.
Irmagın kendi yatağından akması gerektiğini gören sadece Osmanlı devlet adamları değildi. Gerek bölge
eşrafı gerekse Fransız komuta konseyi tüm bölgeyi kapsayacak bir siyasi yapı kurma teşebbüsünde
bulundular. Örneğin Arap İsyanı esnasında Halep burjuvazisi milliyetçilik hareketlerine katılmakta isteksiz
kaldı. Zira hem rakipleri olan Şam’ın siyasi hâkimiyeti altına girmekten hem de güney Anadolu ile olan ticari
ilişkilerinin tehdit altına girmesinden endişe ediyorlardı (Nitekim her iki konuda da haklı çıktılar). Fransızlar
ise önce Güney Anadolu’yu da kapsayan bir yapı kurmayı denediler. Antep, Maraş ve Urfa’ya Gazi,
Kahraman ve Şanlı ünvanlarını kazandıran direniş neticesinde bu proje yürümeyince önce Halepİskenderun’u özerk bir bölge olarak kurguladılar ancak daha sonra bu şehirleri Şam, Alevi ve Dürzî özerk
bölgeleri ile birleştirilerek Suriye Federasyonu’nu oluşturdular. O esnada özerk olan İskenderun sancağının
1939’da Turkiye’ye katılmasıyla Halep Vilayeti artık tamamen parçalandı; Halep şehri ticari havzası ve
limanından mahrum kaldı ve eski rakibi Şam’ın siyasi idaresi altına girmişti.
BUGÜN
Halep Vilayeti’nin önemli bir kısmını içeren Suriye ve Musul Vilayeti’ni barındıran Irak onyıllar boyunca
siyasette despot/zalim, ekonomide başarısız yönetimler altında kaldı. Üstelik gerek başka ülkelerle gerek
–maalesef bugün de süren- iç savaşlarında binlerce insan kaybettiler, kaybetmeye de devam ediyorlar.
Halbuki Suriye iç savaşı öncesinde Halep ile Gaziantep ve Antakya/İskenderun arasında kurulan ticari ve
kültürel köprüler ya da bugün Türkiye ile eski Musul Vilayeti’ni kapsayan Kuzey Irak Yönetimi arasındaki
ilişkiler bölgede ne kadar büyük bir işbirliği potansiyeli olduğunu gösteriyor.
Peki, hele de bugünkü güvenlik meseleleri göz önüne alınırsa, bu işbirliği potansiyeli daha sistematik bir
yaklaşımla hayata geçirilebilir mi? Eğer bu mümkünse, söz konusu yaklaşım yukarıda bahsi geçen daha
büyük çapta bir ortak barış, özgürlük, refah ve kültür havzası platformuna model olabilir mi?
Bizim her iki soruya da cevabımız evet. Üstelik, bölgenin Selefilik-Baas kıskacından çıkması ve dünya
sistemine eklemlenmesi için insan temelli, barış, özgürlük, refah ve kültür eksenli bir modelin elzem
olduğunu düşünüyoruz.
NE YAPMALI
Önce ikinci soruyla başlayalım. Aşağıda iki sınır fotoğrafı var. Biri Hollanda-Belçika sınırından-tabii buna
sınır denirse. Diğeriyse Suriye-Lübnan sınırından. Ortadoğu’nun her sınırında rastlayabileceğimiz bir
manzara. Her ikisinin de cağrıştırdıkları açık.
Şekil I. Hollanda (NL)- Belcika (B) Sınırı -- Lübnan-Suriye Sınırı
Hollanda-Belçika sınırıyla ilgili önemli nokta şu: Bu “sınır” Avrupa Birliği (AB) ülkeleri arasında sınırları
kaldıran Schengen vize sisteminin devreye girmesinden önce de yaklaşık bu haldeydi; zira BelçikaHollanda-Luksemburg (Benelux ülkeleri) kendi aralarındaki işbirliğini AB genelinden çok daha önce
pekiştirdiler. Üstelik Benelux ülkelerinin AB’nin altı kurucusundan üçünü teşkil etmeleri kendi aralarındaki
uygulamaların AB stratejilerine model teşkil etmesine de imkan sağladı. Bir diğer deyişle, Benelux üçgeni
AB için hem bir nüve hem de bir laboratuvar oldu.
O halde Gaziantep-Halep-Musul üçgeni neden daha makro bir platform için model ol(a)masın?
Şimdi, ilk soruya dönebiliriz-nasıl bir model? Bu işbirliğinin üç temel ekseni olmalı: Siyasi, ekonomik ve
kültürel. Üstelik yapısal çözümü temsil eden ekonomi ve kültür özellikle vurgulanmalı.
Siyaset konusunda üç ana ayak barış, diplomasi ve kurumsal kabiliyetlerin paylaşılmasıdır. Aslında genel
olarak siyasetin daha makro ve devletler düzeyinde ele alınması gereken bir konu olduğunu düşünerek
“gölge etme başka ihsan istemem” noktasında kaldığını düşünebiliriz. Ancak yine de bölgede barışın (en
azından ateşkesin) sağlanması ve insanlık dramına son verilmesi hem bir vicdan borcu hem de herhangi
bir işbirliğinin ön şartı. Diplomasiyse bunu sağlamanın ana yolu olarak öne çıkıyor. Zira siyasi düşünce,
etnisite, din, mezhep vb. ayırmadan herkes için insan hakları sağlamanın yönteminin uluslararası
işbirliğinin sonuna kadar zorlanması olduğu düşüncesindeyiz. Nihayet, tıpkı Apple, Google gibi bilgi
teknolojisi şirketlerinin yaptığı gibi açık kaynak kodaları oluşturarak, yani kurum (Merkez Bankası, Gümrük
Yönetimi, Standartlar Enstitüsü vb.) inşa etme bilgisini diğer ülkelerle paylaşarak değer yaratmak siyasetin
üçüncü ayağını teşkil ediyor.
Ekonomik açıdan, bu işbirliği dört ana alanda yapılandırılabilir: 1) Pazar, 2) Finansman, 3) Altyapı, ve 4)
Kurumsal kapasite. Pazar noktasında, büyük çoğunluğu genç, pek çok temel tüketim ihtiyacı henüz
karşılanmamış bir kitle cazip bir imkana işaret ediyor. Özellikle sınır mevzuatında yapılacak bazı
değişiklikler ve çeşitli serbest bölge uygulamaları (hatta QIZ’ler) yüzlerce-bazıları binlerce- yıl aynı ticaret
yolunun iki istasyonuyken bir asırdır yapay sınırlarla birbirinden koparılmış kentlerin tekrar ilişkiye geçmesi
ve durgun bir potansiyelin de hayata geçmesi anlamını taşıyor. Finansman açısından, bölgesel kalkınma
bankaları (eski Doğu Blok'u için kurulan Avrupa Kalkınma ve İmar Bankası EBRD benzeri), ticari bankalar
ve daha sonraki aşamada yatırım fonları kapsam dahilindeki ülkelerdeki ortak paydaların gelişimine katkı
sağlayabilirler. Altyapı, özellikle enerji (petrol, dogalğaz hatları, ortak arama calışmaları), telekom
(fiberoptik bağlantılar) ve ulaştırma (demiryolu, liman, otoyol) hatlarının yüksek yatirim ihtiyacı, beher
ilave kullanıcı için gereken düşük maliyeti ve network mantığı düşünülürse bölgenin en hızlı yarar
sağlayabilecekleri ekonomik alan olacaktır. Örneğin Gaziantep’e uzanan hızlı tren hattının Halep’e
uzatılması, Musul-Kerkük petrolünün Halep bölgesi üzerinden Yumurtalık/Ceyhan’a akıtılması, bu
bölgelerin Türkiye üzerinden internet çıkışına eklemlenmesi ilk akla gelen örneklerdendir. Nihayet, bu tür
bir işbirliği platformu söz konusu ülkelerin genellikle kamu/rant odaklı, hantal ve verimsiz ekonomilerden
girişimcilik odaklı, dinamik ve yüksek katma değerli ekonomiler haline gelmeleri için elzem olan kurumsal
kapasite gelişimi ve zihniyet değişimi için de yararlı olacaktır. Gaziantep’teki dünya ile başarıyla rekabet
eden KOBİ’lerin AB’nin hükümetler nezdindeki eşleştirme “twinning” programlarındaki gibi Halep ve
Musul yöresindeki KOBİ’lerle eşlestirilmesi, gerekirse mentorluk yapan KOBİ’ye bazı teşviklerin (örneğin
Turquality programına katılma hakkı gibi) verilmesi hem pazarın genişletilmesi hem de kurumsal
kapasitenin geliştirilmesi için önemli bir adım olacaktır.
Kültürel açıdan, benzer zevk ve heyecanları paylaşan bölge şehirleri sinema/TV, spor, turizm ve gençlik
değişim programları alanlarındaki işbirlikleriyle ciddi katma değer yaratabilirler. Ortak film ve tiyatro
festivallerinden bu kentleri kapsayan futbol turnuvalarına, kültür alanında pek çok işbirliği imkanı
bulunuyor. Üstelik bu, siyaset ve ekonomiye göre daha hızlı netice alınacak, üstelik uzun vadede en kalıcı
etki sağlayacak alan olacaktır.
ZAMANLAMA MANİDAR
Peki, tüm bunlar doğru olsa dahi, şu an doğru zaman mı? Tüm bölge kan gölüne dönmüşken böyle bir
işbirligi önermek fazla hayalcilik olmuyor mu?
Biz tam aksi düşüncedeyiz; hatta böyle bir işbirliği modelinin bölge Selefilik ve Baas kıskacında sıkışmış
olduğu şu günlerde özellikle önemli olduğuna inanıyoruz. Zira bölgenin dünya sistemine entegrasyonu ve
kaynakların insanların mutluluğuna harcanması için bir yol haritası asıl bu günlerde gerekiyor. Ayrıca,
büyük isbirliği projelerinin bazılarının –maalesef ki- ancak savaşın tahribatından sonra hayata
geçirilebildiğini biliyoruz. Bu doğrultuda, 1870-1945 arası üç defa savaşan Fransa ile Almanya’nın
milyonlarca insanın vahşice ölümünden yalnızca on iki sene sonra AB’nin temelini birlikte attıklarını
hatırlatırız.
Ve soruyoruz, Ortadoğu’nun ortak barış, özgürlük, refah ve kültür havzası olması için daha kaç kişinin
ölmesi gerekiyor?
Download

GAZİANTEP – HALEP