EDEBİYAT, KÜLTÜR ve SANAT
DERGİSİ
Yıl: 6 | Sayı: 9 | Güz 2013
İmtiyaz Sahibi
İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü
Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı
Adına,
Bahattin TAYANÇ
Genel Yayın Yönetmeni ve Yazı
İşleri Sorumlusu
Yasemin ÖZCAN GÖNÜLAL
Grafik Tasarım ve Uygulama
Ulaş AKDENİZ
Furkan UYAR
Yayın Kurulu
Ulaş AKDENİZ
Müge ALGAN
Orkan DAL
İlke DEMİRGAN
Anıl İNCEL
Ferit Deniz GÜNER
Polatkan ÖZCAN
Yavuz Selim ÖZTÜRK
Zeynep SAYLIK
Gülsüm Dilâra TARIM
Furkan UYAR
Canan ÜÇÜNCÜ
Redaksiyon
İlke DEMİRGAN
Polatkan ÖZCAN
Yavuz Selim ÖZTÜRK
Gülsüm Dilâra TARIM
Baskı
Bilim Ofset Basım Yayın ve Tic. Ltd. Şti.
Tel&Fax: 0 232 441 71 15
Baskı Tarihi: Aralık 2013
İletişim
Yasemin ÖZCAN GÖNÜLAL
[email protected]
İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü
Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı
35430 Gülbahçe - Urla / İZMİR
“Bu dergi İYTE Edebiyat Topluluğu
öğrencileri tarafından hiçbir kâr
amacı güdülmeden çıkarılmaktadır.
Yayımlanan yazıların fikrî ve yasal
sorumluluğu yazarına aittir. Uzak’ta
yer alan yazılar kaynak belirtilmeden
alıntılanamaz.”
Biriktirdiğimiz hikâyeleri paylaşmak adına
UZAK’ın yeni sayısını Öykü Özel Sayısı olarak hazırladık. Bu süreçte ekibimizde birtakım yenilikler
de yaşandı. Elinizdeki sayı, yeni tasarımcılarımızın
eseri. Önceki sayıları büyük bir özveriyle tasarlayan
Ferit Deniz Güner, bu meşakkatli işten bizim deyişimizle emekliye ayrıldı ve dergi, Ulaş Akdeniz ile
Furkan Uyar’a emanet edildi. İYTE’den mezun olan
arkadaşlarımızın yerini yeni yazarlar aldı; onlar da
tıpkı öncekiler gibi dergiyi sahiplendiler. Şairin dediği gibi karanfil elden ele…
UZAK, beş yıldır İYTE’de edebiyat tutkunlarını
etrafında birleştirerek hepimize önemli tecrübeler
kazandırdı, elbette unutamayacağımız hatıralar da.
Her daim var olsun, nice UZAK’lara…
Yasemin Özcan G.
İçindekiler
Öykü
30 Dilge
2 Gemi
Anıl İNCEL
Yavuz Selim ÖZTÜRK
10 Şipşirikçi Fafolara Dair 39 Sınıra Son Bir Adım
Canan ÜÇÜNCÜ
Polatkan ÖZCAN
43 Hiç Âşık Olmamış
16 Biitno’nun Elbisesi
Adamın Rüyası
Umut Barış TURGUNULUĞTUĞ
Çağlar
ÇİL
21 Ray Fısıltısı, Araba
Kornası, Vapur Düdüğü
Gülsüm Dilâra TARIM
25 İsimsiz: Çatı Katı
Orkan DAL
2
Gemi
Yavuz Selim Öztürk
A
hşap gövdesine çarpa çarpa köpüren azgın dalgaların arasında, gürültüyle
sarsılan, her sarsıntıda ağırlığıyla denize biraz daha gömülen bir gemi, denizi sertçe kucaklıyordu. Fırtınayla kabaran deniz, kıyametin ortasında hiçbir şeyden
etkilenmeden bütün halde duran ağır bir kayaya çarpar gibi geminin gövdesine her
çarpışında parçalara ayrılan coşkulu dalgalarıyla, eski zamanlardan kalma egzotik bir
dansın ısrarcı ve güçlü ritmine kendini kaptırmış gibiydi. Bir girdaba yakalanmış, fırtına ortasında kalmıştı gemi. Deniz avını ağına düşürmüş ve onunla oynayan, onu
yapışkan ağıyla baştan aşağı saran bir örümcek gibi vahşiydi. Güçlü bacaklarıyla avını sımsıkı tutuyor, zehirli ağzını avının en beklenmedik yerlerine yapıştırıp, zehrini
içine bırakıyordu. Gemi, denizin ortasında bir o yana bir bu yana sarsılıp duruyor,
tam alabora olacak derken tekrar dimdik yükseliyordu. Denizin ortasına keskin birer
çığlık gibi kulakları yırtarak düşen yıldırımlar, gözleri bağlı, denizin ortasında dalgaların arasında bir görünüp bir kaybolan gemiyi el yordamıyla bulmak ister, onu
arar gibiydi. Her yıldırım biraz daha yaklaşıyor, ama bir türlü gemiyi tutturamıyordu
sanki. İnsanı sağır edecek bir gürültüyle beraber, şaşılacak bir sessizlik de vardı fırtınanın içinde. Gemiyle denizin bu alışılmadık dansında bir usulsüzlük var, ışık kırılmıyor ama kara bulutların gölgeleri görülmemiş renklerde akislerini düşürüyordu
deniz üzerine. Gemi denize daha çok gömülüyor, deniz daha sert çekiyordu kendine
gemiyi. Ahşap gövdesi ağır gıcırtılarla karşılıyordu içine gömüldüğü denizi, güverteyi
tırmalayan dalgalar, kesik kesik ve derin nefesler alıp veriyordu.
Parayı bırakıp çıktı adam. Ayakkabılarının bağcıklarını ağır ağır bağlamıştı. O kadar uzun süre eğilmiş durmasından endişelenilebilirdi bile. Bir memur gibi değildi
kadın. İki kişi arasında bir sırdı bu. Kanlı bir çarşafı gururla göstermek yerine, usulca
ayrılıyorlardı, hiç konuşmadan. Sokağa çıktı adam. Sokağın temiz havası kendi kirliliğini bastırıyordu adamın. Derin bir soluk aldı, bir tane daha. Sakin ve dalgın bir
3
şekilde karıştı kalabalığa. Kaslarındaki yorgunluk ve uyuşmayla yarı uyku hali arası
bir durumda yarı uçar yarı sürünür sokakları geçti. Düşünceli ve umursamaz bir hali
vardı. Bir yerlere yetişme telaşındaki diğer insanlarla bir tezat oluşturuyordu sanki bu
hali. Hâlbuki hiç işi gücü olmayan insanlarda da bu hali görebilirdiniz. Onun farkı
yerli yersiz gülümsemesiydi. Aklında kadının birkaç sözü kalmıştı. Arzuyla köpürmüştü ya deniz. “Seni istiyorum.” demişti kadın. Kendi de biliyordu ya, o fırtınalı anlarda insan yapmayacağı şeyleri yapar, söylemeyeceği şeyleri söyler. Yine de hayatını
fırtınalarda geçiren bir kadının güzel sözlerini duymaktan gururlanmış mıydı? İnsan
böylesi geçen birkaç saat sonunda aklında daha çok cinsel resimler kalacağını sanıyor.
Arzulu bir bakış, memelerden ve bacaklardan daha çok akılda kalabilir hâlbuki.
Sokak yeni yeni kalabalıklaşmaya başlıyordu, hava loştu ama yer yer sokak lambaları da yanıyordu. Bir yarasanın çığlığı duyuldu. Belki de kediydi ya da ağlara yakalanmış bir deniz kızı. Kim bilir. Yüzlerce yıl sonra, bugün orta çağ temalı filmlerdeki
sefaleti anlatan sahnelerde olduğu gibi, bugünü anlatan bir film çekilse bu çığlık seslerini de ekleyecekler miydi acaba? Kimsenin aldırmadan yürüyüşü gösterilecek miydi?
O gün geldiğinde insanlar bu filmlere bakıp korkacaklar mıydı? Belki de kurduğu
hayallerin peşine takılıp bizim zamanımızda yaşamak isteyecek bir sürü insan bulunabilirdi gelecekten. Herkes kendi zamanında yaşamalı diye öğüt vermeli. Geçmişin
ya da geleceğin ağzının tadını bozarız biz. Beni çekirdek gibi tükürüp atar diğer zamanlar diye düşündü. Bugün bile tadının üzeri ekmekle bastırılan lezzetsiz bir yemek
gibi, hızlıca, bir lokmada ve çiğnenmeden, bir an önce yutulmaya çalışılıyordu sanki.
Hâlbuki kimsenin umurunda bile değildi. Birilerine bulaşmadıkça dönüp bakacak,
değil selam vermek, kısacık bir an içinde bile olsa yüzüne, gözlerine bakacak, gülümsemeyi geçtim, kızgınlık, rahatsızlık, tiksinme bile olur ama ne olursa olsun herhangi
bir duygu gösterecek biri bile yoktu ortalıkta. İnsanlar ifadesiz ve heykel gibi, bomboş suratlarla dolanıyordu sokaklarda. Kendisini düşündü. Dışarıdan görmeye çalıştı
kendini. Bomboş, ifadesiz, suratsız birini gördü kendinde. Ya ne yapacaktı? Sürekli
gülümseyerek mi yaşayacaktı? Deli derlerdi, alay ederlerdi adamla. İbne sanırlardı,
çok gülen erkek mi olur? Bir mağazanın önünden geçerken belli belirsiz yansımasını gördü. Kısacık bir anda dilini çıkarıp komik bir surat yaptı nasıl oluyor diye. Hiç
sempatik gelmedi kendine. Üstelik hafif uzamış siyah sakalları ve pek de hoş olmayan
kılığıyla, tam bir sapık gibi olduğunu düşündü. Başkaları ne düşünür? Korkar kaçarlar. Delilerden uzak durmalı.
İki polis memuru geliyordu uzaktan ortalığı kolaçan ederek. Yanlarından geçen,
üzerlerine yürüyen insanlara dik dik bakıyorlardı. Yüksek bir otoritenin üniformalar
aracılığıyla sağladığı gücü üniformasızlar üzerinde istedikleri gibi kullanma ayrıcalığı
vardı polisin. Her şeyden korkan insanların korkularını kendi için güce dönüştüren
muazzam bir canavar devlet diye düşündü. Mitlerde anlatılan o meşhur yaratıklardan
biri, günümüze kadar gelebilmiş güçlü bir varlık. Ejderhalar ve tepegözlerle savaşmaya çalışıp telef olan bir sürü insanı düşündü. Hep bir kahraman çıkar ve o canavarı
4
haklardı ama peki ya bunun için ölenler? Krakeni canavarlaştıran kurbanlar olmasa kahraman olabilir mi o kahramanlar? Belki herkesi apayrı birer bütün olarak düşünmediğimizden, yani toplumu bir bütün olarak algıladığımızdan köpeğin ısırdığı
yerden kopan parçadan çok, onun kafasına inen yumruk alıyor övgüyü. Kurban ve
kahramanların çok kalın çizgilerle birbirinden ayrıldığı ve kahramanlığı beceremeyip
kurban olanların pek de dikkate değer bulunmadığı bir evrende, şöyle diyelim, kazananların her şeyi aldığı ve kaybedenlerin her şeyi kaybettiği olabildiğine siyah ve beyaz bir evrende gri olduğunu düşünmeye çalışmak insanı kurban yapmıyor mu zaten?
Telefonu çaldı ceketinin cebinde. Elini attı, arayan yakın bir arkadaşıydı. Yanına
çağırıyordu. Yapacak başka bir işi olmadığından gitmeye karar verdi. Yoksa gecenin
körüne kadar sokaklarda sürtüp eve dönecekti. En azından bir şeyler içer, biraz konuşur kafasını dağıtırdı. Birkaç saattir elinde taşıdığı yarısı içilmiş suyu tepesine dikip
otobüs durağına doğru yürümeye başladı. Uzunca bir süre bekledikten sonra tıka basa
dolu otobüse girdi. Kişisel alan kavramının anlamını yitirdiği bir dünya bu otobüsler.
Kimseye yaslanmamak için rahatsız bir pozisyonda sabitledi kendini. Birkaç durak
sonra otobüsün ortalarına kadar gelmişti yürüye yürüye. Birkaç genç çevrelerindekilerin rahatsız bakışlarına pek de aldırmadan bağıra bağıra konuşuyorlardı. Lafı diğerlerine kaptırmak istemeyen ve anlattıklarından gurur duyduğu her haliyle belli
olan biri hangi kızla nerede ne yaptığından... “Ya o Mualla’yı sandala atıp, ‘ruhumda
hicranın’ı söyletme hikâyesi.” Hakir görmedi gençleri. Anladı. İyi kötü kendilerine bir
yer kazanmaya çalışıyorlardı insanların gözünde. Zaten birazdan teyzeler ya da amcalardan azarı yiyeceklerdi. Bir de benim küçük görmeme maruz kalmasınlar.
“Hayır, yapmıyor. Yalnız gereksiz şeyleri çok fazla düşünen biri olduğunu gösterir
öyle zannetmesi.” dedi arkadaşı. Deniz kıyısında bir restoranda oturmuş biralarını
içiyorlardı. “Anlat bakalım nasıldı Hülya?” diye sordu sırıtarak. Bir erkek böyle şeyleri
hiçbir zaman sohbet mezesi yapmaz. Arkadaşı yakın olmasa ne toyluğunu, ne saygısızlığını bırakır çeker giderdi ya... “Okudun mu Yaşlı Balıkçı’yı?” Hiç cevap vermeden
değiştirdi konuyu. Dümdüz ve tereddütsüz bakışından konunun kapandığını anladı
arkadaşı. Okumuştu. “Yaşlı bir adamın balık tutamamasını anlatan bir hikâye, roman
ne dersen artık. Neyini bu kadar tavsiye ettin bilmem?” Biraz evvelki utancının üzerini biraz sinirli kapatmaya çalışıyordu anlaşılan. Hava iyice kararmıştı. Hafif uzamış
kirli sakalını kaşıdı adam. “Öyle olsun.” deyip bir yudum daha aldı birasından. Nasıl
ki Sait Faik’in Semaveri’ndeki Ali biraz şairceydi, bizimki de biraz tatsızcaydı sanki.
Bazen kendi bile düşünürdü nasıl dayanıyor insanlar benim yanımda durmaya diye.
Gerçi en fazla yarım saat sonra ayrılırlar, sonra birkaç ay bir daha görüşmezlerdi.
Neyse ne. Denizden esen rüzgâr iyiden iyiye serinletmişti ortalığı. Biradan sonra birer
bardak sıcak çay içip kalktılar.
Eve geldiği gibi kanepeye attı kendini. Üzerinde bir ağırlık var gibiydi. Ya da içinde
bir boşluk. İkisi de aynı kapıya çıkmıyor mu zaten? Ellerine baktı adam. Zaman en
çok ellerini değiştiriyordu sanki insanların. Ne iş yapıyorsan, neyle uğraşıyorsan, her
5
neysen ellerinden okunur hikâyesi. El falı bakanların sırrı bu olsa gerek diye düşündü. Elleri sertleşmiş, kabalaşmıştı. Eski çocuk ellerini düşündü. Müzik hocası ellerin
piyano çalmaya çok müsait demişti bir zamanlar. Belki istese çalardı da. Ama eller bizi
değil, biz ellerimizi yönetiyoruz dedi kendi kendine. O denizden ağ çekmeyi istemişti.
Hayat diye düşündü. Ne ellerimize ne de ne istediğimize bakıyor. Bütün gün ellerimin
tek gördüğü kalem kâğıt diye düşündü hayıflanarak. Oturduğu kanepenin kenarlarını
tüm gücüyle sıktı. Kemikleri ve damarları ellerinden fırlayacak gibi olana kadar. Sonra bıraktı kendini tekrar kanepeye. Açılacağım denize diye düşündü. Kaleme kâğıda,
yumuşak kadın tenine alışmış ellerim belki başta biraz zorlanacak ama bunun için
yaratıldığını bilerek çalışacaklar. Fırtına yaklaştıkça kararan bulutlar, uzayan sakalımla birlikte düşürecek gölgesini yüzüme. Bu aydınlıktan da, bu gürültüden de uzak, bir
kılıçbalığı için bir köpekbalığıyla savaşa savaşa gideceğim akıntı nereye götürürse.
Köpekbalıklarıyla savaşacak ellerim. Ağları kendi parçasıymış gibi çekecek, zıpkını
kendinin bir uzantısıymış gibi kavrayacak. Kılıçbalıkları için köpekbalıklarıyla savaşacağım. Söylene söylene uykuya daldı adam. Elleri gördüğü hareketli rüyanın etkisiyle bir kapanıyor, bir açılıyor gibiydi. Sokaktan penceresine, oradan adamın yüzüne,
hiç oralarda olmayan bir denizden yansıyan ışıltılı gölgeler düşüyordu.
Ertesi sabah omuzlarında bir ağırlıkla uyandı adam. Kanepede öylece neredeyse
yerle kanepe arasında bir yerlerde kolları ve bacaklarıyla asılı halde, günlük kıyafetleriyle uyuyakalmıştı. Üzerindeki ağırlığı buna verdi ilkin. Zorlanarak kalktı. Üzerindeki kıyafetleri çıkarıp bir kenara atıp uzunca bir süre duş aldı. Banyoda uzun süre
kalmasının sebebi üzerindeki ağırlığı suyun alıp götürmesini ummasıydı. Suyu ne
kadar sıcak ya da ne kadar soğuk ayarlarsa ayarlasın bir türlü bu ayaklarına ve ellerine ağırlıklar bağlanmış gibi belini büken hali üzerinden atamıştı. Pes edip çıktığında
kabahati şebeke suyuna buldu. Bin çeşit işlemden geçip, kilometrelerce yol aşıp gelen
bu suyun artık kendini temizleyecek hali kalmamış ki. Aklına yine deniz hayali düştü. Tuzlu suya girip yıkanma isteği duydu içinde. Aynanın karşısına geçip bir süre
kendini seyretti. Islak saçları alnına yapışmıştı. Eliyle onları geriye itip, karşısındakinin ne düşündüğünü anlamaya çalışıyormuş gibi dikkatle aynadaki yansımasının
gözlerinin içine baktı. Benden bir şeyler saklıyorsun sen ama ne diye düşündü kendi
kendine. Yabancı bir adama bakar gibiydi sanki. “Neyse ne”. Telaşsız, sakin bir şekilde
kurulandı, giyindi. Dışarı çıktığında serin hava çarptı yüzüne ilk. Bununla beraber
açılmış, kendine gelmiş de denebilirdi. Her zamankinden erken kalktığında, sabah
serinliğini görmek için evde oyalanmadan dışarı çıkar, havayı içine çeker, yenilenmeye, temizlenmeye çalışırdı. O şebeke sularında olmayan bir şey vardı havada. Belki
kirletilebilirdi çabucak ama öyle suya yapıldığı gibi kolayca ehlileştirilemez hava. Tek
yapabileceğiniz ondan korunmak, saklanmak için duvarlar inşa etmek olur.
İşe gitmesi gerekiyordu. Üstelik zamanında gitmesi gerekiyordu. Ellerine ve ayaklarına bağlı görünmez zincirler vardı. Onu saati geldiğinde evinden çıkarıp sürükleye
sürükleye oraya buraya çekiştirip duran zincirlerdi bunlar. Akıntıya kapılıp giden bir
6
gemiye benzetilebilirdi bu haliyle. Rüzgâr vardı, ama yelken yoktu. Çapasını atacaktı
fırsat bulsa, ama bütün toprakların üzeri asfaltla örtülmüş gibiydi sanki. Bir ağırlık
gibi taşıyordu bu çapayı sırtında. Durağa doğru yürürken bir çocuk gördü. Sabahın
bu köründe yeni uyanmış yüzü gözü şiş uykusuzluktan, okuluna gidiyordu çocuk.
Sırtında çantasının ağırlığı altında incecik bacakları az bile olsun bükülmemişti ya,
yine de insan neredeyse kendinden daha iri görünen bu çantayı taşıyan çocuğu görünce şaşırıyordu biraz. Onun annesi babası vardı. Git diyorlardı, yoksa yemek yok,
yoksa yatak yok, yoksa oyuncak yok diyorlardı ve gidiyordu çocuk. Hâlbuki çocuklar,
hayvanat bahçesine kapatılmış vahşi hayvanlar gibi teller arasında gidip gelmeyi değil,
canı istediğince canı ne istiyorsa onu yapmayı ister. Ne olmak istiyor bu çocuk? Ünlü
bir futbolcu belki, belki de bir süper kahraman. Hiçbiri olamayacak. Esmer tenine,
saçının tıraşına, giydiği kıyafetlere ve yürüyüşüne bakılırsa hemen hiçbir çocukluk
hayali gerçek olamayacak. Yeni ve daha makul şeyleri isteyip hayal etmeyi ve en basit,
ilk bakışta çok ucuz, değersiz, çaba göstermeye bile değmeyecek gibi görünen, hatta
hakkı olduğunu, zaten doğuştan sahip olması gerektiğini düşündüğü en küçük bir
isteğini bile gerçekleştirebilmek için canını dişine takıp mücadele etmesi gerektiğini
öğrenecektir. Her şey zamanla.
Otobüs çevre yolundan, deniz kenarından gidiyordu. Kalabalık, havasız ve sarsıntılı, bitmek bilmeyen bir yolculuktan ibaretti her sabah yaşadığı işe gitme macerası.
Denize dalıp gitmek belki de bu rahatsızlığı hafifleten tek şeydi onun için. Çok fazla
hareket etmek zorunda kalmayacağı, aracın içinde gelen gidenle muhatap olmak zorunda olmayacağı en uygun noktayı seçmiş, kıpırtısız bir şekilde, bir heykel gibi sabit,
neredeyse gözlerini bile oynatmadan dikiliyor ve denizi seyrediyordu. Şehrin kıyısına kurulduğu körfez bir bakıma hayal kırıklığı yaratan kısıtlı bir görüntü sunuyordu aslında. Mavinin gökyüzüyle birleşip kaybolduğu masalsı uçsuz bucaksız görüntü
yoktu. Karşıda ufak tefek adalar, körfezin öteki ucundaki yerleşim yerlerinin denizi
hapseden gölgeleri ile beraber ancak çıkış için uygun bir kapı olarak görülebilirdi.
Yine de savaşmaya değer bir varlıktı karşısındaki. Yine de bu küçük su birikintisine açılıp onunla bir güreş tutmaya değerdi. Yine de yenildiğinde utanmayacağı bir
rakipti. “Yine de...” diye mırıldandı kendi kendine. Yetmediğini bile bile kendini teselli etmek için buluyordu bu lafları ve farkındaydı da bunun. Uzun zamandır kimse,
çıplak elleriyle dokunmuyordu bu denize. Sanayileşen şehirlerin karaktersiz artıklarından, lağımından ve envai çeşit pisliğinden başka bir şey görmüyordu deniz. Poseidon öldürülmüş ve çocukları ve oğulları hapsedilmiş ve kadınları ve kızları tecavüze
uğramış ve genelevlere satılmış ve dönen çarkların arasında, egzoz dumanlarının ve
nemden boyası dökülmüş eski binaların gölgelerinin altında nefessiz bırakılmış, şehir
koca bir bataklığa, güneşi bile göremeyen, klima sesleri, otobüs bağırtıları arasında
kalmış, iş makinaları ve alışveriş merkezlerinin istilası altında, geriye alt alta üst üste
birbirlerine dokunmadan, birbirlerini duymadan ve görmeden ve yalnızca bazı nazik
kalıplar dışında neredeyse doğru düzgün konuşmadan, sormadan, merak etmeden ve
7
insanlığının bile farkında olmadan yalnız nefes alıp vermeye çalışan ve çırpınan, savaşmayı ve mücadele etmeyi unutmuş ve tek derdi ölene kadar nefes alabilmek ve karnını doyurabilmek olmuş canlıların kaldığı ve üzerinde adına modernleşme denilen
ve teknoloji denilen ve ilerleme denilen ve bir sürü süslü kelimeler ve büyük laflarla
dayatılan, kabul ettirilen bir yaşayıştan başka, herhangi bir yaşam izine rastlanmayan
bir yere dönüşmüş. Kendi kestikleri taşlarla çizdikleri sınırlar içerisine kendi elleriyle
diktikleri otlar ve kendi kamyonlarıyla taşıyıp kendi kepçeleriyle kazdıkları çukurlara
sokup sabitledikleri zavallı ağaçlarla oluşturdukları komik manzaraya bakıp gururlandıklarını düşünmek bile midesini ekşitmeye yetebilir insanın.
Küçük tatillerinde pikniğe ve deniz kıyısına gidip mutlu olan küçücük insanlar.
İnsan toprak için toprakla, deniz için denizle, ağaç için ağaçla savaşmalı. Topraktan,
denizden ve ağaçlardan ve taşlardan uzak, bir büyük hapishanede, küçük hesaplarını
büyük olaylara çeviren bir kalabalık için, medeni demek, buna medeniyet demek, bu
insanlara insan demek mümkün mü? “Otobüs edebiyatı da hiç çekilmiyor.” Otobüs
sarsıla sarsıla, dura kalka ilerlemeye, insanlar oflaya puflaya bir ileri bir geri yer değiştirmeye devam ediyordu. Araç son bir dönemeçten sonra beton blokların arasına
girecekti. Bugün denizi gündüz gözüyle görebileceği son andı bu. Her gün, bu son
dönemeçten önce, iyice bakar, aklına kazır, bütün gün aklına geldikçe bu görüntüyü
hatırlardı. Kimi masasının üzerine kimi de bilgisayarının arka planına bir resim koyar
kendini motive etmek, yorulduğunda devam edebilmek için. Onun için de bu öyle bir
şeydi denebilir. O son dönemeçten dönerken, hava güneşli ve sakinken pürüzlü mavi
bir ayna gibi sapsarı güneşi insanın gözünü acıtacak kadar parlak yansıtan ve kıpır
kıpır, kapalıyken gri yeşil, fırtınalıyken köpük köpük vahşi, yol kenarına döşeli taşları
döver halde bırakır, esasında o son haliyle yanına alır, bütün gün onu sır gibi yanında gezdirir, kimsenin bakmadığı zamanlarda açar bakar, sonra unutmuş gibi saklar,
düşünmez. Bu her gün tazelenen ritüel, onun için denizle arasındaki bağı koruyan
belki tek şeydir. Otobüs dönemece girerken heyecanlıydı. Dışarıdan bir tek kasının
bile hareket ettiğini göremezdiniz ama ilk kez bir kızla buluşmaya gidiyor gibi içi kıpır kıpır bekliyordu. Otobüs derin bir tıslamayla dönemeci dönünce iş makinalarının
kaldırdığı toz ve işçiler arasında kıyıda çalışma olduğunu gördü. Belli ki kamyonlarla
taşınan kumlarla kıyıyı doldurup sahili genişletiyorlardı. Hemen düğmeye basıp indi
otobüsten.
Caddenin karşısında ayakta, üçüncü sigarasını yakmış, hiç kıpırdamadan çalışmayı izlemeye devam ediyordu. Derin bir soluk çekip ağzındaki dumanı tozlu havaya bıraktı. İş makinaları durmaksızın çalışıyor, biri gidip biri gelirken insan neyin ne kadar
yapıldığının hesabını kaçırıyordu. Önceden doldurulmuş toprağın üzerinde ağır araçlar bir ileri bir geri gidip onu ezerken, yeni kamyonlar, denizi örtmek için yeni kumlar
getiriyorlardı. İşçiler sarı parlak kıyafetleri içinde olağan bir tempoyla çalışıyorlardı.
Bir sigara daha yaktı. İşin aslı ne yapacağını da bilemiyordu. Düşününce, büyük bir
şehirde, böyle bir çalışma normal bile karşılanabilirdi. Artan insan sayısı ve artan yer
8
ihtiyacıyla birlikte yollar genişletilmeli, yeni binalar için yeni yerler oluşturulmalıydı.
Bütün evren insan için yaratılmış düşüncesinin altında yatan acımasız kibrin ve her
şeyi en verimli şekilde kullanabilmek, geride bir damla bile bırakmadan sıkıp bütününe hâkim olmanın en ekonomik ve en doğru yol olduğunun öğretildiği kapitalist
bir sistemde başıboş bırakılmış ve kaynak getirmeyen, para getirmeyen herhangi bir
şeyin gereksiz olduğu düşüncesinin sonucuydu bu. İşin kötüsü, bu sistem çalışıyordu
da. Yani bir yandan sigarasından derin nefesler alıp, bir yandan iş makinalarını seyrederken, hak vermeden de edemiyordu adam. Ama birileri karnına sürekli yumruk
atıyormuş, haksız yere onu tartaklıyor, üstünü başını parçalıyor, onun olan şeyleri
alıp götürüyor, sevdiği şeyleri yok ediyormuş hissini de atamıyordu içinden. Sanki
biri durup dururken karşısında çıkıvermiş ve elinde bir sopayı kaldırmış kafasına indirmek üzere, üzerine üzerine yürüyordu. Ne yapardı bir insan böyle bir durumda?
Hiçbir şey yapmasa kolunu kendine siper edip kendini korumaz mıydı? İster istemez,
haksız olduğunu bile bile belki. Bir sigara daha yaktı. Bir nefes çektikten sonra sigarayı atıp hızlı adımlarla ve biraz da dalgın, karşıya geçti caddeden. Şantiyenin girişinde beklemeden, tozun toprağın ve onu fark eden işçilerin meraklı bakışları arasında
doldurulan toprağı geçip denize doğru yürüdü. Bir yandan ne kadar anlamsız bir iş
yaptığını düşünüyor, bir yandan yürümeye devam ediyordu. Bir sonraki hamlesinin
ne olduğunu bile bilmiyordu henüz. Arkasından seslenenleri duyuyordu.
“Hop, birader. Nereye!”
Cevap vermedi. Gidebildiği kadar uca gitti. Denizin toprağa değdiği yeri görmek
istemişti. Biri kolundan sertçe çekiverdi adamı.
“Napıyorsun lan!”
“Bozmayın burayı.” dedi sakince. Karşısındaki adam anlamamış gibi baktı.
“Neyi bozuyormuşuz? Çalışma var girmek yasak hemşerim. Hadi işine.”
“Yapmayın.” dedi yine sakince. Adamın yüzüne bakıyordu ama gözleri sanki kör
biriymiş gibi, bir yere sabitlenmeden yüzünde dolaşıyor, arada arkada bir yerlere bakıyor, arada bir yerlere dalıyordu.
Birkaç ay önce bir park için kıyametleri koparanları düşündü. Baba figürüne isyan
eden gençlerdi onun gözünde onlar. Hormonların heyecanıyla isyan edecek, başkaldıracak yer arayan üç beş çocuk. Bir de onların ardına takılan bir sürü insan başka başka
dertleri olan. Üç beş ağaç bahanesiyle başlamıştı da, kalabalık arttıkça cesaret artmış,
cesaret arttıkça büyümüş, sesini çıkarmak isteyen bir sürü insanın derdi oluvermişti
ağaçlar. O insanlar, o üç beş ağacın derdindeki insanlar da böyle, haksız yere dayak
yiyor, haksız yere kanatılıyor, sevdikleri şeyler zorla ellerinden alınıyor gibi hissedip
mi yapmışlardı bunu? Denize baktı. Çevresinde başka başka insanlar toplanmıştı. Bağıranı, çekiştireni, sürükleyerek dışarı çıkarmaya çalışanı. Direniyordu ama. Denize
baktı. Kamyonlarla taşınan toprağa bulanan deniz, çamura, kirli bir balçığa dönüşüyordu. “Bırakın lan!” diye bağırdı bir kez daha. Sesi bu kez daha yüksek çıkmıştı. Ensesine bir yumruk yedi, yere kapaklandı. Başı dönüyordu. Ayağa kalkmaya çalışırken
9
birileri yine kolundan tuttu, başkaları bir başkasını adamdan öteye uzaklaştırmaya çalışıyordu. Canavarla savaşacaktı. Kraken işte önünde, dokungaçlarını kollarına sarmış
metalik ağzına atıverecekti onu. Kendini sarstı. Bağırmaya çalıştı. Yere düştüğünde
ağzına yüzüne dolan kum yüzünden sesini çıkaramadı. Kesik kesik nefes alıyor ama
bir yandan kendini tutmaya devam ediyordu. İleride polis araçlarının yanaştığını gördü. Kılıçbalığı için köpekbalıklarıyla savaşılacaktı. Ayaklarıyla kendini geriye doğru
sertçe fırlattı. Kendini tutan kollardan kurtuldu birkaç saniyeliğine. Tekrar denizin
kıyısına doğru ilerledi. Aldığı darbenin etkisiyle ensesi karıncalanıyordu hâlâ. Ama
damarlarına pompalanan adrenalin ona bunu unutturuyordu.
“Bırakın lan!” diye bağırdı. Bu kez sesi çıkmıştı ama çatallı, zorlukla çıkmış bir
sesti bu. Yabancı biri bağırıyor gibi gelmişti adama. Kahramanlar ve kurbanların çok
kalın çizgilerle birbirinden ayrıldığı, yani kazananın her şeyi aldığı ve kaybedenin
her şeyi kaybettiği bir evrende gri olmak ya da olmamak değildi sorun. O kılıçbalığı
için köpekbalıklarıyla savaşmak ya da savaşmamak, işte bütün mesele buydu. Bir yandan tartaklanır, bir yandan kendini kurtarmaya çalışırken, içten içe gülüyordu. Delice
bir neşe kaplamıştı içini. Kahkahalar çınlıyordu kafasının içinde. “Hippi değilim lan
ben!” diye bağırmak geldi adamların yüzüne ya doğru dürüst konuşacak pek hali de
kalmamıştı. Tek başına, karga tulumba çıkarılıyordu işte. Polis arabası da bekliyordu
onu. O hâlâ dokungaçlarıyla her yanından sıkıca yakalamış canavardan kurtarmaya
çalışıyordu kendini. Arada bir kolunu, bir bacağını kurtarıp kaçacak gibi oluyordu ya,
hesaba katmadığı 3-5 el kavrayıveriyordu tekrardan adamı. Kaldırıveriyorlardı sanki
tüy kadar hafifmiş gibi. Tüy kadar hafifti sanki adam. Sanki adamı taşıyanlar, omuzlarındaki yükleri de kolaylık olsun diye alıp kenara koyuvermişlerdi. O halde bir sigara
daha yakmak istedi canı. Ama eli cebine gitmiyordu bir türlü. Bir hamle daha yaptı.
“Durun lan!” diye bağıracak oldu. Kapattılar ağzını. Şu yol da bitmek bilmiyordu bir türlü. Hâlbuki kendisi çabucak geçivermişti yürüyerek. Denizin sesini duydu,
çamura da bulansa durmuyordu deniz. Kıyıyı dövmeye devam ediyordu. Bütün bir
denizi kapatamazdılar, bütün denizlerin üzerini örtemezdiler. Krakenle savaşmış ve
yenilmişti, hem öyle doğru dürüst bir savaş bile olmamıştı. Çabucak yenilivermişti.
Neyse ne, diye düşündü. İçindeki boşluğa kocaman bir deniz doluyordu ve o denizde
bir ömür peşinden gitmek için kocaman bir kılıçbalığı yaşıyordu. Kolları ağ çeker
gibi geriliydi, kanıyordu yerde sürünmekten. Olsun, kanayacaktı. Alışıncaya kadar
kanayacaktı. Bunun için vardı o eller. Ağları kendi parçası gibi çekebilmek, zıpkını
kendinin bir uzantısı gibi sıkıca kavrayabilmek için.
İYTE Edebiyat Topluluğu
10
Şipşirikçi Fafolara Dair
Polatkan Özcan
“Tanrılar gökyüzünde durduklarında, çoğu zaman kahkahalarla insanların
kendilerince anlamlı gördükleri, büyük bir hırsla daha fazlasını arzuladıkları
uğraşlarıyla alay edip güler, onların üzerlerine kendi metal gövdelerini yağdırırlardı”
Yok Oluş – 17:23
B
irkaç ay önce, elini küçükken radyoaktif bir koala ısırdığını iddia eden bir hatunla tanışmıştım. Pulp Fiction filmindeki Mia gibi kesilmiş kırmızı saçları,
minik de bir kedisi vardı. İnatla adını unutmuşum gibi “kedi” diyip dururdu. Mars,
derdim. Adını unutmadım. Ben bile alışamadım ki henüz, diye yakınırdı.
Aynı şehirde yaşamıyorduk. Anonim olarak sohbet edebileceğiniz chat sitelerinden birinde tanışmıştık. Arkadaşlarımdan biri sürekli kendi bağlantısını paylaşıp duruyordu, ben de nasıl bir şey olduğunu merak edip açtım. Sonra hemen aşağıda bir
sürü insanın kendi bağlantılarını paylaştığını gördüm. Şans eseri bir kızı seçtim.
Orada yazışmak, bir yere gitmek için değil de, konuşmak için otostop çekmeye
benziyor.
Adı Mary idi. Mary tabii ki kendi ismi değildi. Uzun süre onu öyle bildim. Kendi
ismini söylemekten çekinmişti. 16 yaşındaydı. Bursa’da yaşıyordu.
“Hey!”
“Ne var?”
“Galaksinin öteki ucunda yaşayan şipşirikçi fafoların dilinde kut bitkisini yemek
anlamına geliyor olsa da, hey, dünya adlı gezegende bir çok dilde selam anlamına
gelir.”
“Fafoları biraz daha anlatsana”
“Gökyüzündeki metal tanrılardan önce, develerin tek bacaklı olduğu dönemlerde,
dünya şipşirikçi fafoların istilasına uğradı. İnsanlık o sıralarda telefon denen bir ciha-
11
zın esiriydi. İstilayı kimse umursamadı. Yeni çıkacak Iphone modeline bir şey yapmadıkları sürece evlerinin ellerinden gitmesi insanları neden üzsündü ki?
Şipşirikçi fafolar yüzyıllardır bekledikleri vahşetin tadının bu şekilde çıkmadığını
söylerek kendi gezegenlerine döndüler. Üzgündüler. Bir daha bu aptal gezegene gelmeyeceklerdi. Gelmediler de.”
O gece çok fazla şeyden konuştuk. Sonra birbirimize Facebook hesaplarımızı verdik. Orada da ismi Mary idi. Adımı öğrendiğinde anlamını sordu, çelik, güçlü kan,
dedim.
“Beni küçükken radyoaktif bir koala ısırdı.”
Daha çok küçükken, şimdilerde başka bir kadınla yaşayan babasıyla birlikte parka
gittiklerinde babası onu bankta bırakıp dondurma almaya yolun karşısındaki büfeye
gitmiş ve birkaç dakika sonra arkasındaki çalılarda bir ses duymuş. İlk başta bir kedi
göreceğini umarak çalıların arasına girmiş ancak yerde yatan koalayı görmüş. Hayvan
hasta gibiymiş. Yanına gitmiş. Sevmeye kalktığında minik yavru onu ısırmış. Eli biraz
kanamış. Küçük bir iz var, diyor. Belki bir gün gösteririm. İzmir’e, yanına gelebilir
miyim?
Ertesi gün haberlerde radyoaktif bir koalanın o parkta bulunduğunu görmüş.
Hep cesur bir çocuktum, diye devam ediyor.
“Ablam öyle değildir. 9 Şubat 2012. O zamana kadar hayatı ve erkekleri daha farklı
bir gözle değerlendirirdim. O dönemde okuduğum kitapların da etkisiyle ateizm üzerine biraz daha yönelmiştim ve belki de bunun da etkisi oldu korkusuz biri olmamda.
Ateizm ile bu dönemde tanışmamıştım. 7. sınıfta ki Danimarkalı bir çocuğun Hıristiyan olmasıyla benim inancım sarsılmış ve sorgulamaya başlamıştım. O dönemden
beri belli aşamalarla agnostikten ateiste döndüm diyebilirim. Kesin sınırları olmadı
hangi düşünce yapısının beynime hakim olduğunun. Ama ben, genel çerçeve ile bakacak olursak bir dinî inancı olmayan bir kızım. Hepsi bu kadar.
İşte 9 Şubat’ta olanları anlatıyorum. O zaman lise 1’e gidiyordum ve henüz sınıfta
kendime uygun bir arkadaş bulamamıştım. Dediğim gibi o dönemde ateizm ile biraz
da fazla ilgilendiğim için Facebook’ta da bu yönde paylaşımlar yapıyordum. Sınıf arkadaşlarım benim ateist olduğumu öğrendiler bu şekilde ve beni aslında dışlamasalar
da bana hep haksız ve salak gözüyle baktıklarından eminim. Çünkü paylaşımlarımdan dolayı sınıfta zorla özür dilemek zorunda bırakmışlardı. Bazen başka sınıftan insanlar gelip neden ateist olduğumu sorarlardı, sonra cevabını alan gider ve bir daha
gelmezdi yanıma. Lise 2’nin birinci döneminin ortalarına kadar okulda yalnız bir kızdım. Sınıfın en sessiz insanının ben olduğumu hepsi hemen gösterebilirdi. İngilizcem
Danimarkalı çocuk sayesinde yaşıtlarıma kıyasla daha iyiydi ve bu yüzden İngilizce
öğretmeni sürekli beni aktif biri yapmaya çalışırdı. Neyse, asıl konumdan oldukça
saptım.
Ablamın evde olduğu bir zamandı 9 Şubat günü. Ben de onunla müziğin sesini fazla açmam konusunda tartışmıştım. Laptoptan en fazla ne kadar ses çıkabilirdi,
12
anlayamıyorum. Tartışma bir kavgaya döndü. Ben delirdim ve elime bulduğum en
büyük bıçağı aldım. Ablam şu anda bulunduğum odaya girip kapıyı kilitledi. Bizim
odamızı yani. O an ne yaptığımı bilmiyordum. Ağlıyordum zaten her saniye sinirden.
Genelde hep sinirden ağlarım. Açmıyor diye kapıyı yumrukladım, tekmeledim ve en
sonunda kapı alt kısımdan kırıldı. Hâlâ duruyor büyük bir yuvarlak çöküntü kapıda.
Kapı kırılınca içeri girdim, elimde bıçak vardı. Ablam aşırı derecede korkmuştu. 5
dakika önce üzerime yürüyen ve bağıran kız kaybolmuş, şimdi benden kaçacak delik
arıyordu. Aslında onu öldürmek istemiyordum. İstediğimi elde etmiştim zaten. Sadece korksun benden istiyordum. Önümde engel kalmayınca bahaneyle bağırmaya
başladım ona bıçağı saplamamak için. O da ağlamaya başladı. Nadiren ağlar ablam.
Çok nadiren. Erkekler kadar nadir. Çok az gördüm ağladığını. Ben ise evin sümüklü
ağlayan kızı gibi hep ağlarım.
Biraz olsun sakinleşmiştim. Ama o da sakinleşmiş ve babamı aramıştı. Ağlıyordu
ararken. Babam da sanırım şaşırmıştı onun ağlamasına ve hemen eve geldi işten 20
dakika içerisinde. Ablam gelir gelmez babama haklı olduğunu anlatmak istercesine
konuşmaya başladı. Ben ise haklıyken de babama anlatmam bir şeyleri öyle zamanlarda. Çünkü çözüm sunamaz, bu yüzden gereksizdir bu eylem. Sustum ve babam da
ben sustukça üstüme geldi. Ablam hemen kapıyı kırdığımı söyledi. Babam yaptırmıştı kapıları buraya taşındığımız zaman. Bu yüzden, onun parasını ödeyeceksin, dedi
bana. Sadece bana bağırdı birkaç dakika. Ablama ise “Madem sesten rahatsız oldun
geçseydin başka odaya, hem laptoptan ne kadar ses çıkar ki?” demekle yetindi. O
zaman ona göre ben haksızdım. Ben sadece aşırı tepki göstermekte haksızdım fakat
bu da benim yapım. Beni en çok tanıyan insanlar bile bana sürekli aynı sinir bozucu
şeyleri yapınca, beni hiç tanımayan birine göre çok daha aşırı tepki gösteriyorum.
Ama şu an daha sakinim o zamanlara göre.
Akşamdı ve hafta içiydi. Babam eve gelmezdi hafta içlerinde. Ama o gün böyle bir
sebeple gelmişti. Yemek saatiydi. Her şeyi yumuşatabilirdi. Bu onun elinde olan bir
şeydi. Ama o bana bağırmakla kendi gücünü gösterdi. Bağırdı çağırdı ve en fazla 15
dakika içinde evi terk etti. Ben kendimi tutamıyordum. Ağlıyordum o gidince de. Ablama bazı şeyler söylemeye çalışıyordum. Hep suçlu olanın ben olmadığımı anlatmak
istiyordum ama ağlamaktan kelimeleri bile doğru düzgün seçemiyordum. Bilir misin
öyle ağlamayı, bilmem ama normal ağlamanın dışında korktuğunda ve çok mutsuzken hem hıçkırarak ağlarsın hem de durdurman mümkün değildir o an istediğin gibi.
Nefes alman da zorlaşır haliyle. Ama diğer ağlamalar istendiği an durdurulabilir. İşte
bu durduramadıklarımdandı. Ablam o an duygusallaştı. Ben yine amacımı gerçekleştirmiştim ve evi terk etme isteği belirdi bir an içimde. Berbat bir şekilde ağlayarak ve
üstüme hiçbir şey almadan (anahtar, telefon, vb.) evden çıktım. Bunu sadece eve geri
dönme gibi bir planım olmadığı zaman yaparım ve hayatım boyunca en fazla 3-4 kez
olmuştur. Onun dışında anahtarsız evden çıktığım görülmemiştir.
Bizim burada uzun bir yokuş var. Uzun değil aslında. 600 metre falan. Yokuşun
13
ilerisi hiç görünmüyor. Ufuk çizgisi gibi duruyor. Bu yüzden amaçsızca sokağa çıkmamın da verdiği cesaretle yokuşa doğru ilerledim. Akşamdı ve kış olması nedeniyle
hava erkenden kararmıştı. Benim için tam da yürünecek havaydı zaten. Yokuşun sonuna gelip aşağı doğru ineceğim noktada caddenin sağ ve sol taraflarına arabaların
park etmiş olduğunu gördüm. Bir saniyelik bir bakışla, incelemeden anladım arabaların varlığını ve umursamadan, duraksamadan ilerledim. Ağlıyordum hâlâ, hıçkırıklarım kesilmiş olmasına rağmen gören gözler için bariz ağlayan bir kızdım. İçki içiyorlardı. Bazıları arabanın dışına çıkmıştı. Yanlarından geçerken arabaların ışıklarını
yakıyorlardı nasıl biri olduğumu görmek için. Birkaç arabanın yanından geçtikten
sonra bir araba geldi yanıma, içinde 5-6 kişi vardı tahminen. Direksiyonda oturan
adam “Ne oldu? Sevgilinden mi ayrıldın yoksa? Atla istersen.” dedi. Yüzümü bile çevirmeden tek kelime etmeyip ilerledim. Korkmuyorum. Sadece yalnız kalabileceğim
bir yer arıyordum kendime ve bulamadığım için, rahatsız edildiğimden dolayı endişeliydim. Kafamı toparlamak için yalnız kalmaya ihtiyacım vardı bir süre. Zaten araba
da cevap vermeyince bana biraz eşlik ettikten sonra hızla uzaklaştı. Duran arabaların
yanlarından yürümeye devam ediyordum. Hiçbiri bana bir şey demiyordu. Sonra bir
kavşağa geldim. Yeni bir mahallenin sınırlarına girecektim. Oradan bir sokağa daldım
ve 200 metre kadar gittikten sonra başta fark etmesem de yanıma aynı araba tekrar
gelmişti. Birkaç kişi vardı sokakta. Sanırım camiden çıkan birkaç dede falan da vardı.
Onlar gidince araba bana iyice yanaştı ve dönerken, gördüm tekrar seni, dedi. Atla,
dedi tekrar, bu sefer birkaç saniye muhatap olduğum insana baktım, bir şey demeden
bindim arabasına. Sadece iki kişiydiler. Daha sonra söylediğine göre arkadaşlarını evlerine bırakmış ve geri dönerken beni kavşaktan o sokağa doğru dönerken görmüş.
Tekrar peşime takılmış.
Ağladığımı anladıklarında ne oldu, diye sordular. Anlatmadım. Sessiz kaldım. Bir
pazar meydanına çektiler ve istersem evime götürebileceklerini söylediler. Belki ağlıyorum diye acıdılar bana ve başları bir derde girsin istemiyorlardı sanırım. Ben eve
gitmek istemediğimi söyledim. Nerede oturduğumu ve yaşımı sordular. Yalan attım
tüm sorularına. Kim olduğumu bilsinler istemiyordum. “Madem eve gitmek istemiyorsun, nereye gitmek istersin? Ne yapalım?” dediler. Ben yine sessiz kaldım. “Belki
başkasına denk gelsen başına bu saatte kötü şeyler gelebilirdi, dua et bize denk geldin.
İstediğini söyle, yapalım.” dediler. İyi niyetliydiler o an. Gerçekten de istesem eve
bırakırlardı. Ama eve götürseler de girmezdim zaten. Bu yüzden bir süre düşündüler
ve en son “Bize gidelim madem. Patates kızartmayı biliyor musun? Biz açız.” dediler.
Ben de kabul ettim, gittik. Çatıda çok güzel bir köpek bakıyormuş. Onu sevmem için
beni yukarı çıkardılar. Ardından patates soyduk beraber ve kızarttık. Adı Orhan’dı.
Piyanistmiş. Bulgaristan göçmeniydi ve yaşı 29 idi. Yanındaki arkadaşı aynı sokakta oturuyormuş onunla. Bilgisayardan istediğim şarkıyı açmamı söylediler. Ben de
Nightwish’ten Ever Dream’i açtım. Sevdiklerini belirttiler. Hatta gerçekten sevmiş de
olabilirler çünkü bir süre sonra aynı gruptan başka şarkılar da açmamı istediler. Ben
14
de Over the Hills and Far Away’i açtım.
Gitarını aldı ve “Bana esmeyi anlat, esip geçmeyi anlat” şeklinde sözlere sahip ilk
defa ondan duyduğum şarkıyı söylemeye başladı. Daha sonra o şarkıyı birkaç yerde
de duydum. Her duyduğumda 9 Şubat ile bağdaştırdım o şarkıyı istemsizce. Her şey
güzel gidiyordu. İçeriden Malibu markalı bir içki getirdi. Ben daha önce hiç içki içmemiştim o zamana kadar. Önce koklamamı istedi. Yumuşak ve sütlü gibi güzel bir
kokusu vardı. Denememi söyledi ama ben içmeyeceğimi söyledim. Sonra arkadaşı
alıp içti. Orhan çok içmesin diye aldı hemen. Orhan evliydi ve karısı hamileydi. Eşi
o içkiyi çok seviyormuş. Hamileliğinin son dönemleri diye kendi annesinin evinde
kalıyormuş. Bu yüzden ben geldiğimde sadece fotoğraflarını gördüm buzdolabına
asılmış, evlilik fotoğraflarını gördüm çerçevelenmiş.
Ardından arkadaşı gitti. Saat 10 gibiydi. Daha arkadaşı varken beni öpmüştü, arkadaşının önünde kendimi garip hissetsem de o an nasıl bir tepki vermem gerektiğini bilemediğim için tepkisiz kaldım ve öpmesine izin verdim. Arkadaşı gidince de
daha fazlası oldu. Her şey nasıl ilerledi hatırlayamıyorum bir türlü. Büyük ihtimalle
öperken bir şekilde benim yatağa uzanmamı sağladı. Daha sonra önce üstümü çıkardı, daha sonra da altımdakileri. Burayı ayrıntısıyla anlatmaya gerek yok sanırım. İlk
kez biriyle birlikte o zaman oldum. Saat 12’ye gelince beni eve bırakacağını söyledi
ve hazırlandım. Çarşaf kan olmuştu, eşi görmesin diye kaldırdı. Sonra ne yaptığını
bilmiyorum. Arkadaşları biliyor ama, imalı bir şekilde bir arkadaşı çarşaftan bahsetmişti bana. Ne kadar utanç verici bir durumdu anlatamam. Hâlâ öyle, anlatırken bile
hissediyorum. Bu arkadaşları dediğim beni daha sonra tanıştırdığı birkaç arkadaşı.
Arabasına bindim eve gitmek için; fakat karşımda korkak biri vardı, benden çok daha
korkmuş biri. Hemen arkadaşını aradı ve bizim alt sokaklara doğru indik. Orada oturan bir arkadaşı varmış. Ondan borç para istedi, arkadaşı da geldi bizimle. Eczaneye
gittik. Ben arabada kaldım. Onlar benim için ertesi gün hapı denen haplardan aldı.
Eve geldiğimde ilaçları alıp kutuyu atmamı söylediler. Ben de ilaçları içip kutuyu dışarıya attım.
Eve girdim. Babam evde uyuyordu. Anahtarı almadığım için kapının ziline basmak zorunda kaldım. Ablam zaten uyumayıp beni bekliyormuş. Hemen açtı kapıyı.
Babam uyanmadı. Ablam onlarca kez telefondan aradıklarını ve neden açmadığımı
sordu. Ben de telefon yanımda değildi buralardadır dedim ve aramaya başladım. Genelde telefonum sessizde olduğu için çalınca da duymamışlar. Yatağın altına girmiş
kavga esnasında. Bulunca babamdan yaklaşık 30 çağrı vardı. Ertesi gün cumaydı ve
ben okula gidecektim. Bu yüzden hemen yattım. Nedense sanki içen benmişim gibi
hiç düşünmüyordum o gece ne tür bir şey yaşadığımı. Hemen daldım ve sabah kalkıp okula gittim. Sıradan bir gündü. Tek bir farklılık olmadı. Duygularım da sakindi.
Korkmuyor ya da endişelenmiyordum hiç. Sadece arar mı diye merak ediyordum.”
14 yaşındayken yaşadıklarını neden bana anlattı bilmiyorum. Metal tanrıların acıması yoktu. Balkona çıkıp tüm heybetiyle gökyüzünde duran metal tanrılara baktım.
15
Değişmekteydiler. Mor olan beni görüp gülümsedi.
Sadece benim gördüğüm bir gerçekti onlar. Sonradan Mary’nin dahi onları gördüğümü reddedeceği gerçeğini bilmeden bilgisayarıma dönüp onunla konuşmaya
devam ettim.
İnsanlar acımasız ve mide bulandırıcılar. Hangi erkek kendisinden 15 yaş küçük
bir kızla beraber olmak ister ki?
İYTE Edebiyat Topluluğu
16
Biitno’nun Elbisesi
Umut Barış Turgunuluğtuğ
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”
Nazım Hikmet
25 Eylül 1872
ugün batıdan esen ılık bir rüzgâr ve yakınımdaki nehrin her zamankinden gür
gelen sesiyle uyandım. Uyandığımda komşumun beni izlediğini fark ettim ve
“günaydın” dercesine karşılıklı gülümsedik. Benim güzeller güzeli komşum Biitno; o
kadar güzelsin ki komşun olma ve seni hep görebilme fırsatını verdiği için Tanrı’ya
her gün şükredebilirim. Her sonbaharda giydiği o sarı elbisesini giymişti Biitno, rüzgârda ahenkle dans ediyordu sarı elbisesi. Ona baktığımda dünyanın her olumsuzluğa
ve her acıya rağmen yaşanabilir bir yer olduğunu düşünüyorum. Bence o da komşu
olduğumuz için benim kadar memnun. Belki biraz yaşım ileri olabilir ama o da o
kadar genç sayılmaz.
Henüz öğlen olmadan tanıdığım iki yüz çıkageldi karşıma. Oğlan Cheyenne kabilesinden Odakota, kız ise Lakota kabilesinden Kakawangwa’ydı. Çocukluklarından
beri birbirlerini severler ama iki farklı kabileden olan aileleri onları birbirlerine kavuşturmazdı. Onlar da buraya, Pahá Sápa, yani ak adamın deyişiyle Black Hills ormanlarına gelirlerdi (Ben insanları beyaz, siyah ya da kızıl diye ayırmam bu yüzden
beyaz adam demeyi doğru bulmuyorum. Onun yerine ak adam desem bir karışıklık
yaratmadan demek istediğimi anlatmış olurum). Tanrı sevenleri mi hiç sevmedi yoksa sevenler mi hiç sevmeyi bilmedi, bilmem ama onların bu durumu beni hep üzerdi.
Benden onların aşklarına şahitlik etmemi ve böylece onları eş kılmamı istediler. Dileklerini seve seve kabul ederken canım komşum Biitno’yla göz göze geldik. Onların
mutluluğu bize de yansımıştı.
Öğleden sonra ziyaretime, yolu düştüğünde yanıma uğrayan ve torunuyla vakit
B
17
geçirmeyi çok seven eski dostum Sicheii geldi. Bir süre misafirim olduktan sonra Sicheii torunu Honiahaka’ya “Onu anlamak için öncelikle dinlemeyi öğrenmelisin’’ dedi.
Honiahaka kulağını iyice bana yaklaştırıp anlamadığını vurgularcasına kafasını salladı. Bu beni üzmüştü, sesimin duyulmadığının, onlarla konuşamadığımın yüzüme
vurulmasıydı belki beni üzen. Onları uğurladıktan sonra günümün kalanını güzeller
güzeli manzaramı izleyerek geçirdim.
4 Ekim 1872
Dakota’daki ak adam nüfusu gittikçe artmaya başladı. Gün geçtikçe daha fazla yerleşimci ak adam gelip bu bölgeye yerleşiyor. İşin kötüsü bazı hükümet görevlileri bu
yerleşimcilerin odun ihtiyacını karşılamak ve yeni yer temin etmek için Black Hills
ormanlarına göz dikmiş durumda. Bu orman bütün kabileler için kutsaldır, bunu nasıl göremezler! Lakota, Cheyenne ve Arapaho kabilelerini buradan attıktan sonra ancak bu ormanı alabilirler. Albay John Smith adında bir ak adam, dostlarımızı kastederek “Onları yok etmek onlardan bir şey almanın en kolay yoludur’’ demiş. Neden bu
ak adamlar bu kadar bildiğini okuyor, neden başkalarının da haklarına saygı duymuyor, neden hepimizi yok sayıyor, anlamıyorum. Muhtemel cevher kaynaklarının bu
bölgede olabileceğini ve buraları daha kazançlı hale getirebileceklerini düşünüyorlar.
Bu toprakların nasıl daha faydalı olabileceğini sadece burada yüzyıllardır yaşayan insanlar bilir! Neyse ki Biitno’nun varlığı sinirlerimi yatıştırıyor ve beni sakinleştiriyor.
4 Temmuz 1874
Varlığımızın yok sayıldığı ve her iyinin olduğu gibi tarihin mezarlığında bizim de
kaybolmanın eşiğinde olduğumuz korkunç bir güne daha bugün uyandık. Uzunca
hayatım boyunca geçirdiğim en kötü birkaç seneyi hep birlikte yaşıyoruz. Ormanlara gün geçtikçe daha fazla girmeye başlayan ak adamların amacı belli; bu ormanı
altın hırsı için yerle bir etmek. Neyse ki dostlarımız Lakota kabilesinin üyeleri artık
ormanda nöbet tutmaya ve sürekli ak adamı gözetleme işine girdiler. Devlet görevlilerindense Lakota’nın gençlerine bizleri korumaları konusunda güveneceğimiz kesin.
Onların varlığı hepimize güven veriyor ama aynı zamanda da bu gerginlik hepimizi
korkutuyor. Kan dökülmeden, hiçbir canlı zarar görmeden bir çözüm bulunsa keşke
ama işler daha da kötüye gidecek gibi. Albay George Custer adında bir devlet görevlisi kuzeyimizdeki bölgeye süvarileriyle girip araştırma yapmış ve beraberinde gelen
ak adamlar altın bulmuşlar. Bu haber yayıldıktan sonra buraya daha fazla ak adamın
geleceği şüphe götürmez. Umarım hiçbir dostumuza zarar vermezler.
22 Aralık 1874
Devlet yetkililerinin bölgede altın olduğunu ilan etmesinden sonra akın akın Black Hills’e gelmeye başlayan ak adam kalabalığı artık binleri buluyor. Bu istilacı grup,
ormanı harap ediyor dostlarımızı katlediyor ve geçtiği her yeri gün be gün mahvetmeye devam ediyor. Nehir yatağının olduğu yere bir ak adam kampı kurulmaya başlamış ki; burası bize oldukça yakın. Son haberlere göre ise tüm kabilelerin temsilcileri
önümüzdeki bahar bu yok oluşu engellemek için ak adamın başkentine gidecek ve
18
görüşmeler yapacakmış. Önceki anlaşmalara ve bize verilen sözlere göre bu orman
ak adam tarafından bizim kutsal mekânımız sayılıyor ama ak adam ne bu sözlere ne
de yaptığı anlaşmaya uyuyor. Bu belki de hepimizin son şansı olacak çünkü son günlerde ormanda cinayetler gittikçe artmış durumda. Ona belli etmesem de Biitno’nun
çok rahat bir şekilde hissedebildiğim endişesi beni de korkutuyor. Ama güçlü olmak
zorundayız çünkü eğer şimdi güçlü olmazsak bir daha asla güçlü olamayacağız. Tanrı
hepimizi bu vahşetten korusun.
18 Mayıs 1875
Washinghton’a giden dostlarımıza ak adam yine yaptı yapacağını. Devlet büyükleri sadece yurtlarında, kutsal ormanlarında yaşamak isteyen kabilelerin temsilcilerine
ormandan çıkmaları için yirmi beş bin dolar ve ormandan çıktıktan sonra gitmeleri
için Oklahoma bölgesini teklif etmiş. Temsilcilerden Benekli Kuyruk ise dertlerini
anlamayan ya da anlamak işine gelmeyen ak adama: “Bize bir başka yurttan bahsediyorsun ama o yurt benim doğduğum yer değil. Madem o kadar güzel bir yer neden
ak adamları oraya yollamıyorsun ve bizi rahat bırakmıyorsun?’’ demiş. Doğru söze ne
denir...
Ak adam’ın başkentinde bunlar yaşanırken bulunduğumuz yerde işler çığrından
çıkmak üzere. Nehir yatağındaki kamplarına sığmayan ak adamların planlarına bugün istemsizce kulak misafiri oldum. Önümden geçen iki adamın kendi aralarında
bir yangın çıkarmayı ve ormandaki bütün herkesi, hepimizi yakarak kamplarını genişletmeyi düşündüğünü, dehşet içinde öğrendim. Ve ne yazık ki bunun için çoktan
çalışmaya başladılar bile. Akşamüstüne doğru aldığım bir habere göre kamplarından
çıkan ak adamlar ve beraberlerinde onlar için çalışan veya izcilik yapan kabile üyeleri ormanda planlarına engel oluşturabilecek olan herkesi tek tek katlediyormuş. Ak
adamın kampında Honiahaka’nın babası Naalnish’in de çalıştığını dehşet içinde hatırlıyorum. Hâlbuki eşi yol boyunca oraya gitmemesi için yalvarmış, ak adamın hizmetinde çalışmaması için gözümün önünde ağlamıştı. Şimdi ise oğlu, babası, karısı ve
bütün dostlarının belki de ölümüne sebep olacak şeyler yapıyor olmak onun zoruna
gitmeyecek mi? Ne yani aldığı emir, oğlunun ölümüne sebep olsa bile mi bu emri yerine getirmek zorunda? O bir köle değil ki, hepimiz kadar özgür. Neden alacağı birkaç
kâğıt parçası için kötü insanların kötü emirlerinin boyunduruğu altında kalmak zorunda? Bunun yerine ormanın ona verdiğiyle yetinmesi daha onurlu olmaz mı? Öyle
ya da böyle birkaç gün içinde sıranın bize gelmesinden çok korkuyorum. Ölüm değil
de seni bir daha asla görememek beni korkutan Biitno...
27 Mayıs 1875
Bugün, dünyanın en berbat günü olduğunu ve görmek istemediğim o yeri, ne
baktığım ışıl ışıl mavi gökyüzü, ne nem kokan soğuk rüzgâr, ne de etrafımdaki hiç
bir renk tonu örtemeyecek. Artık içime sığmayacak kadar büyük bu acıyı hiçbir şey
örtemez çünkü yaşadığım onca yıl boyunca gördüğüm, hiçbir şey onun sonbaharda
giydiği sarı elbisesinden daha fazla o olmayacak. O olmayacak. Ne baktığım gökyüzü
19
ne toprak ne su, hiçbir şey canım komşumun olmadığı yeri dolduramıyor ve bu bana
her seferinde bu sene giyemeyeceği sarı elbisesini hatırlatıyor. Nasıl kıydılar sana Biitno, bunu nasıl yaptılar sana! Hem de gözlerimin önünde... Sahip olduğu tek inanç
yaşamak ve yaşatmak olan kimseye bir zararı olmayan sana...
Sabah yine Biitno’mla uyanmıştık bugünün dünden özgür olmasını umarak. Öğlene doğru o katiller geldi, kendi dostlarını katletmeyi görev sanan iki adam ve yanlarında ilk defa yakından görebilme fırsatı bulduğum ak adam. Önce bana yöneldiler
korkmadan sonumu bekledim ama hainlerden biri “O bir Bee’exooti. Onu bırakın,
şurdakini halledelim” dedi, keşke beni öldürselerdi. Ve işte o an kâbuslarım gerçek
oldu. Biitno’nun yalvarışlarını, yakarışlarını, “yapmayın siz de bizdensiniz hepimiz
kardeşiz” deyişlerini duymadılar. Biitno’nun da onlar gibi bir cana sahip olduğunu
düşünmediler. Yanlarında getirdikleri o parlak metallerini sapladılar defalarca canım
Biitno’ma. Çığlıklarını işitmeden, onu sevenleri düşünmeden, onu seveni düşünmeden, beni düşünmeden... Aldılar canını oracıkta. Bedenini, nehre sürüklediler. Nehir
bile her zamankinden daha öfkeyle, gürültüyle akıyordu. Sonra benden uzağa, artık
çok ama çok uzağa... İnsanların hepsinden nefret etmeme sebep oldular, sadece Biitno’mu değil ruhumu, sevgimi, her şeyimi öldürdüler. Ve yaptıklarını beğenmişçesine rezil kamplarına döndüler. Biitno kadar zararsız yaşayamadılar onlar, kimseye acı
çektirmeden yaşamak zor geldi onlara. Biitno’mu yakamazlardı ondan öldürdüler.
Biitno onların ateşinde yanmazdı... Bu ak adamın yaptığı son hataydı. Biitno’ma dokunmayacaklardı! Biitno’ya dokunmayacaklardı.Biitno’lara dokunmayacaklardı. Ona
dokunmayacaklardı.
28 Mayıs 1875
Biitno’ma dokunmayacaklardı. İnsanoğlunun tamamı ölse bile artık umrumda değil. Tüm insanlık ölsün ki bu dünyaya daha fazla acı hatıra bırakmasınlar. Biitno’ma
dokunmayacaklardı.
Sabahın ilk saatlerinde geldi haber. İki gündür yağan yağmur, nehir yatağını
taşırmış, ak adamın kampını sel basmış ve aralarında Honiahaka’nın babasının da
bulunduğu birçokları uykusunda boğularak ölmüştü. Bunun sebebi Biitno’mdu, ona
dokunmayacaklardı. Nehir boyunca ateşe dayanıklı oldukları ve kolay yanmadığı için
kestikleri yüzlerce kavak ağacı yani yerli dilinde Biitno’nun yokluğu nehrin su seviyesinin artmasına ve ak adamın planlarıyla birlikte kamplarının da yok olmasına sebep
olmuştu. Kavak ağacı her baharda sarı yapraklarla süslenir, giysisini giyerdi bu yaz
onu giymesine izin vermediler, doğa da onların devam etmesine izin vermedi. Ben
mi? Bana dokunmadılar çünkü ben bir Bee’exooti’yim yani beyaz kayın ağacı. Beni
keserlerse zaten taşıyamayacaklarını biliyorlardı, ağırdım ve beni yangına bırakmayı
tercih ettiler. Keşke onları uyarabilseydim de Biitno’m yerine beni öldürselerdi ama
artık çok geç. Onlar hamlesini yaptı, elbette doğa da... Şimdi sıra yine “insan”da.
1 Haziran 1875
Öğlene doğru yine canım komşum Biitno’nun artık olmadığı yere acıyla bakarken
20
hiç tahmin etmediğim bir dostum yanıma uğradı. Koştuğu her halinden belli olan ve
babasının ölüm haberini yeni almış olduğunu gözündeki yaşlardan anladığım genç
Honiahaka’ydı bu. Bu sefer dedesi Sicheii ile gelmemiş ve karşımda dikilmiş direkt
bana bakıyordu. Saygıyla yanıma yaklaşarak hayatta insanoğluna dair hâlâ bir umudun olduğunu bana gösterecek olan bir cümle söyledi:
“Seni artık anlayabiliyorum.”
16 Haziran 1875
Üç kabile savaş davullarını birlikte çalıyor ve savaş dansı yapıyor. Dünün anlaşamayan tüm kardeşleri bu orman için tek bir vücut olmuşçasına aynı şarkıyı söylüyor,
ormanlarını savunmak için toplanıyor. Öyle ki bugün yıllar önce aşklarına şahitlik
yaptığım bir çiftin Odakota isimli erkeği yanıma uğradı ama bu sefer yanında kayınpederi de vardı. Birlikte savaş grubunun toplandığı yere gittiklerini anladım. Onların
farklılıklarını bir kenara bırakıp bir aile olmasını, hepimizin bir aile olduğumuzun
farkına varmalarına bağladım. Ah Biitno’m hayatta olsaydın da seni, beni ormanımızı
korumak için akın akın toplanan şu kalabalığı görebilseydin... Artık geri dönüş yok,
ya ak adam durdurulacak ya da tarihte onların karşısında ayakta durmaya çalışan bir
grup orman çapulcusu olarak tarihin karanlık sayfalarında yok olacağız.
10 Temmuz 1877
İki yıl süren savaş sonunda bitmişti. Ak adam hiç bu kadar küçük düşmemiş, yenilgiyi hiç bu şekilde tatmamıştı. Tarih bu savaşı Black Hills savaşı olarak anacak ve
büyüklüğünden dolayı bu muharebelere Büyük Sioux Muharebeleri diyeceklerdi. Savaşta Black Hills’te altın bulan Albay George Custer öldürülecek, bu ormana sahip
çıkan insanların gücünün hafife alınmaması gerektiğini öğrenen ak adam ise; “yangın
ve doğal olmayan etmenler”den korunması amacıyla bölgeyi doğal koruma bölgesi
ilan edecekti. Ak adam, belki de kendilerine ağacın gücünü hatırlatması için, ormanlardan birine “George Custer Ormanı” ismini koyacaktı.
Ben yaşlı bir beyaz kayın ağacıyım. Belki siz beni duymazsınız, belki beni yok
sayarsınız belki ben bu günlükleri yazamam ya da siz öldürülürseniz sizin için savaşamam. Ama eğer yüzyıllar sonra gözünü hırs bürümüş bir ak adam çıkar, bana,
Honiahaka’ya, Biitno’ya ya da nefes aldığı için size dost olması gereken herhangi bir
canlıya zarar vermeye kalkarsa durmayın, ayağa kalkın! Çünkü bir başka Biitno’nuz
yani ağacınız, bir başka dostunuz yani ben ve bir başka Honiahaka’nız yani özgürlüğünüz olmayacak. Yaşayan ve yaşatan her insana bin selam olsun.
İYTE Edebiyat Topluluğu
21
Ray Fısıltısı, Araba Kornası,
Vapur Düdüğü
Gülsüm Dilâra Tarım
“Yarın kasımpatları filiz verecek! Toprak ürpermeye, karıncalar çekilmeye başlayacak!”
S
okağın karşısına geçmeliyim! Anlam veremiyorum. Ayağım bir taşa takıldı ve
hayatım sendeledi. Uzun zamandır düşüyorum, belki bencilce düşüyorum.
Tam gaz geçen arabanın tozunu yuttu, boğazını temizlemek için öksürmeyi denedi; lakin nefesi ruhuna yapışmış gibi sadece nemli bir hırıltı çıkardı ağzından. Öğleden sonra yağan yağmur, şehri biraz olsun dinlendirmişti. Toprağın ıslaklığını ince
ince çekti ciğerlerine ve başını kaldırıp karşıya geçti. Nasıl diyordu şarkıda? “…zaman, ıhlamur kokusu bırakır ardından.” Durduk yere takılı veriyor dilime şu şarkı.
Son zamanlarda dinlemediğime de eminim. Ceketinin cebinde anahtarları ararken
bir yandan da giriş kapısındaki merdivenlere yöneldi. ‘İki katlı müstakil bir ev’ diye
tanımlamak keşke yeterli olsaydı diye geçirdi bir an aklından, karşısında tüm heybetiyle yükselmiş binaya bakarak. Küçücük hissediyorum kendimi hayat karşısında.
Aslında fazla alışılagelmiş bir cümle, farkındayım. Benim kaçış cümlem olur kendisi.
Ne zaman başım sıkışır veya ne zaman güçsüzleştiğimi hissederim, sarılıveririm hemen bu cümleye. Doğrusunu söylemek gerekirse uzun süredir bu cümleye yerleştim,
sığındım, bağlandım. Aynaya baktığımda oluşan aksim tıpkı bu binanın gölgesi gibi
kaplıyor gökyüzümü. Yok oldum, yok…
Kapıya varmış, bilinçsizce zile basıvermişti. Ayşe Hanım kapıyı açıp elinde anahtarlarla onu karşısında görünce şüphesiz şaşırdı. Olağan günlük konuşmaların birkaç
dakikalık gecikmesinden anlaşılıyordu şaşkınlığı.
“Hoş geldiniz ?!”
22
“Hoş bulduk Ayşe.”
“Postacı bir paket bıraktı bugün size. Anneniz aradı bir de. Son hazırlıkları
merak etmiş.”
“Anladım.”
“Eve gelince arasın beni, dedi.”
Bir an gözü pakete takıldı, eli gidip geldi lakin aldırış etmeden ceketini çıkarıp
salona yöneldi. Fazla ışık alıyordu salon, göz yoruyordu bir nevi. Patikayı andıran koyu-kahve yolluğu yavaş adımlarla geçti. Salonun tam ortasına varmıştı. Karşısındaki
duvarda asılı tablolara baktı uzun uzun. Gözü duvarın rengine ilişti. Beyazdı. Saman
rengi karışmış bir beyaz. Sonbaharları taşıyordu sanki duvarlar içlerinde. Vanilya çiçeğine boyayalım bu duvarı demiştim, en çok sevdiğim renklerden biri. Hayatımıza
renk katsın diye değil, beyaz rengin çiğliğini pembemsi tonuyla bozsun diye. Hem
fena mı baharı anımsatır bize. Bu ilk tablo, onun hediyesi. Canlı renklerle boyanmış, Paris sokaklarından herhangi biri. Fırça darbeleri fazla sert, bu mesafeden bile
rahatlıkla görebiliyorum. Baharda güzel olur Paris. Lakin ben hiçbir şeye değişmem
erguvanlı bir İstanbul sabahını veyahut İzmir Körfezi’ne karşı yudumladığım deniz
kokulu akşam çayımı. İkinci tabloyu hatırlamıyorum. Şeritler halinde astığım tabloların çoğu hediye. İçlerinden bir kaçını özenerek kendim aldım. Mesela şu en ortada
duran, Ayvalık-Cunda kokusu sinmiştir üzerine. Salkım halinde sarkıtılmış balıkçı
ağlarının arkasında denize dönük bir yaşam pınarı, bir nefes, bir canlı… Büyük beyaz
koltuğa yığdı bedenini önce. Ne çok şey yapıyordu aslında hiçbir şey yapmıyorken.
Renkli yastıklarda elini gezdirdi. Tek tek biliyordu hepsini, ne izler taşıdıklarını. İçin
için hissediyordu yansıttıkları sevinci, mutluluğu, heyecanı ve hüznü ve kırgınlıkları
ve… Bir süre akvaryuma bakıp uyumayı düşündü.
Oluyorum… Yok oluyorum. Bomboş hayatımda görülmez birçok nokta var. Peki
ya ben nerelerdeyim? Benim noktalarım nerede? Dalgınım. Gözüme bir sis perdesi
indi sanki ve ben bir komedi-dramın içine hapsolmuş gibi yaşadığımı iddia ediyorum.
Gözüne bir yastık ilişti. Başını hafifçe eğdi yastığa doğru, dokunmakla dokunmamak
arasında kaldı. Alacalı renklerine baktı, dört ucunda sallanan altın rengi püskülleri…
Bazen kalkıp gitsem diyorum. Varsam yabancı bir yere, tıpkı eski zamanlardaki gibi.
Bir çanta eşya ve ben ve yollar ve dağlar ve papatya dolu, gül kokulu bir ova ve en çok
sevdiğim bir diğer renk, gün ışığı… Nefes alıp verdiğinden şüphe etti bir anlığına.
Kımıldamadan duruyordu koltukta, öylece. Kapı zilinin çalınmasıyla irkildi. Ne kadar zamandır oturup düşündüğünü algılayamadı. Hava çoktan kararmıştı ve akşam,
odaya davetsiz bir misafir edasıyla siniyordu.
“Merhaba, Ayşe. Eve geldi mi? Telefondan ulaşamıyorum. İş yerini aradım çıkalı çok oldu dediler.” diye devam ediyordu ses kulaklarında. Ayşe’nin ince sesi mırıltı
halini almıştı. Sürekli sorular soran bu sesi tanıyordu elbet. O sorgulayıcı sesle konuşuyordu her gün defalarca.
23
“Ah, buradaymışsın. Ne kadar merak ettik biliyor musun? Anneni de aramamışsın. Kadın da telaşlandı. Ne olacak bu sorumsuzluğunun sonu, bilmiyorum; ama
kendini toparlasan iyi edersin! Şunun şurası…”
Sesi uzaklaşıyordu kulağında. Karşısındaki adama sabırla baktı. Başını iki elinin
arasına alıp hafifçe doğruldu. Çok düşündüm ben. Gereğinden fazla düşündüm, kafa
patlattım sabahların kör ışığına varıncaya kadar. Öyle zamanlarım oldu ki dünü yarının içine sığdırdım da anca yetiştim işlerime. Görmediğim yer kalmamalı dünya
üzerinde dedim ve gözümü kapatıp işaretledim yolculuklarımı. Hiçbir zaman doğamayacak çocuklarıma hikâyeler biriktirdim. Benim bavullarım hep kapı arkası ekspresleriydi aslında. Zamansız...
Emredersiniz! Siz nasıl dilerseniz! Dinlesem ne fark edecek? Kim bilir yine neyime takılmıştır? Provaya neden gitmediğime mi yoksa neden davetli listesini bir türlü
bitiremediğime mi? Yok canım, bu sefer kesin zoraki seçtiğim yemek takımına lafı.
“Hey! Sana diyorum. Dinliyor musun beni? Sana bir soru sordum? Çok güzel,
ne dediğimi bile bilmiyorsun değil mi?”
“Sana da merhaba! Ben iyiyim. Teşekkürler. Sen nasılsın?”
“Dalga mı geçiyorsun sen benimle? Bu ne demek oluyor şimdi?”
“Anladım, yoğun bir gün geçirmişsin. Benim de oldukça yoğundu. Her neyse
seni sorumluluklarınla baş başa bırakma kararı aldım. Onu söyleyecektim. Ayşe, sana
yemek hazırlar, eğer açsan.”
Oturduğu yerden bir hışımla kalkmıştı bunları söylerken. Kapıya doğru ilerlemeye
başlamıştı. Ceketini giydi hızlıca, çantasını aldı. Evin anahtarlarının hâlâ elinde olduğunu hissetti. Onları kapının yanındaki konsola bırakırken üstünde adı yazan pakete
ilişti gözleri. Bir hışım paketi de aldı. Kapıdan adımını atıp geri döndü bir an. Ayşe’nin
dili tutulmuş haliyle göz göze geldi.
“Bu arada, unutmadan şunu da vereyim.”
Çantasını ayaklarının arasına, paketi de kolunun altına sıkıştırdı. Konsolun üstünde bir metal sesi inledi. Anahtarların yanında dönüp duran bir cisimdi gözlerine en
son bakan.
Koşar adımlarla alıyordu önündeki kaldırımı. Evden uzaklaştıkça cadde ona doğru yaklaşıyordu. Ne kadardır yürüyordu bilemedi. Çıplak elle insanların yüreklerine
dokunuyorum her gün, tek tek. Şehirlerin nabzını yokluyorum, vicdanın esaretinin
acı çığlıkları çınlıyor kulaklarımda... Boğazıma kan tadı birikiyor ekmek gibi, su gibi.
Çamur olup başıma sızıyor insanların düşünceleri. Acıyorum, acılaşıyorum. Her şey
yabancı geliyor, bir o kadar tanıdık. Işıklar, caddeler, tarihi binalar, mendil satan çocuk, adım başı çiçekçiler, sokak sanatçıları, vapur düdüğü, pasajlar, taze kavrulan leblebi kokusu, çiseleyen yağmur… Hepsi benim için buradalar bu akşam.
Adım adım yürüyor, dikkatle bakıyordu her gün önünden geçip de hiç dikkat etmediği sokağın her köşesine. Neler değişmiş, neler… Burada daha önce bir kitapçı
vardı, yerini bir çiçekçi almış şimdi. Hemen karşısında bir pastane vardı, o hâlâ yerin-
24
de duruyor neyse ki. Peki, bu oyuncakçı ne zaman açıldı ki? Ben ne zamandır yaşayarak yürümüyorum? Bu kadar mı ruhumu hapsettim? Aklında yüzlerce soruyla elini
kaldırıp bir taksiyi durdurdu. Kendini arka koltuğa attı. Yağmur hızlanmaya başlamıştı. Şanslıyım, bu yağmurda taksi bulabildiğim için. Kendini tutamayıp güldü düşündüğüne. Şans mı? Taksicinin garip bakışına karşılık, “Gara, lütfen.” dedi gülümseyerek. Gar mı? Ne yapacağım garda? Nereye gideceğim, nereye gidiyorum? Yol boyunca
sonbaharın yüklendiği şehri izliyordu. Sokaklardaki ağaçların çoğu yaprak dökmeye
başlamıştı. Lambaların ışıkları yerleri kaplayan alaca sarılara çarpıyordu. Hızla içine
çekiyordu şehri sanki. Başımı alıp gidiyorum ciddi ciddi! Amaçsız, nedensiz, öylece…
Garip bir hiçbir şey… Kekremsi bir huzur var içimde. Kendime inanamıyorum, tüm
bunları yapabildiğime inanamıyorum.
Taksi gara vardığında artık düşünceleriyle baş başaydı tamamen. Taksinin ücretini
ödeyip indi. Gar tam karşısındaydı. İçeride yurt dışına ve yurt içine giden birçok tren
vardı, birçok başka memleket, birçok yeni insan, birçok başkalıklar… Garın kocaman kapısından girdi emin adımlarla ve biliyordu ki; seçim artık onundu. Karşısında
duran elektronik ekrana göz gezdirdi. Bir tren seçti kendine rastgele. On beş dakika
vardı trenin kalkmasına. Gidip biletini kestirdi ve trene doğru büyükçe adımlar attı.
Yerine geçip oturdu, bir süre giden yolcuları, gelen yolcuları, karşılananları, karşılanmayanları, vedalaşanları izledi. Ağlayanlar, gülenler, sarılanlar… Arkasına yaslandı
sonra. Kolunda bir ağrı hissetti. Paketi sıkmaktan dolayı kolu kasılmıştı. Evet, paket
vardı, değil mi? Kim göndermiş olabilir ki? Bir sen eksiktin yol arkadaşım. Paketin
bantlarını çözmeye başladığı sırada trenin düdüğü acı acı inliyordu. Önce iri beş tohum döküldü avcuna. Sonra metalimsi bir serinlik değdi parmaklarına. İçi dolu teneke bir kutu, tenekede selluka kokusu…
İYTE Edebiyat Topluluğu
25
İsimsiz: Çatı Katı
Orkan Dal
B
ir çatı katı burası. Binanın son katı olmasına rağmen ışık, fazla girmiyor. Muhtemel nedenleri vardır tabii. Güneş almayan kısımda bulunuyor olabilir. Perdeler çekili olabilir. Camların ışık geçirgenlik katsayısı yüksek olabilir veya camlar
kirli olabilir. Işık, odadaki pencereden girdiğinde duvarda, eşit aralıklarla duran ve
hepsinin gölge boyu aynı olan şekiller oluşturuyor. İlk akla gelen, buranın bir hapishane olduğu. Fazla ışık almaması da burçlarla doğrulanabiliyor; fakat burası bir
hapishane değil. Çatı katı. Burada yaşıyorum. Tek oda. Kaç metre kare olduğunu bilmiyorum, ilgilenmiyorum da zaten. Gıcırdayan bir yatak, tek kapağı kırık bir dolap ve
üzeri zımparalanmış bir masa. Masanın üzerinde antika bir daktilo. Teksir kâğıtları.
Bir lamba. Koruma haznesi kırık bir pikap ve altında üç beş plak. Hepsi bu kadar.
Günümün her saati burada geçiyor. Doğduğumdan beri hiç çıkmamışım gibi geliyor bana. Kimseyi görmüyorum. Kimseyi duymuyorum. Ben uyurken yemek bırakılıyor kapının altındaki delikten. Kirli eşyalarımın yerine, temiz olanları geliyor. Kâğıt
ve mürekkep bırakılıyor arada. Sorgulamıyorum. Bana zarar vermedikten sonra bunları kimin yaptığının önemi yok. Odamda bir ayna yok, ayna gibi kullanabileceğim
hiçbir şey de yok. Bu odada yapabileceğim şeyler sınırlı. Sinirleniyorum ve yazmaya
başlıyorum. Saatlerce, günlerce. Kâğıtlar birikiyor odamda. Yazmaya devam edersem
ve kimse bu kâğıtları odamdan almazsa yaşam alanım daralacak ve sonunda ya yazamayacağım ya da kâğıtlar yok olacak. O anda, kıyafetleri getiren kişinin, kâğıtları
götürmesini diliyorum. Zaman geçiyor. Götürmüyor.
Kâğıtlar birikiyor, yazmaya devam ediyorum. Sonunda benim yok etmem lazım
diyorum, kendime. Yemeyi teklif ediyorum, kendime. Birkaç tekliften sonra buluyorum ne yapacağımı. Her gün fark edilmeyecek kadarını atarım diyorum, kendime.
Camdan aşağı. İhtiyaçlarımı karşılayan kişinin, kâğıtların birden eksilmesine nasıl
tepki vereceğini düşünüyorum. Belki sinirlenir, belki öldürür, belki hiçbir şey demez.
Peki ya düzenli olarak gelen kâğıtların odadaki kâğıt miktarını artırmaması tanımadığım bu kişiyi sinirlendirmez mi? Kâğıtları karışık olarak yere bırakırsam, miktarın
26
artıp artmadığını anlamaz. Ben de bir süre rahat bir nefes alırım. Ayrıca, ben uyanıkken değil de uyurken içeri girmesi benden korktuğunun göstergesi. Camdan aşağı atacağım. Böylece odamdaki kâğıt miktarı hep sabit kalacak. Yeni kâğıtlar geliyor
nasılsa. Sorun yok, karar verildi. Uygulamaya yarın başlıyorum. Peki ya yazdıklarımı
atacaksam, yazmamın ne anlamı var diye sorguluyorum kendimi. Cevap basit: bir
amaç ya da okunmaları için yazmıyorum. Yazmayı sevdiğim için ve bu lanet olası
yerden çıkamadığım için yazıyorum. Sadece yazıyorum. Ne zaman bırakacağımı bilmiyorum. Belki ölünce. Belki, yarattığım onca şey içimdeki bilgiyi ve yaratıcılığı tüketince. Neyse, bunları düşünmenin bir anlamı yok nasıl olsa. Sadece yaz ve onları at.
Yarın başlıyorum. Şimdi uyumalıyım, yoruldum; bugün bu olayları düşünürken ve
yazarken. Uyuyacağım dediğim de 3-4 saat bir şey. Uzun süredir iyi bir uyku çekmiyorum. İngiliz beyefendilerin pazarları yaptığı gibi. Uyudum.
3 saat sonra uyandım. Ne kadar uyuduğumu nerden bildiğimi sorguluyorsun eminim. Zaman, o ihtiyarın dediği gibi göreceliyse ya da bazı şeyler göreceliyse, her şeyi
göreceli hale getirebilirim. Burası benim bölgem ve bu odanın içindeki kurallar bana
ait. Bazıları, hariç tabii. Onları da umursamadığımı söyledim. Uyandığımda, temiz
eşyalar, kâğıtlar ve biraz da yemek gelmişti. Aynı tabakta yumurta, domuz jambonu,
biraz soya fasulyesi, hardal ve elma aromalı bira. Yemekler önceden daha fazla olurdu.
Herhalde, ne kadar yediğimi hesaplıyor getiren kişi; ama bir insanın her gün aynı
miktarda besin tüketeceğini neden ya da nasıl ön görür ki bir insan. O getirdiğine
göre, sorgulama hakkım yok. Oturuyorum masanın başına. Işık vurmuyor yine. Lambayı açıyorum.
Yarısından biraz daha fazlası aydınlanıyor odanın. Ve daktilonun üzerinden bej
rengi olan bezi kaldırıyorum. Belki toz tutmuştur, rengi beje dönmüştür. Bu sorgulamaları bitirdikten sonra, başlıyorum yine yazmaya. Biraz yazıyorum.
Yordu yine. Belki yazmamalıyım. Ama yazmazsam çıldırabilirim. Belki de çıldırmışım haberim yok. Kâğıtları atmaya bugün başlayacaktım. Unutmuşum. Yazdığım
miktar 14 sayfa. 14 sayfa alıyorum eskilerinden ve atıyorum aşağıya. Bakıyorum 14
sayfanın ardından. Ne zaman karışacaklar diye doğaya.
Ertesi gün göremiyorum onları. Yoklar. Bu kadar çabuk mu? Belki rüzgâr uçurmuştur onları. Belki de gerçekten bu kadar çabuk karışmışlardır doğaya. Merak. Hükmü altına alıyor beyni. Kâğıtları atmam için başlıyorum yazmaya. Boş kâğıtları atsana
ahmak, dediğinizi duyar gibiyim. Yeni kâğıtların gelmeme ihtimali var. O yüzden atmıyorum asla boş kâğıtları. Atmıyorum.
12 sayfa yazmışım bugün; düne göre daha iyi, daha dolu. Bana göre. Atıyorum onları da, izlemeye koyuluyorum. Rüzgâr, hırçın darbelerle savuruyor onları. Uzunca bir
süre bakıyorum camdan dışarı. Ayakta durmaktan yorulmuş bir haldeyim. Masanın
başındaki, son verniklenmesinin üzerinden çokça süre geçmiş sandalyeyi alıyorum,
camın kenarına. Oturuyorum. Başımı duvara yaslıyorum. Birkaç saat daha geçiyor
üstünden.
27
Biri geliyor, alıyor onları. Genç biri. Yaşı belirsiz. Ben ondan daha yaşlıyım, en
azından öyle hissediyorum. Ayrıca, saçlarında beyazlar da yok. Okuyup okumadığını,
beğenip beğenmediğini merak ediyorum. Kâğıtları düzene sokup, sırt çantasına koyuyor onları.
Her gün yazıp, atıyorum. Her gün, istemeden kaldığım yerden devam ediyorum.
Bazı günler 3-4 sayfa bazı günler 14-15 sayfa. 20 sayfayı hiç bulmadı. Bulmayacak da.
44 günün sonunda,
Geçtiğimde son satıra.
-Son- yazıyorum.
Bitiyor.
Son sayfaları da atıyorum ona. İlk günkü tedirginlikle, alıyor. Her gün aldığına
göre beğenmiştir herhalde diyorum, kendime. Beğeniyor ki, her gün alıyor, diye yineliyorum kendime. Belki de yakacak olarak kullanıyordur. Saçmalama. Dışarıda bir ton
kâğıt var. Gerçekten beğendiğini düşünüyorum. Kesin. Kitap bitince boşluğa düşüyorum. Birkaç gün yazamıyorum. Her defasında ilk cümleyi yazıp bırakıyorum. Sonra
bir yüzünü kullanılamaz hale getirdiğim kâğıt yığınına bakıyorum. Yazmaya koyuluyorum yine; ama aklım hep o kâğıtlarda. Hep onları düşünüyorum. Bazen aynılarını
yazdığımı sanıyorum. Belki de hiçbir zaman farklı bir şey yazmamışımdır. Hep aynı
şeyleri söyleyip yazmışımdır. Günler geçiyor. Yemek yiyemiyorum. Gelen yemekler
bir lokma bile alınmadan geri gidiyor.
Günler yavaş geçiyor ve normalden fazla uyuyorum. Göreceli olarak. Tamam
diyorum, bu kadar. Yine atmaya başlayacağım. Yazdıklarımı atmam için bir şeyler
yazmam gerek. Yazmam için öncekilere ne olduğunu ve alan kişinin beğenip beğenmediğini sorgulamaktan vazgeçmem gerek. Zor olsa da dizginliyorum benliğimi. Yeniden yazıyorum, ulaşıyorum. Bazıları, ulaştığım bu noktaya Nirvana diyor, bazıları
zihindeki algı kapılarının açılması olarak nitelendiriyor. Bense, onlarla aynı fikirde
olmama karşın huzur diyebiliyorum buna.
Yazdıklarımı atıyorum. Yine beklemeye koyuluyorum. Belki bu sefer başka biri
gelir, alır, okur. Gelip alıyor, okuyor ve buruşturarak atıyor. Beğenmedi, diye düşünüyorum. Sinirleniyorum biraz da. Bir yazarın tüm kitaplarını nasıl sevdiğini sorguluyorum. Aklım bulanıyor. Yazdıklarımı atmamaya başlıyorum. Birikiyorlar.
Birkaç hafta geçtikten sonra yemek, elbise, kâğıt ve bir de paket görüyorum kapının önünde, iç tarafında. Elbise, kâğıt ve yemek ilgilendirmiyor beni. Paket yeni bir
şey. Daha önce hiç bırakılmadı. Rutinin dışına çıkılmış. Bu, adrenalin seviyemin artması için yeterli. Pakete bakıyorum. Elime alıp ne olduğunu açmadan tahmin etmeye
çalışıyorum. Saçma. Bir kâhin değilim ya da gelişmiş gözlerim yok. Paketi açıyorum.
Bir kitabı karşılıyorum. Düz, yeşil ve sert bir kapağı var. Dokusu, denim gibi ama
onun kadar pamuksu değil. Açıp okumaya başlıyorum. Ne kadar süredir okumadığımı düşünüyorum. Kendi yazdıklarımı da okumuyorum. Düzeltmek için okumuyorum çünkü bilinç akışıyla yazıyorum onları. Tüm bu düşünceleri üretirken beynim,
28
okuduklarımın farkına varıyorum.
Bunlar, benim yazdıklarım ve attıklarım. Kâğıtları kontrol ediyorum. Her biri aynı
yazılmış. Kitabın son sayfasındaki son söz dikkatimi çekiyor. Her yazar, hayatı boyunca, aslında, tek bir kitap yazar. Kitabın önüne bakıyorum. Benim ismim yazmıyor. Boş
bir alan var, dilediğini yazabilirsin buraya der gibi. Biraz hayal kırıklığı var. Biraz da
memnuniyet. Hayal kırıklığım var, çünkü benim yazmış olduğum kitap belki de başka
bir isimle sunulacak. Belki değil, kesin öyle olacak. Memnunum, çünkü yazar kısmına kendi adımı kendim yazacağım hem de yazdıklarımı birden çok kişi okuyacak.
Saatlerce boş kısma baktım. Adımı yazmamayı düşündüm. Hatırlayamadığım kadar
uzun süredir bu odadayım ve dışarı çıkmıyorum. İsmimi yazmanın saçma olduğunu
düşündüm. Yazmadım. Kitabı, sonuna kadar okuyorum. Çevirdiğimde son sayfayı
bir zarf görüyorum. Zarfı koyan kişi yazdıklarımı kitaplaştıran kişi. Zarfı açıyorum
ve içindeki kâğıdı alıyorum. Düzgünce katlanmış bir kâğıt bu. Kâğıdı açıyorum. İlk
kısmı oldukça düzgün yazılmış, fakat son kısımları düzensiz, kötü bir yazı. Kâğıtta,
şunlar yazıyor:
Bayım,
Sizi tanımıyorum ve siz de beni tanımıyorsunuz. Kitabı size ben ulaştırdım. Yazmış olduğunuz metnin, matbusuna sahip olmak ve onu okumak hakkınız. Bu yüzden size getirdim. Kitabın öyküsünü de anlatmak isterim. Yağmurdan iki saat sonra
dışarı çıkmış ve taze toprak kokusunu ciğerlerime doldurarak yürüyordum. Uzunca
bir süre yürüdüm. Şu anda bulunduğunuz apartmanın önünden geçerken yerde duran kâğıtları gördüm. Onları aldım ve okudum. Oldukça beğendim, lakin bunlar
belirli bir metnin giriş kısımlarıydı. Ve ben gerisini merak ediyordum. Diğer sayfaların etrafa dağılmış olabileceğini ayrımsadıktan sonra etrafta bu metnin devamını
aradım. Bulamadım.
Ertesi gün, yine geldim. Başka kâğıtlar vardı. Çok heyecanlanmıştım. Bir süre
onları alıp evde okumayı teklif ettim kendime. Kendime engel olamadım ve alıp okudum, diğer metnin devamıydı ya da en azından ben öyle olsun istedim ve inandırdım
kendimi. Her gün sayenizde hem yürüyüş yaptım hem de bu güzel metni okudum.
Kırk dört günün sonunda, son yazıyordu, son satırda. Çok etkilendim metinden.
Metin bittikten sonraki günler de geldim. Aldım ve okudum. İlk sayfanın aynısıydı.
Açıkçası biraz sinirlendim. Benimle alay ettiğinizi düşündüm ve buruşturup attım.
Sonraki günler de gelmedim. Bir süre düşündüm bunun hakkında ve metni, kitaplaştırma fikriyle seviştim. Hiçbir bölümüne müdahale etmeden bir yayınevine gittim.
Yayın kurulunun çok meşgul olduğunu ve bana geri döneceklerini söylediler. Biraz
ısrardan sonra, bir hafta gibi bir süre sonra arayacaklarına dair söz aldım. Bir hafta
geçmeden aradılar. Metni çok beğendiklerini ve onlardan başka bir yayınevine kopya
gönderip göndermediğimi sordular. Göndermemiştim. Bunu duyduklarında, hemen
telif hakkı ve sözleşme için yayınevine çağırdılar. Apar topar çıktım evden. Ofislerine
29
gittiğimde, beni büyük ilgiyle karşıladılar ve detayları konuştuk. Yüklü bir para teklif
ettiler. Kitaba çok güveniyorlardı. İki problem vardı: Kitap ismi ve yazar ismi. İkisi
de yoktu. Sizin adınızı bilmiyordum. Kendi adımı da veremedim. Biraz adama oynayarak, “Kitap ismi de yazar ismi de olmayacak. Alanlar, kendi isimlerini ve kitap
ismini kendileri yazabilecekler. Böylelikle kitap inanılmaz bir ilgi görecek ve sürekli
yeni baskı yapmak zorunda kalacaksınız. Cebiniz parayla dolacak.” dedim. Bunu çok
beğendiler. Kitap basıldı ve ilk haftadan dört bin adet sattı, bayım. Artık çok okunan
bir yazarsınız. Yazdıklarınızı atmamanızı dilerdim. Böylece kendiniz basabilirdiniz.
Her neyse, kitabın yüz kadar kopyasını kendim aldım ve değerli eş dostlarıma dağıttım ve matbaadan çıkan no:1’i size getirmeye karar verdim. Bulunduğunuz mekâna
gelip kapıdan geçmek istedim. Böylece sizinle tanışma fırsatı da bulacaktım. Ne yazık
ki kapı kilitliydi. Giremedim. Bir çilingir çağırıp kapıyı açtırdım. Ve üst katlara çıkmaya başladım. Bu apartmanda sizden başkaları da yaşıyor gibi gözüküyor dışarıdan; lakin birden fazla kişinin yaşadığı bir apartmanda kapı kilitli olmaz ve çalınan
zillerden en az bir tanesi kapıyı açar. Yukarıya çıkarken toplam yirmi bir kapı saydım sizinkiyle beraber. Aşağıda, yirmi adet zil vardı. Dolayısıyla, sizin açmamanızı
anlıyorum. Apartmanın içi rutubet kokuyor bayım. Havalandırmaları açtım. Bu
apartmanda yalnız yaşıyorsunuz. Dışarıya çıkıyor musunuz bilmiyorum ama böyle
bir apartmanda yalnız yaşamak kolay değil. Neyse, konumuzu dağıtmayalım. Çatı
katınıza geldiğimde bir takım engellerle karşılaştım. Çatı katına çıkan bir merdiven
yok. Gizli bir asma asansör var. Taşıyıp taşımayacağından emin olamayarak çıktım
oradan katınıza. Bir kapı ve altında bir delik. Daha çok kedi ve köpeğin girip çıktığı
bir delik gibi. Kapınızı dakikalarca tıklattım ama cevap vermediniz. Dışarıda olduğunuzu düşünerek bir süre bekledim. Gelen giden olmadı. Ben de, kitabın içinde bulunduğu paketi delikten içeri fırlattım ve oradan ayrıldım. Mektubun son kısımlarını
daireniz önünde tamamlıyorum. Bunları bilmeniz gerek.
Yeni bir şeyler yazmak isterseniz, yeniden aynı yere atın ya da bulunduğunuz
yerden çıkın, zarfın önünde adresim yazılı. Gelmek isterseniz, beklerim.
Sevgilerle,
Marquéz.
Bu satırları okuduktan sonra bir başkasının yazdıklarını okumanın mutluluğu
içinde uyuyorum. İlerleyen günlerde, yemek ve kıyafet gelmiyor. Açlıktan bitap düşmüş bir şekilde kapıya yöneliyorum. Kapıyı açmaya çalışıyorum, açılmıyor. Daktiloya
yöneliyorum. Ve başına oturuyorum. Marquéz bir gelirse ve beni bulursa diye ona
şöyle bir not bırakıyorum:
Sevgili Marquéz,
Kitabı yayınlattığın için teşekkür ederim. Seninle tanışmak isterdim. Uyuyorum. Sanırım uyanamam.
İYTE Edebiyat Topluluğu
30
Dilge
Anıl İncel
K
ırmızı bir gün doğdu önce. Aydınlık bir gökyüzü serildi şehre. Belki de en
zor gündü, belki de en kolay. Sokaklar bilmece bir sessizlikle konuşuyorlardı.
Fısıltılar tütün kokan duvarlara dokunup kayboluyorlardı. Soğuk biraz daha dayanılmaz oluyordu. Onlarca dil aynı melodiye bürünüyordu. Nereden geldiği bilinmeyen
kahrolası bir çığlık katmerleşip herkesin parmak uçlarında dile geliyordu. Sözcükler
çığlıkla çoğalıyor, büyüyordu.
Mutlu bir gün doğdu önce. Muazzam bir parıltı döküldü yüzlerce gölün üzerine.
Belki de çıplaktı giyinen kadınlar, belki de dinçti gece işinden dönen adamlar. Bazı
evlerin sessizliği kapı gıcırtısıyla törpüleniyordu. Sessizlikle tokmak gibi dövülen tahta zemine dokunan ayaklar... Israrcı bir çağrışım saklanıyordu sabahın hüznüne uyananlarına. Dışarıdaki soğuk havaya inat sıcaklık doluyordu, bir kadının içine, erkeği
tenine dokunduğu an. Gece, koyu yeşil masaların üzerlerinde unutulan kalın cam
bardaklardan kırılan güneş ışınlarını uyandırıyordu, güzel gözlü kızı; tatlı uykusundan çekip alıyordu gün, kendi içine. Kızın dudaklarındaki gülümseme geride bırakıyordu gecenin esrarengiz ve ürkütücü yüzünü. Ve bir sevinç çığlığı yükseliyordu git
gide. Kadının teni önce sıcaklığını yitiriyordu, adamın elleri samimiyetini; ardından
kadının kalbine bir sızı hapsoluyordu ve adamın zihnine binbir düşünce.
Bal rengi bir aydınlıkla parıldıyordu arnavut kaldırımlar. Birkaç martının sandallardan havalandığını resmediyordu birkaç meraklı. Hiç kıpırdamamış bir yaprak gibi
serzenişte, yeni yuvasına alışmaya çalışıyordu, o.
Onun adı, Dilge idi. Bir konuştu mu, pir konuşurdu gözleri. Sustu mu, mühür
hiç bozulmayacakmış gibi sarıp sarmalardı güzel dudaklarını; adı gibi, ağzından bal
damlayan sözcüklerin çıktığı şekilli dudaklarını. Henüz on altı yaşındaydı. Ama onun
hayatı beş yaşında yazılmıştı. Kısmetsiz bir yaştı. Aslında kaderin cilvesinin en sevdiği
yaştı. Beklenmedik şeylerin, umulmadık zamanlarda ama bambaşka bir doğallık için-
31
de olaya dönüştüğü; kiminin hayat kiminin alın yazısı diye tanımladığı zamanlardı.
Hani bilindik bir hikâye vardır ya, küçük bir kasabanın en güzel kızı olur, kasabanın
yakışıklı delikanlıları bu kızın peşinden koşar, kim onunla olma şansına erişirse, diğerleri bu aşkı engellemek için ellerinden gelenleri yaparlar. Bazıları başarılı olur, kız
canına kıyar; bazıları başarısız olur kendi canlarına kıyarlar. Dilge’nin hikâyesi böyle
değildi, aslında böyle olabilirdi.
Şanslı bir gündü, şanssız bir gündü aynı zamanda. Tüm martılar büyük bir heyecanla gökyüzünde yer değiştiriyorlardı. Parklarda oynayan çocukların sevinç çığlıklarından duyulmaz oluyordu acı yakarışlar. Güneş terk etmek üzereydi şehri. Şehri
ve tüm bedenleri. Herkesi, hüsrana uğratan boğuk bir nefes hayasızca yakalıyordu.
Bazı sokakların dillerine ket vurulmuştu ve o sokaklardan birinde, herkesin görmezden gelerek hiçe saydığı, aşağıladığı, anlayamadığı, anlamaktan belki de olmaktan
korktuğu biri vardı: Dilge. Neydi onu bu kadar diğer insanlardan ayıran, diğerlerinin
gözünde, onu bir başkası yapan. Çok basit aslında, sadece farklı bir hayat. Dilge’nin
hikayesi ön planda şimdi. Onun hayatını değiştiren bir olaydan başlayıp o olayın tamamlandığı on altı yaşında son bulan bir hayat hikayesi bu aslında. Belki de olmaktan
korktuğumuz kişilerden olup bize olduğu kişiyi anlatacaktı.
Yersiz olacak koşulsuz. Ama onun hikayesini kucaklarken şunları düşünmekte fayda var belki de: Törpülediğimizi sandığımız umutsuzluklarımız dişlerini göstermeye başladığında, tekrardan başa döndük demektir; ama daha güçlü, daha akıllı, belki
daha sabırsız, daha aptal. Her şeyin daha fazlası, ve bir o kadar hiçbir şeyin daha azı,
aslında.
Dilge:
Hatırladığım ilk anıyla başlamak istiyorum. Hani derler ya hafızanıza kazınan
bazı görüntüler, sizi gerçekten derinden etkilemiştir; en ufak bir boşluğa düştüğünüzde en çok bu anılara sığınırsınız diye. Haklılarmış. Beş yaşındaydım. O zamana kadar belki de yaşamamıştım. Belki de yoktan var edildim, tüm kuralları hiçe sayarak.
Ya da asıl o gün, beş yaşındayken, yok oldum ben. Hayat o yaşta durdu sanki benim
için. Kirlendi kaderimin devamı, olmayan geçmişini ardına katarak. Utanıyorum
anlatmaktan. Fakat anlattıkça güçlendiğimi; kini, öfkeyi intikama dönüştürdüğümü
görüyorum. Yıllar boyu körü körüne beslediğim intikam duygusunu.
Beş yaşındaydım. Annem ve babam bir günlüğüne şehre gitmişlerdi. Bana kaç
haftadır istediğim şu meşhur bebeklerden alacaklardı. Sırf ısrar ettiğim, geceler boyu
ağlayıp zırladığım için hiç üşenmemişlerdi ve dört saatlik çamurlu yolu traktör sırtında gitmeye başlamışlardı. Uzun bir zaman alacaktı gidip geri dönmeleri. Beni
evde yalnız bırakamazlardı. Bu nedenle teyzemin kızı Ayşen abla bana bakmaya geldi. Ayşen ablam benden on yaş büyüktü, alımlı güzel bir kızdı. Köydeki bütün oğlan
çocukları onun köy meydanından geçmesi için kapı önlerinde beklerlerdi. Teyzem,
Ayşen ablamın suratına sürdüğü kırmızı boyanın bir gün onu zor duruma düşüre-
32
ceğini söylemişti. Fakat buna tanık olmanın hayatımı tümüyle değiştireceğini asla
bilemezdim.
Üç katlı ahşap evimizin, çatı katı tümüyle bana ayrılmıştı. Ayşen ablam o gün
annemler gittikten birkaç saat sonra geldi ve ben de yalnız geçirdiğim bu zamanda,
kurduğum hayal dünyasına dalarak pencereden giderek yağmura dönen havayı izliyordum. Ahşap basamaklar plastik terliklerin tok sesiyle dövülüyordu. O an Ayşen
ablamın geldiğini anladım. Köy yeri sonuçta, öyle demir kapılar, üç defa kilitlenen
metal kıskaçlar yok tabii. Tahta bir kapıyı tutan küflü demir parçası bir çırpıda açılmıştı ve Ayşen ablam rahatlıkla içeri girmişti. Onu görünce suratımda oluşan gülümseme bir saniye geçmeden tükendi. Suratındaki telaş ve korku havayı biraz daha
kasvetli kılıyordu. Birden yanıma gelerek bana, “Dilge’ciğim beklettiğim için kusura
bakma lütfen. Ancak şimdi sana bir şey söylemem gerek. Benim biraz aşağı katta
işim var. Sen burada oyuncaklarınla oynamaya devam et. Ben işim bitince senin yanına geleceğim. Bir şeye ihtiyacın olursa bana odadan seslen, tamam mı canımın içi.”
Çocuk aklı işte, çaresizce başımı sallamıştım. Sorgulamak bir yana, bir kelime dahi
söylememiştim. Ardından meraka yenik düşecek olan düşüncelerimi bugün yeniden
zihnimde biriktirsem, belki de asla merakıma yenilmeyip ikinci kata inmezdim. Ama
ister çocuk aklı deyin, ister kader deyin; ister alın yazısı deyin, isterseniz de kötü talih
deyin. Benim kader çizgimi belirleyen o olaya dakikalar kalmıştı.
Ayşen ablam aşağıya indikten kısa bir süre sonra aşağıdan sesler geldiğini fark
ettim. Aşağıya inmek aklımda yoktu. Ancak annemin ve babamın bu kadar erken
gidip dönemeyeceklerini bildiğim için gelen seslere kulak kabarttım. Odamın kapısına kulağımı dayayıp neler olduğunu anlamaya çalıştım. Ayşen ablam edalı bir şekilde gülüyordu. Önce kendi kendine eğlendiğini, belki de temizlik yaparken aklına
bir şeylerin gelip güldüğünü düşündüm. Ama beklenmedik bir ses yankılandığı an
korkuya kapıldım. Yabancı bir erkek sesi, “Senin o yüzüne gözüne sürdüğün kırmızı
boyana hastayım Ayşen. Bütün oğlanlar seninle olduğum için deli oluyorlar beni
kıskanıyorlar. Hele ki seninle geçirdiğimiz ayıp zamanları anlattığımda daha da deliriyorlar.” Çocuğun, hatta adamın sesi bir başka geliyordu. Ayşen ablam ise hâlâ aynı
gülüşleri sürdürüyordu.
Birden seslerin kesildiğini fark ettim. Sadece nefes alış verişler hakimdi. Ardından
bir kapının şiddetle kapandığını duydum. Aynı anda ben de kapının kolunu tutup
aşağıya doğru indirdim. Yavaşça dışarı süzülüp merdivenlere uzandım. Basamakları
inerken ses çıkarmamaya özen gösterdim. Hayal etmenize yardımcı olayım. Sarışın
yeşil gözlü, babasının dünya güzeli, annesinin yasemin kokan yavrusu dediği bir kız
çocuğu düşünün. Korku dolu ama heyecan ve merakla aşağıda olan biteni anlamaya çalışan birini daha düşünün. Ve bu iki kişiyi yalnızca beş yaşındaki bir çocuğun
göğüslediğini ve hedefe doğru gittiğini farz edin. İşte o an, karşınızda ben varım. Ve
artık kapanan kapının annemin ve babamın yatak odası olduğunu anladım, çünkü
sesler giderek yeniden artıyordu ve bu sefer Ayşen ablamın güldüğünü değil, kızdığını
33
seziyordum.
“Ahmet lütfen yapma. Bu kadar yeter. Daha fazlası olmaz, bunu yapamam. Evlenmeden olmaz lütfen.”
“Kızım dayanamıyorum artık. Zaten birkaç haftaya seni istemeye geleceğiz. Ne
olur şimdiden benim olsan.”
“Hayır diyorum Ahmet! Canımı acıtıyorsun bırak beni. Lütfen!”
“Yok ya!” ve bir tokat sesi geliyor. “Böyle fırsatı bir daha nasıl bulurum. Sen değil
miydin, dayımlar akşama anca gelir, bütün gün bizim diyen. İşte bütün günü güzelce
geçirme şansı sunuyorum sana. Ve bu saatten sonra geri dönüşü olmaz!
“Sen nasıl bir insansın Ahmet. Seni tamamen yanlış tanımışım. Lütfen rahat bırak beni, bak dayımın kızı, Dilge, yukarıda. Bizi duyarsa çok fena olur.”
Bu sözler Ayşen ablamın ağzından döküldüğü an yatak odasının kapısını bir cesaretle açan ben, gözlerim yaşlarla dolu bir halde Ayşen ablama koşup ona sarıldım.
Ahmet dediği adam otuzlu yaşlarındaydı. Onu daha öncesinde köydeki başka kızlarla bağ bahçe dolaşırken de görmüştüm. Anlaşılan Ayşen ablam onun ilk sevdiği
değildi.
“Sen ne kadar güzel bir çocuksun böyle bakalım.” diyerek yanağımı sıktı. O sırada
Ayşen ablam titriyordu.
“Ona sakın dokunma, seni iğrenç herif! Bana ne istiyorsan yap, ama ona sakın
dokunma.”
“Aslında biliyor musun, dediğin gibi ben iğrenç bir insanım. Köydeki bütün kızların hepsi benim elimden geçti. Ama daha öncesinde dayının bu şirin kızını görme
fırsatım olmamıştı. Gözlerin sanki doğayı inkar edecek kadar farklı.”
“Ahmet, bu ne demek oluyor. Lütfen kendine gel. Yoksa çığlık atarım ve herkesi
başımıza toplarım.”
“Tamam hadi durma o zaman. Bağır, herkes duysun bizi. Ardından durumu
nasıl açıklayacağını da düşün. Ne diyeceksin insanlara. Ben köyün orospusuyum.
Dayımlar şehre gittiğinde, köyün oğlanlarını eve atıp onlarla günümü gün ediyorum
mu diyeceksin. Ya da ben buradayken inkâr mı edeceksin! Bence bunu bir kez daha
düşün derim, bu durumu gören baban seni yaşatır mı zannediyorsun.O dakika çeker
vurur seni, sonra da kendini. Annen kahrından çok dayanmaz; birkaç aya yanınıza
gelir. Peki ya ufak erkek kardeşin ne olacak. Ablasının yaptıklarıyla adı kirlenecek
çocuğun. Kim bilir hangi suçlardan hapse düşecek. Hayatı zindan olacak. Gördün
mü bak, herkesin hayatını kendi zevklerin için mahvedeceksin. Hadi durma devam
et, bağır, çığlık at. Ya da şimdi sessizce uzaklaş odadan ve beni dayının kızıyla yalnız
bırak. Ben onunla ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Seninle yarım kalan işi onunla
bitireceğim ve sen de tüm hayatını bu vicdan azabıyla geçireceksin. Şu an suratıma
şeytanın ta kendisiymişim gibi bakıyorsun. Belki de öyle, içimdeki kötüyü, kötülüğü inkâr edecek değilim. Vicdan denen pusulanın var olmadığı çok belli. Bu benim,
kendimi inkâr edemem ve bu güzel kızı tatmadan da bu evden çıkmayacağım. Ama
34
sen birkaç dakika içinde çıkmazsan, senin için olacak senaryoyu başlatmak için çok
beklemeyeceğim. Şimdi kararını ver Ayşen.”
Gözlerimdeki yaşlar çoğalıyordu. Boğazıma biriken çığlıkları yutkunuyordum.
Öylesine iğrenç bir suratı vardı ki o pislik insanın asla unutamıyorum. İyi ki de unutmadığımı bundan on bir yıl sonra anlayacaktım.
Ve Ayşen ablam, tüm ailesinin hayatına karşılık beni hiçe saydı. Kendince doğru
olanı yaptı belki. Bense küçücük bir çocuk olarak, daha çığlık bile atamadan bir bez
parçasını ağzıma geçiren o herifin tecavüzüne uğradım. Benimle işi bittiğinde tüm
bunların bir oyun olduğunu, ona muhteşem dakikalar yaşattığımı, birkaç gün sonra
bir daha geleceğini, hatta ben büyüyünce benimle evleneceğini söyledi. Beni yatakta
öylece bırakıp gittikten birkaç saat sonra gelen Ayşen ablamın gözleri kıpkırmızıydı.
Ölesiye ağlamıştı. Benim o halimi görünce utanç verici bir hale bürünüyordu. Beni
yataktan kaldırdı. Bense acı çekerek yürümeye çalışıyordum. Ardından beni kucaklayıp banyoya götürdü. Mis gibi yasemin çiçeği özlü bir sabunla beni dakikalarca
yıkadı. Vücudumu keselerken öylesine bastırıyordu ki, canım daha da yanıyordu.
Suyun sıcaklığı dayanılmazdı. Sanki bana yeni bir beden aynı zamanda yeni bir ruh
kazandırmaya çalışıyordu. Banyodan sonra odaya geçtiğimizde beni güzelce kuruladı. Saçlarımı özenle taradı. Ben yatakta acı içinde uzanırken, o bir yandan saçlarımı
tarıyor, bir yandan da pencereden yağmuru seyrediyordu. Gözlerindeki kızarıklık
hâlâ hakimdi ve delicesine boş bakan gözleri beni endişelendiriyordu.
“Dilge, güzel kızım, biriciğim. Bugün olanları unutmanı istiyorum. Bugün burada hiçbir şey yaşanmadı. Sakın annene babana bunlardan bahsetme. Tüm yaşananları büyüyünce daha net anlayacaksın belki, ama şu an çektiğin bu acının bedelini
bir gün ödeteceksin. Bundan eminim. Lütfen benim dediklerimi unutma. Bundan
sonra seni göremeyeceğim. Bundan sonra sana bakmak için gelecek bir Ayşen ablam
olmayacak. Bundan sonra hayatına yarından itibaren bir kez daha başla. Tüm olanları unutarak.”
Ayşen ablamın son cümleleriydi bunlar. Annem ve babam gelince eve gitti. Ben
de tüm olanlara anlam vermeye çalışan düşüncelerimle, bizimkilerin bana aldığı
meşhur bebeğin saçlarını tarıyordum. Birden kendimi pencereden, dışarıdaki karla
karışık yağan yağmuru izlerken buldum. O an aynaya bakıyor olsam, gözlerimdeki
ışığın söndüğünü görmem çok da zor olmayacaktı.
Ertesi günün sabahı Ayşen ablamın ölüm haberi geldi. Kendini asmıştı. İntihar
etmişti. Annemler bunu benden sakladılar. Ama ben anlamıştım. Her ne kadar, o
bana dün yaşananları unut dese de, o yaşananlar ve ertesi sabah olanlar beni ben
yapacaktı. Yapmıştı da!
Dokuz yıl sonra...
Ben sekiz yaşındayken babam şehirde kendine iş bulmuştu. Artık bir apartmanda
yaşayacak ve kapıcılık yapacaktık. Ben de okul eğitimime şehirdeki bir okulda devam
edecektim. Her şey buraya kadar güzeldi. Ta ki ben on dört yaşına gelene dek. Lise
35
birdeydim. Aşk nedir o yaşa kadar bilmemiştim. Birini gördüğün an kalbinin delice
çarpması, hiç olmadığın kadar heyecanlanman, elinin ayağının birbirine dolanması,
boğazına binlerce cümle birikip de, kekelemeye başlaman, midende oluşan anlamsız
sıcaklık ve daha onlarcası... İşte ne zaman onu görsem böyle hissediyordum. Ama aşk
benim için hem biraz güç hem de biraz soyut bir şeydi. Beş yaşındayken yaşadığım
olayı anladığım andan itibaren benim için hiçbir doğallık tam anlamıyla diğerleri
gibi normal olmamıştı. Fakat nasıl bir cesaret kırbaçladı kalbimi, nasıl bir özgüven
seslendi düşüncelerime bilmiyorum.
“Merhaba benim adım Dilge. Günlerdir seni görüyorum. Seni her gördüğümde,
kendimi senden bir parça gibi hissediyorum. Gülüşün o kadar içten ki, sanki her gün
bu gülüşü seyretmek istiyorum.”
Edebiyat yapmıştım anlayacağınız. Evet, evet hem de suratına karşı, dan diye.
Çocuk hiç şaşırmadı. Aslında o kadar yakışıklıydı ki, belki de çok normaldi bunları
duymak. Kim bilir o gün ona giden kaçıncı kızdım. Ama bana karşı davranışı çok
kibar oldu. Okul çıkışı bir kafeye davet etti beni. Kabul ettim. Bir yandan da heyecanım beni öldürecekti. İlk kez biriyle dışarıya çıkacaktım, hem de onu her gün görmek
istediğim biriyle. Bu her kızın yakalacağı bir şans değildi. Ama şans, beni yıllar önce
terk edip gitmişti.
“Aslında ben böyle kafelerde oturmayı çok sevmem. Sinemalarda kasvetli, havalar yağmurlu olduğu için dışarıda dolaşmak da mantıksız. İstersen bize gidelim.
Evde film izleriz. Hem de sıcak bir yerde vakit geçirmiş oluruz.”
“Çok isterim.”
Dudaklarımdan yalnızca bu iki kelime çıktı. Yarım saat sonra onlardaydık. Her
şey çok güzeldi. Aşk filmi izliyorduk. Oğlan ve kızın ilk öpüşme sahnesine gelmişti.
Orkun bana bakıp gülümsedi, ben de ona gülümsedim. Biraz daha yaklaştık birbirimize. Ona karşı gelmek çok zordu. Birden öpüşmeye başladık. Dudaklarındaki
sıcaklık birden bedenimi kapladı. Ellerini vücudumda gezdirirken bir an heyecandan öleceğimi hissettim. Birden elleri gömleğime gitti. Düğmelerimi tek tek açıyordu.
Dayanamadım, beni kucağına aldı. Göğüslerimi okşamaya başladı. Bir yandan da
delicesine öpüşüyorduk. Bir ara öpüşmeyi bıraktık. Üzerindeki tişörtü çıkarmaya
başladı. Suratında yine o sevimli gülümseme belirdi. Ona hayranlıkla bakıyordum.
Ve bana biraz daha yaklaşıp, “Gözlerin sanki doğayı inkâr edecek kadar farklı.” dedi.
Birden o kahrolası adam geldi gözlerimin önüne. Deliye döndüm. Aynı cümle aynı
tonlama! Geriye doğru atıldım. Orkun neler olduğunu anlamaya çalışırken, ben yeniden beş yaşındaki o kız çocuğu olmuştum. Suratında o adamın suratını gördüm.
Delirmiş gibi gömleğimi iliklemeye başladım. Çantamı alıp çıkacakken geri dönüp
hâlâ o adamın suratıyla bana bakan çocuğa bir tokat patlattım. Arkamdan neler
söylediğini hatırlamıyorum bile. Ama beni bir daha görmek istemediğini biliyordum.
Dışarı çıkar çıkmaz deniz kenarına gittim. Yağmur dokuz yıl önceki gibi aynı yağıyordu ve bu sefer gözyaşlarım da yağmura karışıyordu. Ağlarken Ayşen ablamın ipe
36
asılı görüntüsü gözlerimin önüne geliyordu. Ardından yatakta acı içinde kıvranan,
ağzına bağırmasın diye bir bez parçası bağlanan, kanlar içindeki o kız çocuğunu
görüyordum, kendimi. Ve artık bir kez daha, ama daha güçlü yeniliyordum, yenilmiştim.
İki yıl sonra
Henüz on altı yaşındaydım. Kısmetsiz bir yaştı. Aslında kaderin cilvelerinin en
sevdiği yaştı. On bir sene önce yaşadıklarımın ardından aynı tarihte aynı saatte hiç
yaşanmayacak, olmayacak bir olay olmuştu.
On dört yaşımdaki o olaydan bir yıl sonra anne ve babamı bir trafik kazasında
kaybettim. Sarhoş bir kamyon şoförü direksiyonun hakimiyetini toparlayamayıp annemin ve babamın içinde bulunduğu arabamızı yerle bir etmişti. O gün sonrası bir
yıl boyunca sokaklar benim için evin ta kendisiydi. Nasıl para kazanacağını bilmeyen, okulunu bırakmak zorunda kalan, on altı yaşında, çaresiz, yol bilmez, aşağılanan, hor görülen bir insandım. İnsan demek ne kadar doğru olur bilemem. İnsanca
yaşanmadan birine insan diyebilmek...
Soğuklara zamanla alışmıştım bir şekilde. Yerin bazen ısındığını hayal ederdim.
Ardından yeniden soğuduğunu. Kimi zaman çöplüklerden geçindiğimi söylediğimde
utanıyorum. Ama ne yapabilirdim ki, aç kalıp ölsem daha mı iyiydi. Aslında birkaç
hafta sonra olacakları düşününce daha iyi olurmuş demekten kendimi alıkoyamıyorum. Aslında olması gereken olmuş da diyorum.
Birkaç Hafta Sonra
Kader ne garip şey... Hesaplaşmak ne mucizevi bir durum. Bu şansa ulaşabilmek.
O gün bir başka kırmızıydı gün, güneş doyasıya süpürüyordu gökyüzünü. O gün bir
başka mutluydu insanlar, ben de o mutluluklardan bir parça çalıyordum. Şanslı bir
gündü belki, belki de şanssız. Buna siz karar verin. Ama ben hiçbir pişmanlık duymuyorum, haberiniz olsun.
Yine düştüm yollara, birkaç çöpten yiyecek bir şeyler buldum: Bayat bir ekmek,
küflenmeye yüz tutmuş peynir, yarım domates ve tam yenilmemiş zeytinlerin çekirdekleri üzerlerinde kalan etli kısımları. Dedim ya, şanslı bir gün müydü, şanssız mı,
hâlâ çözemedim. O gün bir de çakı buldum çöpün birinden. Nedendir bilmem bir
şeyler dürttü. Bak kızım al bunu, gün gelir biri bir sapıklık yapacak olur, işine yarar
diye. Sadece korkutsam bile yeterli. Kim derdi ki, daha o gün onu kullanacağımı.
Sokaklarda yürüyordum. Restoranların çok olduğu geniş caddelerden birinden
geçiyordum. Üzerimdeki kıyafeti son altı aydır hiç değiştirmemiştim. Yanımdan geçen insanlar kokumdan rahatsız olup benden uzaklaşarak yürüyorlardı. Ne utanç
verici. Ama ben o gün hep gülümsüyordum. Tuhaftı ama gülümsüyordum.
Caddeler tükendi, ara sokaklar tükendi, insanların yoğun olarak yer aldığı sahil
kenarında yürümeye başladım. Güneş hiç bu kadar anlamlı dokunmamıştı tenime,
rüzgâr hiç bu kadar kendime getirmemişti beni. Hem güneşi hem rüzgârı bana çeviren, benimle beraber yaşatan biri vardı: O.
37
Kim derdi, on bir yıl sonra, öyle başıboş bir şekilde yolda yürürken bir vapur iskelesinde sırada bekleyen adamlardan biri sana bakarken, sen de ona bakacaksın ve
hayatın tam da o an yeniden başlayacak diye. İnandırıcı değil, değil mi?Ama kader
bu, kim anlam verebilir ki.
O gün onu gördüm. O iğrenç herifi, Ahmet’i. Kırklı yaşlarına yakın olmasına
rağmen daha yaşlı duruyordu. Kim bilir benim gibi kaç kişinin hayatını mahvetmişti. Durmadım hiç hemen vapur kuyruğuna girdim. Bir şekilde gişelerden ücret
ödemeden yalvar yakar bindim vapura. Onu takip ettim. İçimdeki intikam duygusu
kuvvetleniyordu. İkinci kata çıktı. Dışarıdaki beyaz tahta oturaklardan birine yerleşti. Ben de hemen arkasındakine oturdum. Nefes alışverişlerini duyuyordum. Bir
sigara yaktı. Fırsat bilerek ben de istedim bir tane. Kibar bir şekilde uzattı hemen,
ama hâlâ aynı yalaka tavrı vardı suratında. Göz göze geldik. O gülümseme, iğrenç
herif! Tanımadı beni, gözlerimdeki farklılığı hissedemedi, bu sefer. Sigarayı içerken
konuşmaya başladı.
“Gidecek yerin var mı?”
“Bu aralar yok.”
“İstersen bana gidebiliriz, bazı şeylerin karşılığında ben de kalabilirsin. Tabii beni
mutlu edersen.”
Birden sigarayı yere attım. Burnu delik ayakkabımla basarak sigarayı söndürdüm.Gülümseyerek ona döndüm. Ayağa kalktım. Öteki taraftan dolanarak yanıma
gittim. Oturdum. Sol elim cebimdeydi ve bir şeyi açmaya çalışıyordu. Çakının en
sivri bıçağını.
“Tabii ki de gideriz. Yalnız bir ricam olacak. Ben farklı fantezileri severim. Mesela
benim ağzıma bir bez parçası bağlayıp beni yatağa atarsın. Ardından üstümü çıkarmadan pantolonumu sıyırıp işini görürsün. Hatta beni beş yaşındaki bir çocuk gibi
de hayal edebilirsin. Kısacası bana tecavüz edersin!”
O an gözlerindeki parıltıyı gördüm. Bu sözlerden sonra beni tanımıştı. Geriye
doğru hamle yaptı.
“Dur bakalım bir yere mi gidiyorsun!” der demez çakıyı çıkardığım gibi onu ardı
ardına bıçakladım. Beş defa mı on defa mı bilmiyorum. Ama deliye dönmüştüm.
Onu defalarca defalarca bıçakladım. Öldüğünden emin olana değin!
Nasıl bir gündü sizce, ya da nasıl yıllardı Dilge için. O olaydan sonra tutuklanıp on
sekiz yaşın altında olduğu için çocuk ıslah evine gönderilmişti. Nasıl olduğu bilinmez,
bir gün Dilge’nin tuvalette kanlar içinde cansız bedenini bulmuştu gardiyanlar. Belki
o olsaydı, ölümü hak ettiğini, ama bu şekilde olmaması gerektiğini söylerdi. Çünkü
onun için hayat beş yaşında durmuştu. Belki de Dilge, beş yaşında doğmuştu. Ya da
hiç doğmamak için var olmuştu.
Siyah bir parıltı aydınlattı gökyüzünü. Kusurlu bir gündü belki, belki de muhteşem
bir gün. Hayatımızdaki o bizi yaralayan zamanlar öylesine kuvvetliydi ki, törpülediği-
38
mizi sandığımız anda dişlerini göstermek için, kaderin cilvesi diye tanımladıklarımız,
gün yüzüne çıktığı an, ister hayat deyin, ister alın yazısı, yerle bir oluyor her şey. Birden tersine dönüyor dünya. Düşüncelerimiz hiç var olmamış gibi, duygularımız hiç
hissetmemiş gibi.
Ve şimdi bir hikaye sonlanıyor bu sayfadan sonra. Belki bir parça değişiyor insan,
belki de bir parça kaybediyor kendinden. Ne buluyorsa içinde, o olmaktan da asla
kaçamıyor işte.
İYTE Edebiyat Topluluğu
39
Sınıra Son Bir Adım
Canan Üçüncü
B
en yaptım! Ben yaptım ben! Öldürdüm onu! Ben öldürdüm, diye bağırarak
çıktı evden adam. Elleri göğe doğru açılmış, dizlerinin titremesine mani olamıyordu. Çevreden bakan gözlere aldırmıyor, kendi iç dünyasındaki savaşla baş etmeye çalışıyordu. Çığlıkları tükürükler eşliğinde yayılırken, cildi yırtılırcasına geriliyordu. Damarları boynunda patlarcasına süzülürken kızaran teni günahlarının rengiydi.
“Öldürdüm onu! Ben öldürdüm! Ben!”
Lügatindeki kelimeler tükenmiş, beyni tüm görevini omuriliğe devretmişti. Bir
ezginin eşliğinde yayılan cümleleri duyulduğunda basit, anlaşıldığında kaldırılamayacak kadar ağırdı. Eline bulaşan kan lekesi, ruhuna bulaşan vicdanın karalığından
daha basitti. Düşüncelere vurulan gem, kalbin sızlamasına engel değildi. Acı fiziksel
değildi. Acı tek bir noktada değildi. Acı, tüm ruhundaydı; bedene sarılan ruhunda…
Güneş tepede değildi ama yakıyordu. Ağaçlar, huzur verici bir rüzgârla dans etmiyordu. Kuşlar cıvıldamıyor, çiçekler açmıyordu. Gün en güzel halini sakınıyordu
adeta. Aldığı nefesi borç defterine yazıyor, çaldığı nefesin hesabını sormak istiyordu. Gün ona iyi davranmıyordu. Yanına koşan insanların söylediklerini anlamıyordu.
Yüzleri yoktu bu insanların. Tenin farklı renkleri ağızlarını burunlarını sarmıştı adeta.
Dümdüz kafaları, çürümüş beyinleri olmalıydı. Gerçeği göremeyecek kadar kör, duyamayacak kadar sağır, anlayamayacak kadar salak olmalıydılar. Bakışları körelmiş
bir zihniyeti yansıtıyordu. Adamın bağırışlarına tepkisizlikleri cinnetin ta kendisiydi!
“Ben öldürdüm! İçeride, hemen salonun ortasında! Onu ben öldürdüm!”
Söylenilenler dalga dalga yayılırken, öylece izleyen kalabalıktan bir genç atıldı öne.
Elleri havada nöbet geçiren adamı tuttu omuzlarından. Birkaç kez sarstı kendine gelsin diye. Adam tısladı bir yılan edasıyla.
“Öldürdüm onu!” dedi zehrini boşaltırken. Mavi gözlerinden okunan şaşkınlığı
bastırdı çocuk ve sordu: “Kimi?”
40
“Onu”, diyebildi adam vicdanı vücudunu yere sererken. Devrildi sarı saçlı çocuğun
kollarına. Çocuk sendeledi önce, attı sağ ayağını geriye ve destek aldı betondan. Beton
sertti, güçlüydü. Yardım ettiği çocuğa. Çocuk da toparladı kendini ve adamı. Sonra bir
başkası yaklaştı kalabalıktan. Uzun boylu irice biri. Bıyıkları çenesine doğru uzanan,
sakalları insanın ruhunu daraltan biri… Günahlarıyla cehenneme köprü oluşturabilecek biri… Yardım etti çocuğa, aldı adamı onun kollarından yatırdı yere. Bir kadın
yaklaştı hemen elinde su şişesiyle. Titreyen adamın suratına boca ettiler suyu. Biri
bileklerini ovdu diğeri kolonyalı mendil çıkardı eski püskü çantasından. Koklattılar
adama. Kolonya genzini yaktı ancak canı acımadı. Vicdanı hâlâ dimdik bayrak sallıyordu. “İçeride!” diyebildi kısık sesiyle. Mavi gözlü çocuk eve doğru baktı. Ev içinde
ölü barındırmayacak kadar sakin görünüyordu. Cam kenarına konan çiçekleri bile
vardı. Akşamları sofrada toplanan, birbirine gülücükler saçan bir ailenin evi olmalıydı. Huzurun kapı aralıklarından bile taştığı bir ev… İçinde ölü olan bir ev! Kalabalığı
yararak ilerledi çocuk. Mavi gözleri kısık ve korkuyla bakıyordu eve. Çürümüş beyinlilerin göremediğini görmüş, duyamadığını duymuştu. İşte gidiyordu! Karşısına neyin
çıkacağını bilmeden yürüyordu. Attığı her adım sınıra yaklaştırıyordu onu. Ne vardı
içeride? Kimdi ölen? Nasıl ölmüştü? Neden ölmüştü? Sorular önüne barikat kurarken
düşünmemeyi tercih etti. Birkaç adım sonrasında ömrünün sonuna kadar unutamayacağı bir manzara ile karşılaşacaktı. Kafasında tek kurşunla yerde yatıyor olmalıydı.
Belki de göğe açılan elleriyle boğmuştu onu. Yahut kafasına vurduğu sert bir cisimle parçalamıştı beynini. Nasıl olursa olsun sonuç hep aynıydı. Kendi ağzıyla demişti
adam. “Öldürdüm onu!”
Yarı açık kapıya bir adım uzaklıktaydı çocuk. Heyecanı tüm bedenini esir almıştı. Ruhu bile titriyordu saniyeler sonrasını düşündükçe. Terleyen elleriyle hiçbir yere
dokunmamaya çalıştı. Eşikten adım atacakken omzunda bir el hissetti. Ölüm kadar
soğuk gelen bu elin sahibini tanıdı. Biraz önce adamı kollarından alan bir başka günahkârdı bu. Bıyıklarına kadar o da terlemişti. Mavi gözlü çocuk önde, bıyıklı adam
bir adım gerisindeydi. Uyumla içeri girdiler. Dar bir koridor birkaç adımda bitenlerdendi. Duvara asılı tabloda yere saçılmış sonbahar yaprakları ve hüzünlü bir ağaç vardı. Bu ev o kadar da huzur dolu değildi anlaşılan. Attığı her adım hüznün bir parçası
gibiydi. Asık suratlı biblolar biraz önce gözyaşı dökmüş, acıyı kalplerine gömüp sonsuza dek hareketsiz kalmayı seçmiş gibiydiler. Koyu ahşap renkli kapı sonuna kadar
açıktı. Diğer odaları hiç düşünmediler bile. Direkt salona açılan kapıdan geçerken
ruhlarının ahirete doğru yola çıktığını düşündüler. Bu girdikleri son ev olabilirdi. Belki de bir tuzağın tam içine bir adım kalmıştı. Sınıra son bir adım…
Mavi gözlü çocuk adım attı eşikten. Bir ayağı salonda diğeri koridordaydı. Bıyıklı
adam gerisinde merak ediyordu içerideki dehşeti ancak önündeki çocuk ilerlemiyordu. Bıyıklı adam meraktan kıvranıyor, öylece hareketsiz duran çocuğu dürtüyordu.
Çocuk kaskatı öyle bakıyordu. Ahşabın hüküm sürdüğü salonda bir şömine vardı.
Şöminenin üzerinde aile fotoğrafları, üzerindeki duvarda ise iki kılıç çapraz duruyor-
41
du. Yemek masasının üzerindeki örtü belli ki evin hanımının çeyizinden kalmaydı.
Üzerindeki sarı çiçek kasveti kamçılıyordu. Sandalyeler bile aynı simetride seyrediyorlardı. Parke kaplı yerde bir adet koyun postunun üzerine odaklanmıştı mavi gözlü çocuk. Gördüğü manzara aklını karıştırıyordu. Bomboş salonda kimse ölmemişti
ancak kimse de yaşamıyordu. İroni başkaldırmıştı adeta. Ellerine baktı mavi gözlü
çocuk. Önce beyaz tenini gördü, ardından şişen damarlarını. Hayattaydı. Ayna yoktu yüzüne bakmak için. Titreyen elleriyle dokundu yüzüne, hissedebilmişti tenini.
Gördüğü manzara varlıkla yokluk arasında çalkalanırken kendi varlığından emindi.
Yeniden dürttü arkasındaki bıyıklı adam. Mavi gözlü çocuk yavaşça kafasını çevirdi.
Adam kocaman göründü gözüne. Günahkâr adam… Nereden biliyordu bunu? Yo,
hayır… Bilmiyordu. Günahkâr adam aslında yoktu. Uzattı elini adama dokunmak
için, sallandı havada eli, kolu. Bıyıklı adam yok oldu. Çocuk panikle döndü salona.
Koyun postunun üzerinde birileri vardı. Bir kadın üzerinde kırmızı elbise… Kan kırmızısı ve ateş kırmızısı. Günah ve cehennem… Dizlerinin üzerine çökmüş, elleri yüzünün iki yanında yalvarıyordu. Neydi kadını böylesine müşkül yapan bilmiyordu.
Kafasına doğrultulmuş namlunun ucunu gördü mavi gözlü çocuk. Kadının yıkılışı
belliydi artık. Öylesine titremesinin, iki gözü iki çeşme ağlamasının sebebi ortadaydı.
İnsanoğlunun sahip olduğu bir korkuydu bu. Normal olanı da buydu! Silahı kavrayan ellere baktı çocuk. Bu elleri tanıyordu. Tıpkı kendi elleri gibi, tıpkı biraz önce
sakinleştirmeye çalıştığı adamın elleri gibi… Beyaz teni kirleten kan dolu damarlar…
“Benzerliğin böylesi” dedi mavi gözlü çocuk. Bir anda bakmaya korktuğu yüzü daha
yakından görmek için içeriye girdi. Bir ayna dikkatini çekti çocuğun. Aynaya doğru
birkaç adım attığında bir ses duydu.
“Sen de kimsin be?”
Soru doğru ancak cevabı yanlıştı. Çünkü hem cevap vermemişti hem de cevabı
bilmiyordu mavi gözlü çocuk. Aynada gördüğü yansıma ona oldukça yabancı geliyordu. Teni beyazdı beyaz olmasına ama gözleri mavi değildi. Görüntüsü genç birine ait
de sayılmazdı üstelik. Göz kenarlarını mesken tutan kırışıklar ne zaman çıkmıştı da
haberi yoktu? Kesinlikle kim olduğunu bilmiyordu. Yeniden baktı eli silahlı adama.
Şaşırdı aniden mavi gözlü olduğunu sanan çocuk. Aynadaki yansımasına baktı, adama baktı, sonra yeniden yansımasına baktı. Aynı anda iki yerde olabilir miydi?
Bu imkânsızdı. Yeniden ellerine baktı. Elinde silah tuttuğunu yeni görüyordu. Tıpkı adamın elindekine benziyordu. Korku ve panikle silahı adama çevirdi. Kadın yalvarıp ağlamaya devam ediyordu. Sesi beynine çivi gibi saplanıyor, öfkesini kabartıyordu.
Kafasına bir tane sıkabilirdi. Silahı doğrulttuğu adamın gözlerinin içine baktı çocuk.
Adam da öfkeli görünüyordu. Belli ki o kadının sesinden daha fazlasına öfkelenmişti.
Yine de öfkenin tarifi yahut türü olmazdı. Bakıştığı adamın kendisine silah doğrulttuğunu fark etmedi çocuk ilk anda. Kadının sesinden sıyrıldığı anda titredi bedeni
korkuyla. Belki kadından önce o ölecekti. Belki de kadının hayatını kurtarıp kendi
hayatını hücrede çürütecekti. Yeniden titreyen ellerine baktı. Tıpkı bıyıklı adam gibi
42
yok oluyordu. Önce ayakları kaldı bir siluet gibi sonra vücudu ve elleri… Tamamen
yok olduğunda bile hissedebiliyordu varlığını, elinde tuttuğu silahını… Nasıl gelebilmişti koyun postunun üzerine anlamadı. Önünde duran kadına doğrulttuğu silahın
kendisine ait olduğunu saniyeler sonra anladı. Sınır bir adım ötesindeydi. Vicdanı
ile yaptığı savaş psikolojik bir savaşa dönüşmüştü. Saniyelik olayın sonucu kişiliğini parçalara bölmüştü. Tıpkı dışarıdaki kalabalık gibi umursamaz, mavi gözlü çocuk
gibi cengâver, bıyıklı adam gibi günahkârdı. Önünde duran kadın eski eşi ve cinnet
sebebiydi. Bulunduğu ev tamamen başkasının, gördüğü aile fotoğraflarındaki adam
ise kendisi değildi. O, mutluluk ve ferah içinde yaşarken kendisinin böylesine sürünmesine sebep olmuştu. Saplandığı bataklığın tek sorumlusuydu namlunun ucundaki
kadın. Hayatını mahvedip en çok ihtiyacı olduğu anda çekip giden kadın… Çocuklarını başkasına baba dedirten kadın… Ölmeyi hak eden kadın!
Öldürmeyi hak eden adam… Adam durdu. Elinde hâlâ bir silah vardı. Silah hâlâ
kadına doğruydu. Tetiği çekilmiş duruyordu. Sınıra bir adım kalmıştı. Karşıya geçse
vicdan denen namussuz, geçmese öfke denen kemirgen! İkilemler diyarında yitmek
üzere bir us! Kararsızlık kara bir örtü, sürekli kaşınan bir yara, kaşıdıkça kanayan,
kanadıkça taze kalan… Kararsızlık vücuduna yayılan bir hastalık, zihnine uygulanan
baskıydı. Ne yapmalıydı şimdi? Bu kadını öldürüp vicdan savaşı mı vermeli yahut
çöplüğünde çürümeye devam mı etmeliydi? Çözüme uzak iki saniyelik mesafeydi. Ya
bırakıp gidecekti, ya da sonuna dek bu anı yaşayacaktı. Ne yapmalıydı?
İYTE Edebiyat Topluluğu
43
Hiç Âşık Olmamış Adamın
Rüyası
Çağlar Çil
“Rüyalarımız bir ikinci hayattır” Gerard de Nerval
“Bakıp o şûh ile nâz û niyâza meşk ederiz. Gülün tebessümüne bülbülün
teranesine” Nedim
R
üyalar, renklerin bulutların arkasından koşuşturduğu bir dünyadır aslında.
Sihri ve trajediyi bir arada taşıyan tuhaf bir hayat işte benim için. Ama aşk
hariç. Ne gerçek hayatta, ne rüyada… Yeminliyim ben âşık olmamaya. Sevemiyorum
işte birini, bağlanamıyorum. Kapılıveriyorum fırtınalara. Dalgalarla boğuşuyorum
işte. Ama sevemiyorum bir türlü.
Uyku ile uyanıklık arasında mı gitmem gerekiyor âşık olabilmeye çabalamak için,
birini sevebilmem için bilemiyorum. Ama artık uyumak istiyorum, gecenin sessizliğine bırakmak istiyorum kendimi. Ama olmuyor, bu sefer de uyuyamıyorum işte.
Gözlerimi kapasam koyun mu saysam? Başlıyorum saymaya, bir-iki-üç. Üç demeden
telefon çalıyor. Açsam mı açmasam mı? Hâlâ çalıyor. Şimdi susmaz bu. Ama açmayacağım. Çünkü artık âşık olmak istiyorum. Âşık olmak! Hem de kime biliyor musunuz? Anabell Lee’ye! Ya da onun gibi birine… Sadece şiirlerde yaşayan, zaman zaman
da rüyaları süsleyen denizlerin kızına… Edgar Allen Poe’nun Anabell Lee’si. Hayır,
O’nun değil O! O benim Anabell Lee’m. Kimse alamaz O’nu benden. Ne oluyor bana
yahu? Bu ben miyim? Sanki içimde başka ben... Ve ben gidiyorum bülbülün ülkesine,
bülbülle gülün ülkesine. Önce beyaz güllere gülümseyen bembeyaz bulutların arasında bir bülbüle rastlıyorum. Bülbül şakırken görüyorum Aslı’yı. Kerem miyim ben?
Yoksa Aslı’ya şakıyan bülbül mü? Kim olduğumu ah bir bilsem!
44
Beyaz güllerin arasında ilerlerken kaybediyorum Aslı’yı. Evet, O’nu bulmalıyım.
O, benim sevgilim olmalı, sevdiğim. Koskocaman saraylardan geçiyorum, büyük büyük sokaklardan. Ama yorulduğumu hissediyorum. Karşıda aşk çeşmesi, şarap akıyor. Aşk şarabından içiyorum şimdi de. Keşke sarhoş olsam, aşk sarhoşu. Ama ben
hiç âşık olmadan nasıl sarhoş olabilirim ki? Gidiyorum uzaklara, daha uzaklara. Arkamda bir bülbül, şakıyarak beni takip ediyor. Ve ben kalbimdeki gülün sahibini ararken bülbülle gidiyorum işte. Bir bilsem nereye gittiğimi? Gölgeler ülkesinde yolunu
kaybetmiş bir adam gibiyim. Yoksa o adam ben miyim? Tabi ki hayır. Bu bir rüya ve
galiba ben âşık oldum Aslı’ya. Önüme çıkan herkes neden Aslı’nın rengine bürünmüş
gülleri taşıyor? Ve neden her gülü bir bülbül takip ediyor. Bulamayacağım ben Aslı’yı.
Yollar mı aşmak gerekir gerçek aşkı bulmak için, yoksa yüzler mi görmek gerekir? Ya
da âşık olup sazla haykırmak mı dünyaya sevdiğini? Evet, evet orada! Hayır, Aslı değil, Gül bahçesi, bülbüller ve deniz. Ama biliyorum orada bir yerde bulacağım gerçek
aşkı. Orada bulacağım herkesi, yitirdiklerimi, tanıyamadıklarımı, tanıyacaklarımı,
babamı, annemi, Anabell Lee’yi ve Poe’yu. Bulutların arasında bir yerde, renkli bulutların arasında.
Oysa renkler hüzün verir zaman zaman insana. Ve çoğu zaman da saklanır insan
hüzünlü bulutların arkasına, aşkı bulmak için aşkı aramak için. Ben de öyle bir yolcuyum herhalde aşkı arayan garip bir adam, Rüyalarda evet o ikinci hayatta! Herkesin
yaşamaya çalışacağı o gizemli dünyada. İnsanların içinde koskocaman bir dünya vardır derler, dünyanın içinde de yüreği kocaman insanlar. Ve birbirini kovalayan gizemler. Gizemli bulutların arkasından el sallıyorum dünyaya, insanlara, uyku ile uyanıklık
arasında bir yerden. Ama hayallerle dolu gizemli bir uykudan uyanmak, kapkaranlık
bu dünyada bembeyaz ışığa yüzünü dönen bebeğin tebessümü gibi neşe verici olmayacak hiçbir zaman. Ah o rüyalar! Büyüsüne âşık olduğum tuhaf rüyalar... Birinin
gelip de bozmasından korktuğum, gözümden bile sakındığım rüyalar…
Olamaz, telefon çalıyor yine. Hâlâ çalıyor. Açsam mı açmasam mı? Şimdi susmaz
bu. Ama açmayacağım. Çünkü aşk burada! Bülbüllerin ve güllerin denizle buluştuğu
o yerde. Ve ben kaldığım yerden devam edeceğim yine rüyama, ikinci hayatıma, bulamadığım ama bir gün bulacak olduğum aşkıma.
İYTE Edebiyat Topluluğu
Download

Şipşirikçi Fafolara Dair Polatkan Özcan