Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014, p. 195-206, ANKARA-TURKEY
ANLAMBİLİMDEN HAREKETLE ÖYKÜ ÇÖZÜMLEMESİ SABAHATTİN
ALİ’NİN “DUVAR” ADLI ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLENMESİ*
Ahmet AKPINAR**
ÖZET
Her tür insan faaliyetinin merkezinde anlama, anlatma ve anlaşma
vardır. Dil, rastgele bir araya gelmiş bir sistem değil düşüncelerimizi
başkalarına aktarmak için her biri nedensizlik ilkesiyle doğmuş sözcüklerden
kurulu bir dizgedir. Dil, iletişimi sağlanacak ve iletişimi sağlayan şeyleri
birbirine bağlayan yani bir yanda mesaj diğer yanda işaret ya da semboller
kümesinin yer aldığı bir sistemdir. Ferdinand de Saussure, bu sistemi
‘gösteren/işaret eden’ (signifier veya signifiant) ve ‘işaret edilen/gösterilen’
(signified veya signifié) arasındaki ilişki olarak değerlendirmiş bu ilişkiyi
‘işaret/gösterge’ (sign) terimiyle adlandırmıştır.
Dilbilim dilin bilimsel araştırılması, Dilbilimin bir alt bölümü olan
Anlambilim ise dilin anlam yönünden incelenmesidir. Anlambilim, semantik
ifadelerin anlamıyla değil cümlelerin anlamıyla ilgilenir, gösteren ile gösterilen
arasındaki ilişkileri ve anlam değişimlerini konu edinir. Anlambilimde, anlam
denince söylenilen değil kastedilen (gösterilen) anlaşılır, göstergenin gösterilen
bölümü artzamanlı ve eşzamanlı olarak incelenir.
Guıraud (1999)’a göre sözcüklerin anlamları yoktur, kullanımları vardır.
Anlam, dil dizgesi içerisinde sözcüğün aynı bağlamdaki diğer sözcüklerle
kurduğu ilişkilere bağlıdır. Bu görüş Saussure’ün değer kavramının,
göstergenin dildeki öbür biçimlerle kurduğu bağıntının sonucudur.
Saussure (1998)’e göre her şey bütüne göre anlam kazanır. Dilde tek
başına bir öge yoktur ve yalnızca ayrılıklar bulunur. Karşıtlıkları sezdiğimiz,
kavradığımız ölçüde dış dünya bizim için şekil almaya ve anlam kazanmaya
başlar.
Bu çalışmada, Sabahattin Ali’nin “hürriyet” kavramına sıkça atıfta
bulunduğu “Duvar” adlı öyküsü göstergebilimden yararlanarak incelenmiştir.
Anlambilimden hareketle düzanlam, yananlam, anlambirimcik çözümlemesi,
karşıtanlamlılık, altanlamlılık, eşadlılık gibi anlam alanları üzerinde
durulmuştur. Ayrıca metin düzeyinde öykünün kişi, uzam ve zaman ögeleri
gösterilmiştir.
Anahtar Kelimeler: Anlambilim, anlam alanları, kişi, uzam ve zaman.
STORY ANALYSIS WITH REFERENCE TO SEMANTIC ANALYSING OF
SABAHATTIN ALI’S STORY “DUVAR”
ABSTRACT
There exists understanding, explanation and agreement at the center of
every type of human activity. Language is not a system randomly coming
makale Crosscheck sistemi tarafından taranmış ve bu sistem sonuçlarına göre orijinal bir makale olduğu
tespit edilmiştir.
** Bayburt Üniversitesi Rektörlük Türk Dili Birimi El-mek: [email protected]
*Bu
196
Ahmet AKPINAR
together to pass our thoughts to others, it is a string based on words each one
of which was born with the principle of causality. Language is a system
including words that connect to each other and to other things to provide
communication and its intention is to provide on the one hand a message and
on the other a set of signs or symbols. Ferdinand de Saussure is famous for his
sign language and this system is evaluated as the relationship between ‘signifier
ou signifiant’ or ‘signified or signifier’.
Linguistics is the scientific research of language. Semantics, however, is
a subdivision of linguistics, which investigates the meaning of the language.
Semantics is not interested in the meaning of semantic phrases but rather it
thematizes the meaning of sentences and underlines changes in meaning and
relationships between signifier and signified. In semantics, the meaning is not
what is said but what is understand. It examines the part of the signified of a
sign both diachronically and simultaneously.
According to Guiraud (1999), a word with no meaning has its uses. The
meaning of a word depends on the relation to the other words within the same
context. This view stems from Saussure’s “value” notion which is the result of
the relation build between sign and the other formats in the language.
According to Saussure (1998), everything becomes meaningful as a
whole. In language, there is no individual element but only dissention. When
our perception contrasts and comprehends the outside world, it begins to make
shapes and to make sense to us.
In this study, Sabahattin Ali’s story “Duvar” in which he frequently refers
to the notion of “Freedom” is examined utilizing Semiotics. Considering
semantics, meaning fields as denotation, connotation, semantic analysis,
antonym, hyponymy and homonymy are emphasized. Also, the elements of
person, place and time of the story are showed in text level.
Key Words: Semantics, semantics fields, element of person, place and
tense.
Duvar
Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. Kalın duvarlara vuran
suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı. Tüylerinden sular damlayarak surların
arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen
uzaklaşırlardı.
Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır.
Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne
kadar uzak olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra
aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak
az azap mıdır? Bahçede insanın ayakucuna inerek ekmek kırıntılarını toplayan ve aynı hürriyetsiz
topraklarda sağa sola adım atan bir kuşun bir kanat vuruşuyla bu duvarları aşarak serbestliklerle kucaklaşmaya gittiğini görmektense, nefes almaktan başka hürriyeti hatırlatacak hiçbir şey bulunmayan bir yerde
kapanmak daha iyi değil midir?
Fakat benim kaldığım hapishanede her şey, her ses, hürriyeti gözlerin önüne kadar getirmek, sonra
birdenbire çekip götürmek için yapılmış gibiydi. Surların üstünde büyüyen ufak ağaçlar, yosunlu taşlardan
aşağı sarkan sarı çiçekler bir bahar havası içinde eli kolu bağlı olmanın bütün acılarını içime dökerdi. Uçsuz
bucaksız gökte bir kuğu gibi ağır ağır yüzen küçük beyaz bulutlar benden bir tek teselliyi: unutmayı alırlardı.
Ve burada konuşulan şeyler hep eskiye, dışarıya ait şeylerdi. Sanki hiç kimse buraya girdikten sonra
yaşamıyor, yahut hafızası bunu zapt etmiyordu. Buradaki hayattan bahsetmek lazım gelince de o kadar
isteksiz anlatılırdı ki, insanda, söyleyene azap veren bu şeyleri susturmak arzusu uyanırdı.
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
Anlambilimden Hareketle Öykü Çözümlemesi Sabahattin Ali’nin “Duvar” Adlı…
197
Yalnız kır saçlı bir mahpus bana hapishaneye ilk geldiği senelere ait bir vaka anlattı. Belki bunu
ona sıkılmadan anlattıran, İçeriden ziyade dışarıya ait olmasıydı. Bu, yarı kalmış bir firar hikâyesiydi.
Yalnız daha evvel hapishanenin duvarlarından bahsedelim:
Avlunun dört tarafını çeviren surlar kara tarafında kalın ve birbiri arkasına birkaç tane idiler. Bir
zamanlar burası şehrin iç sarayı imiş ve şimdi sarı yüzlü, sakallı ve dünyadan uzak zavallıların dolaştığı bu
bahçede asırlarca önce genç cariyeler, belki aynı hürriyet aşkıyla gözlerini yukarı çevirip denizi dinleyerek,
dolaşırlarmış. Bu kalın surlar onları hem yabancı gözlerden, hem de düşmandan korumak için yapılmış.
Şimdi yer yer çöken ve üzerlerinde biten bin türlü ot altında taşları görünmez olan bu duvarların
garp köşesindeki kısmının yıktırılmasına başlanmıştı. Buraya yeni münferit daireler yaptırılacağı
söyleniyordu.
Bir gün yukarıda söylediğim kır saçlı mahpusla birlikte bu yıktırılan duvarı seyrediyor, kazmayı
vurdukça parça parça aşağı dökülen harçlara bakıyorduk. Sekiz metre kadar geniş olan surun yıktırılması
epey uzun sürüyordu ve dış bahçenin bu tarafına gelmelerine müsaade olunan emniyetli yahut eski
mahpuslar, uzun seneler içinde pek bol olarak görülmeyen bu "eğlenceyi" sabahtan akşama kadar oturup
seyrediyorlardı.
Duvar yarı yarıya yıkılmıştı ki, benim yanımda sesini çıkarmadan duran kır saçlı mahpus yavaşça
kulağıma eğildi:
“Bir zamanlar ben bu duvardan kaçacaktım!” dedi. Merakla yüzüne baktım. O, bahçenin bir
kenarındaki kuru ayva ağacına doğru yürüdü. Yan yana çömeldik, gözlerini parça parça aşağı düşen
duvardan ayırmadan anlattı:
“Dokuz sene evvel, yeni hapse düştüğümün birinci senesinde bu duvarların dibinde ahşap dükkânlar
vardı. Bazı mahpuslar orada marangozluk, oymacılık, kuyumculuk yapar ve çıkardıkları işleri dışarıdaki
komisyonculara vererek limana gelen vapurlarda sattırırlardı. Biz de, cürüm arkadaşımla birlikte, evimizden
beş on kuruş getirterek şu şimdi yıkılan duvarın önündeki bir dükkânda çalışmaya başladık. Sessiz insanlar
olduğumuz için müdür bizi koruyordu. Biz de kârımızdan ona üç beş kuruş ayırıyorduk. Fakat ne bu iş, ne de
kazanç bize dışarısını unutturamıyordu. Düşün! ikimiz de yirmi iki yaşındaydık. Dışarıda ele avuca sığar şey
değildik. Bir orospu kadın yüzünden vukuat yapıp içeri düştüğümüz zaman, burada birkaç günden fazla
kalacağımızı aklımız kesmiyordu. Fakat cezamız tasdik olup on beş sene yüklendikten sonra aklımız başımıza
geldi. Daha doğrusu aklımız başımızdan gitti. Ama ne yaparsın? Dört taraf dört duvar. Belki af çıkar;
cezasını sonuna kadar yatan kaç kişi var ki?., diye kendimizi avutmaya çalıştık.
Bir gün dükkânın bir köşesinde tutkal kaynatıyorduk. Çanağın altına sürdüğüm odun, duvarın taşına
çarptı. Bana, taş yerinden oynar gibi geldi. Hemen ateşi ve çanağı oradan kaldırdım, taşın soğumasını
beklemeden yapıştım. Azıcık kireç döküldükten sonra, koca bir tepsi ekmeği kadar büyük olan taş yere düştü.
Eğilerek içeri baktım. Gözlerime inanamayacaktım: Uzakta, ta ileride dar bir ışık görünüyordu. Hemen
arkadaşımı çağırdım. O da yere yatarak bakmaya başladı. Sonra bana dönüp:
'Bu delikten dışarı çıkmak zor olmasa gerek, hemen kaçalım!' dedi.
Ben kendisine 'düşünelim' diye cevap verdim. Acemilik etmeye gelmezdi. Akşama kadar iş
göremedik, bir içeri, bir dışarı dolaştık.
Bazı geceler, iş çok olursa, gardiyana beş on kuruş vererek dükkânda kalmak mümkündü. Gardiyan,
koğuş yoklamasında bizi mevcut gösterirdi. O akşam düdük çalıp herkes koğuşlarına giderken Arap
gardiyanın eline bir yirmi beş kuruşlukla bir tutam esrar sıkıştırdık. O da: 'Hapishaneden banker olup çıkacaksınız ellâlem!' diye yarenlik ederek gitti. Gece oluncaya kadar ceviz takozlarını keserle yontup sözümona
sedefli nalın yaparak vakit geçirdik.
Yatsıdan sonra lambayı köşeye çekerek taşı oradan aldım, arkadaş pencereden nöbetçi gardiyanı
gözlüyordu. Kâfir Arap her sefer esrarı çekince bir köşede uyur kalırdı ama, bu sefer domuzuna dolaşacağı
tutmuştu. Ben delikten içeri süzüldüm. Gözüm öbür baştaki delikteydi. Ay ışığı olmadığı için orası şimdi koyu
yeşil bir fener gibi parlıyordu. Biraz daha sürünerek ilerledim. Sırtım taşlara dokunuyor, enseme kireçler
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
198
Ahmet AKPINAR
dökülüyordu. İki adam boyu kadar gittikten sonra birden ferahladım. Elimle iki yanımı, üstümü yoklayınca
geniş bir yerde olduğumu anladım, yine yoklaya yoklaya doğruldum.
Burası üç adım eninde, üç adım boyunda bir yerdi. Başımı eğerek ayakta durabiliyordum. Duvara
dayanarak solumaya kışladım. Sürünürken oldukça yorulmuştum. Böylece biraz bekledikten sonra dükkân
tarafında bir patırtı oldu ve delik karardı. Önce korktum, sonra baktım bizim oğlan geliyor. Sanki bu yerin
dibindeki delikte bizi duyacaklarmış gibi, yavaş sesle: 'Arap gardiyan uyudu mu ki?' diye sordum. Yattığı
yerde ilerlemeye çalışarak: 'Öyle olmalı, yarım saatten beri dolaşmaz oldu!' dedi. O benden daha zor
sürünebiliyordu. Nihayet benim durduğum yere geldi, hemen:
'Burası ne biçim yer?' diye sordu. Sonra ellerini duvarda gezdirerek söylendi:
'Vıyy, her yanlar da yaş!'
Elimle onu aradım, parmaklarıma meşin bir torba dokundu. O zaman ne diye zor zoruna
sürüklenebildiğim anladım.
Gündüzün acele ile bu torbayı bulmuş, belli etmemek için yalnız kendi tayınlarımızı içine koyarak
saklamıştık. Belki bir gün, iki gün insan yüzü göremeyecektik...
Ben bunu unutmuştum bile, arkadaş unutmamış ve beraber getirmiş. O da biraz dinlendikten sonra:
'Haydi bakalım, dayan!' dedim. Bu sefer o öne düşerek şimdi daha yakına gelen deliğe doğru ilerlemeye
başladı. Ben de yere uzanarak arkasından gitmeye hazırlandım. Önümdeki, birdenbire durdu: 'Buradan
geçilmez!' dedi. Başı deliğe yaklaştığı için, dışarıda, kalenin üstünde dolaşan candarmanın duymasından
korkuyor ve yavaş konuşuyorduk. Sonra, sesi taşların ve kendi elbiselerinin arasında boğulmaktaydı. Ben
kalktım; o geri geri sürünerek geldi.
'Delik birdenbire darlaştı. Bir taş var, onu söktürmek lazım. Ondan sonrası yine ferah!' dedi.
O sıkıntılı yolu bir daha geçerek dükkâna döndüm. Bahçeyi bir güzel dinledim: Ne ayak sesi, ne de
Arap'ın öksürüğü duyulmuyordu. Lambayı biraz açtım. Sandığın içinden bir keski ile bir çekiç alarak geri
döndüm.
Ondan sonra sıra ile deliğe girip çalışmaya başladık. Ses çıkarmamak için çekici hiç kullanmıyor,
yalnız keski ile taşın etrafındaki harçları dökmeye, taşı oynatmaya çabalıyorduk. Bizi dışarı atacak olan
deliğe yarım adım bile yoktu. 'Bir şu taş düşse!' diyordum.
Gözüm karanlığa alıştığı için dışarısını seçebiliyordum. Karşımda öteki surun taşlan vardı. Fakat
bu surlar pek harap olduğu için aralarından geçmek kolaydı. Kasabadaki oğlanlar bile kuzularını alıp
burada yayarlardı. Bu vakadan sonra hepsini tamir ettirdiler.
Böylece her birimiz üç dört kere girip çıktık. En son ben girmiştim. Yarım saat kadar uğraştıktan
sonra taş, bir sürü sıva ile beraber, önüme yuvarlanıverdi. Sevincimden deli gibi oldum. Arkada sesleri
duyan arkadaşım da sabırsızlanıyordu. Ellerimle sımsıkı sarılarak taşı geri geri getirdim. Onu bir kenara
iter itmez deliğe doğru atıldım.
Fakat ben bu işle uğraşırken hiç dışarı doğru göz atmamıştım; deliğe yaklaşınca ne bakayım: Şafak
sökmüş bile.
Başımı yavaşça uzattım ve elli adım kadar ötedeki kalede nöbetçi candarmanın gölgesini gördüm.
Tere gömülüvermiştim. Ağır ağır geriye döndüm ve:
'Yazık, kaçamayız!..' dedim.
Arkadaşım evvela güldü ve deliğe kendisi girdi. Fakat biraz sonra o da geldi. Karşı karşıya durduk,
artık gözlerimiz birbirimizi seçiyordu.
'Bu akşam geçti, başka bir akşam inşallah!' dedim.
Fakat bu kadar yaklaştıktan, hatta serbestliğin içine böyle başını uzatıp baktıktan sonra insana geri
dönmek pek zor geliyor. Arkadaş başını salladı:
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
Anlambilimden Hareketle Öykü Çözümlemesi Sabahattin Ali’nin “Duvar” Adlı…
199
'Başka akşamı falan yok, bu akşam gideriz!' dedi.
'Artık bu akşam kalmadı, bugün diye konuş!'
'Peki, bugün gideriz!'
İlkönce ben de geri dönmeyi ister değildim, fakat bunun lazım olduğunu ona anlatırken onu değil
kendimi kandırdım. En sonunda sözlerime o kadar inanmış ve kendimi o kadar korkutmuştum ki: 'Sen
istersen git, ben kalırım, candarma kurşunuyla geberecek halim yok!' diye bağırdım, hızla geriye dönüp
dükkâna doğru sürünmeye başladım. O arkamdan bağırdı:
'Ülen gitme! Candarmanın gözünü avlar, daha ortalık adamakıllı aydınlanmadan otların arasına
sine sine gideriz!' dedi.
Fakat benim yüreğim, kör olası bir korku, bir can korkusu ile öyle yaman atmaya başlamıştı ki,
üstümü başımı yırta yırta kendimi dükkâna zor fırlattım ve taşı eski yerine kapatarak sabahı ve koğuşların
açılmasını bekledim.
O gün kuşluk vakti iş meydana çıktı. Gardiyanlar, candarmalar dükkâna doluverdiler. Ben yarı
korkudan, yarı şaşkınlıktan aptala dönmüştüm. Taşı çektiler, delik meydana çıktı. Eğilip bakınca öbür
baştaki delik, bu sefer kocaman olarak görünüyordu. Yol bomboştu... Bir candarma mavzerini uzatarak iki
sıkı attı. Kurşunların karşı surlara vurdukları duyuldu. Hemen, bütün dükkânları boşalttılar. Duvarlar
muayene edildi, bizim arkadaşın kaçtığı delik iki yandan ördürüldü ve bir daha böyle dükkân açmak falan
yasak edildi.
Ben çok dayak yemedim. Kendim kaçmadığım için hapishane müdürü, karakol kumandanı, hatta
müddeiumumi halime acıdılar. Fakat keşke dayaktan öldürselerdi!.."
Kır saçlı mahpus bir müddet sustu. Yarı kapalı gözleri bir hayali kovalıyor gibiydi. Başını bana
çevirmeden, küfrediyormuş gibi keskin keskin:
"Ah... ne enayilik ettim!" dedi, "Ne enayilik ettim! Bir candarma kurşunu on beş seneden daha mı
kötü sanki? Bir korku yüzünden gençliğimi yok ettim."
"Halbuki o... kim bilir şimdi nerelerdedir? Bir daha buralarda görünmedi. Herhalde uzak bir
memlekette, kendisini tanımayanlar arasında yerleşti, akıllı uslu adam oldu... Belki çoluk çocuğa da
karışmıştır. İstesem ben de onunla beraber olabilirdim. Fakat bir dakikalık korku... O kahrolası korku..."
Çenesinin adaleleri gerilmişti. Hayatımda kendisini bu kadar istihkar eden, kendisine bu kadar
kızan insan görmedim; her gün üst üste yığılarak müthiş bir kin halini alan bu nefret dudaklarından çıkarak
bir tükürük halinde kendi korkaklığının yüzüne fırlatılıyordu.
Karşıda ameleler duvarı iyice alçaltmışlardı, ikimiz de ayağa kalkarak o tarafa yürüdük. Tam bu
sırada gürültüyle birkaç taşın yuvarlandığı duyuldu. Ameleler geri fırladılar. Yanımdaki gülümsemeye
çalışarak:
"O benim söylediğim boşluğa geldiler galiba, duvarın tam orta yerindeki boşluğa... Ben o zamandan
beri çok düşündüm, ama bunun ne diye yapıldığını bulamadım. Kim bilir, eski zamanlarda burada duvar
içinde yollar, kapılar mı vardı?" dedi.
Ameleler bu sefer taşların düştüğü deliğe yaklaşmışlar, içeri doğru bakıyorlardı. Birkaç taşı daha
ellerine alıp bir kenara koyduktan sonra birdenbire, yüzlerinde elle tutulabilecek bir dehşet ifadesiyle,
doğruldular...
Etrafta bulunanlar ve bunların arasında kır saçlı mahpusla ben, o tarafa yürüdük; artık bir metreye
kadar inmiş olan duvara tırmanarak deliğe yaklaştık. Herkes halka olmuş, ses çıkarmadan, aşağı bakıyordu.
Bunları aralayarak biz de sokulduk ve gözlerimizi oraya çevirdik...
Elime birisinin yapıştığını, sımsıkı tuttuğunu ve sinirli sinirli titrediğini hissettim.
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
200
Ahmet AKPINAR
Orada, binlerce seneden beri güneş görmemiş olan rutubetli taşların üstünde bembeyaz bir insan
iskeleti uzanıyordu. Çoğu birbirinden ayrılmış olan kemiklerin ayakucunda bir çift eski kundura, yanı
başında meşin bir torba vardı.
Başımı kaldırarak yanımdakine baktım. O hâlâ elimi tutuyor ve sinirli sinirli sıkmakta devam
ediyordu. Yüzü sapsarıydı ve bu yüzde, henüz ölümden kurtulanlarda görülen şaşkın bir hayata sarılış
vardı...
Ayda Bir, 1.5.1936
Giriş
Anlambilimden hareketle Sabahattin Ali’nin YKY tarafından Kağnı/Ses/Esirler adıyla basılan
kitabındaki “Duvar” adlı öyküyü çözümlemeye çalışacağız.
Bu çalışmanın amacı, öykünün anlambilimden hareketle; biçim, temelanlam, yananlam, karşıt
anlam, eşanlam, altanlam, anlambirimcik çözümleme gibi anlam alanlarını göstergeden yararlanarak
çözümlemek ve metin düzeyindeki kişi, uzam ve zaman kavramlarını incelemektir.
1. Öykünün Dil ve Biçim Özellikleri
Yazar, öykünün anlatımında diğer öykülerinin biçimsel özelliği olan; konunun, konuşmaların
akışına göre uzayıp kısalan bir biçem kullanmıştır.
Yazar öyküye, geçmişte ruh dünyası üzerinde derin izler bırakan bir hapishane tasviri ile başlamıştır.
Belki öykünün geneline serpiştirilmiş duygu değeri de bu tasvirlerde gizlenmiştir. Daha öykünün başlığının
“Duvar” olması bile okuyucuya sınırlandırılmışlık izlenimi vermektedir.
Karşılıklı konuşmalarla devam eden öyküde kişiler yer yer yöresel ağızla da konuşturulmuştur.
Yazar, öykünün gerçekliğini kendi algı evreninde şekillendirip dille örgütlemiştir. Göstergelere kodlanan
anlamlar öykünün gerçekliğini oluşturmaktadır.
2. Anlambilim
“Anlambilim; kelimelerin, cümlelerin ve sözcelerin anlamının incelenmesidir.” (Aydın, 2007: 84).
Anlambilim, sözcüklerden kurulu büyülü bir düzen olan dili inceler. Olaylar, tasarımlar ya da görüntüler
dilde sözcükler ile anlamlandırılır. Kelimeler ise kendi anlamıyla değil gerçekte bize iletmek istediği işlevsel
anlamıyla Anlambilimi ilgilendirir. Yani tek başına kelimeler yoktur cümle içerisinde diğer kelimelerle
anlamsal bir bağ kuran kelimeler vardır.
Dil rastgele bir araya gelmiş bir sistem değil düşüncelerimizi başkalarına aktarmak için her biri
nedensizlik ilkesiyle doğmuş sözcüklerden kurulu bir dizgedir. Mantık, göstergenin gerçekle olan
bağlantısını sorgularken Ruhbilim; bildirişimin “niçin ve nasıl”ını, fizyolojik ve ruhsal düzeneğini incelerken
anlamsal sorun alanlarının dışında dilbilimin özel alanı olan Anlambilim ise sözcüklerin anlamını inceler
(Guıraud, 1999: 18).
Anlambilim sözcüğün anlamını incelerken onun nesne ve onu karşılayan kavram arasındaki
boyutunu değil “… sözcükleri dil içinde inceler: sözcük nedir? Bir sözcüğün biçim ve anlamı arasındaki
bağıntılar, sözcüklerin ilişkileri nelerdir? Sözcükler işlevlerini nasıl yerine getirir?” (Guıraud, 1999: 16)
gibi boyutlarını konu edinir. Yani anlamı değil kullanımı esas alır. Bir sözcük bağlamda diğer sözcüklerle
nasıl bir ilişki içerisindedir? sorusuna cevap arar. İşte, “bir göstergede gösteren ve gösterilen arasında ilişki
kurulması işlemine anlamlama diyoruz.” (Aydın, 2007: 85).
Kavramla işitim imgesinin birleşimi olan dil göstergesi bir nesneyle bir adı birleştirmez, bir
kavramla bir işitim imgesini birleştirir. (Saussure, 2001: 107). Yani sesler fiziksel olarak kulağımızda yerini
bulan fizyolojik bir olgu değil zihnimizde çeşitli tasarımlar oluşturan anlık izlerdir. Sauussure’a göre
göstergeler kişilerin tercihiyle ortaya çıkmaz toplumsal bir uzlaşı sonucu bir dili konuşan tüm bireylerin
genel kabulü ile kavramsallaşır (Saussure, 2001: 110).
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
Anlambilimden Hareketle Öykü Çözümlemesi Sabahattin Ali’nin “Duvar” Adlı…
201
Anlambilim dil göstergesinin gösterilen bölümünü incelerken Dilbilimin iki ana yasasını -artzamanlı
ve eşzamanlı (yapısal) inceleme metodunu- kullanır. “… yapısal anlambilim sözcükler arasındaki ilişkileri
saptamaya çalışır. Bunlar çokanlamlılık, eşzamanlılık, eşadlılık, karşıtanlamlılık ve altanlamlılık ilişkileridir.
Yine yapısal anlambilim sözlüksel alan, anlamsal alan ve yananlamları inceleme konusu yapar.” (KıranKıran (Eziler), 2010: 246).
2.1 Düzanlam/Yananlam
Anlambirimcikler, gösterilen ya da kavramın iki yönüne işaret eder: 1. Temel/düz anlamına 2.
Yananlamına. Temel anlam, bir topluluğun tüm fertleri tarafından benimsenmiş nesnel anlam iken Yananlam
ilk bakışta o toplumun tüm bireyleri arasında algılanamayan bireysel ya da kültürel etkiyle şekillenmiş öznel
anlamdır.
Bu bölümde öykümüzün temel göstergesi “duvar/sur”un temel anlamını bulmaya çalışacak,
öyküdeki göstergelerin; anlamsal olarak hangi yananlamları çağrıştırdığına ve hangi duygu değerini
yansıttığına bakacağız.
Duvar/sur kavramına baktığımızda akla ilk gelen bir engel/engelleme/engellenme olması. Sur
bilindiği gibi “kale duvarı” demek. Temel anlamda dışarıdan gelebilecek herhangi bir tehlikeye karşı
insanların sığındığı, kendilerini müdafaa ettikleri, etrafı kalın ve yüksek duvarlarla çevrilmiş bir yerin
sınırlarını ifade eder. Tarih boyunca insanlar bu sınırlar içerisinde kendilerini güvende hissetmişlerdir. Çin
Seddi sur kavramına en iyi örnektir.
Yananlamda düşünüldüğünde öyküde duvar/sur kavramları dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı
insanların kendilerini güvende hissettikleri bir yerin sınırlarını çağrıştırmayıp aksine dışarıdaki insanları
içerideki mahpuslardan koruyan özgürlük ya da hürriyet kavramının sınırlandırıldığı, hapsedildiği bir yer
imgesini çağrıştırır.
“Sözcüklerin anlamları yoktur, kullanımları vardır.” diyen Guıraud’a göre bir sözcük dil dizgesinin
-konuşma ya da söylemde- bütünsel yapısı içerisinde aynı bağlamdaki diğer sözcüklerle kurduğu ilişkiye
göre anlam kazanır (Guıraud, 1999: 34).
Her şeyin bütüne göre anlam kazandığını söyleyen “Saussure de dilde tek başına bir ögenin
olmadığını, dilde yalnızca ayrılıkların bulunduğunu ifade etmiştir. Karşıtlıkları sezdiğimiz, kavradığımız
ölçüde dış dünya bizim için biçimlenir ve anlam kazanır. Karşıtlık sezmek en az iki terimi birlikte düşünmek
demektir. İki terimi birlikte düşünmek için, iki terimin hem ortak yanları hem de birini ötekinden ayırmamıza
yarayan ayırıcı yanları bulunmalıdır.” (Aydın, 2007: 86).
Duvar
göstergesi,
çağrışımsal
uyaran
olarak
her
ne
kadar
ilk
bakışta
“sınırlandırılmışlık/esaret/tutsaklık” çağrıştıran “hürriyetsizlik” kavramıyla eşleşse de, öyküdeki göstergeler
arası ilişkiler benzerlik ve karşıtlıklardan yararlanarak incelendiğinde “hürriyet” kavramıyla daha fazla ilişki
içerisinde olduğu görülür:
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
202
Ahmet AKPINAR
Öyküde geçen göstergelere cümle bağlamında baktığımızda;
Kuş: “Bahçede insanın ayakucuna inerek ekmek kırıntılarını toplayan ve aynı hürriyetsiz
topraklarda sağa sola adım atan bir kuşun bir kanat vuruşuyla bu duvarları aşarak serbestliklerde
kucaklaşmaya gittiğini görmektense …”
“Tüylerinden sular damlayarak surların arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara
hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.”
İkinci cümlede insana ait bir özellik olan hayretle bakmak eylemi kuşlara verilerek kişileştirme
yapılmış. Ayrıca öyküdeki zaman kavramının bahar olduğunu bildiğimiz için -Surların üstünde büyüyen ufak
ağaçlar, yosunlu taşlardan aşağı sarkan sarı çiçekler bir bahar havası içinde eli kolu bağlı olmanın bütün
acılarını içime dökerdi.- deniz kuşlarının demir parmaklıklara yaklaşıp âdeta “Sizin içeride ne işiniz var,
bahar mevsiminde her şey özgürlüğüne kavuşurken siz niçin parmaklıklar arkasındasınız?” düşüncesini
uyandırıp kendi özgürlüklerini yitirmemek için oradan kaçtıkları anlamını da çıkartabiliriz.
Hapishane: “Fakat benim kaldığım hapishanede her şey, her ses, hürriyeti gözler önüne kadar
getirmek, sonra birdenbire çekip götürmek için yapılmış gibiydi.”
hapishane-hürriyet karşıtlığı hürriyetsizlik çağrışımı yapmak için kullanılmış.
Sarı çiçekler: “… yosunlu taşlardan aşağı sarkan sarı çiçekler bir bahar havası içinde eli kolu
bağlı olmanın bütün acılarını içime dökerdi..”
bahar mevsimi-eli kolu bağlı olma (hürriyetsizlik)-sarı çiçek karşıtlığı bize; bahar mevsimi gelmiş,
çiçekler açmış ama sarı renktedir. Çünkü hapishane her şeyi sarartıyor, hasta bırakıyor. Mevsim bahar ama
içinde bulunulan ortam (hapishane) eli kolu bağlı olmaktan (hürriyetsizlik çağrışımı yapılmış) başka bir şeye
imkân tanımıyor.
Beyaz bulutlar: “..uçsuz bucaksız gökte bir kuğu gibi ağır ağır yüzen küçük beyaz bulutlar benden
bir tek teselliyi, unutmayı alırlardı.”
kuğu ve beyaz bulut arasında hürriyeti çağrıştıran bir ilişki kurulmuş.
(Hapishanede) konuşulanlar: “Ve burada konuşulan şeyler hep eskiye, dışarıya ait şeylerdi.”
eskiye ait şeyler-hapishanede konuşulanlar zıtlığı kullanılarak hürriyet çağrışımı yapılmış.
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
Anlambilimden Hareketle Öykü Çözümlemesi Sabahattin Ali’nin “Duvar” Adlı…
203
Surlar: “Bir zamanlar burası şehrin iç sarayı imiş ve şimdi sarı yüzlü, sakallı ve dünyadan uzak
zavallıların dolaştığı bu bahçede asırlar önce genç cariyeler, belki aynı hürriyet aşkıyla gözlerini yukarı
çevirip denizi dinleyerek dolaşırlarmış. Bu kalın surlar onları hem yabancı gözlerden hem de düşmandan
korumak için yapılmış.”
saray-cariye-deniz-hürriyet aşkı kavramları ile sur-koruma, sur-korunma ilişkisi kurularak hürriyet
çağrışımı yapılmış.
Kuru ayva ağacı: “O, bahçenin bir kenarındaki kuru ayva ağacına doğru yürüdü.”
Öyküde, hapishanenin psikolojik rengine (sarı) gönderme yapan kuru ayva ağacı göstergesi tercih
edilmiş. Ve yine bahar mevsimi olmasına rağmen (sarı çiçeklerden anlıyoruz) bu ağaç hâlâ yeşermemiş, tıpkı
hapishanedeki “sarı yüzlü, sakallı ve dünyadan uzak zavallılar” gibi o da kurumuş.
“taşlar üstünde bembeyaz bir insan iskeleti”, “bir çift eski kundura” ve “yanı başında meşin bir
torba” betimlemeleri de bağlamda anlatılan bir firar eyleminin göstergeleri olarak karşımıza çıkıyor.
Pişmanlık göstergesi olarak “… her gün üst üste yığılarak müthiş bir kin halini alan bu nefret,
dudaklarından çıkarak bir tükürük halinde kendi korkaklığının yüzüne fırlatılıyordu.” ifadesinde ‘nefret’
soyut bir kavram olmasına rağmen ‘üst üste yığılarak’ ve ‘tükürük hâlinde’ denilerek somutlaştırılmıştır.
Her sözce ya da sözce dizisinin, anlam oluşturan her bölümünün dilsel bir gösterge olarak
nitelenebileceğini söyleyen André Martinet de tıpkı Saussure gibi göstergenin gösterilen ve gösterenden
oluştuğunu kabul eder (Yücel, 2008: 48). Martinet’in işaret ettiği göstergenin “anlamı ya da değeri”
bakımından “d.u.v.a.r” göstereni gösterilen boyutunda incelendiğinde şunları söyleyebiliriz:
“duvar” kavramı duygu değeri bakımından ilk bakışta okuyucuya sınırlandırılmışlık/eli kolu bağlı
olma/esaret/hürriyetsizlik… gibi çağrışımlar yapsa da göstergeler arası ilişkiler ‘özgürlük ve hürriyet’e her
defasında gönderme yapar.
2.2 Karşıtanlamlılık
Anlamsal olarak birbirinin karşıtı sözcüklerin birbiriyle olan ilişkisidir (Vardar, 2002: 130). Dilde
ayrılıklar vardır ve anlam zıtlıklardan doğar. Gösterilen boyutunda her sözcük diğer sözcüklerle olan benzer
ya da karşıt ilişkilerle anlamlamada rol alır.
Öyküde yer alan göndergelerin karşıtlarına baktığımızda;
su×toprak/yer×gök/hür×mahpus/hürriyet,serbestlik×mahpus(luk)/uzak×yakın/saray×hapishane/beya
z bulutlar×esaret/bir yerde kapanmak×bir kanat vuruşu/akşam׺afak.
Öyküde geçen karşıtanlam çağrıştıran kelime veya kelime gruplarını şöyle gösterebiliriz:
hürriyetsiz topraklar×hür kuşlar, (özgürlüğün hayatın simgesi) su/deniz, sarı çiçekler×kuru ayva
ağacı, eğlence×susturmak arzusu.
2.3 Anlambirimcik Çözümlemesi
Toprak altındaki maden tek başına bir yığından başka bir şey değildir. İçerisindeki mineraller
ayrıştırıldığında ekonomik değeri olan bir cevher hâlini alır. İşte bu hammadde içerisinde yer alan cevher
oranı madeni değerli kılar. Tıpkı dili oluşturan sesler de başlangıçta birer yığın iken fonksiyonlarına göre
ayrıştırıldığında (ünlüler-ünsüzler) anlatımın tözü hâlini alırlar. Sesbirimler tek başlarına sesbilimsel olarak
içerikle doğrudan bir ilişkide olmasa dahi –yani gösteren ile gösterilen arasındaki doğrudan ilişki olmamasıişlenmiş birer hammadde olarak içerik boyutunda anlambirimcikleri oluştururlar. Anlatımın tözü (cevheri)
içerik düzlemiyle ilişkideki anlatım düzleminde, anlamı (gösterilen) oluşturan biçimbirimleri oluştururlar.
“Dil göstergesinin gösterilen (anlam) yüzü bir anlambirimcikler demeti yapısı içerir. … Dil
göstergesinin iki yüzü vardır ve her yüzün de kendine özgü ‘töz’ ve ‘biçim’i vardır. İşte içeriğin, yani
gösterilenin biçim yönü, anlambirimciklerden oluşur.” (Kıran-Kıran (Eziler), 2010: 247).
Metinde geçen “kuğu” ve “mahpus” sözcüklerinin anlambirimcik demetini şöyle gösterebiliriz:
anlatım ya da gösteren
içerik ya da gösterilen
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
204
Ahmet AKPINAR
töz: k,u,ğ,u / m,a,h,p,u,s
töz: “kuğu/mahpus”
anlatım ya da gösteren
biçim: /k+u+ğ+u/ ; /m+a+h+p+u+s/
içerik ya da gösterilen
biçim: “kuğu” /canlı/ + /-insan/ + /-memeli/ + /dişi, erkek/ + /erişkin/ + /otobur, hetebur/ +
/kuşgillerden/ + /iki ayaklı/ ; çağrıştırdığı yananlamlar /hürriyet, tazelik, toyluk/ + /saflık/’tır.
“mahpus” /canlı/ + /insan/ + /memeli/ + /erkek/ + /erişkin/ + /hetebur, otobur/ + /iki ayaklı/;
çağrıştırdığı yananlamlar / esaret/sıkıntılılık/suçluluk/zindan/duvarlar/’dır.
2.4 Altanlamlılık
Aralarında anlamsal olarak alt-üst ilişkisi olan sözcüklerin daha genel ve üst kavramda
toplanmasıdır. Örneğin, öyküde geçen “çiçek” ve “ağaç” sözcüklerinin “bitki” ile özel bir ilişkisi vardır. Bu
durumda “bitki”; “çiçek”, “yosun” ve “ağaç” ile üstanlamlılık ilişkisi kurar.
Öyküde geçen “duvar, mahpus, gardiyan, sur, nöbet, parmaklık, düdük, koğuş, rutubet”
sözcüklerinin “hapishane” ile özel bir ilişkisi vardır. Bu durumda “hapishane” bu sözcüklere göre
üstanlamlıdır. Bahsettiğimiz bu sözcükler “hapishane”nin altanlamlarıdır.
2.5 Eşanlamlılık
“İki ya da daha çok sayıda göstergenin aynı anlama gelme, ayrı göstergelerin aynı gösterileni
belirtme özelliği” (Vardar, 2002: 94).
“hapishane”: Hapis cezasına çarptırılanların kapatıldıkları yer, dam, cezaevi, kodes (Türkçe sözlük,
TD: 943).
“zindan”: Tutuklu veya hükümlülerin içine konulduğu kapalı yer (Türkçe sözlük, TDK: 2516).
2.6 Eşadlılık
“Gösterileni ayrı, göstereni özdeş olan sözcüklerin özelliği.” (Vardar, 2002: 93). Yazılışları ve
söylenişleri aynı fakat anlamları farklı olan sözcüklerdir. Bu tür sözcüklerin özelliğine eşseslilik de denir.
Öyküde “sur” bir zamanlar cariyelerin yaşadığı bir sarayı çevrelerken şimdi mahpusların tutuklu
kaldığı bir hapishaneyi çevrelemektedir. Öyküde yazar eşadlılıktan yararlanarak anlam karşıtlığı yaratmak
istemiştir.
“sur”: Kale duvarı demek. “Metinde hapishane duvarları” (Türkçe sözlük, TDK: 2043).
“sur”: Uğur, alınyazısı, talih (Türkçe sözlük, TDK: 2043).
3. Metin Düzeyi
Bir sözü, ‘kim, nerede, kime, ne zaman ve hangi bağlamda söyledi’ sorularına cevap alabilmek için
anlamın bir bölümünü içinde bulunduğu durumdan alan “bir sözceyi doğrudan zaman, yer ve kişi ile
ilişkilendiren söz ya da söz öbeği” olan gösterime bakılmalıdır. Gösterim, aynı topluluk içerisinde yaşayan
bireyler arasında da farklılık gösterir. Gösterim, sözcüklerin bireysel kullanımıdır da denebilir (Kılıç, 2009:
74).
3.1 Kişi
Öyküde birinci anlatıcı “ben” var. “… bir hapishanede kaldım/kendisine bu kadar kızan insan
görmedim/yanımdakine baktım” Öykü birinci anlatıcı “ben” ile başlıyor. Öykünün başında ve sonunda hep 1.
kişi “ben” var. Öyküdeki olayın geçtiği yeri tanıtan ve öykünün mesajını ileten hep “ben” anlatıcı.
Bir diğer anlatıcı 3. tekil kişi “O”dur. Öyküde geçen olaya dışarıdan bakarak anlatan, öyküde
anlatıcı kahraman, yorumlayan kahraman. Olaylar 3. tekil kişinin başından geçmiş, 1. tekil kişi “ben” ise
olayları yorumlayarak kendi duygu ve düşüncelerini dile getirmiştir.
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
Anlambilimden Hareketle Öykü Çözümlemesi Sabahattin Ali’nin “Duvar” Adlı…
205
Öyküde geçen bir diğer anlatıcı 1. çokluk şahıs “biz” kullanılmış: “… dökülen harçlara bakıyorduk.”
Öyküdeki kişi kadrosu ise: kır saçlı mahpus; sarı yüzlü, sakallı ve dünyadan uzak
zavallılar/mahpuslar; asırlar önce denizi dinleyerek gözlerini hürriyet aşkıyla yukarı çevirip bakan/cariyeler;
komisyoncular, bir kadın; Arap gardiyan; kalenin üzerinde dolaşan/candarma; kuzularını alıp orada
yayan/kasabadaki oğlanlar; hapishane müdürü; karakol kumandanı; müddeiumumi; ameleler.
3.2 Uzam
Öyküde geçen uzamları esenlikli uzam ve esenliksiz uzam olarak ikiye ayırabiliriz (Yücel, 1995:
180).
Esenliksiz uzam hapishane/duvarları, karanlığı, hürriyetsizliği, rutubeti
Esenlikli uzam gök/yukarı uçmayı, yükselmeyi/ özgürlüğü; kasaba/ toplumsal beraberliği;
deniz/hürriyeti, sonsuzluğu anlatan uzamlar olarak karşımıza çıkar.
3.3 Zaman
Zaman kavramları olarak karşımıza “uzun zamanlar, bir zamanlar, şimdi, asırlar önce, bir gün,
dokuz sene evvel, hapse düştüğümün birinci senesinde, on beş sene, akşama kadar, bazı geceler, yatsıdan
sonra, gündüzün, belki bir gün, iki gün, vakadan sonra, yarım saat kadar, o gün kuşluk vakti, tam bu sırada, o
zamandan beri, binlerce seneden beri, hâlâ, henüz…” gibi ögeler çıkmaktadır.
Olaylar geçmişte yaşanmış ve bitmiştir (bunu –dI’li geçmiş zamandan anlıyoruz) fakat ara ara geniş
zamanlı anlatımlara da yer verilmiştir:
“…kaldım/uzaklaşırlardı/dökerdi/yürüdü/anlattı.” Öykünün kimi cümleleri geniş zamanın hikâyesi,
Gelecek zamanın hikâyesi, Şimdiki zamanın hikâyesi ve Şimdiki zamanın rivayeti ile anlatılıyor:
“… çağırırdı/alırlardı/dolaşırlarmış/bakıyorduk/kaçacaktım”
Söylemsel ögeler, kiplikler yardımıyla zaman ve mekâna dair belirsizlikler oluşturup hem yazarın
dili kendi isteğine göre kullanmasına hem de öykünün temasına gönderme yapmaktadır:
“Kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı.”
Yukarıdaki tümcede anlatıcı, geçmişte yaşanan olayın izlerini bugün bile duyumsayabilmektedir. Su
sesleri -özgürlük çağrışımı- sürüp gitmekte fakat mahkûmiyet süresince hapishane duvarlarına vuran
özgürlük sesleriyle hürriyete açılan seyahatleri hatırlatan durum son bulmuştur. Yani anlatıcı şimdi özgürdür.
Sonuç
Yazar, anlatımını yer yer içsel duygulanmalara, değerlendirmelere dayandırmıştır. Kimi kısımlarda
olayı yarıda bırakıp kendi duygu ve düşüncelerini ifade ediyor. Dili akıcı olmakla beraber şahısları
bulundukları konumlarında konuşturuyor. Metnin genel yapısı gramer yapısı yönünden Türkçenin temel
yapısına uygundur. Cümleler temel anlamlarında kullanılmaya çalışılmış yer yer yan anlam ve sanatsal
anlatımlara da başvurulmuştur.
Biz öykünün anlambilimsel ögelerini göstermeye çalıştık. Öyküde geçen kelimeler öykünün konusu
hakkında birer göndergeydi. Hürriyet, hapishane, deniz, kuş, mahpus kelimeleri metnin temel anlam içeren
kavramları olmakla birlikte kimi kısımlarda yan anlam özelliği de kazanmışlardır. Metinde asıl anlatılmak
istenen; hürriyetin bir duvar arkası kadar yakında olmasına rağmen insanın ona ulaşamaması, hürlüğün
önemi. Hürriyet, hayatın vazgeçilmezi olarak karşımıza çıkıyor.
KAYNAKÇA
AKSAN, Doğan (1995) Her Yönüyle Dil, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.
AYDIN, Mehmet (2007) Dilbilim El Kitabı, İstanbul: 3F Yayınları.
GUIRAUD, Pierre (1999) Anlambilim (B. Vardar, çev.), İstanbul: Multilingual Yayınları.
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
206
Ahmet AKPINAR
KILIÇ, Veysel (2009) Anlambilime Giriş, İstanbul: Papatya Yayınları.
KIRAN, Zeynel ve KIRAN (EZİLER) Ayşe (2002) Dilbilime Giriş, İstanbul: Seçkin Yayınları.
RIFAT, Mehmet (1997) XX. Yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları, İstanbul: Yapı Kredi
Yayınları.
SABAHATTİN ALİ (2000) Kağnı/Ses/Esirler, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
SAUSSURE, de Ferdinand (1998) Genel Dilbilim Dersleri (B.
Yayınları.
Vardar, çev.), İstanbul: Multilingual
Türkçe Sözlük (1998) Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.
VARDAR, Berke (1998) Açıklamalı Dilbilim Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Multilingual Yayınları.
YÜCEL, Tahsin (1995) Anlatı Yerlemleri, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 9/9 Summer 2014
Download

Tam Metin (PDF) - Turkish Studies